Duyurular

«Velîler Ordusu» kitabında hayatı anlatılan 333 Velînin içine, «Bir» sayısını Allah Resulüne verdikten sonra mukaddes emaneti O’ndan alıp günümüze kadar getiren, O’nunla beraber 33 büyük velî, esere bilhassa alınmamıştı. ... 


Başbuğ Velilerden 33

 

Ezelle ebed arası Allah'a doğru giden evliya kervanları arasında en şanlısına ait 33 kolbaşılı "Altun Halka - Silsile-i Zeheb" çerçevesidir ki, keyfiyet ölçüsüyle temel sayısını, bütün kainat gibi O'ndan alır.


Kayseri Hava Durumu
Anket
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 18,4509   18,4842
EURO 17,7719   17,8040
       
Özlü Sözler
En güzel edeb, İslami ahlaktır
Sponsorlarımız
Oportunizmin İtham ve İlzamı

Oportünizmin İtham ve İlzâmı 1
ALİ BİRADEROĞLU

Kapaktaki resim;
Bukalemun, sürüngenler sınıfının Chamaeleonidae familyasından,
belli etmek istedikleri duygulara göre renk değiştirebilen, omurgalı
hayvanların ortak adı. Gözler bağımsız hareket eder, biri yukarı
bakarken diğeri aşağıya bakabilir. Göz kapakları kalındır. Kolaylıkla
renk değiştirirler. Derilerini sarı, yeşil tonları, kırmızı tonları, kestane
rengi ve siyaha çevirebilirler, benekler, çizgiler oluşturabilirler.

2

KAYSERİ EĞİTİM VE KÜLTÜR VAKFI

YAYINLARI
Yayın No:22
Oportünizmin İtham ve İlzâmı 1:
Ali Biraderoğlu
Yayına Hazırlayan:
Söğüt Fikir Kulübü
Kapak:
Mustafa Cabat
Baskı ve Cilt:
Express Baskı
1.Basım
Kayseri. Kasım 2015
İletişim:

KAYSERİ EĞİTİM VE KÜLTÜR VAKFI

İstasyon Mah.Depo Cad.No:3 Tel.03522225417-Kocasinan/KAYSERİ

Web:www.kekvakfi.gen.tr
e-posta:kekvakfi@gmail.com

3

Oportünizmin
İtham ve İlzâmı -1

ALİ BİRADEROĞLU

KAYSERİ EĞİTİM VE KÜLTÜR VAKFI YAYINLARI-22

4

5
İÇİNDEKİLER

Manzara-i Umûmiyye ve Ümit…………………... 7
Oportünizmin İtham ve İlzâmı…………………… 65
Niyet…………………………………………….. 101
İman…………………………………………… . 106
Muâmelat………………………………………. 115
İnşâallah………………………………………… 199
Amel………………………………………….. 206
Tevekkül……………………………………… 215
Hile-i Şer’iyye………………………………… 237
Keramet İslamın istismarı…………………….. 289

6

7

MANZARA-İ UMUMİYE VE ÜMİT

Oportünizmi “Trajik Sevinç” 1 le aşmayı denemiştik…
Fakat sonunda “Trajik Sevincin Ölümüne Ağıt” 2 yaktık……
Bu talep ederek, kendi seçimimizle, önceden kurguluyarak
geldiğimiz bir nokta değildi! Zaman içindeki teorik ve pratik
birikimlerimizin bizi mahkûm ettiği, kabule mecbur olduğu-
muz hapis noktası… Tıkıldığımız mekân! Artık her türlü insanî
niteliklerimizin, imkân ve kabiliyetimizin, kazanımlarımızın
donduğu buz çölündeyiz! İnsanın tüm benliğini, iç varlığını
“saçma” ve “anlamsızlık” zehrinin felç ettiği bir noktadayız…
Sadece “bulantı”…
1 Trajik Sevinç, Tarih Üzerine-II, Kayseri, Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı
yayın. 2015, sah.7
2 Age. “Trajik Sevinç”in Ölümüne Ağıt, Sah 19

8

Artık ufkumuzun kat kat umutsuzluk çelik putrelleri ile
kapandığı bir insanlık durumu.. Şairin dediği gibi: “Ta uzaklar
da bir lema-i ümid yoktur yok!”
Dahası bu “insanlık durumu”, bizi “insanlık”tan, “in-
san”a özgü değerlerden kuşkuya düşüren bir durum… Çünkü
içinde bulunduğumuz şu durum, tam da Akif Paşa’nın resmet-
tiği durum, “insan”a yakışır mı? Kuşkusuz “insan”a yakışmaz
ve hatta hayvana da hiç yakışmaz, ancak “şeytanî” bir durum…
İnsanın fıtratına ihanet ettiği bir durumu ima, hatta işaret
ediyor:
Ber-murâd olmayıcak ben yere geçsin âlem
Necm ü mihr ü mehi olsun eser-i pâ-yı adem 3
Kuşkusuz metafizik derinlik ve tansiyon bakımından
farklı olmakla birlikte, şu beyitte durumu tesbit bakımından
dikkate şayan:
Dâr-ı dünyâ delü gönlüm gibi vîrân olsa
Ne cihân olsa ne cân olsa ne hicrân olsa 4
Biz; simsiyah, zifirî, kapkara, hatta kahperengi, yakıcı,
kavurucu, duyguları ibtal edici, zalim, tarif edemediğimiz, hat-
ta isimlendiremediğimiz duyguların mengenesinde koyu bir ü-
midsizlikle sıkışmış, pare pare olmuş; kaynayan zift kazanı
içinde çırpınırken birden, “burnum değdi, burnuna yokun”,
haddini aşan duygu, zıddına dönüşür, aniden nar-ı beyzâ haline
dönüştü ateş; “beyaz karanlıklar” içinden parıl parıl seher rüz-
gârı ile birlikte ümit şerâreleri fışkırmaya başladı ansızın ve söz
konusu yazının, son paragrafı taştı, taştı, kabardı bütün benliği-
3Mademki ben muradıma eremeyeceğim, dünya yerin dibine geçsin ve
onun yıldızı, güneşi, ayı yokluğun ayağının altında yok olsun.
4 XVI. Yüzyıl şairlerinden Taşlıcalı Yahya Bey…“Dünyâ evi deli gönlüm
gibi vîrân olsa; ne dünyâ olsa, ne can olsa, ne de ayrılık olsa. “

9

mizi sarmaladı birden, şefkatle meşbu bir ebeveyn yüreği gibi:
“Ey Oğullarım! Gidin, Yusuf'u ve kardeşini arayın. Allah'ın
rahmetinden ümidinizi kesmeyin; doğrusu kâfirlerden baş-
kası Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez.” 5 Bu vaad ve
vaîd ile birlikte tüm evren aydınlandı… Hayat yeniden “an-
lam”a kavuştu!... “Saçma”lığın ne kadar saçma olduğunu anla-
dım!... … “Ezelî ve ebedî Değerler”, “bulantı”yı alt etti! Yeni-
den “Büyük Doğu”ş… Yeniden doğuyoruz! Bu kıvılcımlar da-
va şuurumuzu ateşleyecek!
Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir
Haddini aşan duygular zıddına dönüşürmüş… Korkma,
yaşadığın bütün olumsuz duyguları bütün yeğinliği ile yaşa,
bütün şiddeti ile yaşa, bütün derinliği ile yaşa, sonuna kadar
git! Çileden korkma! Fikir çilesinden! Oyalayıcı duraklara il-
tifat etme… Nefsaniyetinin seni aldatmasına izin verme! Telâfi
çareleri arama! Gerçekler karşısında gözünü kapama! Şunu bil
ki; gözünü kapatan, sadece kendine dünyayı zindan yapar!... En
koyu, en derin ve en kapsamlı umudsuzluğun dibini bulduğun
anda, umudla burun buruna geleceksin! Önüne atılan oyalama
kâğıtlarına, sahte çözüm reçetelerine iltifat etmeyip yırtıp attık-
tan, alıkoyucu duraklardaki tuzaklara düşmeden, davanın “me-
deniyet meselesi “olduğunu idrak ettiğin anda, hidayete kavuş-
tun demektir… Artık Sırat-ı Müstakîm üzeresin! Korkma!
Utandırmaz Hazret-i Allah seni! Tam “Trajik Sevinç”i yakala-
dın! Bırakma!
Takdîr-i Hudâ kuvve-i bâzu ile dönmez
5 Yusuf Suresi: 12/ 87

10

Bir şem’i ki Mevlâ yaka bir vechile sönmez
Yeter ki tek melcemiz Hüdâ olsun! Siyonizmin, Eküme-
nik Müesses Nizam’ın, nükleer enerjileri biter, yakıt rezervleri
tükenir; fakat Cenâb-ı Bârî’nin yaktığı mum ve hatta mumcuk,
hiçbir şekilde sönmez! Çile… Çile… Fikir çilesi… Biliyorum
senin için Çin işkencesi!... Fakat!...
Düşün! Şu anda ümmetin halini düşün! Şu anda, şu sa-
niyede, şu salisede dünyanın çeşitli yerlerinde; kaç bebek, ço-
cuk, yaşlı, ihtiyar, kadın erkek; Müslüman öldürülüyor? Müslü-
manlar tahkir ve hatta tezyif ediliyor! Denizlerde boğuluyor…
Bombalar altında can veriyor… Tıp uzmanlarınca, obezitenin
hastalık olarak kabul edildiği günümüzde, Kilo almamak için,
“pay”dan kaptığı payını yiyemeyen Anadolu kaplanı! Düşün!
Şu anda kaç Müslüman, açlıktan ölüyor? Kaç Müslümanın ırzı,
namusu pâymâl oluyor?
Ve Cenab-ı Hakk’ın kulu bütün mazlum insanlar? Mad-
denin, ekonomik obezitenin boğduğu, manevî sefalet içinde
çırpınan, acınası emperyalist zalimler? Ve, ve hatta Şeriat-ı
Garrây’-ı İslâmiyye’nin nuru ile aydınlatamadığımız bütün bir
insanlık! Bebek emceği red etti diye, ona küsecek miyiz? Hasta
ilacı içmedi diye, kovacak mıyız? Hiç düşünmeyecek miyiz?
Acaba verdiğimiz emcek, ilaç matluba muvafık mı idi? Sebebe
tevessül… “Allah bir şeyi murad edince esbabını tehyie (hazır-
lama) eder.” 6
Bir şu’lesi olmaz mı bu âh-ı cihân-sûzûn
Ey şâm-ı ziyâ-düşmen vakt-i seherin yok mu

6 Dersiamdan “Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili,
Yeni Meallı Türkçe Tefsir, İstanbul, Diyanet İşleri Reisliği Neşriyatından,
İstanbul, 1935, sah. 4 / 2901

11

Cihanı yakan bu “âh”ımızın, bir şulesi olmaz mı? Ey!
Akşam ışığının düşmanı, bir seher vaktin yok mu? Bu kadar
“Âh!” heba mı oluyor? Hiçbir şey heba olmaz! Herkes “Âh!”-
ından şüphe etsin! Galiba bütün mesele cihân-sûz, bir “Âh!”
çekebilmekte! Kâinatı yakan bir “Âh!” İşte o “Âh!”ın ateşinin
alevi olacaktır… Yanmayan yakamaz! İnanmayan inandıra-
maz! İman etmeyen, ettiremez!
Bir şu'lesi var ki şem'-i cânın
Fânûsuna sığmaz âsumânın
Bu sîne-i berk-âşiyânın
Sinâ dahi görmemiş nişânın
Efrûhte-i inâyetindir 7
“Âşık” olamasak da, hiç değilse “âşık olmak”a âşık olu-
yoruz! Hiç değilse “âşık olamama” nın eksikliğini, melalini,
hasretini, özlemini duyuyoruz… Hiç değilse Mecunun’a “deli”
yaftası yapıştırarak aşağılamıyoruz… Allah’ım ne kadar yalnız
bu insanoğlu bugün? Tarihin hiçbir devrinde bu kadar yalnız
olmadı! Dünün otomobil, uçak, helikopter gürültüsünden ma-
sun dağ başındaki çobanı “yalnız” değildi! Çöldeki bir Bedevî
“yalnız” değildi! Kuzey kutbundaki, buz çölünde eskimo “yal-
nız” değildi… “Kendi kendisi”yle olabiliyordu… Yiv yiv
“kendi içinde” derinleşebiliyordu… Zaman zaman yanardağ gi-
bi fışkıran “beni” ile burun buruna gelebiliyordu… Nefsini bi-
lebiliyordu.. Ama bugün kıyma makinasının ağzından fışkırır

7Canımın, benliğimin, mevcudiyetimin öyle bir şûlesi, ateşi, alevi var ki,
bütün bir gök kubbe fânûs kesilse bu şûleyi içine sığdıramaz… Üzerinde
Hazret-i Musa’nın (aleyhisselam) Allahü teala ile tekellüm ettiği, konuştuğu
Sîna dağı, müstahkem bir yuva olan bu göğüs kafesimin bırakın kendisini;
nişanını, izini dahi görmüş değildir!
Ancak ve ancak Server-i Kâinat’a uyanların kalbi âsumanın bile tahammül
edemeyeceği bir nurla aydınlanabilir…

12

gibi, birbirini ezerek yolda yürümeye çalışan makina-insan
yapayalnız! İnsan mı makinayı yarattı, makine mi insanı? İn-
sanlar lazer ışınları ile inşâ edilmiş, ses ve ışığa karşı yalıtılmış
kabinlerde habs edilmiş, sanki postmodern monadlar 8 gibi…
Hepimiz, bizi yakan, kavuran bu “ben”sizlik mahkûmiyetine rı-
zasız bir rıza ile odun taşıdık! Bu kozayı elbirliği ile ördük!
Batı Uygarlığı’nın birincil özelliği nefs-i emmâreyi beslemesi,
köpürtmesi… Obez hale getirmesi… “Ben”e egemen kılması…
Ve… “Ben”i boğması! “Ben”i, fıtratı elbirliği ile boğduk!
“Ben”ini kaybetmiş bu insan! Fakat bu Yunus’un
“benden içeri” olan “ben”i değil! Bu törpülenen, parçalanan,
lime lime doğranan, unufak olan, savrulan, köpeklerin önüne
atılan “ben?”… Bu “modern ben!” Ve hatta onun doğal bir so-
nucu olan, köpeklerin parçaladıklarının atığının taaffününden,
ortaya çıkan, burun direklermizi sızlatan, “postmodern ben!”…
Bugün insanlık “ben”ini bulamıyor ki, ondan vazgeçsin… “Ve
bir vazgeçiş senden gayrı her şeyden!”… Evet, ama, mevzûu-
muz olan “sen” i bulamıyoruz ki, “gayri” sinden vaz geçelim!
Tam o anda insan “masivâ”, “ben” oldu sanısına kapılırken,
birden o bile buharlaşıyor… Nefs-i emmâremiz bile kişiliği-
mizin fay hatları arasında duman gibi, bir gaz gibi dağıldı!
Nefs-i emmâremizi bulamıyoruz ki, tezkiye edelim, tebriye
edelim! Volkanların fışkırdığı yanardağlar yok artık! Hayvanda
dahi bir “fıtrat” var, fakat bizde “fıtrat” tonlarca “çerçöp”ün
altında kaldı, megalopolislerin kanalizasyonları boşalıyor, ha-
bire üstüne… İletişim patlaması sonucu dünyada “mega-
lopolis” olmayan bir mekan mı kaldı?…
Fakat fıtrat yok olmaz! Yok olamaz fıtrat! Fıtrat yok
olamaz! O zaman “namaz, niyaz, gözyaşı içinde, pörsümeden
bekleyeceğiz!” “Fıtrat”ımızın vazgeçmez davacısı olacağız…
8Gottfried Wilhelm Von Leibniz, (1646-1716)’ varlığı açıklarken kullandığı
bir kavram…

13

Mahkeme kapılarında, çalınanan imanına, hazinesine kavu-
şabilmek için, asırlık dosyalar koltuğunun altında, “hak arama
paronayası” içinde, bıkmadan, usanmadan, hergün, bütüngün,
7/24, “hakkı”nı almaya çalışan, durmadan haklılığını “kendi
kendi”ne sayıklayan, aklı hor gören “deliler” gibi… Ama biz
“kendi kendi”mizi bulamıyoruz ki… Dua! Dua! Dua! Allah
icabet etmeyeceği duayı ettirmez!
Ümitli miyim? Bilmiyorum!...Ümitsiz miyim? Bilmi-
yorum! Ama yine de, o buharlaşan, savrulan, fay hatları arasın-
da yok olmuş, “ben”imin şu feryadını yine duyuyorum! Yine
duyuyorum! Bu bir illüzyon değil! Bu bir halüsinasyon değil!
Hayır! Hayır! Bu para sesinden, su sesinden daha gerçek, daha
sarsıcı! Daha kuvvetli! Bu bir ses! Bu bir ses! Bu tek kurtuluş
umudu! Fıtratın sesi bu, bezm-i elestten gelen ses… Cenab-ı
Allah’ın “elestü bi-rabbiküm” sorusuna verilen “belâ’nın sesi!
Nitekim bize göre, Akif Paşa’nın (1787-1845) yaşadığı
bedbinlik, nihilist bir pessimizm olmadığı için, “Adem Kasi-
desi”nin son beytinde:
Mahv-ı hâk-i reh-i şâhenşeh-i kevneynim ben
Ne tevellâ-yı vücûd ü ne teberrâ-yı adem.. 9
Diyerek, “Hâlis Müslüman akîdesine, tam ikrara dö-
ner…” 10 Metne şu açıdan da yaklaşmak lâzım: “Akif Paşa’yı
mustarip eden şey nedir? Biyografisinden öğrendiğimize göre
Akif Paşa son derece muhteris, kindar mevki düşkünü bir in-
sandır. Bu kasideyi gözden düştüğü dönemde yazıyor. Üstelik
bu sırada ağır hastadır da.” 11
9Ben iki cihan şahlar şahının yolunun toprağında yok oldum, ne varlığa
yaklaşırım, ne yokluktan uzaklaşırım.
10 Ahmet Hamdi Tanpınar, 19uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul,
Çağlayan kitabevi, 1997, sah.98
11 Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri-1,İstanbul, Dergâh, 2015, sah.24

14

Kasden Paşa hakkında bu kısa bilgileri verdim; her-
kesin, başta ben olmak üzere nefs muhasebesi yapmasına vesile
olmak için… Bazen günübirlik sıkıntıları, derdleri, mesele-
lerimizi, ihtiraslarımızı, “fikir çilesi” ambalajı içinde sunmaya-
lım? Önce kendimizi, sonra da çevremizi kandırmaya çalışma-
yalım? Bu insanoğlu nasıl bir varlık? Aklıma insanla ilgili
ayetler, hadisler geliyor!... Bu bakımdan Akif Paşa için edebi-
yatçıların yaptığı entelektüel atıfların yeniden gözden geçiril-
mesi gerekir. Belki bazı duyguları kısmen, sığda olsa yaşama
ve dile getirme bakımından öncü olabilir…Fakat o kadar!...
Mehmet Kaplan’ın felsefi derinliği olmadığına inandım hep…
Onun için tahlilleri de yüzysel! Subjektif atıflarla dolu!
Önce şunu bilelim; her uygarlığın tam rasyonalize edi-
lemeyen, positivist mantık (telakki-tasavvur) dışı; zihniyetini
lif lif oya gibi ören, taşlara nakşeden, ses mimarisi halinde bil-
lurlaştıran bir anlamlar evreni ve bu ruhun kelimelerde kristali-
ze olmuş bir kavramlar dünyası vardır. Ama kavramlar; iç ya-
şantıları, tahassüsleri, intim siferi, volkanın indifa anındaki
“durum”unu olduğu gibi tercüme edemiyor… İman, aşk, vefa,
ihanet, şefkat, zühd, ihtiras, fedakârlık, intikam… Yaşananlar
karşısında ne kadar cılız! Kavramlar aciz, yaşantı karşısında…
Onun için Mektubat’ta sık sık “tatmayan bilmez!” hükmü tek-
rarlanıyor… Cenaze evinde yenen “yemek”le, düğün evinde
yenen “yemek” aynı değildir… Oysa biz aynı kelimelerle ifade
ediyoruz: “yemek!” Çocuğu uğruna kendisini feda eden anne-
nin o duygusunu hangi kavrama sığdırabilirsiniz? Asr-ı Saadet
ve ilk müslümanların yaşadığı ruh halini hangi kavrama emanet
edebilirsiniz? Koskoca evrende tek kalan, sosyal ilişkilerin iç
içe geçtiği bir içtimaî yapıda yapayalnız kalan bir insanın tek-
ten daha tek Cenab-ı Allah’a imanını tercüme edecek bir kav-
ram olabilir mi? Yahudi zulmü altındaki bir Filistinli müslüma-
nın iç yaşantısını tercüme etmeyi hangi kavram kabul edebilir?

15

Masiva için imanını az bir bahâya satan bir mahlûkun yaşadığı
ruh halini hangi kavram sahiplenebilir? Kendisini “şeyh”lik
oyununa kaptırmış bir mahlûkun iç yaşantılarını tercüme et-
meyi hangi kavram kabul edebilir?
Hâtem-ün-nebiyyîn aleyhissalâtu vesselâm’ın şehadeti
ile; hem Bedir, hemde Hudeybiye’de bulunduğunu öğrendi-
ğimiz 12 , Hatib b. Ebu Baltaa’nın, Nebiyy-i Zîşân’ın kendisini
sorgulaması 13 anındaki duygularını hangi kavrama sığdıra-
bilirsiniz?
Ayrıca söylediklerimiz, söylemek istediklerimiz midir?
Sadece soruyorum!
O zaman kavramlarımızın ifade ettiğinden fazlasını sez-
meye çalışalım… Verdiği mesajları ve delalet ettiği manaları
anlamaya çalışalım… Ve asıl söylemek istediğimiz bir uygarlı-
ğın temel kavramları, başka bir uygarlığa tercüme edilemez…
Onun için biz “bedbin” olabiliriz, fakat “pessimist” olamayız…
Bir Müslüman “pessimist” olamaz!... Çünkü bizim yaşadığımız
“bedbinlik”, “yaşanan hayat”la, vahyî imanın gerekleri arasın-
daki farkın ortaya çıkardığı arızî bir hayal kırıklığı… Yapısal
değil!... Bir hüzün, bir melâl, bir hasret, bir özlem, bir ömür bo-
yu sürse de, kuşaklar boyu ağırlaşarak devam etse de… İmanı-
nın gereklerini amele (aksiyon kavramını özellikle kullanmı-
yorum, ikinci bölümde “amel”in tahlili gelecek) dönüştürerek
hayata nakş edememenin hasreti… Kaldı ki, bizim hasretimiz
bitmez: “Men senin yanında bile hasretem sana!” Bu Asr-ı
Saadet hasreti… Bu “hırs” değil, azim… “Hınç” değil, rıza-ı
ilahiniyi tahsil gayreti…
Pessimizm ise; kişiye bağlı olmadan, salt evren hakkın-
da, strüktürel ve asıl ontolojik bir olumsuzlamanın dışlaşma-
12 İbn Hacer el- Askalânî, el- İsâbe, Ter. Naim Doğan, 2009, İstanbul, İz
yay. Sah. I / 454
13 İslam Tarihi, M. Asım Köksal, Şamil yay. Sah. 15/ 192

16

sı… Evrenin bir amaca göre düzenlenmediği temel fikri ve
onun vazgeçilemez öğelerine; absurdite, anlamsızlık, acı ve
ölüme bir başkaldırı… Hem evrenin hem insanın “öz”ünde kö-
tü olduğu düşüncesi… Antik Grek, Roma felsefelerinde, Stoa-
cılardan, eksistansiyalizme kadar devam eder… Arthur Scho-
penhauer, Jean Paul Sartre, Albert Camus…. Ve en önemli
temsilcisi Arthur Schopenhauer’a göre, bütün kötülüklerin te-
melinde, “insanın gerçek yanlışı olan ilk günah bulunmak-
tadır.” Bu son açıklama ile durum biraz daha vuzuha kavuştu
sanırım…
Bu özet açıklamalarımızdan sonra; Akif Paşa’nın
kullandığı, “diltengî-i hestî”, tabirini, “yaşama azâbı-
angoisse” 14 olarak tercüme ne derece doğrudur? Biz gerek
“Angst” 15 ve gerekse “Angoisse”, “alinetion”, “durumları”nın
Batı Uygarlığına ait “yaşantı”ların kavramsallaştırılması oldu-
ğunu düşünüyoruz… Ben Batı uygarlığının oluşum süreci için-
de, sadece kendine özgü şartların ortaya çıkardığı bazı insana
ait patolojik durumların evrenselleştirilmesinin doğru olmadı-
ğını düşünüyorum! “İnsanî olan”ı hasta Batı tayin edemez!
Yalnız şunu kabul ederim ki, doğal seyri içinde yaşayarak oluş-
mayan, çilesiz, tapınma kökenli taklitlerin daha tehlikeli ve be-
delinin çok daha ağır olduğunu kabul ediyorum… 400 yıllık
Batılılaşma histerisine rağmen İslâm medeniyeti içinde, Batı’ya
özgü ontolojik temel yaşantıların içselleştirilmediği kanatın-
dayım.… Hatta bu tesbitlerim ortodox kültür çevresi, özellikle
Rusya için de geçerli olabilir.. Bu belki de bir sanı? Yalnız iç-
selleştirilmemiş, bedeli ödenmemiş, sahte para veya çek gibi,
yaşamın temel parametresi haline getirilmemiş salt özenti
14 Ahmet Hamdi Tanpınar, sah. 96
15 Anksiyete’yi ayrı değerlendirmek gerekir…Hayatın ontolojik temelini
ifade eden bir durum değil….Psikoloji, Psikiyatri terminolojine ait bir
kavram…

17

düzeyindeki bazı tesbitleri, beni yanlışlayan argümanlar olarak
getirmenizi doğru bulmam…
Ayrıca bu noktada şu notu da dikkat nazarlarına arz
ederim: “Bir bedbinlik ve yeis ânının mahsulû olan Adem
Kasidesi…..” 16 Bu tesbiti de şüphe ile karşılamak lâzım… E-
vet, Batı uygarlığı çevresinde yaşayan bir birey gibi, kişiliğin
temeli olan, bir yaşantı haline gelmemiş… Fakat bu kadar da
basit mi? Evet bu kadar basit değil ama, şu kadar da mu’dill
değil: {Türk edebiyatı tarihinde Batı medeniyeti karşısında
Osmanlı aydınının içine düştüğü ferdî ve sosyal bunalımı
anlattığı “Adem Kasidesi”nin eski şiirimizde benzerini kolay
bulamayacağımız derin bedbinliği, şüpheleri ve cevapsız kalan
sorulariyle….} 17 Bana çilesiz, muhasebesiz, kilişe ifadeler gibi
geldi…
Haberlerde görüyoruz… Bakıyorsunuz, bir ayağı kesil-
miş bir adam, dileniyor… Resmen bir bacağı yok. Tekrar bakı-
yorsunuz Zabıta memurlarını görünce ayağa kalkıyor, müsaba-
kadaki atlet gibi koşup, kaçıyor… Korkunç bir kabiliyetle ba-
cağını kamufle etmiş… Yutmayın bu numaraları… Biz de bu
entelektüel kalpazanları tanımanın üstadıyız… Birgün televiz-
yonda dâhi (!) bir sanatkârla röportaja şahit oldum… Muhatap,
piyanist… Batı’nın entelektüel krizlerini derinliğine yaşı-
yor(!)… Batılı bir dâhi(!)… Toplumda öncü(!) ve aydınlatıcı(!)
olduğuna inanıyor… Kendisine “sürüyü uygarlaştırma” mis-
yonunu seçmiş… Fakat bir anda muhayyilemde yüzündeki
maskeyi çıkardım, makyajı sildim, altından gerçek yüzü çıktı:
“Batsın bu dünya” modunda bir usta taklitçi… Mukallid…
Teknisyen olarak icrasını değerlendiremem… İç yaşantısı

16 Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Notlar, İstanbul, Dergâh,
1995, sah.194
17 Abdullah Uçman, DİA, sah.2/ 261

18

itibariyle mukallid… Kaliteli bir gâvur bile yetiştiremedik! Bü-
tün tavırları simülasyon…
Bir tarafta sonsuz okyanusların, devâsâ dalgaları için-
de debelenen minnacık bir fındıkkabuğu… Öte tarafta her şe-
ye rağmen; zaman zaman dalgaların hareket ettirdiği, demir-
lemiş, kıyıya halatlarla bağlanmış bir gemi… Büyük, küçük
ama gemi… Sallanır, su alır ama batmaz… “İman”… O olmaz-
sa toplumsal bilinçaltından gelen ritüreller, “inanç”… “Ah o
eski günler, ah o eski Bayramlar” güzellemeleri… Birincide
ontolojik, strüktürel bir pessimizm, felsefe gibi, elde valiz
sürekli bir yolda oluş!... Umutsuz, umarsız, simsiyah, zifiri bir
tünelde sonsuz bir yolculuk!... Abartma ihtimalini gözardı
etmeden, belkide antik Grek mitolojik kahramanlarının benzeri
veya kopyası olduklarını söyleyebiliriz… İkincisinde arızî,
“bedbinlik”, yaşantımızda zaman zaman verilen “mola”.. Ba-
zen çay, bazen kahve ve artık kola molası…
Kendimizi felsefenin şehvetine kaptırdık… Burada ke-
siyorum… Fakat bir bilgiyi de sizinle paylaşmak borcundayım
ki: “Bedbinlerin Marsaillaise’i” olarak nitelenen “Adem Kasi-
desi”ni yazan Akif Paşa, 57 yaşında 1844’te Hacc’a gider ve
1845’te Hacc dönüşünde İskenderiye’de vefat eder. Şimdi siz
karar verin, Bedbinlerin Marsaillaise’ini yazan Akif Paşa ile
örnek olarak pessimist Arthur Schopenhauer (1780-1860)
arasında en ufak bir ruh akrabalığı var mı? Birincinin yaşadığı,
beslendiği çevredeki istirarsızlıklar, dalgalanmalar, özellikle
toplumsal sorunlar… İkincisinin yaşadığı toplumsal yapıda is-
tikrar durumuna imkân bırakmayan dip dalgalar… Merkez üs-
sü hemen yerin üzerinde olan fay hatlarının oluşturduğu, hafif
deprem sarsışları… Merkez üssü yerin derinliklerinde, çok
büyük ve derin fay hatlarının oluşturduğu kuvvetli depremler…
Tahlile mecalim yok! Ama Akif Paşa’nın torununu kay-
betmenin teessüri ile yazdığı mersiyeyi oku! Orada bile yaşa-

19

dığı tarifi imkansız, korkunç zelzele anında fay kırıkları arasın-
dan sızan “iman”ı sezebilirsin….
Evet! Ümit! Ümit! Dünyada İslam adına ortaya çıkan
hiçbir faaliyetten şifa beklemiyorum! Fakat ehl-i rahat Müslü-
manı olan sen, Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’nin, Kur’an-ı
Azimü’ş-şan’nında “Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size
bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu
araştırın. Yoksa gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı
fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” 18 Buyruğuna
rağmen; Evrensel Müesses Nizam’ın Senyörleri; “terörist” ola-
rak nitelediği için, gök ekini biçmiş gibi, toprağın altına
girenleri, bir toz gibi gözünden silip atıyorsun!... Cenab-ı
Hakk’dan hayâ et! 19 Gidenler toprak olmadı! Gidenler toprak
olamaz! Toprak olamaz gidenler! Bir Müslüman olarak; “gök
ekini biçmiş gibi” giden müslümanların, Şer-i Şerif’in taleb-
lerine muvafık yaşamış ve şehit olmuş olmalarını umarız! Dile-
riz! Dua ederiz! Ve hatalarının ıslahı için de ayrıca dua ederiz!
Biliriz ki, tüm iletişim araçları, temelinde Siyonizm olan Ekü-
menik Müesses Nizam’ın kontrolündedir! Yukardaki Ayet-i ce-
lileyi unutma! İçselleştir! Nehirler gibi haberler otobanından
gelen her “dir”in sonuna bir “mi acaba!” ekle… Bu biçimdeki
metodik “şüphe basiretin yarısıdır! (Sultan Hamid...) Zaman
zaman obsessiv sınırlarla komşu olsa dahi!
18 Hucurat Suresi: 49/6
19 Hanefi fıkıh usulünde” tevakkuf” diye bir mefhum var! Tevakkuf, tevak-
kuf, tevakkuf… Ve tefahhus, taakkul, kendini “Müslüman” olarak nitele-
yen; eğer gâvurlarla yapılan ittifaklar, diyaloglar, onlarla siyasî, iktisadî, hu-
kukî, askerî v.b. aynı çizgide olmalar, işbirlikleri sana emniyet hissi veriyor-
sa, “iman”ından şüphe et! Gâvurlar; Müslümanları bombaladığında, o ka-
dar şehide rağmen, bireysel olarak, gâvurların başarılarına seviniyorsan, on-
larla olmanın güvenlik hissini taşıyorsan, “iman”ından şüphe et! “Bir insan
ki, Allah’a maliktir neden mahrumdur? Bir insan ki, Allah’tan mahrumdur,
neye maliktir? Cenab-ı Hakk kâfi değil mi?

20

Bazı vesilelerle, zaman zaman tekrar ettiğim hoş bir
espri var: Türkiye başta olmak üzere dünya üzerinde bütün ulu-
sal basının, Ekümenik Müesses Nizam, (2x2) kaç eder diye
sorsa, cevapları hazır, “Siz kaç olmasını emredersiniz, onu
eder!” Basın özgürlüğü mü dediniz? Masela ihtiyacınız varsa
işe yarar! En çok irade özgürlüğü, siyasî özgürlük kadar
gerçek!
- Gök Ekini Biçmiş Gibi
Geldi geçti ömrüm benim şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle geldi şol göz yumup açmış gibi
İşbu söze Hak tanıktır bu can gövdeye konuktur
Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi
Miskin âdem oğlanını benzetmişler ekinciye
Kimi biter kimi yiter yere tohum saçmış gibi
Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi
Bir hastaya vardın ise bir içim su verdin ise
Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi
Bir miskini gördün ise bir eskice virdün ise
Yarın anda sana gele Hak libâsın biçmiş gibi
Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalur derler
Meğer Hızır İlyas ola abı hayat içmiş gibi
Siz yaşayanlar! Siz, biz, o, onlar, yaşadığını sananlar!
Bazı yaşananlardan sonra, hangi sebeble olursa olsun, “Gök

21

ekini biçmiş gibi” gidenlerden sonra, yaşamak yüzsüzlüktür!
Siz, ben, biz!... Hepimize emir: “Artık yaptıklarınızın cezası
olarak az gülsünler; çok ağlasınlar!” 20 , Anlam kaymasına sebeb
olmamak için dikkat et! Çünkü “Bu tehdit, sadece münafıklara
ait değildir. Allahü Teâlâ’dan korkan salih kulları da kapsar.” 21
Fakat ümitsizlik yok! Ümitsizlik yok, fakat Allahü Zü-l-Celâl
Hazretleri hepimizi Tebükzede olmaktan da muhafaza bu-
yursun! Yine ümitsizlik yok!
Ve o nur
Bulunur!
İşte iz!
Geliniz!
Toprak post,
ALLAH dost...
Vacibü’l-Vücud Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Kur’an-ı
Azimü’ş-şan’da kıssalar anlatıyor…. Her birinde müjdeler, teş-
vikler (tergîb) ve tehditler (terhib) var…. Müjdelemeler, kor-
kutmalar; nefs muhasebesine yüreklendirmek, mecbur etmek
ve ibret alınmasını teşvik için… Zikredilen her kıssa gibi, için-
de sonsuz mesajlar, hikmetler taşıyan Tâlût, Câlût hakkında an-
latılanları, gereksiz “isrâiliyyâta” 22 sapmadan, muhtasar olarak
ibret nazarlarınıza ve dikkatinize sunuyoruz!
Allâmü’l-ğuyûb olan Vacib Taâlâ Hazretleri, sanki gü-
nümüzü tasvir ediyor…. Olaylar ne kadar taze? Kişiler ne ka-
dar tanıdık? Sanki dün yaşamışız gibi!... Ben, sen, o… Biz, siz,
onlar… Adüvvün li’l-kâfirîn (kâfirlerin-düşmanı) olan Sâni-i
Zülcelâl Hazretleri bize muradına uygun tarafta olmayı nasip
20 Tevbe Suresi: 9/ 82
21 Vehbe Zuhaylî, Tefsirü’l-Münir, çev. Hamdi Aslan v.d., İstanbul, Risale
yay. 2007, sah. 5/483
22 Abdullah Aydemir, Tefsirde isrâiliyât, Ankara, DİB, trhsz, sah. 181

22

buyursun! “Allahü Taâlâ bu milletten gelecek bazı nesillerin İs-
rail oğullarının geçirdiği devrelerle karşılacağını, din ve itikad
karşısında İsrailoğullarının tutumuna benzer davranışlar yapa-
cağını biliyordu. Bu sebeble onlara ibret ve ders olsun diye İs-
rail oğullarının tarihini tasvir ederek, yolların çıkmazlarını gös-
terdi. Yol boyunca o dönemeçlere ve çukurlara düşmemeleri
için Allah tarafından tutulan bu aynada kendi suretlerini, kendi
manzaralarını aksettirdi.” 23 Güzel bir açıklama….
{Baksana, sayıları binlerce olmasına rağmen ölüm kor-
kusuyla diyarlarını terkedip çıkan kimselere! Allah onlara: “Ö-
lün!” dedi sonra onları diriltti. Doğrusu Allah insanlara lütûf-
kârdır, fakat insanların çoğu şükretmezler.} 24 Bu kavmin yurt-
larından kaçışının sebebi hakkında farklı rivayetler var: Sıtma,
taûn, cihaddan kaçma… “Şöyle dediler: Ölümün bulunmadığı
bir yere gidelim.” 25 Not edeceğimiz birinci nokta: ölümden
kaçmak! Fakat, “Allah da onları öldürdü, sonra da onları ibret
almaları ve Allah’ın kaza ve kaderinden kaçış olmadığını iyice
bilmeleri için diriltti” 26 Ve Zuhaylî devam ediyor: “Böylelikle
hem onlar, hem de onlardan sonra gelen herkes, öldür-
menin ancak yüce Allah’ın elinde olduğunu bilsinler. Yüce
Allah’ın bu ayet-i kerimeyi Muhammed ümmetine cihad
emrini vermeden önce indirmiş olması çok anlamlıdır.” 27
Akıbet mevt!....
“Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah her şeyi işi-
tir, herşeyi hakkıyla bilir.” 28 Böylece anlaşılması, içseleşti-
23 Seyyid Kutub, Fîzılâl-il Kur’an, çev. Emim Saraç v.d., İstanbul, Çelik
yay. 1993. Sah.I/536
24 Bakara Suresi: 2/ 243
25İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy,
İstanbul, Buruc yay. 2004, sh.3/ 428
26 Beydavî, Beydavî Tefsiri, çev. Abdülvehhab Öztürk, İstanbul,
Kahraman Yayınları, 2011, sh. I/ 308
27 Age. I/657

23

rilmesi, kavranması, fehm edilmesi gereken: “Korkunun ecele
faydası yok, katiyyen mukadder olanın da reddine çare yok.
Ecel geldi ise fisebilillâh ölmek, gelmediyse kıymetli zaferlere
nail olub sevaplar kazanmak var ve biliniz ki Allah muhakkak
semi’dir alîmdir.” 29 Tedbirden sonra tevekkül!
“Allah’a güzel bir ödünç verecek olan kimdir? Allah da
ona verdiğini kat kat artırır. Allah daraltır, genişletir. Siz yalnız
O’na döndürüleceksiniz.” 30 Burada ikinci olarak, şu noktaya
dikkat etmek gerekir ki, bu dünyada sınanıyoruz; başımıza ta-
leblerimize aykırı imtihan engelleri çıktığında derhel ümit-
sizliğe kapılmamalıyız, çünkü :{Yüce Allah’ın: “Allah daraltır,
genişletir” buyruğu herşey hakkında umumidir.” 31 Ve “Darlıkta
me’yus olmamalı, genişlikte de azıtmamalı.” 32 İnsan olarak im-
kân ve sınırlarını iyi tayin et! Beşer olduğunu unutma!...
{Görmedin mi Mûsa'dan sonra Benî İsrail'den olan bir
cemaatı ki onlar kendi peygamberlerine: “Bize bir hükümdar
gönder de Allah yolunda muharebe edelim” dediler. Peygam-
berleri de dedi ki: “Üzerinizde muharebe farz kılınsa muharebe
etmeyecek olmayasınız?” Dediler ki: “Biz ne için Allah yolun-
da muharebe etmeyelim; biz yurtlarımızdan, evlâdımızdan çı-
karıldık (uzaklaştırıldık).” Fakat vaktâ ki, onların üzerlerine
muharebe farz kılındı, onlar içlerinden birazı müstesna, ge-
ri dönüverdiler, Allah Teâlâ ise o zalimleri bihakkın bilici-
dir.} 33 Daima haddi aşan iddiaalı tutumdan kaçınalım!

28 Bakara Suresi: 2/ 244
29Dersiamdan “Elmalı”lı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili,
Yeni Meallı Türkçe Tefsir, İstanbul, Diyanet İşleri Reisliği Neşriyatından,
İstanbul, 1935, sah. I/ 821
30 Bakara Suresi: 2/245
31İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, sah. I/ 444
32Dersiamdan “Elmalı”lı Muhammed Hamdi Yazır, I/ 823
33 Bakara Suresi: 2/246

24

Üçüncü olarak nefsimizden hiç bir zaman emin olma-
yalım! Rabbimiz Celle Celâlühu Hazretleri muhafaza buyur-
sun; nefsâniyetiniz birden, refleksif olarak “Ben onlardan ol-
mam!”, diye isyan etti ise kendinizden şüphe ediniz! Demek ki
nefsinizin nasırına basıldı… Zaten cılk bir yara gibi taşıdığımız
nefsâniyetimizin üzerine kezzab döküldü… “İşte rahat ve hu-
zura meyleden nimetlere düşkün ümmetlerin durumu budur.
Bunlar üstünlük zamanlarında savaşı temenni ederler. Fakat sa-
vaşmak zamanı gelince korkaklığa kapılır ve nefislerinin ardın-
dan giderler.” 34
Ayet-i Kerime devam ediyor: {Peygamberleri onlara
de-di ki: “Allah size hükümdar olarak Talut’u tayin etti.
“Onlar ise: “Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık iken nasıl
olur da o bize hükmedebilir ki! Üstelik servetten de nasibi
fazla de-ğil!” dediler. Peygamber şöyle cevap verdi: “Allah
onu size üs-tün kıldı, ona geniş ilim ve sağlam bir vücut verdi.
Allah hâki-miyeti dilediğine verir. Allah’ın lütfu boldur, her
şey gibi kabi-liyet ve liyakatları da bilir.”} 35 Sıddıkî iman!
Dördüncü olarak; Bu noktada “Bizde mevki, makam
istenmez! Verilir” dedikten sonra, iktidar için bütün mukad-
deslerini feda ederek, bir parça leş için köpekler gibi boğazla-
şanları unutma! Burada sadece fiziki bir analoji ile durumu gö-
zünüzde canlandırmak istedik! Kimseye, “köpek” demedik…
Yoksa, köpekler, fıtratlarının gereğine göre hareket ediyorlar…
Onlar hayâsız, dünyevî nimetler için bütün mukaddeslerini feda
eden varlıklar değil! Yanılmayı temenni ederek, özellikle İslâ-
mî bir anlam yüklemek için, “mukaddes” mefhumunu kullan-
dım… Daha laik, daha seküler, daha hafif olan “kural ve kut-
sal” yerine!...

34İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, sah.3 / 446
35 Bakara Suresi. 2/ 247

25

Bu arada mukaddes “hicret” mefhumunu istismar eden-
lere, söyleyecek sözümüz yok! Laf bitti! Allah’a havale ediyo-
ruz, o mahlûkları! Buna rağmen onlardan dahi ümidimizi kes-
meye gönlümüz razı olmadı, olmuyor… Dileriz ki, bir gün ta-
ğutlarına, rab edindiklerine 36 kulaklarını tıkarlar ve Hâdî-i Mut-
lak Celle Celâlüh Hazretleri’ne teveccüh ederler: “O muhacir-
ler; Allah rızası için hicret edenler ki; hayır işleyen, yurtların-
dan sürülenler, O’nun yolunda işkenceye, zarara uğrayanlar,
O’nun yolunda savaşanlar ve öldürülenler; işte onların kusur-
ları örtülecek, içinden ırmaklar akan cennete kavuşacak-
lardır.” 37
“İman edip Allah yolunda hicret edenler, mallarıyla ve
canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerle onları barındıran ve
onlara yardım eden Ensar var ya, işte bunlar birbirlerinin veli-
leridir” 38
“İman edip hicret edenler, mallarıyla ve canlarıyla
Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar Allah indinde da-
ha yüksek derecelere sahiptirler ve işte onlardır umduklarına
nail olanlar.” 39
“Onlar ki iman ettiler, Sonra hicret ettiler ve onlar ki
Allah yolunda cihad ettiler, İşte onlar Allah’ın rahmetini umar-
lar. Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” 40
Teemmül! Tefekkür! Tezekkür! Bu ve benzeri tavsifleri
nasıl kendinize yakıştırabiliyorsunuz? Biraz hayâ? Biraz hayâ?
Hatta itikadî bir arıza mı var? Yine de biz onlar hakkında hüsn-
ü zanda bulunmak istiyoruz: Asıl psikiyatrik bir durum var!
Psikolojik değil! Bir zamanlar, Enerji almadan işleyen devri
36 Tevbe Suresi: 9 / 31
37Âl-i İmran Suresi. 3 / 195
38Enfâl Suresi: 8 / 72
39Tevbe Suresi: 9 /20
40Bakara Suresi: 2/ 218

26

daim makinesi icat eden kâşiflere de çok rastlanmıştır… (Per-
petuum mobile) Emeksiz, zahmetsiz, Evrensel Müesses Ni-
zam’ın emrinde, gizli servislere hizmet ederek İslamı getir-
mek? İslâmı yaşamak! Be hey ahmak! Ortada bir medeniyet
meselesi var! Ahkemü’l-hâkimin olan Hâlık-ı Zül Celal Haz-
retleri şifa versin! Duadan başka bir şey gelmez elimizden!
Yine de Önce “kendimiz”i görmeye çalışalım! Cesare-
timiz var mı? Söndürün ışıkları, örtün aynaları, nefsimin mak-
yajsız hali tahammül-fersâ! Ona nasıl tahammül edebiliyorum?
Ben bu iğrenç varlıkla nasıl yaşayabiliyorum? Riyakârlığı bıra-
kalım! Bizim en izzetli, en azîz varlığımız değil mi, o? Hemen
burada bile onun oyununa geliyoruz! Sahtekâr, hemen mü-
dahaneye, tabasbusa başladın nefsine… Çünkü o, nefs-i azîz!...
Kıssaya yeniden dönüyoruz…. İnsanoğlununVacibü’l-
Vücud Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ne isyan eden tâğut nefs-
lerini te’dîb etmek için deliller de gösteriliyor: {Peygamberleri
onlara: Onun hükümdarlığının alâmeti, Tabut'un size gelmesi-
dir. Meleklerin taşıdığı o Tabut'un içinde Rabbinizden size bir
ferahlık ve sükûnet, Musa ve Harun hanedanlarının bıraktık-
larından bir kalıntı vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz sizin
için bunda şüphesiz bir alâmet vardır, dedi.} 41 Ömer Nasuhi
Bilmen, “Eğer siz mü'minler iseniz şüphe yok ki, onda sizin
için bir delil-i kat'i vardır.” 42 Şeklinde Hasan Basri Çantay
ise: “Elbette bunda size kat’î bir alâmet vardır, eğer îman
etmiş (kimse) lerseniz.” 43 Elmalılı ise: “elbette bunda size
kat'î bir alâmet vardır, eğer mü'minlerseniz.” 44 Şeklinde
41 Bakara Suresi: 2 / 248
42 Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’anı Kerim’in Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri,
İstanbul, 1962, sah. I/ 257
43 Hasan Basri Çantay, Kur’an-ı Hakîm ve Meal-i Kerîm, İstanbul, 1952,
sah. 69
44Dersiamdan “Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili,
sah I/ 826

27

mana veriyor…
Ben teferruata girmiyorum, konu tefsirlerde çok geniş,
mükemmel bir şekilde anlatılmış… Benim üzerinde dikkat çek-
mek istediğim konu: delil… Öyle sanıyorum ki, “deliller”
mutlak değil, tahsis var… “Eğer”e bağlı… Yani bir şarta bağ-
lı… (Felsefe terminolojisine göre; hipotetik, Kategorik değil.)
Bütün meallerde bu anlam veriliyor.. “Eğer siz mü'minler ise-
niz…”, “eğer îman etmiş (kimse)lerseniz”, “eğer mü'min-
lerseniz”… Yani bu şartı taşımayan kimseler için, deliller
kâfî değil ve ikna gücü de katî değil! Buradan da gelmek
istediğim konu: şimdiye kadar her zaman şüphe ile baktığım
Antik Grek kökenli, Kant’a kadar devam eden, rasyonalist,
spekülatif “sahalar metafiziği”… En önemli işlevlerinden biri,
delillerle, kanıtlarla, akılla, mantıksal spekülasyonlarla en başta
tanrının isbatı olmak üzere, metafizik, teolojik sorunların çözü-
mü? Meseleyi bilmece çözer gibi hallettiğini sanma basitliği!...
Muhatabı aporia (açmaza) sokarak tanrının isbatı? “Rakibi,
ebedî tesellül batıldır”, gibi bir sonuçla, yaratıcıyı kabule mec-
bur bırakma? İmmanuel Kant (1724-1804) tarafından ciddi şe-
kilde eleştirilmiş ve hatta hırplanmış bir yaklaşım!... Kant
yerine “problemler metafiği”ni koymuştur…
Biz bu bakımdan salt formel delillere dayalı, amacı sa-
dece itham ve ilzam olan bir aktivite haline getirilmiş cedelin
faydalı olduğunu düşünmüyoruz… Cedel “Hangi şekilde olursa
olsun, her sözü redde, yıkmağa ve hükmünü geçersiz hâle
getirmek.” 45 amacına matuf bir etkinlik… Bu konuda ilk güzel
eseri Ebû Bekir bin Alî İsmail Kaffâl-ı Şâşî yazmıştır. {“Bazı
âlimler:” Sakın bu tür cedel ilmiyle çok meşgul olma. Çünkü
büyük âlimlerin vefatından sonra ortaya çıkmıştır. Bu cedel
ilmi ile meşguliyet, insanı fıkıhtan uzaklaştırır, ömrü boş ge-
45 Taşköprülüzâde Ahmet Efendi, Mevzuat’ül Ulûm, Sadeleştiren: Mümin
Çevik, İstanbul, Üçdal yayınevi, 2012, sah. I/ 278

28

çirtir, düşmanlık kazandırır” demişlerdir. Esasına bakılırsa, kı-
yâmet alametlerindendir. Çünkü fıkıh ilminin kalkmasına se-
beb olmaktadır.} 46
Gerçi münazara, mükabere, cedel v.b. kavramlarda se-
mantik bakımdan kaypaklık, belirsizlik olduğu için anlam-
larında tedahül söz konusudur. Bazen anlamlar biribirinin içine
girer… Fakat genel olarak: “Ancak burada, karşı tarafın kabul
ettiği düşüncenin yanlışlığını gösterip kendi tezini ispatlama
amacı olduğu için cedelcilerde büyük bir hırs vardır. Mantığın
yerine duygu hâkimdir. Cedelci büyük ölçüde konuya delillerin
sağlamlığına değil, rakibinin tutum ve davranışına dikkat eder.
Sonuçta doğrusuna yanlışına bakmadan kendi düşüncesini doğ-
ru göstermek amacıyla, şekil mantığına sıkı sıkıya bağlanmak,
kelime oyunlarına başvurmak, gerektiğinde konuyu anlaşılmaz
hale getirmek, konuyu başka mecralara çekmek, yapılan
itirazları dikkate almadan gerçekleri batıl göstermek, kırıcı ol-
mak, çoğu zaman karşı tarafa samimi ve saygılı olmamak cedel
mantığının en belirgin özelliklerindendir.” 47
Tutarlılık, yerindelik, anlamlılık, işlevsellik, rasyonalite
çocukların oyunlarında ciddiyetle ele alınması gereken vaz-
geçilmez ilkelerdir. Çünkü çocuk oyunlarında kurallar taraflar-
ca konuyor… Ortaklaşa inşa edilen kurgusal bir yapıdır. Fakat
kâinat, hayat ve varlık senin aklınla ve onun ilkeleri ile inşâ
edilmemiştir… Onu salt aklınla anlamaya, değerlendirmeye ça-
lışmak beyhude bir gayret! Çocuk aklını bağımsız bir değer
üreticisi, gerçeğin yeğane mihenk taşı, bir aracı sanır ve önüne
çıkan deliğe sokar… Örnek olarak, bir metal parçasını elektirik
prizine sokmayı bir oyun sanır, sonucunu düşünmeden!..
Akıbet mevt! Bir yetenek haddini aşınca, zıddına döner… Yani
46 Age. I/ 280
47Kâtip Çelebi. Nakleden: Zeki Yıldırım, Kur’ân’da cedel kavramı ve
Yöntemi, İstanbul, İfav, 2012, sah. 34

29

bana öyle geliyor ki, haddini aşan akıl, kendinden şüpheye
dönüşüyor! Akıl nedir? Haddi nedir? Haddin aşılması ne
demek-tir? Ölçüsü nedir? Kuşkusuz burada “zeka testleri”nden
bah-setmiyorum!... Psikolojinin sığlığından rahatsız oluyorum!
Hele sosyoloji?
Fakat, ottan, çöpten, hayvanlardan, gökten, yerden, ev-
renin nizamından, intizamından hareketle; sözümona akılla,
mantıksal yöntemlerle bir anlam evreni inşâ etmek… Ve di-
zayn ettiğiniz bu evren için zorunlu ve sınırlı bir kahraman ola-
rak tanrı icat etmek çok farklı! Theism, Deizm, pan-enteizm…
Hayat bir oyun değildir!
Fakat bir insanın; hiç bir sebeble kayıtlı olmayan, se-
bebsiz-sebeblerin yaratıcısı, hatta hiçbir sebebe muhtaç olma-
yan; Kâdir, Mukallibü’l-kulûb 48 , Musarrifu’l-kulub 49 , Ellezî
ellefe beyne kulûbilmüminîn 50 sıfatları ile muttasıf, “haber-
ler”de bildirilen, Hâdî-i Mutlak Celle Celâlüh Hazretleri’nin;
lûtfu, in’âmı, ikramı ile; künhüne, mahiyetine, vasfına vakıf
olamadığımız bir şekilde, iman mevhibesine, hazinesine ka-
vuştuktan sonra; eserinin hikmetini anlamaya çalışması çok
daha farklı…
Kıldan ince, kılıçtan keskin, ayakların tökezlediği, hatta
kaydığı, çok nazik bir hat üzerinde bulunuyoruz… İğtişâş ve il-
tibâsa meydan vermemek için, fazla uzatmadan Eb’û Mansûr
el-Mâtürîdî’den alıntı yapmak ihtiyacı içindeyiz:
{Kulların fiilleri konusunda isabetli olan görüş, fiilleri,
hakikat mânasında hem Allah’a hem de kula nisbet etmektir.
Ta ki Allah “her şeyin yaratacısı.” 51 Ve “her şeye gücü ye-
48 Kalbleri halden hale çeviren.
49 Kalbleri evirib çeviren, yönlendiren, yön veren ve döndüren.
50 Müminlerin kalblerini uzlaştıran, İslâma ısındıran, onları aynı inançta
birleştiren, aralarında ayrılığı, ihtilafı yok eden.
51 el-En’âm Suresi: 6 / 102

30

ten.” 52 Şeklindeki beyanlarında görüldüğü gibi kendi zâtını va-
sıflandırdığı kavramlarla nitelendirilmiş ve bunlarla övülmüş
olsun ve ta ki hak ile bâtılı birbirinden ayıran adl sıfatı belir-
ginleşsin. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Senin rabbın kullara
asla zulmedici değildir.” 53 ; “Allah’ın size lutuf ve rahmeti ol-
masaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz.” 54 Şim-
diye kadar söylediklerimizde yeterli açıklamalar bulunmakla
birlikte bu görüşün doğruluğunun delili şudur: Kulların fiilleri
içinde tasavvurlarının ulaşamadığı ve akıllarının takdir
edemediği haller bulunduğu gibi hedef ve planlarının ulaş-
tığı, akıllarının idrak ettiği haller de mevcuttur. Demek ki
bu fiiller birinci açıdan kendilerine ait değildir, ikinci açıdan
ise onlara aittir.} 55
Otlar, çöpler, çiçekler, hayvanlar, insanlar, cansız mah-
lûkat, gök ve yer cisimleri, akıl, mantık v.b. hikmet konusunda
da Eb’û Mansûr el-Mâtürîdî’nin yaklaşımı şöyledir: “Bu konu-
da hareket noktası şudur: Tabiatta gözlenebilen her şeyde mut-
laka akıllara hayret verici bir hikmet ve yaratıcısına sanatkâ-
rane bir işaret bulunmaktadır. Düşünürler bunun iç yüzünü an-
lamaktan ve yapısının düzenini açıklamaktan âciz kalmakta-
dırlar. Her bir düşünür sahip bulunduğu bunca hikmet ve bilgi-
ye rağmen bunun mahiyetine akıl erdiremediğinin farkındadır.
Bu ve benzeri zaruretler kâinata ait fevkalâdeliklerin mûcit ve
yaratıcısının hikmetini delillendirmektedir. Bütün güç ve kud-
ret Allah’a aittir.” 56

52 el-En’âm Suresi: 6 / 17
53 Fussılet Suresi: 41/46
54 En-Nisâ Suresi: 4 / 83
55Eb’û Mansûr el-Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, Tercüme: Bekir Tapaloğlu,
Ankara, TDV, 2009, sah. 292
56 Age. sah. 30

31

Biz henüz basit(!) bir fizikî olay olan “görme”nin meka-
nizmasına “akıl” erdirememiş insanlarız! Görme duyumu?
Görme algısı? Bırakın çok naiv positive, materyalist sözde
açıklamaları! Niçin tırnağım görmez de, gözüm görür? Kulak
nasıl duyar? Nasıl düşünür insan? Ölüm! Ölüm! Ölüm! Bu ka-
dar basit mi? Basit bir tahlil sonucu, basit kelimelerle size bil-
diriliyor, sonuç: pozitiv… Tırnağına kıyamayacağınız gözünü-
zün nuru yavrunuz, ölümcül bir hastalıkla malul! Bu kadar
açık-saçık gezenler varken, yavrunuzun güneşin dahi görmedi-
ği kolundan başlayan ölümcül bir hastalık! Niçin? Niçin?
Niçin? Ey bilim! Ey felsefe! Açıklama istiyorum! “Beni ilgi-
lendirmez! Ben olayların sadece biribirine benzerliğini ve ard
arda gelişlerini bilirim” tradı, cevap değil! Aczinizin itirafı! Bu
tür ilzâm edici lâflar tiyatro sahnelerinde işe yarar. Hayat tiyat-
ro sahnesi değil! Tâğut nefs öyle bir avucu içine almış ki, bizim
gibi insanları, sanki ölümün yaşı varmış gibi? Ey bilim! Ey
felsefe! Yıkıl karşımdan! İmanım, Size olan sınırlı inancımı da
buharlaştırıyor! Siz sadece bir aletsiniz!
Ve arkasından sadece, imanımın inşâ ettiği, bedâhat
duygusunun hâkim olduğu bir anlamlar evreni… Bir boyun
eğiş, acziyetini iliklerine kadar hissediş, kavrayış ve tek cevab:
“Allahü ekber!...” Sıddıkî iman!!! “kim?” dedi… “O”, “Öyley-
se inandım…” Hazreti Muhbir-i Sâdık Aleyhisselâm’ın getir-
diklerinin tamamına “iman ediyorum!..” DNA’larıma kadar iş-
lemiş bu imanla, Hâlık-ı Zül Celal Hazretleri’nin fâtır 57 , bâri’ 58
sıfatlarıyla “hâlk”ettiklerini temâşâ ediyorum! Ve “Allahü ek-
ber!”...Verdiğin musibetler karşısında da “Allahü ekber!” Ve
konuşmaya mecal yok!... Kelimeler bitti! Geriye kalan, sadece
imanımın inşâ ettiği, bedâhat duygusunun hâkim olduğu bir an-
lamlar evreni! Akıl, mantık iflas ediyor; o evren her zerresi ile
57 Yaratan, îcat eden, yoktan var var eden.
58 Örneği olmadan varlıkları icat eden

32

haykırıyor: “Kim bir sâlih iş yaparsa artık kendi nefsi içindir ve
kim kötülükte bulunursa artık kendi nefsi aleyhinedir ve
Rabbin, kulları için zulmedici değildir.” 59
Ey tâğut nefs! Onun temsilcisi olan felsefe, bilim, patla,
çatla! Evet, “gök ekini biçmiş gibi” gidenlerle buluşacağımız
bir âlem var! Onlar gerçekten daha gerçek bir dünyada yaşıyor-
lar… O anda bir takım lûtuflara, ikramlara muhatap oldukları-
na iman ediyoruz! Eğer bu yalan dünyayı terk merhalesinde,
ilahî mevhibelere mazhar oluyorlarsa bunlar gerçektir…. “Me-
lekleri görüyorum!” diyorlarsa, onlar görüyordur… Onlar ya-
lan söylemezler!... Bütün teorileriniz yerin dibine batsın! İllüz-
yonlar, halüsinasyonlar sizin hasta ruhunuzun sayıklamalarıdır!
Mutluluk yeni yetmelerin sorunu! Eğer bu anlamlar ev-
reninden lûtfedilen; farkında olmadan, dişlerini sıkmadan, kin-
den, nefretten, kıskançlık, hased gibi duygulardan arınmış göz-
lerinden ırmak gibi akan gözyaşları varsa!... En önemlisi, nef-
saniyyetten arınmış! O halin adı ne? Bilemiyorum!... O dünya-
lara değer! Kurtulalım mantık kelepçesinden! Hakikat doğsun
gönlümüzün ufuklarında! Acaba mutluluk bu mu? Mutlu olma-
mız şart mı?
Hayatı akılla temellendirmek ve anlamak mümkün de-
ğildir! Akılla ancak bilmeceler kurgulanır, kurulur ve çözü-
lür!... Görme mucize… İşitme mucize… Koklama mucize…
Korkma mucize, sevinme mucize, insanların biribirinin konuş-
masını anlaması mucize…. Hayat mucize! Hayat! Mevcûdât
mucize! Mevcûdât! “Ben” mucize! “Ben”! En büyük mucize,
Cenab-ı Hakk’ın analara lûtfettiği tahassüsle: minnacık yav-
rusuna gösterdiği şefkat! “Ol mahiler ki, derya içredirler, der-
yayı bilmezler” Denizin içinde yaşayan mahlûklar, sudan ha-
bersiz… Balık yavrusu annesine soruyor: “Anne “su”, diye bir
nesneden bahsediliyor… Nerede? Bana O’nu göster.” Annenin
59 Fussılet Suresi: 41/46

33

cevabı: “Sen bana “su”dan başka bir varlık göster de ben sana
“su”yu göstereyim!” Siz bana mucize olmayan bir varlık, bir
durum, canlı cansız bir gerçeklik gösterin! Mucize haktır!
Keramet de hakdır! Fakat biz bu kadar mucize içinde
keramete ihtiyac duymuyoruz! Keramet avcıları, çadır tiyatro-
larına gitsinler! Televizyonlarda görüyoruz, Hint fakirleri kor
ateşin üzerinde yürüyor! Hipnoz seanslarında onlarca insan bir
anda uyutuluyor? Müceddid-i elf-i sâni İmam-ı Rabbanî Haz-
retleri, kendisinden kerametler bekleyen bir müride “Dostları-
mız bilmiş olsunlar ki, böyle kerâmet isteyenler, başka üs-
tâd arasınlar” 60 diyerek kızmışlardır…. Şihabuddin Sühreve-
di, kerametlerden bahs ettikten sonra: “Bu gibi şeyler bazen
doğru yoldan gitmeyen ve eğri yolu tercih eden rahip ve Brah-
manlara da verilir. Tâki bu da onlar için bir tuzak ve istidraç ol-
sun da hallerini beğensinler ve kovuldukları ve uzaklaştırıl-
dıkları makamda karar kılsınlar ki, Allah’ın onlar için istediği
körlük ve sapıklık, helâk ve vebal halleri sürüp gitsin. Salik de
kendisine verilen böyle şeye aldanmasın ve bilsin ki, eğer su-
yun üstünde ve havada yürüse, takva ve zühdün hakkını verme-
dikçe ona hiç bir faydası olmaz” 61
Bırak bir takım nefsânî izahları bir tarafa, Şeriat-ı Gar-
rây’-ı İslâmiyye’ye ihlâsla bağlı bir Müslüman iseniz, gözünü-
zü mala, mülke, masivâya açtığınızın binde biri kadar gönlünü-
zü Abdülkadir Geylanî (1077-1165) Hazretlerine açın: “Zira
veliliğin şartlarından birisi kitmândır (saklamak ve saklan-
maktır), Nebîliğin şartı ise izhardır. (açıklık ve açıklamak)
Velî durumu Allâhü Teâlâ’ya izhar eder. Eğer o durumunu
halka izhar edecek olursa belâya dûçar olur ve hâli kendisinden
60 M. Haşim Kışmî, Berekât, Zübde-tül-Makâmât, Terceme: A. Faruk
Meyan, İstanbul, Berekât yay. 1978, sah.259
61 Şihabuddin Sühreverdi, Avârifü’l Meârif, Çev. Abdülvehhab Öztürk,
İstanbul, Saadet yay. 2010, sah.264

34

alınır. Eğer onun durumu kendisi tarafından değil de, Allâhü
Teâlâ tarafından, O’nun bir fiili vesilesiyle ortaya çıkacak olsa,
o zaman velî için muâhaze (sorgulama) veya bir ayıp sözkonu-
su olmaz. Çünkü fâil başkasıdır, o değil.” 62
Devam ediyoruz: “Sadık kimsenin yapması gereken
şey, nefsinden istikamet istemektir. Asıl keramet odur….” 63
Abdulkerim Kuşeyri, “İstikâmet” diye bir başlık açarak
izahlar ve rivayetler yaptıktan sonra, Ebu Ali Cürcânî’den şu
alıntıyı nakleder “İstikâmet sahibi ol, kerâmet sahibi olma.
Zira nefsin kerâmeti taleb hususunda hareket halindedir,
Azîz ve Celîl olan Rabb’in ise senden istikâmet taleb etmek-
tedir.” 64
Ve Ebû Tâlib el-Mekkî (V. 996) “Sabır Makamı ve
Sabredenlerin Vasfı” başlığı altındaki açıklamalardan sonra:
“Elinde zuhur eden kerametleri açıklamamaya, kendisine keşf
olan ilahî kudret ve ayetleri başkasına bildirmemeye sabretmek
de, Allahu Teâlâ’ya karşı güzel edebi muhafaza etmektir. Bu,
Allahu Teâlâ’dan hayâ anlamına da gelir. Cenab-ı Hakk’ı se-
venlerin yolu budur. Bu hâl, zühdün hakikatine ulaşmaktır.” 65
Ve unutma! Ama hiç unutma ki; “Kısaca, tabiat ve
nefs için ateş üzerinde yürümek, (şeriat) ilmine uygun bir
şekilde hareket etmekten daha kolaydır.” 66
Tek gayemiz kısaca dokunmalarla da olsa, İslâmî konu-
da en hassas ve suiistimale müsait, yüzyıllardan beri ve halen
62 Abdülkadir Geylânî, Geylânî Külliyatı, Cilâü’l-Hâtır, çev. Dilâver Gürer
v.d. İstanbul, gelenek yay. 2012, sah.467
63Şihabüddin Sühreverdi--Avârifü’l Meârif, sah46
64 Nakleden: .”Kuşeyri Risalesi, Abdulkerim Kuşeyri Haz. Süleyman
Uludağ, İstanbul, Dergâh yay. 2009, sah. 288
65Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-kulûb, çev. Y. Çiçek-D. Selvî, İstanbul,
Semerkand yay. 2011, sah. 2 / 258
66 Ali b. Osman Cüllâbî Hücvirî, Keşfu’l-Mahcûb, çev. Süleyman Uludağ,
İstanbul, Dergâh, 2010, sah.

35

de hayâsızca istismar edilen “keramet” konusunda farkındalık
ve hassasiyet uyandırmak… Aman dikkat, aman dikkat! “De-
nildi ki: öyle günâhlar var ki onların cezâsı –Allah koru-
sun- son nefeste îmansız gitmektir. Yalân keramet ve velilik
iddiâsı bunlardandır.” 67
Galiba endişe ve hassasiyetimizin kaynağı ve sebebleri
anlaşılıyor… Onun için kısa da olsa devam ediyoruz….
Ottan, çöpten, kâinattaki hayret verici nizam ve inti-
zamdan, yani eserden hareket eden usûlle; belki transandantal,
metafizik, müteal, aşkın, ilahî bir varlık imajı tetiklenebilir, ya-
ratılabilir veya “inanç” kabul ettirilebilir! Ama Allah Teâlâ ve
Tekaddes Hazretleri’ne “iman”? Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiy-
ye’ye pazarlıksız iman? Daha sonra bir münasebetle bahsede-
ceğiz, Said Nursi’nin ömrü bu tür argümanları kullanarak, is-
batla geçti… Yukarıdaki ayet-i kerime’de zikredildiği gibi bu
usûl teyid, tekîd anlamında etkili olabilir! Yani “müminler”
üzerinde, özellikle boltladık!… Ama “iman”sız bir insanda,
Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’ne “iman” sağlar mı? Sonunda
tanrıya “inanma”ya müncer olabilir belki, ama kanaatimize gö-
re “iman”ı perdeleyerek... Bana öyle geliyor ki; “inanç”, insan-
la, Vacibü’l-Vücud Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ne iman ara-
sında aşılması imkânsız bir duvardır… “Yarım oluşlar, gerçek
oluşları imkânsız kılar!”
Hatta bu usûlle, sürekli eserden hareketle, zihni tarla gi-
bi sürülen, sürekli yeniden tanzim edilen, sonra ekilen, şartlan-
dırılan Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat itikadına sahip bir Müslüma-
nın “iman”ı; heva ve hevesine uygun olduğu, sıradan insana
sözde bir iktidar hakkı tanıdığı için muamelattan soyutlanarak,
temizlenerek (!), “inanç” haline getirebilir…

67 İmam Gazâlî, ihyâu Ulûmi’d-Dîn, Tercüme: Ahmed Serdaroğlu,
İstanbul, Bedir yay.1974, sah. I /328

36

Tamda bu noktada şayan-ı dikkat şu satırları, tefekkür,
teemmül etmeniz ümidiyle, dikkatinize arz ediyoruz: “İmâna
gelince: Binaenaleyh imân akla nisbetle baîd (uzak) olan bir
şey üzerine kalbin tavâtuundan (bir şeyin üzerine hücum mânâ-
sınadır.) ibârettir. Akl ile bilinen şeyde kalbin tavâtuu olmazsa
buna imân denilmez. Belki bu şuhûda ait delâilden müstefâd
olan ilm-i nazarîdir. Çünkü imânda kalbin bir şeyi delilsiz
kabul etmesi meşruttur. (şarttır) İmân, tasdik-i mahzdan iba-
rettir………… Bir kimsenin imânı, delâile nazar etmek ve
akıl ile takyide muhtaç olursa o kimse, kitap hakkında şüp-
hesiz bir imâna mâlik değildir. Akâid ilmi tabir olunan ilm-i
kelamda zikrolunmuş olan mebâhisin kâffesi, mülhidleri ve
ehl-i bid’attan (olan. A.B.) başkalarını, müdafaâ ile iskât (sus-
turmak) içindir. Yoksa ilm-i kelam kalblerde imânın vukuû için
değildir. Binaenaleyh imân, envâr-ı ilâhiyeden bir nûr olup
abd-ı ilâhî o nûr ile mukaddem ve muahhar ne varsa hepsini
görür.” 68
Said Nursi 1909’da Şam’da Cami-i Emevî’de bir ko-
nuşma yapar… Burada, kendisine ve bazı nur kardeşlerine so-
rulan “Neden bu kadar muarızlara karşı ve muannid feylozaf-
lara ve ehl-i dalâlete mukabil Risale-i Nur mağlub olmuyor?” 69
Diye sorulur. Kendisine sorarsanız; “{Bu misal gibi yüz misal
var ki, hakikati bilindikten sonra, en muannid filozoflar da
teslim olmaya mecbur oluyor. Hatta Risale-i Nur, “Mucizat-ı
Kur’âniye Risalesi”nde, fennin iliştiği bütün âyetlerin her biri-
sinin altında Kur’ân’ın bir lem’a-i i’câzını gösterip, ehl-i fennin
medar-ı tenkid zannettikleri Kur’ân-ı Kerîmin cümle ve ke-
limelerinde fennin eli yetişmediği yüksek hakikatleri izhar edip
68 Abdülkerîm el-Cilî, İnsân-ı Kâmil, Mütercim: Abdülaziz Mecdi Tolun,
İstanbul, İz yay. 2015, sah. 469
69 Bediüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şâmiye, İstanbul, Sinan Matbaası,
1958, sah. 5… Kitabı aldığımda üzerine el yazımla attığım tarih: VII. 963

37

en muannid filozofu da teslime mecbur ediyor. Meydanda-
dır, isteyen bakabilir ve baksın, bu mâni, kırkbeş sene evvel
söylenen o sözden sonra nasıl kırıldığını görsün.” 70
Ve başka bir kitabından: {“Hüve Nüktesi” gerçi derin-
dir, herkes birden kavramaz. Fakat o nükte, Tabiiyyûn’un ve
ehl-i küfrün temel taşını parça parça ettiği gibi, muannid,
feylozofları hayretler içinde bırakıp çoklarını imana getir-
miş. Hem o nükte anahtarıyla açılan âlem-i misâldeki seyahat-
ı mâneviye miftahı ile Âhiret’in bir sineması “aynelyakîn”
görülmüş. Fakat çok ince olmasından neşredilmedi…} 71
“Delil, isbat” üzerindeyiz! Bu yaptığımız alıntılardan
sonra, metafizik, ezoterik, teolojik alanda; rasyonalist, müsbet
bir isbatın mümkün olup olamadığını eleştiri süzgecinden ge-
çirmeye çalışacağız.
Birinci olarak Said Nursî’nin bu tutumu; Şeriat-ı Gar-
rây’-ı İslâmiyye şuuru ile meşbû olması gereken bir Müslüman
için, ne kadar çirkin: konsantre, nükleer; bir ucb, kibir, enâni-
yet!... Sayın bay (muhasebesini yapmaktan aciz olduğu, yarım
yamalak, modernist yaklaşımını işaret için ironik bir hitap)
Said Nursî ömrünün sonuna kadar bu zaafını yenemedi… Zırva
tevil götürmez! Hatta şakirtlerine çekilişsiz, kur’asız cennet bi-
le vaad etti…
İkinci olarak, eğer sizde benim gibi Olympos 72 veya
70 Age. Sah.24
71 Said Nursî, Gençlik Rehberi, İstanbul, Çeltüt Matbaası, 1958, sah. 3
72 “Bu heybetli ve korkunç (Olympos) un üstünde her tanrının bir sarayı,
bir köşkü vardı. Bu sarayların en muhteşemi, en büyüğü, bütün tanrıların en
ulusu olan (Zeus)un idi. Her sabah, “şafak gül renkli parmaklarıyla göğü
açıp da güneşin atlarına yol verdiği zaman (Olympos) un bütün tanrıları,
şeflerinin sarayında toplanırlardı. Altın yaldızlı tahta oturmuş olduğu halde
Baş Tanrı onları, güzel sarayının büyük salonunda kabul ederdi. Bir babanın
etrafında toplanan aile fertleri gibi tanrılar, hep beraber, hoş, neşeli, sonsuz
bir mutluluk içinde ömür sürerlerdi. Tanrıların akla sığmaz mutlulukları

38

Pantenon’da ikâmet etmeyen ve onlara “inanmayan” sıradan
bir ölümlü iseniz, “en muannid filozoflar da teslim olmaya
mecbur oluyor”, “en muannid filozofu da teslime mecbur edi-
yor”, “Fakat o nükte, Tabiiyyûn’un ve ehl-i küfrün temel taşını
parça parça ettiği gibi, muannid, feylozofları hayretler içinde
bırakıp çoklarını imana getirmiş.” ifadelerindeki; “en muannid
filozoflar.”, “muannid, feylozofları hayretler içinde bırakıp
çoklarını imana getirmiş.” ifadelerindeki filozofların kim ol-
duğunu sorarsınız… Çünkü bizim gibi sıradan ölümlüler için
en basit mantık kuralı, “Müddei iddiasını isbatla mükelleftir.”
Fakat Said Nursî kendisini böyle bir mükellefiyet altında hiset-
miyor galiba… Ve azarlıyor: “Meydandadır, isteyen bakabilir
ve baksın”… İşin içinden sıyrılıyor…
Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: “Dünyanın merkezi ne-
resi?” Hoca hazır cevap, hemen karşılığını vermiş: “Eşeğimin
ayağının bastığı yer”, “Hoca nasıl olur?”, “İnanmıyorsan ölçte
bak!” Dürüst olalım, net olalım bir müslüman gibi konuşalım,
herkesin bildiği açık sırrı ifşâ ediyorum: Said Nursî yalan söy-
lüyor… Hem de sık sık! İdare-i kelâmla, daha nazik ifade ede-
yim: Bu “muannid filozoflar”ın, “imana getirdiği filozofları”n
kim olduğu açıkça söylenmediği sürece Said Nursî yalan
söylüyor… Gençlerin sık kullandığı bir ibare var: “Kimse bi-
zim aklımızla alay etmesin!”
Kimse müslümanları ahmak yerine koymasın; Batı
felsefesi oluşum süreci diyalektik niteliği çerçevesinde kendi
kulvarında (mecrasında) akıp gidiyor! Biz daha önce Batı felse-

hakkında bir fikir edinebilmek için onların daimî olarak bir düğün sof-
rasında, bir ziyafet masasında oturmuş olduklarını düşünmelidir. Güzel yüz-
lü, kumral bukleli (Apollan) parlak lirinin çıkardığı seslerle onları âdeta sar-
hoş ederdi. (Kharites-Letafet perileri), bu güzel gözlü bakireler ve neş’e a-
naları, çiçeklere bürünmüş, güller takınmış oldukları halde, güzel bahçelerin
çimenleri üstünde dans ederlerdi……” Şefik Can, Yunan Mitolojisi, sah 21

39

fesinin son yüzyılda geçirdiği serancamı anlatmaya çalıştık. 73
“Batının Çöküşü” (1914’de yazıldı, Birinci Dünya Harbi araya
girdiği için 1917’de basıldı.) nü yazan da bir Alman olan Os-
wald Spengler (1880-1936)… Şu basit gerçek iyi bilinsin ki;
neredeyse bin yıldır, Doğu’nun, Batı felsefesi üzerinde hiçbir
etkisi yok! Öncesi de ayrıca tartışılmaya muhtaç!
İşte bizi simsiyah, dipsiz bir derinlikte ümitsizliğe mah-
kûm eden, bu tutum… Bugün, istisnasız her tarikat, her fikrî
hareket, her siyasî hareket bu durumda… Hâşâ! Sıddıkî iman,
mevzuunu kaybetmiş durumda… “Kim dedi?” Sorusuna Sıd-
dıkî cevaptaki “O”, Hazret-i Hâdî-i Sübül Fahr-ı Resûl 74 dür…
Bugün korkarız ki, bu istikâmet kaybedilmiştir….??? Laik bir
devletin memuru “şeyh” olursa, siz tayin edin! “O” kimdir?
“Helâl” diye bir kategorinin olmadığı laik bir devlette, müesses
nizamla bir ihtilafı olmadan kazanan, yiyip içen, yaşayan
“şeyh“lere tapınılıyorsa, “O”nun mevzuunu tayin edin! Tari-
katların PDR haline getirildiği bir ortamda, “O” kimdir? Bugün
sözde siyaset üstü, fakat siyasetin içinde debelenen bir lide-
rin(!) dua anındaki ellerine dikkat edin! Sanki “O” kendisi!
“Sanki’ye gerek var mı?
Sıddıkî iman, mevzûunu kaybedince İnsan-tanrılar yara-
tıyoruz!... “Şeyh uçmaz, müridi uçurur!...” Maymunlar nasıl
biribirini münavebe ile kaşırlar, bitlerini temizlerler ve semirir-
lerse; bugün sözdeşeyh-sözdemürid ilişikisi de aynı! Birbirle-
rini münavebe ile kaşıyorlar! Bitlerini temizlediklerini sanıyor-
lar… Nefslerini semirtiyorlar… Ortaya konsantre, nükleer bir
nefsâniyyet çıkıyor… Milyonda biri, değil bir insanı, kâinatı
berhava etmeye, imhaya yeter! Gafiller, farkında değiller ki,
maymunların ayıp yerleri ortada!.. Zavallı hamâkat ehli, bilmi-
73 Ali Biraderoğlu, Tarih Üzerine-I, Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı
yayınları, 2013,
74Hayr ve şerri gösteren…

40

yorlar ki: “İnsanoğlunun kendi nefsine uyması ile puta ibâdet
etmesi arasında bir fark yoktur.” 75 Önce nefsimize, sonra da
bu zavallı gafillere hatırlatmak isteriz ki: “Şüphesiz Rabbin her
an gözetlemektedir.” 76
Said Nursî hakkında yukarda işaret ettiğimiz konuya
başka bir kitabımızda dönmeyi düşünüyoruz… Osman Topbaş
hakkında da bir örnek vermek istiyoruz. Yalnız burada bir nok-
tayı işaret etmek isteriz ki; Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye şuuru
ile muttasıf bir müslümanın; Hudûd-i İslâmiyye ölçülerine gö-
re, birisinin “şeyh” olduğunu kabul etmesi için, yeter değil ama
gerekli asgari şart servetinin hesabını verme mecburiyetir.
Ayrıca hemen hatırlatalım, haram miras da alınmaz… Yani hır-
sızdan hırsıza helâl olmaz. “Gayr-i ihtiyari alınandır. Mirâs
gibi. O da helâldir. Tâbii ki kimden vârisine kaldıysa, ona he-
lâl yoldan gelmiş olmalıdır. Ve yine ferâiz ilminde bildirilen
diğer haklar ondan çıkarılmış olmalıdır.” 77 }
Fakat Türkiye gerçekten “Küçük Amerika” oldu…
Kimse kimsenin geçmişini araştırmıyor… Taraflar arasında
zimnî bir muvafakat var… Çünkü hiç birinin geçmişi diğerin-
den daha temiz değil! Veya hiç kimsenin geçmişi diğerinden
daha kirli değil… Tencere dibin kara, senin ki benden kara!
Bütün etkili ve yetkili statüler için olduğu gibi, zengin olmak
“şeyh” olmak için gerek ve yeter şart! Ve aklını kullan Eküme-
nik Müesses Nizam’ın yanında yer al!Ve kıskanma senin de
olur!... Birgün sıra sana da gelebilir….
Amerika’ya kısaca bir göz atalım… Kısaca “Beyaz yer-
leşimciler….. Kızılderili topraklarına girer girmez buraları yağ-
malayarak her yere yayıldılar….. Zengin fakir demeden Kızıl-
75İmam Gazâlî, ihyâu Ulûmi’d-Dîn, 3 / 141
76 Fecr Suresi: 89/ 14
77 Taşköprülüzâde Ahmed Efendi. Mevzuat’ül Ulûm, sadeleştiren: Mümin
Çevik, İstanbul, Üçdal, 2011, sah. 2 / 1250

41

derili çiftliklerini müsadere ettiler…” 78 Kısaca devam: “Aslın-
da İngilizler ve sonradan Amerikalılar, en az daha önce İspan-
yolların öldürdüğü kadar, belkide daha çok Kızılderili yok et-
tiler.” 79 Ve yine kısaca devam ediyorum alıntılara “Eğer sö-
mürgeci iseniz teknolojinizin size Kızılderililere göre bir üstün-
lük sağladığını biliyorsunuz demektir. Siz uygarsınız, onlar
vahşidirler. ………. Bu nedenle kızılderillileri öldürüyor, onla-
ra işkence ediyor, köylerini ve tarlalarını yakıyorsunuz.” 80
İnandığınız asıl misyonunuz: {İgoret ve Moros gibi ırklar kar-
şısında Kipling’in dediği gibi “yarı şeytan yarı çocuk, yeni ele
geçirilmiş, huysuz ve isteksiz” kavimleri eğitme görevi üstle-
nildi} 81 Hiç ayrım yapmaya gerek yok! “Beyaz yerleşimci-
ler”… Tümel önerme… Tümel olumlu bir önerme… “İngiliz-
ler, Amerikalılar, İspanyollar….” Hepsi, hepsi… Ama hepsi…
Kim kimin geçmişini sorgulama namusunu, haysiyetini
gösterebilir? Hani çocuk arkadaşını itham için, “Benim babam
senin babanı borsada görmüş!” demiş… Kontur cevap hazır:
“Senin baban namuslu da orada işi ne?” Borsa demişken, Din
görevlilerine sorarsanız, “Yükselen Değerler’le ilgili hiçbir ya-
sak yok! Galiba “borsa”ya da fetva veriyorlar… “Helâl- ha-
ram” fetvası vermek; bizim aklımıza da, haddimize de, ilmimi-
ze de, düşmez… Ama bir Yahudi yazarın (Nietzsche’e Ağladı-
ğında’nın yazarı) yaklaşımını arz edeceğiz: “Adam poker oyna-
mıyordu (kilise de papaz yardımcısıydı zaten, baston yutmuş
gibi duran, tatsız tuzsuz bir herifti) ama borsada oynuyordu…

78 Davıd E. Stannard, Beyaz Adamın Akıl Almaz Vahşeti, Amerika’n ın
Soykırım Tarihi, çev. Şaban Bıyıklı, İstanbul, Gelenek yay. 2004, sah. 196
79 Age. Sah. 340
80 Edmund Morgan, Nakleden: Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri
Halklarının Tarihi, Çev. Sevinç Sayan Özer, Ankara, İmge, 2005, sah. 31
81 A. Nevıns-H.S. Commager, ABD Tarihi, Çev. Halil İnalcık, Ankara,
Doğubatı yay., 2005, sah.356

42

Ha borsa, ha poker, ne ferk eder? Borsanın, poker oynamayı
g… yemeyen ödlekler için olduğunu düşünürdü Shelly!” 82
Amerikalılar hakkında Güneş Reis adındaki bir hopi Kı-
zılderilisinin harükulâde tesbiti: “İnsanın kalbiyle değil de ka-
fasıyla düşündüğünü de öğretmişlerdi bana.” 83
Amerika hakkında zikrettiğimiz, hacimli kitaplar…
Okumanız dileğiyle alıntıları burada kesiyorum… Yalnız hak-
kımda yanlış bir imaj oluşmaması için açıklama yapma ihtiyacı
içindeyim… Bu alıntılardan sonra, bazı kötü niyetli kişiler be-
nim “Batılı Efendiler”imizi, “terörist” olarak nitelediğim yala-
nını ileri sürebilirler… Hâşâ! Stalin’e atfedilen, bütün prob-
lemleri çözen, güzel bir söz var: “Bir kişinin ölümü trajedi,
facia; binlerin, milyonların ölümü istatistik.” Evrensel Mü-
esses Nizam’ın istemediği kişi ve örgütler 1-2-3-4-5 kişiyi öl-
dürürse cinayet… İnsan Hakları… (Bugün haberlerde vardı…
Galiba Kanada’da bir avcı, bir ayıyı öldürmüş ve bütün ülke
ayağa kalkmış! Ve tüm Batı! Gerçekten de koskoca Batı Uy-
garlığı’na bir ayıyı öldürmek yakışıyor mu? Elin değmişken in-
san öldür!... Hem de onbiner, yüzbiner!”) Ama kendileri 5 000
000 kişiyi öldürürse istatistik… Nihayet aradaki sıfır farkı… O
kadar 0 (sıfır) ailerinde de bulunur… Bazı paralel, daire, ya-
muk, çokgen tiplerin itirazları olabilir… “Biri de bir, bini de
bir…” O zaman elin değmişken akıllı bombalarla binleri öl-
dür… Zaten bizde postmodern matematik zihniyeti (!) ile 0’ları
rakamın önüne korsak eşitlik sağlanmış olur…5=000 000 .5….
İşimiz fıkralara kaldı…Hem de yerli malı.. Biz kurguluyoruz…
Evrensel Müesses Nizam’ın efendilerinden biri; artık emir
almayan, emir veren; emredilen politikaları uygulayan değil,
82 “Irvın D. Yalom, Divan, çev Özden Arıkan, İstanbul, Ayrıntı, 1999,
sah.190
83 Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, çeviren:
Sevinç Sayan Özer, Ankara, İmge, 2005, sah. 553

43

kendisi politika yapan külhanbeyi liderimize soruyor: 5x5 kaç
eder… Bizim bıçkın külhanbeyi lider, cevap veriyor: Kaç et-
mesini emrederseniz, o kadar eder……. Efendim!
Hopi Kızılderilisinin tesbitlerini bir daha hatırla…:
“Amerikalılar, İnsanın kalbiyle değil de kafasıyla düşündüğünü
de öğretmişlerdi bana.” İslâm dünyasına da dinadamı-sözde
şeyh işbirliği, hatta konsorsiyumu ile “gönül”ün nasıl iptal edi-
leceği öğretildi… Ve böylece tüccar-şeyh çıktı ortaya… Zaten
İslâm rasyonel bir din değil mi? Mükellefiyetin ilk şartı, akıl
değil mi? Üstad’ı hatırladım: Filin kılı ile kedinin kılı aynı, öy-
leyse fil kedinin aynı… Çıkarım devam ediyor: Bir öyleyse
daha, öyleyse evde fil besleyelim…
Osmanlı Devleti’nin feodaliteye, asalet sınıflarının doğ-
masına engel olan şiir gibi Toprak Nizamı ve sosyo-ekonomik
yapısı… XVI: yüzyılın ilk yarısı Sistemin bozulmaya baş-
laması…1624, memuriyetlerin açıkça ve müzayede ile satışa
çıkarılması 84 … 1632… “Yine Osmanlı sisteminde katiyen caiz
olmayan, tımarların kapıkulu eline geçmesi, mukataa, avarız ve
cizye gelirlerinin müteahhitlere iltizam olarak peşin para ile ve-
rilmesi.” 85 Ayan ve mütegallibenin ortaya çıkması 86 … “İngi-
lizlerle yapılan, 1838 Baltalimanı Ticaret Anlaşması sonucu it-
hal malların geleneksel lonca sistemini çökertmesi…” 87 1856
Toprak Kanunu ile sistemin tamamen ortadan kalkması… Bir
nevi özelleştirme… Duyunu Umumiye… “Jöntürklar arasında
iktisat konusunda farklı görüşler” 88 Ve asıl facia; iflas eden,

84 Niyazi Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, İstanbul, YKY yay. 2013, sah.
230
85 Age. Sah. 231
86 Yücel Özkaya, XVIII. Yüzyılda Osmanlı Kurumları ve Osmanlı Toplum
Yaşantısı, Ankara, KTB, 1985, sah.23, 44, 60
87 Ahmed Güner Sayar, Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması,
İstanbul, Ötüken, 2000, sah.309

44

kendini sadece nefsini savunmaya adamış zihniyet yapısı:
“Bütün mesele Batı’daki gelişmede düğümleniyordu. Ora-
daki gelişme yavaş kalsa idi, Osmanlı çok daha uzun bir
süre dayanmaya devam edebilirdi.” 89 Mehmet Genç, kuşak
olarak bizim ağabeyimiz durumunda olanların en akıllısı…
Takdir de, kıyas da sizin…
Cumhuriyet’in soygun zihniyetinin laboratuar test sonu-
cu: “Eğer devlette bir iş görülecekse ve bu işten bir komisyon
alınacaksa, Gazi’nin yakınları ve tanıdıkları dururken, bu ka-
zanç neden kendisinin de rejimin de düşmanı olanlara kaptırıl-
malı idi?” 90 Yerli imara yıllarca hâkim olanlardan biri, Anka-
ra’ya on parasız gelmişti. Yüzbinlerce lira kazandı ve parasını
Amerika’ya aktardı. 1945’te New-York’a gittiğim vakit, Anka-
ra’daki ecnebi inşaatından çalan bir mühendisle onun şirket
kurmuş olduğunu öğrenmiştim. Mesele basit değil midir? Bir
dönüm içinde bir kırevi disiplinine göre bir metre arsa fiyatının
bir lirada karar kıldığını düşünürseniz, aynı yerde bitişik ve
dört katlı apartman sistemi bu fiyatı on liraya, yirmi liraya çı-
karır. Müsaadeyi verenler spekülayoncularla ortaktırlar. Onun
için nerede arsacılar lehine bir plan değişikliği duyarsanız,
hemen hırsızlığa hükmediniz. Ankara’da milyonlar çalınmıştır.
İstanbul’da milyonlar vurulmaktadır.
Sabit olmuştur ki, Mustafa Kemal, şapka ve latin
harfleri devrimlerini başarabilecek kadar kuvvetli bir idare
kurmuş, fakat bir şehir planını tatbik edebilecek kuvvette
bir idare kuramamıştı.” 91

88 Şevket Pamuk, Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadî Tarihi, İstanbul, T. İŞ B.
Yay. 2012, sah.164
89 Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, İstanbul,
Ötüken, 2000, sah. 212
90 Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul, Bateş, 1984, sah.455
91 Age. Sah. 428

45

Bir alıntı daha: “….Cumhuriyetin geniş devlet desteği
ile özel sanayici yaratma politikası, zenginler hatta şeker kral-
ları yaratmış, ancak büyük sanayiciler yaratamamıştır.” 92
Şapka için omuz üstünde baş, duvar üstünde taş bırak-
mayanlar, nasıl oluyorda hırsızlığa, suiistimale engel olamı-
yorlar?
1950’den itibaren, günümüzü ve geleceği de içine ala-
cak şekilde, Menderes’in sadece bir cümlesi durumu kâfi dere-
cede resmetmektedir: “Çalıyorlar birader, çalıyorlar. Ne di-
yeyim, Allah belasını versin! Ama ben ne yapayım? Ben
başvekilim, müfettiş değilim ki!” 93 Yufka yürekli mümin he-
men “adam haklı ne yapsın?” diyerek Menderes’i tezkiye etme.
Çünkü sözlü bir nakle göre Menderes’e “Vergi kaçırıyorlar”
dediklerinde: “Nereye? Rusya’ya mı ?” diye sormuş!
Sonra materyalist bir zihniyetle düşünme, kimi maddî
değerlerin, kimi de psikolojik unsurların peşinde… İktidar, üs-
tün olma ve hükmetme, şan, şöhret, cenazesinin mutantan 94 bir
törenle kaldırılması ve hatta ölümsüzlük… Bülent Ecevit, diye
bir adam vardı… Hiç kimse para yediğini söyleyemez… Fakat
dönemi, belkide tüm dönemlerin en çok suiistimal yapıldığı,
para yenildiği dönem… Ve Ecevit o iktidara sahip olabilmek
için haysiyetini, onurunu feda etti… Güneş Motel’de milletve-
kili pazarı kuruldu, müşterisi de Ecevit! Niçin namusuna, şere-
fine kıydı Ecevit? İktidar, üstün olma ve hükmetme, şan, şöh-
ret, cenazesinin mutantan bir törenle kaldırılması, ölümden
sonra isminin yaşaması….
Bize göre suiistimal yapanın da, elde edebilmek için bü-
tün kutsallarını, mukaddeslerini feda edenlerin de son tahlilde
92 Doğan Avcıoğlu. Nakleden: Şafak Altun, Yolsuzluğun 100 yıllık Tarihi,
İstanbul, Agora, 2004, sah. 79
93 Şevket Süreyya Aydemir. Nakleden: Şafak Altun, sah. 146
94 Tantanalı, depdebeli, şatafatlı, gösterişli….

46

amacı “para” değil! Maddî faktörler değil! İstediği paranın ya-
rattığı sinerji… O da “Para” ile psikolojik unsurları satın alma-
ya çalışıyor… Üstün olma ve hükmetme, başkasının para yo-
luyla rızasının satın alınması… Bizzat para veya onun sihirli
gücüyle… Sanki paranın mistik, majik, metafizik bir gücü
var… Hepimizi dertop edip görünmez bağlarla bağlıyor…. Bü-
tün irademize haciz koyuyor… Bir memurun maaş almadan
önceki psikolojik durumu ile aldıktan sonraki durumu! Parasız,
borçlu insanın caddede yürmesi bile farklı!
Bir arkadaş bir Amerikan Derneği’nde lisan kursuna gi-
der… Bütün hocalar Amerikalı… Talebeler de iş güç sahibi ki-
şiler… Amerikalı hoca elinde dosya herkesin işini soruyor, not
alıyor… Sıra buna gelir. “İşiniz?”, bu da normal olarak cevap
verir… “Akaryakıt istasyonum var!” Amerikalı tekrar sorar,
hayret ifadeleri ile karşılar… Ondan sonra izzet, ikram… Niha-
yet hoca değişir, yeni gelen hoca dosyaya bakar, hayretle teyid
ettirir… “Evet, akartakıt istasyonum var!” Yine hayret ve tak-
dir ifadeleri… Fakat biraz daha konuşunca mesele anlaşılır…
Amerikalılar bunun petrol kuyusuna sahip olduğunu sanıyor-
larmış… Kazanılan prestij onun içinmiş… Hâlbuki Amerikada
bizim anladığımız manadaki akaryakıt istasyonları, zenginlere
değil, sıradan insanlara aitmiş…O na kadar ki kişilik trendleri 0
(sıfır) ile çarpılıyor!... Ve insan olarak siz yoksunuz! Kâğıtlar
yeniden karılıyor… Yeniden bir değerlendirme!
Paranın ezeli ve ebedi imajını hissettirmeye çalıştık…
Fakat özellikle 1970’li yılların kapitalizmi “kumarhane Ekono-
misi” olarak nitelenmiş ve “Bu yeni sistem Keynesyen refah
devletine karşılık, paranın hayatın her alanında belirleyici
olması ……… ile tanımlanıyor.” 95 Artık çağımızda para:
{…….. başlı başına para olarak bir işlev yüklenmiştir. Para
tüm “nesnelerin soyut özü”, “mübadele biçiminde elle tutulur
95 Fuat Ercan, Para ve Kapitalizm, İstanbul, Devin, 2005, sah.250

47

cisimleniş biçimi” olmasına bağlı olarak başlı başına bir amaç
haline gelmesi ve para olarak para konumuna geçmesi para so-
rununun kapitalizm için bütünsel bir öneme sahip olmasına se-
beb olmuştur.” 96
Fakat bu anlattıklarımız “görene görene, köre ne köre
ne!” Çünkü para, iktidar ve onların gücünü algılayabilecek özel
enstrümanlara ihtiyaç var… Güneşi görebilmek için de göze ih-
tiyaç var! “Para gözü”n açık olacak… “Gönül gözü”n kapalı…
Yoksa trene bakar gibi bön bön bakarsın! Allah rahmet eyle-
sin Üstad kadar paraya, sahibine ve gücüne dürbünün tersi
ile bakan bir insan görülmemiştir…
Yine altmışlı yıllar… Bir münasebetle, tam hatırlamı-
yorum “dergi” için olabilir, “Müslüman zenginler”le bir top-
lantıdayız, Erenköyü’nde bir evde… Ben de çantacıbaşıcısı
olarak Üstadın yanındayım… (Rahmetli çanta taşımazdı… Ben
“ibrikcibaşı”ndan mülhem kendime bir statü yarattım… Çan-
tacıbaşı… Malum eskiden umuma mahsus abdesthanelerde
akarsu yok! Biz o günleri göremedik… Adam giriyor bakıyor,
güzelce sıra ile dizilmiş ibrikler… İlk sıradakini alıyor… Gö-
revli birden tepki gösteriyor… “Bırak onu! Sondakini al!”
Adam “velahavli” diyor, dalaşmamak için elindekini bırakıyor,
onun dediğini alıyor… Bir başka gün yine geliyor, görevli ile
muhatap olmamak için bu sefer en sondakini alıyor… Görevli
birden celalleniyor… “Bırak onu! İlk ibriği al!” Artık adam da-
yananamamış: “Be birader! Geçen gün geldim ilk ibriği aldım,
bırak onu sondakini al dedin, şimdi sondakini alıyorum, ilkini
al diyorsun, nedir bu zulüm? Niye insanlara zulüm yapı-
yorsun?” Cevap sozsuz derecede insanî, yani insana ait: “Sen
istediğin ibriği aldıktan sonra, benim burada ibrikçibaşı-
cılığımın ne kıymeti kalır?) Görüşmenin bir safhasında Üstad

96 Age. Sah.316

48

indifa etti! Bir yanardağ gibi… Hepsine birden: “Bana bakın,
bana! Hepiniz ayağınızdaki donu bana medyunsunuz!”
Maalesef not tutmadığım için hatırladığım kadarı ile
naklediyorum… Tarihi yaşıyormuşum farkında değildim! Her-
halde o günün anlı şanlı “Müslüman zenginler”inin hepsi orada
idi!... Müstakbel Fetullah Gülen kurbanları… Burada Fetullah
bir remz… O kadar çok Fetullahlarımız var ki, ona acımaya
başladım… Paranın aklı var! O gideceği yeri bilir!... Bütün va-
kıfların, derneklerin, cemaatlerin, tarikatların paraları da kanat-
landı, gitti, son tahlilde siyonizme himmet ediyor, hizmet edi-
yor… Kuşkusuz merak ediyorsunuz, ne cevap verdi o günün
muktedirleri Üstad’a… Cevabı sizden esirgemiyeceğim…. Ce-
vapları: Tıssssssssssssss!
Burada Hacı Nazif’le, Muammer Bey’i kadirşinaslık
borcu olarak rahmetle anmak mecburiyetindeyim!... Galiba, an-
ladığım kadarı ile o zamanın ”Müslüman en zenginleri” idi-
ler… Yalnız, dikkat buradaki “en”, “zenginliği” niteliyor…
Muammer Bey işini gücünü bırakmış “Sabah”ın başına gelmiş
hizmet için… Gerçekten kâr değil, çok zarar etti… Bazı hatı-
ralar çok derin iz bırakmış, halen aynı yoğunlukta yaşıyorum…
Bir gün Üstad “Sabah”ta… Çantacıbaşıcısı olarak ben de ya-
nındayım… Muammer Bey’i tenkit etti, etti, etti… Konu gaze-
tenin yönetimi… Tam hatırlayamıyorum, ama muhtemelen Üs-
tad’ım eleştirilerinde haksızdı… En sonunda yine indifa, yanar-
dağ patladı: “Ulan Muammer sen bir eşeksin!” Cevabı merak
ediyorsunuz… Öteki yüzünü çevirdi ve “Üstadım, bu tarafa da
vurun!”
Gerçekten duygulandım… “Acaba herşeye rağmen o
günkü zenginlerin minnacıkta olsa bir asaleti vardı!” desem,
demiyorum… Ama desem mi acaba? Bir Rifat Bey… Ötekiler
kadar asil değildi ama yine de… “Ali, görüyor musun şu adam
parayı o kadar sever ki….” Diye başlayan muhabbetler… Mu-

49

hatabı için pek de talı olmayan… Yine romantizme kapıl-
mayın! “Para” aynı para… Her zaman! Nasıl içki şişede dur-
duğu gibi durmuyorsa, parada kasada durduğu gibi durmu-
yor!.... İşte paranın mistik gücü!... Bugünün zenginleri neoli-
beral ethosa sahip… Özal ve Erdoğan’ın rahle-i tedrisinden
geçmiş… Vazgeçtim!... İnsan aynı insan! Farkı yok! İktidar!
Apartman başkanlığına seçilen birinin hanımının yürüyüşü bile
değişiyor…
Galiba 1960’ların ilk yarısı… MTTB ilk defa “bizim”
tarafımızdan ele geçirilmiş… “Bozkurt’lu dönem”…. Bir heyet
halinde Anakara’ya Başbakan’ı ziyarete gittik… Başbakan De-
mirel… Futbol sahası gibi bir oda… Kocaman… O sıra bir tar-
tışma çıktı… Galiba Malatyalı Abidin adında yiğit bir arkada-
şımız vardı… Nasıl oldu, bilmiyorum… Demirel, Abidin’e:
“Sen bana saygı duymaz mısın?” diye sordu… Abidin: “Git
yav! Sen kimsin ki ben sana saygı duyacağım!” Ortaya atom
bombası düştü… Abidin devam etti, “Sana değil de ben müslü-
man terbiyesi gereği senin yaşına hürmet ederim!” O günkü
devlet… Abidin’in “sen”li konuşmaları…
Ve o gün Makar Devuşkin’i gördüm Demirel’in yanın-
da… Dostoyevski görse kıskanırdı… Dostoyevski’nin yarattığı
Makar Devuşkin, “insancık” ama son tahlilde yine de “in-
san”… Yine de saygı uyandırır… Benim gördüğüm bir fare…
O günün İçişleri Bakan’ı, “zehir hafiye lakaplı”, muktedir, dev-
letlû Dr. Faruk Sükan… Empati sağlayın… Sadece Abidin de-
ğil! Herkes birtakım eleştirilerde bulunuyor! Nihayet bize göre
Demirel, mason Demirel… O anda karşımızda zor durumda…
Faruk Sükan neredeyse her itiraz edenin yanına geliyor: “Be-
yefendi’yi yanlış anladınız!” sahte tavrı içinde ortalığı yatıştır-
maya çalışıyor…. İşte o anda tiksindim! Demek ki tanrılar ka-
tında iklim bu!

50

O sırada aramızda ismi İlhan olabilir, Teknikerler Der-
neği başkanı bir arkadaş vardı… O, bizim gibi değil, “Demi-
relci” idi. “Üslûb-u beyân aynıyla insan!” Müeddeb bir tazda,
“Muhterem Başbakanım!” diye söze başladı…İyi niyetle, tek-
nikerlerin sorunlarını anlatıp, kendince çözüm yollarını arz edi-
yor…. Fakat baktı sözleri etkisiz! “Muhterem Başbakanım!
Eğer bu sorunlarımız çözülmezse, bazı arkadaşlar, İstanbul’-
dan, Ankara’ya yürümek istiyorlar….” Dedi… Aynı o müed-
deb uslûbla…. Arkadaşaların yumrukları ile abandone olmuş,
dağılmış Demirel, birden parladı: “Ayakkabılar sizin, yol dev-
letin… Yollar yürümekle aşınmaz!”
Anlaşılacağı üzere gayet iyi niyetli bir talebe, bir devlet
adamına yakışmayan bir tutum… En hafif tabirle aymazlık…
Büyüklerimiz ne demiş, hatırlayalım: “Üslûb-u beyân aynıyla
insan!” Ondan sonra bu söz üzerine ne felsefeler (!) yapıldı…
Demirel’in “demokratlığının” argümanı olarak arz-ı endam etti
sahnede! Ve politik kaynaklı “iktidar”ların aczine acıdım!
Çağrışımlar, Kuzey kutbundaki buz kütleleri gibi güldür
güldür yıkılıyor… Şuur alanına ulaşanlar eriyor… Kalemimi-
zin ucundan damlıyor…. Hâsılı biz, paradan, siyasetten gelen
“iktidarı” bir türlü anlayamadık, saygı duyamadık! Hep “saadet
çubuğu”nun verdiği “iktidar” olarak gördük…
Belkide “gerçek iktidar” aldığı ile değil, verdiği ile
ortaya çıkar! Belkide “gerçek iktidar”, bir insanın “imanı”
uğruna verdiğidir!... Belkide “gerçek iktidar”, bir insanın
“imanı” uğruna vazgeçtikleridir… Vazgeçtiklerinin topla-
mıdır! Ben “gerçek iktidar”ın ne olduğunu, ağırceza mah-
kemelerinde, aslanlar gibi kükreyen Necip Fazıl’da gör-
düm! Hayatının tümü vazgeçişti! İmanı uğruna yaptığı fe-
dakârlıkları kasdediyorum! Bütün kaygıları yaptıklarının
Cumhuriyet Kanunlarına uygun olduğunu isbat için, Cumhu-

51

riyet hâkimlerinin önünde efelenmelere rağmen, son tahlilde
boyun büken, Said Nursî’de, nurcular da görmüyorum!
600 yıllık süreçteki arızaların muhasebesini ve özetini
yaparken, askeri bürokrasinin yasaları kullanarak elde ettiği
maaş ve sosyal imkanları ve OYAK’ı da unutma …. Her yasal
olan etik midir? Stalin o kadar zulümleri yasasız mı yaptı? Ha-
yır! Hepsi yasaldı… Kendi çıkardığı geniş yoruma müsait ya-
salara dayanıyordu… Yine yoruldum zihnen, halk irfanına
muhtacım: “Minareyi çalan kılıfını hazırlar….”…… TUSİAD’ı
da unutmayalım… Ve hatta MÜSİAD’ı da ekleyelim..
Hiç aklımızda olmadığı halde düşünme süreci, çağrı-
şımlar bizi bu noktaya getirdi… Çok kısa bir özetin özeti… Ne
demek istiyoruz…? 600 yılın kısa muhasebesini yapmaya ça-
lıştık… Hepimiz, ama hepimiz, geçmişimiz ve geleceğimizle
bu iklimin içinde yaşadık, yaşıyoruz… Daha doğrusu onun ze-
hirli havasını teneffüs ediyoruz… Dolayısıyla bu kirli havadan
masun kaldığımızı iddia edemeyiz… Özellikle kitle, yığın ken-
di davranışları üzerinde etkili olan insanlar konusunda çok dik-
katli olmalı! Çünkü bu zaman diliminde, prestij sahibi olan in-
sanlarda bir şekilde sürecin içinde yer aldılar. Alıyorlar… Fe-
tullah Gülen tecrübesinden sonra herkes bir daha düşünmeli…
Grubun bütün maddî kaynakları doğrudan doğruya Ekümenik
Müesses Nizam’ın kontrolünde… Siyonizmin “hizmet”inde…
Bu arada Üstad’ın 1948’de Büyükdoğu dergilerinde
“İktidar Bizde Olsa Ne Olur?” başlıklı bir yazısı var… Bu-
güne kadar tartışılmıyan şu cümleyi dikkatinize sunarım: “Şah-
sî servet, kara mazisi bakımından evvelâ topyekûn devlete
geçecek ve sonra oradan dağılacağı şekilde fertlerin ola-
cak... Servet ve sermaye dehhâmesine yüzdeyüz mâni ve
ana köke bağlı iktisadî nizam...” 97

97 Büyükdoğu, 12 Mart 1948

52

Maalesef Müslümanlar bu altıyüz yıllık süreç içinde
statükoculuğun temsilcisi oldular! Ve halen bu tutum İslâmı da
aşan başat değer durumunda! Zaten Müslümanlar hiçbir zaman
bırakın inkılâpçı olmayı, böyle bir fikirden haberdar bile ola-
madılar… Hatta özlemini, hasretini duyan kaç kişi var? Kısa-
cası onun için Üstad’ın alenen yazıp, savaşını verdiği, meşa-
lesini yaktığı temel düşünceleri has oda sırrı olarak, bir mini-
büslük ve hatta belkide biribirinden habersiz birkaç bi(r)
sıkletlik keyfiyete haps olup, kaldı… Çünkü gâvur üretiyor,
Müslümana canı bahâsına bunları savunmak, fedailiğini
yapmak kalıyor… Bu fikir fedailiği değil, mafya fedailiği!
Sonrasında avucuna sıkıştırılanla yetiniyor!... Bugün Batı’da
neo-liberal düşüncelerin yeniden muhasebesi yapılıyor, eleş-
tiriliyor, ama Müslümanlarda “çıt” yok!
Yukarıda zikrettiğim, merhum Üstad’ımın inkılâp ça-
pındaki fikirlerinin tahliline bu kitapta girmeyeceğim! Belki
birgün! Batı’daki seçimleri takip edin!
Daha önce sözde İslamî önderler hakkında ifade ettikle-
rimizin mütemmimi olarak, onlar her konuda âlim(!). Her so-
ruya cevap verirler, her meseleye burunlarını sokarlar… Böy-
lece ümmet üzerinde çok zararlı etkileri oluyor… Hâlbuki ör-
nek almamız gerekenler var. Meselâ: {İmam Malik, kendisine
bir mesele sorulduğu zaman, suali sorana: “Sen git, ben ona bir
bakayım” derdi. Adam gider, o, meseleyi tekrar tekrar ele alır-
dı. Kendisine niye böyle yaptığı sorulduğunda o ağladı ve
“Ben bu meseleler yüzünden çok dehşetli bir günüm olacağın-
dan korkmaktayım.” dedi……….. Bazen kendisine elli mesele
sorulur, onlardan hiçbirisine cevap vermezdi} 98 Bir örnek daha:
{Ukbe b. Müslim şöyle demiştir: “İbn Ömer ile otuz dört ay ar-

98 Ebu İshak Eş-Şâtıbî, El- Muvâfakât, Türkçesi: Mehmet Erdoğan,
İstanbul, İz yay. 2010, sah. 4 /289

53

kadaşlık ettim. Çoğu zaman soru sorulduğunda “bilmiyorum.”
derdi.} 99
Nitekim incelemedikleri, bilmedikleri, anlayamayacak-
ları konularda bile nasıl hiç hassasiyet göstermeden yazdıkla-
rını, bir gâvurun, Fahr-i Kâinât Sallallahü Aleyhi Vesellem
hakkında, bir Müslümanın kabul etmesi mümkün olmayan tes-
bitlerine nasıl alkış tuttuklarını görmek istiyorsan Said Nur-
si’nin, Hutbe-i Şâmiye, Gençlik Rehberi isimli kitablarını ve
Osman Topbaş’ın, Altınoluk’ta yayınlanan “Rasûlullah'ın Ör-
nek Sîreti” 100 isimli yazısını oku! Ve de arkasından onların
methettiği Thomas Carlyle’ın “Kahramanlar” isimli kitabını…
Bir kâfire verilen pâyeleri gör! Nice muannid filozoflar mı si-
zin etkinizde kalıyor? Siz mi onların etkisinde kalıyorsunuz?
İstersen önce Carlyle’ı oku, sonra bizim dahi(!)leri….
Said Nursî Carlyle hakkında şöyle bir tesbitte bulunu-
yor: {Hem Amerika’nın en yüksek ve en meşhur filozofu olan
Mister Karlayl dahi aynen Bismark gibi demiş “Başka kitaplar
hiçbir cihetle kur’ân’a yetişemez. Hakikî söz odur. Onu dinle-
meliyiz.” diye kati karar vermesi ve Nurların da her tarafta fü-
tühâtı ve ileri gitmesi büyük bir fâil-i hayırdır ki: Ecnebide çok
Bismarklar ve Mister Karlay’lar çıkacaklar ve emâreleri de var
diye, Nurculara bir bayram hediyesi olark takdim ediyoruz ve
Bismark’ın fıkrasını leffen gönderiyoruz. Umuma Selâm…} 101
Yine {Carlyle “Kur’ân’ın ulviyeti, onun cihan-şümul hakika-
tindedir.” Dediği zaman, şüphesiz, doğru söylemişti.} 102 Yine
{İşte yüzer misâllerden iki misal: Birincisi: Ondokuzuıncu As-
99 İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lâmü’l Muvakkı’în, Türkçesi: Pehlül
Düzenli, İstanbul, Pınar yayınları, 2013, sah. 4 / 209
100http://dergi.altinoluk.com/index.php?sayfa=yillar&MakaleNo=d136s01
6m1
101 Said Nursî, Gençlik Rehberi, İstanbul, 1958, (Aldığımda el yazımla
attığım tarih: 195?) , sah. 46
102 İşârâtü’l-İ’câz’dan. Risale-i Nur Külliyatı: 2 / 2310

54

rın ve Amerika Kıt’asının en meşhur feylozofu Mister Karlayl,
en yüksek sedasiyle, çekinmeyerek feylozoflara ve Hristiyan
âlimlerine neşriyatıyla bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle
yazmış: “İslâmiyet gayet parlak bir ateş gibi doğdu. Sair dinleri
kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak İslâmiyetin hak-
kı imiş. Çünkü sair dinler -fakat Kur’an’ın tasdikine mazhar ol-
mayan kısmı- hiç hükmündedir”} 103
Şimdi Said Nursî’nin bu kadar meth ettiği yazarın kita-
bından, Müslümanları fazla rencide(!) etmeyecek birkaç satır
arz ediyorum, Thomas Carlyle’ın kitabından, Kur’an hakkında:
“Karışık, usanç verici bir düzensizlik, anlaşılması güc, bitmez-
tükenmez tekrarlar, insanın soluğunu kesen uzunluklar, karma-
karışık ifadeler; kısacası çekilmez bir saçmalık! Bir Avrupalı
Kur’ân’ı ancak vazife hissinin baskısı altında okuyabilir. Tıpkı
devlet arşivlerindeki okunması güç evrak yığınları gibi.” 104 .
…… Ve Fahr-i Kâinat hakkında: “Vahşi, eğitilmemiş, hatta
okuma-yazma bile (vurgular bana ait. A.B.) bilmeyen, fakat
kendisini kelimelerle anlatabilmek için vargücünü harcayan
ateşli, samimi bir ruhun eseridir. Evet, gerçekten de soluk so-
luğa bir çabayla merâmını anlatmaya uğraşır, karmaka-
rışık düşüncelere boğulmuştur.…..” 105
Dikkat ederseniz “Vahşi, eğitilmemiş, hatta okuma-
yazma bile bilmeyen” En hafif ifadesi ile tahfif, hatta hakare-
tâmiz… Şüphesiz Hazreti Muhbir-i Sâdık Aleyhisselâm ümmî-
dir 106 … Ve bu durumun da bizler için ayrı bir önemi var…
{Hz.Peygamber’in ümmîliğinin kelimenin “okuma yazma bil-
meme, eğitim almamış olma” biçimindeki anlamına uygunluğu
103 Said Nursî, Hutbe-i Şâmiye, ( El yazımla attığım tarih: VII. 963, sah. 25
104 Thomas Carlyle, Kahramanlar, çev. Behzat Tanç, İstanbul, Kutluğ Yay.
1976, sah. 109
105 Age. Sah. 111
106 A’râf Suresi: 7 /157-158, Ankebût Suresi. 29 / 48, Cuma Suresi: 62/ 2

55

konusunda müfessirler arasında görüş ayrılığı yoktur. Tahsil
görmemiş bir ümmî iken Kur’an gibi bir kitab getirmiş olması
onun mucizesi kabul edilir. Bu sebeble başkası için bir eksiklik
sayılan ümmîliğin Resûl-i ekrem için bir meziyet kabul edildiği
vurgulanır.} 107 Nitekim “Hz.Peygamber’in ümmî olması; onun
insanlara aktardığı bilgilerin akıl, tecrübe ve duyu organlarıyla
elde ettiği bilgiler olmadığını, çünkü onun bu anlamda tahsil
görmediğini, tebliğ ettiği bilgilerin yüce kudrete, ilmi sınırsız
Yaratıcı’ya dayandığını ifade eder.” 108 en-Nehhâs’dan şu mü-
talaâyı da ekleyelim. “Bu âyet-i kerime (Ankebût Suresi.
29/48) Kureyşliler için onun peygamberliğine bir delil teşkil
ediyordu. Zira o ne okuması, ne yazması vardı, ne de kitab eh-
liyle oturup kalkardı, Mekke’de kitab ehli yoktu. Bununla bir-
likte onlara peygamberlerin ve önceki ümmetlerin haberlerini
getirmişti. Böylelikle peygamberliği hususunda herhangi bir
şüphe ve tereddüt kalmamış oluyordu.” 109 Bir Müslüman için
bu bağlamda “ümmîlik” böyle yüce bir anlam ifade eder…
“Ümmi” mefhumu üzerindeki bu açıklamadan sonra,
tam da bu noktada bir parantez açmakdan kendimi men edemi-
yorum! Tarafımızdan anlaşılması mümkün olmayan, çok yerde
tekrar eden ifadelerden sadece birkaç örnek: “Risaletü’n-Nur
sair telifât gibi ulûm ve fünundan ve başka kitaplardan alınma-
mış. Kur’ân’dan başka me’hazı yok, Kur’ân’dan başka üstadı
yok, Kur’ân’dan başka mercii yoktur. Telif olduğu vakit hiçbir
kitap müellifin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya
Kur’ân’ın feyzinden mülhemdir ve semâ-i Kur’âniden ve
âyâtının nücûmundan, yıldızlardan iniyor, nüzul ediyor.” 110

107 M. Suat Mertoğlu, DİA, sah.42/ 309
108 İsmail Karagöz, Dini Kavramlar Sözlüğü, Ankara, DİB, sah. 672
109İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Terceme; M. Beşir
Eryarsoy, İstanbul, Buruc yay.1998, sah. 13/ 413

56

Ve yine: “Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel
kesret-i mütalâayla bazan bir günde bir cilt kitabı anlayarak
mütalâa ederken, yirmi seneye yakındır ki, Kur’ân ve
Kur’ân’dan gelen Risaletü’n-Nur bana kâfi geliyorlardı. Bir
tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitapları yanımda
bulundurmadım.” 111
Ve yine: “Kur’ân’dan başka hiçbir nokta-i istinadı
olmadığı….” 112 Ve benzeri ifadeler….
Birinci olarak, “…. kesret-i mütalâayla bazan bir gün-
de bir cilt kitabı anlayarak mütalâa ederken” Bu ifadeye kim
inanır? Yalan söylüyor. Üstadokuyucu olarak şunu söyleme
hakkını kendimde buluyorum ki; bir günde ciddi bir kitabın an-
cak sayfaları çevrilebilir… Teeddüben başka bir ifade kullan-
mıyorum…
İkinci olarak tekraren dile getirilen, hadisleri de içine
alan bu müstağni, serâzâd, aldırmaz, hercâî tavrı bize çok giran
geliyor… Nefs… Üzerine ne kadar toprak atarsan, yine fışkırır,
üstüne çıkar… Ucb? Kibir? Laik psikolojik argümanlar kullan-
mayacağım… Fakat bir kamaşma var! Kime karşı? Hâşâ!
Hadis uydurma konusundaki, Hazreti Muhbir-i Sâdık
Aleyhisselâm‘ın ikazı, itabı tüyler ürpertici…. Buhârî’de zik-
redilen; “Kim, benden, benim söylemediğim birşeyi söylerse, o
şimdiden cehennem ateşindeki yerine hazırlansın.” 113 Fakat Sa-
id Nursî’de hiçbir hassasiyet yok! Bunun için “hercâî” kavra-
mını kullandık… “Nur Risalelerinde birbirine karıştırılmış sa-
hih, zayıf, mevzu birçok hadis ve rivayet yer almaktadır. Bir-
kaç isitisna dışında, bunların kaynağı belirtilmemiştir… Biz,
110 Said Nursî, Şuâlar, Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul, Nesil yay., 1996, 1/
841
111 Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, age. 2 / 1600
112 Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, age. 2 / 1699
113 Harun Ünal, Uydurma Hadisler, İstanbul, Mirac yay. 2007, sah. I/ 32

57

gücümüz miktarınca Nur Risaleleri’ndeki bazı hadis ve rivayet-
lerini araştırdık, bunların zayıf ve mevzularını gösterdik” 114 Ve
yazar devam ediyor: “Araştırmalarımız neticesinde, Said Nur-
sî’nin herhangi bir hadis ve mevzuat kitabını ciddi bir şekilde
okuduğuna dair bir kanaat bizde hâsıl olmamıştır. Onun bu ko-
nudaki bilgisi, bir eğitime ve araştırmaya dayalı da değildir.
Zaten, kendisi de bunu risalelerinin muhtelif yerlerinde belirt-
mektedir.” 115 (Yazar kaynakları, sayfaları ile birlikte veriyor)
Bu arada, benim gibi Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat itikadı-
na sahip, basit, iddiasız, sıradan Müslüman şunu da bil ki: “İbn
Hacer’in de (V. 852/1447) dediği gibi, yalanın kasıtlı veya ka-
sıtsız söylenmesi arasında fark yoktur.” 116 Said Nursî; yeleleri
rüzgârda savrulan nefs atına binmiş, arkasına milyonları takmış
son sürat gidiyor!... Hâdî-i Mutlak Celle Celâlüh Hazretleri
cümlemize hidayet nasip etsin!
Thomas Carlyle’ın “Kahramanlar” isimli kitabına dönü-
yoruz… Kitabın genel konteksini dikkatle tetkik ve teemmül
ederseniz buradaki “Vahşi, eğitilmemiş, hatta okuma-yazma
bile bilmeyen, fakat kendisini kelimelerle anlatabilmek için
vargücünü harcayan ateşli …..” tasviri daha önce işaret ettiği-
miz gibi, en azından tahfîfi ifade ediyor… Benim bu tutumda
“tahfif” olarak nitelediğim yaklaşım, ihlâslı bir Müslüman için
tahkirdir. En azından bal gibi bir aşağılamadır…
Bir türlü anlayamadığım, kabul edemediğim; demokra-
si, bilimsellik, özgürlük, hoşgörü, objektiflik, nesnellik v.b. gi-
bi büyülü, Batı tarafından kutsanmış kavramların Müslümanla-
rın zihinlerinin ve anlam evrenlerinin kokuşmasına sebeb ol-
ması… Zihinler taaffün etti!... Çürüyen etin kokması… Leşin
114 Mustafa Gök, Risale-i Nur Külliyatına Eleştirel Bir Bakış, İstanbul,
Süleymaniye Vakfı yay. 2013, sah. 279
115 Age. 280
116 M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler, İstanbul, İFAV, 2012, sah. 78

58

kokması gibi… Sembolik olarak, sanki Batı megalapolislerinin
kanalizasyonları zihinlerimize akıyor! Dünyanın en büyük ya-
lanlarını arıyorsanız; yukardaki sıralamaya itibar ederseniz, ya-
nılmazsınız!
Ve Carlyle devam ediyor: “Bütün bunlar onu sürekli
bir girdap içinde tutuyor, ruhunun bir an bile sükûna ka-
vuşmasına imkân vermiyordu. Kolayca tahmin edilebilece-
ği üzere, uykusuz gecelerinde bu kasırgalar içinde çırpınan
ruhu kendisinde beliren herhangi bir ışığı Tanrı'nın gerçek
bir ilhamı olarak karşılıyordu. Onun için son derece kutsal
ve zorunlu sayılan bir karar, herhangi bir şeye aklı yatıp
bir hükme varışı ona Cebrail’in bir ilhamı gibi görünüyor-
du. “ 117
Ey üstadokuyucu! Sana hitab ediyorum! Üstadokuyucu!
Şüphesiz her insanın hatası olur…. Bizim karaladığımız, çiziş-
tirdiğimiz şu kitablarımızda Allâmü’l-ğuyûb olan Vacib Taâlâ
Hazretleri bilir, ne kadar hatalar yapıyoruz… Fakat sen de far-
kındasın ki; gözlerin kitaba karşı şerbetlendiği, beyinlerin ka-
bız, dil ve kalemlerin ishal olduğu bir dünyada; bu kitablar
emek ve çile mahsulü! Karşılıksız çek kullanmıyoruz! Her çe-
kin fazlaca karşılığı var!... Bir ömür verilmiş!... Kitap müta-
lâasına hala devam ediliyor! Ve ayrıca sıradan insanlar olarak
bizim “hata” yapma hakkımız da var, özgürlüğümüzde… Ama
bir insan muhatabına bir şeyler vehmettiriyorsa buna hakkı
yoktur… Bunlar da insan değil mi? Kitabı okursanız göreceksi-
niz yapılan “hata” mı “cinayet” mi? Hatta yukarda Thomas
Carlyle’dan yaptığımız alıntılar bile kâfi değil mi? Hele “hal”
iddiasında bulunan veya “şeyh” rolünü oynayan insanlar için
kabul edilebilir “hatalar” mıdır?
Buyrun! Said Nursi’nin sık sık kullandığı bazı ibareler!
“Adam” olanlara, ihsas etmek istediğini bana söyleyebilir misi-
117Thomas Carlyle, Kahramanlar, Sah. 112

59

niz? Tek tek kaynaklarını vermeye gerek görmüyorum! Zaten
malumu ilam olur… Tırnaksız veriyorum: Yazdırıldı, yazdı-
rılmış, ihtiyarsız, izin olmadığından yazılmadı, ihtiyarım
haricinde olarak uzun yazdırıldı, hikmetini de anlamadık,
belki bir hikmeti var diye öylece bıraktık, hakikattan haber
aldım, irade ve ihtiyarımla yazmadım, ihtiyarsız olarak te-
lif edildiğinden, beyana izin verilmedi, ihtiyarsız sevkedil-
dim, yazmaya izin verilmedi…
Artık öyle bir noktaya geldik ki; “şampiyon”luğu garan-
tilemiş gibi olan takımlara “şampi…” derler… Bir adım sonrası
“şampi….yon!” …. Burada “Vahi…..!” Bir adım sonrası
“vahi…..y”… Ne var ki, Allah, arılara bile vahyetmiyor mu?
Cenab-ı Hakk cümlemizi nefs-i emmâre-i a’zam’ımızın tasallu-
tundan korusun! Sadece birkaç satır daha Said Nursi’den: “Ve
hâkezâ… İşte bu hal gayet kuvvetli bir işâret-i gaybiyyedir
ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rıza dairesinde, hem inâ-
yet altında bize Hizmet-i Kur’aniye yaptırılıyor.”
İşte bu noktada şöyle bir soru sormaya hakkımız yok
mu? Size “yazdıran”ların, “haber aldıklarınız”ın, “beyana izin
verenler”in, sizi “ihtiyarsız “ olarak kullananların, sizi enforme
edenlerin Batı kültürleri biraz eksik mi? Nasıl böyle azîm bir
hata yaptırıyorlar? İkinci soru: “Sizi istihdam edenler, bu cina-
yet çapındaki hatalarınızdan dolayı, iş akdinizi fesh etmezler
mi? Ve benzeri sorular… Şeyhlik numarası yapanlara da soru-
yoruz… Nasıl olurda her satırı küfür olan bir metni ve müellifi-
ni böyle meth edebilirsiniz? “O'nun bu kemâlini, insaflı
gayr-i müslimler bile takdîr ve tasdîk mecbûriyetinde kal-
mışlardır.” diyor, Tobbaş efendi… Be hey gafil! Be hey za-
lim! Be hey hayâsız! O, “insaflı gayr-i müslimin” (!) bir
cümlesini kabul etsen kıpkızıl kâfir olursun! (Söz konusu
yazının kaynağını yukarda verdik!)

60

“Kıpkızıl kâfir”… Nakşî bir dedem vardı… O rahmetli-
den duyduğum bir ibare… Nakşîlerin Şeriat-ı Garrây’-ı İslâ-
miyye, Şeâir-i dîn-i İslâm konusundaki hassasiyetleri tahminle-
rin fevkindedir, malumunuz olduğu üzere! Eğer köşede, kuytu-
da sözde değil, özde nakşi varsa bu “kıpıkızıl kâfir” ibaresini
anlarlar…. Masivânın içinde boğulmuş sözde Nakşiler, anla-
mayı bir tarafa bırakın; anlayamayacaklarını bile anlayamaz-
lar!...
Şunu da işaret etmek isterim ki; Topbaş’ın iki ciltlik or-
ta-lise seviyesinde bir kitabı var… “Hazret-i Muhammed Mus-
tafâ, Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem” İkinci cildde, “Savaşa İzin
Verilmesi” 118 diye bir bölüm var… Ben bu kitabı üstad okuyu-
cu olarak mütalâa ettiğimde, bu bölümle ilgili şu notu düşmü-
şüm, zamanında: “Savaş yok, diyecek diyemiyor!” Bu kitapla-
rın faydadan hali olduklarını söylemeyeceğim… Çünkü ilko-
kullar her zaman açık! Ama örnekte görüldüğü gibi Şeriat-ı
Garrây’-ı İslâmiyye şuurunu gölgelemeseler, körletmeseler!
Ayrıca Thomas Carlyle (Ecclefechan,1795-Londra,
1881) Said Nursi’nin sandığı gibi Amerikalı da değil, filozof da
değil! Tobbaş’ın sandığı gibi İngiliz de değil (İskoç), âlim de
değil, hakîm de değil! Tarihçi, tenkid, biyografi yazarı… Özel-
likle Alman edebiyatı üzerine çalışmış… İskoç olsa ne olur?
İngiliz olsa ne olur? Amerikalı olsa ne olur? Umurumda
değil! Tek amacım tanrılarınızın ne kadar yalınkat, temel-
siz bilgilerle, emeksiz, çilesiz yalan-yanlış yazdıklarını işa-
retetmek… Ve hatta isbat! Kendinize entelektüel tanrılar
bulun bari! Kendinize yalan söylemeyen rabler bulun!
Burada bizi birinci derecede ilgilendiren, “fikir namu-
su”…. İkinci derecede “yalan!” Fakat kısa bir ikaz bu konu-
da…
118 Osman Nûri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafâ, Sallâllâhu Aleyhi
ve Sellem, İstanbul, Erkam, 2005, sah: 2/ 76

61

{Safvân bin Süleyman radiyallahu anh’dan: Dedi ki:
“Ey Allah’ın Resûlü! Mü’min korkak olur mu?”,
“Evet olabilir” buyurdu. Şöyle denildi:
“Peki mü’min cimri olur mu?”,
“Evet olabilir.” Buyurdu.
“Mü’min yalancı olabilir mi?”
“Hayır asla!” buyurdu. 119
İmanın amelden bir cüz olmadığı, itikadında olan bir
Hanefi Müslüman olarak bu hadis-i şerif beni çok sarsar eski-
den beri…. İman-amel ilişkisi… Amelsiz iman? Fanussuz bir
mum rüzgâra ne kadar mukavemet edebilir? Kalbde meydana
gelen lekeler? Tek tek parmakların kapanması? Azîm mesele-
ler! Yalan!.. Yalan!.. Yalan!.. Evet! Bazı insanlar, bazı mükel-
lefiyetlerden muaf olduklarını iddiaedebilirler… Fakat Şerîat-ı
Mutahharada ve onun sınırları içinde neş vü nema bulmuş Tari-
kat-ı Aliyye-i Nakşibendiye’de böyle ibaha anlayışı yoktur.
Ayrıca “adam” olun! “Ebrar zümresinin hasenatı, mukarre-
bin zümresinin seyyiatıdır” 120 Sizlere bakınca ben ve benim
gibi, iddiasız, hiç değilse İslâmı yaşayamamanın çilesini çeken
Müslümanlara gurur, kibir geliyor! Ne biçim insanlarsınız siz,
yâhû?
“Adam” olun! Ayrıca unutmayın ki: {Ebû Hureyre radi-
yallahu anh’dan. (Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem bu-
yurdu:) “Kişiye yalan olarak her duyduğunu anlatması ye-
ter!”} 121 Kulaktan dolma, yalan yanlış bilgilerle Ümmet-i Mu-
hammedi zehirlemeyin! Ayrıca şunu da bilin ki; sizin gibi yal-
nız zanla hareket ederek, Ümmet-i Muhammed’in zihinlerinde
119Rûdânî, Cem’ul-fevâid, çev. Naim Erdoğan, Anklara, 2 Kaynak
Yayıncılık, tarihsiz, sh 4 / 257
120İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, çev. Abdülkadir Akçiçek,
İstanbul, Çile yay. 1977, sah: I/ 298
121Rûdânî, Cem’ul-fevâid, 4/ 257

62

iğtişaş meydana getirenlerin istismarını önlemek için makyajla-
rını silmek de “gıybet” değil…
Kıssamıza dönüyoruz…. {Talut ordusunu harekete ge-
çirip sefere çıkınca askerlerine şöyle dedi: “Allah sizi, bir ır-
makla imtihan edecektir. İmdi onun suyundan içen benden sa-
yılmayacak; Sadece avucuyla aldığı miktar muaf olmak üzere,
kim onun suyunu tatmazsa o da benden sayılacaktır.” derken
onların pek azı hariç, varır varmaz ondan içtiler. Talut ile ya-
nındaki müminler ırmağı geçince O vakit beri yanda kalanlar
“Bugün bizim Câlut ve ordusuna karşı duracak takatimiz yok-
tur” dediler. Ölümden sonra diriltilip Allah’ın huzuruna çıka-
caklarını bilenler ise şöyle dediler: “Nice küçük topluluklar
vardır ki, Allah’ın izniyle, büyük cemaatlere galip gelmiş-
tir. Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.”} 122 Ölümden
kaçmanın mümkün olmadığına, birgün diriltilip Allah’ın huzu-
runa çıkarılacaklarına iman edenler, “Allah sabr-ü sebat eden-
lerle beraberdir, dediler- Zaiflerin kalblerine de kuvvet verdi-
ler” 123 Bir Müslüman daima imkânlar âlemini aşan unsur-
lara inanır, güvenir! Ümit eder!
{Talut’un beraberindeki müminler ise Câlut ile or-
dusuna karşı çıkınca dediler ki: “Ya Rabbenâ, üstümüze
gürül gürül sabır yağdır, Ayaklarımıza sebat ver ve kâfir
topluluğa karşı bizi muzaffer eyle!”} 124 Cenab-ı Allah onla-
rın duasını kabul buyurdu, “Derken Allah’ın izniyle onları boz-
guna uğrattılar. Dâvud Câlut’u öldürdü, Allah ona hükümdarlık
ve hikmet verdi ve dilediği birçok şey öğretti. Eğer Allah bazı
insanların şerrini bazıları ile önlemeseydi dünyadaki nizam bo-

122 Bakara Suresi: 2/ 249
123Dersiamdan “Elmalı”lı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili,
1935,sah I/ 835
124 Bakara Suresi: 2/ 250

63

zulurdu. Lâkin Allah âlemlere büyük lütuf ve inayet sahibi-
dir.” 125
Zuhaylî; “Ayetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler” baş-
lığı altında on maddede çok güzel bir biçimde izah ediyor… 126
Fakat bizim dikkat çekmek istediğimiz hususlar: Kadere iman,
Cenab-ı Hakk’ın müminlerin fedakârlıklarının karşılığını kat
kat vereceği, insanın taahhütlerine sadık kalması, sıddıkî iman,
sınanırken başarılı olabilmek için nefs-i emmârenin kontrol al-
tına alınması, bütün reel şart ve durumlara rağmen müminin
Ahkemü’l-hâkimin olan Hâlık-ı Zül Celal Hazretleri’den ümi-
dini kesmemesi…
Burada yine hatırlatmak isteriz ki, ümit-ümitsizlik, do-
zu, şekli evreni yorumlayışımızla ilgili… Kur’ân’ı Kerim’in ik-
limine girince bütün ümitsizlikler anlamsızlaşıyor! Çünkü “an-
lamsızlık” bile anlam kazanıyor…. Çünkü sınanıyoruz…. Çün-
kü sınav alanı rayonel değerlere göre dizayn edilmemiş… Daha
doğrusu sınav alanı tek başına aklın egemen olduğu bir yapıya
sahip değil! Akıl imkân ve kabiliyetini bildiği kadarıyla değer-
li… İman! İman! İman!
Bu iklimde, “sayıca çokluğumuz ile böbürlenmeden” 127 ,
“müşriklerin askerlerinin çokluğunun onlara fayda vermeyece-
ğine” 128 inanma, sıddıkî bir iman zarureti var!... “Askerlerinin
çokluğu” ibaresi, müşriklerin, her türlü imkân ve kabiliyetini,
bütün başarılarını (!) içine almaktadır…
{“Aa! Sen, yoksa sen Yusuf musun?” dediler. O da: “E-
vet ben Yusuf’um, bu da kardeşim! Gerçekten Allah bizi lütfu-
na mazhar etti. Şu kesindir ki kim Allah’ı sayıp haramlar-
dan sakınır, itaatlara devam ve imtihanlara sabrederse, Al-
125 Bakara Suresi: 2 / 251
126Vehbe Zuhaylî, Tefsirü’l-Münir, sah. I / 673
127 Tevbe Suresi: 9/ 25
128 Enfal Suresi: 8/ 19

64

lah da böyle güzel hareket edenlerin mükâfatını asla zayi
etmez.”} 129
{Kardeşleri de şöyle dediler: “Vallahi de, tallahi de Al-
lah seni bize üstün kılmıştır. Doğrusu bizler suçlu idik!”} 130
{Yusuf şöyle cevap verdi: “Bugün sizi kınayacak, ser-
zenişte bulunacak değilim! Ben hakkımı helâl ettim Allah da
sizi affetsin. Çünkü merhamet edenlerin en merhametlisi
O’dur.”} 131
{Şu gömleğimi alın babamın yanına varıp onun yü-
züne sürüverin, o zaman gözü açılacaktır. Sonra da bütün
çoluk çocuğunuzla buyurun, yanıma gelin.} 132
“Şimdi bakınız burada ikbal yüzünü gösterir göstermez
ötede ne olacak, Allah’ın rahmeti nasıl tecelli edecek, vuslat
esintileri nasıl gelecek, ayrılık ve hicran nasıl kaçacak, nasıl bir
neş’e ve lütuf kaynaşacak?” 133
Elmalılı mehum ne kadar güzel tasvir eder: “Yusuf’un
peygamberlik müjdesi ile himmet gömleğini getirecek olan o
muştuluk kervanı Mısır’dan kopup Yakub’un tarafına doğru
yönelir yönelmez, beri tarafta Yakub’un burnunda tüten ve ru-
hanî bir zevkle bütün vicdanını saran bu kokulu rüzgar, bu le-
dünnî seher esintisi, bu Yusuf kokusu, şüphe yok ki, ona ilahî
revhtan bir esinti ve gelmekte olan müjdenin habercisi bir rah-
mâni nefes idi. Şu anda tasavvuru bile gönül ehlini (ehl-i dil)
hazza boğacak olan bu tatlı koku, kim bilir Yakub’un gam ve
hicranına nasıl bir darbe indirmiş, onun vicdanına nasıl bir leta-
fetle sarmış olmalı ki, Yakub, bununla hem uzaktaki bir ikbal
olayının başlagıcından bir esinti duymuş, hem de birkaç gün
129 Yusuf Suresi: 12 / 90
130 Yusuf Suresi: 12/ 91
131 Yusuf Suresi: 12 / 92
132 Yusuf Suresi: 12/ 93
133 Elmalılı, Azim neşriyat, sah.5/ 90

65

sonra kavuşacağı ilerdeki müjdenin büyük sevincine yavaş ya-
vaş hazırlanmış bulunuyordu……………… İşte bundan dola-
yıdır ki, herhangi bir şekilde olursa olsun, bu olayın alışılmışın
dışında fevkalade bir ilâhi mucize olduğunda hiç şüphe
yoktur.” 134
İmkânlar âlemine, 2x2=4 eder evrenine, sebeb-sonuç
ilişkisinin egemen olduğu alana, yaşanan hayata dair, bütün he-
sap ve kitapların buharlaştığı, beşerî iradenin felc olduğu, man-
zara-ı umumiyenin bizi zifiri bir karamsarlığa mahkum ettiği,
bütün ümitlerin bittiği anda, sebebsiz bir sebeble, sebebe muh-
taç olmayan iradenin tezahürü ile, normal insanlarda, ümit iz-
harının “bunak” ithamına maruz kalacağı bir anda:
{Kafile daha Mısır’dan ayrılır ayrılmaz, öteden babala-
rı: “Şayet ‘Bunadı’ demezseniz, doğrusu, ben Yusuf’un ko-
kusunu alıyorum!” dedi.} 135
“Şayet ‘Bunadı’ demezseniz, doğrusu, ben Yusuf’un
kokusunu alıyorum!”

134 Age. Sah. 5 / 92
135Yusuf Suresi: 12/ 94

66

OPORTÜNİZMİN İTHAM VE İLZÂMI
“Ve onlar ki, Rablerinin azabından korkarlar.
Çünkü Rab’lerinin azabından kimse emin olamaz. “ 136
Ayet-i Kerime
Bundan önceki kitaplarımızda 137 “Oportünizm” ve do-
ğurduğu sorunları tartışmaya çalışmıştık.… Bunun için bu ki-
tabta “Oportünizm”i sadece kısa bir hatırlatma ile yetinece-
ğiz… Yalnız, hemen şu noktayı da ısrarla vurgulama ihtiyacı
duyuyuyoruz ki; oportünizmin, felsefi bir ekol olan Pragma-
tizm’le hiçbir ilgisi yok! Bu konudaki şikayetimiz, bu iki kav-
ram bilerek veya bilmeyerek karıştırılmakta ve “oportünizm”

136 Mearıc Suresi: 70 / 27-28
137 Tarih ve Değişim, Oportünist Değişimin Aktörleri

67

sevimli, cazip, hoş bir imaja kavuşturulmaktadır. Hatta zaman
zaman kullanılan bağlamlara dikkat edildiğinde görülebileceği
gibi; “oportünizm” kavramına olumlu duygusal bir anlam atfe-
dildiği de görülmektedir.
Örnek olarak 1980’li yıllara damgasını vurmuş olan bir
siyasî, “pragmatist” olarak nitelenmektedir bazıları tarafın-
dan… Bu tesbit pragmatizme yapılacak en büyük taciz, hatta
tecavüz veya işkencedir… Bunun doğal bir sonucu olarak da
adı geçen politikacıya yapılan facia çapında bir müdahanecilik-
tir. 138 Ayrıca sözkonusu siyasî, ailesi ve daha sonraki benzerle-
rinin; toplumumuzun, kadın-erkek, genç-yaşlı, dinli-dinsiz bü-
tün katmanlarının hayranlığını kazanan bir fenomen olmasının
sebeb-i hikmeti de ayrı bir merak ve tartışma konusu. Bu kişi-
ler toplumumuzun ortak paydası… Bizim rol-modellerimiz…
Hele karısının bize göre uygun olmayan bir kıyafetle, “Hac”
dönüşünde, toplumun eski deneyim ve birikimlerinden de ya-
rarlanarak, içki içmesi konusundaki eleştirilere yaptığı devrim-
sel (!) çıkış, cazib, özendirici, tatlı bir eğimle yukarı doğru düş-
meyi, bu günleri hazırlamıştır… Belki de tramplen görevi yap-
mıştır! En doğrusu; birileri tedricen, bazıları da sıçrayarak,
“yukarı doğru” düşmüşlerdir…Her biri diğerini tetiklemiş!...
Halk irfanı ne güzel formülleştirmiş: Eşeğin aklına karpuz
kabuğu düşürmüşlerdir… Her biri diğerinin hayallerine, rü-
yalarına dahi girmeyen yaşantıları, statüleri akıllarına düşür-
müştür… Veya rüyalarında görseler hayra yormayacakları sta-
tülerin sahibi olmuşlardır. Daha doğrusu onlar mı statüye sahip
olmuşlar? Yoksa statü mü onlara sahip olmuştur?
Kardeşim sen de bir tuhaf mahlûksun! Hemen gevşiyor-
sun! Hemen yumuşuyorsun! Yukarda zikrettiğim, senin halen
hayran olduğun kişi; {1988’de… Bush’un başkan seçildiği
günlerde. Özal, Washington’u ziyaretinde seçilmiş başkanla
138 Dalkavukluk, yağcılık

68

yemekli toplantıda bir araya geldi. Görüşme dağılırken, Bush’-
un kapıda bekleyen gazetecilere şöyle bağırdığını anımsıyo-
rum: “Bu adam, ABD’nin çıkarlarını bizden daha iyi savu-
nuyor.”} 139 Biçiminde tavsif edilen bir kişi…. Ve benzerleri de
aynı konseptte, kendini kullandıran mahlûklar!
Hiçbir entelektüel muhasebe yapmadan, utanmadan, sı-
kılmadan tabir-i amiyane ile oportünizmin kitabını yazmış bu
adama “pragmatist” dedin!
Şurdaki iğde midir?
Dalları yerde midir?
Her gördüğün seversin.
Sendeki mide midir?
Bunu söyleyen de sensin! Bu tür adamları putlaştıran da
sensin! Gerçekten sen tuhaf bir mahlûksun kardeşim! Nazım’ın
dediği gibi, “akrep gibisin!” Ümmet olamadan da kurtulamaz-
sın! Yukarıdaki satırları dikkatli okursan eğer, hayâsız, oportü-
nist bir “halk” düşmanlığı olmadığını anlarsın! “Halk”ın aklı
“pragmatizm”e de ermez; “oportünizm”e de… O zaman hedef
kitlemiz; oportünist, formel eğitim görmüş, hayâdan soyutlan-
mış diplomalı, yarı aydın, okur-yazar takımı! Bunlar halkın
sözde kanaat önderleri!...
Geçmiştekiler olmasaydı, onlar da olamazdı… Onlar
olmasaydı bugünküler de olamazdı… Bugünküler olduğu için,
yarınkiler de olabilecektir…. Sırf okuyucunun kafasını karıştır-
mak, ruhuna bir akrep atarak, fikir çilesine vesile olabilmek
için bir örnek: “…… Paşalar Viyana veya Paris’ten ithal edil-
miş kupalarla dolaşıyorlardı. Sosyete buluşmalarında Avrupalı-
lara gösterilen kabul şaşkınlığı, rahatsızlığa veya utanca yol
açıyordu. Daha 1830’da II. Mahmut gâvurları davet ettiği av
partileri düzenlemiş, böylece silahlı gâvurlar onun maiyetinde-
139 Derya Sazak, Siyaset Günlüğü, Milliyet, 17 Ekim 1993, Pazar..

69

ki Müslüman ileri gelenlerle yan yana saf tutmuşlardı. Baş-
kentini ve civarını dolaşmak için saraydan çıkmakta duraksa-
mayan sultan, Avusturya sefirinin Tarabya’daki yaz köşkünde
verdiği balo davetini kabul edince ve gözüpekliği diplomatın
eşiyle dans etmeye kadar vardırınca gündem alt üst olmuştu.
Artık örnek ortadaydı: Vezirler ve paşalar da onu takip ettiler.
25 Ocak 1835’te İngiltere sefaret sarayındaki büyük baloda Os-
manlı seraskeri geceyi Fransa sefiresinin kolunda, Muzıka-yı
Hümayun’un çaldığı valsler, Polonezler ve kadrilerle açtı.” 140
Korkarım ki, maalesef benim tahminim doğru çıkıyor:
Bugünkü ecdad hayranlığının bir sebebi de; Osmanlı tatbikatını
öne çıkarıp, ondan kurallar istinbat ederek, “şeriat kırbacından”
kurtulabilmek… Ne hazin bir tecelli; Osmanlıdan devşirdiği-
miz değerlerle, Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye ile savaş….. Os-
manlı tatbikatından süzerek çıkardığımız ilkelerle, “Yeni Tür-
kiye”de, yeni bir “din” ve Yeni bir yaşantı özlemi ve inşası..…
Nitekim bugünün mezellet içinde çırpınan sözde muktedirleri
yeni bir sentez peşindeler… İslama alternatif; farklı bir hâya,
ırz, namus, şeref, haysiyet inşâ etme peşindeler… Ve ediyor-
lar….
Fazla geriye gitmeyin, muhafazakârların ve dincilerin
idolü, Divan-ı Ahkâm-ı Adliyye Nâzırı Ahmet Cevdet Paşa;
Tanzimatın dört paşasından biridir… Nitekim Cevdet Paşa:
“Tanzimat devrinin, hâtırası daima hayır ve şükranla yâdoluna-
cak sayılı bariz simalarındandır” 141
Galiba, söz konusu kadının, içki içmesi hakkında yapı-
lan eleştirilere verdiği “devrimsel” cevabı heyecanla bekliyor-

140 Jean-François Solnon, Sarık ve İstanbulin, Çeviren: Ali Berktay,
İstanbul, doğan Kitap, 2013, sah. 375
141 Ebul’ula Mardin, Medeni Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa,
Ankara, TDV, 2009, sah. 7

70

sunuzdur, sizi meraktan kurtarayım: “İçkimi de içerim, Hac’ca
da giderim!”
Lûtfen kavramları kullanırken muktesid davranalım….
Kavramlarımıza zülüm etmeyelim… Pragmatizm… Oportü-
nizm... Ve bütün kavramlarımızı nesneleştirmeyelim, şeyleş-
tirmeyelim… Emtialaştırmayalım, Kavramlarımızı metalaştır-
mayalım… Kavramlarımızı züyûf akçeleştirmeyelim… Kav-
ramlar; bizim zihniyet dünyamızın, fikir namusumuzun
âbideleridir… Kavramlarımız bizim namusumuzdur… Fikir
dünyamızın miyarlarıdır… Kavramlar üzerinde titremezsek,
nasıl haysiyetli bir zihniyet dünyası inşâ edeceğiz? Kavramla-
rımız un ufak olursa, üzerlerine özlemlerimizin mimarisini na-
sıl inşâ edebiliriz? Yanlış notalarla özlemlerimizin, rüyalarımı-
zın bestesini nasıl yaratabiliriz? Yanlış basılmış notalarla ancak
detone sesler çıkar!... Ortalığı kakafoni kaplar… Kapı gıcırtıla-
rı mûsıkî nağmeleri sanılır… Yıllardır ve bugün olduğu gibi!
Öyle bir illüzyon yaratılır ki, bir mahalle külhanbeyi “devlet
adamı” sandırılır!
Çünkü enaz 300-400 yıldır öyle bir kaht-ı rical yaşanı-
yor ki, insanlar: “Asıyab-ı devleti bir har da olsa döndürür.”
Noktasına gelmişler… Öyle bir “devlet adamı” özlemi ve has-
reti içindeler ki, çöldeki adamın serap görmesi gibi, ışık oyun-
larını, illüzyonu, serabı gerçek sanıyorlar…
Birinci dersimiz: Felsefî bir ekol olan Pragmatizm fark-
lı; kuralsız ve kutsalsız, doğrudan sonuca odaklı bir davranış
kalıbı olan oportünizm farklı! Yine “Pragmatizm” kavramı ka-
dar sık kullanılmadığı için pek bilinmeyen, Türkçe’ye “fayda-
cılık” olarak çevrilen, felsefî bir ekol olan (Utilitarianizm) de
oportünizm değildir…. Çünkü ahlakî bir değer teorisi olarak
Utilitarianizmin yaklaşımı da; “Bir eylemin ahlâken iyi bir ey-
lem olabilmesi için, onun eylemden etkilenen en yüksek sayı-
da insan için en yüksek mutluluğu meydana getirmesi gere-

71

kir. 142 ” Yani bir kişi veya belirli bir grub için yararlı olan değil,
eylemden etkilenen en yüksek sayıda insan için taleb edilen se-
çenek olması! Bir kuralı ve kutsalı var!
Anlaşılacağı üzere burada işaret etmek istediğimiz, sa-
dece yukarda bahsettiğimiz somut siyasî şahıs değil! Çünkü
bunlar o kadar çok ki… Dün, bugün, yarın… Neyzen Tevfik
bir gün Beyoğlu’nda giderken yüksek sesle bağırıyor: “Hey
sahte kahramanlar (aslı farklı)! herkes dönüp bakmış.... Neyzen
hayretle sorar “Ne kadarda da çokmuşunuz?”... Bu münasebet-
le, değişimin tarifi mümkün olmayan bir hıza kavuştuğu, dün-
yanın köy değil, bir aileye dönüştüğü, günümüz şatlarında; bul-
duğu veya yakalayabildiği fırsatla yukarıya doğru düşerek ik-
bal (!) avlayabilenlerin topudur hedefimiz… Ve bu gün İslâm
için en büyük tehlike de, bir şekilde Müslümanlığa veya din-
darlığa aidiyet imajı yaratarak yukarıya doğru dikey olarak
düşmek için kuyrukta biribirini çiğneyerek bekleyen oportü-
nistlerdir!
Ve bugün İslâmın önündeki en büyük baraj, tabir caizse
Majino hattı 143 , oportünizmin günümüzdeki simgesi olan baş-
örtüsüdür… Ve alt kümesi olan çarşaf v.b… İkincil derecede
de sakal!... Ve biçimsel ritüeller! (İbadet demiyorum!) Toplu-
ma, özellikle de siyasilere salgın bir hastalık gibi yapışan, hatta
142 Ahmet Cevizci, Etiğe Giriş, İstanbul, Paradigma, 2002, sh. 191
- Felsefe Sözlüğü, İstanbul, Paradigma, 2002, sh. 1110
143 Majino Hattı 1929-1936 yıllarında Fransa'nın kuzeydoğu sınırında cep-
hesi 100, derinliği 15 km olarak yapılan tahkimat. Savaş bakanı Andre
Maginot'un gayretleri ile inşa edildiği için, onun ismi ile anıldı. Yer altında
yedi kat tesisleri olan bu muazzam tahkimat, askeri bir şehri andırıyordu.
Grup içinde, gruplar arasında ve geri hatlara doğru karayolları ve demiryol-
ları olup, bunlar taşıma ve irtibatı temin ediyorlardı. Bu yollar hattın çok
uzaklarından tekrar yeryüzüne çıkıyordu. Askerî uzmanlarca aşılamaz de-
nen hat… Fakat Almanlar, hiç Majino hattı ile meşgul olmadan,
Belçika üzerinden Sedan bölgesine saldırarak Fransa’ya girdi…

72

daha doğrusu, kişiliklerine iliştirdikleri dinsel retorik… Meta-
laştırılan İslâmın mukaddes mefhumları: İnşallah, maşallah!
Fakat Majino hattı da aşılabilmiştir.… Vacibü’l-Vücud
Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin inayeti ile bu “dinsel opor-
tünizm” de aşılabilir!... Yeter ki, Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat iti-
kadı üzere hareket edelim!
Yanlış anlamalara ve üzüntülere sebeb olmamak için,
önceki bir kitabımızda zikr ettiğimiz, en kalbî, hasbî ve samimî
şu satırlarımızı bir kere daha arz etme ihtiyacı hissediyoruz:
{Genç, yaşlı her kadının zîneti olan saçlarını, kınayıcıların
kınamasından korkmadan, ihlâsla örterek; sırf Allahü Zül-
celâl Hazretleri’nin emri olduğu için ve sadece O’nun rıza-
sını kazanmak gayesiyle tesettür şiârına uymaya çalışan; en
azından Şeriat-ı Garrây’-ı islâmiyye hassasiyeti, kaygısı ve
endişesi taşıyan, o; iffet, ismet, izzet, masumiyet, mürüvvet,
sadâkat, mahremiyet, fikrî bekâret -ki muhayyileleri dahi
kirden ve lekeden bile masûn- ve hâyâ timsali kerimeleri-
mizin, hemşirelerimizin, validelerimizin takdirkârıyız ve
duacılarıyız… Bütün çilelerini, her bakımdan sonsuz derin-
liği ve giriftliği ile ciğerlerimize kadar hissediyoruz! Hak
Teâlâ hazretleri ecrini versin!
Yukarda vasfetmeye çalıştığım azîz ve ruhî asalet sa-
hibi varlık, sen; çilesini, cefasını çektin imanının… “Her-
kes” ama “herkes” seni istismar etmeye yeltendi; şimdi se-
nin mukallidin çakallar, akbabalar ve şarlatanlar sefasını
sürüyor… Çünkü olmayan beyinlerin istenen kıvama geldi-
ğine kanaat getirildi ve Pantheion’un tanrılarından ferman
çıktı! “yelkenler fora!”, Masivâya doğru sefere çıkıyoruz
yelkenimiz başörtüsü! Ama yine de:
Sen ağlama kirpiklerin ıslanır
Ben ağlim ki belki gönül uslanır

73

“Boynuzsuz koyunun, boynuzlu koyundan hakkının alına-
cağı” o hesap gününde muazzez, muberrâ ve muhterem
varlık, sen sahipsiz değilsin!} 144
“Başörtüsü algısı” ve ona atfedilen, İslamî şuurla izahı
mümkün olmayan, maksadı aşan, aşırı ve çarpık anlam veya
anlamsızlıkla; Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’nin tesettür şiârına
uyma konusundaki; idrak inceliği, hassasiyet, kaygı, endişe
arasındaki fark oportünizmin sınırlarını projektörlerle aydınla-
tıyor! Yani başörtüsüne (Veya türban… Veya çarşaf v.b.) iddi-
alı bir tutumla, İslam’ı temsil eden bir sembol anlamı yükle-
mek; kopkoyu, simsiyah, zifiri bir oportünizmdir!... Yani İs-
lam’a yapılan en büyük ihanettir!. İslamî manada tam bir din
istismarıdır!.. Muazzez ve müberrâ İslamı nesneleştirmektir,
metalaştırmaktır, kullanmaktır!.. Sadece, başörtüsüne (Veya
türban… Veya çarşaf v.b) odaklanarak, onu yeterli görerek;
ona masumiyetin, mahremiyetin ve iffetin remzi imajını yükle-
mek, başını örtmeyenlere yapılan en büyük haksızlık ve zu-
lümdür!... Bir masumiyet ve mahremiyet gasbıdır… Önce ka-
dın ve erkek için Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’nin genel tesettür
şiârını idrak etmeye, anlamaya çalışalım… Ondan sonra kadına
gelelim…Vücut hatlarının belli olmaması, dikkat çekmeme-
si…. Gözler, bakışlar, konuşma tarzı, yere basış, yürüyüş şekli,
eda, tavır… Ve mahremiyet!... Ve asıl önemli olan her türlü
ihtiyacın helâl para ile karşılanması… Bırakın İslâmı, Dosto-
yevski bile kadınların, elbiselerini yerlerde sürüyerek tahrik
edici bir biçimde yüremelerini çok şiddetli bir şekilde itham
eder…
Bu arada şu noktayı da dikkatlerinize arz etmek isterim
ki; kadınların karakutusu, ruhlarının şifresi, kosmik odalarının
maymuncuğu kaşlarıdır! Yüzdeki tüyler? Ve alınması? Ve ay-
rıca bakışlar da ruhumuzun labirentlerinin navigasyon aletleri-
144 Oportünist Değişimin Aktörleri, sah. 140

74

dir… Önce Şeriat-ı Garrâ’-i Muhammediyye’nin inşâ ettiği bir
zihniyyet evreni ve bu iklimin bakışlarda, davranışlarda tezahü-
rü… Hayata, devlete ve bireye bu zihniyet egemen olmadan
başörtüsü? Türban? Çarşaf? Sakal? Şalvar? Yakasız gömlek?
Şimdilik bu kadar!
Altmışlı yıllarda birileri, sözde başörtüsüne öncülük
eden kadınlar soruyordu, “kadını muz gibi soymak isteyenler,
kadından ne istiyorlar?” diye… Şimdi biz de o soranlara soru-
yoruz: {Siz! Kadının siyah yağlı boya ile boyanmış, “giyinik
çıplaklar” halinde sokağa fırlatılıp atılmasına şu veya bu şekil-
de vesile olanlar, iffetli Müslüman kadınlarına düşmanlığınız
nedir? Siz, İslâmdan ve Müslüman kadından ne istiyorsunuz?
Birçoklarının kendi kendilerine yakıştırdıkları, “nur” un hiçbir
kıymeti yok! “Nur”u, “nur”un harflerinde kaybettiniz, papa-
ğanlar gibi! Hâdî-i Mutlak Celle Celâlüh Hazretleri gerçek
“nur”u nasip eylesin! Çekilin iffet, izzet, masumiyet timsali
Müslüman kadınla, İslâmın arasından! Ve içinde yaşayıp, kay-
bolduğumuz şu gavur sisteminde; Kadın - erkek her Müslüman
için doğru yaklaşım, tevâzu, ihlas ve samimi gözyaşı içinde
Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’ne el açarak: “Allah’ım, Şeriat-ı
Garrây’-ı İslâmiyye’nin hayata ve devlete egemen olmadığı bu
sistemde İslamı yaşayamıyoruz, aldığımız nefes bile haram, ha-
vanın içine bile faiz nüfuz etmiş!” diyerek, O’nun rahmetine
iltica etmek!.. Helâl lokmasız bütün ritüelleri, dinsel pratik-
leri 0 (sıfır)’la çarpın!
Haram paranın zekâtı olmaz! Haram paranın kurbanı ol-
maz! Haram parayla ibadet olmaz! Sözde zekâtların, sözde kur-
banların nerelere gittiklerini artık biz bile öğrendik! Daha doğ-
rusu gerçek yerlerine gittiklerini! Sadece hatırlatmak için:
Ayet-i Celile’de zekât verilmesi gerekenler zikredilir-
ken, “zekât toplayan görevlilere” 145 ibaresi vardır. 146 Nitekim:
145 Tevbe Suresi: 9/ 60

75

{Allah teâlanın: “Zekât işlerinde çalışanlar…” ayeti zekâtları
alma hakkının imama ait olduğuna delâlet eder. Eğer mal sahi-
binin zekâtını kendisinin vermesi caiz olsaydı, bu zekâtları top-
lamak için memura ihtiyaç bulunmazdı. Allah Teâla’nın: “On-
ların mallarından zekât al.” 147 Ayeti de bu görüşü kuvvetlendir-
mektedir.} 148 Devam ediyor Zuhayli: {Hz. Peygamber (a.s.)
Arap kabileleri ile çeşitli beldelere zekâtları almak üzere zekât
memurları gönderirdi. Alınan mallar da o yerlerde bulunan
hayvanlar vb. açık ve gizli mallardı. Hulefa-yı Raşidin de Hz.
Peygamber’den sonra onu takip etmişlerdir. İsyancı kabileler
zekât vermek istemeyince Hz.Ebu Bekir şöyle buyurmuştur:
“Allah’a yemin ederim ki, onlar Hz. Peygamber(a.s.)’e öde-
mekte oldukları keçi yavrusunu bile vermekten çekinirlerse, el-
bette onlarla savaşacağım.”} 149
Ruhlarımızda, İslâm devleti; şuuru, özlemi ve hasreti
uyandırması dileğiyle…
Başörtüsü, çarşaf, sakal, şalvar, dinî retorikle tatmin ol-
mak yerine önce helâl kazanç! Ve ondan sonra İlâhî ikazı hatır-
la: “Mü'minlere de ki, gözlerini sakınsınlar ve avret mahallerini
muhafaza etsinler. Bu onlar için çok temizliktir. Şüphe yok ki,
Allah ne yapar olduklarından haberdardır.” 150 Ve hatırla: “Ve
mü'min kadınlara da söyle, gözlerini sakınsınlar ve avret ma-
hallerini muhafaza etsinler ve ziynetlerini açmasınlar, onlardan
her zahir olanı müstesna ve başörtülerini yakalarının üzerine
146 “Yani toplanıp biriktirilmesinde çalışan tahsildarlar, kâtipler, koruyucu-
lar, bekçiler, mesela davar ve sığır cinsinden toplanan zekâtların çobanlığını
yapanlar, hâsılı bütün işlerde görevli olarak çalışanların hizmet karşılığı ola-
rak bu zekâtlardan ücretleri verilir.“ Elmalılı, Azim yay. Sah: 4 / 368
147 Tevbe Suresi: 9 / 103
148 Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, çev. Ahmet Efe v.d.
İstanbul, Risale yay. 1992, sah. 3 / 373
149 Age. Sah. 4 / 374
150 Nur Suresi: 24/ 30

76

sarkıtsınlar ve ziynetlerini açıvermesinler.” 151 Ve Elmalılı mer-
hum ayet-i celilenin tefsirinde: {Mümin kadınlara söyle….
Gözlerini indirsinler, helâl olmayan erkeklere bakmaktan sa-
kınsınlar, çünkü “bakış zinanın postacısıdır” derler.} 152 de-
mektedir. Ve İmam-ı Enbiya Sultan-ı evliya Resülullah Sallal-
lahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz: “Nazar iblisin zehirli okla-
rından biridir…” 153 Buyuruyor… Ve Müceddid-i Elf-i Sânî
İmam-ı Rabbani (Kuddise Sırruh) : “Kadının kadına nazar
etmesini, erkeğin kadına nazar etmesini, kadının dahi erke-
ğe nazar etmesini açık bir şekilde men etmek gerekir.” 154
Diyor…
İleride yine temas edeceğim, dilerim ki; yalandır, sözde
bir şeyhi ziyarete giden kadınlar, “şeyh bana nazar etti!” diye
iftiharla anlatıyorlarmış! Sözde şeyh, maalesef sözde nakşî!
Tekrar dönmek üzere! Bütün durum oportünizm bataklığı için-
de çırpındığımızı göstermektedir…
Şu halde kısaca oportünizm ne demektir? Ben Türkçe’-
de kullanılan “fırsatcılık” kavramının doğru bir karşılık olma-
dığını düşünüyorum… “Davranış ya da eylemin, bir takım de-
ğişmez ilkeler tarafından değil de, içinde bulunulan koşullar ta-
rafından biçimlenmesine ya da belirlenmesine izin verme tavrı;
olanla olması gereken, olguyla değer arasındaki ayırımı hiç
dikkate almadan ya da olması gerekeni bilinçli bir biçimde göz
ardı ederek, uygun fırsatlardan, kişisel çıkar sağlama amacıy-
la, yararlanmaya çalışma eğilimi ya da kesin ve değişmez il-
keleri olmayan, hâl ve koşullara göre, kendisine en elverişli

151 Nur Suresi: 24 / 31
152 Elmalı: 1935, sah. 4 / 3503
153 Kütüb-i Sitte: 3 / 318
154 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, çev. Abdülkadir Akçiçek,
İstanbul, Çile yay. 1977, sah: II/ 1397

77

görünen fikirleri ve kararları benimseyen kişinin tutu-
mu.” 155
Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere:
(İLKE-DEĞER)>>>GAYE>>>>EYLEM>>>SONUÇ
Burada “gaye” tayin edilirken, hiçbir “ilke-değer” yok!.
Onun için parantez içine aldım “ilke”yi… Tamamen nefsaniye-
tine göre oluşturulmuş… Her ne kadar tanım “kişisel” diyorsa
da, kanaatimce kişisel veya grupsal çıkar…. Aynı şekilde “ey-
lem”in de hiçbir ilkesi yok! Riya, tabasbus, müdahane, yağcı-
lık, dalkavukluk gibi rüşvet-i kelamla başlayan, duruma göre;
rüşvet, tehdid, şantaj ve psikolojik harekât, hatta fiziki kuvvet
kullanmaya, askerî müdahaleye kadar yayılan bir yelpazede her
türlü enstrüman…Yani meşhur ifadesi ile, “amaç”a giden her
yol meşrû!... Tam anlamıyla koyu bir egosantirizm, egomani…
Benmerkezcilik… Sanırım, egoizmden farklı… Bencillikten
ayrı bir muhtevası var… Çünkü egomani patolojik bir tutumu
işaret ediyor… Çünkü burada ilkeden yoksunluk aynı zamanda
etik (ahlak felsefesi) değerlerden bir mahrumiyetle de içiçe-
dir… Buradan bakılınca oportünizm tam bir nihilizmdir…
Belki sujenin kendisi de farkında değildir… Herhangi bir dine
inanıyor sanabilir kendini. Bazı dini pratikleri, ritüelleri yerine
getirebilir. Herhangi bir felsefi, siyasi veya iktisadi “-izm”in
inananı zannedebilir kendini veya öyle zannedilebilir… Ama
ne zaman ki; kişisel veya grubsal çıkarı söz konusu oldu, tercih
zorunda kaldı, işte o anda bütün kuralları ve kutsalları çiğneye-
bilir… Ama felsefi bir ekol olarak nihilizm asla bir oportü-
nizm değildir….
Bu bakımdan genel bir yaklaşımla kolonyalizm (sö-
mürgecilik) ve bir nevi onun ileri aşaması olan emperyal-
155 Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, İstanbul, Paradigma, 2002, sh. 414

78

lizm kopkoyu bir oportünizmdir… Özellediğimizde de; ırk-
çı, kolonyalist, hiçbir aşkın, yüce amacı olmayan emperyalist
Batı Uygarlığı bütün unsurları ile birlikte acımasız, insafsız bir
oportünizmdir… Yalnız yaygın olmasına rağmen, bizim kabul
etmediğimiz bir yaklaşıma da işaret etmek isteriz: Gerek kolon-
yalizmin gerekse emperyalizmin nihaî amacının ekonomik sö-
mürü olduğu açıklamasını çok naiv buluyoruz… Her ne kadar
“uygarlaştırma misyonu” 156 gibi bir retorikle haklılaştırmaya
çalışsalar da, bize göre son tahlilde gerçek amaç: Tahakküm,
üstün olma ve hükmetme, kendini gerçekleştirme, rakib bir uy-
garlığın fikrî egemenliğini önleme, kendi fikirlerini nakşetme
gibi manevî unsurlardır… Söz gelişi, aktüel emperyalizmin
mümessili Amerika Birleşik Devletleri’nin amacının, salt eko-
nomik nedenler ve enerji kaynaklarının kontrolü olduğu gibi
bir teşhisi doğru bulmuyoruz!... Çünkü biz son tahlilde; maddî
değerlerin, tayin edici, belirleyici olduğunu düşünmüyoruz; on-
ların etkileyici olduğu kanaatindeyiz! Yalnız bazı yaklaşımla-
rın ekonomiyi etkisiz eleman olarak düşünmesinin de, sö-
mürüye, emperyalizme yardımcı, insanları pasifleştirici,
uyutucu bir enstrüman olduğunu düşünüyoruz!... Hikâye
meşhur; Afrikalı bir çiftçi, “Beyaz adam geldiğinde elinde İn-
cil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı… Şimdi ise bizim
elimizde İncil, onların elinde topraklar var!” tesbitinde bulunu-
yor…
Onsekiz yıl Amerikan Merkez Bankası Başkanlığı
(FED) yapmış Alan Greenspan’ın ifadesi ile şöyle bir uygarlık-
la karşı karşıyayız: {Çoğu Avrupalı, Amerikan ekonomik reji-
mini “kovboy kapitalizmi” diye adlandırarak aşağılıyor. Yük-
sek derecede rekabetçi serbest piyasalar, maddiyatçı ve kültürel
değerlerden yoksun olarak görülüyor.} Ve devam ederek Fran-
156David Fromkin, Barışa Son veren Barış, çev. Mehmet Harmancı,
İstanbul, Sabah Kitabları, 1994, sah.186

79

sız eski başkanlarından Edouard Balladur’un yaptığı bir konuş-
madaki tesbitini aktarıyor: “Piyasa nedir? Piyasa orman kanu-
nudur, tabiat kanunudur. Peki, medeniyet nedir? Medeniyet ta-
biata karşı verilen mücadeledir.” 157
Halen, Batı emperyalizminin temel endişesi mağlup bir
değerler nizamı olmasına rağmen, yine de İslâm Medeniye-
tidir… Yalnız önemle vurgulama ihtiyacı içindeyiz ki; Batı uy-
garlığı asırlardır, Müslümanlardan değil; İslâmdan korkuyor…
Din olarak İslâmdan… Herşeye rağmen Batı fikrin, (tahrif ol-
mamış tek din olan İslâm) bir gün gelip maddeye egemen ola-
cağı korkusunu taşımaktadır… İslâm, salt kendinde mündemiç
olan değerler sistemi ile inananlardan bağımsız olarak, İslâm
dışı odakların korkulu rüyası olmaya devam etmektedir… Ke-
çecizâde Fuat Paşa’ya atfedilen tesbitle: gâvurlar dıştan, daha
fazla olmak kaydıyla aşk ve şevkle Müslümanlar (!) içten uğ-
raşmalarına rağmen; İman olarak, Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiy-
ye’nin tereddi ve tefessühüne müncer olacak bir başarı (!) elde
edemediler… “Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik,
onu koruyacak olan da Biz’iz.” 158 vaad ve hikmetinin tecelli-
sinden başka ne olabilir?
Türkiye, Amerika ve Batı için kuşkusuz önemli… Han-
gi devlet Amerika ve Batı için önemli değil ki? Bir iki fırça
darbesi ile Türkiye’nin Batı için neden önemli olduğunu anla-
maya çalışalım… Obama’nın gölge yönetimi olduğu söylenen
The Brookings İnstitution Press tarafından bir kitap yayınlandı,
ismi ilginç: Türkiye’yi Kazanmak, alt başlık: Türkiye Batı için
Neden Vazgeçilmez… {“Çözüm İslâmdadır” Arap dünyasında-
ki en güçlü politik hareket olan Müslüman Kardeşlerin şiarıdır.
Türkiye 1946 yılında demokrasiye geçerek farkında olmadan
157 Alan Greenspan, Türbülans Çağı, çev. Nilgün Miler, İstanbul, Boyner
yay. 2008, sah. 284
158 Hicr Suresi: 15/9

80

radikal İslâm’ın güçlenmesinin önünü almıştır………….
Türk ekonomisinin yakıtı üretkenlik ve ihracata dönük “Ana-
dolu kaplanları”ndan gelmektedir. Türkiye’nin dindar giri-
şimcileri, AB’nin ve kârlarını artırmanın hayalini kurmak-
tadırlar, İslâm devriminin değil.} 159 1997’de yazılan bir ki-
taptan bir satır: “Türkiye, hâlâ İslami köktendinciliğe bir
panzehir sunmaktadır.” 160
Sözü fazla uzatmadan, kısa yoldan Türkiye’nin koyu bir
oportünizm içinde olduğunu söyleyebiliriz… Fakat oportünist
politikalar daima istenenin zıddına döner… Bu bakımdan Tür-
kiye’nin işi çok zor… Türkiye’yi muhataralı günler bekliyor…
Türkiye, İslâmı toptan red ederek tezsatsız bir politika uygula-
yabilir… Böyle bir yaklaşım özellikle İslâmın hayrına olur,
belki de Türkiye’nin de lehine olabilir… Düşünebiliyor musu-
nuz? Bugün hayatının baharında canını feda eden, “gök ekini
biçmiş gibi” toprağa düşen ve “şehid” olarak nitelediğiniz ço-
cuklarınızın cenazelerinin kaldırılmasında bile ikilik var… “Di-
nî tören”, “devlet töreni”… Bu nasıl bir din? Metres muamelesi
görmeye razı…Yeter ki yok sayılmasın!... Bu nasıl bir devlet
ki, iktidarının bir kısmını paylaşmaya razı? Yeter ki halk
uyutulsun!
Asırlardır süren bu ikilik, devleti de kemirdi, bireyi
de… Devletin, “devletliği”ni tartışılır hale getirdi, kuşkusuz
temsilcilerinin şahsında…Vatandaşlarının da “Müslümanlı-
ğı”nı…. İki taraflı törpülenmenin, yabancılaşmanın Müslüman
tarafını anlatan mükemmel bir anekdot, aynı zamanda Avrupa
kafasının ırkçılığını, Lazarillo de Tormés adlı anonim bir
eser… {Lazarillo’nun babası Mağriplilere karşı bir savaşta
159 Türkiye’yi Kazanmak, Phılıp H. Gordon, çev Metin Okur, İstanbul,
Timaş, 2009, sah. 124
160 Zbıgnıew Brezezınskı, Büyük Satranç Tahtası, E. Dikbaş-E. Kocabıyık,
İstanbul, Sabah kitap, 1998, sah.46

81

ölünce, annesi Zaide adlı bir zenci ile yakınlık kurmaya başlar.
İroni de burada başlar zaten. Bir gün bu zenciden bir çocuğu
olur. Ufaklık da babası ile oynarken annesinin ve Lazarillo’nun
beyaz, ama babasının siyah olduğunu fark edip “birden korku-
ya kapılır” ve “Anne, şeytan!” diye bağırır. O da sırıtarak ce-
vap verir: “Seni gidi veled-i zina!” Lazarillo’nun o küçük ak-
lıyla bütün bu ironiyi çözmesi sadece edebi kurgu olmamalıdır:
“Henüz küçük bir çocuk olmama rağman, ufak kardeşimin de-
dikleri üzerinde çok düşündüm ve kendi kendime sordum…
Acaba dünyada kendine bakmadan başkalarından kaçan
kaç insan daha var?”} 161
Şeytan kim? Babası… Yüzyıllardır bir şekilde kişiliğin-
den yılanın gömleğinden soyulup çıkması gibi kurtularak “be-
yazlaşan”lar, anne, babasını “şeytan” gibi gördü… Kişilikteki
fay hatlarını düşünebiliyor musunuz? Kişilikteki yarılmayı…
Nasıl bir şizofrenik bir birey çıkacağını? Ve bunun zamanla
pronayaya evrilmesi? Paranoid şizofreni.… Paranoyada heze-
yanlar sistemli, Paranoid şizofreni de ise sistemsizdir… Kişinin
sosyo-ekonomik statüsü tolero edebilecek bir seviyede ise, her
söylediğinde hikmet aranır… Aynı mantık kurgusu işçi de olur-
sa “deli” zenginde olursa, “dahi”… İşaret ettiğimiz gibi, işin
feci tarafı sırf paraonaya ise, hezeyanlar sistemli olduğu için
teşhis çok zor…
Kolonyalizm “Daha gelişkin ülkelerin; Asya, Afrika,
Avusturalya ve Latin Amerika bölgelerinde formel siyasal oto-
rite kurması.” 162 Olarak tarif edilmektedir. Emperyalizm, ge-
nellikle farklı informel denetim mekanizmalarını da kapsaması-
na rağmen, “Sömürgecilik terimi genellikle emperyalizmin eş-
161 Özlem Kumrular, İslâm Korkusu, Kökenleri ve Türklerin Rolü,
İstanbul, Doğan Kitap, 2012, sah. 106
162 Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, çev. O. Akınhay-D. Kömürcü,
Ankara, Bilim ve Sanat, 1999, sah. 691

82

anlamlısı olarak kullanılmaktadır.” 163 Her ne kadar sömürgeci-
lik, kapitalizm öncesi işgalleri işaret etmekte ise de: “Ancak
emperyalizmin sömürgecilik üstüne kurulmuş olması ve kapita-
lizmin gelişiminde sömürgeciliğin oynadığı rolü ayırt etmek
kolay olmadığı için ve sömürü ilişkisini vurgulamak amacıyla
kullanımında her zaman fark gözetilmemektedir.” 164
Nitekim Vladimir Ilyiç Ulyanov Lenin (1870-1924) de;
“Sömürge politikası da, emperyalizm de, kapitalizmin çağdaş
döneminden, hatta kapitalizmden önce mevcuttu. Kölelik üzeri-
ne kurulu Roma, sömürge politikası izliyor ve emperyalizmi
uyguluyordu.” 165 Kanaatindedir. Bu yorumlardan da anlaşılaca-
ğı üzere, emperyalizmi, kolonyalizmin bir aşaması olarak kabul
edebiliriz.
Emperyalizm 166 terimi; Sanayi Devrimi, burjuvazi,
Fransız İhtilali ve uygulamada onunla birlikte ortaya çıkan
Ulusalcılığı takiben 1860’larda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla
ulusalcı bir yanı vardır… Yani Ulusalcı ve devrimci özelliğe
sahip burjuva, dışarıyı sömürür ve anavatana getirir… Biz de
“burjuva” yetişmedi… Komprador burjuva yetişti… Yabancı-
ların çıkarını düşünen, onlarla işbirliği yapan, ulusal ekonomi-
nin gelişmesi ile ilgilenmeyen işbirlikçi… Batı da bunun için
“anavatan” diye bir kavram ortaya çıkıyor… Nitekim İslâmda:
{Vatan-ı aslî (vatan-ı ehli, vatan-ı fıtrat, vatan-ı karar da deni-
lir.), Vatan-ı ikâmet (Vatan-ı müstear, vatan-ı hâdis de deni-

163 Age. sah. 692
164 Kudret Emiroğlu v.d. Ekonomi Sözlüğü, Ankara, Bilim ve Sanat,
2006, sah. 807
165 Vladimir Ilyıç Ulyanov Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek
Aşaması, çev. Cemal Süreyya, Ankara, Sol yay. 1974, ( yazılış tarihi. 1916)
sah. 102
166 Küreselleşme ile birlikte bütün bu kavramlar ve mekanik zorlamalarla
kurulan sözde dengeler altüst oldu…

83

lir)} 167 , Vatan-ı sükna… Gibi kavramlar var! Fakat “anava-
tan” diye bir kavram yok!
Yalnız burada “fetih” ile sömürgeciliği biribirinden
ayırmak gerekir… Osmanlı Devleti sahip olduğu Şeâir-i Dîn-i
İslâm gereği; hem zihniyet, hem de kurumsal olarak kolonya-
list olmamıştır… Çünkü Ahkâm-ı Şer’iyye’den istinbat edile-
rek inşâ edilen kurumsal yapı buna imkânvermiyordu… Sistem
bozulmadan önce; doğuştan gelen asalet sınıflarının ve Feoda-
litenin teşekkül edememesi bu nizamın, sömürü sistemini do-
ğurmamasının teminatı olmuştur… Nitekim Balkanlardaki
fetihler, o coğrafyada hâkim olan, feodal yapının iticiliği ve
Osmanlı nizamının cazibesi ile birleşince kolaylaşmıştır. Bu
iktisadî sistem ilk olarak, Çaldıran Zaferi’nden sonra Yavuz
Sultan Selim’in 168 bazı ekrad beylerine “yurtluk ve ocaklık”
namıyla bazı toprakları “temlik” etmesiyle Âdet-i Kadîm bir is-
tisnaî durum yaşamış, zaman içinde Devletin genelinin gerile-
mesine paralel olarak da bozulmuştur. 169
Burada sözünü ettiğimiz, “emperyalizm”in ete kemiğe
bürünmüş aktörü ise “burjuva”dır… Hatta kanaatimize göre;
feodalitedeki: senyör-serf-toprak ilişkisi; kapitalist sistemde:
burjuva-proleter-üretim aracı ilişkisine doğru evrilmiştir.
Yani; senyör/burjuva, serf/proleter, toprak/manifaktür-fab-
rika…. Kuşkusuz kapitalist sistemdeki burjuva-proleter ilişki-
si; senyör-serf ilişkisine göre; “demokrasi” hokkabazlığı saye-
sinde daha rafine, daha sofistike duruma gelmiştir… Bir şekil-
de, çeşitli yöntemlerle, proleterin rızasız-rızası tahsil edilmiş,
167 Muhammed Âtıf Hoca, İslâm Fıkhı, Hazırlayanlar: A. Sivridağ-M.H.
Güven, İstanbul, Nehir yay. 1994, sah. I / 273
168 Hoca Sadettin Efendi, Tacü’t-Tevarih, Hazırlayan: İsmet Parmaksız-
oğlu, Ankara, Kültür Bakanlığı, 1992, Sah: 4/ 271
169 “Toprakların Yönetimi” hakkında kısa, fakat kıymetli bilgi için şu kay-
nağa başvurulabilir: Mustafa Nuri Paşa, Netayic ül-Vukuât, Sadeleştiren.
Neşet Çağatay, Ankara, TTK, 1979, sah.130-137

84

görünürdeki bir kral yerine binlerce kral geçmiştir. Osmanlıda-
ki sahibül arz-toprak ilişkisi feodalitenin doğmasına imkân ver-
memiş, eğer Asr-ı Saadeti istisna edersek, belirli bir zaman di-
liminde de olsa; emek-sermaye çelişkisinin mümkün olabilecek
en mükemmel bir çözümüne ulaşılmıştır… 170
Aşağıda yine temas edeceğiz ama Şeriat-ı Garrây’-ı İs-
lâmiyye’yi bütün kurumlarıyla; hayata ve devlete hâkim kılma
aşkı, hasreti, özlemi olmadan; “Biz yaratılanı severiz, yaratan-
dan ötürü!” retoriği, laf cambazlığı, hokkabazlığı ile goygoycu-
luk yapmak, Şerîat-ı Mutahhara’ya yapılan en büyük ihanettir.
Küfür adına tam bir “oyalayıcı durak”, tam bir “alıkoyucu du-
rak”tır…. Tam bir afyondur! O “duraklar” İslâmî bakımdan ef-
fektif değil!
Bu konulara kısa dokunuşlarla, farkındalık ve problem
şuurunu tetikleyerek, araştırma, eleştirme, muhakeme ve tefek-
küre vesile olmayı amaçlıyoruz!...
Gerçi şimdi nakledeceğimiz anektod fıtratı vurgulamak
için anlatılır, fakat bizim için de üzerinde bulunduğumuz konu-
da yardımcı olabilir: Kediyi sarayda eğitmişler… Gelen misa-
firlere izzet ve ikramı o yapıyor… Tepsi ile kahveyi misafirlere
o servis ediyor… Aksi şeytan, yine bir gün bizim sayın bayan
kedi tepsiyle kahvelere getirmiş, nezaketle misafirlere ikram
edecek. Tam o anda köşeden bir fare koşmaya başlıyor. Bizim
kedi tepsiyle, fincanları yere fırlatıp, farenin arkasından koşu-
170 Senyör; Ortaçağda ana üretim aracı olan “toprak”ın, serfin ve onun
çocuklarının malikidir, sahibidir… Yargı hakkı vardır, evlenmelerinde bi-
rinci derecede müdahale hakkına sahiptir… Doğan çocukların mülkiyetine
sahip olur, angarya hakkına sahiptir… Osmanlıda mülk Allah’ın, tasarruf
hakkı padişahın, padişah kullanım hakkını sahibül-arza devreder. Yani Or-
taçağda ana üretim aracı olan toprağın, rakabesi (çıplak mülkiyeti)
devlete aittir… Ferdlerin bağ, bahçe, ev vb. mülkiyet hakları vardır… Os-
manlıda reaya hiçbir zaman “hür” olma vasfını kaybetmemiştir… Sahibül
arz yargı hakkına sahip değildir, Angarya yükleyemez…

85

yor… Burada özellikle şu konuya dikkat çekmeye çalışıyorum:
Ortada “fare” olmasa oportünist insan yok! Orada peynir olma-
sa, fare de yok diyebilirsiniz!
Kuşkusuz insan olarak hepimizin; maddi ve manevi ih-
tiyaçları, talepleri, özlemleri, hasretleri, rüyaları, hülyaları,
umutları, emelleri, idealleri, hatta ihtirasları vardır! Ama aynı
zamanda bunları gerçekleştirmeye çalışırken, uyulması gerekti-
ğine inandığımız bazı ilkeler vardır… Fakat oportünizmin
ayırıcı özelliği, özçizgisi; Amaçlarında “kutsal”, eylemlerin-
de “kural” olmaması! Amaç da, eylem de sonuç içinde eri-
miş… Tamamen sonuca kilitlenmiş bir tutum… Yalnız burada
şu noktayı tesbit edelim ki, bir oportünistin hedefe saldırması;
tamamen bilgili, bilinçli, planlı, amden, kasden, taammüden bir
hamledir…
Analizi ve mukayeseyi kolaylaştırmak için toptan, “İlke
Sahibi”; İslâm dışı kişi ve grublar için de şöyle bir formül
düşünüyorum:
İLKE-İNANÇ >>> GAYE >>> EYLEM >>> SONUÇ
Yani kendi ilkeleri, inançları doğrultusunda tesbit edi-
len bir “gaye” ve yine kendi ilkeleri ve inançları doğrultusunda
planlanan “eylem”ler ve elde edilen “sonuç”… Benim anladı-
ğım kadarı ile bu düzlem de sonuç odaklı!... Fakat bu düzle-
min farklı katmanlarından biri için kitabî olarak yapılan şu tes-
biti, şu bilgiyi de sizinle paylaşmak ve üzerinde düşünmenizi
sağlamak isterim… {Bilimsel bilgi, “bilmek için bilmek” ga-
yesi ile objesi üzerine eğilir, fayda gayesi gütmez!} “Kitabî”
kavramını özellikle seçtim. Kara kaplı kitablarda böyle yazı-
yor. Böyle anlattık. Ama her seferinde ve halen törensel bir ifa-
de gibi gelir bana! Bir eylemi bu tanıma göre geçekleştirdiği
söylenen veya iddia edilen bilim adamları; kansız, cansız, hey-

86

kellermiş gibi bir imaj uyandırır bende… Veya teknoloji hari-
kası olan robotlar gibi… Çünkü bana; bu düzlemde her moti-
vasyonun, bir motivi olması gerektiği kanaati hâkim… Kuşku-
suz tasvir etmeye çalıştığımız bağlamda oportünist bir yakla-
şım değildir… Ama Fuzûli’yi andırır, platonik bir “bilme” aşkı
bana hep soğuk geldi… Fazla romantize ediliyor, gibi! Kaldı ki
insanî, insana ait bazı zaafların; ilkeler muvacehesinde, onları
ihlal etmeden tatmini de oportünizm değildir... Takdir sizin!...
Fuzûli konusunda bazı sebepler ileri sürerek, belki de
“İlâhî Aşk” kavramsallaştırması ile bana karşı çıkabilirsiniz…
Fakat ben de Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’ye hüve hüvesine,
elifi elifine, tamâmı tamâmına uygun olmayan; onun sınırlarını
zedeleme, örseleme, ihlal, aşma, niyet veya emelini ima veya
işaret eden bir yaklaşım barındıran 171 , “İlâhî Aşk” yaklaşımla-
rını hep fantazik buldum!... Hep filozofların düşüncelerini çağ-
rıştırır…. Bildiğiniz gibi “Platonik Aşk” Platon’a izafeten bir
kavramsallaştırma… Platon’u tenzihen, olur olmaz, sıradan in-
sanlar “İlâhî Aşk” kavramı kullanınca; gözümün önüne kolları-
nı dirseklerine kadar sıvamış, kızarmış bir koyunu elleri ile par-
çalayıp, ağzından salyalar akarak yerken, “kuzu”ya seranadlar
geçen bir insan imajı gelir!... Çünkü bu tür yaklaşımlarda hep
duygu sızması oluyor… Nitekim ölçü birazcık saptı mı, kapalı
da olsa, ima yoluyla da olsa, Şeriat-ı Garrâ’-i Muhammediy-
ye’ye “sığlık” ve onu örseleyen, ihlal eden sözde tasavvufî dü-
şüncelere “derinlik” atfeden oportünist yaklaşımlar ortaya çıkı-
yor…
Eğer otomobillerin, benzini yakıp, enerjiye dönüştüre-
rek hareket sağlayan aksamında arıza olursa eksozdan duman
çıkıyor… İşte bu, yanmamış, dışarı atılan yakıtmış… Hatta ka-
171 “Değişim” ve “sorunları”nı tartıştığım şu kitabımıza bakılabilir: Ali
Biraderoğlu, Tarih ve Değişim, Kayseri, Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı y.
2013

87

palı bir mekânda çalıştırırsanız insanı zehirlermiş… Saf olma-
yan, masivadan, putlardan arınmamış gönüllerde, ihlâsla tam
içselleştirilemediğinden, “İlahî Aşk” gibi iddialı tutumlar duy-
gu sızmasına sebeb oluyor ve insanın imanını zehirliyor…
Çünkü nefs-i emmâresinden sızan o zehirli duyguların, kişilik
bütününde yaptığı tahribatı kamufle etmek için, makyajla,
haricî ritüellerle sıvamaya çalışıyor…
Nitekim ben hemen hemen bütün felsefî sistemleri; ku-
ru, yavan, kansız, cansız, soğuk, donuk; bir sonbaharda üzerine
yağan yapraklar arasında, elleri çenesinde ağır ağır, gözleri ye-
re mıhlı olarak yürüyen, bizi kandırmak için filozof olarak ad-
landırılmış müteharrik heykeller tarafından kurgulanmış; ha-
yattan, insandan kopuk törensel düşünsel, ürünler olarak algıla-
dım… Belki; Bergson ve İntuitionizm… F. Nietzsche v.b. gibi
bazıları istisna edilebilir… Kuşkusuz bu algıda felsefe eğitimi-
nin yanlış pratiklerinin etkisi olduğu da düşünülebilir… Ayrıca
şunu da eklyeyim ki; Nietzsche’yi de ancak adı bakırdan mül-
hem bir köyde tahayyül edebilirsiniz!... (Doğru’dan ‘Bakırköy’
demeye kıyamadım) Fakat dikkat etti iseniz “tatsız”, “tuzsuz”,
“acısız” nitelemesi yapmadım… Çünkü bu dehaların yukarıda
eleştirel biçimde yaklaştığım fikirleri üretirken ki; çile, tedir-
ginlik, bunalım, mihnet, melâl hatta zaman zaman amiyane
tabirle çılgınlıklarının; tadı da, tuzu da, acısı da var! Ve hatta
zaman zaman “zehiri” de var!
Ayrıca İslâmiyet dışındaki bütün dinler tahrif edildiği
için “inanç” kavramını kullandım… “İman”ı; günümüze kadar
mütevatir olarak gelen Kur’an-ı Azimü’ş-şan gibi bir kitaba sa-
hip İslâm dini için kullanıyorum… Düşünülsün ki; ilk rivayet
İncil’i olan Markus İncil’i M.S. 70-80 yılllarında yazılmıştır.
Biz Hz. İsa’ya Kur’ân-ı Mübîn’in bildirdiği şekilde iman edi-
yoruz. Fakat eldeki kaynaklara göre, yaşamını tam olarak tesbit
etmek de mümkün değildir…

88

Bu bağlamda felsefî platformda bedel ödeyenleri opor-
tünistlikle suçlamak, çok büyük bir haksızlık olur… Bu arada
sanatkârları da unutmayalım… Yine araya şu soruyu da sıkış-
tırmak isterim ki: “Büyük filozofla”, “büyük sanatkâr” arasında
ne gibi farklar var? Burada anahtar; şu anda analiz niyetinde ol-
madığım “büyük!” kavramı… Örnek olarak Dostoyevski, bü-
yük bir sanatkârdır, kuşkusuz… Ama “Dostoyevski, Büyük bir
filozoftur.” mu acaba? Burada bizi ilgilendiren ölçü
“düşüncelerini, inançlarını” istismar edip etmemesi…
Biz buraya kadar “oportünizmle” ilgili, genel olarak;
zihin haritamızda bazı nirengi noktaları, sabit noktalar (kerte-
riz) tesbit etmeye çalıştık… Şimdi ise Şeâir-i Dîn-i İslâm mu-
vacehesinde, “oportünizmi” temellendirmeye çalışacağız… Ve-
ya daha açıkçası sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Şerî-
at-ı Şerîf‘in “oportünizmi” nasıl şiddetle itham ve ilzam ettiğini
göstermeye çalışacağız… Bir kere bu bağlamda yukarda genel
olarak insan eylemleri ile ilgili verdiğimiz şu konteksi, şu sıra
dizinini unutmamız gerekiyor:
(İLKE) >>> GAYE >>>> EYLEM >>> SONUÇ
Çünkü Ahkâm-ı Sübhâniyye’ye “iman” etmiş bir insa-
nın ameli 172 (eylem), şu silsile-i merâtibe göre gerçekleşir… Bu
sıra-dizine, bu sıralı zincirleme sürece göre…
İMAN>>>GAYE-MAKSAD>>>NİYET>>> İNŞÂALLAH //
BESMELE >>> AMEL >>> TEVEKKÜL>>>>>>SONUÇ

172 “Amel “din dilinde, niyet ve iradeye bağlı yapılan dünya ve ahirette
ceza ve mükafat konusu olan, iş, davranış ve bilinçli yapılan fiildir…..
İlerde gelecek… Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB.

89

“Mü’min” fıtratına ihanet etmemiş insan demektir…
Dolayısıyla “İman” mü’minin fıtratının muktezâsıdır…. Küfür
her türü fıtrata ihanettir… Tam bu noktada Batı’da, Antik Grek
feslefesinde başlayan ve halen de devam eden “Doğuştan Dü-
şünceler/İdeae innate” tartışması gündeme geliyor 173 … İslâmın
173 İnsanın doğarken dünyaya en azından potens (gizil imkân, ‘meknuz’
kul-lanılabilir gibi geliyor bize on yıllardır… Kime soracağız? Kiminle
istişare edeceğiz?) halinde zihninde “Mantığın Temel Prensibleri” ile
geldiğini ka-bul edenlerle; insanın zihninin doğuştan “Boş bir Levha/Tabula
Rasa” ola-rak geldiği, zamanla sadece algılarla bilgileri kazandığı, gibi iki
ana da-mar… Bunlardan birincisi; Platon (427-347)’la başlar, Herbert of
Cherbury (1583-1648), Rene Descartes (1596-1650), Rudolph Cudworth,
(1617-1688), Leibniz (1646-1716)’le devam eder… İkincisi ise; Stoacılık,
örnek, Kıbrıslı Zenon (336-264), Epikuros (341-270) culuk, Thomas
Hobbes (1588-1679), John Locke (1632-1704), David Hume (1711-
1776)’la temsil edilir… Birinci damar genelde sprütüalist-idealist çizgide
evrilirken; ikin-cisi genelde (Berkeley v.b. istisna ederek) materyalist-realist
yönde geliş-miştir… Bu açıklamalara göre, ikinci damarın oportünizme
daha yatkın ol-duğu düşünülebilir ise de, ciddi bir şekilde incelenmesi
gerekir… Nitekim merhum Üstad; Amerikalıların düşüncede idealist,
uygulamada materyalist oldukları; Sovyet Rusya’nın ise düşüncede
materyalist, yaşantıda idealist ol-dukları tesbitini yapmıştı… Burada
empirizmin, pragmatizm üzerinden, oportünizme evrilmesinin daha imkan
dahilinde olduğu düşünülürse de, tat-bikata bakınca bu kadar kolay karar
vermek mümkün değildir! Materyalist; Karl Marx (1818-1883), Friedrich
Engels (1820-1895), Vladimir Il’ich Le-nin (1870-1924), Leon Trotsky
(1879-1940)’nin hayatlarını incelediğinizde (Özellikle Stalin’i dâhil
etmedim.) “oportünist” nitelemesi yapmanız müm-kün değil! Fakat ihlasdan
uzak, sadece sözde kalan iman iddiasının da yeter-li olmadığını
görüyoruz… Nitekim hafıza renklerimizden kurtularak, çileye açık olma
cesaret-i medenisi göstererek, (Özellikle hile-i şeriyye içimizde bir hicran,
bir bıçak gibi vicdanımıza saplanıyor, halen saplanıyor…!) Os-manlı tarihi
geçmişimize baktığımızda, hele Batılılaşma sürecinde, bizi kız-dıran, isyan
ettiren, en azından mahzun, melûl eden durumlara dikkat! Hele 24 ocak
1980 kararları ile uygulanmaya başlayan neo-liberal politikalardan ve
Evrensel Müesses Nizam’ın “Ilımlı İslâm” tercihinden sonra sözde Müs-
lüman, sözde tarikatçı, sözde cemaatcı, sözde vakıfçılar ve gerçek politika-

90

bu konuda ki, yaklaşımı nedir? Şeâir-i Dîn-i İslâm’a göre,
İmandan hareket eden bir Müslüman olarak bu konuda zihni-
miz berrak, kafamız çok net: Çünkü Ayet-i Kerime’de buyrulu-
yor ki; “O halde sen, batıl dinlerden uzaklaşarak yüzünü ve
özünü, hak din olan İslâm’a yönelt. Yani Allah’ın insanları
yaratmasında esas kıldığı o fıtrata uygun hareket et. Allah’ın
bu hilkatini kimse değiştiremez. İşte dosdoğru din budur. Fakat
insanların ekserisi bunu bilmezler, anlamazlar.” 174
Buhârî ve Müslim’de zikredilen bir hadis-i şerifte de
şöyle buyruluyor; {Ebu Hüreyre’nin (Radıyallahü Anh) naklet-
tiğine göre, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle bu-
cılar, gavurları kıskandıracak seviyede oportütünizmin kitabını yazdılar ve
tatbikatının şâhikasına eriştiler… Evet! “Melâli anlamayan nesle aşina
değiliz!” Fakat melâlimiz bunlar mı olmalıydı? Devam ediyoruz gerekirse
birlikte ağlayacağız! Fakat kesin olan şu ki; bunların şer’inden Allah’a
sığınacağız! Her sınıfın sahtesini çıkardık, sadece politikacıların ve pa-
ralelcilerin gerçeğini! Yarım asırlık sürece baktığımızda dünya genelinde,
demokratik tatbikatın, en ideal örnek politikacılarını çıkardık! İroni değil!
Demokratik sistemin gerçek politikacıları! Gereksiz korkulardan (ölüm, ahi-
ret, hesap günü, Allah, kitab v.b.) kendilerini kurtararak, vicdanını sıfırlamış
politikacılar! Şimdi ironik bir yaklaşım: vicdanları Tabula Rasa/Beyaz bir
kâğıt gibi bomboş! Beyaz bir kâğıt gibi tertemiz (!) Gereksiz korkulardan ve
gereksiz yasaklardan arınmış! Tanrıları kamuoyu yoklamaları ve seçimler!
(Bu satırları yazdıktan birkaç dakika sonra, bir telefon geldi; günümüzün en
muktediri, her gün kamuoyu yoklaması yaptırıyormuş! Hakk’ın rahim ve
rahman sıfatı var! Fakat halk çok acımasız! Fakat halk çok insafsız! Um-
madığınız anda sırtından fırlatıp atar… Hemen halktan, Hakk’a iltica edin!
Mülteciler gibi boğulsanız da, hiç değilse şehit olursunuz!) Bunların dışın-
da bütün ayak bağlarından kurtulmuşlar! Kuşlaaaaaar kadaaaaaar
hüüüüüüür! Aslanlaaaaaaar kadaaaarrrr özgüüüüürrrrrrrr! (Kuşlar,
aslanlar, hayvanlar… Hüüüüür? Özgüüüürrrrr? Keşke belgeseller bize bu
hayvanları gözleme imkânları sunmasa idi! Keşke “aslan” hafızamızdaki
dâstânî kişiliği ile kalsa idi… Riyakâr, desîsekâr, hîlekâr, üçkağıtcı, korkak,
düzenbaz, acımasız, ölüm makinesi yüzünü görmese idik! Yine saçmala-
dın… Yine “fıtrat”ı ıskaladın! Sıra hayvanlara iftiraya mı geldi?)
174 Rum Suresi: 30/30

91

yurmuştur: “Her doğan fıtrat üzerine doğar. Sonra anne babası
onu Yahudi yahut Hristiyan veya Mecûsî yapar…”} 175 Hemen
şu noktayı anlıyoruz ki; doğuşta insan zihni boş bir kâğıt gibi
değil! Her insan hazır durumda “fıtrat”la doğuyor… Bir çocuk
doğumundan itibaren yürüyemez ama, yürüyecek bir donanım-
la yaratıldığı için zamanı gelince yürür… Evet! Doğduktan
sonra, dıştan bir bakışla çocukta hiçbir entelektüel fakülte göre-
meyiz… Konuşma, muhakeme, hafıza, gülme, düşünme, dik-
kat, oryantasyon, sevinme, üzülme, hak, adalet, zulüm v.b. Fa-
kat onun yaratılışında, Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’nin bir
mevhibe olarak lütfettiği “fıtrat” imkân olarak, çekirdek olarak
saklıdır… Kişiliğinde meknûzdur! Ve zamanı gelince gelişme
ilkelerine göre, faaliyete geçer… Acaba barajın arkasındaki
potansiyel enerji açıklayıcı olabilir mi? Zaman ve şartlar
oluştuğunda kinetik enerjiye dönüşecektir! Demek ki çocuk bir
imkânlar varlığıdır… İrade-i külliyenin, kendisine lütfettiği
mevhibeler sayesinde, irade-i cüziyyesini kullanarak, kendi ha-
yatını inşâ eder.
Burada azim mesele “fıtrat” kavramı… Bu konuda en
kapsamlı olarak meseleyi şu şekilde özetliyoruz: {Fıtrat
kelimesinin anlamı hakkında âlimlerin görüşlerini şöyle
sıralayabiliriz:
1. "İslam anlamında olup, hadis, insanların tabii, asli ve fıtri
dinlerinin İslamiyet olduğunu, daha sonra çevresinin tesirleriy-
le farklı dinlere yönelmenin asıl ve fıtrattan sapma kabul edil-
diğini gösterir. Nitekim hadisin bazı şerhlerinde İslam kas-
tedilerek "fıtrat" kavramı yerine "bu millet üzere" denilmiştir.
(Müslîm, Kader, 23) Bu görüşe göre, gayr-i müslimlerin ço-
cukları da Müslüman sayılır, dünyada ve ahirette Müslüman
muamelesi görürler.
175 Hadislerle İslâm, Ankara, DİB, 2013, sah. 4/ 141

92

2. Fıtrat başlangıç, Allah'ın ilk yaratılışta her insan için belirle-
diği değişmesi mümkün olmayan farklı inanç ve bunun sonucu
olan nihai mutluluk veya bedbahtlık anlamına gelir. Buna göre
insan, Allah onu başlangıçta hangi hal üzere yarattıysa sonunda
o hale dönecektir.
3. Fıtrattan maksat. Allah’ın Âdemin neslinden, dünyaya gel-
meden önce iman ettiğine dair aldığı ikrar ve misaktır. (Araf,
7/172)
4. Her çocuğun fıtrat üzere doğduğunu bildiren hadisteki fıtrat,
sadece Müslüman doğanlar içindir. Zira herkes Müslüman ola-
rak yaratılmış olsaydı, Allah’ın “Andolsun ki biz cinlerin ve in-
sanların birçoğunu, cehennem için yarattık" (Araf, 7/179) de-
mesinin ve kâfirlerle ilgili daha başka hükümler koymasının
anlamı kalmazdı.
5. İbn Abdilberr, fıtratın, selamet ve istikamet anlamına da gel-
diğini söylemiş ve "Ben, bütün kullarımı hanifler olarak yarat-
tım" (Müslim, Cenne, 63; Ahmet b. Hanbel, Musned, IV.162)
malindeki kudsi hadiste geçen "hunefâ" kelimesinden istikamet
ve selametin kastedildiğini belirtmiştir. Ona göre daha çok fı-
kıhçı ve kelamcılar tarafından savunulan anlayışta fıtratın
iman-küfür, tanıma-reddetme, hidayet-dalalet gibi belirleyici
anlamlar taşıması mümkün değildir. Zira çocuk doğduğunda ne
imanı, ne de küfrü kavrayabilir. Nitekim Kur'an'da insanların
hiçbir şey bilmez, durumda dünyaya geldikleri ifade edilmiştir.
(Nahl, 16/78) Şu halde yeni doğanlarla ilgili fıtrat kavramı on-
ların yaratılış, tabiat ve mizaç bakımından genellikle temiz ve
sağlıklı olduğuna işaret eder, bunlar ancak reşit olduktan sonra
iman veya küfrü seçebilirler. Buna göre fıtrat, “hakkı benimse-
me yatkınlığı” şeklinde anlaşılmalıdır. (DİA, XIII. 47)
6. Bazı âlimlere göre fıtrattan maksat, Allah’ın bazı insanları
cennet, bazılarını ise cehennem için yaratması demektir.

93

7. İman ya da küfür bilmeksizin sağlam bir yaratılışla yaratıl-
mış ve ergenlik çağına gelince de mükellef olmuştur.
8. Allah, çocuğu ebeveyninin fıtratı üzere yaratmıştır.
9. Fıtrat ile kastedilen, insanlarda iyi ve kötüyü ayırt etme yete-
neğini yaratmasıdır.
10. Bu görüşler içinde en makul olanı ve giderek en çok ilgi
göreni, fıtratın, ilk yaratılış esnasında Allah'ın insan tabia-
tına bahşettiği Yaratanını tanıma eğilimi, ruh temizliği vb.
olumlu yetenek ve yatkınlıkları ifade ettiği şeklindeki anla-
yıştır. } 176
Daha sonra yazar, İbn Teymiye’nin şu dikkat çekici
yaklaşımını nakleder: {Hadiste bulunan "Sonra ebeveyni onu
Yahudi, Hıristiyan yapar" ifadesi, çocuklardaki temiz yaratılı-
şın ve iman yatkınlığının çocukluk devresinde çeşitli etkilere
göre değişmeye elverişli olduğunu göstermektedir, İbn Tey-
miyye, İslam düşünce tarihi bakımından önem taşıyan bir yak-
laşımla, insan fıtratındaki çizginin Allah’ın dininin yani Allah'-
ın tanınması ve ikrar edilmesi yönünde olduğunu, çocuğun bu
yönde gelişmesi için yeni şartların hazırlanmasına bile ihtiyaç
bulunmadığını söyler. Çocuğun fıtratında bulunan doğru çizgi-
de yetişmesini engelleyecek olumsuz şartların ve amillerin gi-
derilmesi ve böylece onun fıtri kabiliyetinin önünün açılması
yeterlidir. İslam dünyasında felsefi roman türünde yazılmış
Hay b. Yakzân gibi eserler, insanın fıtratı konusunda temelini
Kur'an ve Sünnet'den alan bu şekildeki iyimser felsefenin sonu-
cudur. (DİA, XIII. 47-48)} 177
Yazar, daha sonra güzel bir toparlama ile kendi fikrini
şöyle özetler: {Hadiste geçen "fıtrat" kavramını biz, Yüce Al-
lah'ın sorumlu bir varlık olarak yarattığı her insanı, Yaratıcısını
176 Bünyamin Erul, İlk Hadis Belgesi, Hemmâm’ın Sahifesi, Ankara, TDV,
2011, sah. 244
177 Age. Sah. 245

94

tanıyacak bir donanıma sahip potansiyel bir Müslüman olarak,
günahsız, kusursuz bir şekilde yaratması şeklinde anlamakta-
yız. Birçok ayette geçtiği üzere Allah ona görme, işitme, dü-
şünme yeteneği vermiş, ona, fücuru da, takvayı da ilham etmiş,
ona iyi ve kötü olmak üzere iki yolu göstermiş, hak ile batılı
ayırt edebilme yeteneğini vermiştir. Zaten bütün bunlardan
dolayı sınava tabi tutulmuş, mükellef görülmüştür. (İnsan,
76/1-3; Şems, 91/8; Be-led, 90/10; Taha, 20/50; Ala, 87/2-3)
Şayet ana-baba onu etkilemese ve kendi dinlerine çe-
virmese, o çocuk fıtrat üzere yaratılışını devam ettirecek ve
Allah'ın kendisine vermiş olduğu iyiyi kötüden ayırt edebil-
me yeteneği sayesinde hakikatı seçecektir.} 178
Şüphesiz burada “fıtrat”ın aslına uygun biçimde bozul-
madan, kavrulmadan, yanmadan, çarpılmadan, küller altında
kalmadan, matluba muvafık bir biçimde neşv ü nemâ bulması
için, hele günümüzdeki, iletişim, etkileşim düşünülürse; İslâm
uygarlığı ve İslâmî devlet lüzumunun ne kadar hayatî oldu-
ğunu da düşünmemiz gerekir…
Nitekim İbn Tufeyl (Ö. M. 1185) roman stilinde yazdığı
Hayy b. Yakzan isimli eserinde aynı konuyu işlemiştir. 179 De-
mek ki insan tertemiz fıtratla doğuyor… Ve bu fıtrat oportü-
nizme sıkı sıkıya kapalı, fakat zaman içinde, özellikle ebeveyn,
arkadaş çevresi, toplumsal etki ve Evrensel Müesses Nizam’ın
yükselen değerleri çeşitli vasıtalarla fıtratta bir “bozulma” mey-
dana getiriyor… Elmalılı çok güzel ifade eder: “Muhakkaktır
ki, sui i’tiyad ile fıtrat ve ahlâkı bozulmuş kimselerin zevk u
takdirine i’tibar yoktur. İbret tab’ı selimedir.” 180 Ve devam
178 Age. Sah. 245
179 Kerim Yavuz, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, Ankara,
DİB, 1983, sah.112
180“Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır,. Hak Dini Kur’ân Dili, Diyanet
İşleri Reisliği, İstanbul, 1935, sah. 2 / 1574

95

ederek tab’ı selimin ve fıtrati sahihanın ölçü olcağını işaret
eder… İnsan, fıtrattaki bu “bozulma” ile oportünizme müsait
hale gelir… Fakat bu “bozulmayı” mutlak, yapısal, genel
değil; insanların hayat serencamındaki bazı zamanlar için
ârızî, muvakkat olacağını kabul etmenin doğru olacağı
kanaatindeyiz! Çünkü her insanın içinde “bozulmuş” olsa da o
fıtrat vardır… Külün altında harlanma vesilesinin hasreti ile ya-
nan kor halinde ateş gibi… Tamamen çürüyüp yok olması
mümkün değildir! Bir tohum… Bir tohum… Bir fıtrat tohumu!
Onun için kimseye, hele “Müslümanım!” diyenlere soyut bir
kin, nefret besleyemiyoruz! Yine de “hümanizm” gibi törensel,
sürüsel ve “yükselen değerler”e ait bir imaja kendimizi esir
etmeyelim!
Ayrıca fıtrat konusunda anlattıklarımıza ek olarak;
Allah Teâlâ Hazretlerinin, doğumda hazır olarak bulduğumuz,
bize lütfettiği mevhibelerden birinin ifadesi olan şu Ayet-i Ke-
rime’ye de dikkatinizi çekmek isterim: {Ve Âdem’e bütün
isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek:
“İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bir bil-
dirin bakalım!” dedi} 181 Elmalılı merhum şöyle tefsir ediyor:
“Bununla birlikte ifadede her insana yönelik genel bir hitab
edilme sevinci 182 de yer almaktadır. Dolayısıyla burada açık ve
geniş kapsamlı bir yarar vardır ve herkesten bu mesajı vicda-
nında (Tefsirin aslında: nefsinde) kavrayıp uygulanması isten-
mektedir.” 183
Burada “isimler” ve “bütün” gibi mefhumları, dolayı-
sıyla ilahî haberin tamamını anlayabilmek için tefsirlerde ki,
rivayetleri mütalaâ etmek gerekir… Yalnız şunu anlamamız
181 Bakara Suresi: 2 / 31
182 Aslı: “Hitabi âm neşvesi” sah. I / 298
183 Elmalı’lı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri,
Sadeleştirenler, Lütfullah Cebeci v.d. Ankara, Akçağ, 2013, sah. I/ 330

96

gerekiyor ki, bu Ayet-i Kerime bütün insanları şümülü içine
alıyor, burada bizzat Âdem için anlatılanlar, öğretilenler sadece
kendisine ait değil, “……. Bu sıfat nev’i beşerin mahiyet ve fıt-
reti (fıtratı ) ulâsı demektir. Zira Âdem nev’in ilk ferdidir ve
havassı nev’iyyenin aslı onda mevrustur.” 184 Bu niceliksel şü-
mülün yanında, bu Ayet-i Kerime’nin “fıtrat”ı aşan bir anlam
alanı var gibi geliyor bize…
Bunlara bir de Bezm-i Elest’teki misakı eklemek lâ-
zım.... {Rabbinin Âdem evlatlarından, misak aldığını da düşü-
nün: Rabbin onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onların
kendileri hakkında şahitliklerini isteyerek “Ben sizin Rabbiniz
değil miyim?” buyurunca onlar da “Elbette!” diye ikrar etmiş-
lerdi. Kıyamet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu!” yahut:
“Ne yapalım, daha önce babalarımız Allah’a şirk koştular, biz
de onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o bâtılı başlatanla-
rın yaptıkları sebebiyle bizi imha mı edeceksin?” gibi bahane-
ler ileri sürmeyesiniz diye Allah bu ikrarı aldı.} 185
Bu Âyet-i Kerime müşkil 186 bir ayet-i kerimedir… Şü-
mulü konusunda bazı rivayetler vardır, fakat biz “Bu ayet-i ke-
rime bütün insanlar hakkında umumidir.” 187 Rivayetini esas alı-
yoruz. Buna göre Cenab-ı Hakk bütün insanlardan mahiyetini
tam olarak bilemeyeceğimiz bir şekilde, ahid ve misak alıyor…
İşte bu bezm-i ezeldeki, “belâ” ahdinden sonra insanlar, iman
mükellefiyeti altına girmişlerdir. Nitekim Ebû Mansur el-Mâtü-
rîdî’ye göre; bir insan hiçbir peygambere muhatab olmasa dahi,
Cenab-ı Hakk’ka imanla mükelleftir.

184 “Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır,. Hak Dini Kur’ân Dili, 1935, sah I/
309
185 Araf Suresi: 7/ 172
186 İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Terceme; M. Beşir
Eryarsoy, İstanbul, Buruc yay.1998, sah. 7/ 504
187 Age, sah. 7/ 507

97

Ebû Mansur el-Mâtürîdî; “Ey İsrail’in evlatları! Hatırla-
yın ve düşünün size ihsan ettiğim nimetimi. Bana verdiğiniz
sözü yerine getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim
ve yalnız Ben’den korkun!” 188 Ayet-i Celilesinin tefsirinde;
{“Bana verdiğiniz sözü yerine getirin” Daha önce zikrettiğimiz
üzere 189 Allah ile yapılan sözleşme iki şekildedir. Birincisi hil-
kat akdidir, şöyle ki Cenâb-ı Hak herkesin yaratılışına, varlığını
ve birliğini kanıtlayan delilleri yerleştirmiş, insanı amaçsız icat
etmediği, başıboş ve sorumsuz bırakmayacağı şuurunu yerleş-
tirmiştir. İkincisi ise gönderdiği peygamberlerin dilinden aldığı
risâlet ahdidir, şu ilâhî beyanlarda ifade edildiği gibi: “Allah
şöyle dedi: ‘Eğer namaz kılar, zekât verir, elçilerime inanır, on-
ları desteklerseniz ve bir de Allah’a veriyormuş gibi O’nun rı-
zası için karşılıksız borç verirseniz günahlarınızı örter ve sizi
altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım.’ 190 ”} 191 demek-
tedir.
“Gerçekten Biz Âdem evlatlarını şerefli kıldık, kara-
da ve denizde kendilerini taşıyacak vasıtalar nasib ettik, onlara
helâl ve hoş rızıklar verdik ve onları yarattığımız varlıkların
çoğuna üstün kıldık.” 192 Ve bundan dolayı “İnsanoğlu aslı
itibariyle mal değildir.” 193 Dolayısıyla ümmetin yuları ol-
maz… Fakat ne zaman ki; Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye ve Şeâ-
ir-i dîn-i İslâm sınırları dışına çıkacak bir şekilde; şeyh, hoca-
efendi, abi, üstad, lider, önder v.b. gibi birinin kendisine yular
takmasına razı olursa, “mal” 194 olur… Çünkü “Andolsun Biz,
188 Bakara Suresi: 2/ 40
189 Bakara Suresi: 2 / 27
190 Maide Suresi: 5 / 12
191Ebû Mansur el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l Kur’ân Tercümesi, Çeviren: Bekir
Topaloğlu, İstanbul, Ensar vakfı, 2015, sah. I/ 138
192 Isra Suresi: 17/ 70
193 Serahsî, Mebsût, Editör: M. Cevat Akşit, İstanbul, Gümüşev, 2008,
sah.7 /250

98

insanı gerçekten ahsen-i takvimde yarattık. Sonra onu aşağıla-
rın aşağısına döndürdük.” 195 Ve “Bizim sizi boşuna yarattığı-
mızı, Bizim huzurumuza dönüp hesap vermeyeceğinizi mi san-
dınız?” 196 Bir mümin sadece “Hablullâh” 197 ’a sarılır…” el-
Urvetü’l-Vüska” 198 ya sarılır. Başkasının nefsinin, heva ve he-
vesine göre ördüğü yularla, onun tarlasındaki kazığa bağlana-
rak, sadece o otlardan tıkınmaya razı olmaz!...

194 Kitablık çapta, müstakilen üzerinde durulması gereken bir konu
olmasına rağmen; biz derin hicranlarımızdan biri olarak, kısaca bu konuya
temas ede-ceğiz: Batı uygarlığı insanlığı, metalaştırmıştır, dolayısıyla
bütünün bir par-çası olan kadın da aynı akıbete mahkûm olmuştur… Bunun
için “kadın so-runu”nu, genel sorundan bağımsız ele alan hiçbir teşebbüs
sorunu çöze-mez… Nitekim sorun gittikçe de ağırlaşıyor… İslâmda ise
maalesef asırla-rın istismarı olarak, “kadın meselesi” Şeriat-ı Garrây’-ı
İslâmiyye’ye aykırı bir noktaya doğru evrilmiştir. Burada geçmişe atıfla,
“erkek merkezli yo-rum” gibi klişe ifadeler kullanmak istemem, fakat bir
Müslüman olarak şu gerçeği de kabul etmek zorundayız ki; İslâmı hayata ve
devlete egemen hale getiremeyişimizden dolayı, “kadın meselesi” genel
meselenin bir unsuru olarak kangren olmuştur… Nitekim duyduğumuza
göre, halen günümüz-de nikâhı; bir alış-veriş, temlik akdi gibi gören
din görevlilerimiz var. {Nikâh akdindeki özel durumun deliline gelince;
“tezvic” birleştirme, “nikâh” ise katma (ekleme) anlamına gelir. Bu iki
sözcükte mülkiyete iliş-kin bir anlam yoktur. Oysa “temlik”te birleştirme ve
katma anlamları yok-tur. Bu yüzden nikah akdi temlik ifade eden sözlerle
kurulamaz.} Serahsi (1009-1090); Mebsut: 5/ 92……. Temel kaynağımız
Mebsut’ta, en azından şu sayfalarda da aynı konuya temas edilir: 5/ 91,95,
108; 8 / 189….
195 Tîn Suresi: 95/ 4-5
196 Müminin Suresi: 23 / 115
197 Âl-i İmrân Suresi: 3/ 103….Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine)
sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın.”
198 Bakara Suresi: 2/256… “Dinde zorlama yoktur. Doğru yol, sapıklıktan,
hak batıldan ayrılıp belli olmuştur. Artık kim tağutu reddedip Allah’a iman
ederse, işte o, kopması mümkün olmayan en sağlam tutamağa
yapışmıştır. Allah her şeyi işitir, bilir.”

99

Biz bu ve benzeri konularda muteber İslâmî kaynaklara
başvurmanız tavsiyesi ve umudu ile kısa bir temasla yetindik!..
Yukarıdan beri muhtasar olarak resmini çizmeye çalıştı-
ğımız bir Müslüman, bir mümin imanının gereği olarak bir “ga-
ye” inşâ edecektir, kendine… Fıtrat, Bezm-i Elest’teki misak,
hesap günü; bütün bunlar “gaye”yi tayin eden ana umdeler-
dir… Ve burada denkleme oportünizmde olmayan “niyet” diye
ifade edilen bir kavram dâhil oldu. Bir kere “GAYE” tayininde
İman’ın tayin ettiği “maruf” 199 ölçüsü var… Ve “İman-Gaye-
Niyet“le, “Eylem-Sonuç” ilişkisi tamamen koparılmış, böy-
lece oportünizmin can damarı kesilmiştir… Süreç devam
ederse eylemin de kuralı var… Çünkü
İMAN>>>GAYE/MAKSAD>>>NİYET>>>İNŞÂALLAH
ilişkisini ayrıca kendi aralarında bir bütün olarak alıp değerlen-
direbilirsiniz… İslâmî bakımdan
İMAN>>>GAYE/MAKSAD>>>NİYET >>İNŞÂALLAH
ilişkisi bile, bizatihi sonuçtan bağımsız, hatta hiç sonucu hesa-
ba katmadan kendi başına bir gerçeklik olarak, bir değerdir…
Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye miyarına göre tekevvün etmiş,
inşâ edilmiş “niyet” başlı başına, bağımsız bir öz, bir cev-
herdir!... Bu manada tekevvün etmiş “niyet”in fiyatı yoktur…
199 Maalesef Şerîat-ı Mutahhara şuurundan mahrum, bazı ilahiyatçı akade-
misyenler, din görevlileri, bazı Müslümanlar, Kur’an-ı Azimü’ş-şan’a ait bir
mefhum olan “maruf”u, “iyi” ile tercüme etme cinayetini irtikab ediyorlar…
Hâlbuki “Maruf muktezayı İslâm olan tâatullah, münker de muktezayı islâ-
ma muhalif olan ma’sıyyetullah demektir. Maruf ve münkeri hablullahdan
başka mi’yar ile ölçmeğe kalkmak hevaya ve nefsanî arzulara tâbi olmaktır
ki bu da tefrika ihdas etmektir.” Dersiamdan Elmalılı Muhammed Hamdi
Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1935, sah. I/ 1155

100

Çünkü o meta değildir… Çünkü o ederi olan bir mal değildir.
Çünkü o nesne değildir!... Temellendirmeye devam edeceğiz
ama, şuraya kadar bile İslâmiyetin, oportünizmle taban tabana
zıt olduğunu ortaya koyduğumuzu sanıyorum… Yazdıklarımız
ve yazacaklarımız, açıkça Ahkâm-ı Şer’iyye’nin oportünizmi
itham ettiği noktalardır…

Ameller ancak niyetlere göredir.
Herkese ancak niyet ettiğinin karşılığı vardır.” 200
Hadis-i Şerif
Bu noktada “niyet”in bir tanımını yapmakta gerekli:
“Niyet, şu anda veya gelecekte faydalı olduğunu anladığı
şey’e gönlün meyli ve yönelmesidir. Zâten gönlün meyli ol-
madan, kuru bir irâde ile bir şey meydâna getirmek müm-
kün değildir.” 201 Ve ayrıca şöyle bir değerlendirmesi daha var:
“Bilmiş ol ki; niyet, bir mânâ üzerine devreden irâde ve kasdın
ayrı deyimleridir. Bu da kalb için bir hâl ve vasıftır ki, onu iki
emir koltuklar. Bu iki emir de ilim ve ameldir. İlim önce gelir,
çünkü ilim asıl ve şarttır. Amel ise ilme tâbidir. Zira amel,
ilmin dalı ve meyvesidir.” 202
“Niyet”e tasavvufî tefekkür açısından da bir göz ata-
lım: “{Bir grub niyeti “fiili işlemeye azim” olarak tanımlarken
diğer bir grup, “amelin adını bilmek” şeklinde tanımlamakta-
dır. Cüneyd: “Niyyet fiillerin tasviri” der. Bir başkası: “Mümi-
nin niyetinin Allah olduğunu” söyler.} 203
200 İmam Nevevî, Riyazü’ Salihin, çev. Mehmed Emre, İstanbul, Bedir,
1974, sh. 22
201 İmam Gazâlî, İhyâ u ulumi’ddîn, çev Ahmet Serdaroğlu, İstanbul,
Bedir, 1975, sh. 4 / 671
202Age. 4 / 658
203 Ebû Nasr Serrâc Tûsî, el-Lüma’, çev. H.Kamil Yılmaz, İstanbul,
Erkam, 2012, sh. 266

101

Ayet-i Kerime’lerde ve Hadis-i Şerif’lerde daima, iman
ve niyet amelden öncedir. Yukarda da arz ettiğimiz gibi İslâmî
zihniyet tamamen iman merkezlidir… Nitekim:“Allah’ın ka-
bulünü vaad buyurduğu tövbe, kötülüğü (günah. Elmalılı)
ancak cahillik sebebiyle işleyip, sonra da çabucak vazgeçe-
rek günahtan dönüş yapacak olanların tövbesidir. İşte
Allah’ın, tövbelerini kabul edeceği kimseler bunlardır. Allah
alîm ve hakîmdir (herkesin içini dışını hakkıyla bilir, tam hü-
küm ve hikmet sahibidir).” 204 Şüphesiz tövbenin de İslâmî şiar
ölçüleri içinde yapılması gerekir. “Tevbenin sahih olmasının
şartları dört tanedir: kalbten pişmanlık duymak, masiyeti der-
hal terk etmek, bir daha benzerini işlememek üzere karar ver-
mek ve bu tevbeyi başkasından değil de, yüce Allah’tan hayâ
ederek yapmış olmak. 205 ”
İşte bu Ayet-i Celile NİYET-SONUÇ ilişkisini tama-
men ortadan kaldırıyor… NİYET, SONUÇ’taki başarısızlığı
bir anda yok ediyor… Ama İslâm’da hadler, sınırlar; ölümcül,
hayatî bir öneme sahiptir… Bir kere gerek şart: NİYET’in Şe-
riat-ı Garrây’-ı İslâmiyye miyarına göre tekevvün etmiş olması
ve…. {Şu halde bu ikisi arasında bulunan, yani bilerek günah
işleyen, çok geçmeden tevbe etmeyip günah işlemeyi alışkanlık
haline getiren ve böyle iken can çekişme haline gelip hayattan
ümidini kesmeden önce, tevbe edenlerin tevbelerinin kabul
edilmesi kesin değildir Allah'ın iradesine (meşiyyeti ilâhiye 206 )
kalmıştır.
Bu konudaki araştırmanın sonucu şudur: Can çekişme
durumundan önce henüz hayattan ümitsiz olmadığı halde kü-
204 Nisa Suresi: 4 / 17
205 İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy,
İstanbul, Buruc yay. 2004, sh.5 / 59
206Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Diyanet İşleri
Reisliği, İstanbul, 1935, sh. 2 / 1316

102

fürden tevbe ile iman etmek geçerlidir. Fakat can çekişme ha-
linde hayattan ümit kesme durumunda küfürden tevbe etmek ve
iman etmek geçerli değildir. İman ettikten sonra iyi amel yapa-
bilecek bir zaman bulunmalıdır. Fakat günah işlemiş müminin
son nefesindeki tevbesi de geçerli olabilir, "Allah'ın rahmetin-
den ümidinizi kesmeyiniz..." 207 Şu kadar varki, tevbenin kabul
edileceği de kesin olarak vaad edilmiş değildir. Bu âyetler işte
bunu anlatmıştır. Günahların akibeti, böyle acıklı azab, tevbe-
nin hükmü de öyle olduğu için, evlenmekle ilgili haramlara
aşağıdaki şekilde çok dikkat etmek gerekir.} 208 Nitekim bir Ha-
dis-i Şerif’te “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.” 209
Buyrulmuştur. Ama bu Hadis-i Şerif’in şümulüne girmesi için
bir mü’minin, “niyet”inin İslâmî miyara uyması gerekir… Çün-
kü: {Bir kul vardır, Allah ona ne ilim ne de mal vermiştir ama:
“Eğer malım olsaydı onunla falan kimsenin yaptıklarını ben de
yapardım" der, Bu da niyetiyle muamele görür. Niyet ettiği
kimsenin vebalini aynen elde eder.} 210 İmkânı yok ama olsay-
dı, diğer olumsuz örnekler gibi, “şu şu menhiyatları ben de iş-
lerdim.” diyerek etrafı iğfal eden, günahlara özendiren bir kişi
de aynı vebali yüklenmiş olur… Yani insan yapmadıklarından
da sorumludur!... Burada da NİYET’le, AMEL-SONUÇ ilişkisi
biribirinden koparılmıştır…
Niyet konusunda İmam-ı Gazâlî Hazretleri’nden şayan-ı
dikkat bir mütalaâ: “Yine adam, hem şimdi, hem de gelecek-
te ibâdet yapmak için kendisinde bir niyet bulamamış, şim-
di yeyip, içip uyumak ve böylece istirahatını te’min ve ken-

207 Zümer Suresi: 39 / 53
208Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili,
Sadeleştirenler: İsmail Karaçam v.d. İstanbul, Azim dağıtım, Tarihsiz, sh. 2
/ 531
209 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, Ankara, Akçağ, 1992, sh. 15 / 176
210 Age. sah. 15/ 176

103

dini takviye ettikten sonra ibâdet niyetindedir. Bu adam
için bu istirahatı te’min ibâdetten daha makbûldür. Hattâ
ibâdete devamdan yorulsa, usanç getirse, hevesi azalsa ve
bir müddet başka şeylerle eğlendikten (tezyin ettikten) son-
ra daha zevkli (daha takva ile) ibâdet edeceğini bilse, onun
için o eğlence (neşât), zorlama ile ve usanç getirerek devam
edeceği nafile ibâdetten daha makbul olur.” 211 Yine bir
mütalaâsı: “Kişi namaz vakti esnasında, imtisale (icab ede-
ni, gerekeni yapma) azmettikten sonra, aniden ölürse asi
olmaz.” 212
Cenab-ı Fahr-ı Âlem, şöyle buyurmaktadır: {Mekke’nin
fethinden sonra dile getirdiği, “Fetihten sonra hicret yoktur.
Fakat cihad ve niyet vardır” hadisiyle de artık Medine’ye
hicrete gerek kalmadığını, ancak İslâm’ı Allah ve Resûlü’nün
arzu ettiği şekilde yaşayabilmeleri için Müslümanların daima
iyiye yönelik salih niyet beslemelerini, gayret içerisinde
olmalarını, cihad etmelerini istemiştir.} 213
Sebeb-i vürudu ile arz edeceğimiz aşağıdaki hadis-i
Şerif, “Niyet-Amel” ilişkisini ayân beyân, hiçbir soruya ma-
hal bırakmayacak şekilde netleştirmektedir: Bedir ehlinden
olan Yezid b. Ahnes 214 bir miktar para ile mescide gelir, o-
nu insanlara dağıtması için birisine verir. Biraz sonra o da,
babası gibi Bedir ashabından olan oğlu Ma’n b. Yezid de
mescide gelir. O kişi parayı Yezid b. Ahnes’in oğluna verir.
Baba durumdan haberdar olunca “Vallahi sana vermek is-
tememiştim” diyerek parayı almak istedi. Oğlu da parayı
211 İmam Gazâlî, İhyâu ulumi’ddîn, sh. 4 / 674
212 İmam Gazâlî, Mustasfa, çev. Yunus Apaydın, Kayseri, Rey yay. 1994,
sah. I/ 97
213 Buhari, Editör: Mehmet Emin Özafşar v.d. Hadislerle İslâm, Ankara,
Diyanet İşleri Başkanlığı, 2013, sh. 3 / 25
214 İbn Hacer el-Askalânî, İsâbe, çev. Naim Erdoğan, İstanbul, İz
Yayıncılık, 2009, sh. 4 / 691

104

iade etmeyince tartıştılar. Ve ihtilaf Resûl-i Zîşân Efendi-
miz’e arz edilince, şöyle karar verdiler: “Ey Yezid! Niyet
ettiğin üzere verdiğin sadakanın sevabı senindir. Ey Ma’n!
Aldığın para da senindir.} 215
İnsan amellerinin doğrudan doğruya iman ve ondan ne-
şet eden umdelere göre tekevvün ettiği, “niyet”le değerlendiri-
len bir zihniyette oportünizme yer yoktur… Çünkü “Ne işe ya-
rar?” gibi oportünizme kapı aralayan düşünce tarzı, İslâma ay-
kırıdır!... Yani amel, sonucu ile yargılanmaz! Tek ölçü İman-
Niyet! Burada “tekevvün-oluşum” kavramını özellikle kullan-
dım… “Teşekkül- şekillenme, kurulma” kavramını kullanma-
dım… Çünkü bana göre niyet; başta, imanın gerekleri doğrul-
tusunda insan kişiliğinin bütün özelliklerinin hal hamur olması
ile ortaya çıkan bir oluşumdur… Daha doğrusu ben, tekevvün-
de, kimyasal bir etkileşim; teşekkül de ise fiziksel, mekanik bir
birliktelik, soğuk bir yan yana oluş imajı alıyorum… İslâma
uygun tekevvün eden “niyet” de; insanda gerçekleşen ruh-nefs
savaşında ruhun galib gelmesi demektir… Bu vasıftaki bir “ni-
yet” tamamen, “bir vaz geçiş senden gayri her şeyden” mısraı-
na muhatab olmak demektir! Dolayısıyla sonuca bağlı olmadan
değerlendirilir… “Ne işe yarar?” sorusunun mantıki cevabı:
“Bir şeyin bir şeye yaramasından ne kasd ediyorsunuz?” Önce
kavram analizi…
Her ne kadar bir Hadis-i Şerif’te “Faydası olmayan
ilimden Allah’a sığınırım.” Buyrulmakta ise de, burada “fayda”
mefhumunu heva ve hevesimize göre, bağımsız değişken ola-
rak almak yanlış olur. Çünkü öğrenilmesi farz-ı ayn olan ilim-
ler, öğrenilmesi farz-ı kifaye olan ilimler, öğrenilmesi mez-
mum olan ilimler yine “iman”la tayin edilmektedir… Bu miya-

215 Mehmet Emin Özafşar (editör) v.d. Hadislerle İslâm. Buhari, Müslim, 3
/ 28

105

ra göre tayin ve tesbit edilip, “niyet”e göre tatabikata geçince
yine sonuçtan bağımsızdır…
“Allah’ı ve Allah katından gelen şeyleri kalb ve lisanla
tasdik eden kimse, Allah katında ve insanlar yanında
mü’mindir.” 216
İslâmiyet, İman’ı her zaman gerek şart olarak vurgula-
mıştır… Sanıyorum geçmişte ve bu günde… Özellikle moder-
nist konseptin İslâm dünyasına egemen olmaya başladığı, tak-
ribî olarak üç yüzyıllık süreçte ihtilafların birinci derecede
sebebi, önce “İman” konusunu gündeme getirmemek… “İman”
sözsel olarak her zamankinden fazla gündemde, fakat özsel ola-
rak hiç yok! Hatta özsel olarak solduğu oranda eksikliğini telâfî
için söze daha fazla vurgu yapılıyor… Halk irfanının ifade etti-
ği gibi öz kaybolunca “dile vuruyor!” Aşırı, iddialı her laf öz-
deki, (iman?) eksiğin telâfi edilme gayretidir.. Özellikle bu gün
modernist, gelenekçi, kendini Ehl-i Sünnet ve’l cemaatın zapti-
yesi gibi gören, herkes ama herkes; tavzih-i iman, tenzih-i
iman, tecdid-i iman ihtiyacı içindedir, içindeyiz… Belki de
modernistlerden daha fazla; “hile-i şer’iyye”, “muamele-i
şer’iyye” diyerek asırlardır, Allahü Zü-l-celâl Hazretleri’ni (hâ-
şâ) kandırmaya yeltenen hayâsız, haysiyetsiz Ehl-i Sünnet ve’l
cemaatın zaptiyeleri (!) de tavzih-i iman, tenzih-i iman, tecdid-i
iman ihtiyacı içindedirler!... Bunun için bütün meseleler dü-
ğümleniyor… Önce “İman” ne demek? Bazıları “iman-ı haka-
yik” diye, diye “İman”ı buharlaştırdı… Zümrüdü anka kuşu gi-
bi… Muamelatı kesip attı... Hele modernist, reformcu denilen-
ler, Nietzsche gibi müheykel fikir namusuna sahip olamadıkları

216 İmâm-ı A’zam, El-Âlim Ve’l-Müteallim, tercüme: Mustafa Öz, (İmâm-
ı A’zam’ın Beş Eseri), İstanbul, İFAV, 2011, sah. 12

106

için “gâvurum!” diyemiyor… “İnkârı da, ikrarı da belli olma-
yan iki ayaklı it sürüsü üredi!”
Dikkat! Bu gün İslâm için, hatta bütün zamanları da
içine alarak diyebiliriz ki, birinci tehdit ateism değil, deism-
dir!... Ateism İslâmın “Hâlık-ı Zül Celal” tasavvurunu red
eder; deism ise (hâşâ) felc eder… Bir binayı restore etmekten-
se, sıfırdan yapmak hem daha sağlıklı, hem daha kolaydır… Bu
gün beş vakit cami cemaatine bakın! Sağınızdaki Müslüman
mıdır, deist midir? Solunuzdaki Müslüman mıdır, deist midir?
Arkanız, önünüz, yat-kalk komutu verenlere dönüp bakma ce-
saretim yok! Caddelere bir bakın! Düşünün! Transcendantal,
müteal, aşkın varlığı açıkça red edenlerin toplum nazarında fik-
rî kredisi ne kadardır? Hiç yoktur…! Bir de toplumsal bilinç-
altı, dinsel simgeleri, ahlakla özdeşleştirdiği için (ben yanlış
görüyorum, bu düşünce tarzını), dini ritüelleri ihmal edenlere,
“ahlaksız!” damgasını vurur!… Çünkü ille de onun seviyesine
ineceksiniz! İlle de onun nefsâniyetini okşayacaksınız! İlle de
onun değerlerini paylaşacaksınız… Dikkat ümmet-i Muham-
med sürü değildir!.. Bu “ümmet” i aşağılama değildir:
Ellerime uzanan dudakları tepeyim!
Allah diyen, gel, ayaklarından öpeyim.
Halk tanımadığına ısınamaz, hep bir şüphe içinde,
Ağustos güneşine bakar gibi, gözünü kırpıştırarak bakar!... …
Şöyle bir düşünelim! Bu gün muhafazakâr bir ailenin Ateist bir
gence kızını vermesi mümkün mü? (Evet! Anlıyorum… “Ço-
cuklar anlaşmış, bize laf düşmez!” Aşamasına mı geldik?
Allah cümlemizin yardımcısı olsun! Âmin) Mümkün değil!
Hatta zengin olsa bile! Bir dakika dinleyin, hemen itiraz etme-
yin… Bir, elâlem korkusu; ikincisi de bu tipler asî olur, diye
kendinin içinde taşıdığı korku… (O tür ateist kaldı mı?) Ama

107

sosyo-ekonomik statüsü biraz düzgün deist bir gence bir muha-
fazakâr kızını sırtında götürüp veriyor… Diderot’tan sadece bir
cümle: “Bir deist, ateist olmaya ömrü yetmeyen kişidir.” 217
Dikkat! Dağ taş deist dolu! Yalnız bir tehlike daha var… Fel-
sefi içeriğine vâkıf bir deist ayrı, fakat bizdeki gibi, oportünist
yaklaşım olarak farkında olmadan deist olanlar ise bu kelime-
nin telâffuzuna benzeyen bir Türkçe iltifatın (!) konusu oluyor-
lar… Kısaca, Deism: yarattığı evrene hiçbir şekilde müdahele
edemeyen bir tanrı anlayışı, saati imal edip kurduktan sonra sa-
atçinin saatle alakasının kesilmesi gibi… Vahyin bildirdiği dini
inkâr, vahiy akla uygun olmalıdır, kutsal din kitabı aklın ışığın-
da analiz edilmeli, mistik öğelere ve mucizelere yer verilmeme-
lidir. Yani dünyevî meselelere aklı ermeyen bir tanrı… Yani bu
evreni yaratmış, yorulmuş dinleniyor… Ve “bu tanrı anlayışı;
hoşgörü, dünyevileşme ve laisizmin gelişiminde etkili ol-
muştur.” 218 Neler nelere vesile oluyor… Bu tanrı anlayışı;
hoşgörü, dünyevileşme ve laisizmin gelişiminde etkili olur-
ken; hoşgörü, dünyevileşme ve laisizm de sizin “Cenab-ı Al-
lah” tasavvurunuzda etkili olacaktır… Biraz sezdirebiliyor
muyum? “Amentüde ittifakımız var” diyen cahil veya gafil ve-
ya hain zavallıların nasıl kaygan bir zemin üzerinde hareket et-
tiklerini… Nasıl bir çirkef içinde etrafa sıçratarak sörf yaptıkla-
rını… “Cahil-gafil-hain zavallılar” nitelemesine itiraz etmeyin,
aksi takdirde külliyen hepsini tekfir meselesi ortaya çıkar... Bu-
gün mesele salt teolojik bir sorun olmaktan çıkmış, doğrudan
doğruya uluslararası siyaset aracı haline ve hatta tatbikatta ca-
susluğa kadar gelmiştir…. Onun için “hain” kavramına dikkat!

217 Sarp Erk Ulaş, Felsefe Sözlüğü, Ankara, Bilim ve Sanat, 2002,
sh.1576…Ayrıca “Oportünist Değişimin Aktörleri’nde daha fazla bilgi
verdik…
218 Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, sh. 256

108

Demek ki önce sözsel olarak değil, özde “iman”ın tanı-
mını yapmak!... Önce iman! Önce iman! Niyet! Niyet! Şu ayet-
i kerimelere dikkatinizi rica ediyorum, amel nasıl imana bağlı:
“O kimseler ki, imân ettiler ve sâlih amellerde bulun-
dular, fevz-ü necât onlara, dönüp gidilecek güzel bir yurd da
onlara.” 219
“Bir resul (göndermiştir) ki size karşı Allah'ın pek açık
açık bildiren âyetlerini tilâvet eder. Ta ki imân eden ve sâlih
amellerde bulunanları zulmetlerden nûra çıkarsın ve her kim
Allah'a imân eder ve sâlih amelde bulunursa, onu altından
ırmaklar akan cennetlere girdirir, orada ebediyyen muhalled-
dirler. Muhakkak ki Allah, onun için güzel bir rızık ihsân
buyurmuştur.” 220
“Şüphe yok ki, mü'minler ile Yahudilerden ve Nasârâ
ile Sâbii tâifesinden herhangi kimseler Allah Teâlâ'ya, ahiret
gününe imân edip sâlih amellerde bulunmuş olurlarsa onlar
için Rableri indinde mükâfaatlar vardır. Ve kendilerine asla
korku yoktur. Ve onlar mahzun da olmayacaklardır”. 221
“Ve ne mallarınız ve ne de evladınız sizi Bize yaklaştı-
racak yüksek mahiyeti hâiz değildir. Ancak kimler imân eder
ve sâlih amelde bulunurlarsa işte onlar için yaptıkları amelle-
ri mukabilinde kat kat mükâfaat vardır ve onlar âli makamlarda
emniyete nâil zâtlardır.” 222
“Gün gelir, Allah hepinizi en büyük toplantı günü olan
mahşerde bir araya getirir. İşte o gün aldanma günüdür. Kim
Allah’a iman eder, makbul ve güzel işler yaparsa, Allah
onun fenalıklarını, günahlarını siler ve içinden ırmaklar akan

219Râd Suresi: 13 / 29
220Talâk Suresi: 65 / 11
221 Bakar Suresi: 2 / 62
222Sebe Suresi: 34 / 37

109

cennetlere, hem de devamlı kalmak üzere yerleştirir. İşte en bü-
yük başarı, en büyük mutluluk budur.” 223
İman; Nebiyy-i Zîşân’ın, Hâdî-i Mutlak Celle Celâlüh
Hazretleri’nden alıp tebliğ ettiği ve haber verdiği kesin olarak
belli olan, “zarûrât-ı diniye” olarak ifade ettiğimiz dinî esasları,
hükümleri ve haberleri pazarlıksız kabul etmek demektir.
“İman; dil ile ikrar, kalb ile tasdiktir. ………. İman artmaz ve
eksilmez………… İmanda şüphe olmaz.” 224
Amel ise; bu ifade ettiğimiz iman muvacehesinde, niyet
ve iradeye bağlı olarak yapılan, dünya ve ahirette ceza ve mü-
kâfat konusu olan iş, davranış, şuurlu yapılan fiildir. “Salih
ameller; dinin yapılmasını emir veya tavsiye ettiği, iyi, doğru,
faydalı ve sevap kazanmaya vesile olan işler. Gayr-i Salih
amellere ise yapılması yasaklanan veya hoş karşılanmayan kö-
tü, yanlış, zararlı ve günaha yol açan amellerdir.” 225 Yukarıda
verilen örneklerden de anlaşılacağı üzere önce iman ve son-
ra imanın gereği olan amel-i Salih…
{Bir kimsenin mümin veya Müslüman sayılabilmesi
için her şeyden önce kelime-i şehâdet veya kelime-i tevhidde
ifade edilen, “Allah’tan başka ilâh olmadığını ve Muhammed’-
in (sav) Allah’ın Resûlü olduğunu” beyan yani ikrar emesi ge-
rekir. Böylece kişi bu ikrarıyla “Ehl-i tevhid” denilen inananlar
topluluğuna iştirak etmiş olur.} 226
Her şeyden önce deist yaklaşım konusunda farkındalık
yaratabilmek için, tekrarlar yapmak zorunda kalıyoruz… Diğer
kitablarımızda da temellendirmeye çalıştığımız gibi her insan
transandantal, aşkın, müteal bir varlığa inanır… İnanmadığını
223Tegâbün Suresi: 64 / 9
224İmâm-ı A’zam, Ebû Hanife’nin Vasiyyeti, (İmâm-ı A’zam’ın Beş
Eseri), sah. 66
225 TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1991, sh. 3 /13
226 Mehmet Emin Özafşar (Editör) v.d. Hadislerle İslâm, sh. I / 495

110

iddia edenler bile; gençlik, güzellik, sağlık, sıhhat, mal, mülk,
iktidar ve benzeri gibi reel fenomenler kendini terkettiği du-
rumlarda bir müteal varlığa, inanır, başvurur! Birinci adım; bu
noktada sorgulanması gereken, inandığı “aşkın” bir varlık
mıdır? Allah-u Teâlâ mıdır? Eğer ki Kur’ân-ı Mübîn ve Hazreti
Muhbir-i Sâdık Aleyhisselâm Efendi’mizin haberini getirdiği
Vacibü’l-Vücud Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine inanıyorsa; o
“iman”dır ve iman ettiği Hâdî-i Mutlak Celle Celâlüh Hazretle-
ri’dir… Cenab-ı Hakk tasavvuru; imkânsızlıklarımızın, acizlik-
lerimizin, çaresizliklerimizin, yetersizliklerimizin, sınırlılıkları-
mızın, toplumsal bilinçaltımızın tortularının (residues) bir top-
lamı olmamalıdır.
Tam da bu noktada nefsin oyunları (Vebilinç altı
refoulementları?) şuur dünyamızda masivânın iğvâsı ile, ren-
garenk bir mantık cümbüşü içinde oyunlar icat ederek algı ya-
nılmalarına, yani itikadî sapmalara sebeb oluyor… Bu alâim-i
semâ içinde farkında olmadan gönlümüzde şirk filizlenmeye
başlıyor… “Farkında olmadan”, çünkü biz şirki somut, yontul-
muş bir puta tapmak sanma gafletine düşüyoruz… İşte bu yan-
lış sanılar (doxa) imanımıza mal oluyor… Tam bu noktada
Tevbe Suresinin, 29-31. Ayet-i Kerimeleri’ni ve tefsirlerini
özellikle hatırlatırım… 227 ( Hatim b. Adiy hadisi ve…)
{el-A’meş ile Süfyan, Hubeyb b. Ebi Sabit’ten, o da
E’bul-Bahterî’den rivayetle derler ki: Huzeyfe’ye, aziz ve celil
olan Allah’ın: “onlar Allah’ı bırakıp âlimlerini ve rahiblerini…
rabler edindiler” buyruğu hakkında onlara ibadet ettiler mi, di-
ye sorulunca, o da şöyle demişti: Hayır, fakat bunlar ötekile-
re haramı helâl kıldılar, ötekiler de onu helâl bellediler.
Onlara helâlı da haram kıldılar, onlar da onu haram diye
bellediler.} 228
227 Biz “Düşünme Üzerine” isimli kitabımızda uzunca durduğumuz için
tekrar etmeyeceğiz…

111

Eğer ki bir insanın veya gurubun yargılarını; Vacib Te-
âlâ Hazretleri ve Hazret-i Hâdî-i Sübül Fahr-ı Rusûl 229 ’e arz et-
meden, bağımsız değişken olarak, kabul ediyorsak; işte onu
“rab” ediniyoruz, demektir… İşte bu, bir gün; sözde şeyh, bir-
gün sözde üstad, birgün sözde hoca, hocaefendi, birgün abi,
birgün kanaat önderi, birgün siyasî lider olur… Tam bu nokta-
da Elmalılı merhumun derin şuurundan fışkıran şu fikir şerâre-
lelerini ve hatta şimşeklerini hatırlatmadan geçemeyeceğim…
Özellikle din görevlilerinde ve Müslümanlarda bu şuur tama-
men küllenmiş durumda… Belki de zihinsel fay hatlarının de-
rinliklerinde gizlenmiş durumda: {Hristiyanlıkta ruhban sınıfı-
nın böyle bir imtiyaz ve hâkimiyetle “min dunillah” (Allahın
gerisinde) Rab edinmelerine “klerikalizm” adı verilir. Daha
sonra bundan şikâyetle Protestanlık zuhur etmiştir. Mâide Sure-
si(âyet 64-65)’ne bakınız. Daha sonra rablık imtiyazı, ruh-
ban sınıfının elinden çıkmış, parlementerlere geçmiştir.} 230
Balkonlarda maâile, iktidar şehvetinin takallüslü kolları
arasında, popülist “demokrasi” nutukları atanlar; farkında mı-
sınız? En az “Halk”ı ululadığınız, kutsadığınız ve tapındığınız
oranda; birilerinin nazarında (Hâşâ) “Hakk”ı, tahfif ve hatta
tahkir ve hatta tezlîl ettiğinizin farkında mısınız? “Demokrasi”
ye ve belki de genel olarak, moderniteye (işlerine geldiğinde
postmoderniteye de sarkarak) sözde Müslümanlardan başka ta-
pınan kalmadı… Şu kadarı anlayabilseler kâfi… Açık Toplum
için mücadele eden Karl Raimund Popper şöyle bir alıntı yapa-
rak, bir değerlendirme yapar: {Winston Churchill der ki: “De-
mokrasi, diğerleri hariç bütün yönetim biçimlerinin en kötüsü-
228İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Terceme; M. Beşir
Eryarsoy, sah. 8/ 198
229Hayır ve şerri gösteren.
230 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Sadeleştiren: İsmail
Karaçam v.d. İstanbul, Azim, trhsz. Sah. 4 / 320

112

düdür.” ……………… “Halkın hâkimiyeti” anlamında bir “de-
mokrasi” neredeyse hiçbir zaman olmamıştır.} 231
Bu kadar açıklamayı yeterli görüyoruz… O zaman ya-
pılacak, “tevhid”e yer açabilmek için gönlümüzdeki masivâ il-
gisini Şerîat-ı Şerîf ölçüleri içinde sınırlandırmak… Şeyhten,
üstaddan, hocadan, abiden, kanaat önderinden, siyasî liderden
gönlümüzü temizlemek!... Bunların boğazımızdaki yularını şid-
detle kırarak, “Hablullah” 232 a sarılmak… Bunların boğazımıza
takdığı çemberi parçalayarak “el-Urveti’l Vüska 233 ”ya sarıl-
mak!... Hadlere riayet… Hadlere riayet… Hudûd-i İslâmiyye’-
ye riayet… Ve belki de aşağıdan gelecek böyle Ehl-i Sünnet
Ve’l Cemaat ölçüleri içindeki bir tutum; yukarda saydığı-
mız rabların; kendi nefs yularlarını parçalamalarına da ve-
sile olabilir… Umulur ki, kendilerinin de nefs çemberlerini
kırmalarına vesile olsun!
Yukarılarda, ümid yok! Yüzyıllardır, Kuzey kutbu!...
Nefs-i emmâre öyle bir hakim olmuş ki bir “ot” bile bitmi-
yor!... Yukarıdaki “ot”a razıyız!... “Ot” bile yok! Bütün değer-
lerin altüst olduğu, “insanların canevinden, ruhundan hasta ol-
duğu”, değerlerin yeniden değerlendirilmesi gerektiği günü-
müzde, “Büyük Doğu”ş aşağıdan mı olacak? Evlad ebeveyni
mi ıslah edecek? Mürid şeyhi mi ıslah edecek? Küçük, abiyi mi
ıslah edecek? Cemaat hocayı mı islah edecek? Olur mu? Olabi-
lir mi? Bilmiyoruz! Ama Hâdî-i Mutlak Celle Celâlüh Hazret-
leri 234 isterse olur! Cenab-ı Hakk’ın izni sayesinde, Hazret-i
Hâdî-i Sübül Fahr-ı Rusûl ‘ün şefaati ile olur!

231 Karl Raimund Popper, Hayat Problem Çözmektir., Çev. Ali Nalbant,
İstanbul, YKY, 2005, sah. 9
232 Âl-i İmrân Suresi: 3 /103
233 Bakar Suresi: 2 / 256
234Hidayet ettirici.

113

Bir kere daha kendi gönlümüze nazar edelim… Ve
unutmayalım ki: “Ulûhiyyetin hususiyetlerinden birini müs-
takil olarak, bir başkasına tanıyan herkes müşriktir. Bun-
lar, isterse Allâh’a müsavî tutulsun 235 ; ister bir takım yarı tanrı-
lar sayılsın, yaratmada dahli olmayan şefaatçiler sanılsın 236 ; is-
terse ibadete hedef olmadığı halde Allâh gibi emir ve yasakları
yerine getirilsin, yani yaratıklar üzerinde tam bir hüküm sahibi
sayılsın 237 ; isterse insanlar tarafından uydurulan ve tazim olu-
nan varlıklar olsun; ve isterse tapınma ve hüküm yetkileri mü-
lahaza olunmaksızın sadece kendisine verilen sevgi, ancak
Allâh’a verilmesi gereken veya daha fazla bir sevgi olsun 238 ” 239
“Fıkhın ibadetler dışında kalan kısmını muâmelât,
denir.” 240
Cenab-ı Hakk ve Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e iman et-
tikten sonra, ikinci adım olarak; Kur’an-ı Azimü’ş-şan’ın; İti-
kad, ahlak, ibadet ve muâmelâta ait hükümler ihtiva ettiğine
iman! 241 Muâmelât üzerinde biraz daha durmak ihtiyacı içinde-
yiz… Çünkü yüzyıllardır, okutulur, ezberletilir, maalesef hik-
meti araştırılmaz… “Muâmelât. Kur’an bir toplumun devamı-
nı sağlayan ve toplum fertlerinin aralarındaki ilişkileri düzen-
leyen bir takım hükümleri kapsar. Kur’an’da alışveriş, emanet,
bağış, vasiyet, miras, aile hayatı, nikâh ve boşanma gibi kişiyi
ve toplumu ilgilendiren konulara dair açıklamalar ve hüküm-
ler…” 242 Bir açıklama daha: “Muâmelât, sosyal hayatın düzen-
235 En’âm Suresi: 6 / 150, Şûarâ suresi: 26 / 98
236 Zümer Suresi: 39 / 3, Yunus Suresi: 10 / 18
237 Tevbe Suresi: 9 / 31; Nisa Suresi: 4 / 117, 119; İbrâhim Suresi: 14 / 22
238 Bakara Suresi: 2 / 165
239 Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, İstanbul, Kayıhan yay.1987, sah.
285
240 DİA:30 / 318
241 Muhsin Koçak, Fıkıh Usûlü, İstanbul, ensar, 2013, sah. 44
242 İlmihal, İstanbul, İSAM, trhsz. Sah: I / 104

114

lenmesine ilişkin hükümlerdir. Sözleşmeleri, tasarrufları, cina-
yetleri, cezaları vb. tasarrufları kapsar. Şahıs hukuku, miras hu-
kuku, borçlar hukuku eşya hukuku muâmelât hükümleri kapsa-
mındadır. Özel hukukun diğer dallarını da kapsayan muâmelât
hükümleri, kamu hukukunun dallarını da kapsamına alır. Ana-
yasa hukuku, idare hukuku, ceza hukuku, maliye hukuku, dev-
letler hukuku, hülasa, bugünkü hukuk sistematiğinde yer alan
bütün konular muâmelât hükümleri kapsamına dâhildir.” 243
Ayrıca bak! Mecelle! 244
Bu kadar açıklamadan sonra şu nokta vazıh olarak anla-
şılıyor ki; Muâmelât, dünyevî hayatımızı tanzim eden, ayet ve
hadislerden istinbât edilen hükümler bütünüdür. Bir Müslüman
için gayet net, açık ve imanî olan bir mesele, muâmelât nasıl
unutturulmuştur? “Müslümanım!” diyenler nasıl; Hakk’ı bıra-
kıp halka kul olmuşlardır? Mü’minim diyenler, nasıl demokrasi
putuna tapınmaya başlamışlardır? Siyasetin külhanbeyleri;
“Sandık namusdur!” deme yetkisini nereden alıyorlar? Sandık
kaçırılırsa “namus”larının akıbeti ne olacak? Muhatabımız sa-
dece Müslümanlar!... Mü’mimlere soruyoruz: {Bir Müslüman,
şu ilahî ferman karşısında nasıl bir tutum takınacak? “Yeryü-
zünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolun-
dan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalan-
dan başka söz de söylemezler.” 245 } Yine soruyoruz: “Onların
ekserisi, şirk koşmaksızın Allah’a iman etmezler.” 246 İlâhî fer-
man karşısında bir müslümanın tutumu ne olacak?
Dolayısıyla bilerek veya bilmeyerek tevessül edilen şu
yaklaşımı bir Müslümanın anlaması mümkün değildir: “Kur’-
243Muhsin Koçak, Fıkıh Usûlü, sah 44
244 Osman Öztürk, Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle, İstanbul, İ. İlimler
Araştırma Vakfı, 1973, sah. 157 (Birinci maddenini açıklaması.)
245 Maide Suresi: 6 / 116
246 Yusuf Suresi: 12 / 106

115

an’ın temel amacı, insanlara dinî-ahlâkî planda rehberlik et-
mek, öğüt vermektir” 247 Sürekli kullanılan inanç-ahlak, dini-
ahlakî ifadeleri imanî açıdan çok problemli! Muâmelât nerede?
Muâmelât konusundaki muhkem ayet ve mütevatir hadislere
karşı tutumumuz ne olacak? Bir mahlûk, “fikir Namusu”na sa-
hip bir mahlûk, tevilsiz, tahsizsiz, “muâmelâta ait ayetleri ka-
bul etmiyorum!” dese, tekfir dersiniz, mesele biter… Ama “fik-
rin fahişesi” olmuş bu mahlûkları tekfir de edemiyorsunuz!
“Fikir namusu”na sahip olsalar zararları, tahribatları bu kadar
büyük olmaz!... Hanefi mezhebine mensup bir Müslüman ola-
rak bizlerin tekfir konusundaki hassasiyeti malum! Ve fikrî, iti-
kadî, imanî planda; toplumsal hayatta fahişelerin işlevini üstle-
niyorlar!...
Dikkatinizi rica ediyorum, yukarıda yaptığım alıntıda
kullanılan kavramların çilesi çekilerek üretilmiş bir düşünme
mahsulü ise; Kur’an, dinî-ahlâkî planda dahi “bağlayıcı” değil!
Sadece “rehberlik”edici… Fakat beyinleri kabız; dilleri ve ka-
lemleri ishal olmuş bu mahlûkların böyle çileli bir usûlün özne-
si, tefekkürün sahibi olduklarını zannetmek, onlara zulüm et-
mek olur!
İşte bu noktalar, bir nevi gayrinizamî gerilla faaliyeti ile
Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’yi içten tırtıklamalar, fare gibi,
oportünizme açılan kapılardır… Daha önce de işaret ettiğimiz
gibi bunları sadece son yüzyıllarda arama!... Utanmadan “mua-
mele-i şeriyye”, diye, uydurdukları çare(!)lerle Ahkâm-ı Süb-
hâniyye’yi delmeye çalışanları da unutma! Dünküler mukadde-
sat eşkıyası idi, bugünküler İslâmâ karşı operasyon yapan an-
lam teröröristleri! Dünküler, dünkü Müesses Nizam’ın (Os-
manlı) bekçileri idi; bugünküler Evrensel Müesses Nizam’ın
bekçileri…
247 Mustafa Öztürk, Meal Kültürümüz; Ankara, Ankara Okulu yay. 2011,
sah.18

116

Bütün mesele pazarlıksız iman! İslamı bütün halinde
kabul! Dikkat bu bir hak din! Felsefi, sanatsal, sosyolojik bir
“izm” değil! Eğer zerre kadar “fikir namusu”nuz varsa, ya ka-
bul ya da rededersiniz… Bu bir tekliftir… Eklektik (seçmeci)
bir tercihiniz olamaz! Sizlerden Hz. Ebubekir’in salâbet-i dî-
niyyesini veya Friderich Nietzsche’in “fikir soyluluğu”nu bek-
lemiyoruz… Fakat eser miktarda “fikir namus”u istediğimiz…
O bile yok sizde! Sizler demek istediğini, diyemeyen zavallı
mahlûklarsınız… Anladığımız kadarıyla siz; gaibe vâkıf ola-
mayan bir transandantal varlığa inanıyorsunuz! Siz “zaman
tanrısı”na inanıyorsunuz! Siz “Kronos Teos”a inanıyorsunuz!
Fakat o; bize Kur’an-ı Azimü’ş-şan’ın bildirdiği Cenab-ı Hakk
değil! Fakat o bize Hazreti Muhbir-i Sâdık Aleyhisselâm Efen-
dimiz’in haberini verdiği, Hâdî-i Mutlak Celle Celâlüh Hazret-
leri değil! Bu bir tekliftir…

Solmaz, solmaz; bu bir renk…
Ölmez, ölmez; bir âhenk…
İnsanlık; hevenk hevenk,
O’nun Ümmetinden ol!
Gökte çakıyor haber;
Geber, çelik put, geber!
Doğrul, yeni seferber.
O’nun Ümmetinden ol!
Merhum Üstad’ın 1949 yılında yazdığı “O’nun Ümme-
tinden ol!” başlıklı şiirinden iki kıta! Kuşkusuz buradaki “Çelik
put” Üstad’ın “Ahbes-i evvel” diye kavramsallaştırdığı malûm
şahıs… Yani “Batı Uygarlığı”nı anlayamadan, ona “tapınan”,
İslâm ve Nebiyy-i Zîşân düşmanlığında içtenlikli(!), müşahhas
bir İslâm düşmanı!... Biz bu ve onu önceleyen Batılılaşma yak-

117

laşımlarının “taklid” değil, “tapınma” olduğu kanaatindeyiz!
Ancak 1950’lere takaddüm eden yıllarda başlayan yeni bir ha-
reketin, oportünist dinciler eliyle 1960’lı yılların ortalarından
itibaren yeni bir konseptle “taklid” aşamasına doğru evrildiğini
düşünüyoruz! Ve bu hareketlerle birlikte o zamana kadar İslâ-
ma karşı yapılan mekanik taarruz, organik aşamaya geçmiş-
tir… Topluma ve insanlara dışardan kaba kuvvetle yapılan mü-
dahaleler, toplum mühendisliği; sopa yerine havuç verilerek sü-
rüye sevimli gelen bir yaklaşımla DNA’lar üzerinde, örtülü bir
operasyonla yapılmıştır… Burada en müessir motiv (müşevvik)
“yukarı doğru düşme”… Toplumun bütün katmanları için ge-
çerli…
Bu süreç içinde İnkâr edilmesi mümkün olmayan “eko-
nomik kalkınma” istisnasız herkesi yukarı doğru itmiş, kimile-
rini de savurmuş! Bodrumda yaşayanlar yukarı doğru hareket
etmişler… Fakat akıbetin muhasebesi yapılmamıştır… İlacın
müessir maddesi aynı, fakat dolgu maddesi değiştiril-
miş…Çikolata ile, şekerle kaplanmış, cazip renklerle boyan-
mış!.... Her biri bir kadronun temsilcisi olarak; Menderes-
Demirel-Erbakan-Özal- Erdoğan çizgisine dikkat et!
Onüç senedir, kaç konservatuar açıldı? Tiyatro, opera,
müzik ve…. Birileri içki masasında dinlediği müziği yasak
ederken; birileri seyretmedikleri veya sakız çiğniyerek seyret-
tikleri tiyatroya , ömürlerinde görmedikleri operaya etek dolusu
para harcıyor!... Cidden anlaşılması zor, şizofrenik bir durum!
Ama biribirinin devamı olduğunu seziyorsunuz herhalde! Kap-
tanı kim olursa olsun Türkiye aynı istikamete doğru gidiyor
hızlı, yavaş 1718’denberi…Gâvurluğa doğru!...
Sakallı Celal diye meşhur Celal Yalınız’ın (Ö. 6 Hazi-
ran 1962) ilginç bir espirisi var: “Türkiye'de aydın geçinenler
doğu'ya doğru seyreden bir geminin güvertesinde batı yönünde
koşturarak batılılaştıklarını sanırlar.” 248 İlginç bir yaklaşım ama

118

ben katılmıyorum… Çünkü ne olursa olsun, iki ileri bir geri ol-
sa da, üç ileri bir geri olsa da daima ileri doğru…. Daima Do-
ğu’dan uzaklaşarak… İslâmdan uzaklaşarak!
Hâlbuki bir Müslüman için asıl ironik tesbit şu olsa ge-
rek: “Türkiye’de Müslüman geçinenler, Batı’ya doğru seyreden
bir geminin içinde, Doğu’ya doğru koşarak müslümanlaştıkla-
rını sanırlar.” Kafasını sağa sola çevirse görecek ne tarafa doğ-
ru gittiğini… Bunun adına ne denir? Ben kavram kullanmaya-
cağım, rencide edici olur! Bu sanı içinde bulunanlar imanların-
dan kaybediyorlar!(?) Bu ne biçim laf? İman tecezzi kabul et-
mez! Ya vardır! Ya da yoktur!Tekrar dönüyorum, (!) yanına,
bir (?) işareti koyuyorum!... Daha fazlada kurcalamıyorum!
Dedim ki; “Kafasını sağa sola çevirse görecek ne tarafa
doğru gittiğini…” Ben bunun bilinçli olduğunu düşünüyorum!
Bilinçli şekilde kafalar sağa sola çevrilmiyor! Çünkü çoklar,
pekçoklar bu oyundan memnun! Statü kazanıyorlar! Masivayı
kazanıyorlar!
Kuşkusuz bu analizde evrensel süreci ihmal ettiğimiz
sanılmasın! Fakat burada bu kadar! Birinci Dünya savaşını ha-
zırlayan fikri zemin… İkinci Dünya Savaşı… Demokrasilerin
zaferi… Dünyanın en büyük veya en büyüklerinden biri olan,
halkın kendi kendini yönetme yalanı! Bize göre Jean-Jacques
Rousseau (1712-1778) ile başlayan, Friderch Nietzsche (1844-
1900) ile üst noktasına ulaşan, Postmodernist yaklaşım… De-
ğerlerin buharlaşması… “Değer”in buharlaşması… Teknolo-
jik fışkırışlar… İletişim devrimi… Ve İslâm dünyasına yansı-
maları!?...
Fakat bütün faktörlerin muhasebesini yaparak, Büyük
Doğu Fikir İkliminden baktığımızda; Menderes-Demirel-Erba-
kan-Özal-Erdoğan çizgisi de, bir Müslümanın baş mücadele
248http://www.meshursozler.com/meshur-sozleri/764-sakalli-celal-
sozleri.html#ixzz3mCNTYLIO

119

hedeflerinden biri olan “çelik put”tur… Buradaki müşahhas
işaretin “ahbes-i evvel” olması, diğerlerini bu şereften (!) mah-
rum bırakmaz! Hedefin özel olması, anlamın genel olmasına
mani değildir… Çünkü o, bir remzdir… Buradaki “çelik
put” Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’ye aykırı olan bütün
değerler…
Meselelelere tavizsiz “İslâm Medeniyeti” penceresinden
bakan Üstad’a göre, bütün değerlerin yeniden “değerlendiril-
mesi” gerekir… Fakat “mutlak değer-zaman ve mekân üstü”
olan İslâma göre… Bu öyle bir “İman Dünyası” ki bütün de-
ğerler; günlük en basit alışkanlıklardan, en karmaşık fikirlere
kadar O’nun hâddehânesinde 249 hâddeden 250 geçer… Yâl ü bâl 251
olur!... Israr ediyoruz, günlük, sıradan yapıp etmelerimiz bile…
Burada sınanıyoruz… İmanımız sınanıyor… Yükselen
Değerler’le, Şerîat-ı Mutahhara arasında…. Tut nefsini yaka-
sından oturt karşına… Onunla hesaplaş… Kuşkusuz sonsuz bir
savaş… Heva ve heves mi? Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat, itikadı
mı?
Maalesef yüzyıllardır tarikatlar bunu yapamadı! “Nefsi
tezkiye”yi gaye olarak koydular ama, sonunda “nefs-i emmâ-
re’yi semirttiler… Hatta bize göre Nefs-i Emmâre-i Muazzama

249 İçinde ham demir madeninin eritildiği büyük, ocak, fırın…
250 Erimiş mâdenleri tel yapmak için kullanılan delikli mâdenî levha… On-
yıllar önce bir demir-çelik fabrikasında görmüştüm… Çok etkilenmiştim…
Eritilen demir, kanallardan su gibi akıyor… Ve daha önce hazırlanan kalıp-
lara dökülerek istenen şekil veriliyor… Halen çok canlı imaj olarak o anı
yaşıyorum!... İşte kendi içimizden, kendi zaaflarımızdan doğan olumsuz
şartlar, daha sonra da dıştan gelen etkilerle birleşerek bizi beşyüz yıldır iste-
dikleri kalıba döktüler… Kalıb her gün bizden uzaklaştı… Bugünlere gel-
dik… Artık sandığı namus olarak telakki ediyoruz… Yalnız bu sandık nur
yüzlü ninelerimizin, bütün değerlerini, bütün varlıklarını sakladığı sandık
değil, “seçim sandığı!”
251 Boy, bos endam düzgünlüğü

120

haline getirdiler… Ahkâm-ı Şer’iyye hayata ve devlete egemen
olamadıktan sonra, başka türlüsü de olamazdı!... Hemen Os-
manlı, deme… Çok problemli?
Nabi ne güzel söylüyor:
Leb zikirde ammâ ki gönül fikr-i cihanda
Kaldı arada sübha-i mercan mütereddid. 252
Laf! Laf! Laf! Tasavvuf laf bombardımanı arasında bo-
ğuldu! Bir gevezelik haline geldi! Tarikatlara, tarikatçılar sui-i
kast yaptı! Yok mu kurtaran? Açıyoruz Şer-i Şerif hududları
içindeki ehl-i tasavvufu, o muhteremleri mütalâa ediyoruz,
kendimizden utanıyoruz, sizlerdense iğreniyoruz! {İbrahim b.
Edhem vera’ bahsinde şanı yüce bir zat idi. Şöyle dediği nakle-
dilir. “Yiyeceğin helâl ve temiz olsun da zararı yok; gece na-
mazını kılma, gündüz nâfile oruç tutma.”} 253 Yani bazı iba-
detleri heva ve hevesine göre değerlendirerek, takdim tehirler
yapıp, ritüel haline getirme! Ritüel fetişizmine saplanma…
Tekrar ediyoruz, ibadetlerin herbirine Hudûd-i İslâmiyye ölçü-
leri dışında, heva ve hevesinize göre anlam yüklerseniz, bu
“mani” olur!... Onlar Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammediye sınırları
içinde tatbik etmişler… İnanan inandırır… Siz kafanıza göre,
heva ve hevesinize göre takılıyorsunuz! Hadlere riayet etmi-
yorsunuz! Hevanıza göre takdim tehirler yapıyorsunuz! Nafile-
yi, farzın önüne geçiriyorsunuz! Sizin bu tutumunuz, obsessiv
hale geliyor! Sizin bu nefs-i emarenize göre yaptığınız tercih-
ler; ibadetleri, psikolojik takıntılar haline getiriyor… Heva ve
hevesinize göre inşâ ettiğiniz, uydurduğunuz bütün eylemler
252 “Dil zikretmekte fakat gönül dünyayı düşünmektedir; mercan tesbih ise
arada mütereddit kaldı”
253 Abdülkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, çev. Süleyman Uludağ,
İstanbul, Dergâh, 2009, sah.96

121

psikolojik ve hatta psikiyatrik bir hastalıktır… Hastalıklı ruh
halinizi etrafa yansıtıyorsunuz! Bunlar ritüel fetişizmi… Her
fetişizm gibi, bu tutumunuzun da kişiliğinizin derinliklerindeki
ana fay hatlarının sürtüşmesinden sızan bir takım sembolik
anlamları var!
Lutfen siz de biraz bizim seviyemize inin! Buyrun! Şe-
riat-ı Garrây’-ı İslâmiyye hududlarının dışına çıkmayın! Edille-
i şeriyye’yi esas alın… Bırakın! Şu heva ve hevesinize göre
inşa ettiğiniz, nefs-i emarenize göre yeni anlamlar vererek
takıntı haline getirdiğiniz; ilham, keşif, rüya masallarını…
Bıkmadınız mı? Usanmadınız mı? Bizim seviyemize inmek, bi-
raz basit olacak ama, idare edin! Uçmak, kaçmak yok ama! Bu-
rada “kim demiş”… sorusuna verilen cevap: “O”… Pırıl pırıl
Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat Caddesi… Parıl parıl Sırat-ı Müsta-
kîm!... Hatırlayalım “rüya” hakkında: “Rüyalara itibar etmek
ve onlara dayanmak doğru değildir……….. Rüyalara, hiç-
bir şekilde itibar edilmez” 254 Ne söylesen boş! İnsan sadece
hevasına mutabık gerçekleri (!) duyar, anlar… Çünkü kendi
dışında gerçek yoktur!
Hayâsızca İbrahim b. Ethem’in sarayını nasıl terk ettiği-
ni anlatırsınız? O anda empati kurarak, katarsiz sağlarsın…
Projeckte ederek, sıkıntılarını kompanse edersin! Hatta sübli-
me ederek bir anda gökyüzünde uçarsın!… Euphoria…. Bulut-
ların fevkinde, tek ayağının başparmağı üzerinde, kolları yana
açılmış, kafasını geriye atmış, dans eden bir adam! (Özellikle
laik psikolojiye ait kavramlar kullanıyorum!) Sizin kâşaneleri-
niz, ne oluyor? Normal bir eve sığmaz organlarınız mı var?
Basketbol mu oynayacaksınız? Hemen cevap hazır, “evlerin
geniş olması lazım!” Sizi oportünist hâyasızlar, Şerîat-ı Şerîf’in
254İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, çev. Abdülkadir Akçiçek,
sah.1/111

122

ondan başka emirleri, yasakları yok mu? “Baba! Bedeneğitimi
öğretmeni top alın”, dedi… Öğretmenler başka ne dediler? Saf,
temiz bir çocuk değil de; dejenere olmuş, safiyetini kaybetmiş,
yozlaşmış, yalanı huy haline getirmiş arsız çocuklar gibisiniz!
İbrahim b. Ethem saraylarda Cenab-ı Hakk’ın aranamayacağı
ikazı karşısında tacını, tahtını, sarayını terketmiş… Sahralara
düşmüş… Merak ediyoruz, siz saraylarınızda, kâşanelerinizde
ne arıyorsunuz? Ne buluyorsunuz? Bizim gibilerle paylaşmaz
mısınız? Şeyhleriniz dâhil çok zavallı insanlarsınız! Şu anda
içimden gelen: sizlere acıyorum! Sizlere acıyorum!
Bizde bir söz var “çocuk yıkacağı duvarı bilir!” derler,
onun için peşinen, Erhamü’r-râhimîn olan Cenab-ı Hakk’ın
rahmetine sığınarak bir fıkra arz edeceğim: Bektaşiye sormuş-
lar: “Baba erenler, herkes elini açtı mı duasında; iman, islam,
tevhit, edeb, feraset, sıdk, sadakat, ihlâs, istikamet, tefekkür,
zühd, fütüvvet, ahlak, şükür v.b. ister. Sen ise elini açtınmı; ev,
bark, uçak, rezidans, dolar, Euro, gökdelen, iktidar istiyorsun.
Bunun hikmeti ne?” Cevap dondurucu, muhayyileyi berhava
edici: “Herkes kendinde olmayanı ister!” Ey hayâsızlar bizi
kimlere muhtaç ediyorsunuz?
Yukarıda, ısrar ediyoruz, günlük, sıradan yapıp etmele-
rimiz de bile dedik…. Heva ve hevesimize göre ısrar etmiyor-
ruz! {Hatta Hz. Peygamber’in en ince ayrıntılara varıncaya ka-
dar birçok şeyi öğretme cihetine gitmesi, müşrikler tarafından
hayli yadırganmıştır. Nitekim Selman-ı Farisî’ye (V. 36) “Sizin
peygamberiniz, tuvalet yapış tarzınıza kadar size her şeyi öğret-
miş, öyle mi?” şeklinde alayvâri bir soru yönelttiklerinde o, “e-
vet” dedikten sonra, tuvalette kıbleye yönelmeme, sağ el ile,
üçten az taş ile temizlenmeme, tezek veya kemik ile taharetlen-
meme şeklindeki nebevî talimatları sıralamıştı.} 255
255 Bünyamin Erul, Sahabenin Sünnet Anlayışı, Ankara, TDV, 2008, sah.
100

123

Bu yeni bir medeniyet inşâsıdır!... Usûlü, “kanunî zu-
hurdur” Kimse korkmasın “İslâmın kılıcı operatörün neşteri gi-
bi”, merhametle, şefkatle, rikkatle adalet dağıtır… Eşit dağıt-
maz, herkese hakkını verir! (Düşünün nasıl bütün mukaddesle-
rimizi kubur faresi gibi kemirdiler. Tam bu noktada, eğer ki Er-
bakan hayâsızca, muhasebesini yapmadan çürük sakız gibi çiğ-
nemese idi, “Adil Nizam!” diyecektim… O “düzen” diyor-
du… Ama diyemiyorum… Bütün kavramları, yerli filimlerde
gördüğümüz makyajla genç görünmeye çalışan fahişelere dön-
dürdüler. Daha doğusu bütün kavramları kendi renkleriyle bo-
yadılar. Erbakan’ın “yenilenmiş” talebelerinin hepsine de say-
gılarımızı sunuyoruz.) En büyük zulüm eşitliktir… Herkesten
eşit miktarda vergi almak… Örnek olarak, Neoliberal ekonomi-
lerin vasıtalı vergilere ağırlık vermesi… Maddî müzayaka için-
deki hastanın, hayatî gereklilik olarak kullandığı solunum ale-
tini çalıştıran elektriğe ödediği para ile; saraylara, villalara
ödenen miktar aynı…
Bu öyle bir iklim ki, misal olarak, en mudil, en karma-
şık, insanlığın en temel kaygısı, meselelelerin meselesi olan “ö-
lüm” bile farklı bir anlam kazanır… Güzelleşir!... O, ölümün
güzelliği hayata yansır… Dünyayı cennet yapar! Artık “bütün
değerleri”, “yeniden değerlendirme” seferberliği…. Bu evrende
mutlak değer “İslâm”dır… Onun dışındaki bütün değerler “ba-
ğımlı değişken”… “Büyük Doğu”ş… Hayatın o anlamsızlığı, o
saçmalığı, o bulantısı son bulmuştur… Eğer “ölüm” bile güzel-
se; hayatta bir iyi-kötü, bir güzel-çirkin, bir doğru-yanlış var-
dır… Hayatta bir “değer” vardır! Hayatın bir anlamı vardır! O
anlamsızlığın, saçmalığın, gereksizliğin, fırlatılmışlığın, savrul-
muşluğun, yalnızlığın, bunalımın, sıkıntının, tedirginliğin ver-
diği “bulantı”nın yok olması, değerlerin yeniden değerlendiri-

124

lerek, insanın bütün yapıp etmelerinin anlam kazanması, hayata
bir anlam vermiş ve hayatı yaşanır hale getirmiştir…
Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber…
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?..
Bu şuura sahip olamayan insanlar, bu nasipten mahrum
olanlar; felsefenin “derinliklerine” dalamayanlar; onun sığ su-
larında boğulmuşlardır… Diz kapakları seviyesindeki sularında
manen intihar etmişlerdir! Yalnız intiharda herşeye rağmen bi-
reysel bir tercih, bir irade var, bunların ki ise, iradesiz intihar…
(Şimdi “beyin kontrolü”, diye bir kavram dolaşıyor tedavülde;
ama o, benim muradıma uymuyor! Bu bağlamda yanlış!) Kü-
çük dereler, topraklarda kaybolup giderler… Büyük nehirler
çölleri aşarlar… Ve hatta çöllere hayat verirler… Manen diri-
lenler; kendi ilzam ve ifnâ ettikleri zehirli düşünceleri ile, baş-
kalarının buz çöllerindeki ölü değerler dünyasına, hayat vere-
bilirler… Bir nevi organ bağışı gibi… İtikadî şüpheyi aşabilen,
altedebilen avam-üstü insanların yaşadıkları tecrübeler, başka-
larını manen hayata kavuşturan “aşı” olabilir… Felsefenin de-
rinliklerine, dibine kadar daldıktan sonra, fantezi değil, orada
bizzat, kanıyla, canıyla yaşadıktan sonra, birden bir takım vesi-
lelerle, bir hamle ile “hayat”a kavuşan, yeni bir “hayat” kaza-
nanlara örnek olarak iki kişiyi zikredebiliriz: Hüccetül İslâm
İmam-ı Gazali ve “Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve
ardından bir takım sesler bırakmış divanesi” Necip Fazıl
Kısakürek…
Nasıl olur? O nasıl bir hayattır? Nasıl yaşanır? Nasıl da-
yanılır? Geceler kaç saattir? Ya gündüzler? Nasıl hesaplaşılır?
O yılanlı kuyudan nasıl kurtulunur? Nasıl çıkılır? Bilmiyoruz!
“Tatmayan bilmez!” Bizim gibi kavanozu dışından yalayanlar,
“bal”ın tadını nerden bilsinler! Ve Hatta dışından seyredenler!

125

Ve hatta seyrettiğini sananlar? Yalnız ahmaklığın lüzumu yok;
burada formel eğitimden, akademik bilgiden, “akademik geve-
zelikten” bahsetmiyoruz! “Şüphe”den bile şüphe edildiği… Ve
bunun yaşam biçimi haline geldiği, insanlık durumundan bah-
sediyoruz! “Bütün insanlığın yalana teslim” olduğu, bir şuur
veya şuurun donduğu, şuursuzluk durumundan; “bildim seni ey
Rab, bilinmez meşhur” şuur-üstü durumuna sıçramak… Ve
hatta fışkırmak!
Tabîat rûşen olmaz olmayınca dîde-i hak-bîn
Alır mı beyt-i bî-revzen ziyâ hurşîd-i enverden 256
FITNAT HANIM ( V. 1780) 257
Şu aşağıda zikredeceğimiz mahlûka ne diyebilirsiniz?
En favori filozofu, “çekiçle felsefe yapan”, “tehlikeli belki”nin
filozofu Friderich Nietzsche olan, benimki gibi bir insan bile
bunların karşısında aciz kalıyor! Sadece bir bulantı! Biraz dü-
rüst olalım derin bir tiksinti!? Evet, geliyoruz işaret ettiğimiz
mahlûka: {Elbette ki o [Hz. Peygamber (sa) Kur’an’ın vahiy
olduğu konusunda] doğruyu söylüyordu. Çünkü kendisinin
doğrudan doğruya hissederek dinî yaşantısı neticesinde bu hi-
kâyeler vahye dönüşmüştür ve böylece masal olmaktan çıkmış-
tır.} 258 Ve “…Müslümanlar için mutlak kuralsal olması açısın-
dan Kur’an Allah’ın tarih içinde cereyan eden durumlara Pey-
gamber’in zihni vasıtası ile verdiği cevaplar olduğu için bu zo-

256 “Dışarda güneş ne kadar parlak olsa, penceresi olmayan ev bundan
istifâ-de edemez ya; kalp gözü kör olanın da tabîatının aydınlanması
mümkün değildir.”
257 Hayati İnanç, Can veren Pervaneler, İstanbul, bky, 2015, sah.97
258 Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur’an, çev. Alpaslan Açıkgenç,
Ankara, Ankara Okulu yayınları, 2012, sah. 206

126

runluluk daha da güçlenmektedir.” 259 Bu adam “filozof”, desen,
asla! Peki, Müslüman?
İşte “derinliğine” vâkıf olamayan insanları felsefe böyle
“çarpar” ve fikren kötürüm yapar! Felsefe hobi değildir! Felse-
fe beyin cimnastiği değildir… Felsefe beyin fırtınası hiç değil-
dir!... Felsefe avamda, okur-yazar takımında, yarıaydında “fan-
tazi” olanı kanıyla, canıyla yaşamak demektir…. Yarıaydın ta-
kımında fantazi olarak dile getirilen, uçuruma paldür küldür
kendini fırlatmak, demektir… Başkasında fantazi olanın çilesi-
ni çekmek, bedelini ödemek demektir… Bu şahsa yine dönece-
ğiz!
Demek ki; inançlı görünüşlü “İman haramileri”ne dik-
kat etmemiz gerekiyor… İslâm bir bütündür: İman, ibadet, ah-
lak ve muâmelât… Muâmelâtı yok saymak, Kur’an-ı Azi-
mü’ş-şan’ın ve Hadis-i Şeriflerin bir kısmını red etmek demek-
tir… Laikliğe, sekülariteye, küfre açılan koskoca bir kapıdır!
Acaba şu sıralama mı daha doğru? Önce kâfir olunuyor… Son-
ra laik… Sonra seküler! Kafam iyice karıştı! Yalnız net ve ke-
sin, kafamın içinin pırıl pırıl olduğu bir nokta var ki; “İslâm”
ve “Laiklik” oksimoron kavramlar… Biribirini dışlayan, biri-
birini imha eden kavramlar… Birarada düşünülemez… Üçgen
daire; gerçek yalan; bakire anne, köşeli daire, yaşayan ölü
gibi!...
Bu münasebetle İslâmî ıstılah kullanarak, şu noktaya
işaret etmek isterim ki; Batı terminolojisine ait sekülarite, laik-
likten daha korkunç bir küfrü ifade ediyor… Laiklik; dünya-
mızın, Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye kovularak, küfür tarafından
işgali ise; sekülarite vicdanımızın, değerlerimizin, canevimizin,
tüm kişiliğimizin; Ahkâm-ı Şer’iyye’nin “ahiret” imanından te-
mizlenmesi(!) demektir… Belki de şöyle bir yaklaşım, değer-
lendirme doğru olabilir: Laiklik kâfirlikse, sekülarite müna-
259Fazlur Rahman, İslam ve Çağdaşlık, sah. 78

127

fıklık… Çünkü kendi yarattığınız transandantal bir varlığa
inanmanızın bir mahzuru yoktur seküler durumda… Onun için
biz onyıllardır, sekülaritenin İslâm için daha büyük bir tehlike
olduğunu ısrarla tekrarladık… Ayrıca kavramlarla oynananarak
anlam kaymalarına sebeb olunmaktadır… Ve İslâmî şuurdan
mahrum veya Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat itikadı kamaşmış sıra-
dan insanlar kandırılmaktadır… Kuşkusuz onlar da kandırılma-
ya müheyyâ ve müştâk 260 … Ne demek: Anglosakson laiklik?
Katı laiklik? Ilımlı laiklik! Laiklik, laikliktir! Her çeşisidinin
ortak olarak kabul ettiği özçizgileri var! Bir şekilde imanını ta-
leb ediyor! Belki bir Müslüman için “katı laiklik” daha tercihe
şayandır…Öleceksek “erkekçe” ölelim!... İmanımızı taleb ede-
cekler, “erkekçe” etsinler! On yıllardır; “caminiz açık, mevlût
okutabiliyorsunuz” argümanı; Müslümanlar için en ciddi alıko-
yucu, oyalayıcı durak oldu!
Şimdi de başörtüsü serbest, çarşaf serbest, İmam-Hatip-
lerin öğrencileri artıyor, cami sayısı artıyor, namaz kılan sayısı
çoğalıyor, saraylarda Kur’an kıraat ediliyor… NGO (Non
Governmental Organization) hüviyetli Sözde tarikatların üyele-
ri yere göğe sığmayacak kadar çoğalıyor… Fakat bu sefer de
heva ve heves çirkefi ile inşa edilmiş bir dünya, yönetmeyi ve
yaşamayı imkânsız hale getirdi… Galiba, Ahmet Hamdi Tan-
pınar, Yahya Kemal’den şöyle bir rivayet naklediyor: {Bu
260 Müheyyâ, müştâk… “Hazır, özleyen” mi diyelim? Ne kadar cılız
anlam-ları… Benim duygularımı tercüme edemiyor! İçimdeki kaynayan
volkanı ifade edemiyor! Bu ortaya çıkarılan kuşdili, beni boğuyor!
Kelimeler boğa-zıma diziliyor… Bu dille düşünülemez! Evet! Ben de
merak ediyorum: Üs-tad o şiirleri bu kelimelerle nasıl yazmış? O kelimlerle,
o mûsikîyi nasıl ya-ratmış? Soruyu bir de şu şekilde sorun: Ya tefekkürle
işlenmiş bir dil bul-saydı? Üstad hangi eserleri yaratırdı? Evet, aklınıza
geleni biliyorum! Fakat ben ”Osmanlıca” demedim… “Tefekkürle
işlenmiş bir dil” dedim… Kullananın bile anlamadığı kavramlarda da
hikmet aramayalım!...

128

memleketi idare çok zor… Eline def alan herkes “Ben şeyhim”
diye ortaya çıkıyor!}Bir ara Ahmet Mahmut Ünlü kendine ve
çevresine bakmadan mükemmel bir açık sır ifşa etmişti: {Öyle
bir zamandayız ki eşek “Ben şeyhim” dese mürid bulur. Hatta
eşek konuştu keramet gösterdi diye daha çok bağlanan olur.} 261
Bazen en katı gerçekler kimlerin ağzından dökülüyor? Çünkü
artık bu “tarikatçılık oyunu” tahammülleri aştı! Aktörleri bile
şikâyet etmeye başladı! Ah! Ah! Nefs-i emmâreyi azam! Ah!
Bir de aynaya bakmayı akıl edebilsek, çok mesele hallolacak!
“Tatmayan bilmez!” Biz dışardan ezbere gazel okuyoruz! Sahte
kahramanlar statüleri paylaşamıyorlar! Bittecrübe sabit izle-
nimlere hayatî çapta ihtiyacımız var! (muhtacız!)
Bir de farklı yorumlarla “sekülarite” sevimli, masum,
bebek yüzlü gösterilmeye çalışılıyor… Bebek yüzlü katil! Fikrî
sübyancıların 262 iştahını kabartmak için böyle bir estetik ope-
rasyon yapılıyor… İşte bilim adamı olmak iddiasında olan bir
kişinin sosyolojik yaklaşımı: “Sekülerleşme dinsizleşmek de-
mek değil, dinin toplumsal gücünün ve prestijinin azalması
demektir.” 263 Hani halk arasında, “Ha Ali Mehmet, ha Meh-
met Ali” derler ya, aynı durum… Bir insanı bitkisel hayata so-
kacaksın, ondan sonra da bazı hayatî fonksiyonlarının normal
değerlerde olması ile teselli bulacaksın! …İslâma bir aidiyet id-
diasında bulunmayan, sosyal konuları dahi “bilimsel” sanacak
bir epistemolojik konsept seviyesinde olan, bu kişi üzerinde
durmayacağım, fakat bu ve benzerlerine bir pencere açmak için
261http://www.internethaber.com/cubbeliyle-ihsan-hoca-birbirine-girdi-
584142h.htm, 15 Eylül 2013
262 Fikrî sübyancı: Henüz rüşdünü isbat edememiş, yeterince
eleştirilmemiş, muhasebesi yapılmamış, popülarize edilmiş,
modalaştırılmış, çiğ, sığ, basit, naiv düşüncelerin aşığı olan insanlar…
Heveskârlar… Dilletant..
263 Volkan Ertit, Endişeli Muhafazakârlar Çağı, Ankara, Orient, 2015,
sah.40

129

sadece bir alıntı ile yetineceğim: “Dünyevileşme (secularisa-
tion) ………… özü itibariyle ahlâkî, fakat sunduğu yaşam tar-
zı ve eylem anlayışında, Tanrı düşüncesine, ölümsüzlük fikrine
ya da öte dünya kavramına başvurmadığı için, dinden bağımsız
olan bir hareketi ifade eder……… Tecrübî bilgiye değer verir
ve dolayısiyle, deneyim yoluyla bilinebilir olmadığı için, öte
dünya fikrine karşı kayıtsızdır.” 264 Kuşkusuz laiklik, seküla-
rite dinsizlik değildir; ama bir Müslüman laik de olamaz, sekü-
ler de… Veya laik, seküler bir insan Müslüman olamaz!...
Muâmelâtın ihmali konusunda, tasavvuf kültüründe de
bir kamaşma, kısmî bir bulanıklık, kaypak bir ruh hali var…
Tümünü ilzâm etmemek kaydıyla, tenzihen bir örnek: “Umûr-ı
diyâniyyeyi, ulemâ-yı İslâmiyye, i’tikadat ve ibâdât nâmıyla iki
kısma ayırdılar.” 265 Görüldüğü üzere muâmelâttan bahsedilmi-
yor… Günümüzde ise İslâm için en büyük tehlike zımnen bu
imajı veren Said Nursî’nin yaklaşımı… Said Nursî kalbini ya-
rıp bakmadık, ama bilerek veya bilmiyerek veya oportünist bir
yaklaşımla, yığın tarafından kabul edilebilirliğini sağlamak için
muâmelâtı tamamen traş etmiş… İslamı; Allah’ın varlığı, Pey-
gamber ve ahiret inancına inhisar ettirmiştir… Zaman zaman
muamelattan bahsediyor gibi olsa da, sanki yasak savmak kabi-
linden gibi… Ve ortaya “modern” olarak nitelenebilecek, İs-
lâmla izahı çok zor mistik, esoterik, metafizik, okültik unsur-
larla bezenmiş, “saf bir gönül dindarlığı, bir iç dindar-
lık”çıkarmıştır… Özellikle “cihat”tan arındırılmış bir din…
Şakirtlerinin cennete, imanla gideceklerini vaad eden bir din…
Hem de çekilişsiz, kur’asız… Tam da emperyalizmin matlubu
olan bir din! Fal, büyü, astroloji gibi irrasyonel trendlerin yük-
seldiği günümüzde; mistik, metafizik, okültik unsurlarla bezen-
264 Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, sah. 328
265 Osmanzâde Hüseyin Vassâf, Tarîkat-ı Aliyye, ( Türkiye’de Tarikatlar /
Tarih ve Kültür, Editör: Semih Ceyhan, İstanbul, İsam,2015, sah. 39 )

130

miş bir inanç sistemi olan “nurculuk”un geleceğinin çok parlak
olduğunu değerlendiriyoruz! Böyle bir yaklaşım şüphesiz kul-
ları memnun ediyor, ama Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri razı
mıdır?
Şöyle bir soru ileri sürerek, değerlendirmemiz de meşru
bir hakkımızdır: Eğer Said Nursî Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’-
ye; muhataplarının, şakirtlerinin istediği gibi değilde, muamelat
dâhil olduğu gibi ittiba etse, bağlılarının ne kadarı kalır?
Bakıyorsunuz çevrenize insanlar çok tuhaf mahluk-
lar!... “Paralel”le savaşın yapıldığı şu günlerde insanlar dalga
dalga Said Nursî’ye doğru akın ediyor… Daha doğrusu yönlen-
diriliyor o tarafa… Kimse sormuyor: Said Nursî konsepti olma-
sa idi, Fetullah Gülen olabilir mi idi? Said Nursî yaklaşımı mu-
hasebesi yapılıp, Müslümanlar nazarında şer’an layık olduğu
yere yerleştirilmedikten sonra daha çok Said-Gülen’ler çıkar…
Yazdıklarımın tekrar muhasebesini yapıp, mütalâa eder-
ken; Pazar günü bir TV’de, bir zamanlar nerede ise paralel adı-
na, Fetullah Gülen’in sözcüsü gibi olan bir şahsın, O’nun hak-
kında feryad edişine rastladım… “Artık bu işe doktorlar el at-
malı! Halüsinasyon mu, ne ise?” Baylar yanılıyorsunuz! Büyük
bir yanılgı içindesiniz! Bu bakımlardan Fetullah Gülen, Said
Nursî’ye göre çok masûm… Onun bayisi gibi bir mahlûk! Asıl
kurumun kurucusu değilse de bugün bellibaşlı sahibi Said Nur-
sî! Fetullah Gülen’e en fazla ceoluk verebilirim!...
“Her istediklerini verdik!” diyenlerin, daha sonra günah
çıkarmak için, “Bizi aldattılar!” modundaki savunma tavrına da
kanmayın…. Asıl olan, birileri “Ver!” dedi… Onlar da verdi-
ler… Birileri… Evrensel Müesses Nizam’ın sahipleri… Baş-
ta Siyonizm olmak üzere, egemen emperyalist gâvur irade-
si… Bizlerin muhayyilelerini berhava edecek bir senaryo reali-
ze ediliyor… Bu üç-beş hırsız zenginin “himmet”leri ile ger-
çekleştirilecek bir proje değil! İşin içine Rothschildler, Gold-

131

berg’ler giriyor… Altın madenleri veriliyor, bu organizasyonun
emrine…. Gerçekten çok cahili olduğum bir konu… Sadece fi-
kir vermek için şu iki yazıyı tavsiye edebilirim… 266
Zaten paralel hareketi de durabileceği yeri bilse idi, yi-
ne sorun yoktu! Ama birileri, birilerini sıkıştırmak, yeni ortaya
çıkan durumun gereği olan istedikleri faturayı ödetmek için
bunları, istiab haddini aşan bir role zorladılar… Sanırım mec-
bur ettiler… Yani rol-aşımı… İşte o zaman çanak çömlek pat-
ladı… Taraflar oyunu bozdu… Yani bunlar da siyasî iktidara el
uzatmasa idi kimsenin de şikâyeti yoktu… Çünkü amaç birliği
vardı… Amaç Evrensel Müesses Nizam’ın Sahipleri’nin istedi-
ği bir din dizayn etmek! Amaç, “uygar bir İslâm” yaratmak!...
Saraylara bakarsan görürsün… Yarı çıplak kadınlar, ayakta do-
laşan erkekler ve Kur’an kıraati… Kur’an-ı Mecîd nasıl oku-
nur? Kur’an-ı Azimü’ş-şan nasıl dinlenir? Artık bid’at da aşıl-
dı, yeni bir din icat ediyorsunuz? Artık şâ’ri’siniz…
Artık siz bu tür kayıtlardan münezzehsiniz, müstağnisi-
niz, bir takım sınırları aşma imtiyazına sahipsiniz (Dileriz Ras-
kolnikof gibi başınız duvara çarpmaz! Ha onun bit gibi görüp
öldürdüğü mahlûk Lizavetta, ha sizin ciddiye almayarak tepele-
diğiniz Mukaddes ölçüler! Fakat siz Porfiri’yi de öldürdünüz…
Hatta çevrenizdekilerin Porfiri’sini de… Ne içinizde, ne de
çevrenizde bir Porfiri bırakmadınız! Katlettiniz!), kural koyu-
cusunuz… İslâm diye diye, İslâmı tepeliyorsunuz! 267 Ama biz
266Cem Küçük---Altın madeninde dönen tuhaf işler, Koza Grubu ve Gary
Goldberg… Mart 12, 2015
--- http://www.yenisafak.com/yazarlar/cemkucuk/altin-madeninde-donen-
tuhaf-isler-koza-grubu-ve-gary-goldberg-2008411
Cem Küçük --Koza Altın, VTG Holding ve uluslararası bağlantılar!-- Mart
19, 2015
---- http://www.yenisafak.com/yazarlar/cemkucuk/koza-altin-vtg-holding-
ve-uluslararasi-baglantilar-2009561
267 Bir devr-i şeamet, yine çiğnendi yeminler;

132

yine de belki ilgilineni bulunur şüphesi ile hatırlatıyoruz…
Dikkat ümidi ile değil, şüphesi ile… Hayru’l-Hâkimîn olan Sâ-
ni-i Zülcelâl Hazretleri şöyle buyuruyor: “Ve Kur'an okunduğu
zaman O'nu hemen dinleyin ve sükût edin, tâ ki rahmete nâil
olasınız.” 268 Tefsirlerde sebeb-i nüzul konusunda çeşitli riva-
yetler ve Ayet-i Kerime’nin farklı açıklamaları var. Elmalılı
merhum: “Netekim Kur’an okumak bir kurbet olduğu halde
muhilli ta’zım (ta’zımın ihlal edileceği) olan yerlerde okumak
bir kabahattir. Fakat okunmuş bulunursa istimaı kabahat değil,
ademi istimaı kabahat olur.” 269 Demektedir.
Ta’zîm? Ta’zîmin ihlâli? Mefhumlara verdiğimiz an-
lamlar farklı olduğu için, bu konularda da sizinle anlaşamaya-
cağız kuşkusuz! Kur’an-ı Azimü’ş-şan’a ta’zîm, Olimpos’ta
tanrılar karşısındaki saygı duruşuna benzer mi? Anıtlara çelenk
koymaya benzer mi? Riyakârlık yapmayın! Kur’ân-ı Mübîn’e
ta’zîm emir ve yasaklarını külliyen devlete, topluma, ferdlere
nakşetmektir….
Bu İmam-Hatib kafası bir Mehmet Akif’i anladığını
sandı, fakat onu da yanlış anladı… Sanki lise kafası farklı gibi?
Sanki medrese kafası farklı gibi? Veya toptan kafasızlığı!
Ya açar nazmı celilin bakarız yaprağına
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına
İnmemiştir hele Kuran şunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için.

Çiğnendi, yazık, milletin ümmid-i bülendi!
Kanun diye topraklara sürtündü cebinler;
Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi...
Bihude figanlar yine, bihude eninler.
Kuşkusuz Fikret’in işaret ettiği devir de farklı, “Kanun” da farklı!...
268 A’raf Suresi: 7 / 240
269 Elmalılı, 1935, 3 / 2361

133

Ne de “saray”larda kıraat için!...Tek parti döneminde
din istismarı yoktu… Çünkü dinsizlik istismarının zülmü, din
istismarına imkân vermiyordu… O dönemde Positivizm ve
koskoca Aydınlanma konsepti nasıl istismar edildi? Sanıyorum
ki, şu anda din istismarının başladığı zamandan beri en koyu,
en insafsız dönemini yaşıyoruz… Ne kadar iftihar etseniz az!...
Kuş bakışı o salonlara bir atf-ı nazar edin…… “Modern giyim-
li” bir bayan, sözde islamî kıyafet içinde bir hanımefendi(!)…
Birinin sırtında, kumaş bakımından muktesid bir yaklaşımla
dikilmiş bir giysi, diğerinin başında bir paçavra… Aralarında
en ufak bir yabancılaşma yok! Çünkü aynı değerleri veya de-
ğersizlikleri paylaşıyorlar! Aynı riya iklimi içinde aynı havayı
teneffüs ediyorlar! Hak Teâlâ hazretleri, erkeklerinizin de, ka-
dınlarınızın da, kızlarınızın da, alnından nurunu almış… Biribi-
rinizden tek farkınız, Sadece sizin birkaç metre paçavra fazla-
nız var… “Kurt”la, “kuzu”yu koyun koyuna yaşatıyorsunuz…
Fakat topunuz mutasyona uğramışınız… Ne “kurt” kurt, ne de
“kuzu” kuzu?
Müslüman kardeşim ihlasla, hamakat arasındaki farkı
fehm et artık! Senin ferasetine güvenmek istiyoruz! “Said Nur-
sî siyasete karışmadı” deme! O gücü bulduda kullanmadı mı?
O günkü dünya konjonktörü, dâhili şartlar neyi gerektiyor ise,
o da rolünü bilerek veya bilmeyerek oynadı… Hem de iyi oy-
nadı… Oynattılar! O günün muktedirleri nurcuları tapıklaya ta-
pıklaya, okşaya okşaya büyüttüler! Ana o eşsiz şefkati ile çocu-
ğunun sıkıntısını gidermek için sırtını tapıklayarak severken,
dışardan bakan döğdüğünü zanneder!... Budanmayan bitki, sağ-
lıklı bir şekilde gelişmez! Bilimsel yöntemlere göre, daha sağ-
lıklı gelişmeye hazırlamak üzere budadılar…
Son aldığım kitaplardan biri, beyaz Türklerin teveccü-
hüne mazhar olmuş, popüler bir yayınevinin neşrettiği kitap:
Astroloji Pusulası 270 … Yani mistik, metafizik, esoterik, okültik

134

trend hızla yukarı doğru tırmanıyor dünyada… Dolayısıyla
yükselen değerler doğrultusunda yerini almış olan “nurcu-
luk”un geleceği çok parlak… Madden ve manen yatırım yapa-
bilirsiniz! Ne dersiniz? Şiddetle falcılığın aleyhinde olsak da,
biz de yavaş yavaş ısınmaya başladık! “Nurculuk”un falına ba-
karak başladık, biz de bu ince zenaate!
Yukarıdaki satırları defalarca okudum! Ve mütalâa et-
tim! Ve inanıyorum ki kimseye zülmetmiyorum! Aksi takdirde
derhal değiştirirdim! Korkmayın! Mazlumlar, zalimlere zülm
edemez! Korkmayın! Siz de en az zalimler kadar cesaretli olun!
Mukaddesat haramilerine, mukaddesat Senyörlerine karşı acı-
masız olun! Sen kimsin? Ne adına, kime müsamaha ediyorsun?
Sen adaletle muamele et yeter! Zalimlerden olma! Herkese
hakkını ver!
Burada biz; kesin olarak Şeâir-i Dîn-i İslâma göre,
yanlış olduğuna inandığımız, oportünist anlayışı, itham ve
ilzâm ederek önünü kesmeye çalışıyoruz…
Eğer sonuçtan hareket edersek tam oportünizmin avucu-
na düşmüş oluruz… Kuşkusuz burada yığınların, avamın, çok-
ların, pekçokların özellikleri gereği çözüm merkezli bir anlayış
içinde olmaları, sürekli çözüm taleb etmeleri de sözde fikir
adamlarını, politikacıları oportünizmin içine itiyor. Çünkü çok-
lar, pekçoklar, son tahlilde muhakkak çözüm istiyor… Hem
sözde de olsa “Müslüman” kalmanın bir yolunu bulcaksınız,
hem de “Yükselen Değerler”in egemen olduğu Evrensel Mües-
ses Nizam’ın nimetlerinden istifade edeceksiniz! Evrensel Mü-
esses Nizam’la İslâm çeliştiği anda, birincinin lehine tecihte
bulunarak, zaman tanrısının önünde yere kapanıp imanınızdan
tâviz vereceksiniz! Nitekim bir örnek olarak Abduh: “Müslü-
man sivil yaşamının modern yaşamla bağdaşmayan yönlerini,
mutlaka yeni ictihâd ve icmâya dayalı olarak değiştirmeli-
270 R. Hakan Kırkoğlu, Astroloji Pusulası, İstanbul, Doğan Kitap, 2010

135

yiz.” 271 Hükmünü veriyor… Acaba, malum formülü şu şekle
dönüştürürsek sorunlar çözümlenmiş(!) mi olur: Yani İslâm,
modern yaşamla teâruz ettikte, modern yaşam tercih, İslâm te-
vil olunur! Kur’an ve Hadise aykırı ictihâd ve icmâ olur mu?
Böyle bir yaklaşımdan sonra o insanın imanî durumu? İman
kalır mı be hey gafil?
Bu tartışmada bazıları: “Şerîatın uygulanmasının teolo-
jik olduğu kadar modern nedenler yüzünden çağdaş Arap dün-
yasında uygulanmasının imkânsız olduğunu kanıtlamaya çalışı-
yorlardı. Bu dört düşünür şunlardır: Muhammed Sa’îd el-Aş-
mâvî, Nasr Hâmid Ebu Zeyd, Fu’âd Zekeriyya ve Reşad Se-
lâm.” 272 Bazıları da, Muhammed Âbid el-Câbîrî örneğinde ol-
duğu gibi çözümün “felsefe”de 273 olduğunu savundu… “Akıl,
yalnızca akıl modern Arap dünyasındaki kültürel kaosu sona
erdirebilir.” 274
Biz çok ciddi itikadî arızalar taşıyan, hatta Hudûd-i
İslâmiyye aşıldığı anda doğrudan doğruya küfre müncer
olan, bu tür yaklaşımların bir çok sebebleri arasında, so-
mut konularda “çözüm mecburiyeti” yükümlülüğü içine
girme gibi nefsânî bir tutumun olduğunu düşünüyoruz!... O
yüzden Osmanlıdaki XVI. Yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan
fikrî ve daha sonra fizikî, coğrafî; solma, büzülme, gerileme,
çöküş, itikadımızı kemirdi ve halen de bu etki şiddetlenerek de-
vam ediyor… Arap dünyasında da geçmişi ile birlikte 1967
mağlubiyeti bu durumu derinden derine pekiştirdi…
Hiçbir dinî grup bir Müslümanın görevinin; murad-ı ilâ-
hiyi fehm etmek, anlamak, Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat itikadına
271 İbrahim M. Ebû-Rabi’, Çağdaş Arap Düşüncesi, çev. İbrahim
Kapaklıkaya, İstanbul, Anka, 2005, sah.287
272 Age. Sah. 288
273 Age.356
274 Age. 358

136

göre imanını tezkiye ve tebriye etmek olduğunu; bu ölçülere
göre bütün imkân ve kabiliyeti ile elinden gelenin yapılması
gerektiğini, ondan sonrasının Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’ne
bırakılmasının imanın emri olduğunu kabul edemiyor! Tedbiri
almak, takdire mana bulmamak! Hâlbuki bugün herkes kendi-
nin tanrı veya en azından tanrısallıktan pay aldığını sanıyor…
Kendini dünyaya nizâmât vermekle mükellef addediyor… San-
ki küllî irade! Bu dünyada sınanıyoruz!… İmtihan oluyoruz!
Dünya hayatına dair; Yükselen Değerler muvacehesindeki
ölçülere göre, onun onayına ve övgüsüne mazhar olmuş el-
de edilen somut başarılardan, imanımıza destek aramak
tam manasıyla oportünizmin en iğrenç biçimidir… Küfre
giden yol bir sath-ı mâildir… Aşağı doğru tatlı meyilli bir düz-
lem… Dünyevî başarılardan, iktisadî ve teknik gelişmelerden
hareketle, otla, çöple; kabul edilen transandantal varlığın ömrü
de kuvveti de; ot, çöp kadardır… Sınanıyoruz! Sınanıyoruz!
“Sonuçtan” kopamamak tanrı olmaya dayanamamaktır! “Hâ-
şâ!” sonucu sen mi yaratacaksın? Siyasî, iktisadî, bilim, tek-
nik, sanat, spor her konuda, ama her konuda başarılı olacağız!
Eğer bunlar gerçekleşmezse, tanrımıza şantaj yapıyoruz; “seni
Yükselen Değerler”e göre yeniden inşâ ederim, yaratırım…
Yeniden yaratırım…
Hâlbuki iman bu mudur? Hâlbuki iman bu mudur?
Hâlbuki iman bu mudur? Daha doğrusu “iman” şudur!….
“İman” şudur! “İman” şudur:
“ALLAHIM! MUHAL FARZ
Sonsuz fezanın dibine varsalar... Dibinin dibinin dibindeki dibi,
sonu nihayeti bulsalar... Ve o "hiç..." çıksa... Bütün kâinat bana
en uzak yıldızdan en yakın ağacına kadar küfür, inkâr ve şüp-
hede ısrar etse... Sistemli teşkilatlı ve teçhizatlı küfür aya secde
ettirecek, güneşe elektrik faturası kestirecek, kehkeşanı sarayı-

137

na halı diye döşetecek marifete erse: ve bütün bu marifetleri
küfre bağlasa... İnsanı ölümden kurtarsalar ölenleri diriltseler
ebedi hayatın sırrını bulmuş gibi görünseler... Ve ve... Ve bü-
tün insanlık bir araya gelip Allah’a ve Peygamberine inanan bir
mü'mini âlemin en korkunç ve bulaştırıcı hastası diye kezzap
şişeleri içinde yaksalar eritseler yok etseler... Ben yine senin;
ve kainatı yüzüsuyu hürmetine yarattığın Sevgilinin çizgisi
çizgisine ve noktası noktasına yolu üzerinde kalacağım!!!” 275
Bir daha oku! Bir daha oku! Bir daha oku! Anlamaya
çalış! İşte felsefenin “derinliğine”, “derinliğinin derinliğine”,
en dibine inebilirsen… Sonunu bulabilirsen, kat kat katran ku-
yusu gibi şüphe dehlizlerini, beyninde oluşan bulantıyı aşabilir-
sen, nasibin böyle parıl parıl bir “iman” olur! Hâdî-i Mutlak
Celle Celâlüh Hazretleri’nin lütfu ile karşına böyle; hiçbir şar-
ta, hiçbir sonuca, hiçbir başarıya veya başarısızlığa bağlı olma-
yan bir “iman” çıkar ki; işte bu “Sıddıkî iman”dır… Bu iklimde
esbab mutlak olduğu için, “iman”da mutlaktır… Hiçbir şarta
bağlı değildir… İmanınızı “sonuç”la yargılamayın!.. İmanınızı
“sonuç”la yargılamayın!... İmanınızı “sonuç”la yargılamayın!...
Sınanıyoruz! Sınanıyoruz! Sınanıyoruz! İmtihan oluyoruz! De-
neniyoruz!
Rabbimiz Celle Celâlühu Hazretleri bir çok Ayet-i Celi-
le’de uyarıyor…. Örnek olarak: “İnsan başıboş bırakılacağını
mı sanır?” 276
Fakat burada aşılması gereken “mide bulantısı” değil!
“Gönül bulantısı”… Buradaki mide öğürtüsü değil, gönül öğür-
tüsü!... Akıl öğürtüsü!
Akıl, akıl olsaydı adı gönül olurdu;
Gönül, gönlü bulsaydı bozkırlar gül olurdu..
275 Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu (dergi), 13 Mayıs 1949
276 Kıyamet Suresi: 75/36

138

……………………………………………………
Gözüm, aklım, fikrim var deme hepsini öldür,
Sana çöl gibi gelen, o göl diyorsa göldür...
Malumunuzdur; bir “Müslüman”a birisi gelir ve “Ve
ben Allah’ı 1001 delille isbat ettim!” der… Cevaba dikkat!
“Demek ki senin, 1001 şüphen varmış!” Rasyonalize etmek, is-
bat etmek, bunlar avama, yarıaydın takımına ait işler… Bunlar-
la oyalanma! Bunlar alıkoyucu duraklar… Geçen gün radyoda
bir nurcu, incir çekirdeği ile “Allah”ı isbata çalışıyor! Hâşâ sen
isbat etmek için bir incir çekirdeğine muhtaçsan, imanın da an-
cak incir çekirdeği kadar olur! Hâlbuki iman kâinata sığmaz,
ama insanın gönlüne sığar! Bir insanoğlu bu kadar ahmak ola-
bilir mi? Ben inanamıyorum! Elin gavuru teknolojide o kadar
ileri gitti ki, incir çekirdeğinden küçük bir çipe kâinatı yüklü-
yor!... Ne cevap vereceksin? Gâvur aya gitti, “Müslüman”ın
imanı sarsıldı… Gâvur kalb ameliyatı yapıyor, “Müslüman”ın
imanı sarsılıyor…
Dikkat! Oportünist, şarta bağlı, içinde “eğer” barındı-
ran bir inanç her an tanrısına ait yeni efsaneler, yeni başarı öy-
küleri uydurmak zorunda kalır! Tanrınızı insanlarla, insanların
başarıları ile yarıştırmayın! Teknolojik, iktisadî, “bilimsel”
ezikliğinizi kompanse etmek için tanrınızı kullanmayın! Şuna
karar verin: tanrınız mı sizi yarattı? Yoksa siz mi tanrınızı ya-
rattınız? Çocukların kavga anında rakiblerini korkutmak için,
“seni babama dövdürürüm!” demeleri gibi, tanrınızı “baba”
olarak algılama hatasına düşmeyin!.... Tanrınızı babalaştırma-
yın! Dinlerarası Diyalog, Medeniyetlerarası İttifak derken çok
içli dışlı oldunuz! Körle yatan, şaşı kalkarmış! Bu bakımdan siz
de inanç kamaşmasından dolayı; yanlışlıkla, çocuğun “baba”-
sının arkasına saklanması gibi, tanrınızın arkasına sığınmayın!
Tanrı? Baba? İyi düşünün!

139

Yine tekrar ediyorum… Yine de edeceğim! “İman” ay-
rı; felsefe terminolojisindeki, inanç (pistis) ayrı… “İnanç”sız
insan, olmadığını savunuyoruz biz! Şu satırları okuyanlar en
azından benim “deli” olmadığıma, “inanıyorlar.” Aynı çatı al-
tında uyuyan aile bireyleri, birbirlerini öldürmeyeceklerine
“inanıyorlar”. Karşıdan belinde silahla gelen polisin bizi öldür-
meyeceğine “inanıyoruz.” Büyük maddî fedakârlıklarla, ameli-
yat olmak için önüne yattığımız doktorun bizi öldürmeyeceğine
“inanıyoruz”. Ekmek aldığım fırıncının beni zehirlemeyeceğine
“inanıyorum”… Yani “inanç” gündelik hayattan başlıyor, çe-
şitli teorik ve pratik aşamalardan geçtikten sonra, transandantal
varlığa “inanma”ya kadar varıyor… Fakat alışan, daha da fecisi
“alışmaya alışan” sıradan insan Vacibü’l-Vücud Teâlâ ve Te-
kaddes Hazretleri’nin insana lûtfettiği “inanç” nimetinin far-
kında değildir… Bir an Cenab-ı Hakk’ın analara lûtfettiği, o
“şefkatin” olmadığını düşünebilir misiniz? Düşünmeye çalışın!
Nasıl bir kâinat ortaya çıkardı? Fakat anada şefkatin bulundu-
ğuna “inanıyoruz”… Hayvanlara verilen insiyaklarda, nesli de-
vam ettirme güdüsü olmasa idi, nasıl bir dünya olurdu? Ama
hayvanlarda böyle bir güdü olduğuna “inanıyoruz.” Her insan-
da kişiliğinin bir tarafına gizlenmiş, potens halinde, kuvve ha-
linde bekleyen atom bombası gibi duran, nükleer “inanç” var…
O gerektiğinde ortaya çıkar! Potansiyel enerjiye sahip barajın
arkasında bekleyen su bir bebek kadar masum, fakat bendi yı-
kılıp kinetik enerjiye dönüştüğünde anlayabilirsiniz onun
gerçek gücünü…
Bazı insanlar “normal hayat”ın rutinleri, alışkanlıkları
içinde kayboldukları; sorgulamadan, düşünmeden, eleştirme-
den yaşadıkları için geçici bir süre müteal, aşkın, transandantal
bir varlığa inanmadıklarını –simulatif, fantazik olarak- iddia
edebilirler… Fakat “hayatın olağan akışı”na aykırı, onları alış-
kanlıkları ile yüzleşmeye mecbur eden, reel fenomenler kendi-

140

lerini terkettiği anda “inanmak” zorunda kalırlar… İnsanları ra-
hat ve alışkanlıkları ile savaşmaya mecbur eden, kaybettikleri
şu ve benzeri değerler veya değer atfettikleri unsurlardır: Genç-
lik, güzellik, statü, iktidar, sıhhat, zenginlik, servet, üstün olma
ve hükmetme, aşırı sevinç, aşırı üzüntü…
İnsanoğlu daima özlediği, iştiyak duyduğu, ana rahmin-
deki rahatlığı ve güveni; devam ettirebilmek için doğumdan
sonra da ona benzer, alışkanlıklarından örülmüş bir evren inşâ
eder veya ettiğini sanır! Bu pseude, bir örümcek ağıdır… İşte
onun sahteliğinin farkına vardığı anda kıyamet kopar… O ağ
delindiğinde birden transandantal varlıkla burun buruna gelir!
Bir tahlil sonucu… Ölümcül bir hastalığından haberdar olma-
sı… “Ama ben mi? Ama nasıl olur? Yeni bir ev almıştım?
Ama benim çocuğum mu? Ama nasıl olur? Çocuğuma yeni son
model araba almıştım? Bir yanlışlık olmasın? İşte size örümcek
ağının delindiği an!
Haber tez
Bekletmez
Peygamber
Ne haber
İnsan ilk defa; gördüğü taşın, toprağın, ağacın,
yaprağın, suyun, burnu sümüklü çocuğun, kâşânelerde
oturanların farklı olduğunu anlar… Onları yeni bir gözle görür!
İşte sınır durumu! Hele inananlar… Hele insanlık! Ben şu anda
potansiyel bir cenaze miyim? Ölüm bu kadar mı yakın? Ama
nasıl? Ama olamaz! Ne olamaz? Onu da bilemez! Gafil insan
düşünemez ki ölüm her zaman yakındı! İlk defa küllî irade ile
burun buruna gelir!
Hâlık-ı Zül Celal Hazretleri; insan nefsinin o ip ince, in-
ceden daha ince, sarmaş dolaş, büklüm büklüm oyunlarını, reel

141

fenomenlerin insanı nasıl aldattığını, kandırdığını şöyle ifade
buyuruyor: {Sizi karada olsun, denizde olsun gezdirip dolaştı-
ran O’dur. Gemide olduğunuz zamanı düşünün: Gemiler, tatlı
bir rüzgârla içindeki yolcuları alıp götürdüğü ve yolcular da
bundan ötürü keyiflendikleri bir sırada, birden gemiye şiddetli
bir fırtına gelir, dalgalar her taraftan onları sarar ve artık kendi-
lerinin tamamen kuşatılıp bir daha kurtulamayacaklarını
zannedince, bütün niyaz ve ibadetlerini yalnız Allah’a tah-
sis edip gönülden O’na yalvarırlar 277 : “Ahdimiz olsun ki,
eğer bizi bu felaketten kurtarırsan, mutlaka şükreden kulların-
dan olacağız!” derler.} 278
Kendilerinin çepeçevre kuşatıldıklarını sandıklarında…
{Yani, belânın etraflarını tümüyle kuşattığına inandıkları…
Çünkü Arapçada bir bela ve musibete düşen kişi hakkında: “Et-
rafı kuşatıldı, sarıldı” denilir. Âdeta bu bela onu çepçevre ku-
şatmış gibi kabul edilir. Bu ifadenin de aslı şurdan gelmektedir:
Düşman bir yerin etrafını çevreleyip kuşatacak olursa, orada
bulunan ahaliyi yok eder. } 279
Alışkanlıklarından sıyrılıp, ana rahminden, düşman
dünyaya çıkmış bir çocuk gibi gerçek hayatla karşı karşıya ge-
lince, ilk tepkileri feryat olur… Kim? Ama kim? Bana yardım
edebilir? Caddeler sokaklar bu kadar mı darmış? Bir anda mı
daraldı? Dünya bu kadar mı küçükmüş? Tıb, bilim, teknoloji?
Karşınızda doktorun çaresizlikten boynunu bükmesi? Ve anla-
şılmıştır artık, alışkanlıkları ile ördükleri örümcek ağı delin-
miş… İşte tam o anda bunun nasıl onarılacağını fehm ederler…
Bezm-i elest’teki sözlerini hatırlarlar… O anda kendilerini fıt-
rata emanet ederler… Veya fıtrat, geçici olarak bıraktığı yular-
277 “O zaman Allah’a, dininde hâlisâne olarak dua ederler.” Davudoğlu
278 Yusuf Suresi: 10 / 22
279İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy, 8
/ 500

142

larını tekrar eline alır, bütün kişiliklerine haciz koyar… Fakat,
evet! Fakat: “Fakat Allah onları kurtarınca (selâmete çıkarınca-
Davutoğlu) bir de bakarsın ki yine yeryüzünde haksız yere taş-
kınlıklar ve türlü yolsuzluklarda bulunuyorlar. Ey insanlar! İyi
biliniz ki taşkınlığınız sadece kendi aleyhinizedir. Elde edece-
ğiniz en fazla şey, bu fani hayatın geçici menfaatidir. Sonunda
dönüp Bizim huzurumuza geleceksiniz ve Biz de yaptıklarınızı
size bir bir göstereceğiz.” 280
İnsanın en büyük özelliği hatırlandığında, kendini rahat-
sız eden geçmişini, yaşadıklarını unutması… Unuttuğunu san-
ması…. Gümrüğün dışına atması… Zaman yağmur suyu gibi
geçmişi yıkar, arılaştırır… Hafızanın iyimserlik özelliği var-
dır… Ama ne zamana kadar? Aklınıza gelecek her türlü olum-
suzluğu unutma gayreti bu gümrük duvarlarını tahkim gayreti
değil midir? Fakat örülen yine de bir örümcek ağı değil midir
sonuçta? Sürekli aldanma, kendi kendini oyalama, sûretâ Pene-
lope’un 281 yazgısına gönüllü olarak razı olma, insanî, insana
yakışan bir tutum mudur?

280 Yusuf Suresi: 10 /23
281 Sûretâ, dedim… Çünkü Penelope, aileye sadakat ve vefanın simgesi
ola-rak kendini ve çevresini oyalıyordu… Ya bu zavallı insanoğlu?
“Odysse-us’un iffetli ve sadık karısı Penelope, kocasının yirmi yıl süren
yokluğunda, kendisiyle evlenmek isteyen, bir sürü erkeği, hile ile kendinden
uzak tutu-yordu. Sözde kaynatası Laertes için dokumakta olduğu kefeni
bitirir bitir-mez içlerinden biriyle evleneceğine söz vermişti. Ama, kurnaz
Penelope gündüzleri dokuduğunu geceleri söküyordu. Böylece kocasını
bekleyerek, talipleri oyalıyordu.” Bu arada şunu da ifade etmek isterim
ki; her filo-zof bir Penelope’tur… Fakat kefen örmezler, insanlığın
başına çorap örerler!.... Şu soruyu sormazsak adil davranmamış
oluruz! Bugün hepsi de sahte olan; tarikatlar, dinî grublar, vakıflar,
dinci siyasiler, kanaat önderleri, heva ve hevesleri adına İslâmın ve
Müslümanların başına ço-rap ören birer Penelope değil midir?
İnsanlara pösteki saydırmıyorlar mı?

143

“İşte bu buyrukta insanların sıkıntılı zamanlarda Allah’a
dönmek fıtratı üzere yaratıldıklarını, sıkıntı içerisinde bulunan
kimsenin -kâfir dahi olsa- duasının kabul edildiğinin delilidir.
Çünkü bütün sebebler ortadan kalkmış ve kişi rabler Rabbi bir
ve tek olana dönmüş olur.” 282 Nitekim Neml Suresi 283 ’nin tefsi-
rini mütalâa ettiğinizde de Sâni-i Zülcelâl Hazretleri’nin Rah-
mân sıfatının vüs’ati ve rahmetinin sınırsızlığı, bizim gibi, za-
lim, cahil ve hasûd insanların muhayyilesini berhava eder:
“Yüce Allah onların çarsizlikten bunaldıkları bir sırada ihlas ile
dua ettikleri vakit dualarını kabul eder. Bununla beraber onla-
rın tekrar şirk ve küfürlerine geri döneceklerini de biliyor-
du.” 284
Erhamü’r-Râhimîn 285 , Hayru’r-Râhimîn 286 ve Tevvâb 287
olan Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri insanoğluna fırsat verme-
sin…. Elimizde olsa cennetin anahtarını cebimize koyarız, içe-
riye kimseyi almayız, orada bile sıkıntıdan patlarız(!)… İşte
tam Ahsenü’l-Hâlikîn 288 ile, mahluk farkının gözleri kamaştı-
ran farkı… Bu farkı biyolojik gözü olanlar değil, gönülgözü
açık olanlar görebilirler…
Yalnız tam bu noktada derinleşmek zarureti var… Min-
nacık bir noktayı atladığımızda ortaya deist, masonik, Batı’ının
bütün “izm”leri kadar riyakâr, ikiyüzlü sözde hümanizm ve hü-
manist bir “din” çıkar… Rahatsız etmeden vurgulamaya, his-
settirmeye çalıştım, bütün duaların şartı, önceden kâfir olsa da-
hi, “O zaman Allah’a, dininde hâlisâne olarak dua etmek.” 289
282İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, sah.8/ 501
283 Neml Suresi: 27/ 62-64
284İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, sah. 13/ 215
285 Merhamet edenlerin en merhametlisi.
286 Merhamet edenlerin en hayırlısı.
287 Tövbe eden kullarının
288 Yaratanların, takdir ve tasvir edenlerin en güzeli ve en iyisi…
289 Ankebût Suresi: 29 / 65

144

Şartına bağlı… Dincilerin tatbikatı ile “Dinlerarası Diyalog”,
Evrensel Müesses Nizam”ın monoloğu haline geldi… Bizim
dinciler ancak çocuk bayramlarında sahne alabiliyor… Dinci
Siyasilerin gayretleri ile de “Medeniyetlerarası İttifak” Evren-
sel Müesses Nizam’ın zaten asırlardır varolan, medeniyetinin
işgalinin İslâm coğrafyasında realize edilmesine müncer oldu!
Çünkü kâfirlerin duası da ameli de hederdir… Onlara dua da
edilmez… Hazret-i İbrahim’in babasına duası 290 onun Al-
lah düşmanı olduğunu bilmeden öncedir. 291 Ve kâfirlere
dua, sadece ve sadece iman etmeleri talebi için olabilir…
Yine, bir daha “yalnız” diye araya girmek zorunda-
yım!... Ortalık en hafif tabiriyle çer-çöp dolu… Yol alamıyor-
sunuz! Sırat-ı Müstakîm hasreti ciğerimizi cayır cayır yakı-
yor… Bizim Dinsel ve siyasal muktedirler kâfirlere dua ediyor,
bu seni aldatmasın! Çünkü onlar (hâşâ) Şâri’… Yani şeriat ko-
yucu…. Bu hassas noktaları bilmeleri gerekir… Bilerek yapı-
yorlarsa, ortada itikadî bir durum var! Bilmemeleri mümkün
değil! O zaman? Biz dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz!...
Birinci meselemiz: İman, itikad, tevhid… Tavzih-i İman, Ten-
zih-i İman, Tecdid-i İman… Bırakın dünyaya nizâmât verme-
yi!... Önceliğimiz ayağımızı basacak, nefes alabilecek kadar su-
yun yüzeyine ulaşabileceğimiz bir sağlam kaya bulmak!.. Said
Nursi net olmayan bir “iman” davası uğruna, otla çöple hem
kendini, hem milyonları oyaladı… Hala da oyalanmaya talib o
kadar çok insan var ki…
Şu basit gerçek biline ki; biribirine en zıt fikirler, sûretâ
biribirine benzer gibi görünenlerdir… Bizim “iman” mesele-
miz; Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’yi Evrene, hayata, devlete ve
bireye hâkim kılma aşkıyla cayır cayır yanan bir iman… Said
Nursi gibi şarta bağlı, ota çöpe bağlı, müphem, kitleleri uyuştu-
290 İbrâhim Suresi: 14 / 41
291 Tevbe Suresi: 9 / 113-114

145

rucu, alıkoyucu, oyalayıcı bir durak değil! Biz beynel havf vel
reca arasında Hâdî-i Mutlak Celle Celâlüh Hazretleri’nin rah-
metine sığınan basit, sıradan Müslümanlarız… Biz; Said Nur-
sî’nin çekilişsiz kurasız, şakirtlerine cennet vaadlerini 292 Ehl-i
Sünnet Ve’l Cemaat, itikadına aykırı en hafifinden hayâsızlık
olarak görüyoruz… İmâm-ı Azam Hazretleri, “Hakkında nass
ile cennet vacip kılınanlardan ötesi için cennetliktir, diyemem.
Cehennemlikler için de durum aynıdır.” 293 Demektedir. Buha-
ri’de rivayet edilen bir hadiste: {Hz. Peygamber: “Ümmetim-
den müteellî olanların vay haline.” Buyurdu. Müteellînin kim
olduğu sorulunca: “Onlar, filan kimse cennette, filan kimse de
cehennemdedir.. diyenlerdir.” Buyurdu.} 294
Hüccetü’l İslâm İmam Gazâlî bu konuda gerçekten in-
sanın tüylerini ürperten şu satırları yazıyor, İhyâu Ulûmi’d-dîn
isimli temel eserinde: “Şurasını da iyi bil ki, âhiret aslanları,
dünya aslanları gibidir…………. Kendisini kader dalgaları ara-
sında çırpınmakta gören herkes zarurî olarak korkar. İşte bu,
âriflerin, sırr-ı kaderden olan korkulardır. Kim bu hususta tam
bir basiret görüşüne yükselemezse o, bu huşu ile ilgili haber ve
eserleri dinlemek ve korkan âriflerin hâl ve sözlerini düşünmek
suretiyle kendisini iyice tedaviye çalışmalı ve ümide kapılan al-
danmışlarla onları mukaayese edip onlara uymanın daha doğru
olacağında asla tereddüt etmemelidir. Zira onlar, peygamberler,
velîler ve âlimlerdir. Kendilerini emniyette hissedenler ise
Fir’avnlar, câhiller ve ahmak kimselerdir. Bütün yaratıkla-

292 Said Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, İstanbul, Sözler Yayınevi, 1992,
sah. 27; Said Nursî, Şuâlar, ( Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul, Nesil, 1996,
sah. I / 844)
293 İmam-ı Azam’ın beş eseri, , El-Alîm Ve’l-Müteallim, çev. Musrafa Öz,
İstanbul, İFAV, 2011, sah. 23
294İmam-ı Azam, El-fıkhh’l-Ebsat, çev. Mustafa Öz, sah.44

146

rın efendisi olan Peygamberimiz ise en çok korkanlardan-
dır.” 295
Benim gibi “basit” Müslüman! Benim gibi “kocakarı
imanı”na talib Müslüman! Düşenebiliyor musunuz, neyi isbata
uğraşıyoruz? “Kimse kimseye cennette arsa tahsis edemez!”
fikrimizi Şeâir-i dîn-i İslâm muvacehesinde isbata çalışıyoruz!
Nedir bu İslâm’ın hali? Nedir bu Müslümanların hali? Ayrıca
bu gayretin ahmaklık olduğunu da biliyorum! Çünkü nefs mu-
hasebesine vesile olmak mümkün değil… Şeriat-ı Garrây’-ı İs-
lâmiyye kimsenin umurunda değil! İnsanlar mistik, ezoterik,
metafizik, okultik “din” arıyor! Veya ancak şu kadar esnetebili-
rim, manevî sorumlukluktan kurtulmak için; İnsanlar, ancak ve
ancak kendilerine İslâm, diye takdim edilen; mistik, metafizik,
okultik unsurlarla ilgileniyorlar…
Diyelim ki, talibler avam, ama Said Nursî “beyn el
havf, vel reca”yı bilmez mi? Nasıl bilmez? Bilmez mi ki, bir
mümine; “cennete bir kişi girecek!” dense; “ben miyim?” Ümi-
dine kapılır…. “Cehenneme bir kişi girecek!” dense, “ben mi-
yim?” korkusuna kapılır… Nefs-i emmâresi kendine hâkim bir
insan… Adam peygamber olamamaya dayanamıyor… “Şefkat
tokadı” gelir ha! Biz onun vereceği “cenneti” istemiyoruz…
Biz Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’nin vereceği “cennet”i, sonsuz
bir korkuyla, fakat onu da ifnâ eden bir ümitle, bekliyoruz!...
Biz yine kendi “iman” meselemize dönüyoruz… Bura-
da en büyük facia “inanç”ı, “iman” sanmak! Tam bir oyalayıcı
durak! Tedavülden kalkmış parayı, imitativ bir mücevheri, ge-
leceğinin teminatı olarak, büyük bir ihtimamla saklamak gi-
bi… Çölde serabı vaha sanmak gibi..… Tam oyalayıcı durak!
Durakta levha var, fakat efektiv değil! Hormonlu yiyeceklerle
büyüyen obez insanlar gibi! Eskilerin ifadesi ile: et mi, dert
295 İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-dîn, çev. Ahmed Serdaroğlu, İstanbul,
Bedir, 1975, sah. 4 /311

147

mi? Bütün Yükselen Değerler, küçük yaştan itibaren, çizgi
filmlerle yavrularımızı tanrıya “inanma” ya yönlendiriyor…
Çünkü emperyalizm için de “inanan” insan makbuldür…
“İnanç”sız insanı istismar etmek biraz zordur… Çünkü inançlı
insanı kotkutacağınız bir enstüman var, elinizde… Onu “tanrı”
ile korkutabilirsiniz! “Tanrı”yı kırbaç olarak kullanabilirsiniz,
onda “rıza” yaratmak için… “İnanç”lı bir işçiyi bile istismar
daha kolaydır…. Böylece sermaye-emek çelişkisini kolayca
aşabilirsiniz!
Onyıllardır (Belki yüzyıllardır?) Türkiye’de dincilerin,
tarikatçıların sahnesinde bu oyun oynanmaktadır… İslâm nes-
neleştirilmekte, metalaştırılmakta, şeyleştirilmektedir… İslâm
istismar edilmektedir… Örnek olarak, çalışanlar için, kullanışlı
hale getirilmiş “din”le, “hipnotize seansları” tertip edilmekte-
dir, işyerlerinde… “İyi vatandaş”, “muteber vatandaş” inşâ
edilmektedir… Tam da taştan, kumdan, çakıldan duvar yapılır
gibi, kaçak saray yapılır gibi…12 Eylül 1980’e tekadüm eden,
her gün yirmi kişinin öldüğü, Müesses Nizamın ve sermayenin
ciddi bir tehdit altında bulunduğu zamanlarda bütün fabrikalar-
da “din görevlileri” insanları uyutmak için afyon yerine dini
kullanıyorlardı… Ve bunlar kendilerini o kadar ucuza pazarlı-
yorlardı ki, satıyorlardı ki, inanamazsınız! Mesela, sosyal gü-
vencesi olmayan bir din görevlisi, sigortalanması karşılığı vic-
danını kiralayabiliyordu… Zaten kendini T.C.’ye kadrolu ola-
rak kiralayanlar için sorun yok! “İnanç”lı insanları Allah’la al-
datmak kolaydır… Şu ayet-i Celile’lerin tefsirlerini oku! 296
296 ---Fatır Suresi: 35/5. “Ey İnsanlar! Şüphesiz Allah'ın sözü gerçektir. Bu
dünya hayatı sizi aldatmasın. Şeytan da sizi Allah ile aldatmasın!”
---Lokman Suresi: 31/33. “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının!
Öyle bir günden çekinin ki o gün hiçbir baba evladına asla fayda veremez,
evlat da babasına fayda sağlayamaz. Allah’ın vâdi elbette gerçektir. O halde
sizi dünya aldatmasın ve çok hilekâr şeytan da sizi Allah ile aldatmasın,
Allah’ın affına güvendirmesin!

148

Hayru’l-hâkimîn olan Vacib Teâlâ Hazretleri kimseye
evlat acısı göstermesin, fakat bazı açık sırları, gerçekleri de bil-
memiz lâzım: {PKK ile çatışmaların en yoğun olduğu 1994 yı-
lıydı, Milli Savunma Bakanlığı'nda o dönem görevli bir Albay,
“Çatışmalarda ölenlerin ailelerinin acılarını hafifletmek için di-
ni duygularına hitab eden, evlatlarının şehitlik mertebesine
yükseldiğini anlatan broşürler dağıttıklarını, bu amaçla yoğun
bir kampanya yaptıklarını.” anlatıyordu bir sohbetimizde.}” 297
Bugünden bir izlenim: {-Ve ilk kez bir resepsiyon Kur’-
an-ı Kerim tilavetiyle başladı. Seçilen ayetler, Ali İmran Sure-
si’nin ‘şehadet’e ilişkin 169, 170 ve 171. ayetleriydi: “Ve Al-
lah’ın yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayın. Hayır, on-
lar canlıdırlar, Rab’lerinin katında rızıklandırılırlar. Allah’ın
onlara kendi fazlından verdiği şeyle ferahlarlar. Ve arkaların-
dan henüz kendilerine katılmayan kimselere, ‘onlara bir korku
olmayacağını ve mahzun olmayacaklarını’ müjdelemek isterler.
Onlar, Allah’tan olan nimeti, fazlı ve Allah’ın müminlerin mü-
kâfatını zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.”} 298
Burada dikkat çekilmesi gereken, yanıldığımız, kendi-
mize özgü sandığımız, evrensel bir gerçek var…. Şunu bilmeli-
yiz ki, emperyalizmin kanunları her yanda aynıdır. “Hükümet
yetkililerinden medya patronlarına ya da finans dünyasının
zenginlerine kadar, liderler sınıfından çok az kişinin çocu-
ğu vardır savaşta. Askerler onlar için yabancıdır, hiçbir za-
man görmedikleri ve anlamadıkları insanlardır. Liderlerin ço-
---Hadid Suresi: 57/ 14. “Onlara bağırırlar ki: «Biz sizinle beraber değil mi
idik?» Onlar da derler ki: «Evet.. Velâkin siz nefsinizi fitneye düşürdünüz
ve (mü'minler hakkında fenalık) gözettiniz ve sizi bâtıl şeyler gurura
düşürdü. Tâ ki, Allah'ın emri geliverdi. Ve sizi şeytan Allah ile aldattı.»
297 Lake Kemal, http://www.zaman.com.tr/yazarlar/lale-kemal/fuat-avni-
dur-diyebilir_2314163.html, 2 Eylül 2015, Çarşamba
298Mustafa Kartoğlu, http://haber.star.com.tr/yazar/cankayadan-bestepeye-
yeni-turkiyenin-yeni-teamulleri/haber-1053500----01 Eylül 2015 Salı

149

cukları evlerinde kaldıkları zaman, liderler savaş hakkında ta-
lihsiz şeyler düşünürler. Biz Amerikalılar, dünyanın en güçlü
ulusu olarak çok savaşacağız. Kendi çocuklarını değil de baş-
kalarının çocuklarını savaşa gönderen bir yönetici sınıf, gücünü
uzun süre muhafaza edemez.” 299
Yazar CIA ile en hafif tabiri ile içli dışlı olan Stratfor’-
un kurucusu olduğu için şu satırları da önemsiyorum: “Aslında
insanın düşmanlarını küçük görmesi kadar tehlikeli bir şey
yoktur. Cihat yapan insanlar cesur ve akıllıdır. Güçlü, avantajlı
olduğu zaman savaşır, zayıf durumda olduğunu anlarsa geri çe-
kilir. İnancı uğruna ölmeye ve aynı amaç uğruna binlerce insa-
nı, öldürmeye hazırdır.” 300
Bütün Müslümanları dönüştüremediklerine dair bir işa-
ret, bir ümit ışığı… Şu günlerde malum, binlerce Müslüman
Batı’ya iltica için canını tehlikeye atıyor…Ölümler, ölümler..
Fakat bir gazete haberi: “Bu arada geçen hafta bir Hıristiyan ül-
keye girmek isteyen aç bîilaç Müslüman göçmenlerin, kendile-
rine gönderilen gıda yardımını, üzerinde Kızıl Haç işareti var
diye kabul etmediklerini okudum. Ne yaman bir çelişki, değil
mi?) 301 Yazarın “Ne yaman bir çelişki, değil mi? “sorunusu an-
layamadım… İman nesneleri yeniden değerlendiriyor!... Fizyo-
lojik motiflerle çeliştiğinde imanını tercih ediyor!
Yalnız “İnanç”, “iman”a dönüşürse emperyalizm
için büyük tehlike… Bugün bittecrübe yaşıyoruz; görüyoruz
“inanç”lı dinî gurublarla, “inanç”lı siyasilerin; bazen aralarında
ihtilaf çıkmasına rağmen, elbirliği ile emperyalizme nasıl hiz-
met ettiklerini! Bir kere çok kurnaz bir operasyonla Sâni-i
299 George Friedman, Amerika’nın Gizli Savaşı, Çev. Enver Günsel,
İstanbul, Pegagus, 2014, sah.376
300 Age. Sah. 375
301 Hakan Aksay, http://t24.com.tr/yazarlar/hakan-aksay/yalan-
soylemeyin-o-cocuk-icin-uzulmediniz,12673, 06 Eylül 2015

150

Zülcelâl Hazretleri’ne olan “iman”, Evrensel Müesses Nizam’a
“inanç”a dönüştürülüyor… Bugün Evrensel Müesses Nizam’ın
görünür mümessili olan Siyonizm ve Amerikasız hiçbir faaliyet
yapılamayacağı çokların, pekçokların, DNA’larına nakşedili-
yor… Böylece oportünismi içselleştirmiş, Ekümenik Müesses
Nizamı rab tanıyacak kuşaklar yetiştiriliyor… Fazla lafa gerek
yok; buyurun canlı bir örnek, Fetullah Gülen’den:
"Amerika şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya
kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare
edilebilir. Amerika hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan
bir milletin adıdır. Amerika daha uzun zaman dünyanın kade-
rinde çok önemli rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli.
Amerika gözardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya
kalkılmamalı" 302
Buyurun bütün bilgilerimizi, ölçülerimizi altüst eden
sözde bir tesbit: “Amerika, Osmanlı Devleti’yle mukayese etti-
ğimizde sanki Kanunî dönemini yaşıyor gibidir.” 303 Eleştirdiği-
nizde, şüphesiz hemen arkasından “bir manada…” diye başla-
yan sözde açıklamalar… Fikrin fahişesi olmak, nasıl bir
durum?
Çoklar, pekçoklar bu şekilde şartlandırıldıktan, Öğrenil-
miş Acizlikle (learned helplessness) iradesi meflûç hale getiril-
dikten sonra, Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri yerine ikâme edilen
güçlere “inanç”, dogma haline gelecektir… Siz onlara bu faali-
yetlerin siyonizme, emperyalizme hizmet olduğunu isbata çalı-
şırken, farkında olmadan onların ne kadar “doğru yolda” oldu-
ğunu isbat ediyor olacaksınız! Daha önce işaret ettik; Ve Al-
lah’la aldatılan çalışanları istismar eden, Allah’la aldatıl-
302 Nevval Sevindi, Fethullah Gulen ile New York Sohbeti, Sabah
Kitaplari, 4. basim, Istanbul, Aralık 1997, s.39
303 Fetullah Gülen, (Nakleden: Çelişkiler İnsanı, Said Alpsoy, İstanbul,
Umran, 2015, sah. 18)

151

mışlara kazandırılan paralar, layık olduğu yere gidecek-
tir… Haram paranın “zekât”ı yoktur… Haram paranın “hayr”ı
yoktur… Haram paranın “kurban”ı yoktur… Haram paranın
“himmet”i yoktur… Zaten çeşme akarken testisini dolduranla-
rın da, böyle bir sorunlara yoktur… Kimseyle de uğraşmıyor-
lar, kimseye karışmıyorlar, yoğurtlarını yiyip oturuyorlar…
Bir süre önce inkarı mümkün olmayacak şekilde, görün-
tü ile tesbit ve isbat edilen, milyon dolarlık “himmet” parasını
kumarda kaybeden kişi, “Ben aşiret ağasıyım, bu benim pa-
ram” dedi, mesele bitti, kapandı gitti!… Yahû sizler ne biçim
bir insansınız? Hiç kuralınız ve kutsalınız yok mu? Sizin fıtratı-
nız bozulmuş… Bunları onların arkasından gidenlere diyorum!
Peki! Bu fiilin failine nediyorsunuz? Diyecek kelime mi kaldı?
Zaten şaşırdık! Kim fâil, kim mef’ûl?
Off! Mücerret fikirler çok yordu!!! Gerçekten çok yo-
ruldum! Size bir fıkra! Ben de hatırlıyorum, atpazarları olurdu
şehirlerde… Müşteri alacağı atı, eşeği yürütür, arkasından ba-
kar, matluba muvafık mı? İstenmeyen bir özürü var mı? Adam
eşeği yürütmüş, arkasından bakmış, eşek topal! “Bu eşek topal,
ben bunu almam!” diyor müşteri… Mal sahibi kürtününü kaldı-
rıyor eşeğin sırtında bir yara var… “Bak! Bu eşek topal değil,
bu yaradan dolayı topallıyor… Yara iyi oldumu topallığı gider”
şeklinde savunuyor… Adam ikna oluyor… Pazarlık bitmiş…
Parasını vermiş, eşeği almış, gidiyor… Oradan biri geliyor…
“Satıcı seni kandırdı… Eşek gerçekten topal… O yarayı kendi
açtı!” Cevap bütün sorunlarımızı çözüyor… Niçin cemaatların
biribirini boğazlamadığının sırrını, şifresini veriyor: “Demek ki
verdiğim para sahte olmasaymış, adam beni kandıracakmış!”
Sahte para ile eşek satın alınıyor? Haram para ile, birile-
rinin olmayan cennetlerini satınalıyor! Kim kimi aldattı? Kim
karlı? Kim zararlı… Zaten din istismarı ile, oportünist bir zih-
niyetle kazanılmış bir para… Bir manada o paralar milyon do-

152

ları kumarda yiyenin… Zaten sana emanet olarak verilmiş bir
para… Ben neler diyorum? Ne dediğimi biliyor muyum? İyice
biliyorum ne dediğimi… Sen de dediğimi anlıyor musun?
Biliyorsunuz, Kayserililer kendilerini çok beğenirler,
zeki olduklarına inanırlar… Büyük bir tevazu (!) ile “Öğünmek
gibi olmasın, ama Kayseriliyim” derler.. Biz bittecrübe bu ön-
yargının yanlış olduğunu yaşayarak öğrenmiş bulunuyoruz! Yi-
ne de fıkranın orijaniletesini bozmayalım… Ağalar kızıyor…
Bu fıkradaki satıcı yerine Yahudi, alıcı yerine de Kayseriliyi
koyabilirsiniz! Böyle dahi olsa, bu tür bir zekâ(!), bu tür bir
oportünizmle iftihar edemeyeceğiz biz!
Adam gidiyor bir dükkâna; tüm 1.500 tl. veriyor… Şu-
nu bozar mısınız? Dükkâncı, “hay hay”, demiş… Çıkarmış iki
tüm 750 tl. vermiş… İkisi de sahte… Kim kârda? Kim zararda?
Ben basit kafamla meseleye biraz sığ bakıyorum, şimdi feh-
mettim! Hâlbuki derinliğine şöyle bakılabilir: O haram para ile
huzur satın alıyor! Trankilizan, sedatif, müsekkin… Hem daha
pahalı hem de sağlığa zararlı… İnsanları kısmen teskin eder-
ken, bütün faaliyetlerine etki ediyor! Karısının, çocuklarının,
işçilerinin, çevresinin rızasını satın alıyor… Çevresine yumu-
şak bir tahakküm, dinsel bir esir alma yöntemi… Sonrasını mu-
hayyilenize emanet ediyorum!
Şeyh müridine inanmıyor, mürid şeyhine; Siyasî, seç-
menine inanmıyor, seçmeni siyasiye, işçi işverene inanmıyor,
işveren işçisine… Öğretmen öğrencisine inanmıyor, öğrencisi
öğretmenine… Fakat dilimiz varmıyor ama asıl facia: kadın
kocasına inanmıyor, kocası karısına; eşler biribirine inanmı-
yor… Eşlerin biribirine bağlılığı, ayakkabı eşinin biribirine
bağlılığı kadar… Çünkü eşi olmayan tek ayakkabı işe yaramaz!
Satılamaz! Ayakkabıda ancak eşler biribirini sattırır… Çocuk
ebeveynine inanmıyor, ebeveyn çocuğuna…

153

Bütün bağlılıklar, sadakatler, aşklar, sevgiler simülas-
yon, en fazla vehim!... Hepsi de “imiş” gibi… Bütün mef’üller,
faal olma sırasını bekliyor… Bir gün sıra bana da gelir ümidi
içinde… Bunun da ancak, bağlı imiş gibi, sadıkmış gibi, âşık-
mış gibi, seviyormuş gibi davranmaktan geçtiğini biliyor… Da-
ha önce işaret etmiştim; Türkiye küçük Amerika oldu… Kimse
kimsenin geçmişi ile ilgilenmiyor… Dem bu demdir, dem bu
demdir, dem bu dem… Tarikat terbiyesi (!) de bunu gerek-
tirmiyor mu? Sûfi ibnü’l-vakt değil mi?
Geçti mâzî, çekme istikbale gam
Gün bugün, saat bu saat dem bu dem
Bunlar o kadar hayasız insanlar ki, ironik olarak yazdık-
larımızı bile, kendi heva ve heveslerinden fışkıran hezeyanları-
nı temellendirmek için argüman olarak kulanabilirler…
Siyasî ikbali için karısını kullanan bir siyasetçiye, o ka-
dın nasıl güvensin? Üstün olma ve hükmetme ihtirası için kul-
lanılmaya razı olan o kadına o siyasî nasıl güvensin? Bütün
mesele gerçeği iki kişi arasına sıkıştırabilme hünerinde!
Onun dışında kural ve kutsal yok! Bu gerçekleştirildiği takdir-
de insanların razı olmayacakları bir durum var mı? Ciddi şüphe
konusu… Bugün Türkiyede karısını, kızını, ailesini istismar,
bazı mesleklerin, bazı mevkilerin şartı ve ayrılmaz mütemmim
cüzü haline geldi… Meslekî yeterliliğin yazılmamış gerek şartı,
zimnî olarak uzlaşılmış kuralı… Doğacak mahzurlar da “görev
zararı” telâkki ediliyor… Neoliberal ekonomide “görev zararı”
kabul edilemez bir durum olarak ortadan kalkarken; bu ekono-
minin uygulayıcıları, dava ve ahlak alanına transfer ederek “gö-
rev zararını” rasyonalize ettiler ve kabul edilebilir hale getirdi-
ler… Bu basit bir hesap, dört işlem meselesi… Parmakla bile
yapabilirsiniz bu hesabı… Aldığınız? Verdiğiniz? Kazanç-ka-

154

yıp hesabı! Kaybedeceğiniz minnacık bazı kurallarınız, kutsal-
larınız, umdeleriniz var; oysa kazanacağınız koskoca bir dünya
var! İmanınız?
Yalnız bütün dinî grubların (“cemaat” kavramını kulla-
namıyorum, çok giran geliyor.) durumu bu! Şimdi sözde tari-
katçı bir grub da kendi sitelerinde, iftiharla ilan ediyorlar: Pa-
kistan’da “medrese” açmışlar… Asırlardır bütün İslâm dünya-
sında medreselerin İlmî kalitesi veya daha doğrusu kalitesizliği
ortada… Fakat bütün bu acı gerçeklere rağmen, Pakistan med-
reseleri emperyalizmi rahatsız ediyor… İki gün önce evinin yo-
lunu bulamayanlara, parmağını kedi yese “pist” diyemeyenlere,
mihmandarlık yaparak, “himmet” diyerek, dünya egemeni ya-
pan güç; bugün de, bunları -artık kimsenin aldanma marjı yok-
gönüllü olarak, siyonizme, emperyalizme hizmet ettiriyor…
Pakistan’daki Müslümanları kendilerine benzetecekler! Bura-
daki “medrese”lerinde stand-upçı yetiştiriyorlar, onları da ken-
dilerine benzetecekler… Siyonizm için, emperyalizm için “ci-
hat” ruhu ne kadar öldürülürse o kadar kâr! Oportünist zihniyet
imanını yer!
Bu arada, biz “medresecilik” oynarken, Müslümanlar
için, çok ciddi şekilde düşünülmesi gereken, birkaç istastistikî
bilgi vereceğim: “Çok iyi bilinen Şangay sıralamalarına göre,
dünyanın en iyi 100 üniversitesinden 53’ü ABD’de, 31’i Avru-
pa’dadır (9’u İngiltere’de)” 304 Kuşkusuz bu sıralamadaki stan-
dardlar Batı konseptine göre…. Fakat o standardlar kafamızın
içinden, iççamaşırlarımızdan, çorabımıza kadar bizi dizayn et-
miyor mu? Bizi istediği modele göre yontmuyor mu? Bizim
formel-informel sözde eğitim almış veya almamış din görevli-
lerine; kaynana-gelin, ebeveyn-çocuk, işçi-işveren ihtilafları,
insanlararası anlaşmazlıkları çözmekten ve ölü yıkamaktan
304 Thomas Pıketty, yirmi birinci yüzyılda Kapital, çev. Hande Koçak,
İstanbul, İŞ bankası yay. 2014, sah.698

155

başka iş de kalmıyor… Birçoğunun aslî görevi de, dinî kullana-
rak iş hayatına atılmak… İşçi-işveren ihtilafını çözmekteki gö-
revleri derken; tanrıyı bir kırbaç gibi kullanarak işçicinin bey-
gir gücünün kullanımını en optimum noktasına çıkartırken, ma-
liyeti ve haklarını minimize etmek… Birincil görevleri oportü-
nist bir yaklaşımla, Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’yi istismar ede-
rek, “sermaye”yi kutsamak!
Hizmetlerini; Siyonizmin, emperyalizmin emrine sun-
mak isteyenlere yardımcı olmak, haritalarındaki yol tesbitlerini
isabetle yapmalarını kolaylaştırmak için, Fetullah Gülen’den
tavsiyeler, aktarıyoruz: “Dinlerin tabiatında çatışma yoktur.
Eğer din, din ise, Allah'tan gelmiş vaz-ı İlahi ise o silm-selamet
(barış ve esenlik) için gelmiştir. Hususiyle İslam dini sulh-u
umumiyi temin etmek için gelmiştir. Dinin ruhunda çatışma
yoktur. Din şayet birilerinin tepesine biniyor, onları hizaya ge-
tiriyorsa, onlar huzuru bozan kargaşa insanlarıdır. Her nizamın
yapmak istediği şeyi yapıyordur din.” 305 Görüyorsunuz, bütün
gayret muâmelâtı çürük bir diş gibi söküp atmak! Rahmet Pey-
gamberi Fahr-i Âlem Sallalahu Aleyhi Vesellem kaç Gaza’ya
katıldı? Rahmet Peygamberi Fahr-i Kâinât Sallallahü Aleyhi
Vesellem kaç seriyyeye katıldı? Gaza ve seriyyeler sürüyü ağ-
latmak gerektiğinde kullanılan enstrümanlar, metalar, emtia-
lar!... Size göre, Bedir savunma harbi değil mi? Medine ile ara-
sı 170 km. O günkü şartlara göre çok uzun bir mesafe… Bu
kadar gidip neyin savunmasını yapıyorsunuz? Ne işiniz var
orada?
Birazcık hayâ! Birazcık hayâ! Birazcık edeb! Birazcık
edeb! Bu da geçer yâ-hû! Edeb yâ-hû! Bir hesab günü var, be
hey nâdân!

305Fethullah Gülen -- http://tr.fgulen.com/content/view/9772/10/-----------
-19.02.2006

156

Burada temel soru, niçin Siyonizm, emperyalizm bu
oportünist din istismarcılarına halen muhtaç? Niçin bu dinî
grublar, dinsel siyasî hareketler, medreseler bu kadar destekle-
niyor? Niçin bu kadar revâcta? Bu noktada Batı’nın İslâma ba-
kışını anlamak birinci şart… Çünkü bugün halen Emperyalizm
Asr-ı Saadet’i rasyonel bir konseptle, positiv, kosalite ilişkileri
içinde çözebilmiş değil! Nasıl bir avuç “iman”lı insan o kadar
sürede, öyle bir “medeniyet” inşâ edebildi? O bir avuç “iman”lı
insan öyle bir Asr-ı Saâdet nakş edebildi o çöle? Sadece coğrafî
fütûhâttan bahsetmiyorum! O çöle ilmek ilmek, işlenen bir me-
deniyet! Bütün beşerî ilimleri aciz kalıyor… Bütün yöntemler
aciz kalıyor Vacibü’l-Vücud Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ne
“iman” etmiş bir avuç Müslüman karşısında, kutsadıkları psi-
koloji çaresiz… Onun için emperyalizm halen “iman”dan,
“iman”lı insandan korkuyor… Bir kere olmuşsa bir daha olabi-
lir; endişe, korku hatta, paniği içindeler.. Tek çareyi “iman”ın,
“inanç”a dönüştürülmesinde görüyorlar… Bundan dolayıdır ki;
tarikatlar, dinî grublar, dinsel renk taşıyan siyasî hareketler,
kıymete bindi… Vacib Teâlâ Hazretleri’ne “iman” etmiş, Hâ-
tem-ün-nebiyyîn aleyhissalâtu vesselâm’ın kara sevdalısı, Müs-
lüman karşısında; “Öğrenilmiş Acizlik” aciz kalıyor… Cenab-ı
Hakk’a “iman” etmiş bir avuç mazlum Müslüman karşısında
Şok Doktirini (The Shock Doctrine) 306 şok oluyor, işlevsizleşi-
yor… Çaresizleşiyor!
Tek çareleri oportünist bir konsepti Müslümanlar ara-
sında yaymak… Ondan sonra itikadda başlayan iğtişaş, Siyo-
nizme, Amerika’ya, egemenlere uşaklığa kadar varıyor… Ve
artık fıtratınız o kadar bozuluyor ki, şehit olan Müslümanlar
için burnunuzun kılı kıpırdamazken, evlerinde korku yaşayan
Yahudi çocuklarına ağlıyorsunuz! “Kişi sevdiği ile beraber-
dir!”
306 Noamı Kleın, Şok Doktirini, çev. Selim Özgül, İstanbul, agora, 2010.

157

Şu Ayet-i Kerime’lerin hikmetini düşün! “Onların kalp-
lerinde sizden duydukları korku, Allah’tan korkmalarından da-
ha ileridir. Bu böyledir, çünkü onlar, gerçeği bilip anlamayan
kimselerdir. Onlar sizinle toplu durumda savaşmazlar, an-
cak sağlam kaleler içinden veya duvarların arkasından si-
zinle savaşmak isterler. Kendi aralarındaki çatışmaları pek
şiddetlidir. Sen dışardan onları birlik içinde sanırsın. Hâlbuki
kalpleri darmadağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullan-
mayan, düşünmeyen bir güruhtur.” 307 Şimdi münafıklıktan vaz-
geç! Hepimizin hataları var! Nefsânî eleştirilerden teselli dev-
şirmeye çalışma!... Düşün, Filistin meselesini düşün! Filistin’-
de imanlar sınanıyor… İmanlar sınanıyor Filistin’de! Adam gi-
bi otur! En azından, 250 yıllık tarihini bir araştır! Hemen başla-
ma, “Bize yaptıklarını çekiyorlar! Bizi arkadan vurdular!” Bu
emperyalizmin tam bir kara propogandası! Başarılı bir manü-
plasyonu! Bir de şöyle düşünmeye çalış… Şu soruyu sorma
rüştüne er artık, İslâmı tenzihen: Osmanlı o coğrafyada, mükel-
lefiyetlerini yerine getirebildi mi? Artık “çocuk ben”den kurtul;
“yetişkin ben”le eşya ve hadiselerin muhasebesini yapmaya
çalış. (Eric Bern)
Batı’nın İslâm algısı hakkında çok kaynak var… Yeri
geldikçe biz vermeye çalışıyoruz… Batı’nın Toplumsal Bi-
linçaltı’nı (Carl Jung) çözümleyemeden sağlıklı teşhis ve tes-
bitlerde bulunamayız… Uzatmadan, bırakın Asr-ı Saadet’i, be-
ğenmediğimiz Osmanlıdan bir örnekle yetineceğiz: Yazar “Hiç
kimse sultanın ordularının yenilmezliğinden kuşku duyamı-
yordu.” Diyor ve devam ediyor, 1471’de Fruili ve Istria köyleri
feth edildikten sonra, {Yirmi bin Türk Venedik kapılarına da-
yanınca, şehir ahalisi San Marco Kilisesi’nin kubbeleri üzerine
hilal yerleştirilecek veya bir sabah “horozlar Türkçe ötmeye
başlayacak” diye korkudan titremişti…………. Herkesin gö-
307 Haşr Suresi: 59/13-14

158

zünde, Hristiyanlığı silip süpermeye hazır bir Osmanlı seli
imgesi canlanıyordu. 308 }
Demek ki, bütün mesele; Cenab-ı Allah’a, yüce zatının
ve Hazreti Muhbir-i Sâdık Aleyhisselâm‘ın bildirdiği şekilde
“iman” etmekte… Bütün mesele “inanç”la, “iman”ın aynı ol-
madığı…. Şeâir-i dîn-i İslâm’a göre; “Allah indinde tek din İs-
lâmdır.” Onun dışındakilerin hepsi batıldır. Kendi kendimizi
kandırmamamız, aldatmamamız için, Şerîat-ı Şerîf açısından
“inanç”ın önemli olmadığını vurgulamak amacıyla bir örnek
daha takdim ediyorum…
Bir röportajda büyük film yapımcısı Andrey Tarkovs-
ki’ye şöyle diyorlar: Ama bazı Hıristiyanlar kendilerini İsa’nın
tek çözüm olduğunu söyleyerek ifade ediyorlar… {İnsanın ger-
çekten sahip olduğu tek şey inançtır. Voltaire, “Tanrı var olma-
saydı, onu uydurmak gerekirdi,” derken, inanmadığı için böyle
diyor değildir, güçlü bir inancı vardı. Hayır, sebeb inanmaması
değil. Materyalistler ve positivistler Voltaire’in sözlerini alıp
ona kötü bir anlam yüklediler. İnanç insanı kurtarabilecek
tek şeydir. Aksi takdirde insan ne yapabilir ki? Tartışılmaz
biçimde insana ait olan tek şey. Başka hiçbir şeyin gerçekliği
yok.} 309 İşte bu örnekler “iman”ımızın önündeki; albenisi olan,
aldatıcı, gerçekte çok derin uçurumlar barındıran tuzaklardır…
Oyalayıcı duraklar!... Buralarda takılıp kalmanın, bedeli
“İman” olur! Bu deism çölünde susuzluktan, açlıktan dolayı
çok “iman”ını yiyenler, içenler oldu!
Şu anda burada kesmek zorundayım!... Devam edemi-
yorum! Hâdî-i Mutlak Celle Celâlüh Hazretleri cümlemize Sıd-
dıkî iman nasib etsin!... Konuya somut bir örnekle, avamî bir
yaklaşımla devam edebiliriz!
308 Jean-François Solnon, Sarık ve İstanbulin, sah.76
309 Andrey Tarkovski, Şiirsel Sinema, çev Ebru Kılıç, İstanbul, Agora,
2009, sah. 232

159

“Durum” üzerinden konuşalım: zengin bir kişi, muaz-
zam bir servet sarf ederek; bir cami, bir hafız-kur’an kursu, bir
kimsesizler yurdu v.b. yaptırmış… Eğer sonuçtan hareket
edersek, böyle bir insan için bütün övgüler az! Hatta halkı ken-
di kendine bırakırsanız kabrine mum bile diker, adak bile adar!
Çaput bile bağlar, türbesine… Bir süre sonra hakkında kera-
metler bile anlatılmaya başlar… Rüyalarda, cennette bile görül-
meye başlar… İşte bize göre bu tam tipik bir oportünizmdir…
Çünkü İslâm şiarına sahip, şuurlu bir Müslüman bu “durum”a
bakınca, önce şu soruları sorar; Bir, bu kişi Müslüman mıdır?
İki, Niyeti Şer-i Şerife uygun mudur? Bu konudaki beyanı esas
alınır. “Kalbini yarıp bakacak” değiliz. Üç, bu parayı nasıl ka-
zandı? Eğer bizim iddiamız doğru ise; Şeriat-ı Garrây’-ı
İslâmiyye’nin hayata ve devlete egemen olmadığı bir sistemde
“helâl” diye bir kategori yoksa; bu yapılanlar İslâmî bakımdan,
keenlemyekûn (sanki yokmuş, hiç olmamış gibi) beyhude bir
gayrettir… Hatta İslâmî, gerçek manada İslâmî faaliyetleri
engelleyen alıkoyucu duraktır. Oyalayıcı istasyonlardır…
Önce sorgulanacak: Şeriat-ı garrây’-ı islâmiyye’nin ha-
yata ve devlete egemen olmadığı bir sistemde Müslüman’ın
vazifeleri nelerdir? {“Darül harb” anlam kaymalarına sebeb ol-
duğu için kullanmıyorum! Sonu olmayan bir tartışmayı tetikli-
yor!... Zaten Müslüman mütefekkirler (!) cedele meraklıdır-
lar… Tahlilî bir zekâya sahip olmadıkları için kavramların için-
de vıcık vıcık debelenirler, asırlardır olduğu gibi! Ve bu didi-
şim tavrını kavram analizi sanırlar…} Eğer yukardaki soruları
anlayarak bir hal çaresi, bir usûl bulunmazsa, bütün faaliyetler,
boş zamanları değerlendirme, meslek içi eğitim kıvamında faa-
liyetler mesabesindedir… Bırak dünyaya nizâmât vermeyi!
Önce sor: Gayri Safi Toplumsal Hâsıla nasıl oluşuyor? Bir
yılda üretilen mal ve hizmetler hangi ilkelere göre üretili-
yor? Faize bulaşmamış bir kör kuruş var mı? Tarım, sana-

160

yi, hizmet? Bu sektörleri biraz araştır… Ben de “tarım”,
acaba? Diyordum, ama maalesef hayır! Köylü de boğazına
kadar faizin içinde imiş!
Yıllarca önce benim de duyduğum bir rivayet vardı:
Bundan kırk-elli yıl önce Hac’ca gidecekler, paralarını malûm
meslek mensubu kadınlardan değiştirirlermiş… Ve benim çok
anlamsız bulduğum bir uygulama… Fakat geçen gün bir arka-
daş farklı ve çok ilginç bir yorum getirdi… Bu sembolik olarak
“Sizin kazandığınız para, bizimkinden daha temizdir.” Anlamı-
na geliyor, dedi… Şahsen ben itiraz edemedim!... Benim ka-
zancım ne ki? Başkası ile uğraşayım… Kırk yıl TC’ye hizmet
karşılığı maaş ve on yıldan fazla emekli maaşı? Hem de işimi
mükemmel yaptığım söylenir! Eğer laik bir ethosla değerlendi-
rirseniz “emeğimin” karşılığını da alamadım! Buradaki “temiz-
lik” mutlak manada değil, derece olarak…
Niyete, o kadar çok vurgu yaptık ve amel-sonuçtan o
kadar yalıttık ki; dikkatli bir okuyucu bizim de başka bir uca
savrulduğumuz endişesine kapılabilir. Yani ifrattan, tefrite…
Her şey niyet ise, o zaman “kalb temizliği” kâfi gibi, bir an-
layış çıkar mı sonunda? Yoksa biz de “Bırakın şeriatı, kalb
temizliği yeter!” dinine mi intisap ettik? Asla bu noktaya gel-
mek mümkün değildir… Biz sadece, sonuçtan hareket eden
oportünizm bu gün çok yaygın olduğu için “niyet”e belki gere-
ğinden fazla vurgu yaptık…
Çünkü bu gün biz şuna kesin olarak inanıyoruz ki, çan-
tasına yüklüce bir para koyan veya çeki itibarlı(!) bir kimse,
şahsiyeti ne olursa olsun, bir gecede; bütün dini cemaatların,
sözde tarikatların, vakıfların, derneklerin, STK’ların hepsinin
iradesine ipotek koyabilir! Hepsinin iradesine haciz koyabilir!
Yalnız burada bir bedel, fiyat sorunu var! Onu kabul ederim…
On yıllar önce iradelere haciz, ipotek koyma konusunda epeyce
bilgili bir arkadaşım çok ufak bir meblağdan bahsetmişti… Ge-

161

çen yıl sordum, “rakamlar çok yükseldi”, dedi… Ben bu tesbite
katılmıyorum… Çünkü bana göre fiyatlar sadece nominal ola-
rak yükselmiştir. Çünkü diyelim ki; kırk yıl önce dinci sermaye
miktar olarak ne kadardı? Bu miktarın yüzde kaçı; prestije, ka-
bir azabından duyulan korkuyu engellemeye ve öte dünya si-
gortasına, vicdan rahatlatmaya, PDR’ye, kişiliğin mafsallarının
yağlanmasına gidiyordu? Bu gün dinci sermaye ne kadar? Yüz-
de kaçı, prestije, kabir ve öte dünya sigortasına, vicdan rahat-
latmaya, kişiliğin mafsallarının yağlanmasına gidiyor? Benim
tahminim dün oran olarak daha fazla idi? Şunu unutmayın bu
günlerde dolar, euro dincilerin kulaklarından fışkırıyor… Ve
bütün dinciler sonuç merkezli bir ethosa sahip… Para kazanıl-
sın da nasıl kazanılırsa kazanılsın! “Nasıl kazanıldı?” şuuru çok
nadir Müslümanlarda var! Zaten onlarda derhal dışlanır!
Biz; Müslümanların, İslâmî bir şuura sahip olabilmeleri
için devamlı, gönüllerindeki nasırlara basıyoruz! Gönüllerinde
ufak sıyrık olanların, yaralarına tuz basıyoruz! Dikkat ederse-
niz yüzyıllardır bütün tartışmalar itikadî konulara hapsedilmiş,
insanlar biribirleriyle didişiyor… Sadece eristik, nefsani bir dö-
vüş!... Emperyalizm de bu oyunu destekliyor… Yangına ben-
zin döküyor! İstisnasız, bizim gibi bir avuç insan dışında, İslâ-
mı kül halinde düşünen ve her konuda olduğu gibi, bu gün te-
mellendiremesek de İslâmın nev-i şahsına münhasır bir siyasî,
içtimaî, hukukî, ahlakî, iktisadî nizamı olduğuna iman eden,
bunu savunan insan yok!
Biz şu anda, en azından İslâmın her türlü felsefî, iktisa-
dî, içtimaî, etik, estetik v.b. – izm’e muhalif olduğu şuurunu ta-
şıyoruz… Hatta bu saydığımız –izm’lerden birini kabul etme-
nin “küfür” olduğuna inanıyoruz… Daha açık ve net, her türlü
–izm, ilk tahlilde müellifi, inançları ve yöntemi; son tahlilde
vardığı nihaî nokta itibariyle bir gavurizmdir!... -İzm’lerle he-
saplaşma ile, kabul veya inanmayı karıştırmayalım… Soyut dü-

162

şünelim; Müslüman olmayan bir kişi, kendi muktesabatı,
inançları ve yöntemleri ile bir ekol inşâ etse ve harfi harfine,
noktası noktasına Şeriat-ı Garrây’-ı islâmiyye’ye uygun olsa,
üretilen yine gavurizmdir!... Çünkü önce iman! Sonra niyet!
Eylem ve sonuç daha sonra!...
Bu zihniyet yerleşmediği için; bu gün, şunu müşahade
ediyoruz ki, en radikaller (ne demekse) bile bu sistem içinde
kazandıkları paradan memnun!... Mevkiden memnun! Statüden
memnun! Tek sorun, “Niçin ben değil de o?” En hassas olanlar
“yasal” olanla, “İslâmî olan”ı özdeşleştirmiş durumdalar…
“Yasal olan”la “helâl”i özdeşleştirmiş durumdalar… Bu gafil-
ler düşünemiyorlar ki; yasal olanlar, etik (ahlak felsefesi)
bakımdan dahi her zaman meşru değildir! Dikkat ederseniz, İs-
lâmdan vazgeçtik, fesefî bir fikir namusuna sahip olmaya bile
razı hale geldik! O bile yok!
Böylece itikadî konularda asırlardır süren, Şerîat-ı Mu-
tahhara muvacehesinde kabulü mümkün olmayan; “itikadî
sörf”, “itikadî beyin fırtınası”, “itikadî buz pateni”, belki de
hepsini özetleyen nefsânî cedel devam etmekte; öte tarafta oluk
oluk Müslüman kanı akmakta! (Bazılarınca sanırım cedelle ka-
rıştırıldığı 310 için eleştirilen; Hanefi Mezhebi’ndeki, kanaatimi-
ze göre ufuk açıcı, tefekkürü tetikleyici rey ve kıyasın doğurdu-
ğu “Takdirî Fıkıh” 311 bunlardan hiç birine benzemez…) Biz-
ler bir şekilde paralar kazanmaktayız! İçtenlikle bağlı bulundu-
ğumuz tanrımıza, kavuşmaktayız! Biz bir kere daha tekrar edi-
yoruz, sen de, bir kere de olsa kâğıdı kalemi eline al! Toplum-
sal hâsıla (özellikle ulusal gelir, millî gelir kavramlarını kullan-
mıyorum. Çünkü sosyolojik olarak, ulus, millet aşamasına gel-
memiş toplumlarda da bir hâsıla vardı… Niçin tefekkürümüzü
310İmam Şâtıbî, el-İ’tisâm, sah 1/ 120
311 Muhammed Ebu Zehra, Ebu Hanife, çev. Osman Keskioğlu, Ankara,
DİB, 2005, sah.257

163

Durkheim’in naiv Toplumsal Gelişim Şemasına esir edelim?)
hangi kalemlerden elde ediliyor? Sanayi, tarım, hizmet! Bana
bir şekilde faize bulaşmamış kör bir kuruş olduğunu iddia
edebilir misiniz?
Siz sörf yapmaya devam, hepimiz emperyalizme hizmet
ediyoruz! İsterseniz müntesipleriniz on kişi, isterse on milyon
olsun, bilerek veya bilmeyerek emperyalizme hizmet ediyoruz!
Ebû Davud, Nesâî, İbn-i Mâce’de geçen şu hadis-i şerifi de
eğer vakit bulabilirsen tezekkür, tefakkuh ve tefekkür et! {İn-
sanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda riba yemeyen
kalmayacak. Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı (Bir ri-
vayette tozu) ulaşacak.} 312
Bu arada “Anti-Kapitalist Müslümanlar” gibi naiv, ço-
cukça, lümpen hokkabazlıkları, hatta şarlatanlıkları da ciddiye
almıyoruz! Sanki Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammediye kolektiviz-
me karşı değilmiş gibi! Sanki Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammediye
etatizme karşı değilmiş gibi! Sanki Şeriat-ı Garrâ-yı Muham-
mediye her türlü –izm’e, her türlü ekole karşı değilmiş gibi!
İnsana, topluma, evrene, tüm varlığa ve problemlerine;
benzer bakış, yaklaşım, görüşü paylaşan; ortak konu, kuram ve
yöntemleri benimseyen filozof, sanatkâr, bilim adamı v.b top-
luluğuna ekol denir… Ekollerin değeri ve orijinalliği de; ken-
dinden önceki bütün kutsallardan arınarak, heva ve heveslerine
göre oluşturdukları kurama ve kendilerini tanrılaştırmaya daya-
nır!... Bütün ekoller daha başlangıçta yeni ortaya çıkacak tanrı-
ların eleştirilerine, hücumlarına açık durumdadırlar. Buradaki
incelik, ekoller; kuşkusuz önüne geçilemeyecek bazı etkilere
rağmen, insanın kendi imkân ve kabiliyeti ile oluşturduğu fikir-
ler manzumesidir… O bakımdan örnek olarak Karl Marx felse-
feye getirdikleri bakımından önemli değildir, çünkü orijinal de-
ğildir… Fakat devraldığı müktesabatı, retorikle yoğurarak, akıl
312 Canan, İbrahim. Kütüb-i Sitte. Sh. 3 / 99

164

almaz bir sosyal etki sağlamıştır… Cenazesine katılan yedi kişi
olmasına rağmen, daha sonra uğruna canını veren milyonlar
çıkmıştır… Hâlbuki felsefi bir ekol uğruna can verilmez…
Çünkü bir ekolün doğruluk değeri olur! Tarihteki bireysel baş-
kaldırılar ve özellikle Sokrat örneği farklı…
Nihayet filozof da bir toplum içinde yaşıyor. Onun dili-
ni kullanıyor… Bireysel ve toplumsal bilinçaltının oluşmasında
içinde yaşadığı toplumun etkileri vardır! Onları kabul etmese
dahi, hesaplaşırken de bir etkilenim ve hatta etkileşim söz ko-
nusudur. Fakat özellikle F. Nietzsche (1844-1900) ve Nicolai
Hartmann (1882-1950) ile felsefede anti-sistem temayülleri
çok etkili olmuştur… Malum olduğu üzere Nietszche tanrının
öldüğünü ilan ederken, {Bugünün felsefesinde (hattâ
Nietsche’nin felsefesinden beri) artık “ism”ler negative bir
mana ifade ediyorlar.} 313 Nitekim N. Hartmann “Dizgeler
(sistemler, -izmler A.B.) reddedilmelidir, onlar geçmişte kalmış
şeylerdir. Ancak sorunlar ölümsüzdürler.” 314 Demektedirler.
“Hartmann, Marburg felsefe okulundan hareket eder, fakat,
daha, düşün-me hayatının başlangıçları bile, adı geçen okula
taabiyeti gös-termez, tersine, bir kritik’i ve bağımsız bir
ilerlemeyi gösterir.” 315
Bu kısa açıklamalar sorunu daha da içinden çıkılmaz bir
hale getiriyor… Çünkü sistem anlayışı, -izmler de etkisini kay-
bettiğine göre, ortada sadece bir seçenek kalıyor: eklektik
yaklaşım… Seçmecilik!... O zaman karpuz seçer gibi yaptığı-
nız seçimlerle bir yığın oluşturmak!... Düşünceler yığını veya
çorbası… Veya türlü… Fakat bu yığın tanrılar tarafından oluş-
313 Takiyettin Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, İstanbul, İ.Ü. Edebiyat
Fakültesi Yayınları, 1968. Sh.38
314, Sarp Erk Ulaş Felsefe Sözlüğü, sh. 643
315 Arthur Hübscher, Çağdaş Filozoflar, çev. İsmail Tunalı, Ankara, A.Ü.
Fen-Ed. Fakültesi yay. 1963, sh. 46

165

turulmadığı için tatminkar olması mümkün değildir…. İnsanlar
her zaman kendi adına; düşünecek, karar verecek, eylem dikte
edecek, bireysel ve toplumsal, hayat ve tarih planı çizecek
(yazgı), iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış değerlerinin içeri-
ğini tayin edecek bir tanrı aradılar… Fakat işte bulduklarını
sandıkları tanrılar öldü, demek ki bir illüzyonmuş, hatta halisü-
nasyonmuş… “Pek az insan inandırılmaya yatkındır, çoğu
ise kandırılmalarına izin verir.” 316
Allahü Zü-l-celâl Hazretleri‘ne secde etmeyenler,
pseude (sahte) tanrıların ayaklarına kapandılar… Bireysel-
liği savunan genç kız veya erkek; yükselen değerlerin,
modanın kulu, kölesi… Kendine yakışanı değil, moda olanı
giyiyor!... Başkalarının öğrettiği gibi yaşıyor…. Sevdirileni se-
viyor… Nefret ettirilenden nefret ediyor!... Zaten “delikanlı”
da bu demek değil mi? Haksız yere mazinin erkeklere hasretti-
ği bir kavram… Şimdi kızlar için de kullanılıyor. Doğrusu da
bu! Bu “deli kan” bir yere kanalize edilecek. Sen edemezsen
başkası ediyor…
Dolayısıyla bir Müslüman; ancak kelime-i tevhidden
vaz geçtikten sonra herhangi bir ekole mensup olabilir…
“Geçmeyen an, pörsümeyen yeni, solmayan rengi” bulma-
nın tek çaresi Hâdî-i mutlak celle celâlüh Hazretleri’ne te-
vazu ve hatta tezellül ile secdeye kapanmaktır.
Gerek evrensel, gerekse lokal (ulusal) planda, sermaye
el değiştiriyor! Bu gün emperyalist ülkeler de dünya gelirinin
düne göre daha azını gasbedebiliyorlar! Bizim gibi ülkelerle sı-
nırlarsak bu değişimi, bu voleybolde topun münavebe ile el de-
ğiştirmesi gibi değil! Biraz sıkıntılı bir süreç!... Çünkü devrala-
cak elin de emperyalizmin ölçülerine göre, ona hizmete layık
olması gerekir!... İktisadî sistemini, teknolojisini, uygarlığı-
316 Goethe, Goethe der ki. Çev. Gürsel Aytaç, Ankara, Kültür ve Türizm
Bakanlığı, 1986, sh. 334

166

nı, iççamaşırına kadar aldığınız insanın, toplumun,
uygarlığın; sizden dinsel konseptinizde de kendilerinden et-
kilenmenizi beklemesi hakkı değil mi? İki taraflı zor bir deği-
şim… O taraf da biraz aceleci diyebilir miyiz? Hakça konuşa-
caksak, bize göre fazla aceleci de değiller.. Bizim hesabımıza
göre 1718’i baz alırsak, yine de sabırsız sayılmazlar… Ama
onların düşünmediği bir nokta var; Said Nursî çilesiz bir kolay-
cılıkla “Batı Medeniyetinin faziletlerini, felsefenin iyi tarafları-
nı alın” veya Mehmet Akif aynı naiv tavır içinde “Alınız ilmini
garbın, alınız sanatını” derken insanları uyutabiliyorlardı! Hiç
bilgileri olmadığı Japon örneği ile hem kendilerini kandırdılar,
hem başkalarını… Ama bu gün insanlar bunların ham hayal ol-
duğunu yaşayarak, kazanımlarını(!) dondurma gibi yalayarak
öğrendiler… Yutmuyorlar artık! Gerçi bazı bakımlardan şim-
diler de tüm tüm yutuyorlar!...
Batı’nın mehâsinini alalım tezi, şöyle bir senaryoyu ha-
tırlattı bana: Gittin taşradan İstanbul’a gezmek için, sınırlı im-
kânlarınla… Bir gün baba dostu Ahmet amca rastladı… Sarıldı
boynuna boğazına, götürdü gözler görmedik evine, İzzet, ik-
ram… Biri rastladı, oğluna taksitle bisiklet almak için kefile ih-
tiyacı varmış… Ahmet amca seni gösterdi, bu atar imzayı…
Düşünmedin bile… Nihayet bir bisiklet, attın bir kâğıda imza-
yı… Değer mi Ahmet amcayı kırmaya? Sonra yaptığı ve yapa-
cağı izzet ve ikramı da hesaplarsan, bisiklet parasından kat kat
fazla!... Bir süre sonra icra evini barkını satışa çıkardı… Me-
ğerse adına şirket kurmuşlar… Senin haberin olmadan… Ne
var ki bunda? “Al gâvurun felsefesini, iyi taraflarını, al sanatı-
nı”… Demek ki biz aldığımız karşılığında ne verdiğimizin
mahsubunu, bu gün bile yapamıyoruz! Aldıklarımızdan ve do-
ğuracağı sonuçlardan haberimiz yok. Teknolojik bakımdan ile-
ri, Evrensel Müesses Nizam’ın ürettiği teknik; teknolojik
bakımdan geri ülkelerin ruhlarında öyle rahneler açıyor ki; kül-

167

türü o deliklerden akıyor… Akıyor… Akıyor… Artık iç çama-
şırımız bile “bizim” değil! Görene, görene; köre ne, köre ne?
Gönül gözü açık, biyolojik körlere ne mutlu!
Mahmut Paşa’da seyyar satıcı bar bar bağırıyor: “Bir
alana, bir bedava!” Biz çok akıllıyız ya! Varıyoruz: “Bana be-
dava olanı ver!” Yağma yok! Adam gurbette kurt gibi acıkmış,
parası yok! Tam o sırada lokantada bir ilan: “Sen ye! Torunun
ödesin!” Adam giriyor, tıka basa yiyiyor… Dışarı çıkarken, bir
hesap pusulası uzatıyorlar… Adam şaşkın… Vitrindeki yazıyı
gösteriyor: “Sen ye! Torunun ödesin!” Garson gayet nazik:
“Evet efendim! Zaten bu dedenizin hesabı” Yani haleflerimizin
hesaplarını ödüyoruz! Ya bizimkiler?
Yukarıda zikrettiğimiz Ayet-i Kerime’lerde amel-i
salihten bahsediliyor. Fakat burada şu da varki; insanın gurur,
ucb ve kibirle ameline güvenmesi de yanlış… “Artık nefisleri-
nizi tezkiye (kendinizi temize çıkarmayın) etmeyin. O, mut-
takî olanı en ziyâde bilendir.” 317 Nitekim Hadis-i Şerif’te de
şöyle buyruluyor: “Sizden hiçbirinizi ameli cennete sokmaya-
caktır. Cennete Allah’ın rahmeti ile gireceksiniz.” 318 Çünkü
“Hiç kimse Allah’a, Allah’ın lâyık olduğu şekilde ibâdet ya-
pamaz. Ancak Allah’ın emrettiği şekilde ibâdet yapabilir.” 319
Fuzûlî merhum ne güzel söylüyor:
Yok bende bir amel sana şayeste âh eğer
A’malıma göre vere adlin cezâ bana.

317Necm Suresi: 53 / 32
318 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, sh.14 / 19
319 Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, çev. A.
Kabakçı-F. Günel, İstanbul, Bedir, 1980, sh. 63

168

İtikadımıza göre amel, imandan bir cüz değildir. {A-
mel imandan ayrıdır. Bunun delili şudur: Zira amel, müminden
birçok vakit kalkar, bu hâlde iman da ondan kalkmıştır dene-
mez. Meselâ âdet gören bir kadından Cenab-ı Allah namazı
kaldırmıştır. Fakat onun imanı da kalkmıştır denilemez veya
Allah’ın ona; “İmanını da terk et”, dediğini söylemek caiz de-
ğildir. Mesela, din ona, “Orucunu terk et, sonra kaza edersin.”
der. Fakat İmanı terk et, sonra kaza edersin.” demez. “Bir faki-
rin zekât verme mecburiyeti yoktur.” denildiği halde, “Fakir
için iman etme mecburiyeti yoktur.” demek caiz değildir.} 320
Fakat buna rağmen iman-amel bağını tamamen ko-
parmak da mümkün değildir. İman amelden tamamiyle ba-
ğımsız değildir… Çünkü: Allahü Zü-l-celâl Hazretleri, Kur’-
an-ı Azimü’ş-şan’da: “Hayır hayır, öyle değil. Aksine onların
kazandığı günahlar kalplerinin üzerine pas olmuştur.” 321 Bu-
yurmaktadır. Bu ayet-i Kerime’nin tefsirinde, birçok örnek ve-
ren Kurtubi’den, konuyu anlaşılır kılan, netleştiren, sadece şu
benzetmeyi alıyoruz: “Bunun bir benzeri aynı şekilde Huzeyfe
(r.a.)’dan da rivayet edimiştir. Bekr b. Abdullah dedi ki: Kul,
günah işledi mi kalbinde iğne batmış gibi bir iz olur. Sonra
ikinci bir defa daha günah işledi mi aynı şey olur. Nihayet gü-
nahlar çoğaldı mı bu sefer kalb bir elek yahut bir kalbur gibi
olur, hayır diye bir şeyin farkına varmaz ve o kalpte salâh diye
bir şey sebat bulmaz.” 322
Nitekim Elmalılı merhum şayan-ı dikkat yaklaşımla
şöyle bir tesbitte bulunur: “Bundan dolayı, ilim ile ameli, hik-

320 İmam-ı Âzam, İtikad Risalesi veya nasihat Kitabı. Çev. Yusuf Ziya
Yörükân. İslam Akaid Sisteminde Gelişmeler. İstanbul, Ötüken, 2006, sh.
192
321 Mutaffifin Suresi: 83 / 14
322 İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy,
İstanbul, Buruc yay, 2003, sh.18 / 480

169

metin bir çeşidi gibi değil, birer parçası olarak kabul etmek ge-
rekir. Yani hikmet denilen şey, ya gerçek bilgi, ya da doğru ha-
reket değil; doğru bilgi ile doğru hareketin bütünüdür. Bunların
her birine tek başına hikmet denilmesi mecaz, ya da ıstılahdır.
Bu açıklama ile amelin imandan bir cüz (parça) olmadığı
halde, dinden cüz olmasının önemi de ortaya çıkar…………
Bu bakımdan hikmetin başlangıç noktası ilim, ortası din, iba-
det, tâat, sonu da ahiret mutluluğudur.” 323
Ebû Tâlib El- Mekkî, “İman-Amel İlişkisi” başlığıyla
bir bölüm açar ve uzunca üzerinde durur, kısa bir alıntı: {İman
ile amellerin durumu, kalbin vücuttaki konumu gibidir. Birisi
diğerinden ayrılmaz. Kalbi olmayan cisimde hayat olmaz. Be-
densiz de kalp düşünülmez. Bunların ikisi ayrı ayrı şeyler ol-
makla birlikte mana ve hükümde birdirler.
İman ile İslam'ın durumunu bir buğday tanesine benze-
tebiliriz. Buğdayın bir dış kısmı bir de iç kısmı vardır. Buğday
tanesi, içi ve dışı ile bir şeydir. İçinin ve dışının sıfatlarına ba-
karak iki tane buğday var diyemeyiz.
İslam'ın emrettiği ameller ile iman arasındaki durum da
bunun gibidir. İslam imanın zâhiri/dış kısmıdır. O, azaların
yaptığı amellerden oluşur. İman da İslam'ın bâtını/iç kısmıdır.
O, kalbin amelidir.
Hz. Peygamber'in (s.a.v) şöyle buyurduğu rivayet
edilmiştir:
İslam, açıkta olandır; iman ise gizlidir."
Başka bir rivayette: "İman kalptedir buyrulmuştur.
İslam, imanın gerektirdiği amellerdir; iman da İslam'ın
akidesi/inanç esaslarıdır. Amelsiz iman, inançsız amel olmaz.}
324
323 Elmalı Muhammed Hamdi Yazır ,. Hak Dini Kuran Dili,
Sadeleştirenler: İsmail Karaçam v.d. İstanbul, Azim dağıtım, Tarihsiz, sh. 2
/ 214

170

Elmalılı merhum çok soylu ve önemli tesbitlerde bu-
lunuyor iman-amel ilişkisi konusunda: {İnanç bakımından
Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından
da böyle tatbik edebilirse, inanç bakımından tam mümin, kâmil
bir Müslüman olur. (İ’tikaden ve amelen mü’mini tam bir müs-
limi kâmil olur. Aslı. 3 / 2061) Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yur-
dunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur. Bu
inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakı-
mından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik
durumunda bulunur ve fasık olur. Ve bundan dolayıdır ki, zo-
runlu da olsa müşriklerin uyruğu (tahtı tabiiyetinde. Aslı)
altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak et-
mek mecburiyetinde bulunanlar inanç ve amelle ilgili şirke
sürüklenmekten uzak kalamazlar. Kalb ve inanç itibariyle
karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı amelî şirki
(şirki amelî. Aslı), kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerek-
tireceğinden yukarda “eğer onlara itaat ederseniz muhakkak
müşrik olursunuz” 325 buyrulmuştu… Kısaca tevhidin ilk amelî
neticesi her yaptığı masrafı yalnız Allah için yaptıran amelî bir
ekonomidir.} 326
Yukarıdaki satırlar beni sarstı… Çarpıldım… Düşünün
ki bu tefsir 1926 yılında yazılmaya başlanmış 327 …. Birinci
olarak; eğer Elmalılı merhum, tahayyül edelim, bir Müslüman
ülkede veya hayal ediyoruz, (bizim varolduğuna inanmadığı-
mız), lafını çiğneye çiğneye çürük sakıza çevirdikleri “din ve
324 Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, çev Dilâver Selvi, İstanbul,
Semerkand, 2011, sh. 3 / 549
325 Enam Suresi: 6 / 121… Tamamı: “Allah adına kesilmeyen hayvanın
etini yemeyin! Bu, Allah yolundan çıkmaktır, isyandır. Şeytanlar kendi
adamları-na sizinle mücadele etmeleri için telkinlerde bulunurlar. Şayet
onlara uyar-sanız, siz de düpedüz müşrik olur çıkarsınız.” S. Yıldırım
326 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır. Hak Dini Kuran Dili, 3 / 522
327 Muhsin Demirci. Tefsir Tarihi, İstanbul, İFAV, 2008, sh. 190

171

vicdan özgürlüğü”nün kâmil manası ile yaşandığı bir iklimde
yazsa idi, nasıl yazardı? Bir kere hiçbir tefsirde böyle bir
yaklaşım görmüyoruz…
Söz konusu Ayet-i Kerime’nin sonundaki hükmü sade-
ce “Allah adına kesilmeyen hayvanın etini yiyenlere” teşmil
edemeyiz. Çünkü bütün tefsirlerde vurgulanan “Çünkü kim Al-
lah’a itaati terk ederse… gerçekten şirk koşmuş olur.” 328 Yine
Ayet-i Celile’nin tefsirinde Zuhayli açık, net, genelleme yapa-
rak: “Haramı helâl, helâlı da haram kabul eden, dininde Al-
lah’ın hükümlerinden başkasına tabi olan herkes kâfir ve
müşriktir.” 329 Ve Kurtubî de bu ayetin tefsirinde: “Kim Al-
lah’ın haram kıldığı herhangi bir şeyi helâl kabul edecek olur-
sa, bununla müşrik olur.” 330 Demektedir. Cümledeki “herhan-
gi bir şeyi” genellemesine dikkatlerinizi çekerim… Yalnız
deep (derin) Türkçe Meâl ve Tefsir 331 sahiplerinin meslekleri
din görevliliği (akademisyen de olsalar) olduğu, ekmek
paralarını buradan kazandıkları için, kendilerine zimnen
verilen görev gereği, konuyu sadece “et”le sınırlandırmayı
becermişlerdir… Oportünizmin “müteharrik mantarları”…
İkinci olarak, merhumun tefsirini yazdığı tarihlerde;
“Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyru-
ğu (tahtı tabiiyetinde. Aslı) altında kalıp hükümlerine ve
amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunan-
lar inanç (aslı: i’tıkadî. 3/2061) ve amelle ilgili şirke sürük-
lenmekten uzak kalamazlar.” Üzerinde düşünülmesi gere-
kir… Düşün! Düşün! Yine Düşün!
328 Beydavî, Beydavî Tefsiri, çev. Abdülvehhab Öztürk, İstanbul,
Kahraman Yayınları, 2011, sh. 2 / 179
329 Vehbe Zuhaylî, Tefsirü’l-Münir, çev. Hamdi Arslan v.d. İstanbul,
Risale, 2007, sh. 4 / 332
330 İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, sh. 7 / 146
331 Kur’an Yolu, Türkçe Meâl ve Tefsir, Hayreddin Karaman v.d. Ankara,
Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları, 2006, sh.2 / 122

172

Üçüncü olarak; Laik bir devlet merhumun tanımı içine
giriyor mu? Bu genel soru mahfuz kalmak şartıyla, şöyle özel
bir soru da sormak isterim, söz konusu tarihteki egemenler, si-
yasî iktidar merhumun tanımı içine giriyor mu?
Dördüncü olarak, mesele uyruk konusu mu? Yoksa
“Haramı helâl, helâli haram kabul etme” meselesi mi?
Hâsılı merhum bize bir şeyler söylemek istiyor gibi gel-
di bana… Ama şöyle bir itiraz olabilir, eğer merhum sizin iddia
ettiğiniz gibi bir şeyler söylemek isteseydi, daha açık söylemez
mi idi? Sanki kafasına tabanca dayamadılar ya! Elmalılı mer-
humun kafasına tabanca dayayıp dayamadıklarını bilemem…
Fakat tarihimize baktığımızda, şöyle sözlü bir rivayet biliyo-
rum: 1960 darbesinden sonra yapılan seçimlerde Ali Fuad Baş-
gil milletvekili olmuştu… Büyük bir teveccüh vardı hakkında
ve Cumhurbaşkanlığına adaylığını koyacaktı, seçilmesine kesin
gözüyle bakılıyordu… Ali Fuad Başgil’i Ankara’da bir mekâna
davet ediyorlar ve önüne 18 tıp hekimi profesörün imzasını ha-
vi bir rapor koyuyorlar… Merhum okuyor… Mesela, o konuş-
madan beş saat öncesine ait rapor: Ali Fuad Başgil, kalb krizin-
den ölmüştür… Yani resmî raporlara göre görüşmeden önce öl-
müş… O da adaylıktan çekildi… 1960’lı yıllarda bunların ya-
pıldığı bir ülkede, merhumun tefsirini yazdığı dönemde yapıla-
cakları, yapılanları, tahmin etmek için ferasete gerek yok.
İlgilisine bir not: Elmalılı “Milli Mücadele sırasında İs-
tanbul hükümetlerinde görev yaptığı için İstiklal Mahkeme-
si’nce gıyabında idama mahkûm edilmesi üzerine Fatih’teki
evinden alınarak, Ankara’ya götürüldü ve kırk gün tutuklu kal-
dı. Mahkeme sonunda, muhtemelen ittihat ve Terakkî Cemiye-
ti’ne üye olması sebebiyle, suçsuz bulunarak serbest bırakılınca
İstanbul’a döndü.” 332

332 Yusuf Şevki Yavuz, TDVİA: 11/58

173

Lütfen, şu entellektüel miyopluktan, astigmatlıktan vaz
geçin! Miyop uzağı göremez, astigmat yatay dikey çizgileri net
göremez…Hemen başlamayın, “nerden nereye geldik?” sayık-
lamalarına! Değişen hiçbir şey yok İslâmî bakımdan! “Müslü-
manım” diyenlerin kasalarında var değişiklik sadece! O gün
öyle gerekiyordu, bugün de bütün senaryo gerektiği gibi sahne-
leniyor! Bir gazete haberi olduğunu varsayalım: “Tankın altın-
dan burnu kanamadan kurtuldu!” Şunu bir anlayabilsek mese-
lelerin çoğu hiç değilse şuur planında halledilecek: Tankın al-
tından burnu kanamadan kurtulan adam, hiçbir zaman ka-
zadan önceki adam değildir!... Aynı adam değildir… Geçer
ama delerde geçer!
“Muhtar bile olamaz” denen adam, başbakan oldu…
“Başbakan” olan adam artık, “Muhtar bile olamaz” denen
adam değildir… Bir de birkaç hafta hapis yatmışsa… Adama,
Devlet Güvenlik Mahkemesi’sinde hâkim soruyor: “Siz refe-
ransım İslâm, diyorsunuz! Bununla ne demek istiyorsunuz?”
“Adam” cevap veriyor: “Efendim, ‘İslâm insanları sevin!’ der,
ben de seviyorum!” İnsanları sevmek için İslâmî referansa
ihtiyacı olan adam(!) İslâmda böyle bir hüküm olmasa sanki
insanları, sucuk yapıp, yiyecek!... Bu adam “O” mudur? O
adam, “bu” mudur? Yani “O” adam yine “muhtar” bile olama-
dı!... Daha doğrusu O, “O” değildi… Biz “O”nu bekliyoruz…
Godot’yu bekler gibi ve “O”lar yaratıyoruz… “O” yok! “O”
yok! Boşa beklemeyin… Mevzû medeniyet meselesi!
Ahmaklığın lüzumu yok! 28 Şubat, tam anlamıyla ama-
cına ulaştı… Bütün Müslümanların üzerinden tank öyle bir
geçti ki; öyle bir asfalta yapıştırdı ki, jiletle kazısan çıkaramaz-
sın! Bizim de canımıza minnet, o da ayrı! Belki de bizi olmak
istediğimiz, gibi yaptı! 28 Şubat sürecinde , “kritik” mevkide
iken, daha sonra yukarı doğru düşmeye devam edenlerin hep-
sinden şüphe et! Ve sor: “Kuyruğu nasıl kurtardın?” Allah’ın

174

emri, diye imanî bir tezahür olarak, başını örten nur yüzlü yav-
rularımızın hepsi “demokrat!” oldu…. “Zorunlu demokratlık!”
Farkında olmadan “rızasız rıza; rıza”ya dönüşüyor… Bir takım
dış etkilerle, kendi içimizde “rıza” üretiyoruz… Sonunda da bi-
ze ait sanıp sahip çıkıyoruz! Böylece sözümona, kişiliğimizi
kurtarıyoruz!
Ama şunu iyi bilin ki; bu gibi dönemlerde, Müesses Ni-
zam’la uzlaşanlar, imanını verip, “güvenlik”lerini satın aldıkla-
rını, kuyruklarını kurtardıklarını sananlar da, ellerini bir çalsa-
lar, kuyruklarının da, kulaklarının da kesildiğinin farkına vara-
caklar! Nitekim dünün Müesses Nizam için makbûl olanları
bugün, makhûr! Casuslukla yargılanıyorlar!... Örgüt lideri ol-
makla… Aman Allah’ım! Ne azîm bir inkılâb olmuş, dünün
makhûr olanları, bugün Müesses Nizam’ın mümessilleri, daha
doğrusu tetikçileri… Hepimiz, kabul etmeyenleri tenzihen;
Makar Devuşkin 333 ! Daha fazla tahlile mecalim kalmadı!
Bari atasözlerini hatırlayın, tekraren: Geçer ama deler
de geçer!
Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilir
Mübtela-yı gama sor kim geceler kaç saat

Sabit (XVIII y.y.)
Geceyi yatakla kavga ederek geçiren “bir adam”, saba-
ha çıktığında “o adam” değildir… Biliyor musunuz? Dişi var,
yataklar insanı yer… Dişi var yatakların insanın beynini yer!
Yine de her hal u kârda bazı insanlar yatakları yer! Galiba şuur-
lu bir Müslüman için, İslâm adına söylenecek şu mısralar olsa
gerek:

333 Dotoyevski’nin, “İnsancıklar” isimli romanının başkahramanı… Yine
de “başkahramanız!” İnsanlığımızı kaybetsek bile! Bari çoluğunuzu
çocuğunu-zu, karınızı kızınızı oyunun parçası haline getirmeyin! Ama onlar
da teşne bu rollere… Bundan sonrasını muhayyilenize havale ediyorum!

175

Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık
Zîrâ ki ziyan ortada bilmem ne kazandık
Ziya Paşa (Terkîb-i Bend)
Baksanıza her kategorideki dinciler, her bakımdan ka-
bak çiçeği gibi nasıl açıldı, saçıldı… Oyun; Aynı topla, aynı sa-
hada, aynı kurallarla; fakat farklı formalarla oynanıyor.
Sonuç olarak, bir kere daha vurguluyoruz, bizim akide-
mize göre amel, imandan bir cüz değildir. Fakat İmanla amel
arasında çok daha girift ilişkiler de var… 334 Örnek olarak şu ve
benzeri kaynaklarda 335 da mütemmim bilgiler 336 elde edilebi-lir.
Ama bütün mesele Tahinle karıştırılmış pekmezden,.. tahin-le,
pekmezi ayır…
İslâm-oportünizm ilişkisi sadedinde, bundan sonra
gelecek konulara temel teşkil etmesi için, İslâmda hükümle-
rin verilmesinde niyetlerin, maksatların nasıl önemli oldu-
ğunu, günlük hayat içinden örneklerle pekiştirmek istiyo-
rum… Genel olarak alırsak insanlar arası iletişim kazalarının
en önemli sebebi, kavramlara ve durumlara (stutation) şu veya
bu sebeble, çıkarımız doğrultusunda farklı manalar vermek!...
Bu durumda niyet, maksat ve mana göz önünde tutulmazsa tam
bir oportünizmin içine düşülür… Muhatabın ifadelerini yo-
rumlarken, hayatın normal akışına aykırı anlam yükleme-
mek gerekir… Hatta fıkıh ıstılahına ait umûmü’l-belvâ mefhu-
munun da kullanılabileceğini düşünüyorum: “Kaçınılması bü-
yük güçlüğe yol açan yahut yaygınlığı sebebiyle bilinmemesi
mümkün olmayan olaylar…” 337 Veya “Sık sık tekerrür eden
334 Rûdânî, Cem’ul-fevâid, çev. Naim Erdoğan, Anklara, 2 Kaynak
Yayıncılık, tarihsiz, sh ! / 39
335 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, sh. 16 / 354
336 İmâm-ı Âzam, El-Âlim Ve’l- Müteallim, çev. Mustafa Öz, İstanbul,
İFAV, 2011, sh. 23 v.d.

176

ve her mükellefin hükmünü bilme ihtiyacını hissettiği olay-
lar…” 338
Meselâ; İbn Kayyım’da şayan-ı dikkat örnekler var ko-
nuyu netleştiren: {Birisine “git şu testiyi doldur” denilmesi,
onun da gidip testiyi doldurduktan sonra da şöyle demesi gibi-
dir: “Sen, testiyi bana getir demedin ki.} 339 Eğer bir kimse, baş-
ka bir kişiye “git şu testiyi doldur” demişse, burada aksine bir
şart koşulmamış veya açıklama yapılmamışsa, onun maksadı,
niyeti açıktır… “Sen, testiyi bana getir” demesi gerekmez…
Çünkü doldurulan testinin havuzun yanına konulması ve dol-
duran kişinin elini kolunu sallayarak gelmesi, “hayatın normal
akışına” uygun değildir… umûmü’l-Belvâya aykırı. “Sen, testi-
yi bana getir” ifadesini bekleyen yaklaşım, tam bir oportünizm
ifadesidir.
{Bir kişinin, vekiline “bu malı sat” demesi, o kişinin de
gidip yüz dirhemlik o malı bir dirheme satması gibi.} Başka bir
şart koşulmadığı takdirde nomal hayatda herkesin anlayacağı,
üç aşağı, beş yukarı “değerine sat!” demektir.
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın şöyle buyurduğu
rivayet edilmektedir: “Ümmetimden bir zümre içkiyi değişik
isimlerle isimlendirip içeceklerdir.” 340 Bu rivayetten sonra İbn
Kayyım; şöyle bir açıklama getirir: {Değişik isimle içkiyi helâl
saymaya gelince, bunun örnekleri çoktur. Kimileri üzüm suyu-
nun dışındaki sarhoş edicileri helâl kabul edip “ben buna içki
(hamr) demiyorum, bu şıradır” demektedir.}

337 Mustafa Baktır, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 42 / 155
338 Zekiyüddîn Şa’bân, İslâm Hukuk İlminin Esasları, çev. İbrahim Kâfi
Dönmez, Ankara, TDV, 2005, sh. 88
339 İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lâmü’l Muvakkı’în. Çev. Pehlül Düzenli,
İstanbul, Pınar Yayın, 2013, sh. 3 / 141
340 Ahmed b. Hanbel, Müsned, A.g.e. sh. 3 / 142

177

Biz daha sonra yazmayı düşündüğümüz bir kitapta 341 ,
Para Vakıfları, muamele-i şer’iyye, hile-i şer’iyye konuları
üzerinde yeterince duracağız… Fakat konuya yabancı okuyu-
cularda, anlamada hazırbulunuşluk oluşturmak için sadece bir
örnekle yetineceğim. Maddi imkân sahibi, parasını faizle sata-
rak geçinen bir A şahsı… Paraya ihtiyacı olan bir B şahsı…
Mutavassıt C şahsı… B şahsının 100.000 tl’ye ihtiyacı var.
Diyelim ki cari faiz % 25… Doğrudan B şahsı, A şahsına varıp
bir yıl sonra 125.000 tl ödemek üzere 100.000 tl alsa bu faiz
oluyor… Bu kadar net durum! Fakat sözümona hâşâ, Hak Teâ-
lâ hazretleri kandırılarak mesele şöyle çözümleniyor(!): A şahsı
kuşağını, kalemini v.b. bir nesnesini 125.000 tl’ye B’ye satı-
yor… B kuşağı C’ye peşin 100.000 TL’ye satıp parasını alı-
yor… C kuşağı A’ya satıp 100.000 TL’sini alıyor… C, B’ye
verdiği nakit 100.000 TL’yi A’dan alıyor denklem dışına
çıkıyor. A, B’ye 100.000 TL vermiş oluyor… B, A’dan
100.000 TL alıyor… Fakat B, A’ya 125.000 TL borçlanıyor….
Biz “helal”, “haram” fetvası vermeyeceğiz… Bırakın
Yüzyıllardır verilen fetvaları da bir tarafa… Fakat buradaki
müteal, aşkın, transandantal varlık tasavvurunu idrakinize ha-
vale ediyorum… “Şüphesiz Rabbin her an gözetlemekte-
dir” 342 Ve “Bilmedi mi ki, Allah herşeyi görür.” 343 Ayet-i
Celile’lilerine iman eden bir insan nasıl böyle bir çılgınlığa te-
vessül edebilir? Bu yüzyıllardır devam ediyor! Adı da muame-
le-i şeriyye… Yüzyıllardır medreseniz nerede? Yüzyılardır tek-
keniz nerede? İslâm ahlâkı ile, fıkhı bu kadar biribirinden
koparmak mı, halen devam eden felaketimizin başı oldu

341 Kısmet olursa, kitabın ismini, “İslâmın İstismarı ve Kurumsal
Oportünizm” olarak düşünüyoruz…
342 Fecr Suresi: 89 / 14
343 Alâk Sûresi: 96/ 14

178

acaba? Acaba olması gereken: Kalbî Fıkıh? İtikadî Fıkıh?
Ahlakî fıkıh? Kavramlaştırmak çok zor….
Benim sorum gayet basit: Benim gibi; Allâmü’l-ğuyûb,
Hayru’l-hâkimîn sıfatları ile muttasıf, bir Hâlık-ı Zül Celal
Hazretleri’ne iman eden insanların durumu ne olacak? İnandık-
ları transandantal varlığı, vergi memuru gibi tasavvur eden ki-
şiler için mesele yok! Benim iman ettiğim Vacibü’l-Vücud
Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin; ilimle ilgili isim ve sıfatları:
Âlim, lâtif, habîr, semî, basîr, şahid, karîb, rakîb, hâfız, mühey-
min, muhit, muhsî… Bizim işimiz çok zor…
Bir arkadaş anlatıyor: kâr payı (!) verilen bir bankada
hesabım vardı… Sordum, “ne kadar faiz tahahhuk etmiş?” gö-
revli: “Faiz değil, kâr payı.” diyor… Dedim ki, “Bırak sahte-
kârlığı, bal gibi faiz!” ne dedi, cevap yok… Eğer kendi tanrını-
zı kendiniz inşâ ederseniz işler kolay… Ama Ehl-i Sünnet Ve’l
Cemaat itikadının kabul ettiği şekilde bir Hâlık-ı Zül Celal
Hazretleri’ne iman ediyorsanız işiniz zor… Kur’an-ı Azimü’ş-
şan’da Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin gaybı bildiğine
dair onlarca ayet-i kerime var… Özellikle vurgulanıyor! İbni
Kemal’in Ebusud’un verdiği fetvalar gönlünüze sığıyor mu?
Bırakın “Efendiler”in verdiği fetvaları… Önce tecdid-i iman,
tavzih-i iman, tenzih-i iman!… Asırlardır Müslümanların
imanlarında iğtişaş meydan getirdiniz… Rabbimiz Celle
Celâlühu Hazretleri’ne ait yetkilerin bir kısmını gasbettiniz?
Hayâ! Hayâ! Hayâ!
Bir adım daha atarak şu mütalâa nazar-ı itibara alınınca
konu daha da karmaşık hale geliyor: {Nitekim fıkhın henüz
müstakil bilim dalı haline gelmesinden önceki anlayışı yansıtan
ve İmam Ebû Hanife’ye nisbet edilen tarifinde, “Fıkıh kişinin
hak ve vecîbelerini bilmesidir.” Denerek, iman, amel ve ahlak
sahaları fıkıh kapsamına alınmış iken, sonraları bu tarife “min
ciheti’l-amel” veya “amelen” (amel yönünden) kaydı ilâve edil-

179

miştir. Zira Ebû Hanife fıkıh çatısı altında üç sahayı birlikte ta-
savvur ediyordu: itikadî fıkıh, amelî fıkıh ve vicdanî fıkıh (ah-
lak ve tasavvuf). Fıkhın müstakil hale gelmesiyle bu tarif sade-
ce ikinci saha ile sınırlandırılmış oluyordu.} 344
Fıkıh, kişinin hak ve yükümlülüklerini bilmesidir, an-
lamındaki, şumüllü telakki, “En azından XI. Yüzyıla kadar de-
vam etmiş, bu arada iman ve itikad konusuyla ilgili bilgiler “el-
fıkhü’l-ekber, ilmü’l-tevhîd, İlmü usuli’d-dîn gibi isimlerle anı-
lan ayrı bir ilim dalının; Müslümanın iyi ve kötü huyları, özel
hayatı, sosyal ilişkileri ve davranışları ile ilgili huşusların ise
ahlâk ve tasavvuf ilim dallarının konusu haline gelmesinin ar-
dından fıkıh terimi dinin füruuna (ilmihal ve İslam hukuk bilgi-
leri) tahsis edilir olmuştur.” 345
Hayatta, yürümenin, oturmanın, yemenin, def-i hacetin,
içmenin, hâsılı her türlü yapıp etmenin dahi dünyevî ve uhrevî
bir karşılığının bulunduğu İslâmiyet gibi bir dinde; değerlerin,
itikadî fıkıh, amelî fıkıh ve vicdanî fıkıh şeklinde ayrılması
mümkün mü? Ayrılırsa itikadî meseleler çıkmaz mı? Bir nevi
dinle, devletin ayrılması gibi, İslâm için mümkün olmayan bir
durumun fiilen ortaya çıkmasına müncer olmaz mı? Hatta oldu
mu? Yani tatbikatta bir nevi “ameli fıkıh” bilmece çözümü zih-
niyeti ile hareket ederken, itikadî fıkıhdan, vicdanî fıkıh kopa-
rıldı mı? Evet, Zeyd geldi bir fetva soruyor ama, her şeyden
önce; müftinin ve fetva isteyenin itikadî arızası var mı? Hayâ-
sızlar bunları hep Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat adına yaptılar!...
Kâr ortaklığı (Şirket-i müzarebe), bey-i bil’vefa, beyi’
bil’istiğlal…. O kadar çok maymuncuk var ki… Yani ne yapıp
yapıp Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’den heva ve heveslerine gö-
re, Yükselen Değerleri aklayan bir çözüm bulacaklar… O ol-
mazsa öteki… Köprü satışı, yıllarca bizi oyaladılar…. Şimdi de
344 İbrahim Kâfi Dönmez, DİA: 3 / 16
345 Hayrettin Karaman, DİA: 13 / 1

180

kira sertifikası… Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammediye bu hayâsızlar
elinden mecrûh yüzyıllardır… Yara bere içinde… “O yanımda
yara var, öte yana çevir beni….”
Tekrar etme bahasına, teyiden ve tekiden şu soruyu bir
daha dikkatinize sunuyorum: Bazı hayâsızlar, bir konu hakkın-
da “Kur’an’da yok diyerek kesip atıyorlar, böylece mesele bit-
miş oluyor”, malum, amaç sünneti ortadan kaldırma veya “ya-
şayan sünnet”e dönüştürmek… Sorum şu, be hey fikir namu-
sundan mahrum mahlûklar, Kur’an’da olan konuda ne yapıyor-
sunuz ki? İşte had cezaları muhkem ayetle sabit… Kısas, aile
ile ilgili, iktisadî, içtimaî durumlara ait muhkem ayetler? Recm,
irtidat, miras, şahitlik… Muhkem ayetler konusunda gerekli
hassasiyet gösterildikten sonra, bu meşru bir soru! Aksi takdir-
de hayâsız bir oporünizm, fikir namusunda bir arıza sinyali…
Arızadan da ötede cılk yara! Yoğun bakıma! İman ölüyor! Ve-
ya iman, “inanç”a dönüşüyor…
Bu “fikir namusundan mahrum oportünistler” deve ku-
şuna benziyor… “Uç”, demişler, ben deveyim demiş…. “Yük
taşı” demişler, “ben kuşum” demiş… Malum bektaşi hikâyesi,
“namaza yaklaşmayınız!”
Ahkâm-ı Şer’iyye’nin hayata ve devlete egemen olduğu
bir nizamda Şeâir-i dîn-i İslâm’a göre bazı ruhsatlar verilmişse,
rahmet vesilesi olarak İslâmın temel şiarı ve umdeleri muvace-
hesinde bazı kolaylıklar sağlanmışsa; bunları laik bir gâvur sis-
temde uygulayabilir misiniz? Önce temel soru şu: Şeriat-ı Gar-
rây’-ı İslâmiyye’nin hayata ve devlete egemen olmadığı laik bir
sistemde Müslümanların mükellefiyetleri ve muafiyetleri ne-
lerdir?
İman, amel, ahlak ve tasavvuf; Şeriat-ı Garrây’-ı İslâ-
miyye hududları içinde kalma hassasiyeti gösterdi mi? Özellik-
le tasavvufun gözü zaman zaman bu hududların dışında mı idi?
Bütün muteber tasavvuf kaynaklarında, “zâhire muhalif bâtın

181

bâtıldır” hükmü hassasiyetle vurgulanmış olmasına rağmen,
daima gözleri “bâtın”da olmadı mı? Bâtınilik anlamında demi-
yorum… Her zaman “zâhir”i tahfif… Yani Anadolu tabiri ile
eli işde, gözü oynaşda olmadı mı? İmam-ı Rabbani, dönemi ve
mücadelelerini tekrar mütalâa, tetkik, tetebbu ve tefekkür!...
İman ve …….. amel, ahlak ve tasavvuf… Aynı yozlaş-
mış ahlakî şuurla veya daha doğrusu şuursuzlukla 5411 sayılı
Bankalar kanunu’na göre kurulmuş kurumlara “faizsiz” diyo-
ruz… On küsur yıl önce sözde tarikata bağlı, siyah çarşaflı bir
bayana soruyorlar: “Peki! Sen tebliğ yaparken, erkeklerin elini
sıkıyor musun?” Cevap: “Evet! Odun niyetine, deyip, sıkıyo-
rum”… Ve kuşkusuz bu fetva(!) ile oluyor! Daha soruyor
musunuz? İslâm dünyasının hali niye böyle, diye? Ben size so-
ruyorum: Cenab-ı Hakk adaleti ile tecelli etse halimiz ne olur?
Unutmadan şu bilgiyi de ekleyeyim; galiba, sözü edilen baya-
nın kocası, yukarı doğru düştüğü için, çarşafını çıkarmış…
Koskoca İmparatorluk on yılda, yüzyılda yıkılmadı! Bi-
rincil etki dıştan da değil! Dünyada yazısı değişen bir sosyal
birlik var mı? Yok! Eğer bu coğrafyada bu cinayet gerçekleşe-
bilmişse, kabahatı sözümona amiyane tabirle Neo-Osmanlıcı
takılanlar, kendi haleflerinde arasınlar… Bugünün sorumlusu
nasıl kendileri ise… Ayrıca bugün mâaile… Ciğerini çaldıran,
kabahati ciğerinden bilsin! Galiba oportünizmin ne olduğu an-
laşıldı!... Acı ama şu yalçın bir gerçek: Oportünizm; imanı iç-
ten içe, kemiren yiyen bir güve…
Aşağıdaki alıntı da İslâmın opotünizme nasıl kapalı ol-
duğunu göstermektedir. {Yahûdîleri, Allah'ın kendilerine ya-
sakladığı şeyleri yiyebilmek için şeklî akitler icat etmeleri se-
bebiyle lanetlemiş, böyle bir şeyin kazancını yemeği, o şeyin
bizzat kendisini yemek olarak değerlendirmiştir. Nitekim
Resûlüllah (s.a.v.) "Allah içkiyi, sıkanı ve sıktıranı lanetle-
miştir" 346 buyurmuştur. Sıkanın yalnızca üzüm sıktığı bilin-

182

mektedir. Ancak niyetinin içki yapmak olduğundan, zâhirde
yalnızca üzüm sıkmış olması fayda vermemiş, onu lanetten
kurtarmamıştır. Çünkü gerçek maksadı ve muradı yalnızca
üzüm sıkmaktan ibâret değildir. Bütün bunlardan ortaya çık-
maktadır ki, akit ve fiillerde muteber olan, hakikat ve mak-
satlarıdır. Yoksa lafız ve fiillerin zahirleri değildir.
Maksatları dikkate almayıp zahirde olanlarla yetinenle-
rin, üzüm sıkanı lanetlememeleri gerekir. Maksadı içki yapmak
olsa bile, isteyen herkese üzüm sıkmayı, gerçek maksadın akdi
etkilememesi sebebiyle böyle bir işten dolayı ücret almayı caiz
görmeleri gerekir. Esasen onlar bunu açıkça söylemiş, bu gibi
kişilere üzüm sıkmaya, karşılığında ücret almaya cevaz da
vermişlerdir. İbn Büreyde'nin babasından naklettiği bir merfû
hadiste şöyle buyrulmuştur: "Devşirme mevsiminde özümü
sakalayıp (kitapta böyle geçiyor. Muhtemelen “saklayıp”
olacak A.B.) sonra Yahûdi ve Hristiyanlara ya da içki yapacak
olanlara saklayan kişi, göz göre göre ateşin içine atılmış
olur.” 347 Bu rivâyeti Abdullah b. Batta zikretmiştir. Akitlerde
maksadı dikkate almayanlar, bunda beis görmemişler-
dir.} 348
Görüldüğü üzere çok ciddi yol ayrımlarına geliyoruz…
Yanlış yol tercihi derhal bizi alıp oportünizm bataklığına soka-
bilir boğazımıza kadar… Akitleri; niyet, murat, maksadla-
rından soyutlayarak; sadece şeklî durumlarına göre değer-

346Tirmizî, Buyu' 59; İbn Mâce, Eşribe 6. Hadis Enes b. Mâlik'den rivayet
edilmiştir ve şâhidleri ile birlikte sahihtir (bk. Elbânî, İrvâ, V, 364-367).
347 Kitapta şöyle bir dipnot verilmiş: {Heysemî, Mecma, IV, 90; Taberânî,
el-Mu'cemul-evsat, 5352. Hadisin râvîleri içinde Abdülkerim b. Abdülkerim
bulunmaktadır ve Ebû Hatim onun için şöyle demiştir: "Bunun hadisi, yalan
olduğunu göstermektedir."}
348 İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lâmü’l Muvakkı’în, çev. PehlülDüzenli.
İstanbul, Pınar Yayınları, 2013

183

lendirmek; positif, mekanik, rasyonel, seküler bir zihniyeti
ima, hatta işaret ediyor… Hatta akitler; gizli bir özlemin(!),
hasretin zaman içinde gerçekleşmesi umudunu da içinde
barındırıyor olabilir… Buz gibi soğuk bir mantık evreni…
Kuzey kutbu… Donuyorum… (Hatta gizli saklı, sahibinin de
farkında olmadığı, materyalist bir telakki mi? Acaba?) Her kim
böyle bir görüş serdediyorsa tarafımızca kabulü mümküm de-
ğil! (Kuşkusuz şer’î mutlaklık dışında) Kuşkusuz insanların
kalbini yarıp bakmayacağız… Akitleri yazılı zahirine göre de-
ğerlendireceğiz… Ama hayatın, tatbikatın zahiri durumları; ni-
yeti, maksadı ifşâ ediyorsa, feryat ediyorsa bu duruma da göz-
lerimizi kapatamayız…
Bir kasaba, yıllardır üzüm toplayıp, şarap yapmayı mes-
lek haline getirmiş. Böyle bir aktivite ile tanınıyor her yerde…
İşçi varıyor anlaşma yapmak üzere çalışacağı kuruma, bütün
emareler, içki yapıldığını haykırıyor… Siz, diyebilir misiniz?
{İşte işçinin yaptığı yazılı akit ortada, “İşçi, üzüm sıkmakla
mükelleftir”. Diye madde var… Şu halde işçinin kazandığı he-
lâldır…} İşte bu tür yaklaşımlar oportünizm kapısını yavaş ya-
vaş, hafif hafif, tıkırdatmalardır, zorlamalardır… Ama bu yol-
lar öyle bir açılıyor ki; ondan sonra çelik konstrüksiyon beto-
narme ile dahi barajı tahkim edemiyorsunuz, kurtaramıyorsu-
nuz…
İnsanın emr olunduğu, ibadetler ve muâmelât var!...
{Şâri’, bu fiiller için bir takım rükünler ve şartlar koymuştur ki,
o rükünler olmadıkca fiil gerçekleşmez ve şartlar bulunmadık-
ça fiil muteber sayılmaz. İşte mükellef, bu fiillerden birini şer’-
an gerekli rükünleri ve şartları ile birlikte yerine getirirse, bu
Şâri’ nazarında “sahih” bir fiildir. Bu fiil ile ulaşılmak istenen
sonuçlar kendisine bağlanır……… Şayet mükellef bu filler-
den birini herhangi bir rüknünü yerine getirmeksizin ya-
parsa, fiilin ibadetlerden ve muâmelâttan olduğuna bakıl-

184

maksızın bütün fakihlere göre “bâtıl”dır, bu fiile hiçbir so-
nuç bağlanamaz. Meselâ vâcib bir namaz ise, mükellefin zim-
metinden bu borç düşmez, alım-satım sözleşmesi ise, mülkiye-
tin intikali sonucu doğmaz…….. Eğer mükellef bu fiillerden
birini rükünleriyle birlikte yerine getirmekle beraber, fiil mute-
berlik şartlarından birini taşımıyorsa bakılır: Fiil ibadetlerden
ise, fakihlerin ittifakı ile aynı anlama gelmek üzere “bâtıl” veya
“fâsid” diye nitelenir ve bu fiile hiçbir hüküm bağlanmaz. Fiil
ibadetlerden değil muâmelâttan ise, fakihlerin çoğunluğuna gö-
re ibadetlerde olduğu gibi “bâtıl” veya “fâsid” diye nitelenir ve
hiçbir hüküm bağlanmaz: Hanefiler ise böyle fiile “bâtıl” de-
meyip sadece “fâsid” derler ve bazı hükümler bağlarlar. } 349
Hanefi mezhebine mensup bir Müslüman olarak, son
batone, altını çizdiğim noktaya kadar bütün meseleleri anladım,
fakat bu hükmü anlayamadım… Şimdi belki diyecesiniz ki;
“Her meseleye aklınızın ermesi gerekmez!” İşte bütün mesele
de burada, bu hükmü aklıma sığdırıyorum ama gönlüme sığdı-
ramıyorum… Bu hükmü aklım alıyor, ama gönlüm almıyor!
Ligayrihî haram: {Esasen meşru olduğu halde , haram
kılınmasını gerekli kılan bir durumla ilgili fiildir…………. Ri-
ba yahut fâsid bir şart ihtiva eden satış da bu nevi harama örnek
teşkil eder. Çünkü bu fiil, yapısı itibariyle yasaklanmış değil-
dir. (alım-satım. A.B.) Esasen satış meşru bir fiildir. Buradaki
yasak, fiille yakın ilişkisi bulunan geçici bir gayri meşru du-
rumdan ötürü konmuştur. Bu durum, ribâlı satışta, karşılığı ol-
mayan bir fazlalığın bulunması; fâsid şartlı satışta ise, sözleş-
menin ihtilâf ve çekişmeye maruz bırakılmasıdır. Bu neviye gi-
ren fiilin hükmü, aslı itibariyle meşru, vasfı itibariyle gayrı
meşru sayılmasıdır. Bu yüzden, Hanefî mezhebi fakihlerine
göre bir fiil, kendisine hukuki sonuçlar bağlanacak bir sebeb
teşkil edebilir. Meselâ yukarıda gösterilen ribâlı ve fâsit şart ih-
349 Zekiyüddîn Şa’bân, İslâm Hukuk İlminin Esasları, sh.269

185

tiva eden satış, onlara göre bâtıl akidlerden değil fâsit akidler-
den sayılır. Şayet sözleşmenin tarafları bu sözleşmeyi uygula-
maya koyarlarsa, her biri lehine karşılıklı edimler üzerinde
mülkiyet hakkı doğar.} 350
Yine gönlüme sığmıyor bu hükümler… Aklıma sığı-
yor… Aklından bugüne kadar şikayeti olmamış bir kişiyim….
Gerçi Rene Descartes (1596-1650) herkesin payına düşen akıl-
dan memnun olduğunu söylüyor ve “….Akıl denilen iyi hüküm
vermek ve doğruyu yanlıştan ayırt etme gücünün bütün insan-
larda yaradılıştan eşit olduğunu gösterir.” 351 Diyorsa da, ben
katılmıyorum… Evet, böylece aklıma göre, hayatı yaşanır hale
getirmek için yapılan gayretler olarak görüyorum… Fakat bu
gerekçe benim umurumda değil! Ey! Gönlü şerha şerha, dilim
dilim parçalanmış olan Müslüman, murad-ı ilâhi nedir? Biz
onu arıyoruz… İlerde döneceğiz, tekrar!
Müslümanların dünya genelinde; gönüllerine, kalpleri-
ne, ciğerlerine, beyinlerine sürekli saplanan, oportünizm otaba-
nının, ilk mübeşşirleri(!) bu keçi yolları olmasın! Yara çok de-
rinde, bırakın tedaviyi, teşhis bile edilebilmiş değildir…
Bu konuda, genel anlamda Endülüslü, Mâliki mezhebi-
ne mensup Şâtıbî’nin de çok şayan-ı dikkat mütalaâları var…
İhlâs sahibi bir Müslüman için, oportünizmi engelleyici hü-
kümler… “Şerî yükümlülüklerde, kendisi için meşrû kılı-
nandan başkasını arayan kimse, şerîata ters düşmüş olur.
Kendisi için meşrû kılınmayan bir hakkı aramaya kalkan
kimsenin ameli bâtıldır.” 352 Düşünülsün ki bu satırlar 1388
yılında vefat eden bir muhterem tarafından yazılmış… Eğer bu-
350 A.g.e. sh. 248
351 Rene Descartes, Metot Üzerine Konuşma, çev. Mehmet Karasan,
Ankara, MEB, 1962, sh. 4
352 Şâtıbî, El-Muvâfakât, çev. Mehmed Erdoğan, İstanbul, İz Yayıncılık,
2010, sah. 2 / 334

186

gün de, başarılı ve dikkatli bir gözlemci iseniz aynı yaklaşım
tarzlarını görürsünüz… Bugün insanlar istediği fetva(!)yı ala-
bilmek için din görevlisi, din görevlisi dolaşıyorlar… İşte bu
durum murad-ı ilâhinin kesin olarak yasakladığı, tam manasıy-
la oportünist bir ethos…
Ve yine Şâtıbî oportünizmin tam manasıyla önünü kese-
cek şu tesbitte bulunuyor. “Meşrû olan bir şeyi, Şâri’in o tasar-
rufla kasdetmediği bir amaçla işleyen kimse, aslında o şeyi
gayrı meşrû olarak işlemiş olur. Çünkü Şâri, o şeyi bilfarz belli
bir durum için meşrû kılmıştır. Şimdi o tasarruf, kendisiyle
kasdedilmeyen başka bir amaca vesile kılınırsa, bu haliyle meş-
rû kılınan o tasarruf gerçekleştirilmiş olmaz. Meşrû olan işlen-
mediği zaman da, o konuda Şâri’e muhalefet edilmiş olur ve
şeriatla ters düşülür. Çünkü bu haliyle o, kendisine emredilme-
yen bir şeyi yapan, emredilen şeyi de terk eden kimse durumu-
na düşmüştür.” 353
Yine Şâtıbî’nin dünyevî ve uhrevî gerçeklikleri, varlık
alanlarının sınırlarını çizmek açısından, birçok incelikleri için-
de barındıran bazı mütalaâlarını arz etmek istiyoruz… {Kişinin
yabancı diye karısıyla cinsî ilişkide bulunması; şarap diye gül
suyu içmesi; kıldığı bir namazı kılmadığı ve zimmetinde borç
olarak bulunduğu düşüncesine rağmen kasıtlı terketmesi. Bu
türden fiillerde, muhalefet ile isyan kasdı gerçekleşmiş ol-
maktadır. Usûlcüler bu türden olan “öleceği düşüncesiyle na-
mazı erteleyen kimse” meselesinde isyanın bulunduğuna dair
ittifak olduğunu naklederler.
Bu tür fiillerde yasaktan beklenen mefsedet gerçekleş-
memiştir; çünkü bu fiiller, işlendiği takdirde ortaya çıkacak
mefsedetlerden dolayı yasaklanmışlardır. Yasağın illeti olan
mefsedet gerçekleşmediğine göre, bu tür fiiller, gerekçe olan
mefsedeti ortaya koyacak şekilde işlenen fiiller gibi olmaya-
353 A.g.e. sh. 2 / 335

187

caktır. Meselâ, şarap diye gül suyu içenin aklı başından gitme-
miştir; kişinin yabancı diye karısı ile cinsî ilişkide bulunması
halinde, erlik suyundan yaratılan çocuğun nesebi karışmamış,
bu ilişki sebebiyle kadına da bir ar dokunmamıştır. Namazı kıl-
dığı halde unutan ve borçlu olduğunu sandığı namazı kasten
terkeden kimse, aslında namaz maslahatından mahrum kalma-
mıştır. Bu kısım altına giren diğer meselelerde de durum aynı-
dır. Kısaca bu gibi fiil ya da terklerde, bir yandan şeriata
uygunluk, diğer taraftan da muhalefet bulunmaktadır.} 354
Bu mütalaâları serdettikten sonra yapılan bir itiraza şu
birçok meseleyi hal edici cevabı veriyor: {Bu tür işlenen fiiller,
ilk iki kısımdan da bir tarafın hükmünü almaktadırlar. Çünkü
bu fiiller her ne kadar kasıt itibarıyla muhalif iseler de vakıada
meşru olan fiile uygun olmaktadırlar. Biz bu tür işlenmiş fiille-
re ya da gerçekleştirilmiş terklere baktığımız zaman, bu fiil ya
da terkler sebebiyle bir maslahatın ortadan kalktığını ya da bir
mefsedetin ortaya çıktığını görmemekteyiz. Ama kasıt ve ni-
yete baktığımız zaman, emir ve yasağa saygının çiğnendiği-
ni görüyoruz. Bu durumda olan kimse, sırf bu niyetine bak-
tığımızda âsî olmakta, sırf fiile baktığımız zaman ise âsî ol-
mamaktadır. İşin esası şudur: Böyle bir kimse, Allah hakkı
açısından günahkâr olmakta, kul hakkı 355 açısından ise gü-
nah sözkonusu olmamaktadır. Meselâ aslında kendi malını,
bir başkasının malı zannıyla gasbeden bir kimsenin durumunu
ele alalım: Mal kendi malı olduğu için, kendisinden gasbettiği

354 A.g.e. sh. 2 / 339
355 Yani bizzat kendi hakkı açısından. Çünkü kişi zevcesinden istifade et-
mek, gül suyu içmek konularında yasaklanmış değildir, eda ettiği namazı
tekrar kılmakla yükümlü değildir. Ancak emir ve yasağa saygı perdesini
yırtmış ve onları önemsememiştir. Böyle bir kimse için, kendisine ait bir
hakkı kullanmış olması açısından kendisine herhangi bir ceza vb. gerekme-
yecektir. Allah hakkını korumadığı için ise günahkâr olacaktır

188

düşüncesinde olan kimse tarafından bir taleple karşılaşmaya-
caktır; ancak emir ve yasağa gösterilmesi gereken saygıyı çiğ-
nediği için, Allah hakkı açısından kendisine bir talep yönele-
cektir. Kaide olarak ise, her yükümlülük hem Allah hakkı, hem
de kul hakkı içermektedir.} 356
Ayrıca “amel”in önemini vurgulayan Enes Bin Malik
(r.a.)’den rivayet olunan şöyle bir hadis-i şerif var: “Kim il-
mi (bildiği) ile amel ederse, Allah-ü Teâlâ o kimseyi bilmediği-
ne varis kılar (bilmediğini öğretir).” 357 Burada da görüldüğü
üzere amel ile ilim arasında çok derin, anlamlı bir bağ var. {Ö-
mer b. Abdülaziz diyor ki: “Bildiğimiz şeylerle amel hususun-
da kusurumuzu bilmediğimiz için, bize eksik ilim verdi. Eğer
biz, bildiğimizin bir kısmıyla amel etsek, Allah bize vücutları-
mızın kaldıramayacağı kadar ilim verirdi.” 358
Burada bir parantez açmadan geçemeyeceğiz… Çünkü
oportünizme, İslâmı istismar etmeye açılan en tuzaklı kapılar-
dan biri de “hadis”in sıhhatı meselesi… Nitekim her ne kadar
Vehbe Zuhaylî, yukarda zikredilen hadisi, “Sabit olan hadis-i
şerif şöyledir” kaydı ile vermiş ise de; Muhittin Uysal, “asılsız”
kaydıyla vermiştir 359 … Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat itikadına
hassasiyetle bağlı bir Müslüman olarak; sünneti (Hz. Peygam-
ber’den nakledilen söz, fiil ve takrîrler.) Kur’an-ı Azimü’ş-
şan’dan sonra, Aslî delillerin ikincisi olarak kabul ediyoruz…
Fakat bu örnekte de açıkça görüleceği üzere bu alan, çok prob-
lemli… Çünkü su-i niyyet bir tarafa; terğib (teşvik) ve terhib
(korkutmak) amacıyla “hadis” uydurulmuştur. 360 Hele tasav-

356Şâtıbî, El-Muvâfakât, çev. Mehmed Erdoğan, sh. 2 / 340
357 Vehbe Zuhaylî, Tefsirü’l-Münir, sh. 11 / 42
358 A.g.e. sh. 11 / 43
359Muhittin Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis, İstanbul, ensar yay. 2012,
sah.216…
360 Harun Ünal, Uydurma Hadisler, İstanbul, Mirac yay. 2007, I/ 42

189

vufta maalesef “kaynak” hassasiyeti gösterilmemektedir… Çok
zaman ikincil kaynaklara iltifat edilmektedir. “Tasavvuf ehlinin
hadis rivayeti konusunda muhaddislerin gösterdiği titizliği gös-
terdiklerini söylemek zordur. Çünkü muhaddisler hadisleri hıfz
ve rivayet için bilinen titizlikleri ile öğrenip naklederken tasav-
vuf ehli, hadisleri bir irşad ve ahlakî öğüt şeklinde değerlendir-
mişlerdir; hadisleri mana ile rivayet etmişler ve hadis rivayetin-
de özellikle senet konusu üzerinde pek fazla durmamışlardır.
Mutasavıfların bir kısmının eserlerinde görülen zayıf ya da
mevzu hadislerin varlığının sebebi budur.” 361
Daha önce de işaret ettiğiğimiz gibi, Hazreti Muhbir-i
Sâdık Aleyhisselâm’a uydurma sözler atfetmek birçok hadiste
şiddetle yasaklanmıştır… Mesela, lafzan mütevatir; “Kim bile
bile bana yalan isnad ederse ateşteki yerini hazırlasın.” 362
Sahiheyn’den gelen bir rivayette: “Benim hakkımda yalan,
bir başkasının hakkında söylenen yalana benzemez. Kim
bile bile bana yalan nisbet ederse ateşteki yerini hazırla-
sın.” 363 Bir diğer hadisde şöyle buyruluyor: “Her kim yalan
olduğu bilinen bir sözü benden rivâyet ederse, o yalancılar-
dan biridir.” 364
Rivayetleri şimdilik yeterli görüyoruz… Fakat ortaya
şöyle bir sualin çıkmasına da engel olamıyoruz… Allah ve
Peygamber aşkıyla cayır cayır yanan, onun rızasını kazanmak-
tan başka gayesi olmayan, masivadan vazgeçmiş, nefsini tezki-
ye gayretinde, zühd ve takvayı hayatına temel yapmış, böyle
bir insan, nasıl bütün bu ve benzeri tehditlere rağmen sünnet
konusunda hassasiyet göstermez? Yoksa o “aşk” özde değil,
361 Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki
Dayanakları, Ankara, TDV, 2009, sah. 27
362 İbrahim Canan: 2/ 138
363 Ag.s.
364Ag.s.

190

sözde mi? Yoksa yine, itikadî bir mesele mi var? Şark kurnazlı-
ğı yapmayın! Yalan olduğunu bilmeden rivayet etmiş, diye-
mezsiniz! Çünkü Hadis-i Şerif’te zikredilen, “yalancılardan
biri” olmaktan kurtulması için bir insan, “sıhhat”inden
emin olmadığı bir ifadeyi “hadis” diye rivayet etmemeli,
edemez… Aksi takdirde keşfi, ilhamı ve rüyası, kerameti(!)
kendisini kurtaramaz… Bütün bunlar hokkabazlık olur…
Nitekim ilk sûfiler sünnete bağlı idiler… Sadece bir ör-
nek: {Bu taifenin önde gelen şeyhlerinden Cüneyd b. Muham-
med (r.a) şöyle der: Resûlün (s.a.v.) haberlerine uyanlar dışında
bütün tarikatler, halka kapalıdır. Bu hususta Kur’an’ı ezberle-
meyen, hadis yazmayan kimseye uyulmaz. Çünkü bizim ilmi-
miz Kitab ve Sünnetle sınırlandırılmıştır……. Bizim bu gi-
dişatımız Kitab ve Sünnetteki esaslarla sınırlandırılmıştır..” 365
Bizim de zaman zaman dikkatinize sunduğumuz muteber ta-
savvuf kaynaklarında, Şerîat-ı Mutahhara’ya pazarlıksız bağlı-
lık konusunda sık sık ve şiddetle vurgu yapılır…
Yalnız bizi yargılarken tek ve tekden daha tek gayemi-
zin; Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’ye mutlak bir bağlılık içinde,
onu tenzih olduğu hatırdan çıkarılmamalı… Eğer bu “tenzih”de
Şeâir-i dîn-i İslâm’a uygun hareket ediyorsak; neleri kırdığı-
mız, neleri döktüğümüz, neleri itibarsızlaştırdığımız, kimlerin
maskesini yırttığımız umurumuzda değil! Ya adam gibi; çıldır-
mış, yularını heva ve hevesinin eline vermiş, tanrı olmamaya
katlanamayan, kâinata isyan eden nefs-i emmârenizi Hudûd-i
İslâmiyye çerçevesiyle sınırlasınız, ya da felsefe yaparsınız!
İkisi bir arada olamaz! Hem “iman”, hem felsefe olamaz! Fel-
sefe ile” iman” biribirini dışlar… Tevhid kâinata sığmayan bü-
yük, büyükten daha büyük bir gerçekliğe sahip olduğu için, gir-
diği gönülde başka değere yer bırakmaz! Hazır mısınız? “Şüp-
365 Yusuf el- Karadâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, çev. Bünyamin Erul,
İstanbul, Nida yay. 2009, sah. 75

191

he” den dahi şüphe etmeye? O zaman gönlünüzü tahliye edin,
tevhid nurundan, “iman”dan vazgeçin, buyrun felsefe yapın!
Muhakkak gönlün tahliyesi gerek şart! Ya “iman”dan tahliye,
felsefeye zemin hazırlar… Ya da felsefeden tahliye, “iman”a
zemin hazırlar!
Ayrıca keşif, ilham ve rüyanın bilgi kaynağı olarak kul-
lanılması meseleyi içinden çıkılmaz hale getirmiştir… “Keşif,
ilham ve rüya ferdidir; muhatabından başkasını bağlamaz”; ifa-
desinin samimiyetine inanmıyoruz… Zaten “Keşif, ilham ve
rüya ferdidir; muhatabından başkasını bağlamaz” ifadesi hiçbir
şey söylemiyor, hiçbir anlam ifade etmiyor… O zaman fâş et-
meyin!... İçinizde kalsın! Hem diyeceksiniz ki; “el-Futuhât’ın
bölümlerinin tertibi, kendi tercihim ve görüşümle kaleme
alınmamıştır. Yazdıklarımızın hepsini, ilham meleğinin li-
saniyla Allah(c.c.) yazdırmıştır.” 366 Hem de “Keşif, ilham ve
rüya ferdidir; muhatabından başkasını bağlamaz”… Bizim gibi;
tek gayesi, Şeriat-ı Garrâ’-i Muhammediyye’yi tenzih olan sı-
radan Müslüman (Dikkat! Sıradan insan değil! Çoklardan, pek-
çoklardan değil) bu tür yaklaşımları anlamaz!...Açık ve net tes-
bit edelim; tasavvufu red etmiyoruz… Ama tek, tekden daha
tek, moda tabirle kırmızıçizgimiz, pazarlığı mümkün olmayan
zaruri şartımız; Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye hududları içinde
olması…
Hatta unutmayalım, “Ebrarın hasenatı, mukarreblerin
seyyiatıdır.” Şu satırları dikkatle mütalâa etmeye davet ediyo-
rum: “Bâzı zâhid ve mutasavvıfların, insanları sâlih amellere
teşvik etmek için Rasûl-i Ekrem(s.a.v.)’in söylemediği bir sözü
hadîs diye uydurmakta bir beis görmemeleri hakikaten çok ga-
riptir. Rasûl-i Ekrem(s.a.v.)’in seçkin hikmetlerinden ve özlü
sözlerinden meydana gelen, dilin sayıp dökemediği bu büyük
366 Nakleden: Tasavvuf Kültüründe Hadis, Muhitin Uysal, sah.318… Ben-
zer ifadeler Füsûsu’l-Hıkem’de de var.

192

servet onlara kâfi gelmemiş gibidir. Bu adamların ibâdetle
meşgul olmaları, zühd ve iffetle tanınmaları, halkı uydurdukları
şeye aldanmaya sevk etmektedir. Bu cihetten zararları tasavvu-
rumuzun çok fevkindedir. Cehâletleri sebebiyle İslâmın güzel
yüzünü çirkinleştirmişler, İslâm prensiblerinin arasında bulun-
mayan şeyleri, İslâm esaslarındandır, diye sokuşturmuşlar-
dır.” 367
Yalnız şu umdeyi de ihmal etmeyelim: Hakikat ifratda
da değil, tefritde de değil! Hakikat, itidaldedir… Onun için:
{Tasavvuf kitaplarının, “baştan sona mevzû hadis mezarlı-
ğı oldukları” yönündeki yaygın kanaat, pek isabetli görün-
memektedir.} 368 Bir uçtan diğer uca savrulmak eşit derecede
bir ucuzculuğu, çilesizliği, hakikat katilliğini barındırmakta-
dır… Bu iki uçtaki tipler biribirinin astarı-yüzü gibidirler…
Sûfilerin sünnete bağlılıkları ve bid’atlarden kaçındıkla-
rına dair pek çok kaynak var. Örnek olarak İmam Şâtıbî’nin
eseri kırk mutasavvıfın bu konudaki görüşlerini dikkat nazarla-
rımıza arz etmişdir. 369
Yine amel-niyet ilişkisine dönersek, mesele kalb temiz-
liği iddiası gibi, soyut bir kriterle çözümlenemez… Nihayetin-
de bazı istisnaları dışında niyet, amellerle tezahür eder… Orta-
ya çıkan “amel”in değerlendirilmesi sadece Cenab-ı Allah’a
aittir… Biz kul planında zahirle hükmederiz!... Biz oportü-
nizmden kurtulmak için “niyet”i vurgularken, asla “amel”i ha-
fife alma gibi bir yaklaşım içinde olmamız mümkün değil!
Yalnız yukarıdaki nakillerde geçen “ilim”, amel” mef-
humlarını, psikoloji terminolojisinin cognitive (bilişsel) kav-
367 Subhi es-Sâlih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, çev. Yaşar
Kandemir, Ankara, DİB, 1973, sah.231
368Tasavvuf Kültüründe Hadis, Muhitin Uysal, sah. 669
369 İmam Şâtıbî, el-İ’tisâm, çev. Ahmet İyibildiren, Konya, Kitab dünyası,
2011, sah.104-116

193

ramları ile tercüme ederek anlamaya çalışmak, anlamın çarpı-
tılmasına sebeb olur… Maalesef bu hadisi nakleden tefsirlerde
de doyurucu izahlar yok bu konularda…
Hassâten, Ehl-i Sünnet ve’l cemaat akidesinin bağrında
neşv ü nemâ bulan, filizelenen, o nur yuvasından fışkıran ta-
savvufî tefekkürde de çok şayan-ı dikkat, sonsuz derecede de-
rin, iman-amel münasebeti ve hassasiyeti vardır. {Ebû Saîd bu
mânâda şunları söylemiştir: “Allahın kitabını idrâkin ilk de-
recesi, onunla ameldir. Çünkü amelin içinde hem ilim, hem
fehm, hem de istinbât vardır.} 370 Ve devam ediyor: {Anlatıl-
dığına göre Sehl b. Abdullah şöyle derdi: Lâ ilâhe İllallah di-
yen tevhîd ehli çok, ama onların muhlis olanları (samimîleri)
azdır.” Sehl yine bir başka sözünde şöyle der: “İlimden nasîbi
olan müstesnâ, dünya cehâletle doludur. Kendisiyle amel edi-
len ilim müstesnâ, bütün ilimler sâdece iddia ve delîldir. İhlâs
ile yapılan amel müstesnâ, bütün ameller boştur. İhlâs ehli
olanlar da büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır.”} 371
Şu alıntıladığımız metni kavrayabilmek, müellifinin
muradını keşfedebilmek için, onun mefhumlar dünyasını anla-
yabilmemiz gerekir… Aksi takdirde ortaya bir ucube çıkar…
Biraz önce işaret ettik, bu metinlerde kullanılan mefhumları,
felsefe, psikoloji, sosyoloji; kısacası Batı parametrelerine göre
tercüme ederek anlamaya çalışırsanız hem fikir namusunuza
halel getirirsiniz, hem de İslâmî tefekküre ihanet edersiniz…
“Bu yüzden diyoruz ki: İlim, zâhir ve bâtın özelliklerini ta-
şıyan, kulu zâhir ve bâtın amellerine çağıran şeriat ilmi-
dir.” 372 O zaman metinde geçen “ilim” mefhumunu bu şekilde
370 Ebû Nasr Serrâc Tûsî, el-Lüma’, sh. 81
--- Ve ayrıca; Şihabuddin Sühreverdî, Avârifü’l Meârif, Abdülvehhab
Öztürk, İstanbul, Saadet Yayınevi, 2010, sh. 678
371 Ebû Nasr Serrâc Tûsî, el-Lüma’ sh. 85
372 A.g.e. sh. 22

194
anlayarak, tahlil etmek gerekir…
Suhreverdî Süfyan bin Uyeyne’den bir nakil yapar: “İn-
sanların en cahili, bildiği ile amel etmeyendir, İnsanların en âli-
mi de bildiği ile amel edendir. İnsanların en faziletlisi de Allah
Teâlâ’dan en çok korkandır.” 373
Özellikle sınırlandırdığımız: “Hassâten, Ehl-i Sünnet
ve’l cemaat akidesinin bağrında neşv ü nemâ bulan, filizelenen,
o nur yuvasından fışkıran tasavvufî tefekkür”ü anlamaktan aciz
olanların, avamın Suhreverdî’den nakledeceğimiz şu hadise
üzerinde çok durup, tezekkür, tefekkür etmeleri ve anlamaya
çalışmaları gerekir.. {Anlatıldığına göre Bayezid Bistami rah-
metullahi aleyh bir gün bazı arkadaşlarına: "Kalkın, gidip şu
veli olduğu söylenen kimseyi görelim," dedi. Adam da o bölge-
de herkesin ziyaret ettiği ve zühd ve takva ile meşhur olan biri-
siydi. Ona vardık, mescide gitmek niyetiyle evinden çıkınca,
kıbleye doğru tükürdü. Ebu Yezid: "Dönün, " dedi ve kendisi
de döndü, ona selam vermedi ve: "Bu adama Resulullah sallal-
lahu aleyhi ve sellem'in edeplerinden bir edep bile emanet edil-
mez, kaldı ki iddia ettiği evliya ve salihlerin makamları nasıl
emanet edilir?" dedi.
Sehl bin Abdullah da şöyle demiştir: "Kitap ve süne-
tin şahitlik etmediği her vecid, batıldır."İşte sofilerin hali ve
yolları budur. Kim bu cihetten başka bir hal iddia ederse, o ku-
ru iddiacıdır, çılgındır, büyük yalancıdır.} 374
Gönlümüzü İslâma zıt düşüncelerden, ölçülerden, put-
lardan temizleyelim… Bir Müslüman gibi düşünmeye çalışa-
lım!... Yukarıda zikrettiğimiz hadisede Bayezid Bistami rahme-
tullahi aleyh mi kabahatli, muhatabı mı? Gönlümüze putlar
dikmeyelim!... İslâmî hizmet karşılığı T.C. memuru olarak dev-
373 Şihabuddin Sühreverdî, Avârifü’l Meârif, Abdülvehhab Öztürk,
İstanbul, Saadet Yayınevi, 2010, sh. 40
374 A.g.e. sh. 68

195

letten maaş almış veya ticaretin her türlü gereklerini yerine ge-
tirerek geçimini sağlamış veya bu sistem içinde bir şekilde para
kazanmış insanlardan “put” yontmaya çalışmayın, kendinizden
başka tapacak insan bulamazsınız! Bu tam manasıyla oksimo-
ron, biri biriyle çelişen iki kavram… Üçgen daire gibi… T.C.’-
de memurluk yapmış, emekli olmuş şeyh! Tüccar şeyh! Hizmet
sektöründe başarılı şeyh! Ödüllü şeyh, Gerçek yalanlar gibi…
Bakire anne gibi… Güneşin gölgesi gibi… Anne bakire ola-
maz!... Ya anne değildir, ya bakire değildir…
Ama siz de diyeceksiniz ki; “Bizim malımızın müşterisi
çok!” Orada da siz haklısınız! Metalaştırılmış, nesneleştiriril-
miş, PDR’ye dönüştürülmüş dinin o kadar çok müşterisi var ki!
“Bitli baklanın, kör alıcısı olur” Ama unutma ki; “Yoldaşların
çoğalması sadakatin azalmasındandır.” 375 Bizim sınırladığı-
mız ölçüler içindeki tasavvuf kitablarında “Şeyhe Ait Edepler”
bahsini oku! Kerehatte keramet olmaz! Güzel bir atasözü var:
Delmeselerdi, takmazlardı… Yine bir atasözü; söyleyene değil,
söyletene bak! Basiretli bir Müslüman ol! Ferâsetli bir Müslü-
man ol! Ve bu yapılan eleştireler “gıybet”e girmez! Özellikle
mukaddes ve müberrâ İslâma gölge düşüren, bir şekilde elde
ettiği sürüsel kemiyeti kullanarak halen etkili olan kişilerin za-
rarını ve istismarını önlemek için yapılan tenkitler “gıybet” de-
ğildir… Şüphesiz onlarda olmayan özellikleri ileri sürersen bu
iftiradır… Şunu da unutma ki {Süfyan-ı Sevri derdi ki “Bir
kimsenin bütün yakınları tarafından sevildiğini (iyi kötü
kimseye kızmadan yaşadığını) gördüğünüzde, onun müna-
fık olduğunu bilin.”} 376
Şüphesiz amel için ilim de gerek şarttır: {Bilinmelidir
ki, ilimler çoktur, insan ömrü kısadır. Nücûm (astroloji ve ast-
375Şihabuddin Sühreverdî, Avârifü’l Meârif, sh. 696
376 Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, çev Dilâver Selvi, İstanbul,
Semerkand, 2011, sh. 3 / 199

196

ronomi), tıp, matematik, güzel sanatlar ve benzeri ilimlerin
hepsinin öğrenilmesi halk için farz değildir. Bu ilimlerden sa-
dece şeriatla ilgisi olanları, alâkaları nispetinde öğrenilmesi
farzdır. Meselâ astronom vakti bilmek (ona göre ibadet et-
mek), tıp perhiz yapmak, matematik mirası taksim etmek hay-
zın zamanını tespit etmek bu gibi şeyler içindir. Şu halde ame-
lin sahih olmasını sağlayacak kadar her ilimden tahsil
görmek farzdır.
………………………….
Bilmek gerekir ki, az ilimle çok iş yapmak mümkündür.
İlmin amelle beraber bulunması lazımdır. Nitekim Hz. Pey-
gamber(s.a.), "Fıkıh bilmeden, ibadet eden, değirmene koşulan
eşek gibidir" buyurmuşlardır. Hz. Peygamber(s.a.), fıkıh bilme-
den ibadet etmek için zorlanıp duran şahsı değirmen eşeğine
benzetmiştir. Zira bu nevî kimseler ne kadar dönerlerse dön-
sünler yerinde sayarlar, herhangi bir mesafe katedemezler. Bir
kısım insanların ilmi amelden üstün tuttuğunu, diğer bazılarının
ise amelin ilimden daha faziletli olduğunu söylediklerini gör-
düm. Bunların ikisi de bâtıldır. Çünkü ilimsiz amel, amel de-
ğildir. Şu halde bir amel ilme bağlı olduğu zaman ameldir.
Kul bu şekilde ameli ile Hakk’ın sevabına (ve rızasına) yönel-
miş olur. Bunun örneği namazdır. İlk önce taharet hakkında
bilgi sahibi olunmaz, su, kıble, niyetin nasıl olacağı ve namazın
rûkünleri konusunda malumat edinilmezse, namaz namaz ol-
maz. Amel, bizzat ilimle amel olduğuna göre cahil kişiler ameli
ilimden nasıl ayırırlar?} 377
{Allah'ın dilemesine bağlamadıkça (inşâallah demedikçe)
hiçbir şey için “Bunu yarın yapacağım” deme.} 378
377 Hücvirî, Keşfu’l-Macûb, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul, Dergâh
Yayınları, 2010, sh. 77
378 Kehf Suresi: 18/ 23

197

Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’nin icab ettirdiği hudutlar
içinde bir “İman”… Onun ilmek ilmek, oya örer gibi ördüğü,
tayin ve inşâ ettiği bir “gaye/maksad” ve o gayeyi gerçekleş-
tirmek için “amele”e geçmeden önce “niyet”… Fakat yine de
eylemle arasında geçilmesi gereken bir sınır var: {Allah'ın di-
lemesine bağlamadıkça (inşâallah demedikçe) hiçbir şey
için “Bunu yarın yapacağım” deme. Bunu unuttuğun tak-
dirde Allah'ı an ve: “Umarım Rabbim beni, doğruya bun-
dan daha yakın olan bir yola iletir” de.} 379
Ayet-i Celile’nin sebeb-i nüzülü çok düşündürücü ve
dikkat çekicidir… Kısaca; müşrikler Fahr-i kâinât sallallahü
aleyhi ve sellem’in peygamberliğini test etmek etmek istiyorlar
ve: {Daha sonra Kureyşliler onu (en-Nadr b. Haris Kureyş'in
şeytanî tiplerindendi. Rasulullah(s.a.)'a eziyet verir, ona açıktan
düşmanlık yapardı.) ve onunla birlikte Utbe b. Ebî Muayt'ı Me-
dine'deki Yahudi âlimlerin yanına gönderdiler ve onlara şöyle
dediler: Siz Yahudi âlimlerine, Muhammed hakkında soru so-
runuz. Onun neler söylediğini onlara bildiriniz. Çünkü onlar ilk
kitaba sahip kimselerdir. Onlarda bizim bilmediğimiz peygam-
berlere ait bilgiler vardır. Bunun üzerine bu iki kişi Mekke'den
çıkıp Medine'ye geldiler. Yahudi âlimlerinden (hahamlara)
Muhammed'in(s.a.) durumuna dair bilgi istediler. Yahudi âlim-
leri onlara şöyle dedi: Ona üç hususa dair soru sorunuz. Eski
zamanda gitmiş genç delikanlıların hali nice oldu? Çünkü onla-
rın hikâyesi hayret vericidir. Yine ona her tarafı dolaşmış bir
adama dair haber sorunuz. Yine ona ruhun ne olduğunu soru-
nuz. Şayet size haber verirse o bir peygamberdir; değilse
yalan söyleyen bir kişidir. en-Nadr ve arkadaşı Mekke'ye
döndüklerinde "Biz sizlere bizimle Muhammed arasında ni-

379 Kehf Suresi: 18 / 23-24

198

hâî hükmü verecek şeylerle geldik" deyip Yahudilerin söy-
lediklerini bildirdiler. Bunlar da Rasulullah(s.a.)'a gelip soru
sordular, Rasulullah(s.a.) "Hakkında soru sorduğunuz bu
şeyleri yarın size bildireceğim" diye buyurdu. Ancak, “inşâ-
allah” demedi. Onlar da onu bırakıp gittiler. Rasulullah(s.a.) da
–tarihçilerin belirttiklerine göre- onbeş gün bekledi. Nihayet
Mekkeliler bunu dillerine dolayıp yalan haberler yaymaya baş-
ladı ve şöyle dediler: Muhammed yarın haber vereceğini vaad
etti, bu gün ise üzerinden onbeş gün geçti. Bu gecikme Rasu-
lullah(s.a)’a ağır geldi. Arkasından Hz. Cebrail Allah katından
Ashab-ı Kehf suresini getirerek geldi. Ayrıca o surede Yüce
Allah’ın onlara niçin üzüldüğüne dair bir serzenişi ve gençlere
dair bilgi ile o her tarafı dolaşan adamın haberi vardı.} 380
Şu anda insan idrakinin, bütün zihinsel donanımlarının
iflas ettiği bir noktadayız… Kelimeler sonbaharda ağaçtan sav-
rularak bir semt-i meçhule doğru tembel tembel seyahat eden,
gerçeklikten mahrum, simulatif hayaller gibi!... Hiç bir karşılı-
ğı yok! Veya bizim derunî hayatımızdaki yaşantıyı sembolik de
olsa dışa aktaracak bildiğimiz bir dil de yok! Mekke müşrikle-
ri… Yahudi âlimleri… Sorular… Cevapları bekleyen halk!..
Ve asıl bekleyen Hâtem-ül-enbiyâ sallallahü aleyhi ve selem!...
İşte bu noktada okuyucuyu, gönlünden fışkıran duygu şerâresi
ve hatta şelalesi ile baş başa bırakmak gerektiğine inanıyo-
rum… Özellikle hakkımız olmadığını düşündüğümüzden, ta-
savvufî mefhumlar kullanmaktan kaçındığımız için de ciddi
ifade güçlüğü yaşıyoruz… Hakkı olduğunu sananlara da hay-
retler ediyoruz! Bizzat yaşanmayan duygu ve heyecanların,
kavramların üzerine atılmış cesetleri? Veya cesetleşmiş kav-
ramlar!

380 Vehbe Zuhaylî, Tefsirü’l-Münir, çev. Hamdi Arslan v.d. İstanbul,
Risale, 2007, sh. 8 / 191

199

Şüphesiz Allah Resûlü sallalahu aleyhi ve selem de bir
beşerdi… Fakat sıradan bir insan değildi… Sıddîk’i hatırla.
“Ey insanlar! Dikkat ediniz! Sizlerden kim Muhammed’e tapı-
yor ise, bilsin ki Muhammed (Aleyhiselam) ölmüştür. Sizler-
den her kim de Allah’a ibadet ediyorsa, hiç şüphesiz Allah
Hayydır, ölümsüzdür.” 381
Böylece geleceği matuf her bir amel için “İnşâallah- Al-
lah dilerse, Allah isterse” ifadesinin ne kadar önemli olduğu
anlaşılıyor!... Önce Şâri-i A’zam karşısında insanın aczini id-
rakten sonra, Allah-u Teâlâ’nın iradesine ve kudretine sığın-
mak!...
Hatta, zikrettiğimiz ayet-i kerime’de, Rabbimiz Celle
Celâlühu Hazretleri, Fahr-i Kâinât Sallallahü Aleyhi Vesel-
lem’e “Yarın sorularınızın cevabını size bildireceğim deyip bu
hususta (İnşâallah diyerek) istisnâ yapmaması dolayısıyla si-
temde bulunmaktadır… Bu âyet-i kerime’de de, yarın ben şu
işi yapacağım, şeklinde herhangi bir hususa dair işi Allah’ın
meşîetine bağlamadan söz söylememesi emredilmektedir.” 382
Nitekim Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da zikredilen şu ayet-i
kerimeler, tefsirleri ile birlilte mütalaâ edilirse; {Allah'ın dile-
mesine bağlamadıkça (inşâallah demedikçe) hiçbir şey için
“Bunu yarın yapacağım” deme”} ikâzının ne kadar önemli,
hatta hayatî olduğu daha iyi anlaşılır:
{Vaktâ ki, Yusuf'un yanına girdiler, babasıyla anasını
yanına alıp kucakladı ve dedi ki: “Mısır şehrine inşâallah,
emin emin olarak giriniz.”} 383
Dedi ki: “İnşaallah beni elbette sabreder bulacaksın ve
sana hiçbir emirde âsi olmam.” 384
381 Mustafa Asım Köksal, İslam Tarihi, İstanbul, Şamil Yayınevi, 1987, sh.
18/ 71
382İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, sh.10/ 580
383Yûsuf Suresi:12/99

200

{Dedi ki: “Ben muhakkak istiyorum, bana sekiz sene
ecirlik etmek üzere bu iki kızımdan birini sana nikâh edeyim.
Şayet kendiliğinden on (yıla) tamamlar isen o da kendi
tarafındandır ve ben sana güçlük vermek istemem, inşaallah
beni sâlihlerden bulacaksın.”} 385
{Vaktâ ki, onunla beraber yürümek çağına yetişti. Dedi:
“Oğulcağımız! Ben, şüphe yok rüyâda görüyorum ki, muhak-
kak seni boğazlıyorum. Artık bak, sen ne görürsün.” Dedi: “Ey
babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabreden-
lerden bulacaksın.”} 386
“Şanıma kasem olsun ki, Allah Teâlâ Peygamberine rü-
yâsını bihakkın sâdık kılmıştır. Muhakkak ki, Kâbe-i Muazza-
ma'ya inşaallah emînler, başlarınızı traş etmiş ve (saçlarınızı)
kısaltmış olduğunuz halde korkunuz olmaksızın gireceksiniz-
dir. Fakat sizin bilmediklerinizi bildi ve ondan önce bir yakın
feth (nâsib) kıldı.” 387
Ve şu bilgiyi de dikkatlerinize arz ederim: {“İnşâallah”
ve aynı anlama gelen “levşâellahu” tabiri Kur’ân’da 20 küsur
âyette geçmiştir.} 388
Şimdi biz formülümüzün birinci kısmını özetleyerek bir
daha mütalaâ edelim:
İMAN >>> GAYE >>> NİYET >>> İNŞÂALLAH
Bu sıraya göre oluşan terkib bir kere, eylemden ve so-
nuçtan bağımsız, hiçbir “eğer”e bağlı olmayan, bizâtihi, kendi
başına mutlak bir değer!... “Oluş” kavramını özellikle kulanı-
384Kehf Suresi: 18/69
385 Kasas Suresi: 28/27
386 Sâffât Suresi: 37/102
387 Feth Suresi:48/27
388 İsmail Karagöz, Dini Kavramlar Sözlüğü, Ankara, DİB, 2006, sah317

201

yorum… Çünkü bu terkibin durağan, statik bir yapıda olduğu-
nu düşünmüyorum! İnsanı ve hayatı çobandeğneği gibi düm-
düz görmek büyük yanlış… İnmek, çıkmak, düşmek kalkmak,
dönmek, tekrar insana mahsustur… İman teknesinde sürekli
oluş içinde olan, yenilenen, her şeye rağmen devamlı olarak sı-
namadan geçen, ruhun galib geldiği bir oluşum… Mümin de
her an nefsi ile savaş halinde… Bu şekilde oluşmuş terkibin de
bir daha Hâlık-ı Zül Celal’in huzurunda “İnşâallah-Allah diler-
se, Allah isterse” ikrarında bulunması gerekiyor…
İMAN >>> GAYE >>> NİYET >>> İNŞÂALLAH
Ve arkasından:
BESMELE>>>AMEL>>>TEVEKKÜL>>>>(SONUÇ)
Besmele, konusunda da merhum Elmalılı, fikrî asalet ve
seviye ifade eden şöyle bir yaklaşım sergiler… Muhtemel sekiz
Türkçe karşılık denemesini verdikten ve kullanılan bazı sözde
ve akıcı olduğu sanılan, Türkçe karşılık olarak kullanılan, çevi-
rilen bazılarının, akla bir teslis şüphesi getirebileceğini işaret
ettikten sonra: {O halde ne müfredatını ve ne terkiplerini tama-
men terceme mümkün olmıyan ve hele vücühi belâğati, ahenkli
bir beyanı hiçbir suretle kabili naklolmayan, dudaktan başlayıp
bütün batnı devrile yine dudakta nihayet bulan hurufunun niza-
mi halâveti bile başlı başına bir bedia olan ve bununla beraber
her Müslümanın ve her Türkün pek alâ bildiği az veya çok an-
ladığı bir vecize bulunan besmeleyi bir “ile” “veya” “adiyle”
tabiri namına terceme etmeğe kalkışmayıp her halde asliyle
söylemek ve bu gibi izahlar ve tefsirlerle de mefhumunu tasav-
vur ve mütaleaya çalışmak bir emri zarurîdir.} 389 demektedir.
389 Elmalılı, 1935, sah I / 41

202

Önemini işaret bakımından da {Filvaki Resuli ekrem Efendimi-
zin hadisi şeriflerinde de şöyle varit olmuştur: “Besmele her ki-
tabın anahtarıdır.” Bundan başka “Her mühim iş ki bismillah
ile başlamamıştır güdüktür vesselâm” Elbette Allah Tealânın
ismiyle başlanmayan herhangi bir iş onun huzuri izzetine arz
olunamaz, olunmayınca da güdük, ebter kalır.} 390 Besmele,
“Bismillâhirrahmânirrahîm” âyetinin adıdır. Ve burada Müslü-
man besmele çekmekle, “Kendi adına veya başka bir varlık
adına değil, sadece Allah Teâlâ adına, onun rızasını kazanmak
umuduyla ve O’nun izni çerçevesinde bu işi yapmaya başlı-
yorum. “ 391 demiş olur…
Burada temel mesele insanın, Hâlık-ı Zül Celal Hazret-
leri karşısında, aczini ihlâsla idrak etmesi 392 … Masivadan sarf-ı
nazar ederek “Bismillâhirrahmânirrahîm” lafzını tekrarlayan
bir insan; rablikten, tanrılıktan bütün mevcudiyeti ile vazgeç-
miş demektir. Bu noktada Tevbe Suresi’nin 31. Ayetini ve
özellikle tefsirini hatırlatırım… Böylece tevhid inancı, parıl pa-
rıl bütün varlığını aydınlatır… Artık gerek iradî, gerek fikrî,
gerekse siyasî anlamdaki “özgürlük kuruntusu” buharlaşır, rah-
mete dönüşür… Ruhumuzu o nur huzmelerile yıkar… Yıkar…
Yıkar…
390 A.g.e. sah I/ 46
391 Hadislerle İslam, sh. 1 / 179
392 Yalnız geldiğimiz noktada bir nefs muhasebesine vesile olmayı taleb
ve temenni ederim ki; buradaki “acz”, Hâlık-ı Zül Celal Hazretleri
karşısında duyulan, Tevhidî imanının verdiği bir müminin gönül
durumudur.…Yoksa Latince atasözünde olduğu gibi “…Et nihil humanum.-
…Ve aciz bir yara-tık” durumundaki, soyut, metafizik, esoterik,
entelektüel; evren, insan ve toplum karşısında, duyulan, “acz”
değildir…”Yetersizlik duygusu” ise hiç değil!.. Bütün bu saydıklarıımızın
tersine Sâni-i Zülcelâl Hazretleri’nin gö-nülde tecellisi ile bütün şeriklerin
kovulması, kapıdışarı edilmesidir. Şirket iflas etmiştir… Pırıl pırıl
vahdaniyet parıldıyor…

203

Burada her sözlerine papağan gibi besmeleyle başlama-
larına rağmen; halka, şeyhe, üstada, hocaya, ağabeye, hâsılı bir
beşere taabbüd eden zavallıları da bir kere daha vicdan muha-
sebesine davet ederim… Bir kere daha anla! Putperestlik, sade-
ce puta tapma değildir! Vacibü’l-Vücud Teâlâ ve Tekaddes
Hazretleri ve onun emriyle, Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi
Vesellem Efendimiz’den başkasının sözlerini, Kur’an-ı Azi-
mü’ş-şan’a arzetmeden, onlara aykırı bile olsa, olduğu gibi ka-
bul ediyorsan, temel ölçüler muvacehesindeki yanlışında bile
bir hikmet arıyorsan, sen de putperestsin! Put cebinde!... Put
kafanda! Put vicdanında!... Put işkembende! Çünkü gönül put-
hane olunca işkembeye dönüşür!...
{İslâm’da gerek dünya gerek âhiretle ilgili olsun her
önemli ve meşru işe besmele ile başlamak tavsiye edilmiş-
tir………… Bir Müslüman herhangi bir işe başlamadan önce
besmele çekmekle, “Nefsim veya başka bir varlık adına değil
Allah adına, O’nun rızası için ve o’nun izniyle başlıyorum” de-
mek ister; O’nun râhman ve rahîm isimlerinin tecelli etmesini
beklediğini, böylece hem dünya hem âhiret saadeti dilediğini,
giriştiği işe güç yetirebilmesi için gerekli olan kudretin yüce
Allah tarafından ihsan edilmesini temenni ettiğini ve kendisinin
devamlı olarak O’nun yardımına muhtaç olduğunu bildirmiş,
böylece ezelî kudretin yardımını celbetmiş olur} 393

Biz Yeryüzündeki şeyleri ona bir ziynet yaptık ki,
insanları imtihan edelim:
hangisi daha güzel bir amelyapacak? 394
İman’ın tayin ettiği gaye; niyyet olarak kuvve halinde
bir tohum, “inşallah”la birlikte zihnimizde taazzuv etmeye baş-
393 Suat Yıldırım, DİA, sah. 5 / 530
394 Kehf Suresi: 18 / 7

204

lıyor, yavaş yavaş zihnimizde ete kemiğe bürünüyor ve “bes-
mele” ile birlikte kurşun namluya sürülüyor ve “ateş”, zihni-
mizdeki fikir tatbikat sahasına intikal ediyor… Amel… Bir fik-
rin, devlete, ferde, topluma, hayata nakşı demektir. Fikrin ame-
lî duruma geçmesi…. Amel fikrin tezahürü demektir…
Daha önce de kısaca temas ettiğimiz gib, “amel” kavra-
mı halk arasında neredeyse sadece “ibâdet” anlamında kulanı-
lır hale gelmiş ve böylece mefhum büzülmüştür… Engin anlam
dünyası sınırlandırılmıştır… İslâm medeniyetine ait manasın-
dan çok değer kaybetmiştir. Hâlbuki biz burada “amel” kavra-
mını İslamî muhtevası ile kullanıyoruz… Tarihsel süreç içinde
“oldurulduğu” gibi değil, “olduğu” gibi kullanıyoruz… Şunu
da arz etmek isterim ki, biz, yabancı dillerdeki action, behavi-
or, stance, atitüd, reflex kavramlarından bağımsız olarak kula-
nıyoruz… Halkı değil, Hakk’ı razı etmeye çalışıyoruz… İki ta-
nım. “Amel, dünya ve âhirette ceza veya mükâfat konusu
olan her türlü iş ve davranış ifade eden bir terim.” 395 Biraz
daha geniş olan: “ …Niyet ve iradeye bağlı olarak yapılan
dünya ve âhirette cezâ ve mükâfat konusu olan iş, davranış
ve bilinçli yapılan fiile denir.” 396
Anlaşılacağı üzere amel, inancın (genel kullandığımız
için ‘iman’ mefhumunu kullanmıyoruz.) tatbikata dönüşmesi-
dir. İslama uygun olup olmaması bakımından amel; tâat, ma’si-
yet ve mubah kısımlarına ayrılır. Kur’an ve sünnete uygun
ameller, amel-i sâlih ve amel-i hasane… Masiyet ameller ise
amel-i sû’ ve amel-i gayri sâlih… O zaman amel-i sâlih; {Yani
iymanları yalnız gönüllerinde kalmamış, bütün hislerine, akılla-
rına, mevcudiyetlerine nüfuz ederek iradelerine sahip olmuşlar
ve yaptıkları işleri iyman ve i’tikatlarına muvafık, Alahın rıza-
sına, indirdiği ahkâma uygun, hak ve hayr olduğuna kani’ ola-
395 Süleyman Uludağ, DİA, sah.3/ 13
396 İsmail Karagöz, Dini Kavramlar Sözlüğü, Ankara, DİB, 2006,sah. 24

205

rak yapmışlar, hep salaha çalışıp kendileri ve ehl-ü iyalleri ve
kavımları ve insanlık için salâh sonu hayır ve menfeat olan iş-
ler, “O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi
imtihan etmek için……” 397 buyrulduğu üzere güçleri yettiği
kadar güzel ameller yapmışlar, emrolunan vazifeleri eda, nehy
olunan kebâir ve fevahişten ictinab eylemişlerdir ki, bunların
esası Kitab ve Sünnette tafsil olunmuştur. Zamanına göre
cüz’iyyatı da icma’ ve ictihadlarına bırakılmıştır.} 398 demektir.
Bir nokta ihmal ediliyor gibi geliyor bize; İmanımızın
gereği, tatbikat sahasına intikal ettirilirken, amel haline getiri-
lirken, yine aynı ölçüler içinde gerçekleşmesi gerekir. Rahatsız
edici bir örnek vereceğim… Bazı safhalardan geçtikten sonra
“cihad” emredilmiştir… Dolayısıyla bu emri amel haline geti-
rirken, tatbikata geçirirken yine Şeâir-i dîn-i İslâm’a uymamız
gerekir. Çünkü Şâri’ Teâlâ “…..Aşırı gitmeyin; doğrusu Allah
aşırı gidenleri sevmez. “ 399 buyurmaktadır. {Hasan-ı Basrî’nin
(rh.a.) dediği gibi insanın burnunu, kulağını ve dudağını kes-
mek, (Müsle A.B.) kadınları ve çocukları, savaş gücü olmayan
yaşlı ve sakatlar ile gayr-i müslim din adamlarını öldürmek,
meyve ve sebze bahçelerini yakmak, sebebsiz yere hayvanları-
nı kesmek veya katletmek, gibi hususlar âyetteki, “aşırı git-
me”nin kapsamı içindedir.} 400 Hülasa olarak: “Kadınlar ancak
savaştıkları takdirde öldürülür, çocuklar öldürülmez, rahipler
öldürülmez ve esir alınmaz, kötürümler Müslümanlara eziyet
veren bir halleri yoksa öldürülmez; savaşamayacak kadar yaşlı-
lar savaş konusunda görüşlerinden ve kendilerinden istifade

397 Hud Suresi: 11/7
398 Elmalılı, 1935, sah. 8 / 6079
399 Bakara Suresi: 2 / 190
400 Muhammed Ali Sabunî, Ahkâm Tefsîri, Tercüme: Mazhar
Taşkesenlioğlu, İstanbul, Şamil, 2011, sah. I / 219

206

edilmiyorsa öldürülmezler, ücretli çalışanlar ve çiftçiler öldü-
rülmezler.” 401
Burada şu noktayı ısrarla vurgulamak istiyoruz ki; Şeri-
at-ı Garrây’-ı İslâmiyye’nin emirleri ve yasakları muvacehesin-
de tayin ettiğimiz gaye; amel haline getirilirken, heva ve heve-
simize göre değil, yine Ahkâm-ı Şer’iyye’nin emir ve yasakla-
rına riayet edilir… Tayin ettiğiniz gayeyi amele dönüştürürken;
yalan söyleyemezsiniz, rüşvet veremezsiniz, muhatabınızı alda-
tamazsınız, tehdit, baskı yapamazsınız, rencide edici ifadeler
kullanamazsınız… Müdahane yasaktır… Riya yasaktır…
Fetva verecek değilim ama; hakkını almak için dahi ol-
sa rüşvet vermenin doğru olduğunu gönlüme sindiremiyo-
rum!... Birinci problem; hakkın olup olmadığını kim ve nasıl
tesbit edecek! Eğer kendin edeceksen verdiğin hükmün nefsanî
olup, olmadığını nasıl test edeceğiz. İkincisi, Şiddetle yasaklan-
mış bir fiili yaparak; nizamın bozulmasına, bir münkerin yay-
gınlaşmasına ve meşrulaşmasına vesile olmak, böylece rüşvet
vermeyenlerin haklarının gasbedilmesine zemin hazırlamak…
Şer’an basit bir suç mudur? Eğer sübjektif kararlarla hakkı ol-
duğunu iddia ettiğini, “rüşvet”i kullanarak bizzat almanın meş-
ru olduğunu düşünüyorsan, bu ihkak-ı hakkı tasvip etmek değil
midir? …. Sen hakkını almak için, “rüşvet” enstrümanını kulla-
nırken, bir başkası niçin “silah” kullanmasın? Üçüncüsü, böyle
bir ibaha yolunun açılmasının itikada ve aile hayatı başta ol-
mak üzere bütün yaşantımıza etkileri?
Amel ve sınırları konusunda dikkat çekici bir nokta da-
ha:
Merhum Üstad’ımın, “O ve ben”de, Abdülhakîm Arvasî
Hazretleri’nden naklen, “İş bilmekte ve tatbikte” başlıklı kısım-
daki ifadelerini ve Üstad’ın yorumlarını kabul etmemiz müm-
kün değil!
401İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Sah. 3 / 9

207

{Tefecilere ve tefeciliğe göre bir fark belirtmesi gere-
ken ve iktisadî nâzım rollerini inkâr mümkün olmayan bankala-
rın aldığı faiz için;
“— Bu namla almamak, ücret ve masraf karşılığı diye
almak lâzım...” Buyurmuşlardı.
Bankada çalışan bir memurun aldığı aylık da, kâr yekû-
nunda faiz ifade eden şeylerle ifade etmeyen şeylerin birbirine
karışması ve neyin nereden geldiğinin bilinmemesi yüzünden
kendini kurtarıyordu.
Her işde kurtuluş ve rahmet yolu bu kadar açıkken,
Tanzimattan beri işlerin ve hele baş iş dinin aslını görebilen
çıkmamıştı. Yâni, ya lâfta iman, ya gerçekte küfür yobazı
elinde haraplık, perişanlık...
Yekpare, bölünmez, fedakârlık ve pazarlık kabul etmez
mukaddes vâhidleri, zaman ve mekâna, tatbik liyakatinde in-
sandan, dört yüz yıldır eser yok...} 402
Bizler sınanıyoruz!…. Bizler sınanıyoruz!… İmtihanda-
yız! Necip Fazıl’ı üstad olarak kabul edenler sınanıyor!… Şüp-
hesiz “iman” Hâdî-i Mutlak Celle Celâlüh Hazretleri’nin lütfu
olan bir mevhibe-i ilâhîdir… Fakat bir vesilenin gerekliliği de
inkar edilemez…Vesile olarak imanını Necip Fazıl’a borçlu bir
insan olarak ben de sınanıyorum!... Bu metni Şeriat-ı Garrây’-ı
İslâmiyye’yi tenzihen mi mütalâa edeceğiz? Yoksa Üstad’ımızı
ve Efendi’sini tenzihen mi? İmtihandayız!...
Size usûl konusunda bazı altın kurallar vereceğim: Bu
metni beğenmediğiniz, İslâmı olduğu gibi değilde, olduruldu-
ğu, hatta oldurduğu gibi kabul eden bir insanın kaleminden çık-
mış olarak kabul et, oku ve öyle karar ver! Nitekim bu konular-
da onları acımasızca eleştirmiştik! Nitekim sohbet çerçevimiz
içindeki arkadaşlar hatırlarlar!... İkinci kural, mütalâayı serde-
402 Necip Fazıl Kısakürek, O ve ben, İstanbul, b.d. yayınları, 1978, sah.
205

208

denlerin başka görüşleri ile uyum içinde olup olmadığına bak!
Nitekim hile-i şeriyye konusundaki Üstad’ın harukûlâde tesbit-
leri ile bu yaklaşımın uyum içinde olup olmadığına bak!
Bu açıklamalardan sonra bir de, Üstad’ın “İman Ve İs-
lam Atlası” isimli eserinin, “Hile-i Şer’iyye” 403 başlıklı bölü-
münde şu mükemmel mütalaâlarını oku!
{“Hile-i Şer’iyye” tabirini icat eden yobaz kafasına lâ-
net… Şeriata karşı hile ne demektir? Kerhen kabul ettiği İlâhî
emirlere karşı kaçamak noktaları aramak ve bu suretle inanmış
göründüğü işlerde samimî olmadığını ilân edercesine Allah’ı
aldatmaya kalkışmak değil de nedir? Şeriat kâmil müessisedir;
“kâmil” eksiklik ve fazlalık kabul etmez manasınadır ve “Hile-i
Şer’iyye” tabiri dine en büyük hakarettir. İslâmda “Hile-i
Şer’iyye” yok, sadece, yine Allah’ın lûtfu halinde rahmet
yolları vardır. İlâhî şan, affa kadar kapıları açık tuttuğuna gö-
re, suçunu idrak ve affını istemekten gayrı vazife ve kurtuluş
nasibi olmayan insanın, kendisini mutlak kudrete karşı müdafa-
aya kalkışması şeklinde tefsir edilmeye lâyık, şeriatı şeriatle
kandırmaya yeltenmek fiili, hangi ihlâs, vicdan ve hakikat duy-
gusuyla barıştırılabilir?.. Günahı günah bilmek, ondan kaçınıla-
masa bile istırabını çekmek ve affa kucak açmak yerine “Hile-i
Şer’iyye” yoluna sapmada, din emirlerini topyekûn sır ve hik-
metlerinden sıyırıcı ve işi dama oyunu maddeciliğine dökücü
bir mâna… Ne fikrin, ne ahlâkın kabul edebileceği bu mâna et-
rafında, aşk ve ihlâs devrimizden sonra gelen kaba softa ve
ham yobaz çığırında ne cinayetler işlendiği saymakla bitmez.”
Dedikten sonra “zekât kaçırmayı” şiddetle red eden fikirlerini
hatırlatır. 404 “Hile-i Şer’iyye” esnafının habis marifetlerinden
biri olarak, “nikâh-ı Müt’a”’yı örnek verir ve konuya şöyle
403Necip Fazıl Kısakürek, İman Ve İslam Atlası, İstanbul, b.d. Yayınları,
1985, sah.192
404 Age. Sah. 121

209

mührü basar: {Öyleyse en büyük günah, günahı sevaplaştırma-
ya yeltenmenin ve bu işe “Hile-i Şer’iyye” adını koymanın ve-
bali… Bilinerek ve doğrulanarak işlenen günahtır ki, affa maz-
hardır; böylelerinki değil…} 405
Şüphesiz burada bu çıkış yolu, “Hile-i Şer’iyye” olarak
kabul edilerek, gösterilmiyor… “yine Allah’ın lûtfu halinde
rahmet yolları vardır.” Hükmü gereği, “rahmet yolları” ola-
rak gösteriliyor… Ki bizim bunu kabul etmemiz mümkün de-
ğildir… Takdir sizin!
Bana şu sorulabilir, buna daha önce müttali oldun mu?
Oldunsa bu eleştirileri Üstad’a arz ettin mi? Ben bu fikirleri
bizzat Üstad’dan sözlü olarak da dinledim… Bana kekremsi
gelmesine rağmen, itiraz etmedim! Daha doğrusu edemedim!
Niçin? Çünkü gönlümdeki kekremsiliği müdellel hale getirecek
donanımdan mahrumdum… Zaman içinde “Para Vakıfları” ko-
nusundaki âcizane gayretlerimiz, bu konuda yeterli olmasa da,
gerekli bilgiye sahip kıldı bizi… Ve bugün bu mütalâları serd
ediyorum!
Konuşmaları sibak ve siyakına göre değerlendirmek lâ-
zım… Olabildiğince, ne kadar olursa o kadar objektif… Yoksa
özellikle büyük insanların sözleri bağlamından koparılıyor…
Yanlış anlamlar yükleniyor… Her sözlerine de İslâmî bir “fet-
va” anlamı yüklenmesinin yanlış olduğunu düşünüyorum…
Gündelik hay u huy içinde konuşuyorsunuz! Cenab-ı Hakk
“ben”i islah etsin… “Ben” nefsimize hoş geliyor… Ama bazen
de “ben” demek zorunluluk haline alıyor… Ben, 1980 darbe-
sinde bir özel okulda idareci idim… Ekmek paramız için çalışı-
yoruz… O günleri hatırlayanlar bilirler, “Bir bardak su, Ata-
türk’süz olsun kıvamında bir Türkiye… “Rahmetli Üstad’ın
elini öpmeye gittim… Bir ara sordu: “Ali! 10 Kasım’da ne ya-
pıyorsun?” Cevap verdim: Üstadım, bırakıp gidiyorum, mek-
405 Age. Sah 193

210

tepten.” Biraz daldı, belli ki söyleyeceği içine sinmiyordu…
“Ali! Sen de sıradan, hüküm belirtmeden bu adam şöyle doğdu,
şöyle yaşadı, şunları yaptı, şeklinde bir konuşma yapsan.” De-
di… “Hayır! Üstadım, yapmam, dedim” Bir şey demedi, ama
tavrından mutlu olduğunu hissetdim…
Düşünün ki, o anda, her zaman olduğu gibi maddî mü-
zâyeka içinde; seksenli yaşlarda, bazı bünyevî şikâyetleri olan,
“İma ve dolayısıyla de olsa Atatürk’e hakaret”ten mahkûm ol-
muş, her an hapis olma tehdit ve tehlikesi altındaki, bir kişinin
bu sözünü bu durumlarda uygulanacak bir “ibaha fetva”sı ola-
rak telakki eden bir mahlûk, eğer adamsa gövdesi erisin!
Ekümenik (evrensel, Hristiyanlığı da çağrıştırması için
‘ekümenik’ kavramını kullandım) Müesses Nizamın birincil
derdi “cihad” ruhunu öldürmek… İlahiyatcısı, tarikatçısı, med-
resecisi, yazarı, gazetecisi son tahlilde lafı döndürüp dolaştırıp,
“Bugün İslâmda cihat yok”a getiriyorlar… Geçen gün bu gaze-
tecilerden biri “Kılıçla girdiğimiz her yerden çıktık, kitapla git-
diğimiz yerlerden çıkmadık.” Gibi fiyakalı(!) bir lâf ediyor…
Hepimizin ama hepimizin kafası, mıncıklana mıncıklana yu-
muşamış, turşu haline gelmiş Pazar dometeslerine dönmüş….
“Cihat” konusu, daha doğrusu “Ahkâm-ı Şer’iyye mu-
vacehesinde Yükselen Değerler ve onlara aykırı İslâmî Hü-
kümler” şeklinde bir konuyu müstakilen ele almak bir mecburi-
yettir. Fakat biz yine Elmalılı’nın fikrî asalet şemsiyesinin altı-
na sığınarak mesajımızı ulaştırmaya çalışacağız: {Binaenaleyh
dini İslâm sırf silah kuvveti ile intişar etmiş bir taatti dini-
dir demek iftirayı mahz olduğu gibi intişarı İslâmda silâhın
hiç hizmeti yoktur demek de kitab-ü sünnete muhalif bir
yalan olur…………. Bununla beraber feyzi İslâm silâhsız ola-
rak yalnız ma’neviyatı mücerredeye münhasır olsa idi Fahri ri-
saletin silâh istimâl etmesine ve Kur’anın kıtal emirleri verme-
sine hiç lüzum olmazdı. Bu da kat’iyen gösterir ki emri dinde

211

silâhın dahi bir mevkii mühimmi vardır. Ve bütün hakikat, “Al-
lah Teâlâ, kur’an ile defetmeyeceği bazı kötülükleri kılıç ile de-
feder.” Hadisi şerifinde münderiçdir. Ruhı din bunların hudu-
dunu evvelâ tem’yiz, saniyen tatbik etmektir. “Düşünme ve gö-
rüş”, cesaret sahiplerinin cesaretlerinden önce gelir; o, ilk sıra-
dadır, öbürü ise, ikinci sırada.. (arapça beyit tercümesi.
A.B.)} 406
Amelin sâlih olması için sınırlarını gösteren bir örnek
daha: “Mürted ise – muhabere olmasa dahi – bizzat irtidat dola-
yısiyle öldürülmeyi hak eder. Fakat sürgüne gönderilmez, eli
kesilmez, ayağı kesilmez ve serbest bırakılmaz. Aksine, Müslü-
man olmadığı takdirde öldürülür. Çarmıha da gerilmez.” 407 Ve
yine “ İrtidat eden bir kimseye müsle yapmak caiz değildir.” 408
Cenab-ı Hakk, Kur’ân-ı Mübîn’de “şeytanın ame-li” 409
nden, “kâfirlerin amelleri” 410 nden bahseder… Bu sebeble
önemli olan amelin, Amel-i sâlih olarak tecelli etmesi…
Önce “iman”… Nefsimize güvenmeden, devamlı; tec-
did-i iman, tenzih-i iman, tavzih-i iman… “Allah’ı ve Allah
katından gelen şeyleri kalb ve lisanla tasdik eden kimse, Allah
katında ve insanlar yanında mümindir” 411 Hâdî-i Mutlak Celle
Celâlüh Hazretleri’ne ve Hazreti Muhbir-i Sâdık Aleyhisse-
lâm’a pazarlıksız iman… Ve imanımızın gereği olan bir “gaye-
maksat”… Onu gerçekleştirmek için “niyyet”… Ve amelimizi
Şâri’ Teâlâ’nın iznine ve iradesine bağlayan “inşaâllah”… Bir
daha nefsimizden vazgeçişi teyid için “besmele”… Ve yine
imanımızın sınırları ve şartları içinde fikrimizi gerçekleştir-

406 Elmalılı, 1935, sah. I/ 692
407İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, sah. 6 / 184
408 Age. 6 / 183
409 Maide Suresi: 5 / 90
410 Nur Suresi: 24/ 39
411411 İmam-ı Azam’ın beş eseri, , El-Alîm Ve’l-Müteallim, sah. 12

212

me… Amel… Amel-i salih… Amelin “salih” olabilmesi için
kaç süzgeçten geçiyor? Böylece ameldeki oportünizm engelle-
niyor… Mümin olmak kolay değil!

Asûde olam dersen gelme cihane
Meydana düşen kurtulmaz seng-i kazadan
Ziya Paşa
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm‘de “belhum adal”, hayvandan
aşağı insanlardan bahsedilir…. Bildiğiniz gibi bütün mesele
karınca misali, safını belli etmek!
{De ki: “Bizim başımıza hiçbir zaman Allah’ın yazdığından
başka bir şey gelmez. O, bizim Mevlâmızdır.
Onun için mü’minler, yalnız O’na tevekkül etsinler.”} 412
Bizim ısrar ettiğimiz nokta; müttakî bir Müslüman ey-
lemlerinde “sonuç”u hesap etmez! Yukarda ifadeye çalıştığı-
mız, verdiğimiz sıraya göre, yine şer-i şerif ölçüleri içinde “a-
mel”ini gerçekleştirir… Ve Müdebbir 413 sıfatı ile muttasıf,
Sâni-i Zülcelâl Hazretleri’ne tevekkül eder… Fakat “tevekkül”,
belkide bazen bilmeyerek, bazen de kasıtlı bir şekilde anlam
kaymasına mâruz bırakılmış bir mefhum… Bu bakımdan üze-
rinde hassasiyetle durulması gerekiyor…
Çünkü ilk olarak, Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’deki “ka-
der itikadı” ile, felsefedeki fatalism (fatum 414 , Antik Grek Mi-
tolojisi’ndeki kader tanrıçası) karıştırılıyor… Çünkü fatalism
(yazgıcılık): “Doğada ve insan yaşamındaki olaylarda, insan ta-
rafından anlaşılamayacak ve değiştirilemeyecek; amansız, kör,
412 Tevbe Suresi: 9 / 51
413 Kâinatı yöneten, işleri yerli yerince düzene koyan.
414 Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, İstanbul, Remzi, 1993,sah.113

213

kaçınılmaz ve akıldışı bir zorunluluğun var olduğuna inan-
mak.” 415 Ve aynı zamanda “fatalizm; bilgisiz, tenbel ve teslimi-
yetçi bir yaşam biçimini teşvik eder.” 416
İslâmdaki “kader” konusunun üzerine eğilmeden önce,
hazırlık olmak üzere, şu hadis-i şerifleri dikkatlerinize sunma-
nın zarurî olduğuna inanıyorum…{Hz. Ebu Hüreyre (radıyalla-
hü anh) anlatıyor: “Biz kader hususunda münâkaşa ederken
Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) çıkageldi. Öylesine kızdı
ki, öfkenin hâsıl ettiği kızıllıktan, yüzünde sanki nar taneleri
ortaya çıkmıştı. Bize şöyle çıkıştı: “Bununla mı emredildiniz,
yoksa ben size bunun için mi gönderildim? Bilin ki, sizden ön-
cekileri, dinî meselelerdeki münakaşalarının çokluğu ve pey-
gamberleri hakkında düştükleri ihtilâfları helâk etmiştir.” Bir
rivayette şu ziyade mevcuttur: “Kader hususunda münâkaşa
etmemeniz için yemin verdim.”} 417
Yine bir Hadis-i Şerifte, Hazreti Muhbir-i Sâdık Aley-
hisselâm şöyle buyurdular: {Amr İbnu Şu’ayb an ebîhi an
ceddihî radıyallahi anhüma anlatıyor. “Bir gün Resûlullah aley-
hissalâtu vesselâm bir grub ashabının yanına aniden çıkageldi.
Onlar kader üzerine tartışıyorlardı. Münakaşanın mahiyetini
öğrenince öylesine öfkelendi ki sanki yüzünde bir nar tanesi
patlamıştı, kıpkırmızı oldu. Şunları söyledi: “(kader üzerine
bu çeşit) münakaşa yapmakla mı emrolundunuz -veya bu-
nun için mi yaratıldınız?- Kur’ân’ın bir kısım ayetlerini di-
ğer bir kısım ayetleriyle karşılaştırıp duruyorsunuz! İşte
sizden önceki ümmetler bu çeşit davranışları sebebebiyle
helak oldular.
(Ravi Muhammed İbnu Abdullah İbnu Amr devamla
dedi ki; “Babam Abdullah dedi ki: “Ben Resûlullah’ın bazı
415 Felsefe Sözlüğü, Paradigma, sah. 1118
416 Sarp Erk Ulaş, Bilim ve Sanat, sah. 1591
417 Kütüb-i Sitte, İbrahim Canan. Sah. 5 / 272

214

meclislerinde hazır bulunmamış olmama sevinmedim ama (ba-
bam Amr’ın anlattığı) bu mecliste bulunmadığıma daha çok se-
vindim.”} 418
Zikrettiğimiz Hadis-i Şeriflerden de anlaşılacağı üzere
“kader” konusunda tartışma yasaklanmıştır… “Peygamber
Efendi’miz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kadere iman etmenin
farz olduğunu beyan etmiş ve kader meselesi hakkında tartış-
mayı ise yasaklamıştır………… Diğer taraftan, kader meselesi
hakkında tartışmaya girişmek, tartışanların gücünü aşan bir me-
seleye girişmek demektir. Çünkü, hiçbir kimsenin elinde, ih-
tilafları sona erdirecek ve konuyu kesin bir hükme bağlaya-
cak herhangi bir delil yoktur.” 419 Bu muadele (denklem), bu
kördüğüm ancak ve ancak” iman tılsımlı kılıç”ı ile bir vuruşta
çözülür… Ve “Daha sağlam bir tevekküle sâhip olabilmek için,
Allah’ın ilminin ve kudretinin büyüklüğünü düşünmelidir.” 420
Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye konusunda kâfi muktesaba-
ta sahip olmadan ve ayrıca çilesi çekilmeden söylenenlerin yık-
tığı yaptığından fazla olur! Özellikle “kader” konusunda çok
dikkatli olmak gerekir… Nitekim İslâm düşmanları kanaatimi-
ze göre, amden, kasden, planlı bir şekilde bu meseleyi kurcala-
maktadırlar. “Felek” metaforu çok manidar… Bu bağlamda za-
man zaman komuoyunu işgal eden türküleri tekrar etmeyece-
ğim… Fakat kullanıldığı kontekse dikkat ederseniz, doğrudan
doğruya Cenab-ı Hakk kasdediliyor… Biz bu bakımdan İslâmî
ilimler konusunda yetersiz olduğumuz için, meselelerin sadece
tefekkür yanıyla ilgileniyoruz…
Sezai Bey;
418 Age. Sah. 16/ 496
419 Muhammed Ebû Zehra, Mezheplar Tarihi, çev. H. Karakaya- K.
Aytekin, İstanbul, Hisar ya Trhsz, sah. I/ 120
420 İmam-ı Gazâli, Minhâc-ül Âbidîn, çev. Yaman Arıkan, İstanbul,
Yunus Emre yay. 1969, sah. 147

215

Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Mısralarıyla hangi meseleleleri, hangi tartışmaları tetik-
lediğinin farkında değil şüphesiz!…. Bu beytin anlam evreni-
nin bir köşesinde “felek”in göz kırptığını görür gibiyim! Ben
zihnî iğtişaşa sebeb olmamak için bu kadarla yetineceğim…
Ama keşke sanatın şehvetine kapılıp en hafif tabiriyle Ahkâm-ı
Şer’iyye’yi örselemeseler… Beni yargılarken yukardaki Hadis-
i Şerifleri bir daha oku! Fahr-i Kâinât Sallallahü Aleyhi Vesel-
lem’in huzurunda o anı yaşa! Bu Peygamberimiz Sallallahü
Aleyhi Vesellem Efendimiz tarafından aşırı bir hassasiyetle ya-
saklanmış bir konu… Bu konularda bir Müslüman, iltibasa
meydan vermeden, adam gibi ne demek istiyorsa, net, açık,
berrak, “dilin tuzaklarına” düşme tehlikesinden son derece sa-
kınarak söyleyeceğini söyleyecek! Biliyorsunuz Mehmet Akif
merhum da aynı yaklaşımla ne hatalar yapmıştır… “Bedir’in
aslanları”, “Çanakkale şehitleri..” Bir Müslüman, bir Akif nasıl
böyle bir hataya düşer?
Bu konularda şerî şerif’i zedelememek için, sanatı aşa-
bilmek lâzım… Bunun için de gerçek sanatkâr olmak lâzım…
Sanatın dibine, dibinin dibine varmış olmak lâzım… Dikkatini-
zi rica ediyorum, beytin eleştirisine girmiyorum… Endişem,
zararı ve hangi meseleleri tetiklediği? Benim iğtişaşa meydan
verecek meseleleri tadat etmemde aynı tuzağa düşmek olur!
Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış
Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış…
İşte bir mümin bu iklime ulaşabildiğinde, “sanatı” inkâr
ediyor, Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’ye sıddıkî bir imanla bağla-

216

nıyor… Bir münasebetle Ankara’daydık, bir arkadaş, hatırladı-
ğım kadarıyla “Üstadım sanatla az meşgul oluyorsunuz yollu
…” naz makamında serzenişte bulundu. … Yine not tutma âde-
tim olmadığı için hatırladığım kadarıyla nakledeceğim: “Sanat
benim, burnumdaki sivilcedir. Benim memleketim yanıyor!”
dedi rahmetli Üstad, kesti attı!…
Muhterem ağabeyimiz Sezai Bey’de bazı kamaşmalar
var… Mesela, Zekatın sarf mahalleri hakkında: “………….
borca batık tüccara (yâni kredi müessesi ) borç verileceğini, pa-
rasız kalmış yolculara (yâni turizm) harcanacağını…” 421 söylü-
yor… Parantezler ve içindekiler olduğu gibi kendisine ait!
Kredi? Turizm? Sezai Bey “fetva vermek” size mi kaldı?
{Zekâtlar sadece fakirlere, düşkünlere, zekât toplayan
görevlilere, kalpleri İslâma ısındırılacak olanlara, esirlik ve kö-
lelikten kurtulmak isteyenlere, borçlulara, Allah yoluna ve bir
de muhtaç kalmış yolcu ve gariplere mahsustur. Allah tarafın-
dan kesin olarak böyle farz buyuruldu. Allah alîmdir, hakîmdir,
(her şeyi bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.)}” 422 Sezai Bey
sanıyorum, mezkûr ayetin sadece meali ile yorum yapıyor…
Onun için biz sık sık tekrar ediyoruz, meal okumak cinayet-
tir… Meal üzerinden hüküm vermeyi siz takdir edin… Eğer
tefsirlere, fıkıh kitaplarına müracat etse, İslâmî bakımdan ka-
bulü mümkün olmayan böyle bir yorum yapmazdı… İslâmî
bakımdan anlamsız bir açıklama yapmazdı… Sizin için anlamlı
olabilir… Turist? Kredi?
Tetkik, tetebbu, mütalâa, tefekkür, tezekkür bu kadar mı
zor?
Sevdiğimiz ağabeyimizi fazla hırpalamak isteme-
yiz…Fakat mevzû medeniyet meselesi olarak alınmayınca,
kavram analizleri yapılmayınca böyle yanlış yorumlar yapılı-
421 Sezai Karakoç, Dirilişin Çevresinde, İstanbul, Diriliş yay.1975, sah.120
422 Tevbe Suresi: 9 / 60

217

yor…. Heva ve hevesine göre yapılan sözüm ona fikir üretim-
leri de iğtişaşa meydan veriyor… Yeni şeyler söyleyerek ken-
dini isbat ihtirası patolojik bir atitüddür… İnsanı yanlışlara
götürür!
Biz bu sebeblerle kader konusu üzerinde fazla durmaya-
cağız; Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin benimsediği şu tanımı zik-
retmekle yetineceğiz: “Kader; Allah’ın bütün nesne ve olayları
ezelî ilmiyle bilip belirlemesi; kazâ ise Allah’ın nesne ve olay-
lara ilişkin ezelî planını gerçekleştirmesidir.” 423
Bu konuda tartışmanın yasaklanmasına rağmen, usûl
bakımından Kur’an-ı Azimü’ş-şan’ın emir buyurduğu şöyle bir
yol izlemek bizi itikadî hatalardan muhafaza eder: “Hâlbuki ka-
der problemini çözmek için meselenin gaybî tarafını oluşturan
ve ilahî sıfatları ilgilendiren müteşâbih nasları, insanın irade ve
kudrete dayalı gerçek bir fâil olduğuna ilişkin muhkem âyetle-
rin ışığı altında anlamak gerekir. Kur’an’ın öngördüğü doğru
yöntem budur.” 424
Nitekim Vacibü’l-Vücud Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri,
Kur’ân-ı Mübîn’inde şöyle buyuruyor: {Bu muazzam kitabı sa-
na indiren O’dur. Onun âyetlerinin bir kısmı muhkem 425 olup
bunlar Kitabın esasıdır. Âyetlerin bir kısmı ise müteşabihtir.
Kalplerinde eğrilik olanlar sırf fitne çıkarmak, insanları saptır-
mak ve kendi arzularına göre yorumlamak için müteşabih kıs-
mına tutunup onlarla uğraşır dururlar. Hâlbuki onların hakikati-
423 Yusuf Şevki yavuz, DİA, sah. 24 / 58
424 Age. sah. 24 / 63
425 Manaya delâletinin açıklığı bakımından lâfızlar Hanefilere götre; zâhir,
nas, müfesser ve muhkem olmak üzere döre ayrılır. Muhkem; hükme delâle-
ti açık; tevil, tahsis, neshe ihtimali olmayan lâfız…
Manaya delâletinin kapalılığı bakımından Hanefilere göre lafızlar; hafî,
müşkil, mücmel ve müteşâbih olmak üzere dörde ayrılır. Muteşâbih; manası
kapalı olan, Kitap ve Sünnette tefsirine rastlanmayan ve manası sadece
Allah tarafından bilinen lâfızdır. (Zekiyyüddin Şa’bân, Fahrettin Atar…)

218

ni, gerçek yorumunu Allah’tan başkası bilemez. İlimde ileri gi-
denler: “Biz ona olduğu gibi inandık. Hepsi de Rabbimizin ka-
tından gelmiştir” derler. Bunları ancak tam akıl sahipleri düşü-
nüp anlar ve şöyle yalvarırlar:“Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize
hidâyet verdikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize
bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin
Sen!”} 426
Ömer Nasuhî Bilmen, bu konuda hudûd tayin eden, şu
çok isabetli tesbitte bulunur: “kaza ve kader meselesinin…..
künh ve mahiyetini bîhakkın anlamak beşeriyetin daire-i
iktidarından hariçtir.” 427
Amacımız sadece konuyu Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat
itikadı muvacehesinde tesbit etmek… Yoksa bizim yaptığımız
alıntıların her biri de tartışma yaratabilir…
Yalnız bütün bu anlattıklarımızdan, tefekküre bazı hu-
dudlar koyma gayretlerimizden sonra şu noktayı dikkatlerinize
sunmak isteriz ki; maalesef “İslâmî Tefekkür” yüzyılardır aslî
mecrasını bulamamıştır… Kıvrım büklüm yollardan geçmeye
çalışırken kendine ait bazı temel hakikatlar tağşişe uğramış ve
bazen de muhatablarınının muhasebesiz, tenkidsiz bir takım
değerlerinin esiri olmuştur…… Bir zamanlar Antik Grek Fel-
sefesi ile hesaplaşamamasının meydana getirdiği fikrî fay hat-
ları halen aktif durumdadır… Konsolide edilmiş bu fikrî enerji
daha da kökleşerek, güçlenerek zelzeleleri tetikliyor… Zaman
zaman harekete geçiyor… Özellikle fikrî değişim (olumlu mu?
Olumsuz mu?), positive tabiat bilimlerinde ilerleme ve tabiata
uygulanarak oluşturulan teknoloji müslümanların ruhlarında
onulmaz yaralar açmıştır….

426 Al-i İmran Suresi: 3 / 7-8
427 Ömer Nasuhî Bilmen. Muvazzah İlmi Kelâm, İstanbul, Ergin yay.
1959, sah.224

219

Nitekim bugün “Sözde İslâmî Düşünce” felsefenin esi-
ridir… Halen bu takım felsefeyi anlayamadı… Öğrenemedi,
demiyorum… Derinliğine, kavrayamadı… Felsefeyi derinliği-
ne kavrayabilmenin önşartlarından biri; komplekse varan, aşa-
ğılık duygusundan kurtulabilmek! Halen sözde farklı konuşup,
yazsalar da; özde zihinlerinin o ulaşılamaz katmanları arasında
felsefe, düşünme eşitliği veya daha hafif ifade ile özdeşliği,
kuvvetlenerek yerini koruyor… Felsefenin, sadece ama sadece
düşünmenin çeşitlerinden biri olduğunu; özde, zihnimizin derin
katmanlarında kanaat getirmedikten sonra “İslâmî Tefekkür”
mümkün değildir..
Bugün gerçekten şu “çok acı tablo”yla karşılaşıyoruz
ki; oryantalistlere, filozoflara secde edenler; onları rab edi-
nenler, ellerinde “sözde bağımsız düşünme okları, tenkid silah-
ları” ile, Hâdî-i Mutlak Celle Celâlüh Hazretleri’ne, Hazreti
Muhbir-i Sâdık Aleyhisselâm’a ve Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiy-
ye’ye saldırıyorlar!... Bizim bu tabloyu “çok acı” olarak nitele-
memizin sebebi çoğu zaman bilmeyerek olması… Yoksa bile-
rek, tevile yeltenmeden bu yaklaşım içinde olanlara gerçekten
saygı duyarız… Okuruz, dinleriz, tartışırız… Fakat tek şart
“Müslümanım!” dememek!... “Müslümanım!” dedikten sonra
bir taahhütte bulunuyorsunuz! Bunun gereklerini beklemekte,
hem kendinizin, hem de başkalarının hakkı! Çünkü inşâ edi-
len kendiniz’le, fıtrattan gelen kendiniz’in aynı olmadığına
eminim… Yırtın “gâvurlar tarafından inşâ edilen kendi-
niz”in maskesini! Yeterli fikrî muktesabâtla teçhiz edilmeden,
felsefenin yılanlı kuyusuna atılan, oryantalistlere teslim edilen
gençlerimizin hepsi hebâ oldu, olmakta!...
Geçen gün madden ve manen hormonlu bir ilahiyatçı
akademisyen televizyonda; İslâmî Ahlâkı temellendirmek için
dönüyor, dolaşıyor, “Evrensel Doğrular”dan hareket etmemiz
gerektiğini iddia ediyor… Zavallı Çocuk! Daha tanrıların öldü-

220

ğünden haberdar değil! Bugün felsefede “Evrensel Doğrular”
yok! Bırakın felsefeyi fizik, kimya, biyoloji gibi deneysel,
positive tabiat bilimlerinde bile elde edilen doğrular dahi belirli
bir probability -ihtimal- içinde geçerliğe sahiptir… Tek ezelî ve
ebedî hakikat Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’dedir… “Geçmeyen
an, pörsümeyen yeni, solmayan renk!”
Artık tanrılarınız terk etti sizi! Modernitenin bütün kut-
salları sosyete pazarlarına veya bit pazarlarına düştü!... Meğer-
se Johannes Kepler (1571-1630), İsaac Newton (1642-1727) ve
benzerleri tanrı değilmiş… Gelecek hakkında illüzyonlar yara-
tarak bizi kandırmışlar… Biraz da insanoğlu “kandırılmayı is-
tediği için, kendi kendini mi kandırdı? Ama düzenbazlıkları an-
laşıldığı için, hepsi Panteondan ve Olympostan tekme tokat
atıldı… Bana inanmıyorsanız; onların katillerine sorun! Niels
Bohr (1885-1962), Max Planc (1858-1947), Alber Eınsteın
(1879-1955), Werner Karl Heisenberg (1901-1976)… Biraz
muhbirlik gibi oldu… İsterseniz başka isimlerde verebilili-
rim… Fakat tek tek tanrı katilleri ile uğraşmak, bataklıkta sivri-
sinek öldürmek gibi bir aktivite! O zaman en garantilisi, size
kurumsal yapılarının ismini vereyim: Kuantum Fiziği, Kuan-
tum Mekaniği… Tek hakikat, Hayru’l-hâkimîn olan Hâlık-ı
Zül Celal Hazretleri’dir… Artık size ihanet eden tanrılarınızı
kutsamaktan vazgeçin!
Yine melâl, hüzün, hicran bütün benliğimi kapla-
dı!..Evet! Derine! Çok derine, gönlümün derinliklerine bir han-
çer saplandı! Batılı gâvur “Hakikat”ı bulamasa da, kendi yarat-
tığı tanrılarını, kendi elleri ile öldürebiliyor… Ve yenisini yara-
tırken belirli bir zaman daha büyük bir gayretle çalışıyor… Ve
bu arada gönlünün boş kaldığı “titrek an”lar bulunabiliyor…
Ve umulur ki, hatta dua da ederiz ki; öyle, gönlünün boş bulun-
duğu “titrek bir an” da, bir gün Din-i mübîn-i İslâmiyye ile şe-
refyâb olup, Fırka-i Naciye’ye iltica ederler…

221

Fakat İslâm dünyasında Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’ye
aykırı olarak gönlümüze diktiğimiz; sözde şeyh, sözde üstad,
sözde hoca, sözde abi, sözde kanaat önderi, sözde çağ atlatan
siyasî lider, putlarını nasıl temizleyeceğiz? En büyük kerame-
tin, istikamet olduğunu ne zaman anlayacağız! En büyük kera-
metin Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’yi yaşamak olduğunu ne za-
man analayacağız? Kerehatte keramet olmadığını ne zaman
anlayacağız?
En büyük facia ise bu saydığımız putları kırıp atarak,
gönlümüzü tahliye ve tezkiye etsek bile maalesef, yerine heva
ve hevesimizi dikiyoruz!
Ve burada entelektüel derinliği olanlara malum bir sırrı,
sizinle paylaşmak isterim ki; modernitenin katledilen tanrıları-
nın cesetleri taaffün etti… Ve Batılıyı zehirliyor! Batı uygarlığı
genelde diyalektik, soyut düşünme yeteneğini kaybetti… Ve
Batı uygarlığı özelde de tanrılar yaratma kabiliyetini de kaybet-
ti! Ne dersiniz? Küfür “kemal”e erdi mi? Ne dersiniz? Ne der-
siniz? Küfürde “zeval” başladı mı? Çünkü Batı Uygarlığı; “bi-
lim”le yarattığı tanrıları, yine “bilim”le taammüden katlediyor!
Fakat müslümanlar Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’ye ay-
kırı olarak; spekülasyonla, konstüriksiyonla yarattıkları; sözde
şeyh, sözde üstad, sözde hoca, sözde abi, sözde kanaat önderi,
sözde çağ atlatan siyasî lider putlarını, tanrılarını aynı enstrü-
manlarla yok edemiyorlar… Heva ve heves putunu imha ede-
miyorlar… En zoru da bu olsa gerek! Yani Batılı aynı aletle
yapıyor, aynı aletle yıkabiliyor! Hâlbuki İslâm’da yaptığınızla,
yıkamazsınız! Çünkü kullandığınız aletler mezmûm! Sözde
şeyh, sözde üstad, sözde hoca, sözde abi, sözde kanaat önderi,
sözde çağ atlatan siyasî lider putlarını, ancak ve ancak Şeriat-ı
Garrâ’-i Muhammediyye’ye ile yıkabilirsiniz! O da “nefsin kır-
bacı” olduğu için kimse istemiyor!

222

Farkındayım, tam bu geldiğim noktada bir açmazla
(aporia) karşı karşıyayım! Aklıma şu çözüm geliyor, daha kale-
me (söz gelişi “kalem” diyorum… Tam tasarruf edemesem de
bilgisayarla yazıyorum! Yanlış anlamayın çağdışı değilim!)
dökmeden, dilimde donup kalıyor! Çünkü teklif edeceğim çö-
züm saçma! Hatta saçma, sapan! Henüz yazıya dökmeden vaz-
geçtiğim, çözüm şu: rab yontucular; sözde şeyh, sözde üstad,
sözde hoca, sözde abi, sözde kanaat önderi, sözde çağ atlatan
siyasî lider putlarını, tanrılarını “ilim”le dikerlerse, yine
“ilim”le yıkılabilir! Şüphesiz, burada muradımız olan “ilim”,
Hudûd-i İslâmiyye, Şerîat-ı Mutahhara’ya göre Memduh olan
ilim! Ama bunları söylemedim! Yoksa ne diyeceğinizi biliyo-
rum, size o imkânı vermem! “Be hey ahmak! O muradın olan
ilimler, tanrılar yaratmaya müsaade ederler mi?” Ama ben bu
ithamı hak etmiyorum!...Çünkü çözüm sunmadım ki! Şimdi
çözümü sunuyorum:
Siz insanlara o tanrıların “verdikleri” nden fazlasını
verirseniz, o zaman size taparlar! İroni ile gerçek karıştı; onun
için vurgulama ihtiyacı hissettim, gayet samimiyetle söylüyo-
rum, şu materyalist zihniyetten vaz geçin! Tanrıların “verdikle-
ri”, kavramı ile maddî çıkarları kasd etmiyorum! Tersine psiko-
lojik, nefs-i emmâreyi semirten, ruhî faktörleri kastediyo-
rum… Zaten bu sözde şeyhlikte ilginç bir feed back var… Yani
siz bir tanrı inşâ ediyorsunuz, o tanrı da size tanrısallıktan bir
pay veriyor… Yani bir alışveriş sözkonusu! Ve bu geribesleme
ile tanrının melekûtu, saltanatı, azameti genişleyip, güç ve kuv-
vet kazanırken, üstün olma ve hükmetme iradesi yayılırken; o
da size bu iktidarın bir kısmını teberrüken lütfediyor! Ama si-
zin sayesinizde inşâ edilen ve yine sizin gayretlerinizle gittikçe
çoğalan saltanattan verilen bir pay!... Halk irfanı ne güzel ifade
etmiş: Şeyh uçmaz, müridi uçurur… Siz de az mı gayret sarfe-

223

diyorsunuz, genelde kilolu olan sözde şeyhleri uçurmak için?
Kuşkusuz özellikle nefs-i emmâre bagajlarını kastediyorum!...
Örnek olarak, bir sözde şeyhi emek zahmet ziyarete gi-
diyorlar…Sanırım, şeyhin önünden geçiliyor…O arada Bazı
kadınlar büyük bir mutlulukla, “Şeyh Efendi bana nazar etti!”
diye göklere uçuyor!.. Bir şeyh efendi’nin bir kadına nazar et-
mesi??? Kimseye çamur atmayın, bilemediniz! Şeriata bağlı bir
tarikat(!)… Nakşî bir tarikat(!)… Yine internette dolaşıyormuş,
gösterdiler, saklı gizli, paralel görüntü değil! Bir şeyh(!), bir
kadına “dokun, bana dokun!”, diyor! Elini uzatıyor… O da
nakşi şeyhi(!) imiş… Hangi çürüğünden bahsediyorsunuz?
Adam Avrupa’ya yeni gitmiş… Otomobili ile otobanda ters yo-
la girmiş… Radyodan bir anons duyuyor: “Dikkat! Dikkat!
Otobanda bir otomobil ters yönde seyrediyor!” Adam bakmış,
bakmış! “Ne biri, ne biri! Hepsü, hepsü” demiş! Daha anlama-
dınız mı? Hiç birinin diğerinden farkı olmadığını!
O birileri, yani kadın konusunda ibaheci bir tutumu be-
nimseyenler o iklim içinde yetiştiği için, tehlikeye daha az
açık!... Bilmiyorum; belki de tayin edilen zaman ve ritüeller dı-
şında çok da hassas olabilirler bu konuda… Emil Durkheim’i
hatırla… Totemizmde, kutsal olarak kabul edilen nesneye
dokunulamaz… Ancak yılın belirli zamanlarında, özel ritü-
ellerle temas edilip, eğer canlı varlık ise yenebilir… Bir
hayvan, bir hayvanın bir kısmı, kaynak, rüzgâr, kaya…
Fakat bu taraf Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’i istismar
ettikçe, çok ama çok daha risklere açık durumdalar…
Rabbimiz Celle Celâlühu Hazretleri cümlemizin ırz u
namusunu muhafa-za buyursun! Âmin!
Bir çözüm daha sunuyorum bu sözde şeyhlerle mücade-
le için, onlarla ancak ve ancak, onların alanlarındaki başarıları-
nı aşarak mücadele edebilirsiniz! O bir tavşan mı çıkardı şap-
kasından, siz beş tane çıkartacaksınız! O rüyasında Fahr-i

224

Âlem Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendi’mizi günde bir kere
mi görüyor(!), siz beş-sekiz kere görebilirsiniz? Artık ilham,
keşif fasıllarını da siz düşünün! “Bizi yalana mı teşvik ediyor-
sunuz?” Hayır! Hayır! Şaka, şaka… Vazgeçtim!...
Biz” kader” konusunda Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat ölçü-
leri içinde, birçok meseleyi kökten çözeceğini düşündüğümüz,
açıklayıcı bir yaklaşım olarak: “Kader, bir itikat meselesidir;
amelde, işde düşünülmez.” 428 Ölçüsünü kabul ediyoruz! Yani
bir Müslüman “kader”e iman eder, fakat o yokmuşcasına hare-
ket eder… Yani bir Müslüman yarın kalkıp özel otomobili ile
çok uzun bir seyahate gidecektir… Şüphesiz “kader”e iman
eder… Fakat kaderin ne olduğunu bilmiyoruz… Gaibi, Allâ-
mü’l-ğuyûb 429 olan Hâlık-ı Zül Celal Hazretleri’nden başka
kimse bilemez… Onun için bize meçhul olan “kader,” yokmuş-
çasına, otomobilinin teknik bakımını yaptırır…Yol durumunu,
hava şartlarını araştırır…. Gece normal olarak uykusunu alır,
istirahatini yapar… Kendi performansına göre, mesafeyi değer-
lendirir… Gece yolda konaklayıp, konaklamama konusunda
kararını verir… Trafik işaretlerini, her türlü uyarıları ciddiye
alarak, hassasiyetle riayet eder! Artık ondan sonrası kader ve
kazadır… İşte “kader”e böyle bir imandan sonra tevekkül
eder…
Daha önce de işaret ettiğimiz gibi; “tevekkül” çokça, İs-
lâm aleyhine kullanılan bir konudur… Şimdiye kadar yapılan
istismarları önlemek için, hemen konunun başında biz bir hü-
küm koyuyoruz: “İslâm’da tevekkül Memduh ise de ittikâl
mezmumdur.” 430 Bir kere merhum Elmalılı işaret ettiğimiz

428 Abdülhakim Arvasî, nakleden: Necip Fazıl Kısakürek, O ve ben, sah.
169
429görünmeyenleri çok iyi bilen.

225

yazısının başında analitik bir yaklaşımla, medh edilmiş, öğül-
müş “tevekkül”le; yerilmiş, ayıplanmış, beğenilmemiş, “ittikâ-
li” biribirinden ayırarak, eristik 431 bir tepişmeyi önlemiş olu-
yor… O zaman önce “ittikâl” üzerinde durmamız gerekiyor…
Buhari ve Müslim’de rivayet edilen bir Hadis-i Şerifte;
Habîbi Seyyidü’l-Mürselîn Efendimiz, “Bir gün meclis-i mah-
susda, e’âzım-ı ashabını”, “Her lâ ilâhe illallah diyen cennete
girecektir.” Diye müjdelemişti. Ömerü’l-Faruk radıyallahu anh
Efendimiz endişesini belirtmişti. “Aman yâ Resûlullah! Bu su-
retle ümmetin ittikâl ederler, vazifelerini ifâ etmezler,
mademki lâ ilâhe illallah diyen cennete girecekmiş, o hâlde ça-
lışmaya ne lüzum var? derler de lâubalîliğe başlarlar.” Diye fi-
kirlerini ifade etti. {Ve burada “tevekkül” kelimesini değil, “it-
tikâl” kelimesini istimal etti. Çünkü “tevekkül”ün Memduh ol-
duğunu biliyor idi. Tevkkülden korkmadı, ittikâlden korktu.
Filhakika zikr olunan hadîs-i şerifin mânasını mezâk-ı Kur’ân
veçhile tefsir edemeyenlerin ittikâle maruz olmaları ihtimali
vârid-i hatır olurdu. Hâlbuki hadîs-i şerif-i mezkûr, her lâ ilâhe
illallah diyen hiç azab görmeden, muahaze edilmeden cennete
girecek demiyordu. Ehl-i tevhîd için azâb-ı ebedî olmayacağını
anlatıyordu. Ve bu suretle ittikâl suali vârid değildi. Fakat Haz-
ret-i Ömer Cenâb-ı Peygamber’den bu izahatı da işitmek arzu-
suyla ittikâl endişesini ileri sürdü.} 432 Eğer bu ayrım yapılarak
kullanılsaydı, hem insanlar tembelliğin, aymazlığın adını “te-
vekkül” koymazlar hem de islâm haksız tenkid ve hücumlara
maruz kalmazdı asırlardır ve halen…

430 Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Sebilürreşad, sy. 547-548, 19 Zilhicce 1341(
2 Ağustos 1923), s. 3-7 (Nakledilen kaynak: Meşrutiyetten Cumhuriyete
Makaleler, İstanbul, Klasik yayınları, 2011, sah. 269)
431 Tarafların sadece biribirlerini ilzâm etmek, mağlub etmek için
yaptıkları tartışma… Didişim (TDK), belkide “cedel”!
432Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Sebilürreşad, sah. 271

226

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm‘de müttakî Müslümanları ikaz
eden ayetler vardır… Örnek olarak: “İnsanlara yumuşak dav-
ranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli,
kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi.
Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve iş-
leri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Al-
lah’a tevekkül et.. Şüphe yok ki Allah Teâlâ tevekkül eden-
leri sever.” 433
Resûl-i Zîşân Efendimiz’in bütün hayatını incelediği-
mizde yukarda işaret ettiğimiz ayet-i kerime ve benzeleri doğ-
rultusunda hareket ettiğini görürüz… Nitekim örnek vak’a ola-
rak, Cenab-ı Hakk tarafından Hicret izni 434 verildikten sonra,
Nebiyy-i Zîşân’ın kul planında nasıl bütün tedbirleri aldığını ve
ondan sonra nasıl tevekkül ettiğini görüyoruz… Hz. Ebu Be-
kir’e : {“Mahzun olma! Çünkü Allah bizimle beraberdir!” di-
yordu.} 435
Nitekim şu harukulade beyit, ne kadar veciz ve mükem-
mel ifade ediyor:
Tevekkül bâd-bânın kıl küşâde fülk-i ihlâsa
Eser bahr-ı emelde bir muvafık rûzıgâr elbet
Fıtnat Hanım (V.1780)
“İhlâs gemisine bin, tevekkül yelkenini aç ve açıl emel
denizine. Yelkenleri şişirecek bir uygun rüzgâr bugün esmezse
yarın eser. Yeter ki gemide delik ve yelkende yırtık olmasın;
sen ona dikkat et!” 436

433 Al-i İmran Suresi: 3 / 159
434 İsrâ Suresi: 17 / 80
435 Tevbe Suresi: 9 / 40
436 Hayati İnanç, Can Vren Pervaneler, İstanbul, bky, 2015, sah.97

227

Soyut, kavranması zor değerleri, mesajları; kıssalar so-
mutlaştırarak çok güzel bir şekilde, derinden anlamımızı sağ-
lar… Hatta böylece bu değerleri içselleştiririz… Nitekim Allah
Zülcelâl Hazretleri, Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da kıssalar zikreder,
kullarının haberleri daha iyi kavrayabilmeleri için… İşte böyle
hikmetli bir kıssa:
{Bir fakîrin hâline dâir olmak üzere bize söylenen hikâ-
yeyi burada kayd ediyorum. Bir fakir bir gün şeyhinden "bir
kimse bir şeyi kast eder de ictihâd-ı tâm ile hareket ederse,
matlûbuna nail olur" sözünü işitti. Bu sözü işitir işitmez yemîn
ederek dedi ki, "melikin kızını nikâh ile almak üzere isteyece-
ğim ve bu maksada vusul için bütün mevcudatımla çalışa-
cağım." Doğru meliğe gitti ve kızını istedi. Melik lebîb, arif,
âkil bir zât idi. Fakîri tahkîr etmesini veyahut "benim kızımın
küfüvvü değilsin" demesini istemedi.
Dedi ki: "Ey fakîr, benim kızımın mihri "Behirmân" ta'-
bîr olunan bir cevher nev'idir. Bu, yâ Kisrâ'nın veya Hakan'ın
hazînelerinde bulunabilir,
Fakîr, "Efendim, bu cevherin ma'deni neresidir?" dedi.
Melik "Bunun ma'den-i aslîsi Seylân denizidir. Eğer bu
matlûb olan mihri getirirsen, matlûbun olan nikâh mümkün
olur" dedi.
Fakîr doğru Seylân'a sefer eyleyerek orada eline geçir-
diği bir kab ile denizin suyundan alıp karadan bir yere dökme-
ye başladı. Yemedi İçmedi, bu harekette devam etti. Gece ve
gündüz meşguliyeti bu idi. Fakirin sadakatle suyu tüketmeye
çalışması, balıkların kalbine denizin bitmesi korkusunu düşür-
dü. Balıklar Cenâb-ı Hakk'a şikâyet ettiler. Cenâb-ı Hak, o de-
nize müekkel meleğe emretti. "Gidip, bu fakîrin maksadını suâl
et ve is'af et" dedi. Melek, fakîrin maksadını anlayınca denize
temevvüc ve teheyyüc ile içindeki cevahirini karaya atmasını

228

emretti. Denizin kenarı cevahir ve leâlî ile doldu. Fakîr, o ceva-
hiri yüklenerek meliğe götürdü ve kızını tezevvüc etti.
Kardeşim, bu hikâyeye bak! Fakîrin himmeti neler yap-
tı? Bunu bir emr-i garîb, şey-i acîb zannetme.” 437
Bize göre tevekkül: “İhtiyac anında Allah’a güven-
mek zarûret anında O’na dayanmak ve musibet anında gö-
nül huzuru ile metânet göstermektir. Allah’a tevekkül
edenler herşeyin Allah’ın takdiri ile vuku bulduğunu bilir-
ler.” 438 Bunun için bir Müslüman nihayetinde tevekkülle
sonucu beklemeye başlar!
Malumu ilam olacak ama, tekrar teyiden dikkatinizi
çekmek isreriz ki: “İster şeriat bakımından olsun, ister akıl nok-
tasından olsun, kişinin bir tek Allah dışında başka bir varlığa
tevekkül etmesi câiz değildir. Çünkü varlık âleminde, Allah’ın
meşîeti (dilemesi) olmaksızın hiçbir mûcib sebeb olamaz. O,
sebeblerin sebebidir. Allah, sebeblerde etki etmeleri için bir
kuvvet ve iktiza (gereklilik) yaratmıştır. O sebeplerden herhan-
gi birini tek başlarına etki yapacak bir sebeb kılmamıştır.” 439
Elmalılı Tefsir’inde bu konuda yine çok ince meselelere
temas ediyor: {Fakat şunu unutmamak gerekir ki, tevekkül de-
mek, görevin ifasını Allah’a havale etmek demek değildir. Al-
lah’ın emrini canla başla yerine getirmeye çalışmaktır. Kısacası
tevekkül “tevfiz-i vazife değil, tevfiz-i emrdir” Birçokları bu
konuda gaflete düşerek, tevekkülü, vazifeyi terk etmek sanırlar.
Yani kulluk görevlerinin yerine getirilmesini Allah’a havale
edip, emir ve komuta mercii olarak kendi kendilerini görmek

437 Abdülkerîm el-Cîlî, İnsân-ı Kâmil, Mütercim: Abdülaziz Mecdi Tolun,
İstanbul, İz yay. 2015, sah.311
438 İmam-ı Gazâlî, Mükâşefetü’l-Kulûb, çev. Yaman Arıkan, İstanbul, Y.
Emre yay. 1969, sah.187
439İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lâmü’l Muvakkı’în, sah. 1397

229

isterler…………… İyi bilinmelidir ki, tevekkülün belirtisi em-
re gönül vermek ile vazife sevgisidir.} 440
Eğer doğru anlıyorsam, merhumun bu satırlarında “se-
bebe tevessül” konusunda, Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat hududla-
rını zorlayan veya ihlal eden bazı tasavvuf ehline çok haklı bir
eleştiri var sanıyorum!
İmam-ı Gazâlî hazretlerinin tevekkül hakkında çok kıy-
metli mütalâaları var. Özellikle “10 uncu Beyân: Her Hal ü
kârda Tedaviyi Terketmenin Efdal Olduğunu Söyleyenleri
Red” başlığı alatındaki bölüm çok önemli, biz uzatmamak için,
dikkatinizi çekmekle yetiniyoruz.” 441
Mehmet Akif’in de yüreği yanarak, yanlış tevekkül an-
layışını eleştirdiği, sanırım hepinizin bildiği güzel şiirleri var-
dır… Bütün bunlara rağmen, Müslümanların XVII. Yüzyıl ci-
varındaki şu tutumuna ne diyeceksiniz? “Bir veba salgını sıra-
sında kaderin cilvelerine kayıtsız kalan Müslümanların tevek-
külü Hıristiyanları deliye döndürürken, Müslümanlar da Avru-
palıların gizlemedikleri korkuyu aşağılıyorlardı. Bu epey alay
konusu oluyordu.” 442
Bu anlatılan hadise bir temel özellik olarak maalesef bi-
zim zihniyet dünyamız hakkında inandırıcı bir rivayet. Fakat
bir de Lady Montaqu’nun hatıraları (1717-1718) var: “Türkler-
de veba’nın müthiş tesirlerine dair anlatılan şeylerin hepsi ma-
sal. Maamafih şu kadarını da söylemek gerekir ki, bana kor-
kunç görünen bu kelimenin telâffuzuna kulağım yavaş yavaş
alışıyor ve anlıyorum ki, veba dedikleri şey sıtmadan başka bir
şey değil. Hastalığın bulunduğu iki üç şehirden geçtim. Birinde
440Elmalı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, Sadeleştirenler:
İsmail Karaçam v.d., sah.4 / 362
441İmam Gazâlî, ihyâu Ulûmi’d-Dîn, Tercüme: Ahmed Serdaroğlu, sah
4/525
442Jean-François Solnon, Sarık ve İstanbulin, sah.272

230

yattığımız evin yanındaki evde iki kişi öldüğü halde benden
gizlemeye himmet ettiler.” Dedikten sonra bizi hayrete düşüren
şu bilgiyi veriyor: “Bizde pek çok yaygın ve çok zalimane olan
çiçek hastalığını burada keşfettikleri bir aşı ile önlüyor-
lar…………. Aşının faydasına inandığım için sevgili yavruma
da yaptırmaya karar verdim. Vatanımı çok sevdiğim için aşının
oraya girmesini çok isterim. Doktorların kendi menfaatlerini
insanlığın iyiliğine feda edebilecek ve gelirlerinin büyük bir
kısmını gözden çıkarabilecek kadar fedakâr olabileceklerine
inansam bunu onlara yazmaktan geri durmazdım. Bilakis onları
kızdıracağımı zannediyorum.” 443
Burada bazı epistemolojik sorunları tetiklemek istedim:
Bilgi nedir? Özellikle tinsel-tarihi bilimlere ait bilgi nedir? Be-
şerî bilimlerle ilgili bilgi? Unsurları? Geçerlikleri? İki kontras
alıntıyı özellikle dikkatinize arz ettim ki, bu alanda bilgi elde
etmek ne kadar zor? Ve elde ettiğimiz bilginin sıhhatine ne ka-
dar güvenebiliriz? Sorularını tetiklemek, güçlüğü sezdirmek,
bu konularda iddialı tutumların yanlış olduğu mesajını ulaştır-
mayı amaçladım!

“Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı.
Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur.
Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur.
Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz. 444
Burada SONUÇ kulu ilgilendirmez… Daha doğrusu ku-
lun SONUÇla ilgilenmemesi gerekir!... Artık bu noktada; lüt-
funda hoş, kahrında hoş! Burada önemli olan, şu formülle tayin
ettiğimiz süreç murad-ı ilâhiyeye uygun mu, değil mi? Sıddıkı-
443 Lady Montaqu, Türkiye Mektupları, Çev. Aysel Kurutluoğlu, İstanbul,
Tercüman 1001 eser, trhz. Sah.66
444 Bakara Suresi: 2 / 216

231

yet mertebesindeki imanın tek hassasiyeti, endişesi, kaygısı bu
olmalıdır… Tevekkül etme hakını kazandık mı? Çünkü te-
vekkül; bir insanın belirli bir konuda beşer olarak cuzî iradesi
dâhilindeki bütün imkân ve kabiliyetini kullandıktan sonra, Sâ-
ni-i Zülcelâl Hazretleri’ne, irade-i külliyeye pazarlıksız imanı
demektir… Bütün mesele bu! “Hoşlanmasanız da savaş size
farz kılındı. Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı
olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur.
Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Bütün bu anlattıkları-
mızdan sonra İslamda oportünizme yer olmadığını anlıyoruz…
Sonuca göre değerlendirme yapmak, muhataptan reçete bekle-
mek oportünizmin ilk basamaklarıdır. Dikkat! İlle de çözüm, il-
le de reçete bekliyorsanız, yukarı doğru dikey düşme istidadı
içindesiniz! Beşer, kul planında emir ve yasakları ihlasla ger-
çekleştirmek borcundadır… Tedbiri al, takdire mana bulma!
İMAN >>> GAYE >>> NİYET >>> İNŞÂALLAH
Ve arkasından:
BESMELE>>>AMEL>>>TEVEKKÜL>>>>(SONUÇ)
“Ancak Sana kulluk eder
ve yalnız Senden yardım dileriz.” 445
Bu açıklamalarla Şerîat-ı Mutahhara muvacehesinde
oportünizmin şiddetle yasaklandığını, hatta cenab-ı Hakk mu-
hafaza buyursun, itikadî bazı riskler taşıdığını temellendirmeye
çalıştık… Oportünizmden kutulmak için, gerek şart, yeter şart-
lar mahfuz kalmak kaydıyla, olmazsa olmaz zihniyet kalıbı:
“Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.”
Ayet-i kerimesini bütün hücrelerimize kadar ihlâsla sindirmek,
445 Fatiha Suresi: 1 / 5

232

içselleştirmek… Tenzih fikri ile hareket ederek, bütün putları
kırmak, rableri yok etmek, gönlümüzü her türlü otoriteden
müstağni kılmak… Gönlümüzü tahliye etmek… Zaten “tahliye
taahhütnamesi” vermedik mi elest bezminde… Bütün putları
kırıp, baltamızı büyük putun boğazına asmak… Zihnimize,
gönlümüze takılan Şeyh, âlim, üstad, imam, hoca, hocaefendi,
kanaat önderi bukağılarını, tuzaklarını, parçalamak, yok et-
mek… Çocukluğumdan hatırlıyorum… Hayvanlara takılan bu-
kağılar nasıl “asil” bir dizayna sahipti… Demirlerden mamul
koskoca bir alamet!... Estetik gözetilmeden tamamen işlevsel
amaçlarla dizayn ve imal edilmiş… Keşke bizim bukağılarımız
da hayvanlarınki kadar “namuslu” yapılsa… Yani görebilsek
muhatablarımızın ve kendimizin bukağılarını… Galiba bizimki
bukağı değil, tuzak! Düğmeye bastılar mı infilak ediyor, artık
kendinizi de bulamıyorsunuz, imanınıza da!...
Hiç şüphesiz; şeyhe de, âlime de, üstada da, imama
da, hocaya da, hocaefendiye de, fikir adamına da, kanaat
önderine de ihtiyacımız vardır… Her insanın; duruma, zama-
na ve zemine göre bunlardan birine veya birkaçına ihtiyacı ola-
bilir. Fakat hepsi de Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’nin hadleri
muvacehesinde, o hududlar içinde olacak! Hatta Fahr-i Kâinât
Sallallahü Aleyhi Vesellem’i dahi hadleri aşmadan, bu hudud-
lar dahilinde anlayacağız, kabul edeceğiz!... Heva ve hevesimi-
ze göre “Peygamber” yaratmayacağız, zihnimizde… Heva ve
hevesimize göre ashab-ı kiram yaratmayacağız! Hele hele, gü-
nümüzde olduğı gibi Heva ve hevesimize göre bir “Osmanlı”
yaratmayacağız…
Yukarıda temellendirmeye çalıştığımız formül daha da
mükemmelleştirilebilir…. Fakat bizim teklifimizin bir safhası
atlandığında, bypass edildiğinde kısa devre yapıyor… Birden
nefsin şeytanî alevleri bütün benliğimizi sarıyor, ortaya yakıcı

233

ateş ve boğucu duman arasından simsiyah, katran gibi “eylem”
çıkıyor…
Şimdi Şerîat-ı Mutahhara hududları içerisindeki;
şeyh, âlim, üstad, hoca, hocaefendi, kanaat önderi gibi kişi-
leri tenzihen, bunları ilzâm kasdı olmamak şartıyla, sırf
Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat hatırı için, tatbikattaki bazı so-
mut örneklerle tarihsel süreçte oportünizmin durumunu
değerlendirmeye çalışacağız… Bu hepsini itham anlamına
gelmez…
Nitekim İbn Teymiyye, İslâmı istismar eden şeyhlerden
şikâyet ettikten sonra: {Ben buna benzer pekçok büyük şeyh ta-
nıdım. Aralarında gerçekten doğru sözlü, zühd ve takva sahibi,
ibadete düşkün kimseler de vardı……………. Asıl velilik ve
mükemmel anlamda velâyet “İman, takva, gizli-açık her du-
rumda peygamberlere ittibadır.} 446 mütalâasında bulunur. Ve
devam eder: “Fudayl bin İyâz, İbrahim bin Ethem, Ebu Süley-
man Ed-Dârânî, Ma’ruf-u Kerhî, Sırr-ı Sakatî, Cüneyd bin
Muhammed gibi selef meşâyihi, Şeyh Abdülkâdir, Şeyh Ham-
mad, Şeyh Ebu’l-Beyan gibi mukaddimûn meşâyihi ve müteah-
hirûn meşâyihi gibi istikamet sahibi sâlikler; havada uçsa ve su
üzerinde yürüse bile sâlikin şer’î emir ve nehiy dairesinden çık-
masına müsaade etmezler! Bilâkis; sâlikin vazifesi, ölünceye
kadar emredileni yapmak ve nehyedileni terk etmektir. Kitâb,
sünnet ve icmâ-i selefin delâlet ettiği hakikat işte budur.” 447
“Evvelâ ulemâ efendiler tarîki üzere hareket etmez oldu,
hîle câizdir deyû hîleyi şer’e tatbîk etdiler.
Sâniyen devr şer’ile mu’amele câ’izdir deyu ancileyin
haramı irtikâb ittiklerinden sözlerinde nüfûz kalmadı…” 448
446 İbn Teymiyye, İhlas ve Tevhid, Türkçesi: Abdi Keskinsoy, İstanbul,
Pınar, 2013, sah. 324
447 İbn Teymiyye, Fütûhu’l-Gayb Şerhi, Geylânî Külliyatı içinde. Sah.760

234
Canikli Hacı Ali Paşa (1720-21/1785)
Şüphesiz oportünizmin, İnsanın; evren, dünya, ahiret,
insan, topyekûn varlık, dünya görüşü konularındaki; algıları,
tasavvurları, yorumları, yaklaşımları ile yakın ilgisi vardır…
Çünkü saydığımız unsurların terkibinden bir tutum (attitüd) or-
taya çıkmaktadır. Oportünizmin tanımını daima göz önünde
bulundurarak meseleyi araştırmamız ve düşünmemiz gerekir…
Biz oportünizmi “ilkesizlik” olarak tanımladık… Ama bu “il-
ke”si olan her insanın oportünist olmayacağı anlamına gel-
mez… “İlke” kavramının da geniş anlamda yorumlanması ge-
rektiğine inanıyorum… Zaman ve zemine göre değişmeyen;
eğer değişirse, objektif olarak, çıkarımıza bağlı olmadan, deği-
şim sebeblerini temellendirebildiğimiz, hesabını verebildiği-
miz, kabullerimiz, inançlarımız… “İlke”nin değişimi de, “İn-
sanın Temel İlkeleri”ne göre olmalıdır…”, “Değiştim!” de-
mekle oportünizmden kurtulunamaz!... Değişen, “Değişim”in
nedenlerini, niçinlerini ve ilkelerini temellendirebilmeli…
Oportünizmde ise, sanki bir yazı-tura oyunudur ve ana kanava-
sında şöyle bir zihniyet vardır: Para gelirse ben kazanacağım,
tura gelirse sen kazanmayacaksın! Dolayısıyla her hal ü kârda
oportünist, kazanacak ne pahasına olursa olsun! Bedeli ne olur-
sa olsun! Veya hileli, iki tarafı yazı olan bir para kullanıyor ve
“yazı” gelirse benim” diyor… Burası öyle bir menfaatların sa-
vaş alanıdır ki; burada nice namuslar, şerefler, haysiyetler, kı-
sacası her türlü yüce değerler katledilir, hesabı sorulmaz!
Hâlbuki zaman içinde kişinin tekâmül ederek kendi çı-
karlarına aykırı eylemde bulunması, geçirdiği menfaatine aykı-
rı değişim; fikir soyluluğu ve bireysel kişilik asaletinin ifade-
448 Canikli Hacı Ali Paşa, Tedâbîrü’l-Gazavât, Latinize eden Yücel
Özkaya, AÜDTCF Tarih Araştırmaları Enstitisü, Tarih Araştırmaları
dergisi, VII/ 12-13, 1969, sh. 131

235

sidir… {Dikkat! Soydan gelen asaletten bahsetmiyoruz… Ay-
rıca böyle bir inancın da düşmanıyız… Materyalist konseptle
kafalarının içi Kuzey Kutbu buzulları kadar donmuş, İslâma ai-
diyet iddia eden, farkında olmadan, ırkçılığın esiri olanlar için,
Ahkâm-ı Şer’iyye’nin bu konudaki ölçülerini ifade eden sadece
birkaç alıntı… “Körün, bedevi(çöl adamı)’nin, kölenin ve vele-
di zinanın ve fasıkın(günahkârın) imamlığı caiz olur.” 449 Eğer
kadın bu zina fiilinden hamile kalırsa, doğacak çocuğun tıp-
kı diğer insanlar gibi, saygınlığı vardır, insandır.” 450 , “Zinadan
olan çocuk da helâl cimâdan olan çocuk gibi muhteremdir.” 451 ,
“Ancak şunu unutmamalı ki ataların salâhı evlâdın salâhını
istilzâm etmez, onun için Nuh’un zürriyetinden putperestler,
İbrahim’in zürriyetinden zâlimler çıkmıştır.” 452 }
Toplumun fikir yapısının derinlerine kadar işlemiş, bu
ve benzeri bidatlerin genişliğine işlenmesi gerekir… Onlardan
kurtulabilmek için! Öyle sanıyorum ki, izlenimlerime göre, bü-
tün dinciler, kendileri inkâr etmelerine rağmen, ırkçılık gayya-
sının içinde çırpınmaktadırlar… Dikkat edin yorumlara! Zerre
kadar “ümmet” şuuru yok! Müslüman kanı oluk oluk akıyor,
tek kriter “biz”e etkisi… Olanlar bizim işimize yarıyor mu, ya-
ramıyor mu? Bizim önemimiz artıyor mu, artmıyor mu? Tarih
mi yapıyoruz, tarihe şahid mi oluyoruz? İşin feci tarafı, gerçek-
ten feci; öyle sanıyorum ki, bu, salt siyasî egemenlere yaran-
mak için “biz”cilik yaparak, oportünizme başvuranların çoğu
da Türk değildir!... İtiraz edenler, atasözü haline gelmiş, top-
lumsal bilinçaltının temel parametrelerinden biri olan, “Asıl az-
449 Serahsi. Mebsut, 1 / 77
450 Serahsi, Mebsut, 4 / 385
451 İskilipli, Muhammed Atıf Hoca, İslâm Fıkhı, Hazırlaynlar, A. Sivridağ,
M.H. Güven, İstanbul, nehir yayınları, 1994, sh. 3 / 267
452 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 1935, sh. 5 /
4066

236

maz, bal kokmaz!” saçmalığını açıklasınlar! Yine bazı yöreler-
de ve benim doğduğum şehirde, üstünlük ve imtiyaz ifade eden
“yerlilik” konseptini ve kapalı kapılar arkasında aşağılayıcı,
tahfif ve tahkir için kullanılan “köylülük” nitelemesini -ki bize
göre patolojik bir yaklaşım- açıklasınlar…
Müslümanlık iddiasında bulunanlar, şunu anlasınlar ki;
İslâmda insanın kendisi, her an kişiliğine müdahele edebilir!...
Hiçbir otoriteye, erke muhtaç olmadan yeni bir kişilik inşâ ede-
bilir. Bir Kelime-i tevhitle paslı kişiliği, som altına dönüşebi-
lir… “Som altın”ın saflık imajından yararlanmaya çalıştım. İn-
san iki kutup arasında salınmaktadır: âlâ-i illiyînle, esfel-i sâfi-
lin. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki; sözde tarikatçılar bile ırkçılık
yapıyor… Biliyorum Yükselen Değerler’i rab edindiklerinden,
oportünistliklerinden…. Allahü Zü-l-celâl Hazretleri sonumuzu
hayr eyleye! Âmin…
Oportünizm lekesi ile alınları kirlenmemiş bazı kişileri
ve gurubları hatırlamaya çalışalım: Toplumsal platformda; İlk
Hıristiyanların uğradıkları zulümleri ve daha sonra onların dev-
let erki ile mücehhez hale geldikten sonra yaptıkları cinayetleri
ve onlara karşı gösterilen canı pahasına dirençleri derinliğine
düşünmemiz gerekir… Bu arada soyut anlamda insanlığın kilo-
metre taşları olan bireysel tecrübeleri de ihmal etmememiz ge-
rekiyor… Bir Sokrates (469-399) örneği… Dinsizlikle suçla-
nan, ilkeleri uğruna, yurdundan kaçarken boğulan Teos’lu Pro-
tagoras (482-411) Koskoca bir Engizisyon ve…. Burada bir-
çokları arasında bana sorulsa, birinci sırayı Giordano Bruno
(1548-1600)’ya verirdim… Ayrıca şunu da hatırlatalım ki; bu
konuda haksız bir ünü gasbetmiş Galileo Galilei (1564-1642)
bir opotünisttir… Bu arada “Kendileri İle Savaşanlar: Kleist,
Nietzsche, Hölderlin” 453 , “Büyük Tedirginler: Schopenhauer,
453 Stefan Zweig, Dünya Fikir Mimarları, Kendileri İle Savaşanlar, çev.
Gürsel Aytaç, Ankarai Tİş. B. 1989

237

Tolstoy, Nietzsche” 454 İki listede birlikte yer alan, müzdarip
deha Nietzsche’ye dikkat… Daha sayabileceğimiz birçok
isim…
Biz kendi imanımız açısından; buraya kadar itikâdî düz-
lemde, İslâm’da nazarî anlamda, oportünist bir zihniyetin ve
yaklaşımın olmadığını/olamayacağını temellendirmeye çalış-
tık… Zaten meseleye tahlilî bir yaklaşım da kısa bir araştırma-
dan sonra bu gerçeği tesbit ve teslim eder…
Yukarıda iktibas ettiğimiz; I. Abdülhamid dönemi dev-
let ricalinden Canikli Hacı Ali Paşa (1720-1785)’nın veciz sa-
tırları İslâm âlemininin yüzyıllardır devam eden hastalığının
derin tesbiti olurken, aynı zamanda günümüze de ışık tutmakta-
dır… Şu anda, bu yaklaşımla ben de dürüst davranmadım…
Benim bu yaklaşımım da oportünizm kokuyor… En azından
İbn Kemal ve Ebussuud Efendi’den başlamak gerekirdi…
Meseleyi özelleştirirsek, arzetmeye çalıştığımız gibi İs-
lamda, oportünizme en küçük bir imkân, ihtimal yok! Şu for-
mülü bir daha hatırlayalım:
İMAN>>>GAYE>>>NİYET>>>İNŞÂALLAH
…..Ve arka-sından:
BESMELE>>>AMEL>>>TEVEKKÜL>>> (SONUÇ)
Önce gönülde sıddıkî bir iman… Böyle bir nurlu tekne-
de yoğrulan gaye… Ve niyet… Nihayet İNŞÂALLAH…. Bes-
mele ve o sıddıkî imanla nurlanmış ve yepyeni bir muhteva ka-
zanmış gönlün gayeye ulaşmak için tayin edeceği amel… Yine
hatırlatmak isterim ki; burada “amel ” kavramı kullanıyorum…
“Eylem” kavramını kullanmıyorum… fakat “amel” kavramı,
gündelik dilde kısırlaştırılmış, neredeyse sadece namaz, oruç
v.b. ibadetleri ifade eder hale gelmiştir…
454 Suut Kemal Yetkin, Büyük Tedirginler, Ankara, Pars Matbaası, 1976

238

Yukarıdaki formüle göre hareket edildiğinde, sonuçta
Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’de oportünizme imkân yok! Evet
İslâmda oportünizme yer yok, fakat oportünist Müslüman-
lar da var!... Bu gerçeği inkâr etmek de mümkün değil…
Şu halde baştan başlayarak, formülümüzdeki mefhumları ve bi-
ribirleriyle münasebetlerini yeniden kontrol etmek gerekir. Ko-
pukluğun nerede olduğunu bulabilmeliyiz… Bir yerde sigorta
atıyor! Akım kesiliyor! Ortalık zifiri karanlık! Birileri bu ka-
ranlıkta, bu zulmette İslâma estetik operasyon yapıyorlar! Ama
nerede?
Öyle sanıyorum ki; oportünizmin birinci basamağı
insanın “iman”ının, İslâmî manada, İslâmî sabitelere göre
oluşmamasından meydana geliyor. Bir takım anlam kayma-
ları veya kaydırmaları ile zihniyette iğtişâş, müphemiyet, bula-
nıklık mayalanmaya başlıyor. Arkasından yanlışlıklar biribirini
tetikliyor… Gömleğinizin ilk düğmesini yanlış iliklediğinizde
her şey bitmiştir… Zemin etütleri ve hesapları yanlış yapılmış,
temeli her an kaymaya hazır bir yapıdan ne bekliyorsunuz?
Ufak bir temasta beşik gibi sallanır! Ve….
Ondan sonra oportünist zihniyetin yönetiminde ve ona
lâyık davranışlar ortaya çıkıyor. Bu durumda da, İmanla, tatbi-
kat karıştırılıyor… İnsanın kendi hataları, imanına yükleniyor.
Nitekim İslam düşmanları bilinçli bir biçimde her zaman Müs-
lümanların bazı hatalarını büyüterek İslama mal etmişler ve
böylece, bizatihi, İslam hakkında imanî şüphe yaratmaya çalış-
mışlardır ve bunda da başarılı olmuşlardır. Müslümanlar kuru-
lan tuzağa düşmüşler, İslâmı tenzih ihtiyacında ve müdafaa
mecburiyetinde olmaları gerekirken; somutu, tatbikatı, kişileri,
din adamlarını, kısaca nefsaniyetlerini tenzih gayretinde olmuş-
lardır… Böylece de İslama leke sıçratmışlardır… “Bu İslamın
değil, Müslümanların hatası!” diyememişlerdir… Hatta efen-

239

dilerini, Üstadlarını, hocaefendilerini tenzih uğruna, İslâma şai-
be düşmesine rıza göstermişlerdir…
Bir fikir manzumesi uygulamada başarılı bir sonuç ver-
miyorsa; hata nizamda mıdır? Tatbikatcısında mıdır? Maalesef
şimdiye kadar yanlış bir yol takib edilmiştir… Böylece tatbi-
katçıların hataları İslâma yüklenmiştir… Namaz kılanın, oruç
tutanın, hacca gidenin, sakal koyanın, bir tarikata, cemaata,
vakfa, derneğe mensup olanın, sözsel olarak inşallah, maşâal-
lah diyenin bireysel hataları İslâma ciro edilmiştir… Bugün de
başörtüsü, türban, çarşaf v.b. nin hataları İslâma ciro ediliyor…
Böylece İslâm büyük yara almıştır…
Bir bakıma İslâm düşmanları da haksız değildir… Çün-
kü iddialı tavırlar içindeki yanlışlıklar her zaman, bağlı olduğu
imana hamledilir, kötü niyetliler tarafından. Halk irfanından
fışkıran güzel bir halk hikâyesi vardır: Bilirsiniz serçeler çok
ihtiyatlı, çekingen minnacık yaratıklardır. Hafif bir sesten son
derece rahatsız olurlar… İnsanı görünce hemen kaçarlar. Yine
bir gün yemlenirken, bakar bir gürültü, hemen kaçacak, fakat
döner bakar ki, başı sarıklı bir hocaefendi(!) gelen… Yemlen-
meye devam eder… O sırada hocaefendi taşı atınca serçenin
ayağını kırar. Serçe Peygamber Süleyman’a şikâyete gider.
Çünkü o kuşdili bilir. Sorar serçeye: “Bu adamın gelişini duy-
madın mı?”, Serçe cevap verir: “Duydum!” Soru devam eder:
“Niçin kaçmadın? Demek ki suç sende, tedbirini almamışın!”
Serçenin cevabı hikmet dolu! “O sıradan bir adam değil ki, ho-
caefendi. Yoksa kaçardım, ama beni başındaki sarığı yanılt-
tı.”
Nitekim Taşköprülüzâde: “Demek ki; üstâdın, mualli-
min ilim yaymak çoğaltmaktan ziyade, amelini düzgün, işini
temiz ve dine uygun yapmağa itina etmesi lâzımdır.” Dedikten
sonra doktor örneği verir ve devam eder: “Bunun gibi insanlar
da, ilimle amel etmeyen bir âlim görürse, onun sözüne, ya ya-

240

landır derler yahut kendisi işlerinde bazı hile yolları biliyor, bu
şekilde kendisini kurtarır ise de, bizi men ediyor diye kötü zan-
da bulunur. Yahut onun için riyâ ve gösteriş yapıyor denir.”
Dedikten sonra bu görüşü destekleyen bazı Hadis-i Şerifleri
zikreder ve {Demek ki; günâh olan bir iş işleyen câhil bir
kimse, ancak o işin günâhını alır. Fakat âlim. Günah olan
bir işi işlerse, onun günâhını aldığı gibi, bu işi filân âlim
yapmıştır deyip kendine uyanların işlediği günâhları da
alır. Onun için Hazret-i Ali (kerremallahü vecheh) buyurmuş-
tur: “İki kişi benim belimi bükmüş kırmıştır.: Şeriatın emir ve
yasaklarını, şart ve edeblerini yapmakla vazifeli olup, bunları
bilmeyen câhiller; bir de şeriatın namus perdesini yırtan âlim-
ler” Yani ilmi ile amel etmeyen âlimler, bu hareketleri ile in-
sanları kendilerinden nefret ettirirler.} 455
Cenab-ı Hakk soruyor: “Ey o iyman edenler! Niçin
yapmıyacağınız şey'i söylersiniz?” 456 Ve arkasından gelen
Ayet-i Celileyi teennî ile, tefahhus ve tefekkür: “Yapmaya-
cağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük gazaba sebep
olur.” 457
Eğer siz hem “amel, imandan bir cüz değil!” hükmüne
göre önünüze geniş, rahat bir tatbikat, her türlü imkân ve hare-
ket alanı açarken; hem de “İman”ı , “amel”in sigortası, temina-
tı, isbattan müstağni delili, tezkiye, ibra vasıtası olarak istisma-
ra kalkarsanız; İslâm düşmanları da haklı olarak, sizin “amelî”
hatalarınızı doğrudan doğruya aidiyet iddia ettiğiniz “iman”a,
İslâma ciro eder… Yansıtır…Yani namazı, haccı, sakalı, her
türlü İslâmî pratikleri (İbadet, demiyorum) ahlakın, dürüstlü-
ğün, hayanın, zühdün bir sembolü şeklinde takdim ederek, ya-
455 Taşköprülzâde Ahmed Efendi. Mevzuat’ül Ulûm. Sedeleştiren: Mü min
Çevik. İstanbul. Üçdal Neşriyat. 2011. Sh. I / 76
456 Saf Suresi: 61/ 2
457 Saf Suresi: 61/ 3

241

rarlanmaya çalışırsanız, istismar ederseniz; sizin içinizin çirke-
fi, müşrikler nezdinde, imanınıza, muazzez ve müberra İslâma
sıçratılır, yansıtılır!... İslâmı temsil ve yaşama iddiası; muazzez
ve müberrâ dinimize yapılacak en büyük ihanettir… Evet! Her
Müslüman imanından emindir… İmanda, “İnşallah” yoktur…”
İman artmaz ve eksilmez……….. İmanda şüphe olmaz.” 458
İman tecezzî kabul etmez!... Fakat Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye
şuuruna sahip hiçbir Müslüman amelinden, ibadetinden emin
olamaz! “Ey iman edenler! Sakın şeytanın izinden gitmeyin.
Her kim şeytanın peşinden giderse bilsin ki o kendisinden hep
fena, çirkin ve meşrû olmayan şeyleri yapmasını ister. Eğer
Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, sizden hiçbiriniz as-
la temize çıkamazdı. Ancak Allah dilediğini temizleyip arındı-
rır. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.” 459
Biz çocukluğumuzdan beri çok şahit olmuşuzdur, dinî
ritüellerini koz olarak kullanan istismarcılara… Pazarlıkta ye-
min… “Daha abdestimle duruyorum!”, “Haccımın hayrını gör-
meyeyim” v.b. Aynıyla olmuş bir vak’a… Arkadaşlar bir inşaat
arıyorlar… Dev gibi bir binanın önünde duran, sakallı, ucb ve
kibir abidesi, gurur heykeli (vakar değil) hacı(!) olduğu her ha-
linden bar bar bağıran bir mahlûka soruyorlar: “Bu bina sizin
mi?” Cevap: “Hayır!”, Soru: “Peki! Kimin?” cevap: “Cenabı
Hakk’ın, biz bekçisiyiz”… Konuşmaya mecaliniz var mı? Bıra-
kıyoruz gâvur nizamı içinde yaşadığımızı… Muhtemelen arsa-
yı kat karşılığı aldınız. Şeriat-ı Garrâ’-i Muhammediyye muva-
cehesindeki yeri? İnşaat tam manasıyla bitmeden, “madumu”
satıyorsunuz, Şeriat-ı Garrâ’-i Muhammediyye muvacehesin-
deki yeri? İstisnanî bir akit olan “selem”i, konu ile ilgili Hadis-
i Şerif’in sebeb-i vüruduna bakmadan, onu ciddiye almadan,
458 İmam-ı A’zam. Beş Eseri, Ebu Hanife’nin Vasiyeti. Çev Mustafa Öz.
İstanbul. İFAV. 2011, sh. 65
459 Nur Suresi: 24 / 21

242

evet, hiç ciddiye almadan, genelleştirme hakkını nereden alı-
yorsunuz? Siz Şari’i misiniz? Ayrıca tam anlamıyla bitmemiş
bir binayı, taksitle satmak da “selem” değildir. Çünkü selem,
peşin para ile veresiye mal almak demektir. Bu durumda en bü-
yük facia borcu, borcla satıyorsuz? Deyni, deynle… Şeriat-ı
Garrâ’-i Muhammediyye muvacehesindeki yeri? Ayrıca garar
meselesi… Daha sayalım mı? Yeter mi? En iğrencide kanali-
zasyon içinde Şeriat-ı Garrâ’-i Muhammediyye’yi yaşama
iddiası?
Somut örneğimizi değerlendirirsek; kendine gel! Sen la-
ik bir T.C. vatandaşısın… Sen bir ticaret erbabısın… Sen bir
müteahhitsin… Sen, sen, sen! Tut ki memursun… Tut ki çiftçi-
sin… Tut ki hizmet sektöründe çalışıyorsun… Tut ki sanayici-
sin… Ne farkınız var birbirinizden? Ne farkımız var birbirimiz-
den?
Yeter artık! Şu nefsaniyetinizin farkına varın, bizim gi-
bi! Oportünist bir yaklaşımla, İslâmı PDR olarak kullanmayın!
İslâmı kullanmaya kalkan gafil! Unutma Hak Teâlâ Hazretleri
tecziye edicidir. İntikam alandır. Bak! Al-i İmran suresi: 3/4,
Mâide Suresi: 5/95, İbrâhim Suresi: 14/47, Secde Suresi:
32/22, Duhân suresi: 44/16, Zümer Suresi: 39/37. {Zikrettiği-
miz ayetlerden anlaşılacağı üzere Allah’ın “müntekim” ve “zû
intikam”sıfatları inkâr ve isyan edenlere yöneliktir. Allah kâfir-
leri, müşrikleri, münafıkları, mücrimleri, günah işleyenleri ce-
zalandırır.} 460 Küfür mahfuz kalmak şartı ile soruyoruz: İslâmı
PDR olarak kullanmaktan daha büyük cürûm var mıdır? Varsa
hangileri?
Pekiştirmek için bir daha tekraren; yukarı da müteahhit-
ler hakkında sorduğumuz soruları, sadece ticaret erbabına, çok
kazananlara değil, laik bir devletin vatandaşı olan, az kazansa
da herkese sorarız!... Memura, işçiye, işsize… Herkesin, ama
460 İsmail Karagöz. Esma-i Hüsna, Ankara, DİB. 2007. Sh. 349

243

herkesin, önce kendine sorması gerekir!... Nefsini hesaba çek-
mesi gerekir… Şüphesiz biz en başta kendimize soruyoruz…
Kendimizi hesaba çekiyoruz… Ondan sonra yansımaları (pro-
jection) tezahür ediyor… Biz kişiliğimizin Şeâir-i dîn-i
İslâm’a aykırı özelliklerini başkalarına yansıtıp, teselli bularak,
rahata ermiyoruz… Belki onların yükü de sırtımıza biniyor…
Ve halen laik, seküler bir “zeit geist”ın egemen olduğu
T.C.’nin, devlet memuru olan din görevlileri, teolog akademis-
yenleri ile; Hâtem-ül-enbiyâ Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in va-
risleri olan Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’nin hizmetkarlarını
ayıramıyoruz… Halen laik, seküler bir “zeit geist”ın egemen
olduğu T.C.’nde, bir şekilde bulaştığı dinle hobi olarak ilgisini
devam ettiren, sanat, ticaret erbabı, hizmet sektörü çalışanı ile;
Hâtem-ül-Enbiyâ Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in varisleri olan
Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’nin hizmetkarlarını ayıramıyor-
ruz!... İşte o zaman ortaya oksimoron (birbirine 180 derece zıt
kavramlar) kavramlar çıkıyor… Tüccar-hoca, memur veya
emekli memur-şeyh, muhasebeci-şeyh, ödüllü-şeyh, yabancı
istihbarat örgütlerinin avucunun içinde esir veya ikâmet eden
zavallı-kanaat önderi; kesret-i kelama, mübtela konuşan veya
yazan düşünür… Bütün bu olanlara hayret etme yeteneğini bile
yitirmiş, kesret-i kelamı tefekkür sanan, kurtuluş, diriliş
sayıklaması içinde, “Büyük Doğu”dan habersiz, etrafına bön
bön bakan, kandırılmaya müheyyâ Müslüman!
Diyanet İşleri Vakfı Kadın Kolları kurucusu ve eski
başkanı, gazeteci yazar, bir bayan, katıldığı programda soruları
yanıtladı.{"Kuran'da başörtüsünün karinesi ve müeyyidesi
yoktur" …. “Ateist ahlaklı, dindar ahlaksız olabilir"} 461 de-
di… Entellektüel seviyesi “çukur”, fikir çilesini tanımamış ve-
ya onunla kanlı bıçaklı düşman, en yumuşak niteleme ile küs,
461 http://www.internethaber.com/atesist-ahlakli,-dindar-ahlaksiz-olabilir-
611306h.htm

244

bu mahlûkları ciddiye almak büyük bir hata olur… Daha önce
de işaret ettiğimiz gibi, bu fikrî tipsizlere şu suali tevcih et-
mekten de kendimi alamıyorum: “Be hey gafil! Sübutû ve dela-
leti katî olan “had cezalar”ını pazarlıksız kabul ediyor musun?
Sübutû ve delaleti katî “kısas” ayetini kabul ediyor musun? Sü-
butû ve delaleti katî “miras” ayetini kabul ediyor musun? Tat-
bikatı katî “recmi” kabul ediyor musun? Kimsenin cinsî namu-
sunun bekçisi veya meraklısı değiliz, ama “fikir namusu”na sa-
hip kadın ve erkek, insanlara ne kadar muhtacız… Bu topraklar
bir Frideric Nietzsche çıkaramadı… Nietzsche’lere hasretiz!
Belki de Ebu Cehil’imiz, Âmir b. Hadramî’miz olsaydı; Ebû
Bekir’imiz, Ömer’imiz de olurdu!...??? “Kim onları benim ka-
dar inkâr edebilirse bir hamlede bulur ve kim onlara benim ka-
dar iman edebilirse bir daha kaybetmez. İnkârı da, imanı da
zayıf, iki ayaklı bir köpek soyu türedi.” 462 Aşağıdaki, Şanlı
Bedir’den alıntıyı ibretle, dikkatle mütalaâ et!
{Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Acaba Ebu Cehil ne yapıyor? Kim gidip bir bakar?”
buyurdu. Ebu Cehil’in ölüler arasında araştırılmasını emretti.
Bunun üzerine, Abdullah b. Mes’ud onu aramaya gitti ve bul-
du.
“Â! Ebu Cehil! Sensin hâ!” dedi ve onun sakalından
tuttu.
“Abdullah b. Mes'ud der ki:
Ben onu son dakikalarını yaşadığı sırada buldum ve ta-
nıdım, boynuna ayağımla bastım ve:
“Ey Allah düşmanı! Allah seni zelil ve hakîr kıldı, değil
mi?” dedim. O, “Allah beni ne ile zelil ve hakîr kıldı? Kavmi-
nin öldürdüğü adamdan, benden daha üstün kim var? Ey ko-
yun çobancığı! Sen çetin ve erişilmesi çok güç olan bir yere

462 Necip Fazıl Kısakürek. Para. İstanbul, b.d. yayınları. 1984, sh. 121

245

çıkmışsın! Sen onu bırak da, bana haber ver ki, bugün devran
kimindir?” dedi.
“Allah'ın ve Resûlullahındır!” dedim. 463
Kendisine “Seni öldüreceğim!” dediğim zaman, bana:
“Efendisini öldüren ilk köle sen değilsin! Benim için
en ağır gelen şey, beni senin çiftçilerin (Medinelilerin) öldü-
rüp Mutayyibîn’den veya Ahlâf’tan bir adamın öldürmüş
olmamasıdır!” dedi. Ebu Cehil’in yanında iyi bir kılıç vardı.
Benim yanımdaki kılıç ise, eski ve işe yaramaz bir kılıçtı. Ken-
di kılıcımla onun başını kesemeyince, elime Ebu Cehil'in kılıcı-
nı aldım. Kendisini kendi kılıcıyla öldürdükten sonra, Resûlul-
lah Aleyhisselamın yanma vardım:
“Ebu Cehil'i Öldürdüm!” dedim.
“Kendisinden başka ilah olmayan Allah aşkına, doğru
mu?” diyerek bana üç kere yemin ettirdi. Secdeye kapandı. Al-
lah’a hamd ü sena etti. “Allahü ekber!” diyerek tekbir getirdik-
ten sonra : “Hamd olsun O Allah’a ki, va’dini doğruladı, kulu-
na yardım etti. Toplanan toplulukları, tek başına hezimete uğ-
rattı” dedi.} 464
Evet! Bir Frideric Nietzsche’miz de yok! Bir Ebu Ce-
hil’imiz de yok! Bir sanat eseri düzeltilemez. O artık mental
varlık alanına aittir. Orada varlığını, ifade edildiği şekilde de-
vam ettirir… Fakat yaşadığımız evrensel süreci değerlendirerek
ben, Üstadımın yukardaki tesbiti yerine şu cümleyi teklif ede-
ceğim: “İnkârı da, imanı da belli olmayan, kendinin de, far-
kında olmadığı, bilemediği, iki ayaklı bir köpek soyu türe-
di!”
İslâmın bu kadar istismar edildiği bir ortamda, yukarda
aktardığım bayan gazetecinin laflarının tümüne itiraz edemiyo-
ruz… Hanefi mezhebine mensup bir Müslüman olarak, şüphe-

464 Mustafa Asım Köksal, İslam Tarihi, Işık yay.3-4: 344

246

siz, “dindar ahlaksız olabilir” yargısını kategorik olarak redede-
mem. Hatta bir Müslüman da ahlaksız olabilir, Ehl-i Sünnet
ve’l cemaat imanına göre… Fakat benim anlayamadığım,
“Ateist ahlaklı olabilir” yargısı… Ben bir türlü anlayamıyor-
rum, bir ateist nasıl “ahlak”lı olabilir? Felsefe tarihinin en mü-
kemmel etik (ahlak felsefesi) sistemi İmmanuel Kant’a ait-
tir.… Fakat ne kadar soğuk! Ne kadar insandan yalıtılmış… İn-
sansız bir ahlak felsefesi!... “Saf Pratik Aklın Temel Yasası”
başlığı altında “Öyle eyle ki, senin istemenin maksimi, hep ay-
nı zamanda genel bir yasa koymanın da ilkesi olarak geçerli
olabilsin.” 465 Fakat ben bu sistemi gerçekleştirebilecek, hayata
nakşedebilecek bir motivi halen anlayabilmiş değilim… Kant
da bu soruna cevap vermeye kalkışmadığına göre, galiba onda
da cevabı yok, bu sorunun!... Bütün felsefe sedece dilek ve te-
mennilerden ibarettir! Mi acaba?
Biz yarım asrı mütecaviz; felesefenin imitativ, muhay-
yel cennetlerinde, vadilerinde, dehlizlerinde, zindanlarında, la-
birentlerinde dolaştıktan sonra, Şeâir-i dîn-i İslâm hassasiyeti
ile yazılmış, merhum Akif’in şu mısralarında karar kıldık…
Önce bir Ayet-i Kerime alır merhum Akif: “Ey iman
edenler, Allah'tan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkup ge-
rektiği gibi sakının ve kesinlikle müslüman olarak can ve-
rin!” 466 Bu ayet mealinden sonra şu mısraları yazar:
Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın
Ne irfanın kalır te’siri kat’iyyen, ne vicdanın.
Hayat artık behîmîdir… Hayır ondan da alçaktır.
465 Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi. Çev. İonna Küçüradi v.d.
Ankara, 1980, sh. 35
466 Al-i İmran Suresi: 3 / 102

247

Ya hayvan bağlıdır fıtrate, insan hürr-i mutlaktır
………………………………………………………..
Olur cem’iyyet efradınca şahsî menfaat “ma’bud!”
Sorarsan kimse bilmez var mı” hak” namında bir
mevcut.
Biz tam da bu noktada Allah’tan korkmak mı lâzım?
Yoksa sevmek mi? gibi bir yeniyetme (adollescense) dönemi
tartışmasına girmeyeceğiz. İnsanlığın gelişim sürecindeki bu
dönemini tahfif veya tahkir değilde, problemlerini, “çalkantılı”
özelliğini ima bakımından işaret ediyorum!... Merhum Üs-
tad’ımın bir beytinde bu soruya cevap nasıl kristalize olur, bir
nükleer anlam bombası kılığında:
Aşk korkuya peçedir, korku da aşka perde,
Allah’tan nasıl korkmaz, insan onu sever de?
Kafalar bir anaforun içinde… Kafalar bir girdabın için-
de… Kafaların içinde bir anafor… Kafaların içinde bir gir-
dap!... Türbülans! Tsunami! Tefekkürden mahrum, çileden
nasibini almamış kesret-i kelam çukuru içinde patinaj!... Daha
önce yukarda zikrettiğimiz, paragrafı bir daha tekrar etme ihti-
yacındayım: {Ve halen laik, seküler bir zeit geist’ın egemen ol-
duğu T.C.’nin devlet memuru olan din görevlileri, teolog aka-
demisyenleri ile; Hâtem-ül-enbiyâ Sallallahü Aleyhi ve Sel-
lem’in varisleri olan Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’nin hizmet-
karlarını ayıramıyoruz… Halen laik, seküler bir zeit geist’ın
egemen olduğu, T.C.’nde, bir şekilde bulaştığı dinle hobi ola-
rak ilgisini devam ettiren; sanat, ticaret erbabı, hizmet sektörü
çalışanı ile; Hâtem-ül-enbiyâ Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in
varisleri olan Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’nin hizmetkarlarını
ayıramıyoruz!... İşte o zaman ortaya oksimoron (birbirine 180
derece zıt kavramlar) çıkıyor… Tüccar-hoca, memur veya

248

emekli memur-şeyh, muhasebeci-şeyh, ödüllü-şeyh, yabancı
istihbarat örgütlerinin avucunun içinde esir veya ikâmet eden
zavallı kanaat önderi; kesret-i kelama mübtela konuşan ve
yazan-düşünür… Bütün bu olanlara hayret etme yeteneğini bile
yitirmiş, kesret-i kelamı tefekkür sanan, kurtuluş, diriliş
sayıklaması içinde, “Büyük Doğu”dan habersiz, etrafına bön
bön bakan, kandırıl-maya müheyyâ (sözde?) Müslüman!}
İnsanlar, niçin, Temel İlkelerini hassasiyetle muha-
faza iddiası içinde iken, onlara aykırı, ikincil konularda
köklü bazı operasyonlar, değişiklikler yapmak isterler? Ba-
zı tatbikatları incelemek, bizim için çok öğretici sonuçlar vere-
bilir… Luther’ı hazırlayan şartlar, Luther, reform ve sonuç-
ları… Aynı şekilde Çarlık Rusya’sında 1917 Ekim’inde ger-
çekleşen, Marx’izmin, Leninist modeli olan devrim, niçin daha
birkaç yıl sonra (Rusya Komünist Partisi’nin 10. Kongresi’nde
21 Mart 1921’de Lenin tarafından açıklandı) temel ilkelerde
sapma göstererek NEP’i (Novaya Ekonomiçeskaya Politika-
Yeni Ekonomik Politika) devreye sokmak zorunda kaldı? Te-
mel ilkeler üzerinde yapılan, her türlü, her derecedeki değişik-
lik ve reform bir oportünizm midir? Veya temel ilkelerin tayin
ettiği kurallar dahilindeki her değişim talebi bir oportünizm mi-
dir? Bu ve benzeri sorular çok geniş ve derin araştırmalar ge-
rektirir. Fakat biz çok kapsamlı böyle bir konuya girmeden, da-
ha kısa bazı tesbitler yapmaya çalışacağız.
İnsanlığın her türlü olumlu veya olumsuz müktesebâtın-
dan (kazanılmış anlamında değil, ‘elde edilmiş’ anlamında kul-
lanıyorum ) soyutlanmış devirleri tahayyül edelim. O insan da;
bırakalım metafizik katmanlarındaki, derinliklerindeki oluşum-
ları, hesaplaşmaları bir tarafa, günlük hayatında birçok olaylar-
la karşılaşıyordu, hayatını değiştiriyor ve değişiyordu. Yeni av-
lanma usûlleri, yeni aletler icad ediyordu… Hayvanları avla-
mak için taşlara, değneklere yeni şekiller veriyordu, daha kulla-

249

nışlı hale getiriyordu, cilalıyor, teknolojik bir değişim içinde
idi. Mevsim değişiklerine göre, yeme, içme, barınma, kısacası
bütün yaşantısı değişim için zorluyordu… Yaşadığı tabiatın gü-
zelliği, avlanırken rastladığı bir şelale, kır çiçekleri (zaten her
yer kır, her çiçek kır çiçeği) kuşların cıvıltısı, her gün ve her
mevsim değişik bir estetik coşu ilham ediyordu….
Herkesin kesret-i kelama müptelâ olduğu zamanımız-
da, o günleri muhayyilenize havale ediyorum… Farkında ol-
madan içinde yaşadığımız hayatı “zamanımız” olarak niteler-
ken; o çok çok eskiyi “günler” olarak ifade ettim… Galiba bu
içinde bulunduğumuz, yaşadığımız, cârî hayattan firar ve o çok
çok eski günlere sığınma ihtiyacını dile getiriyor… Sanki o
günler ana kucağı kadar sıcakmış gibi geliyor… İlk feryadımız
ana rahminden kovulmakla başlamıyor mu? Bu noktada bütün
mantık fakültelerimi kilitliyorum… “İnsan hayal ettiği müddet-
çe yaşar!” İnsanoğlu kendisinin incir ağacını kesti… Çok in-
dirgemeci bir mantıkla ele aldığımız bu örnek üzerinde dü-
şünülürse, ulaştırmak istediğimiz mesaj; değişen dünya
içinde insan değişmeye ve değiştirmeye mahkûm!...
Elmalılı merhum ne kadar veciz ifade eder bu değişim
gerçeğini: {İnsanlık bekayı büyük bir zevk bilmekle beraber te-
ceddüdden lezzetyâb olur. Fakat sevilen yenilik memâtın yeni-
liği değil, hayatın yeniliğidir. Lebid:
Likülli cedidin lezzetün gayre inni
Vecedtü cedidel mevti gayri lezizin
beytiyle “Her yeninin bir tadı var, fakat ben mevtin yenisini
tatsız buldum.” diye büyük ve basit bir hakikat söylemiştir. İn-
sanda meyl-i teceddüd, bir taraftan ruhun temâyülâtındaki nâ-
mütenâhîlikten, bir taraftan da hayat-ı hâdisin teceddüd-i şu’ûn
zımnında beka-pezîr olmasından münba’istir. Beka içinde te-

250

ceddüd, teceddüd içinde beka; işte nefsin aradığı budur. Vic-
dân-ı nefsînin asıl zevki bundandır ve bunun içindir ki bekaya
nâzır olan hissin cihet-i vahdetine merbuttur. Yoksa ale’l-ıtlak
hubb-i teceddüdün bir manası yoktur. } 467
Yani [İnsanlık, bekâyı büyük bir zevk bilmekle beraber,
yenilikten lezzet alır. Fakat, sevilen yenilik ölümün yeniliği de-
ğil, hayatın yeniliğidir. Lebid:
Likülli cedidin lezzetün gayre inni
Vecedtü cedidel mevti gayri lezizin. beytiyle,
“Her yeninin bir tadı vardır, fakat ben ölünün yenisini tatsız
buldum.” diye büyük ve basit bir hakikat söylemiştir. İnsanda
yeniliğe meyil, bir taraftan, ruhun temayüllerindeki sonsuzluk-
tan, diğer taraftan da, her gün oluşan hayatın, hâdiselerin yeni-
likleri içinde devam edip gitmesinden dolayıdır. Beka içinde
yenilenme, yenilenme içinde beka, işte nefsin aradığı budur.
Nefsî vicdanın asıl zevki bundandır. Ve bunun içindir ki, beka-
ya dönük akıl ile, yeniliğe dönük hissin birleşmesine bağlı ka-
lır. Yoksa herhangi bir yenilik sevgisinin manası yoktur.] 468
Yani insanoğlu; sığamadığı şimdinin bezginliği, yılgın-
lığı, sıkkınlığı, usancı ve dolduramayacağı yarının hasreti ile
yaşıyor. “Bengi”liğin hasreti veya asıl Nietzsche’nin de bula-
madığı Bengi Dönüş… Aldığı ve uyguladığı kararlarında neda-
metsiz bir hayat… Pişmanlığın olmadığı bir hayat!... Keşkesiz
bir hayat… Sonsuz bilgelik… Düpedüz, en mütevazı ifade ile
“tanrısallıktan” pay almak istiyor insanoğlu…
Tanrı olmak isteyenler ayrı… Tanrıları da; sahte tevazû
perdesi altında, ihtiraslarına gem vurabilenler arasında ara! Bu
tiplerin, zaman zaman kişiliklerinin fay hatlarının, irade dışı
467Elmalılı M. Hamdi Yazır. Meşrutiyetten Cumhuriyete Makaleler.
İstanbul, Klasik yay. , 2011, sh. 394
468 Paul Janet-Gabrıel Séaılles. Metâlib ve Mezâhib, çev. Elmalı’lı M.
Hamdi Yazır, İstanbul, Eser Neşriyat, 1978, sh. XLVII

251

çarpışmalarından ortaya çıkan zehirli gaz sızıntılarına dikkat et!
Sen de keşfedebilirsin, bu paranoyakları! Daha o anı yaşıyor
gibiyim… Karaköy’den, Tünel’e doğru giderken, hafif, ironik
tebessübümü ile “Ali! Merak ediyorum, ben olmasaydım, bu
dünya döner miydi?” diyen Necip Fazıl’ın bu tavrını, Külli ira-
de karşısındaki, Allahü Zü-l-celâl Hazretleri’nin huzurunda,
kul acziyetini iliklerine kadar idrakle birlikte, sadece diğer fani-
lerden farklılık şuurunun bir ifadesi olarak, algılıyorum… Dik-
kat! Biz Necip Fazıl’ın her sözünde, her hareketinde bir “hik-
met” aramıyoruz! Biz sadece, bir dâhinin, dehasının tezahürle-
rini anlamaya, yorumlamaya çalışıyoruz… Evet! Necip Fazıl
İslâmî ölçülere göre, sıradan bir mümin, fakat bir dahi idi!
Evet, O, bilişsel (cognitive) bakımdan bir dahi (prodigy, geni-
us) idi…Hiç kimseyi şahsı ile kaim bir davaya davet etmeyen
Necip Fazıl: “Mezarımda ilahi ve ulvi isim ve sıfatlardan ve
benim beşeri ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulun-
mayacak... Mevlid de istemem!... Onu, uhrevi rüşvet vasıta-
sı yapanlara bırakınız! Sadece Kur'an.....……. Beni de Al-
lah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım
sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!” 469
Diyordu… Şu ifadenin bir noktasında bile riya olmadığına ina-
nıyorum!Sanki rahmetli Üstad benim şahitliğime muhtacmış
gibi!… Biz de el çabukluğu ile kendimize bir pay çıkardık!
Bu insanlar çocuk gibidir!... Yalan, riya bilmezler! De-
rinliğine, sonsuz katmanlara sahip dehalarının; dışa doğru, sa-
dece bir yüzleri vardır… Bu insanların ruhları maskesizdir
(persona)! Her zaman ruhları çırılçıplaktır… Makyajsız bir
ruh! Yine sahteleri mahfuz kalmak şartıyla, gerçek introspeksi-
yon (içebakış) da insanın DNA’larına kadar soyunması, ruhen
anadan uryân kalması değil midir? Veya belki de üzeri kapan-
469 Necip Fazıl Kısakürek, Esselâm, (Vasiyet), İstanbul, b.d. yayınları,
1973, sh. 139

252

ması mümkün olmayan, cılk bir yara gibi? Her hareketleri hâ-
lisdir, katışıksızdır, saftır… Sen sahteliği, sahtekârlığı, meslek-
leri riya olan o “efendi”lerinin arasında ara! Mebzul miktarda
bulursun! Sen o sahteliği kişilik ve fikri bakımdan kısır olanla-
rın arasında ara!... Yakın tarihtekileri arıyorsan, Turgut Özal’ın
cenazesine katılanlara bak! En başta da cenaze namazını kıldı-
randa… Sen riyayı Özal’ın namazını kıldırmayı meslekî bir ka-
riyer vasıtası olarak görenlerde ara! Turgut Özal, bu adamların
hepsinin ortak paydası idi!... Hepsi kendini onda buluyordu!...
Gönüllerini işgal etmiş, imrendikleri ve özlemini duydukları,
masivanın müheykel sembolü olarak görüyorlardı! Kula kul
olan gafiller!
İşte insan! Resmetmeye çalıştığımız gibi bir varlık!...
Hem ebedî, câvidânî, değişmeyenin, sonsuz olanın iştiyakı ile
yanıyor… Hem de değişenin, solanın, pörsüyenin, eskiyenin,
ârızînin ihtirası içinde… Şüphesiz bu durum onun varlık yapı-
sından kaynaklanan, ontolojik (fikren tecavüz edilip, çarpık do-
ğan, cami kapısına terkedilmiş veya bazılarınca evlat edinilmiş
felsefe terminolojisine ait bu kavramları kullanmaktan kaçını-
yorum, ama bazen de mecbur kalıyorum!... Nedense bu tecavüz
zanlılarının kadın-erkek daha çok dinciler arasında olduğunu
düşünüyorum) bir özellik! Bütün mesele insanın bu özellikleri-
nin tedib edilmesi ve hudutlarının çizilmesi… Ebedilik? Beka?
Cavid? Ama sınırları?
Birinci olarak bir devletin, başka bir devleti savaşta fiili
olarak yenmesi ve fiziki olarak işgali durumunu ele alırsak;
mağlup olan devlet tebası genel olarak oportünist bir yaklaşımı
benimsemektedir. Bu yaklaşım bazen zorlama ile bazen zorla-
maya gerek kalmadan kendiliğinden veya her iki yöntemin bir-
likte kullanılaması ile gerçekleşebilir. Yani hem mekanik, hem
de organik kültür değişmesi birlikte olabilir.

253

İbni Haldun (1334-1406), “Yenilmiş kavimlerin giyim
ve kuşam, mezhep, diyanet ve başkaca hal ve itiyadlarında
kendilerini yenen kavim ve hükümdarları örnek edinmele-
rine dair.” diye bir fasıl açar. Mağlup olanların, galipleri
örnek almalarının sebeblerini şöyle açıklar: “Nefis ve kalb
daima kendi kavimlerine galebe çalmış ve kendi kavmine bo-
yun eğdirmiş olanların olgunluk ve üstünlüklerine inanır. Bu
da kendisine galebe çalanı ululamak, kalbinde yerleşmiş
veyahut kendisinin ona boyun eğmesinin tabiî sebeplerden
olmayarak kendisini yenen kimsenin kemal ve fazilet sahibi
olmasından ileri gelmiş olduğu inanında olmasından ve bu
hususta yanılmasından ileri gelir. Yenilen kimse bu hususta
yanlış fikre kapılarak, buna inandıktan sonra, bütün iş ve hare-
ketlerinde kendisini yeneni örnek edinir ve ona benzemeye ça-
lışır. Yahut kendisine üstün gelen kimsenin galebesinin asabiy-
yetten, şecaat ve kuvvetten ileri gelmeden onun alıştığı âdet,
mezhep ve mesleğinden ileri geldiği vehmine kapılır, bunu da
galebesinin sebepleri ile karıştırır. Yenilgiye uğrayanın bu ka-
rıştırması bundan önceki karıştırması kabilindendir. İşte bu gi-
bi sebeplerden dolayı yenilgiye uğrayan kimse giyim ve
kuşam, hayvana binmek, silâhlanmak ve bütün diğer hal
ve işlerinde kendisini yeneni örnek edinir. Oğulların
babalarına benzemeleri hususundaki hallerine dikkat eder isen,
oğulların daima babalarını kendilerine örnek edinmekte
olduğunu görür-sün. Bu da oğulların babalarının olgunluk ve
üstünlülerine inanmalarından ileri gelmesidir. Bütün etraf ve
ülkelere baktığında, ahalisinin giyim ve kuşamlarında
çoğunlukla, kendilerini koruyanların ve hükümetaskerinin
giyim ve kuşamını kendilerine örnek edinmiş olduklarını
görürsün. Çünkü onlar kendilerini yenmişlerdir. Bir kavim
diğer bir kavimle komşu olup, o kavim komşusu olan diğer
kavimden üstün ise, büyük bir ölçüde üstün olan kavme

254

benzeme ve o kavmi kendilerine örnek etme hali görülür. O
kavmin hali ve âdeti onlara sirayet etmektedir.” Dedikten sonra
çok üzücü bir örnek verir: {Bu hal çağımızda Endülüs’te de
gözükmektedir. Bu ülkedeki Müslümanlar kendilerine galebe
çalmakta olan Gal'leri kendileri için örnek edinmekteler, giyim
ve kuşamları, birçok âdet ve halleri itibariyle onlara benzemeye
çalışırlar, onlar gibi duvarlarına ve su havuzlarının ve
evlerinin duvarları-na resim ve heykeller çizerler ve korlar,
bunları gören bu halle-rin istilâ belgesi olduğunu hikmet gözü
ile görebilirler. Hü-küm ve iş Tanrının elindedir. Bu halleri
gören:"Halk hüküm-darın dinindedir"sözünün manasını
anlar. Çünkü bunlar, bu kabilden olan şeylerdir. Hükümdar
idaresi altında bulunanlar-dan üstündür; tebaa, çocukların
babaları ve öğrencilerin öğret-menleri hakkındaki inanları gibi,
hükümdarlarında olgunluk ve üstünlükler bulunduğuna
inanırlar. Tanrı hikmet ve bilgi sahi-bidir, başarı her eksiklikten
uzak olan Yüce Tanrının yardımıy-ledir.} 470
Kuşkusuz bu örnekte olduğu gibi fiziki işgalden etkilen-
me –Endülüs’le ilgili genelleme yapmasak da- ve fakat asıl fe-
cisi genel olarak düşününce bu fiili etkinin düşünsel planda iç-
selleştirilerek, fikrî kılıflar uydurma gayretine girilmesi ve ar-
kasından gelen oportünizm… Zaten galiplerin, mağlubların ru-
hunda yarattığı travma; onları görsel, sözsel, mekanik her türlü
tecavüze ve müdaheleye müsait hale getiriyor… De facto ga-
liblere bazı haklar veriliyor mağlublar tarafından… Birinci ola-
rak görsel etki bakımından işgalciler, ihtişamla sokaklarda boy
göstermeye başlıyorlar ve telkine açık hale gelmiş mağluplar
etki altında kalıyorlar… Mağlupların üst sınıf temsilcileri
“söz”le istenen kıvama getiriliyor… Bunlarla birlikte, soylu

470 İbni Haldun. Mukaddime-I, çev. Zakir Kadirî Ugan, İstanbul, MEB,
1968, sh. 374

255

davranış ve direniş gösterme ihtimali olanlar, görsel, sözsel ve
mekanik müdahaleye muhatab olurlar…
Bütün bu sezdirmeye çalıştıklarımızı, şu anekdot hari-
kulâde bir biçimde ifade ediyor: M.Ö. 18 Temmuz 387 yılında
Gallerin komutunı Brennus komutasında Keltler Roma ordusu-
nu mağlup ederek dağıtmışlardır. “Galipler süratle ilerleyerek,
daha önce boşaltılmış olan Roma’ya girmiş ve her tarafı yakıp
yıkmış, yağma etmişlerdir. Yalnız sıkıca tahkim edilmiş ve
yüksek memurların sığınmış olduğu Kapitol alınamamış, fakat
iç kale ve Juppiter mabedi zarar görmüştür.” 471 Bu durumda
Romalılar, şehri boşaltıp gitmeleri karşılığında Gallerle 500 ki-
lo altına anlaşmışlardır. Tartı yapılırken Galler tartıda hile ya-
parak fazla altın almaya başlamışlar. Bu durum Romalılar tara-
fından şikâyet konusu yapılmış ve Gallerin komutanı Brennus’-
un kulağına gitmiştir. Bunun üzerine komutan gelmiş: {Altının
tartıldığı terazide muvazene sağlandıktan sonra Gallerin ku-
mandanı Brennus daha fazla altın alabilmek için, kılıcını terazi-
nin dirhemler bulunan kefesine koymuştur ve Roma’nın mua-
hede şartlarına uymayan bu tutum karşısındaki şikâyetini Vae
Victis, “yazık mağluplara”. (Şu tür tercümeler de var: Veyl
mağluplara, Yazıklar olsun mağluplara, kaybedenlerin vay
haline. A.B.) sözleriyle red etmiştir.} 472
İslâm hâkimiyetinin Endülüs’teki son temsilcisi Gırnata
Benî Ahmer Emirliği’dir (1238-1492) Bu emirlik bir yandan
Hıristiyan düşmanlarla uğraşırken, diğer yandan taht üstünde
odaklanan iç karışıklıklarla uğraşıyordu. {Son sultanlardan
Ebü’l-Hasan Ali b. Sa’d döneminde (1464-1482) esasen küçük
olan ülke fiilen üçe bölündü ve kardeşi Muhammed ez-Zagal
Maleka’da, oğlu Ebû Abdullah Muhammed b. Ali es-Sagîr de
471 Sabahat Atlan. Roma Tarihi’nin Ana Hatları. İstanbul, İ.Ü. Ed. Fak.
1970, sh. 39
472 A.g.e. sh. 40

256

Vadiaş’ta bağımsızlığını ilan etti. Ebû Abdullah daha sonra, ba-
basına karşı vergi oranlarını aşırı derecede yükseltmesi ve son
yıllarda özel hayatında aşırı hatalar yapması sebebiyle kızgın
olan Gırnatalıların desteğini alarak tahta geçti. Bu sırada Kas-
tilya Kraliçesi İsabella ile evlenerek İspanya birliğini kurmuş
olan Arogan Kralı Ferdinand, Nasrîlerin içine sürüklendikleri
bu istikrarsız ortamı fırsat bilip Ebû Abdullah’tan Gırnata’yı
derhal teslim etmesini istedi; bu isteği reddedilince de şehri ku-
şatma altına aldı. Altı ay sonra Müslümanlar arasında bulaşıcı
hastalıklarla erzak sıkıntısı baş gösterdi ve bu durum müdafile-
rin direnme gücünü kırdı. Bunun üzerine halkın canına, malına
ve dinine dokunulmaması şartı ile şehrin teslimine karar veril-
di; 2 Ocak 1492’de Hıristiyan kuvvetleri Gırnata’ya girdi. Böy-
lece Endülüs’ün fethinden itibaren en uzun süre İslâm hakimi-
yetinde kalma özelliğine sahip bulunan Gırnata şehri elden çık-
mış ve İspanya’da İslâm hâkimiyeti sona ermiş oldu………….
Ancak Hıristiyan idareciler bu taahhütleri 1497 yılından itiba-
ren tanımazlıktan geldiler………… Toledo piskoposu F. Xi-
menez de Cisneros, kral ve kraliçenin de onayını alarak Müslü-
man halkı zorla Hıristiyanlaştırmaya yönelik faaliyetlerini baş-
lattı. Önce para ve makam vaad ederek Müslüman liderlerini ve
fakihleri Hıristiyanlığa çekmeye çalıştı. Bu taktik başarılı ol-
mayınca Halkın İslâm’la alakalı bilgi kaynaklarını kurutmak
için Arapça dinî eserleri toplatıp yaktırdı. Hıristiyanlığa girme-
mekte direnen Müslümanları dirençleri kırılıncaya kadar zinda-
na attırdı ve en ağır işkencelere maruz bıraktı 473 …………..} 474
Çok ibret alınması gereken bu satırları ve mütemmim
bilgiyi aldıktan sonra, Mehmet Akif merhumu hatırlamadan
geçemiyoruz:
473 Mütemmim bilgi için: Lucette Valensı, Avrupa’da Müslümanlar, Çev.
Alp Tümertekin, İstanbul, T.iş B. 2015
474 Mehmet Özdemir. TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1996, sh. 14 / 53

257

“Endülüs tacı elinden alınan bahtı kara
"Savuşurken o güzel mülkü verip ağyara
"Tırmanır bir tepenin üstüne etrafa bakar
"Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar
"Başlar ağlatmaya biçareyi hüngür hüngür"
Karşıdan valide sultan bunu pek haklı görür
"Derki: çarpışmadın erkek gibi düşmanlarla,
"Şimdi hiç yoksa kadınlar gibi olsun ağla!..”  475
………..Veyl mağluplara!....
Tarih boyunca daha birçok örneğini verebileceğimiz
gibi, savaşlarda galip gelenlerin hayat tarzı, mağluplar ta-
rafından taklid edilmiştir.
Bizim için çok daha önemli olan meselenin, uygarlık
boyutunu ele alarak, biraz daha derinleşmek istiyoruz bu
konuda. İster organik teoriyi kabul edelim, isterse etmeyelim,
dıştan mütevâzı bir bakışla gördüğümüz: uygarlıklar, doğuyor,
yükseliyor ve çöküyor… Bir uygarlık nasıl doğar? Nasıl yükse-
lir? Niçin çöker? Azîm sorular!... Arnold J. Toynbee (1889-
1975) yirmi altı uygarlıktan bahseder 476 … Biz meselenin derin-
liğini ihmal ederek, yine bu soruları kuşbakışı ele alalım.
Sürekli oluşum ve değişim içinde bulunan; organik,
inorganik, kültürel çevre içinde, bir uygarlık, çok karmaşık et-
kenler içinde doğuyor… Bir süre zamana ve mekâna egemen
oluyor… Bir hayat tarzı olarak… Bir teknoloji olarak… Belirli
bir çevreyi etkiliyor… Değiştiriyor ve değişiyor! Bu kıvamı ya-
kalayıp, devam ettirebildiği sürece, hâkimiyeti devam ediyor…
Fakat hem kendi konsepti sonucu ortaya çıkan yeni durumları,
475 Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Ankara, TOBB yayınları, tarihsiz, sh. 744
476 Pıtırim A. Sorakin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, çev. Mete
Tuncay, Ankara, Bilgi yayınevi. 1972. Sh.109

258

hem de zaman içinde ortaya çıkan değişimin dinamiklerini,
kendi temel ilkeleri doğrultusunda takip edip, kendi rengine
boyayamadığında, zamana ve mekana hakimiyetini kaybetme-
ye, kendini tekrar etmeye başlıyorsa, çiçeklenme dönemi yavaş
yavaş solmaya yüz tutuyor ve söz konusu uygarlığın sonbaharı
başlıyor!... Muhtemelen bu çöküşün başlangıcı, yanında neş vü
nema bulmaya başlayan başka bir uygarlığın doğumu ile eş za-
manlıdır… Yalnız kanaatimizce bir uygarlık, yanıbaşında
başka birinin doğması ile değil; kendisinin hayatiyetinin za-
yıflaması ile sonbahar evresine girer…
Nitekim biz yıllarca bir insanın kemiğinin, dışarıdan bir
darbeye maruz kalması ile kırıldığını sanırdık… “Dedemin ma-
saya çarpan ayağı kırıldı ve yere düştü…” Veya bir adam dede-
me çarpmış, ayağı kırıldığı için yere düşmüş gibi… Bunlar yıl-
lardır bizim için kuşku duyulmayacak gerçeklik yargıları idi…
Hâlbuki şimdi öğreniyoruz ki, bu bilgiler tıbbî bakımdan
yanlışmış… Bazı insanlarda veya bazı ihtiyarlarda kemik o
kadar zayıflarmış ki, önce kırılır, o insan ondan sonra
düşermiş… Yani bir uygarlığın çöküşünün emarelerini, zaman
içinde kendini tekraralamasını sadece dış etkilere bağlamak
sağlıklı bir yaklaşım değildir ve fikir soylusu insanlara yakış-
maz… Daha doğrusu fikrî asalet sahibi çilekeş gerçek aydın-
lar böyle bir sebebin arkasına sığınmaya tenezzül etmezler!...
Bir uygarlık yükseliyor diye, yanındaki başka bir uygarlık yı-
kılmaz… Kuşkusuz dış etkenler de vardır bir uygarlığın yıkıl-
masında, ama tümüyle sorumluluğu başkasına yüklemek, ava-
ma özgü bir yansıtma (projection) mekanizmasıdır… Bırakın
sürü sahte sebeblerle oyalansın! Ona yakışan odur! Çilekeş bir
aydına yakışan, görünüşün arkasındaki sebebleri bulmaya
çalışmaktır…
Ortalığı tam manasıyla, İslâm sandırılan; mistik, metafi-
zik, okültik bir ethos kapladı… Bu iğrenç lâşe kokusu bizi bo-

259

ğacak, nefes alamıyoruz… İslâm adına olmasa bu kadar rahat-
sız olmayız… Nitekim “görünüşün arkasındaki sebebler”
ifadesini kullanınca hemen şüpheye düştüm ve açıklama ihtiya-
cı hissettim… “Bir teselli ver, ne olur?” fazında, aldanmak için
aportta bekleyip, yerlerde yuvarlanan zavallılar, buradan mis-
tik, metafizik, okültik bir anlam ümidine kapılabilirler… Hâl-
buki çok basit… Ortada bir fenomen var, tarihsel bir uygarlık
süreci… Avam bu fenomeni kendine gösterilen şekilde görür…
Daha doğrusu birileri görmüştür, sürü o görüleni görür… Daha
da doğrusu avam kendine gösterileni görür… Hâlbuki biraz
okuyan-araştıran, düşünen bir insan, kendi gözü ve aklı ile bilgi
edinir, insanî yetenekleri ile değerlendirir… Yani görüleni gör-
mez… Görülmek isteneni görmez… Gerçekleri görmeye çalı-
şır… Gerçekler ise; tanrılaştırılan bir üçkâğıtçının dudakların-
da, gazetelerin sayfalarında, televizyonların ekranlarında değil-
dir… Demek ki; asla mistik, metafizik bir anlam kasdetmiyo-
rum!... Sadece bilgisel, toplumsal, düşünsel, fikrî derinliği işa-
ret etmek istiyorum! Sadece fikir çilesi, ima etmek istediğim!...
Yani bir uygarlık yaratıcı özelliğini kaybedince kendini
tekrar etmeye başlar. Bunalım ağırlaşırken; doğmaya namzet
yeni uygarlığın ürettiği hayat nizamı, içinde bulunduğu şartlara
göre belirli bir zamana ve mekâna egemen oluyor ve “Yükse-
len Değer” haline geliyor… Zeit Geist… Zamanın Egemen De-
ğerleri… Zamanın Kültürü… Veya Kültür Dünyası… Zamanın
ruhu yanlış bir tercüme. İşte asıl serancam ondan sonra başlı-
yor… Bir takım ıslahat veya yenilenme hamlelerinden, çır-
pınmalarından sonra mağlup uygarlık “Yükselen Değer”
haline gelen, yeni uygarlığın dışında bir yaşama biçimi ola-
mayacağına, bir sistem olamayacağına inanmaya başlı-
yor… Ve mağlup uygarlığın kendi değerleri yavaş yavaş eprir-
ken, yıpranırken; galip uygarlığın değerleri boşluğu doldurma-
ya başlıyor… Mağlub uygarlığa mensubiyetin sebeb olduğu

260

panikle, bireylerde ve toplumda oportünizm başlıyor ve hızla
yayılıyor… Yeni oluşturulan Yükselen Değerlere yüklenen
olumlu anlamlar mistifike edilerek kutsallaştırılırken; mağlup
uygarlığın değerleri desacramantasyona (kutsaldan arınmaya)
tabi tutularak, yerin dibine batırılıyor… Eski değerler, batan
geminin yükleri, herkes onlardan kurtulmaya çalışıyor… Artık
ruhlarda meydana gelen travma, doğrudan kişilikte bir çarpıl-
maya, o da köklü bir oportünizme sebeb oluyor… Asıl tahri-
bat itikad üzerinde! İman üzerinde! Başta işaret etmeye ça-
lıştık, unutmayalım!
Soyut tesbitlerimizi, sınırlandırarak Osmanlı İmparator-
luğu özelinde değerlendirirsek, daha sağlıklı sonuçlar elde ede-
biliriz. İslâm medeniyetini esas ve ölçü olarak alan Osmanlı şiir
gibi bir nizam kuruyor… Osmanlı tartışmasız; bütün hata, ek-
siklik ve yanlışlarına rağmen Şer’î bir devlet… Osmanlı hak-
kındaki şer’î-örfî tartışmasının ideolojik olduğu kanaatinde-
yiz… Örfî tezini savunanların da, kendi içinde çelişkileri oldu-
ğu eserlerinin tetkikinden açıkça anlaşılabilir.… Örnek; Ömer
Lütfi Barkan, Halil İnalcık… Burada tartışmaya girmeyeceğim
ama; usül-ü fıkıhtaki aslî delilleri, ferî delilleri anlamaya, kav-
ramaya çalışırsanız bize hak verirsiniz! Klişelerle, düşündüğü-
müzü sanmayalım, sloganlara esir olmayalım… Evet, Osmanlı,
Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyyeye göre inşâ edilmeye çalışılmış;
fakat mensup olduğu medeniyetin emirlerini, temel gereklerini
yerine getirmediği için yavaş yavaş, farkına varamadan, zama-
nın dışında yaşamaya başlıyor… Tarihi geçmişte bırakamıyor,
“tarih içinde” yaşamaya devam ediyor… Kendisi “tarih” olu-
yor… Osmanlı için tarih olup bitmiş, yaşanmış, muhasebesi ya-
pılması gereken, Temel Umdelere uygun, olumlu yanlarının
alınması; olumsuzlukların elenmesi zarurî olan bir mental alan
değil, tekrar edilmesi gereken bir gerçeklik! Kendilerine yakış-

261

tırdıkları sıfatlardan biri: Devlet-i aliyye Ebedi’üd-
devamın… 477
Şimdi hayal edelim: İndirgemeci bir mantıkla, Osmanlı-
nın kendi şartlarından doğan, kendinin inşâ ettiği parametreleri
dışındaki unsurları donduralım… Bir dünya… Sadece Osman-
lı… Başka devletler yok! Başka uygarlıklar yok! Galiba Os-
manlı sonsuza kadar yaşardı… Atâlet prensibi… O zaman Os-
manlıyı dış unsurlar mı yıktı? Hayır, işte bizim savaştığımız bu
zihniyet!... Defalarca tekrarladığımız gibi, siz İslâmî zihniyetin
billurlaşmış, kristalize olmuş hali olan Mecelle’nin 13. Madde-
sine pazarlıksız iman edip; 39. Maddeyi gerçekleştirmenin ge-
rek şart olduğu şuuru içinde olmazsanız, bu kaçınılması müm-
kün olmayan sona mahkûm olursunuz! Bu Nasrettin Hoca mer-
humun fıkrasına benzemez…Adam ağacı buduyor…. Dalın
ucuna gelmiş… Hoca merhum, “Dikkat et! Düşeceksin.!” Di-
yor ve yürüyüp gidiyor… Adam ağaçtan düşüyor… Bir süre
sonra adam arkasından kan ter içinde koşup Hoca’yı yakalıyor:
“Benim ağactan, düşeceğimi bildin! Ne zaman öleceğimi de
bil!”
Bırakın ağactan düşeceğini bilememek, gerçeklikle bü-
tün bağlarını koparmış, halen daha düştüğünün farkında olama-
yanlar var…. Oportünist neo-Osmanlıcılar gibi.. Tahtından in-
dirilerek sürgüne gönderilen kralın, kendini halen kral sanarak
sağa sola emirler yağdırması gibi… Kaplan sendromu. Demir
kafesi farkında olmadan üzerinden kaldırılan kaplan, halen
kendini o korunağın içinde, dolayısıyla da aynı güvende hisse-
dermiş. Hisseder ama, tecavüze açık! Ne diyebiliz ki? Tıp o ka-
dar ilerledi ki, şizofreni, paranoya, manidepressif gibi, halk ter-
minolojisinde “deli” olarak kavramsallaştırılan ciddi hastaları
bile tımarhaneye atmıyorlar, ayakta ilaçla tedavi ediyorlar…
477 Bekir Günay, Paris’te Bir Osmanlı, Seyyid Abdurrahim Efendi’nin
Paris Sefirliği ve Büyük Sefaretnamesi, İstanbul, Kitabevi, 2009, sah. 615

262

1950’li yıllarda, İhsan Rüştü Aksel ve Mazhar Osman Uzman
gibi mütehassısların kitaplarında tedavi edilemez dediği,
paranoya bile ilaçla kontrol altına alınabiliyor…
“Dünyada İslâmı en iyi biz yaşıyoruz!” Evet mi? Hayır
mı? Ruh sağlığınızı test etmeye çalışıyorum! Muhakkak bir sı-
ralama sınavı yapmak zorunda mısınız? 50 kişilik bir sınıfta,
100 üzerinden 49 kişi –0- alırsa, -1- alan bir kişi sınıf birincisi
olur!
Osmanlı kendi kulvarında yol alırken, diğerlerine bak-
mıyor… Kefere, diye hakir görüp, kafasını çevirip bakmaya te-
nezzül etmediği öteki, farklı bir aktivite içinde… Ve asırlardır,
imanımıza mal olacak, içinde yuvarlandığımız oportünizmin
taşları yavaş yavaş döşenmeye başlıyor…. Bu taşları kefere mi
döşedi? Kefere harim-i ismetimize giremez ki, döşesin! Onu
biz döşedik, elbirliği ile… Hem de en satfetli, en ihtişamlı gün-
lerimizde… Saffetli diyemiyorum, dilim varmıyor!
Hepimizin aklının dibinde, bana ne elin keferesinden!
Ama artık bugün ayan beyan görüyoruz, kefere ile hesaplaşma-
mışsanız, o sizin hesabınızı görür! Zaten halen Greko-Latin uy-
garlığı ile mahsuplaşıp, hesabı kapatamamışsınız…. O hesap
açık duruyorken, birden yeni bir dünya doğmaya başlıyor…
Dante Alighieri (1265-1321), Frencesco Petrarca (1304-1374),
Giovanni Boccaccio (1313-1365)…Ve devamı… Dehalar, ha-
vai fişekler gibi Avrupa semalarını Aydınlatıyor… Keşke nur-
landırabilmeleri nasip olsaydı! Keşke imanla müşerref olarak
nurlandırabilselerdi… Keşke Müslümanlar nurlandırabilsey-
di… Ama doğmak üzere olan dünyadan, haberimiz yok! Baka-
lım yaşadıkları döneme… Çok mu eski? Renaissance’ın doğum
yeri, beşiği, oyun alanı İtalya… Otranto, Gedik Ahmet Paşa ta-
rafından 11 Ağustos 1480 tarihinde feth ediliyor… 10 Eylül
1481’de terk etmek zorunda kalıyoruz. 13 ay orada muzaffer
ordu olarak bulunuyorsunuz… Yukarıdaki tarihlere bir daha

263

bak! Renaisance değerlendirmeleriniz nerede? Bu gâvur; ne
yer, ne içer, nelere inanır, ne düşünür, nelere sevinir, nelere
üzülür, özlemleri, hasretleri, inançları, sorunları? Doğru-yanlış
(epistemolojik), iyi-kötü, (etik) güzel-çirkin (estetik) yargıları?
İnsan hiç merak etmez mi?
Dikkat çekici bir bilgi; {1627 yılında, Londra’da kırk
kadar “Türk” yaşamaktadır. İçlerinde üçü terzi, iki tanesi kun-
duracı, iki tanesi de düğme imalatçısıymış.} 478
Sonunda anladık, anladık mı? Emin değilim… Ama an-
lamamız gereken sosyal hayatta bizim için de, rakiblerimiz için
de atâlet yok! Durun bir dakika, adalet, demedim, atâlet de-
dim!... Hemen “zaten futbolün adaleti yok!” peşin yargısı ile,
mağlubiyetinize kılıf aramayın… Atâlet… “Hareket halindeki
bir cismin düzgün hareketinin başka bir tesir olmaksızın deva-
mı veya duran bir cismin yine dıştan hiçbir kuvvet etki etmek-
sizin hareket edememesi hali” Bu durum fiziksel dünyadaki
mekaniksel ilişki… Hatta XIX. Yüzyılın ikinci çeyreği ile baş-
layan kuantum fiziği ile mekanik ilişkiler dahi karıştı…
Kanatimize göre, ilk defa ancak XVI. Yüzyılın sonun-
da, Osmanlı veya en azından bazı münevverleri, Batı karşısın-
daki bu ilgisizlikten sıyrılarak “ne oluyor?” gibi bir tutumla,
durumu sorgulama ihtiyacı hissettiler… Bizzat savaşa iştirak
etmiş olan Evliya Çelebi ne güzel anlatır: “1595 senesinin Şev-
val ayının 24 ncü günü Sultan III. Mehmet, Eğri seferine çıkar.
1596 senesi Safer ayının ilk günü bizzat Sultan III. Mehmet,
Eğri kalesini kuşatır. O gece kâfirler İslâm askeri korkusundan
dış varoşu bırakıp kaçarlar ve orta kaleye girip savaşa girişirler.
Sabahleyin de İslâm askerleri varoşa girerler. O saat Eğri’yi
onbir yerden toplar ile dövmeye ve metrislere yürümeye başlar-
lar. Ama kalenin doğusundaki bağlar bayırından olan metrisler
Frenk kalesi içindeki kâfirlerin amanını keser. Anadolu veziri
478Lucette Valensı, Avrupa’da Müslümanlar, sah. 173

264

Tavil Lala Mehmed Paşa ve Rumeli veziri Hasan Paşa bağlar
tarafından hisara top sürüp kaleye baskın yaparlar ve yürüyüş
ederler. Böylece Allah’a şükür kaleyi fethederler. Sonra kâfir-
lerin hepsi içkaleye dolarlar. Safer ayının ondokuzuncu günü
aman dileyen kâfirler kaleden çıkarlar. Birkaç bey ve bey oğlu
kâfire aman verilip rehin tutulur” 479
Evliya Çelebi biraz hamasetle yaklaşır, fakat bu savaşa
bizzat iştirak edenlerden, Bosna kadısı Hasan Kâfî El-Akhisarî
(1544-1616) birçok eseri olan, bir ilim adamıdır. Bu eserlerin-
den 3 tanesi filoloji, 7’si fıkıh, 3’ü Kelam, 2’si felsefe,1’i tarih,
1’i siyasete aittir. Ve aynı olayı, yaşadığı durumu farklı müta-
lâa eder.. Biz alıntı yaptığımız bu eseri çok önemsiyoruz… Bu-
rada önemli olan, söz konusu seferde galib gelinmesine rağ-
men, hamâsî bir konseptle yaklaşılmayıp, eksikliklerin
merhum Hasan Kâfî El-Akhisarî tarafından görülebilmesi
ve dile getirilmesi… Merhum galibiyeti müsekkin olarak kul-
lanmaya tenezzül etmiyor… Ve sonuçtan hareket etmediği için
oportünizm batağına saplanmıyor… Oportünizm, sonuçtan ha-
reket ettiği için, kendine sahte bir hikâye kurgulayarak, mevcut
durumu mistifike ediyor, kutsuyor ve bütün hataların üzerine
bir ipek şal örtülüyor…
“Bismillâhirrahmânirrahîm” 480 diye başlayan bir kitab-
dan da böyle bir fikir namusu beklemeye hakkımız yok mu?
Ve fakat, aynı mukaddes ibare ile başlamasına rağmen, künhü-
ne vâkıf olmadan, bunu sadece bir alışkanlık olarak yapan yüz-
yıllarca müdahane içinde hareket eden kitab sahiblerine ne di-
yeceğiz? “Şol vaktde ki, hicret-i Nebeviyye târihinün bin dör-
düncü (Miladî: 1595 A.B.) yılında âlemin nizâmında fesâd ve
479 Evliya Çelebi. Seyahatname. Sadeleştiren. Mümin Çevik. İstanbul,
Üçdal neş. 1985. Sh. 7 / 86
480 Ömer Mahir Alper, Osmanlı Felsefesi, Seçme Metinler, İstanbul,
Klasik yay. 2015, sah. 309

265

bozgunluk müşâhade eyledim, dahi Âdem oğlanlarının halleri
intizâmında bozgunluk müşâhade itdim, husûsâ ki dâr-ı İslâm’-
da, ya’nî memâlik-i İslâmiyyede……” 481 Tesbitinden ve
1572’den beri vâki’ olan ihtilâl ve teşevvüşün sebeblerini anlat-
tıktan sonra, şöyle der: “İmdi yoklama husûsında ziyâde ikdam
u ihtimam lâzımdur, ale’1-husûs ki bu asırda ve bu zamanlarda.
Şöyle zann iderüz ki bu tarîhde küffâr ile mukavemetden
müşahede itdüğimüz acz olmadı, bu ulu maslahat ve bu ulu
farz terk olunup ihmâl olunmakdandır.” 482 Küffar askerinin
mukavemetinin kırılmaması, Osmanlı askerinin yoklaması ko-
nusunda ihtimam gösterilmemesi
Ve: “Tahkîk biz elli yıldan berü diyarımızda, ki serhad-
d-i Hırvat-tecrübe itdük. Tahkîk ehl-i harbden olan düşmenleri-
müz, her bâr ki yeniden bir dürlü yarak ihdas idüp kullanmağa
başlasalar, bizüm üzerimüze galebe eylemeğe başlarlar. Andan
sonra heman ki biz dahi oncılayın yarak idinüp kullanmağa
başlasak heman Allah ta’âlâ hazretlerinün avniyle mel'ûnlar üz-
re gâlib oluruz, zîrâ dîn-i İslâm kuvvet üzredür. Amma şim-
diki zamanda ehl-i harb olan düşmen ihdâs olunan ba'zı yarak-
ları kullanmakda mübalağa ider oldılar. Tüfenkler ve toplar gi-
bi, ya'nî nice dürlü tüfenkler ve toplar ihdâs idüp, ifrat ile kulla-
nur oldılar. Amma bizüm askerimüz ol mâkule yaraklar idi-
nüp isti'mâl eylemede ihmâl ider oldılar, belki kadîmden
olan yarakları bile isti'mâl itmede ihmâl ider oldılar. Pes,
bu sebeb ile uğradılar, şol nesneye ki uğradılar, ya'nî cenge ta-
yanmayup firâr ider oldılar. Allâh ta'âlâ hazretleri anları hayra
hidâyet idüp nusret müyesser eyleye. Hazret-i Lokman buyur-

481Hasan Kâfî El-Akhisarî, Usûlü’l-Hikem Fî Nîzâmi’l-Âlem. Latinize
eden. Mehmet İpşirli. Tarih Enstitüsü Dergisi. İstanbul. 1981, Sayı: 10-11 /
249
482 A.g.e. sh. 268

266

mış “Yarak şiddet gününden ötüridür”, nitekim “Her gün yarak
bir gün gerek” dimişler” 483
Küffar askerleri ne zaman yeni silahlar ihdas (ortaya çı-
karma, meydana getirme) etseler bize galib gelirler. Biz de on-
ların silahı gibisini kullansak Allah Te’âlâ Hazretlerinin
yardımıyla lanetlenmiş olanlara galip geliriz. Fakat kâfirler son
sıralarda yeni silahlar yaptılar, biz ise onlara ayak
uyduramadık, hatta eski silahları bile kullanamaz hale geldik,
askerler harbe dayanamayıp firar eder oldular…
Askerin Allah’ın yardımıyla galip ve muzaffer olması-
nın sebeblerini de şöyle izah eder: “Dahi mansûr ve muzaffer
olmanun sebebi askerün ülü'l-emre kemâl-i inkıyâdları ve mutî'
olmalarıdur. Aralarında ittifak ve ülfet olup, birbiriyle kardaş-
laşmak ve itaatat üzre olmalarıdur: dahi birbirine adâvetden
sakınup ve birbirinden ayrı olmakdan sakınmakla." Bu ma'nâ
ya'nî asker arasında ülfet ve muhabbet ve ittifak olma umûr-ı
askerün" gâyet mühimmidür. Hâlbuki bu asrda bu ma'nâ
zâyi'dür. Zîrâ asker arasında hilaf ve şıkâk çoğaldı, dahi
mâ-beynlerinde inâd ve nifak şuyû' buldı. Pes ittifak ve ülfet
üzre olmalarına bir tedârük lâzımdur. Bu zikr olunan sebebler
bir askerde ri'âyet olundukdan sonra mübalağa ile hîbe idici
olan Allah hazretlerine hüsn-i i'tikâd ve tevekkül lâzımdur;
dahi toğrı yola kılavuzlayan Resûlü'nün mu'cizât-ı şerîfelerine
i'timâd lâzımdur. Ya'nî şöyle ki bir askerde zikr olunan
sebebler ri'âyet olunup, Allah hazretlerine tevekkül ve
mu'cizât-ı Nebeviyye'ye i'tikât ve tevessül buluna, bi-
avni'llâhi ta'âlâ hergiz ol asker münhezim ve mağlûb
olmayup, dâ'imâ gâlib ve mansûr ve muzaffer olurlar.” 484
Ve aşağıda zikredeceğim rahatsız edici tesbitleri de dik-
katle; tezekkür, tefahhus, temmül ve tefekkür gerekir. “Hâlbuki
483 A.g.e. sh. 268
484 A.g.e. sh. 274

267

diyâr-ı Rûm'da zulm peyda oldı, üç yıldan berü ya'nî sene
erba'a ve elf târihinden mukaddem üç yıldan berü İslâm askeri
arasında zulm ve te'addî zuhur eyledi. Tahrîkan asker kulların-
dan çoğı, Müslimânlarun ırzlarını yıkmakla, dahi malların nehb
(yağma, çapul. A.B.) ) itmekle dahi Müslimânlarun avratlarına,
oğlanlarına ta'arruz itmekle, dahi re'âyânun rızkların gâret ve
yağma itmekle, dahi fukara ve zu'afâyı rençîde itmekle bilâd ve
kurada fesadı çoğaltdılar ……….. ……….. Ömrüm içün
ihtilâlden ne ki vâki' oldıysa anun ekseri vâki' olmadı, illâ mâla
tam'-ı hâm sebebi ile vâki' oldı. Helâl ve haram fark
olunmayup, tam'-ı hâm sebebi ile vâki' oldı.” 485
Yukardaki satırları bir daha oku! Yazıldığı yılları dü-
şün! Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’nden başkasını Rab edinme!
Geçmişi körü körüne kutsayarak putlar dikme gönlüne, tevhid
inancını gölgeler… Geçmişi hata ve sevaplarıyla kutsayan
Anıtsal Tarih Anlayışından vazgeç! Tevafuk mu desek? Baş
harflerini al ATA… ATA’ya-tapma… ATA’ları rabb edinme!
Böyle çileye açık bir zihniyetle hadiseleri mütalâa et-
mezsen, daha sonra Balkanlarda ortaya çıkacak olayları, ba-
ğımsızlık hareketlerini nasıl izah edeceksin? Orta-doğu’da ya-
şanan süreci nasıl izah edeceksin? Cevap hazır, utanmadan:
“Araplar bizi arkadan vurdu!” Osmanlının fetihlerinin sebeble-
rini de anlayamadın, çöküşünü de! Çöküşün sebebi açık ve ha-
zır: “dış güçler!” Bugün dahi utanmadan aynı fikrî kısırlık için-
desin! “Dış güç” olmaz olur mu? Etkisi olmaz olur mu? Ama
her devlet bir diğeri için “dış güç”tür… Avrupa devletlerinin,
çeşitli sebeplerle biribirlerini boğazlamalarından haberin var
mı? Amerikan iç savaşı!... Mezhep savaşları…. Birinci-ikinci
dünya paylaşım savaşları…. Ölen milyonlar!...
Kısmet olursa biz başka bir kitabımızda bu konu üzerin-
de duracağız! Fakat bir örnek: “Ne var ki Géraud Poumaréde’-
485 A.g.e. sh.275

268

nin gösterdiği gibi, Hıristiyanlığın birliği yalandır. Avrupa’nın
din alanında Protestanlar ve Katolikler olarak yaşadığı bölün-
me yanında bir de birçok ülkenin kendi içinde yaşanan bölün-
me, mutlakıyetçi devletlerin hâkim oldukları topraklar konu-
sunda sergiledikleri husumet ve uzlaşmaz ulusal çıkarlar, Avru-
pa’nın kendi iç işlerinin sürdürülmesinde, Müslümanlığı alt et-
mek iradesinden çok daha güçlü idi.” 486 Ve devam ediyorum:
“Bir yandan Hıristiyanlar gerçekten din uğruna birbirlerini öl-
dürdüler.” 487
Fakat şunu unutma! Biz kabul etmesek de, doğru bul-
masak da, oportünizm olarak nitelendirsek de; Uluslararası İliş-
kiler Teorileri’nde farklı ekoller olsa da, gâvurların hepsi için
ortak, egemen konsept, “Devletlerin dostlukları yoktur, menfa-
atları vardır…” Batı uygarlığı çevresinde bazıları dilek ve te-
mennilerini terennüm eder, biz de onları gerçeklik yargısı sanı-
rız! Şunu anla! Batı uygarlığı bütün insanî duygularını nutuk-
larda kaybetti! Bu insanî teoriler doğrudan doğruya bir “vicdan
pansumanı” …. Sublimasyon, kompansasyon, rasyonalizas-
yon,…. “İdealist yakalaşım, politikanın ahlaki standardlara
uyması gerektiği üzerinde dururken, realistler soyut nitelikli
ahlaki standardların siyasal eylemlere uygulanamayacağını ileri
sürer……… Reailistlere göre, devlet adamı devletin çıkarını
gözetme zorunda olduğundan bireysel ilişkilerinde uyduğu
ahlaki standartlara çoğu zaman uymayabilir; zira devlet adamı
öncelikle ulusal çıkarı gözetmek ve devleti boş tehditlerden ne
pahasına olursa olsun korumak zorundadır…” 488
Yani bize göre bütün Uluslararası İlişkiler Teorileri son
tahlilde, realizmin temel tortularını içlerinde barındırırlar…
486 Lucette Valensı, Avrupa’da Müslümanlar, sah.228
487 Age. Sah 237
488 Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler Teorileri, Bursa, MKM, 2008, sah.
160

269

“Dostum teoriler kuru, oysa hayatın ağacı yemyeşil” yaklaşı mı
ile Goethe’yi anarken; ebedî barış idealinin aşığı liberal-de-
mokrat Kant’ı bir daha mütalâa edelim: “Birarada yaşayan in-
sanlar arasında doğal durum (status naturalis) bir barış durumu
değil, ama her zaman ilan edilmiş olmasa bile, her an patlaya-
bilecek gibi görünen bir savaş durumudur.” 489 Bütün mesele
romantizme (özellikle hayalperestlik kavramını kullanmadım.)
esir olmadan, realizm ile idealizm arasındaki ince çizgiyi tayin
ve korumada…
Bu satırların yazarı, XVI. asrın ilk çeyreğine kadar olan
süreci, evrensel tarih içinde değerlendirir ve “Osmanlının şiir
gibi bir nizam kurmuş” olduğunu kabul eder, bir Osmanlı hay-
ranıdır… Ama hatalarının, eksiklerinin meddahı değil-
dir…Çünkü koltuk değneği olarak yeni tanrılar yontma ihtiyacı
içinde değildir, gönlünde!... Kocakarı imanına sahip Müslüman
dikkat et! Osmanlı, İslâmın üzerine atılarak, onu örtmek için
bir şal olarak kullanılmaya çalışılıyor… Osmanlının her tatbi-
katı İslâmîdir, denemez… Birileri bilerek veya bilmeyerek ha-
talı Osmanlı tatbikatlarından sözde İslâmî nizam çıkarma oyu-
nu, hinliği, saflığı veya gayreti içindeler!... Biz bütün tatbi-
katları Hâdî-i Mutlak Celle Celâlüh Hazretleri ve Fahr-i
Kâinât Sallallahü Aleyhi Vesellem’e arz ederiz!... Bu ölçüle-
re uymayanları red ederiz!
Kocakarı imanına sahip Müslüman sana basit bir soru,
ama bu soru “bir şey, her şeyi tutan bir şey”: İbn Kemal, Ebus-
sud Efendi ve benzerleri, son tahlilde, tatbikatta faize müncer
olan, “Para Vakıflarına” fetva verdi diye olduğu gibi kabul mü
edeceğiz? Biz başka bir çalışmamızda temas etmeye çalışaca-
ğız… Ama sen de şimdiden, en azından şu soruları kendine
sor: Vakıf nedir? Muhalif olanlar var mıdır? İmam-ı Âzam’ın
489 İmmanuel Kant, Sürekli Barış Üstüne Felsefi Bir Deneme, çev. Nejat
Bozkurt, İstanbul, Remzi mkit., 1984, sah. 225

270

bu konudaki kanaati nedir? Menkul Vakfı ne demektir? Niçin
büyük çoğunluk muhalifdir? Tatbikatı faize müncer oluyor
mu? Çivizâde niçin muhalefet etmiştir? Mehmet Birgivî niçin
muhalefet etmiştir? Sana basit gerçekten basit bir soru: İbn Ke-
mal, özellikle Ebussud bütün prestiji, popülaritesi ile yaşarken,
Çivizâde’yi niçin hiç duymadın? Müesses nizam (XVI. Asrın
ortaları) hoşuna gitmeyenleri tasfiye mi ediyor? Asıl çok rahat-
sız edici soru: Müesses nizam, “sonuç”u hesap etmeden, ya-
ni oportünist bir yaklaşıma iltifat etmeden tefekkür üreten
Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammediyye aşıklarını tasfiye mi edi-
yor? Son bir soru daha: Rabbimiz Celle Celâlühu Hazretleri ve
Fahr-i Âlem Sallallahü Aleyhi Vesellem kimlerden razı acaba,
bu ihtilafta? Murad-ı ilâhî hangi tarafın yanında? Bu soruları
beğenmedin! Seni rahatsız etti!
Korkma! Beşeri rab edinme! İnsanları putlaştırma!
Nefs-i emmârenle diktiğin putların yıkılmasından da rahatsız
olma! Temizle gönlünü masivadan! Korkma! Hazret-i Allah
yeter!
Bu ve benzeri (muhalif) muhteremlere keşke o günlerde
kulak verilebilseymiş! Sanki günümüzün farkı var mı o günler-
den? Müslümanlar, ayş ü tarab içinde mesrur, mağrur… Çocuk
bahçesindeki, çocuklar gibi hepsi şen! Ortalığı karanlık basmış,
zulmet o kadar koyu kat kat ki, sanki zıddına dönüşmüş!... An-
neler aciz! Anneler aciz! Çocuklar zihinsel bakımdan tam bir
general parelis (genel felç)… Anneler ellerinden tutup evlerine
alamıyorlar… Sen de saflaşma… Asıl anneler bu durumun
meclûbu… Tabii mecrûhu olduklarının farkında değiller…
Anamız, o mübarek analarımız! Ne kadar muhtacız size!
Felaket tellallığı yapma! Artık namaz kılan milletvekil-
lerimiz var! Başörtülü vekillerimiz var! Biraz sabır, sırada sim-
siyah çarşaflılar da gelecek! Biraz sabır, kutsal mekân olan par-
lementomuzda yakında her renk olacak… Tıpkı “gökkuşağı”

271

gibi… Sanki şimdi yok mu? Fikirsel gökkuşakcılar doldurmuş
her yeri… Artık demokrasimizin kutlu doğumunu kutlarsınız…
Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz’in ve-
lâdetini bize bırakın!... İmam-Hatip mezunları bir milyona çık-
tı… Herkes kuşkusuz sözde olmak kaydıyla bir tarikata üye…
Artık bütün alışveriş merkezlerinde, stadlarda dahi “prayer ro-
om”lar var! Dinciler zengin oluyor… Dinciler bütün mukad-
deslerinden soyunarak kuş gibi hafiflediler… Bütün ticaret, sa-
nayi, hizmet, bürokratik, askeri ve sivil statülere doğru uçuyor-
lar… Ve bu durumda, bizim durumumuz:
Gördüm ki sarmış yârimin etrafını ağyâr,
Canân kalmış hâr içinde gonca-i râ'nâ gibi,
Yâr mağrur, ağyâr mesrûr, kalb-i mahzûnum kırık,
Eyledim feryâd o demde bülbül-i şeydâ gibi, 490
Evet! Yâr! Canân! Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye!... Evet,
yâr, canân Ahkâm-ı Sübhâniyye… Evet yâr, canân Hudûd-i İs-
lâmiyye!....Yalnız aldanmayın onların ellerindeki, dillerindeki
imitativ, yâr! Onun için benim yârimle karıştırmayın! Benim
yârim, canânım kalb-i mahzunumla özdeşleşmiş… Veya inşal-
lah benim kalb-i mahzunum yârimle, canânımla özdeşleşmiş!
Mesrur değil! Mahzun, kırık, kırık, melâl, hüzün…
Burada “har”, “a” nın üzerine fileks “^” korsanız; di-
ken, hakir, yıkılmış gibi anlamalara gelir… Latin harfleri ile o
incelik, o ironi verilemiyor… Şair “diken” anlamında kullan-
mış… Fakat “^” siz yazarsanız, “har”eşek… Biraz daha kibar
olsun merkeb… Burada benim endişem, rûz-i cezâda, hesap
günü eşekler Cenab-ı Hakk’a yönelip, Ey, Hayru’l-hâkimîn
olan Cenâb-ı Bârî! Bu gafil bizi Şeriat-ı Garrâ’-i Muhamme-
diyye’yi istismar edenlere benzetti, şikâyetçiyiz, derlerse ne ce-
490 Süleyman Erguner

272

vap evereceğiz? Hatta eklerlerse, biz fıtratın gereğini göre ya-
şadık, öldük! Biz fıtrata ihanet etmedik! Biz hain değiliz derler-
se?.... Bizi nasıl fıtratına ihanet eden hainlere benzetebilirsiniz?
Evet, bu muhasebeden sonra bütün “gerçek eşekleri” tenzihen,
onlardan özür diliyorum!... Görüyorsunuz, bu din istirmacıları-
nın “eşeklik”leri bile sahte… Takma diş gibi ruhları da “tak-
ma”… Bugünün moda tabiri ile “çakma”…
Yine merhum Hasan Kâfi’ye dönmek zorundayız…
Merhumun derinliğine ve genişliğine şayan-dikkat tesbitleri
var… Özellikle Neo-osmanlıcılık oynayanların dikkat
nazarları-na! Özellikle “medrese”cilik oynayanların dikkat
nazarlarına! Şüphesiz muhatabımız Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye
hassasiyeti atfettiklerimiz! Varsa eğer? Çıkmadık candan ümit
kesilmez… Bir daha hatırlatıyorum metnin yazılış tarihi, 1596
(Yazıyla, binbeş yüz doksanaltı):
“İkinci veçhi, müşâverede ve rey’ü tedbirde terk vâkı’
olup, ihmâl olunduğıdur. Bu müsâmaha ve ihmâlin sebebi,
ekâbir ve a’yânda kendisün görmeklik ve mütekebbirlikdür,
dahi ulemânın ve ukalânın muhâsebetlerinden arlanduklarıdır.
Ya’nî, zamâne ekâbîrinun meclislerine ulemâ ve ukalâdan bir
kimse gelse ana hakaretle nazar idüp, anunla musâhabet ve
mükâleme eylemeden âr iderler, kande kaldı ki ekâbir-i selef
gibi ulemâ ve ukalânun ayaklarına ve meclislerine varup re’y
ve tedbir ve hikmet öğreneler” 491
İlerki sayfalarda “rencide olunması ve istihkâr müşâhe-
de oluyor.” 492 İfadesi ile şikâyete devam ediyor merhum… Bu-
rada derinliğine düşünmek lâzım… Asıl kabahat ilmiyyede (i-
lim erbabı, medres) mi? Yoksa kalemiyye (bürokrasi) ve sey-
fiyyede (ordu) mi? Hareket halinde iki otomobil çarpışırsa hiç-
bir tarafın sıfır hatalı olması mümkün değildir… İki tarafta ha-
491Hasan Kâfî El-Akhisarî, Usûlü’l-Hikem Fî Nîzâmi’l-Âlem….. sah. 249
492 Age. Sah 273

273

talıdır… Fakat biz ruha inanıyoruz… Fakat biz fikre inanıyo-
ruz…Fakat biz fikrin maddeyi tasarruf ettiğine, ona şekil verdi-
ğine inanıyoruz!... Biz maddenin etkileyici olduğunu kabul et-
memize rağmen; fikrin tayin edici, belirleyici olduğuna inanı-
yoruz!... Dolayısı ile başarıda nasıl “fikir” tayin edici, ana be-
lirleyici unsur ise; başarısızlıkta da birincil sorumlu odur! Bu
bakımdan biz Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’ye karşı taammüden
işlenen bu cinayette aslî fail olarak ilmiyye sınıfını, medreseyi
görüyoruz… Medresenin-tekkenin oportünizmini görüyoruz…
Diğerleri fer’î fail…
Devlet kuruluş ethosu gereği bu üç sınıfın diyalektik
ilişkileri ile yönetiliyordu… Hatta çatışmaları ile… Ortaya çı-
kan meselelerin, çelişkilerin diyalektik bir yaklaşımla çözüm-
lenmesi ile… Biz “diyalektik” kavramını Marx terminolojisine
göre kulanmıyoruz… Felsefe terminolojisine göre, genel anla-
mında kullanıyoruz… Çelişkilerin çözümlenmesinin, tercihle-
rin tayininin tez-antitez-sentez süreci ile yapılmasını… Eristik
yöntemin tersine… Hatta biz “cedel”i de, eristik olarak yorum-
lamanın doğru olduğunu düşünüyoruz… Didişim… Sadece
karşıdakini, rakibini, ilzam etmek, cevap veremez hale getir-
mek… Ama delillerle, hikmetle değil!
Nitekim “Para Vakıfları” konusunda Bâlî Efendi’nin
tavrı tam çocukça… Kanuni’ye “Oğlum Padişah Hazretleri”
hitabıyla mektub yazabilecek kadar prestij sahibi… Çivizade’yi
itham ederek, bizzat onun tarafından imzalanarak tasdik edil-
miş vakıfnamaler olduğunu, bunları neden tasdik ettiğini soru-
yor… O da gayet dürüst bir şekilde, fikir namusuna sahip bir
âlim olarak cevab veriyor: “Ol zamanda vâkıf olmadım idi,
şimdi fesadına vâkıf oldum men’ eyledim” diye cevap veri-
yor… Bu konu diyalektik yaklaşımla şöyle karara bağlanmalı
idi: Çivizade’nin tezi, argümanları ile birlikte… Karşı tarafın
antitezi (İbn Kemal, Ebussud, Bâlî Efendi) ve sentez ama…

274

Artık bu zihniyet kaybolmuş… Müesses nizamın temsilcileri
sonuçtan hareket ediyorlar… Günü kurtarma davasındalar…
Mavera özlemini, iştiyakını kaybetmişler… Tam bir opor-
tünizm… Sözüm ona günü kurtardınız, fakat İslâmın geleceğini
yok ettiniz! Bu ilmî bir mesele… İlmî usûllerle çözümlenmesi
gereken bir meselenin düğümü, padişah fermanı ile, daha açık
ifade ile kılıçla parçalanıyor… Komplikasyonları çağlar aşarak
günümüze kadar geliyor… “Faizsiz banka”
Bir insan ki; Allâmü’l-ğuyûb 493 olan Sâni-i Zülcelâl
Hazretleri’ni kandırmaya kalkar ki, artık önünde hiçbir engel
kalmamıştır… Faizsiz, “banka” bile icat eder…
Artık “dediğim dedik, çaldığım düdük yaklaşımı” Dik-
kat onaltıncı asrın ortaları… Sağırlar diyaloğu… İki sağır kar-
şılaşmış… “Nereye gidiyorsun?”, “eve gidiyorum!”, “ben de
seni eve gidiyor sanıyordum!”
Bosna kadısı Hasan Kâfî El-Akhisarî üzerinden hareket-
le, tahliller yapmak bize bazı ipuçları verebilir. Sizinkinden da-
ha ileri bir teknoloji ile karşılaşıyorsunuz! Ve artık ona karşı
yavaş yavaş harb alanlarında acziyet yaşıyorsunuz… Bu arada
kendi nizamınızda da bazı aksaklıkları seziyorsunuz, fehm edi-
yorsunuz, görüyorsunuz… Atalarımızı anlamaya çalışıyo-
rum… Kendimi onların yerine koyma savaşı veriyorum… Ama
soruyorum kendi kendime: Sen kendini anlayabildin mi? Ha-
yır! Henüz anlayamadım… Daha kaç yıllık beraberliğimiz var
ki? Asırlar öncesini nasıl anlayacaksın? Bırak şu psikoloji hok-
kabazlıklarını! Bütün bunlara rağmen, empati sağlamaya çalı-
şınca, bu asırlardaki atalarımızın, kafirlerle bu şartlar altında
karşılaştıklarında yaşadıkları süreci, kesin olmasa da sanki,
bir süreç olarak, şu sıralamaya göre anlayabiliriz gibi geli-
yor…, Şöyle bir izah kabul edilebilir gibi geliyor bana: hay-
ret, merak, hayranlık, kendi değerlerinden ve kendinden
493 Gaibi çok iyi bilen

275

utanma, kendinden ve değerlerinden şüphe, imanından
şüphe, zaman tanrısının emirlerine göre dinde estetik ope-
rasyonlar ve akıbet imanını red… (Bu arada, olanların
künhüne vâkıf olamayan, şaşkınlık içinde bir ümmet ve her za-
man, imanî manada hassasiyet sahibi, kaygısı olan fikir soylusu
bir azınlığın çok zor durumu) Dikkat, birinci adım hayret, hay-
ranlık üçüncü adım! Çünkü sanatkâr hayran bırakır, hokkabaz
hayrette bırakır… Hayret, merak, hayranlık… Dört yüz yıllık
bir süreci, milyonlarca nufüsu bu tahlilin içine hapsedemez-
siniz şüphesiz… Ama en azından fikrî bakımdan elit zümrenin
çoğunluğu için savunulabilir bir tahlil… Burada şu noktayı da
arz etmek isterim ki; ben başka bir çalışmamda üzerinde
durmayı düşündüğüm bu konularda, muteber tarihleri, şu ve
benzeri kitabları, siyasetnameleri de hesaba katmak gerektiğine
inanıyorum:
Taşköprülüzâde Ahmed Efendi, Mevzuat’ül Ulûm (1532)
Lütfi Paşa. (1488-1563) Asafnâme(1541);
Hasan Kâfî El-Akhisarî, Usûlü’l-Hikem Fî Nîzâmi’l-Âlem.
(1596)
Gelibolu’lu Mustafa Âli (1541-1600) : Nasîhatü’s-Sâlatin
(1581), Mevâidü’n-Nefais fi Kâvaidi’l-Mecâlis (1600)
Künhü’l-Ahbâr (1591-1598 );
Yazarı belli olmayan: Kitâb-i Müstetâb. Tahminen…1620;
Yazarı belli olmayan, Hırzü’l-Mülûk. III: Murad’a (1574-
1595)sunulmuş olabilir;

276

Yazarı belli olmayan, Kitâbu Mesâlihi’l-Müslimîn ve
Menâfi’i’l-Mü’minin. Muhtemelen 1643’den önce Veziri
azam Kemankeş Kara Mustafa Paşa’ya takdim edilmiş olabilir;
Kâtib Çelebi. (1609-1658) Düstûru’l-Amel li-İslâhi’l-Halel;
Koçi Bey. (Ö. 1648) Telhisât der Ahvâl-i Âlem-i Sultan Murad
Han veya Koçi Bey Risâlesi. (1631 olabilir.) ;
Canikli Hacı Ali Paşa. (Ö. 1780) Tedâbirü’l-Gazavât….
Şunu da unutma; MÖ 3600’de Girit Adasında, Knos-
sos’da, Minos uygarlığı ile başlayan bir süreç… MÖ. 1580-
1120 arasında Yunanistan anakarasında; Mykene, Tiryns ve
Pylos kazılarında ortaya çıkan bronz çağı uygarlığı 494 … Grek
felsefe-si ve…. I. Sanayi devrimine kadar gelen ve devam eden
canlı Batı uygarlığı…
Ortaya çıkan, yavaş yavaş şuuruna varılan Yeni Uy-
garlık ve onun Yükselen Değerleri ile baş edilemeyeceği dü-
şüncesinin ruhlarda mayalanmaya başlaması oportünizme
giden yolun ilk trafik işaretidir… O işaretler zaman içinde
mecburî istikamete dönüşecektir… Yükselen değerler yavaş
yavaş halk katına kadar inmeye başlamıştır… Artık yukarı doğ-
ru dikey hareketliğin veya akışkanlığın ölçüsü şu veya bu bi-
çimde yeni değerlere eklemlenmek! Sistem yavaş yavaş yeni
bir sosyo-ekonomik yapı oluştururken, senkronize bir bi-
çimde ihtiyacı olan insan türünü de imal (özellikle kullan-
dım… Eğitim?) ediyor…… Bu bağlamda “din” artık sosyal bir
gerçekliktir.…Yukarda arz ettiğimiz galip uygarlık karşısındaki
tutumu tesbite çalışan, şu süreci bir daha tefekkür, temmül:
494Robin Sowerby. Yunan Kültür Tarihi, çev. Özgür Umut Hoşafcı.
İstanbul, İnkılâp, 2012, sh. 1

277

hayret, merak, hayranlık, kendi değerlerinden ve kendin-
den utanma, kendinden ve değerlerinden şüphe, imanından
şüphe, zaman tanrısının emirlerine göre dinde estetik ope-
rasyonlar ve akıbet imanını red… (Bu arada, olanların
künhüne vâkıf olamayan, şaşkınlık içinde bir ümmet ve her
zaman, imanî manada hassasiyet sahibi, kaygısı olan fikir
soylusu bir azınlığın çok zor durumu)
İslâm âleminde, insanların nasıl oportünizme yuvarlan-
dıklarını örnekleyebilmek ve günümüzün anlaşılmasına yar-
dımcı olması için mütalaânıza bazı emsaller arz ediyorum: 27
Mart 1898 de vefat eden, Sir Seyyid Ahmed Han da: {İngilizle-
ri kızdıracak hiçbir hareket içinde bulunmamayı bazı faaliyetle-
rinin özellikle eğitim alanındaki çalışmalarının selameti açı-
sından kaçınılmaz görmüştür. Bu çabalarının karşılığı olarak
Sir (sör) ve Knight (Şövalye) ünvanını almıştır.} 495
Başka bir örnek: “Afgânî'nin üst düzey mevkilerin ele
geçirilmesiyle gerçekleştirmeye çalıştığı toplumsal ıslahın aksi-
ne Abduh daha zor ve uzun olan bireylerin eğitimi, Müslü-
manların toplumsal sorunlarının anlaşılarak çözülmesi vb. yön-
temleri önermektedir……… Afgânî'nin politik İslâm'ına karşı
Abduh kültürel İslamı tercih etmektedir. Abduh bazı projele-
rinin gerçekleşmesi için de Mısır'ın içinde bulunduğu kon-
jonktürel yapısını da göz önüne almıştır. Özetle söyleyecek
olursak şartlar onu bölgenin hakim gücü İngilizlerle iyi ge-
çinmeye zorlamıştır.” 496
Oportünist tipler dün İngilizleri, masonları ve benzerle-
rini kullandıklarını iddia ederlerdi!... Bugünse Amerika’yı, Si-
yonizmi, CIA, Mossad, NSA, Vatikan’ı kullandıklarını iddia
ediyorlar… Genel olarak inancından, özel olarak da imanından
495 İsmail Albayrak. Klâsik Modernizmde Kur’ân’â Yaklaşımlar. İstanbul,
Ensar neşriyat. 2004. Sh. 62
496 A.g.e. sh.96

278

taviz veren her insan kullanılıyor demektir… Tek tek tesbite
çalışmaktansa en kapsamlı kavramsallaştırma: Evrensel Mües-
ses Nizam…
Cemaleddin Efgani örneği: {Bu, Renan'a reddiye olarak
Efgânî'nin 1883 yılı Nisan-Mayıs arasında yazdığı yazıdır. Bu
yazı, Efgânî'nin diğer konuşma ve yazılarının sızdırmadığı din-
ler, onların kökenleri, ilimle alakaları gibi görüşlerini ifşa et-
mektedir. Öyle ki, miladî 1883 yılının başlarında telif edilen
Naturalizme Reddiye isimli kitabındaki görüşleriyle bu red-
diyedeki görüşleri bağdaştırmak mümkün görünmüyor.
Daha sonra Renan'a reddiyesi ile Naturalizme Reddiye isimli
eserini karşılaştırmış ve son reddiyesinde Efgânî'nin bakış açı-
sını değiştirmesini haklı çıkarmaya çalışmıştır. Bu değişimi bir-
kaç etkene bağlamıştır: Bu etkenlerin en açık olanları şunlardı:
Efgânî'nin ilk kez Avrupa'ya gitmesi, orada büyük filozof-
lar ve bilginlerle buluşması, siyasi davasına yardımcı olsun
diye onlarla dost olduğu görüntüsü vermeyi istemesi ve din-
den uzak olan yeni düşünce hareketine katılmasıdır.} 497 Ve de-
vam ediyoruz: {Böylece bu durumu, değişik zamanlarda Batı
dünyasından Rus, İngiliz ve Fransız hükümetleriyle temasta
bulunduğunda hem gericilerle hem de liberallerle bağlantı kur-
muştu. Bazen Efgânî'nin yazıları değişik görüşteki insanların
yazısıymış gibi görünürdü. Bu sadece düşüncesiyle değil, mu-
hatap olduğu toplumlara göre düşünce sistemi ve üslubuyla da
olurdu, Efgânî Batı toplumuna hitap ettiği zaman "akıl yürüt-
me, mantık ve açıklığın güzel örneği"ni sergilediği görülürdü.
Muhatapları islâm dünyasından olduğu zaman, gerçekleri ifa-
dede dikkatsizliklere ve söz kalabalığına rağmen Efgânî'nin
aşırı lafızlarla belagatı ortaya koyduğu fark edilirdi. Bu durum-
da Avrupalılar birbirilerine sorarlardı: Müslümanların zekileri
497 Ali Şeleş. Cemaleddin Efgani. Çev. Mehmet Çelen. İstanbul. İz
yayıncılık. 2013.sh. 48

279

niçin aklını bu kadar iyi kullanan ve takdire sayan birini saklı-
yorlar (ortaya sürmüyorlar)?} 498
Şu notun da önemli oduğunu düşünüyorum: “Efgânî 19
Kasım 1895 tarihinde Britanya Büyükelçisi’ne yazdığı bir
mektupta kendisinin himaye edilmesini talep etmişti. Mektu-
bunda İngilizleri övmüş; zayıfları, zalim ve barbarların zulüm-
lerine karşı himaye ettikleri özelliğini söylemişti.” 499 Bir çok
eserde mason olduğu 500 , Mısır mason locasının kurucusu, üye-
si, başkanı olduğu 501 yazılmasına rağmen; kişiye tapınma kültü
dolayısıyla, onu kutsayan bazı taraftarları tarafından, rivayetler
rasyonel bir eleştiri süzgecinden geçirilmeden spekülatif bir
biçimde red edilir. 502
Aşağıda bazı örnekler daha verildikten sonra görülecek-
tir ki; müslümanlar ya kırk satır, ya da kırk katır tercihi arasına
sıkışmışlardır, sıkıştırılmışlardır… Kral büyük bir suç işlemiş
olarak karşısına getirilen kişiye ceza olarak sormuş "Kırk katır
mı istersin, kırk satır mı?" Kırk satır ile öldürüleceğini düşü-
nen adam, hiç değilse üzerine biner, giderim düşüncesiyle
"Kırk katır!" demiş. Fakat uygulama umduğu gibi değil! Be-
deninin her bir parçası kırk katırdan her birine bağlanan adam,
ayrı yönlere giden katırların kırbaçlanmasıyla büyük acılar
içinde parça parça olarak ölmüş. Misafir umduğunu değil,
bulduğunu yer!
Kaba bir sınıflama ile; oportünizmi içselleştirmiş, ve
onu yaşayan; bir tarafta koyulukları çeşitli derecede olmak üze-
re reformcular, diğer tarafta Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat iddiacısı

498 A.g.e. sah. 103
499 A.g.e. sh. 151
500 A.g.e. sh. 25, 29
501 Hayreddin Karaman. TDV Ansiklopedisi. İstanbul. 10/ 463
502 Cemaleddin Afganî-Muhammed abduh. Çev. İbrahim Aydın. Urvetu’l-
Vuska. İstanbul. Bir yayıncılık. 1987. Sh. Takdim.9

280

fikir zaptiyesi istismarcılar… Birinden kurtulan diğerinin avu-
cuna düşüyor. Birinci sınıf genelde itikadî konularda, okumuş
takımı arasında iğtişaş, ipham, müphemiyet, zihinlerde bula-
nıklık meydana getirirken; ikinci sınıf ise sözde tarikatlarla el-
birliği halinde genelde halk katında muamelatta estetik operas-
yonlar yapmaktadır. Son dönemlerde bunlar arasında epeyce
bir okumuş takımı da türedi.. Son tahlilde ikisininde temelinde
itikadî bir arıza olduğunu düşünüyoruz…
Bu düzlemde herkes heva ve hevesine göre konuşu-
yor… Herkes zamanı tanrılaştırıyor (khronos theos) Bütün me-
seleler bu konseptte üretilen tanrısal-olana (théion) göre çö-
zümleniyor…. Bütün meseleler khronosun mahkemesinde
onun takdirine (taksis) göre hal ediliyor… Fakat hiç kimse “i-
man” meselesi üzerinde durmuyor… Şüphesiz “Ben Müslüman
değilim!” dedikten sonra, demokratik (!), laik, seküler bir ülke-
de insanlar heva ve heveslerine göre konuşabilirler… Fakat
“Ben Müslümanım!” diyen bir insan, daha başlangıçta bir ta-
kım değişmez, sabiteleri kabul ediyor demektir. Fikir namusu
gereği bu iman ettiği “Değişmez, Sabit Değerler”i yok saya-
maz…
NAMUS = Fikir Namusu x (Meslek Namusu+ Cinsel
Namus+ Aile Namusu+ Arkadaşlık Namusu+ Ticari Namus +
Görev Namusu + v.b.)
Dikkat! Kanaatimize göre, “Fikir Namusu” parentezin
dışında ve X (çarpı)…Yine kanaatimize göre; Fikir Namusu 0
(sıfır) ise, diğerlerinin her biri 100 üzerinden 100 olsa dahi,
çarpım yine 0 (sıfır)dır… Oportünizmin en belirleyici özelliği
“Fikir Namusu”ndaki belirsizliktir…
Konuyu kavrama, içselleştirme açısından günlük yaşan-
tımızdan bir takım örnekler: Ölen birisine, iman etmediği, “Al-
lah”tan rahmet dileyen bir insanın fikir namusu, bize göre, 100

281

üzerinden 0 ( sıfır)… Hâlık-ı Zül Celal Hazretleri’nin emri olan
oruç ibadetinin iftarına, Cenab-ı Hakk’ka iman etmeyen birisini
davet edenin, 100 üzerinden fikir namusu, 0 (sıfır)… İman et-
mediği Allah-ü Teâlâ’nın bir emri olduğunu bildiği halde böyle
bir davete icabet eden insanın, fikir namusu 100 üzerinden kaç?
0, sıfır… Ben fetva verecek değilim… Normal bir yemek dave-
tini erbabı değerlendirsin!
Vacibü’l-Vücud Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ne iman
etmediği halde (deist, ateist, teist), sırf moral etkisinden yarar-
lanmak için, İnşâallah’ı, maşaallah’ı kulananların fikir namu-
su? Vacib Teâlâ Hazretleri’ne iman etmediği halde, “Allah”
mefhumunu kullananların fikir namusu? Çıkar sağlayıp sağla-
mamasına göre değişir! “Hepimiz aynı Allah’a inanıyoruz!” di-
yen Hirstiyan din adamının fikir Namus? 100 üzerinden, 0
(sıfır)… Bu pilav daha çok su kaldırır, fakat kesiyorum…
Şu aşağıda örneğini verdiğimiz alıntıya göre, Fazlur
Rahman, Müslüman mıdır? Değil midir? Fikir namusu?
“İslamî çağdaşcılığın bir anlamı varsa, o da kesinlikle
şeriatın muhtevasının değişime, büyük ölçüde ve çok yönlü bir
değişime tabi tutulması gerektiğidir. Bu makalede belirtildiği
şekilde değişim ilkesi kabul edilirse bu faaliyet hiçbir şeyle
sınırlandırılamaz; hatta Kur’an’ın kanun koyan ayetleri
dahi bu yeni yorumun kapsamı dışına itilemez. (Ben boltla-
dım. A.B.) Bu ilkenin tek sınırı ve gerekli çerçevesi, Kur’an’ın
sosyal gayeleri, temel manevî ve ahlakî ilkeleridir.” 503 Bir da-
ha oku! Bir daha oku! Muhkem ayetler dahi!
Evet! Anlıyoruz…"Doktora yaptığım Oxford Üniversi-
tesi ve okutmanlık yaptığım Durham Üniversitesi'nin bulundu-
503 Fazlur Rahman. İslamî Çağdaşlaşma. Çev. Bekir Demirkol, İslâmî
Araştırmalar Dergisi, IV, 3 Ekim 1990. Sh. 319…..Yazının aslı:
“İnternational Journal of Middle East Studies I, 1970, 317-333”
yayınlanmış

282

ğu İngiltere'ye gittikten sonra, almış olduğum modern eğitim ile
geleneksel eğitim arasında bir çelişkinin canlanmaya başladığı-
nı hissettim. 1940'1ı yılların sonu ile 1950'li yılların başında
felsefe çalışmaktan kaynaklanan ciddi bir şüphe dönemi geçir-
dim. Bu benim geleneksel inançlarımı darmadağın etti." 504
Yazar itiraf etmese de biz anlıyoruz! Fakat illede Müslümanlı-
ğa aidiyet iddia etme ihtiyacı nereden doğuyor? İman şüphe
götürmez… İman etmiyorsa, müşrik kimliği ile yazsa biz saygı
duyarak okuruz, eleştiririz..Nietzsche’ye olan alakamız malum!
Nietzsche’ye olan saygımız malum! Önce karar ver! Ebu Bekir
misin? Ebu Cehil mi? İnanç bakımından hünsâ olanlar, oportü-
nizmin en saf, katışıksız örnekleridir. Kaldıki bir müşrik için,
bir filozof için çelişki hiçbir zaman bir zaaf değildir! Hatta
biz, bilakis büyüklüğünün bir işareti olarak görürüz! Bıra-
kın kitabların tümünü, Nietzsche’nin bir paragrafın içinde dahi
çelişkiye düştüğü görülür… Fakat bu büyüklüğüne gölge dü-
şürmez! Hatta bana göre tersi
Buyrun şu adamın nesine saygı duyacaksınız? {Hadîsler
bağlamında söylediklerinden hareketle, çok genel anlamda,
Fazlurrahman'ın Batılı şarkiyat geleneğine hizmet ettiğini söy-
lemek bile mümkündür. Zira esasen Fazlurrahman'ın
"hadîslerin doğuşuna" (yani, sosyal ve siyâsî şartların ürü-
nü olarak uyduruluşuna) dair yazdıkları öncelikle Goldziher'-
in ortaya attığı ve daha sonra da Schacht'in fıkhî hadisler bağla-
mında ispatlamaya çalıştığı "hadîslerin İslâm toplumunun ikin-
ci üçüncü asrının inanış yorumlarını yansıttığı" şeklindeki yak-
laşımın bir Müslüman tarafından kabullenilip savunulması ha-
disesidir. Kaldı ki, klâsik şarkiyat geleneğine ait bu bakış, daha
sonra başka şarkiyatçılar tarafından başka yönlerden de çalışıl-
mıştır.} 505
504 İbrahim Hatiboğlu. Çağdaş İslam Düşünürleri. İstanbul. Ensar
yayınları. 2013. Sh. 120

283

Bu nasıl bir “felsefe çalışmaktan kaynaklanan ciddi bir
şüphe dönemi” ki sonunda taklide müncer oluyor? Ve en so-
nunda oportünizme teslim oluyor!
Bu arada tasavvufdaki bozulmayı da unutmayalım…
Nitekim Ebu Abdi’r- Rahmân Muhammed İbn el-Huseyn es-
Sülemî (936-1021)‘nin, şu satırlarıyla, 500-600 yıllık süreç
içindeki tarikatları Vacib Teâlâ Hazretleri’nin rızası muvacehe-
sinde değerlendir: “Şehîdler makamından sonra sıddîkler ma-
kamı gelir. Sıddîklık da mutasavvıfların hallerinden biridir.
Sıddîkler makamının en yücesi, gerek emirlerinde, gerek işle-
rinde Hz. Peygamber (s.a.v.)‘e uymak, hiçbir davranışında
onun huyuna aykırı hareket etmemektir. Salik, önce Peygam-
ber (s.a.v.)‘in hallerine uymağa çalışır. Yine gücü yetmezse bu
dereceden inip onun âdâbına uymağa çalışır. Bu makamların
hiçbirine uymağa gücü yetmezse sünnetine uyar. Hiçbir suret-
te sünnete uymaktan daha aşağı bir hale inmemelidir ve
bilmelidir ki nübüvvet makamlarının en aşağısı, vilâyet ve
tasavvuf makamlarının en yükseğinden üstündür ve ondan
tamamen ayrıdır………. Resuller (selâm onlara) ise, nebîle-
rin, velîlerin, sıddîklerin, şehidlerin ve sâliklerin üstündedirler,
bunların hepsine hâkimdirler.” 506 Ve devam ediyor. “Yüce Al-
lah’ın ve Resulullah’ın hükümlerini bilmeyen kimse, sûfi ola-
maz. Dışa ait hükümleri muhkem yapmayan içe ait hüküm-
leri güzel yapmayı başaramaz.” 507
Sülemî merhum, “Tasavvufun Şartları” başlığıyla, ha-
yatî önem taşıyan şu tesbitleri dile getirir: “Tasavvufun şartları,
geçmiş şeyhlerin şu huylarıdır: Dünyaya rağbet etmemek, zi-
kirle ve ibadetle meşgul olmak, insanlara tenezzül etmemek,
505 A.g.e. sh. 122
506Sülemî, Menâhicu’l-ârifîn, Tercüme, Süleyman Ateş, Ankara, Ankara
üniv. 1981, sah. 13
507 Age. Sah. 15

284

kanaat sahibi olmak, yiyecek içecek, ve giyecek gibi şeylerde
az ile yetinmek, fakirleri gözetmek…….. Böyle gidenin kabul
(edileceği) ne Allah’ın Resulü şahiddir.” 508
Bunların fiyakalı laflar olarak yazılmadığını düşünüyo-
rum… Ve dolayısıyla da salt edebî bir metni okuyarak “kafa
bulmak” için okunmamalıdır. Mesela, bizim bir türlü kabul
edemediğimiz Hakîm Tirmizî’nin hatmu’l–evliyâ düşüncesini
bir daha tetkik, tefahhus, tefekkür!..
Ve yine, “Tasavvufun Şartları” ndan olarak zikredilen,
“Dünyaya rağbet etmemek”, “insanlara tenezzül etme-
mek”le, şeyh denilen bir adamın ödül almasını izah et! Ya ödül
almak yanlış değil, ya da o adam “şeyh” değildir…
Hayâsızlığın lüzumu yok! Batınî mantığa sığınma! Şüp-
hesiz benim, herhangi ihlâslı bir Müslümanın, Şeriat-ı Garrây’-
ı İslâmiyye içinde anlayamayacağımız çok meseleler vardır!
Çözüm net: Kim dedi? “O”, “Öyleyse iman ettim! Tek örnek
ayak üzerine mesh! Şu soruma cevab isterken, fikir namusu ta-
leb ediyorum! Tasavvuf, Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye içinde
mündemiç midir, değil midir? Ve benim bu hududlar dışındaki
sözde tasavvufta anlayamayacağım hiçbir mesele yoktur!
“Dostlarımız bilmiş olsunlar ki, böyle kerâmet isteyenler,
başka üstâd arasınlar” 509
Müceddid-i elf-i Sânî İmâm-ı Rabbanî (k.s.)

508Sülemî, Mukaddime Fi’t-tasavvuf, Tercüme, Süleyman Ateş, sah.106
509 M. Haşim Kişmî, Berêkât-Zübde-tül-Makâmât, sh.259

285

EK
Çalışmamızı burada bitirmiştik ki; tam oportünist yakla-
şımın isbatı olan ve bizi çok rahatsız eden“felek” konusu hak-
kında internette bir araştırma yaparken (yanlış gibi geldi bu
ifade, belki de “gezinirken” daha doğru… Veya “sörf”); “Bun-
ları Berat Bile Kurtaramaz” 510 başlıklı bir yazıya rastladık,
Vahdet Gazetesi’nde…

510Cübbeli Ahmet Hoca, ( 26 05 2015 04.04)
http://www.gazetevahdet.com/bunlari-berat-bile-kurtaramaz-2251yy.htm

286

Yazı bizim dinsel stand-upçı olarak nitelediğimiz,
mesleği muazzez ve müberrâ İslâmı istismarla; şöhret elde et-
me, üstün olma ve hükmetme ihtirasını tatmin ve para ka-
zanmak olan mebzul miktarda örneği bulunanlardan biri tara-
fından yazılmış… Dikkat ederseniz, “para kazanmak” şıkkını
en sona koydum. Gerçekte bu durumda bile “para kazanmak”
bağımsız değişken değil! Birincilerin gerçekleştirilmesi için bir
alet! Dinci materyalistler etkileyici faktör olan “para”yı belir-
leyici, tayin edici faktör gibi algılayarak, yanılıyorlar… Ne ga-
rip bir tecelli… Sprütüalistlerimiz, materyalist… Materyalist-
lerimiz sprütüalist… Yalnız bu durumun evrensel olduğunu
düşünüyorum! Zaten bize göre son tahlilde bütün insanlar
sprütüalist… Bütün zerrât-ı cihân O’nun varlığını haykırırken,
kimde inkâra mecal var ki? Son tahlilde materyalizm, madde-
nin mistifike edilmesi değil midir? Felsefi konumu itibariyle
Materyalist olan Karl Marx, davranışlarının temel müşevviki
(motiv) bakımından siprütüalist değil mi?
Bizim “dinsel stand-upçı” olarak kavramsallaştırdığı-
mız mahluk; bir siyasidir, bir gazetecidir, bir TVcidir, bir aka-
demisyendir, bir din görevlisidir…. Bir memurdur, bir işçidir…
Tek ortak yanları: Din-i mübîn-i İslâmiyye’yi istismar!
Hâsılı, imanı da ikrarı da belli olmayan mahlûklar; bu
dinsel stand-upçıları terlevizyonlara çıkarıp, “Karagöz-Haci-
vat” gibi oynatıyorlar… Bu programcılar aldıkları emirlere, za-
man ve zemine göre konular tertip edip, daha önce kafalarında
kurguluyorlar… Bazı futbol teknik direktörleri için denir…
Maçı, maçtan önce kafasında oynar, diye… Kendi imkân ve
kabiliyetleri, rakip ve nasıl bir taktik uygulayacakları? Hangi
oyuncuları kullanacaklar? Nasıl kullanacaklar? Bunun gibi te-
levizyoncular da, önceden kafalarında kurguladıklarını uygulu-
yorlar… Muhtemelen o gün için tek bir mesele! O güne göre
kritik olan o meselede, bu tiplere söyletmek istediklerini söyle-

287

tiyorlar, ondan sonra söylenenler dolgu maddesi… İki tarafta
fikrin(!) fahişesi olmuş! Fakat egemen medya tarafı, sürekli
kamuoyunun nabzını ellerinde tutuyorlar!
Burada şunu ihmal etmeyelim; medyadaki bu tipler özel
olarak yetiştirilmiş… Bu ben-sen meselesi değil! Nefsin en bü-
yük tuzağı, karşısında “ben” olsaydım… Bunların karşılarına
kim çıkarsa çıksın veya kimi çıkarırlarsa çıkarsınlar, onu may-
mun ederler… Hele fikir namusuna sahip insanları! Farkında
olmadan insanı psikolojik olarak dağıtıyorlar… Sürekli araya
girerek, kontur ve konuyla alakasız sorular sorarak muhatapla-
rının fikir insicamını bozuyorlar… İnsanlar bir bakıyorlar ki,
farkında olmadan imanlarının gereği olarak bulunmaları gere-
ken yerin tam karşısında pozisyon almışlar… Bir kere bunların
karkas-zihniyet çatısı, sürünün genel eğilimleri ile, moda fikir-
lerle uyum içindedir! Örnek olarak; Her seçim sonu malum
seçmen ne mesaj vermiş? Seçmen neler demiş, neler? Gerçekte
seçmenin mesaj verdiği filan yok! Seçmen ağzı var, dili yok
sus pus olmuş oturuyor!... Bir ara “evet-hayır” diye masum bir
oyun vardı… Hatırla… İnsanlar kendi isimlerini unutuyorlar-
dı… Çare Karakutu’nun cazibesine kapılmamak! Mesela, o
gün “cihad” konusunu planlamışlar… Karşılarındaki hünsâ tip-
lere istediklerini söyletiyorlar, ondan sonra gramafonda bozuk
plak gibi cızırtı…. Madolyonun tersine bakarsanız bunlar, ku-
ralı kutsalı olmayan, yerli veya yabancı istihbarat servislerinin
enstrümanları! Kuşkusuz bütün programları dışardan empoze
edilmiyor… Uyku halinde… Ama gerektiğinde kullanılıyor-
lar… Bu da sürü gözünde “bağımsız”lar imajı doğuruyor! Bir
ipucu! Emeklilere dikkat! Bazı kritik görevlerde “emeklilik”
yokmuş…. Formel olarak emekli, fakat görev devam eder-
miş…
Burada şunu da unutmayalım, bu “dinsel stand-upçı-
lar”ın kişilik trendlerinde sabit değerler olmadığı için, hafif bir

288

ısı karşısında balmumu gibi yumuşarlar ve moderatörler bunla-
rı avuçlarının içine alırlar, istedikleri kıvama getirirler, istedik-
leri şekli verirler… Hele bir de bayan olursa karşısındaki! Hiç
dayanamazlar! Rüzgâr karşısında başaklar gibi eğilirler, fakat o
geçince tekrar doğrulularlar… Hâlbuki şahsiyet sahibi insan
çelik putrel gibidir… Kırılır fakat eğilmez… Ama bu tasvire
çalıştığımız adam da onların eline geçince rezil, rüsvâ olur,
hatta gülünç olur! Tek çare: Karakutu’nun cazibesine, şehveti-
ne kapılmamak!
Konudan ayrılmayayım, diyorum ama; bizim
“Tevhid”den başka konumuz mu var? Bizim Şeriat-ı
Garrây’-ı İslâmiyye’den başka konumuz mu var? Yazım
kuralları, muralları umurumda değil! Kuralları ben
koyuyorum!
İhlâslı Müslüman dikkat! İhlâslı Müslüman dikkat! İh-
lâslı Müslüman dikkat! Bu hayâsız dinci siyasiler! Bu hayâsız
dinci siyasiler! Bu hayâsız dinci siyasiler! Din-i Mübîn-i İslâ-
miyye’yi metalaştırıyorlar! Din-i mübîn-i İslâmiyye’yi nesne-
leştiriyorlar! Din-i Mübîn-i İslâmiyye’yi şeyleştiriyorlar! Din-i
Mübîn-i İslâmiyye’yi araçsallaştırıyorlar! Bugün Kur’an-ı
Azimü’ş-şan, siyasî-fikrî yamyamların ayaklarının altında! Na-
sıl ki; kurt koyunları boğar, boğar atarmış; aynı şekilde bütün
mukaddeslerimiz koyunlar gibi boğazlanıyor ve parçalanıp yer-
lere atılıyor!... Bugün Kur’an-ı Azimü’ş-şan belki de tarihte
görülmediği bir şekilde aşağılanıyor! Kur’an-ı Mecîd’i okuma-
nın yasak olduğu günleri özlüyorum? Masal gibi geliyor… Ne
kadar güzel (!) günlermiş… Sonra bazı adamlar meslekleri ge-
reği beş vakit bar bar bağırıyorlar! Onların mesleğine, işine
saygı duyuyorum! Ama bu işi biraz daha profesyonel yapamaz-
lar mı? Sırf meslek namusu bakımından diyorum! Bari şu tek-
nolojiyi matluba muvafık kullanın! “İş”inizi baştan savma ya-
pıyorsunuz! Evet! Bu kulaklar, bu satırları yazanın minnacık

289

kulakları, çok küçük yaşta “Türkçe ezan” faciasına şahit oldu!
Fakat bu günkünün de ondan farkı yok, mu acaba?
Yukarıda işaret ettiğimiz yazıda, “GÂVURU MUSAL-
LAT EDER” arabaşlıklı şu paragraf dikkatimizi çekti:
{Şiirlerinde, şarkılarında “İlahi adalet yok mu?” diye
soruyorlar. İlahi adalet öyle bir var ki… Osmanlı son zama-
nında bozulmasaydı, bu millet hak etmeseydi, Allah düşmanı
musallat eder miydi? 4 mezhep müftüsü Ali Haydar Efendi bile
“Bu milleti bu hale getiren hocalarla, şeyhler” der miydi?
“Meşihatta 60 tane hocaydık. Hepsi de allame-i cihan. 6 kişi
namaz kılardı, gerisi kılmazdı” der miydi? “50 lira rüşvetle
istediğin yere kadı, müftü olarak tayin olursun” der miydi?
Zenginin, ağanın oğlu okumadığı halde medrese yazılıp
askerden firar eder miydi? Sen bu kadar bozulursan Allah da
gâvuru musallat eder kardeşim.
Osmanlı bozulmasaydı, bu millet hak etmeseydi, Allah
düşmanı musallat eder miydi?
…………………………………………………………
Ali Haydar Efendi bile “Bu milleti bu hale getiren
hocalarla, şeyhler” derdi.}
Hemen şu kanaatimi bir daha arz edeyim ki, birbirine en
zıt fikirler, biribirine benzer gibi gözükenlerdir… “Yarım oluş-
lar gerçek oluşları imkânsız kılar”… Özüne nüfuz edilmemiş
bir fikrin karükatürü veya mizahı, onu ifna eder, tüketir, toz du-
man haline getirir… Hâlbuki karikatür, komedi, mizah çok cid-
di bir iştir… Fakat hokkabazlıkla, şarlatanlıkla arasında kıldan
ince bir çizgi vardır…
Bu gazetedeki ifadeler, bizim fikrî kan ter içinde onyıl-
lardır, tesbite çalıştığımız bazı kanaatların (gerçeklerin diyemi-
yorum) karükatürü gibi… Biribirine benzer gibi gözüken fikrin
taklidi; tahribi çok yüksek bir mayını, fünye ile patlatarak za-
rarsız bir şekle dönüştürmeye benzer… Bir kere çok yüzeysel,

290

naiv, avamî, sıradan bir yaklaşım… Soyut zekâdan mahrum ol-
dukları için, muhasebe, tahlil-terkib yok! “Osmanlı son
zamanında bozulmasaydı….” “Son zaman”dan kasdınız ne?
Biz bu bozulmayı Onaltıncı asrın ilk çeyreğine kadar
götürüyoruz… İki kere tekrar edilen “Bu milleti bu hale
getiren hocalarla, şeyhler” yargısı da yukarda saydığım
arızalarla malûl… Nite-kim metni dikkatle mütalâa ederseniz;
bu tesbitte bulunan “Ali Haydar Efendi”, bu milleti bu hale
getirenlerden biri değildir… Zaten nakleden böyle bir ihtimali
ortadan kaldırmak için iki yerde; “4 mezhep müftüsü Ali
Haydar Efendi bile….”, “Ali Haydar Efendi bile…”
nitelemeleri ile bizim gibi gafilleri uyarmaya çalışıyor…Hani
tasavvufda çok derin fikirler var ya, biz onları anlayamayız
ya!… Bizim gibilere yardımcı olmaya çalışıyor… Kimse ile
alay etmiyoruz! Bu Sokrat Usta’nın ironi yöntemi! Veya kabul
ederseniz: tecâhül-i ârifâne!...
Bunlarda kişilik sağlıklı bir biçimde oluşmadığı için,
Nefs-i Emmare-i Azam’larına toz konduramazlar… Onun için
yaptıkları tenkid değil, dedikodudur… Nasıl tartışmalarda
diyalektik yok, didişim varsa; burada da tenkit yok dedikodu
var! Bütün enerjilerini Nefs-i Emmare-i Azam’larını tenzihen,
onu korumak için harcarlar… Bu sebepten dolayı büyük bir ba-
lonun içinde yaşarlar, kimseyi gerçek kişiliklerinin görebilece-
ği mesafeye sokmazlar! Çünkü korkarlar! Çünkü içinde yaşa-
dıkları balon minnacık bir iğne ile patlar!... Cılk yara şeklinde
patolojik kişilikleri ortaya saçılır…
“Bu milleti bu hale getiren hocalarla, şeyhler” yargı-
sının içinde bu tesbiti yapan var mı? Yok mu? Varsa niçin
açıkça söylenmez? Yoksa niçin yok? Özel olarak hıfzedilen (!)
biri mi? İşaret edilenlerin her biri de kendinin bu tesbitin dışın-
da olduğunu düşünür!
Herkes nefsi emmaresini tenzih ve ibra peşinde!..

291

Saydığı diğer arızalar ise asırlar öncesinden başlıyor…
Kısaca ve sadece hatırlatıyoruz: “Daha evvelki tarihlerde
müderrislik kanununa aykırı tek tük yapılan usulsüzlükler istis-
na edilecek olursa, bilhassa XVI. Asır sonlarına doğru hem
müderris kalitesi itibariyle ve hem de tedrisat ve talebe cihetiy-
le medreseler bozulmağa başlamış ve seneler geçtikçe bu bo-
zukluk artmak suretiyle devam etmiştir.” 511
Duygusal davranmayalım! Birilerine karşı muhalefeti-
miz bizi, onlara karşı adaletten alıkoymasın! Devamlı kaynak-
lar veriyoruz… İlk mederesenin bozulmasını Mevzut’ül ulum-
dan başlatalım, daha eskisini kurcalamayalım… Taşköprülüzâ-
de Ahmet Efendi’nin eseri miladi 1532… Verdiğimiz kaynak-
lardan da anlaşılacağı üzere bu bozulma bir sath-ı mailde aşağı
doğru yuvarlanıyor… Hiç duygu karışmamış, kaskatı mantık
temelli sorumuz: O zamanlardan beri medrese üzerinde hangi
ıslahatları yaptınız da, bugün “medrese”den bahsediyorsunuz?
O zaman sizinki “medrese” değil! Siz medresecilik oynuyorsu-
nuz! Melek gibi sübyan yavruları bir şekilde gasp edip, “bir
yerlere” hizmet ediyorsunuz ve ettiriyorsunuz! Fakat “bu yer-
ler” katiyyen İslâm değil!
Aşağıda kısmen arz edeceğiz, eğer bizim ileri sürdüğü-
müz gibi İslâmî tefekkür İmam-ı Gazâlî’yi ihmalden dolayı ge-
rilemeye başlamış ise, mesele çok daha mudil!
Tekrar yukardaki metne dönüyoruz… Biz bu metinden
anlıyoruz ki; muşârünileyh çok büyük bir âlim… “Ahıskalı Ali
Haydar Efendi (KS), zahiri ilimlerin hepsini ikmal etti. Varıla-
cak noktanın en üst kademesine ulaştı.” 512 Genel olarak herkes
için kullanılan, dile pelesenk olan, “aklî ve naklî ilimlerde mü-
511 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, Ankara,
TTK, 1988, sah. 67
512http://ilminfazileti.blogcu.com/ahiskali-ali-haydar-efendi-
hazretleri/8404722

292

tebahhir bir alim idi!” Doğu zihniyetinin zübdesi olan “ayaklı
kütüphane” lafı!... Ey! İhlaslı Müslüman bu ifadeler bana hiç-
bir mana ifade etmiyor…. Naiv çocukça yaklaşımlar!
Peki! Bugüne kadar hiç sordunuz mu, “Âlim” ne de-
mektir? Acaba âlimle, nâkil ve taşıyıcı aynı mıdır, farklı mıdır?
Kavram analizleri yapmıyoruz…. Maalesef… Bizim bir tanım
denememiz: Âlim; “Mevrid-i nasda ictihata mesağ yok-
tur” 513 umdesine pazarlıksız imanla; İslâmî ilimlerde ge-
rekli muktesabât sahibi ve fakat birinci özelliğinden sonra
en önemlisi “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü in-
kâr olunamaz.” 514 umdesinin şuuruna sahip, gereğine bü-
tün varlığıyla inanmış; İslâmı, zamana ve mekana nakşet-
me aşkında ve savaşındaki insandır…
Özlediğimiz nizam kurulduktan sonra da bu tanım ge-
çerli mi? Ondan sonra ilimle aksiyon ayrılabilir mi? En azından
ilk üç özellik her zaman için gerek şart! Nâkil-taşıyıcı sadece
teknisyendir! Âlim değildir?
Ayrıca 1759’dan 515 başlayıp, 1924’e kadar devam eden
“Huzur-ı Hümayun Dersleri”nde, mukarrir (ders veren) olmak
acaba meziyet midir? Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’den başka
hiçbir merci, hiçbir egemen güç tanımadığımız için hatır ve gö-
nül dinlemeden bütün değerleri eleştiriyoruz… Bu konuda faz-
la durma niyetinde değiliz… Sadece kafanızı karıştırmak, varsa
gönlünüzdeki “put”ları kırmak için birkaç not: “Her dersin mu-
karrir ve muhatapları farklı olurdu. Ders sonunda kendilerine
eskiden olduğu gibi atıyyeler, cübbe ve şal verilirdi.” 516 Ve
“Huzur dersleri ulema için bir tefeyyüz ve ihsan vesilesi olu-
yordu………. Cevdet Paşa’da Padişahın ve valide Sultanın ih-
513 Mecelle, Madde: 14..Dersaadet, Matbaa-i Osmanî, 1302, sah. 15
514 Mecelle, Madde: 39, Age. Sah.22
515 Mehmet İpşirli, DİA, sah. 18/ 441
516 Age. Sa. 18/ 443

293

sanlarını yazmaktadır.” 517 Sanmıyorum ama, bu satırların yaza-
rı acizi okuyanlar arasında da inanacaklar olursa kısa bir not :
“Tam bir ilmî serbestiyet içinde yapılan derslerde………” 518
Gâvurlar için ayrı değerlendirmek lâzım. Ama Müslü-
manlar için, ilmî serbestiyet, fikrî serbestiyet, üzerinde ciddi-
yetle durulması gereken bir mesele! Çivizâde’den biliyoruz, bir
Müslüman için ilmî serbestiyetin ne demek olduğunu! Ona
çektirilenlerden dolayı! Bâlî Efendi’nin yaptıkları! Birgivî
Mehmed Efendi(1523-1573)… Hayatının son yılını bu ufak ka-
sabada geçirmiştir, İstanbul’dan kaçarak… 519 “Birgili Mehmet
Efendi’nin her ne kadar ayrıntılarını bilmesek de zor bir dö-
nemden geçtikten sonra İstanbul’dan ayrıldığı anlaşılmakta-
dır.” 520 Para vakfı meselesi anlaşılamadan son yediyüz yılımızı
anlamak mümkün değil! Birgivî, es-seyfü’s-Sârımfi Adem-i
cevâz-ı vakfi’l –Menkul ve’d-Derâhim (Paranın ve taşınabilir
malların vakfı câiz olmadığı üzerinde keskin kılıç) eserini yaz-
dı ve Ebussuud Efendi ile ciddi bir fikir ayrılığına düştü…”
Birgili Mehmed Efendi Merhum, şeriat ilimlerinde inceden in-
ceye araştırıcı ve hakikatı bulma ardında koşan bir kimse
olup………….” 521 Ve “Lâkin bu kadar tartışıp kavgadan sonra
teklifi örf ve adete aykırı olduğundan hiç yararı olmayıp halk-
la başa çıkamadı.” 522
Menkulün vakfı, çok temel bir mesele!... Nasip olursa
biz başka bir çalışmamızda ele almayı düşünüyoruz! Bir kere

517 Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri, İstanbul, MEB,1993,
I / 861
518 Mehmet İpşirli: 18/ 442
519 Huriye Martı, Birgivî Mehmed Efendi, Ankara, TDV, 2001, sah.40
520 Age. Sah. 39
521 Kâtip Çelebi, Mîzanü’l-Hakk, Fi İhtiyari’l-Ahakk, İstanbul, MEB.
1972, sah. 105
522 Age. Sah. 106

294

“vakıf” bir mesele… “Menkülün vakfı” ayrı bir azîm mesele,
“Menkül vakıf”ın tatbikatı, işlerliği tam bir oportünizm!...
Dikkat! Edille-i Şer’iyye….. Aslî deliller: Kitab, Sün-
net, İcmâ ve Kıyas…. Niçin “örf” yok? Çünkü fer’î delil… As-
lî delillere muhalif olmaması kaydı ile önemi var! Eğer aslî de-
lilleri yok sayarak “örf”e, “adet”e başvuruyorsanız; sosyolojik
tatbikatı rab ediniyorsunuz, demektir… Zihniyetimize yüzyıl-
lardır Yahudi Emile Durkheim (1858-1917) egemen bizim ha-
berimiz yok! Birgivî, bazılarının örf ve adet putuna dokunu-
yor!
Tetâbuk mudur? Tevâfuk mudur? Bilmiyorum… Biz
Batılılaşmayı yaklaşık 1718’le başlatıyoruz… Ve birde bakıyo-
ruz ki; “Huzur derslerine örnek olabilecek ilk sistemli uygula-
manın III. Ahmed zamanında Nevşehir’li Damad İbrâhim Paşa
tarafından (1724) yapıldığı bilinmektedir.” 523 Nevşehir’li Da-
mad İbrâhim Paşa kimdir? “Batı medeniyetine karşı hiçbir düş-
manlık göstermezdi” 524 Kısa kısa devam ediyoruz: “ …. Fakat
en ziyade san’at zevkiyle, Türklere hayatın sadetlerini anlata-
rak, Türkiye tarihinde mühim bir devir vücuda getirdi.” 525 Ve
yine devam: “Sâdâbâd civarı, az zamanda şenlenmişti. Derenin
iki sahili, zarif ve beyaz köşklerle dolmuştu. Bu köşkler; hep
saray erkânındı………. İlkbaharda çiçekli çayırların üzerinde,
renkli gölgeli sahillerinde, zurna sesleri ortasında, zarif endam-
lı kadınların kol kola oynadıkları bu sulh ve huzur devrini, aşk-
larıyla, rakıslarıyla, nağmeleri ile övdükleri görülüyordu. Sâdâ-
bâd, gönül ehli kimselerin, safa dostlarının ve şairlerin toplan-
ma yeri idi. Bahar, çiçekleri ve renkleriyle İstanbul’un güzel
ufuklarını süslediği zaman, ruhta, Sâdâbâd sahillerine derin bir

523 Mehmet İpşirli. 18/ 441
524 Ahmet Refik Altınay, Lâle Devri, Ankara, MEB, 1973, sah.15
525 Age. Sah. 17

295

çekicilik hâsıl olurdu.” Bir lâle (lâle-i Duhterî, Mahbûb) beşyüz
ile bin altına satılıyor… Nedimden sadece bir güfte:
Bir safa bahşedelim gel şu dil-i nâ-şâda
Gidelim serv-i revânım yürü Sa'd-âbâd'a
İşte üç çifte kayık iskelede âmâde
Gidelim serv-i revânım yürü Sa'd-âbâd'a
Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan
Mâ'-i Tesnîm içelim Çeşme-i Nev-peydâdan
Görelim âb-ı hayât akdığın ejderhâdan
Gidelim serv-i revânım yürü Sa'd-âbâd'a
Geh varub havz kenarında bırâmân olalım
Geh gelüb Kasr-ı Cinân seyrine hayran olalım
Gâh şarki okuyub gâh gazel-hân olalım
Gidelim serv-i revânım yürü Sa'd-âbâd'a
İzn alub Cum'a namazına deyû mâderden
Bir gün uğrulayalım çerh-i sitem-perverden
Dolaşub iskeleye doğru nihân yollardan
Gidelim serv-i revânım yürü Sa'd-âbâd'a
Bir sen ü bir ben ü bir mutrib-i pâkîze-edâ
İznin olursa eğer bir de Nedîm-i şeydâ
Gayrı yârânı bugünlük edib ey şuh feda
Gidelim serv-i revânım yürü Sa'd-âbâd'a
Şimdi tefekkür… Batılılaşma başlıyor… Bize göre yak-
laşık: 1718…. Ve Huzur derslerinin, lâle devrinin bânîsi, yara-
tıcısı tarafından başlatılması, 1724… İngilizlerle yapılacak Ser-
best Ticaret analaşmasına bir adım (1838), ilk dış borçlanmaya
iki adım (1854) ve Sultan Hamid’in başına sarılan Duyun-u
Umumiyy’ye berlâsına üç adım var!
O zaman Huzur Dersleri ilacın yan etkilerini giderecek
bir antibiyotik midir? Veya müessir maddenin dolgu malzeme-

296

si midir? Ağır ilaca karşı bize dayanma gücü verecek bir tran-
kilizan, sedatif, müsekkin midir?
Mükemmel şekilde süslenmiş bir sünnet odası! Sünnet
olmuş bir çocuk! Rengârenk, resimli, boyalı sıralanmış balon-
lar! Cazip nağmeler… Çocuk dalmış onları seyrediyor… Bir
münasebetsiz tek tek balonları patlatıyor! Çocuğun dudağının
nasıl büküldüğünü görüyorum! Feryadı basıyor: “Zaten yaram
var! Canım acıyor!” Umurumda değil! Çile, çile, fikir çilesi!...
Evet! Derslerde genellikle Kadı Beyzâvî tefsiri okunu-
yordu da bu hocalar, zıvanadan çıkmış o Sarayda ne anlatıyor-
lardı? Lâle Devri, Tanzimat? Ve devamı…. İsraf, Dolmabahçe
Sarayı… Galiba psikolojik destek (!) sağlıyorlardı? Şimdilik bu
kadar!
Eğer yukarıda yaptığım “âlim” tanımı birazcık gerçek-
lik ifade edebiliyorsa, nerede asırlardır âliminiz? Daha da kış-
kırtıcı bir şekle dönüştürüyorum sorumu; Öncesini ve özellikle
mezhep sahiplerini tenzihen, soruyorum: İmam-ı Gazâlî’den
sonra nerede âliminiz? Yalnız dikkat edilirse İmam-ı Gazâlî
“düşünme”nin önüne set çekti, yok etti gibi naiv iddianın tersi-
ne, biz özellikle İmam-ı Gazâlî’nin usûlünün ciddiye alınmayı-
şının, ihmalinin fikrî alanda içinde bulunduğumuz her türlü fa-
cianın sebebi olduğunu düşünüyoruz… Sadece bir cümle: fikrî
bakımdan taklit, taşıma, hamallık bu usûle tamamen aykırı…
Bu bakımdan biraz da amiyane bir ifade ile, dört mez-
hebin müftisi değil, ondört mezhebin müftisi olsa ne yazar? Si-
zin bahsettiğiniz bu konseptteki herhangi bir âlim, Googel’dan
daha mı bilgili? Mesele taşıma ve nakil olduktan sonra!... Zaten
bu ifadeler kesmez olduğu için, artık yerine tayin olunana
“müctehid” diyorlarmış! Ondan sonrasını nasıl isimlendirecek-
ler??? … Aman, Cenab-ı Hakk muhafaza buyursun cümlemizi!
Sözünü ettiğimiz internetteki gezinti anında yazarın bir
yazısına daha rastladık, işte o anda gençlerin tabiri ile “ben

297

koptum!” Ne demekse? İslâmî hassasiyetim, “Şuurumun bütün
çağdaş frenleri”ni patlatdı! İslâmî hassasiyetim, “Şuurumun
bütün çağdaş frenleri”ni felcetti! Devre dışı bıraktı! Gümrük
duvarlarını yıktı! Hâdî-i Mutlak Celle Celâlüh Hazretleri için
hubb, O’nun için buğz! Hatır gönül yok! Oturdum, bu bölümü
kaleme aldım! Artık bilyorsunuz, her ne kadar “kalemle” yaz-
ma hasreti içinde olsam da, bilgisayarla yazıyorum…
İhtirâz-ı ta’neden kalmakdadır âhım nihân
Bir hakîkat kalmasın âlemde Allahım nihân 526
Muallim Naci (1850 – 1893)
{Bir gün şöyle demişti (Ali Haydar Efendi) : “Ben
altı yaşından itibaren okumaya başlamıştım ve elimden en
az altı saat kitap düşmez. O zamandan beri ibadet ü taatımı
yaparım. Ama şu Menderes’in yaptığı iş var ya, (Ezan’ı as-
lına irca) onun bir günlük sevabına –o da kabul olursa- bu
yaşıma kadar yaptığım ibadet sevabını vermeye hazırım.”
Öyle hayranlığını izhar etmişti.} 527
Bizi bu kadar etkileyen yazının başlığı: “Menderes'e
dua etmeyenin namazı kabul olmaz” Başlık aynıyla bu:
“Menderes'e dua etmeyenin namazı kabul olmaz.” Ya sa-
bır, devam edelim:
{27 Mayıs 1960 tarihinde Türkiye’de ilk defa darbe ya-
pılarak Adnan Menderes hükümeti düşürüldü. Darbe sonrası
526“Onun bunun diline dolanmaktan çekindiğim için hissiyatımı açığa
vura-mıyorrum. Allahım! Hiçbir hakikat gizli kalmasın.”
527https://tr-tr.facebook.com/notes/%C3%BCstad-bediuzzaman-said-
nursi/bedi%C3%BCzzaman-ve-ali-haydar-efendi-hz-leri-
ittihadi/198397255551
Ayrıca “--Mustafa Sıbai de Menderes için “o İslam’ın şehididir, zama-
nımızda İslam namına şehid olanlardan birisidir” demişti. Bir sed yıktı
o, bir sed yıktı, tasavvur edemezsiniz, tasavvur edemezsiniz…” demiş…

298

birçok kişi yargılandı,  Adnan Menderes,  Hasan Polatkan ve
Fatin Rüştü Zorlu anayasaya muhalafet ettikleri gerekçesiyle
idam edildi.  Ancak idam edilmelerinin asıl sebebi Müslüman
olmalarıydı.
Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu
anayasaya muhalefet ettikleri için değil, Müslüman oldukları
için idam edildiler.
Ali Haydar Efendibabamız “5 vakit namazında
Adnan Menderes’e dua etmeyenin namazı kabul olmaz”
buyururdu. “Adnan kuluna yardım et” diye dua
buyururdu. İhtilalden sonra o kadar üzüldü ki, huzur
bulmadı, dünya kelamı etmedi.} 528
Ey gönlündeki bütün rableri, putları temizlemiş, ihlâslı
Müslüman! Şu anda içinizde yaşadığınız inkisarı, siniri, öfkeyi,
melali, hicranı, hüsranı, anaforu, girdabı tercüme edecek bir
kavram biliyor musunuz? Sözkonusu kişi bunu nasıl söyleye-
bilir! Böyle bir lâfı! Ama yazan da uydurabilir! Bunlarda
hiçbir hassasiyet yok! Biliyorum! Ama biz inanmakta ma-
zuruz! Farklı kaynaklar da teyid ediyor…. Düşünün ki bu
adamlar ehl-i sünnetin zabtiyesi! Düşünün ki bu adamlar Nak-
şî? Namaz? Namazın şartları ve rükünleri? Namazın farzları?
Namazın vacipleri? Namazın sünnetleri? Namazın edepleri?
Namazı bozan ve bozmayan şeyler? Müşahhas bir kişiye dua
etmeyenin namazının kabul olmaması? Menderes’in kişiliğini
tam olarak biliyor mu? Bilmiyorsa, bilmediği adam hakkında
nasıl böyle bir hüküm verebilir? Bir kişi hakkında, yeterli bilgi-
ye sahib olmadan konuşması, o kişi hakkında yargı vermesi,
kimseyi mazur göstermez! Hele böyle bir hüküm! Çıldırmış bu
adamlar? Bu yeni bir din inşası mı? Veya bu yeni bir din inşası
değil mi?
528 Cübbeli Ahmet Hoca, http://www.gazetevahdet.com/menderese-dua-
etmeyenin-namazi-kabul-olmaz-2262yy.htm.......... 28.05.2015 04.04

299
İslâmî şuurdan mahrum insanlar…
Peki, Şeyhin böyle emsalsiz bir lütfuna(!) nail olan Ad-
nan Menderes nasıl bir kişi? Hemen yine bir gezinti, sadece kı-
sa çok kısa… Girin internete! Mebzul miktarda, müdellel mal-
zeme var… Bir roportaj ve başlığı:
“Menderes'le yattım, kocamı kurtardım” 529
Bu başlıktan sonra devama gerek var mı? Söz bitmedi
mi? Ama biz yine de devam edelim… Aşağıda bu başlıkla veri-
len, Devlet eski Bakanı Yılmaz Karakoyunlu ile yapılan röpor-
tajdan çok kısa alıntılar… Yılmaz Karakoyunlu’nun namus te-
lakkisi de çok liberal, çok larç, buna rağmen bu konuda onda
da, onda bile bir sıkıntı var! Larç adam da bile var bir ka-
maşma!
{Benim Adnan Bey’in ilişkilerine yönelik bir rahatsızlı-
ğım yok. Bir tabiat kendini böyle ortaya koymuş. Ama kadı-
nın kocası oradayken gitmesi... Kadının kocasına “Sen arka
odaya geç” demesi. Bu nasıl bir kadın? Mahkeme zabıtlarında
vardır; savcı sorar; “Nasıl tanıştınız” diye. O da başlar anlat-
maya; “Kocamı Bitlis’e tayin etmişlerdi. Bir arkadaşım da
Adnan Bey’le temasımı temin etti. Adnan Bey beni aradı,
geldi, bende kaldı, ertesi gün kocamın İstanbul’da kalması
sağlandı...”}
(Bir zamanların etkili yetkili bir siyasisine göre; evli bir
erkekle, evli bir kadın, kadının evinden farklı bir mekânda
zina yaparsa “rahatsızlık yok!” Hakkını tesbit edelim Bay Ka-
rakoyunlunun da bir kural ve kutsalı var… Ey anlı şanlı dinci-
ler, kimlere rey verdiniz, kimlere rey veriyorsunuz? Ben rey
vermediğim için sorumluluktan kurtuluyor muyum? Bilmiyo-
rum! Bilmiyorum! A.B.)
529BUKET AŞÇI | 02 Mart 2009 Pazartesi - 18:55…….
http://www.gazetevatan.com/-menderes-le-yattim--kocami-kurtardim--
225679-gundem/

300

…………………………………………………………
Anlaşılan gazeteci bayan’ın bile kabul edemeyeceği,
namus telakkisini rencide eden bir durum var ortada, onun için
hayretle soruyor:) “Suzan Hanım da evli değil mi? Onun da
eşinin adı Ferit...”
Cevap: “Adnan Bey’in çok enteresan bir yanı var. Ben-
ce bunu psikologların tahlil etmesinde fayda var. Beraber ol-
duğu kadınların kocaları evdeyken bile onları ziyarete gidi-
yor. Düşünsenize Ayhan Hanım’a “Seni kocandan ben boşaya-
cağım” diyor. Suzan Hanım’ın oturduğu Belveder Apartmanı’-
na gidip zili çalıyor. Suzan Hanım, sokakta Adnan Bey’in
arabasını gördüğünde de kocasına “Hadi Ferit sen arka
odaya geç” diyor, o da geçiyor. Ferit dediğimiz İstanbul Em-
niyet Müdürü! Sizce bunun tahlil edilmesi gerekmez mi!
Adam geliyor, evden içeri giriyor, eşi arka odaya gidiyor.”
Can Dündar’dan 530 önemli notlar:
{Adnan Menderes çapkın bir adamdı.
Bu, hem tanıkların, hem belgelerin doğruladığı bir ger-
çek...
Tempo'da (10 Şubat 2006) bu çapkınlığın devlet kayıt-
larına nasıl geçtiğine dair bir haber var.
Daha 1946'da CHP, "DP milletvekili Menderes"i takibe
almış.
Emniyet Müdürlüğü'nün 27.11.1946 tarihli izleme rapo-
ru şöyle başlıyor:
"Menderes saat 9.05'te otelden ayrılıp Mukaddes'in
oturduğu apartmana girmiştir. Saat 19.00'da iç fenerler söndü-
rülmüştür."}
………………………
{Daha da etkileyici olan, Menderes'in evli bir erkek ola-
rak bu kadar rahat davranabilmesiydi. Başbakan, evi ilk ziyare-
530http://www.candundar.com.tr/_v3/index.php#!%23Did=289

301

tine "2" plakalı siyah makam arabasıyla gitmiş ve görüşmeden
sonra, adeta dedikodulara meydan okurcasına Aydan'la sokağa
çıkıp uzunca bir yürüyüş yapmıştı.
Böyle başladılar.}
(Bazıları anlayamazlar endişesi ile şerh ihtiyacı duy-
dum. Yani resmî araba ile gidiyor…. Yani, Başbakanlık ma-
kam arabası ile… Yani herkesin tanıyacağı bir araba ile…
Böyle şeyhler, böyle siyasiler, böyle vatandaşlar olduktan son-
ra adam az bile yapmış… Bu ifadelerimizle bu konuları Ali
Haydar Efendi’nin bildiğini söyleyebilir miyiz? Fakat bilmedi-
ğini de söyleyemeyiz! Yalnız bunlar Menderes’in sağlığında da
şayî olan meseleler… En azından Ali Haydar Efendi’nin bilme-
diği konularda ahkâm kesmemesi lâzım? Hayatını okursanız
hep olağanüstülükler, kerametler… Asıl bizi sıkıntıya sokan
“malûm” olmuyor mu Menderes’in bu kabiliyetleri? Yani
bu basit bir mesele olduğu için mi? Vefatı 1 Ağustos 1960 531 …
Darbeden kısa bir süre sonra vefat ediyor…. Fakat o günün
matbuatı düşünülürse, hiç değilse o zaman diliminde bu konu-
lardan haberdar olmaması veya haberdar edilmemesi de mani-
dar. Çünkü bu basit bir konu (!) olduğu için çevrenin hassasi-
yet radarına takılmıyor! Gece namaz kılacaklar ya!” A.B.)
………………………………………..
“Dr. Mükerrem Sarol, Menderes'in sadece bakanı değil,
en yakın arkadaşlarından biriydi.”
“Adnan Bey, Ayhan Hanım'la gerçek bir romans yaşa-
mıştır. Birçok kez evine birlikte gitmişizdir. Adnan Bey ona
yorgun argın gelir, yüzünü yıkatır, rahat nefes aldırır, bir ka-
deh rakı verir. Adnan Bey orada, huzur dolu bir sevginin at-
mosferinde dinlenir. Bu derece ulviyet vardır orada...”

531 Cemal Bayak, TDVİA, sah. 17/ 28

302

(Can Dündar’ın namus tasavvuru sonsuz ufuklara kadar
uzanan bir vüsatte…. Larç… Modern tabir… Kendisi evli mi?
Bekâr mı? Bilmiyorum…Galiba evli….)
…………………………………
Evet. Ayhan Hanım’ın annesinin evinde görüşüyor-
lar, ilişkilerini orada yaşıyorlar. Yani annesi evde oluyor.
………………………………………..
Dikkate değer bir not:
{Askerler önce Menderes'i, kendi tabanını oluşturan
müminlerin gözünden düşürmek için "zina" davası açmayı
düşündüler.
İstanbul Müftüsü'nden bu konuda fetva istediler.
Müftü Ömer Nasuhi Bilmen, "Zina en büyük günahtır.
Cezası, recmdir" ("taşlanarak öldürülmektir") fetvasını verdi.
Lakin zina suçlaması için eşi Berin Menderes'in şikâ-
yetçi olması gerekiyordu. Böyle bir şikâyet yoktu.}
Dua? Dua kime edilir? Hududları? Bunlar ayrı konu-
lar… Ama kocakarı imanına talib, basit bir Müslüman olarak
bizi son derece rahatsız eden: “5 vakit namazında Adnan
Menderes’e dua etmeyenin namazı kabul olmaz” Doğrudan
doğruya rablık iddiası böyle bir hüküm vermek!
Burada dikkat çekmek istediğim, asırlardır devam eden
bir ahmaklık var: “Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin
Rüştü Zorlu anayasaya muhalefet ettikleri için değil,  Müslü-
man oldukları için idam edildiler.” Burada biraz duralım:
“CIA’nın Türkiye dâhil Ortadoğu bölgesinde 20 yıl so-
rumluluk görevi üstlenen Graham Fuller, emekli olduktan son-
ra yine CIA’nın bir yan unsuru olan RAND adlı Kaliforniya
merkezli (think tank) düşünce kuruluşunda çalışmaya başladı.
Fuller Pentagon için bir rapor hazırladı. Raporu 1989 yılında
Tercüman Gazetesi’nin Washington temsilciliğini yaparken
yayınladım.” 532

303

Sözkonusu bu raporda üzerinde ciddi analizi gerektiren,
Graham Fuller’in şayan-ı dikkat tesbitleri, tavsiyeleri var…
“Atatürk, resmî İslâm’ı, devlet mekanizmasının bir parçası
haline getirirken niyeti dini ortadan kaldırmak değildi; İs-
lâm’ın toplumdaki ve siyasetteki rolünü azaltmak ve devlet
kontrolünde dini, iyi vatandaş modeli meydana getirmek
için bir yol olarak kullanmaktı”. 533
Ey ihlâs sahibi Müslüman uyan artık! Eğer biz yanılmı-
yorsak; dünyada “din” düşmanı yok… Hele hiçbir yönetici
“din” düşmanı değil! Olamaz…. Atatürk niçin dini ortadan kal-
dırsın? Herkes “HAK DİN” 534 düşmanı….. Şimdi yarıokur-ya-
zar takımı Marx: “din afyondur” demiyor mu? Diye soracak-
lar… “Hegel’in Hukuk Felsefesine eleştiri”si de söylüyor….
Fakat her okuduğunu dikkatli oku! Marx’ı da dikkatli oku!
Marx “afyona” karşı değil! Başkaları tarafından imal edilen
“afyon”a şiddetle düşman… Yoksa kendisi de bir afyon imalat-
çısı… Çünkü Marxizm sahte de olsa bir dindir… Russel’in çok
ciddi yorumlarını hatırla! 535
Niçin din düşmanı olsun insanlar? Daha önce bu konu-
larda çok durduk başka kitaplarımızda! Örnek olarak Voltaire’i
hatırla… Hele hiçbir yönetici şimdilerde kullanılan tabirle
“din” gibi bir enstrümandan, aletten, maşadan vazgeçme lüksü-
ne sahip değildir! Düşünün emperyalizm için “din”in önemini!
Bir kişiye yuları takdı mı, onbinlere, yüzbinlere, milyonlara
532 Yılmaz Polat, Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’de İslamcı
Akımlar, İstanbul, Milenyum yay. 2010, sah.8
533 Age. Sah. 28
534 Al-i imran Suresi: Allah katında hak din, İslâmdır. O Ehl-i kitabın ihti-
lafları, kendilerine gerçeği bildiren ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki ha-
set ve ihtiras yüzünden olmuştur. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilsinler
ki, Allah onların hesabını çabuk görür.
535 Bertrand Russel, History of Western Philosophy, London, Unwin
unuiversity books, 1965, p.361

304

takmış oluyor… Ekümenik Müesses Nizam’ın işi de zor…
“Bir insan ki çok düşünür, zararlıdır!” Hâlbuki dindar ada-
mın bağla boynuna yuları! Meselâ; bir şeyhe, bir kanaat ön-
derine, bir siyasiye tak yuları; milyonların vicdanına, kişliğine
ipotek koy! Zaten onlar da hazır sırada, boyunlarını uzatmış
bekliyorlar! Bütün bu ifadeler koyunları veya yular takılan hay-
vanların tümünü tenzihen! Fıtratına ihanet etmeyene sözümüz
yok!
Somuta geliyorum: Oportünizmin dünya çapındaki dahî
liderlerinin başta gelenlerinden biri, Süleyman Demirel!... Ge-
nel Başkan olduğu dönemlerden biri… Partisinin Anadolu il-
lerinden birinin il başkanı… Henüz siyaseti kavrayamamış…
Nitekim kısa sürede kendi kendini tasfiye etti… Açmış telefo-
nu, bir hizip başından şikâyet ediyor, dert yanıyor… Ve teklifi.
“Efendim! Bunu partiden atalım!” Demirel’in oportünizmin
ABC’si olan tavsiyesi: “Oğlum Mehmet! Niye atacaksın? Ken-
di bahçene bağla, karşıya bağırsın!” Niye yöneticiler din düş-
manı olsun, kendi bahçelerine bağlarlar olur, biter! Çek! İstedi-
ğin yere gider! Yalnız önlerinden “yoğurt”u eksik etme!
Hiç kimse Menderes’i Müslüman, diye asmadı… Son
kulanım tarihi geçti, raf ömrü bitti! Fonksiyonlarını gerçekleşti-
remiyordu artık! Kendinden beklenenleri veremiyordu! Yani
ayağı kırıldı, sonra düştü! Düştükten sonra ayağı kırılmadı!
Yerde iken de son bir hamle ile Rusya’ya yaklaşmaya niyetlen-
di! Ama? Bu tesbitimiz dünkü, bugünkü ve hatta yarın ki
bütün oportünistler için geçerli! Artık tıbben biliyoruz ki;
yaşlıların kemikleri o kadar zayıflıyor ki, önce ayakları kırılı-
yor, sonra düşüyorlar… Önce ayağı takılıp düşen adam oralara
gelemez!
Ve bugün biz; 1718’den beri gelen gâh mekanik, gâh
organik kültür değişim süreci ve 27 yıllık tek parti döneminde-
ki mekanik müdahalelerin hazırladığı zemin üzerinde; Mende-

305

res, Demirel, Özal, Erbakan ve Erdoğan eliyle Atatürk’ün rüya-
sının, hülyasının organik-estetik bir opersayonla kâmil manası
ile gerçekleştirildiği iddiasındayız! Otur sen de düşün!… Biz
çok düşündük! İnanarak yazıyoruz… Kuşkusuz bu isimlerden
her biri bir zihniyeti temsil ediyor… Yoksa yardımcı aktörlerin
derecelerine göre hizmetlerini inkar etmiyoruz!............... Daha
sonra tekrar mütalâa ettim!... Bu tesbitlerin doğru olduğuna gö-
nülden inanıyorum! Bana göre, bu basit gerçekleri yazmak be-
nim fikir namusu borcum!
Yani birinciler muhataplarını keserek, biçerek, parçala-
yarak yiyorlardı… İkinci aşamada peçete, çatal, kaşık, bıçakla,
sahneye sürülmüş kadınlar, kızlar eşliğinde!... Hatta artık ame-
liyat sonrası koca ameliyat yaraları, organik malzeme ile dikil-
diği için, iz de bırakmıyor! Vücudunu açıp baksanız da ameli-
yat olduğunu anlayamazsınız! Ve hatta bu organik-estetik ame-
liyatlar Kur’ân-ı Mübîn eşliğinde yapılıyor!… “One minute!”
deme… Vazgeçmeyeceksin! Neden vazgeçmeyeceksin? Mü-
sekkinden… Çağdaş konsepte uygun, rüşvet-i kelam kabilin-
den kavramsallaştırayım: Hiç, ama hiç akıllanmayacaksın! Size
lütfen “bir dakika” dur! Diyorum…. Hiç değilse bir dakika: in-
san kafasını fare kafasından ayıran mevhibeye ihanet etme!
Onun için “bir dakika”, “one minute”, tetkik, tetebbu, teemmül,
tefekkür…. Ne güzel örnekler veriyorum! Artık anla!
Tekrar üzerinde olduğumuz metne dönüyoruz, önemli
hatalar yapılıyor!… Çünkü temel mantık parametrelerinde iğ-
tişaş var!... “Ben altı yaşından itibaren okumaya başlamış-
tım ve elimden en az altı saat kitap düşmez.” Bir kere yalan
hakkındaki Fahr-i Kâinât Sallallahü Aleyhi Vesellem’in hadis-i
şerifini hatırla… İçselleştir! Saat mi tutuyorsun? Çiğlik burada
başlıyor? Böyle bir hassasiyet içinde olması gereken bir insan,
çok okuduğunu, az uyuduğunu isbat için miktar belirtemez.
Nasıl tesbit edeceksin ne kadar okuduğunu? “Çok okuyorum!”

306

dersin olur, biter… Nasıl tesbit edeceksin ne kadar uyuduğunu?
“Az uyuyorum!” dersin biter… Bunlar da böyle hassasiyetler
yoktur… Yalnız beni eleştirmeden şu gerçeği unutma! Daha
önce şöyle zikrettik: Ayrıca “adam” olun! “Ebrar zümresinin
hasenatı, mukarrebin zümresinin seyyiatıdır” 536 Hümayun
leke götürmez! Kazanlarca beyaz boyanın üzerine minnacık si-
yah bir boya damlat, o siyahlık, o leke gözükür! Zaten özden
gelse farklı davranırlar! Bayezid Bistami rahmetullahi aleyh’i
hatırla! (374. Dipnot)
Şu oportünizmden vazgeçin! Birazcık fikir namusu!
Minnacık fikir namusu! Eğer bahsettiğimiz kişi, bizim gibi
ölümlü, sıradan, kimseye etkisi olmayan bir Müslümansa; o za-
man yaptığımız, kılı kırk yarmacılık ki, doğrudan doğruya su-i
niyyet ve fikrî su-i kast şüphesi taşır içinde… Ve hatta gıybet
şüphesi… Haklısınız! Hatırlayın hikâyemizi! Deve misiniz?
Kuş mu? Ama söz konusu olanlar bir sürü adamı halen de etki-
leyen kişilerse, onlarla uğraşmak hem hak, hem vazife…
Eğer internete Ali Haydar Ahıskalı yazarsanız, neler çı-
kar, neler? Kerametler kerametler! Bırak kerameti, gözünün
önüne bak! Zahire bak! Ezanı asliyetine döndüren adam kim?
Kişiliği nedir? Tanrılar katından biz ölümlülerin arasına in!
Bak, gerçekleri nasıl göreceksin?
Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzerinde 537

Ziya Paşa, Terkib-i bent
Siz kerametle gaybı kurcalarken, gözünüzün önündeki
kuyuyu görmüyorsunuz! Bir zaniye bu hayranlığın hesabını
536İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, çev. Abdülkadir Akçiçek, I/ 298
537“Birçok acemi müneccim gökte yıldız ararken gaflete dalarak yolların-
daki, önlerindeki kuyuyu görmezler.

307

Hâlık-ı Zül Celal Hazretleri’ne nasıl vereceksiniz? Sizin onun
hakkındaki bu takdirkâr duruşunuz onun yaşadığı hayat konu-
sunda özendirici bir rol oynamaz mı? Müntesiplerinizin cinsî
namus, zina anlayışlarında esnemeye sebeb olmaz mı? Adnan
Menderes’in alnının secdeye geldiğini gören var mı? Bayram?
Cuma? Vakit? Biz gelmediğini duyduk! Birçok tarikle gelen
Hadis-iŞerif’te: “Muhakkak ki, Allah (dilerse) bu Dini facir
(bir) adamla da te’yid ve takviye edip kuvvetlendirir” Eğer öy-
le bir durum varsa bilelim onun yanlışlarını zem ederek, özen-
dirici olmaktan çıkararak, olumlu daranışlarını değerlendire-
lim… Duygusal bir hale içinde, özenilecek bir kişilik olarak
takdimle, insanları iğfal etmeyelim… “İnkârı da, ikrarı da belli
olmayan” şu hasta çağda, insanların değer dünyasına bir tekme
de siz atmayın!
Ne yazık ki bizim malum şeyhlerin göremediğini bir
CIA ajanı görüyor: {1950’li yıllarda, Başbakan Adnan Mende-
res’in hükümeti, İslâm’a Atatürk ve İnönü zamanındakinden
daha toleranslı davrandı. Bu tolerans, Türkçe okutulan ezanın
tekrar Arapça okutulmaya başlatılması, devlet radyosunda din
programlarının yayınlanması ve İmâm-Hatip Kurslarının mun-
tazam İmâm-Hatip Okullarına dönüştürülmesi gibi bir seri uy-
gulamalar yoluyla kendini gösterdi…………… Batılı gözlem-
ciler bu gelişmeleri “İslâmî uyanış” olarak değerlendirirler.
Açıkçası, bir “dinde durgunluk” dönemi geçirmiş bulunan ve
radikal bir ülke için bu önemli bir değişiklikti. Fakat bu dinî
uyanışın laiklikten ayrılma boyutlarına gelmediğine dikkat
etmek önemlidir. Menderes ve diğer DP yöneticileri sık sık
Kemalist laiklik anlayışını eleştirseler de hükümet İslâm
müesseseleri üzerinde devlet kontrolünün idari ve hukukî
mekanizmalarını kaldırmaya teşebbüs etmedi.} 538
538Yılmaz Polat, Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar.
Sah. 33

308

Olan bu! Önce sopa, arkasından havuç! Ve organik-es-
tetik operasyon! Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye hayata, devlete,
bireye nakşedilmedikten sonra, ezanın nasıl okunduğunun öne-
mi ne? Hayat, devlet, birey Hak Teâlâ Hazretleri’nin, boyasıyla
boyanmadıktan 539 sonra, kadınların başlarındaki kılların örtül-
mesi ile açılması arasında ne fark var! Erkeklerin yüzlerinin
kılla kaplanmasında! Kur’an-ı Azimü’ş-şan’ın bir kısmı yok
sayılıyor, hatta suç! Ümmet-i Muhammed’in hayatından
Kur’an-ı Mecîd tard edilmiş… Ama sizden bir stand-upçı onlar
“ahkâm” diyerek önemsemiyor!
Burada psikolojik bir mekanizma, (defence mecanism)
devreye giriyor, durumu tolere edebilmek için kompansasyon,
rasyonalizyon enstrümanları kullanılıyor ve halk rahatlatılı-
yor… En başta da kendiler rahatlıyor… Tam bir alıkoyucu du-
rak! Hâlbuki o durak effektif değil! Faiz hakkındaki Ayet-i Ce-
lileri oku! Hadis-i şerifleri oku! Had cezaları? Kısas? Recm?
Benim için temel bir soru: bir insan nasıl böyle basit mekaniz-
malarla teselli olur? Veya bu kadar basit mekanizmalarla teselli
bulmak için, insanın ne kadar basit bir kişilik yapısına sahip ol-
ması gerekir… Ezan asliyetine döndü?
Avukatların hepsini bilmem ama ünlü bir avukat var-
dı… Hakim hukuksal bir gereklilik olarak her davanın bitimin-
de, karara ekliyor: “…………’ya, temyiz yolu açık olmak üze-
re karar verildi.” Köylü ineğini, öküzünü satmış, avukata yatır-
mış… Dava sonunda heyacanla avukata geliyor… “Ne oldu
avukat bey!” cevap: “Davayı kaybettik ama temyiz hakkını ka-
zandık!” Siz temyiz hakkını kazanmakla teselli olun! Yeter ki
rahat uyuyun! Ama bizim imanımız????? Kaybedeceklerimiz
farklı! Sizin umurunuzda değil! Bak! Bak! Ezan okunuyor!
Kaç makam değiştiriyor… Bak! Enderun teravih namazı kılını-
yor!... Bal gibi ibadette bid’at! Ehl-i sünnet zaptiyeleri niçin
539 Bakara Suresi: 2 / 138

309

karşı çıkmazsınız? Çünkü siz güce taparsınız! Sizin rabbiniz
güç, iktidar! Bak! Saraylarda Kur’an okunuyor… Enaz 600 yıl-
dır bu oyun oynanıyor!
Bir soru Ali Haydar Ahıskalı, Menderes’i gerçek kişili-
ği ile bilse, yine de “Bir gün şöyle demişti: “Ben altı yaşın-
dan itibaren okumaya başlamıştım ve elimden en az altı sa-
at kitap düşmez. O zamandan beri ibadet ü taatımı yapa-
rım. Ama şu Menderes’in yaptığı iş var ya, (Ezan’ı aslına
irca) onun bir günlük sevabına –o da kabul olursa- bu yaşı-
ma kadar yaptığım ibadet sevabını vermeye hazırım.” Öyle
hayranlığını izhar etmişti.”
Bu ifadeleri kullanır mı idi? Ben sanmıyorum! Sanmak
dahi istemiyorum! Lutfen internette Menderes hakkında bir da-
ha araştırma yapın, sorumu ondan sonra, cevaplandırın!
Peki, bugün aynı şekilde düşünenlere ne diyeceksiniz?
“Namus telakkileri” farklı…
Görüyorsunuz! Önemli olan keramet değil, istikamet!
Hiç uçup kaçmasanız… Cenâb-ı Bârî’nin lütfettiği mevhibe o-
lan aklı, Şeâir-i dîn-i İslâm hududları içinde kullansanız, mümi-
nin feraseti ile çok meseleleri isabetli halledeceksiniz! Ama işe
riya girdi mi, Şâri’ Teâlâ Hazretleri feraseti de elimizden
alıyor…
Düşünün! “Kocamı Bitlis’e tayin etmişlerdi. Bir ar-
kadaşım da Adnan Bey’le temasımı temin etti. Adnan Bey
beni aradı, geldi, bende kaldı, ertesi gün kocamın İstan-
bul’da kalması sağlandı...”
-Beraber olduğu kadınların kocaları evdeyken bile
onları ziyarete gidiyor.
--Suzan Hanım, sokakta Adnan Bey’in arabasını
gördüğünde de kocasına “Hadi Ferit sen arka odaya geç”
diyor, o da geçiyor. Ferit dediğimiz İstanbul Emniyet Mü-

310

dürü! Sizce bunun tahlil edilmesi gerekmez mi! Adam geli-
yor, evden içeri giriyor, eşi arka odaya gidiyor
--Evet. Ayhan Hanım’ın annesinin evinde görüşü-
yorlar, ilişkilerini orada yaşıyorlar. Yani annesi evde olu-
yor.
--Adnan Bey ona yorgun argın gelir, yüzünü yıkatır,
rahat nefes aldırır, bir kadeh rakı verir.
--Doğumdan önce düşen Gayr-ı meşru (Şüphesiz bize
göre…Evli bir adamın, başka biriyle evli bir kadından olan ço-
cuğu…Size göre???) iki çocuk ve doğum anında ölen bir ço-
cuk…
--Adnan Menderes çapkın bir adamdı.
--Daha sonra kulaktan duyduğumuza göre, bir spor-
cunun da onun çocuğu olduğu söylenirdi.. (A.B)
(Burada şu nokta çok önemli: Hep evli kadınlar ve feci
duruma düşürülerek aşağılanan kocaları? Bu bir erkek düşman-
lığını işaret eder mi? Kadınları “kullanma ihtirası”? Bu davra-
nışın kadın ibtilasından farklı bir motivi olduğunu düşünüyo-
rum… Hayatının ilk dönemlerine ait bazı sebeplerle, intikam
almak istediği bir kadın? Bu sülalesine ihanet ettiğini düşündü-
ğü bir kadın da olabilir! Aynı şekilde bu erkek düşmanlığına da
sebeb olabilir… İlişkilerinin hiç birinde romantik bir ışık göre-
miyorum! Yani aile şerefini lekelediği, kendine göre saygın bir
kadının, bir erkekle ilişkisi… Hem erkek düşmanlığını, hem
kadınlardan intikam alma gibi patolojik bir duyguyu tetikleye-
bilir… Onları kullanıp, bir mendil gibi atma…) Menderes aile-
si ve geçmişi hakkında çok kitap yazıldı… Ama ben okuma-
dım… Okumuş olsaydım, Menderes ve iç dünyası hakkında
daha ciddi analizler yapabilirdim!
Menderes’in davranışlarına ışık tutacak, daha doğrusu
bu ilişkilerde zerre kadar ulviyyet olduğunu gösterecek bir
emare göremiyoruz: Birazcık ulviyet emaresi olan, bir roman-

311

tik serencâmı terennüm eden, güftekârı bilinmeyen, Zekâi De-
de’nin bestelediği bir eser… Bir örnek:
Ol gülün gül-zâr-ı hüsnü bâd-ı mihnet bulmasın
Gonca-i ruhsâr-ı zîbâsı elemle solmasın
Zülf-i şebbû-yı hüseyni ey sabâ incitme kim
Nergis-i şehlâ-yı çeşmi şebnem-âlûd olmasın. 540
Buradaki “ol gül”, Fahr-i Âlem Sallallahü Aleyhi Ve-
sellem olabilir, şairin “görmeden sevdiği. (NFK)” muhayyel
bir varlık olabilir… Acısı ve hasreti parıl parıl bir hançer gibi
ciğere saplanmış bir evlad ve/veya torun hicranı olabilir! Gece-
ler boyu “şikâyetsiz âşıklar” gibi sezsizce akan gözyaşlarının
suladığı böyle bir aşk tasaffî ederek, imbikten süzülerek Ce-
nab-ı Hakka kadar yükselebilir! Farkında olmadan dudaklarım-
dan dökülen “Parıl parıl bir hançer” irade-i külliyenin bir remzi
midir? Bilmiyorum!
Siz Menderes’te böyle bir tahassüsün ülfezik bir ışığını
görebiliyor musunuz? Kimse romantize etmeye kalkışmasın!
Özendirici olur! Vacibü’l-Vücud Teâlâ ve Tekaddes Hazretle-
ri‘ne hoş varmaz, insan başında bulur! Cosette, karşısındaki
Marius’u (Sefiller) bile bulamıyoruz Menderes’te!

540Bilindiği gibi şairler bazen gülü sevgiliye, bazen de sevgiliyi güle
benzet-mişlerdir. Bu şarkıda da gül ile sevgili, gülzâr (gül bahçesi) ile de
sevgilinin yüzü kastedilmiştir. Sevgilinin pembe yüzü, pek çok gülün açtığı
bir bahçe gibi tasavvur edilmiştir. Gül bahçesine zarar veren, onu târumâr
eden şey sert esen rüzgâr olduğu için, gül tazeliğinde olan yüze mihnet
rüzgârının ulaşmasından ve gül rengi yanaklarının çatlayıp solmasından
korku duyul-maktadır. Ilık esen sabâ rüzgârından sevgilinin şebboy
kokulu saçını in-citmemesi istenmektedir. Aksi takdirde saçların dağılıp
kirpiklere takılması, nergis (baygın ve süzgün) bakışlı sevgilinin gözlerinde
yaşarma ve buğulan-ma olarak ortaya çıkacaktır. Kelimeler arasında hassas
ilişkiler kurulmuş, sevgilinin güzelliği gül, gonca, şebboy, nergis çiçekleri
ile anlatılmıştır.

312

Yavrularımızı yanlış yönlendirmeyelim! Farklı metin-
lerle hadis olarak rivayet edilen; “Bir kimse âşık olur, durumu-
nu gizler, iffetini korur ve sonrada bu halde ölürse o kimse şe-
hittir.” 541 ifadesi mevzudur, uydurmadır… Anadoluda güzel bir
atasözü var: “İğneyle girer, çuvaldızla çıkmaz!” Düşünün siz
Menderes’e böyle yaklaşırsanız, akıbeti hariç, kim hayranlık
duymaz ve o hayata özlem duymaz?... Ama diyebilirsiniz ki,
“Senin haberin yok! Zaten dinciler özlem aşamasını geçti, bu
yaşantıyı realize ediyor!” Onu da siz bilirsiniz!
“Evet. Ayhan Hanım’ın annesinin evinde görüşüyor-
lar, ilişkilerini orada yaşıyorlar. Yani annesi evde oluyor.”
Bu nasıl bir kişilik? Dostoyevski’de bile yok! Baba Karama-
zof? Hayır farklı!
Bütün bunlardan sonra eğer ki normal karşılıyorsanız?
Bizim söz konusu ettiğimiz, yeni yazılmış bir yazı (28 Mayıs
2015)… Yazanın bu konulardan haberdar olmaması mümkün
değil! Bu durum sizin zihin haritanızı fâş ediyor! Ve aynı za-
manda sizin peşinizden gidenlerin! Dolayısıyla Menderes hak-
kında bu tür müsamahakâr bir tutum içinde olan sizler hakkın-
daki her rivayete inanmak ve her yorumu yapmakta mazuruz!
Ve buradan psikanalitik tahlil için bize çok çok kıymetli ip-
uçları veriyorsunuz! Özlemlerinizi, hayallerinizi, hasretlerinizi,
ihtiraslarınızı, fantezilerinizi çözebiliriz! Ve hatta bebekliğini-
zi! Ve hatta toplumsal bilinçaltınızı! Değerler dünyanızı!
Ümmet-i Muhammed’i fesâda sevk ediyorsunuz! Biz
sadece uyarıyoruz: “Ebû Zer’den rivayet edildiğine göre, Resû-
lullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur. Amellerin en faziletlisi Allah
için sevmek ve Allah için nefret etmektir.” 542 Devam ediyoruz:
{Hz. Ebû Zer (radıyallahü anh) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü!
Dedim. Kişi bir kavmi sever, fakat onların amelini işleyemez-
541Harun Ünal, Uydurma Hadisler, sah. 1/ 122
542 Hadislerle İslâma, DİB, sah.3/73

313

se, (sonu ne olacak)? “Ey Ebû Zer, buyurdu, sen sevdiğinle be-
rabersin!”} 543
Bu konuda benim gibi, Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat hassa-
siyeti içinde bulunan, sadece ve sadece Hâdî-i Mutlak Celle
Celâlüh Hazretleri’ni Rab edinmiş, basit Müslüman son sözüm:
{Tirmizî’nin bir rivayetinde: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”
denmiştir} 544
Son sözüm dedim ama, sözlü bir rivayeti de aktarmadan
geçemeyeceğim. Tek parti dönemi, imamlara bir emir gelir:
“Hutbede Mustafa Kemal’den bahsedeceksiniz!” Rahmetli ba-
bamdan duyduğum sözlü rivayet… Kayseri’nin büyük camile-
rinden birinin imamı hutbeye çıkar, sadece bu hadis-i Şerif’i
okur iner…. “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” Benim gönlüm, Ali
Haydar Efendi’nin bile Adnan Menderes’le “beraber” olmasına
razı olmaz! Kimlerin peşinden gittiğini anla!
Bu konuda benim gibi, Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat hassa-
siyeti içinde bulunan, sadece ve sadece Hâdî-i Mutlak Celle
Celâlüh Hazretleri’ni Rab edinmiş, basit Müslüman, bu sefer
son sorum: “Sen Menderes’le “beraber” olmak ister misin?”
farklı yorumlar yapılırsa, özellikle kul hakkı da unutulmamalı!
Son durumunun ne olduğunu tam bilmiyoruz ama, ne olursa ol-
sun, hiçbir surette kul hakkını affettirmez!

{Allah yolunda öldürülenlere «Ölüler» demeyin,
-zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.} 545
İskilipli Mehmed Âtıf Efendi 546 (1875-1926) veya İski-
lipli Muhammed Atıf Hoca 547 … Gaybı sadece Allâmü’l-ğuyûb
543 Kütüb-i Sitte: 10/ 143
544 Age. 10/ 143
545 Bakara Suresi: 2 / 154
546 Sadık Albayrak, DİA, 22/ 583

314

sıfatı ile muttasıf Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri bilir… Biz bile-
meyiz…. Biz sadece imkânlar âlemindeki zahirî işaretlere ba-
karak dilek ve temennilerde bulunabiliriz! Bütün zahirî işaret-
ler; kopkoyu, zifirî, Hak Din’e düşman, (“din düşmanı” tabiri-
ni yanlış buluyorum.) bir küfür çetesinin, eşkıya gürûhunun
merhumu zulmen katlettiğini ima ve işaret etmiyor, gösteri-
yor!... İsbat ediyor! Ve hatta isbat ediyor! Bu durumda biz
merhumun inşâallâh “şehit” olduğunu temenni ve kabul ederiz!
Ayrıca İskilipli Muhammed Atıf Hoca bir remzdir… Küfür için
de… İman için de… Ayrıca Hoca Efendi’nin şehadetinden son-
ra, Refikası hanımefendi ve Kerimesi hanımefendi’nin çektik-
leri tahammülfersâ çilelerde; ümmetin doğrudan doğruya, o
günkü imkân ve kabiliyetlerine göre sıralanmak, silsile-i merâ-
tib nazar-ı itibare alınmak kayd ü şartıyla; korkunç, altından
kalkılmaz mesuliyetleri olduğuna inanıyorum! Ve bugün Vaci-
bü’l-Vücud Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, layıkımızı verdi…
Bugünkülerin karılarına, kızlarına bak! Tam layık olduğumuz
gibi…
Bu yalan dünyada 51 yıl ömür sürerek, inşâallah şehid
olarak, dâr-ı bekaya intikal eden İskilipli Muhammed Atıf Ho-
ca’nın yolu; Ali Haydar Efendi ile kesişiyor… (1870-1960)
Yollarının son kesişmesi biraz muhataralı ve müphem… Bu
son kesişmeden sonra inşaallah biri şehadet şerbetini içiyor…
Ötekisi 34 sene daha yaşıyor… Hangisi kârlı? Bizim gibi masi-
va meclûbu, bu yalancı âleme tapınan, ehl-i dünyaya göre Ali
Haydar Efendi kârlı, evet bize göre O kârlı… Hayru’l-hâkimîn
olan Cenab-ı Hakk’ka göre kim kârlı? Onu biz bilmiyoruz!...
Sadece cenab-ı Hakk bilir!
Bir an her türlü ihtilâttan men et nefsini! İptal et beş du-
yunu! Bezm-i Elest’i hatırla! O “sâf ben”inle aşağıdaki metni
547 Merhumun altı ciltlik sadeleştirilerek yayınlanan “ İslâm Fıkhı” isimli
eserinde yazılan şekli…

315

mütalâa et! O anı, bizzat idrak edip, bedelini ödeyen muhatap-
ları ile birlikte, muhayyilende sen de yaşa! Sen de hisset! On-
larla birlikte idam sehpasındasın! Sırf o anı, onlarla birlikte
“yaşamak” bile ruhumuzun tasaffîsine 548 vesile olacaktır. Ya-
kalayabildin mi “sâf ben”i! İşte o, fıtrat! 549 Devam et, derinleş
bu iz üzerinde… Masivaya sözde değil, özde sırtını dön….
Mezkûr davada beraat edenlerden biri olan, müşâhidin-
den okuyarak o anı yaşamaya çalışalım… Önce bir tesbit: İstik-
lâl Mahkemesi savcısı iddianamesini bir gün önce okumuş ve
1926 Şubat’ının Çarşamba günü, “ …… Takım takım mahke-
meye götürüldük, bermutat merdiven altına tıkıldık. Hakkımız-
da zuhur edecek kader hükm-i kaderi mecburî bir teslimiyetle
beklemeye başladık ……….. Âtıf Efendi metin görünüyor-
du….” 550 Ve devam ediyor beraat eden Tâhirü’l-Mevlevî:
“………. Şükr ve hamd ile neticelenen bu tahayyülâtın
diğer bir faslı da başlıyordu ki o da beraber gelip mahkûm
olanların şu anda ki yeis ve melali düşüncesi idi. Kiminin hap-
sine, kiminin nefyine hükmedilmiş olan o zavallılar, şüphe
yoktu ki bu geceyi ümitsizlik içinde ve kemal-i ızdırabla geçiri-
yorlar, İstanbul'da avdetlerini bekleyen çoluk ve çocuklarını
düşünüyorlar, belki de başlarına çektikleri yorganın altında ha-
zin hazin ağlıyorlardı.

548 Özellikle “gâvur iç dünyası”nı dışlaştıran kavramları kullanmaktan
kaçı-nıyorum! Ama maalesef elimizde tefekkürle işlenmiş bir lisanımız
yok! O-nun için özelikle “tasaffî” mefhumunu kullandım… Çünkü;
psikoloji termi-nolojisine ait, (catharsıs-katharsız-arınma) bizi bir yandan
Antik Grek Tra-gedyalarının anlam dünyasına hapsederken, diğer yandan
da psikanalizin metafizik (özellikle kullanıyorum!) karanlık dehlizlerine
mahkûm ediyor!
549 176 nolu dipnot ve devamı…
550 Tâhirü’l-Mevlevî, İstiklâl Mahkemesi Hatıraları, İstanbul, Büyüyen Ay
yay. 2012, sah. 342

316

Hele Ali Rıza ile Atıf efendiler son dakikalarını geçir-
mekte bulunmuş, belki de haklarındaki hüküm infaz olunmuş-
tu. Evvelkinden elim olan bu hatırada İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi
râciûn 551 demekle hatime çekmeye uğraşıyordum.
Nihayet ortalık aydınlandı. Kalktım ve abdest aldım.
Sabah namazını cemaatle kılmak hatırıma geldiyse de o civarda
cami olup olmadığını henüz bilmiyordum. Binaenaleyh yine;
yatağın üstünde ve oturduğum yerde kıldım.
Uykusuzluğun humarını okkalı bir kahve ile gidermek
için odadan dışarıya çıktım. Vakıa hanın içinde kahvehaneye
benzer bir şey vardı. Lakin kahvecisi henüz uyanmamış yahut
uyanmışsa da mangalını uyandırmamıştı.
"Sokağa çıkayım, belki içecek sıcak bir şey bulurum"
dedim. Yukarı tarafa, yani Karaoğlan çarşısına değil, aşağı ci-
hete yani, eski Meclis binasına doğru birkaç adım attım.
Birdenbire gözüme ilişen manzara, beni olduğum yerde
mıhladı. Evet, eski meclis önündeki meydanın ortasına iki tane
sehpa dikilmiş, onların arasına da beyazlar giydirilmiş iki vücut
çekilmişti. Yüzleri diğer tarafa müteveccih olan bu cesetlerden
birinin Âtıf Efendi olduğu, boyunun uzunluğundan ve hâlâ gö-
rünen metin vaziyetinden anlaşılıyor, o vaz-ı refii (yüce duru-
şu) ile merhum hayattaki hâlinden yüksek görünüyordu. Bilâ-
ihtiyar gözlerimden yaşlar akarken dudaklarımdan da meşhur
bir mersiyenin matlaı olan:
Ulüvvün fi’l-hayâti ve fi’l-memât
Le-hakkun ente ikdü’l-mu’cizât 552

551 Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına musîbet geldiğinde, “Biz Allah’a
âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz” derler. Bakara: 2/ 156
552 “Sen hayatta da ölümünde de yücesin. Sen gerçekten tam bir
mucizesin.”

317

Beyti döküldü.
Hemen geri döndüm. Karaoğlan çarşısına doğru yürü-
düm. Gazetede Hâkimiyet-i Milliye’nin 4 Şubat 1926 tarih ve
1649 numaralı nüshasını alıp göz gezdirdim. İstiklâl Mahkeme-
sinin bir gün evvelki kararı, ilk sahifesinde şu suretle bildirili-
yordu: “İSKİLİPLİ ÂTIF HOCA VE MÜFTÎ-İ SABIK ALİ
RIZA İDAM EDİLDİ.” 553
“Pür ateşim, açtırma benim ağzımı zinhar
Zalim beni söyletme derûnumda neler var!
Bilmez miyim ettiklerini, eyleme inkâr
Zalim beni söyletme, derûnumda neler var!”
Leylâ Hanım (1848’de vefat etti)
Merhum Âtıf Efendi meselesinde; ağyâr tekmesi de
var, yâr değmesi de!.. Yazar, “Yâr değmesi ağyâr tekmesinden
etkilidir” 554 diyor… Fakat biz bu yaklaşımı çok naiv buluyo-
ruz! Çünkü, “yâr” nerede? Önce bunun tahlili lâzım! Biz Leylâ
Hanım’ın bu mısralarının bombardımanını “özde ağyâr”lar ile,
“sözde yâr”lara yönlendiriyoruz! Belki de daha doğrusu; yâr ü
ağyâr ittifak etmiş! Halk irfanı, “dağda herkes evliyadır!” di-
yor… Veya çobanın dağdan mendili içinde getirdiği süt, şehir-
de damlamaya başlıyor! Uzatmayın! Cenab-ı Hakk cümlemizi
başaramayacağımız imtihandan muhafaza buyursun! Sınan-
maktan korkuyorum! Sınanmaktan korkuyorum! Son tahlilde,
nihayet hepimiz insanız! Şeyh Sadi-i Şirazi (1193- 1292);
“İnsan, Yek katre-i hunest ve hezâr endişe!” diyor… Tek dam-
la kan, sonsuz endişe!... Bu zavallı yaratığa Ulûhiyyet atfetme!

553 Tâhirü’l-Mevlevî, İstiklâl Mahkemesi Hatıraları, sah 354
554 Age. Sah 374

318

Biz haddizâtında bu konuda söyleyeceklerimizi söyle-
miştik. 555 Yeniden dönme bizim için gereksizdi! Fakat sonra-
dan internette bazı bilgilere muttali olunca Ehl-i Sünnet Ve’l
Cemaat hassasiyeti gereği geri dönme zorunluluğu hissettik…
İnsanların bütün gayreti “put” yontma… Bizim tek gayemiz ise
“put”ları yıkma! Tevhid girdiği gönülde put bırakmaz! “Put”-
larla kaplı gönüle de tevhid girmez! Onun için biz, bulunması
zor olan “Mahkeme Zabıtları”nı takdirlerinize bir daha arz et-
mek istiyoruz…
İSTİKLAL MAHKEMESİNDE BİR ŞEYH EFENDİ

Şeyh Ali Haydar'ın Muhakemesi

555 Ali Biraderoğlu, Trajik Sevinç, sah. 205

319

Çarşambalı Mahmud Efendi'nin mürşidi olan Ahiskalı
Ali Haydar Efendi(bk. DİA, XVII.)de yolu İstiklâl Mahkemele-
rine uğrayanlardan biridir. İskilipli Atıf Efendi'nin meşhur eseri
sebebiyle sorguya çekilen Şeyh Efendi, Atıf Efendi ile ilgili
farklı değerlendirmeler yapmıştır.
İşte mahkeme tutanağı:
- Reis: Adın?
-Maznun: Ali Haydar
-Babanın adı?
-C: Mehmed Şerif.
-S: Kaç yaşındasın?
-C: 60.
-S: Evli misin, çocukların var mı?
-C: Evet evliyim. Çocuklarım var.
-S: İstanbul'da nerde oturuyorsun?
-C: Çarşanba'da (Fatih)
-S: Esasen Kafkasyalısın değil mi?
-C: Ahıskalı'yım.
-S: Nereye ve ne zaman hicret ettin?
-C: 309 (M. 1894) tarihinde Erzurum'a hicret ettim.
-S: Mesleğiniz?
-C: Fatih'te dersiam idim.
-S: Anadolu'da hemşehrilerin filan nerede var?
-C: İnegöl'de Hafız Ahmed Efendi isminde bir kayınbi-
raderim var.
-S: Nerelidir?
-C: Kendi memleketimden.
-S: Bu Hoca Atıf Efendi'yi nereden tanıyorsun?
-C: Meşhur Çarşanba’lı Hoca''dan beraber ders okuduk.
-S: Bandırma'ya seninle kaç kitap gönderdi?
-C:Efendim arz edeyim. Bu adam ile mesleklerimiz-
de muhâlefet vardır. Ben Hâlidî Tarikatı'na bağlıyım. Bu a-

320

dam bütün tarîkatları reddeder. Kendisiyle bir düşmanlı-
ğım yok.
"Hakkaklar (Kapalıcarsı civarında bir sokak)'da
dükkân açmıştı. Ben terziye giderken dükkânının önünden
geçmek lâzım geliyor. Bir iki defa dedi ki; "Fevkalede ihtiya-
cım var. Matbaacı da masraflarını sonradan alacak. İnsanlığı-
nı esirgeme da aracı ol şu kitapları sattırıver” dedi. Tahirül-
Mevlevi, yağlıkcılar vasıta oldular sattırdılar. Sen de sattır.”
demişdi.
Damadım, Bandırma Asliye Mahkemesi üyeliğine tâyin
olunup gitmişti. Sonra Manyas'a Sulh Hâkimi yaptılar. Çocuk-
lar, hâlâ benim yanımda idi. Onlar da yakında gideceklerdi.
Onların eşyasını vapura yerleştirirken ve çocukları vapura bin-
dirirken Atıf Efendi elime bir paket verdi. "İşte bu yüz kitaptır
sattırıver" dedi. Beni utandırdı, ben de çocuklara verdim; ten-
bih ettim: Satılırsa parasını gönderirsiniz, satılımazsa geri
gelecek dedim. Paketi de eşyanın içerisine bırakmışlar,
unutmuşlar. Damadım eşyaları açınca bu kitapları görür.
O sırada elden 5-10 tanesini almışlar. Sonra bana yazı-
yor ki: "Eşyanın içinden bir paket çıktı. Çocuklar ne olduğunu
unutmuşlar anlatamıyor. Kapağının üzerindeki fiyattan (mıdır),
birkaç tane telef oldu. Benim meşgul olmaya vaktim yoktur.
Bunlar ne olacak?” diyor. Ben de onları olduğu gibi geri
gönder, dedim.
-S: Niçin?
C: Efendim, Süleyman Nazif Bey'in eleştirileri çıktı.
İyi görmedim. Damadım Bandırmadırma Emanetçisi Hacı
Mustafa ile geri yolllamış. Ben de Atıf Efendi'ye götürdüm
teslim ettim.
Bu defa, evimde bir kitap çıktı, onu da Bandırma’ya
gönderirken bana hediye vermişti.

321

Cenâb-ı Hakk'a hamdolsun ben ondan istifade
etmem. Onun ilmi benden aşağıdır.
O risale burada ise, göreceksiniz ki 2- 3 satırla ben onu
ifade etmişim. Süleyman Nazif Bey'in değerlendirmesi üzerine
merak ettim. Aldım okudum. Kendisi para yapayım diye o
kitabı şişirmiş. Satılığa çıkarmış
Bandırma'da 25 tane satılmış. Karşılığı olan iki lirayı
verdim ve kalan 75 nüshayı iade ettim.} 556
Zabıtlar burada bitiyor! Şu aşağıdaki cümleleri tekrar
tekrar, mütalâa ve tefekkür et!
-Efendim arz edeyim. Bu adamla mesleklerimizde mu-
hâlefet vardır. Ben Hâlidî Tarikatı'na bağlıyım. Bu adam bü-
tün tarîkatları reddeder. Kendisiyle bir düşmanlığım yok.
Biz anlamakta zorluk çekiyoruz! Devrin tek muktediri,
Mustafa Kemal: “Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki Türkiye
Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müridler, meczublar memleke-
ti olamaz.” diyor… O’nun mahkemesinin önünde birisi tarikat-
çı olduğunu iftiharla açıklarken, diğerini tarikatları red etmek-
le suçluyor! Ve itham eden beraat ediyor! Bizim anlamamız
mümkün değil! Veya kullanılmaya müsait iseniz; korunursu-
nuz! Ve dahi Kollanırsınız!
-Hakkaklar (Kapalıcarsı civarında bir sokak)'da dük-
kân açmıştı. Ben terziye giderken dükkânının önünden geç-
mek lâzım geliyor.
(Ali Haydar Efendi kendinde niçin mezkûr kitabların
bulunduğunu izah ihtiyacında… Buradaki ifadeden anlaşıldığı-
na göre: Ali Haydar Efendi ile Âtıf Efendi’nin bir hukuku yok!
Zoraki bir temas! Halbuki Dinsel Stand-upçı: “Ali Haydar
Efendi, İskilipli’nin arkadaşı idi……. Onu severdi ve hatta bir-
birlerine ağır şakalar yaparlarmış. ” 557 diyor… Emin Saraç’ın
556 Ahmed Nedim, Ankara İstiklâl Mahkemesi Zabıtları-1926, Ankara,
İşaret yay. Sah.116

322

ifadesi bu rivayeti de teyid ediyor… Kaldı ki, bu statüdeki (se-
viye demiyorum.) iki hocanın tanışmıyor olması o günkü haya-
tın doğal akışına da aykırı! O zaman! Evet! Aklınıza gelen:
Can tatlı!
-Efendim, Süleyman Nazif Bey'in eleştirileri çıktı. İyi
görmedim.
Süleyman Nazif’in eleştirilerini ve Âtıf Hoca’nın ceva-
bını okursanız; Ali Haydar Efendi satatüsündeki bir adamın Sü-
leyman Nazif gibi bir gazeteciyi İslâmî bir konuda ciddiye al-
ması mümkün değildir! O zaman?
-Cenâb-ı Hakk'a hamdolsun ben ondan istifade
etmem. Onun ilmi benden aşağıdır.
Nükleer, konsantre bir nefs-i emmâre ki; biz ona Nefs-i
Emmâre-i Âzam diyoruz! Bir ülkeyi zehiremeye yeter!
-Kendisi para yapayım diye o kitabı şişirmiş. Satılığa
çıkarmış
Ey Ali Haydar Efendi! Para yapayım, diye değil! Hazi-
ne kazanayım, diye yazmış! Şehadet!
Biz söz konusu kitabımızda bu satırlar üzerinde dur-
muştuk…. Şöyle bir kere daha bakınca bu ehl-i sünnet zaptiye-
lerine bakarsanız, Osmanlı’da veli olmayan kimse yok, biraz
tensikatla cumhuriyette de devam ediyor bu gelenek!... Mebzûl
miktarda keramet! Bu rastladığımız yeni bilgiler bizi proveke
etti, bunlar muvacehesinde konuyu yeniden mütalâa etmek kı-
saca da olsa zaruret haline geldi! Emin Saraç’la yapılan bir
röportaj, bazı pasajlar:
{Hocamıza ilk sorumuz İskilipli Atıf Efendi hakkında
oluyor..

557 Ahmet Mahmut Ünlü,
https://www.facebook.com/TurkiyeGerceklerii/videos/358990184152624/

323

Ali Haydar Efendi, İskilipli Atıf Efendi için “O azimet-
le amel etti, biz ruhsatla amel ettik” der, ellerini dizlerine vu-
rur “Atıf Efendi kardeşimiz kazandı, biz kaybettik” derdi.
Onlar ders şerikidir, beraber Çarşambalı Ahmet Ham-
di Efendi’den okumuşlar. O zat burada yatıyor, seni kabrine
götürebilirim.
O dönem öyle bir devir ki, zor şeyler geçirmişler. İn-
san da zayıf.. Bazıları ruhsatla bazıları azimetle amel etmişler.
Atıf Efendi hakkında bir şey daha diyeyim.
-Buyurun hocam..
Ali Haydar Efendi demişti ki: “Bir gece rüyamda gör-
müştüm ki, bir çocuk annesi tarafından nasıl okşanırsa
Resulullah da (SAV) Atıf Efendi’yi (Emin hocaefendinin se-
si titremeye başlıyor ve gözyaşlarına boğuluyor) kucağına
almış, öyle okşuyor…} 558
Bir kere bu satırlarda koyu bir oportünizm var! “O azi-
metle amel etti, biz ruhsatla amel ettik” Çünkü Ahkâm-ı
Şer’iyye istismar ediliyor….
Önce şu noktada dikkatinizi çekerim, bir “âlim” lafıdır
gidiyor… Kimse kavram analizi yaparak “âlim”i tanımlamı-
yor… Biz daha önce bir teklif olarak, “âlim” tanımı vermiş-
tik… Ve soruyoruz âliminiz nerede yüzyıllardır? Asırlardır
mevsimler değişti, çağlar değişti, ümmet zihniyeti gâvura ipo-
tek edildi, esir edildi… İmanlar gidiyor! Yüzyıllardır ümmete
ne sundunuz? “İslâmda ruhbanlık yok!” dediniz, fakat bal gibi
de facto, nim(yarı)-ruhbanlık tesis ettiniz! Hiç özünüz sözünü-
ze, uymadı!... Hiçbir zaman özünüzü terennüm etmediniz! Tek-
ke-medrese derken bir gün inşâallah Kadızâdeliler-Sivasîler
558 Salih Okur, Emin Saraç Hoca Efendi ile Son Devir Din Âlimlerimiz
Üzerine (1)
http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=2196&ctgr_id=59
----2007-02-15 18:11:40

324

meselesine de geleceğiz….Tekke’nin de ve Medrese’nin de
makyajını silmek için! “Maskelerini yırtmak!” aklıma yattı,
ama gönlüme yatmadı… Kullanmıyorum!...
Onun için sizin gibi sözde ehl-i sünnet hassasiyeti olan
allameler yerine, şimdi telif edilen kitaplar var, onlara başvuru-
yoruz… Kilise bile eski tahakkümünü sürdüremiyor!... Biz de
size kilise yetkisi vermiyoruz! Arabçanın arkasına sığınmayın!
En az 500- 600 yıldır bütün yaptığınız mutezilenin itikaddaki
mantığını, tatbikata uygulamak… {Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiy-
ye, tatbikatta, “Yükselen Değerler”le çatışırsa; “Yükselen De-
ğerler” tercih, Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye bir şekilde kitabına
uydurularak tevil edilir!”} Faizsiz (!) banka örneği? Yine aynı
yere varıyoruz; “akıl”ın temsilcisi Batı olduğuna göre, yine tat-
bikat akılla teârûz ederse…
Meselâ Ebubekir Sifil diye oportünizmin uzmanların-
dan biri, bir başlık açar: “İnternet Üzerinden Satış ve Müzaye-
de, Kredi Kartı ve Kâr Haddi” 559 Kanalisazyon içinde yaşama-
nın reçeteleri verilir ve… “faizsiz çalışan finans kuruluşlarının
kartlarını tercih etmek” der, ve “selem”i sıbak ve sıyakından
kopararak heva ve hevesine göre yorumlar ve “prof. Dr. Hamdi
Döndüren Hoca’nın Ticaret İlmihali tavsiyeye şayandır mese-
lâ” der ve oportünizmin akademisyenine atar topu… Zaten bil-
diğimiz kadarıyla kendisi de bir külah kaptı! … Ve bütün de-
ğerler buharlaşır… Ve…… Onlar bu hayata razı! Yeter ki ra-
hatları bazulmasın! Fakat ya olmayanlar?
Önce “azimet”: “Yüce Allah’ın, mükelleflerin hepsi
için bütün durumlarda bağlayıcı genel bir kanun olmak üzere
ilkten koyduğu hükümler” 560 Veya “Meşakkat, zâruret gibi âri-
zî bir özre bağlı olmaksızın baştan konan aslî hükümlerdir” 561
559 Ebubekir Sifil, Sana Din’den Sorarlar, İstanbul, Rıhle, 2009, sah.474
560Zekiyüddîn Şa’bân, İslâm Hukuk İlminin Esasları, sah.255
561 Fahrettin Atar, Fıkıh Usûlü, İstanbul, İFAV, 2008, sah.130

325

Başka bir çalışma düşündüğümüz için kısa, kısa gidiyoruz…
Ruhsat; çarpıcı bir örnek: “Yani, boğazında bir lokma düğüm-
lenen ve neredeyse ölecek (mahmasa) duruma gelen ve yanında
şaraptan başka bir şey bulunmayan kişinin şarap içmesinin mü-
bahlığı böyledir.” 562
Ehl-i sünnet zaptiyesi oportünist istismarcılara hemen
bildirelim ki; “Azîmete sarılmak ruhsata sarılmaktan daha
hayırlıdır.” 563
Fakat burada, genellikle ihmal edilen şu konuda çok
önemlidir: “Ruhsat Hükümlerine Kapalı Alanlar.” 564
Güzel bir örnek: “Aynı şekilde, bir gemide bulunan ve
içlerinden birini denize attıkları takdirde kurtulacak, aksi tak-
dirde hep birlikte batacak olan bir topluluk da bu maslahat kap-
samına girmez. Çünkü bu maksat küllî değildir.……….. Ay-
nı şekilde, açlıktan ölmek üzere olan ve içlerinden kur’a yoluy-
la belirledikleri birini yemeleri halinde kurtulabilecek olan top-
lulukta bunun gibidir. Buna da ruhsat verilemez. Çünkü,
burada da maksat küllî değildir.” 565
{Hiç onaylamadığım bir yaklaşım, ama affınıza sığına-
rak, işaret etmeden de kendimi alamıyorum: Siyahlaştırdığımız
cümleler, Gazâlî (1050-1111)’nin, Mustasfa (telifi, 1109)’sın-
dan, 670 yıl sonra bir şekilde İmmanuel Kant (1724-1804) ta-
rafından ethiğinin temeli (basımı, 1788) yapılan; “Öyle eyle ki,
senin istemenin maksimi, hep aynı zamanda genel bir yasa
koymanın da ilkesi olarak geçerli olabilsin.” 566 Veya daha güzel
bir tercüme: “Öyle hareket et ki, senin istemenin (irade-nin)

562 İmam Gazâlî, El- Mustasfa,
563Serahsî, Mebsût, sah.4 / 52
564 Halit Çalış, İslâm’da Kolaylaştırma İlkesi, İstanbul, ensar, sah. 254
565İmam Gazâlî, Mustasfa, çev. Yunus Apaydın, I / 336
566 Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, çev İoanna Kuçuradi v.d.,
Ankara, Hacettepe Üniv. Yay. 1980, sah.35

326

maxim’i, her zaman, aynı zamanda genel bir kanunun prensibi
olarak geçebilsin” 567 biçiminde ortaya çıkmaktadır… Tasvip
etmediğim genel, sipekülatif, mübalağalı, Doğu’nun Batı’ya
etkisi hususundaki yargılar yerine, bu nokta tesbit beni
heyecanlandırdı… Fakat Kant, Gazâlî’yi taklit etti ucuzluğuna
ve rahatlığına kendimizi bırakmayalım! Bu durumların ciddi-
yetle araştırılması gerekir.. 568 Belki de, yüce dağların, bizim
göremediğimiz dorukları, bulutların üzerinden birbirlerini gö-
rüyor olabilir! Eğer bu tesbit doğru ise sevinelim mi? Üzülelim
mi? Ben üzülüyorum! Ve hatta kahroluyorum!
“Söz gelimi başkasını öldürmediği takdirde ölümle teh-
did edilen kişinin hayat hakkı ile, öldürülmesi istenilen şahsın
hayat hakkı, hukuk nazarında masumiyet açısından eşittir. Do-
kunulmazlık açısından eşitliğin söz konusu olduğu bir konuda
ise birey, kendisindeki zararı başkasına aynı şekilde zarar vere-
rek def edemez, yani hayatta kalabilmek için başkasının canına
kasdedemez.” 569
Bir alıntı daha: “Bir kimse ister ikrah, isterse etini ye-
mek gibi başka bir sebeble olsun, başkasını öldürmesi, bir uz-
vunu kesmesi veya onu helak edecek şekilde dövmesi caiz
eğildir.” 570
Şu özet halinde verdiğimiz bilgiler dahi, Şerîat-ı Mutah-
hara’da şartlar ortaya çıktığında, yalan söyleme ruhsatı ve hatta
inkar (kalbi imanla dolu olduğu halde….) 571 ruhsatı var olma-
567 Heinz Heimsoeth, çev. T. Mengüşoğlu, İstanbul, İÜE: F: yay. 1967,
sah.134
568 Gerçi Hilmi Ziya Ülken’de bazı tesbitler var ama, toptancı-genel…
Onun içinde tatminkârdeğil… İslâm Felsefesi, Kaynakları ve Tesirleri, , TİŞ
ban. 1967, sah. 124,127
569Halit Çalış, sah. 254
570 Mustafa Baktır, İslâm Hukukunda Zaruret Hali, Ankara, Akçağ, 1981,
sah260
571 Nahl Suresi: 16 / 106

327

sına rağmen, başkasına zarar verme ruhsatı olmadığını gösteri-
yor… Kaldı ki: “Zarar ve mukabele bi’zarar yoktur” 572 Yani:
“Zarar vermek ve zarara karşılık vermek yoktur. Haksızlığa uğ-
ramak, başkasına haksızlık yapmanın mazereti olamaz.” 573
Öyleyse Ali Haydar Efendi’nin durumu “Ruhsat Hü-
kümlerine Kapalı Alanlar”a giriyor…. İstiklâl Mahkemesi
gibi; ceberrut, zalim, halkın dehası ile, kararlarını “Maznunun
behemahâl idamına, şahidin ise bilahare dinlenmesine
karar verildi.” 574 şeklinde billurlaştırdığı bir mahkemede
kimseye zarar vermeden yalan söyleyebilirsiniz… Çünkü “can
veya organ kaybı” o günün hayatının normal akışı içinde basit
bir gerçek! Basit bir rutin! Bu durumda yalan söyleme ruhsatı
olabilir! Ben fetva verecek değilim! Ama karşınızda sizin
verdiğiniz ifadeden ve söylediğiniz yalanlardan zarar göre-
cek biri varsa söyleyemezsiniz! Bir daha oku! Mahkeme za-
bıtlarını! Şüphesiz Hayru’l-hâkimîn olan Rabbimiz Celle Celâ-
lühu Hazretleri bilir ama, belki de İskilipli’nin şehit edilmesin-
de Ali Haydar Efendi’nin bu ifadesinin etkisi olmuştur! Ne ka-
dar belirleyici olmuştur? Ben bilemem! Fakat yeni muttali
olduğumuz bilgiler, kendisinin söyledikleri, bizi ithamkâr dü-
şünmeye zorluyor…
“Biz ruhsatla amel ettik.” Hükmü, fetvası yanlıştır…
Böyle bir ruhsat yok! Peki Ali Haydar Efendi bunu bilmez mi?
Bilmez olur mu? Facia burada, heva ve heves! Vacibü’l-Vücud
Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri‘nden de mi hayâ etmedin? Nasıl
attın bu iftirayı? “Kendisi para yapayım diye o kitabı şişirmiş.

572 Mecelle, 19. Madde.
573 Mustafa Yıldırım, Mecelle’nin Küllî Kâideleri, İzmir, Tibyan yay.
2012, sah. 73
574Hadi Uluengin, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13877062.asp,
23 Şubat 2010

328

Satılığa çıkarmış.” 1600 civarında basılıyor, 10 kuruşa satılı-
yor… Maliyetini hesap et! Kaç kuruş kazanacak? Bu, necib
Ümmet-i İslâm’ın amme davasıdır… Hepimiz; Din istismarcı-
sı Oportünist Üçkâğıtçılar hariç, hepimiz ama hepimiz bu da-
vada tarafız ve rûz-i cezâda Ali Haydar Efendi’den şikâyetçi
olacağız! Merhum şehit İskilipli hakkını helâl etse bile, biz et-
miyoruz…
{Ali Haydar Efendi demişti ki: “Bir gece rüyamda
görmüştüm ki, bir çocuk annesi tarafından nasıl okşanırsa
Resulullah da (SAV) Atıf Efendi’yi (Emin hocaefendinin se-
si titremeye başlıyor ve gözyaşlarına boğuluyor) kucağına
almış, öyle okşuyor…}
Arızalı bir alan…. {Zira Hz Peygamber şöyle demedi:
kim beni gördüğünü zannederse, beni (gerçekten) görmüştür.
Sadece şöyle dedi: kim beni görmüşse (gerçekten) görmüş-
tür. Hal böyle olunca rüyasında herhangi bir sûret üzere Hz.
Peygamberi gördüğüne kanaat getiren kimse o sûretin Hz. Pey-
gamber’e ait olduğunu nereden bilecek?} 575
Bunlar iyi niyetli yorumlar!... Çok yüksek olan yalan
ihtimalini ihmal ediyorlar… Ve bir de psikolojik savunma me-
kanizmaları…
Ve şu tür yorumlar: “7 Aralık 1925'te tutuklanan İski-
lipli Atıf Hoca, 4 Şubat 1926'da Ankara 'da idam edildi. Ali
Haydar Efendi ise beraat etti. İnanışa göre Ali Haydar Efendi'-
nin beraatinde, şeyhi Bezzaz Ali Rıza Efendi'nin büyük rolü ol-
muştu. Müridinin rüyasına giren Bezzaz Ali Rıza Efendi, 33
defa Fetih Suresi'ni okumasını tembih edecekti. Bu görevi hak-
kıyla yerine getiren Ali Haydar Efendi de, Ankara İstiklâl
Mahkemesi'nden beraat edecekti” 576
575 İmam Şâtıbî, el-İ’tisâm, sah I/ 266
576http://www.bugun.com.tr/yasam/emin-sarac-ali-haydar-efendinin-
986516.html

329

Biz küçük insanlarız, biz bu işleri anlayamayız! Ama
Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’ye pazarlıksız bağlı insanlar
olarak, biz beklerdik ki, kimse o, Şeyhi Bezzaz Ali Rıza
Efendi, Ali Haydar Efendi’nin rüyasına girsin onun hakça
ifade vermesini istesin!… Bir hesap günü olmasa bu
dünyada işiniz iyi gidiyor, işiniz iş! Ama….????
Ve! Ve! Ve! Bir hesap günü var! Bizim gibi küçük in-
sanların; amasız, fakatsız, lakinsiz, iman ettiği bir hesap günü
var! Sizin gibi büyük adamlar adına konuşmam da, konuşa-
mam da… O gün gelecek! O gün gelecek! O gün gelecek! Hi-
le-i şeriyy’nin kâr etmediği, nim-ruhbanlığın para etmediği, o
gün gelecek! O gün gelecek! O gün gelecek! Ve! Ve! Ve! Bu-
günden titreyin! Bugünden titreyin! Ve bugünden titreyin! O
gün için titreyin! Biz zaten titriyoruz! İlham yok! Keşif yok!
Rüya yok! Keramet yok bizde….Sadece havf vel reca!
{Yer o müthiş depremiyle sarsıldığı zaman... Yer, için-
deki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı…. Ve insan: “Ona ne olu-
yor?” dediği zaman… İşte o gün yer, üstünde olan biten her şe-
yi anlatır: Çünkü Rabbin ona bunları vahyeder. İşte o gün bö-
lükler halinde insanlar, kabirlerinden çıkıp yüce divana durur-
lar, ta ki yaptıklarının karşılığını görüp alırlar. Artık her kim
bir zerre ağırlığında bir hayır işlemiş ise onu görecektir…
Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir” 577
Ve kendimizden vazgeçtik, bütün Şeriat-ı Garrây’-ı İs-
lâmiyye’yi istismar edenler adına endişe duyuyoruz! {Resûlul-
lah (s.a.v.) dedi ki: “Arz’ın haberlerinin ne olduğunu biliyor
musunuz? Sahabîler: “Allah ve resulü daha iyi bilir” dediler.
Resûlullah: “Arzın haberleri, her kulun ve her ümmetin üzerin-
de yaptığı şeyler, “Bu, şu günde, şu yaptığım iş idi” diyerek
bizzat görmesidir…” dedi} 578
577 Zilzal Suresi: 99/ 1-8
578 Zeki Duman, Beyânu’l-Hak, Ankara, FCR yayın.,2006, sah. I/195

330

Ey ihlâslı Müslüman, herkes, herşeyi biliyor! Mesele
ihlâsta… Fıtrat yok olmaz! Fıtrat yok olamaz! Nitekim, bak
Emin Saraç denen adam nasıl kıvırıyor (burada bu âmiyâne ta-
bir kullanılır! Ben ne yapabilirim ki, hayat âmiyâne! Bu adam
da âlimlerdenmiş! Parmağınızı sallasanız âlime değecek! Dik-
kat!) yukarda arzettik, bir daha tekrar ediyoruz! “O dönem öy-
le bir devir ki, zor şeyler geçirmişler. İnsan da zayıf… Bazı-
ları ruhsatla bazıları azimetle amel etmişler.” Ali Haydar
Ahıskalı’yı mâzur gösterme telâş ve gayreti… Bu bir işaret
fişeği! Bir yorum daha:
“Bu arada bir şeyi de hatırlatalım; Mahkeme zabıtlarını
okuduğumuzda, bazı kimselerin, Atıf hocadan beri olduklarını,
tasvip etmediklerini "Bu adam bütün tarikatlara karşıdır, ben
ise Halidi tarikatındanım" demeleri gibi ifadelerini okuyup, o
zatlar hakkında suizanna düşmeyelim... O şartları göz önü-
ne getirelim... Hocaefendinin en yakın arkadaşlarından Tahir-
ül Mevlevi bile, beraatı sonrası Kılıç Ali Beyle görüştüğünde,
Ali Beyin; -Tahir Bey! Atıf Hocanın idamı hakkında ne dersin?
demesi üzerine -Ne diyeyim efendim. Cürmü varmış ki, cezası-
nı gördü" deme zorunda kalmıştır.” 579
Ve bir yorum daha: “İdam Atıf Hoca’ya ebedi hürriyeti
armağan etti. Fakat Ali Haydar Efendi için asıl mahpusluk hür-
riyetten sonra başladı. Peşine takılan hafiyeler tarafından sürek-
li izlendi, her hareketi gerekli yerlere rapor edildi. Öyle ki,
Hacca giderken bile ardına takıldılar” 580
İhlâslı Müslüman! Neredesin? Bilmiyorum! Ama tek
ümidimiz de sensin! Bilmem kendimi ifade edebilecek miyim?
Ey, İhlâslı Müslüman! Doğulu insanın en büyük eksiği soyut
579http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=1582&ctgr_id=98
Salih Okur-----2003-11-01 21:45:30------1/3
580http://inkisaf.net/sayi-03/istiklal-mahkemesi-onunde-bir-ulu-hoca-ali-
haydar-efendi.aspx

331

zekâdan mahrum olmasıdır!… Yukarıda bir nebze İmam-ı Ga-
zâlî hazretlerine temas ettim! O dehâdan sözettim! Analayama-
san da anlamaya çalış! Yani Doğulu insan ilkesel düşünemez…
Sizden başkası bizi okumaz ama, Din istirmarcısı Oportinist
Üçkâğıtçı’lardan biri kazara okumaya kalksa, ilk soracağı soru,
“O şartlar muvacehesinde sen ne yapardın? “Hemen cevap ve-
reyim! Hemen cevap vereyim! Kinayesiz, ironisiz, amasız, fa-
katsız, lakinsiz, eğmeden, bükmeden, net cevabım: “O şartlar-
da ben olsam, adımı sorsalar cevap veremezdim! Çünkü çok
korkak bir kişiyim! Herhalde iç çamaşırımı değiştirmem iktiza
ederdi…”
Ve bana göre korku, benim gibi aciz ölümlüler için ga-
yet insanî bir duygu!... İnsana ait! Hiç kimseyi “korktu” diye
itham etmem! İnsan “çelik put” değil! Nitekim Zabıtları ve ver-
diğim üç yorumu da yeniden mütalâa ederseniz, anlaşılıyor ki,
Ali Hayfar Efendi korkmuş!... Bu gayet insanî, insana ait bir
bir durum! O da bizim gibi bir insan! O zaman bu rüyalar, dua-
lar, idamdam kurtulmalar ne oluyor? Bu uçmalar kaçmalar?
Bunu anlatın bize! Ali Efendi’nin hayatını okuyun, kendinin
bilgisi dâhilinde veya değil, ben bilemem ama, kerametler!
Eğer bir varlığı; insanî, insana ait özelliklerinden soyutlayarak,
yüceltirseniz, ona korku yakışmıyor! Tanrılara korku yakış-
maz! Antik Grek tanrılarından örnek alın!
Burada bütün mesele “korku”nun bütün kişiliğini esir
alarak, insanın iradesini felç etmesi ve etik ilkelerini çiğneme-
sine sebeb olması! Giordano Bruno (1548-1600) Engizisyon
karşısında haykırırken herhalde korkuyordu! Yakılarak öldü-
rülmesine karar verildiğinde… Farkat “korku”yu yendi!...
“Korku”yu korkuttu! Ama Galileo Galilei (1564-1642)
ilkesiz… Oportünist!...
Bir Müslüman için bütün mesele; korkmasına rağmen,
imanının gereklerine ihanet etmeden o şuurlu cesareti göstere-

332

rek, itikadî umdelerini çiğnememesi! İman, kader itikadı ve
onun gereği olan tevekkül! Bosna savaşının en kızgın anı….
Gökten bomba yağıyor… Fakat Aliya İzzetbegoviç’in sınıra
gidip, teftiş yapması lâzım… Aliya İzzetbegoviç, tek başına
bombalar arasından geçer, mükemmelen görevini yapar ve dö-
ner… Sorarlar: “Korkmadın mı?” Cevap: “Korktum, hem de
çok korktum! Dizlerim titredi!” 581 İşte kahramanlık! Ve Bizim
sadedinde olduğumuz konuda, “ruhsat”ın yanlış yorumlanarak,
istismar edilmesi daha büyük bir suç… Daha büyük bir
korkaklık!
Tek talebim, Tevhid akidesine gölge düşürmeyelim!...
Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri‘nin veli kulları vardır!…
Cenab-ı Hakk’ın ikramı olarak, Allah-ü Teâlâ’nın izni ile za-
man zaman onların eliyle tabiat kanunları kesintiye (keramet)
uğrayabilir! Biz iman ederiz! Fakat ortalığı çadır tiyatrosuna
döndürmeyin! Allah dostları da nihayetinde insandır! Onları
putlar gibi düşünmeyin! Onları rab edinmeyin!... Edeb medeb
dinlemem içimden geldiği gibi yazacağım: Onlar da ishal olur-
lar! (bu cümleyi silmek istedim, ama elim varmadı! Niçin bil-
miyorum? Çadır tiyatrolarına gider yorumlatırım… Psikoloji
terminoljisinde ‘vardiyanik oluşum’ diye bir kavram. Onunla
açıklayabiliriz!) Onlar da üşütürler! Grip olurlar, nezle olur-
lar… Onların da sevdikleri yemekler vardır! Onların da hoşuna
gitmeyen içecekler vardır! Onlar da bizim gibi insan! Sadece
takva! {Şunu unutmayın ki Allah’ın nazarında en değerli, en
üstün olanınız, takvâda (Allah’ı sayıp haramlardan sakınmada)
en ileri olandır. Muhakkak ki Allah herşeyi mükemmelen bilir,
her şeyden hakkıyla haberdardır.} 582
Yazmadım sabrettim ama, gecenin şu saatinde vicdanen
yazmam gerektiğine inandığım için yazacağım! İşin cılkı çıktı!
581 Trajik Sevinç, isimli kitabımızda daha doyurucu bilgi bulabilirsiniz!
582 Hucurat Suresi: 49/ 13

333

Şeriat-ı Garrâ’-i Muhammediyye’yi örseleyen, tazyik eden, aş-
maya çalışan, ehil ellerde bulunmayan ve zaman zaman hudu-
du aşan sözde tarikatların dünyasının iki adım ötesi, “Dosto-
yevski’nin Dünyası “!
Bu kadar rahat ortaya saçılmamalı! Midemiz bulanıyor!
Bir semt pazarının akşamüzeri kapanma anındaki manzarasını
seyret! Hatırım için, zahmet et! Git! Gözlemle! Keramet, ilham
ve rüya!... Bunların hepsi Şer-i Şerif sınırları dâhilinde olduğu
müddetçe inanıyoruz! Fakat seninkinin “o” olduğunu sanman,
zandan başka bir şey değil! Önce yediğine, içtiğine bak! 62
nolu dipnotta işaret ettiğimiz alıntıyı bir daha oku! Ve şimdi
1077-1165 yılları arasında yaşamış bir muhteremden bir alın-
tı… Ve tefekkür, tefahhus: {Oğlum! Oğulcağızım! Peygambe-
rimize peygamberlik geldi de yıllarca sakladı, bu süre zarfında
içi içini yedi de sonunda “Sana Rabbinden indirileni tebliğ
et!” 583 emri geldi. Ama sen bir şeyi görür görmez ortaya dökü-
veriyorsun, saklamayı hiç bilmiyorsun. Evinde bir bohça giysi
buluyorsun ve hemen kapıyı açıp onu satışa çıkarıyorsun. Ola
ki o bohça komşulara aittir de evine emanet olarak bırakılmış-
tır. Kalbin düzgünlüğü dört şeyden gelir. Birincisi yenilen ye-
meklerin helâl olmasına dikkat etmek…………… Yediğine
dikkat konusunda senin en ufak bir bilgin yok. Bu iş, tam bir
vera’ (Haram şüphesi taşıyan şeylerden kaçınmak) ile, Allah’ın
huzurunda durmakla ve dinini koruması için Ona yalvarmakla
olur. Mümin ne yediğini ne içtiğini bilir ve bir şey yerken, içer-
ken Kitab ve Sünnet’ten izin ister. } 584
Ey İhlâslı, vakfı, derneği, tarikatı; tapındığı üstadı, ta-
pındığı şeyhi, tapındığı hocaefendisi, tapındığı siyasî önderi ol-
mayan Müslüman; burada keseceğim ama, yine de sana bir gö-
rev veriyorum… İki durum, bunları değerlendirmeye çalış: {29
583 Maide Suresi: 5 /67
584 Abdülkadir Geylânî, El-Feth’ur-Rabbanî, sah.332

334

Haziran 1925’te Şeyh Sait idam edilmişti. Mustafa Kemal 30
Ağustos 1925’te Kastamonu’da, Türkocağı’nı ziyaret ettikten
sonra Halk Fırkası binasında şunları söyledi: “…Efendiler ve
ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler,
müridler, meczublar memleketi olamaz. En doğru ve en hakikî
tarikat tarikat-ı medeniyyedir.”…………. Düne kadar devletin
en üst kademesini işgal edenlerin saygı duyduğu, en azından
aleyhinde bulunmadığı tekkeler, bugün kapalı. 677 sayılı
kanunun meclis tartışmaları nasıl oldu? Tekkeleri savunan
çıkmadı mı? Sorusunun cevabı çok kısa ve net: Çıkmadı.” 585
Özetleyerek devam ediyorum: “Uygulamada birliği
sağlamak üzere, tekke, zaviye ve türbelerin seddi hakkındaki 2
Eylül 1341 tarih ve 2413 sayılı İcra Vekilleri Hey’eti Kararı’-
nın suver-i tatbikiyesine dair Maarif vekâleti’nce müştereken
bir talimat hazırlanmıştır. Madde: 1- İl ve ilçelerde vakıf müdür
ve memurlarının da hazır olacağı, ilgili memurlardan bir
komisyon kurulacaktır. Bu komisyon evvelemirde, ister ha-
rab, ister mamur olsun o beldede ne kadar tekke, zaviye ve
türbe varsa kapılarını mühürlemek suretiyle seddedecek-
tir.” 586
Buraya kadar anlaşılmayacak bir nokta yok! Ben bile
anladım! Adamlar omuz üstünde baş, duvar üstünde taş bırak-
mıyor! Ama 6. Maddeyi nasıl izah edeceksiniz? Yardımınıza
muhtacım: “Madde: 6- ……Şeyhlerin ikametlerine mahsus
hanelerde kayd-ı hayatla ikametlerine müsaade edilen evle-
re müdahale edilmeyecek, ancak bu binalarda tekke ve zavi-
yeye ait eşya bulunduğu takdirde, bunlar tesbit olunacak ve
içlerinde müzede teşhire lâyık olanlar müzeye gönderilecek” 587
585 Mustafa Kara, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, İstanbul,
Dergâh, 2010, sah. 147
586 Age. Sah. 148
587 Age. Sah. 148

335

Yine tekrar ediyorum; omuz üstünde baş, duvar üstünde
taş bırakılmayan, Kel Ali’nin, suç işlemişlerin değil, tehdit ola-
bileceklerin dahi yok edilmesi gerekir, dediği şatlarda, birileri
“şeyhlerin ikametini” kendine mesele ediniyor??? Ve hatırla!
O İstiklâl Mahkemesi’nde bir şeyh karşısndakini itham ediyor:
“Efendim arz edeyim. Bu adamla mesleklerimizde muhâlefet
vardır. Ben Hâlidî Tarikatı'na bağlıyım. Bu adam bütün
tarîkatları reddeder.” Ve beraat ediyor, öteki adam! İtham
edilen asılıyor!
İkinci durum: Cumhuriyet döneminde binlerce cami
yıkılmış, satılmıştır… 588 Ve durumu bir sisteme bağlamak için
“Evkaf Umum Müdürlüğü’nce bu şekilde hazırlanan yönetme-
lik, İcra Vekilleri Kararı’na bağlanmak üzere Başvekâlet’e
gönderilmiş, Başvekâlet Diyanet İşleri Riyaseti’nin taslak hak-
kındaki görüşünü sormuştur” Diyanet söz konusu Yönetmeliği
birçok bakımdan eleştirerek, mukabil tekliflerini iletmiştir.”
Başkanlığın üzerinde durduğu bir başka konu ise, kadro harici-
ne çıkartılan cami görevlilerinin naklen tayinlerinde, eş değer
bir göreve atanmaları ve mükteseblerinin zedelenmemesi-
dir……. Evkaf Umum Müdürlüğü, Diyanetin ileri sürdüğü
hususları teker teker cevaplandırmış, bu cevapta sadece ca-
mi görevlilerinin eş değer bir kadroya atanmasını benim-
semiştir.” 589
Yani yıkılan, satılan camilerin görevlilerinin kaygısına
kalıyor birileri… Siz meseleyi anladınız mı? Bir yerde sırf po-
tansiyel tehdit olduğu için öldürülen insanlar, kapatılan tekke-
ler, satılan camiler… Öte tarafta tekke şeyhlerinin korunma-
sı!... Din görevlilerinin korunması… Yani tekke ile medrese

588 Bu konuda ciddi bir raştırma: Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi
Çerçevesinde Vakıf müessesesi, Ankara, TDV. 1995, sah.474, 495
589 Age. Sah.475

336

ağalarının gelirleri o günün şartlarına göre muhafaza ediliyor!
Peki! Sebeb???
Acaba birileri “bunların neresine dokunursanız doku-
nun, ama midelerine dokunmayın” mı? Dedi! Ümmet-i Müslü-
man mağdur, makhur, mazlum! Asılmış! Sürülmüş! Ama tekke
ve medrese mensubu olarak kaç kişi asılmış? Buyrun muhte-
rem Sıradan Müslümanla mukayese edin!
Bu arada onlar da çok çile çekti deme! İskilipli’nin
muhterem refikası ile, muhterem kerimesinin ne çektiğini
araştır! Ve ondan sonra elini vicdanına Koy!
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” 590
>>>>>>>>>>>>>>
“Şayet ‘Bunadı’ demezseniz, doğrusu, ben Yusuf’un
kokusunu alıyorum!” 591

590 Kütüb-i Sitte: 10/ 143
591 Yusuf Suresi: 12/ 92

337

KAYNAKÇA
1- Abdullah Aydemir, Tefsirde isrâiliyât, Ankara, DİB, tarihsiz
2- Alan Greenspan, Türbülans Çağı, çev. Nilgün Miler, İstanbul,
Boyner yay. 2008
3- Ali Biraderoğlu,Trajik Sevinç, Tarih Üzerine-II, Kayseri, Kayseri
Eğitim ve Kültür Vakfı yayın. 2015.
4- Ali Biraderoğlu, Tarih Üzerine-I, Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı
yayınları,2013.
5- Ali Biraderoğlu, Tarih ve Değişim, Oportünist Değişimin
Aktörleri, Kayseri, Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı yayın. 2013.
6- Ali b. Osman Cüllâbî Hücvirî, Keşfu’l-Mahcûb, çev. Süleyman
Uludağ, İstanbul, Dergâh, 2010
7- Ali Şeleş. Cemaleddin Efgani. Çev. Mehmet Çelen. İstanbul. İz
yayıncılık. 2013
8- Ahmed Güner Sayar, Osmanlı İktisat Düşüncesinin
Çağdaşlaşması, İstanbul, Ötüken, 2000
9- Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, çev. A.
Kabakçı-F. Günel, İstanbul, Bedir, 1980
10- Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, İstanbul, Paradigma, 2002
11- Ahmet Cevizci, Etiğe Giriş, İstanbul, Paradigma, 2002
12- Ahmet Hamdi Tanpınar, 19uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi,
İstanbul, Çağlayan kitabevi, 1997

338

13- Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Notlar, İstanbul,
Dergâh, 1995 “Elmalı”lı
14- Ahmed Nedim, Ankara İstiklâl Mahkemesi Zabıtları-1926,
Ankara, İşaret yay.
15- Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki
Dayanakları, Ankara, TDV, 2009
16- Abdülkerîm el-Cilî, İnsân-ı Kâmil, Mütercim: Abdülaziz Mecdi
Tolun, İstanbul, İz yay. 2015
17- Abdülkadir Geylânî, Geylânî Külliyatı, Cilâü’l-Hâtır, çev. Dilâver
Gürer v.d. İstanbul, Gelenek yay. 2012
18- Abdulkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, Haz. Süleyman Uludağ,
İstanbul, Dergâh yay. 2009
19- Andrey Tarkovski, Şiirsel Sinema, çev Ebru Kılıç, İstanbul,Agora,
2009
20- Arthur Hübscher, Çağdaş Filozoflar, çev. İsmail Tunalı, Ankara,
A.Ü. Fen-Ed. Fakültesi yay. 1963
21- A. Nevıns-H.S. Commager, ABD Tarihi, Çev. Halil İnalcık,
Ankara, Doğubatı yay., 2005
22- Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1993
23- Bediüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şâmiye, İstanbul, Sinan
Matbaası, 1958
24- Bekir Günay, Paris’te Bir Osmanlı, Seyyid Abdurrahim Efendi’nin
Paris Sefirliği ve Büyük Sefaretnamesi, İstanbul, Kitabevi, 2009
25- Beydavî, Beydavî Tefsiri, çev. Abdülvehhab Öztürk, İstanbul,
Kahraman Yayınları, 2011
26- Bünyamin Erul, İlk Hadis Belgesi, Hemmâm’ın Sahifesi, Ankara,
TDV, 2011
27- Bünyamin Erul, Sahabenin Sünnet Anlayışı, Ankara, TDV, 2008

339

28- Bertrand Russel, History of Western Philosophy, London, Unwin
unuiversity books, 1965
29- Büyükdoğu, 12 Mart 1948
30- Canikli Hacı Ali Paşa, Tedâbîrü’l-Gazavât, Latinize eden Yücel
Özkaya, AÜDTCF Tarih Araştırmaları Enstitisü, Tarih
Araştırmaları dergisi, VII/ 12-13, 1969
31- Cemaleddin Afganî-Muhammed abduh. Çev. İbrahim Aydın.
Urvetu’l-Vuska. İstanbul. Bir yayıncılık. 1987
32- Davıd E. Stannard, Beyaz Adamın Akıl Almaz Vahşeti, Amerika’n
ın Soykırım Tarihi, çev. Şaban Bıyıklı, İstanbul, Gelenek yay. 2004
33- Davıd Fromkın, Barışa Son veren Barış, çev.Mehmet Harmancı,
İstanbul, Sabah Kitabları, 1994
34- Doğan Avcıoğlu. Nakleden: Şafak Altun, Yolsuzluğun 100 yıllık
Tarihi, İstanbul, Agora, 2004
35- Ebubekir Sifil, Sana Din’den Sorarlar, İstanbul, Rıhle, 2009
36- Ebû Nasr Serrâc Tûsî, el-Lüma’, çev. H.Kamil Yılmaz, İstanbul,
Erkam, 2012
37- Eb’û Mansûr el-Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd , Tercüme: Bekir
Tapaloğlu, Ankara, TDV, 2009
38- Ebû Mansur el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l Kur’ân Tercümesi, Çeviren:
Bekir Topaloğlu, İstanbul, Ensar vakfı, 2015
39- Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-kulûb, çev. Y. Çiçek-D. Selvî, İstanbul,
Semerkand yay. 2011
40- Ebul’ula Mardin, Medeni Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet
Paşa, Ankara, TDV, 2009
41- Ebu İshak Eş-Şâtıbî, El- Muvâfakât, Türkçesi: Mehmet Erdoğan,
İstanbul, İz yay. 2010

340

42- Edmund Morgan, Nakleden: Howard Zinn, Amerika Birleşik
Devletleri Halklarının Tarihi, Çev. Sevinç Sayan Özer, Ankara,
İmge, 2005
43- Elmalı’lı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri,
Sadeleştirenler, Lütfullah cebeci v.d. Ankara, Akçağ, 2013
44- Elmalı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili,
Sadeleştirenler: İsmail Karaçam v.d. İstanbul, Azim dağıtım,
Tarihsiz
45- Elmalı’lı M. Hamdi Yazır. Meşrutiyetten Cumhuriyete Makaleler.
İstanbul, Klasik yay. , 2011
46- Fahrettin Atar, Fıkıh Usûlü, İstanbul, İFAV, 2008
47- Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul, Bateş, 1984
48- Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur’an, çev. Alpaslan Açıkgenç,
Ankara, Ankara Okulu yayınları, 2012
49- Fazlur Rahman. İslamî Çağdaşlaşma. çev. Bekir Demirkol, İslâmî
Araştırmalar Dergisi,IV, 3 Ekim 1990
50- Fetullah Gülen, ( Nakleden:Çelişkiler İnsanı,Said Alpsoy,
İstanbul, Umran, 2015
51- Fuat Ercan, Para ve Kapitalizm, İstanbul, Devin, 2005
52- George Frıedman, Amerika’nın Gizli Savaşı, Çev. Enver Günsel,
İstanbul, Pegagus, 2014
53- Goethe, Goethe der ki. Çev. Gürsel Aytaç, Ankara, Kültür ve
Turizm Bakanlığı, 1986
54- Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, çev. O. Akınhay-D.
Kömürcü, Ankara, Bilim ve Sanat, 1999
55- Hadislerle İslâm, Buhari, Editör: Mehmet Emin Özafşar v.d. ,
Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı, 2013 .
56- Halit Çalış, İslâm’da Kolaylaştırma İlkesi, İstanbul, ensar
57- Harun Ünal, Uydurma Hadisler, İstanbul, Mirac yay. 2007

341

58- Hasan Basri Çantay, Kur’an-ı Hakîm ve Meal-i Kerîm, İstanbul,
1952
59- Hasan Kâfî El-Akhisarî, Usûlü’l-Hikem Fî Nîzâmi’l-Âlem. Latinize
eden. Mehmet İpşirli. Tarih Enstitüsü Dergisi. İstanbul. 1981
60- Hayati İnanç, Can veren Pervaneler, İstanbul, bky, 2015
61- Heinz Heimsoeth, çev. T. Mengüşoğlu,İstanbul, İÜEF. yay. 1967
62- Hoca Sadettin Efendi, Tacü’t-Tevarih, Hazırlayan: İsmet
Parmaksızoğlu, Ankara, Kültür Bakanlığı, 1992
63- Hücvirî, Keşfu’l-Macûb, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul, Dergâh
Yayınları, 2010
64- Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi,
çeviren: Sevinç Sayan Özer, Ankara, İmge, 2005
65- Muhammed Ali Sabunî, Ahkâm Tefsîri, Tercüme: Mazhar
Taşkesenlioğlu, İstanbul, Şamil, 2011
66- Muhammed Hamdi Yazır ,Hak Dini Kur’an Dili, Yeni Meallı
Türkçe Tefsir, İstanbul, Diyanet İşleri Reisliği Neşriyatından,
İstanbul, 1935
67- Muhammed Ebu Zehra, Ebu Hanife, çev. Osman Keskioğlu,
Ankara, DİB, 2005
68- Muhsin Demirci. Tefsir Tarihi, İstanbul, İFAV, 2008
69- Mustafa Baktır, İslâm Hukukunda Zaruret Hali, Ankara, Akçağ,
1981
70- Mustafa Asım Köksal, İslam Tarihi, İstanbul, Şamil Yayınevi,
1987
71- Mustafa Öztürk, Meal Kültürümüz; Ankara, Ankara Okulu yay.
2011
72- Mustafa Yıldırım, Mecelle’nin Küllî Kâideleri, İzmir, Tibyan yay.
2012

342

73- M. Haşim Kışmî, Berekât, Zübde-tül-Makâmât, Terceme: A.
Faruk Meyan, İstanbul, Berekât yay. 1978
74- Irvın D. Yalom, Divan, çev Özden Arıkan, İstanbul , Ayrıntı, 1999
75- Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi. Çev. İonna Küçüradi v.d.
Ankara, 1980
76- İmmanuel Kant, Sürekli Barış Üstüne Felsefi Bir Deneme,
çev.Nejat Bozkurt, İstanbul, Remzi kit., 1984
77- Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, çev: İoanna Kuçuradi v.d.,
Ankara, Hacettepe Üniv. Yay. 1980
78- İbni Haldun. Mukaddime-I, çev. Zakir Kadirî Ugan, İstanbul,
MEB, 1968
79- İbn Hacer el- Askalânî, el- İsâbe, Ter. Naim Doğan, 2009,
İstanbul, İz yay
80- İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lâmü’l Muvakkı’în, Türkçesi: Pehlül
Düzenli, İstanbul, Pınar yayınları, 2013
81- İbn Teymiyye, İhlas ve Tevhid, Türkçesi: Abdi Keskinsoy,
İstanbul, Pınar, 2013
82- İbn Teymiyye, Fütûhu’l-Gayb Şerhi, Geylânî Külliyatı içinde.
Sah.760
83- İbrahim Hatiboğlu. Çağdaş İslam Düşünürleri. İstanbul. Ensar
yayınları. 2013
84- İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, Ankara, Akçağ, 1992
85- İbrahim M. Ebû-Rabi’, Çağdaş Arap Düşüncesi, çev. İbrahim
Kapaklıkaya, İstanbul, Anka, 2005
86- İskilipli, Muhammed Atıf Hoca, İslâm Fıkhı, Hazırlayanlar, A.
Sivridağ, M.H. Güven, İstanbul, nehir yayınları, 1994
87- İsmail Albayrak.Klâsik Modernizmde Kur’ân’â Yaklaşımlar.
İstanbul, Ensar neşriyat. 2004
88- İlmihal, İstanbul, İSAM, tarihsiz

343

89- İsmail Karagöz, Dini Kavramlar Sözlüğü, Ankara, DİB, 2006
90- İmâm-ı A’zam, El-Âlim Ve’l-Müteallim, tercüme: Mustafa Öz,
(İmâm-ı A’zam’ın Beş Eseri), İstanbul, İFAV, 2011
91- İmam-ı Âzam, İtikad Risalesi veya nasihat Kitabı. Çev.Yusuf Ziya
Yörükân. İslam Akaid Sisteminde Gelişmeler. İstanbul, Ötüken,
2006
92- İmam Gazâlî, ihyâu Ulûmi’d-Dîn, Tercüme: Ahmed Serdaroğlu,
İstanbul, Bedir yay.1974
93- İmam Gazâlî, Mustasfa, çev. Yunus Apaydın, Kayseri, Rey yay.
1994
94- İmam-ı Gazali, Mükâşefetü’l-Kulûb, çev. Yaman Arıkan, İstanbul,
Y. Emre yay. 1969
95- İmam-ı Gazâli, Minhâc-ül Âbidîn, çev. Yaman Arıkan, İstanbul,
Yunus Emre yay. 1969
96- İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Terceme; M. Beşir
Eryarsoy, İstanbul, Buruc yay.1998
97- İmam Nevevî, Riyazü’ Salihin, çev. Mehmed Emre, İstanbul,
Bedir, 1974
98- İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, çev. Abdülkadir Akçiçek,
İstanbul, Çile yay. 1977
99- İmam Şâtıbî, el-İ’tisâm, çev. Ahmet İyibildiren, Konya, Kitab
dünyası, 2011
100- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı,
Ankara, TTK, 1988
101- İsmail Karagöz. Esma-i Hüsna, Ankara, DİB. 2007
102- Jean-François Solnon, Sarık ve İstanbulin, Çeviren: Ali
Berktay, İstanbul, doğan Kitap, 2013
103- Karl Raımund Popper, Hayat Problem Çözmektir., Çev. Ali
Nalbant, İstanbul, YKY, 2005

344

104- Katip Çelebi. Nakleden: Zeki Yıldırım, Kur’ân’da cedel
kavramı ve Yöntemi, İstanbul, İfav, 2012
105- Kerim Yavuz, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi,
Ankara, DİB, 1983
106- Kudret Emiroğlu , Ekonomi Sözlüğü, Ankara, Bilim ve Sanat,
2006
107- Kur’an Yolu, Türkçe Meâl ve Tefsir, Hayreddin Karaman v.d.
Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları, 2006
108- Lady Montaqu, Türkiye Mektupları, Çev. Aysel Kurutluoğlu,
İstanbul, Tercüman 1001 eser, trhz
109- Mecelle, Madde: 14..Dersaadet, Matbaa-i Osmanî, 1302
110- Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve
Ekonomi, İstanbul, Ötüken, 2000
111- Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri-1, İstanbul, Dergâh, 2015
112- Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri, İstanbul,
MEB, 1993
113- M. Asım Köksal ,İslam Tarihi, , Şamil yay.
114- Muhammed Âtıf Hoca, İslâm Fıkhı, Hazırlayanlar: A.
Sivridağ-M.H. Güven, İstanbul, Nehir yay. 1994
115- Muhammed Ebû Zehra, Mezheplar Tarihi, çev. H. Karakaya-
K. Aytekin, İstanbul, Hisar y.Tarihsiz
116- Muhsin Koçak, Fıkıh Usûlü, İstanbul, Ensar, 2013
117- Muhittin Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis, İstanbul, ensar
yay. 2012
118- Mustafa Gök, Risale-i Nur Külliyatına Eleştirel Bir Bakış,
İstanbul, Süleymaniye Vakfı yay. 2013
119- Mustafa Kara, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri,
İstanbul, Dergâh, 2010

345

120- Necip Fazıl Kısakürek, O ve ben, İstanbul, b.d. yayınları,
1978
121- Necip Fazıl Kısakürek, İman Ve İslam Atlası, İstanbul, b.d.
Yayınları, 1985
122- Necip Fazıl Kısakürek. Para. İstanbul, b.d. yayınları. 1984
123- Necip Fazıl Kısakürek, Esselâm, ( Vasiyet), İstanbul, b.d.
yayınları, 1973
124- Nevval Sevindi, Fethullah Gulen ile New York Sohbeti, Sabah
Kitaplari, 4. basim, Istanbul, Aralık 1997
125- Niyazi Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, İstanbul, YKY yay. 2013
126- Noamı Kleın, Şok Doktirini, çev. Selim Özgül, İstanbul, agora,
2010.
127- Ömer Nasuhî Bilmen. Muvazzah İlmi Kelâm, İstanbul, Ergin
yay. 1959
128- Ömer Mahir Alper, Osmanlı Felsefesi, Seçme Metinler,
İstanbul, Klasik yay. 2015
129- Özlem Kumrular, İslâm Korkusu, Kökenleri ve Türklerin Rolü,
İstanbul, Doğan Kitap, 2012
130- Sabahat Atlan. Roma Tarihi’nin Ana Hatları. İstanbul, İ.Ü. Ed.
Fak. 1970
131- Said Nursî, Şuâlar, Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul, Nesil yay.,
1996
132- Said Nursî, Gençlik Rehberi, İstanbul, Çeltüt Matbaası, 1958
133- Said Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, İstanbul, Sözler Yayınevi,
1992
134- Sarp Erk Ulaş, Felsefe Sözlüğü, Ankara, Bilim ve Sanat, 2002
135- Serahsî, Mebsût, Editör: M. Cevat Akşit, İstanbul, Gümüşev,
2008

346

136- Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, İstanbul, Kayıhan
yay.1987
137- Sülemî, Menâhicu’l-ârifîn, Tercüme, Süleyman Ateş, Ankara,
Ankara üniv. 1981
138- Sülemî, Mukaddime Fi’t-tasavvuf, Tercüme, Süleyman Ateş
139- Sezai Karakoç, Dirilişin Çevresinde, İstanbul, Diriliş yay.1975
140- Şâtıbî, El-Muvâfakât, çev. Mehmed Erdoğan, İstanbul, İz
Yayıncılık, 2010
141- Şevket Pamuk, Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadî Tarihi, İstanbul,
T. İŞ B. Yay. 2012
142- Şevket Süreyya Aydemir. Nakleden: Şafak Altun
143- Şihabuddin Sühreverdi, Avârifü’l Meârif, Çev. Abdülvehhab
Öztürk, İstanbul, Saadet yay. 2010
144- Tâhirü’l-Mevlevî, İstiklâl Mahkemesi Hatıraları, İstanbul,
Büyüyen Ay yay. 2012
145- Takiyettin Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, İstanbul, İ.Ü.
Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1968
146- Taşköprülüzâde Ahmed Efendi. Mevzuat’ül Ulûm.
Sedeleştiren: Mü min Çevik. İstanbul. Üçdal Neşriyat. 2011
147- Osman Nûri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafâ,
Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem, İstanbul, Erkam, 2005
148- Osman Öztürk, Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle, İstanbul,
İ. İlimler Araştırma Vakfı, 1973
149- Osmanzâde Hüseyin Vassâf, Tarîkat-ı Aliyye, ( Türkiye’de
Tarikatlar / Tarih ve Kültür, Editör: Semih Ceyhan, İstanbul,
İsam, 2015
150- Paul Janet-Gabrıel Séaılles. Metâlib ve Mezâhib, çev.
Elmalı’lı M. Hamdi Yazır, İstanbul, Eser Neşriyat, 1978

347

151- Phılıp H. Gordon, Türkiye’yi Kazanmak, çev Metin Okur,
İstanbul, Timaş, 2009
152- Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’anı Kerim’in Türkçe Meali Âlisi ve
Tefsiri, İstanbul, 1962
153- R. Hakan Kırkoğlu, Astroloji Pusulası, İstanbul, Doğan Kitap,
2010
154- Rene Descartes, Metot Üzerine Konuşma, çev. Mehmet
Karasan, Ankara, MEB, 1962
155- Rûdânî, Cem’ul-fevâid, çev. Naim Erdoğan, Ankara, 2 Kaynak
Yayıncılık, tarihsiz
156- Robın Sowerby. Yunan Kültür Tarihi, çev. Özgür Umut
Hoşafcı. İstanbul, İnkılap, 2012
157- Serahsî, Mebsût, Editör: M. Cevat Akşit, İstanbul, Gümüşev,
2008
158- Seyyid Kutub, Fîzılâl-il Kur’an, çev. Emim Saraç v.d.,
İstanbul, Çelik yay., 1993
159- Şâtıbî, El-Muvâfakât, çev. Mehmed Erdoğan, İstanbul, İz
Yayıncılık, 2010
160- Subhi es-Sâlih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, çev. Yaşar
Kandemir, Ankara, DİB, 1973
161- Taşköprülüzâde Ahmet Efendi, Mevzuat’ül Ulûm,
Sadeleştiren: Mümin Çevik, İstanbul, Üçdal yayınevi , 2012
162- Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler Teorileri, Bursa, MKM, 2008
163- Thomas Carlyle, Kahramanlar, çev. Behzat Tanç, İstanbul,
Kutluğ Yay. 1976
164- Thomas Pıketty, yirmi birinci yüzyılda Kapital, çev. Hande
Koçak, İstanbul, İŞ bankası yay. 2014
165- Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, çev. Ahmet Efe v.d.
İstanbul, Risale yay. 1992

348

166- Vehbe Zuhaylî, Tefsirü’l-Münir, çev. Hamdi Aslan v.d.,
İstanbul, Risale yay. 2007
167- Vladimir Ilyıç Ulyanov Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En
Yüksek Aşaması, çev. Cemal Süreyya, Ankara, Sol yay. 1974
168- Volkan Ertit, Endişeli Muhafazakarlar Çağı, Ankara, Orient,
2015Yücel Özkaya, XVIII. Yüzyılda Osmanlı Kurumları ve Osmanlı
Toplum Yaşantısı, Ankara, KTB, 1985
169- Yusuf el- Karadâvî, Sünneti Anlamada Yöntem, çev.
Bünyamin Erul, İstanbul, Nida yay. 2009
170- Yılmaz Polat, Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’de İslamcı
Akımlar, İstanbul, Milenyum yay. 2010
171- Zeki Duman, Beyânu’l-Hak, Ankara, FCR yayın.,2006
172- Zekiyüddîn Şa’bân, İslâm Hukuk İlminin Esasları, çev.
İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara, TDV, 2005
173- Zbıgnıew Brezezınskı, Büyük Satranç Tahtası, E. Dikbaş-E.
Kocabıyık, İstanbul, Sabah kitap, 1998

Başkan'ın Mesajı
Aidat Borcu Sorgulama
Köşe Yazıları
Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa Özer (özer Koç)

Ahmed ceemal El Hamevi

Prf.Dr.Serdar demirel

N.Mehmet Solmaz

Mustafa Özer (özer Koç)

Mustafa Miyasoğlu

Mustafa Ekinci

Galip Boztoprak

Şeyma Kısakürek Sönmezocak

Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa cabat

Ebubekir Sifil

Ali Biraderoğlu

İbrahim Ulueren

Mustafa Özer (özer Koç)

Ali Biraderoğlu

Mustafa cabat

Günlük Gazeteler
Sponsorlarımız

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı

© Copyright 2020  V4.1 Tüm Hakları Saklıdır. | Vakıf Sitesi


Top