Duyurular

«Velîler Ordusu» kitabında hayatı anlatılan 333 Velînin içine, «Bir» sayısını Allah Resulüne verdikten sonra mukaddes emaneti O’ndan alıp günümüze kadar getiren, O’nunla beraber 33 büyük velî, esere bilhassa alınmamıştı. ... 


Başbuğ Velilerden 33

 

Ezelle ebed arası Allah'a doğru giden evliya kervanları arasında en şanlısına ait 33 kolbaşılı "Altun Halka - Silsile-i Zeheb" çerçevesidir ki, keyfiyet ölçüsüyle temel sayısını, bütün kainat gibi O'ndan alır.


Kayseri Hava Durumu
Anket
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 18,6069   18,6404
EURO 19,4073   19,4423
       
Özlü Sözler
Kibirli İnsan Övülmez
Sponsorlarımız
Bizim oturma-2

BİZİM OTURMA-II / MEHMET KASAP

MUSTAFA ÖZKÜÇÜK DURMUŞ AKÇAKAYA

MUSTAFA TEKELİOĞLU İBRAHİM GENGEÇ

NUH ALİ TOPRAK SALİM YILMAZ

HAYRETTİN ÇELİK MUSTAFA TEKELLİ

BEKİR YILDIZ MUSTAFA HASPAYLAN

MUSTAFA CABAD CAFER BEYDİLLİ

*Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları:30
* Birinci Basım; Aralık2018 Kayseri
İÇİNDEKİLER

Para mı, Devlet mi?..................................................................4
Endişe........................................................................................6
Bizim Oturma I'e Kritik.............................................................9
Beşiktaş....................................................................................11
Van Münit II............................................................................13
Nusret Abi................................................................................15
İddiacı......................................................................................17
Dere Geçilirken At Değiştirilir mi?.........................................25
Manikür-Pedikür......................................................................29
ABD Misyonerleri...................................................................32
Hasan Mezarcı.........................................................................35
Yaşar Abi.................................................................................36
Âdâb-ı Muaşeret......................................................................39
Doğrulara Karşı Sağırlaşmak Veya Leke Getirici Ayıplar .....44
Ağa Han..................................................................................47
Referandum Yemeği............................................................... 49
Masayı Bırak Koltuğa Sahip Ol Önemli Olan Koltuk............51
Ramazan Bayramlaşması.........................................................53
Fetoş Veya Guru......................................................................56
Testere......................................................................................63
Kont Drakula............................................................................64

Kopyanın Tadı......................................................................... 66
Ferideana Camii.......................................................................66
Büyük Kaza..............................................................................71
Cepheyi Korumak Lâzım.........................................................75
Karz-ı Hasen............................................................................77
Bir Yasak mı Var?....................................................................78
İbrahim Abi..............................................................................78
Plâka Sayımız..........................................................................81
Kürdistan.................................................................................82
Analar Dert Yer........................................................................83
Kitap Fuarı...............................................................................85
Yazar Okumaları......................................................................87
Zeugma Mozaikleri..................................................................87
Şehre İhanet.............................................................................89
Tesbih.......................................................................................94
Milli Meselemiz; Eğitim..........................................................95
6. Filo.......................................................................................97
Tekelli'nin Hışmı....................................................................100
Gülük Cami............................................................................102
Necip Fazıl'a Saygı Ödülleri..................................................104
Ve Filistin Veya Kudüs 108
Yazıklar Olsun........................................................................110
Dünyanın Hali........................................................................113
Kayıp Nesil............................................................................117
Tatlı Su Balıkları....................................................................122
Ali Talha.................................................................................126
Güncellemek..........................................................................130

Kahraman Ahlâkı...................................................................139
Tüpcü.....................................................................................140
Milli İttifak’ın Önemi Veya Ticaret Odası Seçimleri.............145
İdare.......................................................................................149
Ramazan.................................................................................153
İpin ucu İtin Elinde................................................................154
Mersiye II..............................................................................157
Almancının Birisi...................................................................158
Ve Camiiler.............................................................................161
Tanrıyı Kıyamete Zorlamak...................................................165
Kan Kaybetmek.....................................................................170
“Zeytinyağlı Yiyemem Aman”..............................................172
Sebilürreşad...........................................................................175
Duymak İstenen Ne?..............................................................177
UFC........................................................................................180
Oryantalizm............................................................................182
Köpük.....................................................................................185
Nesimî-Kul Nesimî................................................................189
Sarı Yelekliler.........................................................................193

PARA MI-DEVLET Mİ?
Bekir abi her ne anlatıyor idiyse İbrahim abiye aynen böyle sordu; “para mı, devlet mi İbrahim
abi?” dedi. İbrahim abi “para” dedi, Bekir abi de bu cevaba öfkelendi.
“Parayı aradan çıkartacaksın İbrahim abi” dedi, “başka türlü olmaz!” İbrahim abi; “ama
parasız adım atılmıyor, aynı dünyada yaşamıyor muyuz, öyle de benim mi haberim yok” gibi sözler
söylediyse de olmadı.
- Sen boş ver dünyayı şunu bunu İbrahim abi, dedi Bekir abi, sen ne düşünüyorsun onu
soruyorum?

İbrahim abi oldukça mahzunlaştı, çöktü kaldı, hane sahibi olarak dayanamadım dedim ki;
Bekir abi, sanıyorum İbrahim abi soruyu anlamadı, değilse tabii ki “para ikinci planda” diyecek, fakat
İbrahim abinin soruyu anladığı şekilde de, bir çoğumuz sıradan insan olarak, bir takım işlerimiz icabı
idarenin, iktidarın mecburen en alt düzeyi ile temasımız olduğu ve bu düzeyde de hep para ön planda
tutulduğu için İbrahim abi sanıyorum bu durumu dikkate alarak cevap verdi.
2017'nin ilk oturması 7 Ocak'ta bendeydi, bende oturduk. Çay-kahve vesair ikram için ayakta
olduğumdan bu bahsin nereden açıldığını anlayamadım fakat, konuşmaların gelişinden “vakti
zamanında” sanki Süleyman Efendi'nin Necip Fazıl'a yaptığı, Bekir abiye göre İstanbul Yeşildirek'te
matbaa tesisi, İbrahim abiye göre de epeyce bir miktar para yardımından kaynaklandığı anlaşılıyor.
Bekir abinin hatırladığı Üstadın emrine verilen tesisin yandığı, İbrahim abinin hatırladığı ise paranın
dönmediği ama Süleyman Efendi'nin “anası sütü gibi” helâl ettiği...
Bu husus daha evvel söz konusu edilmiş ve Bizim Oturma-I'de 'Yine Anayasa' başlığında
yazılmıştı, bu akşam da oradan Hoca'nın verdiği bilgiyi okudum; “Bunlar bir şey ifade

etmez. Süleymancılar, Üstad'ın, Türkiye'de İmam Hatip Mekteplerinin neden kurulduğunu bildiğini
biliyorlar, bu da işlerine geliyor, tabii ki!...”
Bunun üzerine Hoca okuduğum kısma ilâve olarak dedi ki; “dahası, Süleymencılar bu imam
hatiplere 'İmam Hatap' derler...”
2013 yılı sonundan bu yana fırsat olup da bir türlü kutlayamadığımız Hoca'nın dördüncü
“fetoş öngörüsü” yıldönümü, kutlama pastası, pastanın üstündeki mum yanıp bitmeden (her ne idiyse
bir hususu açıklıyordu, söz bitmedi) Hoca tarafından kesilebildi de, böylece kutlanmış oldu.
Bir ara söz ahlâktan açıldı, dünkü Cuma Hutbesinin konusu geldi aklıma. Hutbe boyunca
Peygamber Efendimiz'in bir kere bile anılmayışı geldi...
-Hocam bu Diyanetin ahlâksızlığı değil mi, kaç defa şahit oldum sen ne zaman “ahlâk” üzerine
konuşmaya başlasan Resulallah Efendimiz'in “Ben mekârim-i ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.”
hadisini hatırlatarak başlarsın anlatmaya, ama hutbe boyunca bir kere bile anmadılar, dedim.
Hoca yüzünü buruşturdu, (sinirlenince böyle oluyor, tepkisi böyle) daha bir şey söylemeden
Bekir abi dayanamadı;
- Ben dedi, namazdan sonra hocaya sordum, bilâkis Hücurat Suresi doğrudan Resulallah
Efendimiz'e hitabediyor.
Hatta telefonundan internet aracılığıyla surenin başından bir kaç ayet meali okudu...
İbrahim abi, erken kalktı, uğurlarken, halâ söyleniyordu, “Parasız adım atılıyor mu, herkes
arkasını dönüp para sayıyor, böyle bir yerde susuyor, hele ki sen bana tercüman oldun da!...” diye.
Öyle bir şey yok İbrahim abi, sen tam dinlemediğin için anlayamadın her halde dedim.
- Bırak canım okumadıysam, çocuk değilim ya, sen de beni oyalıyorsun, diyerek asansöre
bindi, gitti...

Havalar da iyiden iyiye soğudu mu ne?...
ENDİŞE
21 Ocak'ta Mustafa Tekelioğlu'nda oturduk.
Akşamın konusu, Mecliste görüşülmekte olan Anayasa değişikliği idi. Tekelli, Hoca'ya, yapılan
bu değişiklikleri nasıl bulduğunu sordu. Hoca:
- İlgilenmiyorum, baktım ki dişe dokunur bir şey yok, takip etmiyorum, ne oldu farklı bir
gelişme mi oldu, dedi. Tekelli'de “bu adam da böyle, sen ne düşünüyorsun Mehmet bey”, dedi bana
dönerek. “Hoca'dan sonra bize bir şey söylemek düşer mi, düşmez” dedim.
Tekelli kızdı, yahu anladık ilk dört maddeye dokunmadılar ama bir şey söyleyin, hiç mi iyi bir
şey yok, günlerce yapılan tartışmalarda...
- Devlet Bahçeli'nin söylediği gibi, fiili durum, yasal hale geliyor, dedim.
- Peki, ne faydası var sence?
- Uygulama daha pratik olacağa benziyor...
Sonra, Salim abi, Nuh Ali abi, Bekir abi bu Anayasa işinin, muhalefet partilerinin mevcut hal
ve hareketlerine bakarak, partilerin uzlaşmasıyla yapılma imkânının kalmadığı görülüyor, o açıdan bu
şekilde bir an önce tamamlanıp, her ne yapılacaksa, bir sürü çözüm bekleyen meselenin olduğu,
Suriye, Irak dediler.
Tekelioğlu, bu Esed meselesinde de, Anayasa meselesinde de endişelerim var, aceleye
getiriyorlar gibi, bakın yalnız kaldık ne koalisyon, ne ABD, ne şu, ne bu dedi. Bekir abi, o hususu
bilemeyiz fakat Ahmet Davudoğlu sanki o bedeli ödedi, sende başka bir bilgi mi var, seni
endişelendiren, dedi. Tekelioğlu da, “Suriye meselesinde ABD tarafından, Esed'in yerine gelecek olan
belli olmadan, gitmesi doğru olmaz, biz desteklemeyiz denmesine rağmen bizimkiler dinlemediler, bu
gün onun acısını çekiyoruz”, dedi...
Bekir abi üstelemedi...
Bunun üzerine ben dedim ki, Suriye hususunda o gün Obama'yı dinleseydik, bugün yine açık
düşecektik, adam gitti. İyi kötü, kendi başımıza hareket etmemiz bir bakıma doğru gibime geliyor.
Şehitler, çekilen sıkıntılar var ama sıkıntı çekmeden de ne demekse masa masa oralara
oturamıyorsun... Bizi bize de bırakmadı zaten bu daeş, pyg Akçakale, Suruç taciz etti durdu. Ciddi
kayıplar da verdik bu tacizler esnasında, hiç değilse bugün Rusya ile görüşüyoruz, İran ile, Irak ile
görüşebiliyoruz... Bekir abi bana hak verircesine dedi ki; evet öyle de düşünülebilir, bir boksör
düşünün ringde, hafiften alabilir mi rakibi, bütün gücünü ortaya koymak zorunda, tek başına çünkü...
- Öyle tabii, peki neden söylemiyorsun abi, dedim.
Bir ara söz Freud’dan açıldı. Hoca'ya, “şeyi bozuk diyorsun” ama, bizim İbrahim; Mustafa
amca Freud için “hepten de yabana atamayız” sen de duydun baba, dedi, deyince ben onu Freud’un
talebesi Jung için söyledim, Freud’a karşı çıkan bir adam, dedi. Bu benim okuduğum Eric Froom'da
karşı çıkıyor ancak Ekşi Sözlükte “Kılavuzu Eric Froom olan birinin şeyi şeyden kurtulmaz...” yazıyor

açıkça şeklindeki cevabıma, “Valla müdürüm adamlar açıkça doğruyu yazıyorlar!” dedi... Bu adamı
ben bilmem fakat okuduğum kitapta (Psikanaliz ve Din) bak ne yazmış “Tanrı zaten pek çokları için
putlaşmıştır. ... Bugün insanın en değerli ruhsal varlıklarını tehdit eden Fenike Tanrısı ya da Kibele
değil, yetkeci toplumlarda devletin ve yetkenin, bizim toplumumuzda da makinenin ve başarının
tanrılaştırılmasıdır. ...” Hoca, “hee öyle” dedi, ciddiye almadı, vesselâm!...
O ara vakit ilerlemişti, Tekelli Hoca'ya musallat oldu; senden başka bu şehirde hadi deyince
fıkra anlatacak birisi var mı diye... Hoca da; vardır herhalde bilmiyorum, dedi.
Vakti zamanında Müsiad'ın bir toplatısı sonunda, Abdullah Bey'in de bulunduğu bir ortamda
Haseki Bey'in anlattığı fıkraları, Abdullah Bey'in çekingen bir şekilde dinlemeye çalıştığı, hatta
dinleyemediğinden bahsetti. Tekelli, Haseki Bey de iyi fıkracıymış deyince benim aklıma Bekir abi'nin
Hisarcık bağında bir yemekte Hoca'nın terzi Mehmet ağa fıkrasını, karşımızda Haseki bey olduğu
halde anlatması üzerine, adamın kıpkırmızı olduğunu görünce sıkılmıştır diye düşündüğümü
söyleyince, Bekir abi, Tekelli, Hayrettin abi, Hoca ve belki Nuh Ali abi bile, hep bir ağızdan ne diyorsun
sen Mehmet dediler, adam Hoca'dan az kalır fıkracı değil... Bekir abi dedi ki; Hoca o fıkrayı neden
anlatmışsa o sebeple böyle bir renkle tepki olmuştur.
Neden anlatacağım abi, dedi, Hoca; müptezelin birisi illâ beden hocası olacağım diye
tutturdu, gazeteciyim diye röportaj mı dersin, güreşciyim diye madalya mı dersin, gitmediği kimse
kalmadı. Ne kadar bizar etmişsse, Haseki bey de bana, “Hoca al şu adamı, usandım!...” deyince, ben
bir adam almıştım, ihtiyaç kalmadı, cevabım üzerine, “bu oğlan da iyiymiş, röportaj falan yapıyor”,
demişti. Sizin bağdaki yemekte anlattığım terzi Mehmet ağa fıkrası, “Nasıl Hoca, bedenciden memnun
musun?” sorusu üzerine, işte bu sebeple oldu abi dedi.
Terzi Mehmet ağa fıkrası, her ne kadar zamandır tedavülde ise, “cuk” diye böylesine
oturduğu nadirattandır.
Sonra, Bekir abi işi sağlık-sıhhate getirdi. İbrahim abi, astım, nefes darlığı deyince sen
yarından tezi yok Altınoluk'a gitmelisin, bir hafta, on gün orada kal, dedi. Hayrettin abi'ye, senin de bir
sıkıntın var oturmaları aksatıyorsun nedir senin sıkıntın Hayrettin bey, dedi. O da nefes darlığı değilse
de bir takım uyku problemlerinden söz edince, git doğru dürüst tedavi ol, uykunun şakaya gelir tarafı
yok, dedi, şu yaştan sonra bir aksilik olmasın Hayrettin bey, vakitte geçti, kalkalım artık, bakalım bu
akşam ne okuyacaksın?

BİZİM OTURMA-I'E KRİTİK
4 Şubat'ta İbrahim abi'de oturduk.
Bizim Oturmanın birinci kısmı kitap halinde KEK Vakfı yayınlarından basıldı. Sponsor, her
zaman olduğu gibi yine Bekir abi. Kitap, oturmadan önce arkadaşlara dağıtılmış olduğundan kritik
yapmak da kolay oldu.
Mustafa Tekelli biraz geç katılmıştı, gelir gelmez kısaca selâmdan sonra her ne konuşuluyorsa
ilk fırsatta araya girdi ve arkadaşlara “Ben Mehmet beye telefonla görüşlerimi söylemiştim eline
sağlık, Anayasa, Kut'ül Ammâre vesaire, ama kitabı sizler nasıl buldunuz?” diye sırasıyla sordu;

Hayrettin abi; “üslup bizim Kasap, iyi, akıcı olmuş” dedi, “başka?” deyince, “ben tam
okumadım ama okuyacağım, bizim oğlana vermiştim, beğenmiş!” dedi.
Mustafa Tekelioğlu; “iyi olmuştur muhakkak ama ben şurasına takıldım, sayın Kasap'a onu
soracağım; rahmetli Özküçük için taltif, iltifattan sonra 'o hep geldi oturdu, geçip oturmadı,' demişsin,
biraz açabilir misin?”
- Bu söz, bana ait değil, genel olarak çarıklı erkan'a ait bir söz ve 'gelip oturmak ayrı, geçip
oturmak ayrı, gel otur derler, geç otur demezler' şeklindedir, rahmetli Dişçi'de, görebildiğim kadar
herhangi bir zamanda, kendiliğinden 'ben şunu olacağım, bunu olacağım,” meselâ “Vakfa başkan
olacağım...” vb nefsani bir şekilde hiç 'geçip oturmamıştır,' hep O'na teklif edilmiştir, 'gelip
oturmuştur...' dedim.
Tekelioğlu, “ben başka türlü düşünüyordum, neyse,” dedi.
Salim abi, “sıradaki” dedi. Cafer bey kitabı henüz almamış.
Hasbaşkan, “gerçekten iyi olmuş!...” dedi.
Bekir abi; şöyle bir genel kronoloji de var sanki Mehmet, bu bakıma da iyi, dedi.
Tekelli; “Bekir abi'nin camisini yazmışsın fakat biraz daha teferruatlı, fotoğraflar vesaire
anlatılabilir gibime geliyor!...” deyince Bekir abi, “Mehmet cami neyse de o Kadir İnanır, Hıncal Uluç
ne oluyor?” dedi. Ben de;
- Abi meselâ Özer abi fular takar, Hıncal Uluç da fuları öyle takar, Kadir İnanır uzunca
boyunbağını şöyle bir ucu önde, öbür ucu arkasına gelecek şekilde atar, Miroğlu önden şöyle bir
düğümle bağlar, bu sayılan insanlar da, tabii ki sizi kastetmiyorum ama, genel ahali için rol model,
sizin boyunbağı tarzınız bunların hiç birisine benzemiyor pardösünün de üstünde asmadalı (bu tabir
de bana ait) şeklinde, dedim...
Bu ara Tekelli, “ama” dedi, “Bekir abi'nin üşüdüğünü yazmamışsın!...”
Nuh Ali abi, “ben şöyle bir baktım, Kemalettin'in milletvekili adaylığı meselesi 2002
seçimlerinde gündeme geldi, Kasap 2007 yılında diye yazmış, bana sorsaydı, başka şeyler de
anlatırdım, tamamını okumadım, amma” dedi, “bizim Harun gece tamamını okumuş, beğenmiş...”
Daha sonra Nuh Ali abi'ya sordum; şu başka anlatacağın şeyler neler diye.
- Aralık 1977'de mahalli seçimler yapıldı, dedi. O zamanlar tanışmıyorduk. Bunları Salim bey
iyi bilir!... Ben İl Başkanı Kenan Mutlu'nun ısrarı üzerine MSP'den Argıncık Belediye Başkanlığına aday
oldum. Adaylar açıklanınca gördüm ki, üzerim çizilmiş, Adalet Partisi'nin kovduğu bir adam aday
olmuş, Kenan da meclis üyesi. Kazanamadılar tabii ki, CHP kazandı.
Ben bu hadiseyi daha önceden duymuştum, hatırladım...
BEŞİKTAŞ
Bir aralık Tekelioğlu “kısa bir yazı okuyacağım eğer izin verirseniz” dedi ve başladı okumaya;

Şimdiki Beşiktaş spor kulübünü kuranlarla, kuruluş amacının anlatıldığı teferruatlı bir yazı.
Anlayabildiğim kadarı ile yazıda; tamamına yakınının Kafkas kökenli çerkez, çeçen ve abhazların hattâ
Şeyh Şamil'in ailesinden gelen kimselerce, Abdülhamid Han'ın da izniyle kurulmuş... Osmanlının her
hareketinin batı tarafından kontrol edilmek istendiği zor dönemde Anadolu ile haberleşme başta
olmak üzere bir takım lojistik destek vb işlerin Bereket Jimnastik Kulübü adı ile kurulan bu kulüp
tarafından yapıldığı anlatılıyor.
İlk başlarda, Beşiktaş Serencebey Yokuşunda bulunan Şamil Şaplı'nın (veya paşa olan
babasının) evinde boks, güreş, halter vb kişisel beceriye dayanan barfiks vb spor dallarında çalışmak
üzere kurulmuş ve arka planda Teşkilat-ı Mahsusa'ya kadar giden bir tarih. Bir tarafta Abdülhamit
Han, yanında Kuşcubaşı Eşref, öbür yanda Hindistan ve Pakistan Müslümanları ve nerede olduğu en
azından o zamanlar bilinmeyen İttihat Terakki olmak üzere, İslâm'a karşı saldırıya geçen devletlere
karşı Şeyhülislam Ürgüplü Hayri Efendi tarafından soru-cevap şeklinde ilân edilen Cihad-ı Ekber.
İşte o fetvanın bir kısmı:
“İslâmiyet aleyhine tehacüm-i a’dâ vâki ve memalik-i İslamiyenin gasb ve gâreti ve nüfus-i
İslâmiyyenin seby ve esir edilmeleri mütehakkık olunca Padişah-ı İslâm hazretleri nefir-i ‘âmm
suretiyle cihadı emr etdikde ‘…infiru hifafen ve sikâlen ve câhidû bi-emvâlikum ve enfisüküm…’ ayet-i
celîlesi hükm-i münîfince kâffe-i Müslimîn üzerine cihad farz olup genç ve ihtiyâr piyade ve süvari
olarak bilcümle aktârdaki Müslimînin mâlen ve bedenen cihada müsâreat eylemeleri farz-ı ayn olur
mu?
el-Cevab: Olur.
Bu suretde el-yevm makam-ı Hilafet-i İslâmiyye ve Memâlik-i Mahrûse-i Şâhâneye sefâin-i
harbiyye ve asâkir-i berriyesiyle hücum etmek suretiyle Hilafet-i İslâmiye’ye adv ve neûzü billahi
te’âlâ nûr-ı âlî-i İslamiyetin itfâ ve imhasına sâî bulundukları mütehakkık olan Rusya ve İngiltere ve
Fransa ile onlara mu’in ve zâhir olan hükûmetlerin taht-ı idarelerinde bulunan kâffe-i Müslimînin dahi
mezkûr hükûmetlerin aleyhine ilân-ı cihad ederek bilfiil gazaya müsareat eylemeleri farz olur mu?
el-Cevab: Olur.
Bu surette maksudun husûlü cemi Müslimînin cihada müsareat eylemelerine mütevakkıf iken
bazıları neuzubillahi teala tehalüf etseler tehalüfleri masiyet-i azîme olup gazab-ı ilâhiye ve bu
mesiyet-i şenianın cezasına müstehak olurlar mı?
el-Cevab: Olur.

Bekir abi, Tekelioğlu'nun verdiği bu bilgilerden sonra, bu fetva bahsinin farklı bir yönü
olduğunu, “söylemek lâzımdır ki” diye başlayarak; “İttihat Terakki'nin veya mensuplarının Abdülhamit
Han'ın hal'ine yemin etmeden bu teşkilâta kabul edilmediğinin bilinmesinin doğru olacağını, bu
Cihad-ı Ekber fetvasında da Alman Cumhurbaşkanı II. Wilhelm'in Şeyhülislam Ürgüplü Hayri Efendi'ye
tesirinin bilindiğini, Sait beyle Akif'in bu durumda nerede durduğunun da flu olduğunu ...” söyledi.
“Yoksa” dedi “Bir çok kulüp, Galatasaray'ı ayırmak lâzım, Fenerbahçe falan senin Beşiktaş hakkında
söylediğin çalışmaların içinde olduğunu açıklarlar!...” dedi.

Ben, doğrusu bu kadarını bilmiyordum, bildiğim; Hicaz demiryolunun Abdülhamid Han'ın
iradesiyle yapımında Alman yardımının bulunduğu, bunun da İngilizlerin yaptığı Süveyş Kanalı'na
karşı, Almanlar tarafından verilmiş bir cevap olduğu, askerlik bilgilerimdendi...
VAN MÜNİT-II!...
Birincisi 29 Ocak 2009'da Davos'ta İsrail Devlet Başkanı Simon Peres'e olmuştu, ikincisi ise 4
Şubat 2017'de Alman Angela Merkel'e.
Almanya Başbakanı Merkel'in, Başbakan Binali Bey'in dâveti üzerine bir günlük Türkiye
ziyaretinde Recep Tayyip Erdoğan Bey'le görüşmesi sırasında “İslâmist terör” gibi bir ifade kullanması
üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, basın toplantısında Almanya Başbakanı Angela
Merkel'in 'İslamist terör' ifadesi kullanmasını eleştirdi. Merkel, "İslamist terör, her türlü terörle - PKK
da dahil- mücadelede işbirliğini görüştük" dedi.
Erdoğan bu noktadan söze girerek, Merkel'in söylediği "İslamist terör" ifadesinin
"Müslümanları üzdüğünü" söyledi. Erdoğan, "Bu bizi ciddi anlamda üzmektedir. Bu ikisi bir araya
gelemez. İslam'ın kelime anlamı barıştır. Bu iki kelimeyi bir araya getirirsek bu biz Müslümanları üzer.
Bunu kullanmayalım" dedi. Ardından Merkel, kullandığı ifadeye açıklık getirerek, "Din özgürlüğü
benim için çok önemli. Bu nedenle Almanların Müslümanların inançlarını yaşamaları için elimizden
geleni yapıyoruz. İslami ve İslamist arasında bir fark var. İnsanlarımızın Müslümanlara çok büyük
takdiri var" dedi.
Bekir abi, bu hadisenin Alman basınında geniş yer aldığını ve Merkel'i tabir caizse yerden yere
vurduğunu söyledi.
Tam toparlayamamakla birlikte; “Acaba” dedim, batılı devlet adamlarını kastederek, “bu
adamlar İslâm'da diyalog şu, bu olmadığını biliyorlar da, bir gün gerçek güce ulaşıldığında, (öyle ya
fetoş gibi davranılmayacağına göre) akıbetlerinden mi çekinip “terör” falan diyerek şimdiden ön
almak istiyorlar?”
Bu soruma Bekir abi; Kore'de dedi, Suudiler bir cami yaptırmışlar. Caminin bir yerinde
Suudilerin bayrağı veya kılıç formunda arapça besmele olabilir, kelime-i tevhid olabilir, bir yazı. Orada
bulunan bir Koreliye sordum; “Ne anlıyorsun, İslâm'dan?” Koreli beni bu yazının önüne getirdi, bu
yazıyı, daha doğrusu kılıç formunu işaret ederek, elini bir şey sunar gibi açtı, önce teklif edilir, kabul
ettinse ne alâ, değilse yine eliyle boynuna şöyle bir kesme işareti yaptı, “gık!...”
Adamların anladığı bu, arkadaşlar, dedi.
İslâm'a bakış genel olarak maalesef böyle, aklıma şey geldi Doğan Kuban'ın yerleşim bilimi,
ekistik üzerine sunduğu bir bildiride, dünya nüfusunun aşırı çoğalması, gelir dağılımındaki adaletsizlik,
bütün bunların yanında megapolislerin de gerçek olduğu ve bu devasa yerleşimlerde milyonlarca
insanın yaşadığını belirttikten sonra, “sefil bir yoksulluk içinde yaşarken bile hayattan zevk almaya
devam edebilir.” diyerek;
Buda'nın dediği gibi, “Hayat acı çekmekten ibarettir ama, bütün bu acıların yanı sıra mutlu
olmaya çalışın.” Neden bu yöntemi bir hayat felsefesi, bir temel önerme olarak kabul etmeyelim ki?
Sorusuyla konuşmasını tamamlamaktadır.

Doğan Kuban'ın İslâm'dan habersiz olması düşünülemez, neredeyse doksan yaşında. Dahası
(ne demekse İslâmcı mimar, şehirci) Turgut Cansever için “Bu adamın yaptıklarını anlıyorum ama,
söylediklerini değil!...” sözü ile İslâm'dan hem de oldukça haberdar olduğu ortada. Peki, bilebildiğim
kadar; sabır, şükür, kanaat, yardım, ihsan vb kavramların, davranışların Buda'nın sözü kadar ederi yok
mu? Doğan Kuban'ın bunları bilmediği düşünülebilir mi? Biraz farklı oldu amma, Bekir abi doğruyu
söylüyor; “Adamların anladığı bu!...”
NUSRET ABİ...
Daha doğrusu, o akşamki hane sahibi İbrahim abi'nin (Süleymancılardan, yani cemaatten)
Nusret abisiymiş. Bekir abi aniden İbrahim abiye dönerek dedi ki;
-Nusret abiyi anmalıyız!...
İbrahim abi önce anlamadı, “evet, tabii, peki ben ne yapacağım şimdi?” gibi bir şeyler
söyleyince Bekir abi; “Nusret abiniz vardı ya onu söylüyorum İbrahim abi,” dedi. Sonra oturmaya
dönerek;
- Benim Ahmet abimin de aralarında olduğu 10-12 kişilik nerde akşam orada sabah
yaşantısında bir grup bunlar... Bu Nusret abi var, benim Ahmet abim var, tatlıcı var ve daha her
kimlerse, paraları bitinceye kadar gözleri kimseyi görmez, karakolmuş, meyhaneymiş... Ben Ahmet
abimi kaç defa karakoldan eve getirdiğimi hatırlıyorum, rahmetli eve gelince de doğru durmuyor ki,
bu defa da anama zulmediyor...
- Sonra her nasıl olduysa Nusret abi vasıtasıyla (İbrahim abiye dönerek) sizinkilerle
(Süleymancıları kastediyor) tanıştılar ve kurtuldular. Kurban Bayramlarında iki üç gün deri
toplamaktan evlerine gelmezlerdi.
Bu tatlıcı olan Süleymancı, işte onun adı anılınca Hasbaşkan, nereden aklına geldi böyle bir
şaka yapmak, üstelik Bekir abi'ye, yirmi yıldır belediyede hemen her konuda “olur” görüşü almak için,
günde belki yirmi defa yaptığı ama, hele hele bu tip poşetlik hususlarda ve Bekir abiyi açık düşürmek
için yapmayı kesinlikle aklından dahî geçirmediğini düşündüğüm hareketi yaptı; esasen bu tip
hareketleri Tekelli'ye çok yapar, (karşılıklı tabii fakat, Tekelli Hasbaşkan'a daha çok yapar ve o da,
anlamamış gibi düşer...) bizlere de yapmak için ara sıra keskendiği olur... “yine doğrusunu siz bilirsiniz
ya başkanım,” dedi, “bu tatlıcı denen adamın sattığı ne tatlısıydı, adı neydi o yuvarlak tulumba
tatlılarının?” Bekir abi bir an, adeta dondu kaldı. Daha soruyu sorar sormaz sanırım mahcubiyetten
diyalogtan düşen Hasbaşkan'a doğru şöyle çeyrek dönerek, “bekle,” dedi, “vakti saati gelince Mustafa
(Cabat hoca) o tatlının adını sana söyler!...” Hoca ile ben yanyana oturuyorduk, eyvah dedim kendi
kendime “şeyhane tatlısı” dese bari Hoca... Çünkü bu tip hususlarda kelimeleri poşetlemeyi hiç
düşünmez, ihtiyaç hissetmez Hoca, fakat o da ne; rüya görüyorum sandım; Hoca gayet alt perdeden,
oluklu mukavvayı aratmayan kraft kâğıda sarılı vaziyette; “asker tatlısı,” demez mi!...
Bir çok arkadaş bu sahneyi farketmedi belki ama, bu akşam karşılıklı yaşanan bu sahne, bence
oturmanın başından beri en nefis paradokslarını barındıran anıydı.
Bu arada tam anlayamadım amma Üveyiz Molu da bu gruptan mıymış, söz sinemadan mı
açıldı, Kayserispordan mı bilmiyorum, Üveyiz bey'in kadirşinaslığından, babacan tavırlarından söz

edildi. Film başlayınca kapının önüne çıkarmış, parası yetişmeyen, hatta parası olmayan çocukları,
ellerinde ne kadar para varsa alır, “haydi siz de seyredin” diye salona alırmış.
Hoca'ya anlattırdılar; Kayserispor'un yenildiği bir maç sonrası, hakemlerin soyunma odasına
giderek, bu defalık bizi galip geldi diye yazarsanız, ne bileyim sizi memnun ederim benzeri sözlerinden
sonra, hakemler bu görüşmeyi Federasyonda anlatmışlar. Bir kulüp başkanları toplantısında Üveyiz
bey'le bu şekilde söylemişsin gibi, yarı şaka yarı ciddi konuşmalar üzerine Üveyiz bey'in “Evet
bilemedik, meğer bu işler maçtan önce olurmuş!...” cevabı ortalığı buz kesmiş tabii...
Bekir abi, Kayseri'de Üstad'ın Reis Bey filmini oynatacak sinema bulamamıştık da dedi, bu
adam (Üveyiz bey); “sinema senin, para mara istemez eğer kazanırsan, bana da ne getirirsen getir!...”
demişti.
İDDİACI...
Salona girip daha selâm faslında gördüğüm, (19 Şubat 2017) Mustafa Tekelli bey ayaktaydı...
Elinde bir tepside zemzem konmuş kristâl bardaklar olduğu halde anlaşılan arkadaşlara ikram edilmiş,
ben kalmışım, zemzem bardağını alıp yerime otururken, bildiğim bir kimsenin umresi yoktu,
“hayırdır” dedim, “sana kapıyı açan bizim çocuk, amcası” dedi, sonra masanın üstünden şekerliği
alarak yine bana geldi, baktım hurma... Hurmanın adını bilmiyorum ancak bir çeşidi yetkin kayısı
görünümünde, diğeri de erik veya iri siyah üzüm kurusu...
- Allah kızımızın umre ziyaretini kabul etsin, dedim. Küçük kızın değil mi ağabey?
- Öyle diyoruz, Mehmet amcası!...
Torunuymuş meğer, “fakat çocuk paraya kıymış ve hurmanın iyisini almış,” bir yandan
avcumdaki hurmalardan yerken böyle söylüyordum, Bekir abi, kayısı görünümlüden almadığımı
düşünerek “öbüründen al Mehmet!...” dedi. “Almam mı abi, aldım bakın” dedim, “eğer siz ve Cafer
bey bize Hicaz'dan bu şekilde iyi hurma getirmemiş olsaydınız, diş miş bir şey kalmazmış bizde,
develik hurması yiyeceğiz diye!...” demiş dememiştim ki, Nuh Ali abi patladı;
-Vicdanın kurumasın senin e mi?
Hoppala!... Nuh Ali abinin nasırı da yok, peki ya bu tepki de neyin nesi?
Belki şu, bir Hicaz-hurma hikâyesi olabilir!...
Bir Hicaz dönüşünde Bekir abi böyle lokum gibi iri bir çeşit hurma ikram edince, dedim ki; “Abi
bunları nereden alıyorsunuz, daha önce hiç böylesini yememiştik, geçenlerde Nuh Ali abi dalından
kestirdik diye ikram etti, takır takır dişinle döğüşüyor, kuru idi.”
Bekir abi, nâdirattan ettiği tebessümle; “Arkadaşlar alınmasın ama, Mehmet” dedi, “o
hurmalara oralarda develik hurması diyorlar!...”
Nuh Ali abi'yi o anda kim tutacak? Ağzını verdi bana;
- Aslanım, ben size ne diyeyim, haydi ben bilmiyorum, Tahir bey'de mi bilmiyor, Medine'de
bütün bir hurma pazarını dolaştık, beğenmeyince adam bizi kolumuzdan tuttu, “Hacılar,” dedi, “sizi

bahçeye götüreceğim, hurma bahçesine, orada istediğiniz ağaçtan, istediğiniz hurmayı keseceğim,
dahası var mı?”
- Gittik, devasa bir hurma bahçesi, adam dalında hurmalara çuvalı geçirmiş, “gösterin, onu
keseceğim, şu gördüğünüz bütün hurmalık benim,” dedi. Biz de Tahir bey'le bir ikisine baktık birisini
gösterdik, adam o çuvalı kökünden indirdi verdi, daha ne yapalım?”
Tahir bey, Cumhuriyet İş Hanı'ndan komşumuzdu, mali müşavir Tahir İbibik... Allah selâmetlik
versin iyi adam, söyleyecek bir şey yok, biraz sıkıydı galiba değil mi, evet, senin yapacak bir şeyin yok
Nuh Ali abi?
Nuh Ali abi, refikinin Tahir bey olduğunu söyleyince, develik hurmasına da razı olmak lâzım...
Ama bir taraftan da böyle, ne zaman hurma lâfı açılsa Nuh Ali abi bir şekilde beni haşlamadan rahat
edemez!...
Ve memleketin yegane meselesi Anayasa referandumu...
Mustafa Tekelioğlu, “evet” taraftarı iktidar sözcülerinin üslubunun PKK, HDP, fetö, CHP'li,
benzetmelerinin kırıcı olduğu, oysa durumun öyle çantada keklik olmadığının bilinmesi, bu bakımdan
endişeleri olduğunu, bu şekilde görüş belirtmekten de çekindiğini ama meselâ sermayenin ürkek
olduğunu, bakın ülkeyi terkettiğini, işsizlik vesaire, bunların bir şekilde söylenmesi gerektiğini
söylemesi üzerine, genel olarak “evet, doğru söylüyorsun” manasına bir sessizlik oldu. Tekelli dedi ki;
- Mustafa bey, abinle, Mehmet abi ile görüşüyor musun, o ne diyor?
- Görüşüyorum tabii, ayrıca abim, görüşlerini yazarak açıklıyor, bu hafta yargı konusunu
incelemiş, yapılan düzenlemenin eksikleri olduğunu yazıyor... demesi üzerine Tekelli, Haşim Kılıç'la
yaptığı bir görüşmeyi anlattı:
- Eğer, Siyasi Partiler ve Seçim Kanunlarında değişiklik yapılmazsa, durum öyle çok da iyi
olmayabilir, demiş...
Mustafa Tekelioğlu'nun bahsettiği, Mehmet Tekelioğlu'nun yargı konusunda görüşlerini
anlattığı yazı şu şekilde; (www.ocakmedya.com erişim 21.2.2017)
“On beş gün önce burada çıkan ‘Boğaziçi Avrupa Siyaset Okulu’ başlıklı yazıyı şu sözlerle
noktalamıştım. “Kutuplaşmayı artırdıkça insanların tutulabilir yanlarının tahrip edildiğini bilmek
gerekiyor. Bu, ne insani bir davranış biçimi, ne de İslamî tebliğ yöntemi…”
Ötekileştirmeyi tehlikeli bulan başkaları da var. 2007-2011 arası Ak Parti Bursa milletvekili
olan Mehmet Ocaktan bunlardan biri. “İhanet söylemi ile değil gönül diliyle” başlıklı yazısı bunun bir
örneği. Ahmet Taşgetiren yumuşak üslubunu yazısına da nakşetmiş ve “Balkon dilini öne taşımak”
gerekir diye bir uyarıdan kendini alamamış. Üslup konusunda dikkatli olunması için çırpınan çok
sayıda Ak Parti mensubu olduğunu da yakinen biliyorum.
Bugünlerde kutuplaştırmayı artırıcı adımlara sık rastlıyoruz. Ak Parti teşkilatlarında Anayasa
değişikliği konusunda yeteri kadar bilgisi olanlardan ziyade konuyu yüzeysel olarak ele alanlarda bu
eğilim daha çok görülüyor.

Hükümet mensupları daha bir itidal içinde gibiler. Biz bu toplumda anayasa değişikliğine
‘evet’ ya da ‘hayır’ diyenlerle bir arada yaşamaya devam edeceğiz. Tartışabilen bir Türkiye eninde
sonunda doğru yolu bulacaktır. Tartışılamaz bir ortam yaratmak her şeyden önce kendi kendimize
yapabileceğimiz en büyük kötülük olur.
Ak Parti kurulurken çok önem verdiği konuların başında ortak akıl geliyordu. Ortak akıl parti
içinde gerektiği gibi toplumda da gereklidir. Referandum bir yerde ortak akla müracaat olarak
görülebilir elbette. Yeter ki ortak aklın oluşmasına yardımcı olacak unsurlar serbestçe faaliyet
gösterebilsinler.
Şimdi hükümetimizin ve Ak Parti Genel Merkezinin yapması gereken ‘hayır’ eğiliminde
olanların sorduğu bazı ciddi sorulara cevap bulmak olmalıdır. Ciddi sorular diyorum zira bu işi
sulandıranlar da çok.
Önce “bütün yetkiler tek kişide toplanıyor” sorusuna varsa makul bir cevap hazırlamak
gerekiyor. Eğer bu doğru ise gerekçesinin inandırıcı bir şekilde ortaya konması şart değil mi? Güçlü
yönetim için bunu gerekli görenler var mesela… Yetkiler tek kişide toplanıyor diyenler denge ve
denetleme kavramlarının bu anayasa değişikliği çerçevesinde nasıl yorumlandığını anlamadıklarını
söylüyorlar. En önemli itirazları denetleme mekanizması olan meclis ve yargının da aynı kişi
tarafından belirleniyor olmasına… Güçlü yönetim ve istikrar iyi argümanlar olarak duruyor. Fakat bu
yetmiyor. Güçler ayrılığı konusu uluslararası demokrasi standartları bakımından fevkalade önemli bir
husustur. Bu konuda ortaya çıkacak aksaklıklar ilerde Türkiye’nin uluslararası düzlemde bir takım
zorluklar yaşamasına zemin hazırlayacak şekilde olmamalıdır. Büyük ülke olmanın en önemli şartı
dünyaya açık olmaktan geçiyor. İçimize kapanacak değiliz elbette.
Bu sorulara cevap oluyor mu acaba diye Ak Parti Genel Merkezinde Tanıtım ve Medya
Başkanlığı tarafından hazırlanan “Kararımız Evet-Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adlı kitapçığa
göz attım. Birçok konuya açıklık getiriyor bu yayın… Yukardaki soruları da cevaplamaya çalışıyor ama
ikna edici olmuyor. Bu yayının gayesi sadece Ak Partililere bazı şeyleri anlatmaksa, tamam… Fakat Ak
Parti teşkilatları bu yayını herkese dağıtacaklar. Anayasa değişikliğini doğru bulmayanların tezleri
uluslararası hukuk kavramları içerisinde cevaplanmalı…
Yargı mensuplarının nasıl atanacağı konusu, üzerinde en çok tartışılan hususlardan biri…
Bugünlerde yargının haline bakınca kaygılanmamak elde değil. Fethullahçı damgası yeme korkusu
hukuku ayaklar altına almış. Dosya okuyan ne hâkim kalmış, ne savcı. Normal bir hukuk düzeninde
bırakın tutuklamayı kesin takipsizlikle sonuçlanması gereken haller, şimdilerde yargının bu korkusu
yüzünden bazen dava bile açılmadan masum insanların zindana tıkılmasına sebep oluyor.
15 Temmuz büyük bir felaket, bu doğru. Fakat fetoşcuların Türkiye’yi içine soktukları
dumandan bir an önce sıyrılmamız gerekiyor. Merak ediyorum, gizli şahit olup iftiralarla kendilerine
yer açmaya çalışanlar için hiçbir müeyyide uygulanmayacak mı? İftirası yalan çıkan bu müfteriler için
eğer yargı bir şey yapmaz ve yarın birileri bunun intikamını şahsen almaya kalkarlarsa ne olacak?
Benim gibi yıllarca FETÖ mensubu hainlerle hep mesafeli duranları bile rahatsız edici bu kararlar,
yargının bağımsızlık ve tarafsızlığının ne kadar önemli olduğunun iyi bir göstergesi… Benim tahminim
bu müfterileri takip için Mazlumder benzeri derneklerin bir faaliyet içerisine gireceği şeklinde…

Üniversitelerden uzaklaştırılanlara bakınca daha önce dile getirdiğim “Ak Parti’ye tuzak
kuruluyor” fikri haklılık kazanıyor. Birileri Ak Partinin ve hükümetin algısı bozulsun diye bunları sanki
kasten yapıyor. Olağanüstü hal demek kimse normal olarak yargılanmayacak demek değil ki… Niçin
bunlar tutuklanmadan eğer gerekiyorsa yargı karşısına çıkarılmaz, anlamak mümkün değil…
Kutuplaştırmadan, ötekileştirmeden yürümek gerekiyor referanduma giden yolu… Kime ne
söyleyeceksek âşıkane söylemek gerekiyor. Karşımızda düşman yok, yarın dostumuz olması
muhtemel bizi tanımayan insanlar var.
Onun için Fuzûlî sözü daima âşıkâne söyle diyor: “Ben âşıkım hemîşe sözüm âşıkânedir”
Yunus Emre de dilinden inciler döken âşıkları şöyle vasfediyor: “Bir dem dilinden dür döker,
dertlilere derman olur.”

Ben, bu ülkede insanların yüz yılda daha “vatandaş” olamadıklarını, “hayır”cıların kendilerinin
“vatandaş” olduğunu sandıklarını söylemeye çalıştım... Yani seçimden seçime kullanılan oyların
akıbetinin de ne olduğunun bile bilinmediği, Recep Tayyip Erdoğan beyin Kürtlerle ilgili umuma
yansımayan düşüncelerinin olabileceği, Fırat'ın doğusunun tolere edilebileceği gibi görüşlerin
danışmanlarca dillendirildiği, büyükşehir yasasının eyalet sistemini zorladığı, Muş'a, Şırnak'a kadar
büyükşehir bünyesine alınabileceğinin konuşulduğunu, hasılı bir çok hususta olduğu gibi bu işin de
(referandum) başının boş olmadığını söylemeye çalıştım...
Yine uzun bir sessizlik mi oldu ne!...
Tekelioğlu, Bekir abiye Elektrik Şirketi'nin (KCETAŞ) 90. kuruluş yılı kutlamalarını sordu;
- Evet, Türkiye'ye örnek olmuş bir kuruluş, Mustafa, dedi Bekir abi. Yani Taner bey'i zikretmek
lâzım, Sağlık Bakanı Recep Akdağ bey'i de, özellikle Şirketin özelleşme usul ve şekli diğer yan
kuruluşlarıyla bir arada Bölge Hastaneleri kavramının doğmasına sebep olmuş, 250 yatak kapasite ile
başlandı, olmadı 500 yatak, olmadı şimdi binlerle ifade ediliyor, bunların arsa tahsislerinde yaşanan
takas görüşmeleri şu bu, zaten biliyorsunuz hastanelerin SSK, Devlet, Özel vb birleşmeleri ilk
Kayseri'de oldu. Aralarındaki o duvar ne halde yıkıldı, hatırlayın. Ayrıca buradan Spor Tesisleri çıktı. Bu
iş Vakıfların statik yapısını değiştirdi, Kayseri Park, İpek Saray, Bünyan Garajı hep bu çerçevede
değerlendirmek lâzım... Dahası, şimdilerde revaşta olan Kentsel Dönüşümün başladığı nokta, bizim
Barbaros Mahallesinde hepinizin de katkısıyla yaptığımız el kadar uygulama...
Spor tesisleri anılınca, konu sağlığa, kol, bacak, boy uzunluklarına geldi. Bekir abi metre istedi,
Haspaylan'dan başlayarak Hayrettin bey'e kadar hepimizin boy ve kol uzunluklarını kapıyı
işaretleyerek ölçtü, benim kol uzunluğum boyumdan üç-dört santim büyük geldi de boks
yapabileceğim (!...) anlaşıldı...
Haspaylan'ın sporculuğundan, iddiacılığından konuşuldu, Bekir abi, vaktiyle Cabat hoca ile
aralarında yapılan bisiklet yarışmasını sordu, “Nasıl olmuştu Mustafa?” dedi, o da beni göstererek
“Belediyenin zabıta desteği ile kazandığımı yazmış başkanım!...” dedi. “Eğer Hamza bey (o zamanlar
Belediye Zabıta Müdürü Hamza Adıgüzel)” dedim, “belediyede istikbalinden çekinmeyip beni
dinleseydi, sen daha halâ Yeşil Mahalle açıklarında pedal çeviriyordun!...” O nasıl oldu, dediler:

-Hoca, yarışa iyi başladı, fakat ekipman eksiği bariz ortadaydı. Hasbaşkan eşofman, spor
ayakkabısı, kasket vesaire tam teçhizat, buna karşılık Hoca iskarpin ayakkabıyı geç, ceket, pantolon,
genel olarak gıcık olmasa neredeyse kravat takacak, o halde... Bir viraj noktasını veya yol ayırımını
göstererek Hamza beye dedim ki, şuraya zabıtayı diz, Hasbaşkan'a güzergah olarak Yeşil Mahalle
tarafını göstersinler, o da bana dedi ki, “Daha belediyeye gitmeyecek miyiz abi?”
Tekelli de Haspaylan için, “Bu adam bir iddia uğruna bir ramazan günü Adapazarı'ndan İzmit'e
kadar 41, 42 kilometre yürümüş adam” dedi. Fakat anlatılanlara bakınca sanki o dönemler iddiayı
kaybedenin hep Hasbaşkan olduğu, ne bileyim komşunun şeftali reçeli getirip de iddiayı kayısı reçeli
diye kaybetmeler, Ümit Göksu'nun kol açıklığının boyundan kısa olmasına rağmen tavuğu
Hasbaşkan'ın alması, işin içinde bir cia parmağı olduğu hissini uyandırmıyor değil...
Bu arada elime bir defter tutuşturdular, “oturmanın referandum tahminlerini şuraya yaz”
dediler, Kayseri ve Türkiye genelini yazdım; Kayseri yüzdesi 5-10 puan önde, altmış civarında...
Referandum tahminlerini yazarken kulağım Hoca'da idi. İddiacıyı anlatıyordu:
- Hey barmen demiş, iddiacı, ben dişlerimle gözümü ısırabilirim, var mısın 50 dolara iddiasına?
Bunun olamayacağını düşünen barmen koymuş tezgâha 50 doları ve “varım” demiş. İddiacı, alt üst
protezini çıkartarak gözüne götürmüş ve ısırmış, 50 doları almış.
Başka bir gün yine gelmiş iddiacı bara ve “hey barmen demiş, ben sol gözümü diğer gözümle
görebilirim, var mısın 100 dolara iddiasına,” barmen artık bunun hiç olacağı yok düşüncesiyle koymuş
yüz doları tezgâha ve “varım” demiş. İddiacı, takma olan sağ gözünü çıkartıp sol gözünün önüne
getirmiş, “bu da bu kadar” diyerek yüz doları cebine atmış...
Bitmedi, yine gelmiş bara, başka bir gün iddiacı ve barmene; “hey barmen demiş, ben senin
göstereceğin bütün kadehleri şeyimle, buraya en uzak masadan doldurabilirim, var mısın bin dolarına
iddiasına,” Bakmış iddiacının çelimsizliğine barmen, bu ne ki demiş, kendi kendine şeyi ne olacak,
“varım,” demiş... İddiacı çıkarmış şeyini ortalığa şey etmiş, iddiayı kazandığını anlayan barmen
sevinçle bir yandan bin doları cebine atarken, bir yandan da ortalığı siliyormuş...
Yok iddiacı çıkıp gitmemiş, arka taraflarda bir masaya varmış ve gülerek ortalığı temizleyen
barmeni gösterip on bin dolarını almış, meğer onlara da demiş ki, “ben biraz sonra buraya işeyeceğim
ve barmen de bunu gülerek temizleyecek, var mısınız on bin dolarına iddiasına,” barmenin bunu
yapmayacağına olsa olsa bu densiz iddiacıyı pataklayacağını düşünen masadakiler kabul etmişler ve
“varız” demişlermiş!...
DERE GEÇERKEN AT DEĞİŞTİRİLİR Mİ?
Atalar değiştirilmez diyor, sırtında yumurta küfesi olmayan bir köşe yazarı da , “gerekiyorsa,
değiştirilir abiciim” diyor... Ne halleri varsa görsünler de, bu meselenin en hafifinden bizi ilgilendiren
tarafı Genel Kurmay Başkanı...
4 Mart'ta Hoca'da oturduk. Oturmaya İbrahim abi ile birlikte gittik. Ben bu köşe yazısını
önceden okumuş olduğumdan yolda İbrahim abiye anlatmaya başlamıştım, oturmada da anlatmaya
devam ettim. Fakat Nuh Ali abinin gazetesi Akit'te okuduğumu sanarak “senin gazetende bu adam
böyle yazıyor” dedim, Nuh Ali abi de;

- Aslanım ben dün gazete okumadım ama, Akit'te o isimde bir yazar hatırlamıyorum, yok,
dedi... Bunun üzerine Cafer bey, internetten yazar adından arayınca Yeni Şafak gazetesi olduğu
anlaşıldı ve yazıyı Hoca okudu...
Yazıda, 15 Temmuz akşamı CNN Türk televizyonu spikerinin telefonla bağlantısını abartarak
“Mücahit Hande” konumunda röportaj verilmesini, bu röportajın “Karargâh rahatsız” manşetiyle
yayımı vesilesiyle darbe akşamı Karargâh'ta olan biten, sanki oradaymış gibi kemer, kelepçe vesair
tahfif edici şekilde anlatılınca Hande gibi bu yazarın da, yazdıklarının da bir ederi yok ancak, fırsatta
vermemek lâzım, vesselâm...
Zaten yazıyı okuyunca Hoca sanki kendi kendine mırıldanarak dedi ki, bunlar bir şey değil asıl
Odatv'de Müyesser Yıldız diye bir kadın “Hulusi Akar 1 Numarayı Neden Koruyor, Komutan ve MİT
Başkanı Darbeden Bir Gün Önce Neredeydi, Söylerim (M. Dişli) Hıyara, Merak Etmeyin, ...” ve daha
neler yazıyor, oralara bakılsa iyi olur...
Bekir abi gelince elindeki ses duyarlı telefonu açtı ve Kayseri'de savcılık tarafından düzenlenip,
bir iki gidiş gelişten sonra mahkemece kabul edilen 71 fetoşcuya ilişkin iddianameyi özetlemeye
başladı. Allah için doğruyu söylemek gerekirse ve siyasilerin yokluğu hissedilmezse Abdullahlar,
Mehmetler, Ahmetler, Aliler, Osmanlar, Fatihler, Mahmutlar, Abdurrahmanlar, Ömerler, etkin
pişmanlar, gizli tanıklar, kimler yok ki, ve iddianame; kuruluş, ulusal, uluslar arası dallara ayrılarak
gelişme, yetki, sorumluluk, imamlık, abilik, ablalık, himmet, byloc, bankasya, sınav, dersane, ... yani
sadece metod olarak dahî göz ardı edilecek gibi değil, incelemeye değer...
Tekelli diyor ki;
- Anlamak mümkün değil, bu nasıl inanış, kandırılışsa Mustafa Güleç'i hepimiz tanıyoruz, oğlu
tutuklanmış, içerde, Zeki abi (Yeltekin) avukat olarak şu kadar dil dökmüş, etkin pişmanlık için, güya
çocuk hâkim huzurunda böyle ifade verecek ve tutukluluktan kurtulacak, ne gezer, arkadaş bir milim
değiştirmemiş ifadesini...
Bu gün kurulu düzeni tehdit eden fetoşcu, paralelci, marksist, faşist, bölücü, ayrılıkcı (İslâmcı
var mı?) ne varsa, aslında düzenin kendi kendine hediyesidir. İnsan dahil her şeyin içini bu düzen
boşalttı çünkü... Bekir abi de tam bunu söyledi; “Cumhuriyet fazilettir dediler bu ülke insanına
olmadık eziyet ettiler; lâiklik, kurban derisi, kadınların başlarını açtılar, katsayı, 28 Şubat 1997 MGK
kararları şu bu, okulları kısıtladılar, ayırdılar, tam bağımsızlık dediler dominyonluğu seçtiler, seçim
dediler açık oy gizli tasnif yaptılar, vergi dediler, askerlik dediler, hasılı sadece dediler dediler, o
kadar... Bütün bunlar da dünyanın dizaynını yapan güçler tarafından kullanıldı tabii, fetoş da, pkk da
diğerleri de biliniyor ki sadece birer maşa, figür... Şimdi meselâ, bir şekilde bir yolda ilerliyor insanlar,
yarın kimin nasıl davranacağının bir garantisi var mı, söylediklerimi daha iyi anlatabilmek maksadıyla
söylüyorum,” diyerek!...
Ben, Almanya'da bizim Bakanlara yapılan uygulamaya gösterilen tepkilerden söz açmaya
çalıştım, Batı'nın sürekli çifte standart içinde olduğu yönünde görüşler üzerine Meral Akşener'in
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ'ı kast ederek; “Bunları söylerken aklına, benim Çanakkale'de konuşma
yapacağım salonun elektrikleri geldi mi sayın Bakan?” sözünü diyecek oldum, Salim abi bir taraftan,
Tekelli öbür yandan; “Sana ne, sana mı kaldı Meral Akşener'in bilmem ne salonunun elektrikleri...”
hücumu karşısında linci göze alamadım, yazık!...

Zaten Bekir abi de “size İstanbul türküsü dinleteyim” diyerek, telefonundan bir türkü buldu,
onu dinledik...
Vakit ilerlemişti, nasıl oldu hatırlamıyorum söz “millîlikten” açıldı. Haspaylan Başkan Bekir
abiye dedi ki;
- Başkanım, yine siz doğrusunu bilirsniz ya, belediyede bir akşamüzeri, evrak imzalamak için
odamda oturuken bir adam geldi, rahmetli Döndü hanım (sekreteri nam-ı diğer, Döndü Başkaniye)
içeriye almak istemedi, ben de bırak gelsin dedim, bir delikanlı, şöyle afili giyinmiş geldi yerinde
duramıyor, 'başkanım ilk milli olacağım da' diyerek hop oturup hop kalkıyor. Hakikaten ben bir şey
anlamadım.
- Sen necisin sporcu musun, topcu musun ben anlamadım dedikçe adam, 'ilk milli olacağım
da' diyor başka bir şey demiyor. Peki benden ne istiyorsun dedim;
- Niğde'ye gideceğim, yol parası, dedi. O zaman anladım, adamı terminal müdürü Ali Veral'e
gönderdim, gitti, bilmem ne oldu?
Hasbaşkan'a dedim ki;
- O adamı sana gönderen büyükşehirden üst düzey birisi, Büyükşehir, Kocasinan dahil,
korkarım Melikgazi'de de, çalışanların bir tamamının o adamdan haberi var, belki Bekir abi'nin de, bir
tek senin haberin yok, !... Bak nasıl da düşmüşsün, oysa bu “ilk millî olma” lâfı Rıdvan Dilmen'i ne
terletmişti televizyonda, kahkaha atarak “ne zaman?” diye soran Saba Tümer karşısında...
Hasbaşkan “nasıl” falan diyecek oldu amma belli ki iyice kızdı, karşıda oturduğu yerden bana
doğru şöyle okkalı bir parmak titretti!...
İbrahim abi pek keyifsiz duruyor, önceleri “cemaat” falan deyince hemen tepki verirdi, şimdi
sorulsa bile “hıı, hee, öyle, efendim anlamadım, ...” türünden kaçamak cevaplar veriyor. Sanırım (ne
diyeyim) ciddi bulmuyor da, kendisi de sürekli uyukluyor amma!...
Bu akşam İbrahim abi Bekir abinin yanında oturuyordu, bir ara Bekir abi döndü İbrahim abiye
baktı, öbür yanında da ben oturuyordum, sonra döndü bana, daha doğrusu saçıma baktı, yani
saçsızlığıma, kelime, birden Cafer beye dönerek;
- Senin saçında bir değişiklik var Cafer bey, tıraş mı oldun yoksa yeniden saç mı ektirdin, dedi.
Cafer bey, “evet” manâsında cevap verirken Tekelli de para kısmını sordu “saçı tane ile mi ekiyorlar,
yoksa pazarlık usulü mü?” diye, ben bu kısımları tam anlayamadım çünkü şimdi sıra bana gelecek, ne
cevap veririm diye düşünüyordum, gerçi Bekir abi birçok hususta olduğu gibi, benim kafamı da
umutsuz vak'a halinde görmüş olmalı ki böyle bir soruya dûçâr kalmadım... Kaldı ki, ben bu saç işini
İstanbul'da Osman'a havale etmiştim, sağolsun Osman Kısakürek bütün bir Avrupa'yı, belki dünyayı
tıbben takip ediyor, fıkhen araştırıyordu, uygun bir durumda haber verecekti, nereden baksan yirmi
yılı geçti, müspet bir haber çıkmadı, bekliyorum yani, hayırlısı!...
MANİKÜR-PEDİKÜR
18 Mart 2017 günü Cafer bey'de oturduk.

Odaya girdiğimde bir meşguliyet, bir meşguliyet ki sormayın, arkadaşların selâmımı almaya
dahî vakti yoktu, Bekir abinin elinde küçük bir havlu, Salim abiye bir şeyler anlatıyor, o da internetten
ayak sağlığı veya genel sağlık ile ilgili bilgi edinmeye çalışıyordu. Sonra birden Salim abi havluyu yere
(yok atmadı, havluyu atan Özer abinin nesiydi, bir şeyiydi de, hay Allah Hoca da yok ben ne
yapacağım şimdi? Vefat eden kayınpederi için söylemişti Özer abi, adam havlu attı diye) serdi,
parmaklarıyla ökçesine doğru yerdeki havluyu toplamaya çalıştı, biraz oldu, biraz olmadı. Sıra
Hayrettin abiye geldi, sonra kimeyse ona, nerdeyse bütün bir oturmayı dolaştı o küçük havlu. Bekir
abiye dedim ki;
- Abi, bu ihtiyarları neden yoruyorsun akşam akşam, ucunda her ne varsa adamlar elleri diz
kapaklarında, ibadet aşkıyla çabalıyorlar...
Söz birden, Kocasinan kadınlar veya genç kızlar veya yıldızlar masa tenisi takımından açıldı,
burada Kayseri'de yapılan bir Avrupa Şampiyonasında 600'e yakın sporcu katılmış birinci olmuşlar,
tam anlayamadım Bekir abi, Tekelioğlu'nun sorusuna cevap olarak kısaca anlattı. Daha önceden
Hayrettin abinin torunu Mustafa'ya da masa tenisi hususunda bir takım bilgiler vermiş, Kayseri'nin
federasyonda etkili olduğunu, uğrarsa kendisine bir de raket hediye edeceğini söylemişti,
Genellikle bireysel beceri isteyen masa tenisi gibi, judo, güreş gibi sporları Bekir abinin şahsi
olarak desteklediğini, destekleyeceğini biliyorum, zamanın behrinde Kocasinan'da bir futbol
takımımız da vardı, ikinci lig'de mi, üçüncü lig'de mi akıbeti ne oldu bilmiyorum ancak teamüle pek
uyamadığımızı, bir türlü büyük sözü dinleyemediğimizi hatırlıyorum...
Ve milli konumuz fetoşculuk... Tekelli dedi ki, “yahu arkadaşlar bu fetoşcular itirafcı olup, aynı
ifadeleri veriyorlarmış ve aynı kişileri olayın içine çekmeye çalışıyorlarmış, ne iş?”
Nuh Ali abi, “yalan mı söylüyorlarmış” dedi, “adam uçakta eline kâğıt kalem almış ayağa
kalkmış, 'hacı abi sana elli bin dolar yazıyorum, sana yüz bin dolar, sana otuz bin, hoca efendiye elimiz
boş varamayız arkadaşlar anlıyorsunuz değil mi bize yakışmaz' şeklinde olmadık himmet toplamış,
adamların söylediği de bu...”
Bekir abi de, “burada tarih önemli, savcılar, hakimler o tarihe bakıyorlar” dedi...
Referandum anketleri soruldu Bekir abiye, o da; “şu Hollanda olayından sonra yüzde 60-70
oranı yakalandı” dedi...
Anlaşılan bu referandum işinde taraflar biraz tedirginler; Murat Belge hayırcı bir siyasi lidere
Kılıçdaroğlu'na diyor ki; sana mı düştü dokunulmazlıkların kaldırılması, bak şimdi hedepe'liler içerde,
sonra sen tek kişilik tecavüzlere razı mısın ki, peki tecavüzcü birden çok ise hangisiyle evlenecek kız,
diyorsun ve ülke olarak Hollanda ile ilişkilerimizi derhal askıya alalım şeklinde anti AB'ci bir ifadeyi
nasıl kullanırsın, iktidarın ekmeğine yağ sürersin?
Ben yine duramadım, “sanki bu fetoşculuk sıradan bir olaymış gibi, mahkemeleri yapılıyor,
adamlar da normal olarak kendilerini savunuyorlar, oysa bu anayasa şu bu işleri genellikle darbeyle
değiştirilmiyor mu, o gece yani 15 Temmuz 2016 gecesi her şeyi bitireceklerdi, darbe yapmaya
kalkışanlara karşı darbe ile...” dedim... Ya söylediklerim anlaşılmadı ya da pek ilgi görmedi, sadece
Bekir abi, “evet elinde silah olanları o gece etkisiz hale getirmek mümkündü!...” dedi...

Sonra tekrara düşmek istemem de, gerçekten fetoşcu olduğu aşikar bir takım kimseler bu
günlerde “var yazılmaya” çalışıyorlar, bu mujik fetoşcu tavrı insanı rahatsız ediyor, demeye çalıştım,
bunda anlaşılmayacak ne var, isim de verdim, adam eğilip selam veriyor, elimize değilse de
boynumuza boğazımıza sarılıyor, deyince Bekir abi, senin söylediklerinden bazılarını Kale'nin doğu
kapı takımları önünde terazi ile sebzecilik yaptıklarını biliyorum, dedi.
Fakat Tekelioğlu, önceki bir il müdüründen söz etti ki, “benim parayle pulla ilişkim olmadı”
diyen, hayret ki hayret. Oysa cümle alem bilir ki o il müdürü falan inşaat şirketinin il müdürüydü, işi
gücü de Afrika'da fetoşun hastanesini tamamlamaktı, dedim...
Evet öyle, ah İbrahim abi, ah!...
Bu akşam Hoca yok mu diyecektim ki, İlâhiyattan iki talebe galiba, Bekir abi Hoca'ya
göndermiş, Büyük Doğu'yu araştırıyorlarmış;
- Vakfa geldiler, Tekelioğlu da vardı, görüştük, O değil de, dedi Hoca, Bekir abi'ye, Mayıs
geliyor ya abi, tek faaliyetimiz kitap meselesi...
Bekir abi de; “olur tabii Mustafa” dedi, “sen ayarla her ne kadar tutarsa, görüşürüz!...”
Vakıf Başkanımız Mustafa Tekelioğlu, sağolsun Valilikle, Milli Eğitimle görüşüyor ve Mayısta
Üstad'ın doğum-ölüm yıldönümü münasebetiyle düzenlenen bir takım programlarla okullarda Üstad
anlatılıyor, çocuklara Üstad'ın kitapları dağıtılıyor, genellikle Mustafa Tekelioğlu ve Mustafa Kanlıoğlu
veya belirlenen arkadaşlar yapıyor konuşmaları...
Bu programlar sayesinde ne olur ne olmaz Allah bilir fakat bir kişi bile fetoşcu olmazsa, ben
razıyım o yeter...
ABD MİSYONERLERİ
1 Nisan 2017 akşamı Nuh Ali abide idik, Tekelli cebinden, üzerinde bir takım notlar alınmış bir
tomar kâğıt çıkardı. “Arkadaşlar” dedi. “1959-1965 yıllarında Talas Amerikan Koleji'nde hasta bakan
Amerikalı Dr. Winkley Warren'in yazmış olduğu hatıralarını Erciyes Üniversitesi'nden iki araştırmacı
bulmuş ve adamın da iznini alarak tercüme etmişler, enteresan notlar var isterseniz şöyle bir
bakalım!...”
“Ha unutmadan adamlar zaten misyoner, bu biliniyor, mesela Antep'te görev yapan başka bir
doktor merkez tarafından ikaz edilmiş ki; 'sen, misyonerlik yapmıyor, doktorluk yapıyorsun' diye...”
Notlardan bazıları şöyle;
-... bazen şehirden hastalarımız geliyor, merhametimizin ünü her yere ulaşmış.
- Kadına sordum, çocuk ablamın, dedi. Ablası kumasıymış...
- Paşa çok sertti. (27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Kayseri'de görev yapan sıkıyönetim veya
garnizon komutanı, Faruk Güventürk olmalı)
Dr. Warren, şu an, İstanbul'da Şişli Amerikan Hastanesi'nin danışmanıymış. Salim abi anlattı; o
yıllarda kafasını kaz kemirmiş, anlattığına göre saç maç bir şey kalmamış. Babası tutmuş elinden

Talas'a Dr. Warren'e getirmiş. “Adam” diyor Salim abi “beni oturttu sandalyeye ustura ile kafamı iyice
kazıdı, sonra bir türlü merhem, bilemiyorum belki arap sabunu veya benzeri bir şey, iyice sürdü,
zamanla saçım çıktı!...”
1950'li yıllarda başlayan Amerikan yardımı, bizlere süt tozu ve bu şekilde misyoner doktor
hizmeti olarak yansımış demek ki, bu adamlardan önce de bu Amerikan Board Misyoner Kuruluşu
yine Talas Amerikan Koleji'nde Dr. Nute'yi görevlendirmiş, Bizim köyde “Tab” doktor diyorlar ne
demekse, 1956 yılında babamı iki ay süreli tedavi için İstanbul'da Üsküdar Süreyyapaşa Göğüs
Hastalıkları Hastanesine (Sanatoryum) göndermiş ve tedaviden sonra muayene etmiş bu Dr. Nute,
demiş ki; “İbrahim bak düzelmişsin, artık beslenmene dikkat edecek, bal yiyeceksin!...” sonraki
kontrollerde “Olmaz” demiş, “İbrahim kendine neden bakmıyorsun?...” bizimkiler de bal yiyemiyoruz,
kendimize bakamıyoruz diye utanmışlar, yere bakmışlar iyi mi, sonra da zatürreden ölmüşler!...
.....
Bu arada Develili milletvekili Sami bey, şehirde “Evet” için esnaf ziyaretleri sırasında sokakta
mağazanın önünde Tekelli ile karşılaşmış ve tanımadığı belli “Ecevit zamanında benzin bulunmuyordu,
bunun farkında olmak lâzım” demiş, Tekelli çalışmanın bu şekline hayret ediyor tabii ve “Evet öyleydi
muhterem, fazla yorulmayın aynı saftayız!...” diyor. Yine Mustafa Tekelli'nin anlattığına göre,
nurcuların meşveret kolu imiş Seyyid Burhaneddin İlim Vakfı veya Risale-i Nur Talebeleri Meşveret
Cemiyeti; Kıyafet'e kahve içmeye gelmişler, “Adamlar samimi” diyor Tekelli, “Recep Tayyip Erdoğan
Bey'i destekliyoruz ve referandumda Evet diyeceğiz” diyorlarmış.
Şu sözü ben söylesem su götürür de, o kadar istihbaratçıyla içli dışlı ol, şehrin, ne şehri
ülkenin siyasi nabzını tut, daralınca “bu ne demektir” diye falan hakimle, filan istihbaratçıyla hasbihal
et, sonra da “adamlar samimi” de. İşte bu benim bildiğim Tekelli'ye olmaz, yakışmıyor zaten... Dedim
ki;
Arkadaşlar, bir şeyi kaçırıyoruz sanki, nurculuk iyi, fetoşculuk kötü, böyle bir şey yok. Kötü
olan fetoşculuk nurculuğun ufku, yani aynı soy, bunların kimi Kur'an-ı Kerim-i eleştirir, şöyle olsaydı
daha kapsayıcı olurdu der, kimine “bildirilir” kimi de papanın “kardinali”, bunların dinle imanla ilgisi
olmadığı gibi, bunların ne 17-25 Aralık'ı biter, ne de 15 Temmuz'u!... Bunların en iyi hali ittihatcılık,
Sait Bey'de bunların hepsi konuşuldu... Benim bu kısa açıklamam üzerine Hoca öyle rahatladı ki, bunu
“Öyle değil mi yahu?” deyişinden anlıyorum...
Hoca; “Bunların bir temamı ib.e” diye sözü İlâhiyata getirdi de nasıl getirdiğini atlamışım,
“İlâhiyat Fakültesi” dedi, “zaten âlim değil münekkit yetiştirir, biricik vazifesi bu, o kıt aklıyla güya dini
tenkit edecek!...”
Mustafa Tekelli, “Cephe genişletmeyeceksin” diyerek, Hoca ile bana “Bunlar da âlim, bir şey
söylenmiyor, birader” dedi. Bekir abi de kızdı mı, bozuldu mu bilemem ama, gerçi dinleyince anlaşıldı
ki fetoşa, fetoşculara, fetoşculuk yapanlara kızmış, dedi ki;
-Bak Mustafa, bu işin şakası yok. Daha ben, kova ile su satarken Demirel siyasi olarak yeni
doğmuştu, 27 Mayıstan sonra 1964'ler falan. Adam meydanda konuşuyor, ben de Gazezoğlu'nun
oralardayım, muhtemelen buz satın alıyorum. Gazezoğlu var, Nalbantoğlu var, daha kim varsa, bana
bir şeyler anlatıyorlar, anlıyorum ki Demirel'i övüyorlar, fakat böyle bir övme olur mu, o çocuk aklımla

olmayacağını kestiriyorum. Yok falan Ayet bu Demirel'i işaret ediyormuş, filan Hadis-i Şerif öylesine...
Gazezoğlu'na dedim ki;
-Senden buz alırsam parasını veririm, başka bir ilişkim olmaz, siz kafayı mı yediniz, kim bu
Demirel denen adam da, ayet, hadis buna özgü olacak?
HASAN MEZARCI
Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı, Vakıf Başkanımız Mustafa Tekelioğlu'nun Valilik ve Milli Eğitim
Müdürlüğü ile yaptığı görüşmeler sonucu hemen her yıl bu bahar aylarında okullarda kâh seminer
şeklinde kâh konuşma şeklinde Necip Fazıl anlatılır, kitapları dağıtılır. Bu yıl Aydınlıkevler Lisesi'nde bir
grup öğrenci, konuşmacıyı, Üstad'a atfen “Mustafa Kemal vatanı maddi manada kurtardı ama manevi
manada aynı şeyi söyleyemeyiz” deyince İzmir Marşı söyleyerek, şu şekilde protesto etmişler.
-Necip Fazıl Atatürk düşmanıydı,
-Necip Fazıl idama mahkûm edilmişti,
Kim kime düşman Allah bilir de, idam konusu da doğru değil, hale bakın ki bu çocukların akıl
hocaları da doğruyu bilmiyor, onlar da dolduruşa geliyorlar...
Vakıf Başkanı Mustafa Tekelioğlu, düşünüyorum dedi, Vali Bey'le mi görüşeyim, Milli Eğitim
Müdürü ile mi yoksa okul Müdürü ile mi? Hoca dedi ki, “Hiç birisiyle görüşme, bu adam halâ bak
kimlerin putu, arasıra yetkililer de Gazi mazi deyip duruyorlar, anlaşılıyor ki putlarına
elletmeyecekler... Asıl konuşmacıları ikaz etmek gerekir ki, bu söz icabetmez, Üstad'ın hangi şartlarda
bu sözü söylediğini bilmiyoruz ki, Üstad mısın sen?” Mustafa Tekelioğlu;
-Öyle mi diyorsun Hoca?
-Evet böyle diyorum bacanak, bunlar Hasan Mezarcı'ya entari giydirdiler, adamı manyak
ettiler “Mustafa Kemal kim, harp meydanı kim?” dediği için... Okul Müdürüne de yazık, Milli Eğitim
Müdürüne de, Valiye de...
YAŞAR ABİ
15 Nisan'da Hayrettin bey'de oturduk. Ben oldukça geç kaldım, saat 10'u geçiyordu... Bekir
abi Hayrettin beyin torunu Mustafa ile insansız hava aracı drone muhabbeti yapıyor, drone
yarışmaları falan, arkadaşlar da dinliyordu. Tekelli “Çocukların üstünden bu ağırlığı alalım, konuyu
OSB genel kuruluna getirelim de” dedi ve sordu, belli ki söyleyecek sözü var, konunun konuşulmasını
istedi. Bekir abi, “İyi oldu Mustafa” dedi, “550-450 gibi oy dağılımı oldu, nahoş bir hadise yok”, dedi...
Yaşar abi Kayseri'deymiş, sağolsun teşrif etmişler oturmayı... Tekelli, Yaşar abiye bakınca O
da, “Hep oradaydık Mustafa” dedi, “Taner vardı, Elitaş dedi galiba, ben vardım, Bekir başkanım vardı,
yalnız ben Bekir başkanın divan başkanlığının oylanmasına pek razı olmadım ama baktım oralı olan
olmadı bir şey söylemedim, ne demek hem Bekir abi, diyeceksin hem de divan başkanlığını
oylatacaksın, çok çiğ bir hareket, Hoca'nın oğlu değil kim olursan ol!...” dedi. Bekir abi de, “Önemli
değil” dedi, “Ben aranızda anlaşın öyle teklif edin dedim ama, olmadı galiba, dedim ya önemli değil...”
Bekir abi bu hadise için önemli değil dedi ama başka bir şey daha söyledi; “Bir tarafa
yazdık!...” Bekir abinin bu “yazma” işi çok önemli, bilindiği gibi değil... Bekir abinin “yazdığı” bilinir de

söylediğini ben bilmiyorum, bunu söyledi, abartmıyorum samimi düşüncem, Hoca'nın oğlu üç vakte
kadar hiç ummadığı bir yerde bu “yazıya” fena toslar!...
Anlaşılan Ak Parti, Kayseri OSB Genel Kurulunda Hoca'nın oğluna rakip olarak adaylığını
açıklayan Ergün Bilen'i desteklemiş ama, belki yarınki referandum, belki başka hesaplar, bunun açık
bir şekilde yapılıp üzerine abanılmasına fırsat vermemiş... Tahir bey çalışıyor çalışmıyor ben bilemem,
ancak bana her nedense biraz patavatsız gelen bu adamın mevcut siyasetin ileri gelenleri nezdinde
babasının kredisini kullandığını düşünüyorum. Bir ara söylenmişti, Hoca'nın oğlu daha, önceki
yönetimin hesaplarını kabul etmemiş... Siyasetin ne zaman, nerede, ne söyleyeceği belli ve eğrisi
doğrusu da olmaz derler, şekil A...
Baktım OSB seçimlerinin dibi tabanı yok, hazır Yaşar abiyi yakalamışken şu meşhur 15
Temmuz 2016 günü Yeşilköy havaalanında kontrol kulesini fetoşculardan nasıl teslim aldığını canlı bir
şekilde dinleyelim istedim. Eğer yorgun değilseniz kısaca, bir kaç cümleyle dedim ama Yaşar abi adeta
canlı yaşıyormuşcasına anlattı:
Mehmet, dedi, saat on buçuk gibi televizyondan hadiseyi öğrenince İl Başkanı Babuşcu'yu
aradım, Reis Yeşilköy'e inecek orayı tutmak lâzım deyince, oğlum Fatih, yeğenim Tevfik ve bir de ben,
evdekileri emniyetli bir yere gönderdim, bizden haber alıncaya kadar orada kalın dedim ve bildiğiniz
gibi ev Başakşehir'de, Küçükçekmece tarafından doğruca havaalanına geçtik...
Ortalıkta olağanüstü bir durum bir kalabalık yoktu, eğer o tank da olmasaydı... Fatih'e dedim
ki, şu orta refüjden tankın önüne geç, havaalanına girmesine mani olmamız lâzım. Aa bizim bu
hareketimiz karşısında tank olduğu yerde durdu, oysa namlusunu şöyle bir sağ-sol yapsa hepimizi
ezer giderdi. Hemen arçtan indik tankın üstüne çıktık, o sırada bir kaç kişi daha peyda oldu, onlar da
tanka vuruyorlardı. Bir asker kapağı açtı, hemen Fatih yakasından tuttu yukarıya çıkardı ve bu
astsubayı biraz tartakladı, Tevfik apoletlerini söktü ve etkisiz hale getirdi. Arkasından tanktan çıkan
askerlere siz kaybolun dedik ve astsubayı bizim araca aldık. Yanımızda araca binenlere kim olduklarını
sordum, sivil polisiz dediler, kimliklerini kontrol ettim, astsubayı orada, havaalanında bir karakol
söylediler oraya götürdük, sadece bir polis vardı, sakın bunu bırakma, kontrol altında tut dedik ve
yeniden döndük. VIP 'de beklerken Babuşcu'nun söylediklerini hatırladım ve dedim ki, burada
durmakla olmaz, kuleyi kontrol etmemiz lâzım. VIP'le kule arası 15-20 dakika, birisi ben kuleyi
biliyorum dedi ve onun peşine düştük, elektrikler yoktu, asansör çalışmıyor, 8-10 katlı bir bina
yüksekliğindeki kuleye kan-ter içinde çıktık...
Ortalık ana-baba günü her yer dağıtılmış belli ki, bir çatışma olmuş, kimse yok sadece bir
subay oturuyor, sen kimsin dedim, ben albayım dedi. Senin albaylığın kalmamış dedim,
hatırlamıyorum galiba bir tokat attım, Fatih apoletlerini söktü, bunu da götürün dedim ve sivil polisler
alıp götürdüler. Yanımdakilere uçakların nasıl indirildiğini sordum; birisi ben teknisyenim aşağıdan
elektriği açmak lâzım bunu yapabilirsek gerisi otomatik galiba dedi ve hemen söylediklerini yapmaya
başladı.
Ankara'da İsmail abiyi aradım; hemen kapıları açıp-kırıp Meclise girmelerini, arayabileceği
kadar milletvekillerini aramasını-aratmasını ve bütün gece orada kalmaları gerektiğini, eğer bunu
yapmazsa bir daha Meclis'e girilemeyeceğini biraz da yüksek sesle, İsmail abiye ayıp ederek
söyledim...

Bu arada Reis'in uçağı üç kez Marmara'nın etrafında dolaşmış, kulede ışıkları göremeyince
inilemeyeceğini düşünmüşler. Kuleyi emniyete aldıktan sonra aprona indik, Reisi karşıladık, bir süre
VIP'te bekledik, Reis daha İstanbul'a gelmeden insanları meydanlara, sokağa davet edince havaalanı
etrafı da çok kalabalık oldu, bilemiyorum belki elli bin kişi, belki daha fazla. Biz bulunduğumuz yerden
dışarısını sağlıklı gözleyemiyorduk ama, saat kaç olmuştu hatırlamıyorum, vakit çok geçti, Reis'e
Huber Köşkü'nü teşriflerini teklif ettiler, daha bir işaret beklemeden; “olmaz” dedim, burada
insanların arasında daha güvenliyiz... Reis memnun oldu, bir şey söylemediler...
Ertesi gün saat dörde kadar havaalanında kaldım... İşte böyle Mehmet!...
Daha ne olsun Yaşar abi, 1975 yılında İstanbul MTTB'nin önünde kafanıza yediğiniz polis
joplarının karşılığı diyelim...

ÂDÂB-I MUAŞERET
29 Nisan 2017 günü oturma, Salim abi'de idi. KEK Vakfı'nın Kayseri Milli Eğitim Müdürlüğü ile
yaptığı protokol çerçevesinde yürütülen seçili okullarda Necip Fazıl'ı tanıtma faaliyetleri hakkında
Vakıf Başkanı Mustafa Tekelioğlu ile Bekir abi karşılıklı görüş teatisinde bulunuyorlardı. Anlayabildiğim
kadarı ile Bekir abi, “konuşmacıları çoğaltmak daha mı iyi olur acaba?” diyordu, Tekelioğlu da, “Tabii
neden olmasın olabilir, bir de Mustafa Kanlıoğlu (Vakıf Müdürü) diyor ki; Başkanım, bana öyle geliyor
ki artık 'Öz yurdunda garipsin öz vatanında parya!' diye Sakarya Türküsü veya Üstadın fikrî mücadele
tarafı gitmiyor, çocuklar, belki öğretmenler de dahil artık iktidar olduğumuzu düşünüyorlar, acaba
konuşmalarda ve tanıtım için seçilen kitaplarda Üstadın sanatçı yönüne mi ağırlık verilse?” “Doğrusu
tereddüt ediyorum, karar veremedim!...”
Bekir abinin cevabını hatırlamıyorum, “Olabilir” dedi galiba!...
Oturmada bir şey söyleyemedim, konuşulanları ve “Olabilir”i yanlış anlamış olabileceğimi,
dahası Bekir abinin de yanlış anladığını düşündüm... Tekelioğlu'nun tereddüdü yerinde, hattâ fazla
bile, “iktidar” ne demek ve ne demek “Necip Fazıl'ın sanatçı yönü?”
Uyku tutmadı, kalktım büroya gittim, şu “Ana Hatlarıyla NECİP FAZIL KISAKÜREK Biyografisi”
var ya onu açtım baktım, herkesin bildiğini bir de Bizim Oturmaya yazayım istedim:
-1934'de bir akşam, Hızır tavırlı bir adam, ona, “kâinat çapında bir vaad”in, Abdülhakîm Arvasî
Hazretleri'nin adresini verdi.
-1935'te yaşadığı buhranlı günlerden sonra, önünde ufuk gibi açılan kitaplık çapta eser verme
devrinin ilk eseri “Tohum”u yazdı.
-1936'da Celâl Bayar’ın temin ettiği ilanlar yardımıyla 16 sayı süren “Ağaç”ı çıkardı.
-1937'de Zonguldak'ta “Bir Adam Yaratmak”ı tamamladı.
-1938'de Büyük Doğu Marşı'nı yazdı.
-1939'da “Çerçeve”lere başladı, aynı yıl “Çile” şiirini bitirdi. Yine aynı yıl Türk Dil Kurumu
hesabına “Namık Kemal” isimli eseri kaleme aldı ve vaktiyle Abdülhakîm Arvasî Hazretleri'nin Ulu

Hakan Abdilhamîd hakkında söylemiş olduğu hakikatleri, bu eser açısından tetkiklerini derinleştirdikçe
bizzat gördü.
-1941'de Neslihan Hanımefendi ile evlendi.
-1943 yılında 45 günlüğüne Erzurum'a askere gönderildi. Askerken yazdığı siyasi bir yazı
sebebiyle mahkûm oldu ve ilk hapis cezasını Sultanahmet cezaevinde tattı. Bu yıl Sanatkârın fildişi
kulesinden agoraya indiği, tam olarak belirdiği tarihtir. Bu tarih, hayatındaki işaret taşları arasındaki
ve yaşanan olaylara bağlı kuru biyografik bilgilerin arkasındaki en dikkate değer yüzüyle, onun artık,
bir ömür, “anlaşılmadan benimsenmek”le “tanınmadan dışlanmak” arasına sıkışan bir yalnızlık
kesitinde yaşamaya başlayacağı senedir.
-1943 (17 Eylül). Kendi deyişiyle; içini öyle bir “sosyal mücadele ruhu; sanatının muhtaç
olduğu cemiyeti yoğurma heyecanı” kapladı ki, artık çalışamaz oldu ve mücadelesini bir ömür,
hükûmetiyle, partisiyle, basıniyle, hocasiyle, gençliğiyle, kendi açtığı bütün cephelerde tek başına
sürdüreceği Büyük Doğu Mecmuası'nın ilk sayısını çıkardı.
-Derginin bu ilk devresi, 30'uncu sayıda neşrettiği “Allah'a itaat etmeyene itaat edilmez!”
meâlindeki bir Hadîs yüzünden, rejime itaatsizliği teşvik suçlamasıyla 1944 Mayısında Bakanlar Kurulu
kararıyla kapatıldı. Akademideki hocalığından kovuldu ve ikinci askerliğine ikinci defa Eğridir'e
sürüldü.
-2 Kasım 1945'ten başlayarak 5 Haziran 1978'e kadar günlük, haftalık ve aylık olarak çeşitli
tarih ve periyotlarda tam 16 devre yayın hayatını sürdüren Büyük Doğu'yu cilt cilt eser faaliyetinin
yanısıra, 36 sene müddetle tek başına omuzladı; büyük bir fikir ve aksiyon zemini kurdu. Büyük Doğu
sebebiyle “Dini tezyif, memleket dahilinde teşekkül etmiş iktisadî, hukukî, siyasî, idarî rejimleri
devirmek yolunda propaganda” gibi birçok adlî takibat ve muhakemeyle yüzyüze bıraktı.
-13 Aralık 1946 tarihli Büyük Doğu “Başımızda kulak istiyoruz” yazılı kapak ile çıkınca Örf-i
İdarece kapatıldı.
-Aynı günlerde “biraz ölçülü” davranması kaydıyla Başbakan Recep Peker tarafından 100.000
lira para teklif edildi. Kabul edilmedi, çok geçmeden “Sır” isimli piyes yüzünden “Milleti kanlı ihtilâle
teşvik” suçlamasıyla mahkemeye çıkartıldı.
-1947 baharında “Abdülhamid'in Ruhaniyetinden İstimdat” başlıklı Rıza Tevfik'e ait bir şiirin
neşri, sebebiyle “Türklüğe hakaret”ten yargılandı ve 1 ay 3 gün tutuklu kaldı ve sonunda beraat etti.
Aynı yıl, “Sabır Taşı” piyesiyle “CHP Sanat Mükâfatı”nı kazandı. Parti GİK'i ödülü iptal etti. 3 sayılık
Borazan” adlı mizah dergisini, çıkardı.
-1948'de Temyiz mahkemesi hakkındaki beraat kararını görülmemiş tertiplerle iptal etti.
-1949 yılında Büyük Doğu Cemiyeti'ni kurdu.
-1950'de Cemiyet'in birinci Şubesi Kayseri'de açıldı. İstanbul'a dönüşünde bir yazı bahanesiyle
tutuklandı, hapse atıldı.
-500 yıllık bir Türk ailesine mensup Necip Fazıl'ın hayatındaki “Türklüğe Hakaret Dâvası”nı da
içine alan; “Büyük Doğu”nun, İstanbul İsrail Konsolosluğu tarafından hazırlanan 1950 tarihli bir

raporla İsrail Devlet Arşivi'ne girdiği bu dönem; tesirinin, o günlerde kendisine ne gözle ve nasıl bir
dehşetle bakıldığının, ne tür bir muameleye müstahak görüldüğünün ve kapı kapı hangi korkunç
berzahlardan geçtiğinin iyi bilinmesi için, üzerinde dikkatle durulması gereken bir dönemdir.
-Demokrat Partiyi ilk kurulduğu andan itibaren danışıklı bir parti, Adnan Menderes'i de
Cumhuriyet devrinin seri malı başbakanları arasında ilk ve tek ümit kaynağı olarak gördü. Partiyle
Menderes'i ayıran bu görüşü kavrayamayanlar, onu, Demokrat Parti'nin propagandasını yapmakla
suçlayacaklardı. Halbuki yeni iktidar, Büyük Doğu Cemiyeti'ne duyduğu nefreti ve onu takip altında
tuttuğunu bizzat Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu ağzından Meclis kürsüsünde dile getirmişti.
-1952'de Vatan Gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman'ın Malatya'da bir suikast
teşebbüsünde yaralanması ile başlayan hadiseler, basının yaygarasıyla büyütüldü, genişledi ve
nihayet onu da azmettirici sıfatıyla o ünlü savunmalarını yapacağı sanık sandalyesine çekti.
-Bu günler, şair-hapishane ilişkisiyle de, başka örneklerden farklı olarak; o keskin ve gözükara
fikir mizacının altındaki çok hassas ruhunu acıtan ve demir parmaklıklar arkasındaki bir gününü 100
güne bedel kılan dış tesirler bakımından hayatının en ıstıraplı dönemidir.
-1954 seçimlerinden önce, bir parti lideri yaptığı seçim konuşmalarında eline dergilerden
çeşitli nüshalar alarak; “İşte Menderes, bu yobazlık abidesine yardım eden adamdır. Onu ve partisini
seçmeyin!...” diye propaganda yaptı.
-1957'de de 8 ay 4 gün hapis yattı.
-Büyük Doğu'ların en büyük hücum devresi 1959'da aleyhine o kadar dâva açıldı ki, bu
dâvaların yarısı mahkûmiyetle neticelense 101 sene hapis yatması gerekecekti.
-Başbakan'ın emriyle Niğde Cezaevinde kendisine tek kişilik konforlu bir hücre hazırlandığı
sırada 27 Mayıs 1960 darbesi oldu.
-6 Haziran 1960'ta Balmumcu garnizonunda 4.5 ay tutuklu kaldi Genel affa rağmen 5816 sayılı
yasa sadece kendisi aleyhine istisna tutulduğu için Toptaşı Cezaevine nakledildi, 1.5 yıl hapis yattı.
-1964'te “Zeybeğin Ölümü” şiirinden dolayı takibata uğradı.
-1965 yılında Büyük Doğu Fikir Kulübü'nü kurdu.
-B.D. Fikir Kulübü adına Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde verdiği konferans üzerine
açılan Din esasına bağlı cemiyet kurmak iddiasıyla yargılandı.
-B.D.'nin 1965-1967 devrelerinde bir çok defa Hükûmetin Manevi Şahsiyetini Tahkîr
suçlamasıyla takibata uğradı. CHP, DP ve Milli Birlik Komitesi dönemlerinin ardından AP devri
iktidarında da takip mevzu olmaktan kurtulamadı.
-İdeolocya Örgüsü isimli eseri Mümin-Kafir diyalogları ve siyasi içerikli yazıları sebebiyle
devamlı olarak suçlandı, sorgulandı, yargılandı.
-1968'de Vahidüddin adlı eserini Bugün gazetesinde tefrika edip ilk baskısını yaptıktan sonra
takibata uğradı ve kitap toplatıldı. Daha sonra 1976'daki 3. baskısından sonra tekrar takibata uğradı
ve lehte bilirkişi raporuna rağmen 1.5 yıla mahkûm oldu, bu hapis borcuyla vefat etti...

Kaptırdım gidiyorum, ben göremedim, Necip Fazıl'ın iktidarını gören var mı?
Odatv'de yayımlanan bir yazıda, Genelkurmay başkanı ile Abdullah bey ve Şükrü beyin
İngiltere'de birlikte çekilmiş fotoğrafı veya Abdullah bey üzerinden Hulusi Bey’in yıpratılması
konuşuldu. Fotoğrafın Fehmi Koru tarafından sızdırılmış olabileceği, bu olayın büyütülecek tarafının
olmadığı fakat Müze'de sergilenen fotoğrafın “bıyıklı” olmasının ortalığı karıştırabileceği, kaldı ki bizim
Mersiye'de şeyin hepten ahbesi ziyarete gittiği, yahu uykumuz geldi galiba, burası da amma mayınlı
imiş acaba ne yapsak da, bir kurtulabilsek?
“DOĞRULARA KARŞI SAĞIRLAŞMAK VEYA LEKE GETİRİCİ AYIPLAR!...”
Ve referandum; meşhur 51.5-48.5'luk bence gayet lüzumsuz bir Anayasa'nın Evet-Hayır
referandumu. Lüzumsuzluk, “Türk Tipi”nin Üstadın “Başyücelik Hükûmeti” ile karşılaştırması
sonucunun yanında, elde 15 Temmuz 2016 gibi bir batı maşası fetoş kalkışması varken gereksiz yere
batı ile yüzgöz olunması... Benim ihracata şuna buna aklım ermez, “az”la ilgili bir takım temel
düsturlara uymak, gözümüzde bir kompleks olarak büyüttüğümüz batıyı finoya çevirir. Nitekim yavaş
yavaş seksen milyonu anlamaya başladıkları görülüyor. Batının derdi bir değişikliğin halka sorulup
sorulmaması değil ki!... Burada, İmam-ı Rabbani Hazretleri'nin Kılıç Han'a yazdığı mektubunda (1. Cilt
76. Mektup) Kılıç Han (Babür Devleti'nde bir Vali veya yönetici olmalı) için ettiği dua geliyor aklıma ve
İmam-ı Rabbani gibi bir büyüğün eksikliğinden kaynaklanıyor olmalı bütün bunlar diyorum, o dua şu
şekilde; “Allah sübhanehu, kendisinden göz yanılması kaldırılmış olan beşerin Efendisi Aleyhissalâtü
vesselâm hürmetine, sizi doğrulara karşı sağırlaştıran şeylerden korusun. Leke getirecek ayıplardan
sizi muhafaza etsin...” Amin. Duanın muhatabına aidiyeti ve içeriği (kontekst'i ve kontent'i) görülüyor
olmalı; 'doğrulara karşı sağırlaşmak', 'leke getirecek ayıplar', aman Allah'ım, kolay mı cenaze namazını
kıldırdığı şanslının yok canım ne kıldırması cenaze namazında bulunmaları yetiyor, yerli yerinde dua
veya cennete gitmek böyle bir şey zahir... Ne kadar ihtiyacımız var, Hazret bizim için de bir dua
lûtfederler miydi ki?
Mustafa Tekelli bey, anladığım kadar Bekir abinin de katıldığı bir görüş olarak, kaç zamandır
sürdürülen şu meşhur Arap Baharı'nı örnek göstererek bir bakıma iktidarın referandum gibi bazı karar
ve hareketlere mecbur kalmış olabileceğini ileri sürüyor fakat, bir kibir ifadesi olarak değil de hak
verilir ki; kendimizi Kaddafi gibi, Saddam gibi, Mübarek gibi, Mursî veya Sisi gibi, oğul Esat gibi görmek
en azından bin yıllık geleneğe ve İslâm bayraktarlığına haksızlık olur...
Gelelim kimilerinin yerine göre, yere göğe sığdıramadığı ama iş icraata gelince tenezzül
etmediği, kimilerinin de iktidarı sıkıştırmak için ucundan kıyısından geçmeyi akıl dahî edemediği Necip
Fazıl'ın idealindeki Devletin Anayasası olan Başyücelik Hükûmeti'nin esaslarına;
-Yüceler Kurultayının duvarında, Hakimiyet Hakkındır levhası asılıdır. Milletin keyfi ve canı
böyle istiyor'a tahammül edilemez.... (Aslında kâfi sebep!...)
-Yüce; 40-65 yaş arası olacak ve her ölçüsü kanun, Yüceler Kurultayını ilk defa Müessirler
Meclisi (Kurucu Meclis) meydana getirir....
-101 azadan oluşan Yüceler Kurultayı kendi içinden Başyüce'yi seçer.
-'Yüceler Kurultayına namzet' unvanı altında yedek üye belirlemek, gerektiğinde asıl üyeliğe
seçmek Yüceler Kurultayı'nın görevlerindendir.

-Kuvvet tevazünü (denge) Başyüce ve Yüceler Kurultayı'ndadır.
-Yüceler Kurultayı “vicdan”, Başyüce “irade”dir.
-Yüceler Kurultayı yüzde yetmişbeş ekseriyetle Başyüce'yi düşürür, yeni Başyüce'yi seçer.
-Başyüce'nin fesih yetkisi yok ancak Yüceler Kurultayı'nın yüzde kırkbeş desteğiyle milletten
kendisiyle Yüceler Kurultayı arasında hakem kararı isteyebilir.
-Yüceler Kurultayı gerektiğinde her beş senede bir Başyüce için millete başvurabilir, bu
durumda; Hükûmet, milli iradeyi tahakkuk ettirmekle yükümlüdür.
-Hükûmet önce Başyüce'ye sonra Yüceler Kurultayı'na sorumlu olacak şekilde Başyüce
tarafından Yüceler Kurultayı dışından kurulur. Başyüce, Hükûmette istediği şekilde değişiklik yapar.
-Hükûmet, Yüceler Kurultayı'ndan güvenoyu alır.
-Başyüce, Yüceler Kurultayı'nın çıkardığı kanunlara uyar.
-Başyüce, Yüceler Kurultayı tarafından yeniden seçilebilir. Seçilemezse ve yaşı uygunsa
Yüceler Kurultayı üyesi olur. (Bu kadarı yeterli sanırım... İdeolocya Örgüsü, sayfa 271 vd.)
Bu akşamın hikâyesinin başındaki 'âdâb-ı muaşeret' başlığı da Bekir abiden. Yani oturmada bir
ara referandumun ardından söylenenler, muhalefet ağzı, gereklilik-gereksizlik şunlar bunlar derken
konuşmalarda volüm az-biraz yükselmiş olabilir ancak âdab-ı muşerete mugayir bir durum olduğunu
sanmıyorum... Derin bir sessizlikten sonra Bekir abi, bu âdab-ı muaşeret bahsini açınca, bir zaman
gözüm yerdeki halıya mıhlandı kaldı, kafamı kaldıramadım... Osmanlıca sözlükte “içtimâî yaşayış
bilgisi usulleri” olarak geçiyor, âdâb-ı mutâvaat da, “itâat usulleri” olarak. İkili ilişkilerde
kestirilemeyen davranışlar, neyin önemli neyin önemsiz olduğunun kavranamadığı vesaire...
Hoca diyor ki, “Sen çok alıngan davranıyorsun, Bekir abiye de söyledin zaten, doğruydu, tabii
ki biraz ondan, biraz bundan veya hepsi bir arada olmaz, Bekir abinin adab-ı muaşeretsizlik kastı;
yandaşlar, candaşlar, yumuşakcalar, liboşlardı!...”
Akşamın sürprizi Oturma başkanımız Nuh Ali abi'den geldi, “Türk Tipi Başkanlık sistemine
geçildi, bundan böyle ne dersek o; anayasa referandumunda en uzak tahmini Mustafa Tekelli bey
yaptı, kendisine oturma grubuna yemek verme cezası kesiyorum!...”
AĞA HAN
13 Mayısta Bekir abi'de oturduk. Genel konu; fetoşcular ve onların mahkeme safhaları...
Kayseri'den mi, dışarıdan mı akademisyen hocanın birisi Mustafa Tekelli bey'e uğramış veya telefonla
görüşmüşler, hoca diyor ki diyor, Tekelli; “Emniyetçiler gayet kibar davranıyorlar, hocam aşağı hocam
yukarı, hiç rencide etmiyorlar, Allah hepsinden razı olsun, bir hafta bizi misafir ettiler, sonra
bıraktılar...”
Bekir abi; “Vay baylocktu, vay bankanın önünden geçtindi diye insanlara zulmetmelerinin
zaten izahı olamazdı, Mustafa'nın söylediği şekilde davranmaları, yani bir şekilde ifadeye alınanların
küstürülmemeleri oldukça iyi...” dediyse de benim aklıma kimdi o, hırsızlıktan kısa süre cezaevinde

kalıp çıkan, konu komşu geçmiş olsuna gitmişler de, hapishaneyi anlata anlata bitirememiş, üç öğün
yemek veriyorlar, şu bu diye, benzer mi bilmem de bu olay geldi, bizimkisi de akıl olacak işte!...
O hesap, bizim Cabat hocanın söylediği, sen kardinalle birlikte olmaktan sorgulandığından
daha haberin yok, veya tam aksi var da, kendine bile söylemeye korkuyorsun, telâşın bu... Allah
sübhanehu hepimizi, İmam-ı Rabbani hazretin duasının hürmetine “Leke getirecek ayıplardan
muhafaza etsin...” Amin.
Söz nereden açıldı, kaçırmışım; Endürlüklüler genellikle denizci imişler, bilmiyordum,
Reşadiye Belediye Başkanı vardı, Mustafa Aksu Bey, elinde çanta, çalmadığı kapı bırakmamıştı, şeyin
kaptanı bizim kasabalı, diye, onu hatırladım... Bir de o topoğrafyada yerleşim dokusu, sokaklar,
duvarlar, üst katta çıkmalar, eli böğründeler, kapılar, pencerelerin oranları, kısaca tam da benim
söylediğim gibi taş medeniyeti...
Turgut Cansever'in Kayseri ziyaretinde bunların bir kısım fotoğrafını gösterdiğimde, “Olamaz”,
demişti “Bu kadarını beklemiyordum, benim görmem lâzım!...”
Belediyede çalışıyordum, gittik, o eli böğründeleri görünce bir zaman konuşamadı Turgut bey,
“Burada mühendisliğin, mimarlığın tamamı duruyor, Mehmet...” demişti. Tekelli, o eli böğründeleri
ben de hatırlıyorum, dedi.
Fakat Turgut bey'in Ağa Han'la ilişkisi, daha doğrusu “Ağa Han Mimarlık Ödülleri” ile ilişkisi
Ağa Han'ın kişiliğinden (Murat Bardakçı, fakir müritlerin bağışlarını pahalı fahişelere yatıran bu ailenin
hikâyesini bir yazısında bu başlıkla yazmıştı) dolayı beni biraz sessizleştirdi... Bilebildiğim kadar Turgut
bey iki defa bu ödüllerin sahibi olduğu gibi 1983 yılında jüri üyeliği de yaptı. 1977 yılında verilmeye
başlanan Ağa Han Ödülleri 1980 yılında Turgut bey'in Ertun Yener ile tasarladığı Ankara'da Türk Tarih
Kurumu Binası ile kendisinin Bodrum'da Ahmet Ertegün Evi restorasyonu ve yenileme projesine
verildi. İkinci olarak da 1992 yılında yine Bodrum'da 1970'lerin başında tasarladığı Demir Tatil Köyü
projesine verildi...
REFERANDUM YEMEĞİ
20 Mayısta evvelki hafta oturma başkanımız Nuh Ali bey'in Mustafa Tekelli bey'e kestiği
referandumda “evet” oranlarını en uzak tutturma ceza yemeğini yedik. Emirgan Parkı'nın bitişiğine
Milli boksör Faruk Hasetçi, duvarları al bayraklara boyanmış bir pideci salonu açmış, pidenin hemen
her türünden tattırdı bize... Leziz bir dil çorbası ile başladık, kuşbaşılı, pastırmalı, kıymalı, Antep
lahmacunu ile devam ettik, daha neler vardı, dondurma, kadayıfın değişik türlerinden yedik, o yüzü
yarım yanık kâsedeki sütlaç mıydı, muhallebi var mıydı, tabii ki vardı. Mustafa Tekelli beye de
söyledim, meyve yiyorduk; “Abi, mütevazı sofra diye çağrıldık, şu saltanata bakar mısın?” dedim...
Hasılı mükellef bir sofra oldu. Allah yedirenin yiyenin geçmişlerine rahmet, kalanlara sağlık, sıhhat,
afiyet versin... Afiyet; dinin bidatten, amelin âfetten, nefsin şehvetten, kalbin ölmekten selâmette
olması demekmiş...
Bekir abi Ankara'daymış geç saatlerde o da katıldı... Yemek sahibi Mustafa Tekelli bey, Hanefi
Avcı'nın 15 Temmuz 2016 fetoş kalkışmasına ait bir kitabını okuyormuş, “konu açmak” bakımına
ondan söz etti, bu istihbaratcının Muhiddin İbn-i Arabi'nin Füsus-u Hikem'ini bir yılda okuduğunu,
fetoşunsa bir haftada okumuş olduğunu söyledi. Cabat Hoca, Füsus-u Hikem için, elbette

anlaşılmayacak kitap yoktur da der, Seyidali'nin deyişiyle önce “kava lâzım” adamda der, o geldi
aklıma!...
Geç saatlerde yine ben ve yine bir lüzumsuzluk. Dedim ki; arkadaşlar biz bu olup biten
fetoşculukları, mahkemeleri takip etmekle bir yere varamayız. Bakın KEK Vakfı kitap bastırdı, meselâ
İmam-ı Rabbani'nin Mektubat'ı. Hemen her mektupta çok güzel, anlamlı, nefis, insanı donduran
dahası ağlatan dualar var, kısa süreli de olsa onları okuyalım...
Vay sen misin fetoşculuğu, mahkemeleri, açılan konuları geçelim diyen, üstelik de bir dua için,
hepimiz evimizde dua ediyoruz, işte böyle diyerek hane sahibi oldukça kızdı... Kaç zamandır, etkisinde
kaldığım Mektubattaki bu duaların, ifadelerin, ikazların en son habercisi ben miyim acaba, diye yere
baktım durdum. Yani maksadım samimi söylüyorum, benim keyif aldığım şeylerden arkadaşların da
alması idi, değilse ben kime ne duası öğreteceğim? Kaldı ki, o akşam da söyledim, aramızda tarikat
ehli arkadaşlar olduğunu biliyorum. Nitekim, buna rağmen ne sübhaneke, ne salli barik, ettehiyyatü
ve ne de rabbena'dan haber var, evlerde edilen ve dinin yarısı denen aman ne kapsamlı yani
Nursaçan edalı kara-deniz-hava ve kahraman ordu ağırlıklı duaları da duyduk!...
Bekir abi, beni göstererek, yine nerden açıldı, sosyal demokratlığın yirmili yaşlarda altı aylık
olduğunu söyledi. Ben daha evvel başka ortamlarda hem söylemiş hem de Sığ Kıyıdan'da yazmıştım;
Cabat Hoca ile lâikliği altı ayda sinema fuayelerinde hal ettik diye...
Hayrettin abi, “Kasap halâ orada mı demek istiyorsun Bekir bey”, dedi. Biraz iddialı olacak
biliyorum, lâiklik bir çok kaynaktan öğrenilir, Fransız İhtilâlinden, bizim Yurttaşlık kitaplarından falan
ama, bunların hiç birinde Hoca'nın bana anlattığı akıl, ayet, sonra kitabında yazdığı tarihi kavim
zulümleri, şunlar bunlar yazmıyor, maalesef verilen kitaplar da zor okunuyor, nasıl etsek şimdi?
“MASAYI BIRAK, KOLTUĞA SAHİP OL, ÖNEMLİ OLAN KOLTUK!...”
Enerji eski Bakanı sayın Taner Yıldız'ın bu sözleriyle başladı, Üstad Necip Fazıl'ın 34. Ölüm
yıldönümü hatim duası “Öyle değil mi Mehmet Kasap abi, sen bilirsin bu işleri!...” diyerek...
25 Mayıs 2017 Perşembe günü akşam saat 7'de KEK Vakfı bahçesine indiğimde arkadaşlar
bozuk bir yuvarlak masa düzeninde ama masa olmaksızın oturmuşlardı. Selam verdim, tokalaşmak
üzere sağa doğru yönelmiştim ki; aa o da ne, bir genç bayan, tanımıyordum, geçtim diğer arkadaşlarla
tokalaşarak, sıradaki yere oturdum... Erkilet usulü bir şeyler konuşuluyor ama, ne başı belli ne sonu,
bir şey anlamıyordum dahası ben daha o bayanı geçememiştim; acaba yanlış mı yaptım, kimin kardeşi
veya eşi, şeklinde düşüncelerle yanıma oturan Ali İhsan'a (Tekelioğlu) sordum;
-Mehmet amca, gördüğüm amcalar, abiler aynı senin yaptığın gibi, yaptılar, ben de
tanımıyorum...
Dışarıda üniformalı veya bir şekilde telsiz, kulaklık gibi teçhizli emniyet mensuplarını
görmüştüm, yani hemen her yıl yapılan bir dua, ama ohal filan belki diyerek geçirmiştim, bu arada
esrarengiz kadın da sürekli telefonuyla oynuyor, merak mı, şüphe mi duramadım, Mustafa
Tekelioğlu'na dönerek;
-Başkanım afedersiniz bayan arkadaşı tanıyamadım, dedim... Daha Vakıf Başkanımız Mustafa
Tekelioğlu bey, hangi bayan demeye kalmadı, kadın elindeki telefondan kafasını kaldırarak;

- Ha, beni mi soruyorsunuz, doğru ben kendimi tanıtmadım, ben polisim, dedi!... Ben de;
- Aa ne güzel, kusura bakmayın, tanıyamayınca, dedim... Bir süre sonra, kalktı, diğer
görevlilerin olduğu tarafa doğru gitti...
Taner Yıldız bey, gelince mesele anlaşıldı, belli ki programını Emniyet Müdürlüğü takip
ederek, bu şekilde tedbir alıyorlar...
Hatim duası, Mustafa Tekelioğlu'nun açış konuşmasıyla başladı, fakat sayın Başkan tam
konuşmasına başlamıştı ki, Vakıf Müdürü Mustafa Kanlıoğlu bey elinde bir tepsi çayla geldi ve Taner
bey'le Bekir abiden başlayarak çay ikramı için (çayın yanında pasta ve bol miktarda baklava ve başka
çeşit tatlılar da vardı) masa mı koltuk mu başlıktaki önem vurgusuna neden olan kamera açısını
bozarcasına yani kamera ile Tekelioğlu'nun arasına durdu... Ben, Tekelioğlu'nun hemen yanındaydım,
“Ne yapıyorsun, Mustafa bey, şimdi seninkisi de iş mi, veya sırası mı, programı takip etmiyor
musunuz, böyle nasıl olacak?” diyerek sözü Mustafa Ekinci ve Şaban Hocalara bıraktı.
Duadan sonra, Mustafa Tekelioğlu bir konuşma daha yapaarak; KEK Vakfı-Kayseri İl Milli
Eğitim Müdürlüğü ortak çalışması ile okullarda yapılan Necip Fazıl'ın kitaplarının tanıtımı
toplantılarından söz etti, kitapların temini ve başka bir takım lojistik destekleri için Bekir abiye, yakın
ilgileri sebebiyle Milli Eğitim Müdürlüğüne teşekkür etti. Taner bey ve Bekir abi de birer konuşma
yaparak, okullarda anlatılan Necip Fazıl'ın mücadelesi ve kitap tanıtım toplantılarının önemine işaret
ettiler. Bu ve benzeri hizmetleri için Vakfa ve emeği geçenlere teşekkür ettiler...
Mustafa Cabat; bazı arkadaşlar alınır belki amma dedi, Büyük Doğu bir okuldur, iş bu Büyük
Doğu, en az dört üniversiteye bedeldir dedi.
Sağolsun başkan Mustafa Tekelioğlu bana da bir konuşma yapmamı teklif ettiler, ben
teşekkür ettim, İbrahim Ulueren konuşma teklifini kabul ederek “Büyük Doğu'yu devlet yöneticileri
doğru anlamış olsalardı, fetoşun fetö olması mümkün değildi!...” dedi.
Duaya; Oturma başkanımız Nuh Ali bey, Cafer bey ve Salim abi de katılmışlardı...
RAMAZAN BAYRAMLAŞMASI
Kaç zamandır öyle yapıyoruz; bayramdan sonraki ilk oturma gününde bayramlaşıyoruz...
Vakıa Söğüt'te bayramın ikinci günü saat ikide, KEK Vakfında da bayramın üçüncü günü saat üçte
bayramlaşmalar yapılıyor ama bu da oturma bayramlaşması işte... Bayramın geçmiş olmasına
rağmen, bayram süresince de karşılıklı ziyaret vb git-gel'lerden oturma grubu paranteze alınmış
oluyor. 1 Temmuz 2017 Cumartesi akşamı Haspaylan'ın Kergâh taraflarındaki bağ evinde
bayramlaştık. Ramazanda oturmaya ara verilmişti, iyi oldu hasret giderdik...
Hayrettin bey anlatıyordu; Kenan Evren askerde adam yazarmış ve zaman zaman da bunlarla
görüşürmüş, 40 sene bu şekilde hareket etmiş, adam dediğim de rütbeli subay... Sanırsın darbe ekibi
diziyor... İbrahim abi de bu tip efsanelere bayılır, dikkatle dinliyor, biz olsak böyle bir şey akıl
edemeyiz ya... (İbrahim abi, 1990'ların ilk yarısında belediyelerle başlayıp merkezle devam eden
iktidar sürecini, askeriyeyi bilemem de Cumhurbaşkanlığına kadar, bir tek Recep Tayyip Erdoğan beyi
istisna ederek oldukça başarısız bulur ve adı her ne ise dâvâ adına, insanlık adına, toplum adına,
kamu adına, kurulamamış şirket adına, kazanılamamış para adına, dağıtılamamış para adına ve daha

bir sürü şey adına kaybedilmiş zaman olarak değerlendirir. Dahası Vakıf'ta yapılan bayramlaşma için;
abi dediğiniz hiç bir kimse burdan büyük değil, her nerede olurlarsa olsunlar, özel uçağa binecekler,
buraya gelecekler, der!... Hani neredeler diye de beni sıkıştırır...) Daha oturmaya katılım devam
ediyor, Hasbaşkan dutluk gezdiriyordu, yani ikram ediyordu, duramadım, gerilerden bir soruyla
sohbete katıldım:
- 12 Eylül 1980'de darbe cuntası böyle önceden yazılan ekip miymiş?
- Yok canım, onlar ayrı...
- Peki, adamın rütbeleri söküldü, hastane manyağına döndürüldü, çıt çıkmadı, nasıl ekipmiş?
- Yahu sende!...
- Evet, yahu bende... Ne oldum demeyeceksin der büyükler , ne olacağım diyeceksin, o
bakıma bu adamın yaptığı hiç bir şey olumlanamaz, kıymet-i harbiyesi yok, onu söylemeye
çalışıyorum... Allah sonumuzu hayr eyleye!... Amin.
Mustafa Tekelioğlu, KEK Vakfı'ndaki bayramlaşmada da dile getirmişti; MTTB mensuplarının
buluşması bu yıl 22-23 Temmuz'da Kayseri'de olacakmış, oturmada da Bekir abiye, yanlış
anlamamışsam; bu MTTB mensuplarının buluşması ile Erzurum Günleri'nin ilişkisini sorarak gündeme
getirmiş oldu.
Bekir abi; artık bunun eskisi gibi güncel olmadığını, Kayseri'de de Erzurumluları aratmayacak
sayıda MTTB mensubu olduğunu, bu buluşmanın doğrudan Kayseri Buluşması olacağını söyledi.
Mustafa Tekelli bey, MTTB mensuplarının bu hareketinin, tamamen bir “nostalji buluşması” ve bir
“protokol geliyor” şayiasını aşamadığını, üretici bir yönünün olmadığını, bu tip faaliyetlerin “camia”
dedi mi hatırlamıyorum; fosilleşmeden başka bir işe yaramayacağını, kaldı ki düşüncemiz iktidarda,
arkadaşlarımız en üst kademede yöneticiler, sanki muhalefette daha aktif ve yeni çalışmalar
yapılıyordu, yani bu mealde bir görüş belirtti. Bir de misal verdi; Ali Nesin'in Matematik Köyü; Nesin
Matematik Köyü, İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı olan Şirince köyünün 1 kilometre uzağındaki Kayser
dağının yamaçlarındadır. Toplam arazi 31 dönüm dolayındadır ve doğanın içindedir. 1995’te yurda
dönen Ali Nesin, eğitim verdiği üniversite öğrencilerinin yetersizliğini görerek, onları önce akşamları
evinde, sonra haftasonları Nesin Vakfı’nda ağırlamış, bu da yeterli olmayınca 10 yıl boyunca
Türkiye’nin çeşitli yörelerinde her yaz 6-7 haftalık yazokulları düzenlemiştir. Son üç yılında bütün
Türkiye’ye açılan yazokulları büyük rağbet görmüş ve son derece verimli geçmiştir. Zamanla her yaz
konaklanacak, yemek yenilecek, ders yapılacak, çalışılacak, çamaşır yıkanılacak mekânların
bulunmasının zorlukları ve maliyeti anlaşılmış ve sadece matematiğe ayrılmış bir mekân yaratmanın
cazibesi üstün gelmiştir. Sonuçta Matematik Köyü projesi ortaya çıkmıştır. Nesin Vakfı’na ait olan
Matematik Köyü tamamen halkımızın bağışlarıyla ve gençlerin gönüllü emeğiyle imece usulüyle
kurulmuştur ve 2007’den beri gençlere hizmet vermektedir.
Bekir abi; bu tip değerlendirmelerin izafi olduğunu, bakılan yere göre değişebileceğini, bazı
şeylerin kendiliğinden de gelişebileceğini kabul etmek lâzım dedi. Meclis Başkanı İsmail Kahraman'ın
katılırsa eğer katılımının kendiliğinden geliştiğini, (Nasıl olduğunu da kısaca anlattı, uyudum galiba!...)
Tekelioğlu; Somuncu Baba Vakfı'ndan, başkanı sebebiyle söz etmiş olmalı, Ahmet Canatan bey, o da
MTTB'li sanki? SMS'le dâvet vb bir takım destek talep ettiği KEK Vakfı'ndaki bayramlaşmada
programdan uzun uzun anlatmıştı...

Sonra Mustafa Tekelli bey ve yeni bir konu; TEOG. Torunu bu imtihanlarda en çok birinci
Kayseri'den çıktı diye ağlayarak demiş ki, “Ben ne kadar şanssızım dede!... Türkiye'nin en zeki
çocuklarının bulunduğu şehirde, Kayseri'de yaşıyorum...” Ve daha neler; en yeni imam hatipleri
kazandım diye ağlayanlar, şunlar bunlar... Tabii Hoca yine söyleyeceğini söyledi; bunlar din münekkidi
yetiştirir, başka bir şey değil, fakat bunun yanında Osmanlıca, Arapça bir takım yarım yamalak
öğrenilen dil derslerinin meselâ Türkçe imtihanlarda bu kelimelere sedece kulak aşinalığından çok
faydası olacağı açık, dedi. Bekir abi de, Zülfü beye atfen; bazen hak veriyorum, meselâ Kur'an-ı
Kerim'le burada karşılaşıyor çocuk, Zülfü bey der ki; girsin de nasıl çıkarsa çıksın, bulaşığı yeter!...
Hoca Zülfü beyin “Cumfuriyet savcılığına seni şikayet ederim”ini unutmamış, Bekir abi; etti mi etmedi
mi diye Zülfü bey hakkında sordu, “etmedi” dedi Hoca.
Arapça deyince İbrahim abi; çok kısa bir süre bu eğitimi aldığını, bir kaç önemli nokta
olduğunu, parmaklarını kapatarak sayıp öyle güzel anlattı ki; “nahv, sarf, arûz, kâfiye, lügat, garaz,
inşâ, hatt, beyân, meânî, muhâdara, iştikâk” hepsi bu kadar diyerek, ne diyelim evet kolaymış!...
Nuh Ali başkana Hacc kur'ası çıkmış... Hoca'ya da iki senedir çıkmıyor... Benden de, Dinayetsiz
Hacc için 8500 ABD doları istiyorlar, Hoca'ya; Nuh Ali abi var, rehber, hurma falan gibi rahat ederiz
gidelim Hoca, dedim, Hoca kızdı, aksi bir şey olursa elinin, Diyanetin yakasında olacağını söyledi...
Hoca haklı, Hayrettin abi duymasın ama eğer ki İmam-ı Rabbani'nin Mektubat'ını anlamaya okumamız
yetişmez de, karıştırmamış olaydım, bakın Hacc'ın yenileştirilmiş şartlarını ucu nereye giderse gitsin,
Dinayetli minayetli nasıl sular seller gibi yazıyordum...
FETOŞ VEYA “GURU”
15 Temmuz 2017 akşamı Mustafa Tekelioğlu'nun Becen'deki bağ evinde oturduk. Belediyeler
başta olmak üzere Ticaret Odası vb bir çok meslek kuruluşu ve derneğin, halkı “bayrağını alarak”
Meydan'a davet ettiği mesajlarında 15 Temmuz 2016 akşamı için “dirilişimiz” dese de ben “dirilişin”
fetoşcu darbe girişimine karşı verilen mücadele için kullanılmasını dini terminoloji bakımına doğru
bulmuyorum ve özellikle sayılan kuruluşların bunu bilmediklerinden değil de “daha iyisini, farklısını
yapayım...” telâşıyla böyle davrandığını düşünüyorum...
Değilse bilindiği gibi İslâm'da Ba’s, öldükten sonra “tekrar diriliş”, kabir âleminden mahşere
çıkış demektir. Ba’s, bir başka doğumun adıdır. Kabir âlemindeki ruhların bir anda ceset giyerek ahiret
âlemine doğuşları, haşir meydanına çıkışlarıdır...
Nuh Ali abi ile Hayrettin abi bana hacc işini ne yaptığımı sordular; 8500 Amerikan dolarına
bizim ev hariç ittifak halinde çok diyorlar, oysa 3000 doları elçiliğe vize bedeliymiş diyordum ki Bekir
abi; evet öyle hattâ 3 değil 3500 doları vize bedeli fakat dikkat etmek lâzım, ticari vize falan, bu
Suudilerin ne yapacağı belli olmaz, Mekke-i Mükerreme kapısında “lâ” diyerek içeriye almazlar, zaten
içlerinde de oldukça karışıklar...
Akşamın konusu Bizim Oturma için genel olarak yıllardır, özel olarak da bir kaç yıldanberi
konuşulan ve ülke gündeminde olan fetoş veya fetoşcuların savcılıklardaki ifadeleri ve
mahkemelerdeki savunmaları idi... 15 Temmuz gecesi, ilk soruşturmayı başlatan Başsavcı Harun
Kodalak, o geceyi, Habertürk TV'ye şu şekilde anlatıyor:
DARBE GİRİŞİMİNİ BEKLİYOR MUYDU?

"7 şubat MİT hadisesinde başaramadılar. 17-25'te kazanamadılar. HSYK seçimlerini
kaybettiler. Cumhurbaşkanı seçimini kaybettiler. Bütün bunların ardından ellerinde tek o kalmıştı.
Yapılmadan bilemezsiniz ama geleceğe dair devletin bekası için tedbir alıyorsanız, örgütün de böyle
bir darbe girişimine başvuracağını öngörmek gerekir."
GENELKURMAY'I BİLGİLENDİRDİK
"Benim doğrudan temasım olmadı ama bürokratik işleyiş için 2015 yılında genel bilgilendirdik.
KPSS soruşturmasında rakam 480, o civarlarda, KPSS şüphelisi bayanın, eşlerinin asker olduğu tespit
ettik. Bunlarla ilgi soruşturma açılmasını talep ettik."
ÇATI İDDİANAME DARBE HEVESİNİ GÜÇLENDİRDİ
"Bütün bunlar darbeyi, hainler açısından elzem hale getirmiş. Bu bilgilere ulaştığımızda onlar
vakıf olmuşlar. Çünkü belgeleri sizin bilmeniz mümkün değil. Zaten yapılanmayı gördünüz. Bizdeki
bilgilerin oradaki hainler tarafından alındığını, 15 Temmuz'da anladık. Çatı iddianamesinde ordu
yapılanmasında, Hava Kuvvetleri'nin tamamına yakınının onlara ait olduğu tecil etmiştik. Öyle
olduğunu gördük. Kritik bilginin devlet tarafından elde edildiğini öğrendiklerinde herhalde darbe
teşebbüsünü daha da öne çekmiş olabilirler. Darbe yapma heveslerini güçlendirdiğini düşünüyorum."
15 TEMMUZ GECESİ NE YAŞADI?
"Biz geldiğimiz günden beri bu mücadeleye devam eden arkadaşlardık. 15 Temmuz Cuma
günü mesai bitti, 7-8'e yakın eve gittim. Biz bu örgüte yeni bir operasyon planı yaparken örgüt çoktan
darbeye başlamış bizim haberimiz yok. Tabiri caizse insan sersem tavuğa dönüyor ne yapacağınızı
bilmiyorsunuz kime gideceğinizi bilmiyorsunuz çünkü hazırlığınız yok. Darbe öngörüyorduk ama bu
kadar da erken beklemiyorduk. Eşime sen bize çanta hazırla dedim. Eşime çocuklarıma sarıldım. O an
çocuklara sarıldım, herhalde dedim "artık son görüşüm"
BEKİR BEY'İ ARADIM, "SORUŞTUMA AÇMAYI DÜŞÜNÜYORUM" DEDİM
"Bekir Bey'i aradım, hemen açtı telefonu. Soruşturma açmayı düşünüyorum dedim. "Harun
sen soruşturma" aç dedi. Darbe girişimine karşı soruşturma açtım. Bu FETÖ'nün darbe girişimidir
dedim. İlk soruşturmayı açmam moral vermiş."
"Bizim teknik olarak bir sıkıntımız var. Biz birçok kesimi, hain terör örgütünün silahlı bir terör
örgütü olduğuna inandıramıyordu. İddianamemizde bu iddiamızı destekleyecek çok doyurucu
belgeler bulamadık ama bu hainler 15 Temmuz gecesi kendi kendilerine deşifre ettiler. Silahsız halkın
üzerine saldırarak gerçekten ne kadar zalim bir silahlı terör örgütü olduklarını göstermiş oldular."
BU ÖRGÜT GERÇEKTEN GÖZ KORKUTUCU BİR ÖRGÜT
"Bu örgüt, gerçekten göz korkutucu bir örgüt. Dünya tarihinde bu kadar güçlü bir terör
örgütlenmesi ben bilmiyorum. Terör örgütü mensubu dediğiniz insanlar, asker, hakim, savcı, general,
müsteşar. Biz 15 Temmuz öncesinde bunu inandırmakla zorlandık kamuoyuna. Artık Türk
toplumunun vicdanında asla ve asla yer yok. Darbe 5-10 yıl içerisinde mümkün değil ama su uyur
düşman uyumaz. Elbette tekrar palazlanma ihtimalleri var."

Başsavcı'nın “Şehit yakınları ve gazilerimiz rahat olsunlar bu fetoşcuların en ağır cezayı
alacakları muhakkaktır, bu ceza umuyorum ki bir kaç kez ağırlaştırılmış müebbet olacaktır!...” sözlerini
Tekelioğlu “ihsas-ı rey” olmuyor mu endişesiyle karşılıyor, Tekelli de “yok canım, savcının ceza verme
yetkisi yok ki!..” diyor, doğrusu bu galiba...
En ağır cezayı alsalar da, yargılanma biçimleri, basına yansıyan cevaplar ve kalkışılan
hadisenin boyutu ve ıslahı zor bir illete tutulmuş kimselerin ıslahının mümkün olmadığı gibi görüşlerin
ileri sürülmesi, kafalardaki düşünceyi açığa çıkartıyor, dahası Bekir abi diyor ki; bir temenni değil ama,
şu an benzer bir gün yaşansa, şuna değmiş, buna değmiş, hiç bir fetoşcunun hayatta kalamayacağı
açık...
Bir ara, Ocak 2017'de kurulmasına karar verildikten hayli zaman sonra kurulan “Ohal itiraz
komisyonu”nun çok geç kurulduğu Mustafa Tekelioğlu tarafından dile getirildi, hattâ dedi Tekelioğlu;
abim Mehmet Tekelioğlu'nun bir kaç kez yazarak hükümete bu konunun batı nezdinde önemli
olduğunu anlatmaya çalıştığını, şu anda 12 bin civarında şikâyet-itiraz dosyasının AİHM tarafından bu
komisyonun kurulmuş olduğu gerekçe gösterilerek reddedildiğini söyledi.
685 sayılı KHK’da, komisyonun görevleri bölümünde, şu işlemlerin değerlendirilip karara
bağlanacağı belirtildi:
* Kamu görevinden, meslekten veya görev yapılan teşkilattan çıkarma ya da ilişiğin kesilmesi.
* Öğrencilikle ilişiğin kesilmesi.
* Dernekler, vakıflar, sendika, federasyon ve konfederasyonlar, özel sağlık kuruluşları, özel
öğretim kurumları, vakıf yükseköğretim kurumları, özel radyo ve televizyon kuruluşları, gazete ve
dergiler, haber ajansları, yayınevleri ve dağıtım kanallarının kapatılması.
* Emekli personelin rütbelerinin alınması.
Olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan kanun hükmünde kararnamelerle gerçek veya
tüzel kişilerin hukuki statülerine ilişkin olarak doğrudan düzenlenen ve birinci fıkra kapsamına
girmeyen işlemler de komisyonun görev alanında.
KHK’larda yer alan diğer tedbirler ile kanun yollarının açık olduğu işlemler hakkında
komisyona başvuru yapılamıyor.
Komisyonun görev süresi iki yıl.
Akşamın ilerleyen bir saatinde ortaya bir soru sordum, dedim ki; nasıl oluyor da, belinde
silâhıyla asker, sırtında cübbesiyle profesör, altında koltuğuyla makam mevki sahibi bürokrat, elinde
kalemiyle hakim, savcı, kasasında parasıyla fabrikatör, madenci, gazeteci bir sapık adamın peşinden
gidebilir, veya evet nasıl olur da bu sapık adam bu sayılanları ve daha yüz binlerin aklını çelebilir,
kandırabilir, ben bu soruların cevabını veremiyorum!...
Hayrettin abi sağolsun, “Ne diyeyim müdürüm, sana her şeyi baştan anlatmak lâzım!...”
diyerek beni geçiştirdi, Bekir abi işin vahâmetini anladı, aramızda oturan İbrahim abi biraz erken
kalkınca, arada boşluk kalsa da yanyana sayılırdık, hafif sağa bana doğru dönerek, “Bana mı
soruyorsun Mehmet Kasap, ben bu sorunun cevabını biliyorum, Guru!...” dedi. Ben de; iyi abi, merak

ediyorum, dinliyeyim, dedim... Göz ucuyla gördüm, arkadaşlardan bazıları “ne biçim bir soru, üstelik
cevabı belli, böyle, üstelik bu vakitte?” diye tebessüm ederken Bekir abi başladı;
İstanbul, Nişantaşı'nda bir sosyete mekânı, içerde minderinde bağdaş kurmuş, (göbek kısmını
işaret ediyor) sakalı nah burada, kucağında bir adam, muhit müsait girenin, çıkanın haddi hesabı
yok... Bu adam tekvandoda, karatede en ileri derecelerde... Guru, usta demek, her şeyde usta...
Bilmediği bir şey; ne bu dünyaya dair, ne de öte dünyaya dair hiç bir şey yok!... Vakıa akşama doğru
bu adamla münakaşa ettik, bir daha da gitmedim, değilse belki beni de Amerika'ya götüreceklerdi...
Amerikan CIA'sı dünyayı tarıyor, insanların meyline göre alıp götürdükleri bu gibi adamları, Guru, usta
olarak geri gönderiyorlar ve ne isterlerse yaptırıyorlar.
İşin aslı inanmak Mehmet, Hasan Sabbah'ın cennetinde de, Adnan Oktar'ın mesihliğinde de,
Cemaleddin Kaplan'ın tahtadan kılıçlarıyla getireceği şeriatta da, fetoşun hizmet camiasında da,
Haydar Baş'ın bilmem nesinde de, şunda da bunda da hep işin esası inanmak... Öyle değil mi Mustafa
(Cabat Hoca), Üstad veya Efendi Hazretleri de söylemiyor mu, inan da istersen bir odun parçasına
inan diye...
Bekir abinin Efendi Hazretlerine ilişkin bahsettiği inanmak bahsi Üstadın O ve Ben'de (s.146)
şu şekilde geçiyor:
“AH!
“Efendim, bir gün, elbette tek çizgiden ibaret olan iman istikametinin bedahatini belirtmeye
lüzum görmeden mücerret inanmanın kuvvetini göstermek için şöyle buyurmuşlardı:
“- İnan da, istersen bir odun parçasına inan!...”
Zonguldak'ta kaleme aldığım başlangıç yazısının bir yerinde, “kim inanr, kim inanmaz?” diye
bir istifam açtıktan sonra “ya beyninin her atomu bir güneş kadar ışıklı İmam-ı Rabbanî inanır, ya en
basit bir köylü... Ya en büyük, ya en küçük...” gibilerden bir fikir yürütüyor, ikisi ortası ahmakların
inkâra memur olduklarını kaydediyor, ve en küçük insandaki gizli ruh feyzini, belki de yanlışı bile
bilmemekten gelen bir imtiyaz olarak gösteriyor, bunlar hakkında kullandığımız “saf” kelimesini, işte,
yanlış ve doğru hiç bir şey bilmemek hikmetine bağlıyordum.
Sıra bu satırlara ve “saf” kelimesine gelince:
“-Ah...”
Dediler; ve ne derinden, ne içli, ne güzel!...
Kendilerindeki tek heceli, bir “ah” lâfzının hudutsuz derinliğini göstermek içindir ki, bu kadar
lâf ettim ve bunca vesileyi karıştırdım.”
Anladım abi diye Bekir abiye teşekkür ettikten sonra Hayrettin beye sordum:
- Senin ekleyeceğin, veya söyleyeceğin farklı bir şey var mı?
- Yok yav, ben bunları da bilmiyordum!...
- Canın sağolsun, oku da gidelim artık, dediler!...

TESTERE
29 Temmuz'da bizde oturduk; ilk defa köyün girişinde bulunan bahçeye davet ettim
Oturmayı. Bilinen bağlar gibi değil tabii bizim bahçe, fakat bu sıcak havada idare ettiler sağolsunlar,
yalnız Bekir abi, sağa sola şöyle bir baktı, iyi olmuş Mehmet dedi, güle güle otur, testere var mı
testere, var abi deyince getir de şu ağaçları şöyle bir hizaya getirelim de Mehmet'e gittik ve ceviz
ağacının altında bir güzel oturduk diyelim, dedi...
On onbeş senedir ağabeyim bakıyordu bahçeye, Bekir abinin hizaya getirmek istediği ağaçları
da o dikmişti, hatta bir tek dut ve cevizin dışında çoğu kendiliğinden yetişen adıyamana aşılanmış
kayısı, üzüm asması vb ağaçlardı... Aslında söylenenler doğruydu, ağaçların birbirine gölge etmek
dışında büyümek, gelişmek gibi bir şansları da yoktu. Güzün keseceğim inşallah abi dedim.
Mustafa Tekelli idi galiba, devlet ile cemaatlerin ilişkisi bahsini açan ve İbrahim Gengeç abiye
“biz MİT'e esir olmuşuz!” diyen Süleymancının kim olduğunu soran.
Anlatıldığına göre, 12 Eylül'de bir takım veya bütün cemaat ileri gelenleri içeri alınır, bir süre
sonra değişik tehdit/tekliflerle gelinir, ya bizimle çalışırsınız ya da şöyle çalarız, böyle düşürürüz,
sonuç istenen anlaşma yapılır ve cemaat güya kurtulur... Bu anlaşmanın anlatılması üzerine
Tekelioğlu (fetoşu ima ettiğini sanıyorum) dedi ki;
-Devlet her şeyin farkında ama, bir türlü harekete geçme refleksi gösteremiyor.. Bekir abi, bu
sözü teyiden, “Sinsi Tehdit'ten önce fetoşun ne olup olmadığı hakkında kaç fasikül halinde ve
saatlerce süren giriş-çıkış yasaklı toplantıda sağolsun Taner beyin Ankara brifingi sonrasında bile
meselâ 25 bakandan on, onbeş tanesi “acaba?” diyebiliyor. Buna rağmen sonuç ortada...
Oturma bende olunca konuşmaları takip etmek oldukça zor, meselâ söz Lozan'a nereden
geldi, bilmiyorum kaçırmışım, ama Mustafa Cabat Hocanın açın bakın Arnold Toynbi'nin Türkiye
kitabını, daha ilk cümlesi; 29 Ekim 1923 'te, Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nin bir kararı ile 'doğan'
Türkiye Cumhuriyeti, bugünün dünyasında Batı uygarlığının üstünlüğü için dikilmiş bir anıttır,
şeklindedir. Yani Lozan heyeti için ne diyeyim; din yok, dil yok, beyin yok, öyle bir konferans, öyle bir
anlaşma işte, imzala dendi imzalandı, dediğini duydum neyse ki!...
Bekir abi; Mustafa dedi Hoca'ya, Mustafa Müftüoğlu Yalan Söyleyen Tarih Utansın serisinde
hangi tarihçiyi tercüme ediyordu? Hoca şöyle bir düşündü, abi işte dedi, resmi tarih der gibi yaptı,
kimi İlber Ortaylı dedi, kimi başka bir isim, Tekelli Halil İnalcık dedi sanki, Bekir abi, hepsine de başıyla
yok dedi, sonra adını hatırlamadığı adamı tarif etmeye çalıştı, hep devletçi ama söz çerkez Ethem'e
gelince adamın rengi bir al, bir mor oluyor, tarihçilik bitiyor milliyetçilik başlıyor... Hoca, hatırladım abi
dedi şeyi, Cağaloğlunda dolaşırdı; Cemal Kutay. Hah tamam Mustafa, dedi Bekir abi...
KONT DRAKULA

Fatih Sultan Mehmet'in çocukluk arkadaşı olarak Edirne Sarayında Enderun eğitimi alan Vlad,
Sultan 2. Murat Han'ın Eflak ve Boğdan zaferinden sonra bu bölgeye vali olarak atadığı baba Vlad'ın
küçük oğludur.
Fatih'in Tahta geçmesi ve baba Vlad'ın ölümü üzerine oğul Vlad Drakul Eflak ve Boğdan'ın yeni
voyvodası olur. Önceleri Saray'a bağlılıkta bir kusur etmeyen voyvoda giderek Romanya kralı olmak
rüyasıyla astığım astık kestiğim kestik havalarında artık Vlad Drakula kan emen bir vampir,
vampirlerin atası, kazıklı voyvodadır. Meşhur “kazıklı voyvoda” lâkabı bu döneme rastlar. (Burada o
zamanlar basına yansıyan zamanın içişleri bakanı olan bir kadına (M. Akşener), üst düzey bir silahlı
kuvvetler mensubu (Ç. Bir) arasında geçen söz düellosunu hatırladım. 28 Şubat 1997 günleridir;
İçişlerinin bir uygulamasını veya talimatını dinlemeyen askeri yetkili; söyleyin o kadına yağlı kazığa
oturtmasın kendini, demesi üzerine, bakan da; söyletmeyin beni, ne yazık ki paşanın özendiği
voyvoda zavallı bir homo idi, diyor.)
İş bu Kont Drakula'ya “Guru”dan gelindi. ABD CIA'sının dünyanın dört bir yanında yaptığı,
yaptırdığı araştırmalar sonunda nereye ne ile girileceğine karar veriliyor. Bekir abi diyor ki; boş verin
judoyu karateyi, milli sporumuz güreşe bakın, seyredilen güreş bizim ata sporumuz güreş mi? Peki
nasıl bu kadar dejenere olmuş veya dejenere edilmiş. O günkü Eflaklının inandığı vampir Drakula da
öyle işte, ölümsüz olduğuna inandırmış kendini...
Buradan sanıyorum, dinin dejenerasyonu ve fetoşun “Guru”luğunu anlamak lâzım... (Yok
burada uyumadım, meşguliyetim ev sahibi olmam...)
Mustafa Tekelli, Diyanet’in yaptığı bir çalışma ile yeni bir konu açtı; Diyanet, fetoşun tüm
konuşmalarını, yazılarını, kitaplarını psikolojik, sosyolojik, bakımından incelemeye tâbî tutmuş ve
nerelerde saçmaladığını bir bir açıklamış. Asılsız ayet yorumları yapıldığı, bunun problemli bir ruh
anlayışını yansıttığı, asıl hedefin Müslüman zihnin Hıristiyan dünyaya yaklaştırmak olduğu vb.
Tekelioğlu dedi ki; iyi de Mustafa bey, Kayseri'den bilmem nereye Müftü olarak atanan Müftü
Yardımcısının (Aytekin Yılmaz-Ardahan) söylediklerine bakar mısın lütfen, ve biz Şaban bey olsun
derken bu atama için araya giren isimlere, bilmem ne Doğanlar, bilmem kimler...
Tekelli, “hain bunlar” dedi.

KOPYANIN TADI
Akşamın ilerleyen saatinde, Bekir abi kimin uyuduğunu görmüşse, bir kopya bahsi açtı ve; ben
dedi, bir dersi hiç iki imtihanla geçmedim... Tekelioğlu abi nasıl oldu bu dedi, Bekir abi anlatmaya
başladı; bilmem ne dersi, hiç de devam etmemişim, hoca kâğıtları dağıttı sınıfa hâkim bir yere oturdu.
Mutlaka geçmem gereken bir ders, baktım tek başıma yapamayacağım, bir Yusuf vardı, Bursalıydı
galiba, titiz bir arkadaştı. Onu bekledim, tam imtihan kâğıdında isim yazan kısmı kapatıyordu ki, bir
dakika Yusuf dedim ve benim kâğıdı önüne koyarak onun kâğıdını çektim aldım ve adını silerek kendi
adımı yazdım, kapadım ve hocaya “böyle olması gerekiyor hocam kusura bakma” diyerek teslim
ettim.

Nuh Ali abi; tarih dersine devam edememiştim, imtihan günü gittim, çocuğun birisi şöyle avuç
içine sığacak büyüklükte kopya hazırlamış, parayla 2.5 liraydı galiba, satın aldım. Hakikaten soruların
cevapları avucumdaki kopyada vardı. Hocaya görünmeden açıp bakarak yazıyordum, adam geldi
yanımda dikildi durdu, kıvranmaya başladım, alttan yukarı şöyle bir bakayım dedim, hoca beni
konuşturmadı, dedi ki; “Sen ne yapıyorsun oğlum, herkes kopya çekiyor, sen de tadını mı
çıkartıyorsun?” Anlamadım, şöyle bir sağa sola bakınca ne göreyim, millet hışır hışır kitabı açmış
cevap yazıyor!...
Hoca, kopya mı dedi, ben Mefkûre'nin dersinde kopya çekmiş adamım. Ne diyorsun dediler,
üstelik coğrafyadan, öyle mi? He ya ne sandınız!... Cafer beyin kopya hatırasını kulak yetersizliğinden
anlayamadım...
FERİDEANA CAMİİ
İbrahim Gengeç abinin şehre inince uğradığı-takıldığı yerlerden birisi olarak Ferideana Camii
adı geçince, “Ben Ferideana'yı gördüm yeşil gözlü ve gözleri yaşlı bir kadındı, bana cami için dua
ediyor sanıyordum, meğer Gökışığı'nda planlanan bol sayıda klozet içinmiş.” deyince Bekir abi, “sana
başka dua eden birileri var mı Mehmet,” dedi. Yok canım ne bozulacağım, sağolsun Bekir abi demek
ki benim için endişelenmiş ancak, ben bilmiyor muyum, bu hususta umutsuzluğa izin olmadığını...
- Ferideanayı bir kenara koyarsak, dedim Bekir abiye, Annem var, kesinlikle her gün 'ana
duası' her ne demekse abi, sonra belediyeden dolayı siz sanıyorsunuz ki herkes küfrediyor, (sözün
burasında Bekir abi, ben küfredenleri sormuyorum, dedi) oysa öyle değil, meselâ, Sivas Caddesinde
yürürken, adamlar ani bir frenle duruyor ve dâvet ediyorlar, birisine benzettiklerini sanıyorum, “Olur
mu müdürüm,” diyorlar, “senin için sabah akşam şu şu iş için dua ediyoruz!” Kaldı ki abi, kabahatimiz
muhakkak çoktur da, küfredenler için bir nebze haklılığımız düşünülebilirse, kim bilir beddua da
duadan sayılır, belki kıymet-i harbiyesi yok ama bana öyle geliyor!...
Annemin hergün bana dua ettiğini söyleyince İbrahim abi, benimkiler benden çok
“babalığını”; (bu babalık lâfı bir zamanlar Gengeç ailesinin Talas'taki bağlarına varis olabilmek için,
birlikte bulduğumuz iki kişilik belki bir de dişçi üç kişilik bir çözümdü, ve bu konuşmaların hiç
birisinden haberi olmayan İbrahim abinin abisi beni evlâtlık edinecekti, yani lüzumsuz lâfın lüzumsuz
gelişi, böyle işte) düşünürlerdi, ona daha çok dua ederlerdi, sonra öldüler, ana-baba duasının geri
çevrilmemesiyle ilgili olarak da, sen o bakıma şanslısın dedi. Ben de; askerde İtalyan çukuruna inmez,
Berlin duvarına tırmanmazdım ve hep eksik puan alırdım, seninki öyle zâhir İbrahim abi deyince Bekir
abi, “yok öyle değil”, dedi; “öksüzlüğün, yetimliğin bir karşılığı var.” Doğrusu, tabii ki Bekir abinin bu
söylediği, inancımız o ki, bu ve öte dünyada dengesizliğe, yersizliğe, hele hele lüzumsuzluğa ve
herhangi bir hususta eksikliğe mümkün değil, evet, yer yok...
Bekir abi bazen böyle hepimizi dolaşır, Tekelioğlu'na iş-güç sordu, Cafer beye en son
seyahatini sordu, Salim abiye, oğlu Akif'in yanına “asansörcülük mü” dedi, İbrahim abiye; şehre
inince nerelere takıldığını sormuştu, arasıra Hoca'nın kantarına bizzat uğradıkları için pas geçti,
Hasbaşkana da, oturma sonrası sokakta kızları beklerken “ne var ne yok Haspaylam?” dedi, zaten Nuh
Ali abi Hacc'da idi, Hayrettin beyle, Tekelli bey bu akşam yoktular, katılmadılar, bu dolaşımda bana da
“duacılarımın olup-olmadığı” düştü... Sonra Bekir abi, dua ile tövbe bahsine dair bir masal anlattı; 99
kişinin katili olan meşhur birisinin kurtuluş yolu ararken, senin halin kötü kurtuluşun mümkün değil

diyen bir rahibi de öldürerek “katl” sayısını yüze tamamlayan ve bu arada diktiği kuru çöpün
yeşerdiğini gören bir adamın masalı.
12 Ağustos 2017 Cumartesi akşamı İbrahim abinin Ali Dağı'nın kuzey eteklerindeki bağ evinde
oturduk. Burası bağ evinden ziyade; Hoca, şehrin ışıklarını görmesek ne gâm dese de, adeta bir
seyrangâh, ışık cümbüşü... Hayrettin Çelik bey, bu akşam katılmadı dedim ama, bir başka Hayrettin
bey, İbrahim abiye yardım etmek için katıldı. İbrahim abi, “bizim cemaatten” deyince, Bekir abi ona
da sordu; “Sen Süleymancı mısın arkadaş?” Mesleğini söyledi; Süperonline'ciymiş, İbrahim abinin
cemaatle ilişkisini bildiğimden “Aman abi, Hayrettin beye bir zararı olmasın bu akşam ki hizmetinin”
dedim.
-Yok o da benim gibi, dedi.
Sonra, İbrahim abi; Cami adının benim katkımla “sağolsun müdür bey” diyerek böyle
Ferideana Camii olduğunu söyledi. Ben de “baktım, abi” dedim, “Hicret, Mirac, Bedir, Uhud, Mekke,
Medine, Cidde dolaşıyorlar ve önemli olan bu adların hiç birisi tek başına kesmiyor, acaba hangisi
daha kapsayıcı ola ki?” Bekir abi, Hisarcık taraflarındaki bağ evinin bulunduğu sokağın adının “Mekke”
olmasının, anladığım kadar epeyce bir “ağır” geldiğini, “bir tabelaya gücü yetmediğini!...” söyledi. O
hesap bende;
-Karıştırmayın dedim, bu Caminin adı Ferideana Camii. Rahmetli Mustafa Özküçük abi, ellerini
oğuşturarak “sağolasın müdürüm, bizi kurtardın” demişti.
Yeri mi, kestiremiyorum ancak, bilindiği gibi Üsküdar'da yine bir Sinan eseri cami var;
Mihrimah Sultan Camii. (sene 1545'ler) Kanuni'nin kızı Mihrimah Sultan... Vakıa ben, en yakınımızda
olduğu için ve yerellik adına Kurşunlu Camii'ni örnek almıştım, veya alınmasını söylemiştim. Ancak
yine bilinir ki, bu iki caminin son cemaat mahalleri narin sütunlar, eğik geniş saçaklar vesaire birbirinin
benzeri... Mihrimah Sultan Camii için Sinan'ın son cemaat yerinde Boğaz'dan veya Saray'dan
bakıldığında tam ferace gibi değilse de belki iç içe geçmiş kadife bindallı veya cilbab-çarşaf, çar
benzeri örten, yaygın bir kadın elbisesi algılanmasını arzu ettiği söylenir. Üsküdar'dan 15-20 yıl kadar
sonra yapılan Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii için ise, duygusallığın bence bir mahzur olmamasına
rağmen, bilemem de, yalnızlık, gözden ıraklık ve sadece yükselen zarif bir kubbenin amaçlandığı
bilinir. Söylemeye çalıştığım şu; Ferideana da bir kadın ve adını verdiği caminin son cemaat yerinin
Kayseri'de Kurşunlu'yu olduğu kadar Üsküdar Mihrimah'ı ve kubbesinin de Edirnekapı Mihrimah'ı
andırması, Susurluk şu bu hikâye, Ferideana'nın bana duası için umarım yeterli.
Ve siyaset; Ak Partinin yenilenme söylemlerinde, özellikle Giresun'da sanki biraz “kırıcılık”
hissedildiği, genel görüş olarak benimsendi. Bir taraftan Tansu Çiller, SüSo'lar parlatılıyor, bir taraftan
Tansu Çiller, SüSo'lar batırılıyor, bu iş zor zanaat vesselâm...
Kuzey Kore-ABD söz düellosunda, bir çok şeyin planlı programlı bir halde gözlerin Donald
Trump'tan kaçırıldığı, dikkatlerin başka olaylara çevrilmesini sağlamak için suni gündemler olduğunu
söyledi Mustafa Tekelioğlu, Bekir abi, “para” dedi. Hoca, Cafer beye, Ergun Diler'in Takvim
Gazetesinde 11.08.2017 günü yayımlanan “Neden Kore” başlıklı (dünkü) yazısını buldurdu ve onu
okudu. O yazının bir bölümü şu şekilde;
“NEDEN KORE?”

Dünyanın PARA etrafında yeniden kurulacağını anlatmaya çalışıyorum. Para, vücuttaki kan gibidir.
Kim kontrol ederse son sözü o söyler. Bütün kavganın nedeni bu! Pentagon da bu sebeple TRUMP'ı
getirdi.
Başkan Trump, ABD'yi bir şirket gibi yönetmek istiyor.
Kendisini getiren gücün de isteği bu!
İtirazları yok yani.
Trump, ABD'yi kendi şirketini yönettiği gibi yönetmek derdinde.
Pentagon da Trump'ı bu nedenle Beyaz Saray'a gönderdi.
Cumhuriyetçiler içinde Trump'tan çok daha etkin bir şekilde ABD Başkanlığı yapacak isimler vardı.
Bunu Trump'ın kendisi herkesten daha iyi biliyor.
Ama ABD'nin karşısında hiçbir şirketin erişemeyeceği başarılara imza atmış küresel bir ticari deha var.
Pentagon bu nedenle ABD'yi ele geçirmek isteyen KÜRESEL ŞİRKETLE, başarılı şirketi olan birinin
mücadele edebileceğini düşündü...
Trump'ın asıl rolü bu. PARA üzerinde kurduğu ekiple karşıdaki rakibi alt edebilmek...
Bu hiç kolay bir iş değil.
Ama TRUMP bu nedenle getirildi ve yola çıkıldı...
Trump, Amerika Birleşik Devletleri'ni bir şirket, yardımcısı ve bakanları da yönetim kurulu olarak
görüyor.
Trump'ın gerçekte var olmayan dolarları Amerika'ya çağırmasının nedeni Rothschild ailesinin
ekonomik gücüne ağır saldırıydı. Trump'ın ne yaptığını kimse anlamıyordu.
Oysa kendileri için hayati bir adım atıyordu! Çünkü Bitcoin hayata geçtikten sonra, ABD'nin doları
çağırmasının da hiçbir hükmü kalmayacaktı.
Ancak Trump'la birlikte Bitcoin de yükselişe geçti. Ticari zekası korkunç derecede yüksek olan Trump
da Pentagon'a ilginç bir teklifte bulundu.
Trump, "Silahı etkisiz hale getiremezsen, ona sahip olmalısın" dedi.
Bu sözüyle hem Yeni İpek Yolu'nu hem de Bitcoin'i, Washington'a bağlamak için harekete geçti.

Bu yazının okunmasından sonra “Bitcoin” ve “EuroCoin” kavramları üzerine konuşuldu,
piyasası, dolayısıyla kur'u olan, güce bağlı olarak elde edilen, biriken bir para birimi ve artan bir değer
oldukları üzerine...
BÜYÜK KAZA

Mustafa Cabat hoca, Talas Dutderesi sokağındaki bağında yaptığımız samba merdivenden
düştü.
19 Ağustos 2017 Cumartesi oturma günümüz değildi. Akşam saat sekiz gibi eve girmek
üzereyken telefonum çaldı. Özer abi ile telefonda bir saate yakın görüştüm. Emek zahmet (yarıyarıya
da sipariş-istek üzerine denebilir) hazırladığı Kızgın ve Kırgın Matruşka kitabı, çok da anlamadığım
değişik ve karışık sebeplerle fakat kesin olanı şu ki, kısm-ı azâmı fetoş virüsü etkisi (olmalı) ile Vakıf
tarafından basılmayınca Hoca, Özer abi adına ısbn numarası alınıp kitap mutlaka bastırılsın istiyordu.
Bu defa da oldukça lüzumsuz bir şekilde maliye endişesi öne çıktı. Dün (Cuma günü) bizzat maliyeye
gittim, durumu anlattım; “eğer ki bir dağıtımcı ile anlaşıp vitrinde satılmazsa bir şey lâzım gelmez, 193
sayılı Kanun'un 18. maddesi...” dediler.
Durumu maille Özer abiye ve Hoca'ya bildirmiştim, Özer abi bundan dolayı teşekkür etmek
için aramış, “formu imzaladım, Kültür Bakanlığı'na gönderdim,” dedi. Hoca'ya Özer abinin telefonu ile
alâkalı bilgi vermek istedim, telefon açılmadı, o akşam dönmedi de!... Pazar günü öğleye kadar
bekledim, yine dönmedi. Merak ettim, aradım;
- Üniversitede hastanedeyim, Kasap, dedi.
Köyde bahçedeydim, hemen Üniversiteye gittim, kapıda oğlu Ahmet'le karşılaştım, ayaküstü
ilk bilgiyi aldıktan sonra 12. kata çıktım.
Üç kaburga kemiği kırılmış, kiminle konuşsam bir taraftan iyi diyorlar, bir taraftan da kanama
veya bir pıhtı vb bir komplikâsyona karşı 72 saat gözetim altında tutulacağı söyleniyor.
Yoğun bakım ünitesi koridorunda bir kaç dakika görüşünceye kadar oldukça endişelendim,
Bekir abiye haber verdim...
Allah bilir ya; benim yampir yampir inilecek, çıkılacak diyerek daha yapılmadan belki kırk
kişiye anlattığım (adamların kısm-ı âzamı bir tek merdiven şekli biliyor, o da yarım) bu samba
merdivenin başımıza böyle kan akıtacak kadar bir iş açacağı aşikârdı. Yani öyle ki, yine benim
şuncacık razı olmadığım o topoğrafyayı kendince dizayn eden aile büyüklerinin ve ustanın “garantili”
taş duvarı ile birlikte yapılan bu ölçüye, hesaba, kitaba sığmaz merdivenleri görür görmez, madem
mâni olamıyoruz, “samba merdiven”i düşünerek:
- Moralini bozma Hoca, dedim, çözeriz!...
Öylesine nâzik bir mesele ki bu, “olmamış, böyle merdiven mi olur?” desen, ortalık karışacak,
Hoca daha ayak basmayacak oraya, nitekim; her şeyden önce “garantili” taş duvarı yapan Selahaddin
usta neyse de, evi yapan Gesili baş usta beni hiç sevmedi, araya Hoca'nın Kantar'dan komşuları girdi
de “oğlum Kasap abini dinle!...” diye oğlan beni yine dinlemedi ama lütfen selâmımı alır oldu, daha
sonra da tesisatcıya “insanlar lâzım olunca taharet musluğunu aramasalar, usta!...” dedim de, adam
işi bıraktı, iyi mi? Sonradan öğrendim ki ne tesisatcısı üniversitede, millî bacanağın güvenlik görevlisi
imiş!...
Neyse!...
Hoca'yı nazara uğratan, bu samba merdivenden çok, bana güveni oldu. Bizzat şahidim, abi-
kardeş, uzak-yakın, oğul-uşak, konu-komşu kaç kişiyi çizginin bu tarafına geçirmedi, ama nazar

Allah'tan, olacağa mâni olunmuyor, olacak oldu, Hoca nereden baksan dört metre altmış santimden
düştü ve üç kaburga kemiği kırıldı, göz edenin ...
Aslında Hoca'yı, Allah ailesine ve bize bağışladı, böyle düşünmek rahatlatıyor insanı, en iyisi
bu!...
Merdivenin hikâyesi şöyle; Hoca'nın bağ evine girebilmek için dediğim gibi kaba ocak taşı ile
28-30 santim rıht yüksekliği, 30-35 santim basamak genişliğinde 17 basamak inip çıkmak artık bizim
gibi kırkını geçmişler için pek kolay olmuyor. Bir gün Hoca aradı, “bak Kasap, Bekir abi burada ona
veriyorum telefonu” dedi. Bekir abi, “Abdülkadir sağı solu toparlıyor, kilit parke taş döşüyor,
merdiven için sen “çözeriz, hallederiz” demişsin, eğer halâ bu sözün geçerliyse bir an önce hallet,
yoksa Abdülkadir'e yıkalım, Mehmet!...” dedi.
-Peki, tamam ben üstleniyorum abi, dedim.
Bir kalıpçı ustası aldım, götürdüm, ne kırkbirincisi belki ellibirinci defa da ona anlattım bu
samba merdiveni.
İşte Hoca, o gün bu merdivenin kalıbını söküyormuş, aşağıda küçük oğlu Ali Tâlha anahtar
istemiş.
- Döndüm müdürüm, diyor Hoca, cebimden anahtarlığı çıkardım tam attım, atmadım,
ucundaki flaşbellek geldi hatırıma, hatta gördüm, şimdi bu çocuk anahtarlığı tutamayacak, yere kilit
parke taşın üstüne düşecek ve benim onca çalışmamı yedeklediğim flaşbellek kırılacak!... Bu
düşünceyle elimden daha çıkmakta olan anahtarlığa şöyle bir uzandım ve eyvah düşüyorum, korkuluk
da yok, görüyor musun dedim, kendi kendime ve sırtım sahanlığa çarptı, başım, kolum da aşağıda
yere...
- Zınk diye düştüm, bir an her şey karardı, soluk alamadığımı hissettim, kendime gelir gibi
oldum, elim ayağım iyi ancak halâ nefes almakta zorlanıyordum. Ali Tâlha ilk yardımcı,
-Aman hiç kımıldama baba, dedi, ben ambulans çağırdım onu karşılamaya gidiyorum.
-Şöyle bir düşündüm, bu ambulans gelecek, Dutderesi sokağı bulacak, beni sedyeye
bağlayacaklar, bu merdivenden çıkartacaklar, çok zor dedim ve ya Allah, bismillah diyerek kalktım o
merdivenleri çıktım, komşular konuşuyorlardı;
- O ağır gövde ile adam şu merdivenden düştü, bir şeyin yok inşallah, görüyor musun
kalkmasaydın bari Mustafa efendi, böyle bir şeyler söylüyorlardı, o aralık ambulans geldi ve beni
zangır zangır, hoplata hoplata kırık kaburgalar üstünde hastaneye getirdiler, müdürüm.
Yapılan işte bir şey yok da, büyük geçmiş olsun, başta dediğim gibi nazar nazar, Allah
esirgesin...
“CEPHEYİ KORUMAK LÂZIM”
Bekir abi, uzun süredir belki on yıl var ki, daha 2007 anayasa referandumundan bu yana böyle
düşündüğünü söyledi. “Dolayısıyla” dedi, “Kayseri Ticaret Odası seçimlerinde Ömer Gülsoy'un örtülü
de olsa iktidar tarafından desteklenmesi normal, Devlet Bahçeli'nin desteğinin bir karşılığı olmalı,
cepheyi korumak lâzım!...”

9 Eylül 2017 günü Mustafa Tekelli beyin bağında, daha doğrusu bağevinin balkonunda
oturduk. Nuh Ali abi Hicaz'dan dönmüş, oturmaya gelmedi ama Bekir abi telefonla; “Canlı yayındasın,
reis Hoş geldin...” diyerek sesini bize de duyurdu. İyiymiş, ayaklarının şişliğinden başka bir sıkıntısı
yokmuş!...
Bu hafta, Kurban bayramı bayramlaşma oturması idi. Bayramlaşma, hoş-beş, milletin saçı,
başı, kulağıydı derken Ticaret Odası seçimleri kulisi için sabırsızlık had safhaya çıktı. Yetmedi, hane
sahibinin mağazaya gelen bilinen şeylerle görüşmesini anlatması üstelik oldu. “Adamlar” diyor
Mustafa Tekelli bey, “insanın aklı ile dalga geçiyor, neresi bombalanmış, öyle mi, kim bombalamış,
Natocular olmasın mutlaka onlardır...” gibi!...
Müsiad Kayseri Şube Başkanının (Nedim Olgunharputlu) Ticaret Odası seçimlerinde adaylığını
açıklaması, Mustafa Tekelli beyin Müsiad'ın istişare heyetinde yer almasının yanında, iktidarın veya
mensup siyasilerin bu adaylık ilânını tasvip etmemeleri, tam Bizim Oturmalık bir mesele...
Tekelli'nin “Karar, Müsiad Yönetiminin sorumluluğunda...” demesine rağmen, ne satır arası
açıkça söylenenleren anlaşılan, genel kanaat olarak iktidar mensubu siyasilerce desteklenen Ömer
Gülsoy'un ülkücü oluşunun Müsiad tarafından tasvip edilmediğidir.
Bekir abi, “Cepheyi korumak lâzım düşüncesinin işte tam da bu gün için geçerli olduğunu”
söyledi. “Ve Anadolu ve çevresine bakınca bölge devletleri ve dünya hakimiyeti derdi olan ülkelerin
tavırları bizi buna zorluyor.”
“Cephe dediğimde yüzde 60-70 millet, kalan da her neyse o, Ankara'da şehrimizi temsil eden
siyasilerin dağınık ve ferdi düşüncelerine ve açıklamalarına takılmamak lâzım, bu işlerde olmazsa
olmaz, olmaz...” diyor.
Bir ara Mustafa Tekelli, bir filmden söz etti. Filmin adını yazdığı notu cebinden çıkartıp okudu,
Ermeni meselesini konu eden bir filimmiş, “senin seyretmeni isterim Bekir abi, ABD'de iki eyalet
kalmış soykırım tasarısını kabul etmeyen” dedi.
Ben Ermeni meselesinin çok önemli olmadığını, devletler arası ilişkilerin sürekli bu gibi
meseleleri gündeme getirerek birbirleriyle konuştuklarını söylemeye çalıştım. “Hatta” dedim, “biliyor
musun KKTC'nin başka ülkelerce tanınmamasını bizim (tamam bu cümle benim boyumu kat be kat
aşar da her nedense diyemiyorum; Hatay örneğini biliyoruz, göçdürülenleri biliyoruz, nüfusu biliyoruz,
her hangi bir zor seçimlerde ilhakın getirisini tahmin edebiliyoruz, Annan referandumunu biliyoruz,
yok parayı bilmiyoruz, duyuyoruz ve bütün bunların ve daha bir sürü benzer tavrın şahsiyetli bir
devlet tavrı olduğunu biliyoruz) istemediğimizi?” Mustafa Tekelli bey, beni tam cepheden ancak
doksan derece sağa dönmekle görebilirdi, öyle yaptı ve “vay Mehmet Kasap, sen de bana neler
söylüyorsun?” dercesine acı acı baktı...
Ve Recep Tayyip Erdoğan beyin bu Ermeni meselesini gündeme getiren ülkelerin takibi ve
olası “karar”ın önlenmesi için bir komisyon kurmuş olduğunu söyledi. Ve devamla “Nurettin Hoca”
dedi, “Anakara'ya telefon etti,” konuşan bu komisyonun başkanıymış Hoca'ya demiş ki; “Endişe
etmeyin hocam, dün ben bu iş için Ermenistan'da idim, bu meseleyi gündeme getirmeyin dedim,
getirmeyecekler...”
Diyecek bir sözümüz yok, zaten o ara hemen yanımda oturan Hoca'nın sesini duydum;

- Dünyada Ermenistan'ın eser miktar tanınırlığı da yok, ağırlığı da!...
KARZ-I HASEN
Akşamın ilerleyen saatinde nasıl oldu da söz bankaların aşırı kârından, faziden açıldı
kaçırmışım ama, Mustafa Tekelli bey, babası rahmetli Muharrem amcaya atfen, derdi ki, dedi; “Aman
oğlum, bankayla çalışmayın, ödeme şu, bu mecbur kalırsanız, helâda kaldığınız kadar olsun!...” Çünkü
dedi, “Bankadan bu gün para alıyorsun, dünden başlatıyor, ödediğinde ise yarını esas alıyor...”
İbrahim abinin sesini duydum; “Bir yasak mı var?” dedi. “Karz-ı hasen yapın, neden
yapılmıyorsa?”
- Sen hiç karz-ı hasen yaptın mı İbrahim abi? Dedi, Bekir abi...
Kaç kere tekrar etti soruyu, İbrahim abi anlamadı... Sonra;
- Ben yaptım abi, dedi. Baktım artık zengin oldum, şu kadar miktarı ayırdım, gördüğüm
ihtiyacı olana verdim veya isteyene... Geri gelen de oldu, gelmeyen de!... Fakat parayı alan için şartlar
öylesine ağır ki, ekmeğin yanında kuru soğana izin yok!...
İbrahim abi, “ben senin yaptığın şekilde düşünmüyorum,” dedi. “Fazlası olan getirecek havuza
bırakacak, lâzım olunca da havuzdan alacak, geri gelmemesi olmaz, olmayacak!..” İbrahim abinin
benim bildiğim otuz yıla yakın zamandır yapmak istediği bir iş bu. Fakat yanına, meselâ bir kaç bin
liradan geçecek on tane arkadaş-dost-ortak bulamadığı için uygulanma şansı bulamamış proje, daha
doğrusu hayâl olarak kalmıştır. Tabii ki bu proje ferden ferda yapılmayı öngören bir karz-ı hasen
olmaktan uzaktır.
Üstad, İman ve İslâm Atlası'nda Hadislerle Dünya Nizâmı Bölümünde yazmış;
- Bir şeyin borç olarak verilmesi, sadaka edilmesinden üstündür.
- Cebrâil bana dedi ki; “İstediğin kadar yaşa, sonunda öleceksin. Dilediğini sev, sonunda
ayrılacaksın. İstediğini yap, sonunda hesabını vereceksin. Bil ki müminin şerefi, geceleri ibadette, ve
izzeti de halktan hiçbir şey istememektedir.”
“BİR YASAK MI VAR?”
İbrahim abi ne kadar güzel sordu; “Bir yasak mı var?”
Nâzik bir mesele vesselâm, dinlerken bile betimiz benzimiz soluyor, nasıl ölünecekse?
De, İbrahim abinin karz-ı hasen için “bir yasak mı var, neden yapılmıyorsa?” sorusu bana
İslâm inkılâbında, Büyük Doğu'nun aksiyon metodu olarak “Sahabe örneği ve kanun yolundan zuhur”
esaslarını hatırlattı fakat, bu husuta konuşmak için vaktin oldukça ilerlemiş olduğu ve dinlenmemek
endişesinden çok, kem-küm eder, anlatamazdım belki de!... Veya benimki zoraki bir alâkalandırma,
aşırı bir hayâl...
En iyisi bu meseleyi bir punduna getirip Mustafa Cabat Hoca'dan dinlemek!...
İBRAHİM ABİ...

İki gün önce İbrahim abi (Gengeç) ameliyat olmuş. Diş yaptırmak için sekiz dişini birden
çektirince morfin fazla olmuş galiba, öyle olunca bağırsak delinmiş ve iltihap vücuda yayılmış,
dolayısıyla kana karışmış, belki diyor doktorlar bu o kadar önemli değil ama bu şekilde iki gün nasıl
olsa ağrıya dayanırım düşüncesiyle doktora gitmeyip müdahale edilmeyince, oldukça riskli bir
durum... Öyle ki, İbrahim abi henüz 75'inde ama, her hastane kabul etmiyor, ta o kadar.
Bir şekilde ulaşılan Nihat Bengisu hocanın telefon ricası üzerine Acıbadem hastanesinde
müdahale ediliyor ve bir haftaya yakın yoğun bakımda sıkı bir antibiyotik tedavisi ile şu anda özel
odasında (26 Eylül akşamı) televizyonda haber izleyebilir durumda...
Ben, hastanede İbrahim abiyi ilki ameliyatın ertesi (Cuma) günü yoğun bakım servisinde,
ikincisi de (Salı günü) özel odasında ziyaret ettim, epey bir süre sohbet ettik, daha doğrusu o konuştu
ben dinledim fakat burnunun alnına birleştiği yerde ve alnında belirgin yara izleri dikkatimi çekti. Yani
oksijen maskesinin sebep olacağı türden yaralar değildi, sordum;
Yenge, hiç sorma abi, dedi. Aşağıda yoğun bakımda yatağa oturtmuşlar, yalnız bırakıp
gitmişler, bu da uyumuş ve yüz üstü düşmüş, artık nerelere çarptıysa bu yaralar ondan.
Adı Acıbadem, kime ne diyeceksin, bu işin üstesinden bu gün için söylüyorum, bir tek Recep
Tayyip Erdoğan bey gelebilir, böyle güzel bir ülkede yaşıyoruz veya öleceğiz işte!...
Allah'tan İbrahim abiye acil şifa diliyoruz, Nihat Bengisu hocanın telefonunun temini,
ambulans vb diğer yardımları için de Cafer Beydilli bey'e teşekkür ediyoruz.
İbrahim abiyi tek kelime halinde anlat deseler, “insan” demek lâzım her halde, sınır iki
kelimeye çıkartılsa “iyi insan”, daha deseler; “bakmayın boyunun kısalığına, o kadar da yerin altında,
çiziktirir gider.”
Bir aralar İstanbul'a takıldı, kravatlar, lacivert takımlar falan... Yapamadı, İstanbul sağlam
ayakkabı, (pardon) dost ister tabii...
Hep büyülüdür İstanbul...
Devamında plân İstanbul'dan, beni tek anlayan dediği “Yozgatlılar” adına burada dükkan
açmaya kalktı, gelinen noktada söylenebilecek tek şey, tüm tarafların yanlış ata, hem de ne yanlış at,
oynamış olduğu!...
Ben İbrahim abinin hep “demediğine” baktım, naif Süleymancılığı da dahil hiç bunalıp
sıkılmadım, son zamanlardaki suskunluğunun veya duygusallığının sebebi tahmin edilemez değil!...
Dolayısıyla İbrahim abi, 23 Eylül 2017 günü Cabat Hoca'daki oturmaya da gelemedi. Hoca,
Talas Harman Dutderesi Sokağında bulunan bağda kabul etti oturmayı. Yukarıda anlatmıştım, “Büyük
Kaza” başlığıyla Hoca'nın düştüğü samba merdivenlerin hikâyesini, işte o merdivenlerden farkında
olarak olmayarak inenler, (Herkesi takip edemedim tabii de, bir tek Nuh Ali abi ile Bekir abinin
teklemeden veya farkında olarak indiklerini gördüm.) Hoca'nın yeni evinde öyle kabul heyeti üyeliği
yaptılar ki ne türlü; Salim abi çatı kaplama tahtasından çiviler çıkmış, eline çekiç al uçlarını ez dedi,
Hasbaşkan kancalar olmamış “güzel lâma demirleri” olması lâzımdı dedi, Cafer bey şunu söyledi,
Tekelli bey bunu, Tekelioğlu balkon korkuluk duvarları ile pencere parapet duvarlarını engin buldu,
yanyana oturuyorduk, gerekçesini sorunca;

- Önce pvc çerçeveler bulundu, duvar sonradan, dedim.
Bu heyet hali davranışlara Hoca da şaşırdı, dahası Bekir abi, Salim abiye demeden edemedi;
- Salim sana böyle ne olmuş?
Ve cebinden iki tane altın çıkartarak birisini Hoca'ya uzattı, diğerini de bana doğru masanın
üstüne bıraktı “bu da oturma arkadaşlarından senin bağın hediyesi, Mehmet” dedi...

PLÂKA SAYIMIZ
-Kaç, Salim dedi, Bekir abi,
-Plâka sayımız kaç? Salim abi;
-81 başkanım amma, yakında 83, Halep'i de sayarsak belki 84 olacak!... Sonra, Lozan'dan
maddeler açıklamaya çalıştı, anlaşma maddelerini kastederek; bu sınırlar değişirse Musul, Kerkük ve
Halep'teki haklarımız gündeme gelir, şeklinde açık açık yazılmış, dedi.
Bu ve benzeri gerekçeler için İlber Ortaylı; “herkes bir şeyler söylüyor, ben rastlamadım ama,
bu gerekçelerin bir yerlerde yazılması gerekmez, her zaman öne sürülebilecek gerekçeler...” diyor.
Nuh Ali abi Hacc'dan geldi. Beş gün Medine-i Menevvere'de, Otuz gün de Mekke-i
Mükerreme'de kalmışlar. “Çok yerleri ziyaret imkânınız oldu o zaman Nuh Ali abi” dedim. Başıyla
“evet” dedi, “Cennet-i Muallâ'yı ziyaret ettik, Hira Dağına çıktım Kasap” dedi. Tekelli'ydi galiba;
-Kaç Umre, kaç Hacc ırafık? (1989 yılında rahmetli Durmuş Akçakaya abi de olmak üzere
Tekelli ve Nuh Ali abi yengehanımlarla birlikte Hacc ibadetini yerine getirmişlerdi.)
-İki Hacc, iki Umre...
Ne güzel darısı gitmeyenlere, yani bize. Allah Nuh Ali abinin ve bütün gidenlerin Haccını da
Umresini de kabul etsin, amin...
Hoca Kızgın ve Kırgın Matruşka kitabını verdi birer tane, kitabın hikâyesini ayrıca yazmak
lâzım, Tekelioğlu Beyza Bilgin'in lâiklik görüşlerine takılmış, son paragrafını okudu, “Ne işi var burada
bu yazının, tanıyor musun Hocam, bu kadını?” dedi, Hoca da;
-E tanıyorum tabii, şeyin teki, dedi. Olumsuz manâda tabii... (İdarehanede Üstad'ın bana bir
vesile “olumluysa b.k'tan” dedikleri hâtıramı anlattım.) Başkaca da pek ilgilenen olmadı...
KÜRDİSTAN...
1980'lerde PKK adının yeni yeni duyulduğu ve Meclis'ce çekiç güce izin verildiği günlerde,
Bizim Oturma da dahil, oturmalarda veya bir takım konferanslarda hattâ gazete köşelerinde Kürt
Tarihi yazılıyor, yazılmaya başlandı diyenler oyunu anlamış demek ki!... Kısmı âzamımız da, lisân ile
kem küm etse de, fiilen yurtta sulh cihanda sulh ürkekliğine bel bağlamış, oyunu anlayamamıştık...
Düşüşümüz de bundan olmalı, oyunu anlayamamaktan!...

25 Eylül 2017 günü Mesut Barzani, başta Irak olmak üzere Türkiye, İran ve Rusya, hâtta
görünüşte ABD'nin muhalefetine rağmen, söylendiğine göre Pentagon-CIA'nın desteğiyle bağımsızlık
referandumu yaptı. Bu sonu olmayan harekete bir tek İsrail açık destek verdi...
Bundan on yıl kadar önce, Ankara'da bir kısmı emekli yüksek yargı mensubu hukukçulardan,
adeta bu gün Türkiye için açıkca konuşulmasa bile erbabının kafasının arkasını kurcalayan 22 ilde
yapılması mümkün olan benzer referandumun veya bu illeri kapsayan alanın sınır adı altında dile
getirilebileceğinin baba Molla Mustafa Barzani'nin hayâli olduğunu dinlemiştim de, bu kadarına
ihtimal vermemiştim.
Hacc dönüşü sebebiyle bu hafta Nuh Ali beyin Eşek Meydanı taraflarındaki bağında oturduk.
Fincanda zemzem ile tabakta hurma ikram edildi. (30 Eylül 2017)
Mustafa Tekelioğlu, bağımsız Kürdistan referandumuna Recep Tayyip Erdoğan beyin öfkesini
dile getirdi; bu öfkenin Uluslar arası camiada pek hoş karşılanmadığını, öyle vana kısmalar, sınır
kapamalar vb ifadelerin batı ülkelerince abartılarak insan hakları ihlâli olarak fatura edilebileceğini
söyledi. Mustafa Tekelli de bu şekilde düşündüğünü belirterek Tekelioğlu'na abisini kastederek sordu;
-Peki Mehmet Tekelioğlu'nu okudun mu, o nasıl düşünüyor?
-Okudum tabii, nasıl düşünecek böyle düşünüyor, dedi. Bekir abi de;
-Recep Tayyip Erdoğan beyin öfkesi sanıyorum, Suriye için olmalı, yani, Kürdistan'a Irak'ta
kimse bir şey söylemiyor ama burasının Suriye üzerinden veya kuzeyinden Akdeniz'e açılmasına mani
olunmaya çalışılıyor gibime geliyor, dedi. Ayrıca, tabii ortalıkta dolaşan meşhur “Harita”ya göre yarın
senin (Türkiye) sınırların içerisinde bulunan 22 şehirde de referandum yapılmasının veya bu talebin
önüne geçilmek isteniyor diyerek Mustafa Cabat Hoca'ya sordu;
-Mustafa, bu hafta Teke Tek programını izledin mi? Hoca,
-Yok abi seyretmedim.
-O programda İlber Ortaylı, kürt yahudilerinden söz etti. Barzanilerin (aşiret kastediliyor)
yahudi olduklarını, bu gün İsrail'in Kürdistan hamiliğinden bunu anlamak mümkün gibi...
ANALAR DERT YER...
7 Ekim 2017 günü Bekir abinin bağ evinde oturduk. Balkona panel cam yapılmış, duvar
boyanmış. Birkaç hafta önce Bekir abi söylemişti, “Balkonu oturma için hazırlıyorum...” diye. Güzel
olmuş, güle güle kullansınlar... Nasıl anlatayım; hava hafif rüzgârlı, rüzgâr uğultusundan değil de, ağaç
dallarının sallanmasından hissediliyor. Elektrikli şömine için Nuh Ali abi, elini şöyle uzatan hocaya
“Yok hoca” diyor “bunun görüntüsü yeter!...”
Mustafa Tekelli bey, fetoş dâvalarının kararları verilmeye başladı, siyasette de fetoşculuğun
kriterleri yerli yerine oturdu sayılır, çok şükür ki, en hararetli himmet zamanlarında dahî tam
anlayamamışsak bile tongaya düşmedik!... Bekir abi, “evet” dedi, meselâ Genel Merkezde yerel
yöneticiler için şu üç-dört husus inceleniyor; 15 Temmuz akşamı nerede olduğu, 17-25 Aralık 2013'ten
sonra bankasya ilişkisi, çevre-kamuoyu izlenimleri ve bylock programı... Bunların cevapları net bir
şekilde aranıyor ve karara esas teşkil ediyor. Teklifi kabul eden, ediyor, değilse kendileri bilir...

Ben, Mustafa Tekelli beyin “tongaya düşmedik” tespitine, Türkçe Olimpiyatları, Ergenekon
savcıları, Melikşah Üniversitesine yönelik çalışmalar, bir takım filimler ve atamalar yönüyle, Mustafa
Cabat hocanın 1995'ten itibaren Ufuk Lisesi'nde başlattığı fetoş bir, fetoş iki, fetoş üç cd'lerine
rağmen çoğumuzun bir şekilde “tonga”dan payını almış olabileceğini söyleyerek itiraz ettim; “Dînî
bakım dışında goller yedik, yetmedi, anlatılanlara baktım da ergenekon savcılarına lâzım olan
fotokopileri İstanbul'a gidip yaptırasım gelmişti, ta o kadar!...” dedim. Mustafa Tekelioğlu, “Evet,
imani bakımdan bize tesir edemediler” dedi. Hoca; ellerini şöyle göğsünün altından tuttu, yukarı aşağı
hareket ettirerek “Göğüs şovu yaptırıyorlardı, körpe çocuklara, adeta defile, bişeref adamlar!...”
diyerek saydırdı da saydırdı, “Kimseye anlatamadık!...” dedi...
Tekelli, hâlen tutuklu bulunan bir kaç isim söyledi söylemedi, “Aslında bunlar için bir şeyler
yapmak lâzım ama yapılmıyor, yapamıyoruz...” dedi. Ben, bylock programının nasıl elde
edilebileceğini, yani parasını veren herkesin bu programa sahip olup olamayacağını sordum, Cabat
hoca; “Olur mu müdürm?” dedi, “bu Kanada'da veya öyle bir yerde yazılımı yapılmış özel bir program,
öyle her isteyen sahip olamaz!...” Salim abi de; “Otuzbeş karakterli bir şifreyle giriliyormuş, Kasap...”
dedi.
Bekir abi, Tekelli'nin “yapılmıyor, yapamıyoruz” dediği yardım için; “Evet bu telefon işi
söylendiği gibi ciddi, farklı şeyler konabiliyor önünüze!...” diyerek, bir şekilde gereken her şeyin
yapılmaya çalışıldığını söyledi. Ve bu fetoş işinin Mustafa Cabat'ın cd'li tespitleri bir yana, Kayseri'de
Şeker Operasyonu ile su yüzüne çıktığını anlattı. Tarih, 2010 sonu Kasım, Aralık ayları...
“O Operasyonda” dedi, “Sorgudan çıkan belli insanlar bize gelip;”
-Abi, bunun adı Şeker dâvası, belediyeler dâhil iktidar mensuplarına ağıza alınmayacak
küfürler ederek, bağlantı kurmaya çalışıyorlar, hedef sizlersiniz!...
-Bir, iki derken baktık olacak gibi değil, sağolsun Taner Yıldız bey aracılığıyla durumu
Ankara'ya ilettik. İşimiz çok kolay olmadı, düşünebiliyor musunuz, sen fetoşu anlatıyorsun; kardinal
diyorsun, savcı-sorgu diyorsun, soru-dershane-üniversite diyorsun bakanlar kurulunda bir tarafında
kim oturuyor, öbür yanında kim?
Bu başlığa nasıl geldik, kaçırmışım ama Mustafa Tekelli, “Bekir abi derdi, böyle bir atasözü”
diyerek söylemeye başladı “Analar dert yer, yesin...” Bekir abi; “Evet, anam söylerdi” dedi “Analar
dert yer, yarım yarım dört yer...” Yokluk, fakirlik diz boyu ama yufka, gönlü ganî ana yüreği de böyle
bir şey işte...

KİTAP FUARI
21 Ekim 2017'de “Bizim Oturma” Cafer beyde idi. Havaalanı, şu bu teşrifatçılık, yani gayet özel
sebeplerle ben oldukça geç katıldım. Kahveyi kaçırmak önemli değil de sohbetin başlangıcına
yetişemedim. Vakıa gerek şehirde gerekse genelde gündem belli olmasına rağmen “sohbetin” nasıl
başladığını görmek önemli. Belli olan gündem de şu şekilde; Kayseri Büyükşehir Belediyesinin
organize ettiği Birinci Kitap Fuarı ve İstanbul'dan sonra parti tarafından istenen Ankara, Bursa ve
Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanlarının istifaları...

Mustafa Tekelli, Fuar'ın çok olumlu tepkiler aldığını, şehrin havasının değiştiğini söyledi.
Özellikle Fuar'a davetli olarak gelen yazarların (biraz da Evliya Çelebi ağzıyla) “daha böyle bir
organizasyon görmedik!” şeklindeki ifadeleri bunu gösteriyordu, bir tek “İslâmcı yazar” “İhsan
Eliaçık'ın provakosyonu olmasaydı,” dedi ve Mustafa Cabat'a sordu:
-Ne diyorsun Mustafa Cabat hoca, dedi, “İslâmcı yazar” İhsan Eliaçık'ın bu davranışlarına,
haberin var değil mi?
-Ne diyeceğim, İsmail Mektebini bitiremeyen nâdir kişilerden birisine, dedi. (Hoca, İslâm
Enstitüsüne oldum olası öyle der.)
Sonra Bekir abi, Fuar'a katılan İlber Ortaylı için;
-Dâvet telefonuna Fatma Sultanla (Menajeri, asistanı olmalı, Mustafa Tekelioğlu, İlber
Ortaylı'nın eşinin olmadığını söyledi) görüşün demiş. Bu adamların bildikleri her ne biliyorlarsa
bilgileri kendilerine, din iman da bir tarafa, ahlâken söylenecek bir şey yok dedi.
Mustafa Tekelli hayretle, “biz” dedi, “Müsiad'da dâvet ettiğimiz konuşmacılara en çok halı
verirdik galiba, bir de yol biletleri alınırdı ve yemek. Para verdiğimizi hatırlamıyorum.”
Kitap Fuarı'nın belediye faaliyeti olarak düzenlenmesi veya yayınevi-belediye ilişkisi
bakımından değil de, bizatihî olay hakkında yazar-görüş, yazar-okuyucu, okuyucu-kitap ilişkisi
bakımından çok şey söylenebilir. Bütün bunlar bir yana, benim asıl söylemek istediğim; İlber
Ortaylı'nın dâvet telefonunu “Fatma Sultan”a havalesine ilişkin olarak, hani şu geçen senelerde vefat
etmişti Yaşar Nuri Öztürk, işte bunun için İrfan Gündüz anlatmışmış, bizim Cabat hoca söylerdi hep,
“Bunlarla duygusal ilişkiye! gir, İslâm'ın lehine bile yazarlar!...”
Akıl da tuhaf bir, yok organ değil, insana ait bir kavrama, düşünme yeteneği, oraya hangi
düşüncenin ne zaman geleceği belli olmuyor, böyle işte!...
YAZAR OKUMALARI
Mustafa Tekelli devamla, “dün” dedi, “Nevşehir'de Sami Güçlü ve beraberindekilerle beraber
Milli Eğitimin de desteğiyle yürütülen Anadolu Mektebi Yazar Okumaları Projesi etkinliğinde Tarık
Buğra ve eserleri anlatıldı. Sonra sahneye bir kadın çıktı, çok duygulu idi zor konuşuyordu, herkese
teşekkür etti, Tarık Buğra'nın eşi imiş.”
-Biliyorsunuz bu proje, diyerek bilgi verdi, milli ve mânevi değerlere sahip çıkan, kültürümüze
önemli katkıları olan şair ve yazarların eserlerini öğrencilere okutmak ve okudukları yazarların
eserlerini değerlendirilmelerini sağlamaktır. Proje, Sami Güçlü beyin başkanlığında, Milli Eğitimin
desteğiyle yürütülüyor, yazarlardan bazıları ise Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cemil Meriç, Cengiz
Aytmatov, Yahya Kemâl, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mustafa Kutlu, Nurettin Topçu vd.
Bu proje benim ilgi alanımda değildi, Adapazarı-Sakarya ve Sami Güçlü adı geçince Hasbaşkan
bir şeyler söyledi mi hatırlamıyorum, işin içinde Milli Eğitim olunca Hoca zaten bir şey söylemez, ne
Salim abi, ne Hayrettin abi, ne de oturma başkanı olarak Nuh Ali abi ve başka ağalar da bir şey
söylemediler...
ZEUGMA MOZAİKLERİ

Akşamın ilerleyen saatlerinde Cafer bey, “Kış gelmiş, arabaşı ikram edeceğim, masaya
buyrun.” diyerek, sandalyeleri düzeltmeye çalışırken, Tekelli, Gaziantep'teki Zeugma Müzesi'nden söz
etti. Müzenin ihtişamından, mozaiklerin sergileniş biçim ve düzeninden ve bana sordu;
-Mehmet bey sen görmüşsündür, öyle değil mi, dedi.
-Gördüm abi, dedim, Çingene kızı Gaia, 360 derece bakar, başka mozaikler de var tabii.
Orada anlatmadım ama, Fırat Nehrinin iki yanını, Nizip-Birecik'ten güneye doğru Suriye
sınırına Karkamış'a kadar batıda Gaziantep, doğuda Şanlıurfa ve kuzeyde neredeyse Atatürk Barajı'na
kadar batıda Gaziantep, doğuda Şanlıurfa, Baraj'la birlikte güneyde Şanlıurfa, kuzeyde Adıyaman,
devamla güneyde Diyarbakır olmak üzere neredeyse Keban Barajı'na kadar (haydi biraz abartayım)
yürüyerek gördüm.
Geçit manasında kullanılan Zeugma bugün Belkıs adıyla Fırat nehri üzerindeki Birecik barajının
kıyısında Gaziantep-Nizip ilçesine bağlı bir mahalle olmuştur artık. Belkıs'ın kuzeyinde nehri takiple
Rumkale vardır, Rumkale'nin karşısında yani nehrin doğusunda Şanlıurfa-Halfeti bulunur. Rumkale'de
yapılmak istenen bir ahşap iskelenin imar planı incelemesinde bulunmuştum.
Mustafa Tekelli'nin bahsettiği mozaiklerin, yapılan arkeolojik kazılarda, Miladın başlangıç
yıllarında nehir kıyısına yerleşen tüccar evlerinin yer döşemelerinde kullanıldığı tespit edilmiştir.
Söz mozaikten, müzeden açılınca Nuh Ali abi Şanlıurfa Göbeklitepe'den söz etti. Söylendiğine
göre Göbeklitepe onüçbin yıl geriye gidiyor ki, sekiz dokuz bin yıllık Konya-Çumra Çatalhöyük'e
oldukça fark atmış durumda. Bir görüşe göre, kent meydanında muhtemelen kadın ve erkek cinslerini
ifade eden başak figürleri tarım, zirai üretim, etrafındaki dikilitaşlar toplum, halk olabilir, başka bir
görüşe göre ise, burada cinsiyet veya dişillik yok, gökyüzünü, yıldızları uzay gözlem evi olabilir,
bitmedi; Türk soyu için Ortaasyalara gidilmeseydi, burası yani Şanlıurfa Göbeklitepe Türk'ün merkezi,
hattâ insanlığın merkezi olabilirdi diyenler var. Anlaşılan arkeologlarca kahve falı seansı başladı....
ŞEHRE İHANET!...
“İhanet” ithamı veya adıyla değil de “kentsel rant, yandaşa peşkeş” vb ifadelerle muhalefet
partileri ile bizim Mimarlar Odası yetkilileri sürekli söylüyorlardı fakat tesiri yoktu, ciddiye
alınmıyordu. İktidar kanadından da bir tek Recep Tayyip Erdoğan bey dile getirebilirdi, evet nihayet
söyledi ve 21 Ekim'de İstanbul Esenler'de Şehir ve STK zirvesi'nde konuşan Recep Tayyip Erdoğan bey,
“Kadim şehirlerin en önemli güzelliği, ana karakterlerini kaybetmeden yeniyi bünyelerinde eritmesi,
özlerinden katarak yeniden yoğurmasıdır. İstanbul bu açıdan gerçekten müstesna bir şehirdir. Ama
biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hala da ihanet ediyoruz, ben de bundan
sorumluyum" diye konuştu.
Bizler masa etrafında oturmuş vaziyette ve Cafer bey de arabaşı servisi yaparken Mustafa
Tekelli, Recep Tayyip Erdoğan beyin bu beyanatı hakkında ne düşündüğümü sordu.
-Ne diyeyim abi dedim, herhangi bir şey söylemek mümkün mü? Şehre bir şey olmaz, nasıl
olsa otuz kırk senede bir eğer depremde yerle bir olmamışsa bu defa biz dönüştürüyoruz, yani yıkıp
yeniden yapıyoruz, doğrusu her ne ve nasılsa bu tekrarların birisinde tutturulur zahir...
Benden böyle bir cevap beklemediklerini sanıyorum, “yani” dediler.

-Meselâ bizim Mimarlar Odasının geriye doğru yirmi yıllık basın açıklamalarına bakın, bugün
Recep Tayyip Erdoğan beyin söylediklerinden farksız ama “takoz” olmaktan kurtulamamış... Yine de
ben, tarihi eser, şu bu diye şehrin kutsallaştırılmasını doğru bulmuyorum, bu tip söylemde
bulunanların sözlerinin arkasında Anadolu'nun bizim hakkımız olmadığını imâ ettiklerini
düşünüyorum.
-Sen ne diyorsun, Ağa Han ödülü, Turgut Cansever...
-Boş verin Turgut Cansever'i, Ağa Han'ı falan, ben farklı bir şey söylüyorum. Adamlar İslâm
Mimarisi yok diyorlar, en hafif ifadeyle “göçebe, eğreti”siniz buralarda diyorlar...
-Peki Osmanlı Mimarisi, kubbeler, camiler, saraylar...
-Bu defa da Hint'ten Viyana'ya kadar Osmanlı, dolayısıyla Hindistan'da farklı, Bursa'da farklı,
Edirne'de farklı, Bosna'da farklı, bunlar yerel mimari, etnisiteye dayanan mimari deniyor... Bakın,
bizim Oda'nın düzenlediği bir kongrede yine Fikret beyin (Karakaya) kurduğu Bezmara Topluluğu'nun
özgün çalgılarıyla seslendirdiği, Fikret beyin çok sevdiğini ve adını büyük bir musiki edâsıyla
söylediğini düşündüğüm ünlü Rumen tarihçi ve bestekâr Dimitri Kantemiroğlu ile 16. ve 17. yüzyıl
diğer Osmanlı bestecilerinin (en başlarda Leh Albertus Bobovius veya buradaki adıyla santurî Ali Ufkî
beyin olduğu muhakkaktır) eserlerinden oluşan konseri ile Osmanlı dünyasının müzikâl duyarlığının
yansıtıldığı (burada bile yukarıda söylemeye çalıştığım göçebelik, eğretilik imâsı var) kongrede
sunulan bildirilere bir göz atalım:
Afife Batur Kongre editörlerinden; “Kongrenin başarısı, öncelikle Osmanlı mimarlık
tarihçiliğine yeni ufuklar açabilecek bildiri toplamının yanısıra, siyasi ve ideolojik konvansiyonlara
bağımlılığın artık terkedilmesini yüksek sesle artık istemesiydi. Osmanlı kimliğini ve bu kimliğin
gösterimlerini nasıl algılayabileceğimizin notları, Şam veya Girit ya da İstanbul ve diğerleri üzerine
konuşmacıların sunumlarıyla tartışmaya açıldı. Ve bu mirasla yaşama yollarını, özellikle kentsel
bağlamda nasıl bulabileceğimiz konuşuldu. Kentsel korumanın kırılganlıkları irdelendi. Osmanlı mirası
üstündeki “ötekileştirme” ipoteği tartışıldı. Osmanlı mimarlığının uluslarüstü bir miras olduğu, bunun
için uluslarötesi bir yaklaşımla ele alınması konusunda genellikle hemfikir olundu.”
Oktay Ekinci Oda Başkanı; “Tartışma konusu siyasal eğilimlerden bir bölümü, Cumhuriyet
devriminin temel ilkelerinden uzaklaşıldığı 1950 sonrasının genel yozlaşma trendini yine 1950 sonrası
politikalara bağlamak yerine, genelde Cumhuriyet'le özdeş kılarak, Osmanlının hanedan düzenini
değilse bile toplumsal düzenini yeniden canlandırmanın özlemini yaratma peşindeler. Son aşamada
şeriat düzenine ulaşmanın kültürel alt yapısını da oluşturma amacına hizmet eden bu gibi görüşlerin
yine Osmanlı dönemiyle ilgili öne çıkardıkları başlıca simgeler de görkemli camiler, saray ve padişahlar
ve üç kıtaya yayılan imparatorluktur.
Tarihte kalan olguların siyasal amaçlara alet edilmesinden başka anlam taşımayan bu bakışın
karşısında ise gericiliğe hizmet etmeme adına geliştirilen, ancak hizmet edenlere yakın bir kültürel
duyarsızlık içeren diğer görüş de Osmanlı düşmanlığı olarak karşımıza çıkıyor.
... Zaten çarpıcı bir koşutluk olarak da hem Osmanlının siyasal düzenine öykünen gericiler,
hem de Osmanlının tüm varlığını yadsıyarak o gericilere karşı çıkan modern'ler, sanki söz birliği
etmişlercesine tarihi kent dokularının korunması konusunda hemen hiç bir çaba göstermiyorlar.”

Doğan Kuban Kongrenin açış konuşması; “Geniş tarih perspektifinde kültürel olayları
tanımlamak ve analizini yapmak için, bunları şu ya da bu etnik kökenlere bağlamaktan çok, örneğin
bir motifin Türkler tarafından Ortaasya'dan ya da Mısır'dan getirildiğini belirlemekten daha önemli
sorun, bu büyük insan akımlarının harekete getirdiği diğer olguların içeriğini anlamaktır. Çünkü
Türkler atlarına binip ve ailelerini de arabalara koyup Avrasya'yı baştan başa geçtikleri zaman, bu
göçün çevrelerinde oluşan diğer olgular, bizzat göç'ün kendisinden daha güçlü değişimlere yol
açmıştır. ... Bu Asya tarihinin ve İslâm tarihinin ve bir bakıma Avrupa tarihinin de en önemli
olgusudur. Avrupa kavimlerinin tarihi de Türklerden önce böyle göçlerle başlamaktadır. .... Eğer
Hyung-nu'larla Çinlilerin, Göktürklerle Ortaasya'nın, Hazar, Bulgar, Peçeneklerle Slavların, diğer Türk
kavimleriyle İranlıların ya da Afganlı ve Hintlilerin, daha sonradan Arapların simbiyotik tarihleri doğru
anlaşılırsa Anadolu ile, Bizans'la, Ege ve Balkanlarla Osmanlıların ilişkileri de daha iyi anlaşılır. Ve
kültürleri de daha doğru yorumlanır, bunlar kültür ortaklıklarıdır. Ortaya çıkan sanat ürünleri o
ortamların karmaşık yapısında vardır. Yoksa Fatehpur Sikri'yi Topkapı Sarayı ile karşılaştırdığımız
zaman karşımıza çıkan benzerliklerden çok daha yoğun olan farklılıkları, bir genel İslâm kültürü
kavramı içinde yorumlamak olasılığı yoktur. Onun için de Avrupalı İstanbul'a gelip Ayasofya Bazilikası
ile camileri karşılaştırdığı zaman, doğrudan bir taklit süreci dışında bir şey düşünememiştir. Fakat
böyle düşünmeye başladığı zaman da Selimiye'yi nereye koyacağını bilemez.
.... Osmanlı'nın İslâm ortaçağında, sonraki yeni çağın yöresel bir sentezi olduğunu ve
gerçekten bağımsız bir sanat ifadesi yarattığını söyleyebiliriz. Fakat bu ifadenin anlaşılması, sadece
sanat tarihi analiziyle yetinerek değil, yeniden tanımlanacak bir tarih perspektifi içinde bir anlam
taşıyacaktır.
Uğur Tanyeli de farklı bir şey söylemiyor ve “ben” diyor “bu bildiride, Türkiye Modernite'sinin
de öteki yaratma zorunluluğuyla yüz yüze olduğu ve bu zorunluluğu Osmanlı'yı öteki haline getirerek
tatmin ettiğini savlıyorum.
Ancak, Osmanlı'nın Türkiye'de öteki haline getirilişi Suriye'de ya da Bulgaristan'da
olduğundan çok daha karmaşık bir sorun gibi gözüküyor. Türkiye dışındaki toplumlar için Osmanlı'nın
öteki kılınışı, bir redd-i miras yaparak büyük bir tarihsel yükten kurtulmanın aracıdır. Çok basit bir
anlatımla, Osmanlı yanlış olan her şeyin temsilcisidir; ülkenin modernleşmesinin önündeki en önemli
engeldir. Ve bütün bu olumsuzluklarla yüklenmişliği nedeniyle, bir Bulgar'ın, Yunanlı'nın, Sırp'ın ya da
Arap'ın üzerinde asla hak iddia etmeyeceği bir geçmişi yaratan ötekidir o. ... Ulusalcı bir ideolojinin
güdümündeki tarihyazımının başka bir seçeneği de yoktur.
Ne var ki, Türkiye'nin bu denli tek boyutlu, dolaysıyla da kolay bir redd-i miras yapma şansının
olmadığı besbelli. Cumhuriyet döneminde gelişen Türk ulusalcı tarihyazımı daha başlangıçta bir
ikilemle yüz yüzedir. Bir yanda, tüm ulusalcı yönelimler gibi Türk tarihyazımı da ukusal bir geçmiş inşa
etmek zorundadır ve bunun için Osmanlı çağı vazgeçilmez bir histiyografik malzeme oluşturmaktadır.
.... Tabii ki, Osmanlı öncesi Türk ve Türk öncesi Anadolu tarihlerinin bu histiyografik kurguya katılması
Osmanlı'yı rakipsiz olmaktan çıkarır. ... Öte yandan da, yeni Cumhuriyet önerdiği çok kapsamlı
modernleşme programları ile kendisini Osmanlı'dan kesin bir kopuş olarak tariflemek zorundadır. ...
değişimin meşrulaştırılması için kullanılabilecek en sağlam gerekçe, Osmanlı'nın başarısızlığı
biçiminde formüle edilebilir. Öteki, yani Osmanlı başarısız olmuştur; bu, yani Cumhuriyet başarılı
olacaktır. Demek ki, bir yanda her ulusalcı histiyografik kurgu için gerekli olan bir “şanlı geçmiş”

yazmak için Osmanlı'ya başvurulmakta, öte yandan da, aynı Osmanlı yeni rejime bir meşruiyet
kaynağı yaratma kaygısıyla tarihsel analizde başarısız olmuş öteki olarak tanımlanmaktadır.
Uğur Tanyeli, Osmanlı'daki yükselme, duraklama ve gerileme dönemlerinin bu gerekçelerle
gündeme getirilmiş olduğunu dolayısıyla, “Osmanlı'yı sadece kendisi için geçerli bir modelin
kapsamında tanımlanmış bir tarih garibesi olmaktan uzaklaştırıp, başkalarıyla paylaşılan bir tarih ve
coğrafya bölgesinin ya da bölgelerinin malı kılmak gerekiyor. O bölgelerdeyse, başkalarından farklı
olmak, özgül bir çizgi izlemek olağan gözüküyor. A priori olarak, nasıl ki İngiliz modernleşmesiyle
Alman, Rus modernleşmesiyle Fransız modernleşmesi aynı değilse ve her biri kendi özgül süreci
içinde gelişmişse, Osmanlı-Türk modernleşmesi de böyledir,” demektedir.
Nereden nereye geldik, Türkiye Mimarlar Odasının düzenlediği kongrede sunulan bildiriler,
Cumhuriyet adına yapılan tespitler olarak değerlendirildiğinde yerinde sayılabilir ancak Recep Tayyip
Erdoğan beyin “şehre ihanet” serzenişlerinin tek sebebi, şu kadar yıllık iktidarları döneminde Necip
Fazıl'ın İslâm inkılâbını gerçekleştirme aksiyonunun temeli olarak gündeme getirdiği “kanun yoluyla
zuhur” ilkesinden hareketle, olabildiğince İslâmî bir ortam meydana getirilememesidir, yani “zamanın
ruhu” oluşturulamadı diye düşünülebilir...
TESBİH
Bir ay aradan sonra, 18 Kasım 2017 Cumartesi akşamı Salim abide oturduk. Mustafa
Tekelioğlu'nun dayısı vefat etti, Allah rahmet eylesin, Hayrettin beyin her ne ise bir manisi varmış,
Cafer bey de mutad olduğu üzere seyahatte imiş, Kudüs'te, anlayacağınız oturmaya katılamadılar...
Amma İbrahim abi hastayım, şöyle diş çektirdim, böyle ameliyat oldum demedi, çıktı geldi, sevindik.
Bekir abi Hoca'ya takıldı;
-Mustafa tesbihin de kehribar mı ne, taa buradan anlaşılıyor?...
-Vallahi abi bilemem, şurada benzinlikte pompacı bile soruyor; “Amca, tesbihin ateş kehribar
galiba?”
-Öyle yeğenim, diyorum.
Anlaşılan, Hoca'nın tesbihi Bekir abiden. Haspaylan'ın sorusu üzerine de, Bekir abi kehribarın
oluşumunu anlatıyor; ağaçların yere düşen püsü'nün milyonlarca yıl toprak altında kalması ve
işlenerek tespih tanesi haline gelmesini, piyasasını bulur ise, epey bir bahasının da olduğunu ve ;
-Mehmet, bu işi İstanbul'da öyle sanatlı yapıyorlar ki, adeta konuşturuyorlar... Bizim için de
içerde, dışarda taşıması kolay hediyelik oluyor, meselâ Güney Kore'de tıp fakültesini bölümlere
ayırmışlar, geleneksel ve modern adıyla. Geleneksel olanında tespih olarak değil de kolye, yüzük
halinde hangi taşın hangi derdin dermanı olduğunu reçete yazarak uyguluyorlar...
Bekir abi kısa bir hatırasını da anlatıyor:
-Baktım taksi şoförünün beş parmağında beş yüzük, takıldım; sen çok evli misin diye? Adam;
“Ne demek beyefendi, şu uykusuzluğa, şu baş ağrısına, şu moral bozukluğuna, şu sinir bozukluğuna,
şu görmeye, şu duymaya, şu şuna, bu buna, ayrıca da tek evliyim!” dedi.
MİLLÎ MESELEMİZ, EĞİTİM...

Mustafa Tekelli, Cabat hocaya, Millî Eğitimin nasıl olması gerektiğini, son günlerde iktidar
tarafından gündeme getirilen “mahalle mektebi” meselesini ve bağlı olarak sözü, bizden bir gazeteci
tarafından (Habertürk, Nalan Koçak) Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) direktörü
Andreas Schleicher'le yapılan röportaja getirerek;
-Her çocuğun öğrenebileceğine güvenmek,
-Önemli olan şeyin, bilgiyi öğretmek değil, öğrencileri bilgiye götüren bir pusula geliştirmek,
-Öğretmen ne kadar iyiyse, sistem de o kadar iyi olur, dediğini ve Türkiye'nin 72 ülke arasında
50. sırada olduğu görüşleri hakkında ne düşündüğünü sordu.
Bu hususta Hoca'nın pratikliği, zaman ve mekân farkı olmaksızın vereceği cevap bellidir;
Karga.
-Evvelâ “kargadan” kurtulmak lâzım, dedi. “Kargadan” kurtulmadıktan sonra ne yapılırsa
yapılsın sonuç değişmez, bu olur. Sanki şu kadar (seksen) çocuğun klâsik sistemle cevapladığı yazılı
kâğıdını okuyup değerlendirebilecek “hoca”n var da!...
Bekir abi de;
-O direktör kim bilmiyorum ama yabancının reçetesi bize uymaz Mustafa, dedi, Tekelli'ye.
Bizim kendi programımızı yapıp uygulamamız lâzım. O adam kendi değerleriyle çözüm ortaya
koyuyor, o şekilde bizden hiçbir zaman meselâ iyi bir fizikçi, edebiyatçı çıkmaz, hep geriden takip
ederiz. Mustafa Cabat'a dönerek; “bizde,” dedi “batı felsefecilerini tenkit eden belki bir Necip Fazıl,
bir Cemil Meriç haricinde bir düşünür çıkmış mı?” Hoca,
-Ne gezer abi dedi, bizimkilere öncelikle bizi tenkit etmek öğretilmiştir.
Ben, Necip Fazıl'ın Tanrı Kulundan Dinlediklerim kitabında, “İşte Maarif Meselemiz” başlığıyla
25-30 sayfada, Mustafa Cabat ile Bekir abinin söylediklerini çok çarpıcı bir üslûpla 14 ana başlıkta
anlatıldığını, meselâ yabancı profesör konusunda; “İlim ve san'atta yabancı mütehassıs, Avrupalı
(profesör) kabul edilemez. Teknikte bir dereceye ve muayyen bir zamana kadar evet... İstanbul
Üniversitesinde Arapça metinlere memur Alman profesörünün, malûm ve muhterem İsmail Saib
Efendi'den ders alıp talebesine ders verdiğini bilmeyen yoktur. Türkle Türk arasında bu ne harikulâde
tavassut rolü!... Kendi kendisinden gafletin bu derecesi... Bir Fransız Üniversitesinde İngiliz edebiyat
tarihini bir Fransız okutur. Bu işi ondan daha iyi bilen İngiliz mi yok? Sürüsüne bereket... Fakat
Fransıza, İngiliz edebiyatını Fransız gözüyle görecek ve gösterecek ilim adamı lâzımdır.” dediğini
söyleyince Mustafa Cabat hoca, “evet” dedi, “Üstad İdeolocya Örgüsü başta olmak üzere başka
kitaplarında da bunları aynen böyle yazıyor...”
Ve Salim abide akşamın son konusu, Norveç'te yapılan Nato tatbikatında yaşanan skandal
“düşman” paylaşımı...
Genelkurmay Başkanı'nın Nato müktesabatına hakim olduğu, zaten toplantıda konuşmayı
ingilizce yaptığı, ABD tarafından NATO, PYD, PKK, DAEŞ ve fetoş aracılığıyla bu şekillerde sıkıştırılmak
istendiğimizin açık olduğu, bunları yaşayarak yeni yeni ve yavaş yavaş belki devlet olarak bizimde
başka ülkelerle stratejik bir program çerçevesinde ilişkilerimizi sürdürebileceğimiz konuşuldu... Yani
Bekir abi böyle söyledi;

-Yeni yeni oluşacak belki Mehmet, dedi.
6. FİLO
2 Aralıkta Haspaylan'da oturduk. Geçtiğimiz haftalarda oturma bir iki defa aksayınca
Hasbaşkan daha Çarşamba günü aradı ki; “Bu Cumartesi oturma bende haberiniz olsun!...” diye. Hal
hatır, şeker tansiyon soruşturmasından sonra Bekir abi Salim abiye yurt inşaatının nasıl gittiğini sordu,
Bekir abi;
-Salim, dedi, Birlik Vakfının Gülük Cami yanında yaptırdığı yurt inşaatının kontrollüğünü
yapıyor da. Salim abi de;
-İyi başkanım, aklı başında bir taşeron gibi görünüyor, dedi...
Sonra Bekir abi, bu yurt işinde standardın oldukça yükseldiğini, artık o bizlerin 1970'lerde
kaldığımız yurtların kalmadığını, yatak başta olmak üzere çalışma, yıkanma ortamının belirli seviyeyi
yakaladığını söyleyerek, o günlerde ülke genelinde dolaştığı yurtlardan örnekler verdi. “Ankara'da Koç
yurdu, ODTÜ yurtları bizim İstanbul yurtlarının yanında beş yıldızlı idiler...”
Söz, son dönem yurtlarından, Birlik Vakfı'nın da bu kalitede yeni yurt inşaatından açılınca ben
Bekir abiden, hatırlayabildiği kadar şimdi Meclis Başkanı İsmail Kahraman ile 1968 yılında yapılan 6.
Filo protestoları ilişkisini sordum; “sol kesim pek iyi bakmıyor” dedim.
Bekir abi, bunun doğru olmadığını, söylenen “Kanlı Pazar” hadisesinin bile belki 1977 1
Mayısıyla karıştırıldığını, şöyle kestirmeden geçince Mustafa Tekelioğlu;
-Ama abi, dedi, ağız dolusu bir “kahrolsun işgalci ABD, defol 6.Filo yankeeleri” diyememişiz!...
Tekelioğlu'nun bu şekilde açık özeleştirisi üzerine uzun bir sessizlik oldu. Ben, “eyvah” dedim
kendi kendime, “yine bize ait bir yumuşak karın var galiba?...”
Hadise öylesine incitici ki, o dönemde ne zaman bir ABD gemisi gelse İstanbul'a, İzmir'e, ister
Missouri zırhlısı cenaze getirsin, ister Akdeniz'deki 6. Filo dinlenmeye gelsin, abartılı-ezik bir karşılama
yapılırmış, yani, kırmızı halı şöyle dursun, yankeelerin eğlenmesi için boya badana yanında epey bir
kırmızı gül dökülürmüş yerlere...
Sağa sola baktım, kitaplar karıştırdım, internet şu, bu; bizim milliyetçi-mukaddesatçı bildiğimiz
taife yok ortada veya olmasaydı daha iyiydi diyecek şekilde dökülüyorlar... Bir tek Necip Fazıl, o da
daha 1959 Büyük Doğularında; “Amerika, Dünya ve Biz” başlıklı bir yazı yazmış, (bu yazı sonradan
Tanrı Kulundan Dinlediklerim'de de yer almıştır.) orada diyor ki Üstad;
“Nazariyede materyalist Rusya'ya karşı ameliyede materyalist Amerika, cihana öyle ablak bir
çehre vermiştir ki, ikisi arasında sıkışıp kalan Avrupa, evvelâ birincisine, sonra ikincisine karşı
spiritüalist (ruhcu) bünyesini koruyabilmek için ne yapacağını bilememektedir. Birinden korunmanın
öbürüne sığınmak şeklinde tecelli eden çehresi, gerçek korunmayı ve şahsiyet müdafaasını büsbütün
iflas ettirici bir durum arzetmektedir.” Yazı şöyle devam ediyor;
“Başınızı kaldırıp büyük şehirlerde şöyle bir hâlimize bakacak olursanız, Amerikanizm denilen
âfetin, kılığımızda, meşrebimizde, üslûbumuzda, edâmızda bizi kendimizden ne kadar uzaklara
götürdüğünü, yahut götürmek istediğini sezersiniz. Mekteplerimize, gençlerimize, züppelerimize,

zevk-ü safa hayatımıza; ve oradan bütün müesseselerimize dikkatle bakınız, yeter! Bir Amerikan
gemisinin İstanbul'a geldiği gün, şehrin geçirdiği telâşı, Noel Babanın çıkını etrafında çocuklar
geçirmez.”
“Bize düşen, kendi kendimize sahip olarak, Amerika'nın ebedi müttefiki, Amerikalının da “sen
sensin, ben de benim” tarzında dostu olmaktır. Amerikalıyı da böylece kendimiz için bir saadet unsuru
kılmak... Yoksa belâ haline getirmek değil. Bunu en küçük milletler yaparken biz yapamazsak hazin
olur. Amerika da ancak böyle bir şahsiyete maddi ve manevi itibar biçebilir. Yoksa, gelip geçici
menfaatleri bakımından alâkadar olduğu; ve bir Amerikan bahriyelisinin iki yana açık bacakları
arasındaki perspektif içinde mütalâa ettiği kadrodan ileriye geçemeyiz.”
Bu hususu bir bilene sordum, dedi ki; “Üzülme, o dönemde kimse yok ortada sağda da, solda
da bütün organizasyon ABD'nin yerli uzantıları tarafından sahnelenmekte, senin protesto edememiş
dediğin milliyetçi-muhafazakâr kesimin okuması dahi yok, kimi kaymakamlıktan gelme, kimi bilmem
neden, bakma sen o profesörlüklere, şuna buna...”
Cabat Hoca'ya sordum; “Ben Sebahattin'i, Nevzat'ı, İsmail beyi tanımam, Şevket bey de kibar
bir adam zaten, Amerikalı bacaklarını açarak şeyetmiş, işemiş, bunları ilgilendirmez, görmezler,
duymazlar, anlamazlar bile, bunlardan fazla bir şey beklememek lâzım” dedi.
TEKELLİ'NİN HIŞMI...
Mustafa Tekelli 1992 yılında yayımlanmış bir yazı bulup Hoca'ya göndermiş; Hoca da bize.
“Mistik Hezeyanlar ve yeni bir Kutb-u Azam/ Sükuti Memioğlu / Tevhid Dergisi, Mayıs 1992” Yazı
kısaca; “ İslam’ın, toplumsal hayatı belirleyebilecek bir konuma gelmesinden endişe duyan çevreler,
onu toplumun sosyal ve siyasal gündeminden uzaklaştırıp, fertlerin zihni tasavvurları düzeyine
indirerek, kendileri için bir tehlike arzetmesini önlemeye çalışırlar.” diyor. Bu yeni bir şey değil, dahası
bu Bekir abinin geçenlerde bu oturmada konuşulan bal gibi “Guru” su...
Bu akşam Tekelli bir başka, yani nasıl söyleyeyim meselâ, Bekir abi talebe yurtlarının geçirdiği
serüveni anlatırken tabii ki bir noktada kendi yaşadıklarını da anlatmış oluyor, işte tam bu sırada
Tekelli devreye giriyor ve “olayı hatıralara getirmeden çerçeveleyebilirsek” diyor ve sözü Bekir abiden
alıp Mustafa Tekelioğlu'na bakarak, Mehmet Tekelioğlu'nun, geçen haftalarda defnettiğimiz dayısı
Mahmut Gül (Allah rahmet eylesin, mekânı Cennet olsun) hakkında yazdığı yazıya getiriyor, “okuyan
oldu mu?” diye soruyor ve kendisi aşağıda bahsi geçen yazıdan alıntı yapılan şu hususu dile getiriyor;
“Hepimizin hayatında önemli dönüm noktaları vardır. Bu dönüm noktalarını bir insan da
oluşturabilir, bir hadise de… Ya da ne bileyim ben, başka bir şey de…
“Benim hayatımda da böyle dönüm noktaları olmuştur. Daha ortaokul talebesiyken birisi
bana Necip Fazıl’dan söz etti. Bu ismi ilk defa ondan duydum. Necip Fazıl bir konferans için Kayseri’ye
gelmişti ve bu insan beni bu konferanstan haberdar etmişti. Sonraki hayatımda bunun ne kadar
önemli bir kavşak olduğunu iyi biliyorum.”
Mahmut dayıyı ben, biz Kocasinan olarak Büyükbelediyede kiracı iken, hep merdivenden
inerken hatırlıyorum; gayet bezgin bir şekilde, adeta, “Allah'ım ben ne yaptım da buradayım, tek
duam tez elden beni buradan kurtar!...” der gibiydi. Zaten Mehmet Tekelioğlu da yukarıdaki yazıda
öyle söylüyor, “Kısa süren belediye hayatında sanki umduğunu bulamadı!...”

Daha sonra, Mustafa Tekelli sözü Ankara'da yapılan bir fetoşcu mahkemesine getirerek altı
saate varan savunmalara, hakimlerin sabrına dolayısıyla itirafcı fetoşcuların dünyasından, dinlerinden,
rüyalarından, kibirlerinden bahsetti... Hayrettin Kaldırımcı bey yarım saat kendisini savunmuş ve
diğerleri gibi kem küm etmemiş, Nurettin bey Tekelli'ye demiş ki; Hayrettin'i (kardeşi) dinleyince
diğerlerinden farkı hemen anlaşılıyor, bariz bir şekilde masumluğu, fetoşcu olmadığı ortaya çıkıyor
demiş.
Mustafa Tekelioğlu; “peki o saatte Hayrettin beyin Genelkurmay'da ne işi varmış Mustafa
bey” dedi. Tekelli de; Hulusi bey telefon etmiş, “bekle Hayrettin bazılarını alacağız, işimiz var,” demiş,
“öyle ki, olan bitenden dahî haberi olmamış, odası arkalarda bir yerdeymiş,” dedi.
Bu ara Nuh Ali abi;
-Yahu Tekelli, sen bu fetoşcular hususunda hep yanıldın, şöyle adamlar, böyle adamlar,
savcılar, soruşturmalar, Dolmabahçe diyordun ne dediysen aksi çıktı, diyerek fitili ateşledi.
Kıyamet koptu.
-Ben, dedi Tekelli, bir kurban vermedim diye bir İstikbal grubu “şak” diye alışverişi kesti. Oysa
ben de bir başka vakıf mensubuyum, neden kurbanımı bunlara vereceğim ki? 15 Temmuz gecesi,
çoluk çocuğumu alarak sabahlara kadar meydanları beklemişim, ne demek istiyorsun sen Nuh Ali
bey?
Nuh Ali abi bir şey demedi amma, o günlerde konuşulmuştu, günlerce meydanda
sabahlayanların, sahnenin en önünde var yazılanların bir kısmı, koli koli su, ayran dağıtanların
maalesef bazıları güç-halk ilişkisi farklı bir şey, öyle işte...
Neyse ki araya Cafer beyin Kudüs gezisi, Mescid-i Aksa, Kubbetüs Sahra tarifleri, tanımları,
Bekir abinin açıkladığı, Türkiye'de beşbin şu kadar kişi arasında yapılan din anketi sonuçları girdi de,
tansiyon biraz olsun düştü.
Anket sonuçları mı; söylendiği gibi, yüzde doksan dokuz onda dokuzumuz Müslüman değilmiş
demeyelim de bu oranın kısm-ı âzamı kendine göreymiş!...
GÜLÜK CAMİİ
16 Aralık'ta Hayrettin beyde oturduk. Birlik Vakfı'nın, yakınnda yaptırdığı yurt inşaatı
vesilesiyle Gülük Camii gündeme gelince Tekelioğlu, “Namazlığımı Davut Hoca'dan burada öğrendim,
elinde uzunca bir cerek-değnek ne disiplinli bir hocaydı!...” deyince, Bekir abi “hale bak” dedi,
-Ben de bu hoca yüzünden bir iki yıl geç öğrendim, namazlığımı!...
Hayrettin abi de; “Ben bu hocayı uzaktan tanıyorum, epey oluyor birlikte Haccetmiştik.” dedi.
Bekir abi, 1960'lı yılların başında yastık yapımında kullandıkları, sazlıktan biçilen berdiler için
depo ihtiyacı doğunca, Gülük'teki medreseyi Vakıflardan her kim kiralamışsa, o adam bunlara demiş
ki;
-Gülüğün Medresede bir odayı temizleyin, kullanın!... Bekir abi;

-Kazma, kürek, el arabası aldık gittik, neredeyse hücrelerin girişleri kapanıncaya kadar toprak,
moloz dolmuş, temizledik...
Ben, Caminin duvarlarına bitişik evler olup olmadığını sordum, Tekelioğlu hatırlayamadı, Bekir
abi, “beni ceryan çarptı, daha önce elektrikle bu şekilde hiç işim olmamıştı, o açıdan net hatırlıyorum,
kıble duvarında birkaç tane ev vardı.” dedi. O evlerin birisinden seyyar elektrik alıyorlarmış, Bekir abi,
lâmba-duy tarafıyla ilgilenirken fişi prize takması için kablonun ucunu ev sahibi kadına vermiş,
“benden haber gelmeyince takmayasın,” demiş ama kadın bilememiş ve bekleyememiş olmalı ki,
Bekir abi;
-Birden titremeye başladım, ne yaptığımı da hatırlamıyorum, her nasıl olduysa kurtulabildim,
bir kaç gün sersemliği geçmedi!...
Sonra Tekelioğlu, benim Kurul üyeliğime atıf yaparak;
-Ne garip bir minareydi, sayın Kasap'ın devri iktidarında yıkılmıştı, değil mi, dedi, bana doğru
dönerek...
Garipliğini bilemem ama, iki şerefeli, malzeme olarak taşın rengi, ölçek olarak yükseklik-boy
ve doğu beden duvarının kuzey ucunda ve köşe taç kapı yanındaki yeri ile gerçekten çok lüzumsuz bir
minare idi, görüş verirken hiç tereddüt etmediğim nâdir konulardan birisi olmuştu.
Milâdî 1140'larda inşa edilen Gülük Camii kısaca, düzgün olmayan dikdörtgen şeklinde, doğu
bölümündeki cami ve batısındaki medrese ile bütünlük arzetmektedir ve bu haliyle bilinen tek
örnektir. Kuzeyinde yer alan Kölük (cesur) Şemseddin tarafından yaptırılan hamam dikkate alınınca bu
yapı grubuna külliye denebilir.
Caminin kuzey-doğu köşesindeki taç kapı, üstündeki kitabeye göre Yağıbasanoğlu Mahmud
kızı Atsız Elti tarafından yaptırılan tamirat sırasında açılmıştır. (M. 1210) Camiye girilen, bundan başka
iki taç kapı daha vardır. Birisi mihrabın karşısında, ikincisi de batıya doğru medrese tarafındadır.
Medrese iki katlıdır. Camide, köşe taç kapıdan girilince daha mihrap hizasına gelmeden bir kuyu
bulunmaktadır.
Caminin kıble duvarında, orta akstan minbere yer açılması için mihrap doğuya doğru bir
miktar kaydırılmıştır. Dikdörtgen şeklinde üzerinde dendanları olan çini süslemeli mihrap, restorasyon
sırasında ortaya çıkan asıl taş mihrabın üzerine sonradan mozaik çini tekniğinde yapılmıştır.
Cami demişken, Asri Mezarlık girişinde inşa edilen Cenaze Camii'nin bansi olarak Hulusi beyin,
büyükbaşkan Mustafa Çelik tarafından yapılan bir açıklamayla ülke gündeminde, yetmedi Mecliste
konuşulup yazılmasını Mustafa Tekelioğlu “keşke görüşseydi” diyerek endişelerini dile getirince Bekir
abi;
-Görüşmüş, dedi. Ben burada değildim ama Başkan'ın ve Bakan'ın konuşmalarını getirterek
baktım, aynı şeyi söylüyorlar... Böyle olacak Mustafa, alışacaklar...
Benim anladığım kadar Başkan Hulusi beyi taltif etmek istiyor, Bakan da “ailecek katkı”
diyerek normalleştiriyor... Bunun tam aksi, yani Başkan'ın söylediğini Bakan, Bakan'ın söylediğini
Başkan söyleselerdi Bekir abinin “böyle böyle alışacaklar” dediği taşlar yerli yerine tam otururdu
gibime geliyor...

NECİP FAZIL'A SAYGI ÖDÜLLERİ
Star Gazetesi tarafından bu sene dördüncüsü yapılan “2017 Necip Fazıl Saygı Ödülleri” bayağı
gürültülü oldu. Başta Büyük Doğu İdarehanesi, kendilerinden izin alınmadığı için “yapılmasın” dedi.
Sonra Anadolu'da Kayseri, Erzurum, Konya gibi şehirlerde yaşayan Necip Fazıl bağlılarından bu
etkinliğin ilânında gazete tarafından yapılan bilgisizlik, dikkatsizlik vb sebeplerle telefonla, köşe
yazıları ile şiddetli, bir şekilde muhalefet edildi. Bu yazılardan birisi Türkiye Yazarlar Birliği'nden Yahya
Düzenli'ye ait, Mustafa Cabat hoca göndermiş, şunları söylüyor Yahya Düzenli;
“NECİP FAZIL’A SAYGISIZLIK ÖDÜLLERİ 4. YILINDA…
“Fikir çilesi”, “Fikir namusu” kavramlarının hiçbir mânâ ifade etmediği, aksine bu kavramların
istismarının zirveye çıktığı bir “ödül bataklığı”nda, STAR Gazetesi’nin ‘kendinden menkul’ ihdas ettiği
Necip Fazıl Ödülleri başladığı gibi 4. Yılında da devam ediyor.
Jürisinden ödül verilenlerine ve törende Cumhurbaşkanı’nın nazarlarına gark olanlarına kadar
tek kaygının fikrin eğlenceye indirgendiği bir karnavalı andıran Necip Fazıl Ödülleri ne yazık ki Üstadın
davasına, hatırasına saygısızlıkta mesafe almaya devam ediyor.
Fikir ve sanatta da “Pazar ekonomisi”nin tek belirleyici olduğu suyun bu yakasında, iktidar
sembollerinin ışığında imkân, iltimas ve imtiyazla ismini öne çıkarma çabasının dışında hiçbir fikir
ahlakı ve namusu yoktur.
Star Gazetesi, bu yıl da Cumhurbaşkanı’nın katılacağı ödül törenini “Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın teşrifleriyle gerçekleşecek görkemli törende” başlığı ve “Surda gedik açan büyük usta” gibi
1960 model Yeşilçam filmlerine mahsus, avantür filmlere taş çıkartacak bir afişle manşetten veriyor.
Ayrıca “Necip Fazıl Kısakürek’in manevi ve kültürel mirasını yaşatmak amacıyla” iddiası da oldukça
traji komik. “Şecaat arzederken sirkatin söyleyen” bir şuuraltı fışkırmasıyla, ‘cehl-i mürekkep’lerini
ortaya döküyorlar.
Hele STAR Gazetesinin 15 Aralık 2017 günkü nüshasının manşetindeki “Üstad’a Saygı Gecesi”
nin yanındaki “Ya İslam’la yükselir, ya inkarla çürürsün, bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde
görürsün..” sözünün bile Üstad’a ait olmadığını bilemeyecek kadar cahil, kopyacı, kaba ve ölçü/edep
yoksunluğuna ne demeli?
Dört yıldır, ne oluşturulan jürilerin, ne de ödül verilenlerin Üstad’ın davasıyla, fikriyle,
sanatıyla, tavizsiz duruşuyla ilgisi olmayanlarla veya Üstad’ı sindirememiş, hatta Üstad’a düşman
olanlarla bezenmesi işin muhtevasızlığını aşikâr etmektedir.
“Necip Fazıl” ismiyle ihdas edilen kültür/sanat seçmelerinde nasıl bir irfan, derinlik, endişe
taşınması gerektiğinden bile habersiz olanların, pazar kaygısından öte bir dertlerinin olduğunu
düşünmek bile yersizdir.
İş o kadar trajik ki…
Geçtiğimiz yıllarda, jüride ismi yer alan birisinin arkadaşına “Ben Necip Fazıl’ı tanımıyorum,
bana acilen Necip Fazıl’la ilgili bilgi notu hazırlayabilir misin?” sözüne şahit olmuş birisi olarak, bu
ödüllerin bir panayır seyirliğinden öte bir mânâsının olmadığını belirtelim.

Ödül verilenlerle yapılan söyleşilerde “Dava Adamı”, “Büyük bir şair”, “Herkesi etkiledi”,
“Mirası bizlere güç veriyor” gibi beylik ve altı boş, karşılığı olmayan laflar panayır menüsünün çeşnisi…
Bütün değerlerin aşındırıldığı, harcandığı, reel politiğe kurban edildiği, pazar kıymeti ve
kullanım değerine göre paha biçildiği bir vasatta Cumhurbaşkanı hâlâ “kültürel iktidar olamadık”
diyedursun… İktidarla kültürün nasıl bir ilişki içerisinde olduğunu gösteren Necip Fazıl Ödüllerinden
iktidarın da kültür seviyesi ve politikalarını okumak mümkün. Bu ödüller kültürün iktidarla ilişkisine
önemli bir ayna tutmaktadır. Bu aynada poz verenler kültür iklimi ve zemininin kalitesini ortaya
koyuyor.
Dört yıldır Jüri üyelerinden ödül verilenlere kadar tamamının Üstad’ın fikrine ve davasına
mesafeli hatta muhalif duruşlarına ne demeli? Belki de bu yüzden naspedilmişlerdir kim bilir?
Kıymet hükmü sadece “Necip Fazıl” ismini kullanarak ve Cumhurbaşkanı’nın katılıyor
olmasından ibaret ödül töreni, üçüncü dünyalıların panayır şenliği ve seviyesine not düşmek için
önemli…
Ödüllerle ilgili söyleyeceklerimizi geçtiğimiz yıllarda yazmıştık.
Sokakları diz boyu sefalet çamurundan geçilmeyen kültür kasabamızda yeni bir ödül töreni
sahnelenmeye devam ediliyor… Fikir ve şahsiyeti iktidar ulufelerindeki pay nispetinde şekillenenlerin
bu durumdan ahlâkî endişe duymamaları şüphesiz normaldir.
Böylece bir kez daha akla, idrake, irfana, ahlâka veda…
Ne söylemişti Üstad: “Bir tesirim varsa eğer ya budalaca coşturuyor ya da kusturuyor!”
Başka söze ne hacet…”
Fakat bu bir yana, İdarehanenin, yine Türkiye genelinde Üstad'ın adının, yazılarının izinsiz
kullanılmasına yönelik Fikir Sanat Eserleri Kanunu çerçevesinde başlattığı “telif hakkı” takibi nedeniyle
Kayseri'de etkilenen belediye, radyo, televizyon yöneticilerinin yargı kıskacına girmesi, İdarehane ile
bu kuruluşlar arasında kalan Bekir abiyi üzmüştü.
Mustafa Tekelioğlu, Bekir abiye, İdarehaneden Mehmet Kısakürek başta olmak üzere, Osman
ve oğulları Emrah ve Şeyma ile görüştüğünü, yapılan bu işlemler sebebiyle oldukça üzgün olduklarını,
amaçlarının Bekir abi başta Kayseri'yi üzmek olmadığını üstüne basa basa belirttiklerini ve özür
dilediklerini söyledi...
Bilirim ya, Bekir abi yazmış... “Ne diyelim olmuş bir kere Mustafa,” dedi “Halbuki kitaplar da
gördüğümce iyi satıyor, muhtelif toplantılarda o dâva açılan belediye başkanları birbirlerine Üstad'ın
kitaplarını tanıtıyor, satın alınmasına vesile oluyor, Türkiye genelinde üçyüz televizyon var ise
yüzellisinde Üstad konuşuluyor, tanıtılıyor, bu az şey değil...” dedi.
Aklıma şey geldi; 1976 yılında şarkıcı Atilla Atasoy Üstad'ın Dağlarda Şarkı Söyle isimli şiirini
bestelemiş ve televizyonda okumuş, her nasıl olmuşsa bu hadiseden Üstad'ın haberi olmuş;
Cağaloğlunda bir noterden TRT'ye, bunun tekrarı halinde kuruma ve şarkıcıya tazminat davası
açılacağını belirten bir İhtarname çekmiştik... Yani demem o ki, önce böyle bir ihtarname çekilseydi ve
tekrarı halinde yasal takip başlatılsaydı, Üstad bu şekilde yapmıştı... Değilse ben, Bekir abinin, her ne

ise yapılmak istenen etkinlik, o etkinliğin, yerli yerince hareket edilerek yapılması düşüncesinde
olduğu kanaatindeyim. Eğer bir belediye veya televizyon kuruluşu Necip Fazıl adına veya eserlerine
yönelik bir etkinlik düzenliyorsa bunun bir “telif hakkı”nın olacağını ve gerekli izinler alınmazsa bu
hareketlerinin tazminat doğuracağını bilmesi gerekir...
... VE FİLİSTİN YANİ KUDÜS!...
Gerek Necip Fazıl'a saygı Ödülleri'ne yapılan muhalefet ve gerekse İdarehane tarafından
yapılan telif hakkı takibinin sıkıcılığı; meselâ şu anda İdarehane'de en “aklı başında kişi” olarak bilinen
torun Emrah'ın Adapazarı'ndan İstanbul'a haydi “getirilişi” diyelim, hadisesinde, Mustafa Tekelli diyor
ki, “Beni bırakın Haspaylan'ın dahî katkısı var!...”
Doğrudur, öyledir, vardır...
Yani, ...
İşte bu sebeplerle olsa gerek, Bekir abi, Filistin'e en son giden Cafer beye dönerek; “Ne var ne
yok Cafer bey, bir toplantı vesilesiyle geç kaldın galiba, kimler vardı?.. Filistin, daha doğrusu Kudüs
için neler söylendi?” dedi.
-Evet başkanım, bir televizyon programındaydım, Nihat Bengisu bey vardı, Ahmet Taş başkan
katılamayınca ben ilgilendim, Nihat bey oturmaya katılacaktı fakat başka programlar sebebiyle gitmek
zorundaymış, hepinize, oturma arkadaşlarına selâm söyledi, ayrıldı...
Ben Bekir abiye, Filistin-İsrail ilişkisinin tam anlaşılmadığını, dünyada Filistin adında bir devlet
olmadığını, Filistinlilerin İsrail'de “haymatlos-vatansız” statüsünde adeta korsan bir şekilde yaşadığını,
ayrıca Filistinlilerin kendi aralarında da birlik olamadıklarını, bu açıdan bakılınca Doğu Kudüs'ün
Filistin'in başkenti olarak ilânının ne ifade edeceğini sordum, Bekir abi;
-Haklısın ama Mehmet, dedi, el-söz-kalp hadisesinde İslâm İşbirliği Teşkilatı’nın Recep Tayyip
Erdoğan bey aracılığıyla yaptığı ve yine Recep Tayyip Erdoğan beyin şahsi gayretleriyle farklı
platformlarda Birleşmiş Milletlerde, şurada burada Filistin'in, Kudüs'ün dile getirilmesi en azından bu
problemin kalpten söze çıkışıdır. Devam etti;
-Bu problemin dile getirildiği platformlarda arkaya asılan bir harita var, biliyor görüyorsunuz,
dedi, İsrail'in kurulduğu yıllardaki toprak oranı ile şu andaki oran karşılaştırıldığında İsrail'in
yayılmacılığı açıkça görülmektedir. İsrail'in 1967 yılında kuzeyde Suriye'nin Golan Tepelerini, doğuda
Ürdün'ün Batı Şeriayı, güneyde ise Mısır'ın Sina Yarımadasını istilâ etti. İsrail'in en zor savaşı 1973
yılında oldu. 1967'yi sindiremeyen ülkeler (Mısır, Suriye) görüşmelerle geri çekilmeyen İsrail'e karşı
birleştiler ve kuzeyden Suriye, güneyden de Mısır İsrail'e saldırdılar. Uzun süre şaşkınlığını üstünden
atamayan İsrail'i ABD'nin silah ve mühimmat yardımı kurtardı. Arap ülkeleri bu duruma petrol
ambargosuyla karşılık verince ABD ve Rusya'nın girişimiyle kısa sürede ateşkes ilân edildi.
-Bakılınca Trump'ın ABD büyükelçiliğini Kudüs'e taşıma kararı İsrail'in Kudüs'te işgalini
pekiştirmiştir, dedi...
Cafer bey de;

-Başkanım, zaten Kudüs'ün dışarıya açılan üç kapısı da İsrail'in kontrolünde, dahası Filistinliler
bir mahallede yetiştirdikleri sebze-meyveyi dahî öbür mahalleye götüremiyorlar, İsrail askerleri izin
vermiyor, dedi.
Mustafa Tekelioğlu, Filistinlilerin birliği hakkında, bizimkilerin çabasının ve arzusunun, bu
birliğin sağlanması olduğunu söyledi...
“YAZIKLAR OLSUN!...”
2017'nin son oturması Bekir abideydi. (30.12.2017)
Ben yine geç kaldım, odaya girdiğimde Bekir abi meşhur 28 Şubat 1997 MGK toplantısında
yapılamayan bir hareket anlatıyordu;
-Bizzat söylenmesine rağmen (neler kaçırmışız) eğer ki Erbakan Hoca, toplantıya bir koruma
ordusuyla gidip te, “kesin sesinizi ve beni dinleyin, ne diyorsak odur!...” yani “hastirin!...” diyebilseydi,
büyük ihtimal tırsmayan kimse kalmazdı...
Mustafa Tekelioğlu;
-Böyle bir şey yapılamadığı gibi, o toplantıda, bir vakit namazı için lâvaboda abdest almakta
olan Erbakan Hoca'ya inat pisuara yönelen bir generalin “ne o, abdest mi alıyorsun Hocam”
diyebilmesi ne büyük terbiyesizlik?
Bu arada ben, Bizim Oturma II'nin bir yıllık kısmını çıkardım. Bekir abi, Cabat hocaya; “şöyle
herhangi bir kısmını kısaca oku bakalım Mustafa” dedi. Hoca da açtı açtı “Adab-ı Muaşeret” başlığıyla
okumaya başladı, “Üstad'ın iktidarını gören var mı?” diye... Müdahale ettim;
-Hocam bu fasıl uzun sürer, herkes kendisi okusun, deyince hoca da; “peki müdürüm sonunu
okuyayım o halde!...” dedi.
Söz, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın iradesi dışında telefonuna bylock programı
indirilenlerin fetoşcu sayılmayacağına dair açıklamasına geldi. Bekir abi, ilgili ilgisiz bir çok kimsenin
sözünü etmeye dahî çekindiği bir hengamede Taner Yıldız beyin gayretlerinden söz etti. “Biraz da
mesleğinden dolayı, olayı en üst seviyede ısrarla takibetmesi, çıkartılacak bu KHK'de etkili oldu!...”
Mustafa Tekelli; “arkadaşlar” dedi “ farkında mısınız, bu şehrin sahibi yok, önceleri bir Bekir
abi vardı, tabii yanımızda olduğundan daha ileri gidemiyoruz, şimdilerde sahipsiziz. Ticaret Odası,
Sanayi Odası yetkilileri kendi başları çabasında, Dost Sigorta hadiselerinden sonra Hanefi Avcı'ya
gittim;”
-Sizi korkutmak istediler! dedi. Abi nereden biliyorsun dedim;
-İki üç yere telefon ettim, tanıdığım bir kaç esnafa, emniyete...
-Bir kayıtları yok, şehirde kendi hallerinde belli esnaf arkadaşlar, cevabını alınca bu açıkca
anlaşılıyor.
Mustafa Tekelli, “sosyal çevre” dedi veya “sosyal hayat” galiba, bu 11480 kişiyi eğer ki
tutuklanmışlarsa, o şehirde bir iki aklı başında kimseye sormakla bu mağduriyetlerin önlenebileceği,

savcıların devlet memuru olduklarını, ellerindeki maddi delillere baktıklarını söyledi, oysa “sosyal
çevre” önemli, dedi... Yine Hayrettin beyin ifadelerinden, abisi Nurettin beyin izlenimlerinden,
Sarıçiçek'in oğlundan söz etti.
Cabat hoca da; “Sarıçiçek'in oğlundan kat'iyyen bir fetoş, fetoşculuk çıkmaz” dedi.
Bu “şehrin sahibi” hususunda İbrahim abinin söyleyecekleri vardı mutlaka fakat, ya meseleyi
anlamadı veya konuşası yoktu. Tekelli'nin dile getirdiği bu “şehrin sahibi” meselesi yıllar önce İbrahim
abiden duyduğuma göre Hacı Ali Şapçı'ya ait. O söyler miş ki;
-Bir gece vakti şehre gelen yabancının çalacağı kapı, yani, şehrin sahibi yok, diye...
Bu akşamın başlığı da Recep Tayyip Erdoğan beye ait; “Yazıklar Olsun!...”
Mustafa Tekelioğlu; “ben Abdullah beyin açıklamalarını zamansız buluyorum, fakat bu
yazıklar olsun tavrı da çok yanlış!...” Bekir abi; telefon veya başbaşa görüşmek varken, deyince Hoca
da;
-Evet abi dedi, değer mi yüz paralık bir kararname için, olmamışsa bir daha çıkar, bir daha
çıkar, dedi...
Ben Abdullah beyin, daha on yıl önce Cumhurbaşkanlığı adaylığının Recep Tayyip Erdoğan bey
tarafından “adayımız Abdullah bey kardeşim” açıklamasıyla kaybettiğini, bunun telafisinin olmadığını,
nitekim Recep Tayyip Erdoğan beyin Barolar Birliği Başkanını protestosunda da bunun görüldüğünü,
söylemeye çalıştım...
Oturma arkadaşlarının hemen bir tamamının hak vermesine yok, sevinemedim.
Nuh Ali abi;
-Necip Fazıl Erbakan hocayı eleştirince, gazeteciler hemen yetiştirirlerdi, hoca da;
-Kendileri bizim muhterem Üstadımız olurlar, derdi, dedi.
Ben, oturma sonunda aşağıda kızları beklerken “yazıklar olsun”un kaynağının vahyî mi yoksa
aklî mi olduğunu bilemediğimi ancak Abdullah beyin açıklamalarını daha “akli” bulduğumu söyleyince
Cabat hoca;
-Hah, meselenin özü bu müdürüm, dedi...
DÜNYANIN HALİ!...
13 Ocak 2018 günü bizde oturduk.
Hasbaşkan anjiyo olmuş, iyisinden iki tane stent takılmış. Kalp damarlarından birisi yüzde
doksan, diğeri buna yakın bir oranda kapalıymış. Bu operasyon için 2500 dolar istemişler. Hasbaşkan;
-Hastanede Tuna'nın (oğlu) arkadaşları vardı, başkaca Erciyes hastanesinin ortaklarından birisi
akrabadan idi, 2500 lira verdik, diyor.
Bu damar tıkanıklığını nasıl fark ettin sorusuna ise;

-Ben ofise tempolu bir yürüyüşle yaklaşık 30-35 dakikada giderdim. Son yirmi gündür bilirim
ya hem göğsümde bir yanma hissediyordum hem de bu süre neredeyse bir saate yaklaşıyordu.
-İşte o gün (4 Ocak, Perşembe) ofise vardığımda aynı durumdaydım, Tuna'nın beyin doktoru
olan bir arkadaşı oradaymış doktoru görünce durumu anlattım, doktor:
-Amca hemen hastaneye gidiyoruz, sen kriz geçiriyorsun, dedi.
-Hastanede efor testi ve başka bir takım tetkikler yaptılar, anjiyo yapmamız lâzım dediler.
Operasyon lokal anestezi ile yapıldı, hepsi kırk dakika kadar sürüyor, yapılanları hasta olarak ekrandan
izleyebiliyorsunuz zaten, o gece orada kaldım, şimdi oldukça iyiyim.
Hayrettin Çelik beyin kalp damarlarına yıllar önce Ankara'da bypas yapılmıştı. Doktorlar bana
dediler ki, diyor;
-İçki var mı, yok, sigara var mı, yok, şu var mı, yok, bu var mı, yok.
-Esaslı bir rektefiyeye giriyorsun Hayrettin bey, görüyor musun hepsi değilse bile keşke birazı
olsaymış!...
Mustafa Tekelli, “eğer bir konu görüşmüyorsanız” dedi, “fetoşun son taktiklerinden
bahsetmek isterim!...”
-Bu fetoşcular çocuklarına diyorlarmış ki; “sermayelerinizi koruyun, Ankara'da siyasilerin
çocukları ile dost olun, yakınlaşın, ortaklık kurun...”
-O değil de, asıl diyor Mustafa Tekelli, akıllı telefon bilgileri, şifreleri ve diğer bütün gizli
bilgiler Litvanya'daymış, Putin bu bilgileri Recep Tayyip Erdoğan beyle paylaşmış da bir çok flu nokta
aydınlanmış. Bizim MİT'te fetoşcuların ankesörlü telefonla görüşmelerini çözmüş, öyle ki; fetoşcular
telefonlarının son rakamlarını bir fazlasını çevirerek kendilerini gizliyorlarmış... (burasını pek
anlayamadım, sormadım da!...)
Ve işte “Dünyanın Hali...”
Bekir abi Mustafa Cabat hocaya sordu;
-Mustafa bu dünyanın hali nedir, nerden gelip nereye gidiyor, son yüz yıla şöyle bir baksan,
İslâm, Müslümanlar bu işin neresindeler?
Hoca, oturduğu yerde şöyle bir toparlandı, bir sağına baktı, bir soluna baktı, Bekir abi de
zaten sağında oturuyordu. Soru Bekir abiden gelince anladı, kaçış yok...
Anladığımca; hocanın bu hali, tabii ki soruya cevap veremeyeceğinden değil de, haydi
oturmadaki dört, beş Mustafa'yı hariç tutarsak, geriye kalanların yani bizim, umutsuz vak'a
olmamızdan... Bu umutsuz vak'a halinin hocaya verdiği yılgınlık, Bekir abinin sorusunu, hangi tarihte
hangi senfoni orkestrasıysa, işte o orkestranın Erzurum'da verdiği ve “Erzurum Erzurum olalı
Erzurumlu böyle bir zulüm görmedi” denen konser durumunda bıraktı...
Hoca; abi dedi, 93 Harbi hangi tarihteydi dedi, Tanzimat dedi, İngiliz dedi, dünyanın dört bir
yanından İngiltere'den, Yunanistan'dan, İtalya'dan, İspanya'dan, Portekiz'den, Fransa'dan at

hırsızlarının, kaçakların, kan emicilerin toplandığı Amerika dedi, İttihatcılar dedi, Abdülhamit Han
dedi, kafası güllü Gorbaçov dedi, Birinci harp dedi, İkinci harp dedi, tek kutuplu dünya dedi, ... daha
ne desin, bir iki kere acaba hocayı kurtarabilir miyim diye “abi yarın sabah kalkınca ne yapılacak, ona
mı bakılsa vb” keskendim, Bekir abi azmetmişti bir defa;
-Evet Mustafa nerede kalmıştın, diyerek hocayı konuşturuyordu...
Hoca konuşmasını nasıl bağladı, hatırlamıyorum, yalnız bir ara Allah'tan Mustafa Tekelioğlu;
-Hocam ben soruyu senin anladığın şekilde anlamadım, Bekir abi sanıyorum İslâm ve
Müslümanlar açısından sormuştu ve bence dedi ve söz dünyada 1,5 milyar Müslüman olduğuna geldi,
bu sayının da nereye konduğunu (konserde olduğumdan) anlayamadım ama hocanın şöyle söylediğini
duydum; “abi ne yapacağız, ne yapabiliriz ki bu süre içinde bir aykırı adam gelmiş (Necip Fazıl'ı kast
ediyor) ve söylenecekleri söylemiş, biz de onu, onun sesini duymuş olduk!...”
İbrahim abi, (elinde Bizim Oturma 2 vardı) karz-ı hasen yazılmış dedi, Hasbaşkan ben
dinliyorum başkanım dedi, Nuh Ali abi ne dediydi ki, Salim abi de bir şey söylemedi galiba, Cafer bey
telefonundan bir şey arıyordu, Hayrettin abi sanıyorum uyuyordu, sadece Mustafa Tekelli uzunca bir
konuşma yaptı, yani çok şey söyledi ama dedim ya ben daha konserdeydim...
Sonra Bekir abi uyuşturucudan söz etti;
-Yedi farklı ve ilgili bakanlık yetkilileri bir rapor hazırlamışlar dedi, 2017 yılında 259 ton
uyuşturucu hap, toz, esrar her ne ise işte uyuşturucu yakalanmış, bu işin şakası yok arkadaşlar bu
raporu mutlaka okuyalım, eğer ki yakalanan miktar bu kadar ise içilen miktar bunun en az üç, beş katı
olmalı.
Mustafa Tekelli, CIA'nın bütçesinin büyük bir kısmı ile bir çok devletin örtülü ödeneği bu
uyuşturucudan finanse ediliyormuş, dedi.
Uyuşturucu kullanma yaşının ilkokul seviyesine indiği, bunun yirmi-yirmi beş yıl önceki
Amerika'da konuşulan seviye olduğu, çocukların çiklet ile, çikolata ile, okul kantini ile, pasta-çörek ile
ve daha binbir türlü bu işe bulaştırıldığı, dolayısıyla görevlilerin “bacak kırmalarının” çok görülmemesi
gerektiği, öyle ki, bir sınıfta bir kişi bu işe alıştırılırsa çok kısa süre içinde neredeyse bütün sınıfa
sirayet ettiğinin tespit edilmiş vaziyette olduğu, konuşuldu...
Sonra Bekir abi, vakit ilerlemiş, dedi, son sözü damat beye (bizim damat, Şeref bey) verelim
bakalım amcalarının sohbeti hakkında neler söyleyecek!...
Şeref, “ne söyleyeyim güncel konular değerlendiriliyor, yalnız ben bir soru sormak istiyorum,”
bir iki kişi;
-Sor, dediler.
-Türklerin İslâm'dan önce, İslâm'a oldukça benzeyen tek tanrılı dine mensup olmaları
hakkında neler söylenebilir, acaba Türklere bir peygamber gönderilmiş mi?
Hayrettin bey, “yok” dedi, “zaten peygamber bir kavme gönderilmez, bütün bir insanlığa
gönderilir,” dedi. Nuh Ali abi, bir zamanlar Türkçüler “Hira dağı kadar Müslüman, Tanrı dağı kadar
Türküz!...” derlerdi, dedi....

Hoca ile birlikte iken, İstanbul'da Kayseri Yurdunda vaktiyle Türklerin bu tek göktanrıya
mensubiyetlerinin, İslâm'a benzerliği ileri sürülerek ne payelere lâyık olunduğunu, övünüldüğünü
söyledim.
KAYIP NESİL
Mustafa Tekelioğlu'nda bu akşam (27 Ocak 2018) Mustafa Tekelli, Cabat hocaya takıldı durdu;
şu fıkra nasıldı, bu fıkra nasıldı, hoca da “hee yahu nasıldı, hangisi, haa o mu, falan filan” şeklinde
geçiştirmeye çalışınca Tekelli “senin performansın düşmüş, böyle miydin sen, çok şeyi unutmuşsun”
diyerek anlatmaya başladı mı, yok hocaya mı anlattırdı tam anlaşılmadı ancak fıkra şu şekilde;
-Adam, bir doktora gidip son zamanlarda gözlerinin dışarıya fırladığını ve kulaklarının
uğuldadığını söyleyerek yardım istedi. Doktor, adamı muayene ettikten sonra ciddi bir eda ile başını
sallayıp: “Bademciklerinizin alınması gerekiyor!” dedi. Adam bademciklerini aldırdı; fakat bunun bir
faydası olmayınca, başka bir doktora gitti.
Bu doktor ise adama bütün dişlerini çektirmesini söyledi.
Adamcağız dişlerini toptan çektirdi.
Ama ne gözlerinin patlaklığı geçti ne de kulaklarının uğultusu dindi.
Adam üçüncü bir doktora görünmeye karar verdi. Bu doktor, adama altı aylık ömrü kaldığını
söyleyince adam çok üzüldü.
Madem yakında ölecekti, bari o zamana kadar krallar gibi yaşamalıydı. Gıcır gıcır son model
bir araba aldı, üniformalı bir şoför tuttu; şehrin en iyi otellerindeki bir daireye yerleşti. En lüks terziye
20 tane kostüm diktirdi. Hatta gömleklerini bile ısmarladı.
Gömlekçi:
“Kol 16, yaka 34” diye ölçülerini alırken adam:
“Yaka 33 diye” düzeltti.
Gömlekçi tekrar ölçüp “34” diye ısrar edince adam:
“Ama ben hep 33 yaka giyerim” dedi.
Bunun üzerine gömlekçi omuz silkip:
“Siz bilirsiniz!” dedi. “Ama ben sizi uyarıyorum, 33 yaka giymeye devam ederseniz gözleriniz
patlar, kulaklarınız da uğuldar!”
Bitmedi, Tekelli hocaya ayak vermeye devam ediyor, hoca da “ha hu” ediyor, bizler yardımcı
olmaya çalışıyoruz, “bizim salladığımıza tekme vuran adamı” söylüyoruz, Tekelli “yok, o değil ama,
peki bu nasıl, dinleyelim, bakalım” diye hocayı konuşturuyor. Bu defa hoca başlıyor anlatmaya;
-Adamlar kahvede, yahu şu adam oldukça çirkin olmasına rağmen, kadınların çoğu bu
adamda ne buluyorsa, etrafından ayrılmıyorlar, konuşulanları duyan çaycı; “ben” diyor “geçen gün
tuvalette gördüm, hani pisuarda işeyince son damla için bizler şöyle sallarız ya” evet ne var bunda

diyor dinleyenler, “siz öyle söylüyorsunuz ama, işte bu çirkin dediğiniz adam öyle yapmıyor, şöyle bir
tekme vuruyor, başına!...” Sonra Tekelli yeniden alıyor sözü, “rahmetli Özküçük'ün fıkrası” diyerek;
-Kadın, kocasını ameliyat eden doktoru şikayet etmiş; “kocam benimle ilgilenirdi, falan doktor
ameliyat ettikten sonra aynı yatağa bile girmiyor, şikayetçiyim” demiş. Doktora tabipler odasından bir
aksilik olup olmadığını sormuşlar, “yok” demiş doktor, “bir aksilik yok, biliyorsunuz ben gözcüyüm,
adamı başarılı bir şekilde katarakt ameliyatı yaptım, gözleri açılmıştı!...”
Ve bir ilk, Bekir abi de “hoca fıkralarından” bir fıkra anlattı, yani şöyle bir şey; Pantolon ölçüsü
alan terzi sormuş; seninkiler ne tarafta durur, adam cevap vermiş, “solda...” Olmaz demiş terzi,
sıkışır!... Ama eğer ki Tekelli, babası rahmetli Muharrem amcanın terzi olduğundan bildiğini, terzilerin
pantalonun ön kısmında bir tarafın hayalar için biraz genişce bol yapıldığını söylemeseydi, Hayrettin
bey muhakkak anlamıştır da ben, Bekir abi fıkra değil de bir konu açacak sanıyordum.
Ve Afrin ve “Zeytin Dalı...”
Bizim TSK'nın “bir gece ansızın” değilse bile, bir akşamüstü Devlet Bahçeli'nin “adı bile
anlamlı” dediği “Zeytin Dalı” harekâtıyla Afrin'e girişi (20 Ocak 2018, Cumartesi öğleden sonra saat
17.30'da 72 adet F16 ile) nedeniyle ABD yetkililerinin askeri müdahale öncesi her ne söylüyor
idiyseler harekâtla birlikte Türkiye tezlerine dönmelerini Bekir abi;
-Evet öyle oldu arkadaşlar, ABD kestaneyi çizdirdi, şeklinde özetledi. Ben de Amerika'yı
gözümüzde olduğundan fazla büyütmüşüz, 60'lı yıllarda bize içirilen süttozunu, yedirilen fırın ekmeği
pideyi ulaşılmaz, cumhurbaşkanları ve askeri yöneticiler başta olmak üzere İnönü, Menderes, Ecevit,
Demirel ve başkaca yetkilikere bakıp hep korkulacak, çekinilecek sanmışız, koskoca yüzyıllık bir nesil
kayboldu, biz kayıp nesiliz, halbuki şu olan bitene bakınca hiç de öyle değilmiş deyince Bekir abi
saymaya başladı;
-Birleşmiş Milletler toplantısında açıkça tehdit etmelerine rağmen 130'a yakın üye ülke
Amerika'nın İran'a yaptırım kararını reddetti,
-Sınır güvenliğinizi konuşabiliriz,
-Teröre karşı birlikte hareket edebiliriz,
-ABD olarak Afrin'de yokuz vesaire demeye başladılar... Ama senin söylediğin o kayıp nesil
sözü biraz fazla oldu Mehmet, hepimiz bire üç çalıştık ve hiç de kaybolmadık, meselâ Mustafa Cabat
için filan adam ne diyor biliyor musun?
-O diyor, üç önemli fırsatı kaçırdı, büyük bir mütefekkir olurdu, bu biiir, bir çeşit roket
mucitliği, ikiii, üniversite sınavında en iyi fakültelere girebilecek puanı bir felsefeye feda etti, üüüç...
Bu arada hoca, TÜBİTAK heyetinin kendisini lisede ziyaretini anlatıyor;
-Solak Mahut heyetle beni yalnız bıraktı, çıktı gitti. Bunlar da beni, İkinci Dünya Savaşında
kullanılmış, miadı bitmiş bir takım patlayıcı kimyasallar sorarak imtihan ettiler,
-Şu yaptığın roketi getir görelim dediler, ben yok dedim, göstermem, çalarsınız!... (Arkadaşlar
beni böyle öğütlemişlerdi, onlar çalar, aman ha dikkat et, şeklinde...)

-Biz sana yardımcı olacağız falan dedilerse de ben bir defa yok demiştim, öylece direndim,
adamlar da bir şey demediler...
Bekir abiye; benim kayıp nesil tanımlamam, kişisel değil, genel olarak günümüz
teknolojilerine bir katkımız olmadığı gibi, hâkim de değiliz, olan biteni geriden takip ediyor muyuz,
etmiyor muyuz o bile belli değil, dedim. Hocaya gelince, şu söyleyeceklerim yüzüne karşı pek doğru
olmayacak ama, iş bu hoca, zamanımızın âlimi bir adam, tabii ki bunu yalnızca felsefe tahsiline borçlu
değil ancak gördüğümce şu vasıflar da az şey sayılmamalı, üç kelime söyleyen birisinin aklî mi, vahyî
mi konuştuğunu anladığından, bildiğinden bilmem kaç yüzlü ortamlardan kaçıp, kantarda rahat
ediyor, bakmayın siz o toplayıcılarla, hurdacılarla haşır neşir olduğuna!...
Bekir abi, Mustafa Tekelioğlu'na soralım, en yakın arkadaşı, “bacanak” diye seslenirler
birbirlerine, evet Mustafa sen ne dersin “bacanağın” Mustafa'nın “mütefekkir” olamayışına, sence
sebep ne dedi... Tekelioğlu da;
-Ne diyeyim abi, engelleri var, dedi!...
Afrin harekâtının müziğinin olmadığına getirdi Bekir abi sözü;
-12 Eylül'de şu rütbeleri sökülen adamlar bile Hasan Mutlucan'ı buldu getirdi, diyerek
telefonundan bir Hasan Mutlucan dinletti...
12 Eylül zamanlarında radyo televizyon neredeyse Hasan Mutlucan'la açılıp kapanıyordu,
bugün böyle bir algıya ihtiyaç yok, belki özel yayınlar, sosyal medya şu, bu.
Söz nereleri dolaştı, nereye geldi takibi de zor oluyor, Bekir Bozdağ'ın Türk Tabipler Birliği ile
bizim TMMOB'yi kastederek;
-Anadoluda Müslüman, milliyetçi doktorlar var, mimar mühendisler var, bunlar Ankara'daki
birlik yöneticilerinin “Savaşa hayır” beyanlarına kesinlikle katılmıyorlar. Ancak neden bir tepki
vermiyorlar, bunu anlamak mümkün değil mealindeki demecinin, Adalet Bakanlığı yapmış birisine hiç
yakışmadığını, Tabipler Birliğini bilmiyorum ama TMMOB'nin yasal olarak ülke bütünündeki mimar ve
mühendislere hükmettiğini, Anadoludaki bu mimar ve mühendis odası şubelerinin Ankara'ya, Genel
Merkeze çalıştığını, en iyi bu adamın bilmesi gerektiğini, bile bile böyle söylüyorsa ne diyelim, çek
kuyruğunu gitsindi!... Öte yandan imarla ilgili çıkartılan yönetmeliklerde, değiştirilen yönetmelik
maddelerinde ısrarla bu odaların zikredilmesinin, öne sürülmesinin bu beyanatlarla çeliştiği açık. Kaldı
ki, Abdullah beyin Cumhurbaşkanlığı döneminde Devlet Denetleme Kuruluna meslek odaları hakkında
bir rapor hazırlattığını, bu raporun ellerinin altında olduğunu, bir KHK'nin de bu konuda neden
düzenlenmediğinin anlaşılır olmadığını, söyleyince Mustafa Tekelioğlu;
-Mehmetciğim, biliyorsun Bekir Bozdağ, Yozgat'ta veya Sorgun'da avukatlık yapan bir adam,
fazla paye vermemek lâzım, dedi...
TATLI SU BALIKLARI!...
10 Şubat akşamı Mustafa Tekelli'nin şehir evinde nasıl oldu, ne alâka hatırlamıyorum,
oturmada ısınma babından olsa gerek söz birden Adnan Oktar'a geldi. Tabii ki kedicikleri de yanında.
Dinayet yetkililerinin bu adama, şöyle böyle demesine, akıl sağlığını gündeme getirmesine cevaben
diyor ki;

-Sen aldığın maaşın kaynağını düşün, dans şu bu diyeceğine senin maaşın genelev parası, sen
onu düşün, totoyu, lotoyu düşün, neden bunlar hakkında bir beyanatın yok?
Adnan Oktar'ın kedicikleriyle yaptığı konuşmalar eliyle koluyla kediciklerin danslarına tempo
tutuşu kesin lebegeteli hastalık belirtisi de Cabat hoca, bizim antikapitilist düşünür İhsan E'ı ve
seçimlerde fazla oy aldık diye şımarmayacağız, sevinmeyeceğiz diyerek öteleri zedelediğinin farkında
olmayan veya bilerek zedeleyen mebus Efkan A'yı kast ederek ve bunları da Adnan Oktar'ın yanına
koyarak diyor ki;
-İstanbullu lebegeteliler Erzurumluya demişler ki, bizim İstanbul'da önce Cağaloğlu Hamamına
götürürler, iyice bir keselerler, sonra çorbacı şu bu, mor ışıklar...
Erzurumlu hayretler içinde bakakalmış İstanbulluya;
-Bizim orada, demiş, ne gezer çorba morba, tuttuğu yerde işlerini bitirirler, eğer bu şartlar
bizim orada olsa bir tamam Erzurumluyu lebegeteli bil!...
Memlekete bakar mısın hakikaten at izi it izine karışmış, demek ki, fetoş mikrobu böylesine
bozuk, çamur bir ortamda yeşermiş... Mustafa Tekelioğlu diyor ki;
-Ne diyorsun sen Mehmet bey, zamanın Kayseri valisi Orhan Düzgün, herhangi bir mesele için
beni oyalıyor, Ahmet T.'nin isteklerini anında karşılıyor, anlayamadık vesselâm, diyerek devam ediyor;
-Bu fetoşcular, Beşir beyin (Atalay) İran'a İçişleri Bakanı olarak görevi gereği yaptığı heyet
halinde resmî ziyaretlerini muta nikahını ima ederek, üniversitelerde şurda burada olmadık panel-
konferanslar düzenlediler, bunların işi gücü kumpas algı...
Yukarılara bu husus bile bir türlü anlatılamadı, adamı, her yer bizim için hizmet yeri, bakanlık
filan önemli değil diyerek sudan sebeplerle görevden aldılar....
Ve Afrin Zeytin Dalı harekâtı...
Salim abi Narlıdere istikhâmı, Tekelli'de sınıfı her ne ise (piyade zahir) Ardahan'da yapmış ya
askerliğini, Afrin'in ip gibi sıra sıra zeytinliklerinden başladılar, toplam boyu 200 km, yi bulan hendek,
sığınak, tünel anlata anlata bitiremdiler; yok hendek boyu 2 metreyi buluyormuş, yok adamakıllı
savunma amaçlıymış, yok bunlar adam işi değil makine işiymiş, tünellerde beton kalnlığı 70-80
santimi buluyormuş, yok proje Almanya'dan beton Fransa'dan ve para da Amerika'danmış... Taktik
olarak da, bizim keskin nişancılar maket hedef göstererek, nokta halinde yer tespiti yapıyormuş...
Bekir abi, bu hadiselerin en büyük kazanımının, dışa bağımlılığın bitirilmesi ve Türkiye'nin
kendi yağıyla kavrulmaya başlaması olduğu, bu sayede gerek ABD'ye, gerek AB'ye ve Almanya'ya,
Fransa'ya gerekli cevapların verildiği, sömürgeci bu ülkelerin bunun şaşkınlığını yaşadıklarını,
bakıldığında şu an Türkiye, Almanya ile atbaşı vaziyette, dedi...
Tekelli, Afrin'in bir kısım giderleri sanıyorum Katar tarafından finanse ediliyor, diyerek konuyu
fetoşcu Boydaklara getirdi;
-Bunlar, dedi, bir vakitler Abdullah bey veya başka yetkililer Kayseri'ye geldiklerinde, en önde
karşılar, el etek öperek hemen fabrikalarına götürürler, işçilerle birlikte patlıcan patatesli musakka

(menü benden) yemeğinden sonra, ağlamaya başlarlar, “öldük, bittik, bu ay ücretleri kesinlikle
ödeyemeyeceğiz, aman kredi, yaman kredi, primlerin affı, vergilerin ertelenmesi şu bu...”
-İşte tam bu sıralarda 2 milyon dolar para gelmiş ve bunlar kurtulmuş. O paranın
Pensilvanya'dan geldiği söylenir.
Bekir abi de;
-Olabilir Mustafa, dedi. Zaten başsavcı bunların mal varlıklarının müsaderesini talep etti.
Ortada MASAK raporu var, çifte muhasebe kaydı vesaire, bir takım çalışan mali müşavir itirafları da
kayıtlara girmiş vaziyette...
Ben, Boydaklardan Hacı'nın süslendiğini, sanki orasına burasına ellettiğini, hülâsa parayı
kaldıramadığını adeta Adnan Oktar'laştığını söyleyince Bekir abi, “bir gün karşılaştık Mehmet'in
söylediği bu adamla, tuhaf bir giysi vardı üzerinde, hayırdır Hacı, dedim, motokros yaptık gençlerle de,
dedi...”
Akşamın ilerleyen saatinde söz Recep Tayyip Erdoğan beyin Yıldız Üniversitesi'nin tertiplediği
Uluhakan Abdülhamid Han'ın 100. ölüm yıldönümü münasebetiyle anma konferansında yaptığı
konuşmadan açıldı. Recep Tayyip Erdoğan bey diyor ki dedim;
-İlber Ortaylı hoca; Abdülhamid, Osmanlı ile Cumhuriyet arasında köprüdür, diyor, kendisine
teşekkür ederim...
Başkaca; ortalıkta yüz yıllık değerlendirmeler dolaşıyor; Mustafa Kemal'in şartlarını
bilmediğimizi, hangi şartlarda İngilizlerle veya başka emperyal devletlerle görüşmeler yaptığını, bakın
Recep Tayyip Erdoğan beyin dahî, millet olmadan ümmet olunamayacağını nihayet gördüğünü ve
millete yöneldiğini...
Bunlar belki önemli değil hoca, amma dedim Cabat'a, kırk elli yıl sonra insan altından
dünyanın kayıp gittiğini, kendisini boşlukta hissediyor, ne yapacağız?
Hoca “yani” der gibi yaptı ama bir şey söylemedi de (ben hocayı anladığımı düşünüyorum)
Bekir abi dedi ki;
-Yüz sene önce İngilizler yukarıdan aşağıya, Afganistan’dan Libya'ya, Cezayir'e oradan
Hindistan'a, Mısır'a kadar biz de, yanımızdakiler belimizdekiler de bu sınırlar içindeyiz bütün İslâm
ülkelerini Lawrenslerle adeta ifsat etti...
Benim yine uykum geldi galiba, ifsat'la boşluğu dolduramadım ama, bu akşamın başlığına
geleceğim, Tatlı Su Balıklarına...
Tekelli akşamın ilerleyen bir saatinde Hisarcık elmaları, ayva tatlıları ve daha neler ikram
ediyor ve biz bunları yiyerek Afrin tüneli, hendeği, sığınağı konuşuyoruz, Abdülhamid Han
konuşuyoruz, aklıma şey geldi, bir zamanlar siyasî arenada Anayasa değişikliği konuşulurken,
oturmanın Anayasa teklifini göndermiştik Meclise... Bir faydası oldu mu bilemem de “Meclis'in
kaydına girdi” demişti Bekir abi, işte buna benzer bir metin yazıp Genelkurmay'a veya Meclis Başkanı
İsmail beye gönderelim dedim, Zeytin Dalı Harekâtını destek metni...
İyi yaz da dediler, ne alâka?

-12 Eylül'den sonra Alpaslan Türkeş'in camiası dışı kimselerle yaptığı bir takım görüşmeleri,
ülkücüler Mamak'ta, Güvercinlik'te işkence görürken bu görüşmelerin yerindeliğini eleştiren
arkadaşlarına Türkeş demiş ki, dedim, sizleri tenzih ederim de; “Tatlı su balıkları demiş, dinleyin beni,
o bahsettiğiniz işkence günlerinde üçer beşer Mamak durağında otobüs bekleseydiniz, ülkücü
kardeşleriniz o işkencelere maruz kalmazlardı!...”
Uymadı galiba...
ALİ TALHA
Mustafa Cabat hocanın küçük oğlu, büyüğünün adı Ahmet.. 24 Şubat 2018 akşamı oturma
hocadaydı. Ali Talha da bize hizmet etti; çay, kahve, pasta, tatlı, meyve ikram etti.
Salim abi ile birlikte gittim, Bekir abi başta olmak üzere Hayrettin bey Ali Talha ile
uğraşıyorlardı. Öncesini görmedim ama ne soruldu da Talha her nasıl cevap verdi ise Hayrettin bey
“bu çocuk okur” demiş, Bekir abi de Ali Talha'ya “Ahmet” diye takılıyor... (Daha bir şeyini göremedik,
biz Ahmet'i biliriz, Ali Talha adını hak edecek bir şey yap, bir şey söyle manâsına, hattâ Bekir abi Cabat
hocaya bu çocuğun adını neden Ali Talha koydun diye sordu, hoca, abi ben Ali olsun dedim, pekiyi
anladık Hz. Ali'ye atfen, ya Talha ne iş, ne bileyim abi anası, dedeleri bir sürü karışanı oluyor,
sıkıştırma beni der gibi elleriyle bir şey yaptı.) Ali Talha da “Hz. Talha daha dünyadayken Cennetle
müjdelenen on sahabeden birisi, aşere-i mübeşereden dedi, bir şey söyle diyorsunuz, ben Sakarya'da
kursuna gittim, plânörle uçarım, dron uçururum” deyince nasıl havalanıldığı sorusuna da; “bir uçağa
iple bağlı olarak 900 metre kadar yükselince ipi serbest bırakıyoruz, havanın kaldırma gücü ile
uçuyoruz. Genellikle dağ etekleri hizasında hava sirkülasyonu kaldırmaya yönelik oluyor. Dikkat
edilirse kuşlar hep bu hizalarda uçarlar, bizde kuşları takip ederiz...” Bekir abi;
-O halde sana Uçankuş diyelim, dedi.
-Hz. Talha dünyada Cennetle müjdelenmiş diyorsun, söyle bakalım kaç Cennet var, hangisine
gireceksin, Cennete girince kapıyı bastıracak mısın, yoksa anam, babam, babamın arkadaşları diyecek
misin?
Talha bu kadar sorudan bunaldı sanıyorum, avuç içiyle sakalını karıştırdı, durdu... Nuh Ali abi
yanımdaydı, tam anlamadım ama Cennetleri sayıyordu galiba, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri
Marifetnamede Cennetleri şöyle sıralıyor;
“Ey aziz! Tefsir ve hadîs âlimleri ittifakla şöyle bildirmişlerdir: Allahü Teâlâ Arş ve Kürsî altında
yedi kat göklerin üstünde Arşı nuru ile birbirinden yüksek sekiz cennet yaratmıştır. En yükseği Allaü
Teâlâ’nın görüleceği Adn Cennetidir.
“Birinci Cennet beyaz inciden Dârü’l-Celâl’dir.
“İkinci Cennet kırmızı yakuttan Dârü’l-Selâm’dır.
“Üçüncü Cennet yeşil zebercedden Cennetü’l-Me’vâ’dır.
“Dördüncü Cennet sarı mercandan Cennetü’l-Huld’dur.
“Beşinci Cennet beyaz gümüşten Cennetü’l-Na’im’dir.

“Altıncı Cennet kırmızı altından Cennetü’l-Firdevs’dir.
“Yedinci Cennet sarı miskten Cennetü’l-Karâr’dır.
“Sekizinci Cennet el değmemiş inciden Cennetü’l-Adn’dir.”
Ali Talha, fetoşculuktan dolayı TMSF'ye geçen İstikbalde çalışıyormuş, sorulunca “finanscıyım”
demiş.
Bekir abi, mahkeme, savcının Boydakların mallarının müsaderesi talebini kabul etmiş, dedi.
Anlaşıldığına göre TMSF bu malları satacak, işletemez, buralar hantallaşır kalır zaten yükte ağır
pahada ucuz meta...
Bekir abinin Tekelioğlu'na “kimler alabilir, İstikbalin hacmi nedir Mustafa?” sorusuna
Tekelioğlu; 14-15 milyar lira deniyor abi dedi. Mustafa Boydak mahkemede böyle söyleyerek,
kayyımların bu tesisleri çalıştıramadığını, yönetimin kendilerine devri halinde daha rasyonel
yönetebileceklerini söylemişti. Kimlerin alabileceğini bilemiyorum ama, Koç grubu ile Zorlu enerjinin
ilgilendiği biliniyor, başkaca gücü yetecek kimse yok gibi dedi.
Mustafa Tekelli de; geç geldiğim için mevzuyu tam anlamadım ancak, bir katkısı olur diye
söylemek istiyorum, beyaz eşya ile uğraşan bir arkadaşım (Cıngıllıoğlu) söylemişti, bir kaç yıl önce
diyor baktım bir paket, sarılmış sarmalanmış, açtım baktım kanepe takımı, bir anlam veremedim
yukarıya koydum duruyordu. Bir toplantıda “bunlar satılacak” dediler, ne satıldı ne bir şey, yani Koç
grubu mobilyaya girmeyi bu şekilde denemiş oldu. Ama sanıyorum İstikbal TÜSİAD'a üye olunca
anlaştılar...
Ve yine Afrin Zeytin dalı...
“Bu iş Şam'a kadar sarkarsa kimse şaşırmasın!...”
“Zeytin Dalı'nın en kârlı ülkesi Rusya oldu!...”
“Akıllı adammış şu Putin, bir uçağa bizi kazandı!...
“ABD çok sesli koro mübarek, el'an da grogi vaziyette!...”
“Bizde başka ses var mı, tek ses!...”
“Lavrov ve Rex Tillerson karşılaştırması, Tillerson için iyi müzakereci denir ama adam
mühendismiş, Rus Sergey öyle mi, adam devlet adamı!...”
Bekir abi Ali Talha'ya son dönemde gösterime giren tarihi televizyon dizilerini sordu;
-Nasıl buluyor arkadaşların bu dizileri, aranızda görüşüyor musunuz?
-Görüşüyoruz Bekir amca, teknik hiç yok, kalitesiz... Payitaht Abdülhamid'de öyle,
Kutülammare'de öyle ve Diriliş Ertuğrul bir kaç at ile çevriliyormuş, Mehmed Bir Cihan Fatihi'ni
görmedik daha ama farklı olduğu düşünülmüyor.

Ben Payitaht Abdülhamid'in bazen hakikaten basitlikleriyle sıktığını, eğer ki, Hükümdar'ın
söylediği bazı replikler de olmazsa hiç bir şey ifade etmeyeceğini, kaldı ki bir çok kimsenin bu dine
dair, devlete dair söylenen hakikatlerden de haberi olmadığını söyledim... Mesela dediler;
-Mesela, kurduğu istihbarat ağı ile İstanbul'un köşe bucağı bir yana, Hicaz'dan, Yemen'den,
Halep'ten, Şamdan, Bağdat'tan anında haberdar olan Abdülhamid Han, kayınbiraderi Hüseyin
Paşa'nın, eniştesi Mahmut Paşa'nın dalaverelerinden bihaber!...
-Fetoşu, koca koca generalleri unutuyorsun!...
-Ama orada istihbarat, jurnal, burada dîni bilgisizlik, eksik değerlendirme, Ergenekon, Balyoz
vesaire Tosya pirinci ile evdeki bulgur meselesi ve aldatılmışlık...
-Pekiyi, Türkiye'de mafya yok da, kabadayılık filimlerini nasıl buluyor gençler?
-Onları pek konuşmadık, Bekir amca?
Çukur var, Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz var, Söz ayrı, başka hangileri var arkadaşlar?
“Çukur bizim evimiz, İdris bizim babamız!...” Ne nakarat amma, yani seviye meselesi...
Bekir abi, bizde mafya yok, fakat kabadayılık şöyle başlıyor; II. Mahmut 1826 yılında Yeniçeri
Ocağını dağıtmayı murat edinince, dağıtma, şakası yok yani can meselesi, kaçan kaçana... Kimi
Boğaz'a atlıyor karşıya geçmek üzere, kimi Haliç'e... Bir süre sonra yavaş yavaş ortaya bu şekilde yani
kabadayı şeklinde ortaya çıkmaya başlıyor. Meselâ Kasımpaşalı böyle...
Konuşulmadı fakat belki Galatalı da böyle, Kadırgalı da, ben Hayrettin beyin tabiriyle “ahanda
duydum!...”
“GÜNCELLEMEK!...”
Oturmada (10 Mart 2018) Nuh Ali abiye, tarım fuarında meyve fidesi satan çocuğun
söylediklerini söyledim, “okumuşlar fide işinden anlamaz amca, çiçeklenme, tozlanma ne anlayacak
onlar, sen de mi bilmiyorsun yoksa?” dedi deyince, Nuh Ali abi;
-Bunların bir çoğu da bilmiyor Kasap, ne çıkarsa bahtına, biz, hanımla geçen sene gitttik bir
takım çiçek, sebze tohumları filan aldık, bir tamamı İsrail menşeliymiş, bir sene vereceğini verdi ikinci
sene fos çıktı, dedi... Fuarda ne işin var Tarım İl Müdürlüğünden al ne alacaksan!...
Mustafa Tekelioğlu sordu galiba, camın keşfini, gözyaşı şişesi sebebiyle... Köşk Mahallesinde
kaçak kazı yapanların bulduğu “taş lâhit” valisinden başkanına adeta bir şehir efsanesine döndü;
-Kepçeci ne çıktıysa almış gitmiş, adam durur mu, köşeyi dönmüş!
-Yok canım, adamlar profesyonelmiş, bilerek kiralamışlar orayı, yedirirler mi kepçeciye, oto
yıkama kılıfı altında kazı yapıyorlarmış!...
-Vali açıklama yapmış, kral lâhiti mermer olurmuş, bu taştan, normal bir aile lâhitiymiş, öyle
söylendiği gibi içi altın sikkelerle falan da dolu değilmiş, bir madeni bilezik ile çok miktarda gözyaşı
şişesi çıkmış, kafatası kemiklerine göre de dört cenaze!...

Sonra Bekir abi, googldan sesli sordu “camın keşfi” diye....
-Fenikeliler var Mehmet, dedi sonra Mısırlılar görünüyor, Mezopotamya, Suriyeliler var, M.Ö.
1000-1500'ler. Gözyaşı şişesi de, yazı uzun ama, ölüye hediye olarak getiriliyor sanıyorum, o
tarihlerde adı gözyaşı şişesi olsa da, topraktan, pişmiş kilden yapılmış olmalı, bu dönemde bakır ve
demir var, kalkolotik zamanlar...
Ve meselenin meselesi, Recep Tayyip Erdoğan beyin “ayağına sıkması...”
8 Mart Dünya Çalışan Kadınlar Günü vesilesiyle, Külliyede toplanan ve çalışmayan kadınlara
yaptığı konuşmada mealen “14-15 asır önceki İslâm ahkâmını bugün uygulayamazsınız, bunların
güncellenmesi gerekir, bunu da Diyanetimiz yetkilileri yapacak, meydanı şuna buna
bırakmayacaktır!...” deyince, yok canım kıyamet kopmadı, Cabat hoca diyor ki;
-Bir tek Bekir abi döndü, gönderdiğim maile. “Ayağına sıktı” diye...
Hoca haklı, dilimizin dişimizin arasında “hoş değil, yakışık almadı” falan demeye çalışmışsak
da, tabii ki söylenen sözlerin karşılığı değil bunlar. Ama bilinir ki dinde aforoz müessesesi yok ancak, o
kibrin ilân edeceği bir İrlandalılık yaftası, makamlarınca aforozun üstünde...
Allah'ın işine bakın, “kurşunlu ayakları” acımış olmalı ki, ertesi günü yardımcıları çabalamaya
başladılar;
-Mecelle hükmü; ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz.
-Cuma hutbeleri; İslâm'da kadın, adalet, merhamet ve hakkâniyet.
-Ayet ve sahih Hadisleri güncellemek haddimize değil, içtihatlar konuşulabilir, Efendimiz,
Cumhurbaşkanımızın söyledikleri, söylemek istedikleri tabii ki bu...
Ben, 14-15 asır önceki İslâm ahkâmının güncellenmesini Mecelle hükmü ile savunmanın,
bilgisizlik değilse, şaşkınlık olduğunu söylemeye çalıştım, hoca kızmış olmalı ki, “Mecelle'de, hemen o
sayfanın önünde Mevrid-i nasda içtihada mesağ yoktur, der yani hakkında ayet ve hadisten kesin delil
bulunan hususta, başka ayet ve hadislere dayanılarak şer'i düstur vaz etmeye izin yoktur.”
Ali Biraderoğlu'nun kitaplarında bu konunun teferruatlı bir şekilde açıklandığını hoca ile
karşılıklı birbirimize söyledik amma, ilgilenen olmadı.
Bekir abi dedi ki, arkadaşlar geçin onları, bakın dün ne oldu; çarşıda bir dükkanda
oturuyorum, yan tarafa Suriyelinin birisi dükkan açmış, sarraf dükkanı, o delikanlı geldi. Suriye'den,
DEAŞ'tan, deaşlıdan konuştuk;
-Abdesttten haberleri yok, olur olmaz namaza dururlar, dedi.
Sonra giderken birden geriye döndü ve bana;
-Peki “Güncelleme” ne olacak, dedi? Anlayacağınız Suriyeli golünü attı ve arkasını döndü gitti.
“Bunlar da önemli değil de” dedi Bekir abi, “Bu adamın bir sürü danışmanı var, peki bu
hususları danışacağı birisi, bir hoca efendi var mı?” İbrahim abi soruyu anlamadı, “yok” diyenler oldu,
“Diyanet” diyenler oldu, ben “hoca, bu zat imam hatipli diyor” dedim. Bekir abi devamla; “Evet yok,

dedi, güven kaybı ve bu hususların fetoşcular (yani ABD) tarafından proje olunduğunun göstergesi
olarak ileri sürülmesi, tabii ki fetoş, Cübbeli, Yaşar Nuri, Adnan Oktar, Cemaleddin Kaplan, Mutafa
İslâmoğlu şu bu tescilli proje, bunları Adıyaman mensuplarından, Süleyman Efendi mensuplarından,
Nurettin Yıldız hocadan ayrı tutmak lâzım, 15 Temmuz'da sokağa ilk çıkan kesimin tavır alınan bu
cemaat mensupları olduğu unutulmamalı!... Kaldı ki bugün bürokraside genel müdür seviyesinde dahî
cemaat mensubu kalmadı denebilir.”
Afrin'de konuşuldu tabii bu akşam, fakat Necip Fazıl'ın şu yazısından sonra, (İdeolocya
Örgüsü'nün 1996 yılı 8. Basımı Eki) bu yazıyı Akit Gazetesi, “güncelemeye” cevap olarak yayımladı:
“İslâm'ı Yenilemek”
“İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerekir.
Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi...
Aynayı yenilemek...
Güneş yenilenemez. Göz yenilenir.
İslâm, başı ve sonu olmayan ebedi yeninin ismi... Ona her an biraz daha nüfuz etmektir ki,
yenilik...
"Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır" hadisindeki sonsuz hikmettir ki, yeninin ve
yeniliğin sırrını getirmiştir.
Dava işte bu manada İslâm'ın yeni neslini yuğurmakta...
İslâm'ın en yeni, değiştirilemez ve örnek nesli, Resul eliyle yoğurulan sahabiler...
Sahabilerin ardından "Tabiiler bu nesil çizgisini uzatmışsa da onlardan sonra dava içtimai
planda zaafa uğramış ve büyük ferdi zuhurların çevrelediği mahzun zümrelerden öteye
geçilememiştir." Bu tecellide, muhafazası en zor iş olan aşkı kaybetmenin ve kaba akılla yapayalnız dış
planda kalmanın neticesi olarak ilahi hikmet aşikar...
Emevi ve Abbasi devrelerini takip ederek Türk'ün eline geçen İslami devlet livası, 600 küsur
yıllık gerçek devlet hayatının ancak 250 senesinde böyle bir nesle yataklık etmiş, ondan sonra 300 yıl
korkunç bir aşk ve üstün anlayıştan yoksunluk çığırına girmiş, 100 küsur senedir de, aynı ham yobaz
ve kaba softa idrakinin tersine dönük şekliyle bütün cehdini İslâm'a karşı çıkmakta bulmuştur.
O gün bugündür ki, nesillere kahraman diye tanıtılanlar İslâm'dan kopmanın fikri ve fiili
icracıları olmuştur.
İslâm'ı zatından zerre feda etmeden olanca saffet ve asliyetiyle kucaklayabilecek ve
nefslerinde yenileyecek nesillerin böylece köküne kibrit suyu dökülmeye başlanınca, din ihtiyacından
büsbütün kurtulamayan muvazaacı mizaçlar her tarafta işi reformculuğa dökmüş ve olduğu gibi bir
İslâm yerine, oldurulmak istenildiği tarzda bir İslam'a kapı açmaya bakılmıştır.
Reformcu, İslâmı şu veya bu görüş ve mezhep lokomotifine bağlamak, onu zatına ve aslına
göre değil, şahsi nefsine ve idrakine iliştirmeye kalkmak, böylece çürük gördüğü bir binayı kendince

payandalamaya yeltenmek bakımından; İslâm'a cepheden zıt olanlardan daha tehlikelidir; ve İslâm'ı
kalb ve göz yenilenmesi yoluyla koruyacak olan nesil, cemiyet dairesi içinde kendisine üç düşman
tanıyacaktır. Aşksız ham yobaz, duygusuz kafir, nasibsiz reformcı... Yani ruhu kör nefsinde
kabuklaştıran, büsbütün inkar eden ve bu ikisi arasında arabuluculuğuna kalkışan...
İslâm, 500 yıl kılıcını elinde tutan Türkiye'de bozuldu ve her yerde altüst oldu. Bu ancak
Türkiye'de düzelirse her yerde sağlığa kavuşabileceğine ait ilahi bir ihtar...
İslâm'ı yenileyecek olan nesil, bu ruh ve madde felaketleri Türkiye'sinde son ve som, hepçi ve
bütüncü tepki halinde zuhur etmekle mükellef...
Bunca zevalin ardından ancak kemal çığırı açılabilir...
Dört büyük halifenin sırayla şiarları olan merhamet, celadet, edep ve akılda tam ikmalli ve
teçhizatlı olarak, 15. İslâm Asrında İslâm'a muhatap anlayışı yenilemek davasını çözümleyecek
nesilden, ana rahmini tekmeleyici sesler duyuluyor. Aya gitmek hüner değil, bu sesleri güneşten
duyulacak derecede fikirde ve aksiyonda yükseltmek marifet.”
Marifet “fes”te, “kravat”ta değilmiş, Üstad'lıktaymış, o da böyle bir şey olmalı!...
Ve Afrin, Zeytin Dalı Harekâtı...
Mustafa Tekelli, stratejist Abdullah Ağar'ın YPG'nin taktik bir hata yaptığını, düzenli bir orduya
karşı ancak vur-kaç taktiği uygulaması gerekirken, hendekler, savunma kuleleri vesaire düzenli, bir
ordu gibi davranmaya çalıştığını, sonunda hüsrana uğradığı tesbitinin doğru olduğunu söyledi.
İtiraz ettim; o tespiti yapan kişi dedim, mantık atlatarak kendi yargısına zemin hazırlıyor,
YPG'nin ABD tarafından şişirildiğini gözardı ediyor, YPG'liler kendini “general” sanıyor, yani düzenli
ordu komutanı... Geçen hafta konuşuldu, hendeklerin nasıl ve kimler tarafından yapıldığı...
Söz nereden, nasıl açıldı kaçırmışım, Bekir abi Salim abiye sordu galiba, “dönüşüm nasıl
gidiyor Salim?” diye.. Anladığım kadar, Salim abinin nezaret ettiği, Birlik Vakfı'nca Gülük Camii
yanında yaptırılan inşaatın, yurt değil de okul olması istenmiş, açık alan, bahçe, spor salonu ihtiyacı ne
olacak gibi kem küm ettim ama bu konuda, ne diyeyim Birlik Vakfı'nın ekmeğini yedik, suyunu içtik,
sorulunca hoca da bir şey demedi, bakanlık mevzuatı incelenebilir, ayrıca;
-Erdoğan bey gayretli, yapar, dedi....
Vakit geçip, fıkralara gelince sıra, anladım ki hocanın kızgınlığı Mecelle açıklamamdan dolayı
bana değilmiş, Tekelli oradan denedi olmadı, buradan denedi olmadı, Nuh Ali abinin Bellona Vivensa
karışımı berjer koltuğuna geniş ve uzun, babalar gibi oturan hocayı milim kımıldatamadı sonra “yahu
gönderdiğin fıkrayı nasıl unutursun” diyerek başladı kendisi anlatmaya;
-Kucağında paket olan bir adamın, arabasının bagajını küçük bir ayak hareketiyle açmasını
böbürlenerek göstermesi üzerine, bizimkinin bu da bir şey mi diyerek, kısa bir ıslık işaretiyle arabadan
koşarcasına inip paytak paytak bagajı açan kadının, Dünya Çalışan Kadınlar Gününde gönderilmesinin
anlamlı olduğu...
Ve Mustafa abi (Miyasoğlu);

Mekânı cennet olsun, adı geçince üç şey gelir aklıma; alevin ruhu var mıdır merakı, hakkında
inceleme yapıp yayımladığı ve ayaküstü görüşmelerde dahî en az bir iki kere adı geçen, sanılır ki
askerlik arkadaşı şair Âsaf Hâlet Çelebi ve Cabat hocanın sabrını ölçen en kısası meselâ bir saat
onyedi dakika süren zamansız telefon görüşmeleri...
Büyükşehir'in düzenlediği Mustafa Miyasoğlu hikâye yarışması için Dursun Çiçek ile Yusuf
Yerli ilgileniyor dendi. Ben, rahmetli Mustafa abinin on yıl kadar önce bir panelde konuşmacı olarak
geldiği Kayseri'de, Ticaret Odası Genel Sekreteri Murat Yerlikhan'ın beni tanıştırma girişimine;
-Tanıyorum canım, tanımaz olur muyum, bizim Cabat'ın şeyi demesini, bu “şey” her ne ise
benim bu hususta oldukça şanslı olduğumu düşündüğümü ve Mustafa abinin lûtfettiği bu şanslılıktan
bir iki yıl önce de şimdi mebus, o zamanlarda başhekim olan zat-ı muhteremin, hastanede bir doktora
aracı olurken benim için “bizim Bekir abinin şeyi” dediğini anlattım!...
Yok, benim “şeyi” olduğum arkadaşlardan bir sıkıntım olduğundan değil de, haydi diyelim
başhekim bey benim bir havale işi için müracaatım üzerine böyle üstten davrandı, ama meselâ eğer ki
Mustafa abi, böyle değil de bırakın Kayseri'yi yaşadığı İstanbul'a yaraşır bir davranış sergilese idi,
panelde sağına soluna, önüne arkasına bakmadan sunduğu bildiride, o gün panel konusuyla da bir
ilişkisini kuramamıştım ama, Sakarya Türküsü'nden okuduğu mısraların (sanıyorum) sadece Necip
Fazıl'a ait olması sebebiyle oldukça zor durumda kalışını kurtarmak bize düşmez de, en azından Gürsel
Korat'ı bir iki soruyla meşgul edebilirdim, bunu Murat Yerlikhan'a da söylemiş olmalıyım... Mustafa
abi, Sakarya Türküsü'nden şu beyti okumuştu.
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Ve Ticaret Odası'nda yapılan bahsettiğim paneli o günlerde Evrensel Gazetesi şu şekilde
haberleştirmiş, aradım buldum;
“Önceki gün (16 mayıs 2008) İletişimciler, Danışmanlar Ve İş Adamları Derneği (İDEADER)
tarafından Kayseri Ticaret Odası Konferans Salonunda Kayseri, Kentleşme ve Kültür konulu bir söyleşi
gerçekleştirildi. Söyleşiye Halit Erkiletlioğlu, Halim Şafak, Mustafa Miyasoğlu ve Gürsel Korat katıldı.
İrfan Birol’un yönettiği panelde şehir ve kültür arasındaki ilişki, kent ve köy ilişkisi ve daha çok da
tarihsel olarak kentlerin oluşumundaki ideolojik tartışmalar söyleşiye damgasını vurdu.
Bütün konuşmacıların Kayseri’nin müthiş tarihi dokusunun yöneticiler eliyle ranta ve paraya
kurban edilerek yok edildiği ana temasında birleştikleri söyleşide; Halit Erkiletlioğlu da Kayseri’de ve
birçok kentte kentlilik bilincinin zayıf olduğunu çünkü buralardaki kültürel birikimlerin tahrip edildiğini
belirtti. Tarihsel mekanların ticarete kazandırılıp korunduğunu ve her şeyin ekonomik ilişkilere
bağlandığı günümüz kentlerinde, apartmanlar modernizmin dünyaya attığı kazıktır diyen Halim Şafak
da kültür, politika, demokrasi gibi kavramların da olmadığı şehirler ekonomizm sarmalında yok
olacaktır şeklinde konuştu. Şafak, artık Kayseri’nin kurtarılamayacağını ama bazı yerlerin
korunabileceğini ifade etti. Osmanlı ve onun yarattığı kültürün kentlerin kurtarılmasının tek yolu
olduğunu iddia eden Mustafa Miyasoğlu’nun da metropollerin emperyal yaklaşımların yarattığı
kıyamet gemileri olduğunu söylediği konuşmasında, muhalif söylemlerle devletin milletin ve kentlerin
ilerlediği görülmemiştir ifadeleri tartışmalara neden oldu.

Konuşmasına günümüz kentlerinin incelikle değil kabalıklarla anıldığını söyleyerek başlayan Gürsel
Korat ise reklam panolarının insanın üstüne saldırdığı, tarihi eserlerin kaldırımlarda süründüğünü ve
bu anlamda şehirlere yön vermek için iktisadın dışından bakmak gerektiğini söyledi. Kent kültürünün
ilk göstergesi mimaridir diyen Korat, Eğer Hıristiyan ve Ermeni yapılarını yıkmasaydık bu kültürü bir
geçiş dönemi olarak da görecektir ifadeleri ise salonda tartışma yarattı.
Ermenileri övmekle itham edilen Korat, aslında kendisinin tarihsel açıdan ilerlemenin
dinamiklerini ve kentlerin kültür mirasının nasıl tahrip edildiğini anlatmak isteğini vurguladı...”
(Kayseri/EVRENSEL)
Ne uzun bir oturma akşamı oldu, İbrahim abi tertipli adam, “araba geldi dedi” saat onikide
kalktı, Hayrettin beyin de oralı olduğu yok, bir türlü okumadı, hay Allah Bekir abi nereden açtı bu
telefon bağımlılığı meselesini, istatistiklerdi, konuşma sürelerinin uzunluğuydu, makine değişim
aralıklarının kısalığıydı!... Mustafa Tekelli diyor ki, sadece Cuma günü üç yüze yakın (ne demekse)
Cuma mesajı geliyor, Bekir abinin telefonu mesaj kabul edemez duruma gelmiş, hafızası dolmuş, şu
kadar bin mesaj sildim diyor...
“KAHRAMAN AHLÂKI”
Mehmet Muratdağı ve Bülent Doğan; ikisi de Afrin şehidi, bugün (24 Mart 2018) toprağa
verildiler. Allah rahmet eylesin, mekânları Cennet olsun, Allah ailelerine sabır versin. Amin...
Bu akşam Adıyaman'dan Ahmet Sağtekin ve bir akrabası misafirdi. Ahmet '70'li yıllarda uzun
süre Kayseri'de bir kurumun bölge müdürlüğünü yapmış, Salim abide otururken çolu-çocuk, hal-hatır,
yaşlılık vesaire oturma peşrevine Mustafa Tekelli, biraz da “kesin artık bu lüzumsuz konuşmaları!...”
dercesine bir konu açmak adına ve ısrarla Bekir abiden Afrin değerlendirmesi yapmasını isteyince;
-Peki Mustafa saklısı gizlisi yok bildiklerimizi, yaşadıklarımızı anlatalım, dedi.
Şehit cenazeleri vesileyle Kayseri'ye gelen Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları ile
bazı bakan ve milletvekilleriyle şehir ileri gelenleri Talas Erguvan Tesislerinde birlikte iken Bekir abi
böyle söylemiş. “Sizler, siyasiler başta olmak üzere üniversite, yargı ve daha da önemlisi milletle
birlikte olmakla çok doğru bir hareket üzeresiniz. Bu bir Kahraman ahlâkı belirtisidir. Hal böyle olunca
yok ama, varsa veya olabilirse ufak tefek tökezlemeler, insanların bunları kaale aldığı, gördüğü,
göreceği yok, tam destekle arkanızdalar...”
“Kahraman ahlâkı” deyince aklıma 1978 Büyük Doğu'larından birisinin kapağı geldi. Tersine
Dönmüş Ehram. Necip Fazıl bu kapakla demek istiyor ki, normali millet emrinde meclis, meclis
emrinde hükümet ve hükümet emrinde ordu ya. Yani tabanı üzerinde oturan ehram, piramit. Bekir
abi, “uyumla” bu normalden bahsetmiş olmalı. Oysa bir zamanlar bizde tam tersi idi, adamların
belinde şey olunca hükümete, hükümet de meclise, meclis ise millete hükmetmekteydi. Yine yani
tepesi üzerine duramayan Tersine Dönmüş Ehram, piramit.
Ahlâksızlık...
Tam da Üstadın Sahte Kahramanlar kitabının yeri, fakat kime nasıl anlatacağız?
Ve Hasan Celal Güzel.

Allah rahmet eylesin 19 Martta vefat etti. Oturmada 28 Şubat 1997 MGK kararlarına itirazı,
BÇG çalışmalarına karşı dik duruşu ve dürüstlüğüyle anıldı.
Turgut Özal, kendisinden sonra partinin başına geçecek kişinin tepiti için Bekir abinin
söylediğine göre bir takım Konyalılarla Ankaralı İstanbullulara (5-6 kişi) karar verin, der. Ve bu 5-6 kişi
aralarında anlaşamazlar. Özal'ın üç hatamdan birisi dediği, Mesut Yılmaz'ın gelişini görebiliyor
musunuz? Tabii ki Semra Hanım'ın adayı. Hatalardan ikincisi de Semra Hanım'ın İstanbul İl
başkanlığı... Üçüncüsü ise, Irak'a girmemek galiba...
TÜPCÜ
7 Nisan 2018 akşamı Haspaylan başkanda oturduk. Bir yanda gençlerin meslek, siyaset, sanat
vb her türlü ilgisizliğini milli mesele addediyoruz, öbür yanda Nuh Ali abinin söylediği gibi 6, 7 yaşında,
hattâ daha küçük yaş davranışları sergiliyoruz.
Nuh Ali abi diyor ki, Resulullah sevgisinden, sünnet hassasiyetinden insanlar yaşlarından 63'ü
çıkartarak söylüyorlar, altı yaşındayım, yedi yaşındayım dedikten başka, inzivaya çekilenler bile
varmış!...
Bizlerse sosyal medyadan memleketim insanı halleri seyrediyor-seyrettiriyoruz.
Bekir abi hazırlıklı gelmiş;
-Arkadaşlar, bir kahramanımız olması lâzım, eğer uygun görürseniz, şu kitabı getirdim,
masanın üzerinde duran Hz. Ebubekir radiyallahuanh'ı anlatan bir kitap. Kitabı eline alarak kısaca
tanıttı... Şöyle yirmi dakika, yarım saat okuyalım istiyorum, dedi. (tam analayamadım, ilerde yazarını,
yayınevini yazarım)
İsimleri, imanı, İslâm öncesi dönemi...
Babası Ebu Kuhafe, babasının ısrarına rağmen putlara hiç meyletmemiş.
İslâmdan önce iki sebepten içkiye yakın olmamış; şuur ve sözün namusu.
Mirac için, O söylüyorsa doğrudur deyince yahudiler hayretle;
-Nasıl bu kadar emin olabilirsin, diyorlar.
-Ben diyor, daha nelere inanıyorum, bir bilseniz?
Cabat hoca diyor ki; imanın aklın önüne geçmesi bu, bu sebeple Sıddık.
Bir gün Resulullah Efendimiz yanlarında, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman Efendilerimiz
oldukları halde Uhud dağının üzerine teşrif edince, Uhud dağı onların aşkıyla çoşar ve sallanmaya
başlar. Bunun üzerine Rasûl-i Kibriyâ aleyhisselâtıvesselâm Efendimiz kadem-i şerifleri ile uyararak,
onu teskîn için şöyle buyurur: “Sâkin ol ey Uhud! üzerinde bir peygamber, bir sıddîk ve iki şehîd var.”
Hicrette, Resulullah'ın yol arkadaşlığı... Necip Fazıl zikrin o mağarada başladığını anlatır.

Hz. Ebubekir radiyallahüanhin İslâm'a hizmeti saymakla bitmez, hele Resulullah aleyhisselât
Efendimizin vefatlarında gösterdiği kadere teslimiyet örneği, imanının büyüklüğüdür. Kolay mı, kılıcını
çekmiş bir Hz. Ömer radiyallahüanhe söz etmek;
-Eğer Peygambere tapıyorsanız bilin ki, O, öldü; Allah'a tapıyorsanız bilin ki, ölmez. Allah hayy
ve lâyemut...
Hz. Ali radiyallahüanh Efendimizin kendisine beyat faslı başlıbaşına ilim, iman, İslâm örneği...
Gelelim Tüpcü'ye;
Cafer bey, umreden geldi. Allah mübarek etsin güzel Medine hurması getirmiş, ikram edildi
yedik. O açtı Hürriyet, Posta, CNN Türk, Kanal D'nin satışı meselesini.
Satıldı, dedik sen yokken, zaten geçen senelerde Milliyet'i ve Vatan'ı da satmıştı Aydın Doğan,
Demirören'e...
Nasıl aldı dendi, şu kadar paraya (1.1 milyar dolar deniyor) veya Aydın Doğan neden sattı?
Bekir abi, Tüpcü dedi, ben bu Amiral Gemisi zaten devletinmiş, Fehmi Koru yazıyordu; Aydın
Doğan gerçekten Amniral Gemisinin sahibi miydi diye, yani devleti yönetenler kimi isterse o alırmış
dedim.
Bekir abi, ama devletin yöneticileri de değişiyor, dedi bana. Bence bunun hiç önemi yok,
çünkü hükümet kim olursa olsun davranış biçimi değişmiyor, kaldı ki Cabat hoca söyledi; “Bekir abi,”
dedi, “şu içinde liboş Mehmet B, yine liboşlukta ondan aşağı kalmayan Engin A, Haşmet'te liboş mu
acaba fırsat olsa da sorulsa da şeylik A. Arman'ı unutmamak lâzım, magazinden başka hiç bir şey
olmayan güya yandaş Sabah gazetesini katladı katladı kitap ebadına getirince fiyat karşılaştırması
yaptık, gazete devletin olmak zorunda.”
Mustafa Tekelli, araştırmacı gazeteci yok, yani yapıcı muhalefet dedi, olsa sizce de iyi olmaz
mı? (nasıl olacaksa, örneği var mı, hem muhalefet olacak hem de yapıcı olacak, ayrıca bu durumu çok
görmemek lâzım, iktidar olmanın da böyle bir derde müptelâlığı olmalı, hastalık zor!..)
Olmuyor demek ki, zaten kimdi o önceleri elitler bunların analarından emdiği sütü
burunlarından getirdi, şimdi de kasabalılar geldi, intikam alıyorlar, diyen?
Ve deist, ateist, teist günceli...
Mustafa Tekelli, Cabat hocaya sordu;
-Ne yapmak lâzım Mustafa bey, kızın başörtüsü var, anne ben deistim diyor.
Hoca evet dedi, yani kafasında inandığı bir tanrı var, her şeyi yaratmış, bırakmış başka bir şeye
karışmıyor, bu deist, inandığı bir tanrı yoksa bu da ateist, kitaba, peygambere, yani edille-i şer'iyeye
inanıyorsa o da teist.
Mustafa Tekelioğlu dedi ki;

-Vakıftan (KEK Vakfı) arkadaşlar, bildiğiniz gibi okullara giderek Necip Fazıl anlatıyorlar, okul
idarecileri diyorlar ki, aman bize dinden bahsetmeyin, Üstadın Çöle İnen Nur kitabı varmış ondan
bahsedin!...
Vay şey vay...
Söz özelleştirmelerden de açıldı, ben korkmamak lâzım bir çoğunda devletin altın hissesi var,
istediği anda istediğini yaptırır, yani şeyleri devletin elinde dedim, Mustafa Tekelli pek inanmadı ama
beni de kırmak istemedi, sağolsun ”saygı duyarım” dedi...
Hoca okudu, tam kalkılıyordu ki Mustafa Tekelli, yeni öğrenmiş gibi;
-Yahu arkadaşlar dedi, Fatih Sultan Mehmed'in Divanı varmış, mahlası da Avni imiş. Kanuni
Sultan Süleyman'ınkinin Muhibbi olduğunu biliyorduk fakat Yavuz Sultan Selim Han'ın Divanı
olduğunu bilmiyordum, mahlası Selîmî imiş.
Mustafa Tekelioğlu tebessüm ederek Tekelli'ye;
-Yavuz'un Divanı'nı çevirttik de, sponsor bulamadık, unutmuş olmalısın, dedi. OSB Başkanı
Tahir beyin basımını yaptırdığı Yavuz Divanı Farsça. Bizimki Türkçe idi ama Tahir beyin tercihi demek
ki Farsça olmuş!...
İçimden geçirdim, Hoca okumamış olsaydı da sırasıyla Sultanlardan şu bilinen şiirlerini
okuyabilseydik;
Fatih'ten,
Sâki yâ mey sun ki bir gün lâlezâr elden gider
İrüşür fasl-ı hazan bâg ü bahâr elden gider
Her nice zühd ü salâha mail olur hâtırum
Gördügümce ol nigârı ihtiyar elden gider
Şöyle hâk oldum ki âh itmeğe havf eyler gönül
Lâ-cerem bâd-ı sabâ ile gubâr elden gider
Gırra olma dilberâ hüsn ü cemâle kıl vefa
Baki kalmaz kimseye nakş ü nigâr elden gider
Yâr içün agyâr ile merdâne ceng itsem gerek
İt gibi murdar rakîb ölmezse yâr elden gider
Yavuz'dan,
Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek,
Giryemi kıldı hûn eşkimi füzûn etti felek

Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek...

Ve
Sanma Canım Herkesi Sen Can-ı Dilden Yar olur
Herkesi Sen Dost mu Sandın Belki ol Ağyar olur
Can-ı Dilden Belki ol Alemde Dildar olur
Yar olur Ağyar olur Dildar olur Serdar olur
MİLLİ İTTİFAK'IN ÖNEMİ VEYA TİCARET ODASI SEÇİMLERİ
Bekir abi, Ticaret Odası seçimlerinin ertelenmesinden önce, yani geçen sene Eylül ayı gibi
adaylar bir bir ortaya çıkarken, Müsiad Kayseri Şubesi başkanının “Ben de adayım” açıklaması üzerine,
Mustafa Tekelli her ne kadar “ben istişare heyetindeyim, sadece tavsiye ederiz ki, böyle bir adaylığı
tavsiye etmemiştik” demesine rağmen, böyle söylemişti. Yani o akşam Milli İttifak dememişti ancak
“Cepheyi Korumak Lâzım” demiş, aynı zamanda Ömer Gülsoy'un Ticaret Odası başkanlığı adaylığına
Akparti yetkililerinin desteği için de; Devlet Bahçeli'nin Recep Tayyip Erdoğan beye desteğinin bir
karşılığı olması gerekir, demişti.
21 Nisan 2018 akşamı Cafer Beydilli'de oturduk.
Ticaret Odası seçimleri sonuçları için Mustafa Tekelli;
-Kırk meslek grubunun 39'unun alınacağını hiç tahmin etmemiştim, 25'e 15 falan olur diye
düşünüyordum, görüştüğüm kişiler de hemen hemen böyle düşünüyorlarmış...
Mustafa Tekelioğlu, oğlu Ali İhsan'ın mevcut başkan tarafından haberleri olmadan meclis
üyeliğine aday yazıldığını, bu duruma şiddetli tepki gösterdiklerini böyle bir şeyi anlamadığını
belirterek;
-Şehirde boy boy resimlerle bilboard reklamları ve sms'ler falan, bir de fetoşculuk yapışınca
kaybedileceği belliydi, dedi...
Meclis başkanı seçilen Cengiz Hakan Arslan için, Lâtif Başkal'ın torunu demişler.
Hırkalı Hacı Şükrü Ağa yaşasaydı eğer, baston yerine kullandığı değneğe dayanır ve anlamaya
çalışırdı, yıllar önce Bozatlı Paşa Mahallesinde şimdi Arslan Otelin bulunduğu arsadaki evinin yıkımı
esnasında çatıdan kiremitleri bir makara yardımıyla indiren işçilerin istediği paraya hayıflanıp yaptığı
gibi. Evin avlusuna girdiğimde Hacı Şükrü Ağayı o vaziyette, yani bir taşın üzerine oturmuş, değneğe
de dayalı görünce, selâm verip sordum;
-Hayırdır Hacı Şükrü amca, iyi misin, neden böyle duruyorsun?

-Gel oğlum Mehmet efendi dedi, bak bu ev benim, elli sene önce şöyle şöyle zor şartlarda
yaptım, çatıdaki kiremitler benim, şu adamlar bana makara aldırdı, makara da benim ve kiremitleri
sadece indirip şu duvarın yanına istif edecekler, ne para istiyorlar biliyor musun dedi.
-Bunları düşünme Hacı amca, dedim, daha işin başındayız...
-Yok oğlum, böyle olmaz, buna can dayanmaz, benden tam bir milyon lira para alacaklar!...
Bir milyona derin düşüncelere dalan Hırkalı Hacı Şükrü Ağa, büyük oğlundan torununun
“Başkal”laşmasına nasıl dayansın? (Bu husus psikologların, sosyologların yorumuna muhtaç, benim
boyumu çok aşar!...)
Bekir abinin “Milli İttifak” hakkındaki görüşlerini, Kayseri Ticaret Odası seçim sonuçları
vesilesiyle yazıyordum:
-Akparti ile MHP yanyana olunca bu sonuçlar normal Mustafa, dedi, Tekelli'ye. Doğrusu ben
1970'lerden bu yana hep bu birliktelik için mücadele ettim. Rahmetli Üstad'ın emeği var bu ittifakta,
hatırlayın Raporları, 1977 seçimlerini, mitinglere katıldı Üstad İstanbul'da, Kayseri'de. Bugün
Gazetesinde yazdı. Ben rahmetli Üstad'ı bu işin fikir babalığı koltuğunda görürüm. Sahada çalışan on
kişi var diyebilirim; ben, rahmetli Muhsin (Yazıcıoğlu), Hakkı (Ahmet Beyoğlu), rahmetli Sedat
(Yenigün), daha kimler vardı o gün MTTB'den...
Biz çabaladıkça Yaşar O. vb. ulusalcılar bozmaya uğraştı, Sedat'ı katlettiler, yutmadık ama
sustuk, hele kimdi Fatih'te açıkça öldürdüler, Muhsin'i dışladılar, amaçları böyle bir birlik olmasındı,
başka bir şey değil...
Diyeceğim o ki, Recep Tayyip Erdoğan beyin kafasının bir köşesinde o günlerden bir fikir
kırıntısı kalmış olabilir. Ben böyle düşünüyorum...
Mustafa Tekelioğlu; ben bu kadar bilinçli olduğunu düşünmüyorum, aksine partilerin kendi
menfaatleri ön planda gibi...
Cabat hocaya yorumlatmak lâzım; Akpartinin, cemaat (bizce hep fetoştu da), Kürt açılım
süreci, Ergenekon, Balyoz işkencelerine kumpas kararı ve en son MHP ile yapılan “Cumhur İttifakı”
göz önüne alındığında hep bir “ittifak” gayreti içinde olduğu söylenebilir mi?
Bu akşam Bekir abi Hz. Ebubekir Efendimiz kitabından, Hazret'in nasıl Müslüman olduğunu ve
bundan Peygamber Efendimiz'in ne kadar memnun kaldığı bahsi okudu.
Üstad Necip Fazıl Peygamber Halkası'nda bu bahsi şu şekilde anlatıyor;
“Otuzsekiz yaşlarında İslâm ile şereflendi. Allah Resulünün, nebiliğini bildirdiği ilk anda,
ruhuna şimşek gibi inen bir bedahet duygusuyla O'nu hemen doğruladı ve İslâm dairesine 1 numaralı
erkek olarak girdi.
“Şöyle oldu:
“Yemen taraflarına bir seyahat yapıyor. Dönüşünde kendisini, başta Ebu Cehil bazı Kureyş
müşrikleri karşılıyorlar.

Ebu Bekir soruyor:
-Ben Mekke'de yokken neler olup bitti?
Ebu Cehil cevap veriyor:
-(Resulullah) nebilik iddiasına kalkıştı ve atalarının dinini inkâr etti. Biz de senin Yemen'den
dönmeni beklemeyi ve sen bu işe el atıncaya kadar ses çıkarmamayı uygun bulduk!...
Ebu Bekir, hemen Allah Resulünün kapısında:
-Doğru mu? Senin nebilik iddiasında olduğun ve atalarının dinini inkâr ettiği doğru mu?
Allah Resulünün dudaklarında kâinatı ışıldatan bir tebessüm:
-Doğru, ya Ebu Kuhafe oğlu!... Allah bir ve ben onun nebisiyim, şehadet getir!...
Bu yüz, bu ses, bu bakış, bu tavır, bu edâ... Bir ruh kuyumcusuna göre hiç kimsenin ayarına
varamayacağı has altın. Neden, niçin, nasıl barınamaz O'nun önünde!...
Ebu Bekir bu namütenahi sâf, basit ve derin bedaheti bir anda kestirendir. Huccet, senet,
vesika ve ispatın da üstüne çıkan...
Ebu Bekir'i “Sıddıkiyet” makamına yükselten hal budur ve bu hal üstüne hal yoktur.”
Bekir abi kitap okurken, Mustafa Tekelli kaş-göz Cabat hocaya sataşıyor;
-Ne o hoca uyuyor musun ne?
-Evet, dün gece uyuyamadım da!...
Bekir abi kitabı kapatınca ne uyku ne bir şey, başladılar internetten youtube yayınlarına...
Hanefi Avcı Kayseri'ye gelmiş, Diyarbakır hatıralarını anlattığı son kitabı Fırat'ın Doğusu'nu
tanıtmış veya imzalamış galiba. Mustafa Tekelli isim vermeden sordum diyor; (soruyu tam anlamadım
ama Şerif Ali T.'la ilgili idi)
-Esas olan imamlar, demiş Hanefi Avcı, profesörlerin, generallerin önemi yok, bütün
organizasyonu yapan imamlar!...
Bu arada, TED Kolejinde velisiymiş, Uçkun Labaratuvarı hakkında “sidiğin doçenti mi olur”
diye sinirlenince Cabat hoca, adamın kulağına gitmiş bu sözler kızarmış, bozarmış ama bir şey
diyememiş, “anladık ki, fetoşculukta evet profesörlerin önemi yokmuş,” dedi Cabat hoca...
Ben, Hanefi Avcı'nın iyi bir istihbaratcı olduğunu ifade edebilmek için, bir televizyon
proğramında Yeşil hakkında başka birisinin “yaşıyor” demesi üzerine Hanefi Avcı'nın;
-Sanmıyorum, Mahmut'u tanırım yaşasaydı şimdiye kadar kendini açık ederdi, çenesini
tutamazdı, dediğini söyleyince sağolsun Mustafa Tekelli;
-Doğru, dedi.

Yine bu arada, Nuh Ali beyin dokuzuncu torunu, kendisiyle birlikte küçük oğlu Harun'dan V.
Nuh Ali'nin doğumunu tebrik ettik, Allah analı babalı büyümesini nasip etsin, amin...
İDARE
Annemin babası Hacı Ahmet dedem öyle dermiş;
-Her şey bitmiş de idare bitmemiş!...
Şu sözü enine boyuna düşüneyim derim bazı boş zamanlarımda, daha başında ya uykum gelir
dalarım, ya da bir arpa boyu yol alamadan dağılır giderim... Biliyorum bizimki “dönercilik” ama ne
yapalım, hakikat bu...
5 Mayıs 2018 günü Hayrettin beyde oturduk. Bugün şehir kalabalıktı, Recep Tayyip Erdoğan
bey geldiler, hem yeni yapılan Şehir Hastanesinin açılışını yapmak, hem de Mehmet Özhaseki beyin
kızının düğününe katılmak için. Oturmadan düğüne katılan arkadaşlar söylediler, çok kalabalıkmış,
nikâhı da, belediye başkanı tam hareketlenmişmiş ki, anons şehir müftüsü olarak yapılınca,
Hasbaşkan;
-Ama bakın arkadaşlar, dedi, buradan bütün dünyaya ne anlamlı bir mesaj, sizce de öyle değil
mi?
İyi, kötü bir şey söyleyen olmadı!...
Anlıyorum ama ifade yetersizliği, açıklayamıyorum, dedemin söylemek istediği bitmeyen
idare; açılış, düğün, nikâh, gelen, gelmeyen ve bizim oturma ve konuşulanlar, sanıyorum tam da bu!...
Nurettin Kaldırımcı bey ve Mustafa Yalçın bey de katıldılar bu akşam oturmaya... Nurettin bey
İlim Hikmet Vakfının düzenlediği bir panelde konuşmuş, “Hakikate Kısa Yoldan Gitmek” ya da “Sağlıklı
Düşünmenin Engelleri” başlıklı konularında söylediğine göre;
“Hakikatin muhitine, zamana ve arayan insana göre değişebileceğini belirterek, herkesin
hakikat diye ortaya koyduklarının da farklı olabileceğini belirterek, ülkede yaşanan fetö rezaletinin
önemli bir laboratuvar olduğunu söyledi. Bu yapının dedi, bu kadar akıllı insanların gözü önünde nasıl
bir terör örgütüne dönüştüğünü, bu gün eleştiren insanların o gün için hakikatin o kadar da yakınında
olmadıklarını belirtmemiz gerekir...”
Nurettin bey, yanlış anlamamışsam eğer, bir aralık, Necip Fazıl’ın da “bocaladığını”, hatta “ne
kadar” diyerek söyledi. Benim konu başlığı hakkında bir tek kelime edecek mecâlim yok, ancak fetoş
örneğinden giderek “akıllı”ya da aklım ermez ama Ali Biraderoğlu hangi kitabında yazıyordu, “terör
örgütüne dönüşeni de, akıllısı da” o kitapta anlatılan “oportünist” tanımına cuk oturuyor. (Bir değil,
hattâ iki kitap, ikisi de KEK Vakfı Yayınlarından Oportünist Değişimin Aktörleri-2014 ve Oportünizmin
İtham ve İlzâmı-2015)
Bir de, Üstad Necip Fazıl hakkında müspet menfi söylenenlerden hepsini değilse de, çok şey
duydum, bocaladığını da ilk Nurettin Kaldırımcı hocadan!... Hoca olmak bunun için zor zâhir, bir şey
söyleyeceksin ve o da Necip Fazıl’ın bocalaması kadar önemli olacak!... Kulakları çınlasın benzeri
durumlarda sevgili Osman Yalnız “keh keh” derdi... Keh keh...
Bu ara Mustafa Tekelli Cabat hocaya;

-Kur’an-ı Kerim’in ezberlenmesinden ziyâde, anlaşılması gerektiği konuşuluyor, ne dersin,
diye sordu.
Hoca kızdı. Din kalmadı, iman kalmadı, anlayan kalmadı, anladım sanan da şeyinden anlıyor
dedi ve başladı bir fıkra anlatmaya;
-Banka müdürü, kredi talebinde bulunan bir müşterisinden iki kare fotoğraf istemiş,
gözünden ve başka bir deliğinden, burun olabilir demiş, hemen fotoğraf çek bankaya gönder demiş...
Adam iyi bilânço milânço istemiyorlar demiş ve istenen fotoğrafları göndermiş, bir süre sonra
bankadan telefonla, talebin reddedildiğini söylemişler... Bir anlam verememiş adam, istenenleri
gönderdim demiş kendi kendine ve müdürle görüşmek istemiş, müdür;
-Valla baktık demiş, para isteyen göz varda sende, onu geri ödeyecek burun göremedik, yok,
demiş!...
Mustafa Tekelioğlu, Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasına ilişkin, Ali Şeriati ekolü dedi, ben bir şey
dedim, Hasbaşkan bibisinin her satırına üç İhlâs okuyarak hatmettiğini, ...
Mustafa Hasbaşkan, 7 Haziran 2015 seçimlerinin 3 Kasım 2015’te yanilenmesinden sonra
başlayan hendek sürecinde Van Büyükşehir Belediyesine Genel Sekreter olarak atanan Mustafa
Yalçın’a Van’ı sordu;
Mustafa Yalçın bey, gerek vali ile gerekse diğer resmi görevlilerle birlikte Vanlıya ilişkin bir çok
olay anlattı ama benim anladığım kısaca, söylediği şuydu;
-Dağ’ın istihkakını kestiğimiz için Vanlı beni sevmiyor!...
Adamların Kürt olduğunu düşünüyordum ki, İbrahim abi, yolumu satın aldı ve dedi ki;
-Oralarda (1960’ların Diyarbakır’ını kastediyor) biçercilik yaparken makina bozulmuştu,
bozulan parçayı söktük ve yerli birisiyle uzunca bir yoldan sonra tamirciye geldik. Adama şu kadar lira
parayı veremedim, “birlikte namaz kılmıyor muyuz, ben Allah rızası için sana yardım ettim” dedi.
İbrahim abi devamla;
-Böyle bir noktadan girilse, diyorum...
-Yok, dedi Mustafa Yalçın bey, böyle bir politikamız yok!...
Bu akşam Bekir abi yoktu. Kitap okunmadı yani, Hz. Ebubekir kitabı. Bir ara, bir parağraf bari
okuyalım dediysem de aldıran olmadı, ama kitabı ben aldım. Kitap; Ravza Yayınlarından basılmış 500
sayfa, Libyalı yazar, Libyalılara Türk tarzı demokrasiyi örnek alacağını vadeden politikacı Prof. Ali
Muhammed Sallâbî yazmış, adı, İslâm Tarihi-Raşid Halifeler Dönemi, I. Halife Hz. Ebubekir (r.a.)
Hayatı, Şahsiyeti, Dönemi.
RAMAZAN
Bizim oturmanın mektep tatili yaz aylarına denk gelen Ramazan ayı. İftarın, teravihin saat yedi
yedi buçukta bittiği kışın oturma devam eder. Ramazandan önce oturduğumuz Hayrettin beyden Hz.
Ebubekir (r.a) kitabını ben almıştım, bayramlaşma ve oturma bende olacaktı fakat Bekir abi,

Bayramdan sonraki (19 Haziran 2018) Salı günü davet etti, hem bayramlaşalım hem de oturmuş
oluruz, dedi.
Ramazanın ilk on beş günü Özer abi buradaydı. Birisinde Ali Biraderoğlu’nun da olduğu Cabat
hocada ve bende iftar yaptık. Bizatihi iftar önemli tabii fakat bu sofraların sohbeti, gerek siyasî ve
gerekse başka bakımlardan, yani idarî, iktisadî, içtimaî, dinî, fikrî, imanî yönlerden oldukça öğretici ve
keyifli oluyor. Üstad Necip Fazıl’ın “hohlaya hohlaya buz dağını erittik, bugün çamurdan geçilmiyor...”
dediği çamur kokusu boğulurcasına hissediliyor...
Ramazanda ayrıca Vakıfta da bir iftarımız oldu, Cabat hoca ikram etti diye biliyorum.
Bekir abide, seçimler konuşuldu. Milletvekili adayları, seçim çalışmaları... Ak Parti’nin adayları
önceki milletvekilleri olunca adayların başta kendileri olmak üzere ortama bir durgunluk hakimdi
sanki. Bekir abi, bunun kırılması lâzım dedi, adaylar açıklanmış artık, kimsenin yapacağı bir şey yok,
çalışmaktan başka...
Çünkü dedi Bekir abi, oluşan cephenin yetersiz kalması için içerden dışardan çalışmalar
kendini gösteriyor, buna fırsat vermemek lâzım.
Mustafa Tekelli fetoştan söz etti. Bir Pensilvanya yolculuğunda uçakta toplandığı söylenen
“himmet” ve eksiğinin tamamlanması için yarışan yerel yöneticiler, iş adamları...
Bekir abi, kadına (Meral A.) neden ve kimin parti kurdurduğunu anlattı, Mustafa Yalçın
beyden telefonla, o gün yapılan Van mitinginin durumunu sordu, Temel bey de bir ara kısaca
konuşuldu her halde!...
Kitap yine okunmadı ama ben kitabı yine de almıştım, belki bizde okunur diyerek ancak,
Mustafa Tekelli nurculara benzetti “bunca mesele arasında nurcular gibi” dedi, evden ayrılırken Bekir
abi, elini uzatarak ver kitabı Mehmet, dedi. Anladım, bu bir kızgınlık ifadesiydi ve sanıyorum “bu
kızgınlık” Mustafa Tekelli’nin “nurcu” teşbihineydi.
“İPİN UCU İTİN ELİNDE”
30 Haziran 2018 tarihinde bizim bahçede oturduk. Seçimler konuşuldu ve bu başlık da
İbrahim Gengeç’e ait. Bekir abi, seçimlerde Süleyman Efendi cemaatı mensuplarının, kadının
partisinin (Meral A.) desteklenmesine yönelik direktifini içine sindiremeyenlerin kendi aralarında
itirazen yaptıkları bir telefon konuşmasını İbrahim abiye bir iki defa dinlettikten sonra;
-Tercüme et bakalım İbrahim abi bu görüşmeyi, demesi üzerine, İbrahim abi hiç beklenmedik
bir şekilde oldukça geniş manâlı bu cevabı verdi..
-Ne diyeyim dedi, ipin ucu itin elinde!...
Bu politik cevap üzerine konuşulur sanıyordum, öyle olmadı, bir tek Cabat hoca, yakın
geçmişte çok konuşulan “güncellemenin” yenilir yutulur tarafı olmadığını, bu bahsin akıl hocalarının
önemli olduğunu, bu sözü söyletmeyi başardıklarını söyledi ve söz döndü dolaştı, her nasıl olduysa
Nuh Ali beyin partilerin seçim barajı yüzdelerini doğru tahmin edememesine geldi;
-Beni dedi, anket şirketleri yanılttı... Bekir abi de;

-Üzülme reis dedi Nuh Ali beye, adam bu bahiste 8 koyun kaybetmiş, borcunu ödemek için ne
yapmış dersin, 16 yarım baş kelle ısmarlamış!... Bu ara yatsı ezanı okunuyordu, Bekir abi Nuh Ali beye
devamla, en iyisi sen abdestin varsa bize yatsı namazını kıldır dedi.
Ve Başyücelik...
Ak Partinin eski milletvekillerinden birirsi olan Emin Ş.’nin bir televizyonda yaptığı açıklama,
Üstad Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü’nden Devlet ve İdare Mefkûremiz bahsi ile alâkalı olduğundan
Bekir abi, orada kitabın olup olmadığını sordu, “yok” deyince Cafer bey, telefonundan bu bahsi buldu
ve kısaca okudu.
Mustafa Cabat hoca, Özer abinin Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı yayımlarından “Bir Siyasi Tavır
Olarak Büyük Doğu” kitabından söz etti;
-Bu adam mason mu diyorsun Nuh Ali abi, dedi. Aklı yetmiyor Büyük Orta Doğu Sistemi falan
diyerek, işin içine Salih M.’nu katıyor, dört diyor dokuz diyor şeklinde, bir güzel şey yaptı...
Özer abi bu çalışmasında, Devlet ve İdare Teşkilâtı ve Başyücelik hükümeti hakkında bir şema
verdikten sonra şu şekilde bir açıklama yapıyor,
“Merkez teşkilatı 11 bakana bağlı bürokratlardan oluşan ve her bir bakanlığın daimi üç
müsteşarına bölünmüş görev taksimatı var. Otuzüç kişilik bir de müsteşarlar heyeti oluşmaktadır.
Bakanlıklar arası koordinasyonu sağlamakla da görevli bir kurul. Hem mükerrerliği önlemek ve hem
de bakanlılar arası görevden kaçınmayı sonuçlandıracak bir organizasyon olarak takdim edilmektedir.
... Elbette ki yönetimin başında olanların teşkilatlarındaki dinamizmi kurum değiştirerek temin
etmelerinin zorluğunu biliyoruz. Dahası serpuşların değişmesinin, kafaları değiştirmedikçe şapkacılara
mesai verilmek olduğunu herkes takdir edecektir. İdari reforma karar verilirse göz önüne alabilirler
önermesi diye de düşünülebilir.
Bütün İdeolocya Örgüsü ve başyücelik emirleri, başta Türkiye bulunmak üzere hiçbir
memleketin temel nizamlarını kendi ruhundaki nizamla değiştirmek ve bunun propagandasını
yapmak gibi ameliye planında bir maksat gütmez; sadece, yine başta Türkiye bulunmak üzere
topyekun insanlığa, içinde bulunduğu halin tahlili ve tenkidi zaviyasinden, muhtaç bulunduğu nizamı,
saf fikir, tasavvur ve nazariye planında ve hiçbir kanunun suç biçmediği şekilde göstermekle kalır...”
Bekir abi, Üstada dua etti, Üstad bunları yazmasa veya biz bu yazılanları okumasa idik, ne
olurduk Mehmet dedi.
-Abi dedim, iki senedir şu bahçede ot yoluyorum, o kadar kolay büyüyorlar ki, iki damla
yağmur yağsa ertesi günü ortalık ottan geçilmiyor, ne olacağız ot olurduk ve yüzde ellinin içinde
kaybolur giderdik, dedim... Bir de Üstadın başyücelik hükümeti teklifi kadar önemli bir hususun,
“Sahabe örneği ve kanun yolundan zuhur” olduğunu, hatta tek başına bu metodun, neredeyse yeterli
olabileceğini, İslâm’ın ilk günlerinde böyle davranıldığını düşündüğümü söyleyince Cabat hoca
İslâm’ın devletsiz olamayacağını söyledi... Bu kanun yoluyla zuhur meselesini çok zaman oluyor bir
türlü hocaya anlattıramadık fetoştan, .otoştan, kıldan, çerden, çöpten fırsat olmuyor ki!...
Böylesine ciddi ve keyifli bir konu üzerindeyken ve daha da önemlisi Cabat hoca konuşmaya
başlamışken, Mustafa Tekelli, konuyu Suriyeli çocukların eğitimi meselesine getirmek istedi, oldukça

eski bir konu idi, iki yıl kadar önce Mustafa İslamoğlu’nun görev aldığı konuşulmuştu, o sebeple olsa
gerek, Cabat hoca konuşmaya pek istekli olmadı, falan filan diyerek geçiştirdi!...
Akşamın ilerleyen saatlerinde hava esmeye başladı, soğudu, İbrahim abi de üşüdü galiba,
kalkmak isteyince, Cafer bey getirmişti, o da kalkınca hep kalkalım dediler ve Cabat hoca okudu...
MERSİYE II
Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı, Büyük Doğu’nun başından 2013 yılına kadar vefat eden
arkadaşların anıldığı ve “Kayseri’den Maveraya Uğurladığımız Gönüldaşlarımıza Mersiye” adıyla bir
kitap yayımlamıştı. Geçen kısa süre içerisinde yirmiye yakın arkadaşın daha vefat etmesi üzerine
neredeyse bir yıldır “Mersiye II” gündeme gelmişti.
Bu akşam da Bekir abi Mustafa Cabat hocaya, kâğıt kalem sorarak;
-Bu işi bitirelim artık Mustafa, diyerek bana sordu;
-Söyle bakalım Mehmet Kasap sen Rifat abiyi (Besceli) ne zaman, nerede tanıdın?
-Abi, 1974 olabilir, Eminönü taraflarında camcı Refik Bürüngüz amcanın dükkanı diye
hatırlıyorum...
-Tamam sen Rifat abiyi yazacaksın!...
-Abi ben Rifat abinin yanında çalıştım, Mustafa Tekelioğlu’nu göstererek, onların yazmaları
daha uygun olur...
Seyfi Ali Herdem İbrahim abi ile Mahmut Danacı’ya, Şükrü Selim Has İlahiyattan birisine,
Mustafa Tekelioğlu’na merhum babaları başta olmak üzere, Rifat abiyi abisi Mehmet Tekelioğlu’na
söyleyeceğini söyledi, A. Hamdi Gül amca ve Rafet abi, Cabat hocaya Atila Engür, Özer abiye Mustafa
Miyasoğlu, bana da rahmetli Durmuş abi düştü...
14 Temmuz 2018 akşamı İbrahim abinin Ali Dağı eteklerindeki bağında oturduk. İbrahim abi
asansör yaptırmış, hayırlı olsun diyenlere;
-Düz ayak oldu dedi. (Farklı ve önemli bir tespit)
Mustafa Tekelli, hoş-beşten sonra, yeni açıklanan bakanlar kurulu değerlendirmeleri
sarmamış olacak ki;
-Şu Adnan Oktar’a gelsek dedi, biz de;
-O konular, kedicikler vesaire en iyi hoca anlatır onu bekleyelim de senin konu araya gitmesin
dedik...
Harun Yahya’dan başlandı, şuradan çıkacak dediği Tevrat, masonluk, mehdilik, kasetli
şantajlar, Cübbeli hocanın halleri, Adnan Oktar’ın dış ilişkileri, finans kaynakları, İçişleri eski bakanı S.
Tantan’ın değerlendirmeleri...
Yeniden yeni kurulan hükümete geldi konu, Bekir abi;

-Güvenlik önemli, dedi, Genelkurmayın Savunma Bakanlığına bağlanması da iyi, ABD’de en
önemli kuruluşların başında damat var neden olmasın dedi, B. Albayrak için, çok konuşursa bırakın
konuşsun, söyleneni yaptıktan sonra dedi.
Bu arada ben Üstadın Tanrı Kulundan Dinlediklerimden okuduğum politikadan anlaşılması
gerekeni söylemeye çalıştım, Üstad diyor ki dedim;
-Halbuki politika, kendi kendine, kendi başına bir mevcut değil, bağlı olduğu gayeye göre
değerlenen bir sübâltern, tâbi bir hizmetçidir...
Bir tek hoca evet der gibi yaptı, anlaşıldığından emin değilim, bir daha tekrar etmeme rağmen
kimse bir şey söylemedi.
“ALMANCININ BİRİSİ”
28 Temmuz 2018 akşamı Mustafa Tekelioğlu’nda oturduk.
Doların yükselmesinin suni olduğu hususunda cari açıkla ilgili açıklamalar oturmanın iki
Mustafası’ndan geldi, Mustafa Tekelli bir takım oranlardan bahsetti, Mustafa Tekelioğlu da, kimi
Avrupa ülkelerinde bu oranın yüzde ellilerde hatta daha da fazla olmasına rağmen problem
olmaması, bizde ise yüzde otuzlara bile varmamışkan kıyametin kopartılmasının manidar olduğunu
vurguladı.
Biz anlamayanlar sustuk, yani pozisyon belirleyemedik, biraz daha konuşulsaydı, “iyi bari,
keşke biraz daha yükselse” mi denmesi gerekiyor, halâ bilemiyorum... Bir tek Bekir abi; ben baktım
dedi, dolar 4.60’a yakındı, başkan Trump şu papaz hakkında konuştu, dolar 4.80’lere yükseldi, yani
mesele ekonomik değil, siyasi, dedi.
Papaz, yani rahip Brunson için iki yıla yakın süren hapislikten mahkemede, adli kontrol şartıyla
ev hapsine karar çıkınca ABD’nin evangelist yöneticileri kudurdu. (Son olarak bizim İçişleri ve Adalet
bakanlarına, mahkemenin bu kararında dahilleri olduğu gerekçesiyle yaptırım uygulamaya karar
verdiler)
Mustafa Tekelli, hazırlıklı gelmiş, bir takım kâğıtlar vardı önündeki sehpada, Hayrettin
Kaldırımcı’nın savunmasıymış, son bölümünü okudu, açıklamalar yaptı; Genelkurmay’dan bir takım
yazılar mahkemeye ulaşmamış, bilgi eksikliği olunca bir şey söylenmiyor ama meselâ benim
bildiklerimi Mustafa Tekelli elli defa bilir, eğer ki bir yazı Genelkurmay’dan mahkemeye ulaşacaksa
kuş gibi uçar anında ulaşır, yok ulaşmayacaksa tebligat yasası en ağır biçimde işletilir, aylar sürer, bir
hafta muhtarlıkta bekletilir şu, bu, anlayacağınız Osmanlı’da oyun bitmez!...
Dedim ya, Mustafa Tekelli’nin sehpası bu akşam dolu, başka bir kâğıt, daha doğrusu gazete
kupürü aldı eline ve Mustafa Cabat’a dedi ki, en iyisi sana anlattırmak lâzım, göndediğim yazıyı
okudun değil mi? Hoca;
-Evet, hangisiydi, dedi. Tekelli;
-Yahu sen de, şu müzeci gibi bir şey dedi. Hoca kafasını kaşıdı ve;

-Haa o mu, neydi, nasıldı diyerek başladı anlatmaya; “Almancının biri”, dedi, memleketten
uzakta bulduğu her şeyi biriktirmiş, bunu da bizim Osmanlı bulmuş, bunu da bizim Osmanlı yapmış,
bunu da derken Mustafa Tekelli kesti hocayı,
-Yazı böyle miydi hoca, dedi, en iyisi ben okuyayım, ve başladı okumaya;
Ben yine uyumuşum, kıttan sattan bir müze lâfı var kulağımda, baktığımda Hasbaşkan
uyuyamaz yere bakıyordu, Bekir abi de yere bakıyordu, İbrahim abi ile Nuh Ali başkanın
uyukladıklarını gördüm...
Ve hocadan fıkralar; iki kişi falan yerde oturuyorlarmış, büyük olan küçüğe demiş ki, lan ben
senin ananla yattım, biraz sonra yine tekrarlamış, bu defa küçük olan demiş ki;
-Baba, galiba sen sarhoşsun!....
Mustafa Tekelli fıkrayı beğenmedi, Amerikan fıkrası gibi dedi.
Ben de gerçek bir olay anlattım; kırk elli sene önce adam oğluna kafa kâğıdı çıkartmaya gitmiş
şehre. Köye dönüp evine yaklaşınca pencereden kocasının geldiğini gören kadın sormuş;
-Aldın mı oğlanın kafa kâğıdını?
-Yok, demiş adam, vermediler, babası gelsin diyorlar!...
-Benim diyemedin mi?
-Konuşma kadın, öyle sormuyorlar, ne zaman doğdu diyorlar...
-E iyi, ne var bunda, Çanakkale’ye gittiğim sene diyeydin...
Oturmada bir çok fıkracı olunca, tebessümlerden anladım, böyle amatör kümeden olanı
lütfen beğenir gibi yaptılar...
VE CAMİİLER
Bekir abi Nuh Ali beye, mezarlık girişindeki camiyi gezip gezmediğini sordu.
-Yok gezmedim, dedi Nuh Ali abi, tam olarak nerede bu cami? Tekelli hayretle;
-Bu adam hiç cenaze defnetmeye gitmiyor mu, ne?
Bekir abi, minberin camideki yerine ilişkin safı bölmesi vb değerlendirmeler yaptı, Nuh Ali abi
de;
-Senin Zümrüt’te duvarı kalın tutarak mihraptan minbere geçiş düşündük ama yapamadık
dedi...
Konu camii olunca Çamlıca’dan girildi, Edirnekapıdan çıkıldı. Nuh Ali abi Çamlıca Camii için;
Osmanlı tipi projelerin birisini gönderecektim ama Harun (mimar oğlu);
-Baba, böyle yarışma olmaz, bu kadar kısa süre verilmişse bu proje hazırdır, deyince baktım
oğlan haklı vazgeçtim, dedi. Sonra, Kasap proje verdi buraya diyerek bana baktı, ben de;

-Bütün açıklamalara ve en önemlisi yazılı şartnameye aykırı olarak, yani hiç bir süreye, verilen
sözlere uyulmadan, bizim Mimarlar Odası Genel Merkeze hak verircesine teslimden üç ay sonra
Başbakan sıfatıyla yurt dışından dönen Recep Tayyip Erdoğan bey, Mimarsinan Camiinin alt
zeminindeki sergi alanına girmişler ve, sanıyorum ilk önce bizim projeyi görmüş olmalılar ki;
-Nedir bunlar camii mi, kaldırın bu abuk sabuk şeyleri buyurmuşlar!...
Bunu, oradaki görevli mimarlar anlatıyorlar, dedim. Ayrıca projenin hazırlandığından bizim de
bilgimiz oldu, birlikte çalıştığımız arkadaşların arkadaşlarıymış, fakat bir takım farklı çalışmaların
olabileceğini, bizzat göstermek istemiştik, bu “abuk-sabuk”la başarıldı galiba!...
Sayın Bakan Hulusi Akar ailesinin katkısıyla yapılan Mezarlık Camisi hakkında Nuh Ali abi
incelemişse bile bir görüş belirtmedi, sanıyorum ne desindi, o kadar cami arasında bir cami işte... Bu
hususta Doğan Kuban “yüz yılda yüz bin cami yaptık, hiçbirisi de ne Osmanlı ne de Selçuklu, bunu
başaramadık!...” diyor. Nuh Ali abi konuşmasında, ülke genelinde, dahası sınır ötesine taşan kırk mı
dedi, yoksa daha fazla mı Osmanlı tipi cami projesi hazırlayıp, cami yaptırma derneklerinin veya bir
kısım yöneticilerin uygulayacağız diyerek aldıkları projeyi betonarmeye dönüştürerek uygulamalarına
bir hayli öfkelendi;
-Adamın, projeyi uygulamadığı, değiştirdiği bir yana, utanmaz bir şekilde, sırıtarak, bir de
şadırvan projesi versen, diyor!...
Tabii ki, Kayseri’de bu bahis Zülfü beysiz olmazdı, andık...
Bizim Asri Mezarlık’ta inşaa edilen yaklaşık ölçüleri 20’ye 20 metre gibi (bence iyi) algılanan
Camiinin mimarı var mı bilmiyorum ancak, gerçekten de mimarî bakımdan söylenecek pek bir özelliği
görünmüyor, mekânsal organizasyon bakımdan çevresindeki belediye ve taziye yeri veya müftülük
görevlileri vb birimleriyle (var mı bilmiyorum) birlikte bir açık alan planlaması yapılmadığı ortada...
Mezarlık girişi belediye tarafından düzenleniyor, anlaşıldığı kadar Sahar-Hacılar yolu ile
mezarlık arasına bir otopark aksı yapılacak, bu iyi ve otoparktan (belki belli aralıklarla açılan
kapılardan) mezarlığa girilecek yalnız mevcut bir numaralı girişte yapılmış olan betonarme duvar
kalınlık olarak insana hiç güven vermeyen oldukça narin bir düzlem ve bu düzlemden kemer halinde
açılan boşluk pat diye geçilen Asri Mezarlık ana girişi olmuş, şunu söylemeye çalışıyorum; yukarıda
sayılan birbirleriyle ilgisiz ve caminin yanında, önünde kalan birimlerin organizasyonu ile giriş kapısı
oluşturulabilirdi. (ki geçmişte yapılmış Bâb-ı Âli, İstanbul Üniversitesi ana giriş kapısı başta olmak
üzere Zincirlikuyu mezarlık girişi, bizim Seyyid Burhaneddin mezarlık girişi vb örneği çok) Böyle de olsa
bu girişle, Cami girişi arasındaki açık alanın ana artere eklemlenmiş hali iyi. Şadırvanın yerini
bulduğundan emin değilim, şadırvanın özgün yapısı ve bir kenarı tutması olumlu ancak fonksiyon
olarak, mezarlık girişi ve ana artere uzaklığı tartışılabilir.
Camii üslup bakımından geleneği reddediyor, artnuvo-yeni sanat desen kubbesi var, sivri
kemeri var, cepheleriyle kübist, artdeco-dekoratif sanat dense, giriş cephesinde minareye mi atıf
yoksa taç kapıya mı, belli değil, yükselen sütunları var, bu sütunların bitişlerindeki kesmeler, arapça
harflerle bir takım dini-imanî değerlere gönderme yapıyor olabilir, ancak bunun mimarî bir ederi
yok!...

İçeride ve dış cephede geometrik süslemeler yapılmış fakat, bu süslemeleri çevreleyen
bordür-silmeler dik köşeli kesitleriyle süsleme zeminine geçişi sağlayamayınca Selçuklu mimarisinde
yer bulan bu tür taç kapı katmanları, bölümleri burada boğulmuş...
Camii cephelerinde kullanılan Yozgat-Çandır traverteni doğru bir cephe kaplaması ancak,
Vilayet binasında kullanılan Nevşehir taşı gibi, yani yerel değil. Vaktiyle (1995) bu işin lobileri Nevşehir
taşını “Kayseri için yerel sayılır, Kapadokya bölgesi,” demişlerdi. Kayseri için “Taşın Medeniyeti”
tezimizden dolayı bu değerlendirmelere katılamıyoruz!...
Cami içeride ferah, namaz sahnı tam olarak algılanıyor, bu iyi fakat, kubbenin oturduğu tavan
için aynı değerlendirmeyi yapamıyoruz. Burada kubbe, tavana oturuşuyla değil de orada var oluşuyla
Osmanlı, Selçukluda ise kubbe, bu tip değil, zaten yok demek en doğrusu, ancak tavandan sadece
mihrap önünü aydınlatmak için çok daha küçük, fener ölçeğinde uygulanmıştır.
Kadınlar mahfelinde; öndeki korkuluk taşıyıcı kiriş olmalı, herşeyin önüne geçmiş, gerekli
zahir?
Dış cephede, oransız bir hurdi halinde ortadaki sivri kemer içeride, kıble duvarında mihrabı
oluşturuyor, mihrabın içinden sağlı sollu minber ve kürsüye geçişler, ilk safın bölünmemesi göz önüne
alındığında olumlu sayılsa da, başlıbaşına bir niş halinde olması gereken mihrabın bu parçalanmış hali
pek alışılmış değil. (Düşünüyorum da; meselâ, imam efendi mihrapta oturuyor, müftü efendi de
kürsüde vaaz ediyor, vakit namazı için ezan okunduğunda kürsüden inen müftü efendi, cemaat
arasında olduğu gibi, imam efendinin omuzundan şöyle hafifçe dokunarak “afedersiniz” diyerek
geçecek mi? Yok canım sen de, kendisi imam olur her halde!...) Öte yandan, gerek kürsü ve gerekse
minberin özgün halleri belli ve meselâ Antep’teki Ömeriye Camiinde benzer durum mihrabın
bütünlüğü korunarak, hemen yanlarında birer kapıyla çözülmüş...
Allah, hayır sahiplerinin hayrını kabul etsin, amin...
Ak Partinin İl başkanlığı meselesi, yirmiyi aşkın aday varmış, neyse ki üçe düşürmüşler, bir
takım isimler konuşuldu; Çopuroğlu, eski başkan, torun Lâtif, Lâtif için Mustafa Tekelli idi galiba dedi
ki, babası İyi’lerde dolaşıyor diyorlar ve (bu taifenin medyacısı, bilişimcisi, odacısı, vakıfcısı, Mavi
Marmaracısı, bazan ın şimdilerde out galiba, hülâsa jokeri) Oğuz... Bizim oturmadan Mustafa Tekelli
ile Mustafa Tekelioğlu da bu yirmiyi aşkın liste içerisindeymiş,
-Teşekkür ettik, dediler.
Rahmetli dişçi Mustafa abinin mezarında ziyaretçilerinden bahsedildi, rahmetli hatırlıydı,
muayenehanesi de boş kalmazdı...
“TANRIYI KIYAMETE ZORLAMAK!...”
11 Ağustos 2018 akşamı Mustafa Cabat hocanın Talas’ta, samba merdiveniyle maruf
bağevinde oturduk.
Neredeyse akşamın ilk saatlerinden sonuna kadar Mustafa Tekelli’nin ifadesiyle konu; ABD
dolarının ve yuronun ve tabii ki altının spekülâtif bir şekilde yükselişi idi. Böyle durumlarda borsa
düşer derler...

Mustafa Tekelli Cabat hocaya Trump’ın davranışlarını sordu, hoca;
-Ne olacak, dedi. Trump değil de genel olarak batı medeniyeti denen uyduruk şey, Allah’sız,
insafsız, izansız bir kan emicidir, Trump da böyle bir medeniyetin başkanı, bir şey beklememek lâzım...
Cafer bey, vakti zamanında Fransa Başkanı Dögol, dolarları uçağa doldurmuş ABD’ye gitmiş,
şu uçak dolusu dolarlarınızı alın karşılığı olan altınları verin, Dögol’e gülmüş ABD’liler, yok böyle bir
karşılık cevabı vermişler, O da, bir uçak dolusu doları havaalanında yakmış...
Mustafa Tekelli, Hanefi Avcı’nın kitabı dedikten sonra bana döndü; geçen hafta oturmada
“sehpasının üzeri dolu” dediğim için, sen hicivli mi yazıyorsun, kimse okumaz bak ben söyleyeyim
dedi. (Eyvah yandık, internette tek tık almayan zamane yazarlar kümesine düştük desene!...)
İbrahim abi, şehirlinin bağını ve yemeğini öveceksin, pek hoşuna gider dedi...
Ben, ne dedim ki, kem küm...
Mustafa Tekelioğlu, biraz dikkat, biraz daha hassasiyet, dedi.
Nuh Ali abi, yahu Salim ne dersen de dedi, damadı sevemedi bir türlü bu çevreler, bu adamlar
Erbakan hocaya bir sene dayanamadılar, bilmiyor musun? Mesele yerlisinin yabancısının damat
antipatisinde düğümlü!...
Salim abi, damat iyi Nuh Ali, dedi.
Bekir abinin torunu dede, dünya birleşse ABD’yi yenebilir mi, diye sormuş, o da googledan
baktırmış, otuz küsur uçak gemisinin otuza yakını ABD’nin, geriye kalanlar da tek çift, Rusya, İngiltere,
Fransa vb ninmiş, savaş uçakları ha keza öyle, çocuk bir kanaate varmıştır her halde ...
Meselenin neresinden bakılırsa bakılsın, tamam borçlanma vardı, üretim şöyleydi böyleydi
ama, tek kelimeyle hadise siyasi idi. Bu o kadar bariz ki, geçen hafta ABD’ye giden heyetin önüne
konan sekiz maddelik talep listesinin özeti memleketin tapusu idi. Yok fetoş dosyası kapatılsın da,
kendi papazları (Andrew Brunson) şöyle olsun da yanındakiler böyle olsun da, Kudüs politikaları
gözden geçsin de, yetmez madenler, Akdeniz’de gaz aramalar, İran’la ilişkiler vesaire!...
Bekir abi Cabat hocaya dedi ki;
-Nedir Mustafa bu evanjelistlerin varmak istedikleri yer?
Hoca o kadar nefis özetledi ki, beş altı cümlede yahudilerle protestan hıristiyanların bu Tanrıyı
kıyamete zorlama işini, şimdi anlatmaya kalksam mutlaka bir yerleri eksik kalacak, biraz uzun ama
aşağıdaki yazı, Cabat hocanın anlattıklarını tamı tamına kapsıyor!...
Armageddon-ABD-İsrail: Tanrıyı kıyamete zorlamak..
(Sedat Özkan s.ozkan58@gmail.com).. Evanjelistler ve Armageddon Savaşı: Aslında hristiyanlar
yahudileri hiç sevmezler. Ama görüyoruz ki ABD devleti İsrail'i kendi öz kardeşiymiş gibi destekliyor,
ona en yüksek ihtimamı gösteriyor. Nedir bunun sebebi? Bugün sizlere farklı konulardan
bahsedeceğim. Belki de benden hiç duymadığınız konulardan... Evanjelizm, Büyük Ortadoğu Projesi,
Armageddon Savaşı, ... Öncelikle bazı kavramları açıklayarak başlıyorum : Protestanlar : Hıristiyan

dininin içerisinde, Radikal tanımına uygun bir mezhep. Evanjelikler : Protestanların içinde bulunan ve
daha radikal olarak tanımlanabilecek güçlü bir grup.İlk kez protestan reformu sırasında Martin Luther
ve Onun yandaşları için kullanılan bir tanımdır. Sayıları ABD'de 70 milyonu, Dünya üzerinde de 500
milyonu bulmaktadır. Aslında hıristiyanlar, yahudileri hiç sevmezler. Hatta onlardan nefret ederler.
Ama görmekteyiz ki, hıristiyanlığın en koyu merkezlerinden birisi olan ABD hükümeti, çok ciddi bir
şekilde İsrail'i desteklemektedir. İnanış şudur : Dünyada iyiler ve kötüler vardır. İyiler -ki işte bu
evanjelistler yani protestanlar- ve kötüler de bunların haricinde kalan tüm dünya insanlarıdır. Hz İsa
geri gelecek ve dünyayı tüm kötülerden temizleyecektir. Buna Armageddon inancı denmektedir.
Protestanlar ve evanjelistler arasında Armageddon inancı oldukça yaygındır. Bu inanca göre
Armageddon savaşı olacak, bu savaşta Hz. İsa geri dönecek ve iyilerin zaferini elde edecektir. Bundan
sonra “dünya saltanatını” kuracaktır. Bin yıllık bu saltanattan sonra ona inananlarla birlikte Cennete
gidecek, diğer insanlar ise Cehenneme yollanacaktır. ..... Siz yine de okumaya devam edin...
Evanjeliklerin sözkonusu kehanetin gerçekleşmesini beklemekle kalmayıp, aktif olarak birtakım
teoriler geliştirdikleri ve bu yönde adımlar attıkları söylenmektedir. Hatta bazıları bu gayretleri
“Tanrı’yı kıyamete zorlamak” olarak nitelendirmektedir. Evet , Tanrı'yı kıyamete zorlamak. İşte
evanjelistlerin gayret içinde oldukları konu bu. Evanjelistlerin başında da Bush vardı yakın zamana
kadar. En önemli protestan ve evanjelist olan Bush, Hedefi Tanrı'yı kıyamete zorlamak olan Bush. Peki
şimdi şu aklınıza gelebilir. İyi de bu anlatılanlarla ABD – İsrail sevgisinin bağlantısı ne olabilir ki ?
Bunun cevabı da Evanjeslitlerin dört gözle beklediği İsa'nın yeryüzüne inme şartlarından birinin
gerçekleşmesi gerekliliğidir. Bu şart da, Büyük İsrail devletinin kurulmuş olmasıdır. Yani büyük israil
devletinin kurulması, evanjelistlerin özlemle beklediği İsa'nın yeryüzüne inmesi için en önemli ve
gerekli şarttır. Yani büyük israil devleti kurulacak ki İsa yeryüzüne insin ve iyiler kazansın, kötüler
yokolsun. İşte bunun için evanjelistler durup beklemek yerine büyük israil devletinin kurulması için
ellerinden geleni yapıyorlar. Yani Tanrı'yı kıyamete zorluyorlar (!).... Böylesi sakat ve aşağılık
düşünceler içerisinde olan Evanjelistler, Tanrı'yı kıyamete zorlama düşüncesinde olan Evanjelistler,
koskoca ABD yönetimini ellerinde tutan evanjelistler; bu emellerini gerçekleştirmek ve hedeflerine
varış zamanını hızlandırmak için yeni yeni planlar ortaya koyarlar. Öyle ya madem büyük israil devleti
kurulması lazım, ozaman hızlandırmak gerekir düşüncesi ile Büyük Ortadoğu Projesi adı altında bir
proğram çıkartılır biryerlerden. Evet büyük ortadoğu projesi ama aslında Tanrı'yı kıyamete zorlama
projesi. İsa Mesih'i bir an evvel yeryüzüne getirme projesi... 11 Eylül saldırılarından sonra terörü
yoketme düşüncesi ile fitili ateşlenen bu proje için bakın Bush ne diyor ? "Terörle Yaptığımız Savaşta
Tanrı Tarafsız degildir." Yani şunu demek istemektedir. “Tanrı biz iyiler tarafındadır. Bu duruma göre
tüm kötüler yok edilmelidir.” Büyük Ortadoğu Projesi yani Büyük israil devletini kurdurma projesi.
Peki nerede kurulacak bu büyük israil devleti..Yahudilerin kutsal kitaplarında bahsedilen Vaadedilmiş
topraklarda kurulacaktır. Neresi bu yerler derseniz ..... Vaadedilmiş topraklar: "Harita Sina
yarımadasından başlıyor, hilalin ucu Kıbrıs'ı içine alıyor, Alanya ve Antalya'yı içine alıyor,
Mezopotamya , GAP bölgesini, Dicle-Fırat havzasından Basra körfezi ve Irak ile Kuzey Arabistan'ın
büyük bir bölümünü içine alıp kapanıyor. Bu haritaların anlamı ne : Bu alan Yahudilere vaadedilmiş
topraklar adı altında bir alanı kapsıyor. Bu alan, bizim ülkemizin güneyini de içine alıyor. Hz.
İbrahim'in yaşadığı yer bu haritada Harran olarak gösteriliyor. Evet. Zannediyorum kafanızda bazı
çağrışımlar yapıyordur artık ve şu şekilde düşünmeye başlamış olduğunuzu tahmin ediyorum :”İyi
ama bu haritada gösterilen yerler, bizim yıllardır kan ve gözyaşının eksik olmadığı Güneydoğu değil
mi. Ne yani kürtleri birileri kandırmış mı yoksa ?. Askerimizi, vatandaşlarımızı katlederken aslında
Büyük İsrail Devleti'nin kurulması planlarına mı hizmet ediyorlar !!? ” Devam edelim. Bu düşüncelerin
ışığında, bölgenin alev alması için her türlü çaba gösterilmektedir. Afganistan ve ardından Irak’ın

karıştırılması, İran ve Suriye’nin de sırada olduğunun duyurulması dikkate şayandır. İçiniz sıkıldı değil
mi ? “ Ne bu ya. Bu yüzyılda böyle saçma inanış olur mu” dediğinizi duyar gibiyim. Burada hemen
şunu eklemek istiyorum. Bütün bu düşünceleri, internet üzerinden sık sık konuştuğum ABD'de katolik
bir rahip arkadaşım ile de paylaştım. Kendisi çok inançlı katolik bir rahip. Tüm bu anlattıklarımı ona da
söyledim ve “Böyle saçma birşey olabilir mi” dedim. Cevabını merak ediyorsunuz değil mi? Hemen
aktarayım: “Nasıl sizin içinizde radikal ve uç fikirde olan insanlar varsa, hıristiyanlığın içerisinde de uç
mezhepler var. Biz bunlara protestanlar diyoruz. Bu protestanların içinde de çok daha fazla radikal
düşünce içerisinde olan bir gurup var ve bu guruba mensup olanlar senin anlattıklarına son derece
inanıyorlar. Bu konuda çok yoğun çalışıyorlar. Bunlar şu an ABD devletinin yönetiminde olan
insanlar”. Ben o esnada şok geçirmiştim. Siz ne durumdasınız bilemiyorum ama ben o ana kadar
duyduklarımı zaten hıristiyan olan bu rahibin kendi sesinden de duyunca ve teyit alınca gerçekten şok
geçirdim. ”Peki sen bir katolik olarak böyle bir düşünceye sahip misin “ diye sorduğumda ise
“protestanların haricinde hiçbir hıristiyan bunlara inanmaz. Ben de onların düşündüğü gibi
düşünmüyorum” dedi. Güneydoğuda çok oyunlar oynanıyor. Hergün çok farklı şeyler ortaya çıkıyor.
Bundan sonra bu bilgiler ışığında konuları değerlendirirseniz, çok tuhafınıza giden gelişmelerin,
sebebini anlayamadığınız olayların aslında nasıl bir planın parçası olduğunu farkedebilir ve belki bazı
bağlantılar kurabilirsiniz. Tabiki buraya kadar olan fikirler, planlar, düşünceler, kendini İYİLER olarak
tanımlamış insanların düşünceleri. Sedat ÖZKAN www.haber2b.com
Gece yarılanmış, üşüyenler, benim gibi uyuyanlar görülmüş olmalı ki Mustafa Tekelli, Bekir
abiye vakti hatırlattı, akşamın esprisi geldi Bekir abiden;
-Senin konular tamamsa okutalım Mustafa!...
KAN KAYBETMEK
Ne zamandır sürüyorsa, başından beri demek lâzım, her dînî bayramın üçüncü günü saat üçte
KEK Vakfında yaptığımız bayramlaşma, giderek katılım bir yana ne demekse coşkusunu kaybediyor
olmalı ki, Ahmet Gengeç öyle söyledi:
-Burası da kan kaybediyor, sen de katılır mısın abi, dedi. Burası da dediği, Söğüt’ün de böyle
olduğunu söylemesinden... Orada da bayramın ikinci günü saat ikide bayramlaşılır...
-Yok canım dedim, Söğüt’ün şeyi çok, Recep var, Fetullah var, sen varsın, bizim Emir var, Akif
var, Nuh Mehmet Biraderoğlu var, Ticaret odası var, Sanayi odası var, hocanız Ahmet bey var, daha
ne olsun, bak bizim ne diyanetçi Şaban hoca ne de Ekinci hoca yoklar?
-Abi sen de bir âlemsin!...
23 Ağustos 2018 günü Kurban Bayramının üçüncü günüydü, Ali Pehlivanoğlu gelmiş, Ali Aslım
gelmiş, Mustafa Tekelioğlu vardı, Adıyamanlı Ahmet Sağtekin telefonla katıldı, daha kim vardı, Ömer
Ulueren vardı, Mahmut Danacı telefonuyla uğraşıyordu, İbrahim Ulueren sonradan geldi, daha çok
kimse vardı nasıl söyleyeyim, Vakıfta Mustafa Kanlıoğlu’nun Cumartesi müdavimleri diyebilirim, bir
tamam oradaydılar...
Bekir abi daha yerine oturmadan ihtiyarlara takıldı:
-Ne var ne yok Ali emmi dedi, Ali Pehlivanoğlu’na....

Ali Aslım bir taraftan Ali Pehlivanoğlu öbür taraftan verdiler veriştirdiler;
-Üstad Kayseri’ye geldiğinde 1971 yılında, havaalanından seninle ben almıştık dedi Ali
Pehlivanoğlu Mustafa Cabat’ı işaret ederek, o ara Ali Aslım durur mu?
-Ben de (meselâ) bir gönüldaş olarak merdivenin başındaydım, fark etmemişsiniz...
-Fark etmez olur muyuz canım, dedi Ali pehlivanoğlu...
Hattâ, dedi Ali Pehlivanoğlu, zamanın valisi Sahte Kahramanlar konferansını iptal edelim
demiş, bu adam (Vali, Üstad’ı kastediyor, ancak Bibliyografyaya bakılırsa Üstad’ın Kayseri’de Sahte
Kahramanlar konferansı olmadı, bahsedilen konferans 21 mart 1971 yılında Manzara (Türkiye’nin
Manzarası mı?) isimli konferans olmalı, yine ancak bu görüşe Cabat hoca omuz silkiyor ve hadi canım
ben çözdüğüm konferans bandını bilirim diyor ve devam ediyor; senesini hatırlamıyorum ancak teyp
kasetinden çözdüğüm bu konferansın metnini 1973 yılında İstanbul’a gittiğimde Üstada verdim,
rahmetli bu metinler üzerinde bir kısım değişiklikler yaptı arkasına da üç konferans; İman ve Aksiyon,
Özlediğimiz Nesil, İslâm ve Öbürleri’ni ekledi ve Sahte Kahramanlar adıyla Büyük Doğu serisinden
kitap halinde yayımlandı. Biz 1976 yılında Büyük Dağıtım’da ilk bu kitabın dağıtımını yapmıştık.
Çözümünü yaptığım kasede gelince, Ahmet Damar Söğüt’e veya Müftülüğün altındaki Derneğe ‘60’lı
yıllarda Almanya’dan getirdiği bir teyp hediye ediyor, o teyp şimdi Söğüt’te ve tarafımdan tamir
edilmiş ve faal halde fakat kasedi sorduğumda parkeci Mehmet Kocaoğlu diyor ki; Abdülhamit
Bayırbaşı (Ahmet Damar’ın yeğeni) o konferansın üzerine Erbakan’ın konuşmasını kaydetmiş!... Ben
ne diyeyim müdürüm?) şimdi şeye lâf uzatır, sahte kahraman falan diyerek, zorda kalırız... Polis
basmış Büyük Doğu’yu yani Derneği yani Türk Ocağı’nı, (sahi doğrusu hangisi?) Abdülkadir’i almış
gitmiş, Abdülkadir ifadesinde demiş ki:
-Ben yedeğim, asıl olanlar şunlar şunlar, Ali Pehlivanoğlu’nun adını vermiş;
-Vardım diyor, Valiliğe, Vali beye dedim ki;
Ne demişti?
Ali Pehlivanoğlu’nun dediği “yedek Abdülkadir” bizim köylü, Halil Hocanın oğlu, Abdülkadir
Selâmoğlu, vaiz, Erzurum taraflarında müftülük falan yapmış... ‘70’li yıllarda ilk milli olduğumda
kendisinden Büyük Doğu mecmuası istemiştim de;
-Bunlar oldukça kıymetli, demişti!...
Sanki ben kese kâğıdı yapmak için istemiştim!...
Bekir abi, Hz. Adem aleyhisselâm için:
-Mustafa dedi Cabat hocaya, sana söylemiş miydim, bir tek ağaç yok, adam dünyaya
bırakılıyor, ne acı.
-Yok tam öyle değil abi dediler, internetten bir takım açıklamalar yaptılar, bu aralar ben
Ahmet Gengeç’le kan kaybını konuşuyordum, Vakıf Başkanı Mustafa Tekelioğlu’nun da bir misafiri
geldi, sahi kimdi o gelen bey?
ZEYTİNYAĞLI YİYEMEM AMAN...

“Basmada fistan giyemem aman, senin gibi cahile ben efendim diyemem aman”, yok bir halk
türküsü değilmiş, bir okuyucu diyor ki, kapitalizm işte böyle bir şey, önce böyle türkü halinde
söylettirir, elli altmış yıl sonra babaannenin sandığın bu elbiseyi ondört bin liraya giydirir.
Oturmada, ABD yardımı faslından Bekir abi bu türküyü dinleterek böyle açıkladı. ‘40’lı yılların
sonunda milyonlarca zeytin ağacı kesilmiş, kanser şu bu gerekçeyle ve Anadolunun bu fukara insanları
margarine alıştırılmış...
25 Ağustos 2018 akşamı Nuh Ali beyin bağında oturduk, bayramlaştık...
Vakıf bayramlaşmasında merak ettiğim “sonradan gelen bey” Mustafa Tekelioğlu’nun misafiri
imiş, Galatasaray’da hukuk okumuş, yüklü bir paraya fetoşcuların vekilliğini yapmayı reddetmiş...
Bekir abi ve Mustafa Tekelli, kurban işinin kırk elli senede nereden nereye geldiğini anlattılar.
Türk Hava Kurumu’nun pikaplarla deri topladığı günler, Hicaz’da kesilen ve dünyada onca yoksul
Müslümana ulaştırılamayan kurban etlerinin bugün geldiği seviye, Bekir abi diyor ki:
-Bunu artık sivil toplum kuruluşları da yapıyor, geç Dinayeti, İHH’yı... Mesaj geldi Diyanet
Vakfından bayramın birinci günün gecesi, benim kurbanım GANA’da dağıtılmış, Nuh Ali abi de kendi
kurbanının Afrika’da böyle bir ülkede dağıtıldığın söyledi...
Allah için kesilen kurban, Allah kabul etsin, bir şey söyleyebilmek için bağışlamak lâzım,
empati yetmiyor...
Cabat hoca Abdurrahman Dilipak’ın dünya para babalarına ilişkin bir yazısını okuttu, FED’in
yapısı, ABD ve İngiltere zenginleri mutlaka başta, arada Hollanda, Almanya Fransız biraderler de
bulunuyorlar, sonuna kadar dinleyemedik, Rakıfeller ile Roltşild ailelerini zorunlu olarak zaten bir
şekilde öğrenmiştik, yani duymuşluğumuz vardı...
Anladığım kadar dolar işi zeytinyağlı yiyemem aman türküsüne benziyor; iş politikada
düğümleniyor, yani kendi başına, kendi kendine bir mevcut olmayan, bağlı olduğu gayeye göre
değerlenen politikada, sen devlet olarak elektrik dağıtım kuruluşlarını dolar üzerinden özelleştir,
gayen ne belli değil, vakıa bu şirketlerin vaziyeti Trump dangalıklarından önce de pek iyi değilmiş de,
köprüleri ha keza öyle dolar üzerinden, gayen yine belli değil, bir takım ihaleler dolar üzerinden, gaye
yine belirsiz, hastaneler nasıl acaba, vb eleştirileri Mustafa Tekelli’nin ısrarı üzerine Mustafa
Tekelioğlu bu şekilde özetleyebildiğim minvalde yaptı.
-Tamam, dış güçler etkili muhakkak ama bizim hiç mi kabahatimiz yok, söyler misiniz Allah
aşkına, Nihat Zeybekçi ekonomiden ne anlar, ne anlar orta gelir tuzağından?
Damat diyenler oldu mu kaçırdım ama Mustafa Tekelioğlu:
-Al birini vur öbürüne gibi bir şeyler söyledi.
Ben damadı tanımam ama Denizli Belediye Başkanlığından Nihat Zeybekçi’yi tanıdığım kadar,
o dönemler moda olan İ.Melih Gökçek battı çıktılarını kendi binasının bahçe mesafesine yaklaştırmak
şöyle dursun, karşı taraftaki akaryakıt istasyonunun yarısına yakınını alacak kadar ötede planlayan
akıllı bir adam. Tabii bu yanlış bir hesaptı, Bağdat’a varamadan döndü.

Sonra Cabat hoca, Özer abinin yazmaya devam ettiği Matruşka II’nin (Galip Boztoprak
göndermiş, tashih edin diye) önsözünden bir fasıl okudu; ilk defa duyuyorum; Encümen-i Hâmuş,
Mevlevi tabiriymiş, suskunlar encümeni demekmiş, müthiş, Sait beyin seçildiği bir encümen olmalı,
yani teşkilat-ı mahsusa...
Bekir abi Laz’ın felsefeciliği ile ilgili bir fıkrayı Cabat hocaya sordu, hoca, falan filan deyince
kendisi anlattı:
Temel ve Konfüçyüs
Temel Budizmi incelemeye karar vermiş. Konfüçüyüsün karşısına çıkarmışlar. Konfüçyüs ilk
ders olarak: ‘Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma!’ demiş.
Temel’in gözleri faltaşı gibi açılmış ve şaşkınlık içinde haykırmış: ’Ne yani ben şimdi Fadime’yi
beceremeyecek miyim?.
Konfüçyüs oturduğu yerden ayağa fırlamış ve adamlarına bağırmış:
-Atın şunu dışarı! Bin yıllık felsefenin içine etti bu herif!...
Tabii Bekir abi bu şekilde anlatamadı, ben fıkranın Cabat hocanın gönderdiği şeklini koydum
buraya...
SEBİLÜRREŞAD
Bursa Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden Dr. Adem Efe’nin II. Meşrutiyet’ten
Cumhuriyet’e İslâmcılar ve Modernleşme adlı yayımlanmamış doktora tezinde anlatıldığına göre II.
Meşrutiyet döneminin en önemli dergilerinden olan Sırat-ı Müstakim, Türkçü, İslâmcı ve Batıcı
ideolojileri benimseyen yazarların yazılarını yayımlamakla beraber son tahlilde Osmanlı Türkiyesi'nde
İsIâmcılık akımının sözcülüğünü yaprnış bir yayım organıdır. Modernist İslâmcıların buradan ayrılarak
İslâm Mecmuası'nı çıkarmalarından sonra dergi, belirgin bir biçimde muhafazakâr, dini reformlara
muhalif bir hüviyet kazanmıştır. Jöntürk Devrimi ile II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesi sonucu siyasi
güç ve dayanağını iyice kaybeden İslâmcılık akımı, eski hüviyetini yitiren bir ideoloji olmakla birlikte
kaybolup gitmemiş, Sebilürreşad dergisi çevresinde, Batı, Batıcılık akımı ve diğer cereyanlara karşı bir
alternatif ve muhalif güç olarak İslâmcı-milli düşünceyi savunmuştur. Bir başka deyişle Sebilürreşad
dergisi takip ettiği yayım ·politikası ile İslâmcılık akımını fikren besleyen ve destekleyen süreli bir yayın
olmuştur.
1324/1908'de Sırat-ı Müstakim adıyla kurulan dergi, ara sıra kesintiye uğramakla birlikte,
1965 yılına kadar uzun bir ömür sürmüştür. Bu haliyle İslâmcı yayınlar içerisinde en uzun süre yaşarnış
bir dergi olarak kabul edilebilir. Öte yandan Türk siyasi ve sosyo-kültürel tarihinin en önemli
dönemlerini içeren bir evrede yayımlanan dergi, II. Meşruiyet'ten Cumhuriyet'e geçiş sürecinin analiz
edilmesinde önemli bir kaynak durumundadır.
8 Eylül 2018 akşamı Mustafa Tekelli’nin bağında oturduk. Bu Sebilürreşad Dergisini de Cabat
hoca getirdi, Bekir abi; “8-10 tane aldım dağıttım” diyor.
Cabat hoca, Abdurrahman Dilipak Uzunparmak, Rasim Özdenören filan var dedi.

Ben Sebilürreşad ne demek dedim, hoca “sebilreşad” zahir diye sepet havasıyla başından
savdı. Sonra açıklamalar geldi, “bedava yol”, “doğru yol” şeklinde...
Evanjelizm ve Yahudi Kürdistanı başlıklı uzun bir yazı yazmış (her kimse) Fatma Toksoy, Cabat,
gözlüğünü çıkararak bu yazıyı okudu, ABD’nin deaş gibi, taliban gibi, pkk gibi, kck gibi, el nusra gibi,
İsrail gibi maşalarını “ne çokmuşsunuz” diyerek...
Sonra Bekir abi, Cabat hocaya dergiden Abdurrahman Dilipak’ın “Tarikata tarikat demem
tarikat evanjelist olmayınca” yazı başlığını okutarak uzun uzun Evanjelizm anlattı; ABD’ye giden
yahudi sever Hıristiyanlar ile bir tamamını yahudilerin yazmış olduğu Eski Ahit’le Yeni Ahit kalmış
aklımda... Bir de ta kırk elli sene önce üstad Necip Fazıl’ın Cabat hocanın ne çokmuşsunuz dediği
kesimi, (Abduh, Efganî, Hamidullah, vd.) “sapık bunlar” diyerek bizlere doğru yolu göstermesini
açıklaması....
Bir aralık Bekir abi İbrahim abiye mi takıldı yoksa Hayrettin beye mi kaçırmışım ama konu
Erkilet taraflarına taşınan şehirdeki DDY Garı civarındaki akasya ağaçlarının kesilmesi veya
kurumasına ilişkindi, “ne çok hatırası olan varmış” dedi, adamlar; “ağaç önemli değil başkanım adımız
kazılı idi de ondan!...” diyorlar, “o yolu bilen var mı?” diye de teker teker hepimize sordu, ihtiyarlar ve
bir hoca hariç herkes biliyormuş, ahalinin romantik olduğundan habersiz olanlar da “bizi neden
utandırıyorsun Bekir abi?” modundaydı.
Hayrettin Çelik beyin yeğeni Prof. Dr. Mustafa Çalış (Fizyoterapist imiş) Erciyes Üniversitesi’ne
rektör atanmış “hayırlı olsun” dedik, Mustafa Tekelli, çarşıda, tıpçıların idarede pek başarılı
olamadıkları şeklinde bir kanaat olduğunu, Hayrettin beyin yeğeninin arkasında 2015 yılında kısa bir
dönem milletvekili seçilen eşi Havva hanım olduğunu, inşallah başarılı olur dedi. Ben de bu fısıltıyı,
arzuladıkları kimselerin atanmaması üzerine bir kısmı gazeteci olan belli kesimlerin yaydıklarını
söyledim...
Ve ekonomi veya dolar; Bekir abi, enerjide son dört yılın yapılmayan zamları peş peşe
yapılacak gibi dedi, zaten iki tanesi geldi önümüzdeki günlerde üçüncüsü ve devamı... Mustafa
Tekelioğlu, bir kaç sene önce bu sıcak paranın betona gömülmesinin sonunun ne olacağını sorduğum
Abdullah bey, “ne olacak, bir duvara toslayacak” dedi. Bu toslama (mı), o söylenen toslama olsa
gerek!...
Cabat hocadan bir fıkra; Lâzın birisi sahilde duruyormuş, oradan geçenler sormuşlar:
-Ha uşağım senin paçalarından birisi neden ıslak da diğeri kuru?
-Ben bilmem demiş Dursun, ben bir şey yapmayorum, sigara içiyorum ve bitince denize atıp,
iyice sönsün diye ha bu ıslak dediğiniz ayağımla üstüne basayorum da!...

DUYMAK İSTENEN NE?
“Ne olacak” diyor Bekir abi, “doğalgaza zam yok” diyor en yetkili kişi, ertesi gün yüzde bilmem
ne kadar zam yapılıyor.”
-Yapılanın önemi yok, söylenen önemli, duymak istenen de söyleniyor!...

Şüyuu vukuundan beter bir takım söylentilerden bahsedildi. Aslı astarı olmadığı halde “falan
firma batmış, batıyormuş,” kabilinden... Bu şekilde adı duyulan bir firma sahibi de kapısına pankart
yazdırmış:
-Peşin paraya sunta alınır, diye!
Akşamın özeti de bu kadar!...
Oturma, bir hafta pas geçti ve 29 Eylül 2018 akşamı Bekir abinin bağ evinde oturduk. Öyle
oldu ki daha hafta başında Pazartesi günü Nihat bey (Bekir abinin şoförü) aradı;
-Müdürüm Cumartesi oturması Bekir başkanın bağevinde, dedi. Nihat hayrola daha bugün
Pazartesi dediysem de:
-Ben bilmem müdürüm, dedi.
Hayrettin bey, Milli Eğitim Bakanının çalışmalarını (ne gördüyse) beğendiğini söyledi. Mustafa
Tekelioğlu, bunun nasıl olduğunu, sayın Bakanın hangi hareketini, yapılan hangi değişikliği beğendiğini
sordu.
Hayrettin bey, falan filan dedi.
Halbuki Hayrettin bey, politikanın kendi başına bir şey olmadığını, bağlı olduğu gayeye göre
değerleneceğini bilir. (daha bir kaç oturma önce Üstattan ben söyledim, “bir sübaltern, tâbî bir
hizmetçidir” diye. Ne diyeyim eğer gençsen söylediğin de genç sayılıyor zahir?)
Mustafa Cabat hoca; “bu camiaya bakan makan tesir edemez dedi.”
-Bu camiaya başından beri bir tek Kenan E. tesir etti, o da; felsefe, biyoloji de dahil derslerin
bir tamamında sürenin yüzde otuzbeşi ahbesin o derse ilişkin zekâsının, dehasının anlatılmasının
zorunluluğu oldu!... Sorduk:
-Nasıl yani?
-Anlaşılmıyor mu, dedi, Cabat hoca, meselâ iki saat matematik dersi mi var, süre ne kadar
doksan dakika diyelim, en az yarım saat bu adamın matematik zekâsı anlatılacak, fizik zekâsı
anlatılacak, kimya zekâsı anlatılacak!...
-Bir vesile söylediğim gibi, bu sistemden “kargalar” kaldırılmadıkça hiç bir şey düzelmez,
dedi...
Mustafa Tekelli İlim Yayma Cemiyetinin Yönetim Kurulu toplantısına katılmış, kız yurdunda
Oğuz Memiş güzel bir konuşma yapmış “burası bir cemaat yurdu değil” mealinde, o sebeple
geciktiğini söyledi. Bu kadarını anladım fakat, Necip Fazıl’ın “İhtilâller” kitabından (İhtilâl olacak)
anlattığı “kahraman komutanı” anlamadım, Spartaküs adı geçti, başka ne oldu, bilmiyorum,
uyuklamışım!...
O değil de, Mustafa Tekelli ile Furkan Doğan Yurdu’nun önünde yapımı (sanırım iki yılı aştı)
süren sosyal tesis binasının kullanımında anlaşamadık. Mustafa Tekelli’nin söylediğine göre üst katı

Müsiad kullanacakmış, alt katta toplantı (hakikaten uyumuşum) konferans salonu, yani çok maksatlı
kullanılacakmış. Tekelli diyor ki:
-Müsiad’ı oraya aldık ki, hali vakti yerinde olan üyeler, oradan ellerini, ayaklarını
çekmesinler...
Buna mukabil ben, yapımıyla da, kararsızlığıyla da, tadilâtlarıyla da belediyeyi zorda bıraktığını
düşündüğüm iki katlı o binanın tamamen yurtta kalan kız-erkek talebelere ve kamuya açılmasını teklif
ettim. Bu kullanımın toplantı veya konferansa mani olacağını (halâ) düşünmüyorum. Müsiad’ın
oralarda olması zorunlu ise, yurt binasının bir katını veya yeteri kadar kısmını kullanabilirler.
Bekir abi de, yurt binasında çocukların kullanabilecekleri yeterli salonların bulunduğunu
hatırlattı, benim teklifimin gerekçesi tam da bu idi. Yani, yurt binası bünyesindeki salonlar “yurt”a
dahil, öbür bina ise farklı ve dışarısı, başka bir bina ve kamuya da açık olunca çocuklar üstünde
psikolojik etkisinin müspet olacağını düşünüyorum.
Yurt binasının yarısı sosyal kullanıma ayrılsa dahî, orada kalan çocuklar dışarıda kamuya açık
başka bir salona mutlaka gideceklerdir...
Mustafa Tekelli’nin ellerini açarak gösterdiği olgun tepkiyi, Hayrettin beye “Milli Eğitim
Bakanının beğendiği politikası” için yukarıda söylemeye çalıştığım “gençlik” ile açıklayabilirim.
Ve Kerbelâ günleri...
Oturma olmadığı için konuşulmadı ancak bu Kerbelâ hadisesi bende kabuk da tutmayan ciddi
bir yara... Ve sağı solu zedeleme endişesi ve haddi aşmama düşüncesiyle kimseyle de bir şey
paylaşamıyorum, evet korkuyorum....
Ama o günlerde TRT televizyonlarının birisinde Hz. Hüseyin Efendimizin hatırına dinlediğim
ağıtların söylendiği sahne önündeki ateşleri, alevleri Cabat hocaya sordum:
-Şaman bunlar müdürüm, dedi...

UFC
Karma dövüş sanatları organizasyonu demekmiş, Ultimate Fighting Championship’in türkçesi
veya kısa adı. Mustafa Tekelli gündeme getirdi ve Bekir abi dövüşçülerden birisinin ölmesi gerekiyor
deyince bu kadar dinleyebildim. Yani bir sürü soru geliyor akla, sonuç ölüm olacaksa bu dövüşçülerin
yaptığı bunca maçta kimler ölmüş, neyse... Hafif siklette Dünya Şampiyonu dendi galiba, Dağıstanlı
Müslüman dövüşçü Habib Nurmagomedov’un son maçında rakip din, diyanet, küfür vb kaba
davranınca bizimki M. Ali gibi dayanamamış ve ringten atlayarak şu olmuş, bu olmuş!...
Sonuç kahveci kazanıyor...
13 Ekim 2018 akşamı Salim abide oturduk. Bir takım yatırımların açılış töreni ve Şehir
Mezarlığında yaptırılan Orgeneral Hulusi Akar Caminin açılışı için Başkan Recep Tayyip Erdoğan
Kayseri’deydi.

Her şey iyi geçmiş...
Törenlere katılan arkadaşlar gelmeden önce Cami konuşuldu, caminin mimari
değerlendirmesi geçtiğimiz haftalarda Bizim Oturmada yapılmıştı. Sayın Başkan da, “özgün bir camii
olmuş” diyerek, bizim bir kısım Kayserili kesim gibi “Selçuklu” veya “Osmanlı” tarzı bulanlar benzeri
açık düşmedi... Selçuklu camilerin minareleri konuşuldu, özellikle Gülük Camii minaresinin Kurul
kararıyla yıktırılmasına Cafer bey “dursa iyi olurdu” dedi, Haspaylan başkan bana acı acı baktı, ben de:
-Sizlerden sonra da hayat devam edecek, kim bilir kaçıncı göbek torunlarınız, sizler gibi
ilgilenirlerse eğer, olduğu gibi bilgi sahibi olacaklar, daha ne diyordum, Hasbaşkan’ın acı acı bakışları
devam ediyordu, sustum!... Hunat Camii minaresi duruyor dendi, nasıl anlatılır, o minarenin Osmanlı
olduğu, II. Abdülhamid Han emriyle yaptırıldığı, tescilli olduğu vb.?
Hava İkmal arazisinin Millet Bahçesi olacağı ve içerisine de on bin kişilik bir cenaze camii
yapılacağı zaman zaman kimi yetkililerce dile getiriliyordu, Bekir abi, projenin hazır olduğunu
söyleyince, kim söylemişti bu projeyi bir hafta on gün önce İstanbul Ataşehir’de Mimarsinan Caminin
veya Çamlıca Caminin mimarının düzenleyeceği söylenmişti, meğer hazırmış...
Bekir abiye sordum, bari Nuh Ali abi yapsaydı diye, bu defa Bekir abi Büyükşehir’in yaptığı
Camii Proje Yarışmasını ileri sürdü:
-Ellerinde şu kadar proje var ve birisi buna uygun Mehmet, dedi.
Yanlış anlamamışsam Bekir abi, Nursaçan hocanın vaktiyle televizyondan tanıtımını yaptığı
Seyyid Burhaneddin Hz. Mezarlığına düşünülen asansörlü musalla teşkilâtı olan projeden bahsediyor
olmalı...
Ve Mersiye...
Mustafa Cabat hoca, Özer abinin Kayseri’de olduğunu, Matruşka II’nin tamamlandığını,
Mersiyenin hazırlıklarını sürdürdüklerini söyledi. Mustafa Tekelli baskı işini sordu, hoca da, topluyoruz
işte dedi, ben mi söylemiştim “Bekir abi” diye, bunun üzerine Mustafa Tekelli;
-Yani Bekir abi verirse kitap basılacak, vermezse Vakfın kitap faaliyeti olmayacak öyle mi?
Cabat hoca:
-Hee tam öyle, dedi...
Mustafa Tekelioğlu, yazıların tamamlanıp taamamlanmadığını sordu, Cabat hoca da:
-Babaları kaldırdık, bir tek rahmetli Ali Taşçı’nın babası Mustafa amca olacak, onu da Özer abi
hazırlıyor, dedi...
Hoca okudu...

ORYANTALİZM...
Veya Şarkiyatçılık...

27 Ekim 2018 akşamı oturma Hasbaşkan’da idi. Geç kaldım, selâmlaşma, hoş-beşten sonra
Bekir abi Mustafa Tekelli’ye hitaben anlatmaya başlayınca, anladım ki, bir mesele konuşuluyormuş ve
anlatılan da meselenin kalan kısmı:
-Yani Mustafa, İslâm’dan başka insanı esas alan bir düzen yok demek lâzım!... Bağdat’ın ilim
merkezi olma vasfını kaybetmesiyle batılı bu işi boş bırakmamış!... Tekelli;
Anlıyorum abi, fakat külli ilimler var, cüz’i ilimler var, elini kolunu mu tutuyorlar
Müslümanların, Müslüman mucitlerin, alimlerin, ne buldular da kabul görmedi? (İradenin küllisini,
cüz’isini duymuştum da ilminkini yok duymadım. KEK Vakfının bastırdığı İmam-ı Gazali Hazretin
Errisaletülledüniyye kitabında da böyle bir ilim çeşidi yok, tablolaştırdığım için genel olarak Şer’î ve
Aklî olarak ayrıldığını biliyorum, yanlış duymuş olmalıyım...)
Anladığım kadar oryantalizm de denen şarkiyatçılık konuşuluyordu... Duramadım, ayağımın
tozu ile ve Tekelli’yi de kızdıracak şekilde topa girdim:
-Abi dedim Bekir abiye, şu ilim merkezini Bağdat’ta bitirmesek de oradan Mısır’a, oradan da
Endülüs’e ve nihayet İstanbul’a kadar getirebilirsek ve zaman da Yavuz Sultan Selim ve Kanunî
dönemleri olarak belirtilir ve çöküş oralardan başatılırsa, bize bizi batının anlattığı şarkiyatçılık daha
iyi anlaşılır.
Büyükşehrin çıkardığı Düşünen Şehir’de (Hoca olsa daha iyi anlatabilirdi ama o yokken
söyleyeyim) Dücane Cündüoğlu diyor ki; “Doğu-Batı arasında algı fenomenolojisi bakımından çok
ayrılık vardır. Batı Doğuyu gözleri ile, Doğu ise batıyı kulakları ile kavrar. Bu bağlamda Batı göz
medeniyeti, Doğu ise söz medeniyetidir. Batı her zaman Doğu’da doğan gelişmeleri gözlemleyerek ve
bunları kavramlaştırarak düşüncelerini ve davranışlarını Doğu’ya empoze etmeye çalışmıştır. Bununla
ilgili olarak Jack Goody’nin Tarih Hırsızlığı kitabındaki bölümlerden söz edebiliriz. Jack Goody, Batı’nın
Doğu’da icadedilmiş bir çok şeyi Batı’ya getirerek geliştirdiğini dile getiriyor. Barut, kâğı, vs. Goody;
Batılılarda zaman ve tarihin çizgisel olarak sürekli ilerlediğini; Doğu’da zamanın döngüsel olduğunu,
bu yüzden de tarihin tekrara mahkûm olduğunu dile getirmiştir. Geçmişte, zamanın hesaplanışını Batı
kendine mal etmiştir, bu gün de öyledir. Tarihin dayandığı yıllar, İsa’nın doğumundan önce ve sonraya
göre ölçülür. Hicret, İbrani veya Çin yeni yılıyla ilişkili diğer takvimlerin kabulü, tarihsel araştırmaları
Uluslar arası kullanımın dışına itilmiştir. ...”
Sanırsın danca (Danimarka dili) konuştum, büyükleri yabana atmamak lâzım, her yerde her
top girilmez diye boşuna söylememişler!...
Patatesin faydalarına nereden gelindi? Rusya’dan; Bekir abi, Rusya’da önce yoksul mahalle
pazarına gidiyor, bakıyor ki her taraf patates, sonra da varlıklı mahalle pazarına gidiyor, başka bir
ülkeye gittiğini sanıyor, nerede ne yetişiyorsa pazarda o var... Ama diyor Bekir abi; Güney Kore’de
böyle değil, fakir ve zengin pazarları hemen hemen birbirinin benzeri...
Nereden duymuştum, bu gün Rusya’nın milli geliri İtalya’nınki kadarmış, nüfusunun iki buçuk
katı olmasına rağmen... (150 milyona 60 milyon gibi...)
Anlaşılıyor ki Rusya enerji, doğalgaz, askeri vb bir takım alanlarda gelişmiş ama bu zenginliğini
insanına yansıtamamış, Güney Kore ise yansıtabilmiş.

Mustafa Tekelli, Rusya’nın benim söylediğim bu halini kabul edeceğe benzemiyor, bana dedi
ki;
-Mehmet bey, bu işler farklı, tam senin söylediğin gibi değil, Rusya’nın öncesine Sovyetler
Birliğine bakmak lâzım...
Milli gelirden mi gelindi karıştırıyorum, söz döndü dolaştı bir zamanlar Kayseri’de Sanayi
Teknoloji İl Müdürlüğü yapan Sahar Köse’ye geldi. Gûya ihtiyacına göre çimento tahsis yazısı
yazdığından... Bu dönemi (1978-1979’lar) Nuh Ali abi daha iyi hatırlıyor;
-Bana derdi ki diyor, bu onar yirmişer torba tahsislerini biriktir, bir kamyon olunca git al!...
Bekir abiye demir tevzide şef dostumuz, sevgili Faruk Güvenç’in polislerle münakaşasını
hatırlattım;
-Evet, dedi. Parasını yatırmışız, demiri kamyona yüklemişiz, kapıda polis çevirdi, ne o?
-Bize demir lâzımken buradan Develi’ye demir nasıl gider dediler, bunun çok önemi yok,
Faruk’u aldılar götürdüler. Emniyet Müdürlüğüne ben de gittim, doğruca Müdür’e, adını şimdi
söyleyeceğim, mütebessim bir halde ne dese beğenirsiniz?
-Olur böyle şeyler!
-Ha adı mı? Yaşar Süslü!...
Sahar Köse Germirli idi. Ben Germirlinin hemen tamamının Halk Partili olduğunu söyleyince
söz azınlıklara geldi. Yani tek parti dönemi hatta daha öncesi, bugün Suudîlerin durumu, Cemal
Kaşıkçı’nın öldürülme hali göz önüne alındığında, Halk Partililiğin sebebi benzer bir korku olabilir mi?
Bakınca 1834 yılında çevreyi gezen Hamilton, Researches in Asia Minor, Pontus and Armenia adlı
kitabında (c: II, s: 264), Germir’in etrafı bağ-bahçe ile çevrili büyükçe bir kasaba olduğunu, taş binaları,
düzenli kaldırımları bulunduğunu belirtmekte ve bu haliyle bir “Türk kasabasına pek benzemiyor;
gerçekten de nüfusun çok büyük bir kısmını Rumlar oluşturuyor” kaydını düşmektedir.

1878 tarihli Ankara Vilayeti Salnamesine göre Germir’de yaklaşık olarak 1.500 Rum, 1.000 Ermeni ve
500 Müslüman yaşamaktaymış. Muhtelif kaynakların aktardığına göre 1900’lerin başında köyde dört
eczane, 12 doktor ve 35 mağaza varmış.

Daha sonra Mustafa Tekelli, İlim Yayma Cemiyeti Furkan Doğan Yurdu’na ait tesislerin
kapasitelerinin altında çalıştığını, mükemmel havuz, modern spor aletleri ve hemen her branşta
yeterli hoca bulunmasına rağmen insanların ilgi göstermemelerini anlayamadığını, bu durumun
üzüntü verdiğini söyledi. Ve oturma olarak artık spor yapmamız gerektiğini, hep beraber
gidebileceğimizi söyledi.
Hasbaşkan, çocuklar gidiyor der gibi bir şey söyledi, Bekir abi de çocukların spor yaptıklarını
kendisinin de arasıra vaziyet ettiğini, Kayseri’de belediyelerin spor salonu bakımından oldukça

gayretli çalışmaları olduğunu, belki fiyatları da uygunsa insanlar belediye tesislerini tercih ediyorlardır
dedi.
Mustafa Tekelioğlu; evet göbek var, rahmetli Ali Taşçı ile bir vakit Sümer’e devam ettiklerini
ama Ali beyin vefatından sonra “devam edemedim” dedi.
Hayrettin beyle Mustafa Tekelli yarın havuza gitmek üzere anlaştılar...

KÖPÜK
“Köpüğün bedeli ödenecek” dedi Bekir abi, “bir şekilde bu köpük sönecek....”
10 Kasım 2018 akşamı bizde oturduk. Hal hatır sırasında ben;
-Eskiden olduğu gibi artık evlerde sanki kışlık erzak vesair alınıp konmuyor, çarşıda pazarda
şöyle bir bakılınca, ne çocuğu koca koca insanlar bir yere oturmuşlar, döner, dürüm sürekli bir şeyler
yiyorlar, deyince İbrahim abi:
-Zenginleşti ahali dedi, yamalık var mı, hiç görüyor musunuz?
Diz kapaklarımı avuç içiyle tutarak ve pantalonun arkasını göstererek evet yamalık değil de,
Başkan Recep Tayyip Erdoğan bey dahî, et fiyatları için diyor ki dedim:
-Eskiden millet fakirdi, yılda bir kişi 4-5 kilo et yiyebiliyordu, şimdi bu rakam 15-20 kiloya çıktı,
arz talep meselesi, fakat gerekirse fiyatların yükselmemesi için et ithali yaparız!...
Bu görüşler üzerine Bekir abi, köpük metaforunu anlatmaya başladı, bana, “senin söylediğin
yamalık değil bir kere Mehmet” ve adeta bir statü atfederek “süvarilik o” dedi ve Mustafa Cabat
hocaya dönerek:
-Mustafa dedi, senin amcaoğlu Mahmut’un üretimini yaptığı gaz tesislerini gördüm ben,
Mahmut bu karbondioksidi hemen bütün gazlı içecek üreten firmalara satıyor, tabii olan maden suları
bir tarafa, meselâ bir bardağın neredeyse üçte biri, dörtte biri bu gazın oluşturduğu köpük ve bir kaç
saniye içinde veya bir üflemeyle sönüp bitiyor...
Bu arada İbrahim abi;
-Beypazarı maden suyu iyi, değil mi dedi. Bekir abi de şöyle bir bakarak devam etti;
-İşte insanların çalışmadan, alın teri dökmeden edindikleri borçla veya bir şekilde elde edilen
veresiye yaşanılan hayat, bu anlattığım köpük gibi, sönüp gidecek ve bunun bedeli ödenecek!... Şu an
olan biteni ben böyle değerlendiriyorum...
Bu akşam Salim abi gelemedi, gribal enfeksiyon, Hayrettin beyin de oğlu gelmiş Ankara’dan;
-Beni bırakmıyorlar Kasap, dedi telefonda...

Hasbaşkan ile Nuh Ali abi, birlikte geldiler ve Karayollarından bahsettiler. Nuh Ali bey bir süre
orada çalışmış, babası rahmetli Hacı İbrahim amca da Karayollarından emekliydi, Hasbaşkan ise
belediyede çok karlı bir kış günü makine istemiş, yolların karını temizlemek için:
-Genel Müdür olmaz, Bakan emri olursa belki demişler...
1974 yazında üç ay staj yaptığım ve çok sevdiğim bir kuruluştu fakat, o dönem (1994-2004)
belediyede bize “kan kusturan” kurumların başında gelmek için vilayete, emniyete ve daha nerelere
yalakalık yapamadan edemedi...
Halbuki, belediye sınırları içinde veya imar planı dahilinde o güne kadar Karayollarının yol
geçiş izinleriyle ilgilendiğini yazan ne bir kanun, gören ne bir göz ve ne de duyan bir kulak yok!...
Bütün zamanlarda bu tiplerin ufku belli; ibrikcibaşılık!...
Mustafa Cabat hoca, dün vefat eden Mustafa Bozyel, nam-ı diğer “amuca”nın CD’sini
getirmiş, bizim CD çalar tanımadı, dinleyemedik. Vakıfta İlhan Özkeçeci beyle birlikte yaptıkları
meşkten söz edildi, Üsküdar Musikî Cemiyeti’nden...
Mustafa Tekelli, Bekir abiye sporcuların daha doğrusu futbol kulüplerinin maliye ile ilişkilerini
sordu:
-Sporcu antreman demek Mustafa dedi. Bir maç için mesela bir boksör daha maçtan önce çok
yumruk yer, topçu bir iki kere antremana çıkmasa bir kaç ayda ancak kendini toparlar. O ortalıkta
dolaşan milyon dolarlar yurolar, beş, on kişiliktir, bunların bir çoğu da yabancı FİFA sözleşmelerine
dayanır, gerisi maç başı, veya bir kaç yüz bin lirayı geçmez. Sporcuyu menejerler evirip çevirir,
kulüpleri şunlar bunlar, tribünü siyasetci, böyle işte!...
Cafer beyin oğlunun geçen hafta nikâh yemeği vardı, eski Şemseddin tesislerinde; 90’ların
2000’lerin yerel siyasetcilerini bir masada toplamış, yani il başkanlarını, il genel meclisi başkanlarını,
üyelerini, müsiadcıları ve bir eksiği ile bilumum “ş” leri, millet ne türlü hasret giderdi, anlatamam!...
Cafer beye hayırlı olsun, Allah mübarek etsin dedik..
Ve Vefeyat-ı Mersiye...
Cabat hoca kitabı aldık dedi, Mustafa Tekelioğlu:
-Olur mu hocam, daha ben Rifat abiyi yazacaktım, deyince Cabat hoca;
-Şu kadar zaman geçti, ne kadar bekleyecektik bacanak dedi.
Ben, vefeyat’a takıldım, rahmetli Şükrü Selim Has için kardeşinin yazısını görünce ilk anda
yanlış yazılmış olabileceğini düşünmüştüm, anladım ki öyle değilmiş, bu benim millî bilgi eksikliğim bir
tarafa, uzun süredir beni meşgul eden başka bir husus, “Gönüldaşlara” veya “Vefeyat-ı” mersiyede
toplanmanın birincil sebebi mensubiyet olarak din-i İslâmsa eğer, ikincisinin de Üstad, Büyük Doğu
olduğu kesin.
Böyleyken, Üstad gibi an’ı yaşayan kim var, hangimiz? Bu halin yadırganacak bir tarafı
bulunmuyor çünkü, işin temeli düzgün değil, anladığımca mesele taa Selçuklulara kadar gidiyor, tabii
Osmanlı Beyliğinin atası olan güneyde Antakya taraflarından İznik’e geçerek Anadolu Selçuklu

Devletini kuran Kutalmış oğlu Süleyman Şah farklı, Büyük Selçuklu ise, güneyden İlhanlılar, kuzeyden
Peçenekler, Altınordu, Tatarlar kendi alemlerinde ve bunlar arkamıza bayraklarını dizdiğimiz bizim
atalarımız, bir tek 1000’li yıllarda Afganistan civarında kurulan Gaznelilerin İslâm’ın Halifesi ile iyi
ilişkiler içine girdiğini görüyoruz ama atı alan Üsküdar’ı geçiyor, artık İslâm bayrağı da Bağdat’tan
Fatımî Mısır’a oradan da Endülüs’e, o Selçuklu camileri falan güzeller mutlaka ama bir İslâm
bayraktarlığı yok, öyle atanın böyle bebesi oluyor onu söylemeye çalışıyorum, meselâ anlatıldığına
göre Divriği Ulu Camiinin kuzey kapısını yani kapıda Cennetin tasvir edildiği Taç Kapıyı yapan Ahlatlı
usta “Süleyman Şah oğlu Ahmed Şah, Allah’ın affına muhtaç, aciz kul, 626H. (1228 M). aylarının
birinde bu camiinin yapılmasını emretti” yazılı kitabeyi koymuş, hatta üstüne bir iki sıra daha yapmış,
o sıralarda oradan geçen bir seyyah:
-Sen ne yapıyorsun usta demiş, o senin kitabedeki hükümdar falana yenildi, galip hükümdar
da buraya bir kaç günlük mesafede, kitabede kendi ismini görmeyince vay senin haline...
Usta akıllı tabii, hemen Taç Kapının zirvesine yeni bir kitabe daha yazmış;
“-Sultanu’l muazzama halifenin yardımcısı Alâeddin Keykubad zamanında” şeklinde...
Bizim Kayseri’de Kılıçarslanlar, Şehinşahlar, Mesudlar, Gıyaseddinler, Keyhüsrevler, İzzettin
Keykavuslar, Pervaneler yürekler acısı, Muiniddin Pervane, Moğolların Kayseri valisi dense yeri, yani o
Moğollar ki kurucusu Cengiz Han için Türkleşmiş Moğol denmişken, eser miktarı insaf varmış yani,
İlhanlıların kurucusu ve Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesini içten barutla patlatarak yerle bir eden
torunu Hülâgü içinse Moğollaşmış Türk denmiş, (Bağdat ile Alamut’un Hülâgü için bir farkı olmadığı
görülüyor değil mi, üç dört yüzyıl sonra Lâle devri şairi Nedim her kimi benzetiyorsa Hülagü’ya;
Tahammül mülkünü yıktın Hülagü Han mısın kafir, Aman dünyayı yaktın ateş-i suzan mısın kafir diyor,
neyse, ne diyorduk?) fakat kandisini vali tayin eden bu Moğollara karşı istiklâlini ilan etmeye kalkan
Pervane, Memlük Baybars’tan (Bir rivayete göre bu da bize ata oluyor...) yardım istemiş taa
Mısır’dan, Baybars gelmiş bir de ne görsün Pervane Sivas taraflarına tüymüş... Bekir abi dayanamadı:
-Evet, bir tamamı doğrudan taht kavgası, dedi.
Mustafa Tekelli, Konyalılar öyle söylemiyor, dedi. Kendini saklayan bir kişi var o da Kayserili
diyorlar...
Sahi, Bekir abi maden sularındaki veya gazlı içeceklerdeki karbondioksit gazını veya sönecek
dediği köpüğü neden anlatmıştı, lâf nereden açılmıştı?
-Hay Allah İbrahim abiye yaşta yetişiyor muyuz ne, şu önümüzdeki çiziktiren O değil mi?

NESÎMÎ-KUL NESÎMÎ
24 Kasım 2018 akşamı Cafer beyde oturduk. Ben oldukça geç katıldım, sohbetin kaçırdığım
kısmını bilemiyorum ama Bekir abinin Cabat hocaya:
-Mustafa, Abdurrahman D.’a da teklif edilmiş, bu mesele için fesli kravatlı Kadir M. “Ben bu
raporları boşuna mı hazırladım?” diyormuş, dedi. Cabat hoca da:
-Evet abi, öyleymiş dedi.

Anladığım kadar ABD, Türkiye’de Halifeliğin ihdası için araştırma yapıyor ve kendince bu işe
teşne adam arıyor. Ve anlaşıldığı kadar, nâm-ı diğer Uzunparmak Abdurrahman D. bu teklifi
reddediyor ve yine anlaşıldığı kadar fesli kravatlı Kadir M. da rapor hazırlıyor, bulunan görevli ise
kardinal fetoş...
Bu arada hocanın benim için getirdiğini söylediği, Özer abinin düzenlediği ve KEK Vakfınca
yayımlanan Yavuz Sultan Selim Divanı’nı Türkçe Söyleyiş kitabı ile Özer abinin kendi adına yayımladığı
Matruşka II ve yine Mustafa Cabat hocanın düzenlediği ve Vakıf tarafından yayımlanan
Gönüldaşlarımıza Mersiye’nin son hali, Vefayat ve Mersiye kitapları elden ele dolaşmaya başlayınca,
Mustafa Tekelli Yavuz Sultan Selim’in mahlasını sordu, hoca da:
-Selîmî, Kanunî’nin ki Muhibbî, Fatih’in mahlası da Avnî dedi. Tekelli aynı zamnada Cafer beye
google bakmasını söylemiş, orada da Yavuz için Muhibbî yazıyormuş, Mustafa Tekelli, Cabat hocaya:
-Google yanlış mı yazıyor ne hoca, sen ki elini Bakan boşa öpmemiş, sahi nasıl olmuştu o iş?
Cabat:
-Benimle doğrudan alâkası yok dedi, ömrümde edebî fırça nasıl olur orada gördüm. Bu
Uzunparmak’ın dayısı galiba Hasan Aksay ne bakanı idiyse, saçlı sakallı adam (İbrahim abi, Devlet
Bakanı dedi) Büyük Doğu’ya geldi, ben ön odada bekliyordum, Hasan bey daha içeriye girer girmez,
aman Allah’ım neydi o, patladı adeta Üstad. Adam odadan çıkınca beni gördü ve hemen elime sarıldı,
“estağfirullah” diyerek çektim elimi, öptürmedim tabii!...
Cabat hoca, Yavuz Sultan Selim Divanından bir şiir okudu, sonra kitaplarda Yavuz diye
insanlara yutturulan o küpeli müpeli resim aslında Yavuz değil, Şah İsmail olduğu biliniyor artık ve;
“Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsun etti felek
“Giryemi kıldı füzun eşkimi hûn etti felek
“Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzan
“Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek” şiiri de öyle Yavuz’un değil dedi...
Bekir abi, Cabat hocaya:
-Mustafa şu çocuk kimdi, Nesîmî’nin Minnet Eylemem türküsünü söylüyor, dinledin mi?
Hoca, bir şey söylemedi, Bekir abi benim ne işim olur, O Ses Türkiye Mürkiye ile dercesine
bakınca, Cafer bey:
-Ahmet Aslan dedi, Bekir abi yok o değil dedi ve telefonundan Selda Bağcan’ın söylediği bu
türküyü buldu, dinledik... Bekir abinin söylediği O Ses Türkiye’de geçtiğimiz yıllarda birinci olan
Batmanlı şarkıcı Emre Sertkaya idi.
Sonra Nesîmî geldi gündeme, Bekir abi, zaman ve mekân sordu, ben 17. yüzyıl, Çorum
tarafları galiba dedim.
Benim, Nesîmî için bir kaç tane Nesîmî’den söz edilmekte, birisi de 17 yüzyılda yaşamış galiba
deyişime ve Cafer beyin googlundan da Nesîmî için 1400’lü yıllar okununca Mustafa Tekelli’nin, bana

tebessümle “tutmadı mı ne?” bakışına, meselâ İlber Ortaylı olmadığıma göre ne söyleyebilirim, ve
fakat, Diyanet Ansiklopedisinde, varlığından bahsetmeye çalıştığım Kul Nesîmî için de şunlar
yazmakta:
“Şair, Seyyid Nesîmî’nin idam edilişini dile getirdiği bir gazelinde İkiyüz altmış dört yıldan
sonra/Bu nazım ile bunu ettim izhar diyerek 17. yüzyılda yaşamış olduğunu açıklamıştır.”
Minnet Eylemem şiirinin şairi Nesîmî’yi (ö.820/1417) Diyanet Ansiklopedisi; Hurûfiliği ile
tanınan mutasavvıf şair olarak anlatmaktadır. Ansiklopedide ayrıca, birçok şiirinde başta Hz. Ali
(efendimiz) olmak üzere imamları öven Nesîmî, bazen vahdet-i vücud anlayışının bir yansıması olarak
Hz. Ali’ye (efendimize) ulûhiyyet atfeden deyişlere de yer vermiş, bir şiirinde onu rahmân, rahîm,
evvel, âhir, ahad, samed gibi Allah’a ait sıfatlarla nitelemiştir. Aleviliğin erkan kitabında “can”ların
duruş biçimlerini ifade eden “dâr”lardan birinin Nesîmî dârı olduğu, tâlibin bu dârda durması ve
kendisini Nesîmî ile ilişkilendirip “derisinin Hak yolunda yüzüldüğünü” hatırlaması gerektiği ifade
edilmiştir.
Bir kısım insanlarda; “Belli günlerde ve belli saatlerde helâya gitmek lâzım, gidin” diyen Kadir
Mısıroğlu antipatisinin nerelere geldiği konuşuldu, neymiş:
-Eleştiri yapılabilirmiş ama hakaret edilemezmiş...
Nuh Ali abiye, kim içindi “Abduşun oğlu” diyen Musa Pirli’yi sordum:
-Bilmiyorum, emekli galiba dedi, eğer şimdilerde olsa bu yüzde elli adamı perişan edermiş....
Cabat hoca dayanamadı:
-Ne yüzde ellisi Nuh Ali abi, dedi. Aklına kim gelirse hepsi bir arada kısm-ı azamı, öyle...
Sonra Bekir abi, Hanedan mensuplarının veya Halifelikle alâkası olmaksızın bütün padişahların
Peygamber sevgisinden söz etti. Mustafa Tekelli, Yavuz’un son günlerinde, Hasan Can’ın ;
-Ecele hazır olmak lâzım mealinde konuşmalarını, Yavuz’un
-Bre densiz, sen bizi başka neyle meşgul gördün de böyle söylersin, diyerek “hazır olduğunu”
açıklayan sözlerinden bahsetti. Ve Abdülhamit Han filminde, rüyada Resulullah’a atfedilen
“Hamidimiz”in aslında “Selimimiz” olduğu konuşuldu...
Ve açıklanan belediye başkan adayları...
Şanlıurfa’da Zeynel Abidin Beyazgül’e sevindik, Kayseri için açıklanan Memduh bey’de öyle
ama, mevcut başakanında “deliler gibi” çalıştığı, gençliği, dolayısıyle başka etkenler oldu mu acaba
diye Mustafa Tekelli bir bahis açtı. Bekir abi:
-Bildiğim kadar anketler konusunda Kayseri’de çok hata yapıldı, mesele bu; herkes kendi
kafasına anket yaptırdı ve eline aldı bu sipariş anketleri Ankara yollarına düştü, fakat bilinmeyen bir
şey bu anket çalışması da dahil çok farklı usullerde çalışma genel merkez tarafından bütün
zamanlarda yapılıyor, yapıldı ve “bir fazla oy” alacak aday tercih edilmiş oldu sanıyorum...
Ve meğer İstanbul’daymış keşke Haliç Kongre Merkezinde yapılan aday açıklama merasimine
Mustafa Çelik de katılsa olurmuş, dedi...

Talas konuşuldu, Mustafa Palancıoğlu, Hüseyin Cahit Özden, İsmail Ruhlukürkçü, bir takım
eski il başkanları, genel müdürler konuşuldu, Kocasinan konuşuldu, Mustafa Yalçın konuşuldu ve daha
bir sü rü bir şey... Meselâ Mustafa Tekelli Bekir abiye dedi ki;
-Bakın Bekir abi, konuştuğumuz isimlerin bir çoğu Müsiad Başkanlığı da yapmış, siz yerinize
bir kimseyi yetiştirmediniz!.... Bekir abi:
-Siyastte, hele söz konusu belediye ise, senin söylediğin şeyler olmaz Mustafa dedi...
Cabat hocanın bana getirdiği kitapları, geçmişte “Ben verilen kitabı okumam!...” diyen
Hayrettin abi aldı...

SARI YELEKLİLER...
Paris’te boy gösteren protestocular, isimlerini giydikleri fosforlu sarı yeleklerden alıyor.
Bilindiği kadar arkalarında bir siyasi parti veya sendika yok. Sarı yeleklilerin bu halleri dikkat çekiyor,
yelek de öyle, önüne gelenin aklına gelecek bir forma değil.
Yine bilindiği kadar, Başkan Emanuel Macron’u seçkinci buluyorlar. Halkın sesine kulak
vermediğini düşünüyorlar.
Fransa’da 17 Kasımda akaryakıt zamlarını ve emeklilerin aylık ücretlerini protesto eden sarı
yelekliler adıyla (güyâ) ayaküstü örgütlenen eylemciler, Paris’in farklı noktalarında gösteri
düzenlemiş, bu protestolar komşu başka ülkelere de yayılarak, hükümetlerin geri adım atmasını
sağlamış.
Fransa’da orantısız güç kullanan yüzbin civarında polis tarafından tutuklananlar, yaralananlar
binlerle ifade ediliyor, kırılan dökülenin tutarı yirmi milyar yuro hesaplanmış...
8 Aralık 2018 akşamı Mustafa Tekelioğlu’nda oturduk.
Bekir abi, ‘70’li yıllarda ABD kontrolündeki resmi devlet güçlerinin kendilerine “ıslık çalınca”
toplanacak, yakacak, yıkacak, vuracak, kıracak Fransa’daki sarı yelekliler benzeri sağdan, soldan fark
etmeyen dernekler, kuruluşlar araştırdıklarını, tabii ki bulduklarını ama, üstüne çok oynadıkları
MTTB’yi bir türlü bu işlere bulaştıramadıklarını anlattı:
-Kaddafi’yi davet etmiştik, MTTB olarak dedi, Callud geldi. Libya Cumhurbaşkanı olduğundan
tercüman, koruma vb . her türlü resmiyet var tabii. Biz de tedbiren bir tercüman ayarlamıştık, baktık
adam komünizm anlatıyor, tercüme hatası olmalı diyerek bizim ayarladığımız tercümana sorduk,;
-Hata yok dedi.
Konuşmasından sonra bir düzenle Callud’u arka odaya aldık; “ne anlattığından haberin var mı
bu anlattıklarının İslâm’la alakası yok, bizi Libya’ya dâvet edin size bu işin doğrusunu anlatalım. Öyle

yaptık fakat bize bir kamyon dolusu abuk sabuk kitap göndermiş, komünist Rusya etkisi bariz
seziliyordu...”
Bu hususta konuşulan, yazılan çizilen; İngiltere’nin AB’den ayrılmasından sonra, AB
ordusunun kurulmak istenmesi, ABD başkanı Donald Trump’ın da:
-Ne Birinci Dünya Savaşında ne de İkinci Dünya Savaşında ABD yanınızda olmasaydı vay
halinizeydi duruşu ve Avrupa’yı Nato aidatlarını ödemeye davet etmesi, sarı yeleklilerin hikâyesini
rahatlatıyor, genişletiyor ve daha anlaşılır kılıyor...
Sarı yelekliler hareketiyle Matruşka II’de anlatılan benzer maşalar arasında yüz yıla yakın
zaman farkı olmasına rağmen hakimiyet kurma ve ihanet anlayışında tıpa tıp benzerlik taşıması
bakımından bakmakta fayda var, Ömer Naci Matruşka II’de diyor ki;
“... Batı aklı oryantalizm ideolojisini oluştururken işgallerini daimileştirecek kurumları
planlamış olmalılar ki, Türkiye ne zaman “oh” diyecek olsa “of”a dönüşerek ters yüz oluyor, 1919-
1937 arasında uykuda olan bu adsız örgüt, yayınlarını ve bildirilerini ürkerek, siyaset alnına sürüyor,
kendisinin unutulmamasını sağlıyordu. “İtlâf Ekibi”nin (İngiliz devleti, Fransız devleti, Alman devleti,
Rus devleti vb) içerisinde olduğumuz zamanda Afganistan’a, (Libya’ya, Mısır’a) Irak’a, Suriye’ye
getirdiği demoktasiyi, 1950 sonrasında Türkiye’ye “distribütör ülke” olarak seçip sunmuşlardı. Çok
geçmeden Nato’ya dahil olduk. NATO; İkinci Dünya Savaşıyla kurtardığı Avrupa’ya, ABD’nin vesayet
kurumuydu. İkinci Dünya Savaşına Türkiye girmediği halde, bu vesayet neden Türkiye’ye teşmil
edildi? Çünkü Birinci Büyük savaşta yenilen “Devlet-i Aliyye” Avrupa’nın tasarrufuna geçen toprakları
doğurmuştu. (sayfa 7)
Bu akşam ne çok şey konuştuk, eksiksiz anlatmak istiyorum, bakalım başarabilecek miyim?
Mustafa Tekelli, bu oturmaya bir isim bulalım demez mi? Sanki Bizim Oturma yok gibi, durun
arkası var daha; “aramızda çok mühendis mimar var, mühendisler grubu olabilir...”
Allah var, şeriki yok, “böyle bir isim bu oturmayı değersizleştirir” deyince ısrar etmedi.
Cafer bey, İstanbul Eyüp Mezarlığında defnedilmiş olan Salih Mirzabeyoğlu’nun mezar
fotoğrafını çekmiş, mezar taşına Üstadın Mirzabeyoğlu’na imzaladığı bir kitaptaki ithafını
yazdırmış/lar “Fikir çilesi haysiyetinin müstesna genci Salih Mirzabeyoluna sevgiyle, 28 Şubat 1982,
Necip Fazıl”
Mustafa Cabat hoca kızdı;
-Bu oğlan dedi, meczubun teki, hatırlıyorum o zamanlar bir köşede sünepe sünepe otururdu,
Üstadın vefatından sonra Erenköyüne gitmiş;
-Üstadın Efendi Hazretleriyle ilişkisi neyse, benim Üstadla ilişkim de öyle. Mehmet Kısakürek
demiş ki;
-Çık git buradan, senden fikir adına bir şey olmaz!...
Mustafa Cabat, Star Gazetesinin Necip Fazıl Ödülleri hakkında Osman’ın kızı Şeyma
Kısakürek’in “Halâ sürdürebilmek nasıl bir arsızlıktır akıl yetmiyor!” başlığıyla kaleme aldığı bir duyuru
hakkında bilgi verdi;

-Gazetenin avukatları demişler ki dedi; “Patronumuz Ankara’da en tepede nasıl gelsin?”
Kibrin, utanmazlığın, hadsizliğin ve nihayet İslâmsızlığın bu kadarı!...
Ve Şükrü abi, Şükrü Karatepe, Bekir abi diyor ki; RTL televizyonu yayınlarının Kayseri’de
gösterilmesi için atmadık takla bırakmadı, Çınar Camisi ve İmam-ı Azam Camilerinin yapılmasında bir
takım tasarrufları olabilir, (Kimin ne tasarrufu var bilemem ama, Çınar Camisi avlusunda 70 metrekare
kadar bir özel mülkiyetin belediye adına geçmesi için dokuz doğurduğumu hatırlıyorum ve bu Caminin
yakınında, Deli Çay’ın kenarındaki yıkılan Berberoğlu Mescidi yerine ihdas edildiğini biliyorum...)
Gönüllü Kültür Teşekkülleri ziyaretimizi kabul etmedi, bizlerle görüşmedi, kamu parasının sarfındaki
lâkaytlığını, raylı sistemle alâkalı sözleşmeyi en iyi bilen Şükrü, bat-çık, üst geçitler, şehir, başkanlık ne
söyleyeceksen söyle, fakat, ölmüş gitmiş Niyazi Bahçecioğlu hakkında bu övgüyü nasıl dizer akılkârı
değil... Abdullah beyin Kemal Kılıçdaroğlu’yla görüşmesi hakkında da benzer değerlendirmeler yapıldı:
-Görüşmüşlerse eğer iyi olmamış dendi. Mustafa Tekelioğlu telefonla abisi Mehmet abiyi
aradı;
-Üç dört hafta önce görüştüler, demiş.
Bekir abi, KEK Vakfı tarafından yayımlanan Mustafa Özer’in düzenlediği Yavuz Sultan Selim
Divanının Türkçe Söyleyiş’i ile Ömer Naci tarafından hazırlanıp yayımlanan Matruşka II’yi dağıttı,
Vefeyat ve Mersiye için önümüzdeki günlerde bir toplantı yapılır, orada dağıtılabilir dedi.
Cabat hoca fıkra anlattı; otobüs firmasınca yolcularına kibar davranılması kararından sonra bir
seferde muavinden “zahmet olacak evladım” diyerek su isteyen bir teyzeye;
-Zahmetinin şeyine koyarım, ne zahmeti teyze, buyur suyunu, kibarlığı ve şoförden firma
sahibine kadar silsile halinde süren benzer kibarlıklar...
Ve simit sepetini deviren adama “dalya.ak” diyen simitciyi ümüğünden tutup kaldıran adam
sormuş:
-Dalya.ak nedir lan? Simitci can havliyle:
-Abi, şöyle pos bıyıklı, geniş omuzlu, güçlü kuvvetli senin gibi bir adam, demiş.
-Bende bir şey yok oğlum, demiş, sen benim abimi görsen o benden beş defa daha dalya.ak!...

KAYSERİ EĞİTİM VE KÜLTÜR VAKFI YAYINLARI
(KİTAP)
1- İki Kavram Analizi(Laiklik/Aksiyon)-Mustafa CABAT

2- Evsa –Mustafa ÖZER(2.Baskı2012-şiir)
3- Düşüşten Sonra–Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Deneme)
4- Sis ve Selva –Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Şiir)
5- Çağrı Sayfaları –Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Şiir)
6- Sanat ve Aksiyon İçinde
Bir Portre Denemesi–Mustafa ÖZER(2.Baskı 2012-Deneme)
7- Ses ve Heves–Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Şiir)
8- Şapkamda Saklanan Azrail –Mustafa ÖZER (2012/Şiir)
9- Birlikte Ayrılmak –Mustafa ÖZER (2012/Şiir)
10- Çalakalem Çiçekler –Mustafa ÖZER (2012/Şiir)
11-Düşüşten Sonra-2 –Mustafa ÖZER (2012/Deneme)
12-Necip Fazıl ve Büyük Doğu-Ali BİRADEROĞLU(2012-Deneme)
13-Gönüldaşlarımıza Mersiye (2013-Biyografi)
14-Siyasi Bir Tavır Olarak BÜYÜK DOĞU- Mustafa ÖZER(2013- De-neme)
15-Tarih Üzerine/1 -Ali BİRADEROĞLU (2013- Deneme)
16-Tarih ve Değişim-Ali BİRADEROĞLU (2013- Deneme)
17-Düşünme Üzerine-Ali BİRADEROĞLU (2013- Deneme)
18-Oportünist Değişimin Aktörleri-Ali BİRADEROĞLU (2014- Deneme)
19-Tarih Üzerine-II (Trajik Sevinç)- Ali BİRADEROĞLU(2015- Deneme)
20-Muzdarip- Mustafa ÖZER (2015-Şiir)
21-Sığ Kıyıdan-Mehmet KASAP (Biyografi)
22- Oportünizmin İtham ve İlzâmı-1- Ali BİRADEROĞLU(2015-Deneme)
23- Errisaletülledüniye-İmam-ı GAZALİ –(tercüme-Ergün TELİS)
24- Meliklere Altın Nasihatler İmam-ı GAZALİ (2016-tercüme- Ergün TELİS)
25-Düşüşten Sonra-III Mustafa ÖZER (2016/Deneme)
26-Mektubat-ı Rabbanî-İmam-ı RABBANÎ(2017-Tercüme)
27-Bizim Oturma-1 –Mehmet KASAP (2017-Deneme)

28- Vefeyat ve Mersiye (2018-Biyografi)
29-Yavuz Sultan Selim Divanını Türkçe Söyleyiş Mustafa ÖZER (2018/Şiir)

(DİJİTAL)

1-Konferanslar(Necip Fazıl KISAKÜREK-Kendi sesin-den//Ayasofya,İman ve Aksiyon, Dünya bir İnkılap
Bekliyor/ 12cd)
2-Konferanslar-2(Necip Fazıl KISAKÜREK-Kendi sesinden//Batı Tefek-kürü ve İslam Tasavvufu,Tiyatro
ve Tesiri,Komünist İhtilali / 12cd)
3-Sesli Kitap (Çöle İnen Nur- Necip Fazıl KISAKÜREK)- okuyan Emin Baykırkık

Başkan'ın Mesajı
Aidat Borcu Sorgulama
Köşe Yazıları
Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa Özer (özer Koç)

Ahmed ceemal El Hamevi

Prf.Dr.Serdar demirel

N.Mehmet Solmaz

Mustafa Özer (özer Koç)

Mustafa Miyasoğlu

Mustafa Ekinci

Galip Boztoprak

Şeyma Kısakürek Sönmezocak

Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa cabat

Ebubekir Sifil

Ali Biraderoğlu

İbrahim Ulueren

Mustafa Özer (özer Koç)

Ali Biraderoğlu

Mustafa cabat

Günlük Gazeteler
Sponsorlarımız

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı

© Copyright 2020  V4.1 Tüm Hakları Saklıdır. | Vakıf Sitesi


Top