| Merkez Bankası Döviz Kuru | |||
| ALIŞ | SATIŞ | ||
| USD | 0 | 0 | |
| EURO | 0 | 0 | |
BİR ÜTOPYA VE DİSTOPYA ÖRNEĞİ; “İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ” VE “BİZ”
“İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ”
Ütopya günlük dilde “düş ülke” ya da “düş ülkü”, “hayallerimizde yaşattığımız ideâl yer”
anlamında kullanılmıştır. Günlük halk kullanımında ütopya kavramı, gerçek hayattaki
görüşümüze, reel yaşantımıza uygun değilse, gerçeklikten kopuk hayalî düşünceye sahip olmak
anlamında kullanılmıştır. Siyaset felsefesindeki kullanımında ise günlük dildeki hayâlci
kullanımını aşarak hâli hazırda uygulanan siyaset yaşamına, medeniyet algısına düşünsel bir
eleştiri olarak bakılmakta ve kullanılmaktadır.
Ütopya kavramı değerler felsefesinde siyaset felsefesi ile alâkalı kullanılmaktadır.
Kavramı düşünce tarihinde ilk kullanan kişi Rönesans düşüncesi ile beraber Thomas More
olmuştur.
Ütopyaların tasarladıkları medeniyet düşüncesinde yer alan belli başlı özellikleri şöylece
sıralayabiliriz.
Ütopyalar, içinde bulundukları topluma eleştiri getiren, siyasal ve bütüncül bir medeniyet
tasarımıdır.
Medeniyet tasavvuru içinde birey-toplum ilişkisinde ütopyalar hep devletten yana tavır
takınmış ve bireyi anlamsızlaştırmıştır. Devlet arı kovanı düzeninde işleyen mekanik bir makine
düzeninde tasavvur edilmiştir. Ütopyalar bu yönüyle bir sistem ve düzeni öngörürler.
Ütopya toplumları değişime kapalı, açık topluma düşman, değişimi engelleyen
toplumlardır. Onlara göre değişim fikri statik toplumu devindirerek onları harekete geçiren
virüslerdir. Ütopyanın hedefi ise, toplumu zirve noktasına ulaştırmak, mükemmelleştirmektir.
Nihai amaçtan sonra ise değişime ihtiyaç duymamakta ve böyle bir toplumun mükemmel olduğu
düşünülmektedir
Ütopyalar kusursuz olarak tasarlanmış siyasal devlet tasarılarıdır. Fakat kusursuz devlet
düzenin işlemesinde bir sorun ortaya çıkarsa, toplumu korumak için her yola başvurulabilir.
Ütopyalar aslında medeniyet tasavvurunda çözümsüzlüğün ve umutsuzluğun hâkim
olduğu siyasal, sosyal ve toplumsal arayışların ürünleri olarak dönemin olaylarına öneride
bulunmaktadır.
[1]
İslâm medeniyetinin temel kaynakları Kur’an ve sünnettir. Kur’an-ı Kerim, Cenab-ı
Hakk’ın kelâmıdır (Kelâmullah). Kelâm olan yerde mütekellimle (konuşan) beraber bir de
muhatap vardır. Buradaki muhatap medeniyetin asli unsuru olan insandır.
Bir medeniyet, insanların sadece ferdî inanç, ahlâk ve kültürünü göstermez; aynı
zamanda bunların ötesinde insanlık için birtakım hedefler de gösterir, göstermelidir de; zira
insan ve toplum hayatını bu hedefler etrafında düzenlemelidir. Özellikle ilâhi dinler bu gâyeye
hizmet etmişler ve hepsi de insanlığın durumu hakkında yeni yorumlar getirmişler, katkılarda
bulunmuşlar, ideâller belirlemişler ve insanlığın kültürel kazançlarını artırmışlardır. Bu bakımdan
ilâhî dinler, hassaten İslâmiyet, büyük medeniyetlerin hem kaynağı ve kurucusu olmuş, hem de
onların hedeflerini ve ideâllerini belirlemiş, onların özgürce düşünmeleri için düşünce ve
tasavvur ufuklarını aydınlatmış ve genişletmiştir.
[2]
Medeniyet tasavvurunun ne olduğunu ele almadan önce, tasavvurun ne demek olduğuna
kısaca temas etmekte yarar var. Kelime anlamiyle bir şeyin zihindeki tasarımı ve kavramı; somut
ya da soyut varlıklara ait düşünce manâsına gelir. Lugatlerde, “bir şeyi zihinde canlandırmak,
tasarlamak” anlamındaki tasavvur, herhangi bir varlık hakkında bilgi edinme sürecinin ilk
aşamasını oluşturur. Bu anlamıyla tasavvura mefhûm da denir.
[3]
İslâm bireyin hem dünya hem de ahiret hayatını düzenleme anlamına gelen doğru bir
hayat tarzı için teslimiyete dâvet etmektedir. İslâm’da kurtuluş amacı her iki dünya için de
güdülmektedir. Nitekim Kur’an’da “dünya” ve “ahiret” kelimeleri birlikte geçmektedir. Bu yönüyle
İslâm, sadece ilkesel ve değersel bilgiler yığını değil aynı zamanda bu değer ve ilkelere uygun
kuşatıcı bir hayat düzeninin üretilebildiği pratik bir sahadır/alandır. Dolayısiyle İslâm,
sadece bir tasdik meselesi değil; aynı zamanda temsillerin devletler/toplumlar arası ilişkiler
formunda yaşantıya dönüşmesi gerektiğini salık veren bir tasavvur meselesidir. Nitekim İslâm
sadece hayatın kutsal bir amacı olduğunu vaz etmekle kalmaz aynı zamanda bireysel ve
toplumsal hayatın tüm boyutlarında gerçekleşen her türden ilişkinin hangi meşru zeminde
gerçekleşmesi gerektiğine de dikkat çekmektedir. Bu veçhe ile ifade edilmelidir ki İslâm sadece
soyut bir metafizik olmadığı gibi değişken değerler setine sahip amorf bir din de değildir. İslam
bireysel ve toplumsal hayatın farklı örgütsel boyutlarında (sosyal, siyasal, ekonomik vb.)
gerçekleşen ilişkilere yönelik açık bir değerler setine sahiptir. Dolayısiyle İslâm bu değerler
setinden hareketle kendi tasarımları ve araçlarıyla uluslararası ilişkiler disiplinine düşünsel ve
teorik teklifler üretmeye de açık bir sahadır. Bu değer setiyle İslâm, zaman ve mekân
kayıtlarından bağımsız evrensel bir “kod”dur. Nitekim Rum (30)/30 ayetinde geçen “Öyleyse sen
dosdoğru bir inançla yüzünü dine, Allah’ın fıtratına çevir ki O insanları bu (fıtrat) üzere
yaratmıştır. Allah’ın yaratışında değişme yoktur.” ifadeleri açık bir şekilde bu evrensel yaradılış
gerçeğine dikkat çekmektedir.
Buna göre fıtrat esaslarına uyum ve/ya uygunluk doğal ve sosyal dengelerin sağlanması
ve sürdürülebilmesi açısından kritik bir önem arz etmektedir. Bu âyetin felsefi tasavvur açısından
doğurduğu karşılık şudur: şeylerin özleri/cevherleri değil ârazları, görünümleri, dış nitelikleri
değişmektedir. Şeylerin ârazlarında ve dış niteliklerinde dünü ile bugünü arasında yaşanan
değişim ne kadar derin ve büyük olursa olsun, müteharrik şeyin bugünkü halini dünkü hali ile
irtibatlı kılan sabit bir öz/cevher vardır. Aksi halde, değişime uğramış bugünkü şey/nesne,
geçmişi olmayan yepyeni bir ‘şey’ olarak var demektir. Bu mantık gösteriyor ki değişime ve
başkalaşıma uğramış hiçbir şey geçmişiyle tamamen irtibatsız olmayıp sadece o şeyin
özüne/cevherine dokunmayan biçim, hal ve durum değişimi gerçekleşir.
‘Hareket’ olgusu bu felsefi mantığı ile düşünüldüğünde, kendisine hareketin ârız olduğu
şeyin her lâhzada bütünüyle başkalaşım göstermiş yeni bir şey olduğu iddiası o şeyin her yeni
anda geçmişi olmayan yeni bir şey/nesne olmasını gerektirir ki bu iddia ve bakış, İslâmi tasavvur
açısından yukarıda verilen âyette geçen “Allah’ın yaratmasında değişim yoktur” ifadesinin felsefi
temeli ile çelişik bir anlam ve mantık sunuyor görünmektedir.
Sonuç olarak ilgili âyetin oluşturduğu felsefi tasavvur ile denilebilir ki “hareket” ve
“değişim”, hareketin ârız olduğu şeyi kendi özünden/cevherinden koparıp çıkarmamakta; sadece
o şeyin biçiminde, hallerinde ve/ya dış görünümlerinde değişim yaratmaktadır.
[4]
Konusunda ilk ve tam anlamıyla bir ütopya örneği olan İdeolocya Örgüsü, Necip Fazıl
Kısakürek’in, ilk baskısı 1968 yılında basılmış eseridir. Bu baskının “İthaf”ında Üstad;
“Bu eser, benim bütün varlığım, vücud hikmetim, her şeyim... Ben, arının peteğini
hendeseleştirmeye memur bulunması gibi, bu eseri özgüleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de,
piyeslerim de, hikâyelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında
bir takım “müştemilât”tan başka bir şey değil...
“Güzelim türkçenin “katık” tabiri ne kadar yerinde.. Gerçek gıda “nân-ı aziz” dediğimiz
ekmektedir ve gerisi, ona katılmaktan kinâye “katık” tan ibaret... İçinde yüzde elliden fazla hidro-
karbonat cevher bulunduran ekmek, pastaların üstündeki her türlü krema ve fantezi oyunlarına
sırt çevirmiş, kuru ve yavan, fakat besleyici ve kurtarıcı fikre ne güzel remz!...” demektedir.
İdeolocya Örgüsü, 12. si EK olmak üzere 11 Bölümden ibarettir. Bunlar;
1-Adımız, Dâvamız, Mânamız
2-Doğu ve Batı Muhasebesi
3-Türk’ün Muhasebesi
4-Ana Kaynak: İslâm
5-Tarih Hükmü: Nasıl Bozulduk
6-Beklediğimiz İnkılâp
7-Beklediğimiz İnkılâbın Yönleri
8-Devlet ve İdare Mefkûremiz
9-Temel Prensipler
10-Hal ve Manzara
11-Çilemiz ve Dâvamız
Bölümlerin isimlerinden İdeolocya Örgüsü’nün bir devleti idare teklifi, bir hayâl, bir ütopya
olduğu anlaşılmaktadır. Bu açıdan olsa gerek sofranın “nân-ı aziz”inin ekmek olması gibi,
Üstad’ın diğer eserleri de kendi ifadesiyle “bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım
“müştemilât”tan başka bir şey değil...”
Üstad, hayâlini anlattığı İdeolocya Örgüsü’nde ütopyasını, içeriden, derinliğine bakarak
bir orkestraya benzetir ve; “Bir orkestra, âhengindeki terkibi ifade bütünü ve onu parça parça
gerçekleştiren merkezi nizam makamiyle bir devlettir. Hasretinin devletini kuramayan, gitsin onu
nağmelere tercüme ettirerek bir orkestraya şeflik etsin...” der... Biz de bu ütopyayı dışarıdan ve
ufka bakarak dünyanın, hattâ bütün bir kâinatın görünen silüeti İslâm’dır diyoruz.
“Nân-ı aziz”in yani İdeolocya Örgüsü’nün bölümleri, silüetin kıvrımları olup, şefliğini
Üstad’ın yaptığı orkestradaki yaylı, üflemeli ve diğer sazlar gibi tek tek en ince ayrıntısına kadar
açıklanan; yönleriyle, yanlariyle, muhasebesiyle, devlet teşkilâtı ve mefkûresiyle, temel
prensipleriyle hasılı hâl ve manzara ve çilemiz ve dâvamız ile ütopya halinde silüet
tamamlanmakta ve İslâm hayat bulmaktadır.
Evet, Necip Fazıl en güzel örneklerini düşündüğü teklifler bütününü İdeolocya Örgüsü
kitabında toplayarak siyasi kültürümüze ve siyasal tavrımıza yol göstermiştir. İnsan bakışı ile
devlet bakışını birbirinden ayırarak, insanın haklarını insana ve cemiyetin hakkını kamusal
dengeye bağlayarak siyasal mantığımıza da şeffaflık sağlamıştır.
[5]
İdeolocya Örgüsü’nün Devlet ve İdare Mefkûremiz başlıklı 8. Faslı, Üstad’ın ütopyasını
anlatan Başyüce’lik idaresidir. Bu bölüm aşağıda tablo halinde gösterilmiştir.
[6] Ancak,
bu ütopik tekliften önce bu coğrafyada kabul edilen ve uygulanan devlet sistemlerine kısaca
bakıldığında;
Osmanlılarda Devlet Sistemi ve Hukukî Yapı: Osmanlı Devleti, teokratik ve monark bir
devlet yapısına sahipti. Ancak Osmanlı Devleti’nin teokratik niteliği, Arap devletlerindeki yönetim
biçiminden oldukça farklı olup, kendine özgü nitelikler taşımaktaydı. Bunun en belirgin nedeni,
tipik bir İslâm devleti olmakla birlikte Osmanlı Devleti’nin, Orta Asya ve İran kültür ve
medeniyetlerinin etkisi altında gelişmiş olan Anadolu Selçukluları ve İlhanlılar gibi daha çok Arap
dünyası dışındaki devletlerin mirasçısı olarak devlet sistemini geliştirmesiydi. Ayrıca
topraklarının büyük bir bölümünün Hıristiyan memleketleri üzerinde gelişmiş olması ve fethettiği
Hristiyan memleketlerdeki bazı eski uygulamaları yürürlükten kaldırmayıp fetihten sonra da
sürdürmesi, Osmanlı Devleti’nin diğer İslâm devletlerindeki yönetim biçiminden oldukça farklı
nitelikler göstermesine neden olmuştur. Hatta kuruluş dönemi padişahları, İslâm’ın gazâ ve cihat
ideolojisini benimsemiş olmalarına rağmen, dünya işlerinde dinî düşüncelerin geniş ölçüde etkisi
altında kalacak kadar tutucu davranmak mecburiyetini hissetmemişlerdir. Devletin teokratik
olmasından dolayı, yürürlükte olan şeriatın yanı sıra, toplumsal ihtiyaçlardan doğan ve yaşayış
biçimlerinden kaynaklanan örfî hukuk kuralları da, devletin yönetiminde önemli ölçüde etkili
olmuştur. Osmanlı Devleti, şer’î hukuk (şeriat) ve örfî hukuk (kanun) olmak üzere ikili bir
hukuk sistemine sahipti. Şer’î hukuk, devletin dininin İslâm olması nedeniyle uygulama alanı
bulan, İslâm hukuku olan şeriattı. Esas ve belirleyici olan bu hukuktu. Ancak Osmanlılar eski
Türk örf, âdet ve geleneklerine dayanan ve ayrıca fethedilen memleketlerdeki fetihten önceki
uygulamaları da içine alan örfî hukuku da toplumsal ihtiyaçlardan kaynaklanan birçok alanda
şeriatın yanısıra kullanmışlardır. Örfî hukuku oluşturan yasa ve kuralların şeriatla, yani şer’î
hukuk kuralları ile ters düşmemesi gerekirdi. Genellikle padişah fermanları şeklinde ortaya çıkan
ve kanûn-ı kadîm olarak isimlendirilen örfî hukuk yasa ve kurallarını Osmanlılar, devlet
yönetiminde ve toplumsal ihtiyaçlardan kaynaklanan birçok alanda geniş ölçüde kullanmışlardır.
Bu anlamda Osmanlı sultanları tamamen kendi yetkileriyle ihtiyaç halinde kural koymuşlar ve
yasa çıkarmışlardır. Şeriattan bağımsız olan ve kanun diye bilinen bu yasalar, dinî değil, akılcı
ilkelere dayanır ve öncelikle kamu ve yönetim hukuku alanlarında çıkarılırdı.
Kanuni Sultan Süleyman’a atfedilen, fakat gerçekte 15. yüzyılın sonlarına doğru çıkarılan
kanunnamenin önsözünde, örfî hukuk kapsamında yer alan yasa ve kuralların dünya işlerinde
başarılı olmak ve halkın işlerini düzene koymak için gerekli olduğu belirtilmiştir. Kâtiplerin ferman
veya menşûr biçiminde hazırladıkları bu yasaların çoğunu, merkezî hükûmet, genellikle yönetim
sorun ve ihtiyaçlarına çözüm bulabilmek amacıyla çıkarırdı. Vezir-i âzam veya nişancının
incelemesinden sonra padişaha sunulan bu belgeler, padişahın sözlü ya da yazılı olarak
onaylamasıyla yasa haline gelirdi. Bütün yasaların çıkarılışında, kimler tarafından önerildiğine
bakılmaksızın, aynı işlem uygulanırdı. Tabii ki padişahın doğrudan doğruya yasa yaptığı
nadir durumlar da vardı. Kanunname derlemek ya da bir yasa konusunu açıklamak her zaman
devletin en üst bürokratı olan nişancının görev ve yetki alanındaydı.
Şer’î ve örfî hukukun birlikte uygulama alanı bulduğu bir hukuk sistemine sahip olan
Osmanlı Devleti, monark ve merkeziyetçi bir yönetim tarzına sahipti. Bütün güç padişahta
toplanmıştı. Yasama, yürütme ve yargı yetkilerini elinde bulunduran padişah, devlet yönetiminde
tek otorite olup, ortak olunamaz bir iktidara sahipti. Klâsik dönemde padişahın otoritesi ve
merkeziyetçi yönetim anlayışı, kul ve tımar sistemleri aracılığıyla merkezden taşradaki sınır
bölgelerine kadar imparatorluğun her tarafına etkin bir şekilde götürülebilmekteydi. Eski Türk
devletlerinin merkezî yönetimleri, Osmanlılara gelinceye kadar çok zayıftı. Merkeziyetçi yönetim
anlayışını geliştiren Osmanlılar, eski Türk geleneği olan ve başlangıçta uyguladıkları ülkenin
hanedan ailesine ait olduğu düşüncesini sonraları değiştirmişler ve ülkenin sahibi olarak padişah
ve erkek çocuklarını kabul etmişlerdir.
[7]
Cumhuriyet Türkiyesi ise kısaca;
Türkiye Tarihi, M.Ö. 3000 yıllarına kadar dayandırılmaktadır. Türkiye’nin üzerinde yer
aldığı Anadolu, stratejik konumu nedeniyle Hititler, Lidyalılar, Urartular, Frigyalılar, Persler,
Selevkoslar, Bergama Krallığı ve Pontus Krallığı gibi birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır.
Daha sonra Roma İmparatorluğu’nun bir eyaleti olmuştur. Roma İmparatorluğu’nun
bölünmesinin ardından Bizans İmparatorluğunun parçası haline gelmiştir. Önemli ticaret
yollarının güzergâhında olması nedeniyle ticari anlamda zenginleşmiş ve ciddi bir kültürel
birikime sahip olmuştur. 11. yüzyılda Anadolu’ya yapılan Türk akınları ile Türk etkisi altına
girmeye başlamıştır. 13. yüzyıla kadar Selçukluların, 15. yüzyılda İstanbul’un fethinin ardından
Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetine geçmiştir. Osmanlı Devleti’nin genişleme politikası sonucu 16.
ve 17. yüzyıllarda Balkanlar, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’ya kadar geniş bir coğrafya Osmanlı
topraklarına katılmıştır. 19. yüzyılda birçok iç ve dış sorunla karşı karşıya kalan Osmanlı Devleti
birçok coğrafyada etkinliğini kaybetmeye başlamıştır. Modernleşme kaygısı ile yapılan Islahat ve
Tanzimat girişimleri de zayıflamayı engelleyememiştir. (hızlandırdığı açık. m.k.) Osmanlı
Devleti’nin çöküşünün ardından 1923 yılında Cumhuriyetin ilânı ile modern bir ulus devlet hedefi
ile Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Cumhuriyetin ilânıyla Türkiye Cumhuriyeti adıyla yeni bir
devlet kurulmuş olsa da siyasal, sosyal, kültürel, kurumsal, yönetimsel, bürokratik ve kamu
yönetimi yapılarının bir çoğunu 19. yüzyıl Osmanlı Devleti’nden devralmıştır. Bu bakımdan
Osmanlı Devleti’nin niteliği ağır basmaktadır. Bu dönüşümü yapan kişilerin bir çoğunun Osmanlı
bürokrasinden gelmesi geleneklerin, değerlerin, davranışların ve tutumların (olumlu-olumsuz)
aktarılmasına neden olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde devletin kuruluşu, cumhuriyetin
ilanı, çok partili döneme geçiş ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş çok önemli
dönüm noktaları olmuştur. Cumhuriyetin kurulduğu dönemde halâ savaş ortamının devam
etmesi ve tek parti hâkimiyetinin olması, sağlıklı ve halkın görüş ve düşüncelerini dikkate alan
bir yapının oluşmasını engellemiştir.
1950’li yıllardan sonra çok partili hayata geçiş ile beraber toplumsal yapıda ve
parlamenter sistemin etkileri daha belirgin hale gelmeye başlamıştır. Bu dönemlerde ise
koalisyon hükûmetlerinin uyuşmazlık sorunları bürokrasinin gücünün artmasına neden
olmuştur.. Parlamenter sistemin uygulandığı dönemlerde yaşanan sorunlara çözüm arayışı
başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinin denenmesi fikrini güçlendirmiştir. 16 Nisan 2017 tarihli
halkoylaması ile hükûmet sistemi değişikliğine gidilmiştir. 24 Haziran 2018 tarihli seçimin
sonucuyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi uygulanmaya başlanmıştır. Ancak diğer
ülkelerde uygulanan salt başkanlık sistemleri ile aynı olmayıp Türkiye’ye özgü bir takım
farklılıklar taşımaktadır.
[8]
İdeolocya Örgüsü’nde öngörülen Devlet ve İdare Teşkilâtı aşağıdaki tabloda da kolayca
okunabileceği gibi Başyüce’ye bağlı Merkez ve Taşra Teşkilâtından müteşekkildir. Merkez
Teşkilâtı Yüceler Kurultayı, Başvekâlet ve Yardımcı Kuruluşlar; (Merkez Akademyası, Yüce Din dairesi
ve Halk Divanı), Başyücelik Akademyası da; (İlim ve Tefekkür Kolu, Edebiyat ve Güzel Sanatlar Kolu ve Fen
ve Keşifler Kolun) dan oluşmaktadır.
Başyücelik Hükûmeti, bir Başvekil ve onbir vekilden mürekkeptir. “Vekil” tâbiri, doğrudan
doğruya “Başyüce”ye izafetledir. Her biri üçer Müsteşarlığa bölümlü olan vekâletler, memur
olduğu vazife bütününün, birkaç vekâlet çapında en girift ve en dolgun iş manzumesini belirtir.
Maarif Vekâleti;
İlim ve Güzel Sanatlar,
Halk Terbiyesi ve Evleri,
Umumi Öğretim Müsteşarlıkları..
Savaş Vekâleti;
Kara Kuvvetleri,
Hava Kuvvetleri,
Deniz Kuvvetleri Müsteşarlıkları.
İktisat Vekâleti;
Sanayi,
Ticaret,
Ziraat Müsteşarlıkları.
Maliye Vekâleti;
Bütçe ve Umumî Muvazene,
Vergiler ve Resimler,
Bankalar ve İnhisarlar Müsteşarlıkları..
Sağlık ve Bakım Vekâleti;
İyileştirme,
Güzelleştirme,
Çoğaltma Müsteşarlıkları...
Adliye Vekâleti;
Mahkemeler,
Islâhhaneler,
Kanunlar Müsteşarlıkları...
Matbuat ve Propaganda Vekâleti;
Matbuat,
Propaganda,
Turizma Müsteşarlıkları...
Hâriciye Vekâleti;
Şark,
Garp,
Haber Alma Müsteşarlıkları...
Dâhiliye Vekâleti;
Mülkî Teşkilât,
Belediyeler,
Umumî İnzibat Müsteşarlıkları...
Nâfia Vekâleti;
Tesisler,
Yollar,
Münakale Vasıtaları Müsteşarlıkları...
Düzenleme Vekâleti;
Teşkilât Düzeni,
İş Düzeni,
Sigorta ve Tekaüt Sandığı Müsteşarlıkları...
Hükûmetin umumî siyasetini, Başvekilin reisliğinde onbir vekilden mürekkep Vekiller
Heyeti; hükûmetin iş sistemini de, topluca Vekiller Heyetine ve ayrı ayrı kendi vekillerine bağlı
olarak, Başvekâlet Müsteşarının reisliğinde 33 müsteşardan mürekkep Müsteşarlar Heyeti
temsil eder. Müsteşarlar Heyeti, daima Vekiller heyetinin emriyle toplanır.
Din İşleri Reisliği ve seferde Başbuğluk ve hazarda Başkurmaylık; doğrudan doğruya
“Başyüce”nin o sahalardaki icra ve temsil hakkına izafetle, müstakil ve hükûmet üstü
mahiyettedir. “Başyüce”nin reislik edeceği veya “Başyüce”yi temsilen Başvekilin lüzum
göstereceği Vekiller Heyeti toplantılarına, bu iki iş kutbu da, en ehemmiyetli söz ve fikir hakkıyle
katılır.
Üstad, öngördüğü bu teşkilât için şu hatırlatmayı yapıyor; Teşkilât bakımından ana ölçü;
Esasların esası devlet idaresi ve cemiyet güdücülüğünü, milletin en yetkin ve seçkin fertlerinden
kurulu bir “şûrâ” vasıtasıyle yürütmek ve bu “şûrâ”yı, reyi alınmaksızın, bu reye ender şartlar
içinde başvurulmak üzere -ki bu şartların zuhuru muhale yakındır- en gerçek millet temsilciliği
mevkiinde görmektir. Ötesi kemmiyet ve basit müşahhaslardan ibaret.. Kemmiyet ve dış kalıp
planında her şey ve her zaman değiştirilebilir ve icaplara uydurulabilir. Değişmez olan ruh ve
keyfiyettir. Dâva, sadece, bu ruh ve keyfiyete denk, dış kalıp ve teşkilâtı usta mimarlar eliyle
pekleştirebilmekte...
İdeolocya Örgüsünde Üstadın ütopyasını en ince ayrıntısına kadar düşünmüş olduğu
görülmekte ve “Başyücelik Hükûmeti”nin, ruhunu dayadığı büyük iman ve dünya görüşü
plâtforması üzerinde ve sayısız ve mücerred dâva arasında, basit hükûmet programlarının
müşahhas ameliye hedefleri bakımından başlıca 11 dâvası olduğunu açıklamıştır. Bunlar,
Ruh ve Ahlâk Dâvası, Maarif, Matbuat ve Propaganda, Adliye ve Dahiliye Vekâletleri tam
işbirliği halinde olacak.
Umumî İrfan Dâvası; Bu dâvada Maarif, Matbuat ve Propaganda, ve İktisat Vekâletleri
tam işbirliği halindedir.
Köy ve Köylü Dâvasıİ; Bu dâvada Maarif, Dahiliye, Matbuat ve Propaganda, Sağlık ve
Bakım ve İktisat Vekâletleri tam işbirliği halindedir.
Şehir ve Umran Dâvası; Bu dâvada Dahiliye, Matbuat ve Propaganda, Nafia, Sağlık ve
Bakım Vekâletleri tam işbirliği halindedir.
Ordu Dâvası; Bu dâvada Başkurmaylıkla, Savaş (Harbiye) ve Maarif Vekâletleri tam
işbirliği halindedir.
İç İnzibat Dâvası; Bu dâvada, Dahiliye ve İAdliye Vekâletleri tam işbirliği halindedir.
Dış Münasebetler Dâvası; Bu dâvada Başkurmaylıkla Hariciye, Matbuat ve Propaganda
Vekâletleri tam işbirliği halindedir.
Bütün Neşir Vasıtalarını Murâkabe ve Himaye Dâvası; Bu dâvada Matbuat ve
Propaganada ve Maarif Vekâletleri tam bir işbirliği halindedir.
İş Emnişyeti ve İş Sahaları Arasında Âhenk Dâvası; Bu dâvada Düzenleme Vakâleti her
vekâletle tam işbirliği halindedir.
Nüfusu Çoğaltma, Güzelleştirme ve Sağlamlaştırma Dâvası; Bu dâvada Sağlık ve Bakım,
Maarif, Matbuat ve Propaganda, Dahiliye ve İktisat Vekâletleri tam işbirliği halindedir.
Millî Servet ve İktisat Dâvası; Bu dâvada, İktisat, Maliye ve Nafia Vakâletleri tam işbirliği
halindedir.
Öte yandan Yardımcı Kuruluşlardan birisi olan Yüce Din Dairesi hakkında Üstad’ın görüşü
şu şekildedir;
Ve bütün bu dâvaların, büyük tefekkürî topluluk mihrakı da, “Yüceler Kurultayı”... Esasta
“Yüce Din Dairesi”nin hüviyet ve ruhu bütün iş dairelerine sindirilmiş olacağı için böyle bir
teşkilâta lüzum, sadece meslekî ihtisas bakımındandır ve bu ihtisasın murakıplığından ibarettir.
Yüceler yücesi muazzez Sahabiler devrinde olduğu gibi, herkesin ve her şeyin tek ve mutlak
istikamet üzerinde toplu bulunduğu bir vasatta, böyle bir teşkilâta ihtiyaç bile yoktur. Ana nerede
o erişilmez ideal dünya?
Diğer bir Yardımcı Kuruluş da Halk Divanı’dır; “Halk Divanı”nda söz isteyen herkes,evvelâ
dâvasındaki ciddiyet, sonra onu “Başyüce”ye gelinceye kadar alâkalı makamlar nezdinde takip
etmiş olup olmamak, sonra da ortaya attığı şartler üzerinde doğruluk ve hâlislik noktasından
şiddetle mesuldür. Bunlar üzerinde en küçük eksiklik, yanlışlık ve yalancılık, cüret edicisini,
“milletin fikir, hürriyet ve dâva hakkını suistimal noktası”ndan en acı mahkûmiyete sürükler. Buna
karşılık, doğru olmak ve daha evvel takip edilip neticelendirilmemiş bulunmak şartıyle en küçük
hak, “Başyüce” nezdinde derhal kabullerin en büyüğünü kazanır; ve kemmiyet ve ve keyfiyeti
daima “Başyüce”nin takdirine kalmış olarak sahibini mükâfatlandırır.
Bu yönüyle Halk Divanı, bir muhalefet hareketi değil, bir hizmetin yerine getirilme
muamelesinde[9] olası hak kayıplarının en üst mercie dile getirilmesidir. Necip Fazıl’ın mevcut
hükûmete muhalefeti “siyaset sosyolojisindeki selefi Platon’dur. En iyisini bulma cehdi Platon’la
mukayeseye imkân veriyor”
Üçüncü Yardımcı Kuruluş da Başyücelik Akedamyasıdır. “Doğru”nun, “iyi”nin, “güzel”in
sonsuz arayıcılığı yolunda üç sınıf insanın kümelendiği üç ruh ve akıl zümresi, “Başyücelik
Devleti”nde, tam bir himaye, sahabet (sahiplenme, benimseme, koruma, kayırma, tutma) ve
kafalet altındadır. İlim adamları zümresi, fen adamları zümresi, sanat adamları zümresi.
Dolayısiyle “Başyücelik Akademyası”nın üç ana kolu vardır. İlim ve Tefekkür Kolu, Fen ve
Keşifler Kolu, Edebiyat ve Güzel Sanatlar Kolu.
“Başyücelik”te ceza ölçüsü; Uçurumdan kendisini atan parçalanır; bunu herkes bilir ve
kimse uçurumun bu kat’i ve riyazî şartını bir müsamahasızlık veya merhametsizlik diye
karşılamaz... Ceza, asla yapılmaması gereken hareketlerin sırf yapılamaz olmasını temin için
konmuş kat’i mânialardır.
Yüceler Kurultayı; Büyük Doğu mefkûresinde cemiyet iradesini temsil adına, dünyanın
her yerinde örnekleri bilinen millet meclisleri yerine, bir Yüceler Kurultayı vardır. Yüceler
Kurultayı’nın bir an bile tahammül edemeyeceği biricik telâkki “milletin keyfi ve canı böyle
istiyor!” tesellisi altındaki nebati serbestlik ve hayvanî başıboşluktur. Sadece kemmiyet planına
bağlı rey ve temayül tecellisinin, serbestlik maskesi altında keyfiyeti mahkûm eden istibdadı,
“Yüceler Kurultayı”na tam aykırıdır. “Yüceler Kurultayı”nın anladığı hürriyet, bir kere ve bin kere
daha tekrarlayalım; hakikate esarettir.
“Yüceler Kurultayı”nın cephe duvarında şu levha ve şu ölçü pırıldar; “Hakimiyet
Hakkındır”
Yüceler Kurultay’ını ilk defa bir Müessisler Meclisi meydana getirir. Ondan sonra Kurultay
âzası, kendilerini şahıs şahıs kuşatan ve en küçük uygunsuzluk tezahüründe tasfiyeye uğratan
sebepler dışında, ebedî olarak yerinde kalır. Dinç ihtiyarlık engel teşkil etmez. Kendi kadrosu
içinden “Başyüce”yi seçer. Kurultayın seçtiği “Başyüce” devlet reisidir, devletin ismi de
“Başyücelik”tir. “Başyüce” 5 yıl için seçilir.
“Yüceler Kurultayı” vicdan ve “Başyüce” irade...
Anlaşılıyor ki “Başyüce”, İslâmın “ulülemr” diye isimlendirdiği, büyük içtimai irade ve icra
makamını, bu makama en küçük nefs ve hırsı karıştırmamak ve kendi öz nefsaniyeti
bakımından mâdum (var olmayan, mevcut olmayan, yokluk) kalmak borcu altında, şahsiyle
dolduran ideal ferttir.
Ütopyanın anlaşılması bakımından kâinatın silüetine yansıyanları kısa kısa gözden
geçirelim;
“Başyüce”lik Emirleri;
Kanun; Kanun ruhumuzun, ana ölçüye sımsıkı bağlı özü şudur; vatanda, hayalimizdeki
cemiyete çekirdek olacak tek kadınla tek erkek kalıncaya kadar, gerekirse bütün topluluğu
tırpandan geçirmek ve hamleyi takip edici yeni cemiyetin üstün selâmet şartları karşısında,
hamlemizi, adalet ve merhametin en ileri tecellisi şeklinde kabul etmek lâzımdır.
Zevk ve Terbiye; Gâye, umumî abdesthaneleri, meçhul kahramanların içtimai ve ahlâkî
isyan fermanlariyle ve duvar dipleri “Eşeklerin abdesthanesi” yaftası altında çiş eden sıra sıra
insanlarla dolu, en küçük göz, kılık, eda, ve tavır yasağı tanımaz nesillerin kapladığı bir diyarı,
inkılâpların en çetini olan ve neticelerin neticesini belirten terbiye, zevk, muaşeret ve güzellik
ölçüleri zaviyesinden üstün hayata çıkarmaktır.
Kumar; Kumar fiilinin herhangi bir cepheden suçlusu, cezasını görmeye sevk edilmeden
evvel, bulunduğu mevkiin umumî bir mahallinde, göğsüne şu yafta yapıştırılmış olarak tulûdan
guruba kadar teşhir edilecektir. “Türk ahlâk inkılâbının bir numaralı haini, kumarbaz!!!”
İçki ve Zehir; Prensip şudur; Çoğu en az miktarda sekir veren bir içkinin en küçük zerresi
bile haram ve yasaktır. Umumî ve merkezi yasak ölçüsü; “Sekir veriici her şey haramdır”
meâlindeki Hadîsin şümul dairesidir.
Zina ve Fuhuş; Zina, erkekle mukabil cinsiyetin herhangi bir unsuru arasında, meşru
olmayan birleşme; fuhuş da bu hadisenin meslek sanatıdır. Ve her tezahür şekliyle mutlak olarak
yasaktır.
Faiz; Faizin kat’i tarifi şudur; Umumiyetle borç diye alınan ve verilen herhangi bir şeyin,
mislinden fazla olarak iadesini peşin bir akidle iki taraf arasında kararlaştırmak ve bu kararı
yerine getirmek. Ve bizim cemiyetimizde her şekliyle mutlak olarak yasaktır.
Kahvehane; İşsizlik veya mânasız ve faydasız işin her mensubu, cemiyetten kıymet çalan
ve enerji israf eden bir hain mevkiindedir. Ve öldürülmüş zaman ve yok edilmiş faaliyet
müessiseleri baştan başa kapatılacaktır.
Külhanbeylik; Yeniçerilik ocağı kapatılınca, aynı ruh, kendisini korumak ve yeni tecelli
zeminini kurmak insiyakiyle halk kitleleri içine sığınmış ve oradan sivil bir kılığa bürülü olarak
sızmaya başlamıştır. Külhanbeylik, efelik ve benzeri tabirlerin belirttiği hâl, tâ kökünden
kazınacak ve bu halden cemiyet sathında ve ruhunda hiçbir iz ve tohum bırakılmayacaktır.
Vatan Dışı; Türk vatanını bütün hain ve muzlim yabancı unsurlardan temizlemek
dâvasında ana ölçü; “Ya bizden ol, ya bizden ayrıl”dan ibarettir. Ve bizden olması isteği peşinen
reddedilecek yegâne sınıfın Yahudi olması, Dönmelerin esasen bizden olduğu vehmini vererek
bizden olmadığını asırlar boyunca göstermiş bulunmasındandır. Rum ve Ermenilerin bizden
olmaları muhal değildir. Bu takdirde samimiyetle sevk dairemize giren her Rum ve Ermeni
bizden olur.
Sinema; Büyük Doğu inkılâbı, en büyük mikyasta kıymet ve ehemmiyet verdiği, sinema
şubesini de, bizzat himaye ve teşvik edeceği ve her biri yepyeni bir buluş ifade edecek olan yerli
filimlerle canlandırmak dâvasındadır.
Dans; Vatan kurtarıcısı çapında eski bir Fransız devlet adamının (Georges Benjamin
Clemenceau), dansa dair sorulan suale, sırf bir yatak içinde kadınla erkeğin fiilini kastederek
verdiği “Niçin ayakta?” cevabı kadar dansı izah edebilecek bir tarif olamaz. Dans, Büyük Doğu
mefkûresinin en şiddetli yasakları arasındadır.
Parazitler; Gerçekten âciz ve çaresiz bir insanın, mahrem plânda ve Allah için birinden
isteyeceği yardım müstesna olarak, umumî ve içtimaî plâna akseden her türlü dilenme ve
dilencilik şekli, dinin kat’iyetle yasak ettiği bir fiil halinde en şiddetli takibe uğrayacaktır.
Heykel; Bizde âbide, taş ve tunç kütlelerini mücerrede doğru tefsir eden blokların ve
nakışların üstündeki muazzam kitabelerdir. Önemli olan şahısları değil, bağlı olunan fikir ve
gayeyi, tunca, mermere ve her yere nakşetmektir.
Matbuat; Aynı fikir ve iman bütünü içinden yönetime zıt ve yanlışlarını düzeltici her şey
söylenebilir, fakat “bütün”e dokunulamaz.
Yine Basın; Büyük Doğu nizamında hükûmet, tenkit ve teşhire tâbi tutulmak bakımından,
en hakîr fertten daha zaiftir ve ispat edilmek şartiyle her isnada açık hedeftir. Şu var ki, isnadını
ispat edemeyen, aynı isnadın veya iftiranın gerektirdiği cezaya uğrar.
Radyo; Büyük Doğu dâvasının özlediği radyo, ilk mektepte çocuğu, yüksek okulda genci,
orduda eri, fabrikada işçiyi, köy odasında rençberi, hâsılı evinde herkesi kucaklayıcı ve insana
yaşanmaya değer hayatı belletici muazzam bir üniversitedir.
Üniversite; Bizim üniversitelerimizin adı “Külliye”dir. Üniversitelerimizi böyle anacak ve
isimlendireceğiz. Zaten “külliye”nin küllî delâleti yeter. Metodu dinamik olan Büyük Doğu
Külliyesinin cümle kapısında Allah Sevgilisinin şu ölçüsü vardır. “Bir günü bir gününe eş geçen
hüsrandadır.”
Batıda Tahsil; Bu mücerret ifadenin kastettiği müşahhas dâva, Batı âlemine gönderilecek
talebe meselesidir; ve bu mesele, (bugün için yaklaşık) ikiyüz yıllık halledilmemiş dertlerimizden
biridir. Batı âlemine gönderilecek talebe, bir taraftan her şeyi öğrenmeye muhtaç bir tavır temsil
ederken, öbür taraftan her şeyi bilen bir iç edânın da sahibi olacaktır. Yani bir taraftan en basit
bir talebe, öbür taraftan en muğlak (anlaşılması zor) bir âlim... Kendi gayesinin âlimi...
Ecnebi Mütehassıs; Ve nihayet bütün vekâletlerin çerçevelediği bütün iş ve tatbik sahaları
dâhil olarak, ecnebi mütehassısın bulundurulabileceği tek yer yoktur.
Harf Dâvası; Kavim üstü, küllî bir şümulle bütün mü’min beşeriyete atfedilip
edilemeyeceği bir ilim meselesi olan harflere “Arap Harfi” ismini vermek mümkün oluyor da,
doğrudan doğruya ve münhasıran Lâtinlerin malı olduğu ilmen sabit harflere nasıl “Türk Harfleri”
denebiliyor?
Kıyafet ve Şapka; Dâva ne şalvara, ne de kavuğa dönmekte. Madde unsurlarının, bizzat
madde sıfatiyle hiçbir kıymet ve haysiyeti yoktur. Her şey mânada...
Kadın Kılığı; Bütün cihana örnek diye takdim etmekle mükellef olduğu kılığını, bir taraftan
mücerret kadın zarafet ve şahsiyetinin en ileri ifadesi, öbür taraftan da İslâmî ve ahlâkî edeplerin
en mükemmel tecellisi halinde âbideleştirecektir. Büyük Doğu âleminin kadını, bu kılığa girdikten
sonra, artık ona ev, mektep, salon, daire, konser, konferans, merasim; zatiyle dini bir yasak
belirtmeyen her yer açık ve serbesttir.
Vaizler; Bundan böyle, dîni bilgi, tasavvufî zevk, umumî irfan, muaşeret edebi, terbiye,
zarafet, derinlik, telkin ve tebliğ sanatı bakımından tamamlığı kat’i ve resmî olarak
çerçevelenmiş şahıslar dışında hiçbir ferde muazzez ve münezzeh cami kürsülerinde yer yoktur.
Yine Kılık; Kravat, pantolon ve şapka; Ruh; boynuna, paçasına ve başına geçireceğini
taklitle almaz, kendisi bulur.
Köy İmamı; Büyük Doğu ideâlinin köy imamı, köy öğretmeni ve köy muhtarından ibaret
üçüzü, köy hükûmetinde; imam ruh, öğretmen kafa, muhtar da el... Ve kuvvetler tam bir işbirliği
âhenginde...
Subay; Büyük Doğu ideâlinin subayı, büyük fikir, dâva ve politika ocağı “Yüceler
Kurultayı” emrinde, dimağa bağlı eldir. Büyük velî İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin ifadesiyle,
“yıkayıcı elinde ölü” gibi itaatli... Büyük Doğu ideâlinin subayı, günlük politikayla uğraşmayı,
kılıcında kırık gibi, hüsran ve falâket sayar.
İşçi; Mü’min sermayenin işçisi mazlum ve haksızlığa mahkûm olmaz. Mü’min işçi ise
cemiyet içinde ayrı bir sınıf olmak imtiyaz ve istirmariyle nefsine hakimiyet tanıyamaz ve her
zümreyle beraber Hakka mahkûm olduğunu takdir eder.
Sermaye ve Patron; İslâmın şeriatte “Seninki senin, benimki benim!” hükmü, ferdi
mülkiyet hakkını tespit ettiğine, tarikatte “Seninki senin, benimki de senin!” ölçüsü de ahlâk
plânında kefalet belirttiğine; hakikatte ise “Ne seninki senin, ne benimki benim; hepsi Allah’ın!”
düsturu her şeyi kökünden hall-ü fasl eylediğine gör, bu çerçeve içindeki sermaye, patron, kâr ve
mülkiyet hakkına, topyekûn bütün sistemler ve emekçiler kurban olsun...
Fabrika; Büyük Doğu idealince eşya ve tabiatı teshir gâyesinin remzi olan fabrika, hiçbir
cihaz, âlet, yedek parça, akaryakıt ve muharrik unsurunu dışardan getirtemez. Bu imkânın
doğacağı ve bir “devr-i daim” nizamında gireceği güne kadar da hiçbir makineleşme ve sınaî
istihsale gerçek göziyle bakılamaz.
Vesaire; Büyük Doğu idealinin pratikteki şekilleriyle dünyası, bir sefa çerçevesi değil, ilâhi
aşk ve gâye uğrunda bir cefa çevresidir.
İdeolocya Örgüsü ve Başyücelik emirleri, başta Türkiye bulunmak üzere hiçbir
memleketin temel nizamlarını kendi ruhundaki nizamla değiştirmek ve bunun propagandasını
yapmak gibi ameliye plânında bir maksat gütmez; sadece yine başta Türkiye bulunmak üzere
topyekûn insanlığa, içinde bulunduğu halin tahlili ve tenkidi zâviyesinden, muhtaç bulunduğu
nizamı, saf fikir, tasavvur ve nazariye plânında ve hiçbir kanunun suç biçemediği şekilde
göstermekle kalır.
İdeolocya Örgüsü’nün bu âna kadar görülenlerle, bundan sonra görülecek kısımlarına bu
gözle bakmak lâzımdır.
Da, şaşı bir göz nasıl görür, bir de buna bakalım;
İdeolocya Örgüsü’nün “düşünsel karakteristiği”ne ilişkin olarak, burada öngörülen düzenin
demirden bir disiplin içinde yürütülmek üzere tasarlandığı, bu düzenin devleti öne aldığı, bireyin
devletin hizmetine verildiği, işlenen suçlar için şiddetli cezaların uygulandığına ilişkin eleştiriler
de getirilmiştir. Eleştirilerin gerekçesinde Üstad’ın felsefede rasyonalist damarın mensubu
olduğu,
Üstad’ın mekanizme (Evrende her şey nedensellik ilkesine göre oluşmuştur.) karşı
olmasına rağmen öngördüğü toplum düzeninin bir mühendislik ürünü olduğu, böylelikle
toplumsal ve siyasal düzenin planlamacı bir zihniyetle inşa edilmek istendiği, bunun da aynı
zamanda geleceği belirlenmiş bir modeli esas aldığı, dolayısiyle gene son tahlilde, rasyonalist
telakki tarzının geleceği şimdiden tayin etmek isteyen zihniyetin tezahürü olduğu şeklinde süren
eleştiriler şu şekilde devam etmektedir. 1930’lu yıllar doğuda sosyalist/komünist düzenin, batıda
faşizm ve nazizmin ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemdir. Üstad’ın rasyonalist kafasının
yansıttığı idealizmin, kökende askeri eğitim almış olan bir zihniyete uygun düşeceğidir. Ancak
meselâ Maverdi’nin devlet örgütlenmesini öngören El-Ahkâm-ı Sultaniye’si ile İdeolocya
Örgüsü’nün karşılaştırıldığında, birincisi olanı tasvir etmeye teşebbüs ederken, İdeolocya
Örgüsü olması gerekeni hedef almaktadır. İdeolocya Örgüsü’nün belki yadırganacak yanının da
burada ortaya çıktığı, oysa İslâm’ın aslında apiriori (Önsel, deneyle kanıtlanamayacak olgular.)
bir devlet düzeni
öngörmemesine rağmen, Üstad böyle bir devlet tasavvurundan yola çıkarak buradan ütopik bir
modele ulaşmıştır.
[10]
İdeolocya Örgüsü’nde Üstad, meselâ İslâm ve Devlet bahsinde diyor ki; “İslâm devlete,
ruhun uzviyete yapışık olması gibi sımsıkı bağlıdır; asla ayrılmaz ve onsuz uzviyet
düşünülemez..” ve “İslâmda idare şekli yok, idare ruhu vardır; ve ulvî ve münezzeh İslâmiyetin,
saltanat, cumhuriyet vesaire gibi toprak seviyesinde kalan basit ve iptidai şekil ve kadro
tercihlerine karşı herhangi bir alâkası mevcut değildir. O, (...askeri eğitim almış olan bir zihniyete
uygun düşer mi bilinmez ama m.k.). Hakka esir bir fert hükümranlığını, başıboşluğa mahkûm bir
hürriyet idaresinden üstün tutar; fakat en seçkin cemiyet temsilcilerinin meşveret (danışma,
istişare) idaresini hepsinden üstün görür.
Öte yandan İslâm’ın devletleşmesinde önemli katkıları olan Emeviler Döneminin
başlarında şu şekilde düşüncelerin ortaya çıktığı da bilinmektedir:
"Kur'an ve Hz. Peygamber, neden kendisinden sonraki sistem ve kişi hakkında bir
önermede bulunmamıştı?" Bu soru kafasına takılmıştı, (Ebu Süfyan’ı kastediyor) ama cevabın
ne kadar önemli olduğunu göremiyordu. Sadece bu sorunun cevabının tam olarak ortaya
çıkmasıyla, kendisinin çizeceği yolun daha bir belirgin hale geleceğini hissediyordu. Bu sorunun
cevabını, Necran'da azatlı kölesi Esved'i soluklanması için kabul ettiği odasındayken birden çok
açık bir biçimde buldu. İçinde bulundukları oda; içindeki eşyalar, penceresi ve kapısıyla bir evin
parçası olduğunu algılamamıza neden oluyordu. İnsanlar odanın, bir oda olduğunu anlamak için
bu gözlemlediğimiz eşyalara bakıyorlardı. Halbuki odayı oda yapan şey, içindeki boşluktu.
İçindeki eşyalar ya da nesneler değil... Başka başka evlerdeki başka başka odalar da, içindeki
eşyalar ya da nesneler nedeniyle birbirine benzemiyordu. Gerçekte ise içinde bulunduğumuz
havayı bu gördüğümüz şeylerle çevirerek bir odaya sahip oluyorduk. Yani boşluk daha
önemliydi, ama insanların bunu görmeleri kolay değildi. Çok basit bir gözlem olmasına rağmen,
bu bakış açısı çok da kolay ve anlaşılabilir değildi. İşte Kur'an ve Hz. Peygamber, bize bu
boşluğu vermişti. Bu boşluğu nasıl çevireceğimizi ise biz belirleyebilirdik. Boşluğu neyle
çevirirsek, bizim odamız da o olurdu. Toplumlar bizden önce birçok iktidar biçimleriyle
karşılaşmışlar ve bizden sonra sünnet oluşsaydı, bu toplumların gelişmesine ve çeşitliliğine son
verip, ayette veya sünnette bildirilmiş sistemi mutlak hale getirecekti. Halbuki bunun yerine
sadece "... ulu'l emr'e uymak" tan bahsedilerek, yöneticilerin hangi rejimde olursa olsun
Müslümanları idare edebileceği bildirilmişti. Bir başka deyişle Müslümanlar, her türlü rejimde
yaşayabilirlerdi. Yani monarşi, Kur'an'a ve sünnete aykırı düşmüyordu.”[11]
Burada Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretleri’nin, (Bir devirde) Yargıtay üyelerinden,
tanınmış birinin sualine verdiği cevabın giriş bölümünü bir takım eleştirilere de cevap olması
bakımından alıyorum:
“Sualler çok derin ve geniş olduğundan cevapların da mevzua uygun olması için delilli,
esaslı ve doğru yazılması icap eder. Bu cevabın çok tedbirli ve dikkatli bir şekilde takip edilmesi
lâzımdır. Gelip geçmiş bütün âlimlerin, âkillerin, fazılların çok üstünde olan Muhiddin-i Arabî’nin
keşfine, tahkikine ve tetkikine göre kâinatın, ulvisinden süflisine ve yaradılışından yok oluşuna
kadar yüzyirmidokuz milyar altıyüz milyon senelik ömrü vardır. Mahlûkatın en kâmil ve en
şereflisi olan insanların babası Hazret-i Âdem’in hilkâtı üzerinden de üçyüzon bin yıl kadar bir
zaman geçmiştir.
“Tarihlerin dediği gibi Hazret-i Âdem’in zuhuru üzerinden altı, yedi bin sene geçmiş
değildir. Bu âlemin kurucusu ve bu mahlûkatın yaratıcısı olan Allah, mevcudatı böyle altı, yedi
bin senede halk buyurmamıştır. Bu müddetin her bin senesinde, Kâinatın Hâlikı, bir Peygamber,
bir kitap ve bir din inzal buyurmuştur. Peygamberlerin her biri Allah’tan aldıkları ahkâmı kullarına
tebliğ etmişlerdir. Her peygamberin vefatından sonra, diğer bir peygamberin gönderilmesine
kadar, o peygamberin ümmetinden en mükemmeli, en âkili, en kâmili ve en âlimi, nebîsinin vârisi
olarak vazife görür. İşte bu gibi zevat sayesinde hükümdarlara, meliklere ve hâkimlere lüzum
kalmamıştır.
“Âlemin kurucusu olan Allah, mükemmel bir surette halk buyurduğu insanların, dünyevî,
uhrevî cismanî ve ruhanî bütün ihtiyaçlarını, berzah âlemine, haşir gününe kadar tatmin edecek
şekilde, muhtelif kitaplarla muhtelif Peygamberler göndermiştir. Allah kendi ahkâmını kullarına
tebliğ edecek olan Peygamberlerini insanların en mükemmellerinden seçmiştir. Uzun seneler
içinde insanlar, peygambersiz, kendi başlarına bırakılmamışladır.
“Allah’ın kullarına gönderdiği ahkâma şeriat denir. Bu müddetler içinde gelip geçen
âlimler, hâkimler ve feylosoflar bütün bilgilerini bu kitaplardan almışlardır. Bu kitapların haricinde
herhangi bir menfaat ummak, seraptan su ummak gibi olur.
“Peygamberlere nazil olan kitapların Kur’an’dan sonra en mükemmeli ve en mufassalı,
Musa Aleyhisselâma inen Tevrat idi. Tevrat bin sûreden müteşekkildi ve her sûrede bin âyet
vardı. İnsanlar binlerce sene Tevrat’la amel etmişlerdir.
“Musa Aleyhisselâmdan sonra İsa Aleyhisselâma İncil nâzil olmuştur. İncil, insanların
muhtaç olduğu bütün ahkâmı içine almadığından İseviler bazı hükümleri Tevrat’tan almaya
mecbur olmuşlardır. Yahudi feylosoflarından birisi, hile ve desise kullanarak, İsa Aleyhisselâmın
dinine bazı yanlış hükümler karıştırmıştır. İsevilerin muteber tuttukları dört İncil kitabının birçok
yerlerinde birbirine zıt ve muhalif hükümler görülüyor ki, bu da İsa dinini nasıl tahrif ettiklerini
gösterir.
“Eflâtun, Sokrat, Aristo, Calinos, Fisagores, Batlamyos gibi Yunan hükeması, bunlardan
evvel ve sonra gelen hâkimler, İskenderiye Medresesi, Roma Hukuku, Berahime, Buda vesair
hukukların hepsi tahrif yoluyla, başka bir ifadeyle çalınarak, peygamberlere gönderilen
kitaplardan alınmıştır.
“Bu devirlerin sonunda, en mükemmel, en mufassal, en müdellel ve hak olan, bütün
hükümleri toplayan ve bütün kemalleri birleştirici, bütün faziletleri kavrayıcı ve bütün şeriatleri
kuşatıcı, beşer aklının üstünde bir takım sırları ve ölçüleri toplayıcı kitap, Kur’an’dır.
“Kur’an, Allah Resullerinin ekmeli ve mahlûkların efdali olan Peygamberimize nazil
olmuştur. Hükümler, kıyamete kadar bakidir, değişiklik kabul etmez. Kur’an çerçevesinin ve
sınırlarının dışında hiçbir menfaat düşünülemez. Kur’an ölçülerinin dışında bir menfaat
tasavvuru, bâtıl hayallerin en zavallısıdır. Bütün ilimler, fenler ve sanatlar, esrarını Kur’an
çerçevesi içinde bulabilirler.İncil’in Tevrat’ı neshetmesi gibi, Kur’an da bütün eski dinleri ve
münzel kitapları kaldırmıştır. Ebediyyen yürürlükte ve itibarda olan yalnız Kur’an’dır.
“Kur’an’ın yüksek hükümleri iki kısımdır:
“İtikadî kısım; yani kalbin tasdikine, rızasına, beğenmesine ve sevmesine müteallik
hükümler... Bunlara itikad hükümleri denir ve bunlardan kıl kadar inhiraf (eğilim, eğilme, sapma)
sadece küfürdür, ebedi azabı muciptir. Bu cihet kalbin işi olduğundan, kimsenin ona müdahale
ve nüfuzuna mahal yoktur.
“Bu nevi hükümlerden kıl ucu kadar uzaklaşmak, onlar üzerinde tereddüt ve kararsızlık,
onlara karşı inkâr ve istihkar, (aşağılama, aşağısama, hor görme) istihfaf (küçümseme,
horgörü). ve istihza, (alay) onları sevmemek, beğenmemek, zaman ve makâna tatbik
imkânından mahrum saymak, ebediyyen mahvolmayı gerektirir. Bu suretle en küçük bir tereddüt
ve rızasızlık gösterenler tamamen küfre girerler; ve İslâmlık izhar edip Kur’an okusalar, namaz
kılsalar, oruç tutsalar, zekât verseler, hacca gitseler de gene kâfir kalırlar.
“Kur’an’ın ikinci kısmı Fıkıh hükümleridir ki, bu da dört kısımdır;
“İbadet, Muamele, Nikâh, Ceza...
“İbadet kısmına bilcümle ibadetler ve onlara ait şekil ve ölçüler girer. Muamele kısmına
bilcümle mala ait ölçüler, helâl ve haram hükümleri, alış veriş şekilleri girer. Nikâh kısmına
evlenme, ayrılma, nafaka ve bu bahis etrafındaki sair ölçüler girer.
“Ceza kısmı; öldürme, yaralama, şeriat emriyle olur.
“Suçluya merhamet etmek, onu affetmek asla caiz değildir.
“Ancak, katil hadisesinde iki nevi hukuk vardır. Birisi Allah’ın yaptığı binayı yıkmak,
Allah’ın hakkı; diğeri de varislerin hakkı. Hükûmet, eğer vârislere ölünün diyetini vermek
suretiyle kendilerini râzı ederse onların hakları artık sâkıt (düşen, düşmüş. geçersiz olmuş, eski
önemi kalmamış) olur. Bununla beraber Allah hakkı bâkidir. Bu kaidenin menşeini ifade eden
Kur’an ölçüsü şudur;
“-Bir kimse bir mü’mini kasten katlederse onun cezası Cehennemdir.”
“Bu suretle, kast olmayan katilde kısas icap etmez ise cezası yine müebbed veya
muvakkat hapistir. Bu dahi büyük bir cürümdür. (suç). Cezasını da dövme, sövme, çalma, şarap
içme, zina, şenî fiil, iftira, yol kesme, eşkıyalık ve buna benzer suçların dünyevî ukûbeti (cezası)
tâyin eder.
“İbadet kısmından başka bu üç bahse son zamanlarda İslâmî Hukuk İlmi adı verilmiştir.
“Cezaların infazına asaleten Allah tarafından Peygamberimiz memurdur. Bu noktaya
şehadet eden Kur’an hükmünün meâli;
“-Halk arasında hüküm icrasına sizi (Peygamberi) memur ettim. Benim emrime uyarak
hüküm verin! Siz bu hususta heva ve hevesinize uymayın!”
“Herhangi bir şahıs, birini katil kasdiyle öldürür ve bu fiili de şer’an sabit olursa, o şahsa
verilecek ceza ölümdür. Suçlu, kurbanını ne türlü öldürmüşse, kendisi de o şekilde
öldürülecektir. Bu fiilin icra ve infazına hükûmet memurdur; ancak onu hükûmet reisi tâyin eder.
Bu tâyin ve karar ise gayet muhkem, doğru ve yerinde olacaktır. Bu reyi vermekte hükûmet reisi
veya ona vekâleten ehil olan kimseler müstakildir. Kimse bu reylerde ortak olamaz. Cezanın
keyfiyet ve kemmiyetini bizzat kendileri tertip ve tâyin ederler.
[12]
İdeolocya Örgüsü için “kimse farkında değildir ki aynı zamanda İslâm’ın bu coğrafyadaki
arkeolojik[13]
ifadesidir, diyerek Üstad’da Medeniyet Tasavvuru’nun 1939 yılında yazdığı
yazılarının birisinde (Avrupalı Olmamak Şerefi)[14]
“.. Benim kafamda Asyacılık, eski Yunan’dan
beri seyrini, istihalelerini (değişikliklerini) bildiğimiz Avrupa Medeniyeti dışında ve ona rakip ayrı
bir medeniyet tasavvurudur. Bütün peygamberlere ve ruhi fenomenlere yataklık eden büyük
Asya, şenliği tükenmiş mazisiyle olduğu kadar, onu zenginliklere boğacak şahsiyetli oluşların
dâvet edeceği istikbaliyle de ayrı ve tam bir varlıktır.” ifadesi gösterilmektedir. Öte taraftan
İdeolocya Örgüsü’nün temel mantığının, onun, İslâmî ruhun değişmezliğini merkeze alıp, tüm
dünyayı değişkenler olarak tahlil edip terkiplere kavuşturmasıdır. İdeolocya Örgüsü veya Büyük
Doğu, donmuş bir kalıp, şablonlar kümeleri değildir. Bunu ancak idrak yolları iltihaplanmamış
olanlar anlayabilir.
[15]
Bundan sonra bir ütopya örneği olarak İdeolocya Örgüsü, bölüm bölüm kendisini
açıklayacaktır.
1- Adımız Dâvamız Mânamız
BÜYÜK DOĞU
“Kendi içimizde ve kendi cebimizde kaybettiğimiz, sonra körler gibi el yordamıyla eşya ve
hadiseleri sığayarak hep dışımızda ve yabancı ceplerde aradığımız, aradıkça kaybettiğimiz,
kaybettikçe bulduk sandığımız, bulduk sandıkça kaybımızı derinleştirdiğimiz anahtarın kum
üzerindeki yuvası... Büyük Doğu budur. O, hem bir mâna, hem bir madde, hem bir zaman, hem
bir mekân ismi; ve belli başlı bir ruhun, kendisiyle beraber bütün insanlığa örnek halinde
donatacağı Doğu âlemine remz...”[16]
Üstad’ın meramını değil bir paragraf, bir cümlesinde, bir mısraında anlamak mümkündür.
Daha ilk bölüm Adımız’da da bu görülüyor. Üstad, zaten “bizim” olan ve “kendi cebimizde
kaybettiğimiz” anahtarın (İdeolocya Örgüsü ki; İslâm’ı siyasete kaynak göstermesi bakımından
ilk kitap...)[17]
tam bir ütopya halinde “..kum üzerindeki yuvası”nda, Büyük Doğu’da bulunduğunu
söylüyor.
Ve, Doğu ve Batı Muhasebesi’ne şöyle başlıyor; “Hakikat” diyor, eğer hakikatse mutlaka
her yeri kaplayacak ve ilerisi göründükçe esasta onu da kapladığı meydana çıkacaktır.
[18]
2- Doğu ve Batı Muhasebesi
Üstad bu muhasebeyi batının doğuya bakışı, batının kendisine bakışı, doğunun batıya
bakışı, doğunun kendisine bakışı, doğu ve batı birarada, batıyı anlamak, kendi içinde batı, kendi
içinde doğu, doğuda buhran, bizde buhran, batının ucuzculuğu ve doğunun ucuzculuğu ara
başlıklarında tafsilatlı bir şekilde analiz etmiş ve bu şekilde ütopyası olan İdeolocya Örgüsü’nün
zeminini hazırlamıştır. Anlaşılması bakımından sayılan bu ara başlıklardan kısa alıntılarla
açıklamaya çalışalım;
Batının Doğuya Bakışı:
Bütün bir kâinat üzerinde tam bir gerçeklik ve uygunluk iddia eden küllî ve beşeri bir
dâvanın işçileri olarak, kendimizi Doğu-Batı diye mevhum (olmayan) ve müteassıp (bağnaz) bir
ayırt edişe bağlayamaz, böyle bir darlığa sığdıramayız[19]
... Peki neresi doğu, veya neresi batı?
Yine üstad’a bakalım; “..ilk doğu-batı tefrikini yapan Garplıdır. Eski Yunan’da tarih babası
Herodot, yalnız kendi kavminden ibaret bildiği ve o zamanlar mânada yalnız kendi kavminden
ibaret Garp dünyasını şarktan toslayan Fars kitlelerine bakıp, iki ayrı topluluk arasındaki,
mücerret duygu ve düşünce hamurunun iklim farklarına göre iki ayrı âlem sınırladı: Şark ve
Garp... Yani kendiliğinden tanımlanmış bir şark veya garp yok, bir şeye, bir noktaya, durulan
yere göre her yer şark, her yer garp. Çin’de iseniz Hazar Denizi garp, Türkiye’de veya
Azerbaycan’da iseniz Hazar denizi şark... Doğu-Batı yön meselesi “...siyasi kültürde kullanılan
Doğu kültüründen muradın; sosyalizm, batı siyasal kültüründen kastedilenin de cumhuriyetten
evrilen bir demokrasinin parlamenter yapıyla özdeşleştiğidir.”[20] şeklinde de net biçimde
açıklanmıştır.
“Bir zamanlar Arap kavminin, kendisine “Arap” ve başkalarına topyekûn “Acem” demesi
gibi, Yunanlı, Fars akınlarının getirdiği vesileyle, artık karşısına kim çıkarsa ona uyacak hazır bir
yafta bulmuştu: Barbar... Onca insanlık sadece Yunanlıydı ve kendisini yıkmaya gelen herkes ve
herşey barbardı...
Batının Kendisine Bakışı:
Batı kendi kendisini üç esasa irca etmekle başlar; Eski Yunan, Roma ve
Hıristiyanlık...Eski Yunan’ın zihnî nizamına teslim olmuş her toprak Avrupa’ya bağlıdır. Roma
ise, garplının gözünde “Teşkilâtlı ve temelli insan kudretinin ebedî örneği”dir..Hıristiyanlık... Batı,
eski Yunan ve Roma putlarından aldığı ilhamla, daima satıh üzerinde ve “çokçu” bir mizaç
taşıdığını görür de, derinliğine ve “tekçi” bir ruhtan mahrumluğunu anlayamaz.
Doğunun Batıya Bakışı:
Şarkın, Garba üç türlü bakışı vardır: İslâmlıktan evvelki derin ve esrarlı, buna rağmen
vahdetsiz ve perişan bir çerçeveden bakış, İslâmiyetin kuvveti içindeki her sahada üstün adamın
sapık ve düşkün adama, “küfür nerede ve ne türlü olursa olsun tek bir millettir” bakışı, İslâm
kadrosunun zaafa düşmesinden sonraki, her türlü bileşeninin doğru ve eğri her örneğiyle, bütün
derisini, maddesini esir düşüren, ruhunu da adam akıllı bulandıran ve hiçbir nefs muhasebesine
yanaştırmayan bir apışma ve şapa oturma gözüyle bakış...
Doğunun Kendisine Bakışı:
İslâm görüşünce iki millet vardır; Müslümanlarla Müslüman olmayanlar. “Küfür tek
millettir.” düsturu İslâm milletinin, kendi zıtlarına da topyekûn ve tek millet gözüyle bakışındaki
esası, aslında kendi nefsine bakış olarak billurlaştırır. “Ümmet” Allah Resulünün tâbileri, “Millet”
ise tâbiler topluluğunun mücerret kitle ismi olduğuna göre, İslâm’ın bu mefhum zaviyesinden
kendisini görüşü, Hazret-i İsa’ya atfedilen bir sözün hikmeti içinde belirtilebilir. “Bizden
olmayanlar bize zıttır; bizimle cem etmeyenler dağıtır!” bakışının olduğunu söylemek mümkün
değil... Ancak; mahzun ve mütevekkil, şuursuz ve bilgisiz bir sâdıklar topluluğunu, her ne
pahasına olursa olsun, devam ettiren muzdarip ve mütevahhiş (ürken, korkan, yadırgayan) nefs
bakışı..[21]
3- Türkün Muhasebesi
Irkımıza, din tarihlerinde, ikinci insan tohumu Nuh Peygamberin oğlu Yafes’e kadar bir
çizgi uzatılan biz, Doğu ve Batı hesaplaşmasında topyekûn Doğunun mümessili olduk. Gün
geldi, bilerek veya bilmeyerek Batı dünyasını çiğnedik, gün geldi Batı dünyasına çiğnendik.
İkincisi birincisinden sonra oldu ve bir bitince gayet tabii olarak iki geldi. Bir türlü göremediğimiz
ve bir türlü bize gösterilmeyen şey, bugünkü dünyadır.
400 yıldır anlayamadığımız, bilemediğimiz, göremediğimiz, örgüleştiremediğimiz,
seçemediğimiz, yapamadığımız, duyamadığımız, sezemediğimiz, bulamadığımız, eremediğimiz
kendi öz kaynağımızdan ibaretti ve bu kaynak her evin içinde, her köyün ortasında ve her şehrin
meydanındaydı. Bilemedik, göremedik, anlayamadık. Tek cümleyle her şey, evet tek zerresi feda
edilemez bir bütün halinde İslâma nüfuz etmekti. Edemedik. Nüfus edilecek olan buydu; nüfuz
edilecek olan budur!..[22]
4- Ana Kaynak İslâm
Bu bölüm, Türkün Muhasebesi’nde de vurgulandığı üzere, “Yalnız İslâmiyete inanıyoruz!”
diyerek başlıyor ve ancak, her nedense bir türlü bu inancımızla yaşayamadığımız, özellikle
Rönesanstan sonra onu ön plana çıkaramadığımız ve “..dünyanın İslâmî gözle görülemediği ve
güdülemediği!...” çarpıcı bir şekilde anlatılmaktadır. Bu konuda genel olarak Büyük Doğu’nun,
özelde ise İdeolocya Örgüsü hakkında şu şekilde yerli yerinde değerlendirmeler de yapılmıştır;
“... bu milletin millet olma bahsi bu evrelerinden (Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş.. m.k.) örnek
alınarak çoğaltılması gerekir diye düşünüyorum. Necip Fazıl işte bu işi yapan kişidir. Ne yapmış
diye bakarsak Büyük Doğu edep mektebinin yıldızının parladığını görürüz. Halkı ırkıyla, diniyle,
diliyle, tarihiyle, gelenek ve görenekleriyle kavgaya salan resmi zevatın aksine, onların
cezalarına da göğüs gererek, halkı asliyetine kavuşturma mücadelesini başlattığını görürüz.
Barış içinde kocamak, insanın yüzünde tebessüm olarak imanına yansıyor.”[23] bu değerlendirme
“Aresin varisleri” olarak şöyle devam ediyor. “...Avrupa savaş demektir. İkinci Dünya Savaşı
sonrası, Avrupa’nın ABD’ye düşman icat etme hastalığına tutulduğunu görüyoruz. Ortadoğu’dan
Lâtin Amerika’ya, Kore’den Afrika’nın büyük kısmında ABD’nin peşinde, onu kışkırtarak, teknoloji
desteği vererek, istihbarat sağlayarak en kötü olanı da, diplomasisini onun emrine vererek
savaşlara yardım ediyor.”[24]
Üstad İdeolocya Örgüsü’ne İslâm’ı ana kaynak olarak belirlemiş ve “Menbâmızın
(Kaynağımızın) iki heceli has ismi İslâm, mansabımızın (Kaynaktan sonraki dünya) da yine iki
heceli ismi herşey...” diyerek “İslâm ve Kâinat”, “İslâm ve Dünya”, “İslâm ve İnsan”, “İslâm ve
Ahlâk”, “İslâm ve Cemiyet”, “İslâm ve Devlet”, “İslâm ve İnkılâp”, “İslâm ve Siyaset”, “İslâm ve
Adalet”, “İslâm ve Mülkiyet”, “İslâm ve Ordu”, “İslâm ve Müspet Bilgiler”, ”İslâm ve Güzel
Sanatlar”, “İslâm ve Kadın” ve İslâmın dışı Şeriat, içi Tasavvuf tanımiyle “Dışı ve İçiyle İslâm”
halinde İslâmın bu toprağın insanına ve bütün bir insanlığa yabancı olmadığını anlatmıştır.
Meselâ İslâm ve Devlet bahsinde Üstad diyor ki; “İslâm devlete, ruhun uzviyete yapışık
olması gibi sımsıkı bağlıdır; asla ayrılmaz ve onsuz uzviyet düşünülemez..” ve “İslâmda idare
şekli yok, idare ruhu vardır; ve ulvî ve münezzeh İslâmiyetin, saltanat, cumhuriyet vesaire gibi
toprak seviyesinde kalan basit ve iptidai şekil ve kadro tercihlerine karşı herhangi bir alâkası
mevcut değildir. O, (...askeri eğitim almış olan bir zihniyete uygun düşer mi bilinmez ama m.k.).
Hakka esir bir fert hükümranlığını, başıboşluğa mahkûm bir hürriyet idaresinden üstün tutar;
fakat en seçkin cemiyet temsilcilerinin meşveret (danışma, istişare) idaresini hepsinden üstün
görür.”[25]
Â
Meselâ İslâm ve Adalet bahsinde Üstad diyor ki; “Âlemde tek adalet kaynağı, İslâm...
Adalet, hakkı, “mâvuzua leh”ine, lâyık olduğu yere koymaktır.... Adalet budur.”[26]
5-Tarih Hükmü: Nasıl Bozulduk?
Her şey gibi tarih ölçümüz de gösteriyor ki, bir tarihin bittiği ve bir başkasının başlamak
üzere bulunduğu fasledici çizgi üzerindeyiz. Bu çizgi üzerinde “icra-yı hükûmet”, ya hep, ya hiçe
varır. Hep için duadayız.
Ve Ahlâk yaralarımızdan misaller veriyor;
Dalkavukluk, İhlâs yokluğu,
İltimas, dalkavukluk, küçükten büyüğe doğru bir koruma tedbiri ise, bu da büyükten
küçüğe doğru koruma. Değer ve liyakat ölçüsünün iflâsı..
Hırsızlık, herkesle herkes arasında...
Rüşvet, şahıslarda temerküz (bir yerde toplanma) eden mânevi haklandırma iktidarının
hakka zıt olarak menfaat karşılığı satılması.
Fuhuş, en aziz, en kutsî, en mahrem aidiyete vesile teşkil eden hadisenin, herkesle
herkes arasında umumî ve hayvanî bir iştirak ifade etmesi.
İçki, yok olmak ihtiyaciyle şuur ve muvazenenin zehir içmesi. Çünkü ruh boş bırakılmıştır.
Cinayet, Allah’ın en haşmetli binası insanın, insanlar arasında, insan eliyle ve her türlü
kanun ve kaide dışı yıkılması...
Kumar, hırsızlık fiilinin ve birbirini talan etme hırsının, herkesçe makbul, herkesçe
muteber ve bir ilim ve medeniyet tertibine bağlanmış alenî şekli...
Ayrıca hile, doğruluktan korkuyoruz!
Ayrıca yalan, hakikatten korkuyoruz!
Ayrıca nefret, aşktan korkuyoruz!
Ayrıca inkâr, İmandan korkuyoruz!
Ayrıca istihza, ciddiyetten korkuyoruz!
Ayrıca kargaşalık, nizamdan korkuyoruz![27]
İnsanoğlu, bizde ve bu son devirde alçalmaya bırakıldığı kadar, hiçbir zaman ve mekânda
bırakılmadı.
6- Beklediğimiz İnkılâp
İslâm, yönetilenlerin rızasiyle oluşacak yönetimi önermektedir. Cumhuriyet, emirlik, krallık
isim olarak İslâm’ın önermediği, ancak muamelâtından Müslümanların hayatlarını tehlikede
görmediği, kültür ve inancını güvenle yaşadığı bir ortamın sağlandığına bakılarak tercih
edilebileceği söylenebilir.
İdeolocya Örgüsü kapsamında ve bir asra yaklaşan sürede arz edilen Büyük Doğu
Mektebi bütününde sunulan şeriat kavramı, Türkçede ve hukuk terminolojisinde kullanılan
“meşru” kelimesiyle aynı yapıdan türemiştir. Kısaca hukuk, adalet, rıza ve karşılıklılık ilkesi
diyebileceğimiz bir hukuk terminolojisidir. Siyasal gücü elinde bulunduranlar, kendi güçlerinin
üzerine çıkabilecek akım ve güçleri etki altına almak için kendilerinin düşman ilân ettikleri güç ve
kavramları kötü örnekleriyle ele alarak olumsuzlaştırırlar. Halkı Müslüman olan bir ülkede
İslâm’ın kurallarına uymak suç sayılmamalıdır düşüncesi dile getirildiğinde siyasal gücü elinde
bulunduranlarla karşı karşıya gelinmektedir.
İlk çağda Sokrates’i devletten kovanlar da aynı nedenlere sığınıyorlardı. Demek ki ilk
çağdan bu yana siyasal alanda yol alınamamış. Tekrar etmekte fayda var, Şeriat, İslâm dininin
kendi ve kendisiyle birlikte yaşamak isteyen azınlıkların hakları da dahil hukuk düzenlemeleridir.
Ferde ait olanlar, toplumsal olanlar ve devlete ait olanlar vardır. Devletin şeklinden ziyâde
işlevleriyle ilgili kurallardır.
[28]
Üstad ütopyasının zaman ve zeminini Osmanlının 16. yüzyıl başlarına kadar götürüyor ve
“Kanuni devrinden beri gerçek inkılâbı bekliyoruz.” diyerek ekliyor;
-İslâm inkılâbını kim örgüleştirecek? Reformcular mı, nefsani ve havai tefsirciler mi, kışrî
(Künhü ve esası olmayan, kabuğa dair) şeriatçiler mi, ham ve kaba softalar mı, yalancı sofiler
mi, yeni müçtehit taslakları mı, yoksa bunlardan hiçbiri olmadığını telkin ederken, kendisine
henüz bir sınıf ismi veremediğimiz, mücerret bir ifadeyle gerçek ve derin Müslümanlar mı?
Öyleyse gerçek ve derin Müslüman ne demektir ve böyle Müslümanların ruhundan tütecek bir
hayat mimarisinin çizgi çizgi müşahhas beyanı nedir?
Gerçek ve derin Müslümanın üç cephesi vardır; Şeriat, tasavvuf ve bunların hikmetine
nüfuz ehliyetinde şahsî ruh ve akıl... Derin ve gerçek müminde akıl, kendi nezaret sahasının son
hudut taşı görünen noktadan bütün kâinata bakıcı ve ona göre hakları teslim ve kendi hakkını
tahsil edici âzamî bir paya mâliktir. Ve bu âzamî paydır ki, aklın bazı hususlarda asgari
derecesini kabul ettirir. Hülâsa ve netice; Her şeyden evvel ve sadece küllî hakikat mizânının
İslâmiyet olduğuna iman... İşte bütün nükte buradadır.
[29]
7- Beklediğimiz İnkılâbın Yönleri
Bu bölümde ve diğer bölümlerde genel olarak anlatılan, kâinata çizilen bir kontur gibi
duran silüete yer yer zum yapılarak işin “nasıl”ı ayrıntılı bir şekilde açıklanmaktadır. Şöyle ki;
İdeolocya Örgüsünde, İslâm inkılâbının bugüne kadar tatbik mevzuu olmuş içtimai ve
iktisadi sistemlerin (mezheplerin; kapitalizm, komünizm, vb) her birini karşısına alıp, “Herbirinizin
ayrı ayrı ve parça parça arayıp da bulamadığınız hakikat, birer bütün halinde İslâmiyettedir.”
hatırlatmasının yapıldığı görülmektedir.
İslâm inkılâbında siyaset, içeriye doğru sadece olmak, dışarıya doğru da bu oluşu
tamimleştirmek gâyesinin gerektireceği umumi tedbir dehâsı olarak ifade edilmelidir.
İslâm inkılâbında Asyacılık, İslâmi fikriyatın, bir gün muazzam sarı ırk sahası üzerinde
temelleşmesi ihtimalidir ki, dâvayı yarı yarıya halledebilir. Asrımızın şartlarına göre bu ihtimal
muhale benzese de Asyacılık dâvasında istikâmet dâima budur ve rüyamız dâima bu olmalıdır.
İslâm inkılâbında, zekâttan sonra para telâkkisi, cömertlik ahlâkı, bitişiğinde aç ve
muhtaç varken yemeğe oturmamak emri ve mütemadi yardım mükellefiyeti iktisadi nizâmı
sağlayacaktır.
İslâm inkılâbında içtimai faaliyet, cemiyetinde fert için iş bulamamak ve nefsiyle cemiyete
faydalı olmamak diye korkunç ve asrî bir “adem-i iktidar”a yer yoktur. Bu azim dâva ile muvazzaf
olan devlettir; ve devlet bu bakımdan nüfusu sayısında iş dosyasına sahip, kocaman bir
“müstahdemin idarehanesi”dir.
İslâm inkılâbı, başlı başına ve müstâkil ideâl kıymetinde, bütün bir teşkilât ve devlet şekli
gâyesine sahiptir. Bu gâyenin ismi, “Başyücelik Devleti” ve teşkilâtıdır.
İslâm inkılâbında devlet, derin ve gerçek mü’min anlayışiyle Peygamberler Peygamberine
mutlak tâbilik altında, hak ve hakikât temsilciliğinin kat’i metbuluğunu (kendisine bağlanılan)
isteyen, metbuluğu büyüdükçe Hakka ve halka tâbiliği terâkki eden ve idare cihazını o cemiyetin
her sahada en üstün yücelerine teslim eden, büyük, muhteşem ve yepyeni bir mefkûrenin irade
ve icra mihrakıdır.
İslâm inkılâbında, zamanın tecellisindeki mekân zarureti halinde, maddi dayanak noktası
olmak haysiyetini kabul ettiğimiz ve bütün darlık ve hasisliğine sed çekici ölçüleri de kendi içinde
mütalâ edip onu inhisarsız bir açıklığa ulaştırdığımız sınıf, ismiyle ve cismiyle tekrarlayalım,
gerçek münevverler, çilekeş fikir soyluları asalet sınıfıdır.
Tarih boyunca her inkılâp bir sınıfa dayanmıştır. Bizim dayanağımız, fikir çilesinden ve
idrak ıstırabından doğar.
İslâm inkılâbının, ruhunu dökeceği kalıp gençliktir.
İslâm inkılâbında milliyet görüşü, her şeyi ana ruh vâhidine bağladıktan sonra, o ruh
vâhidini en iyi aksettiren yahut en iyi aksettirmeye memur olan zarf, kalıp ve madde ölçüsü
olarak da (daima bu kayıt altında) kendi ırkını mecnuncasına sever.
İslâm inkılâbında köy, küçük ve temiz bir meydan, Ortasında nefis bir cami, etrafında
hendese zevkine ulaşmış, muntazam sokaklar... Sokaklarda minicik, tertemiz ve baştan başa
hususi üslûplar içinde gönül açan evler... Köyün dışına doğru, kırçıl ve karmakarışık saçının her
teli örülmüş bir tabiat parçası... Sanki, dağlarının taşları bile sabah ve akşam
cilâlanıyormuşcasına parlak ve temiz...
İslâm inkılâbının şehrinde hudutsuz tenzih ve tecrit ruhunun mekânı olan mâbed, nihaî
derecede sade; İslâm satvet ve heybetinin ifadesi olan her nevi mesken de, en salim zevk
ölçüsiyle, fevkalâde ziynetlidir. Allah Resulünün “Camilerinizi sâde, evlerinizi ziynetli bina ediniz!”
mealindeki hadisleri, bu fevkalâde nazik ölçünün bizzat kaynağıdır.
İslâm inkılâbında aile, tıpkı bir makinenin iyi işleyip işlemediğini muayene eden bir
mühendis gibi, uzaktan ve devlet gözüyle murakabe edilmesinden ibaret, “zat-ül-hareke”liğine
(Kendi-giden) kadar her ferdi ve her unsuriyle sımsıkı bir müdahale hedefidir.
İslâm inkılâbının ana prensip bakımından mektep telâkkisi şudur ki, her şey, tahsil
programlarının belirteceği keyfiyet ölçüsüne bağlı olarak orta ve yüksek sınıflariyle mekteplerde
yoğrulacak; ve İslâm inkılâbında mektep, dâvanın ilim ve nazariye, telkin ve terbiye plânını en
canlı, en olgun şekilde bütünleştirecektir.
Mücerret keyfiyet olarak müspet bilgiler, İslâmın malıdır.
İslâmın temsil kadrosunun bütün ferini kaybettiği ve Hıristiyanî iş sahasının boyuna cilâ
kazandığı son dört asrın hazin hikâyesi şudur. Batı, sadece müspet bilgilere bağlı kaba marifet
imtiyaziyle Doğuyu apıştırmış, sindirmiş, yıldırmış, yumruk altında sersemletilen bir hasım gibi
gittikçe aksülâmel kabiliyetinden düşmüş ve onun perişan kalbine ölümden beter bir felç illetini,,
“kendini aşağı görme ukdesi”ni yerleştirmiştir. Böylece Batı, Doğuyu, kendi kendisiyle en acıklı
ihtilâfa düşürmüş, kendi kendisini yıkmaya ve hiçbir şey olmamaya mahkûm kılmıştır.
İslâm inkılâbının, inandığı ve benimsediği güzel sanatlar bahsinde himaye ve fedakârlık
derecesi, mukaddes dâvanın ordu teşkilâtına sarfedilecek mâna ve madde servetinden fazladır.
Biri, mâna ile beraber maddede dünya ufuklarını zapta memur bulunurken, öbürü maddeyle
beraber mânada gönül ufuklarını teshire memurdur. Bir vuruşta kale kilitlerini yaracak çelik kılıca
karşılık, bir dokunuşta âlemlerin nüshası olan insan kalbini deşecek ateş kılıç... İslâm inkılâbının
nazarında güzel sanatlar budur..
İslâm inkılâbında Şer’i mahkeme diye bir teşekkül yok, sadece ve düpedüz mahkeme
vardır. Allah’tan gelen hakikatin gayrına yer olmayan noktada herhangi bir ayırd edişe de yer
olamaz.
Bizde mahkeme, en alt seviyesinden en üst kademesine kadar Başyüce (devlet reisi)
adına kaza icra eyler. Beraatle neticelenen haksız takibin mânevî zarar ve ziyanını devlet öder
ve sebep olanları cezalandırır. Şu ölçü, taraflarca kanun itimadının ruhunu teşkil eder; “Şeriatin
kestiği parmak acımaz!”
İslâm inkılâbının sıhhat ve güzellik bahsindeki fikir ve iş plânı, en başta ruhları imâr
dâvasının ruha yataklık edici en haysiyetli madde olan insan uzviyetini imâr şeklinde tezahür
etmiş bir şubesidir; ve bu şubenin kadrolaştırdığı cehd ve tedbirler manzumesi, topyekûn
insanlığa en yeni ufuklardan birini açmaya namzettir.
Bu inkılâbın kadınları, küfür dünyasının bütün kadınlarına ve erkeklerine, İslâm
üstünlüğünün, ilk bakışta aşikâr, müşahhas vesikalarından birini verecektir.
İslâm inkılâbında üreme ve türemenin iki cenahı vardır: Birincisi, içerden ve iç tedbirlerle
çoğalmak, hep çoğalmak ve nihayet en titiz yetiştiricilik tasarrufunun rejimini yaşamak... İkincisi
de, bu çığ’ın kitlesine, ruhî ve kavmî benzerlerini cezbetmenin iç ve dış şartlarını tamamlamak...
Hem kemmiyet ve hem keyfiyette bir arada telâkki şuuru...
İslâm inkılâbı orducudur. Evet yeni Altın Ordu...
Bizde, iyileri ve kötüleriyle bütün inkılâplar orduya dayanılarak yapılmıştır.
Ordu bir oktur; onu kullanan el, aynı okun şuur merkezi subaydır; elin bağlı olduğu kafa,
fikir ve hakikattir; kafaya yön verici ruhda millet ve cemiyet... Ve olanca hak ve hakikat, değer ve
imtiyaz, sırasiyle ve derece derece, ruh, kafa, el ve âlete ait...
İmam-ı Rabbanî Hazretleri, müridin şeyhine bağlılık derecesini anlatırken şu teşbihi
kullanır; Gasledicinin elindeki ölü gibi, nereye çevrilirse dönen insan...” Dünyada hiçbir benzetiş
tâbi olunanın iradesinde erime halini bundan daha güzel anlatamaz. Bu ölçüyü başa aldıktan
sonra hemen mimleyebiliriz ki, bizim anladığımız ordu, fâni şahsın değil, ebedi fikrin emrinde bu
teslimiyeti ve o fikir dimağına bağlı yumruk sadakatini gösterendir.
Dünyayı imar, hakikatte, dünyayı gâye sananların değil, vasıta kabul edenlerin, yani bizim
dâvamızın, İslâm inkılâbının hak ve vazifesidir.
Dünyayı evvelâ vatan sınırları içinde, sonra eşit ruh muhtevâsına sahip milletler
kadrosunda, daha sonra da bütün zıt topluluklar muhitinde zafere ulaştırmaya memur,
harikûlâde çevik ve ince bir plân zekâsı ve siyaset dehâsı...
Ve nihayet, kâinatı saran silüetin içinden gösterilen ütopyaya yönelik kimi müesseselerin
özellikleri yanında asıl özlenilen insan ahlâkı ve davranışlarına yönelik açıklamalardan sonra
silüetin dışına doğru kıvrımlar veren kitaplık çaptaki prensiplerin neler olduğuna bakalım:
Ruhçuluk; Büyük Doğu’nun, bütün bir vatan kurtarıcılığı çapında gördüğü ruhçuluk, ilmî
ve felsefî delâleti içinde, ferdî ve içtimaî bütün mukaddesler zeminini kucakladıktan sonra, bu
zeminin ufuk çizgisine de muhtaç olanıdır.
Keyfiyetçilik; Keyfiyet, zamanın, kemmiyet de mekânın ressamı olduğuna göre,
şahsiyetçiliğimiz nasıl insanlar arasında ibdâ (üreten) çilesi çeken sınıfı imtiyazlandırma
dâvasından ibaretse, keyfiyetçiliğimiz de, insanî verim çerçevelerini, üstün bir kıymet hükmüne
bağlama işi...
Şahsiyetçilik; Gelen her inkılâp, hakkın kendisinde olduğunu iddia edecektir. Bütün tarih
boyunca hiç kimse hakka zıd olduğunu söylemiş ve söyleyecek değildir. Hakka mahkûmiyet ise,
hâkimiyetin tâ kendisi olduğuna göre, bizim şahsiyetçiliğimiz, hakkın en üstün kaza ehliyetini
temsil edenleri hâkim kılma dâvasından başka bir şey değildir.
“Büyük Doğu”nun kafasında, bir Mebuslar Meclisi değil, bir “Yüceler Kurultayı”
yaşamakta; ve bu “Yüceler Kurultayı”nın kürsüsünde “Hakimiyet milletin” levhası yerine
“Hakimiyet Hakkındır” düsturu ışıldamaktadır.
Ahlâkçılık; “Kimin malını aldımsa, işte malım, gelsin alsın; kimin sırtına vurdumsa, işte
sırtım, gelsin vursun!” diyen Allah Sevgilisinin ahlâkı... Buna muhtacız.
Milliyetçilik; Türk ruhu dediğimiz şey, iki vahidin mecmuundan ibarettir: Biri, onu kendi
dışında olduran, öbürü de bu olan şeyi kendi içinde renklendiren, şekillendiren, seslendiren,
kokulandıran, iklimlendiren iki vâhit... Vâhitlerden ilki, Türkün duygu ve düşünce mihrakında
pırıldayıcı mutlak ve müstakil iman ışığı, ikincisi e bu ışık etrafında, hususi ve mahalli, bütün bir
tahassüs (duygulanma) ve tefekkür seciyesidir.
Sermaye ve Mülkiyette Tedbircilik; Devlet emrindeki içtimai sermaye ve mülkiyet, bütün
cemiyeti, bütün uzuvlariyle, beşikten mezara kadar kefalet ve sahabet (sahip çıkanlar, tutanlar,
koruyanlar, kayıranlar) kanatları altında tutacaktır.
Cemiyetçilik;Fert, ulvî ve insanî cephesiyle bizim cemiyetimizin hâkimi ve feda edicisi,
süflî ve hayvanî cephesiyle de mahkûmu ve feda olunanıdır.
Nizamcılık; Nizam ve nizamcılık, kalın hatlarını teker teker çizdiğimiz, bundan sonra da lif
lif ayıracağımız ruhun aynasıdır; ona bakmadan ne biz kendimizi görebiliriz, ne de o, bu ruha
dönmeden herhangi bir mevcudu kadrolaştırabilir.
Müdahalecilik; Bizim müdahaleciliğimiz, iman borcunu sopa, kasatura ve
tokmaklaödemeye dâvet etmeyen Allah’ın şart koştuğu kalbî itikat, yâni gerçek hürriyet
şartındaki sırrın dünyaya tatbiki işidir. Bizim müdahaleciliğimiz, başımızı ve ruhumuzu
dayadığımız iman kökünün en mahrem lifidir.
Ve bu hâl; Bu hâl, kışırda kabuk bağlayan ve iç vecdini kaybeden sözde imanla, bir türlü
iman haline gelmeyen gülünç inanışların bazı nefsaniyetlerde belirttiği tarihi yobazlıktır.
Bünyeye uymayan, bünye içinden gelmeyen ve iktisadi, içtimai, ruhi, siyasi, ana
dayanağını bünyede kurmamış olan her ıslah hareketi bir Mes’ut suç, (Felix Culpa)dır.
“Hürüm!” demeye zorlanan bir fert hür olabilir mi? “Esirim!” diye haykırabilen bir insan,
yukarıdaki hürden daha hür değil mi?
İdeâl, eşya ve hadiseler üzerinde kendi nakşını görmek isteyen bir fikrin belirttiği hasret,
iştiyak, hayâl ve plândır; ve eğer ideolocya bir beyin ise ideâl de kalbtir.
Her türlü oluşun iç ve dış düşmanı Yahudidir. Nebiler beşiği, üstün ırk İsrailoğulları içinden
kopup fesad ve hiyanet mâdeni yeni bir kavim halinde asıl Yahudiyi mayalandıran, artık hep öyle
devam eden ve insanlığın başına belâ kesilen o...[30]
Yahudi belâsı bulaşıcıdır, o tıynet, içi kurtlu dağ armududur, avlayamayacağı cins, seviye,
makam, memleket yoktur. Ve “bu hâl, kışırda kabuk bağlayan ve iç vecdini kaybeden sözde
imanla, bir türlü iman haline gelmeyen gülünç inanışların bazı nefsaniyetlerde belirttiği tarihi
yobazlıktır” ki müsebbibi kesinlikle Yahudidir.
İdeolocya Örgüsü’nde kurumsallaşan “Başyücelik Devleti”nde yaşayan hiç kimsede
Osmanlı’nın özellikle son 200 yılından günümüze gelinceye kadar, yöneticilerden başlayarak
sonuç itibariyle, Yahudi tarafından yerleştirilen ve giderek halka sirayet eden, “kendini aşağı
görme ukdesi” kalmayacaktır.
İdeolocya Örgüsü’nde kurumsallaşan “Başyücelik Devleti”nde, “çamaşırcı Hatçe hanımın
oğlu” da olsa, lâyıkıyla vezirliğe yükselince “öz evine, anne ve babasına, yani kendisine, yani
Doğuya utanç ve hakaret nazariyle” bakmayacaktır.
Devletlerin hukuki varlığını yaratan siyaset ilmine konu teşkil eden yapısına bakıldığında;
Egemenlik, Vatan, İktidar, Eşitlik ve Diplomatik ve Ticari Münasebetlerin ön plâna çıktığı
görülmektedir. Bunlar;
Egemenlik; İbn-i Haldun’a göre, kendi iradesini onun iradesi üzerine tatbik ve infaz
edecek harici herhangi bir kudretin adem-i mevcudiyeti, yani müstakil ve hükümran oluşu,
belirtilmektedir. Kısaca bir devletin gerek içişleri ve gerekse dışişlerini, herhangi bir dış güç
tarafından ne inceleme ne de karışma olmadan kendi afına yürütmesi kabiliyetidir.
Vatan; Bir devletin zorunlu varlık karinelerinden biri de sınırları belirlenmiş topraktır. Şer’i
Şerifte dâhi bazı ibadetlerin edasında farklılıklar vardır.
İktidar; Hükûmet ile aynı anlamda kullanılır. İktidarın iki esaslı dayanağı vardır. Nüfus,
insan kaynağı ve İnsan kaynağının ve devletin malı ve mülkünün tümü. Her devletin
tebaasından olabilmek ve tebaalığı kaybetmek kanunlarla belirlenmektedir.
Eşitlik; devletler eşit statüdedir. Kurallarda mütekabiliyet esastır. İkinci olarak, devletin
kanunlarının tebaasına eşit uygulanmasını ifade makamında kullanılmaktadır. Adalet bir
ülkedeki yaşama güvencesidir. “Adalet, hakkı ‘mavuzua leh’ine, lâyık olduğu yere koymaktır.
Diplomatik ve Ticari Münasebetler; diplomatik temsilde elçi gönderme ve elçi kabul
etmekle başlayan ilişkilerle bir barış ve bilgi ağı örmektir. Elçi ve konsolosluklar aracılğiyle de
yardımlaşma ve ticaret kurallarını koymaktır.
[31]
“Başyücelik” devletinde alabildiğine serbest fert mülkiyetine karşı, ferdi ve mülkiyeti
varabildiğine içtimaileştiren ve bu mefkûrevî kıvamı kıyamete kadar temin kudretinde olan iki
kapı halinde biri âmir ve öbürü mâni, iki kurtarıcı ve erdirici şart: Birinin farz ve öbürünün haram
oluşiyle Zekât ve Faiz. İslâmın uygulanmadığı sistemlerde yeryüzünü ve üstündeki değerleri
insanlara dağıtma şekli denebilecek mülkiyet konusunu Üstad, zalimce yapıldığı için
çözülemediğini anlatır.
“Başyücelik” devletinde 7-12 yaş arasında beş yıllık ilkokul mecburidir. 12-17 yaş
arasında orta okul, devlette görev almak, memur olmak isteyenler ve yüksek tahsil için
mecburidir. Orta tahsile karşı özür beyanı, ancak köylü, rençber, düz işçi ve benzerlerinin
hakkıdır.
“Başyücelik” devletinde ceza ölçüsü, asla yapılmaması gereken dinin yasakladığı
hareketlerin sırf yapılamaz olmasını temin için konmuş kat’î mânialardır.
“Başyücelik” devletinde şehir, köy, mâbed, mektep, yol, inzibat, ordu, sağlık, güzellik,
mahkeme, işçi, tüccar, hazine, politika, kafa ve ruh; İslâm ve onun etrafında her şey. Yani, ilk
insanın yaratılışından kıyamete kadar Allah’ın Peygamberleri vasıtasıyla insana ve tabiat dahil
yarattıklarına yönelik Farz ve Haram buyrukları nasılsa öyle. Uygulamada serbest
olunan meselâ mâbedin “..içine her girenin birer ipek eldiven kadar ince ve hafif namaz
ayakkabılarını giydiği...”
Meselâ inzibat, insanı potansiyel suçlu görmeyen “anne koynundaki ılık emniyet ve
selâmet iklimi...”
Meselâ şehir, medeniyetin temel şartı olan şehirlerin öncelikle ve kesinlikle plânı olacak,
bu bir imar plânı değil, şehir plânı. Ve yapıldığı şehrin karakterini yansıtan plânlar olacak,
yönetmelikleri merkezden buyrulan değil, yerel kaynaklar göz önüne alınarak mahallinde
hazırlanmış, yörenin doğal kaynakları ve inşa şekilleri düşünülerek düzenlenecektir. Yani; aynı
elden çıkıyorsa “bir insan imzasına ne kadar benzemese benzemesin,, bir şehir kendi ‘şehir
plânına’ kesinlikle benzeyecek!...”
DİSTOPYA ÖRNEĞİ; BİZ
Ne zaman robot, yapay zeka yahut mükemmellik arz eden bir sistem veya benzeri
makineleşmeden söz edilse Necip Fazıl’ın konferanslarında anlattığı Çarli Çaplin’in Yeni
Zamanlar filminden anlattığı bir sahneyi hatırlarım. Şöyle;
“Lenin, komik Şarlo için demiş ki,
“-Dünyada aradığım, özlediğim, özendiğim tek adam Çarli Çaplin’dir.
“Halbuki, Şarlo’nun dehâsı -Ona diledikleri kadar komünist desinler, materyalist makine
görüşüyle alay eden ve isteyerek veya istemeyerek ruhçu değerlere kaçan soydandır. Yeni
Zamanlar filminde Şarlo, materyalizmin makineyi azizleştirici görüşünü kepaze etmiştir.
“Bir kolu işçiyi yedirmeye, bir kolu da onun ağzını silmeye mahsus olan makinenin yemek
yedirme kolu bozulur, kol havada çalışır ve yemekler yere dökülür. Öbür kolu da gelip aç adamın
ağzını siler. Yirminci asrın putu sıfatıyla insan tahakkümünden sıyrılmış olan makinenin
hakikatte aptallığını, hiçbir misal bundan daha keskin canlandıramaz.”[32]
Yevgeni Zamyatin (1884-1937) Rusya’da Don nehri yakınlarında, Lebedyan bölgesinde
doğmuş, Fransa’da (Paris) ölmüştür. Roman 1920 yılında yazılmasına rağmen İngiltere’de 1924
yılında basılabilmiştir. Rusya’da ise ancak 1988 yılında...
Eleştirmenler tarafından “Her devrin muhalifi, Çağın vebalısı”[33] vb isimlerle
değerlendirilen Yevgeni Zamyatin’in Biz romanının kısa özeti; makine ön plana çıkarılarak
insanın makineleştirilmesi çabasının eleştirisi. Yevgn. Zamyatin bunu; “Devlet ömrünü
dolduracak, görevlerini tamamlayacak, ama elbette ölmeye razı olmayacaktır; derken yine
yıldırımlar, boranlar, yangınlar... O ılımlı evrimi gümbür gümbür bir “d” ile ilelebet taçlandıracak
kanun işte budur... (Sadece) filozof aptal olmak zorunda değil, okur da aptal olmak zorunda
değildir. Yalnızca yürümeyi, yalnızca uygun adım gidebilmeyi değil, uçmayı da bilenlere yazdım.”
dediği “Biz Romanına Önsöz”de söylüyor.
İdeal bir düzen denince Platon geliyor akla fakat Esseyyid Abdülhakim Arvasi Efendi
Hazretleri Rabıta-i Şerife[34]
isimli kitabında bu bahse dair “Eflatun (Platon) Sokrat, Aristo,
Calinos, Fisagores, Batlamyos gibi Yunan hükeması, bunlardan evvel veya sonra gelen
hakimler, İskenderiye Medresesi, Roma Hukuku, Berahime, Buda vesair hukukların hepsi tahrif
yoluyla, başka bir ifadeyle çalınarak, (demek oluyor ki, Platon’un Devleti de) peygamberlere
gönderilen kitaplardan alınmıştır.” diyor.
Fikir adamları kaynakları açık veya kapalı düşüncelerini ütopik sistemler halinde ifade
etmişlerdir. Öte yandan kendince mükemmel olarak ifade edilen ütopik sisteme yönelik eleştiriler
distopyanın ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Anlaşılacağı üzere distopya ütopyadan
beslenecek ve onun olumsuz yönlerini hikaye edecektir.
Biz, D-503’ün günlüğüdür. Bu günlük aslında sisteme en büyük eleştiridir. Her şeyin
matematikten ibaret olduğu bir toplumda, kişisel bir günlük...
D-503, 26. yüzyılda İyiliksever/Velinimet’in idaresindeki Tek Devlet yaşamını okura şu
şekilde anlatır. “Biz milyonlar her sabah altı tekerlek şaşmazlığıyla aynı saatte, aynı dakikada
yek vücut uyanırız. Tek bir milyon olarak aynı saatte çalışmaya başlar, tek bir milyon olarak aynı
saatte işi bitiririz.
Roman, o bölümün özeti olabilecek bir takım Kelimeler/cümlelerden ibaret “plan”
başlıkları olan 40 adet Kayıt’tan oluşturulmuştur. Kısa kısa tanımlar şöyle:
İNTEGRAL- Uzay aracı, D-503’ün günlüğü olan “Biz” romanı ile yazabilen herkesin “Tek
Devlet”in güzelliği, yüceliği üzerine incelemeler, şiirler, bildiriler methiyeler ya da kaleme alınan
başka yapıtları başka gezegenlerdeki meçhul (belki de özgürlük denen o yabani durumda
yaşayan) varlıkları aklın esirgeyici boyunduruğuna sokmak için götüreceği araç.
TEK DEVLET- Sınırları Yeşil Duvar’la çevrili, Velinimet/İyiliksever tarafından yönetilen,
içinde yaşayanların makineleşerek “numara” ile ifade edildiği, herkesin kaldığı şeffaf cam
hücrelerde koruyucular ve birbirleri tarafından izlenebildiği, bundan bin yıl önce bütün yerküreyi
egemenliği altına almış olan tek devlet.
VELİNİMET/İYİLİKSEVER- Tek Devlet’in açık oy ile seçilmiş yöneticisi, hakimi,
koruyucusu...
D-503- Matematik profesörü, İntegral’in 1. Mühendisi, Başmühendis. “Biz”in baş
kahramanı...
I-330- Tek Devlet yönetimine, uygulamalarına muhalif, direnişçi kadın, muhalif görüşleri
ve D-503’ün İntegral’in başmühendislik konumu nedeniyle onun metresi.
O-90- D-503’ün kayıtlı olduğu kadın, boyu 10 cm kısa olduğundan çocuk yapma hakkı
yok, ancak bunu yapar ve D-503’ün yardımiyle Yeşil Duvar’ın ötesine geçirilir.
R-13- D-503’ün eski dostu, Tek Devlet’te herkesin tanıdığı zenci dudaklı şairdir.
U- Evde, yani cam apartmanın lobisinde kontrolör kadın...
S-4711- İki büklüm bir harf, Tek Devlet için çalışan, müfettiş, istihbaratçı ajan...
NUMARA- Tek Devlet’te yaşayanların her biri, fertler... Sayısı 10.000.000
VAHŞİ EĞRİ- Tek Devlet’in haricindeki bütün bir kâinat..
ASİMPTOT; DOĞRU- Hayâlin, gizliliğin olmadığı, hayatın saat çizelgesine göre
ayarlandığı, annelik standartlarının uygulandığı, sınırı Yeşil Duvar olan Velinimet/İyiliksever
egemenliğindeki Tek Devlet’in geometrik ifadesi.
BİZ- D-503’ün Tek Devlet’teki yaşamına dair ve İntgral’in inşası sürecinde gördüklerini,
düşündüklerini kaydettiği notların, romanın adı. “Yalnızca gördüklerimi, düşündüklerimi buraya
kaydetmeye çalışacağım - daha doğrusu bizim ne düşündüğümüzü (evet, tam olarak, biz.
Öyleyse, bu BİZ de kayıtlarımın başlığı olsun)”
YEŞİL DUVAR- Tek Devlet’in, ardındaki yabani, görünmez düzlüklerden ayıran sınırı
İRRASYONEL KÖK EKSİ BİR- Matematik profesörü olan D-503’ün öğrenciliğinden bu
yana kavrayamadığı, herhangi bir sayı ile oranlayamadığı dolayısiyle Tek Devlet yasalarına
uygun ama kendince hastalıklı bulduğu karşılaşmalar, düşünceler canlandığı zamanlar kendisini
yalnız bırakmayan bir problem, can sıkıcı mesele... Evet, distopya zor...
ÜÇGEN- R-13, O-90 ve D-503’ün oluşturduğu üçgen. R ve D O-90’a kayıtlılar.. “O-90, R-
13’e baktı; sonra apaçık, yuvarlak gözlerini bana dikti, yanakları hafifçe kızarınca kuponlarımızın
zarif, heyecan verici rengine bürünmüştü.
-Aslında bugün ben... Bugün ona gitmek için kupon almıştım -diye R’yi, gösterdi. -Ama
akşama işi çıkmış- o yüzden...
“Ş”- R-13 boğulur gibi konuşur; sözcükler ağzından adeta fışkırır, kalın dudakları
arasından püskürür; her bir “ş” fıskiye işlevi görür, hele “şairler” derken ortalığı sular seller
götürür.
YAMBLAR VE HOREY- Yamb ve Horey, özellikle epik şiirde ölçü adlarıdır. Yamb’da vurgu
ikinci ya da her iki hecededir; Horey’de ise vurgu ilk hecededir.
ÖZGÜRLÜK-MUTLULUK- (R-13) Biliyorsunuz eskilerde bir cennet efsanesi vardır. O
aslında bizi anlatır, bugünü. Düşünsenize bir. Cennettekilere iki seçenek sunulmuştu: Ya
özgürlüksüz bir mutluluk, ya mutluluksuz bir özgürlük, üçüncü bir seçenek verilmemişti. O
aptallar ise özgürlüğü seçtiler; sonrası malûm, asırlar boyu pranga özlemi çektiler. Hep
prangalarla ilgiliydi ya dünyanın perişanlığı..
Özgürlük ile suç birbirine kopmaz biçimde bağlıdır, tıpkı... evet tıpkı aero’nun hareketi ile
hızı gibi. Aero’nun hızı 0 (sıfır) olursa, hareket etmez, insan özgürlüğü 0 (sıfır) olursa suç
işlenmez. Bu apaçık. İnsanı suçtan kurtarmanın tek yolu, onu özgürlükten kurtarmaktır.
MELEK-KORUYUCU- “Ne güzeldir, birinin seni en ufak hatadan, en ufak yanlış adımdan
şefkatle koruyan uyanık bakışlarını üzerinde hissetmek. Varsın biraz duygusal görünsün, aklıma
yine o analoji geliyor. Eskilerin düşledikleri şu koruyucu melekler. Eskilerin ancak düşünü
kurabildiği ne kadar çok şeyi biz yaşamımızda maddileştirebilmişiz !...
Buralara, içimizde bir yerlere gizlenmiş Koruyucu kalabalığı onuruna da aynı tezahüratlar
yapıldı. Belki de eski insanlar herkese doğduğu andan itibaren eşlik eden o zarif ama korkutucu
“melekleri” düş dünyalarında yaratırken tam da bu Koruyucuları öngörmüşlerdi, kim bilir?
MEFİ- Ölülere sunulan adaklar ve tanrılara sunulan kurbanlar... “....matkaplariyle hızlı
hızlı içimi oymaya başladı, derinlere indi ve oradan bir şey çıkardı. Sonra sol kaşını kaldırdı,
kaşiyle “Mefi” yazısının sallandığı duvarı işaret etti. Gülümseyişiyle ağzının kenarında beliren
küçük kuyruk gözüme çarptı, çok şaşırmıştım, neredeyse neşeli bile denebilirdi. Tabii, şaşılacak
ne var? Her doktor, bir hastalığın kuluçka döneminin usandırıcı, ağır ağır yükselen
hararetindense her zaman döküntü ve kırk derece ateşi tercih edecektir: Çünkü o durumda hiç
değilse nasıl bir hastalığın olduğu açıktır. Bugün duvarlardan sarkan “Mefi” yazısı, bir döküntü.
O gülüşü gayet iyi anlıyorum.
RUH- Yüreğimdeki keskin, fiziksel acıyı şu anmış gibi hissediyorum ve ne düşündüğümü
anımsıyorum: Fiziksel olmayan nedenlerden fiziksel bir acı doğabiliyorsa, apaçık ki.
Sanki bir kalın camın ardından bakar gibiydim; sonsuz büyüklükte ama aynı zamanda da
sonsuz küçüklükte, akrep biçimli, gizli ama hep hissedilen eksi iğnesiyle bir şeyi; karekök eksi
bir. Belki de bu benim “ruhumdan” başkası değildir; ben de tıpkı eski çağların efsanevi akrebi
gibi kendimi bile isteye sokarak her şeyi...
TAYLOR EGZERSİZLERİ- Taylor'a göre, fabrika yönetiminin görevi, işçinin işi yapmasının
en iyi yolunu belirlemek, uygun araç ve eğitimi sağlamak ve iyi performans için teşvikler
sağlamaktı . Her işi kendi hareketlerine ayırdı, hangilerinin önemli olduğunu belirlemek için
bunları analiz etti ve işçileri bir kronometreyle zamanladı. Gereksiz hareketler ortadan
kaldırıldığında, makine benzeri bir rutin izleyen işçi çok daha üretken hale geldi.
ODİTORYUM- Masif camlardan yapılma, gün ışığiyle dolup taşan devasa bir yarım küre.
Küre şeklinin asaletini dışa vuran, pürüzsüz tıraş edilmiş kafaların oluşturduğu dairesel sıralar.
Tek Devlet’te oditoryum sayısı 1500 adet.
ENTROPİ-ENERJİ- (I-330); “Biz kim miyiz, biz Mefi’yiz; istediğimizse...
(D-503); “Hayır bir dakika, Mefi mi? Mefi ne demek?
(I-330); Mefi mi? Eski bir isim... Hani...
Anımsıyorsundur: Oradayken, taşın üzerinde genç bir adam sureti vardı... Ya da hayır; Sizin
dilinizle anlatayım, daha çabuk anlarsın. Şöyle: Dünyada iki güç vardır, entropi ile enerji. Biri
saadet ve huzura, dengenin getirdiği mutluluğa, diğeri ise dengenin bozulmasına, sancılı, bitmek
bilmez harekete işaret eder. Entropiye bizler, daha doğrusu sizin atalarınız, Hıristiyanlar,
Tanrıymışçasına secde ederlerdi. Bizlerse Deccaliz, biz...
VALKİRİYA- Öldürülenlerin seçicisi, İskandinav mitolojisine göre, savaşçı bakireler, .
“Biz”i masal anlatır gibi anlatacağım... Yani risk alacağım[35]
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellâl iken, pire berber iken ben babamın
beşiğini tıngır mıngır sallar iken aero ile uçan bir adam varmış. Bu adam az gitmiş, uz gitmiş,
dere tepe düz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş ve nihayet büyük bir cam saraya varmış. Sarayın cam
kapısını açıp içeriye girmiş. Bir de ne görsün?
İyiliksever/Velinimet, demir tahtında oturuyor.
Velinimet, “bundan bin yıl önce kahraman atalarının bütün bir yerkürenin egemenliği
altına sokulan” Tek Devlet’in tek yöneticisidir.
Tek Devlet’in amacı, kendi ideolojisini, düzenini başka gezegenlerdeki meçhul, belki de
özgürlük denen o yabani durumda yaşayan varlıkları aklın esirgeyici boyunduruğuna sokmaktır.
Bunu İntegral aracılığiyle yapacaklar ancak mutlu olacaklarını anlamayacak olurlarsa, onları
zorlayacaklar “ama silahtan önce sözü deneyecekler” Tek Devlet’te yaşayan herkes bir numara
ile anılır. Bu bilgileri de D-503 numaralı mühendis matematikçiden alıyoruz. D-503 diyor ki;
Ben D-503, İntegral’in mühendisiyim. Tek Devlet’in matematikçilerinden biriyim sadece.
Rakamlara aşina olan kalemim, asonanslı, uyaklı bir müzik yaratmaya yatkın değil. Yalnızca
gördüklerimi, düşündüklerimi buraya kaydetmeye çalışacağım - daha doğrusu bizim ne
düşündüğümüzü (evet, tam olarak, biz. Öyleyse, bu BİZ de kayıtlarımın başlığı olsun)...
Okuduğumuz bu kitabın adından söz ediyor.
D-503 Tek Devlet’i anlatıyor: “... ben de Yeşil Duvar kuşanmamış bir kent, üzerine
Çizelge’nin rakamlardan oluşan cübbesi geçirilmemiş bir yaşam düşünemiyorum.
“Çizelge... Tam şu anda, odamdaki duvarda, altın levha üzerine kardinal morundan
rakamları bana tatlı sert bakışlar atıyor. Aklıma ister istemez eskilerin “ikona” dedikleri şey
geliyor ve şiirler, dualar düzmek istiyorum (ki zaten bunlar arasında bir fark yoktur.) Ah, keşke
şair olsaydım da şarkılar şakıyabilseydim sana ey Çizelge! Sen ki, Tek Devlet’in yüreğisin,
nabzısın !...
Biz hepimiz (belki siz de) daha çocukken, okulda eskilerin edebiyatından günümüze
ulaşmış yapıtlar içinde en anıtsal olanını okumuşsunuzdur; “Demiryolları Sefer Saatleri” İşte onu
bile Çizelge’yle yan yana koysanız, biri grafit, biri elmas gibi durur. İkisi de aynı malzemedendir.
-C karbon- ama elmas nasıl da sonsuz, nasıl da saydamdır, nasıl da ışıl ışıl parıldar! Sefer
saatleri’nin sayfaları arasında gezinmek hangimizin soluğunu kesmez? Ama Saat Çizelgesi her
birimizi güpegündüz o yüce şiirdeki altı tekerlekli çelik kahramana dönüştürür. Her sabah, o altı
tekerleklinin kesinliğiyle, aynı saatte, aynı dakikada, biz, milyonlar, tek bir gövde olarak
yataklarımızdan kalkarız. Her gün aynı saatte milyonluk bir bütün olarak işe başlar, milyonluk bir
bütün olarak işimizi bitiririz. Tek bir bütüne karışır, milyonlarca eli olan tek bir gövdeye dönüşür,
Çizelge’nin belirlediği aynı saniyede hepimiz kaşıklarımızı ağzımıza götürür, aynı saniyede
gezintiye çıkar, oditoryuma, Taylor Egzersizleri salonuna gider, sonra uykuya çekiliriz.”
D-503 enteresan bir numara. Sanki henüz Tek Devlet yasalarını içselleştirememiş,
kararsız, bir öyle, bir böyle hali var. Biz’in bir distopya örneği olmasını sağlayan da sanırım D-
503’ün romandaki bu ikircikli hali.
Öncelikle D-503 düşüncelerine hakim, ne düşündüğünü biliyor, yaşadığı Tek Devlet’in
yasalarının, kabul ettiği ve numaraların uymakla yükümlü kıldığı; şeffaflık, izlenebilirlik, açık oy
gizli sayım Velinimet seçimleri, aşk ve açlık’ın dünyaya hükmetmemesi için savaşlarla (İki Yüzyıl
Savaşları diyor) nüfusun ciddi şekilde azaltılması ile petrol ürünlerinden elde edilen besinlerin
yeter hale gelmesi, hayatta kalan onda iki nüfusun Tek Devlet’in camdan saraylarında, izlenebilir
köşklerinde doyumu tadabilmesi... Öte yandan dünyanın hükmeden diğer efendisi
kabul edilen “aşk”da matematikleştirilerek şu şekilde alt edildi; “her numaranın cinsel bir ürün
olarak her numara üzerinde hakkı vardır” Seks İşleri Bürosu laboratuvarlarında numaralar titiz
testlere tâbi tutularak belirlenen günler ve numaralar için edinilen Pembe Kuponlar.
Bağlı olarak doğurabilme kriterleri, yani anne olabilmek. Vakıa Tek Devlet’te aile kavramı
olmadığından bunun için ancak yine D-503’ün çocuk doğurma kriterlerini 10 cm boy kısalığından
kaybeden O-90’la ilişkisinden sonra yaptığı gibi, doğum için O-90’ın Yeşil Duvar’ın ötesine
geçmesi gerekecektir. Değilse Operasyon kaçınılmaz olacaktır.
İşte D-503’ün, Tek Devlet yasalarına uygun olmayan düşünce ve davranışları, bir Kişisel
Saatlerde, her zamanki gibi Müzik Fabrikasının bütün trompetlerinden Tek Devlet Marşı
eşliğinde dörderli muntazam sıralar halinde, coşkuyla uygun adım yüründüğü sırada O-90
solunda, sağında yer alan kadının I-330 olması, dahası onun da sağında S-4711 ki bu bir
koruyucu, müfettiştir bulunması ve bir vesile I-330 ile tanışması, tanışıklığın ilişkiye dönüşmesi
D-503’ün düşünce ve davranışlarını altüst edecektir. Çünkü I-330 bir devrimcidir ve bu fikri
benimsettiği numaralar, koruyucular arayıcılığiyle İntegral’in başka gezegenlere gitmek üzere
havalandığında onu ele geçirecek ve subayların yer aldığı salonun kapılarını kilitleyerek
devrimini gerçekleştirecektir. Bunun için İntegral’in başmühendisine ihtiyaç var ve bu
matematikçi başmühendisin fikirlerini ne pahasına olursa olsun değiştirmesi gerekecektir. I-
330’un D-503’e yazdığı mektuplar, telefon görüşmeleri, yapılan davetler, alınan Pembe Kuponlar
ve daha bir sürü atraksiyonlarla Kadim Konak’ta bir araya gelmelerin tek sebebi budur.
Meselâ D-503, İntegral’i inşa aşamasında Tek Devlet’in devrimin son hali olduğuna
inanmaktayken, şöyle ki;
(I-330) – Ola ki başka çare kalmadı, motorların ağzını aşağıya bir çeviririz ve sırf bununla
bile... (D-503) Atıldım:
-Bu düşünülemez bile! Saçmalık! Neye yol açacağınızı anlamıyor musunuz? Devrim bu!
-Evet, devrim! Neden saçmalıkmış?
-Saçmalık, çünkü devrim diye bir şey olamaz. Çünkü bizim -senden söz etmiyorum,
benden söz ediyorum- devrimimiz sonuncusuydu. Bundan sonra artık devrim olmaz. Bunu
herkes bilir... (I-330’da kaşların oluşturduğu alaycı dik üçgen)
- Tatlım benim: Sen matematikçisin. Hattâ daha fazlası: Sen matematik filozofusun. Bana
sayıların en sonuncusunu söylesene.
-Yani? Ben... Anlamadım ben. Ne sonuncusu?
-İşte, en son. En yüksek, en büyük olanı.
-Ama I, bu çok saçma. Bir kere sayılar sonsuz sayıdadır, nasıl olur da sayıların
sonuncusundan söz edebilirsin?
-O zaman sen, nasıl devrimlerin sonuncusundan söz edebiliyorsun? Sonuncu diye bir şey
yoktur, devrimler sonsuza kadar gider. Sonuncu, ancak çocuklar için vardır...
Bağlı olarak, Koruyucu ile ilişkileri onu devrimin sürekliliği ve en önemlisi de matematikçi
olmasına rağmen açıklayamadığı ve gerçek hayatta somut karşılığını göremediği karekök eksi
birin kendi ruhu olabileceğine kadar ki, bu sıralar yazar (Yevgeni Zamyatin, başkahramanı D-
503)ü kendisinin şu düşüncelerine yaklaştırır.
“Sonrası, evrimin yataklı vagonunda devletsiz düzene varma rüyası gören iyi insanlar.
Oysa bu iyi insanlar diyalektiği, toplumların değişmez süredurum kanununu unutuyorlar. Devlet
ömrünü dolduracak, görevlerini tamamlayacak, ama elbette ölmeye razı olmayacaktır. Derken,
yine yıldırımlar, boranlar, yangınlar... O ılımlı evrimi gümbür gümbür bir “d” (bu ‘d’ devlet mi
yoksa devrim herhalde) ilelebet taçlandıracak kanun işte budur. Bu gürleyişin henüz çok uzakta
olan, belki henüz kimsenin duymadığı soluğu, yine izleyen sayfalarda (yani BİZ’de, kitapta)...
D-503, I-330’la tanışmadan önce de devrimci, böyle olduğu için İntegral’in yapımında
başmühendislik ve sonrasında başka gezegenlerdeki ilkel toplumları “aklın esirgeyici
boyunduruğuna sokmak” için çalışmakta. 1917 Marksist Leninist Komünist devrimi ile kurulan
Bolşevik hükûmetini temsil eden Velinimet/İyiliksever’in Tek Devlet’i ile arasındaki açmazın
önceleri farkında değil, rejimin otoriterliği ve baskıcı, eleştiriye kapalı uygulamaları, meselâ
şeffaflığı abartılı da olsa cam odalar ile, çalışan işçilerin kimliksizleştirilmesini numaralar ile
makineleştirerek ifade etmesi, aile kavramının ortadan kaldırılması ve doğumundan sonra
çocukların bakımı ve yetiştirilmesini devletin üstlenmesini, O-90 ile sınırların dışı ile delmesi,
Velinimet’in 48. seçimlerinde binlerce “ret” oyunun sayılmayışını, müthiş bir ironiyle “tıpkı
görkemli, destansı bir senfoniye konser salonunda rastlantı eseri bulunan hastaların
öksürüklerine” benzeterek, devrimin sürekliliğini bu haliyle dahî milâdi 2500’lerde kurulduğunu
varsaydığı otoriter Tek Devlet’i, onun kahramanı rolünde bir distopya örneği olarak anlatmıştır.
Çok daha sonraları, 1972 yılında Necip Fazıl’ın kaleme aldığı En Kötü Patron isimli bir
piyeste, Velinimet’in 48. oybirliğiyle seçiminde binlerce ret oyunun sayılmayıp, “tıpkı görkemli,
destansı bir senfoniye, konser salonunda rastlantı eseri bulunan hastaların öksürüklerine”
benzetilmesini, Tarkistan seçimlerinde yüzde doksan beşe karşılık yüzde beş alınan kim bilir
belki de senfoni kültüründen uzak olmasından dolayı tahta sandıkla bakın nasıl anlatıyor:
(Devlet ve parti başkanı akıldanesine soruyor)
-Seçimleri kazanmak için Devletçi Parti hesabına ne yapmak lâzım?
-Bu meseleyi çözümlemek, artık yalnız marangoza kalmıştır. Oy sandıklarını yapan
marangoza.
Tarkistan seçimlerine yönelik başka bir konuşma:
-Seçimleri kim kazanacak dersiniz?
-Oylar sandığa girerken yüzde doksanbeş Milletçi Parti, sandıktan çıkarken yüzde
doksanbeş Devletçi Parti...
-Nasıl olur?
-Başka türlü devletçilik mi olur?[36]
Matematiksel düzenin hüküm sürdüğü Tek Devlet’te “orijinal olmak eşitliği ihmal etmektir.
Dolayısiyle homojen olunamayacak ve ‘Biz’leşilemeyecektir.” Tek Devlet, ideolojisini
benimsetmek ve tek tipleştirmek için özellikle gözetim tekniklerini kullanır. Bu gereklidir, aksi
durumda İyiliksever’in egemenliğinin dışında başka bir yaşam biçiminin olduğu fark edilebilecek,
dolayısiyle uyumu bozabilecek bireyselleşme ortaya çıkacaktır. Oysa makine, nasıl çalışması
isteniyorsa ona göre ayarlanır, amacı belirlenmiştir. Tek Devlet numaralarının gözetiminin, tek tip
üniforma giymelerinin, kimliksizleştirilmelerinin amacı budur.
Tek Devlet’te özgürlükte tehlikelidir. Düzeni bozan bir hastalıktır, mutluluğun önünde en
büyük engeldir. Özgürlük ve suç, aero’nun hareketiyle hızı arasındaki ilişki gibi birbirinden
ayrılmaz biçimde ilişkilidir. Nasıl ki aero’nun hızı sıfırken hareket etmiyorsa, numara’nın
özgürlüğü sıfır ise suç işleyemeyecektir. Özgürlüğün olmadığı suçun sıfır olduğu Tek Devlet’te
mutsuzluk da yoktur.
Olmayan “mektep”ler ve, ne iyi ve güzel idare edilen “maarif” gibi zahir![37]
Tek Devlet’te hemen bütün uygulamalar, hayal gücünün oluşumunu ve kendine karşı
direnişi ortadan kaldırmaya yönelik olmasına karşın arka planda sanki hayal gücü ile oluşan
“öteki” iktidarın ihtiyaç duyduğu bir gerçekliktir. “Makine”ye maruz kalmalar, kalan numaralara,
gelecekte başlarına neler gelebileceğinin ifadesidir.
Tek Devlet’in şeffaflık, cam evler, koruyucular ile her yerde olma hali ve sonuçları, sanki
günümüz insanı tarafından pek anlaşılmış gibi durmuyor. Bilakis, günümüzde bireyselliğin,
mahremiyetin yakalandığı düşünülse bile, bugün insanlar hayatlarını sosyal medya ağları,
internet, telefon, televizyon, kredi kartları aracılığiyle şeffaflaştırmaktadır. Devletlerin
“mobese”leri de cabası...
Garip olan yüz yıl önce komünist sistemin bekası için şeffaflaşma, günümüzde de
kapitalist sistemin.
18. yüzyılın sonlarında İngiltere’de uygulaması yapılan (cezaevi) “Panoptikon”[38]
,
suçluların cezalarını çekerken bir yandan da topluma karıştıkları zaman düzeni bozmadan, ona
faydalı olacak şekilde ıslahlarını gerçekleştiren bir tasarı olarak bilinir, Tek Devlet’te bu uygulama
bütün bir ülkeye yayılmıştır. Yani panoptikon sadece şehirde bir hapishaneyken, Tek Devlet’te on
milyonluk bir şehir panoptikon halindedir; koruyucular numaraları, numaralar birbirlerini, hem
gözetlenen hem de gözetleyen konumundadır. Ayrıca Tek Devlet’te sadece gözetleme değil,
sokaklarda membranlar kullanılmakta, konuşulanlar kaydedilerek muhafızlara bilgi
sağlanmaktadır. D-503’ü dinleyelim:
“Başucumdaki coşkun, kristal çan çaldı: Saat 7.00, kalkma zamanı. Sağımda solumda,
cam duvarların ötesinde sanki yine kendimi, kendi odamı, kendi giysilerimi ve kendi,
hareketlerimin binlerce tekrarını görüyorum. İnsana coşku veriyor bu: Kendini muazzam, kudretli
bir bütünün parçası olarak duyumsuyorsun. İşte kusursuz güzellik de bu. Tek bir fazladan jest,
eğilip bükülme, dönme olmaması.”
Tek Devlet’te şiir dahil hemen her şey mevcut sisteme “... böyle olmadığı halde “mış” gibi
eleştirisidir.” Necip Fazıl şiiri; “sezerek yapmak, arayarak bulmak” şeklinde açıklar, “Mutlak
hakikati arama işi” olarak da tanımlamaktadır.
Tek Devlet’te ise, “Artık şiir, bülbülün şımarıkça ötmesi demek değil, artık şiir, devlete
hizmet demek, şiir yararlılık demek. Matematik Mısralar olmasaydı aritmetiğin dört kuralı bu
kadar içten, bu kadar şefkatle sevilebilir miydi? Ya “dikenler” Klasik bir imgedir bu. Koruyucular,
gülün dikenleridir. Nazik Devlet Çiçeği’ni hoyrat dokunuşlardan korurlar.”
Tek Devlet’te “hak” gücün bir fonksiyonudur. “Buradan şöyle bir bölüşüm çıkar; bir tonun
payına haklar düşer, bir gramın payına ise görevler. Hiçlikten yüceliğe giden yol, ayrı bir gram
olduğunu unutmak ve kendini bir tonun milyonlarca parçasından biri gibi hissetmektir.”
“Biz”de Tek Devlet’in şeffaflık, dinleme, takip, koruyucu, operasyon, İyiliksever’in
makinesinde atomlarına ayrılma vb ne kadar denetim vasıtası olursa olsun, insanın hayaline,
düşüncesine kısaca ruhuna, dahası nefsine dokunulamayacağı, hükmedilemeyeceği, dolayısiyle
devrimin sonlu bir olgu değil sonsuzluğu, sürekliliği her fırsatta vurgulanmaktadır. D-503 bu
durumu iki kadın (U, Cam apartmanın -evde- lobisinde, resepsiyon görevlisi) ) ve I-330 arasında
geçen bir tartışmayla şu şekilde anlatıyor:
-Dinleyin, -dedi I bana- bu kadın anlaşılan sizi benden korumayı görev bellemiş, küçük bir
çocukmuşsunuz gibi. Sizin izninizle mi oluyor bu?
-Tüm bunların nedeni, pembe kuponuma kaydolmak istemesi, ama ben... Neyse ki
kaydolmayı başaramayacak, senin avucundayım artık, ne zaman istersen...
-Ne? Ne zaman mı? (I-330, dünkü İntegral’deki başkaldırı, isyan zamanında D-503’ün
böyle davranmadığını îmâ ediyor)
-Anla lütfen, o ben önceki bendim, şimdi ise...
-Kim bilir nesin... İnsan roman gibidir, son sayfasına kadar nasıl biteceğini bilemezsin.
Yoksa okumanın anlamı olmazdı...
Aslında “Biz”in Tek Devlet halinde Lenin’in durağan, yasakçı, kapalı ihtilal hükûmetine
(distopik) eleştirilerini en kapsayıcı I-330’un bu müthiş cümlesi ile bitirmek yerinde olacak
sanırım.
“İnsan roman gibidir, son sayfasına kadar nasıl biteceğini bilemezsin. Yoksa okumanın
anlamı olmazdı...“
Ama bu şekilde bir son, distopyanın masal anlatır gibi başlayan hikayesine pek uygun
olmayacaktı. Olacak ya; İntegral‘in başka gezegenlere gitmek üzere havalanmasından önce
Cam apartmanın görevlisi “U”, D-503’ün notlarının son iki sayfasını ki bunlar, İntegral’in işgâliyle
ilgilidir, onları okur ve tabii edindiği bu istihbari bilgiyi görevi gereği koruyuculara iletir. İşgâl planı
gerçekleşmeyince, D-503’ü dinleyelim;
“Yanımda bembeyaz bir gülümseme, çılgın, lâcivert kıvılcımlar. Dişlerinin arasından
kulağıma fısıldayış;
-Bu sizin eseriniz mi? Şimdi “görevinizi yapmış” mı oldunuz? Pekâlâ...
Eli elimden ayrıldı; Valkiriya’nın öfkeyle kanatlanmış miğferi benden uzaklaştı gitti.
Bense bir başıma kaskatı kesilmiştim, susuyordum, herkes gibi subay salonuna
yürümeye başladım...
“Ama hayır ben değilim, ben değilim! Kimseye bir şey söylemedim, bir tek şu beyaz, dilsiz
sayfalar...” Kulağıma bir konuşma çalındı (I’ydı bu);
-”Soyluluk” mu? Ama çok sevgili profesör, bu sözcüğün basit bir filolojik incelemesi bile
gösterir ki, bu bir ön yargıdır, eski, feodal dönemlerin kalıntısıdır. Oysa biz...
D-503 için yapılacak tek şey, “U”dan hesap sormak ve onu ortadan kaldırmak. Edindiği
ağır bir piston kolunu rulo yaptığı notlarının arasına gizleyerek bir şekilde “U”yu yakalar, onu
öldürürken komşu odalardan kimse görmesin diye perdeleri indirir, D-503;
- Eminim, piston kolunu kafasına indirirdim, eğer son anda şöyle bağırdığını
duymasaydım:
-Lütfen... Lütfen... Tamam... Ben... Hemen şimdi.
Zangır zangır titreyen elleriyle ünifini çekip yırttı, löp löp, sarı, sarkmış bedeni yatağa sırt
üstü uzandı... O anda fark ettim, sanmıştı ki, perdeleri indirmemin nedeni, yani istediğim... Bu
arada “dışsal bir etmen” Telefon çaldı.
-D-503 mü? Aha... Velinimet konuşuyor. Hemen bana geliniz!.. Gittim...Tek gördüğüm
O’nun devasa, dökme demirden elleriydi ve dizlerinin üstünde duruyorlardı.
-Demek siz de öyle mi? İntegral’in mühendisi siz misiniz? Siz ki yüce fatih olmaya
namzettiniz. Siz ki adınızla Tek Devlet’in tarihinde yepyeni, parlak bir sayfa açacaktınız..
-Haydi, neden susuyorsunuz, öyle değil mi, cellat mı diyeceksiniz?
-Öyle -diye yanıtladım boynumu eğerek. (Bundan sonra D-503 düşüncelerinde başlara
dönecek, oditoryumda masalara bağlanarak Yüce Operasyon’a razı olacaktır.)
-Ne olmuş? O sözcükten korktuğumu mu sanıyorsunuz?
Velinimet, konuşmasını kâfirlerin Cehennem ateşinde yanmasına getirerek, “..o müşfik
Tanrı da tam bir cellat değil midir? Hem çarmıhlarda Hıristiyanlarca yakılanlar, yakılmış
Hıristiyanlardan daha az mıdır? ... İnsanın sökülemez aklıselim beratı, kanla yazılmıştır.” Birden:
- Yaşınız kaç?
- Otuz iki.
- Dinleyiniz: Acaba bir kez bile aklınıza gelmedi mi, onların -henüz isimlerini bilmiyoruz
ama eminim sizden öğreneceğiz- onların tek istediğinin İntegral’in mühendisi olduğunuz, sırf
sizi kullanmak için...
- Hayır! Olamaz ! -diye bağırdım ve koşarak çıktım I-330’u aradım, bulamadım...
Güvenlik Bürosu’nda, I-330’la birlikte hareket eden koruyuculardan birisi; D-503 anlatıyor:
“Birden yıldırım hıziyle beynimde çaktı; her şey en mahrem yerlerine kadar karşımdaydı. O, o da
onlardandı... Ve D-503 kurtuluşunu, Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’i kurban etmek üzere bıçağı
kaldırınca, gökten koç inmesine benzetir. (Kitabın yazarı Yevgeni Zamyatin, kurban için (Hz.)
İshak diyor, kendisi Yahudi olmalı.)
Ve kâinatın sonlu olduğunu bulan komşusu da dahil, bunlarla birlikte olan tüm numaraları,
yani isyancıları en yakın oditoryumda masalara bağlayarak Yüce Operasyondan geçirirler. Ertesi
gün D-503 Velinimet’in huzuruna çıkar ve ona mutluluğun düşmanları hakkında bildiği her şeyi
anlatır. Bunun daha önce neden zor geldiğini de;
-O sıralar hastaydım, ruhum vardı, diye açıklar.
Sonra Velinimet’le birlikte Gaz Odasında I-330 Velinimet’in Makinası’na çıkma baskısına
rağmen hiç konuşmadan, bayılıncaya kadar tebessümle D-503’e bakar, diğerleri ise daha ilk
seferde konuşurlar, ne yazık ki, bu onların ertesi günü Makina’ya çıkan basamakları
boylamalarını engelleyemeyecektir.
Evet, devlet ömrünü tamamlasa da ölmeye razı olmuyor, ama boranların, yıldırımların,
yangınların soluğu henüz kimsenin duyamadığı çok uzaklarda... Yine de toplumların süredurum
kanununu unutmamak lâzım.. Burada Yevgeni Zamyatin’in sabrı ortaya çıkıyor, boranların,
yıldırımların, yangınların soluğunu (devrim) çok uzaklarda diyerek benim bu masalımı “yemişler,
içmişler muratlarına göçmüşler...” dememe fırsat vermiyor Masal buya; “Biz”deki asıl kahramanı
I-330’a kıyıyor, işbirlikçi D-503’ü de Velinimet’in masasına oturtuyor...
Kayseri, Ekim 2025
Mehmet KASAP
[1] AKYÜZ, Yakup, Dr. Öğr. Üyesi, Medeniyet Tasavvuru Ve Karatay Medresesi
[2] KARACA, Mustafa Dr. Öğr. Üyesi Medeniyet tasavvuru ve tarihî seyri İslam Medeniyeti Tasavvurunun Kaynağı
[3] ERDEM, Hüsamettin, Prof. Dr. Medeniyet Tasavvurunun Anlamı Medeniyet Tasavvuru ve Karatay Medresesi
EDİTÖR Dr. Öğr. Üyesi Ömer Faruk Erdem Murat Ayvacı
[4] BİRKAN, Onur, Bursa Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı
Uluslararası İlişkiler Bilim Dalı, İslam’ın Devletler Arası Güç Ve Güvenlik, İlişkilerine Bakışı: Bir Realizm
Eleştirisi, Doktora Tezi
[5] Özer, Mustafa, Siyasi Bir Tavır Olarak Büyük Doğu, KEK Vakfı yayınları , 2013 s.15
[6] a.g.e. s.109
[7] Armağan, Abdüllatif, Akademik Bakış Cilt 5 Sayı 9 Kış 2011
[8] Akbay, Can, Gedik Universitesi, Türkiye’de Kamu Yönetimi s.234-235
[9] Özer, Mustafa, Siyasi Bir Tavır Olarak Büyük Doğu, KEK Vakfı yayınları , 2013 s.129
[10] Özdenören, Rasim, İdeolocya Örgüsü’nün düşünsel karakteristiği, Yeni Şafak 25.05 2006
[11] Kaya, Ahmet Fahri, Ebu Sufyan "Teblig Dininden Fetih Dinine Dönüşümde Bir Stratejist" ı. Baskı: Eylül 2018,
Hemen Kitap - 75
[12] Arvasi, Esseyyid Abdülhakim, Rabıta-i Şerife, Büyük Doğu Yayınları 56, 15. Basım 2012, s.126 Rasim
Özdenören’in bütün bunları bildiğini sanıyoruz, belki onu da “İslâm aslında apiriori bir devlet düzeni
öngörmemesine rağmen..” şeklinde İdeolocya Örgüsü’ne eleştiriye “sevk eden sebepler vardır.”
[13] Arkeoloji, sözlükte, Eski çağlar, geçmiş olaylar bilgisi olarak açıklamasına bakılınca, İslâm’ın bu topraklarda
üstünün bir dönem örtüldüğü ve sonradan yeniden yaşandığı gibi bir düşünceye kapılanabiliniyor, oysa İmam-ı
Âzam Ebu Hanife Hazretlerinin Dâr-ül İslâm tanımına göre bu ifade biraz kekremsi kalıyor sanki!. Öte yandan
türünde ütopya halinde bir ilk olması, aynı zamanda ‘İslâm’ın bu coğrafyadaki arkeolojik ifadesidir,’ görüşü;
mevcut idare şekline muhalefeti ile İdeolocya Örgüsü’nün yayım zaman ve zemini göz önüne alındığında
müspet mânada farklı bir niteleme sayılabilir. (m.k.)
[14] 28 Eylül 1939 günlü yazı “Kendi hesabıma diyorum ki, Avrupalı olmamanın şerefi bana yeter!” cümlesiyle bitiyor.
(m.k)
[15] Düzenli, Yahya, vefatının 24. yılı münasebetiyle Yahya Düzenli ile sıradışı bir Necip Fazıl sohbeti. Sorular Uğur
Polat
[16] Kısakürek, Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu yayınları, Bütün Eserleri 36, 1986 s.10
[17] Özer, Mustafa, Siyasi Bir Tavır Olarak Büyük Doğu, KEK Vakfı yayınları , 2013 s.21
[18] Kısakürek, Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu yayınları, Bütün Eserleri 36, 1986 s.13
[19] a.g.e. s.15
[20] Özer, Mustafa, Siyasi Bir Tavır Olarak Büyük Doğu, KEK Vakfı yayınları , 2013 s.23
[21] a.g.e. s.21-64
[22] a.g.e. s.99
[23] Özer, Mustafa, Siyasi Bir Tavır Olarak Büyük Doğu, KEK Vakfı yayınları , 2013 s. 25
[24] a.g.e. s.26
[25] Kısakürek, Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu yayınları, Bütün Eserleri 36, 1986 s.118-119
[26] a.g.e. s.125
[27] a.g.e. s.157-158
[28] Özer, Mustafa, Siyasi Bir Tavır Olarak Büyük Doğu, KEK Vakfı yayınları , 2013 s. 85
[29] Kısakürek, Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu yayınları, Bütün Eserleri 36, 1986 s.170-182-189
[30] Kral Süleyman’ın ölümünün ardından krallık kuzeyde İsrâil, güneyde Yahuda krallıkları olmak üzere ikiye
bölünmüştür (m.ö. 931). Güneydeki Yahuda ve Bünyamin kabileleri Kral Süleyman’ın oğlu ve halefi
Rehoboam’a bağlılıklarını devam ettirirken reform taleplerine karşılık bulamayan kuzeydeki kabileler Efraim
kabilesinden Yeroboam’ı kral seçerek bağımsızlıklarını ilân etmişlerdir (I. Krallar, 12). İsrâil kabilelerinin bu
tutumu yahudi geleneğinde Tanrı’nın, krallığı Dâvûd soyuna tahsis etmesine karşı baş kaldırı şeklinde
yorumlanmıştır. Nitekim Ahd-i Atîk’teki anlatıma göre bölünmüş krallık döneminde gerek Yeroboam gerek
sonraki İsrâil kralları, dönemin peygamberlerinin bütün uyarılarına rağmen Tevrat öğretisinden sapmış ve
politeist uygulamalara yönelmiştir (I. Krallar, 18-19). İsrâil Krallığı ilâhî ceza olarak Asurlular tarafından işgal
edilip yıkılmış ve İsrâil kabileleri sürgüne gönderilmiştir (m.ö. 722-721). Bu sürgünle birlikte yahudi geleneğinde
“kayıp on kabile” efsanesine dönüşecek şekilde, güneydeki Yahuda ve Bünyamin kabileleriyle Levililer dışında
kalan İsrâil kabilelerinin varlıklarının sona erdiği kabul edilmiştir. Sâmirîler diye bilinen ve yahudi toplumuna
dahil edilmeyen grubun kökenleri de bu döneme dayandırılmaktadır. (M. Kasap, Ayrık Otu, Kayseri Kültür ve
Eğitim Vakfı, Yayın No:41, Netform Matbaacılık A. Ş. Haziran 2024)
[31] Özer, Mustafa, Siyasi Bir Tavır Olarak Büyük Doğu, KEK Vakfı yayınları , 2013 s.55-57
[32] Kısakürek, Necip Fazıl, Çepçevre Sosyalizm, Komünizm ve İnsanlık, Büyük Doğu yayınları, Bütün Eserleri 20,
1985 s. 97-98
[33] Tarkan, Tufan, Yevgeni Zamyatin / Her çağın vebalısı ttufan@gazeteduvar.com.tr
[34] Kısakürek, Necip Fazıl ( Esseyyid Abdülhakim Arvasi Efendiden sadeleştiren) Rabıta-i Şerife, Büyük Doğu
yayınları, Bütün Eserleri 56, 15. Basım, 2012, s. 127
[35] Hep anlatılır; Stratejik Yönetim dersinde hoca tek soruluk bir sınav yapmaya karar verir. Tam da dersin adının
hakkını vererek tahtaya 'risk nedir?' yazar. Öğrencilerden bir tanesi boş, tertemiz sınav kağıdına sadece 'risk
budur' yazar. Tahmin edileceği gibi sınavdan bir tek bu öğrenci en yüksek puanla geçer not alır.
[36] Kısakürek, Necip Fazıl, En Kötü Patron, Büyük Doğu Yayınları, Bütün Eserleri 109, s. 26-29
[37] Belleten https://belleten.gov.tr › Maarif Nazırı Haşim Paşa ile İlgili Orijinal Bir Belge
[38] Bentham, Jeremy, İngiliz ahlak filozofu, yasa reformcusu olan ve utulitarizmin (Utilitarist, hangi seçeneğin herkes
için en çok mutluluk getireceğine bakar ve ona göre bir karar verir. Pragmatist ise en uygun ve işe yarar
seçeneği tercih eder.) kurucusu. Yaşadığı dönemin İngiltere’sinde hukuk ve ceza teorisinin yetersizliklerinin
farkındadır. Ketnleşmenin yaratmış olduğu istihdam, yoksulluk ve bağlantılı olarak suçun mahiyeti-ceza ilişkisi,
hapishane koşullerı çözüm bekleyen sorunlardı. Konunun teori kısmını kendince açıkladıktan sonra bir gözetim
evi/hapishane (Panoptikon) tasarısı geliştirmiştir. Bu proje Bentham ile bilinmesine rağmen aslında kardeşi
samuel’in projesidir. Samuel’in hedefi; merkezi denetim ilkesine dayanarak bu sayede çok sayıda işçinin
denetim altında tutulmasını sağlamaktır. Bentham kardeşinin amacını çok yönlü hale getirerek, tasarıyı
farklılaştırır. Ve Panoptikon doğar. Proje gözetim altında tutulacak her türlü insanın bulunduğu her türlü kuruma
ve özellikle bakımevi, okul, rehabilitasyon merkezi, hastane, fabrika, ıslahevi gibi nezaret altında tutma, hapis,
tecrit, çalıştırma ve eğitim amaçlarına hizmet edebilen Panoptikon’a dönüşür. (Emine Cengiz, Manisa Celal
Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Zamyatin’in Biz (My) Adlı Eseri Üzer,ne Bir İnceleme)
Mehmet Kasap
|
|
|
Mustafa Kanlıoğlu
|
|
|
Mustafa Kanlıoğlu
|
|
|
Mustafa Özer (özer Koç)
|
|
|
Ahmed ceemal El Hamevi
|
|
|
Prf.Dr.Serdar demirel
|
|
|
N.Mehmet Solmaz
|
|
|
Mustafa Özer (özer Koç)
|
|
|
Mustafa Miyasoğlu
|
|
|
Mustafa Ekinci
|
|
|
Galip Boztoprak
|
|
|
Şeyma Kısakürek Sönmezocak
|
|
|
Mustafa Kanlıoğlu
|
|
|
Mustafa cabat
|
|
|
Ebubekir Sifil
|
|
|
Ali Biraderoğlu
|
|
|
İbrahim Ulueren
|
|
|
Mustafa Özer (özer Koç)
|
|
|
Ali Biraderoğlu
|
|
|
Mustafa cabat
|
|
|