Duyurular

«Velîler Ordusu» kitabında hayatı anlatılan 333 Velînin içine, «Bir» sayısını Allah Resulüne verdikten sonra mukaddes emaneti O’ndan alıp günümüze kadar getiren, O’nunla beraber 33 büyük velî, esere bilhassa alınmamıştı. ... 


Başbuğ Velilerden 33

 

Ezelle ebed arası Allah'a doğru giden evliya kervanları arasında en şanlısına ait 33 kolbaşılı "Altun Halka - Silsile-i Zeheb" çerçevesidir ki, keyfiyet ölçüsüyle temel sayısını, bütün kainat gibi O'ndan alır.


Kayseri Hava Durumu
Anket
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 17,9362   17,9685
EURO 18,3515   18,3845
       
Özlü Sözler
Kıskanç Kimse Rahat Edemez
Sponsorlarımız
Bizim oturma -1

BİZİM OTURMA-I/ MEHMET KASAP

MUSTAFA ÖZKÜÇÜK DURMUŞ AKÇAKAYA
MUSTAFA TEKELİOĞLU İBRAHİM GENGEÇ
NUH ALİ TOPRAK SALİM YILMAZ
HAYRETTİN ÇELİK MUSTAFA TEKELLİ
BEKİR YILDIZ MUSTAFA CABAT

CAFER BEYDİLLİ MUSTAFA HASPAYLAN

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Yayın No:27
1. Basım : Şubat 2017
Baskı Yeri :
İrtibat Tel : 0 352 222 54 17
Web : www.kekvakfi.gen.tr

İÇİNDEKİLER
NASIL BAŞLADIK? 7

ANLATABİLMEK! 8
BÜYÜK OTURMA 9
VE NİHAYET 11
KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ? 13
BİRAZ SABIR 14
HOCANIN DEDİĞİ YER 17
CENNET Mİ? 18
“... ÖYLE Kİ KÂFİR İKEN YAHUDİ OLDU” 20
VİRA BİSMİLLAH 23
MESELELER VEYA ANAYASA 26
MÜSAADENİZLE 31
“DURUMU BİLİYORSUN AĞABEY!...” 33
AHRETTE İMAN 34
CUMA YEMEĞİ 37
EVLÂTLARIMIZ 40
DÜNYA 42
VE SİYASET 44
PERDE AÇILIYOR 46
HAYDİ HAYIRLISI 49
BELEDİYE 51
ELİ KANLI BATI 54
BİR ÖNERGELİK HÜKÜMET 58
GEÇEN YILLAR 60
FARKIMIZ 62
KAYSERİ EĞİTİM VE KÜLTÜR VAKFI 63
BİRLİK VAKFI 66
SİYASETE DEVAM 66

28 ŞUBAT 1997 68
OUT-IN 71
KIRMIZI ÇİZGİ 74
SUYUN BU YANI 76
FARKINDALIK 78
MİLÂTTAN ÖNCE 78
HAYDİ ABBAS 81
YENİ NESİL 83
SİNİR HARBİ 84
AH ÖLÜM 85
RÖLÂNTİ 86
MARİNA 87
BORU DEĞİLMİŞ 88
DİYALOGCU 89
TRAPEZCİ 90
NUŞİREVAN 91
ALDANMAK 95
NE DİYEYİM? 96
MUZDARİB 99
KARIŞIK İZ'LER 101
MADEN 104
KEFEN'İN GÜCÜ 105
DAHA NELER? 109
MAVİ BONCUK 112
ARMUTCU 116
BAŞYÜCELİK DEVLETİ 117
KÛTÜ'L AMMÂRE ZAFERİ NEDEN UNUTTURULDU?120

SUYUN İKİ YANI 135
HALLAÇ PAMUĞU GİBİ ATMAK 135
M.ALİ'NİN ÖLÜMÜ 137
DURMUŞ ABİ 139
DARBE 146
DARBE; KAHRAMANLAR 149
DARBE; “KAFASI KARIŞIKLAR” 151
DARBE “HAYVAN ÇİFTLİĞİ” 155
“SENİN BİR SORTİ YAPMADIĞIN KALMIŞ!” 157
ÇAY MOLASI... 159
GÖRGÜSÜZLÜK-KABALIK 162
“AT İZİ İT İZİNE KARIŞMIŞ” 164
“SAİT BEY!...” 165
“YURTTA SULH CİHANDA SULH” veya “FIRAT KALKANI” 167
CEMİL BABA 172
DONALD JOHN TRUMP veya ABD BAŞKANI! 175
DİYANET İŞLERİ BAŞKANI KAYSERİ'DE 181
“AMAAN BABAANNE SEN DE BİLİP BİLMEDEN KONUŞUYORSUN!...” 184
YİNE ANAYASA 189
YAŞ GÜNÜ 192
ALLAH SİZİ,ŞÖHRET BELÂSINDAN, ŞEYTAN İĞVASINDAN VE DÜŞMAN ŞERRİNDEN KORUSUN! 213

NASIL BAŞLADIK?
Hoş geldiniz,
Bir oturma akşamı Bekir abi, şöyle söylemişti Hoca'ya; (Hoca, Mustafa Cabat)
-Mustafa, Mehmet'le (beni işaret ediyor) eliniz kalem tutuyor, yazın şu oturmayı bakalım!...
Hoca'nın; abi sen de, nesini yazacağız, oturuyoruz işte kabilinden sessiz kalışını görünce ben de; abi
çalınıyorum çalınıyorum elime ne siyasi, ne içtimai, ne dini ve ne de iktisadi hiç iyi bir şey gelmiyor,
demiştim.
Demiştim demesine ancak Kayseri ve Kayserili ile ilgili uzun bir araştırmaya dayandığını
sandığım bir yazı okuyunca Kayseri'de oturmanın çok suni, mekanik adeta eh biraz da şişirilmiş
olabilir, resmi bir toplantı gibi algılandığı hissi doğdu ve böyle bir yanlış anlaşılmanın önüne
geçilemese dahi en azından ve Bizim Oturma'nın böyle olmadığının, burada anlatılanlara hemen hiç
benzemediğinin ve bu anlatılanların tamamına yakınının bizim arkadaşlarca kabul edilmediğinin,
dahası en üst düzeyde makam mevkii sahibi olmuş kimi abilerimiz tarafından biraz da övünç vesilesi
ile söylenmiş olsa bile, sanıyorum bunların siyaseten söylenmiş sözler olabileceği, değilse, bu yazıda
geçen kalvinist vb söylemlerin îmanen sakat yönleri olduğu düşüncemizin bilinmesi açısından ve
tamamen benim gözümle bahtımıza ne çıkar bir bakalım dedim...
“Dava, 7000 sene sonra doğacak bir günün suratına, tabanının izini basabilmekte...”
ANLATABİLMEK!

Bizim Oturma, her ne kadar 70'li yılların sonlarına doğru diyelim kurumsallaşmaya başlamışsa
da, başından itibaren 70'li on yılın tamamına genel olarak şöyle bir bakmayınca zor anlaşılır. Denebilir
ki 70'li yıllar, Türkiye'de kendini 68 kuşağı olarak adlandıran özgürlüğü, bağımsızlığı ön planda tutan
ideolojik olarak Marksist-Leninist, bir kısmı belki Mao'cu bir neslin devlet tarafından disipline edilmesi
bahanesiyle asılarak, sürülerek, sokakta öldürülerek yok edilmesi on yılıdır. Bu on yılda lise-
üniversite dönemini yaşayan Bizim Oturma mensubu arkadaşlar, biraz Abi'si olmayan nesilden sayılır.
Tabii Milli Türk Talebe Birliği ile doğrudan ilişki içerisinde olmak önemli ve bunu ayırmak gerekir.
Üniversitelerde başlayan huzursuzluk sonuç olarak 12 Mart'ı doğurdu. 12 Mart 1971'de Silahlı
Kuvvetlerin bir muhtırayla Cumhurbaşkanı tarafından hükümeti istifaya zorlama sebebi, 9 Mart'ta
Silahlı Kuvvetler içinde emir komuta içinde olmayan başka bir grubun ihtilâl yapacak olması. Veya 12
Mart 1971 muhtırası, 9 Mart'ı geri bıraktıran bir takım deşifre olmuş meşhur istihbaratçı ajanlar,
haber getir-götürcüler sayesinde zorunlu olmuş denebilir!...
Hülâsa, siyasi partilerin etkisizleştirildiği, bir takım geçici hükümetler, teknokrat hükümetleri,
azınlık hükümetleri ve MC hükümetleri ile geçti Türkiye'de 70'li yıllar. Üstelik bir de savaş desen savaş
değil, adına “Barış Harekâtı” denilen Kıbrıs hadisesi sığdırıldı bu on yıla!...
BÜYÜK OTURMA
Bizim Oturma'nın bu günkü haliyle başlangıcına dair kesin bir tarih koymak zor. 70'li yılların
ikinci yarısında gerek üniversiteden gerek askerlikten dönüşler ve tabii sonuç evlilikler başlamıştır
sanıyorum, yani şimdi biliyoruz, evet öyle olmuş... 1977 Bir Mayıs'ında İstanbul'daydım, arada gelip
gitmeler oldu fakat yıl sonunda nişan için döndüğümde gördüğüm, günümüz oturmasından rahmetli
dişçi Mustafa abi, Bekir abi, bizim Hoca, Tekelli var mıydı hatırlamıyorum ama Mustafa Tekelioğlu'nun
da içinde yer aldığı başka oturmalar vardı tabii, daha radikal ve daha ideolojik, rahmetli Seyfi Ali
Herdem, yine rahmetli Mustafa Dinçel, Mustafa Ekinci Hoca, Mustafa Gül Hoca, Faruk Güvenç Bey,
Ahmet abi var mıydı hatırlamıyorum ama oğlu Kerim'i hatırlıyorum Kerim Saraçoğlu, Mehmet
Sarıçiçek, Mehmet ve Burhan Büyükbaş kardeşler, Macit Gül, bir aralık ve hala her dönemin gazetecisi
olmayı başaran adı neydi o geldi gitti, Ahmet Taşçı, Ahmet Erkan, rahmetli Ali Taşçı, Ahmet
Büyükakkaşlar, Faruk Canbulut Bey, Ahmet Tekelioğlu, kayınbiraderi Ali Çadırcı Bey, İbrahim Ulueren,
Ömer Ulueren gibi mesela en az 20-25 kişilik bir grupla oturulan meşhur Pazartesi oturması vardı,
bekar ve yalnızca çay ve yanında sigara... O dönem öyleydi, odalar küçüktü yaşı daha genç olan
misafir yere otururdu, evlerin bir kısmı sobalı, kira ve bu işe kadın karıştırılmazdı, bizde “Tek Yol
İslâm”, güneyimiz Filistin'de mülteci Filistinliler, Lübnan Beyrut'ta solcu Müslümanlar, sağcı milisler,
Hıristiyan falanjistler, Libya'da Callud, İran'da Şah, Irak'ta Saddam, Suriye'de Baascı baba Hafız Esad,
Mısır'da Enver Sedat ve uzunca bir süre yer altında da olsa belalısı Ihvan-ı Müslim (Müslüman
Kardeşler) ve İsrail'de de kasap Ariel Şaron dönemiydi...
VE NİHAYET
Oturmayı sağlam bir yere oturtmak için söylüyorum, aynı yıl (1977) seçim de oldu Haziran'da,
milletvekili seçimi ile beraberinde senatonun bilmem ne grubu seçimi... Nazmi Toker Ortaokulunun
önünde MSP adayı Recai Kutan Bey'i dinlediğimi hatırlıyorum... Neyse böyle işte, bir de sevgili Ziya
ağabeyi uğurladık 1978 baharında, Allah'ın izniyle Cennet'e, cenaze günü namazdan önce belediye
bloklarındaki evlerinin önünde bir Rifat ağabeyi (Besceli) hatırlıyorum (Rifat abi de bizi boşladı gitti,
2015 Ağustos'unda) bir de Ziya (Olgunharputlu) ağabeyin babası Nasuh Amca'yı, ağzı sürekli açık,

hıçkırıklarla ağlarken gördüğümde ne çok söyleyeceğim şey vardı, öyle, bir şey demedim, diyemedim
tabii, çektim gittim cenazeden sonra, gidiş o gidiş...
1978 yılında evlenmeden önce bir defa bu Pazartesi oturmasını Paris'e (Cırlavuk)
götürdüğümü hatırlıyorum.
Bir de Cumhuriyet İşhanı var; Nuh Ali abi Mustafa Memiş'le birlikte Kemalettin Bey'in (Işık)
Talas'ta Doktorlar Kooperatifi Projelerini hazırlıyor, biz Durmuş abi ve Bekir abi ile birlikte Zülfü Bey'in
Develi Saray Halı Çalışanları Kooperatifi Projelerini hazırlıyoruz, Tevfik Rıza Çavuş diyelim Didim'de
meşhur üçlü Deniz-Kum-Güneş reklamıyla Nuh Ali abiyi kızdırıyor, (Şimdi sırası değil ancak şu kadarını
söylemek zorundayım, belki Nuh Ali abi dahî bilmiyordur; bir rivayete göre iş bu Didim arazisine bir
şekilde bulaşanların akıbeti eceliyle olmuyormuş!... Nasıl olsun ki, sekizbuçuk dönüm arazi elin gavuru
Almanlara bir rivayet seksenbeş dönüm bir rivayet sekizyüzelli dönüm olarak bir takım tapu sicil
oyunlarıyla satılırsa, Hocanın varisleri birbirine düşer, kimi yarım akıl kalır, kiminin beyni sulanır, kimi
de zarar üstüne zarar eder bir türlü iflâh olmaz, işin Kayseri ayağı da akaryakıt istasyonu açtığı gün vık
diye kalpten gider... Peki bu kimin adaleti?) Hayrettin Bey o dönemler Şaban abiden fırsat buldukça
Milli İl Başkanı, Salim abi önce Bayındırlıkta Kamil Özcan Bey'in, sonrasında üniversitede çalıştı mı
bilemiyorum da Arabistan illerinde (Salim abi Suudiye daha sonra gitmiş olmalı) Suudilerin ağzını açık
bırakıyor, Sivaslı Halit Topçu Bey tüm kibarlığıyla Bayındırlıkta vesaire. Tam bir toplanma mı yoksa
ciddi bir belirsizlik mi ne bileyim böyle bir dönem işte...
Öte yandan Kayseri'de Milli Selamet Partisi var, Akıncılar var, Milli Türk Talebe Birliği Şubesi
var, Söğüt Kitabevi var, Tek-Bir var, vakıflar var mıydı, biraz daha sonra sanki...
Ve karşılıklı bayram ziyaretlerinde hanım kızların da birbirleriyle tanışmaları sonucu Pazartesi
oturmasının yanında yavaş yavaş haftada bir akşam olmak üzere bu Bizim Oturma başlamış oldu.
1978 yılı sonlarında Durmuş abi ile başladık, sonra Nuh Ali abi katıldı, evet tam böyle oldu...
KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ?
Çocuk; ya hiç yok veya daha ilk çocuklarımız, evde büyükannelerine bırakılamıyorsa,
kucaktalar...
Dönem dönem katılıp, ayrılanlar oldu. Kimi diyelim manevi ağırlığına dayanamadı oturmanın,
kimi öyle işte, baktı ucu bucağı yok veya belli değil, bırakıp gittiler...
Nurettin Kaldırımcı Bey, bir aralar Şükrü abi (Karatepe) gelip gitti, Niyazi Özcan Bey (mebus),
Selahaddin Polat Hoca hatırladıklarım... İbrahim abi (Gengeç) hala kararsız nadiren gelip ortalığa şöyle
bir bakıyor, herkesin üç kuruş parasını birbirine arkasını dönerek saydığını görünce o da bunlardan bir
şey olmaz, bunlar dernekçi! (Bu tabir İbrahim abinin değil, bir tikky, sonradan görmeye ait, her şey de
söylenmiyor...) deyip gelmekten vazgeçiyor...
Dişçi Mustafa abi vefat etti, Kemalettin Işık Bey, projelerimi gerçekleştirme fırsatı vermediniz
diyerek, memleketin Bizim Oturmadan tanzim edildiği zannıyla, bari bakanlık olsaydı ederimizi
öğrenmiş olurduk, bizi umutsuz vak'a olarak görmüş olmalı ki, bilmem ne il müdürlüğüne değişti, bir
hışımla ayrıldı ve tek başına mutluluğa yelken açtı.

Bugün; (eldeki son sıralanan listeye göre) Bekir Yıldız, Hayrettin Çelik, Mustafa Tekelli, Salim
Yılmaz, Mustafa Haspaylan, Mustafa Tekelioğlu, Durmuş Akçakaya, Nuh Ali Toprak, bizim hoca
Mustafa Cabat, Cafer Beydilli ve ben Mehmet Kasap iki haftada bir maaile oturmaya devam ediyoruz.
Haspaylan Başkan ve Cafer Bey biraz sonraları 90'ların ortalarında Bekir abinin belediye başkanlığı ile
birlikte oturmaya katılanlardan...
Oturmanın ilk ve son Başkanı Nuh Ali abi...
BİRAZ SABIR
Mustafa Özküçük'ten söz edeceğim; bizim söylememizle değil tabii, rahmetli Mustafa abi,
Bizim Oturmaya ilişkin bu tarihçe-hatıra her ne ise bu yazının çok çok üstünde, bir defa hemen bütün
oturmalarda var. Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı'nca yayımlanan Gönüldaşlarımıza Mersiye'de de
yazmaya çalıştım o hep gelip oturmuştur, büyüklüğü, güvenilirliği de buradan geliyor, bir defasında
bile geçip oturmamıştır.
Mustafa Özküçük deyince Hekimler Birliği Vakfı'nı anmadan olmaz. O dönem günümüzde
olduğu gibi üniversiteler ülke genelinde yaygın değildi. O açıdan Hekimler Birliği Vakfı sadece
üniversite ve tıp fakültesi kurulan şehirlerde şube halinde örgütlenmişti. Kayseri'de de, 80'li yılların
ortalarında Dr. Nihat Bengisu'nun kurucu Şube Başkanlığında o zamanlar Millet Caddesinde Kızılay
binasının son katında başlayan, oradan Amele Pazarında bir binaya geçen ve Camii Kebir yakınında bir
binanın son 3. 4. katında sürdürülen Hekimler Birliği Kayseri Şubesi hizmetleri ki, tıp öğrencilerine
burs ve yurt olarak başlamış ve 28 Şubat 1997 kararlarının uygulamaya konması ve bir aralar Ecevit'in
Başbakan olarak ancak mobilize hareket edebildiği DSP, MHP, ANAP koalisyon hükümetinin işi gücü
bırakıp 28 Şubat kararlarının sıkı takibiyle kapatıldığı 1999 yılına kadar sürdürülmüştür. Vakfın son
öğrencileri Talas'ta ayarlanan iki daireye yerleştirilmişti. Mustafa abi, bütün bu süre zarfında bu
Vakfın içindedir. 1990 yılından kapanışa kadar da Yönetim Kurulu Başkanlığını yapmıştır. (Hekimler
Birliği Vakfı'na ait yazılı bir belge bulamadım, yok. Bilgilerimi Vakfın Ankara Genel Merkezinden Genel
Sekreter Müberra Saraçoğlu (Ahmet Saraçoğlu'nun kızı) Vakıf öğrencilerinden Dr. Ahmet Özyalçın ile
Vakfın son İdari Müdürü Şükrü Ersoy Bey'e sözlü olarak teyit ettirdiğim gibi, bilmediğim bir çok bilgi
de bana kendileri tarafından verilmiştir.)
Demem o ki Mustafa abi, bu Vakfın Yönetim Kurulu Başkanlığında safa sürmedi, bir bağ
maydanoza varıncaya kadar Vakıfta pişirilecek/pişirilen her öğün yemeğin kaygısını yaşadı, duydu.
Daha bir gün de ne oturmada, ne şurada, ne inşaatta, ne de burada Vakıfla ilgili herhangi bir serzeniş,
sıkıntı belirtmedi. Diğer arkadaşlarla ikili görüşmeleri belki oluyordu, bilemiyorum... Bazen bana
Memed ağa hadi Argıncığa cerre çıkalım derdi de ne güçlükle toplardı bir miktar mercimeği, nohutu,
terin suyun içinde kalırdı... Abi şu haline bak derdim, parasını verip alalım, şu adamlara minnet
etmeyelim daha iyi. Hiçbir şey demezdi, kim bilir belki de beni yanında getirdiğine pişman olur,
hayıflanırdı... Daha bir kurban bayramının birinci günü kurbanını kesmemiştir, Vakıf için deri
toplamaktan fırsat bulup da... Bunu ben, birlikte yaptırdığımız bina inşaatı hazırlıklarına başladığımız
1990 yılından itibaren 6 yıl boyunca fiilen gördüm, müşahede ettim.
Mustafa abi ve az bulunur benzerlerinin şu özel hallerine işaret etmek istiyorum; bir kere
insandılar yemek, latife, hoşgörü, öfke, yerine dizayn tabii ki var, ama dışarıdan hiç bir kimse imanî ve
muamelât konularında ondan/onlardan endişe etmemişlerdir, etmedik. Allah rahmet etsin...

HOCANIN DEDİĞİ YER
Oturmaya geleceğim ama, nasıl geleceğimi, ne yazacağımı bilemeyince bocalamam ondan,
değilse yukarıda Aksiyon Dergisinde anlatıldığı gibi belli bir formatı, gündemi olsa, tutanağı olsa kolay
olacak da, bakalım ne nasıl çıkacak?
Oturma günleri Cuma akşamları oldu, Pazar oldu, şu an epey bir süredir Cumartesi akşamları
devam ediyor. Bir ara Pazartesi de oldu sanki!... Oturmayı alan arkadaş aynı zamanda haber vermekle
de yükümlü, bir ara liste yapıldı ancak olmadı, Bizim Oturma hizaya gelmez, yani kiminin kayınvalidesi
Bala'dan geliyor, bazımızın başka toplantısı oluyor, ticaretle uğraşan arkadaşlar var, şehir dışı
alışverişler, resmi-sivil şirket, oda yöneticiliği var, onların toplantıları şu, bu, Oturma Başkanı da pek
sessiz, yumruğunu masaya vurup ortalığı buz kesmiyor, öyle işte...
Oldukça geç saatlerde başlar Bizim Oturma, ilk gelen olmamak için eğer varsa o akşam başka
ufak tefek ziyaretler, nişan, düğün, taziye vb mahaller çok rahat aradan çıkartılır. Eğer ki hararetli bir
konu da açılmamışsa Cafer Bey'le Salim abi kesin uykuyu alırlar.
Şimdi sigara içen kalmadı, bir tek Mustafa Tekelli Bey ara sıra pencere önlerinde içerdi, son
zamanlarda onun da içtiğini göremiyorum. Hoca da bırakalı çok oluyor, Salim abi, Nuh Ali başkan,
Hayrettin Bey zaten oldum olası Yeşilaycıydılar.
Harem-selamlık oturulur, başından beri böyledir, vakıa arasıra hanım kızların gürültüsü bizim
sohbeti bastırır. Bu durumlarda rahmetli Dişçi ev sahibine radyonun sesini biraz kıstırırdı. Ev sahibinin
ilk gelenle mutlaka hal hatırdan sonra şöyle bazen dünyayı bile dolaştığı olur. Kahve, çay, en taze ve
kalite bir şekilde pasta, çörek, börek, tatlı ve mevsim meyveleri standart ikramlarımız. E daha ne
olsun?
Kışın arabaşı ikram eden arkadaşlarımız da olur, muhallebi, hurma, kuruyemiş ve bağcı
arkadaşların kayısı, dut, erik kurusu ikram ettikleri de...
Şimdi olayı sulandırmak ve bazı arkadaşların bize Hac hurması diye taş gibi develik hurması
yedirdiklerini yazmayacağım ama bu ilerde hiç anlatılmayacak manasına gelmez.
CENNET Mİ?
Şaka bir tarafa, epeyce bir süre bocalamadık değil, net hatırladığım; su bahsi meselâ,
temizliğin dinle ilişkisini açıklamak için Bekir abinin, açın bakın herhangi bir ilmihâl kitabını, birinci
sırada değilse bile ikinci sırada kesin sular anlatılmıştır, dediği, yine kitap okuduk mesela
Peygamberler Tarihi okuduk olmadı, yani Peygamberlerin dönemlerini Milâdi takvime göre pek
açıklayıcı bilgiler edinemedik, imdadımıza yine Üstad yetiştiler; Üstadın sadeleştirdiği Esseyyid
Abdülhakim Efendi Hazretlerinin Rabıta-i Şerife kitaplarındaki şu bilgi benim geldiğim son nokta...
Hz. Adem a.s.-Hz. Nuh a.s. arası 1200 yıl,
Hz. Nuh a.s.-Hz. İbrahim a.s. arası 1100 yıl,
Hz. İbrahim a.s.-Hz. Musa a.s. arası 575 yıl,
Hz. Musa a.s.-Hz. Hz. Davud a.s. arası 1179 yıl,

Hz. Davud a.s.-Hz. İsa a.s. arası 1365 yıl,
Hz. İsa a.s-Peygamberimiz a.s. arası 600 yıl olmak üzere ilk ve son peygamberler arası 6019 yıl
olmaktadır. Bizim inancımız böyle, gerisi kozmosun dışında, ne bileyim belki topolojiyi, oradaki başka
alemleri ilgilendirir.
İbrahim Canan Hocanın İslam'da Çocuk ve Terbiye kitabı okuduk olmadı. Bir dolmuşa binip de
Hicaz'a gidemedik, Karadeniz'e geziye gidemedik... Omuzdan askılı ahşap tablaya vurarak alaska frigo
satıcıları olmasa da (olsa da tadını hiç bilmiyordum ki veya bilen var mı?) bir iki kere sinemaya gittik,
Cüz cüz paylaşarak Kur'an hatmettik, böyle çok hatim olmuştur her halde, Bekir abiyi biliyorum,
kayınvalidesine okuttu, belki başka arkadaşlar da öyle yaptılar ama söyleyen olmadı... Allah hepimizin
geçmişine rahmet etsin...
“... ÖYLE Kİ KÂFİR İKEN YAHUDİ OLDU”
Söz kitaptan açılmış ve Bekir abi demişken; Barbaros Hayreddin Paşa'nın Hâtıraları'nı dağıttı
oturma grubuna Bekir abi. M. Ertuğrul Düzdağ'ın hazırladığı, Kapı Yayınlarından 2012 yılında basılan
eser Bizim Oturmaya, Barbaros'un abisi Oruç Reis'in bu bölüme başlık olan kısmıyla girdi ve yer yer
bazı bölümleri okundu, anlatıldı...
Kanunî'nin “Sen ve karındaşın nasıl ortaya çıkıp, cihad meydanına atıldınız? Bunun sebebi ne
idi? Kimlerdensiniz? Kul taifesinden mi, sairlerden mi?” diye haklarında tafsilatlı bilgi istemesi üzerine
“Bu yüce fermana can baş üstüne deyip, Seyyid Muradi'yi çağırttım. Dedim ki:
“Bak Muradi, bizler için artık dünyada işitilmedik nesne kalmamıştır. Hemen arzumuz, bu fani
alemde bir eser bırakıp ahfadımızın hayır duasına vesile kılmaktır. Nitekim denilmiş ki,
Er odur ki dünyada koya bir eser,
Esersiz kişinin yerinde yeller eser.
Benim dediklerimi nesirle ve nazımla yaz. Bu dünyada gazalarımızdan sonra bir de kitap koyup
gidelim.”
Kitapta anlatıldığına göre kısaca; Fatih Sultan Mehmed Han zamanında Midilli adası
fethedilince orada kalan erler (asker) Fatih'ten, adada yaşamanın zorluğu, bekâr oluşları, ahalinin
Müslüman olmadığı vd sıkıntılar için bir çare bulunmasını arzu ederler. Fatih:
“Kul taifesinin sözleri makuldür. Bunların evlenmelerine bir vesile gerektir deyip”, bir emr-i
şerif gönderir. Emirde;
“Ol hisarda muhafız kalan kullarım, oradaki kâfirlerin kızlarından hangi güzel kızı beğenirlerse
usûlünce nikah edip alsınlar. Eğer iyilik ile vermezlerse cebren alsınlar. Amma şeriate muhalif
almasınlar. Nikâh ile alıp evlensinler. Böylece oradaki kâfirlerle de aralarında ünsiyet peyda olup,
kaleyi muhafaza etmekte kolaylık ola ve kaleyi iyi hıfz edeler.”
“Kale muhafızlarının içinde, Selanik yakınlarındaki Vardar Yenicesi'nden Yakup Ağa da vardı.
Yiğit, dilaver bir er idi. Bir sipahinin oğluydu. Bahadırlığıyla akranı gençler arasında mümtaz idi.
Kâfirden ilk kızı alan bu Yakup Ağa oldu.

“Yakup Ağa kâfir kızlarından güzellikte emsalsiz bir dilberi (Rum Katherina) beğenip, nikâh
edip helâllığa aldı. Zevcesi ile bir nice zaman dirlik içinde yaşadı. Dört oğulları oldu. Adlarını İshak,
Oruç, Hızır ve İlyas koydu.
“İşte bu Yakup Ağa benim babam olup, oğullarının üçüncüsü idim.”
Denizcilikte halâ nâmı yürüyen Barbaros Hayreddin Paşa'nın bilindiği gibi Beşiktaş'ta Sinan
Paşa Cami ile iskele arasında, iskele meydanının Boğaz yönünde solda Mimar Sinan tarafından
yapılmış türbesi, sağda da Boğaz'a nâzır bir heykeli vardır. Osmanlı Devleti'nin kaptan paşaları,
hil'atlerini (kaftan) bu türbede giyerlermiş. 1944 yılında heykeltraşlar Ali Hadi Bara ile Zühtü
Müridoğlu tarafından yapılan heykelin cadde tarafı arkasında Yahya Kemal Beyatlı'nın şu dizeleri
yazılmıştır. (Süleymaniye'de Bayram Sabahı şiirinden)

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros belki, donanmayla seferden geliyor!
Adalar'dan mı, Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?

Denir ki, Boğazdan geçen yerli yabancı her savaş gemisi illâ ki bu noktada, şanına hürmeten
top-siren veya kampanasıyla, usulünce Barbaros'u selâmlar. (Özer abi, savaş gemilerinde
selâmlamanın, topların namlularını suya doğru hafif eğik olacak şekilde yapıldığını hatırlattı.)
Kitabı edinip okumak lâzım, benden bu kadar, yalnız şu kâfir iken yahudi oldu meselesini
yazıp, bitireceğim. Bir de bizim Hoca, Bekir abiyi ağırbaşlılığı, geniş yürekliliği ve eli açıklığı ile Barbaros
Hayreddin Paşa'ya benzetir, müsaadenizle bunu da söylemek lâzım.
İspanya Kralı, (I. Carlos) Telis'e (Fransa'nın güneyinde Nice'in doğusunda bir liman şahri)
hâkim tayin ettiği adamı öldürdüğü için Oruç Reis'e oldukça kızar. Oruç Reis bu durumu şu şekilde
anlatır:
“Şimdi daha çok hiddetlendi, öyle ki kâfir iken Yahudi oldu.”

VİRA BİSMİLLAH
Bu genel bilgiden sonra onar yıllık dilimler halinde yazarak galiba daha iyi anlatacağım Bizim
Oturmayı...

1980'ler; unutmam söz konusu değil ama yine de hemen yazayım; 25 Mayıs 1983 Çarşamba
günü Üstad'ı kaybettik.
1979'da Humeyni'nin İran'a dönmesi ve İran'da İslam Cumhuriyeti kurulması sonrasında ABD
başta bütün bir batının Irak'ta Saddam Hüseyin'i desteklemesi sonunda neredeyse bütün bir on yılı
kapsayan İran Irak savaşı oldu. Bu harbin bilançosunu kaynaklar bir milyon kişinin ölümü ve 150
milyar dolar olarak açıklamaktalar. Ve galibi yok, böyle bir savaş. Bölgede adı; Birinci Körfez Savaşı...
İranlılar bu savaşa Mukaddes Müdafaa, Iraklılar ise güya Hazret-i Ömer zamanında 636 yılında İslam
Ordusunun İran'da Sasani İmparatorluğu'nu fethiyle sonuçlanan ve daha sonraki savaşlarda sıkça
tekrarlanan; Biz insanları kula kul olmaktan kurtarıp, Allah'a kul etmek için geldik, cümlesinin
Kadisiye'nin armağanı olarak kaldığı söylenen Fetih hareketine atfen Saddam'ın Kadisiyesi adını
verdiler... Kadisiye, Irak'ta bir bölge, şehir adı olmakla beraber, Arap kahramanlığının yeniden
canlanması manasına gelmekteymiş... Bu konuşulmuştur muhakkak!...
Zamanın başbakanı Demirel, çok daha sonraları, her ne kadar 1979'dan bu yana ilan edilmiş
olan sıkıyönetimi kastederek, 11 Eylül'de oluk oluk akan kan, ne oldu da 12 Eylül'de kesildi dediyse
de siyasetin mümkün olanı yapamaması üzerine veya bu bahaneyle 12 Eylül 1980 darbesi oldu...
Şaka gibiydi...
Fakat giderek ağırlığını hissettirdi, nasıl anlatayım neredeyse apartman yöneticileri dahi cunta
tarafından atanacaktı, ta o kadar, bilemiyoruz belki böyle olan binalar da vardı. Siyasi partiler
kapatıldı, Meclis feshedildi, dahası 12 Eylül'ün maddi işkencesine maruz kalan arkadaşlarımız oldu...
Hayrettin bey, Bekir abi, Mustafa Tekelli, Macit bey hatırladıklarım, Mustafa Ekinci Hoca uzunca bir
süre Konya'da DGM veya Askeri Mahkemede yargılandı...
İletişim gelişmemişti, televizyon alınmalı mıydı acaba, daha oradaydık, peki çocuklar ne
olacaktı?
Uzun bir süre oturmada bu konuların konuşulduğunu sanıyorum, bir çok konu flu, müşahhas
bir şey hatırlamıyorum.
Düşünüyorum da 12 Eylül'ün en şanslı siması ne beşli cunta ne şu, ne bu, yalnızca Özal. Adam
öncesinde var 12 Eylül'ün, kendisinde var, sonrasında var. dahası Başbakan olarak; sevinilmişti sanki
sadece sivilliği öne çıkartılarak...
Dilekçelerden pulun kaldırılması ne ilgilendirirse bizi, önemsedik demek ki?
Anayasa konuştuk belki de oturmalarda, değiştirile değiştirile yamalı bohçaya dönen ve
hemen herkesin şikayetçi olduğu ama hala yürürlüğünün korunduğu 12 Eylül Anayasası, bu
zamanlarda yapıldı ve 7 Kasım 1982 günü aynı şeffaf zarflı oyla hem devlet başkanını seçtik hem de
yüzde 92'ye yakın Evet'le anayasayı kabul ettik.
MESELELER VEYA ANAYASA
Devlet gerçekten çok büyük bir güç, kanun yapma yetkisi var, para basma yetkisi var,
yargılama yetkisi var, savaş, şu, bu daha ne olsun bu belli de, mesela ormanlarla ilgili ne bileyim işte
güya ormana yan bakmak, ormandan kozalak dahi almak idamlık suç ya, bakın şimdi siz devletin
yaptığına, hem 1961 anayasasında vardı, hem de 1982 anayasasında var; Eğer ki, bilim ve fen

bakımından şu tarihten önce (Anayasanın yürürlük tarihi) orman özelliğini kaybeden alanlar olursa,
eee kim karar verecek bu bilimsel kayba? Yahu senin böyle bilimsel dolanmaya ihtiyacın mı var sen
devletsin... Duyduk duymadık demeyin şu günden sonra şuradan şuraya gözün gördüğü, kulağın
duyduğu yer orman değildir dersin, yan bakan mı var olur biter... Ortamda denir ki; “bizim iyi
çocuklardan” başkasına bu tip anayasal talan hükümleri getirtilemez!...
Sırası gelmişken, 2012 yılında (15.05.2012) Bizim Oturmada da bir anayasa taslağı hazırlandı
ve ilgili komisyona iletildi. Çalışmada bu orman konusu, yukarıda eleştirilen tarihler zikredilerek ele
alınmak zorundaydı çünkü, bu tarihler müteaddid defa bahane edilerek ve güya bilimsel raporlar
düzenlenerek gerektiği zaman kullanılmaktaydı.
Ormanın ağaç dikilerek elde edilemeyeceği ve günümüzdeki yerleşim yerlerinin bir çoğunun
vaktiyle balta girmemiş orman olduğu hakikatinden yola çıkarak, fiili durumun tespiti önemli
olmaktadır.
Öte yandan Giriş-Genel Esaslardan başka dokuz bölümden oluşan bizim anayasa çalışmasının
omurgasını Genel Esaslar oluşturmaktadır. On madde halinde toparlanmaya çalışılan ve “30 yıldan
beri devam eden oturma gurubumuzun yeni anayasa taslak metni tarafımızdan yukarıdaki şekilde
hazırlanmıştır. Komisyona arz ederiz.” şeklinde oturma gurubunca tek tek imzalanarak, Uzlaşma
Komisyonuna iletilen bu esaslar şu şekildeydi:
Madde 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir. Türkiye Devletinin dini İslam'dır. Resmi dili
Türkçedir.
Madde 2- Son Peygamberin getirdiği İslami iman manzumesine din, bu dinin bağlıları
kadrosuna da millet adı verilir. Bu inanç, duygu, düşünce ve davranışları taşıyanlara Türkiye Milleti
denir. Türkiye'de İslam dinine inananlar birbirinin kardeşi kabul edilir.
Madde 3- Millet vasfını haiz kimlik altında, Müslüman etnik ve sosyal gurupların dil ve kültür
varlıklarını kabullenir ve Türkiye Milletinin kültür zenginliği sayarak yaşatır.
Madde 4- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütün olan bir hukuk devletidir. Milli
Marşı İstiklal Marşı, başkenti Ankara'dır.
Madde 5- Türkiye'deki Hristiyan, Musevi ve diğer gayrimüslim unsurlar Türkiye vatandaşı
olarak isimlendirilirler.
Madde 6- Türkiye Milleti'ni Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve millet adına egemenlik
hakkını yalnız o kullanır. Egemenliğin kullanılması hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa
bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.
Madde 7-Yasama yetkisi, Türkiye Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi'nindir. Bu yetki
devredilemez.
Madde 8- Yürütme görevi, kanunlar çerçevesinde, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu
tarafından yerine getirilir.
Madde 9- Yargı yetkisi, Türkiye Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.

Madde 10- Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz. Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı
organlarını, idari makamları ve diğer kişi ve kuruluşları bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
O zamanlarda dışarıda büyükelçilikler, içeride toplu katliam yapacakları nereyi gözlerine
kestirmişlerse orada terör estiren Ermeni Asala silahlı örgütü vardı, daha PKK'ya ihtiyaç
duyulmuyordu. Banker Kastelli diye bir şey icad edildi, neredeyse 8-10 bankanın bir takım aracılık
işlemleri bu adama emanet edildi, tabii millet durur mu, bu kadar reklam baskısı para bizim işimiz,
kolay diyor, öbür yanda adam devlet gibi, gerçekte para kıt, kazanmak da zor, tomar tomar parasını
teslim etti, o da paraları aldı İsviçre'ye kaçtı...
Bunları konuştuk zahir bilemiyorum..
Günümüzdeki boyalı, magazin gazetelerin yanında Nokta Dergisi vardı okunacak, Edebiyat
Dergisi ve Yeni Devir Gazetesi bu yıllarda kapandı, Sezai Karakoç'un Diriliş'i, kâh dergi halinde, kâh
günlük gazete halinde devam etti. Zaman Gazetesi yayın hayatına başladı. Devamlı gazete okuyan
arkadaş var mıydı, sormak lazım belki Milli Gazete'ye abone olanlar vardır.
Biz; siyah beyaz rengi bir yana, televizyonu olumlu bir yere koymuyorduk daha, fakat o da bizi
umursamıyor ve geldiği gibi de durmuyordu; televizyon bu yıllarda renklendi...
Bu sıralar bir video furyası başladı, Mustafa Tekelli Bey'i hatırlıyorum; her Müslümanın evinde
mutlaka bir videosu olmalı, yanında en azından bir Çağrı filmi kaseti diyen. Salim abi vidoo derdi, o
muydu, yoksa Nuh Ali abi mi, videoyu almış fakat, video diyelim uhf kasete uygunsa, seyredilmek
üzere alınan kaset vhf, böyle aksi bir durum. Bir defasında, mübarek bir kandil akşamı mı neydi,
madem alınmış bir seyredelim bakalım dedik, olmadı tabii. Başka video alanlar olmuşsa da
ambalajından çıkartmadılar, sanırım!...
Derin devlet günümüzdeki kadar aşikar olmamıştı, bilenler de dillerinin dişlerinin arasında
kontrgerilla gibi isimlerle, dinleyenin canlandırabileceği kadar hayalin serbest olduğu insanüstü bir
teşkilat anlatmaya çalışıyorlardı.
TRT'de 32. Gün adıyla bir program başladı, biten ayın siyasi iç ve dış olaylarının anlatıldığı. Bu
olayların televizyonda anlatılması önemli tabii, fakat yayın saatinden veya gününden önce öyle bir
reklam fırtınası estiriliyordu ki, Gong... Gong.. Gong... Sanırsın ihtilâl olacak, tarafımızdan başka
kaynaklardan teyit ediliyor muydu bilmiyorum da, gayri ihtiyari kendimizi bu programı seyretmek
zorunda hisseder bazen oturma grubu olarak, eğer ki televizyon günlük odada ise, genellikle tek
televizyonlu evlerde hala öyledir, biz büyük odada oturuyoruz ya, yayın saatinde kızlarla oda
değiştirmek durumunda kalırız.
Mehmet Ali Birant 2013'te öldü ama, reytingi o günler kadar olmasa da, oğlu bu programı
daha yerel televizyonlarda hala sürdürüyor...
MÜSAADENİZLE
Bu yıllar, Nuh Ali Bey'in şehrin muhtelif bölgelerinde yaptırılacak, yaptırılan (Fuzuli Caddesine
yandan cepheli Sadıklar Camii'in yapılışı bu yıllara rastlar.) çok kubbeli Osmanlı Camiileri hususunda,
Bekir abinin de toplu konut-kredi mevzuatında ülke genelinde otorite olduğu yıllardır. Toplu Konut
İdaresi ülke genelinde ilk konut kredilerini Emlak ve Kredi Bankası aracılığıyla Bekir abinin ilgilendiği

Develi ve Talas'ta inşa edilmekte olan Saray Halı Kooperatifi ile Doktorlar Kooperatif inşaatlarına
vermiştir dense mübalağa edilmiş olmaz.
Öbür yanda daha yeni, (2013-2014) Bekir abi hayrına bir camii yaptırdı, son cemaat yeri ve
kadınlar kısmı da dahil edilirse görebildiğimce bin kişi namaz kılabilir büyüklükte... Camii Zümrüt
Mahallesinde, adı da Zümrüt Camii Şerifi... İşin proje ve uygulama, teknik tarafını Nuh Ali abi yüklendi.
Cami inşaatının su basman yemeğinde bulunamadım ancak açılışa katıldım. Camii ibadete kurdelâyı
kesenlerce, Caminin mimarı olarak Nuh Ali abinin eksikliği hiç hissedilmeden her kademeden
müftülük personeli ve belediyenin ileri gelenleri tarafından bir Cuma günü açıldı. Anlat dense,
Süleymaniye Caminin açılışını en ballı bu kesim anlatır. Nasıldı o düstur; hocanın dediği mi, yoksa
yaptığı mıydı, boş verin her neyse!... Şehir Müftüsü, Bekir abiye bir demet çiçek vererek Camii teslim
aldı. Bekir abi de boynunda atkısı yok canım ne Kadir İnanır gibi bağlamıştı, ne de Hıncal Uluç gibi,
nasıl diyeyim Miroğlu tarzı da değildi, asma dalı diyorlar işte o stilde bağlanmış olduğu halde, sanırım
dünyanın bu en pahalı çiçek demetini bizzat gördüm, müthiş samimi, içten, ince, nazik bir tebessümle
yengehanıma verdiler.
Güzel bir camii olmuş, Allah hayırseverin hayrını kabul etsin. Kubbeli, birer şerefesi bulunan
çift minareli, beş açıklıklı son cemaat yeri, ana mahfilde dört adet fil ayağı, yarımşar kubbe ile
dörtyandan destekli büyük kubbe bu ayaklara oturmuş, içeride iyice basık, sepet kulpu kemer haline
getirilen taşıyıcıların üstünde kadınlar mahfili giriş ve yanlar ile üç taraflı, Camii genel olarak Kayseri
taşı ile kaplanmış ancak mihrap ve minberde Nevşehir taşı seçilmiş, ahşap kullanılmamış. Silmeler
sade siyah, kemerlerde siyah-gri renkte taş kullanılarak almaşık renk etkisi sağlanmış. Bu haliyle
Camiide mimari üslup olarak kısaca, dıştan Osmanlı, içten Selçuklu tarzı hissediliyor.
Söz camii ve mimari üsluptan açılmışken, bizim burada bu işle uğraşan rahmetli Hasan
Çelebi'yi hatırlıyorum, Nuh Ali abiyi başta söylemiştim. Hasan abi, son zamanlarında Kayseri Organize
Sanayi Camii'ni mimar Didar Savaşçı ile birlikte projelendirdi, değilse projeden ziyade genellikle örnek
gösterirdi kalfa-ustaya, falan camii gibi derdi, mesela İki Kapılı gibi, bir de açıklık veya ölçü söylerdi
sanıyorum... Bu şekilde yaptığı bir kaç camii biliyorum, Boğazlayan'da, Boğazlayan'ın köyleri
Ovakent'te, Aşağı Özler'de, Yukarı Özler'de... Buraların insanı yurtdışında olduğundan, çoğu iznini
yazın köyde geçirir, bunun yanında harman mevsimi de göz önüne alınınca finans işi bu şekilde beş
altı yılda çözülür, çözülmeye çalışılır... Belki minare ve şerefe sayısında, minarenin boy ölçüsünde
hayrına para veren köylünün söz sahipliği, cami âdabının ve mimarinin önüne geçmiş olabilir.
Gerek Hasan Çelebi, gerekse Nuh Ali abi Kayseri ve civarında Osmanlı tarzı camiler yaptılar.
Bir araştırmaya dayanmamakla birlikte bu hususta şu söylenebilir; Talas'ın yukarısında Tomarza,
Pınarbaşı ve Zamantı köyleri ile Yeşilhisar, Develi taraflarında camiler daha çok düz damlı ve çatılı,
Boğazlıyan taraflarında söylendiği gibi kubbelidir. Nevşehir, Ürgüp-Göreme Kapadokya taraflarında
yapılan yeni camiilerde çoğunlukla geleneksel mimari üslup terkedilmiş, form bozulmuş, kubbe ve
minare değişik çatı sistemleri ve elemanlarla çözülmeye çalışılmıştır.
Kayseri ve civarında yapılan camiilerde değişmeyen tek malzeme, son zamanlarda betonarme
üzeri kaplama da olsa, cinsi için ister Nevşehir olsun isterse Kayseri, taş denebilir.
“DURUMU BİLİYORSUN AĞABEY!...”

Bizim Hoca Mustafa Cabat, bu oturmayı fikri bakımdan biraz şey değilse bile halâ kekremsi
görür de, o günlerde arkadaşları ve Ali abi (Biraderoğlu) ile omuz omuza TED Koleji'nde fırtınalar
estiriyor, kendi tabiriyle ‘boynuzu cilalılarla’ mücadele ediyordu... Hoca'nın şişe dibi gözlüğünden
kekremsi görünmesine rağmen oturmaya katılımını da, onun ailesine olan bağlılığına yormak lâzım...
Nasıl anlatayım, nâzik bir mesele, şu kadarını söyleyebilirim; yani Hoca, ya yakınlarını Büyük Doğucu
yapacaktı veya uzun süredir yaptığı gibi oturmaya katılacak!... Hoca zor olanı seçiyor...
AHRETTE İMAN
Nerelerde oturuyorduk, benim bu yıllarda Fevzi Çakmak Mahallesinde oturmadığım ev
kalmadı gibi, Nil Caddesinde oturdum, Şems Sokakta oturdum, Dolunay Sokakta oturdum, Hoca
başta Sivas Caddesi Fuzuli kavşağını mesken tutmuştu, yanlış hatırlamıyorsam daha sonraları taşındığı
DSİ'nin karşısındaki evinde, bu oturmaya dahil oldu. Hayrettin Beyin de Fevzi Çakmak Mahallesinde
oturduğunu hatırlıyorum, de ki Saadet Caddesinde, Salim abi, bir aralar Bozantı Caddesinde bir zemin
kat hatırlıyorum hayal-meyal, fakat bu yıllarda bütün bir Arabistan'ı büyük oğlu Akif dahil maaile
mesken tutmuş, söylediğine göre, mühendis Salim namıyla Suudluları peşinden koşturuyor, kendisine
merdiven yaptıracakları sıraya dizmekle meşguldü. Bekir abi Serçeönünde oturdu, sonra
Aydınlıkevlere geçti, bir aralar Develi'ye de taşındı. Mustafa Tekelli Billur Caddesini bu yıllarda mı
yaptırmıştı veya bu maaile oturmaya burayı yaptırdıktan sonra mı katıldı, tam bilmiyorum ama orada
oturdu, Mustafa Tekelioğlu da öyle, Küçük Mustafa Mahallesi desem çok mu abartmış olurum, belki
Pazartesi oturmasını hatırlıyorum ama böyle bir baba evi hatırlıyorum. Nato Caddesinde
Manifaturacılara bu on yılın sonunda geldi, evet öyle oldu. Mustafa Özküçük abi o sıralar babasıyla
stadın karşısında Kılıçaslan Mahallesinde oturuyordu. Kemalettin Beyle Nuh Ali Başkan Mevlana
Mahallesini mesken tutmuşlardı, Nuh Ali abi bu sıralar rahmetli babası Hacıemminin (İbrahim amca)
yaptırdığı veya birlikte yaptıkları Aydınlıkevlerde kendi evine çıkmıştı, önü camlı patates kızartma
sobası, kuzine vardı. Durmuş abiyi de Sivas Caddesinde Erciyes Apartmanında hatırlıyorum, Yücel
Apartmanına daha sonra geçti.
Bağ mı dediniz, Dişçi Mustafa abi ile Hoca Mustafa Cabat hariç babalarımızın bile var mıydı ki,
ancak sağda solda mesela Bekir abinin kayınvalidesinin bağında sucuk kızarttığımızı hatırlıyorum.
Doğum, sünnet, askerlik vb bir iki toplu kutlama yemeği dışında ferden ferda, veya ikişerli, üçerli
Ürgüp, Göreme Kapadokya'ya, Yahyalı'da Derebağ Şelalesine, Develi Elbiz'e, Gesi'ye, Isbıdın'a
Tavlusun'a, Kuşcu'ya, Kızılırmak Çokgöz Köprüsü'ne gitmişliğimiz olmuştur. Bir defasında da Hoca ile
ata memleketi Şarkışla'ya diyelim yüz yirmi beş metre mesafede bir kavak gölgesinde pikniğe
gitmiştik, Ahmet Tahir Gül de vardı... Hocanın bizimle bu son pikniği oldu...
Bağdan açılmışken, bir Sıtkı Bey vardı, Meteoroloji Müdürü, Meteorolojiye gittiğimizi
hatırlıyorum, bir kaç kez oturma olabilir, iftar olabilir. Bir keresinde bizi yeme içmede serbest
bırakınca bir kalpak şemşaamer koparmıştım da; ah Mehmet Bey ne yaptın bana söyleseydin ben
verirdim, o kayınvalidemindi demişti, ben de, ne ise Sıtkı Bey bana vereceğini kayınvalidehanıma ver
demiştim, cidden ne üzülmüştü ama?
Bu Sıtkı Bey'in Tomarza'da bir camide, cemaatin ileri gelenlerince Sıtkı Bey için, şehirde
Meteoroloji Müdürü imiş, kürsüde bize vaaz etsin diyerek çıkardıkları bir kürsü macerası da var;
Kürsüye çıktım diyor Sıtkı Bey, herkes alttan yukarı bana bakıyor, aklıma hiç bir şey gelmedi,
ben de muhterem cemaat, abdestinizi alın, namazınızı kılın dedim ve hemen kürsüden indim...

Cemaat hala Sıtkı Bey'e bakıyordur her halde?
Rahmetli Dişçi Mustafa abi Çokgöz Köprüsü civarındaki ağıllarda çoluk çocuğun sokur sokur
sokranmasına aldırmaz, avuç avuç koyun gıgısı toplardı; Memed ağa güzün sarımsak, kıska dikeceğim,
iyi gelir derdi. Dişçilerin bağı Karacaören'deydi. O Bağ, memleketin siyasi tarihinde önemli bir yer
tutar.
CUMA YEMEĞİ
Bağ değil de, 80'lerin sonlarına doğru veya ikinci yarısında bir Cuma yemeği hasıl oldu. Cuma
Namazından sonra birimizin iş yerinde yenen yemek bu Cuma yemeği. Mağazada, büroda, inşaatta;
kıymalı, kıyma sote, güveç, domates, peynir, biber, üzüm, kavun, karpuz vb gün hükmü her ne olursa,
yukarıda bahsi geçen sucuk kızartmaları da bu cümledendi... Suhulet Mağaza'da yediğimizi
hatırlıyorum, en üst kat mıydı, bodrum mu. Tekel Mağaza'da, yediğimizi hatırlıyorum, Tekel, bu on
yılın başlarında Kazancılardan Bankalar Caddesine taşındı ve Kıyafet oldu. Develi Saray Halı'da
mükellef bir kaç yemek hatırlıyorum, Zülfü Bey'den mi Bekir abiden mi karıştırıyorum ama hadi
iyimser olalım ve Bekir abiden diyelim... Hayrettin Bey'in yanlış mı hatırlıyorum Sur'un dibinde
Anadolu İşhanı'nın veya karşısındaki bir binanın zemin katında, belki de 12 Eylül'de askerlerin
götürdüğü mağazayı hatırlıyorum, ben Cumhuriyet İşhanı 4. katından görmüştüm bu sahneyi.
Hayrettin Bey'e kızmak mümkün değil de, belediye dahil, ne zaman böyle bir his gelse bu sahneyi ve
bir de daha çok genç yaşta delikanlı oğlu Selami'ydi galiba adı, onu kaybettiğinde mahzundu
muhakkak ama, sabırlı ve vakur duruşunu hatırlar, başa dönerim, Allah rahmet etsin. Hayrettin Bey'in
ahbesin kaldığı evin karşısında bir binada bulunan bürosunda, hatırladım İmamoğlu İşhanının üst
katlarında bir kaç kere yedik bu Cuma yemeklerinden, eti bol kıymalı veya her neyse!... Memleket
siyasi tarihinde yerini alan Dişçi Mustafa abinin Karacaören'deki bağında yenen yemeğin haddi hesabı
yok... Cumhuriyet İşhanında Oturma Başkanı Nuh Ali abi vardı, biz vardık, bu yemeklerden muaf olanı
hatırlamıyorum, yemişizdir her halde...
Fakat giderek zorlaştı, yani hem Cumaya gideceksin, kışta kıyamette Şeyh Camiinde sobanın
yakınlarında bir yer bulacaksın veya Hunat'ta Recep Hoca'nın arkasında, “bilmeliyiz ki” nidasıyla
başlayan hutbede fırça yiyeceksin, hem de Cumadan sonra yemek hazır olacak, ciddi bir ekip-ekipman
işi. Oturma Başkanı Nuh Ali abi değil de diyelim onun adına Mustafa Tekelli Bey, Durmuş abinin
büyükçe güveç çanağını vakıf ilan etti, yardımcısı Mahmut'u da bu işe memur, paraları verilmiştir
umarım bu yemeklerin... Epeyce bir süre Cuma'dan sonra Durmuş abinin Yoğunburç yakınlarında
Verem Hastanesinin karşısı, pırasa tarlasının bitişiğinde Bayramoğlu binasındaki işyerinde toplanır,
Cuma yemeğini burada yer olduk.
Bu büronun, yer kaplamaları onlarda mı dişbudak, akağaçtı, parkelerini ve masif ağaç kapı
kasası ile en güçlü menteşenin dahi bir kaç hafta zor bela dayandığı kanat kerestesini bizim Hoca
Mustafa Cabat vermişti de, her yemekte bu cins kerestenin şimdilerde az bulunurluğundan söz eder,
Durmuş abi ile bu sert dişbudak akağaç parkeyi nasıl icad ettiklerini, ölü denecek keresteden oldukça
ucuza çıkarttıklarını yok ballandıra ballandıra değil, normal mesela benim anlayacağım bir şekilde
anlatırlardı...
Durmuş abinin bende hakkı çok, anneleri rahmetli Emine ananın Beşparmak Yenişehir'deki
evlerinde de Durmuş abinin evinde de çok arabaşısını yedim, biliyorum Emine ana bu hususta otorite
idi, Durmuş abi de keyifle; anam yaptı Mehmet ye derdi, onun vefatından sonra babası Bayram amca,

Bayramoğlu binasının üst katlarında oturan küçük oğlu Mesut'ta kalırdı, beni sevdiğini düşünüyorum,
temiz taşçıydı, ustaydı, bu Cuma yemekleri vesilesiyle geldiğimiz büroda, olabildiğince hal hatır eder,
kendince derin, birer ikişer cümlelik sohbetimiz olurdu.
Ne sessiz sakin adamdı, Allah rahmet eylesin...
EVLÂTLARIMIZ
Veliaht prenseslerden, prenslerden bahsetmeden bu iş eksik olacak, sıra çocuklarda...
Bir aralar Hoca da getirtildi, çocuklara en azından namazlıkları, 32 farz vb asgari ilmihal
bilgilerini öğrenmeleri bakımından Mehmet Özgen'in hanımıydı galiba, kızlara bayan, erkek çocuklara
Mehmet Özgen, Mehmet'in abisi Beyazşehir Kooperatifinde Başkanlık da yapan İkizler'de komşum
Amil Özgen'di. 2013'te vefat ettiğinde Kocasinan'da Meclis üyesiydi. Ve rahmetliye Salim abinin özel
bir ilgisi vardı...
Biz çocukların anneleri, hanım kızlara da hoca getirttik. Lâkin daha bir iki dersten sonra, kızlar
konuşmaya başladılar; biz çocuklara bakmak, emzirmek zorunda değilmişiz, Hocahanım öyle söylüyor,
dinimiz böyleymiş dahası, yemek yapmak, ev temizlemek, düzeltmek de böyle!... Yok başınızın
çaresine bakın diyen olmadı, arkadaşlardan da böyle bir serzeniş gelmedi, ama gelenek örf adet ağır
bastı, doğrusu ne yapılabileceğini bildiğimden değil de koca koca adamlar hanım kızların, doğru ama
bir sürü dini ahkam arasında işlerine geldiği için cımbızla çektikleri dinin bu hükmüne dayanamadık iyi
mi? Çözümü kolay; Hayrettin Bey, belki bir iki arkadaş daha meseleyi biraz sulandırmaya kalkıp,
arkadaşlar iyi başımızın çaresine bakalım bari, diyecek gibi oldularsa da öncelikle, hanım kızların eli
yüzü daha fazla açılmasın diyerek ve tedbiren Hocahanımın işine derhal son verildi...
Olan küçük evlât kızlara oldu!...
Oturma grubunun tamamının çocuklarımız sonraları daha da arttı fakat o zamanlar en az bir
kızı ve bir oğlu vardı, Nuh Ali abinin Elmas'la Fatih Mehmet'i, Bekir abinin Betül ile Mustafa Sabri'si
vardı, Hayrettin Bey'in öyle yukarıda uzunca bahsettim oğlu ve kızı Vildan'ı vardı, Dişçi Mustafa abi ile
Kemalettin Bey'in birer çift kızları vardı, Dişçi'nin kızlarının adı Şule ve Şeyma, Kemalettin Bey'inkiler
de Tülay ile Birtan... Salim abinin çocukları Mehmet Akif ile kızın adı neydi Ayla, daha biz İstanbul'da
Kayseri Yurdunda iken vardı, Durmuş abinin çocukları Seher ve Fatih'i biliyorum, Mustafa Tekelioğlu
ile Mustafa Tekelli'nin de öyle birer kızı ve oğulları vardı; Tekelioğlu'nun Ali İhsan'ı ve Şeyma'sı,
Tekelli'nin de Osman'ı vardı, Osman Şamil ile Pembegül... Sözün burasında yukarıda Hayrettin Bey için
yazmaya çalıştığım sabırlı ve vakur duruşun yanına Mustafa Tekelli Bey'i de yazmak lâzım... Allah sabır
versin... Bizim Hoca'nın çocukları Semiha ile Ahmet'i biliyorum, sonradan öğrendiğim; ilk kızını
doğumdan hemen sonra kaybettiği. Allah sabır versin Hoca, kaybettiği kızına ilişkin Cemil Baba ile
aralarında geçen esrarengiz sohbetten bahseder... Ha unutmadan bizimkiler de var, Filiz ve İbrahim
ellerinizden öperler.
Mustafa Haspaylan Bey'in Tuna ve Servet'i ile Cafer Bey'in çocuklarını da biliyorum, kızlar mı
daha büyüktü acaba o kadar bilgim yok da, Çiğdem var, Merve'yi ve Yunus Emre'yi biliyorum... Bir de
Safa varmış sonradan öğrendim.... Zaten çocukların tarafımızdan tarassut edildiği oldukça kısa süren
bu zamanlarda henüz belediye daha yok idi...
DÜNYA

1990'lar; bu on yılı tek cümle halinde yazmak gerekirse; devletin adım adım omuzlarımıza
yüklendiği, bastığı bir on yıl demek yanlış olmaz.
Diğer taraftan, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin 1990 Ağustosunda, bir rivayet İran
Savaşından kalan borçlarını ödemediği bahanesiyle, bir rivayet eğik sondaj marifetiyle Irak'a ait
topraklardaki petrolü aldığı bahanesiyle, daha başka bir bahaneye göre de Rusya'nın verdiği scud
füzelerine güvenerek Kuveyt'i işgal etti ve 19. şehri ilan etti.
8-10 ay sonra ABD başkanlığında Birleşmiş Milletler harekete geçti ve finansmanının Suudlar
ve Kuveyt tarafından karşılandığı Körfez Harbi ile Irak, Bağdat başta olmak üzere diğer şehirler
havadan denizden ve nihayet karadan bombalanarak işgal edildi veya Kuveyt'ten çıkması sağlandı.
Avrupa ülkeleri başta olmak üzere sağdan soldan bir milyona yakın asker Irak'ı her türlü perişan etti.
Şubat 1991.
Saddam elindeki scud füzelerini İsrail'e gönderdi, kendine göre zayiatta verdirdi fakat ABD,
patriotları vasıtasıyla Irak'ın scudlarını havada imha etti.
Olan bölgedeki Müslümanlara oldu, diğerleri ellerindeki eski teknoloji ürünü silahları eritti,
yenilerini denedi...
Bu sıralar Yıldırım Akbulut başbakan, Cumhurbaşkanı Özal'dı... Özal, ne siyasilerle ve ne de
askerlerle anlaşamadı. Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etti. Biz bu savaşta pasif olarak
Irak'ın karşısında yer aldık, Yumurtalık Petrol Boru Hatlarını kapadık vs.
El Cezire ve CNN televizyonları bu savaşı canlı yayınladılar, oturmada bunlar konuşulmuş, 32.
Gün'de izlenmiştir mutlaka...
VE SİYASET
O günlerde birlikte çalıştığımız için Dişçi Mustafa abinin muayenehanesine sık gidip,
geliyordum. Çok net hatırlıyorum; bu memleketin hali sizi hiç ilgilendirmiyor mu, neden siyasete
böyle şaşı bakıyorsunuz diyenleri, burası neyse de İbrahim Gengeç abinin bu ifadeleri o şekilde
tercüme edişi vardı ki, “bunun canı istiyor” şeklinde, hadi bu da neyse fakat söyledikleri çıkardı iyi mi,
çıktı da... Muayenehanenin laboratuvarı bir şekilde siyasi kulisti. Dişçi bu işleri iyi bildiğinden,
kendisinin bulunmaması gereken görüşmelerde dişçi aletlerini temizlemeye koyulur, ara sıra içeriyi
kolaçan eder, değilse doğrudan görüşmelere katılır. Ben kendimi buna göre ayarlamıştım,
bakıyordum alet edevat mı temizleniyor, ben çıkar giderdim, yok oturuluyor mu, bakardım eğer ki
hava kasar, caşbızdık, kaş, göz falan Erkilet tarafından esmeye başlarsa yine giderdim...
1991 Ekim seçimlerinden söz ediyorum. Seçim şartları vesair bir sürü sebep Refah Partisi,
Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisinin ittifak yapmasını zorunlu kıldı. Bu ittifak
Bizim Oturmaya da yansıdı, kimimiz yapılsın dedik, kimimiz de yapılmasın...
Peki adaylar kim olacak, tam Bizim Oturma'lık bir iş. Oturmayı çok daha fazla dört beş misli
genişleterek Hisarcık'ta Mustafa Tekelli'nin bağında, o günlerde oğlunun sünneti için Cidde'den gelen
Abdullah Gül Bey'in aday olup olmaması istişarî toplantısı yapıldı. Toplantıda yalnızca iki kişi olumsuz
görüş belirttik, birisi abd-i aciz diğeri Taner Yıldız Bey...

O toplantının kesin galibi ve bilge kişisi İbrahim Gengeç abi oldu. Görüşmeye açılan konuda
hararetle, deli misiniz tabii ki olmalı şeklinde görüş verirken, bu da bir şey mi, bunun yanında bakın
daha ne dedi:
- Eğer böyle olur ve inanarak samimi bir şekilde çalışılırsa sonuç yedi sıfır olur!...
Böyle bir sonucu demek kimse beklemiyor muşuz ki, ortalık buz kesti. Bu derin sessizlikte
kıttan saddan bir “yuh” sesi duyuldu.
Bu sesin sahibini bilen biliyor, hayat da devam ediyor!...
Seçim sonuçları; İbrahim abinin dediği gibi inanılarak çalışıldığından mı, başka bir sebeple mi,
bilemiyoruz fakat ittifak yedi milletvekili çıkardı.
1993'te Cumhurbaşkanı Özal öldü, yerine Demirel Cumhurbaşkanı oldu.
PERDE AÇILIYOR
Bir de Ticaret Odası seçimleri var. Hizmette Birlik Grubu, şehirde ciddi ilgi gördü ve ortalığı
şöyle bir sarstı fakat sonuca gidemedi.
Birlik Televizyonu kuruluşu için ön çalışmalar yapıldı, olaya kimi siyasiler şaşı baktı, kiminin
kaprisi tuttu; fakat sanıyorum bu gayretten Kanal 7 doğdu, Kanal 7 Televizyonu 1994 yılında yayına
başladı. Oturmada defaatle konuşulduğunu net hatırlıyorum.
Özellikle akşam haberleri saat 9.00'da başlar ve en az bir saat sürer, devamla Arka Plan adıyla
günün önemli bir haberi enine boyuna irdelenirdi. Haber Saati'nin o önemli ilk akşam saatinde reyting
rekorları kırdığı söylenir. Şimdilerde mahalle değiştiren Ahmet Hakan Coşkun o dönemler bütün
televizyonların haber spikerleri arasında star idi. Kimimiz sever, kimimiz de 28 Şubatçıların hedefinde
olduğunu söylerdik. Bir tek bizim Hoca Mustafa Cabat, bu Ahmet Hakan'a ta o zamanlar, aman canım
ne olacak dalaksız yav.ak, şey oğlan derdi...
Bu yıllarda nerelerde oturuyorduk;
Hayrettin abi Serçeönünde kendi yaptığı binaya geldi, ağalarıyla birlikte, Durmuş abi Sivas
Caddesinde Yücel Apartmanında idi, Mustafa Tekelioğlu Bey Nato Caddesinde tamamlanan
Manifaturacılardaki dairesine, Mustafa Tekelli de Nato Caddesi Billur Kavşağında yaptırdıkları
Apartmanda oturuyorlardı. Nuh Ali abi bilemiyorum Tuna Caddesine taşınmış mıydı, Salim abi Nato
Caddesinde Hayrettin abinin yaptığı binada, kısaca Hanedan'ın üstünde oturuyordu. Hayrettin abi
kendisi de bir süre burada oturdular. Bekir abi Hürriyet Mahallesinde Karayollarının karşısında
Dağlıoğlu Apartmanında, Cafer Bey ve Haspaylan Başkan Lojmanlarda oturuyorlardı... Hoca,
Alpaslan'da yeni yaptırdıkları Mimoza'ya, ben Gökışığı'na belediyeden dört-beş ay sonra taşındım,
önceleri bir süre Bozantı'da oturdum. İbrahim Gengeç abi ile Rahmetli Dişçi Mustafa abi de
Gökışığındaydı...
Bu arada Hayrettin abinin ikizleri oldu Enes ile Mesut, Nuh Ali abinin Harun mu büyük Semra
mı bir oğlu bir kızı daha oldu, Mustafa Tekelli Bey'in uzun süre torunum diye sevdiği Kübra'sı oldu.
Bekir abinin oğlu Abdülkadir ile Durmuş abinin oğulları Ömer Faruk ve Safa doğdular... Kemalettin Işık
Bey'in kızlardan sonra oğlu Murat doğdu. Hoca'nın Ali Ağa dediği Ali Talha ile bizim Hasan teşrif

ettiler. Cafer Bey'in önceden yazdığım Yunus Emre veya kızları bu dönem doğmuş olabilirler, rahmetli
Dişçi ile Haspaylan Başkan mevcutla yetinmiş olmalılar...
1993 yılı sonlarında, 1994 Mart'ında yapılacak mahalli idareler seçimleri sebebiyle siyasi
partiler belediye başkan adaylarını belirlemeye başladılar. 1989 seçimlerinde Kayseri Büyükşehir
Belediye Başkanlığını CHP'den Niyazi Bahçecioğlu kazanmıştı. Kocasinan'da yine CHP'den Ali İhsan
Alçı, Melikgazi'de de ANAP'tan Şevket Bahçecioğlu başkandı... Refah Partisi 1991 yılında yaptığı
ittifakla 62 milletvekili çıkartmış, her ne kadar ortakları ittifaktan ayrılmış iseler de, Refah Partisi
Konya, Şanlıurfa, Van, Sivas vb şehirlerde belediye başkanlığını belki bir kaç dönemdir yapıyor
olmakla, bu kervana Kayseri'yi ve Ankara, İstanbul gibi çok önemli başka şehirleri de katmak
istediğinden, adaylık için belirleyeceği isimleri ince eleyip sık dokuyordu.
Bugün Müsiad Kayseri Şube Başkanı'nın söylediği, o dönemde Kayseri'ye bu belediye
başkanları bizim hediyemiz, sözünün arkasında bu ince eleme sık dokuma hadisesi ile dedelerinin
evinin seçim bürosu olarak kullanılmış olması yatıyor olmalı. (Şükrü Bey o dönemde İzmir'de
Üniversite hocası. Bunun yanında Hak İş'in ve Müsiad'ın da danışmanı. Öte yandan Belediye
Bloklarında rahmetli Ziya Olgunharputlu abilerin zemin kat daireleri seçim bürosu olarak
kullanılıyordu...)
Hasılı belediye başkan adaylığı Şükrü Bey'e de teklif edilmiş, fakat Şükrü Bey Nuh diyor
Peygamber demiyor, neredeyse herkes bu iş anlaşıldı Şükrü Bey aday olmayacak noktasındayken,
Şükrü Bey'le birlikte uçakla bir İstanbul yolculuğundan dönünce İbrahim Gengeç abi dedi ki:
-Gönlü var, göreceksiniz aday olacak!...
Şükrü abi Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı oldu.
Bekir abinin Kocasinan Belediye Başkanlığı adaylığında Oturmanın bir dahli olmadı, öyle
hatırlıyorum, değilse şöyle söylemiş olamazdım diye düşünüyorum... Bir gündüz vakti Cıncıklı Caminin
önünde karşılaştık, Ahmet Tahir Gül de vardı, olaya ilk tepkim; abi nasıl olacak, nasıl yan yana
gelinecek, ciddi misin olmuştu... Bekir abi de; o iş bitti Mehmet, parasını yatırdılar, başvuru yapıldı...
HAYDİ HAYIRLISI
İlk şoktan sonra bütün bir oturma grubu öncelikle, idarî teşkilât olarak Belediyeyi tanımaya
çalıştık. Bu tanıma işi biraz da mevcut uygulamalara eleştiri halinde oldu. Seçimler yaklaştıkça
çalışmalar oturmayı aşıyor, başta Parti İl Teşkilatının yaptığı program uygulanmakta, Sivas Caddesinde
seçim bürosu var, oraya gidiliyor, diğer partilerin adayları ile birlikte yapılan canlı yayın televizyon
programları ve mahalle toplantıları yapılıyor, Kurşunlu Camii civarında bir apartman dairesinde
bizlerden başka kim vardı, yoktu tabii ki, Mustafa Cabat'ın koordinatörlüğünde tek sayfalık adı Yeni
Bir Dünya mıydı, Yeni Bir Dünya Düzeni miydi gazete yayını, hasılı Başkan adaylarına olabildiğince bilgi
ve lojistik destek sağlanıyordu.
Seçime hazırlık döneminden, birisi Şükrü abiyle ilgili, diğeri de Bekir abiyle olan iki olay
hatırlıyorum; Şükrü abi mevcut Büyükşehir Belediye Başkanı Niyazi Bey'le birlikte sadece ikisi,
televizyonda tartışacaklar... Ertesi gün yayınlanacak gazete hazırlanıyor, orada bulunanlar genel
olarak dendi ki, adam mevcut başkan, şehri her türlü iyi biliyordur, sense uzun süre buradan ayrı
kaldın, bir sakatlık olmasın, programı iptal mi etsek? Şükrü abi birden döndü, ne diyorsunuz siz yahu,

adam karşısındaki rakiplerinin isimlerini bile bilmiyor, konuşurken dakikalarca elindeki kâğıda bakıyor,
Allah'ın izniyle çekirdek gibi çiterim, endişe etmeyin...
Kocasinan mı, ah Kocasinan ah, bakmayın bugün böyle, o günlerde ucu bucağı belli değil veya
biz bilmiyoruz... Bana dediler ki, git belediyeye mahalleleri gösteren bir harita al gel... Gittim
Mühendisler İşhanı'nda Belediye'ye; o da ne ola ki, yok dediler, belki Büyükşehir'de... Büyükşehir'e
gittim, orada da; ne, nasıl bir harita gibi meramımı anlatmaya çalışırken duvarda asılı şöyle,
unutmuyorum on bin ölçekli bir harita gözüme ilişti, ha o mu dediler, Emniyete vermiştik... E ben de
alayım dedim ve rulo yaparak getirdim, işe yaradığını düşünüyorum...
Ah Kocasinan ah, deyince anlatacak hatıra çok da konu bu değil, fakat şunu da söyliyeyim bu
son olsun; belediyede çalışırken Ankara, İstanbul'a şehir dışına sık çıkardım. Yine böyle bir seyahat
dönüşünde, Bekir abi arabayla denetlemede, yanındayım ve Oruçreis Mahallesinden asfalt
şantiyesine doğru gidiyoruz, arabada ben Bekir abiye bir şey anlatmaya çalışıyorum, biz de yapalım
diye. Bir aralık şöyle döndüm Bekir abiye baktım, aa beni dinlemiyor, dışarıda Harran Evleri siluetli
öbek öbek dizilmiş tezek yığınlarına bakıyordu...
Sustum!...
Bu seçimlerde miydi bir sonrakinde mi Hayrettin Çelik Bey Kocasinan'da, Nuh Ali abi de
Melikgazi'de Meclis Üyeliği yaptılar. Hayrettin abi bir dönem İl Genel Meclisi'ne de gitti. Mustafa
Tekelioğlu Bey hep İl Genel Meclisi'ndeydi, orada kaldı...
BELEDİYE
Seçimlerden sonra Bizim Oturmada illâki bir fasıl açılır ve belediye konuşulur, hiç bir şey
bulunamasa konuşulacak, şöyle yukarıdan aşağı belediye personeli gözden geçirilir, bilirim ya, bu ve
benzeri değerlendirmelerde resmi gayriresmi bileğimin hakkıyla bir türlü geçer not alamadım, yok
canım ne yanması, bilmem mi imarın gücünü, bu da başka türlü bir sabır veriyor insana!... Arkadaşlar
olumlu olumsuz gördüklerini, duyduklarını, yaşadıklarını bir şekilde dile getirirler. Bekir abi henüz
teşrif etmemişse muhtemel ki biraz sonra gelecek ve ayrıca aynı fasıl bir de ona geçecektir. Şöyle bir
sahne mesela;
Bir esnaf sitesi kurulması kararının çarşıda nasıl karşılandığına ilişkin diyelim Mustafa Tekelli
Bey'in fasıl açması üzerine, diğer arkadaşlar sırasıyla teker teker veya isteyen arkadaşlar görüşlerini
açıkça belirtirler. Eğer ki, karara mugayir bir görüş ortaya çıkmışsa veya eksiklik hissedilmişse, konuya
muttali olan arkadaşlar ki genellikle Bekir abi, kısaca yanlış anlamayı bertaraf edecek açıklamayı yapar
ve konu kapanır.
Merkezi Hükümetin ilk günlerde tasarruf tedbirleri adını verdikleri uyduruk genelgelerle
belediye yöneticilerini haciz/icra ile çalışanlarını da değişik teftiş vesair usullerle yıldırma politikaları
Kayseri'de Bekir abinin dâhiyane bir cevabıyla ıskaladı; bunlar da bir şey mi, bizim tabii hayatımız,
genelgelerden daha fazla tasarruf içindeyiz, herkes kendine baksın!...
Genellikle şehirde ilk uygulamalar olan beton kaldırımların kilit parkeyle kaplanması, uçurtma
şenliği, bisiklet yarışması, planlı yapılaşma adına milletin kendi kaçak evini yıkması, parkları çepeçevre
perdeleyen duvarların yıkılması çitlerin ıslahı, halk meclisleri vb konular oturmalarda benzer şekilde
konuşulmuştur.

Bu vesile ile ilk bisiklet yarışması Fuar Yolunda Mustafa Haspaylan ile Mustafa Cabat arasında
yapıldı. Mustafa Haspaylan Bey belediyede Bekir abinin yardımcısı idi, Hoca da Ufuk Lisesinde
sanıyorum. Kazanan bir adet bisiklet alacaktı. Haspaylan Başkan eşofmanı, ayakkabıları, arkasında
dinamik güç belediye zabıtası olduğu halde yarış başladı. Hoca başlarda, her ne kadar diyelim sırtında
ceketi ve pedala iskarpin ayakkabının ökçesiyle basıyor idiyse de yarışı önde götürüyordu, fakat
dedim ya lobisi taraftarı yoktu, hazır zabıta yarını, yarınını düşünüyor ve Başkanını destekliyor, ahali
de ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Hoca kaybetti... Bekir Başkan Hoca'ya yarış anısına ikincilik
özel ödülü olarak Bisan marka bir bisiklet vermişti.
Temizliğe ilişkin konular, imara ilişkin konular, emlak vergisi, asfalt yol, yaya kaldırımları, içme
suyu fiyatı, şebekesi, elektrik şebekesinin yer altına alınması, kaldırımlardaki ağaç cinsleri, kaldırım
yüksekliği, trafolar, Melikgazi'nin zenginliği, Camii Kebir eşrafı, meslek odaları hepsi hepsi oturmada
hiç olmazsa ikili olarak görüşülmüş, konuşulmuştur.
Bir aralar lojmanlarda misafirhane olarak ayrılan bir dairede oturduk, Kayseri Kocasinan'da
Erkek Sığınma Evi açılmış şeklinde bir gazete haberi üzerine İstanbul'dan televizyoncular, Söz Fato'da
programı, arkasında kameramanı Fatma Girik şu, bu, Mustafa Haspaylan Başkan'ın peşinde çok
koşturdular.
Haspaylan Başkan deyince; bir fırın denetlemesinde her nasılsa bozulmuş bir miktar unun
imhası söz konusu oldu. Televizyon ekranında görüntü şu; unlar damperli bir kamyondan Kızılırmak'a
boşaltılıyor. Bir kadın haberci Başkan'a mikrofon uzatmış, soruyor: “Peki Başkanım unlar bozuksa
balıklar zehirlenmez mi?” Mesut Yılmaz'dan bir kaç misli daha fazla süre sessiz ama öfkeli bir halde
spikere bakan Haspaylan, eliyle şöyle bir hareket yaparak “yok, balıklara bir şey olmaz!” dedi ve
arkasını dönüp gitti, ekranda; ön planda damperi kaldırılmış ve içinden un çuvalları ırmağa boşaltılan
bir belediye kamyonu, yan tarafta ise spikerin elinde havada kalan mikrofon ve arkası dönük oradan
uzaklaşan Haspaylan Başkan...
ELİ KANLI BATI
Bosna Hersek, Saraybosna da oturmada çok konuşuldu, Aliya İzzetbegoviç'in Avrupa'nın
ortasında İslâm Devleti kurmak iddiası ile yargılanması, hapis yatması, Sırpların Bosna'da Müslüman
katliamı, İzzetbegoviç'in sığınaklarda, tünellerde direnmesi her türlü saygının ötesinde gıpta ile
yadedilmiştir. Mostar Köprüsünün Sırplar ve Hırvatlar tarafından bombalanması sonunda yıkılıp
yenilenmesi, oturmanın görüştüğü ciddi konular arasındadır.
Oturma grubundan değişik vesilelerle Bosna'ya giden arkadaşlar oldu. Bekir abi, Mustafa
Tekelli Bey bize birinci ağızdan orasını anlattılar. Misafirperverliklerini, mutfaklarını... Hatta
yemeklerini öylesine beğenmişler ki, şundan da biraz götürelim memlekete, bundan da götürelim
deyince bakmışlar ki valizler almayacak, en iyisi bunları yapanı götürün kurtulun demiş Bekir abi.
Diyanet'in Bosna'da yaptırdığı Kayseri Camii de mimari tarzı ile oturmada konuşulmuştur. Bekir abi
Bosna'dan, Reco Çauşeviç'in iki cilt halinde yazmış olduğu BOSNA Müslümanlara Son Uyarı 1 ve 2
(1994) kitabı ile Dr. Kerim Luçareviç'in yazdığı Saraybosna Savaşı (2001) adlı kitap getirmişti...
Aynı zamanlarda, (1998) Kosova'da da Müslüman Arnavutlar, Boşnaklar ve Türkler'e yapılan
baskılar fiilen savaşa, yok edilmeye dönünce, NATO Yugoslavya'ya müdahale etti. On yıl boyunca

Kosova Birleşmiş Milletler denetiminde kaldı. 2008 de tek taraflı bağımsızlığını ilan etti. Şu anda
Kosova, Avrupa Birliği üyesi.
Bu dönem oturmanın şehirden, şehir dışından misafirleri olmuştur. Ankara'dan milletvekilleri,
İstanbul'dan Hocalar, dostlar, abiler vb.
İrfan Gündüz'ü hatırlıyorum, Yaşar Nuri Öztürk için parasını ver İslâm'ı bile savunur diyen,
Hayrettin Karaman ne diye katılmıştı Mustafa Tekelli Bey'in misafiriydi galiba hatırlamıyorum,
rahmetli Turgut Cansever gelmişti belediyeye, Bizim Oturma'da ve bir hafta boyunca değişik yerlerde
oturduk şehirde, bağda... Rahmetli Rifat Besceli abi katılırdı, Özer abi Kayseri'ye geldiğinde halâ
katılır, Özer Koç... Rahmetli Saracoğlu Hocaefendiyi hatırlıyorum, Mehmet Naneciler de gelirdi...
Mustafa Tekelli Bey'in misafirleri olur Şanlıurfa'dan Ankara, İstanbul'dan. Sanatçı Bayram
Bilge Tokel'i elinde sazıyla bir gün aldı geldi, senfoni dinletmeye oturmaya, güzelce bir dinledik iyi mi?
Hanım kızlar da şaşırdı bu koca koca adamlara ne oluyorsa diyerek?
Bir keresinde hangi televizyondu, Star mı, Kanal B'mi Hayrettin Bey'in bağ evinde kayıt altına
almıştı oturmayı... Bana göre en suni oturmalardan birisi olmuştu...
Kışın, Urfa'dan Zeynel Beyazgül Bey'in katıldığı bir oturma akşamı, her nasıl olmuşsa biraz
zengin kalkışı olmuş. Yan odada oturan bayanlara hazırlanma fırsatı verilmeden kalkılınca; Zeynel Bey
kendi kendine, adamlar bayan mayan dinlemiyor helal olsun valla, herif dediğin böyle olmalı demiş.
Aşağıya inilmiş, sokakta bayanlar bekleniyor, 10 dakika geçmiş, 15 dakika geçmiş, yarım saat olmuş
gelen giden kimse yok, ortalık kış, soğuk mu soğuk... Yukarıya haber edilmiş ki, ortalığın kış olduğunu
bilmiyor mu bu hanımlar, nerede kaldılar!... Meyve yeni verildi, acelelerine ne oluyor, üşüdülerse
gitsinler biz geliriz, cevap böyle olunca Zeynel Bey iyi bari burası da Urfa gibiymiş derken ağzı
kulaklarında tabii!...
Muhakkak yapılması lâzım diyerek Kemalettin Işık Bey, İl Sağlık Müdürlüğü'ne ataması
yapılınca yapacaklarını bu dönem, oturmada uygulamaya koydular ve bayan bay, çoluk, çocuk
hepimizin kilo, boy, kan grubu, diyelim nabız, tansiyon, şeker, iyisiyle, kötüsüyle kolesterol vb daha
her ne varsa hepsini bir çizelge halinde tanzim etmişti... Üzgünüm, atama için bu güzel çalışma yeterli
olmadı...
BİR ÖNERGELİK HÜKÜMET
Kemalettin abi deyince, yazmadan olmaz; adam İl Sağlık Müdürlüğüne durduk yere gelmedi,
taa milletvekilliğinden, öyle ki, mecliste vereceği bir soru önergesi ile belki bütün bir ülkeyi
kurtaracak, belki de nasıl bir önerge ise, mecbur bırakacak Halk Partisine Şeriat ilan ettirecekti, ne
hayâl amma?
Olmadı, olamadı...
Nuh Ali abinin anlattığına göre, Kemalettin Bey'in yeğeni ve aynı zamanda damadı olan
Ersayın 2007 seçimleri olmalı, tam da seçim arefesinde, Bursa İnegöl'de akraba ziyaretinde iken
konuşulur; şu kadar Posofluyuz, doğru dürüst bir aday bulunabilirse eğer, (o havalede bir rivayet
onbeş yirmi aile, bir rivayet yüzelli ikiyüz aile bulunmaktadır.) kesin seçilir, Ersayın Kayseri'ye dönünce
olan biteni kayınbabası-dayısı Kemalettin Bey'e anlatır; “Tam zamanı baba!” der. Kemalettin Bey,

sağolsun Kayseri'nin sıkışık olduğunu görecek kadar siyasetten anlamaktadır, Kayseri'den feragat eder
ve Bekir abiden Bursa adaylığı için yardım ister. Bekir abi ise, Kemalettin Bey'e göre Ankara'da
partinin milletvekili (aday listesi) adaylığı işini ayarlayan Salih Kapusuz Bey'le, görüşmemiştir bile...
Salih Bey tam siyasetçi tabii, bir karşılaştıklarında Kemalettin Bey'e diyor ki; hoca, senin bu
niyetinden, adaylık girişiminden hiç haberim yok, olmadı, adam söylemez mi? (Haberi olsa yapacaktı
sanki...) Bekir abi de diyor ki; Kemalettin hangi partiydi, il başkanlığı yapmış bir arkadaşımız, (Korkut
Özal, Demokrat Parti) bu işleri en iyi bilmesi gerekir, Salih Bey tabii ki öyle söyleyecek, bu iş öyle
önergelerle, şunlarla bunlarla olmaz, yetmedi Bursa'dan, söyleyin Allah aşkına, eğri doğru, meselâ bir
grup kararı alınsa, eğer ki bu karara Kemalettin Bey katılmamışsa, önemli bir oylamada ne olur?
Haksız mıyım? (Bir şey olacağı yok, üzüldüğün şeye bak Bekir abi; çıkar Kemalettin Bey beyanat verir,
ne olacak; ahalide, siyasetçide rahmetli doktorun tabiriyle yiv set mi kalmış, şey olmuş herkes, ne
diyeyim olsa olsa darbe olur!)
Bütün bu olanlara bir diyeceğimiz olamaz da, Kemalettin Bey bunları, işte Nuh Ali abiye
anlattı, Hayrettin abiye anlattı, Cafer Bey'e anlattı, mutlaka bir kaldırım tamiri istek telefonunda
Hasbaşkan'a anlatmıştır, Tekelioğlu'nu bulamamıştır, Tekelli kahvesini söylemiştir, Allah'tan Salim
abiye şiiliyemez, ucunda şirket yok İbrahim abiye de anlatamaz, Durmuş abiyle Hoca da dinlemez,
sağa baktı, sola baktı, hanımına danıştı, darılacak benden başka kimseyi bulamadı, iyi mi?
Kemalettin abi de beni kestirdi ya gözüne, daha bana karada ölüm yok!... Peki bu şans değilse,
ya ne?
GEÇEN YILLAR
Bekir abi, bir ideal vücut ölçüsü çıkardı, aman ne hesap ne hesap, şimdi o formulü hatırlamam
mümkün değil de, mesela; yok tartılan ağırlığın (kg), metre cinsinden boy ölçüsünün karesine
bölünmesi şu aralıkta ise normal değilse şişman, obezite vesair... Sonra millette bir spor yapma
merakı başladı, sormayın... Burası değil de, Bekir abi söylediğine söyleyeceğine neredeyse bin pişman,
koca koca adamlar, kesin bir yerlerine bir hal olacak, yok eğilip ayaklarımı şöyle yapacağım, yok
ısınma alttan yukarıya doğru başlar, ısındındı ısınmadındı... Rahmetli Dişçi başlıyor sabahları şöyle
ayak parmakları üstünde elleri havada arkaya doğru birleştirmek bizim gibi birisini bir hafta idare
eder... Gözler kapalı, tek ayak başparmağı üstünde, öbür ayak yere basan bacağın diz kapağında
dengede durmak bilmem kaç saniye...
Yok canım olimpiyatlara katılınmadı ancak 2008 Pekin Olimpiyatları, aklımda kalan tribünde
dönemin ABD Başkanı George W Bush ve yanında eşi Laura Bush, Rusya başkanı Putin ve eşi
Liyudmila, başka devlet başkanları ve Çinliler muazzam bir propagandayla zamanı kraft kâğıt rulo
yapmışlar stadın ortasında enfes bir mizansenle açarak kâğıdın icadını “ben olmasaydım tarihiniz
olmazdı” havalarında dünyanın gözüne soktuğu açılış töreni ve bu törenin yapıldığı kuş yuvası adını
verdikleri stadyum vesilesiyle konuşuldu, başkaca; 1936 Berlin Olimpiyatlarında Hitler'in olimpiyatlara
katılan ülke başkanlarına biraz da hava olsun kabilinden üstün Alman ırkından bahseden, dolayısıyla
altın madalyaları mutlaka Alman sporcuların kazanacağından emin bir nutkuyla başlayan oyunlarda
100 m, 200 metre 4x100 metre ve uzun atlamada 4 altın madalya kazanan Amerikalı zenci Jesse
Owens konuşuldu. Bir rivayet Adolf Hitler'i stadyumdan kaçıran atlet olarak ün yapmış bu Jesse
Owens'in ayakları çıplakmış, ayakkabıları yokmuş...

Bu vesile ile Bekir abi, sporda ayakkabının önemini MTTB'de düz spor ayakkabısı ile sürekli
sakatlanan veya sakatlanma riskiyle ürkek davranan, koşamayan sporcularının ilk defa ortopedik
Amerikan ayakkabısı ile oynadıkları maçta, koşmalarıyla, sıçramalarıyla nasıl da hissettiklerini
anlatmıştır.
Bir ara hanım kızlar dahil bütün çocuklar olmak üzere Nuh Ali abi, Salim abi, Durmuş abi bana
takıldılar... Ali Dağa tırmanmış mıydık, Yılanlı Dağ'da kızlar yoktu da, Lifos'a bu halde tırmanmışlığımız
var... Bakalım yer kalırsa fotoğrafları da yayınlarız...
FARKIMIZ
Mustafa Cabat, TED Koleji'nden sonra sanayide kerestecilik yapmaya başlamıştı... Şükrü abi
Büyükşehir Belediye Başkanı seçilince bu yıllarda Belediye Özel Lisesi'ne geldi 1997 yılı sonunda da
Okul Müdürü oldu. Keskin kalın hatlarla kırmızı çizgisini çekince okula kimse giremedi, bakıldı ki böyle
sadece kantinde ağır yanık yağ kokulu tostla, makarnayla olmayacak, çaresi kolay; Özel Ufuk Lisesi'nin
binasında 2004 yılından bu yana Kaymakamlık hizmet vermektedir. Şimdilerde kimi iktidar
korkusundan, kimi siyasi, kimi makam mevkii sevdasından, kiminin de iktisadi endişelerle (dini bir
endişe var mı?) paralelci diye tukaka ettikleri fetoşu Hoca taa o tarihlerde çözmüş, ağalarına Kardinal
bu, dediği fetoş ile mücadeleye en azından özel okul fiyatlarıyla başlamıştır.
Mehmet Şevket Eygi'nin FANTOŞ tabirinin Mustafa Cabat'ın FETOŞ I, FETOŞ II, FETOŞ III cd
dizisinden önce olup olmadığını kestiremiyorum ancak, kaynağın bir şekilde Özel Ufuk Lisesi olduğunu
söylemeliyim. Dolayısıyla Ankara'da da gündem oluşturduğu belirtilen bu cd'lerin Bizim Oturmada
konuşulması normaldir.
KAYSERİ EĞİTİM VE KÜLTÜR VAKFI
Özel Ufuk Lisesi'nden kalan KEK Vakfı. Başka bir ifadeyle veya daha doğrusu Lise, zamanın
yönetimi tarafından kapatıldı ama Vakıf kaldı, kalan bu Vakıf günümüzdeki Kayseri Eğitim ve Kültür
Vakfı... Bugün Vakıf, İstasyon Mahallesinde Çevreyol üstünde, önceleri Demiryolları Lojmanı olarak
kullanılan ve Kocasinan Belediyesi tarafından Vakfa tahsis edilen binada kitap yayını, toplantılar,
anma günleri, seminerler, konferanslar başta olmak üzere Mustafa Tekelioğlu Bey'in Yönetim Kurulu
Başkanlığında, Mustafa Cabat'ın gayretleri ve Bekir abinin her türlü desteğiyle faaliyetlerini
sürdürmektedir.
Vakıf, 2012 Mayıs'ında Kayseri İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile birlikte Necip Fazıl Kısakürek'in O
ve Ben ve Çöle İnen Nur kitaplarından birisi hakkında yazılacak kompozisyon yarışması düzenledi.
Ödül töreninde Dursun Çiçek bir konuşma yaptı, O Adam diye başlayan ve Necip Fazıl ancak bir
insandı ve insani zaafları olan bir adamdı, o sizin gibi İslami zaafları olan bir adam değildi.. Allah
rahmet eylesin.. duasıyla biten...
Sonra kitaplar yayınladı, bunlar;
1- İki Kavram Analizi Laiklik/Aksiyon, Mustafa Cabat, Deneme, 2007
2- Evsa, Mustafa Özer, Şiir, 2. Baskı, 2012
3- Düşüşten Sonra I, Mustafa Özer, Deneme, 2012

4- Sis ve Selva, Mustafa Özer, Şiir, 2. Baskı, 2012
5- Çağrı Sayfaları, Mustafa Özer, Şiir, 2. Baskı, 2012
6- Sanat ve Aksiyon İçinde Bir Portre Denemesi, Mustafa Özer, Deneme, 2. Baskı, 2012
7- Ses ve Heves, Mustafa Özer, Şiir, 2. Baskı, 2012
8- Şapkamda Saklanan Azrail, Mustafa Özer, Şiir, 2012
9- Birlikte Ayrılmak, Mustafa Özer, Şiir, 2012
10- Çalakalem Çiçekler, Mustafa Özer, Şiir, 2012
11- Düşüşten Sonra II, Mustafa Özer, Deneme, 2012
12- Necip Fazıl ve Büyük Doğu, Ali Biraderoğlu, Deneme, 2012
13- Gönüldaşlarımıza Mersiye, Biyografi, 2013
14- Siyasi Bir Tavır Olarak Büyük Doğu, Mustafa Özer, Deneme, 2013
15- Tarih Üzerine I, Ali Biraderoğlu, Deneme, 2013
16- Tarih ve Değişim, Ali Biraderoğlu, Deneme, 2013
17- Düşünme Üzerine, Ali Biraderoğlu, Deneme, 2013
18- Oportünist Değişimin Aktörleri, Ali Biraderoğlu, Deneme, 2014
19- Tarih Üzerine II Trajik Sevinç, Ali Biraderoğlu, Deneme, 2015
20- Muzdarib, Mustafa Özer, Şiir, 2015
21- Sığ Kıyıdan, Mehmet Kasap, Biyografi, 2015
22- Oportünizmin İtham ve İlzamı I, Ali Biraderoğlu, Deneme, 2015
23- Errisaletülledüniye, İmam-ı Gazali, tercüme Ergün Telis, 2016
24- Meliklere Altın Nasihatler, İmam-ı Gazali, tercüme Ergün Telis, 2016
25- Düşüşten Sonra III, Mustafa Özer, Deneme, 2016
Dijital Yayınlar;
1- Konferanslar, Necip Fazıl Kısakürek, Kendi sesinden, Ayasofya, İman ve Aksiyon, Dünya Bir
İnkılâp Bekliyor, 12 cd
2- Konferanslar-2, Necip Fazıl Kısakürek, Kendi sesinden, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu,
Tiyatro ve Tesiri, Komünist İhtilâli, 12 cd
3- Sesli Kitap, Çöle İnen Nur, Necip fazıl Kısakürek, okuyan Emin Baykırkık

BİRLİK VAKFI
Öte yandan Kayseri'de bir Şubesi bulunmasa da, daha doğrusu bu ifade yanlış oldu, Vakfın
Kayseri'de bir şubesi varmış, tabii ki vardı ancak meşhur 28 Şubat 1997 kararları ile vakıf mevzuatında
şubelerin askeri cunta tarafından kapatılması yönünde değiştirilince, o zaman Şube Başkanlığını
yürüten Mustafa Tekelioğlu'nun dirayetli direnişi ile mührün teslim edilmemesi sonucu, söylendiğine
göre temsilciliğe dönüştü veya bu şekilde belirsizliğini sürdürüyor. Şu anda Genel Başkan İsmail
Kahraman Bey Millet Meclisi Başkanı oldu ve dünkü oturmada (12.12.2015 Cumartesi akşamı Mustafa
Tekelioğlu'nda oturduk) Bekir abinin söylediğine göre Vakıf Kayseri'de yeniden şube kuruluşunu
gerçekleştirmek için çalışmalara başlamış. Şube Başkanı aranıyordu. Merkezi İstanbul'da bulunan
Birlik Vakfı ile Bizim Oturmanın ilişkileri en azından Bekir abi, rahmetli Mustafa Özküçük ve Mustafa
Tekelioğlu Bey aracılığıyla Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı'ndan çok daha önceye dayanır. Birlik Vakfı
1985 yılında kuruldu ve Bekir abi Vakfın kurucu üyesidir.
SİYASETE DEVAM
Belediyeler devam ederken 1995 Milletvekili Genel Seçimleri yapıldı. Bizim Oturma'yı tabii ki
ilgilendiriyor, çok konuşulmuştur fakat hükümetler kimi azınlık, kimi koalisyon çok kısa ömürlü oluyor,
en uzunu bir yıl süreli vb... Refah Partisi Kayseri'de 4,2,2,1'le ve toplamda 158 milletvekili ile birinci
parti olmasına rağmen 1996 yılı ortalarına kadar Tansu Çiller (DYP), Mesut Yılmaz (ANAP)
hükümetleriyle oyalanıldı duruldu. 1996 Haziran'ında görev Erbakan'a verildi DYP ile yapılan koalisyon
28 Şubat 1997 günü yapılan meşhur Milli Güvenlik Kurulu kararları kâh imzalandı, kâh imzalanıyordu
suni gündemleriyle aynı yıl Haziran sonuna kadar sürdü, sonunda DYP ile koalisyon protokolü gereği
Erbakan istifa etti... Görevin Tansu Çiller'e verilmesi beklenirken ve teamüller de böyleyken
Cumhurbaşkanı Demirel böyle düşünmedi, güya tapulu arazisine gecekondu yaptırmadı (Demirel bu
sözü, ANAP'ın kuruluşunda Özal için söylemişti) ve görevi Mesut Yılmaz'a verdi...
Kasım 1996'da Susurluk'ta olan trafik kazasında, her ne kadar zamanın Başbakan'ı Erbakan
fasa fiso demişse de, siyaset-mafya-emniyet el ele, millet dünya gözüyle Derin Devlet'i gördü...
Arkasından vay iftardı, vay imam hatipti, yok havuzdu, ordunun ödeneğiydi ve benzeri
bahanelerle iktidar yıpratıldı ve kendisine zulmün ötesinde bir şey yapılamadı fakat ortağı partinin
(DYP) içini oydular...
Bizim Oturma Hüsamettin Cindoruk, Yaşar Topçu, Necdet Menzir, Yalım Erez vb bu
vatanseverleri çok konuşmuştur, iyi bilir.
Yine Bizim Oturma Büyükşehir Belediye Başkanımız Şükrü Karatepe'yi, Hasan Celal Güzel'i de
iyi bilir, Hasan Celal Güzel'in Batı Çalışma Grubu'na ilişkin sayfalarca ortaya çıkardığı rapor bu
taraflarda belki ilk önce Bizim Oturmada okunma fırsatı bulmuştur.
28 ŞUBAT 1997
O dönemde Refah Partili belediyeler irtica yuvası olarak lanse ediliyor, orada en alt
kademeden şef vesair yönetici olmak da cüzzamlıdan beter... Bu halimize gizliden gizliye üzülen mi
diyelim, yoksa verdiği haberle bizi panikletmek maksadıyla mı bir öğleden sonra, Ankara'da Hasan
Celal Güzel'in temin ettiği bu rapor, kimdi o getiren masama, bir tomar fotokopi halinde, abi dikkat
edin notuyla bırakıldı...

Başbakanlık bünyesinde 28 Şubat 1997 MGK kararı gereği bir çalışma grubu oluşturulduğu ve
bu grubun illerde valilikler ve askeri birliklerce beraber hareket ettikleri özellikle, okullarda ve
belediyeler ile diğer resmi kurumlarda başörtüsü ve mescit uygulaması, namaz başta olmak üzere,
ramazanda iftar saatleri, vakıf ve benzer diğer hayır kurumlarına arsa tahsisleri, resmi törenler, kılık
kıyafet, sakal vb ferdi davranışların kontrol altına alınmak istendiği, daha doğrusu kontrol altında
olduğunun bilinmesi ve ona göre hareket edilmesi, bu hususları takipte müsamaha gösterilmemesi,
yapılan tespitlerin süratle merkeze iletilmesi ve ilgililer hakkında idari ve adli takip başlatılması....
Bunların büyük bir kısmı zaten biliniyordu, fakat bu şekilde işin büyütüleceğine belki ihtimal
verilmiyordu. Yazıyı ne yaptım diye düşünüyorum da, net hatırlamamakla beraber, bir suret alarak
Bekir abiye verdim galiba. Sonra Oturmada, eğer ki Nuh Ali abi o dönemde bağındaki eski binayı daha
yıkmamışsa oradaki dut ağacının altında, değilse Salim abinin bir iki defa oturmayı davet ettiği,
götürdüğü Talas'ta bir bağda, duvarın dibinde oturduğumuz sırada konu açıldı. Bekir abi bu notları
getirtti ve oturmada okundu.
Tam bir, kuzuyu yemeye karar veren kurdun suyunun bulandırılması hali...
Mesela Şükrü abi ile Hasan Celal Bey'in 28 Şubatçılarca suçları da böyle, yani yukarıda kurdun
su içtiği bir dönemde, aşağıda bizim ağaların şu konuşmaları yapmış olmaları:
Şükrü abi 10 Kasım 1996 tarihinde partililere "Hakim güçler "ya bizim gibi yaşarsın ya da her
türlü fitneyi, fesadı içinize sokarız" diyorlar. Bu yüzden de Refah Partili bakanlar bile kendi dünya
görüşlerini bakanlıklarına yansıtamıyorlar. Bu sabah ben de, resmi görevim, sıfatım nedeniyle bir
törene katıldım. Süslü püslü görünüşüme bakıp da laik olduğumu sakın sanmayın. İnancımıza saygı
duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak, bu günkü törenlere katıldım. Belki
Başbakan'ın bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin hiçbir mecburiyetiniz
yok. Bu düzen değişmeli, Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman ola, Müslümanlar
içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin"
Hasan Celal Güzel de, 13 Haziran 1998 tarihinde Kayseri Fuar alanında düzenlenen İnsan
Hakları Mitingi’nde 28 Şubat sürecinden sonraki gelişmeleri eleştirmişti. “Sincan’da tankların geçişini
halkın vergileriyle halka karşı yapılmış zulüm olarak” değerlendiren Güzel, konuşmasında özetle şu
görüşleri savunmuştu: “Türkiye’de yeni bir mücadele, istiklal mücadelesi başlıyor. İnançlara baskı
yapılmaktadır. En fazla bir sene sonra göreceksiniz imam hatip okullarını tekrar açacağız. O
bacılarımızı tekrar okullara alacağız ve zulüm yapan rektörler ve YÖK başkanlarının da siyah
cübbelerini soyarak o üniversitelerin ortasına koyacağız. “ Güzel, daha önce de yine Ankara 1 No’lu
DGM’ce, 3 Eylül 1997 günü Kayseri Şehir Tiyatrosu’nda düzenlenen, “Türkiye Demokrasinin
Neresinde?” konulu toplantıda yaptığı konuşmada, “Din farklılığı gözeterek halkı kin ve düşmanlığa
açıkça tahrik ettiği” gerekçesiyle, 1 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin bu
kararı onamasının ardından, Şükrü abi ve Hasan Celal Güzel 4 ay 26 gün cezaevinde yatmışlardı.
OUT-IN
Ocak 1998'de Refah Partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Yerine Fazilet Partisi
kuruldu. Bu arada uygulamasına başlanan 8 yıllık kesintisiz eğitim, YÖK'ün üniversite sınavlarında
imam hatipler başta olmak üzere sanat okullarına katsayı uygulaması hep 28 Şubat 1997 MGK

kararları gereği yapılmış ve Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit veya bunlarla birlikte Devlet Bahçeli'nin
desteklediği koalisyon hükümetleri tarafından dayatılarak uygulamaya konmuştur.
Bu dönemde Bizim Oturma'da en çok konuşulan konuların başında yerel ve genel seçimler ile
Dost Sigorta olmuştur. Sonradan yapılan açıklamalardan anlaşılmakta ki, Fazıl Karaman'ın
Fetullahçılardan ayrılması, kurulmasına çalışılan Sigorta Şirketinin günümüzdeki pararlelcilere rakip
olması, paralelcilerin o günlerdeki siyasi ve ekonomik gücü vb unsurlar yan yana gelince fotoğraf daha
da netleşiyor, fakat o zamanlar oturmada, bu şekilde yapılan bir değerlendirme duymadım. Sonuç
itibarıyla o günlerde mesele 28 Şubatçılara, TÜSİAD'a, sermayenin rengine vesair bağlanmıştı.
Tevekkeli İbrahim Gengeç abi de, bunları biliyordur muhakkak ama halâ ne demekse, yüzde
kırkla Holdingin içinde olunamadığına bağlar meseleyi... Kayseri olarak sözümü dinletebilseydim der,
“müsaade buyurun”, böyle olmazdı... Beni Yozgatlılar (Yimpaşçılar) anladı da, doktor dahil (rahmetli
Dişçi Mustafa Özküçük) bunlar anlamadı!... (Dişçiden sonra kalan dört Mustafa'dan ikisi Tekelioğlu ile
Tekelli.)
1999 yerel ve milletvekili seçimlerinde Bekir abi Kocasinan'da devam veya yeter kararını
vermeden tek tek hepimize sordu; çoğunluk devam çıktı, ben bu dönemde Bekir abi için Büyükşehir'e
gidecek, peki biz ne olacağız, kendisine de söylemiş olmalıyım, “bizi çiğ pişmiş gibi yerler abi”
kabilinden biraz telaşlanmışımdır.
Bekir abi Kocasinan'da devam ettiler.
Bu seçimlerde Fazilet Partisi Kayseri'den iki milletvekili çıkartmakla önceki dönem dört olan
milletvekili sayısı yarı yarıya azalmış, dolayısıyla Batı Çalışma Grubu'nun adam adama presi işe
yaramış, 28 Şubatçılar başarılı olmuştu. Millet ve devletin çalgısına ayak uydurmak hususunda
enteresan bir örnek. Bu dönem genel olarak bu taraf siyasiler, seçimlerde belediyelerin çalışmalarını
yeterli bulmamışlardır. Bu mesele Oturmada da ancak bu kadar konuşulmuştur, veya böyle işte!...
Bizim Oturmada ne dendi, ne kondu bellidir de 28 Şubatçıların presinden herkes başı derdine
düşmüştü, nasıl anlatayım veya siyaset ikiden de çok devreli futbol maçı gibi. Bir bakıyorsun
koruduğun kaleye atmaya çalışıyorsun, bir bakıyorsun önceki maçta rakibin olan topçuyla paslaşmak
durumunda kalıyorsun... Tek ölçü; profesyonellik ve fanlık, Allah aşkına birisi söylesin, burası da mı
lâik?
Ağustos 1999'da 7.4 şiddetinde Marmara Depremi oldu. Gayriresmi rakamlar ölü sayısını
50.000 olarak belirtiyor. Adapazarı ve İzmit, Marmara Denizi'nin güney sahili Yalova dahil yerle bir
oldu. Depremin sonucunda latifenin hiç sırası değil ama Bülent Ecevit Başbakanlığındaki ANASOL-D
hükümeti bir defalık adı altında ama milletin sırtına kambur gibi yapışıp kala meşhur Deprem Vergisi
ve yine meşhur 595 sayılı KHK ile önce 26 sonra tenzilâtla 19 ilde yapı denetimi uygulaması
başlatıldı...
KIRMIZI ÇİZGİ
2000'ler; Bizim Oturma'da, meselâ Ahmet Necdet Sezer'in bütün partilerin ortak adayı olarak
Cumhurbaşkanı olması değerlendirilirken sonuçtan giderek söylüyorum, Anayasa Mahkemesi'nce
verilen bir iki kararına veya yaptığı bir takım konuşmalara bakılır da, başka bir takım hassasiyetleri her

nedense dikkate alınmaz, çoğunluğa uyulur, sonuç olarak iyi denir. Öyle dendi; tam bir hukuk
adamı!...
Önceleri Ecevit hükümetinin irticai faaliyetlere katıldığı gerekçesiyle memuriyetten
çıkarılmayı kolaylaştıran KHK'yi imzalamaması, iade etmesi geniş çevrelerde memnuniyetle
karşılandığı gibi, Bizim Oturmada da gönülleri sanıyorum fethetmiştir.
Uyarılmış olmalı ki, bir takım özelleştirmeler ile Recep Tayyip Erdoğan'ın siyaset yasağına
ilişkin Anayasa değişikliklerinde gerçek yüzünü gösterdi.
İyi mi değil mi bilemem ama bunlardan sonra kendisini seçen hiç bir siyasi parti de onun
Cumhurbaşkanı olarak verdiği kararlardan memnun olmamıştır. Adam belki de olması gerektiği gibi
davrandı; derin devletin görünen yüzü oldu...
YÖK Başkanı ile Üniversitelere rektör atamaları, başörtüsü yasağı vb imana, inanca yönelik
milletin aleyhine olan 28 Şubat ürünü bazı kanunların hemen onaylanması, eğer varsa, yanlışlıkla
olmuşsa lehine olanların bekletilerek geri gönderilmesi, af yetkisini kullandığı mahkumların siyasi
kimliği, 2001 krizine yol açan MGK toplantısındaki tutum ve davranışları bunlardan bazıları...
Fazilet Partisi'nin 2000 yılında yapılan son Genel Kurulu, Gelenekçi-Yenilikçi seçimine sahne
oldu, sonrasında da Parti, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Yenilikçi kesim bir kaç ay sonra
Fazilet Partisinden sonra kurulan Saadet Partisine katılmayıp, Ağustos 2001'de Ak Parti'yi kurdu.
Ak Parti 2002 sonunda yapılan Genel Seçimleri kazanarak Abdullah Bey'in Başbakanlığında
hükümet oldu. Bu arada yapılan Anayasa değişikliği ile Recep Tayyip Erdoğan Bey seçime girerek
Başbakanlığı devraldı.
Oturmalarda bu konular oldukça ilgiyle tartışılıyor, bazı oturmalarda Ankara'dan katılanlar
dahi bulunuyordu. Nurettin Kaldırımcı Bey'in milletvekili olduğu bir sırada katıldığı oturmada,
Ankara'dan bilgi vermesi istenmiş, Nurettin Bey biraz konuştuktan sonra, valla arkadaşlar sizin
haberinizin olduğu bir çok meseleyi ben burada duyuyorum, ne diyeyim, demişti.
İrfan Gündüz Bey'le, Niyazi Özcan Bey'le de benzer oturmalarımız olmuştur. Yaşar abi,
anladığım kadar Ankara'da başka milletvekillerinin de yükünü omuzlamıştır.
SUYUN BU YANI
Oturmada beş Mustafa var, Dişçi Mustafa Özküçük'ün rahmetli olmasıyla Mustafa Tekelioğlu,
Mustafa Tekelli, Mustafa Cabat, Mustafa Haspaylan olmak üzere dört Mustafa kaldık. Bunlardan
Cabat Boğazköprü'yü geçmez, Haspaylan'da resmi işler haricinde bilemiyorum hamama falan gider
mi, kalan iki Mustafa Bey'ler sık çıkarlar şehir dışına. Bu vesileyle memleketin siyasi, iktisadi gidişatına
yönelik birinci ağızdan doğru bilgi sahibi olunur.
Cafer Bey, Hayrettin Bey ve Bekir abi de şehir dışına sık çıkanlardan... Pek konuşmazlar...
Yani gerekmedikçe konuşmazlar demek istendiğinin anlaşılması lâzım, değilse mesela meşhur
Kapalıçarşı ağzı olan “alışır yeğenim alışır” sözü Bekir abinin kalabalık bir grupla böyle bir ABD
seyahati dönüşü neredeyse bir oturma boyu konuşulmuştur. Söylendiğine göre Amerika'ya gidiyorum
diyerek, gruptan bazıları yeni ayakkabılarını giyer, dahası yeni ayakkabı bile satın alanlar olur. Fakat

onca mesafe, uçakla da olsa şu kadar zaman sürüyor bu yolculuk, hülâsa ayaklar şişiyor ve güneş
çarığı, çarık da ayağı sıkıyorun tersinden misâli ayak ayakkabıyı sıkıyor, yürümenin imkanı yok. E
planlı-programlı seyahat, hangi saat nerede olunacak herşey belirli. Sabah toplanma saatinde otel
lobisine kiminin aksayarak, kiminin sekerek geldiğini gören Bekir abi, yol arkadaşına şöyle rahat bir
ayakkabı almasını salık vererek bir ayakkabı dükkanına gidiyorlar. Yapılan iş diyor Bekir abi, sadece
ayakkabı modelini göstermek ve ayağınızın taban izini gösteren elastik benzeri bir levhaya basmak,
hepsi bu kadar, ayağınızın en, boy, yükseklik ölçüsü tamam, kısa süre sonra ortopedik denebilecek
hassasiyette tam sizin ayağınıza ayarlı ayakkabınız geliyor.
Amerika'da hal böyle olunca Bizim Oturmada hemen mukayese başlıyor, Kapalıçarşı'da
oğluna bir ayakkabı alan babanın hali; ayakkabıcı çocuğa bir ayakkabı giydiriyor, çocuk iki adım atıyor,
baba diyor, ayağını gösteriyor, bu aralık başka bir müşteriyle ilgilenen ayakkabıcıya çocuğun babası,
amcası sıkıyor galiba, diyor. Eğilerek çocuğun ayağındaki ayakkabıyı şöyle bir elleyen ayakkabıcı o
meşhur tezgahtar deyişini söyleyiveriyor; “alışır yeğenim alışır...”
Çocuk babasına hala ayağını gösteriyor; “ama baba” diyor. Oğlum ne diyorsun amcandan iyi
mi bileceksin, bak amcan alışır diyor, haydi yürü bakayım...
Mustafa Tekelli Bey'in yolculukta, yeni bir ayakkabı giyilmemesi var da, yeni değişik bir yemek
yenilmemesi var mıydı, rahmetli babası Muharrem amcanın öğüdü, mutlaka söylüyor. Varsa böyle bir
ayakkabı hikâyesi olan onu anlatıyor...
FARKINDALIK
O değil de iş öyle bir noktaya geliyor ki bu ayak-ayakkabı ilişkisinde, düztabanlığa... Bunun bir
hastalık olduğu ve derken güya profesör Muhammed Hamidullah'ın İslâm Peygamberi kitabında
Resulullah'a yapılan iftiralara... Bu bir kere oldu ve bizim hoca Mustafa Cabat kimseyi konuşturmadı,
Profesör Hamidullah'a okkalı bir giydirdikten sonra dedi ki; “ne diyorsunuz ya siz, ne dediğinizin
farkında mısınız, velev ki öyle, eğer öyleyse bu dünyada gelmiş gelecek en güzel ayak düztaban ayak,
tamam bu kadar!...”
MİLÂTTAN ÖNCE
Nuh Ali abi, el arabasında dondurma satarmış Gaziosman Mahalle merkezli, duymasın ama
diğer seyyarlar sanıyorum Sümer üst geçidinden bu tarafa pek geçirmezlermiş... Televizyonda
Dondurmam Gaymak filmini, geçmişte yaptığı seyyar dondurmacılığını hatırlayarak zevkle
seyrettikten sonraki bir oturmada gülerek pek keyifli bir şekilde anlatmıştı...
Bekir abinin önceleri kovada su ve sonraları el arabasında sebze-meyve sattığını, o gün bu gün
hiç. hoşlanmayacak derecede kendisini balıktan soğutan ettiği zararı, şehirde bilmeyen yok... Bunların
hepsi oturmada konuşuldu, burada anlatacağım hikaye şu; Bekir abi bir gün kuşluk vakti İki Kapılı'nın
şadırvanı yoktu o zamanlar, diyelim abdest musluğundan su kovasını doldurur, işte Gazezoğlundan
buz, elinde cezvesi, bardağı Kağnı Pazarına dalar. Bir adam, kafasındaki sarığın üstüne yılanı doluyor
portatif bir iskemlenin üzerine çıkmış, cambaz desen cambaz değil, satıcı desen satıcı değil, “Yılancı”
deniyor sadece, ama söylediği önemli, elinde ufak ufak ayırdığı gazete kâğıdı parçalarını göstererek
diyor ki; işte bu küçük kağıt parçalardan birisini, koyun cebinize, şu kadar dakika sonra en az, kâğıt iki
buçuk lira olacak... Bekir abi, bir kovaya bakıyor, bir içinde eriyen buza, bunu diyor şu kadar saatte
satarım, olsa olsa bir buçuk bilemedin iki lira para eder, haydi yorulacağını sayma, buzu çık kalan şu,

sonra duyduklarını hatırlıyor, belki diyor kendi kendine, benimki cebimde beş lira olur. Öyle yapıyor
ve Yılancı'dan itiş kakış bir parça kâğıt alıp cebine yerleştirerek adamın etrafında biriken kalabalığa
karışıyor. Bu arada adam bir bavul açıyor ve satmaya başlıyor. Elinde küçük bir penisilin şişesi ve
içinde siyah bir sıvı, işte bu şişenin içindeki sıvıyı yapacağınız şey sadece içmek, baş ağrısı, diş ağrısı,
karın ağrısı, bel ağrısı ve daha ne kadar nereniz ağrıyorsa bütün ağrılarınıza birebir (ve diyelim) sadece
on kuruş... Beş on dakika satıştan sonra adam bavulunu toplamaya başlıyor, anlaşılan adamın acelesi
var, Bekir abi adama yaklaşıyor ve cebini gösteriyor, tamam mı diyor, buradaki kâğıt para oldu mu?
Adam şöyle bir bakıyor, ne diyorsun sen çocuk diyor, görmüyor musun zabıtayı!...
Bekir abi kulpundan tuttuğu kovada buzu erimiş suya bakıyor, kan gibi olmuştur kime
satılacak, döküyor!... Bu olaydan sonra diyor Bekir abi, ne fuarda ne çarşıda, ne İstanbul'da, ne hiç bir
yerde, hiç bir bul karayı al parayıcıya itibar etmedim!...
Fakat bu ilk milli oluş Bekir abiye koyuyor. Sonra yakaladığı Yılancı'ya diyor ki, senin yüzünden
yüz otuzbeş kuruş zararım var bu paramı ver. Hadi lan, diyor, Yılancı. On beş yirmi gün sonra bir daha,
bir ay sonra bir daha. Yılancı bozuluyor; sen bela mısın çocuk, seni döverim diyor. Döversen döv, ben
de seni şu ahaliye rezil ederim, bu sahtekâr derim. Yılancı bakıyor, bu çocuktan kurtuluş yok; Al lan şu
iki lirayı, buralarda dolaşma diyor. Bekir abi parayı alıyor ama Yılancı'yı bırakmıyor, şişenin içindeki bu
siyah şey nedir diyor, Yılancı'nın belki en dürüst hali:
-Zararı yok, diyor, sulandırılmış pekmez!...
HAYDİ ABBAS
Bazen oturmada geç saatlerde söz bitip, sessizlik olunca mesela Haspaylan Başkan, yine siz
bilirsiniz ya Başkanım der Bekir abiye, elinizde bir anket sonucu var mı, yaptırdınız mı? Elinde her ne
sebeple yapılmışsa veya gönderilmişse bir anket sonucu muhakkak bulunur Bekir abinin, bunun
sonuçlarını özet halinde virgülden sonra bir, bazen iki haneye varıncaya kadar verir. Dolayısıyla bir çok
seçim sonucunu Bizim Oturma, seçimden önce bu kesinlikte, böylece edinmiş olur.
2004 yılında yapılan Belediye seçim çalışmaları, iktidarda Ak Parti olunca Kayseri'de ve başka
yerlerde tam bir “proje” açıklama yarışına döndü... Öyle ki mesela; bizde öteden beri Şehir Meydanı,
Belediyeleri halâ hep meşgul eder de, Sivas Caddesinden raylı sistem geçirilecek, mevcut demir yolu
da su arkı haline getirilecek... Oturmanın ne bir haftası yanına stadyumu da koyarsanız en az üç-beş
haftasını almıştır. Stadyumun da yer aldığı spor kompleksi, Avrupa'daki cemaat merkezleri gibi dört
mevsim, bütün bir gün yaşayacak şekilde anlatılınca, dillendiren olmadı ama o günlerde hemen
herkesin bir bağ evi vardı, acaba boşa mı yaptık bunca masrafı diyenlerimiz olmuştur.
Durmuş abinin Yukarı Talas'ta bağ evi vardı, Mustafa Tekelli Bey'in Hisarcık girişinde bizim de
profesyonel olarak bir hayli uğraştığımız rahmetli Muharrem Amca'dan kalan bağ, Hayrettin Bey
Karadere taraflarına yapmıştı zor bir bağ, Mustafa Tekelioğlu Bey Becen'de Cafer Bey'le komşu
oldular, Nuh Ali abinin şey, afedersiniz Eşşek Meydanı civarında yaptığı bağ evi, rahmetli Dişçi'nin
daha önce bahsi geçen Karacaören'deki babadan kalma bağı, Mustafa Haspaylan Başkan şey Meydanı
değil de neresiydi, Hasan Dağı taraflarında Kergâh'ta yaptı bir bağ, Salim abi ne bekliyorsa pek masraf
etmek istemiyor galiba, Hoca ile ben de keskenip duruyoruz ha bugün, ha yarın Allah büyük bakalım.

Daha Belediyeler başlamamıştı. Bir gün Bekir abi Cumhuriyet İş hanına geldi; Ahmet Tahir Bey
olmalı o vardı, ben vardım, başka kim varsa çalışanlar, arkadaşlar dedi ben bir bağ evi yaptıracağım
şöyle dört köşe kullanışlı bir şey, bir bakın bakalım. Abi arsa, eğim şu bu nasıl olacak, demeye kalmadı,
bıraktı gitti. Üç beş gün bir hafta sonra bir gelişinde yine dedi ki; bağ evinin temelini attık, üstü için
sizi bekliyorum. Yine bir süre sonra geldiğinde dedi ki; ev bitti çatısını yapacağım.
Başından beri birkaç ay geçti geçmedi, belki yine bir Cuma gününe denk getirmişti; bağ evinin
çatısı da tamam, yarın öğleden sonra yemeğini yiyeceğiz, dedi, siz de toplanın gelin!...
Bekir abinin evi Hisarcık yolunda Mekke Sokağından sağa sapınca Büyük Kızıltepe'ye bakar.
YENİ NESİL
Çocukların çoğu bu on yılda evlendirildi. Torun sevenlerimiz az değil.
Belediyeler demiştik; Arıtma tesislerini, doğalgazı, tabii ki doğru dürüst gerçekçi bir ulaşım
planlaması sonucu toplu taşımayı, gecekondu önleme bölgesini, şimdilerde kentsel dönüşümü vb
tekil bir proje olarak görmek mümkün değil, ancak daha son seçimlerde Hayrettin abinin ısrarla illâki
ciddi projeler bulmak lazım dediğini hatırlıyorum... Söylemiş miydim o oturmada hatırlamıyorum ama
bu tip projeler müstamel elbise altına taze ayakkabıya benzerler, veya kravata!....
2004 belediye seçimlerinde Bekir abinin üçüncü dönemi olacaktı, Oturmada Melikgazi ile yer
değiştirmek, Ankara'da Meclis ihtimalleri üstüne görüş veren arkadaşlar oldu. Ben, Büyükşehir demiş
olmam lazım, evet öyle dedim fakat çoğunluk Kocasinan'da devam olunca, resmi mercilerce de
böylesi uygun görülmüş olmalı ki, Bekir abi Kocasinan'da devam etti....
Bu dönem hatırlayabildiklerim; Baraj civarı, Erkilet, Sümer arazisi, Atölye, Şehir terminali
civarında Mobilyacılar, büyük hastaneler ve Şeker arazisi ile yine o taraflarda bir takım toplu konut
alanları üzerine yoğunlaşıldı sanıyorum...
SİNİR HARBİ
2000'lerin ikinci yarısı; gerek mevcut Anayasanın uygulanması, gerek ellerinden devletin
kaydığını hisseden ulusalcıların anlaşılmaz tutumları vb sebeplerle gerçekten tarihi bir dönemdir.
Sanmıyorum ki Mısır'da Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın İstanbul'a karşı başkaldırışı, Genç Osman
hadiseleri, Balkan Harpleri veya meşhur Talat, Cemal ve Enver Paşaların tutum ve davranışları, hatta
Cumhuriyetin ilk yirmibeş otuz yılları bu dönemde yaşananlardan çok farklı olaylardır.
Fakat zaman artık çok farklı ve insanlar teknoloji iletişim vesair olan biteni hiç değilse
hissediyor ve son hesapta mazlumun yanında yer alıyor. Belki açıktan destek fakir halkı ürkütebilir de
seçimle olsa bile bu önemli destek, kendini devletin sahibi sananları sindiriyor, onlara topu taca
attırıyor.
Nisan 2007'de Abdullah Bey Cumhurbaşkanı seçildi fakat, seçimden bir gün önce Genel
Kurmay sitesinde bir bildiri yayımlandı. E muhtıra denen bildiri açıkça, eşinin başörtülü olduğu
gerekçesiyle Abdullah Bey'in Cumhurbaşkanlığı'nı kabul etmeyeceğini bildiriyordu. Bu arada daha bir
kaç ay önceden bu durumu gören emekli miydi neydi eski bir başsavcı tarafından (Sabih Kanadoğlu)
367 krizi icap edilmişti. Bu bir şey ifade etmez ama Anayasa Mahkemesi bu lüzumsuz icada uydu,
uydurulduğu kesin de böyle işte...

Yine Temmuz 2007'de Genel Seçimler yapıldı, şu oldu bu oldu yeni Meclis Abdullah Bey'i
Cumhurbaşkanı seçti. Devamla Cumhurbaşkanı'nın halkoyuyla seçilmesi, seçimlerin dört yılda bir
yapılması vb Anayasa değişiklikleri için Ekim 2007'de referandum yapıldı, yirmi milyon seçmenin
katıldığı referandum yüzde altmışdokuz Evet'le sonuçlandı...
Mustafa Özküçük abi, bütün bu gelişmeleri kâh ayakta, kâh yatakta sıkı bir şekilde takip etti,
sonuçtan gayet memnun oldu tabii.
AH ÖLÜM
27 Kasım 2008'de Mustafa (Özküçük) abiyi kaybettik, Allah rahmet eylesin...
Mustafa abi, Bizim Oturmada hepimiz biliyorduk ki meramı Abdullah Bey'in Cumhurbaşkanı
olduğunu görmekti. Bu dileği gerçekleşince çok şükür artık tamam, Allah'tan tek bir dileğim kaldı,
demişti... Vefatından bir kaç ay önce sanıyorum Mustafa Cabat'ta idi oturma. Bir rüyasını anlatmıştı;
bana demişti, rüyamda izin verdiler, seninle işimiz şu kadar zaman sonra (10-15 yıl gibi bir rakam
söylemişti) şimdi git dediler...
Rahmetli çok ketum, sıkıydı, hiç lâfını etmez kimsenin adını dahi anmaz, kimseye de
andırmazdı, anılsa da duymazdan gelirdi, ancak o dileğine ki, o dilek en üst kumandanlık olabilir,
yetişemedi!...
RÖLÂNTİ
Mart 2009'da belediye seçimleri yapıldı. Kayseri başladığı şekli korudu. Bekir abi Kocasinan'da
devam dedi. Bu dönemde Mustafa Tekelioğlu Bey'in İl Genel Meclisi Başkanlığı konuşuldu, fakat
Talaslı meclis üyesinin mahzun duruşuna dayanamadı, hakkından feragat etti. Mahzun İl Genel
Meclisi Başkanı iki yıl sonra verdiği sözleri unuttu, kulağının üstüne yattı, Mustafa Bey'de sanıyorum
bu tıynetle uğraşmaya tenezzül etmedi...
Oturmada Surre Alaylarını anlattı Mustafa Cabat; Osmanlı padişahlarının her yıl hac
mevsiminde Haremeyn-i Şerifeyn ahalisine, bu mukaddes yerlerde geçici olarak bulunan zâhid
Müslümanlara, mukaddes yerlerin ve hac yollarının emniyetini sağlayan Mekke Şeriflerine ve Hicaz
bölgesinde yaşayan bütün şeyhlere gönderdikleri para ve değerli eşyalara surre, bunları götüren
topluluğa da surre alayı denirdi. Ve devamla,
Osmanlı Devletinde ilk defa surre gönderen padişah Çelebi Sultan Mehmed Han'dır. (1413-
1421) Ondan sonra gelen padişahlar da seferde bulunmadıkları zamanlarda surre göndermişler. Her
sene muntazaman surre gönderme adeti ise Hâdim-ül Haremeyn-iş-Şerifeyn lâkabını alan Yavuz
Sultan Selim Han zamanında başladı, diyerek...
Kısa bir şekilde II. Abdülhamit Han'ın Hamidiye Alayları da konuşuldu, Bizim Oturmada. Orada
dile getirilmedi ancak ben bu çözüm süreci denen hadisede Âkil Adamların gündeme gelip de
Hamidiye Alaylarında neden kulak üstüne yatıldığını pek anlayabilmiş değilim. Gerçi bir Ermeni
meselesi görüşmesinde Hoca Mustafa Cabat II. Abdülhamit Han'a atfen; olur mu hiç canım ne
Ermenisi, Ulu Hakan toplantıya gönderdiği vezirlerine unutmayın oralar (Van'dan Hatay'a kadar olan
bölge kastediliyor,) Kürdistan deyiniz, oralar Kürdistan deyiniz, şeklinde sıkı tembihatta bulunmuştur,
dediğini unutmuyorum...

MARİNA
Bu sıralar oturma grubu olarak belki bir iki kişi daha genişletilmiş olabilir ve hepsi de Bekir
abinin daveti üzerine bir kaç kez Marina'ya gittik... Marina, Kuşcu köyünde Yamula Baraj Gölü
kıyısında belediye tarafından yaptırılmış yemek ağırlıklı sosyal bir tesis.
BORU DEĞİLMİŞ
Dedim ya 2000'lerin ikinci yarısı, adeta tarihteki bir çok oyunun, kumpasın güncel bir
versiyonu, tabii tam bizim oturmalık bir hadiseler yumağı.
2007'de bir yıl önceki Danıştay saldırısı nedeniyle Yüzbaşı Muzaffer Tekin tutuklandıktan
sonra İstanbul Ümraniye'de bir gecekondu evde bir takım el bombaları, silahlar bulunuyor. Arkası
çorap söküğü gibi park mı istersin, dere mi istersin Poyrazköy'de şurada burada bir sürü silah,
mühimmat... Zamanın Genel Kurmay Başkanı lâv silahı için, bu silah değil boru dedi. (Sonradan böyle
demediği anlaşılmış)
İş o noktaya vardı ki, Silahlı Kuvvetlerde Paşa kalmadı dendi, Kuvvet Komutanları başta olmak
üzere çok sayıda General, Albay tutuklandı. Bu davalardan memlekete “ıslak imza” hatıra kaldı. Bu
hatırayı bırakan Deniz Albay şimdi CHP milletvekili.
Nokta Dergisinin Mart 2007 sayısında Darbe Günlükleri başlıklı yazısı ile bazı generallerin
2004'te askeri darbe planı yaptıklarını, darbenin zamanın Genel Kurmay Başkanı tarafından
engellendiği, bu haberlerin yalanlanmasına rağmen başka bir internet sitesinde Cumhuriyet
Gazetesi'nin bazı yazarları ile bazı Komutanlar 2000-2004 arasında askeri darbe planı yapıldığına
ilişkin yazılar üzerine açılan davada Komutanlar hapis cezası aldılar fakat kararın üst mahkemede
delillerin sahte oldukları ve iddiaların uydurma olduğunun anlaşılması üzerine beraat ettirildiler.
Öte yandan Taraf Gazetesi 2009 yılında yazdığı bir haberle hükümetin dershanelerin
kapatılması ile FETÖ'yü bitirme kararını Ağustos 2004 MGK'da alındığını yazdı. Bunlar artık adı daha
konmamış paralel yapının Hükümete savaş ilanı değilse de hazırlığı mahiyetinde idi.
DİYALOGCU
2010'lar; Bekir abi oturmayı topluca Fetih 1453 filmine gönderdi, belediyenin yanındaki,
sinema Onay'a... Ulubatlı Hasan'ın Sultan Fatih'le yarıştığı, neredeyse önüne geçtiği bir Film. Fakat
sinema tekniği ancak bu kadar oluyor demek ki, muhakkak tarih-sanat danışmanları oluyordur da
herkesin Fetih anlayışı bir olmuyor, dört başı mamur, nasıl olacak, yap yapabilirsen!...
Yine bu sıralar (2012-2013) Allah'ın Sadık Kulu-Barla konuşuldu, çizgi Film tekniğinde yapılmış
fakat Mustafa Tekelli Bey ve bir iki arkadaş dışında pek ilgi görmedi...
Bizim Oturmada sinema çok konuşulur; en çok Bekir abi Amerikan filmleri, Çin, Japon filmleri
anlatır... Yerli filmlerden konusu itibariyle Kurtlar Vadisi, bir takım Şener Şen filmleri; Selamsız
Bandosu, Eşkıya, Züğürt Ağa... Kemal Sunal, Metin Akpınar filmi Propaganda, Namuslu şey
yosmalarının da şöyle bir adı geçtiği olmuştur.
TRAPEZCİ

Sirk de oldukça çok konuşuldu bizim oturmada, Çin Sirki, Rus Sirki, Roma Sirki... Nasıl
anlatayım, mesela bir Roma Sirkinde trapezciye diyor ki Bekir abi, amca sen ihtiyarlamışsın, ellerin
titriyor, beni yanına al, sen istirahat et... Adam bakıyor, bakıyor, bakıyor, evlât diyor, orada dolaşan
bir kaç delikanlı gösteriyor, bunlar benim çocuklarım, Sirkte doğdular. Bizim yerleşik bir hayatımız
yok, bu şekilde dünyayı dolaşırız, iyi düşün belki bir yirmi yıl sonra bir daha buraya, İstanbul'a
yolumuz düşer... Sen bilirsin gel katıl... Bekir abi, bir kaç gün sonra Sirke katılmak üzere gittiğinde
görmüş ki, adamlar toplanıp gitmiş...

NUŞİREVAN
Bir de Acem Nuşirevan var, Nuşirevan'ın adaleti veya Hz. Ömer Efendimizin Halifeliği sırasında
Mısır Valisine gönderdiği not; “Ben Nuşirevan'dan daha âdilim!...” Hikâyesi yine Bekir abiden ve şöyle:
Nuşirevan'ın adaleti
Hazreti Ömer halifeliğinden önce (belki de henüz Müslüman olmadan) Sa'd İbni Vakkas
Hazretleri ile İran'a at satmaya giderler. İran'a vardıkları zaman şehrin girişinde cirit oynayan bir kısım
genç görüp seyre dalarlar. Bir ara yabancıların kendilerini seyretmekte olduğunun farkına varan
gençlerden birisi yanlarına gelip "Bedeviler" gibi sözlerle hakaret ederek satmak için getirdikleri ve
üzerine bindikleri Arap atlarını ellerinden zorla alır...
Hazreti Ömer ve Sa'd ibni Ebi Vakkas Hazretleri ticaret maksadıyla geldikleri şehre atları
ellerinden alınmış, yorgun ve üzgün bir vaziyette girerler. Yanlarında yiyecek bir şeyleri olmadığı gibi
paraları da kalmamıştı. Aç susuz akşam olmasını bekleyip, bir hana giderler. Kapıdan girer girmez
hancı, misafirlerin yabancı olduğunu ve üzüntülü olduklarını anlar. Neden üzüntülü olduklarını
sorunca, İbni Vakkas Hazretleri başından geçenleri hancıya dert yanarak anlatır. Hancı misafirlerini
dinledikten sonra:
-Siz kederlenmeyin, bizim hükümdarımız son derece âdildir. Ya atlarınızı buldurur, yahut
bedelini tazmin eder. Sizin anlattığınıza göre elinizden atları alan hükümdarın kendi oğludur. Ama o
mutlaka bu meseleyi halleder, diyerek teselli eder ve;
-Her sabah hükümdarımız pazar yerinde halkın önünden geçer ve halk ona dert ve dileklerini
bildirirler. O da ne icab ediyorsa hemen yapar. Siz sabahleyin pazar yerine gidin vaziyeti anlatın der.
Sabah, Hazreti Ömer ve arkadaşı pazar yerine çıkıp hükümdarı beklemeye başlar. Biraz sonra
hükümdar yanında tercümanları olduğu halde gelir. Herkes nesi varsa açık açık söylüyor o da gerekeni
hemen orada yapıyor veya yapılmasını emrediyordu. Sıra Hz. Ömer ve İbni Vakkas'a geldi. Onlar da
başlarından geçenleri anlattılar., atlarının bulunup geri veilmesini dilediler.
Hükümdar bunları dinleyince yüzü çok asılır, bir kese altın vererek atlarının da bulunacağını
söyler. Hükümdar tercüman vasıtası ile konuşuyordu, tercüman ise atı alanların hükümdarın oğlu
olduğunu söylememişti. Hazreti Ömer ve Ebû Vakkas Hazretleri yine akşam kaldıkları hana
gelirler. Bu sefer yanlarında paraları da vardı, karınları da toktu. Hancının parasını öderler, o gece de
orada kalıp sabahleyin yola çıkmayı kararlaştırırlar. Hancı ne olduğunu sorunca, hükümdarla

görüştüklerini ve hükümdarın kendilerine para verdiğini, atlarını alanın da bulunacağını ve atlarını geri
alabileceklerini söylerler.
Hancı birden öfkelenir ve :
-Demek kendi oğlu olduğu zaman iş değişiyor, der. Sabah olunca bu sefer hükümdarın
karşısına hancı çıkar:
-Hükümdarım, suçu işleyen başkası olunca ceza verirler de, sizin oğlunuz olursa cezasız kalır
öyle mi, der.
Nuşirevan bunu duyunca rengi değişir ve öfkeli öfkeli;
-At sahipleri yarın şehri terk etsinler... Fakat biri şehrin kuzey, biri güney kapısından çıksın!...
Sabah olunca Hazreti Ömer ve Ebû Vakkas Hazretleri şehri terk ediyorlardı. Bir de ne
görsünler, şehrin bir kapısına atı alan genç, diğer kapısına ise hükümdara yanlış bilgi veren tercüman
asılmışlar...
Fakat ne yazıktır ki, adaletiyle meşhur bu hükümdara iman nasip olmamış ve Efendimiz
imansız gittiklerine teessüf ettiği isimler arasında Nuşirevan'ı da saymışlardır.
Aradan zaman geçer, Hazreti Ömer Halife-i İslâm, Sa'd ibni Ebi Vakkas ise Mısır valisi olur. Bir
cami yapılması icap edince bu iş için uygun yerin bir Yahudi’nin arsası olduğu görülür. Mısır valisi
Yahudi’nin yerine cami yapımına başlatır. Yahudi çaresiz bir şekilde düşünürken Müslümanlardan bir
zat:
-Nedir senin bu halin, diye sorar, Yahudi:
-Bir evim vardı, başka bir şeyim yoktu. Vali şimdi oraya cami yapıyor. Ben ne yapabilirim?
Şimdi açıkta kaldım!...
Müslüman ona:
-Sen git Medine'ye... Orada Halife Ömer vardır. Derdini ona anlat. Senin derdine mutlaka çare
bulur, der. Yahudi daha İslâmiyetin nasıl bir din olduğunu bilmiyordu. Medine'ye varır, Halife'yi
sorar, bahçede olduğunu söylerler. Bahçeyi bulur, görür ki orada bir adam çalışıyor. Yanına yaklaşıp:
-Ben Halife Ömer'le görüşmek istiyorum, der.
Ona göre hükümdarın tarlada ne işi olurdu. Karşısındaki:
-Derdini anlat! Ömer benim.
Yahudi derdini anlatıp, bir çare bulunmasını söyleyince Hazreti Ömer, öfkeli bir şekilde, bir
kemiğin üzerine bir şeyler yazıp adamın eline verir:
-Götür bunu valiye ver!...
Yahudi bu yazışmadan pek bir şey anlamaz, bundan bir şey çıkmaz, der kendi kendine...

Mısır'a gelip kemiği Sa'd ibni Ebi Vakkas'a verince, vali çok korkar... Hemen evi eskisinden
daha güzel bir şekilde tamir eder ve Yahudi’ye verir. Üstüne Yahudi’yi memnun etmek için bir miktar
yardımda bulunur. Hazreti Ömer'in gönderdiği kemiğin üzerinde sadece şu bir kaç kelime yazılı idi:
-Ben Nuşirevan'dan daha âdilim!...
ALDANMAK
Yalçın Akdoğan'ın Star Gazetesinde yazdığı köşesinde; Silahlı Kuvvetlere kumpas kuruldu,
demesinden sonra ceza alan Komutanlar bu yazıyı gerekçe göstererek haklarında verilen Mahkeme
Kararlarına itiraz ettiler. Askerlerin beraatinin yanında devlette bir cemaat yapılanmasının varlığından
söz edildi. Hükümet dershaneler dedi, Üniversite sınavları dedi, KPSS dedi, hülâsa iş askeri okul
sınavlarına kadar uzandı...
Filistin'e insani yardım malzemesi götüren Mavi Marmara Gemisine İsrail askerleri tarafından
Uluslar arası sularda baskın yapıldı, Kayseri'den Furkan Doğan'ın da aralarında bulunduğu yerli
yabancı 9 kişi öldürüldü, şehit edildi. Şunun için yazıyorum bunu, elbette bu konu olabildiğince Bizim
Oturmada konuşuldu fakat seninki durduğu yerde (Pensilvanya) duramadı. Mavi Marmara için
otoriteden izin alınmalıydı, adamlar gelmeyin vururuz dediler, haksız değiller, demesin mi!...
Bilen zaten biliyordu da, paralellik bir daha tescil edilmiş oldu.
Paralelciler benzer bütün olumsuz faaliyetlerini Hizbullah'tan beter bunlar diyerek Selam-
Tevhid Örgütü diye Tahşiyeci dedikleri bir cemaate yıkarak kendisi aradan sıyrılmak istiyordu,
hükümet bu durumu açıkladı...
Bizim Oturmada bu konu cd'lerle, gazete yazıları ile, kitaplarla desteklenerek çok konuşuldu,
halâ konuşulmaktadır. Selam-Tevhid deyip geçiştiremiyorsunuz. İran bulaşıyor, gaz bulaşıyor, enerji
bulaşıyor vs.
Bu hususta Mustafa Cabat'ın, Hüseyin Kıvrıkoğlu ile Hanefi Avcı hususunda da Mustafa Tekelli
Bey'in Bizim Oturmadan alacakları var.
NE DİYEYİM?
2011 Genel Seçimleri iktidar için üçüncü dönemin başlangıcı olmakla, ustalık dönemi dediler.
Abdullah Bey'in Cumhurbaşkanlığı süresi 2014 yılında sona eriyor, artık beşer yıllık süreler başlıyordu,
kendilerinin yeniden aday olmasını önleyici yasa çıkartıldı veya mevcut yasaya bu yönde madde
eklendi..
Abdullah Bey'in sanat ve sanatçılarla ilişkisi hep belli bir seviyede olmuştur. 2011 yılında
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Edebiyat dalında jüri tarafından Sezai Karakoç'a
verilmesi kararlaştırılır. Sezai Bey, bu ödülü almaya gitmez... Sezai Karakoç'un bu hareketi sanat
çevrelerinde “gitseydi haber olurdu, şaşırırdık” şeklinde haber konusu olur.
Oturmada ise bu konu ancak olan biten haber tarafıyla konuşulmuştu... Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül Beyefendinin “Öğrencilik yıllarımdan bu yana fikir ve dünya görüşümün oluşmasında en
büyük katkıları olan kişilerden biridir” diye tarif ettiği Sezai Karakoç; 2007 yılında da Kültür Bakanlığı

tarafından ödüle değer görülmüştü. Sezai Karakoç nazik bir mesaj yollamış: “Belgeleri postayla
gönderin, parasal ödülü de kültür sanata harcayın.” şeklinde...
Bu gelişmeler üzerine, İstanbul'da Sezai Bey'in Kadıköy Mühürdar'da kaldığı evin sonradan bir
vesile ile Özer abi, Mustafa Cabat, benim de aralarında bulunduğum Galip Boztoprak, Maraşlı Necmi,
Abdullah Uçman vb kaldığımız ev olduğu, Sezai Bey'in kullandığı büyükçe, yanlarında çekmeceleri olan
masif ahşap bir masanın bize kaldığı ve Hoca Mustafa Cabat tarafından kullanıldığı, üst kat
komşularımızın Sezai Bey ile iletişim kuramamaları ve bunları bize anlatmaları yönüyle konuşuldu.
Sezai Karakoç'un Cağaloğlu Üretmen Han'da bulunan çalışma ofisi ve ziyaretçilerle herhangi bir konu
üzerinde konuşamayışını, durgunluğunu anlattı Mustafa Cabat.
Ben de Mona Rosa şiirinden söz ettim, Muazzez Akkaya'dan, “ha Sezai, ha ping-pong masası”
diyerek.
Bekir abi, nasıl olmuş bu iş Mehmet, bak iyi olmamış bu konunun fahşi, yazık olmuş adama
diye sorunca; kendimce bir mizansen yaptım, abi dedim, Ankara Siyasal Bilgiler'de alt koridora bir
ping-pong masası koymuşlar, koridorun bir ucunda da üst kata çıkılan şöyle uzunca bir merdiven
varmış. Bu Muazzez Akkaya iyi ping-pong'cuymuş dereceleri varmış, sürekli, teneffüslerde vesair bu
masada antrenman yaparmış. Yine böyle bir esnada Sezai Bey merdivenden aşağıya inerken, Muazzez
hanım elinde raket, tak tak ping-pong oynuyormuş ve Sezai Bey'i görmemiş bile, belki de görmüş
şöyle bir el işareti, selâm vermiş... (Yok canım burası iyice muallâk, Sezai Bey bu kadarcığa çoktan razı)
Sezai Bey'de oturmuş bu şiiri yazmış;

Ping-pong masası
Beyaz iplik sert iplik ve tak tak
Yuvarlak top küçük top ve tak tak
Ping-pong masası varla tok arası
Ben ellerim kesik varla yok arası
..... öpücüğüne eyvallah ve tak tak
Beraber sinemaya ... evet ... ve tak tak
Ping-pong masası varla yok arası
Öküzün gözü veya dananın kuyruğu
Kadifekale veya Sen nehri
Ha Sezai ha ping-pong masası
Ha ping-pong masası ha boş tüfek
Bir el işareti eyvallah ve tak tak

Gözlerin ne kadar güzel ve ne kadar iyi
Ne kadar güzel ne kadar sıcak
Tak tak tak tak tak tak tak

Ve Recep Tayyip Bey'in fikir adamı da sıkı durun; Nuri Pakdil, çok önemliymiş gibi sanki ne
idüğü belirsiz bir söylem, Klas Duruş ve öz Türkçe kullanmak adına Hazret-i Ali Efendimize Ulu Ali
demek... (Kötü günlerdeyiz, Bey demediğine şükredeceğiz!...) Bence, öztürkçeye önce adından
başlamalı; mesela Işıksal Antikirlidil iyi bir başlangıç olabilir...
MUZDARİB
Özer abi, Muzdarib'i anlattı bir oturma akşamı, sanıyorum Mustafa Tekelioğlu Bey'in bağ evi
terasında, şöyle çepeçevre oturmuştuk... Özer abi çok daha önceleri Muzdarib'in el yazması
orijinallerini kantarda baskıya hazırlaması için Mustafa Cabat'a göndermişti...
Söz döndü dolaştı Vakfın bastıracağı kitaplara gelince hazirunca Muzdarib'i bir anlayalım
istendi... Özer abi gelişigüzel bir dörtlük okuyarak son mısra olan “cemali canandır muzdarib kılan”
dedi ve başladı anlatmaya, tabii o an akıllılık edip not alınmadığından birebir anlatıldığı gibi değil de,
Özer abinin anlattıklarından anladıklarımı yazacağım; önce bir adam var, bu adam her nasılsa
muzdarib olmuş, biz bunu kendisi söyleyinceye kadar bilemiyoruz. Öbür tarafta ise yaşanan,
gözlemlenen, en önemlisi de gelmişiyle, geçmişiyle, düşünülen bir dünya var... Şair dörtlüklerin ilk üç
mısraında düşündüğü, gördüğü, yaşadığı dünyayı anlatıyor baş taraftaki üç mısra ayak, işin dünyaya,
siyasete, sanata, insana ait herhangi bir hikaye kısmı ve gayet açık, cemâl biliyorsunuz güzellik, yüz
güzelliği, genellikle Cemalullah şeklinde yüce Yaradan için kullanılır. Canan; sevgili manasına, sevilmiş,
gönül verilmiş... Bu durumda cemali canan için ister Allah'ın Cemali anlayın, ister Resulünün
Cemâlini, Özer abi insan olarak sevdiği birisinin yüzüne Cemâl demez, yüz derdi sanıyorum. Hülâsa
Izdırap çekerek muzdarib olmuş şair diyor ki;
Dünyada olup bitenler, bir çok insana olduğu gibi bana da ızdırap veriyor, sizler mutlu
musunuz? Biliyorum ki Allah dünyayı ve insanı böyle yaratmış, bize ancak razı olmak ve rıza
göstermek düşer, o halde kimseye bir şey söylemenin manâsı yok. Dolayısıyla ve hatta “cemâli
canandır muzdarib kılan” derken “canan”dan kaynaklanan gizliden gizliye bir mutluluk hissini de şair
dışa vuruyor, sanki!...

irlanda tamil'e bakıp da sorar
kabil'i imtihan habil'le sınar
diyarbakır derken dilleri yanar
cemâli canandır muzdarib kılan

“ileri gelenler” iltifat ister
“ileri gidenler” saltanat ister
“maili inhidam” istinat ister
cemâli canandır muzdarib kılan
cumhur olmak ister kimi başkanı
baş olmaktır siyasette baş kanı
bencilliği baş etmekten başka mı
cemâli canandır muzdarib kılan
KARIŞIK İZ'LER
Fetoş işi öylesine azıttı ki, bir takım gazeteler daha önceden yazdılar, Aralık ayını bekleyin
diye. Meğer emniyette şurada burada zamanın başbakanı şeklinde ifadelerin geçtiği bir takım raporlar
falan hazırlanmış. Aralık 2013'te dört bakan adının karıştığı yolsuzluk soruşturması adı altında büyük
tutuklamalar başladı, telefon dinlemeleri tapeler yayımlandı, iş Başbakana kadar uzatıldı.
Başbakan da bunlar haşhaşi, hatta daha beterler dedi.
Fakat bu paralel yapı öylesine kök salmış ki, geçenlerde oturmada kimdi söyleyen; bütün
hızıyla bu mücadele sürse 2025 yılında daha tam temizlenmiş olmaz diyen?
2014 yılında yapılan belediye başkanlığı seçimlerinde Bekir abi, artık yeter torun seveceğim
dedi. Hemen bir kaç ay sonra ilk defa halkın oylarıyla Cumhurbaşkanlığı seçimi gerçekleştirildi. Recep
Tayyip Erdoğan yüzde elli iki oy alarak seçildi.
Recep Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı milletin gündemine de Bizim Oturmanın
gündemine de tam on ikiden oturdu. Milletin gündemine seçilmiş olmakla, bürokrasiyi ortadan
kaldıran insani ilişkileriyle, farklı bir Cumhurbaşkanı olduğunu defaaten açıklamasıyla, Oturma
gündemimize de, Filistin ve İsrail ile ilişkileri, fetoş ile mücadelesi, dava arkadaşım dedikleri kimselerle
ilişkileri, başka konuşmaları, bir takım kararlarının yanında kendine göre geçmişte ve halen fikir
adamı saydığı veya kimi aktör-artist, aydınlarla görüş alışverişinde bulunmaklığı ile oldu. Kadir İnanır,
Hülya Koçyiğit, Abdülkadir Selvi, Etyen Mahcupyan, Tarhan Erdem, ilk zamanlarda şeylik Sevilay
Yükselir, sonradan Nagehan Alçı, nam-ı diğer Jöleli vb kimseler bizi dudak bükmekten başka pek
meşgul etmedi ama meselâ Star Gazetesinin Kasım 2014 tarihinde Necip Fazıl Ödülleri Gecesi'nde bir
fikir adamı anonsuyla ödül verilen Nuri Pakdil'in çok gereksiz ve niteliksiz güya antikapitalist selâmı
boyunca kürsü önünde beklemesi oldukça şaşırttı.
Bu ödül 2015 yılında Nuri Pakdil'e ödül veren jüri üyesi Rasim Özdenören'e verilecekmiş!...
Bu dönemde TRT televizyonlarında adını Cahit Zarifoğlu'nun Yedi Güzel Adam adlı şiirinden
alan dizi de yayımlandı. Bu dizi anlatmaya çalıştığı 60'lı, 70'li yılların gerçekliğine ilişkin oldukça
eleştirildi. Yedi Güzel Adam'ın kimliklerine yönelik eleştirildi, bunlar olağan ve önemli değil fakat
oturmada da söylemiş olmalıyım rahmetli Cahit Zarifoğlu'nun kemiklerini sızlatacak başka bir eleştiri

yapmak istiyorum; bir odada Yedi Güzel Adam'dan ikisi bir bildiri üzerine çalışıyorlar, rahmetli Üstad
Necip Fazıl Kısakürek de aynı odada fakat daha geride, ayakta ve biraz çaresiz vaziyette, yapılan
çalışmaları izliyor.
Böyle bir sahnenin olamayacağı bir yana, kim görmüş, kim duymuş Necip Fazıl'ın bulunduğu
odada ikinciliği kabulü, bunun hayâli dahî mümkün mü?
Bu sahneye tamam diyen rejisör, yönetmen ve bunların yardımcıları, yayımlayanlar,
senaristler, sanat danışmanları ve daha bu cümleden kim varsa bir, Necip Fazıl Kısakürek'i
tanımıyorlar, iki, hayatta olsaydı rahmetli Cahit Zarifoğlu, sadece bu sahneden dolayı derhal Yedi
Güzel Adam adını bu diziden çekerdi, bunu bilmiyorlar. Tabii ki bu eleştiri Nuri Pakdil başta Rasim
Özdenören'e ve daha kim varsa Ankara Cemaatından onlara...
MADEN
Kayseri Talas Belediyesi de Nuri Pakdil'i davet etti. Kasım 2014'te Üstad Necip Fazıl
Kısakürek'in anıldığı, anlatıldığı bir panel vesilesiyle geldikleri Talas'ta kendileri bildiri sunmadılar fakat
Üstün İnanç, Mustafa Yazgan, Nazif Gürdoğan, Recep Garip Üstad'la birlikte yaşadıkları dönemi
sunucu Serdar Tuncer yönetiminde anlattılar. Bu vesileyle devletin fikir adamı Nuri Pakdil'i, bir Kayseri
seyretmiş, izlemiş ve hakkında bir kanaate varmış oldu.
Toplantıya gitmiştim, dahası Nuri Bey'in Klas Duruşu adına, Üstad Necip Fazıl'ın müsrifliği
adına soru da hazırlamıştım fakat anladım ki toplantının formatı uygun değil, bir de salona girmek
şöyle dursun, en dış kapılarda ancak bir kaç dostla selâmlaşabildim, derhal eve döndüm, “Klas Duruş”
seviyemizi televizyondan ibret ve hayretle izledim...
Gördüğüm ve vardığım sonuç şu; bizim buraların yamıç duruşunun adı, Ankaralarda klas
duruş olmuş!...
Oturmada bunlar konuşuldu...
Oturmada konuşulmadı ama kitap yeni çıktı, ve orada okudum, Ali abi (Biraderoğlu) benim
için söylemiyordur ya, bu Ankaralı Nuri Bey için olmalı, diyor ki; “Bu arada “Anti Kapitalist
Müslümanlar” gibi naiv, çocukça, lümpen hokkabazlıkları, hatta şarlatanlıkları da ciddiye almıyoruz!
Sanki Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammediye kolektivizme karşı değilmiş gibi! Sanki Şeriat-ı Garrâ-yı
Muhammediye etatizme karşı değilmiş gibi, Sanki Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammediye her türlü -izm'e,
her türlü ekole karşı değilmiş gibi!”
KEFEN'İN GÜCÜ
Ve 2015 Genel Seçimleri; Tayyip Bey, Abdullah Bey'in süresinin dolmasına bir gün kala Ak
Parti Olağanüstü Genel Kurulunu topladı ve Ahmet Davutoğlu Genel Başkan seçildi.
Gelinen noktada, HDP'den iki bakanlı geçici bir seçim hükümeti var ve Başbakan Ahmet
Davutoğlu Bey.
Dün akşam (12 Eylül 2015) Mustafa Haspaylan Bey'de oturduk. Oturduk deyince; Haspaylan
Bey'de Cafer Bey'de artık en az on onbeş yıl oluyor lojmanlardan kendi evlerine çıktılar, Haspaylan
Bey Şehit Üsteğmen Mustafa Şimşek Caddesinde, Cafer Bey ise uzun süre yaz kış Becen'de Bağevinde

oturdu, şimdilerde önceki Özel Ufuk Lisesi yanında bir apartmana taşındı. Bekir abi de uzun süredir
Erciyesevler Mahallesindeki apartman evinde oturuyor. Durmuş abi de Sivas Caddesinin Melikgazi
tarafına geçti, epeydir orada Bahar Caddesinde Çırağan apartmanındaki evinde oturuyor. Mustafa
Tekelli Bey Nato-Billur kavşağından çok oluyor taşınalı, Alpaslan'da Eşref Bitlis Caddesinde Akay
apartmanına geldi. Hayrettin abi en çok ev değiştirenlerden, yok canım ne kirası, onun derdi Cennet
ve ağaları, daha yeni Gültepe'de büyükçe bir apartmana taşındı, orada da oturduk... Salim abi'nin
Erciyesevlerde olduğunu söylemiş miydim, hala orada, Mustafa Tekelioğlu Bey, oturma Başkanımız
Nuh Ali Bey, bizim Hoca, ben eski evlerimizdeyiz...
Geçen sene bu zamanlar, yazmalı mıyım tam kestiremiyorum ama öyle Durmuş abi
yengehanımı kaybetti... Allah rahmet etsin, mekânı Cennet olsun... (28 Eylül 2014)
Onu diyordum Haspaylan Başkan'da çözüm sürecini konuştuk, Cizre'yi, Yüksekovayı konuştuk,
üç ay önce siyasi hayatını barış için çözüm sürecine koyan irade şimdi bir ilçede 8 gün sokağa çıkma
yasağı koyuyor ve biz buna da her halde bir bildikleri vardır diyoruza karşı söylenen şu; elbette devlet
kendini koruyacak, yollara döşenen mayınları, depolanan silahları, şunu bunu görmeyen de paralel
yapı, hedef sadece Cumhurbaşkanı...
15 gün önceki oturma Salim abideydi. Hayrettin Bey'in cevizlerini konuştuk, kalan zamanda
da 1 Kasım seçimlerini, adayları... Kayseri'nin sıkışıklığını, üç dönem kuralının esnetilmesinden sonra
kim kimi sıkıştırıyor bunları konuştuk, bakalım listeler nasıl gerçekleşecek?
Derken listeler kesinleşti. İkinci, üçüncü ve dördüncü sıraya eski vekiller girdi. Altıncı sırada
Yaşar abinin oğlunu gördük, Yaşar abinin kendisi Genel Merkez MKYK'da görev almış. Liste, beşinci
sıra adayı olan avukat bayan ve Yaşar abinin oğlu yönünden yüksek sesle değilse bile içten içe
eleştiriliyor.
Parti yöneticilerinin zorlandığı bir kaç konudan birisi bu liste tanzimi olsa gerek, aslında kolay
fakat sekiz dokuz kişilik milletvekili kontenjanına yüz kişi başvurmuşsa, o çok, on beş kişi bile
başvurmuşsa nasıl olacak, herkesin en iyisi kendisi ve herkesin birbiri hakkında söyleyeceği doğru
yanlış bir şeyler bulunabiliyor...
Tabii işi abartmanın da bir manası yok, parti yöneticileri de şunun farkındalar; kim gerçekten
vekillik için başvuruyor, kim seçimden sonra işini garanti etmek amacıyla başvuruyor!... Burada işin
zoru veya parti yöneticilerinin zorlandığı kısım, siyasetin tabiatı gereği her doğrunun her yerde
söylenemediği galiba...
2002 seçimleri sonrasında bir oturma akşamında iki dönem önceki vekil Nurettin Kaldırımcı
Bey ve 2002'de vekil olan Niyazi Özcan Bey de varlar. Nurettin Bey, vekil seçilen kimi arkadaşların
partililerce pek tanınmadığını, her nasıl oluyorsa aday gösterildiklerini, seçmenin partiye oy
verdiğinden falan bahsediyordu. Niyazi bey, hiç kendinden çıkmıyormuş gibi bir çıkış yaparak evet
hoca öyle oluyor, fakat senin seçildiğin dönemde de böyle olmuştur, bu bütün dönemlerde böyle
oluyor, demez mi?
Hoca Nurettin Bey nazik adam; nasıl Niyazi Bey, pek anlamadım, deyince Niyazi Bey'i tut
tutabilirsen!... Yok tekliyordu denemez ama yine de oldukça heyecanlı bir şekilde; Hoca, şunu
söylemek istiyorum, 1995 yılında sen partili miydin, parti yöneticileri seni aradılar, Üniversitede

buldular ve aday yaptılar, Yahyalılılarla, dört tane öğrencinden başka kaç seçmen tanıyordu seni? Biz
de partiye oy verdik ve sen vekil oldun, anlatabildim mi?
Sanırım o akşamdan sonra Nurettin Hoca oturmadan soğudu...
DAHA NELER?
7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinde Meclise giren dört partiden hiç birisi hükümet kuracak
çoğunluğu sağlayamadı. Hükümet kurmakla görevlendirilen Ahmet Davutoğlu, CHP ile bir ay süren
“istikşâfî” görüşmeler yaptı fakat ne CHP ile ve ne de MHP ile erken seçim hükümeti kuramadı, HDP
zaten özürlüydü, görüşülmedi bile...
Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ile görüşerek yeniden seçim kararı verdi. YSK tarafından 1
Kasım 2015'te yeniden seçim yapılması kararlaştırıldı.
Bu seçimde Ak Parti'de üç dönem kuralına takılan vekiller de aday oldular.
Haziran seçimlerinden sonra PKK yeniden kan dökmeye başladı. Hatay Reyhanlı'da, Şanlıurfa
Suruç'ta, Diyarbakır'da, Ankara'da canlı bombalarla çok sayıda insanın öldüğü katliamlar yapıldı,
dolayısıyla alışılmış seçim çalışmaları yapılamadı, yapılanda da bir donukluk kendini hissettiriyordu.
Sonuçta 7 Haziran seçimlerinde yüzde kırkbir oy alan Ak Parti, bir Kasım'da yüzde kırkdokuzbuçuk oy
ve 317 milletvekili ile çoğunluğu elde etti.
Bu son Seçimle millet iyiden iyiye rahatladı.
Kayseri yüzde altmışbeş oy oranı ile Ak Parti'ye 7 milletvekili verdi. Diğer partiler de birer
milletvekili çıkarttılar.
Bizim Oturma seçimleri, Cırgalan Harikalar Diyarında Cafer Beydilli'nin verdiği yemekte
değerlendirdi. Bir hafta önce Nuh Ali Bey'deki oturmada hepimizin yaptığı seçim tahminlerinde bu
defa pek isabet sağlanamadı. İbrahim Gengeç abi yüzde kırksekiz tahminle sonuca en çok yaklaşan
isim oldu. En uzakta kalan da yüzde kırk iki tahminle müsaadenizle ben oldum. Aslında daha önemlisi,
bu işi profesyonelce yapanların, siyasilerin ve daha hiç kimsenin bu sonucu tahmin edemeyişidir.
Peki ben ne anlatacağım şimdi? Yaşlandıkça, olayları yaşadıkça öyle güzel tatlanıyor ki Bizim
Oturma, seyrine doyum olmuyor Boğaz manzarası gibi!...
24 Kasım'da Hatay'ın güneyinde sınır ihlali yapan Rus SU-24 uçağının düşürülmesini Rus
Putin'in bu kadar büyüteceğini tahmin edemedik. Belki de bundan üç yıl önce 2012'de bizim Fantom
uçağının Esad tarafından düşürülmesine (Bilemiyoruz, belki bizim uçağı düşüren de Rus uçağı idi.)
verilen tepki yani tepkisizlik veya az tepki bize normal geldi, hep uçak düşürmelerde böyle olacak
sandık...
Bu arada yeni hükümet kuruldu ve güvenoyu aldı, bakanlık, genel başkan yardımcılığı,
danışmanlıklar, şu bu öyle güme gitti ki, uçak krizinden sonra bir şey oldu, hemen her şey tepetaklak
oldu. Tabii stratejik müttefikimiz ABD de böyle tepetaklak, sorulunca da bu bizim genetiğimiz diyerek
doğruyu söylüyorlar...
Suriye'de Bayırbucak Türkmenlerini (İlber Ortaylı bu tabire fena bozuluyor, yok böyle bir
Türkmen boyu diyor, onlar; Halep Türkmenleri, oradan geldiler ve Bayır ve Bucak denilen o bölgede

yaşıyorlar... Bu konular zaten ilgi alanımız değil de, yani Ağalar ne söylerse, öyle... ) Rusya bombaladı,
onlar bize mülteci oldu, Ruslar bombaladı, bombacılar bize mülteci oldu... Üç milyona yaklaştı,
Suriye'den gelenler... Tayyip Bey ağzını Avrupa'ya veriyor ve; kamyonlar, otobüsler ne güne duruyor
diyor, sınırdan alırız, hoşgeldiniz deriz, Trakya'da güle güle der boşaltırız... Diyor demesine de bu
sözler Alman Şansölye Merkel'in canını alıyor, ertesi gün Davutoğlu ile iş yemeğinde görüşmek üzere
ver elini Ankara. Mikrofonu alıyor ve konuşuyor; sizi diyor, benim kadar seven, anlayan olamaz,
İtalya'yı Fransa'yı kastediyor, beni tam dinlemiyorlar, üç milyar dolar hazır ama plan proje isteyelim
diyorlar diyor...
Davutoğlu'nun ısmarladığı kebap daha bitmeden Tayyip Bey İstanbul'dan bombardımana
başlıyor: Bunlar bu işin vahametini anlamıyorlar, sadece yüzyirmibeş mülteci aldık diye Nobel
istiyorlar, eyy Avrupa! Ne projesi istiyorsun sen, kampları görmüyor musun?
Bir kelimelik yoruma mecalimiz yok, Ayn El Arab'ı yani, önceleri yalnızca kürtlerin ve
kürtçülerin kullandığı şimdilerde yerli yabancı herkesin kullanmaya başladığı adıyla Kürt Kantonu
Kobani'yi yeni öğrendik, hatta PKK'yı, PYD'yi, YPG'yi, Azez'i, Bayır ve Bucak'ı, sadece toprak pistten
ibaret Minnığ havaalanını, Cerablus'u, Lazkiye'yi bilen biliyor da, kısm-ı âzamımız yeni, ne öğrenmesi
duyuyoruz...
MAVİ BONCUK
Bir de yapılan edilenlere, hal ve hareketlere, genellikle resmi-siyasiler tarafından söylenenlere
bakıldığı zaman bir Allah dostunun duasında “şerrinden korusun” buyurduğu düşmanın, sanki
eskiden olduğu, şimdilerde hiç olmayacakmış duygusu ağır basıyor gibi. Oysa bir uçağın
düşürülmesiyle veya yerli muhaliflerin söylediği gibi bir kaç santim sınır ihlaliyle yüzde ellinin üstünde
gaz bağımlısı olduğumuz Rusya ile bir anda boğaz boğaza gelmişiz.
Savaş dediğin de neymiş ki?
Olaya makro ölçekte bakıldığında bir kaç yıldır patlatılan bombalar, çözüm süreci, kazılan
hendekler, adeta son diktatör Esat'mış gibi batının gazına gelmeler şunlar bunların da bizim için
öngörülen Türk Baharı olduğu nasıl da seziliyor?
Daha Özal zamanında 1984 yılında başlatılan, önce KHK ile, hemen bir kaç ay sonra da kanun
şeklinde yapılan Büyükşehir düzenlemeleri, başka değişiklikler, yeni kanunlarla eyalet sistemini
çağrıştırmalar, âkil adamlar, epey bir süre eli kanlı “bebek katili teröristbaşı”, giderek neredeyse
“sayın Öcalan”a varan hitaplar, yapılan görüşmeler, meydanlarda okunan mektuplar... yani maymuna
döndürülen ahali ve Urfa Ceylanpınar'da 22 Temmuz 2015 günü bir gece vakti iki polisin
öldürülmesiyle, otuz yıldır yapılan ama başarılamayan PKK ile savaşa, Bahçeli siyasetine yüzseksen
derece dönüş!...
U dönüşün öncesinde yaşananlar şöyle;
11 Mayıs 2013'te Reyhanlı meydanında bomba yüklü araçların patlatılmasıyla 52 kişi hayatını
kaybetmiş, olayı Esat'a bağlı Suriye Gizli Servisi El Muhaberat ve El Kaide'ye bağlı Nusra Cephesi
üstlenmişlerdir. Bu olayı Türk İstihbaratının, Emniyete yazılı olarak bildirdiği fakat önlenemediği
haberleri var.

7 Haziran seçimlerinden iki gün önce HDP'nin 5 Haziran 2015 günü Diyarbakır'da yapacağı
mitingin başlamasıyla birlikte patlatılan iki bomba, 5 ölü ve 400 civarında yaralı. Gaziantep'te
yakalanan bombacıya ilişkin o kadar çok bilgi var ki, hangisi doğru hangisi eğri, çözmek için
istihbaratçı olmak bile yetersiz kalabilir...
Ve sayılmayan meşhur 7 Haziran seçimlerinden sonra plâtonik sevdalı devrimcilerin, bizim bir
süre ısrarla Ayn El Arab dediğimiz, fakat her nedense sürdüremediğimiz Kürt Kantonu Kobani'yi
yeniden inşa etmek için 20 Temmuz 2015 günü Urfa Suruç'ta Kültür Merkezi bahçesinde yaklaşık 200
kişi toplandıkları sırada patlatılan bomba ve 34 ölü, 200 yaralı...
17 Martta HDP'nin başı-sonu “seni başkan yaptırmayacağız” olan grup toplantısından başka
çözüm sürecini noktalayan Urfa-Ceylanpınar olayının Diyarbakır ve Suruç'un intikamı olduğu söylenir.
Nihayet Türk Baharı Ankara'ya taşınıyor ve bu defa yine HDP ve DİSK, KESK, TBB, TMMOB gibi
destekçi sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla 10 Ekim 2015 günü Sıhhiye Meydanında yapılacak Barış
Mitingi, daha başlamadan Gar Binası önünde bir iki saniye ara ile patlatılan bombalarla ve 107 kişinin
ölümüyle sonuçlanıyordu.
Aynı gün Davutoğlu'nun Kayseri'de yapacağı miting ve diğer tüm partilerin yapacakları sonraki
bütün mitingler iptal edildi.
Seçimden sonra yeni hükümetin güven oylaması ve daha bir sürü olay, düşürülen Rus
uçağının artçı sarsıntıları arasında kaynadı gitti. Bu sarsıntıların sonuncusu 17 Şubat 2016 günü akşam
saatlerinde Ankara'da Genelkurmay Kavşağı yakınlarında içinde çoğu asker olan servis otobüslerinin
trafik ışıklarında bekledikleri sırada bomba yüklü bir aracın patlatılması oldu. 28 ölü, 60-70 kadar
yaralı.
Yılbaşından bir hafta önce 3 aylık geçici bütçe yapıldı. Asıl bütçe görüşmeleri yeni, yani bu
günlerde yapılıyor. Eski parayla beşyüzyetmiş katrilyon gider, beşyüzkırk katrilyon gelir. (Şubat sonu-
Mart başı)
Otuz katrilyonliralık bütçe açığı yani onyıllar önceki alışılmış bütçelere göre bu yüzde beş,
altılık açık, bütçe için fazla bile denk sayılabilir de, bu tip gideri gelirinden fazla olan bütçeler için
Üstad Türkiyenin Manzarası'nda diyor ki; “Geliri müsait olmayan bir bütçede, gidere konacak her
temelsiz harcama kumardır, tesadüfe bırakılmış bir oyundur.”
ARMUTCU
Bugün bakıldığında; Kilis, Hatay Yayladağı, Urfa Suruç, Akçakale belli; sığınmacı kapıları...
Hakkari Şemdinli'yi, Yüksekova'yı, Mardin Kızıltepe'yi, Nusaybin'i, Muş'u bilmiyoruz, Şırnak Cizre'nin,
İdil'in, Silopi'nin Uludere'nin, Diyarbakır Sur'un Suriye'de Halep'ten pek bir farkı yok. 80 seneye
yaklaşan Dersim olayları hala konuşuluyor, türküsü söyleniyor ve bu olaylarda biz Dersimlilerden taraf
olduğumuz halde, Suriye ve bizim pozisyonumuz tabii ki farklı ve Suriye'de kendilerinin rahat hareket
etmeleri adına kan emici ülkeler tarafından, eğer ki niyetleri bir Türk Baharı değilse, cambaza bak
misali başımıza açılan bataklığı kurutacak politikalar üretmek yerine adeta ddt ile sivrisinek öldürme
hışmıyla bugün neredeyiz belli değil!...
Veya tam istenilen yerdeyiz...

Hiç Abdülhamid Han'ı filan karıştırmadan hep düşünmüşümdür, Anadolu'ya biz İslâm olarak
geldik, bir de Kürtler var. Ayrıca Rumlar Yunanistan'da, Ermeniler vardı, şimdi Ermenistan. Kürtleri bu
Sykes-Picot'cu İngiliz, Fransız, Amerikalılar ayırıyor, İslâmlığımız da sadece yüzde elli ve uygulamalara
bakarak söylüyorum galiba sözde...
Kürtlerin tebessümü, gerideki armutcuyu tanıdıklarından olmasın?
Bizim oturmada; görüleceği üzere, üst düzey (ne demekse) bir gündem bir türlü
oluşturulamıyor. Fakat, her ne şekilde olursa olsun, oluşan gündeme ilişkin çok şey, çok rahat bir
şekilde söyleniyor, konuşulabiliyor. Aslında bu problemin, bu kısırlığın sebebi belli; İktidar...
Yani bana göre böyle, bugün gerek yerel ve gerekse merkezi yönetimin uygulamalarının tek
tek hiç birisi kırk yıl önce daldan eğilirken öğrendiklerime uygun değil. Yalnızca mevcudu zedelemesi,
bana umut veriyor mu emin değilim...
Bizim oturmaya ilişkin olarak bu konuda ulvi başka yerlerin ölçüsü olan şu söyleyeceğim de
son olsun; “söyleyen bilmiyor, bilen söylemiyor...”
BAŞYÜCELİK DEVLETİ
Evvelsi akşam (27 Şubat 2016) Mustafa Tekelli Bey'de oturduk. Söz nereden açıldı, nereye
geldi hatırlamıyorum, bir ara Mustafa (İsrailoğlu'nun) Hz. Adem A.S.'ın da babası olduğu iddiasını
Kur'anî delillerle dillendirdiği, Kadir Mısıroğlu'nun buna şiddetle karşı çıktığı ancak bu konuda en güzel
cevabın Ebubekir Sifil tarafından verildiği söylendi. Cafer Bey'in telefonu açıldı ve youtube’den Sifil
Hoca'nın gayet metodik açıklamalarıyla Hz Adem A.S.'ın balçıktan yaratıldığını; bu adamın tefsirle,
ilimle şunla bunla alâkası olmadığı, esasen muhatap alınmaması gerektiği tembihli konuşmalarını
dinlerken araya başka konuşmalar girdi ve bizim Hoca, bana mıydı yoksa Hayrettin Bey'e mi, sofist
mantık anlatmaya başladı:
Sözün güçlü olduğu o çağlarda, bir öğrenci bir gün hocasına gidip, ’’Senden ders almak
istiyorum ama param yok, kazanacağım ilk davadan alacağım parayla borcumu ödeyeceğim. ’’ der.
Hocası kabul eder ve öğrenci avukat olur. Ancak davaları kazanmasına rağmen borcunu ödemez.
Bunun üzerine hocası öğrenciye dava açar, hoca mahkemede şunu söyler: “Duruşmanın şimdi
sonlanması gerekir. Çünkü davayı kazanırsam ilam gereği paramı alacağım, kaybedersem de sözleşme
gereği…’’
Bunun üzerine öğrenci söz alır: “Evet duruşmanın şimdi sonlanması gerektiğine ben de
katılıyorum. Çünkü davayı kazanırsam ilam gereği para ödemeyeceğim, kaybedersem de sözleşme
gereği…’’
Bu sofist iddia ve savunmalı duruşmada hakim ne karar verdi, bilemiyoruz ancak Hoca'nın
yakınlarında oturan Hayrettin Bey, ev sahibinden izin alarak çıktı gitti, elini yüzünü yıkadı, abdest
tazeledi uykusu açıldı, rahatladı geldi, yerine oturdu ve gayet samimi bir şekilde Hoca'ya: “Mustafa
Bey, tam anlayamadım...” dedi.
Fakat bu neyse de, sonradan bir vesile öğreniyoruz ki, iş bu ipe sapa gelmez sapık fikirli
Mustafa (İsrailoğlu) eğitimciymiş ve resmen Suriyeli sığınmacı çocukların eğitimini üstlenmiş... Ee ne
var bunda dendiğini duyar gibiyim, haklısınız!...

12 Mart 1971'in 45. yıldönümüne denk gelen bu Cumartesi (12 Mart 2016) Hoca'da oturduk...
Gündem; iktidarın cemaatlerle ilişkisi, onları bitirme veya kendi bünyesinde toplama girişimleri...
Sedat Laçiner yazmış, iktidar bir türlü tek başına kalamıyor, paralel diyerek boşaltılan makam
mevkiileri Perinçekci Ergenekoncularla dolduruyor, aslında bu derin devletin bilerek yaptığı bir işlem,
cemaatler bitince de sıra iktidara gelecek...
Yazıda oldukça çok misâl var, tabii olayları geriden takip etmek daha kolay, yok Bülent
Arınç'ın Cemaatlere yönelik Bursa konuşması “Biz varsak siz de varsınız...”, yok İsmail Ağa Cemaatinin
bir kısmına ait Çarşamba'da imara aykırı binalarının yıkımı, yok Menzilcilerin kadrolaşması,
Süleymancıların iktidar yanlısı ve karşıtı kardeşler halinde bölünmesi, şu bu...
Taa 2004 yılında Cemaatlerin (Belki ilk karar Fetoş olabilir) takibi ve bitirilmesine yönelik
alınan MGK Kararına ilişkin İbrahim abi diyor ki; aynı MGK'nın irtica terörden daha önceliklidir,
şeklinde kararı da vardı, bu kararın halkı ne derece bağladığı ve uyduğu ciddice tartışılmalıdır.
İbrahim abi zor anlaşılır da, cemaatler kendi varlıklarını sürdürür mü demek istiyor, “terörden
öncelikli” denen “irtica” şimdi iktidar oldu mu demek istiyor bakalım yaşadıkça göreceğiz...
Bir de Nuray Mert, nasıl söyleyeyim tam konuşulmadı da şöyle üstünkörü üzerinden geçildi...
Aslında kadın doğruyu söylüyor; ne yapacaksanız, Türk tipi başkanlık, anayasa manayasa diye
gevelemeyin diyor, getirin orta yere tartışalım. Velev ki diyor bu, Necip Fazıl'ın Başyücelik Devleti
olsun...
“KÛTÜ'L AMMÂRE ZAFERİ NEDEN UNUTTURULDU?”
Bu hafta (23 Nisan 2016 Cumartesi) Mustafa Tekelioğlu Bey'de oturduk, gündem zaten
oldukça sıkışık, bir de bu Bizim Oturma kitabı üzerine görüşme başlayınca göz açıp kapayıncaya kadar
vakit Hoca'nın tabiriyle hemen kırkı altmış geçiyor oldu.
Mustafa Tekelli Bey, Bizim Oturma'ya eleştiri olarak, daha tashihleri aldığı günün ertesi gün
beni aradı ve teşekkür etti ve bu akşam da tabii ki diyeceğini dedi:
“-Bu adamın bir Bekir abisi var, bir Hocası var, kendisi neyse de bir de İstanbul'da şeyi var!...”
Ev sahibi Mustafa Tekelioğlu Bey de mealen; “Acaba dilimiz biraz daha teknik olabilir mi,
malûm yüksek yerlerle, devlet idaresi vesair endişelerimiz olduğu düşünülünce...” dedi.
Eleştirileri dikkate almak lâzım ve mesele cevap vermek değil fakat samimi düşüncem, Salim
abinin olduğu yerde kanaatimce bir tek “şiiliyebilmek” bile esaslı bir sanat ve ortamda bunun hayli bir
pahası olur.
Bekir abinin talebi üzerine sevgili Ali İhsan'ın (Tekelioğlu'nun oğlu) biz amcaları hakkında tek
kelime söylemesi gerekseydi bu kelime ne olurduyu daha tam dinleyemeden Tekelli Bey'in bir dergi
veya gazete ekinde getirdiği yüz yıllık Kûtü'l Ammâre zaferine geçildi.
Memleketin gündemine her nasıl geldi bilmiyorum oturmada konuşulmadı ancak,
anlayabildiğim kadar muhalefetin 23 Nisan kutlamalarının ertelenmesi değil de iktidar çevrelerince
olabildiğince savsaklandığı, yavan kutlanacağı izlenimi edinildiği bunun yerine bu Kûtü-l Ammâre

zaferinin öne çıkartılmaya çalışıldığı yaygarası üzerine memleketle beraber bizim de gündemimize
girdi.
Kendimi boşluğa düşmüş gibi hissediyorum, tarihçi değilim, hemen Fahir Armaoğlu'nun 20.
Yüzyıl Siyasi Tarihi kitabına baktım; 1915 yılında İngilizler Abadan petrollerinin kontrolü için Bağdat'ın
160 km güneyinde yer alan Kutü'l Ammâre'de savunma hattı kuran Osmanlı Ordusuna hücum ediyor
ve fakat Kut'a geri çekilmek zorunda kalıyor... Görüleceği üzere ne milyon sterlin para teklifleri var,
ne Halil Paşa ve ne de İngilizin perişanlığı, bir kaç satırlık küçük bir paragraf, yazıklar olsun!...
Oturmada tarihçimiz yok, 19 Ekim 2014 günlü Pazar-Zaman'da (şahsî web sitesi) bu bölüme
başlık olan soru başlığıyla yayımlanan yazısı aşağıda verilecek Mustafa Armağan, güya iktidar yanlısı,
milliyetçi, muhafazakâr bir tarihçi ve yüz yıllık bu zaferi bu güne kadar gündeme getirmeyişi anlaşılır
gibi değil de, şeyi merak ediyorum kravat ve fesiyle bizim Kadir Mısıroğlu'nu, bahsetmiştir mutlaka,
rastlamadım, duymadım ama okumadığımız için de bilemiyoruz, meselesi olmak farklı bir şey
galiba!...
Bir de Kasap Alayı var, Kayseri'den Kûtü'l Ammâre'ye giden, bu alay doğuda Ruslara karşı
mücadele ederken ihtiyaç üzere buraya sevk edilmiş, anlaşıldığı kadar o kasavetli günlerde
Çanakkale'den sonra Kûtü'l Ammâre zaferi her kesime moral olmuş ve sonradan masa başında da
kullanılmış ancak, ne yazık ki bir yıl sonra İngilizler buraların tamamını işgal etmişler. Bu arada kim
söylemişti, Haber Türk televizyonunda Hoca'nın adamı Murat Bardakçı 2015 yılında Tarihin Arka
Odası'nda Kutü'l Ammâre ile ilgili bir program yapmış. (Bu programda yani Kutü'l Ammâre'de değil de
Tarihin Arka Odası'nda yer alan Ayşe Özek Karasu için izleyiciler Murat Bardakçı'ya soruyorlar; “Ayşe
hoca saçını ayakkabı boyası ile mi boyamış?” elinde sapından tuttuğu udu, pıp pıp pıp kendine has
tavrıyla Murat Bardakçı, soruyu kadına iletiyor, Ayşe Hoca da eliyle saçını düzeltiyor ve eline bakıyor,
acaba gerçekten ayakkabı boyası mı diye!... Bu sorudan sonra bu kadın da şeylik Pelin Batu gibi daha
bu programa çıkmadı)

Mustafa Armağan'ın yazısı şöyle:
“Kut-ül Ammâre Zaferi Neden Unutturuldu?
II. Dünya Savaşı’nın ardından İngiliz-Amerikan yörüngesine girdiğimiz 1945-46’lar Türkiye
açısından keskin bir kırılma noktasıdır.
Elimde İngiltere’nin propaganda amacıyla bastırıp dağıttığı “Cephe” dergisinin Nisan 1946
tarihli kapağı… Manşet: “Muavenet muhribi donanmaya katıldı.” İngiltere, II. Dünya Savaşı’ndan önce
sipariş ettiğimiz ve muhtemelen parasını da ödediğimiz muhriplerimizden birini kullanıp eskittikten
sonra törenle teslim ediyordu! Tıpkı ilk Dünya Savaşı’ndan önce sipariş verdiğimiz iki zırhlımıza el
koyduğu gibi, gasp alışkanlığını devam ettirmiş ve yapımı bittiği halde muhriplerimizi teslim etmemiş,
şimdi savaşı kazandıktan sonra teslim ediyordu.
Bu, Türkiye’nin İngiliz hakimiyetine geçişinin töreni de sayılabilir. Nitekim ardından
İngilizcenin yaygınlaştırılmasının yanı sıra silahlı kuvvetlerimizde ABD ile ortak restorasyonu İngiltere
tarafından gerçekleşecekti. İşte tam bu sıralarda ordumuzda 1916 yılından beri devam edegelen bir
tören de sessiz sedasız kaldırılıyordu.

O tarihe kadar Türk ordusunda her yıl ‘Kut Günü’ kutlamaları yapılır, o gün İngiltere’yi,
tarihinde uğradığı en utanç verici yenilgi olan Kutü’l-Amare zaferinde nasıl da yendiğimiz anlatılır,
günün mana ve ehemmiyeti üzerinde heyecanla durulurdu. Ancak devir değişmişti; artık İngilizleri
kızdırmaya gelmezdi. Nitekim bizi savaşa sokma çabalarına karşı ‘Ben Mehmetçiği diri diri fırına
attırmam’ diye direnen Mareşal Fevzi Çakmak bile Londra’nın baskısıyla İnönü tarafından görevinden
alınıp emekliye sevk edilmişti. Yani işin şakası yoktu.
İşte Kutü’l-Amare zaferi askeriye gibi dar bir çevrede bile olsa coşkuyla kutlanırken böyle
böyle unutuldu ve zaferin 100. yılının eli kulağındayken hatırlanır gibi oldu. Velhasıl Türkiye gerçekten
tarihiyle barışacaksa ‘Kut Günü’nün hatırlanması şart.
1931 yılında liseler için yazdırılan “Tarih” kitaplarının 3. cildinde Kutü’l-Amare zaferi üç satırda
geçiştirilir, YÖK’ün tam 8 akademisyene yazdırdığı(!) “Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi 1/1” (1989) adlı
kitaptaysa ister inanın ister inanmayın beş (5) kelimelik değeri yoktur Kut zaferinin. Neden? Savaşı
Mustafa Kemal Paşa veya çevresinden biri değil de, tarihten silinmek istenen Enver Paşa’nın amcası
Halil (Kut) Paşa kazanmıştır da ondan. “Tarih III” (1931) adlı kitapta da zaten “…3000 silahlı Türk,
12000 kişilik bir İngiliz kuvvetini esir aldı” denilmekte, zaferin kahramanına karşı görülmemiş bir
kelime cimriliği yapılmaktadır. (Aynı kitapta Kazım Karabekir Kars’ı aldığında “Mehmetçik aldı”
denilmesi kuraldı, İnönü ise kazanmadığı savaşın “dâhi kahramanı” ilan edilmekteydi.)
Özetle Kutü’l-Amare zaferi öksüz girdiği Cumhuriyet döneminde 1945’e kadar iyi kötü
kutlanmış ama sonradan İngilizlerle iyi ilişkiler uğruna unutulmuşlar mezarlığındaki
kahramanlıklarımızın arasına defnedilmiştir.
Neden unutuldu?
29 Nisan 1916 günü Kutü’l-Amare’ye sıkışmış bulunan General Townshend komutasındaki 13
bin kişilik İngiliz tümeni 143 günlük bir kuşatmadan sonra Osmanlı kuvvetlerine kayıtsız ve şartsız
teslim oluyordu. Bu, Majestelerinin ordusunun o zamana kadar uğramış olduğu en büyük “yüz
karası”ydı.
General Townshend, tıpkı iki asır önce Deli Petro’nun Baltacı Mehmed Paşa tarafından Prut
nehri bataklığına sıkıştırıldığı gibi Dicle nehrinin üç tarafı suyla çevrili bir kıstağına sıkıştırılmıştı, üstelik
önünde kademe kademe sıralanan İngiliz ve Osmanlı siperleri çıkış (huruç) yapmayı
imkânsızlaştırmıştı. Açlıktan günde 8 İngiliz, 28 Hindu askeri ölüyordu. Gıda yardımı getiren uçaklar ise
çuvalları İngiliz siperlerine atıyor ama Dicle nehrindeki balıklara güzel bir ziyafet çekiyorlardı.
Açlıktan atlarını kesip yemeye başlamıştı İngilizler. Ancak Hindli askerlerini at eti yemeye bir
türlü razı edemiyorlardı. Bir kısmı Müslüman, diğerleri Sih vs. mezhebindeydiler. “Bu hayvanların etini
yemektense ölürüz” diyorlardı. Bunun üzerine Townshend radyo aracılığıyla o askerlerin
Hindistan’daki dinî reisleriyle görüştü. At etinin “kuşatma eti” olarak yenilebileceğine dair fetva istedi.
Güç bela geldi fetva ama yine de isteksiz yiyorlar, bu yüzden patır patır yere düşerek ölüyorlardı.
İki tümen yardımınıza geliyor deniliyordu ama Mehmetçik önünde bir türlü ilerleyemiyorlardı.
Ümitler tükenmiş, erzak tükenmiş, takat tükenmişti. Nöbet değiştirirken bile düşüp ölenlere
rastlanıyordu.

Öte yandan Türklerin de kuşatmayı kaldırmaya niyetleri hiç mi hiç yoktu. Zayiatları ağırdı. 30
bin asker savaş dışı kalmıştı. Elinde kala kala 13 bin aç askeri kalmıştı General’in. Hastalıklar almış
yürümüştü. Sonunda teslim olmaya karar verdi.
İlginçtir, Townshend “Mezopotamya Seferim” adlı hatıratında kendisini Plevne’deki Gazi
Osman Paşa ile kıyaslıyordu. 26 Nisan günü Halil Paşa ile buluştu. Yedekte tek bir peksimet yoktu diye
yazdı defterine. Kayıtsız şartsız teslim olmalarında ısrar ediyordu Halil Paşa. Hatıratında açıklamaktan
utandığı teslim şartlarında neler olduğunu iki gün sonra yazdığı bir mektupta şöyle dile getirmişti: 40
topunu sağlam olarak Osmanlı’ya teslim etmek ve ordusuyla birlikte serbest bırakılması karşılığında
tam 1 milyon sterlin ödemek…
Tabii ki bu zaferi satma teklifi Osmanlı tarafında kabul görmeyecekti. İngilizler bu onursuzluğu
yaşamamak için çırpınıyorlardı ama nafile.
Neden unutturuldu?
Nihayet 29 Nisan günü “toplarımı ve telsiz teçhizatım dahil mühimmat vs. bütün tesisatımı
tahrip ettim” diyor ve şöyle devam ediyordu kariyerine kahraman olarak başlayan ama Kutü’l-Amare
yenilgisi yüzünden unutulup giden General Townshend:
“Halil Paşa beni ziyaret etti, ona kılıcımla tabancalarımı teslim ettim. Almayı reddetti, “Bunlar
şimdiye kadar sizindi, bundan sonra da öyle olacak” dedi (Mezopotamya Seferim, 2012, s. 596).
Teslim olmuştu General. Şerefli bir misafir gibi önce Heybeliada, sonra Büyükada’da ağırlandı.
Hatta yanındaki köpeğini cephede unutmuştu. İstedi, köpeği özel bir kurye ile kendisine ulaştırıldı.
Esir askerleri ise çölde uzun ve çetin bir yolculuğa çıkacaklardı.
Aldığımız esirlerin tam listesi şöyle: 5 General, 272 İngiliz, 204 Hind subayı (toplam 476
subay), 2592 İngiliz, 6988 Hind vs. er (toplam 9580 er), silahsız 3248 kişi, ceman yekûn 13.309 esir
(bunların 1306’sı hasta ve yaralıydı).
Yenilginin üzeri örtülecek gibi değildi. İngilizler savaşın ortasında utanç verici bir şekilde armut
gibi teslim olmuşlardı Türklere. Yoksa Çanakkale’nin artçı depremleri mi geliyor? paniğinin Savaş
Bakanlığı’nın bacasını sarmış olduğunu tahmin edebilirsiniz.
Nitekim Londra’da bir soruşturma komisyonu kurulacak, yenilginin sorumlusu araştırılacaktı.
Tarihlerindeki en utandırıcı sahneyi yaşayan İngilizler ertesi yıl Bağdat’ı almalarına rağmen bu uğursuz
günü unutmadılar ve hakkında onlarca kitap yazdılar. (Bizde kaç kitap olduğunu merak eden var
mıdır?) Unutmadılar ama unutturdular!
Şimdi anladınız değil mi İngilizlerin askeriyede 1945’e kadar kutlanmakta olan ‘Kut Günü’nü
neden yasaklattıklarını.”
İlber Ortaylı da öteden beri olur olmaz konularda seri tarih kitapları yayımlamasına rağmen,
işin bir ucunda İngiliz olduğunu görünce maalesef yüzyıl öncesinin bu önemli askeri zaferini
önemsememiş, uyumuş ancak barajın kapağı su tutmaz olunca oda bu 'Kûtu'l Ammâre Zaferi'ni önce
İstanbul'da Harp Akademileri Komutanlığı'nda, sonrasında da gazetede oldukça önemli strateji ve
moral zafer şeklinde anlatmıştır. Yalnız İlber Hoca (Gazetede pek değinmemiş ancak Harp
Akademilerinde Konferansında söylüyor, bu husus Mustafa Armağan'ın yazısında var.) şu kadarını

esirgememiş, İngiliz Generalin (Townshend) Mezopotamya Seferim adlı hatıratında kendisini,
Pilevne'de (1877 Osmanlı Rus Harbi-93 Harbi) Ruslar karşısında kahramanca direnen Gazi Osman
Paşa'ya benzetmesine katılmamıştır. Ve “ne Kut Kalesindeki sivil insanlar İngiliz'i tutuyordu, ne de
Plevne'dekiler Rus'u” demiş, diyebilmiştir.
İlber Ortaylı'nın yazısı vesilesiyle Kut zaferinin memleketin gündemine yeniden gelişi de
açıklanıyor:
“Hürriyet gazetesi yazarı Prof. Dr. İlber Ortaylı, Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş'in
talimatıyla Kut'ül Ammare zaferinin kutlanacak olmasıyla ilgili olarak, "23 NİSAN 1920 ila 29 Nisan
Kûtu’l-Amâre zaferini bir satranç tahtasının piyonları gibi düzenlemek ne tarih ilmine ne geçmişi
betimlemeye yarayan oldukça sağlıksız bir yaklaşım. 29 Nisan 1916 bir imparatorluğun genç
komutanlarının Britanya ordusuna itibar kaybettiren bir zafer kazanmasıdır" dedi. "Bazı
muhafazakâr çevreler son dönemde Kut Zaferi'nin anmasını, TBMM'nin açılışı yıl dönümüne karşı öne
çıkarıyor, bu iki tarihi olay birbirine rakip olabilir mi?" diye soran Ortaylı, "23 Nisan 1920 ise
Mütareke’den sonra merkezi devletler içinde en çok haksızlığa uğrayan, Britanya’nın çok ağır bir
bedel ödetmek istediği bir memleketin askerlerinin ve politikacıların Ankara’da bir direniş
örgütlemesidir. İlk defa bir Meclis hâkimiyeti söz konusudur ve ilk defa Türk adı devlet hayatında bin
seneden sonra kullanılmaktadır. Muhafazakâr olmak tarihi verileri yorumlarken maskaralık yapmak
değildir; ciddi bir yöntem ve dürüstlükle de muhafazakâr tarih yapılabilir" diye yazdı.”
İlber Ortaylı'nın "Kûtu'l Amâre Zaferi" başlığıyla yayımlanan (24 Nisan 2016) yazısı şu şekilde:
“I. Cihan Harbi'nde Britanya'nın kamuoyunu ve bütün politikasını sarsan Çanakkale Zaferi
bizim tarih yazımında unutulmasa bile geniş kitlelere pek öğretilmeyen bir başka zaferle, Britanya
halkının ve hükümetinin inancını sarstı. Bu Kûtu'l-Amâre Zaferi'ydi. Peki nasıl kazanıldı?
Önümüzdeki hafta cuma günü Kûtu’l-Amâre Zaferi’nin 100’üncü yılını kutlayacağız. Çanakkale
Savaşı bir milletler savaşıydı, henüz Cihan Savaşı’na girmeyen Yunanistan bile Britanya tarafında bazı
kuvvetleriyle yer almıştı. Irak mıntıkasındaki ordunun komutanı Goltz Paşa, emrindeki Türk subay ve
komutanlarla geçinemiyordu. Hatta Batı literatüründe kendisinin subaylar tarafından zehirlendiği bile
iddia edilir.
Kurmay eğitimi görmemişti
Colmar von der Goltz, Osmanlı ordusunda uzun yıllar danışman olarak hizmet verdi, dil
öğrendi; bilgisi çok takdir edilirdi. Almanya ile silah ticaretinde önemli rol oynadı, dahili politikaya da
karışmaktan geri kalmadı. Kûtu’l-Amâre Savaşı sırasında komutan konumunda olan Albay Nurettin
(sonra Sakallı Nurettin Paşa) kurmay eğitimi görmemişti. Fakat çok bilgili; tarih, coğrafya ve yabancı
diller bilgisi yüklü bir zabitti. Siyasi tavırları sonraları İstiklal Savaşı’nda Mustafa Kemal Paşa (Atatürk)
ve İsmet Paşa tarafından her zaman onaylanmış değildir.
Harekât planı kimin?
Lakin askerlik bilgisi ve direnci İstiklal Harbi’nin başkomutanı nezdinde onu vazgeçilmez
kılmıştır. Komutan yardımcısıysa bir erkân-ı harb miralayı yani kurmay albay olan Halil’di. Enver
Paşa’nın küçük amcasıydı. Şu kadarını söylemek gerekir; iki komutan iyi geçinirdi ve Goltz Paşa, Halil’i
Nurettin’e karşı kışkırtmakla beraber kendisine çok kulak asılmamıştır. Goltz Paşa’nın Bağdat’ta

tifüsten ölümünden sonra (mezarı Tarabya’daki Alman yazlık elçiliğinin bahçesindedir) genel
komutanlık da General Falkenhayn’a verildi ve ip koptu. Albay Nurettin’in tepkisi üzerine başkomutan
vekili Enver Paşa, Nurettin Bey’i komutanlıktan aldı. Kûtu’l-Amâre Savaşı’nın son bir haftasında
komutan vekili olan amcası Halil’i, mevki komutanı tayin etti. Harekâtın ana planının Albay Nurettin
Bey tarafından geliştirildiğini bilmek gerekir. Selmânıpâk Muharebesi’nden sonra İngilizler Dicle
Nehri’nin sol kıyısında yer alan Kut Kalesi’nde üslendiler.
Kut ahalisi 5'inci koldu
Israrla belirtmek gerekir; Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bütün Araplar Lawrence’a katılan Şerif
Hüseyin’in aşireti gibi değildir. Kut ahalisi, Britanyalıları hiç sevmedi ve dışarıdaki inatçı kuşatmayı
sürdüren ordumuzun 5’inci kolu gibi hareket etti. Kûtu’l-Amâre Savaşı ve zaferi ilginç bir tesadüf gibi
görünür ama daha çok askeri stratejik bir zorunluluk olarak insanlık tarihinin en mühim noktalarından
birinde meydana geldi.
Centilmence davranıldı
1915 yılı Aralık ayı başlarında İngiliz General Townshend Kut Kalesi içindedir. İaşe bakımından
kıtlığı vardır. Silah, asker sayısı ve sıhhiye hizmetleri açısından kuşatmacı Türk ordusuna karşı üstün
durumdadır. Umumi durum kuşatmacıların direnci ve komutanların inadıyla Britanya’nın
aleyhindedir. Bir yarma harekâtının başarıya ulaşma ihtimali vardır. 29 Nisan’da Britanya kuvvetleri
teslim oldu. Halil Paşa teslim olan komutanlara karşı centilmence davrandı. Hatta harp esirlerinin
uzun mesafeyi kuzeye doğru yürümesinin kırıcı olacağını düşündüğünden şayet yakındaki Britanya
üsleri yakıt verirlerse onları nehir gemileriyle taşımayı teklif etti. Bu teklifi geri çeviren Britanya
kuvvetleri zahmetli uzun bir yürüyüşle tutsaklık geçirecekleri mevkiye ulaştılar.
Britanya'nın hayal kırıklığı
Kûtu’l-Amâre Zaferi Britanya kamuoyunda hiddetli bir tepki yarattı. İngiltere iki asır boyunca
Napolyon savaşları dahil hiçbir yerde I. Cihan Harbi’ndeki kadar uzun ve kırıcı savaşlardan
geçmemiştir. Çarpıştığı temel düşman kuvveti Türk İmparatorluğu’nun ordularıdır. Bunun Britanya
yönetici çevrelerinde yarattığı hiddet Mondros Mütarekesi’nde ve müteakiben görülecektir. 1916
yılının Nisan sonunda ise Britanya halkı ve politikacıları orduya karşı hayal kırıklığına uğramış,
küçümseyici bir tenkit havası esmişti.
23 Nisan 1920 ve alternatif tarih çalışmaları üzerine
Bazı muhafazakâr çevreler son dönemde Kut Zaferi’nin anmasını, TBMM’nin açılışı
yıldönümüne karşı öne çıkarıyor. Bu iki tarihi olay birbirine rakip olabilir mi? Ortaylı anlatıyor.
23 Nisan 1920 ila 29 Nisan Kûtu’l-Amâre zaferini bir satranç tahtasının piyonları gibi
düzenlemek ne tarih ilmine ne geçmişi betimlemeye yarayan oldukça sağlıksız bir yaklaşım. 29 Nisan
1916 bir imparatorluğun genç komutanlarının Britanya ordusuna itibar kaybettiren bir zafer
kazanmasıdır. 23 Nisan 1920 ise Mütareke’den sonra merkezi devletler içinde en çok haksızlığa
uğrayan, Britanya’nın çok ağır bir bedel ödetmek istediği bir memleketin askerlerinin ve politikacıların
Ankara’da bir direniş örgütlemesidir. İlk defa bir Meclis hâkimiyeti söz konusudur ve ilk defa Türk adı
devlet hayatında bin seneden sonra kullanılmaktadır. Muhafazakâr olmak tarihi verileri yorumlarken
maskaralık yapmak değildir; ciddi bir yöntem ve dürüstlükle de muhafazakâr tarih yapılabilir. Bu sene

23 Nisan’ı kutladık ve tabii ki 2020’de 100’üncü yılı olacak. Şimdiden hazırlanmalı. 29 Nisan 2016 da
bu önemli zaferin 100’üncü yılıdır; onu da kutluyoruz ve kutlayacağız.”
SUYUN İKİ YANI
Geçen hafta (7 Mayıs 2016) Cafer Beydilli Bey'de oturuldu. Ben katılamadım, durduk durduk
nereden çıktıysa Çankırı'ya gideceğimiz tuttu, dönemedim yetişemedim, neyse!...
Bir seminer için Kayseri'ye gelen Nihat Bengisu Bey'i oturmaya davet etmiş Cafer Bey. Nihat
Bey'i bizim ağalar boş bırakmamış; Nihat Bey'de Mustafa İsrailoğlu'nu artık takip etmediğini,
görüşmediğini, ancak eğer ki, bu oturmaya kendisinin (Mustafa İsrailoğlu'nu kast ediyor) gelmesi
halinde hepimizin kendisine bağlanabileceğini söylüyor.
Cumhuriyetin kurucuları kahır ekser Rumeli kökenli ya, Nihat Hoca bizi de öyle sanıyor
olmalı!...
HALLAÇ PAMUĞU GİBİ ATMAK
Oturma Başkanımız Nuh Ali Bey'deki oturmada Mustafa Tekelli Bey, ben bir türlü işin içinden
çıkamadım diyerek, bir soruyla bütün bir akşam hepimizi dolaştı. Soru şu:
Tayyip Bey neden sevilmiyor, özellikle muhalefet tarafından?
Kimimiz seveni sevmeyenden çok dedi, kimimiz diğerlerinin insana dönük siyaseti
beceremediği için dedi, kimimiz nefret dedi, kimimiz ne sevgisi fanatik hepsi dedi, kimimiz sevgi ayrı
fakat, yüzde elliyi işaret ederek seçilmiş olmayı hatırlattı...
Bir kısmımız da, adam önce ağırlıklarından kurtuldu sonra yüz yıllık Cumhuriyeti, onun
müesseselerini kimsenin cesaret edemeyeceği şekilde Hallaç pamuğu gibi attı, dönüşü yok, ne sevgisi
dedik...
Bekir abi konuya daha farklı ve herhalde daha bilimsel yaklaştı; rekabet etmek, rakip olarak
görmek, yenmeyi galip gelmeyi düşündürür, yenemeyince işin hayranlıkta tamamlanması gerekir,
gıpta da edilebilir fakat, eğer ki hırsla kıskançlık başlarsa, orada neyin ne olacağını Allah'tan başka
kimse bilemez, en aşağı hali böyle bizdeki muhalefetin yaptığı gibi saçmalık olur... Tam böyle değilse
de meseleye bu minval açıklama getirdi.
Eskiden böyle mi olurdu iktidar partisinin genel kurulları. Yarın Ak Parti'nin Olağanüstü Genel
Kurulu var, Ahmet Davudoğlu aday olmadı, temayülden de Binali Bey'in çıkacağı biliniyordu, öyle
oldu...
Yani koca koca işler bu sessizlikte hallediliyor olunca Mustafa Tekelli Bey'in sorusunun cevabı
daha da kolaylaşıyor; ne diyeyim de ağlayayım, ölü bizim olmayınca, entarisi morumuş, yâr sevmesi
zorumuş!...
M.ALİ'NİN ÖLÜMÜ
Ramazandan önce son oturma 4 Haziran 2016 Cumartesi günü Haspaylan Başkan'daydı. Önce
Çevre ve Şehircilik Bakanı'nın Başbakan Binali Yıldırım'a tavsiye niteliğinde anlattığı Kulaklı inzivaları
(yok konuşulmadı) sonrasında da M. Ali'nin dünkü ölümü üzerine; şampiyonluğu vay zencisin, vay

askere gitmiyorsun, Vietnamlıyı sen değil biz biliriz, yetmedi (dillerinin dişlerinin arasında üstüne) bir
de Müslümanım diyorsun bahaneleriyle, şampiyonalardan 5 yıl uzak tutulan, madalyası elinden
alınan ama üç defa ayrı ayrı zamanlarda Dünya Ağır Boks Şampiyonu olan veya elinden alınan o
Şampiyonluğu geri alan M. Ali konuşuldu.
11 Eylül 2001'de şu İkiz Kuleleri yıkan hadiselerin El-Kaide'ye, dolayısıyla İslam'a bağlanması
üzerine olay yerine giderek İslam'ın terörle, şunla bunla yan yana gelemeyeceğini anlattığı sırada,
orada bulunan CNN muhabirinin; bu saldırının bir Müslüman tarafından yapıldığının anlaşılması
üzerine kendisinin de bir Müslüman olarak ne hissettiği, sorusuna:
-Hitler'le aynı dine mensup olarak sen ne hissediyorsan, benzer duygular, şeklinde cevap
vermesi, maç esnasında çalıştırıcısının ring kenarından, zenciler, ezilenler, haksızlığa uğrayanlar vb
kesimleri işaret ederek “... adına danset şampiyon!” taktiği-tezahüratı, ABD Başkanı George W.
Bush'un bir törende karşılaşınca gardını alarak maç teklif etmesi üzerine işaret parmağını kendi
şakağında şöyle çevirerek “deli misin?” demesi, sadece dindaşlık adına ve tamamen duygusal bir
şekilde sabah erkenden komşuda veya her nerede varsa televizyon, maçlarını seyretme gayretlerimiz
konuşuldu.
Konuşulmadı ama bütün bu olup bitene şöyle geriye çekilip bakınca görülen, M. Ali aslında
ringde rakiplerini değil Sam amcaları dövmüş... Allah Müslümanlara rahmet etsin, amin...
Şu oldu bu oldu, bizim Hasan'ın Tiko burger-et dükkanı gündeme gelince yine Tekelli Bey,
Haspaylan Başkan'ın taa geçen seneki emekli yemeğinin yenip yenmediğini, Hayrettin Bey'in
cevizliğine (Hayrettin Bey bu cevizlik sözünü hiç kabul edeceğe benzemiyor; “orası çiftlik kardeşim,
daha elektriği alamamış olsak da senin anlaman yok mu?” diyor.) gidilip gidilmediğini tartışmaya açtı.
Haspaylan Başkan, hanım kızlarla birlikte bize bu Cuma günü (10 Haziran 2016) Tiko'da iftar
yemeği verecek, daha sonraki bir günde de Sarıoğlan-Yağmurbey taraflarında Hayrettin Bey'in
Çiftliğine gidilecek...
DURMUŞ ABİ
Dün gece yarısı (7 Temmuz 2016) Durmuş abiyi kaybettik.. Kardeşi Mesut aradı, büyük oğlu
Fatih aradı.
Bir iddia olarak söylemiyorum ama, bana öyle geliyor ki, Durmuş abiyle ilgili dolu, boş, hiç
durmadan, evet hiç durmadan, ara vermeden üç gün boyunca konuşabilirim.
Böyle dediğime de bakılmasın, bazen kan tutuyor derler ya öyle oluyorum, dün de öyle oldu,
sadece Durmuş beyi kaybettik. Allah rahmet eylesin diye Bizim Oturma arkadaşlarına mesaj
çekebildim... Nitekim 9 Temmuz'da Bayramlaşma oturması Bekir abinin Hisarcık Mekke Sokaktaki bağ
evinde yapıldı, ne konuştuk, ne dendi ne edildi, bayramlaşıldığından da emin değilim ve doğrusu hiç
bir şey hatırlamıyorum... Yalnızca Bekir abinin “arkadaşlar salatalıklar bahçenin, rahatlıkla
yiyebilirsiniz...” sesi kulaklarımda...
Tamam, ölenle ölünmez ama belki bendeki bu ürperti kendi ölümüme, nasıl anlatayım hani
Yunus Emre'nin;
“Bir garip ölmüş diyeler

“Üç günden sonra duyalar
“Soğuk suyla yuyalar
“Şöyle garip bencileyin...” dediği bu duygu olmalı veya Necip Fazıl'ın;
“Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;
“Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm!...” şeklinde biten Ölünün Odası şiiri...
On gün önce (28 Haziran 2016) salı günü ikindi sonrası telefon çaldı. Baktım arayan Mesut;
abi dedi, hastanedeyiz ve perişan vaziyetteyiz. Acilde bekleyip duruyoruz, yatak yokmuş, ne
yatabiliyoruz, ne çıkabiliyoruz, bir gelsen!...
Bir şey yapabileceğim yok, fakat gitmek lâzım. Durmuş abinin bir takım sıkıntılarını biliyordum
şekerdi, prostattı, yenge hanımdan evvel bir takım yarı felç hadiseleri falan ancak bu kadarını bilmiyor
ve beklemiyordum...
Doktor; kan değerleri çok farklı hatta çok yüksek, binlerle ifade ediliyor, teşhisim kan kanseri,
demiş...
Durmuş abi, Üniversitede acil servisin dip köşesinde bir yatakta sol yanına dönük baygın
vaziyette yatıyordu, askıda serum bitmiş, kablosu koluna dolanmış, iğnesinin elini acıttığını
düşündüm nedense? Çevirmeye çalıştım omuzundan tutup, biraz çıkarmıştı. Görevli hemşireden
biraz sargı bezi aldım boynunun sol tarafını omuzuna doğru kurulayıp, örtü-önlüğün altına da ayrıca
sargı bezi koydum.
Sonra yine acil servis bünyesinde, dahili müdahale diye bir bölüme aldılar. Orada bir kaç
kelime konuşabildim. Beni tanıdı, yüzünde biraz şişkinlik vardı sanki, bir çaresizlik ifadesiyle elini açtı,
geçecek inşaallah abi üzülme dedim, sancın var mı dedim, eliyle başının üstünü, tepesini gösterdi.
Hematoloji doktoru bölümde boş yatak olmadığı için yatıramıyormuş, Mesut ve oğulları da
bizi çıkartacaklar ne yaparız diye tedirgin oluyorlar, bana ne yaparsan yap abi dedi, Mesut.
Bizim çocukların tanıdığı veya arkadaşı bir genel cerrah ve ortopedistten, Durmuş abiyi bari
kendi servislerine yatırmaları hususunda yardım istedim. Genç doktorlar, hastane kayıtlarını araştırıp
baktılar, sadece tebessüm ettiler, kibarlıklarından bana bir şey söylemediler ancak sonradan
öğreniyorum ki saçmasapan, hiç olmayacak bir talepmiş benimkisi...
Ambulans helikopterler mi gelmedi aklıma, Acıbademler mi, Amerikan Hastaneleri mi, daha
neler, hale bakar mısınız Kayseri'de Üniversiteden başka bir yerde, Devlet Hastanesi de dahil
hematoloji servisi yokmuş iyi mi, ben de sadece Bekir abiyi arayabildim ve ortamdaki telaşı, korkuyu
anlatmaya çalıştım. Vakit dar, iftar vakti...
Anladım, şöyle bir telefonla dolaşayım, bakayım Mehmet, dedi Bekir abi. Doktor Ali Ünal
demiş ki, ben uğraşıyorum, yarın bir hastam taburcu olacak öte taraftan acilde benim yardımcılarım
var, asistanlarıma gerekli talimatı verdim, endişe etmesinler o vaziyette bir hasta Üniversiteden
taburcu edilmez.

Bekir abi, “sen bu kadarını bil” diyerek bana tabii ki doktorun söylediklerini söylüyordu, ama
bu “sen bu kadarını bil” bende duadan başka yapacak bir şeyin kalmadığını, Durmuş abiyi sabaha
kalmaz kaybedeceğimiz hissini uyandırdı, telaşlandım, okumaya başladığım bir çok duanın sonunu
getiremedim...
Mevsim dışında her şey soğuk, buz kesiyor!...
O gece saat birde Durmuş abiyi hematoloji servisine kaldırmışlar, biraz düzelir gibi olmuş, kanı
yenilemişler, galiba çorba da içmiş... İki gece kaldı Durmuş abi burada. Tüm bunları da Mesut'tan
telefonla yaptığım günlük görüşmelerden öğreniyorum, yoksa hastaneye daha hiç gitmedim, gitmek
istemedim, içimden gelmedi...
Üçüncü gün yoğun bakıma kaldırmışlar. Telefonda Mesut'un sesi hiç rahat değildi, yani
oldukça umutsuzdu... Ben yoğun bakımı, burada kaybettiğim başka yakınlarımdan biliyorum, öyle
derler böyle derler, bir sabah ezanla birlikte telefonu çevirirler, “...acele gelin, hastayı kaybettik...”
Ne acıyla, ne kederle ifade edilebiliyor bu durum, Efendimiz, Peygamberliklerinin onuncu
yılında amcaları Ebu Talib ve Hz. Hatice validemizin art arda vefatı üzerine, daha sonra bu yılı andıkları
zaman öyle demişler ya; Hüzün Yılı, tam öyle Hüzün Yılı, bizimkisi de evvelini ahirini düşününce
hüzünlü Ramazan...
Yani, Durmuş abi hastanede yoğun bakımda, biz evde iftarda, gece sahurda,
bayramlaşmada... Bunun adı acı değil, kesinlikle keder de değil, evet evet hüzünlü Ramazan, bu ad iyi
oldu...
Haspaylan Başkan'ın bizim Hasan'ın Tiko'da verdiği iftar davetine gelmişti, ne kadar durgun ve
kibardı Durmuş abi, dudaklarında o bilindik tebessüm, “...iyi olmuş Mehmet, aferin Hasan'a...” dedi,
vakıa yemeğin büyük kısmını yiyememiş Hocaya vermiş, orucun zorluğundan bahis açılınca
“...tutamayana da zor!” demişti, dinen hakkı olan o kadarını bile saklayamamıştı...
Durmuş abiyi (8 Temmuz 2016) Cuma günü Namazdan sonra Hunat Camiinden kaldırdık, Asri
Mezarlığa defnedildi. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun, amin...
Onu, 1974 yılı sonbaharında İstanbul Çapa'da, Başvekil Sokaktaki Kayseri Yurdunda tanıdım.
Sessiz, sakin yurt ve benzeri ortamlarda adamı sıkmayan hali ile dikkat çekiyordu. Zaman geçtikçe
daha da samimi olduk ve sağdan soldan, yurttan ortak tebessüm edebileceğimiz hadiseler, kişiler
yakalayabildik. Zaten 7 numaralı odanın bir özeliği de buydu...
Perşembesinde bizim Hoca dedi ki; yurtta sandalyeye ters oturup, pencereden dışarıya
bakarak acı acı sigara içişini sen de hatırlıyor musun?
Evet daha Hoca sözünü bitirmeden, o mavi renkli muşambadan oturak ve sırtlığı olan demir
sandalyeyi, zaten iki taneydi ve sürekli radyatörün önünde duran orta boy sehpa gözümün önüne
geldi, halâ hayalimde duruyorlar...
O da Yıldızlı idi, Yıldız inşaattan. Son bir kaç dersin sınavı için gelmişti İstanbul'a. Yurttan ve
İstanbul'dan daha önceden tanıdığı, eşi dostu çoktu, fakat anladığımca, bu son gelişinde kimseyi
rahatsız etmek istememişti.

Hiç unutmuyorum, 1976 yılında mevsim kış ama güneşli bir akşamüstü Sivas Caddesinde
Kapalı Spor Salonu önlerinde karşılaştık. Her zamanki gibi oldukça şıktı, kavuniçi renkte paltosu vardı,
“Mehmet evlendim,” dedi.
İstanbul'da bahsetmişti, Kayseri'de akrabasından kuzeni Halil Akçakaya ile çalışıyordu. Halil
abinin de Kapadokya ağırlıklı karayolu ve ihaleli bir takım resmi bina işlerinde Nuh Köseoğlu ile
ortaklıkları vardı.
“Anlatmıştım ya” dedi, “işte Halil abinin o ortağının kızıyla evlendim.”
Kader öylesine farklı ki, insana kırk türlü yaklaşabiliyor, kimine parayla, kimine parasızlıkla,
kimine şöyle, kimine böyle...
Durmuş abiyi bu evlilik yalnızlaştırdı.
Dinen doğru olan veya en azından yasaklanmamış bir davranış, ortamda dini bir zemin tesis
edilememiş olmasından dolayı geleneklerin gerisinde kalabiliyor. Bu öyle bir paradoks ki, anlaşılır
olmaktan uzak.
Bir arada çok bulunduk, maaile ev oturması, piknik, gezme, dağda, bayırda yürüme, spor,
düğün dernek... Rahmetli eşi, yengehanım elinde bir çanta, ikide bir terledin mi Durmuş Bey, çamaşır
değiştir veya şu havluyla bir kurulan bakalım... Bizim yine bakım saatimiz geldi Memed ağa, derdi...
Yani taa bu kadar ilgi ve takip, ama;
Yalnız sen olacaksın dayatması!...
Cenazesinde de görüldü bu durum, Durmuş abinin cenazesinde görülen yakınlarının,
bacılarının, akrabalarının, bir çoğunu daha önce gören, bilen var mı?
Ölüm var, dert deniyor da o bakıma söyleniyorum, yoksa kaderin binbir şekilde insana
yaklaştığı belli..
Çocukları için her ana babada olduğu gibi çırpınırlardı. Bunları askere davul zurnayla yolcu
edeceğiz inşaallah derdim de, yengehanım, sahi Mehmet abi yapar mısın derdi... Büyük oğlan Fatih'in
askere gideceği akşam, eve bir davulcu bir de zurnacı gönderdim. Sivas Caddesinde oturuyorlardı...
Mevsim kış, dahası hafiften kar yağıyordu. Davul zurna aşağıda güm güm çalıyor, biz hanımla yukarıya
çıktık, aa o da ne; yengehanım hıçkırarak ağlamıyor mu, “inanmıyordum, şimdi inandım Fatih asker
olmuş” diye... Bu arada Durmuş abi olanlardan memnun, ne kadar güzel tebessüm ediyordu...
Kim ne der, kim nasıl konuşur, evi, barkı oğul uşağı, alacağı vereceği, malı mülkü ben bilmem,
benim bildiğim Durmuş abi yeşili hiç solmayan, yaprağı hiç dökülmeyen Allah'ın lûtfu ulu bir ağaçtır.
DARBE
15 Temmuz 2016 Cuma günü akşamı o asap bozucu haberi televizyonda duydum... O anda
yanımda benden yaşlı, büyük birisi olsaydı, çocuk gibi ağlardım, yani öyle oldum... Sanki hayat insanın
elinden kayıp gidiyordu, Başbakan konuşuyordu fakat kendinden yani elindeki bilgilerden emin
olmadığı ses tonundan belliydi; Cumhurbaşkanı birazdan hitabedecekler diyordu ama, sadece
söylüyordu, Genelkurmay Başkanı hakkında ise soruyu duymazdan geliyordu...

NTV'de Oğuz Haksever, bıçak sırtında idi, acaba TSK ülke yönetimine el koydu dese miydi,
yoksa biraz daha beklese miydi, Allah'tan beklemeyi tercih etti de ... Habertürk öylesine, Ece Üner
vardı galiba... Beyaz TV'de Melih Gökçek'in oğlu Osman Gökçek ve Ülke TV'de Turgay Güler özellikle
Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlarına yolları, önemli kurum ve kuruluşların giriş
çıkışlarının kamyon, otobüs, iş makinası vb ile tutulmasını istiyor, halkı sokağa dâvet ediyorlardı. Her
ikisinin de yaptıkları çağrı doğru gibi görünse de, bir şekilde insana güven verebildiklerini şu gün oldu
halâ söyleyemiyorum!...
TRT önceleri kulaklarının üstüne yattı, adeta penguenleşti, ciddi tehdit altında olduklarını,
işgal edildiklerini, gözleri yerinden fırlamış halde bir kadının, (Tijen Karaş) klasik bir darbe bildirisi
okumaya başlayınca anladık; TSK ülke bütününde yönetime el koymuştur diyor gerekçe olarak da (ne
gerekçe amma, sanki Cumhuriyet tarihi aynı zamanda devletin soygun tarihi değil) 17/25 Aralık'ı
çağrıştıran yolsuzluklar, hırsızlıklardan bahsediyordu, hiç inandırıcı değildi... O güzelim Boğaz Köprüsü
girişinde sivil insanlar pıt pıt serçe gibi düşüp kalıyorlar, besledikleri ve bağrından çıkan asker
kurşunuyla vuruluyorlardı...
Daha dün akşam (14 Temmuz 2016) Durmuş abinin Perşembesinde oturma grubuyla
birlikteydik, hay Allah bu hafta oturma da yok...
23 Temmuz'da bizde oturduk, yani biraz hamam sefası gibi oldu ama, yapacak pek bir şey yok,
zaten büyükler, sıcaktan zarar gelmez derler... Oturmada; hepimizin bu adi darbe girişimine yönelik
anlatacağı bir sahne, bir konuşma illâ ki vardı, öyle de oldu...
Mustafa Tekelli Bey, Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı ile Başçavuş Ömer
Halisdemir arasındaki telefon konuşmasından ve sonunda Ömer Başçavuşun, bu hayırsız iş için
taburuyla birlikte Silopi'den helikopterle Diyarbakır'a oradan da uçakla Ankara'ya gelen Tuğgeneral
Semih Terzi'yi, Komutandan az önce aldığı emir üzerine nasıl öldürdüğü ve akabinde kendisinin şehit
olduğunu,
Bekir abinin değerlendirme yapmak için acele edilmemesi gerektiği, önemli olanın
Genelkurmay Başkanı'nın “imzala şu bildiriyi kurtul” dayatmalarını, hele iki rekat namaz kılayım sonra
ne yaparsanız yapın, saçmalamayın ben bildiri mildiri imzalamam da, okumam da deyişinin ve bunun
yanında Cumhurbaşkanı'nın telefonla insanları bulundukları şehirlerin meydanlarına çağırmasıyla
muhalefet liderlerinin Hükümete destek vermelerinin önemli olduğunu söylemesi en doğrusu galiba...
Çünkü, üç hafta geçmesine rağmen halâ doğru bir değerlendirme yapmanın güçlüğü Bizim
Oturmada dahî hissediliyor...
Bir de Yaşar abinin (Karayel) Ulubatlı Hasan durumu var, Bekir abi söyledi; o gece Yeşilköy'de
havaalanı kulesini darbecilerden temizleyerek Tayyip Bey'in uçağının inişini sağlamışlar. Telefon
ettim, tabii Ulubatlı Hasan benzetmesi yapamadım, resmi idi, dua edin dedi. Sonradan Kayseri
televizyonlarına röportaj vermiş, Özer abi diyor ki; Yaşar Bey anlatıyordu, binbir mücadeleyle kuleye
çıkmış, tek tek alet edevata bakmış un ufak etmişler...
DARBE; KAHRAMANLAR
6 Ağustos 2016 Cumartesi günkü oturma Mustafa Tekelioğlu Bey'de idi, orada; bu lüzumsuz
darbe girişiminden kahraman çıkartmak gerekirse diyor Bekir abi, Tayyip Bey'in durumu önemli

amma alnına silâh dayanan Hulusi Bey kesinlikle birinci sırada diyor. Mustafa Tekelli Bey'de Ömer
Halisdemir'i hatırlatıyor, şehadetini bilerek darbeci generali nasıl geberttiğini... Sonra sıra gençlere
geliyor; özür borcumuz var diyor Bekir abi, şahsen beni şaşırttılar, tank, tüfek, uçak demediler çoluk
çocuk, kadın kız ölüme koştular, gelecek adına artık iyice umutluyum, gözüm arkada değil...
Özer abi gelmişti İstanbul'dan, oturma dâvetimizi kabul etti, diyor ki; devlete ve onun değişik
kurumlarına 150-200 yıldır yerleşmiş olan ittihatçılardan devleti temizlemek için bu darbe girişiminin
iyi bir fırsat olduğu söylenebilir. Başka bir şey daha söylüyor Bekir abinin bir sorusu üzerine Özer abi,
Tayyip Bey'in Putin ile yapacağı görüşme için Türkiye Rusya ile ebedi bir şekilde aynı çuvala girmez...
Galiba Bekir abi Özer abiden, Tayyip Bey'in dünya liderliğini duymak istiyordu!...
İbrahim Gengeç abi pek bir durgunlaştı, soruları geçiştiriyor, “dinliyorum bu akşam” diyor...
Bir de, dişçi hayattaymış gibi Hulusi Paşa için “bizimki” diyor... Zaten öteden beri İbrahim abi Bizim
Oturmayı pek resmi bulur, “hiç itiraz etmek mümkün olmuyor, hiçbir sözün üstüne söz kabul
etmiyorsunuz, bu nasıl oturma böyle...” diyor, “kendimi televizyona çıkmış gibi, hissediyorum!..”
Kolay mı, alışamadı daha...
Yarın, Hayrettin Bey'in Yağmurbey taraflarında ceviz yetiştirdiği çiftliğe kuzu dolmasına
gidilecek, bu önemli davetin yanında İstanbul Yenikapı'da Cumhurbaşkanı'nın himayesinde Demokrasi
ve Şehitler Mitingi yapılacak, (Her ikisine de katılamayacağımız için üzgünüz!) siyasi parti başkanları
ve yetkililer birer konuşma yapacaklar... Zaten ülke genelinde bütün şehir meydanlarında 15 Temmuz
akşamında başlayan halk nöbeti sürdürülmekteydi. (Bu miting yapıldı ve beş milyon kişinin katıldığı
açıklandı, diğerlerinin yanında Genelkurmay Başkanı da burada bir konuşma yaptı.)
Anlaşıldığı kadar, darbe girişimini (hiç hoşlanmadığım için ve tuvaletten donunu çekebilerek
çıkacağına dahî ihtimal vermediğim fetoş sebebiyle resmîlerin dediği gibi, FETÖ bile demek
istemiyorum) kimileri bizim yaptığımız gibi o akşamla sınırlı tutup, olayların şekline, en çok sonucuna
göre değerlendirme yapıyor, kimileri Özer abi gibi daha gerilere İttihat Terakki'ye kadar gidiyor,
kimileri Genelkurmay, MİT, Özel Kuvvetler, TRT, Türksat vb resmi kurum kuruluş ve onların
yöneticileri özelinde değerlendirme yapıyor, kimileri de işin hikâye kısmında mesela;
DARBE; “KAFASI KARIŞIKLAR”
Ancak diyor emekli subay ve Güvenlik Uzmanı Mete Yarar; çapraz ifadelerden bu işin önceden
ve oya gibi işlendiği ortaya çıkıyor...
Dünyanın hiçbir yerinde bir birlikten onbeş yirmi asker aynı anda sınavları kazanıp da kurmay
olmak için akademiye geçemez, burada Cumhurbaşkanı için Marmaris'e giden ekip böyle seçilmiş...
Çiğli'de bekletilen grup, Marmaris'teki şu kadar bin odalı otelde oda detaylarını almadan
havalanmıyor, muhtemelen bu bilgi Cumhurbaşkanı ile görüşmeye gelen misafirlerin korumalarından
alındı...
Ve adamlar öyle acemi falan da değiller, ben Marmaris'e gittim diyor Mete Yarar, doğru
noktalara iniş yapmışlar ve otele doğru kapıdan girmişler...
Şamil Tayyar da; istihbarat örgüt yapılarının değiştirilmesi doğru olmamıştır diyor. 7 Şubat
2012'de MİT yasası değişikliği gündeme geldiğinde ben MİT'in Hakan Fidan'dan ibaret olmadığı, yarın

öbür gün bu işin geri tepebileceğini söyledim ve cevaben de Hakan Fidan iyidirden başka bir şey
duymadım... Gerçekten öyle, MİT Müsteşarı oldukça iyi ve ben zaman zaman kendisiyle görüşüyorum
da...
Şamil Tayyar bir şey daha söylüyor; İstihbaratın özü şüphedir... MİT'ten Genelkurmay'ı,
Jandarmayı, Jandarmadan ve Genelkurmay'dan da MİT'i çıkartırsan haberi kayınbiraderden alırsın!...
Ve dikkatlerden kaçmasın diyor bu Antepli; eldeki istihbarat bilgisi de MİT'in kendisine
yönelik, yani sadece MİT'in basılacağı, Başkanı'nın alınacağı yönünde...
ABD yetkilileri İncirlik üssüne, jetlerin yakıt ikmalinin oradan havalanan tanker jet ile yapılmış
olmasına rağmen pişkin pişkin bizim haberimiz yok dese de, İslâm temelli olmayan bütün devletlerde
bu böyle, yani devleti yönetenlere nasıl geliyorsa öyle... Babilik Bahailikte nasıl ki mensuplara nefse
göre şerbet veriliyor, “sana nasıl geliyorsa öyle” dinsizliği, sapıklığı, başıboşluğu telkin ediliyorsa,
burada da devletler öyle...
Deniyor ki, havada savaş uçakları (F16'lar) varken, yani hava sahası kirliyken hiçbir devlet
yöneticisi, bir ordu komutanının ben güvenliği sağlarım sözüyle havalanmaz, burada çok risk alındı...
Genelkurmay Başkanı bloke edilmişken kurtarılabildi...
Toplantı halindeyken Meclis Binasının bombalanması....
Şu kadar generalin, yaverin açık edilmesi, Kandil'e sığınması, Yunanistan'dan iltica talebi
pahasına bu başarısız darbe girişimine bulaştırılması...
Çözüm sürecinin, Ceylanpınarda iki polisin şehadetiyle bitirilmesi....
Kilis'in, Akçakale'nin her kimse DEAŞ, PYD tarafından zaman zaman kurşunlanması...
Suriye sınırında Rus Uçağının düşürülmesi ve Rusya ile ilişkilerin oradaki müteahhitlik işleri ve
sebze, meyve ihracatı başta olmak üzere turizmin bozulası...
Ardından Sultanahmet'te canlı bomba ve Alman turistler...
Ve daha bu bapta ne varsa hepsinin, uluslararası sermayeye yüz vermeyen, üstüne kendine
göre havaalanı gibi, bir takım yeni köprüler gibi, kıtalararası tüpgeçit ulaşım sistemleri gibi bir sürü
yatırım yapan veya yapmaya kalkan ve başkanlık sistemine fiilen geçen Türkiye'ye, daha doğrusu
Tayyip Bey'e bir gözdağı olduğu, ben senin imkânlarınla seni sıkıştırırım, buna gücüm var mesajı, maşa
tabii ki Fetoş....
Özer abi bu soruların yanında meselâ, yıllar önce Fetoşun dinle imanla bir ilgisinin
bulunmadığı, dahası diyalog, füruat, İbrahimi dinler vb değerlendirmelerle sapıklık yaptığı ortaya
konduğunda, kimsenin kılını kıpırdatmadığı ama iş (her ne kadar demokrasi falan dense de ben bu tip
gevrek-yuvarlak sözcüklerden pek bir şey anlamıyorum) 17/25 Aralık 2013 veya benzeri iktidara
darbeye gelince böyle ani bir refleksin doğmasının, dinin iktidar kadar önemli olmadığı veya devletin
dini korumak gibi bir görevinin bulunmadığını mı anlamamız gerektiği, en çok da Ergenekondan
yargılananların bugün göreve atanıyor (Oramiral Veysel Kösele ve 65 civarında subay) olması, hangisi
doğru o gün mü yoksa bu gün mü, sözüme; CHP gözlüğü ile görülenler diyor ve bilirim ya oldukça da

sinirleniyor, fakat söylediğim gibi bütün devletler veya iktidarlar biraz ABD gibiler (sana nasıl geliyorsa
öyle) ve bu durumu Özer abi en iyi bilenlerdendir....
Emekli Binbaşı Erol Mütercimler'in yorumu da şu şekilde; (Özer abinin CHP gözlüğü ile
görülenler dediği adı belli bu değerlendirmeleri yapanlar için Hoca diyor ki; o şeyi bozukların kafası
karışık müdürüm!...)
Bu darbe girişimi başarısızlık üzerine kurulmuş ve öyle yönetilmiştir. Amaç iç savaş
çıkartmaktır. Sokağa ilk çıkanlar aynı görüşte olmasalardı belki de başarılı olacaklardı...
Eski Genelkurmay Başkanlarından İlker Başbuğ; cuntacıların tamamı Fetö'cü değiller diyor,
ikbâl peşinde koşanlar vardı, nasıl olsa emir komuta zinciri tamamlanır, ben dışarıda kalmayayım
diyenler vardı ve tabii ki Fetö'cüler vardı...
DARBE “HAYVAN ÇİFTLİĞİ”
Şimdi nasıl ki diyesi geliyor adamın; (hiç zamanı değil amma) bayrağını alıp şehir
meydanlarına koşanların önde gidenleri bir yana, orada kurulan platforma çıkanlar arasında her
çeşitten adamı sizler görmüyor musunuz? (Bizim Oturmanın bu kısmı yazılırken Kayseri'de henüz 10
Ağustos 2016 günkü 112 kişilik operasyon yapılmamıştı)
Öylesine bir paradoks yaşanıyor ki, tüccar-esnaf hiçbiri fetoşculuktan para kazanmamış veya
yönetenlerin hiç biri yine Fetoşculuğu sayesinde seçilmemiş gibi ve yine iktidara göre de olumsuz
veya faili meçhul ne kadar olay olmuşsa kendileri tribündeler ya, bu fetoş veya güya fan-mensupları
yapmış, bütün bu olanlara bakarak Murat Belge de diyor ki; bunlar (George) Orwell'ın Hayvan
Çiftliği'nde, 1984'te yazdığı davranışlar. Her yeni durumda "Parti Tarihi"nin yeniden yazılması hikâyesi
bugün burada tekrarlanıyor. ... Yeni Türkiye'ye hoş geldiniz!...
Bir darbe girişimini de böylece yaşamıyor gibi, yaşamıyor gibi yaşamış olduk, bu yolda başta
Özel Kuvvetlerden Astsubay Çavuş Ömer Halisdemir, asker sivil şehid olanlara Allah'tan rahmet,
millete de geçmiş olsun!...
Büyük şehid Ömer Halisdemir'in Özel Kuvvetler Karargâhının girişinde şehid edildiği ve
kanının aktığı yer, çerçeve içinde camlanmış, yani kanı yıkanmamış ve dört bir köşesine saksılarla
çiçekler yerleştirilmiş, televizyonda seyrettim...
Özel Kuvvetler mensupları diyor ki; “teslim olmak ve esaret düşünülemez, şehadet esastır,”
emrini Ömer'in kanına bakarak yaşıyoruz...
“SENİN BİR SORTİ YAPMADIĞIN KALMIŞ!”
Veya “Oldu olacak bir de sorti yapsaydın!...”
15 Temmuzdan sonra, ülke genelinde ciddi bir Fetoş sever tespiti ve soruşturması başladı ya;
yarası olanlar veya bir şekilde ne din diyanet, ne devlet, ne iş, ne çalışma, ne doğru dürüst akşam
yatıp sabah kalkma hakkında kendiliğinden hiçbir yargısı, fikri, zikri olmayıp da sadece fantezi olarak,
güya gönüllü hayırsever gösterişçiliğiyle (NGO-Sivil Toplum Kuruluşu mensubu, kalvinist iş adamı)
Fetoşcu olup, 17/25 aralık tarihinden veya BDDK yetkilileri tarafından ilân edilen tarihten sonra
inadına Bankasya'yı kurtarma adına nesi varsa parası pulu, altını, dövizi bozdurup buraya yatıranlar,

bu hareketlerinin sebebi yargı mensuplarınca sorgulandığında, şu anda mevcut iktidar ileri
gelenleriyle görüşen veya yönetim katında yetkili olduklarını düşündükleri kişilere gidip; şurada kendi
halimizde çalışıyoruz, oğlumu, kızımı, babamı, annemi, gözaltına aldılar, lütfen bir yardım...
Bekir abi, İbrahim abinin Ali Dağı'nın eteğindeki bağ evindeki oturmada (20 Ağustos 2016)
böyle anlatıyor ve diyor ki;
-Sen boş ver onu bunu, senin oğluna, kızına, babana, anana ne sorabilirler onu bir anlayalım.
-Dedim ya, öyle devletin, hükümetin, Tayyip Bey'in aleyhinde hiç bir faaliyetimiz, şunumuz
bunumuz söz konusu değil... Şey, sadece bizim gelin, kız, hanım Hunat'ın oradaki kermese bir iki defa
kek veya falan yerdeki öğrenci evine abla ziyareti yapmış ya da Bankasya'da iki kere şu kadar biner
liralık işlem görünüyormuş! Onu da oğlan bir kafasızlık etmiş, arkadaşlarını kıramamış...
-Bu işlerde araya girilmez, gireni de dinlemezler ancak, her ne kadar sen sadece abla, kek,
Bankasya desen de, bil ki senin bir sorti yapmadığın kalmış, deyince hoşafın yağı kesiliyor ve ortalığı
bir sessizlik kaplıyor...
“Darbe başarılı olsaydı, çıkıp sokakta çarpışacaktım!” veya “Bildiğiniz Fetoşcu bakan veya
milletvekili varsa durmayın hemen söyleyin!” türünde söylenmiş siyasi söylemlere karşılık Tekelli bey
diyor ki;
-Biz o gece bir şey yapamadık, arkadaşlar sizce bu ne olabilir?
...
-Basıp Ankara'ya gidip Genelkurmay'ın önünde darbecilerle çarpışamadık!...
O sırada gözüme hane sahibi İbrahim abi çarptı, halim selim, oldukça yorgun mu diyeyim
yoksa durgun mu, yani Tekelli Bey'in peşine düşüp çarpışacak hali var mıydı ki? Salim abi yatsı
namazını kılmıştı, uyumaması için hiç bir manisi kalmamıştı, Hayrettin abi kalbim var diyerek (pasta,
çörek iyi gelmiyormuş) çerez tabağından sarı leblebi seçmekle meşguldü, Bekir abi ile Hasbaşkanı
bilirsem eğer, bu tip toplara dünyada ilk giren olmazlar, Nuh Ali ağabeyle Tekelioğlu, “sende yahu”
dercesine Tekelli'ye bakıyordu; hülâsa benim gördüğüm ayakta servis yapan bir Cafer bey vardı.
Hoca ne düşünüyordu acaba, o akşam yere bakıyordu, pek çok hususta olduğu gibi bu “çatışma”
fikrine de katılmadı galiba! Aslında, o geceyi düşününce; Ankara'da çatışmaya katılma fikri,
doğrusu yok canım Fetoşculuktan değil de nasıl diyeyim hiç mi hiç aklıma gelmedi, Bir bilene sorarsan
bu türlü fikirlerin görünür çeyreği kahramanlıksa diğer görünmez çeyrekleri psikolojik tahlile
muhtaçmış ve oldukça değilse bile tehlikeli sayılabilmekteymiş!...
ÇAY MOLASI...
Bizim ülkemizde bir ömür düşünülürse, ortalama 60-65 yıllık; Liseye kadar 15-20 yılı çık,
çocukluk, gençlik... Haydi 27 Mayısı da çık, en azından benim açımdan, aklım doğru dürüst yetmiyor...
12 Mart 1971'de Adana'daydım bal gibi aklım yetiyor, Demirel'in bir mektupla, “orada mı
bıraksaydım” dediği fötr şapkasını alıp gittiğini, idamları, Faik Türün'ü, Nihat Erim'i, köylüleri
“Marksist yapabilmek uğruna ahırlarda hayvanlarla birlikte çok sabahladım” diyen bizim geometrici
Hasan Yuşan'ı net hatırlıyorum... 12 Mart'ın artçısı olan '70'li yıllar öylesine, ne netameli yıllardı,
yetmedi, 12 Eylül 1980'i artık çoluk çocuk yaşadık. 28 Şubat 1997'de belediyedeydim, Ergenekon,

Fetoşun kumpası diyenler, külâhıma anlatsınlar, kumpasın failinin ne önemi var, Fetoş metoş, adam
takmış başına devlet şapkasını Başbakanından bakanına, valisinden emniyetine, oradan askeriyeye
topyekûn bir halde; geliyor üstüne üstüne...
Üvey evlât bir statü, o günlerde bizim halimiz, nasıl diyeyim sığınmacı da değil, adeta
cüzzamlı, acûze... Bunun böyle olduğunu en iyi bilenler de, el an tam yetkili devlet büyükleri,
onların yaşadıklarının yanında bizim acûze halimiz Kaş'ta tatil sayılır...
Siyaset de böyle bir şey zâhir?
Kaldı ki, Osmanlıdan sonra kurulan devletin, yapılan bütün programlarında, kalkınma
planlarında yerel yönetimlerin idari ve mali yönden güçlendirilmesi yazılı iken, yerel yönetimlerde sırf
Refah Partisi'ne mensup adaylar kazandı diye bütün bu yazılı yasal metinlerin aksine iki yüz yıllık
Allah'sız İttihad Terakki zihniyetince atılmadık takla, uygulanmadık vesayet kalmadı, al sana
Ergenekon, daha ne olsun, aslanı kediye boğdurmaya kalktılar... Abartılı da olsa anlaşılması için tek
misâl vereceğim; kentleşme, nüfus, şehircilik bir kenara, asla bizden değil de her bakımdan yüz yüzelli
misli büyüklükten çekinmeselerdi Kocasinan'ı Gesi'ye bağlayacaklardı, canlı yaşayanıyım, ne yani fiil
mi konuşuyoruz, fail mi?
Sonra 2000'li yıllar ve artık e devlet muhtıraları, 367 garabetleri, bilinen şeyler... Yani
sayılanların her biri insanın en az onbeş, yirmi yılını alıyor ve geriye tekrar eden lüzumsuz buçuk bir
hayat kalıyor...
Bütün bunların karşılığının ne olduğuna, ne için böyle buçuk bir hayata düçâr kalındığına;
kurtarılan Cumhuriyet'e, dine, diyanete, ABD dominyonluğuna, falanın Boko Haram'ına El Nusra'sına,
filanın El Kaide'sine Taliban'ına, filancanın PKK veya YPG'sine, Işid veya Daeş'in (ne demekse) selefi
cihatcılığına asabım bozuluyor, hiç giremiyorum...
Yüz, yüz elli sene sonra, yaşanan bu günleri öyle görecekler, “adamlar” diyecekler “ne için
olduğu bilinmeyen onbeş, yirmi yıl buçuk bir hayat yaşamış ve aynı buçuk hayatı dönüp dönüp
tekraren yaşamışlar,” yani sadece dudak bükecekler ve bizim için üzülemeyecekler, belki de hiç
anlayamayacaklar bile... Ah, şu koca dünyalara sığmayan benim küçücük hayatım!...
GÖRGÜSÜZLÜK-KABALIK
3 Eylül'de Mustafa Tekelli Bey'in Kayseri siyasetinde, dolayısıyla ülke siyasetinde demek lâzım
epeyce yer etmiş olan Hisarcık'ın girişindeki bağ evinde oturduk.
Balkonda iki masa vardı, hane sahibi kapıya yakın masada Hayrettin Bey ve Hasbaşkan'la
birlikteydiler. Ben, daha ilerideki masaya doğru, İbrahim abi ile Hoca'ya yakın oturunca, gayr-i ihtiyarî
iki ayrı grup oluştu. Bu günlerde genellikle ve özellikle bu tip oturmalarda mevzuu bahis tabii ki
Fetoşun başarısız darbe girişimi ve gözaltılar, tutuklananlar, bırakılanlar, bıraktırılanlar, söylentiler,
duyumlar, ancak biz İbrahim abinin 17/25 Aralık'tan sonra Fetoşu kast ederek söylediği “Bu adam bir
bakmışsınız Afrika'dan bir ülke satın almış vaziyette ve orasının Başkanı olarak karşımıza çıkabilir!...”
öngörüsünü yad ediyoruz, yan masada da benzer başka bir mesele konuşuluyor.
Oturmaya yeni gelenler olunca hane sahibi haklı olarak bu gruplaşmayı dağıtmak için beni
başka bir sandalyeye almak istedi, gösterilen yerin dulda bir yer olduğu, Bekir abi gelince ona

terketmek gerekeceğinden bahisle ben geçmek istemedim, Tekelli Bey'in, Bekir abinin bu akşam
gelemeyeceğini söylemesi üzerine, ben de kem küm edince oraya Cafer Bey geçti ve tam bu sırada
hane sahibinin telefonu çaldı. Meğer Bekir abi Hacca gitmiş ve Mekke'den oturmaya bir selâm
vermek istemiş... Selâmını aldık ve dua talebiyle biz de oralara mukabil selâmımızı gönderdik...
Tayyip Bey'in kabinede revizyon yapması, bunun devam edeceği söylentileri konuyu
kendiliğinden Fetoş-Efkan Ala ve 15 Temmuz gecesi ortaya çıkan-çıkmayan diğer üst düzey yöneticiler
üzerine getirdi. İbrahim abinin tabiriyle oturma yöneticisi-moderatör (M.Tekelli), Bekir abiyle
görüştüğünü, Tayyip Bey'in “... yorgunluk olabilir, değilse Efkan Bey bizim tabii ki arkadaşımızdır.”
açıklamasından sonra biz de “bu kadar sürede bir metal yorgunluğu üzerinde mutabık kalmıştık,
Tayyip Bey'le de görüşlerimiz örtüşünce ...” demesi üzerine Hoca dedi ki;
“O Efkan Ala yok mu, işte o Erzurumlu yorgundur, bıkkındır ben bilmem amma, iki sene önce
İstanbul'da bir Ak Gençlik her neyiyse (sahurunda iftarında) aldı eline mikrofonu ve Efendimiz'i
kastederek (Mekke'nin fethinde Allah-ü Tealâ tarafından ikaz edildi, biz O'na benzemeyeceğiz, bu
seçimi kazandık diye gururlanmayacağız), diyebilmiştir!...”
(Hatırladım, bu gereksiz, saygısız ve kaba benzetmeye Cübbeli bile kocaman bir çüşşş
demişti!...)
Yukarıda Çay Molası'nda “Bütün bunların karşılığının ne olduğuna, ne için böyle buçuk bir
hayata düçâr kalındığına; ...” diye başlayan, serzenişle söylemeye çalıştığım buydu ve burada kesmek
lâzım...
O gün Kayseri Büyükşehir Belediyesi, sanıyorum önceden resmiler veya siyasilerce belirlenen
bir vâsilik-abilik etkinliğine Cafer Bey'le hane sahibi Mustafa Tekelli Bey'in de yer aldığı bir grubu
Şırnak'a götürmüş, aynı gün dönmüşler, Tekelli Bey; “oralara yatırım yapmak zor iş” diyor...
“AT İZİ İT İZİNE KARIŞMIŞ”
Gazetelerin yazdığına göre bu sözü Çin seyahatleri dönüşünde Cumhurbaşkanı, şu kadar yıllık
arkadaşı Hasan Başpehlivan'ın sahibi olduğu Gonca Yayınevini mühürlemeye gelen emniyet
mensuplarına, Hasan Bey'in, bu işte bir yanlışlık olduğunu, emniyetçilerin elindeki mahkeme kararının
kendi yayınevine ilişkin olmadığını, kararın Fetoşcuların aynı isimle açtıkları başka bir yayınevine ait
olduğunu anlatamaması üzerine söylemiştir.
Doğru ile yanlışın, değerli ile değersizin birbirine karıştığını anlatmak üzere söylenen bir söz at
izinin it izine karışması... At izi iyi, doğru, değerli, it izi ise değil...
At izinin, doğru dürüst, kaynağından tanınıp bilinmeden, it izine karışmasından normal, daha
ne olabilir ki?
“SAİT BEY!...”
Kurban Bayramlaşmasını Bizim Oturma grubu Bekir abinin Hac yemeğinde yapmış olmalı. 23
Eylül Cuma akşamı Harikalar Diyarındaki yemeğe söylendiğine göre, diğer oturma grubu ile çocukları
da katılmış... (Yemeğe şehir dışında olduğumdan ben katılamadım.)

1 Ekim 2016 günü akşamı Nuh Ali abinin Eşşek Meydanı taraflarındaki bağ evinde oturduk.
Özer abi ile Galip Boztoprak Bey de oturmaya katıldılar. Özer abi daha önceleri baskıları KEK Vakfı'nca
yapılan kitaplarının bazılarını (Düşüşten Sonra) yeni baskıya hazırlamak ve en önemlisi de Sait Bey
kitabını sonlandırmak üzere bir iki haftalığına Kayseri'ye gelmişlerdi. (Misafirler, Bekir abinin
yaptırdığı rezervasyonla KASKİ'nin misafirhanesinde kalıp, KEK Vakfı'nda çalışıyorlar, her türlü lojistik
destek Hoca tarafından sağlanmaktadır.)
Oturmada Mustafa Tekelli, Cumhurbaşkanı'nın Lozan'a ilişkin sözlerini gündeme getirmeye
gayret etti ama Bekir abi; Mustafa, Cumhurbaşkanı bir şey söylüyor, konu yeni bir mesele çıkıncaya
kadar değişik mahfillerde konuşuluyor, tartışılıyor, Lozan orada dursun hele, Özer gelmişken şu Sait
Bey'i bir anlayalım bakalım dedi.
Özer abi de Sait Bey'in çok zeki olduğunu, okulda derslerini ezberleyerek hocaları şaşırttığını,
İttihatçı olduğunu, iki yıl Rusya'da hücre yapılanmasını öğrendiğini, günümüzde olan bitenin tesadüf
olmadığını, sonradan ittihatçılıktan döndüğünü, hakkında Şerif Mardin'den General Faruk
Güventürk'e kadar açılan yelpazede 30'a yakın kitap yazıldığını anlattı.
Mustafa Tekelioğlu'nun, Said-i Nursi'yi nasıl ele alıyorsunuz, nerelerde nasıl eleştiriyorsunuz
sorusuna Özer abi, hayır eleştirmiyorum önce ortaya çıkartmaya çalışıyorum, gerekirse eleştiri daha
sonra dediler. Tekelioğlu'nun, meğer ki dönmüş, üzerine gidilmesinin doğru olup olmadığına ilişkin
üst üste sorular yöneltmesi anladığımca Özer abiyi kızdırdı. Mehmet Akif ile Sait Bey'i aynı kefede
değerlendirmek gerektiğini, vakıa Mehmet Akif'in Mısır'ı yeniden organize etmek için oraya gittiğini
fakat başaramadığını, İttihatçılığın farklı bir şey olduğu, bu illetten kolay temizlenilemeyeceğini ve
Üstad'ın Son Devrin Din Mazlumları'nda Sait Bey'i, dikkat edilirse otoritenin İslâm'a zulmü yönüyle
konu ettiğinin altını çizdiler...
Mustafa Tekelli, Özer abi tarafından oturmada anlatılan Sait Bey hakkındaki görüşlerin bir
kısmına katılmadığını söyledi...
Benim Said-i Nursi'nin ne özelliği olduğunu, mevcudu ezberlemekten başka yeni bir şey
getirip getirmediğine ilişkin soruma, evet getirilen yeni bir şey yok cevabını aldım ve adama neden
Sait Bey dediğimizi, bizim kibarlığımıza mı yoksa Sait Bey'in kibarlığına mı yormalıyız soruma da Özer
abi, ne diyeyim kardeşim, dedi, anladım ki Sait Bey çalışmasında küfredemiyor, “Bey” diyerek
itekliyor...
“YURTTA SULH CİHANDA SULH” veya “FIRAT KALKANI”
15 Ekim'de Hoca'da oturduk.
Özer abi ile Galip Boztoprak'ta oturmaya katıldılar. 20 gün kadar önce Özer abinin Düşüşten
Sonra'nın yeni baskısı ve Sait Bey adlı yeni araştırmasını kitaplaştırmak üzere Kayseri'ye gelmişlerdi.
Düşüşten Sonra'nın III. Baskısı çıktı, Hoca Sinsi Tehdit'in de III. Baskısı ile birlikte getirmiş hepimize
birer tane verdi.
Düşüşten Sonra nasıl anlatayım, Özer abinin kısa hikaye veya kendi ifadesiyle ilk roman
denemeleri, fakat anladığımca sağa sola çekilebilecek yanları ağır basıyor, yani öyle işte ne olursa
“düşüşten sonra?...”

Sinsi Tehdit'in bu baskısına “Giriş” olan Temel Fıkrası (Temel ölünce mezar taşına vasiyeti
üzerine şu yazıyı yazmışlar; Hastayum dedum inanmadınız! Nooldiii!...) anlaşılamadı, çözülemedi iyi
mi? İki sene önce oturmada Sinsi Tehdit dağıtılırken kimdi o “ben verilen kitabı okumam” diyen?
Gerçekten doğruyu söylüyormuş... Üstüne Bekir abi Düşüşten Sonra'yı elinde tuttuğu halde; Özer,
kitabı okuyacak mıyız yoksa sen mi söylersin, ne anlatılıyor demez mi?
Özer abi ne desin, Kayseri'de üşütmüş, oturduğu köşesinde yere bakıyordu...
Sonra, Develili Ahmet İslâmoğlu Hoca'nın vefatı ve cenazesi konuşuldu, Özer abi Vakıftan
arkadaşlarla birlikte cenazeye katıldığını söyledi. Cenaze namazını oğlu Mustafa Bey kıldırmış... (Bizim
Oturmanın başlarında “İsrailoğlu” soyadı ile adı geçen Mustafa Bey, bu Mustafa Bey) Bekir abi
Develi'de çalıştığı sıralarda Hoca Efendi ile hatıralarından söz etti. En son da Hoca'nın Kayseri Geriatri
Hastanesinde tedavisi esnasında ziyaretini anlattı. Allah bütün Müslümanlara, geçmişlerimize ve
Ahmet Hoca Efendiye rahmet etsin... Oturmada aşure ikram edilince, Muharrem ayı ve aşure
konuşuldu. Nuh Ali başkan, teferruatlı bilgi (On Muharrem, on olay) verdi de Bizim Oturma
(elenmekten) son anda kurtuldu...
Aşurenin, diğer yemeklerden hoşuma giden önemli farkı, başkasına ikram edilmek üzere
yapılmış olması ve Hazret-i Hüseyin Efendimizi hatırlatması... Acaba âlemlerde Kerbelâ hadisesinin
tesir etmediği bir canlı türü var mıdır, bilemiyorum fakat nerde okudum nerden duydum edebe bakın,
Osmanlı Sarayında, bu on gün hiç bir saray mensubu açıktan su içmezmiş, kapalı kaplarda veya
bardaklarda ve mümkünse yalnızken, olmazsa arkasını dönerek, zaten aşure de bu on günün sonunda
yenirmiş...
Ne ilgisi var ise, nasıl da alışıyor gibi olmuştuk bu “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” deyişine... Oysa
öyle olmuyormuş yani yurtta sulh olunca cihanda sulh olmuyormuş, olamıyormuş...
Bilen biliyor muhakkak ama milletin kısmı azamı bilmiyor, Tayyip Bey Lozan dedi, ne alâka
demeye kalkıldı, sonra bir bakıldı ki bu sözün altında Adalar varmış, Musul varmış, kim bilir daha neler
var?
İki aydan (24 Ağustos 2016) bu yana TSK, Suriye'nin kuzeyinden Fırat nehri doğu sınırı olmak
üzere önce Antep-Karkamış'tan ve bir kaç gün sonra da Kilis Elbeyli'den başlatılan ve Fırat Kalkanı adı
verilen harekâtla toplamda yüz kilometre civarında bir alanı Türkiye için tehdit olmaktan çıkartmak
amacıyla güvenli bir bölge oluşturuyor.
Güvenli bölgeyi anlayabildiğim kadarıyla şu şekilde tarif edebilirim; Fırat nehrinin Türkiye
tarafı batısında Antep-Karkamış var, burasının batısında da Kilis-Elbeyli ve en batıda Hatay'a veya
Osmaniye'ye yakın Kilis yer almaktadır. Karkamış'ın Suriye tarafında Cerablus, Elbeyli'nin altında
Çobanbey, Kilis'in altında da Azez ilçeleri bulunmaktadır. Şimdi dörtgeni tamamlayacağız,
Cerablus'un elli kilometre güneyinde Menbiç, Çobanbey'in o kadar güneyinde El Bab, Azez'in
güneyinde ise Halep yer almakla işte size beşbin kilometrekare güvenli bölge.
Olayların Suriye boyutu böyleyken ABD, İngltere ve Fransa'nın başı çektiği Batı Bloku
(Koalisyon güçleri) tam da TSK'nın Halep'in kuzeyindeki Mercidabık'ı kontrol altına alıp güneyde El
Bab'ı yeni hedef belirlemesiyle birlikte, Irak'ta Musul'u DAEŞ'ten kurtarmak bahanesiyle TSK'yı
aralarına almaksızın Musul'un kuzey batısı Rakka (Rakka, Suriye'nin doğusu Fırat'ın hemen kuzeyinde,
Irak'ın batısında DAEŞ kontrolünde olan ve TSK tarafından Fırat Kalkanı harekâtı ile oluşturulan

güvenli alanın doğusuna yakın bir yerleşim birimi) yönünü açık bırakıp, Irak Başbakanını da bizim
aleyhimize açıklamalar yapmaya zorlayarak bir harekât başlattı... (Musul'un yirmi kilometre
kuzeyindeki Başika kampında 1500 kadar zırhlı TSK birliği bulunmakta, bu birlik hem Iraklı
Peşmergeleri eğitmekte hem de Musul'u kontrol etmektedir.)
Artık yapılan, yapılmak istenen iş açık oldu ki, koalisyon güçleri (ABD, Fransa, Almanya,
İngiltere, İsrail, vd) fetoşla bizi meşgul edip, yüzyıl sonra dünyanın bu zengin bölgesinde sınırların ABD
başta koalisyon ülkeleri tarafından yeniden çizilmek istenmesidir.
Fakat anlaşıldığı kadar artık ülkeyi yönetenler de yurtta sulhün cihanda sulh demek
olmadığına inanmakta ve “Biz de hem operasyonda, hem masada ve hem de kasada (Kasa yok)
olacağız...” diyorlar... Fakat yazılı ve görsel medyanın Başika'da TSK tarafından eğitilen Ninova
Muhafızlarının operasyona katılmasını işaret eden Musul harekâtına yönelik abartılı (aslında korkak)
haberleri sizce de biraz Birinci Dünya Savaşında Almanya yenildiği için bizim de yenik sayıldığımızı
söylemeye benzemiyor mu?
Neyse ki, Tayyip Bey'in tek başına mücadelesi sonunda, hiç değilse Musul'un DAEŞ'ten
temizlenmesi operasyonuna sayılı sefer de olsa uçaklarımızın vereceği destek kabul edildi...
Bizim Oturmada, “o açıdan” dedi Bekir abi, “Fetoşu fazla sulandırmamak lâzım.” Yani artık
hem işimize gücümüze bakmalı hem de etrafımızda ne olup bitiyor izlemeli ve kendi güvenliğimizi
sağlamalıyız...
CEMİL BABA
29 Ekim 2016 günü Cafer Bey'de oturduk. Bekir abi, ayrı ayrı hepimize Cemil baba ile ilişkimizi
sordu. Zaten hafta içinde böyle bir kitap dağıtmıştı. Tekelioğlu çarşıda karşılaştığımızda bana uzun
uzun dua etmişti dedi, Haspaylan uzaktan gördüm, başka bir ilişkim olmadı dedi, ben, bir cuma vakti
Hunat Camiinde yelek cebine yirmi lira koyarak bana, yüzüme bakarak söyle Cemil baba ben cennete
gidecek miyim dedim de o da bana; orası arpa tarlası mı tabii gideceksin demişti. Nuh Ali abi evet
ben de geriden bakıyordum böyle oldu dedi...
İbrahim abi, Cemil babaya, elbiselerini kastederek, kirli diyen birisinin rüyasında gördüğü
ateşten dehşetle kan ter içinde uyanınca, karşılaştığı Cemil babanın; nasıl sıcaktı, yandın değil mi diye
sormasını babanın kerameti olarak anlattı.
Hoca, bir Ağustos günü Talas Harman'da otobüs beklerken oralarda karşılaştık, öyle ya selâm
verdim, O da, bu gün yağmur yağacak dedi... Bir anlam verememiştim, bu sıcakta, sen de Cemil baba
diye söylenerek sanayide dükkana geldim. Sonra İbrahim Ulueren bir Rus motoru almış, motorla şöyle
bir dolaşırken ortalık birden bulandı, şu oldu bu oldu anlayacağınız öyle bir yağmur yağdı ki, önceden
nasıl esmişse adeta bir çamur, ta öyle...
Sonra, Fatih Mahallesinde, babamın Doktor Mıhçı'dan aldığı evde, benim altı günlük ilk kız
çocuğumun ölümünde, bu hadiseyle alâkalı oralarda oturan dayımlara gidiyordum, yolda karşılaştık,
üzülme dedi, inşallah Hicaz'a gidersin... Evet çocuğumu kaybetmiştim ama kimse bir şey bilmiyordu,
Cemil babanın duyma imkânı da yoktu diye düşünüyorum...

Esasen Cemil babayla bizim ailenin ünsiyeti diyor Hoca, bizde de bir meczup varmış, adı Hacı
Hasan, babamın analığından kardeşi, her nasılsa babaannem ile Cemil baba kardeşlikmiş, oradan
geliyor, Muammerbey Mahallesinde komşularmış... Cemil baba ile anası Müyübe hala sık sık
münakaşa ederlermiş, ideleşirlermiş, böyle bir şey olunca ailede diyor, Cemil emmi ile Müyübe hala
gibi dır dır etme derler...
Salim abiye; küçük oğlu Fatih doğduğunda adını Mustafa koy demiş, ben de Mustafa Fatih
koydum diyor, Mustafa babamın adı, Fatih'te fetihten (MSP'lilikten demek istiyor) dolayı...
Bekir abi hepimizi bu şekilde dinledikten sonra, babam vefat edinceye kadar diyor Ömer abim
anlatıyor; Cemil baba ile anası Müyübe hala (Mevhibe, kitapta Methiye olarak geçiyor) Bozatlı
Paşa'daki evimizde odanın birisinde kalırlarmış. Cemil babanın kerametlerine dair anam çok şey
anlatmıştı. Ben diyor Bekir abi; çarşıda çok dolaştığım için sık sık karşılaşırdım, mavi boncuk bir
tarafa, uzun uzun hal hatır ederdik...
Ayrıca diyor Bekir abi, ben bir başka beldeye gittiğimde sorarım, yerin altında kim var üstünde
kim? Her yerin bir meczubu veya bir delisi vardır da, en çok meczup da Develi'de varmış. Saray
Halı'da çalıştığım sırada çarşıya indiğimde orada bir halıcıya uğrardım, sohbet eder çay içerdik. Yine
böyle bir ziyaretimde dükkânda sergilenen halının ucuna oturmuştum, arkalarda da bir adam, elinde
ekmek parçası ne yiyebiliyor, ne bir şey öylece oyalanıp duruyor, adı Celal babaymış... Söz Cemil
babadan açıldı. Bir zaman sonra gördüm ki, o elindeki ekmeği yiyemeyen, mırıldanmaktan başka
konuşamayan adam arkadan gelip eğilerek, kulağını bana vermiş, dinliyor... Döndüm;
-Sen Cemil babayı tanıyor musun, dedim;
-Evet dedi, O bizim pirimiz!...
Dükkânda bulunanlar ne olduğunu anlayamadılar, bu adam konuşamıyor, elindeki ekmeği
bile doğru dürüst yiyemiyor, nasıl oldu da söz Cemil babadan açılınca böyle dili çözüldü, hayret...
İlerleyen saatlerde Hoca, Sinsi Tehdit'in ekindeki cd'den bize, bu diyalogcu Fetoşun “Ehli
dünya ahmaklar da bizi anlamadıklarından Türkiye'de iktidara talip olduğumuzu sanıyorlar, deli mi bu
adamlar? Ben öyle küçük şeylerle uğraşacağım!... Ben yirmi yaşımdan beri onu devireceğimi, yerine
başkasını kuracağımı planlamış bir adamım. Benim inmem lâzım, bin merdiven inmem lâzım,
ahmak!...” sözlerini yani hedefinin kâinat imamlığı olduğunu, kendi sesinden dinletti...
Sonra; Suriye, Irak...
Rusya Halep'i istiyormuş, El Bab size kalsın diyormuş ve bu tip pazarlıklar da uzunca bir
süredir devam ediyormuş!...
DONALD JOHN TRUMP veya ABD BAŞKANI!
“Yapmayın diyordu Clinton. Daha fazla oy vermeyin Trump'a. Ama seçmen dinlemiyordu...
Ağlıyordu Clinton!...”
Bu uyarlanmış monolog, ünlü profesör Nihat Hatipoğlu'na ait... Hiçbir şey söylemeden,
orasından burasından Asr-ı Saadet anlatır ya, işte öyle, elin oğlu durur mu, dinler mi senin kuralını
kutsalını?

Hoca göndermiş, biz de her zaman olduğu gibi güldük ağlanacak halimize, ne ilgilendirirse
ABD seçimleri bizi?...
12 Kasım 2016 günü Salim abi'de oturduk, ucundan kıyısından her şeyden bahis açıldı; öğrenci
yurtlarından, Fetoştan, eğitimden, Sevdâ Kuşun Kanadında dizisinden...
Nuh Ali abi geldiğinde, salonun sol uzun kenarının ortalarında bir koltuğu şöyle biraz çekip
oturunca (Salim abi'nin salonu da oldukça büyük, elli metrekareye yakın) Bekir abi, iyi oldu koltuğu
çektiğin Nuh Ali dedi, rahmetli Durmuş otururdu orada, bak onu da anmış olduk... Bu arada İbrahim
abi, rahmetli Dişçi'yi bir kaç kez aynı şekilde gördüğü son rüyasını anlattı, “bu defa az izin aldım” dedi,
dedi. Bekir abi, “Biliyor mu öldüğünü?” deyince İbrahim abi, “Biliyor canım” dedi, “O da biliyor ben de
biliyorum... konuşuyoruz, sonra birden ben gideyim diyor ve kayboluyor!...”
Belli ki Bekir abi dayanamıyor ve konuyu değiştiriyor, “Nuh Ali sen İstanbul'da hep evde kaldın
değil mi?...” diye soruyor...
-Olur mu Bekir Bey, ben İstanbul'da dört yıl Fatih'te Karadeniz Caddesinde bulunan Nevşehir
yurdunda kaldım, son sene Kadıköy'de eve çıktım, cevabı üzerine İbrahim abi; Kayseri yurdunu, Adana
yurdunu, Niğde yurdunu, Trabzon yurdunu hatırlatarak oldukça duygulu bir şekilde;
-Şu adamların büyüklüğüne bakın, dedi, günümüzde devletin zar zor yaptığı işi, hiç bir
mecburiyet olmadığı halde, aralarında toplanıyorlar ve doğup büyüdükleri şehre karşı büyük bir vefa
örneği gösteriyorlar.... Ben, Kayseri yurdunda bize bir aylık yemek fişi verirlerdi deyince, İbrahim abi
iyice duygusallaşarak;
-Allah, Allah nerde şimdi bu insanlar, dedi daha da konuşamadı...
Nasıl oldu söz birden Kayseri'de Fetoşculuktan tutuklanan Hüseyin Arı ve oğulları ile
geçenlerde vefat eden Rafet Cingil'in yakınlarından açıldı.
Anlatıldığına göre “Senin bir sorti yapmadığın kalmış!...” sözü Bekir abi tarafından Hüseyin
Arı'ya söylenmiş... Kendisinden önce çocukları soruşturulmaya başlanınca, Hüseyin Arı Bekir abi'ye
gelmiş, bir şeyler yapabilir miyiz diyerek!... Bekir abi de, sen onları bırak sen kendin için ne
yapıyorsun, dikkat et, bırak şu lüzumsuz işleri deyince Hüseyin Arı; sadece şöyle şöyle bir takım
muhasebe işlerini takip ediyorum, demiş...
Sonra Mustafa Tekelli, kim içindi, sanıyorum yine Hüseyin Arı için, Ankara'dan randevu
alınmış Tayyip Bey'den, onu söyledi,... Görüşmede Ali Rıza Özderici amca, “Ondan efendime
söyleyim!...” diye söze başlayınca meseleyi anlayan Tayyip Bey, görüşmeyi bitirmiş, “Tamam bu kadar
!...” demiş!...
Bu arada boyundan büyük lâf eden yine ben oldum; Hüseyin Arı da, Rafet Cingil de Büyük
Doğucu olarak bilinirler, İstanbul'da Üstad'la birlikte olmuşlar, başka yerlerde Üstad'ı dinlemişler,
para harcamış, hizmet etmişler!...
Benim büyük lâfım burada başlıyor; bu işin bu kadar kolay olamayacağını, Büyük Doğu'yu
anlayan birisinin mümkün değil, hattâ ayaklarına dünyayı sersen Fetoşcu olamayacağını, bunlar ve
daha bir çok arkadaşın bu işi nostalji sandığını, hemen hiç kitap okumadıklarını, dolayısıyla Büyük
Doğu'yu da anlayamadıklarını “maalesef” söyleyiverdim...

Evet Büyük Doğu'yu bilen, anlayan birisi bırakın fikri şunu bunu, dinini diyanetini, en azından
had'leri bilir ve bu adamın (Fetoş) had'siz sapık olduğunu görür...
Olayın seyrine, Tayyip Bey'e aracılar vb. bakılınca bu adamların halâ Fetoşun yaptıkları da
dahil hiç bir şeyi, anlayamadıkları ortada... Allah kimseyi şaşırtmasın, biz de daha Büyük Doğu
derdindeyiz, yazık ki ne yazık!...
Mustafa Tekelli dümeni dalgalı sulardan sakin sulara çevirerek konuyu eğitimde ebeveynin
rolü üzerine getirdi ve Mustafa Cabat'a sordu, Hoca dedi ki;
- Ben bir kısım dersleri yabancı dilde eğitim veren okullarda çalıştım, idarecilik yaptım, normal
lisede dört saat İngilizce dersi varsa bizde on altı saat, yine de İngilizce öğretemedik iyi mi, bir çocuk
öğrendiyse onun da anası İskoç kökenli, kaldı ki İngilizce hocalarının bir tamamı İngiliz ve MI6 ajanı..
Önemli olan müfredat, sıkıysa karga kovalamayı kaldır da görelim, fizikçisi fizik bilmez
kimyacısı kimya... Bir Fetoş geldi, bir çocuğu bir kaç dalda; vay Türkiye birincisi bizden, aynı çocuğu
başka bir branşta yine birinci bizden diyerek yalan dolanla yöneticileriyle beraber koca bir ülkeyi
dolandırdı gitti...
Eğitimde ebeveynin rolünü ben sana söyleyeyim mi kardeşim, rolü molü yok, azıcık sert
yapsan gelir, “para veriyorum, neden çocuğu azarladınız veya işinize bakın ne öğretecekseniz bir an
önce öğretin, bakın şu okul ...” der asabınızı bozar veya bir takım gecelerde, günlerde çocuğa
öğretilen bir iki İngilizce şarkıyı dinler, (Tam bu arada ben Fetoşun olimpiyatlarını hatırlattım, evet
dedi, biz yıllarca önce bu işi yaptık, zaten bütün okullarda oynanan oyun bu...) yanında da bir iki
cümle konuşma, “elinize sağlık hoca, bizim çocukta maşaallah sular seller gibi öğreniyor!” diyerek
babasıysa bir daha gelmemek üzere gider, anasıysa ağlamaya başlar ve o da öyle gider!...
Bir şey söylemedi ama anladığım kadar Tekelli tatmin olmadı. Dahası “Yahu sorunun cevabı
bu mu?” şeklinde bunu açıkça söyledi de, fakat bu beklenti boşunaydı, bilirim ya “karga kovalamayı”
başat edinen mevcut eğitim sisteminde Hoca'nın cevap için beklenen mod'a girme imkân ve ihtimâli
yoğidi.
Tekelli, Fetoşa ilişkin bir iki gelişme, haber söyleyecek oldu, Nuh Ali abi “ senin bu konuda
söylediklerinin tam tersi çıkıyor, kaynaklarını gözden geçir” dedi, misâl olarak da Kıvrıkoğlu'nu, Haliçte
Yaşayan Simonlar kitabını yazan Hanefi Avcı'yı ileri sürdü...
Bu defa Tekelli kızdı galiba ki, “Birinci ağızdan Hayrettin Bey falan (Kaldırımcı) duyduğumuz
bilgiyi, gelişmeyi arkadaşlarımızın da bilgisi olsun diye konuşuyoruz, ama anlaşılan kıymeti olmuyor,
neyse bunu da öğrenmiş olduk...” Hayrettin Bey'i duyunca Nuh Ali abi durur mu;
- Tamam söylüyorsun da bak, O da Fetoşcu çıkmış, dedi...
Ortalık soğuyunca Bekir abi, yine eğitime döndü ve sınıfta kalmanın kaldırılmasından, dayak
değilse bile şöyle hafif can acıtıcı cezalandırmadan söz edince, arkadaşlarca sorulacak olundu ki, abi
ne yapıyorsun, bu zamanda diye, o da; eğer ki ana-babasını aşmış iş bana kadar gelmişse evet, ben
halâ uygularım, uyguluyorum, dedi.
DİYANET İŞLERİ BAŞKANI KAYSERİ'DE

26 Kasım 2016 günü Hayrettin abi'de oturduk. Hoca ile Mustafa Tekelioğlu beyler bir düğüne
katıldıklarından, Tekelli ile Bekir abi de yanlış anlamamışsam Diyanet İşleri Başkanı'nın katılımıyla
Kayseri'de yapılan İyilik Buluşmaları toplantısı sebebiyle zaten normalinde de geç başlayan oturmaya
biraz geç katıldılar.
Tekelli, ilk önce dün doksan yaşında ölen Küba lideri Fidel Castro'dan söz etti, burnunun
dibinde ABD'ye karşı Küba'yı ve Kübalıları koruyuşundan, Batista diktasına karşı uzun yıllar
arkadaşlarıyla birlikte (Che Guevara 1928-1967) gerilla hayatından, sonrasında da bir Ankara
yemeğinden söz etti, o ara uyudum mu acaba tam anlayamadım, Bekir abiye katılıp katılmadığını
sordu, o da “yetişemedim” der gibi bir cevap verdi. Fakat Tekelli, Kayseri Harikalar Diyarındaki
ekserisi hayırseverlerin katıldığı toplantıda Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez'in yaptığı
konuşmadan sitâyişle söz etti ve oldukça duygulandığını söyledi.
Davetli olmadığım halde katıldım toplantıya dedi, (Ben, Mustafa Tekelli beyin, eğitim, sağlık
gibi bazı vakıflara yaptığı hayrı biliyorum, Diyanet'in davetiye gönderme kriteri belki de camii
yaptırma, Kur'an Kursu vb. ile sınırlı demek ki!...) Diyanet İşleri, biz pek göremiyoruz ama yurt dışında
çok iş yapıyormuş, insan duygulanıyor, dedi ...
Önceleri demiş Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, (tek parti dönemini kast ediyor) ısrarlı
davet üzerine Diyanet İşleri'nin diyelim Cezayir'e bir heyet halinde gitmesine hükûmetten izin
çıkmışken, heyet daha Paris'e varmadan “dönün!...” emri gelmiş. Nerden nereye diyor, bu gün yurt
dışında yapılan camii sayısı dört bin civarında...
Diyanet'in Fetoş’a bakışını şu sözlerle anlatıyor Başkan;
"En büyük muhalefeti bu yapıdan gördüm"
Yurt dışında yürüttükleri çalışmaların düşmanları da çoğalttığına dikkati çeken Görmez, şöyle
devam etmiş:
"15 Temmuz'da millete bu kötülüğü reva görenler, bu aziz milletin, bu dünyalara gönderdiği
yardımları keşke heba etmeselerdi ama ortaya çıktı ki bu milletin hayırları, bu milletin zekâtları heba
edildi. Yanlış yöntemlerle heba edildi. Çünkü biz yavaş yavaş bu dünyalara din hizmeti götürmeye
başladığımızda ilk büyük muhalefeti hiçbir ülkenin yönetiminden görmedik. Rabbim şahittir. Ben 8 yıl
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı olarak yurt dışına hizmet götürmeye çalıştığımda, en büyük
muhalefeti millete bu kötülüğü reva gören yapıdan gördüm. Her zaman şunu söyledim, siz kendinize
farklı bir alan açmışsınız, siz bu ülkede din hizmeti yürütmüyorsunuz, okullarınızda din dersi yok,
mescit yok, namaz yasak ama bu milletin dinini öğrenmeye ihtiyacı var. Öyleyse bunlara niye yanlış
bakıyorsunuz? 'Siz bunları yaparsanız bizim okullarımız kapanır' dediler. İslam’ın bir Müslüman’a
verdiği o hoşgörü kanatlarını açarak, 'Yapmayın' dedik."
“Biz Türkiye olarak din eğitiminde Kitap'taki ayetlerle kâinatın ayetlerini birlikte vermişiz.
Millet olarak bu bizim başarılarımızdandır.”
“Sosyal hayatın vazgeçilmez bir unsuru olan dine dair işlerin yürütülmesi için kurumsal bir
hüviyete her hâlükârda ihtiyaç bulunduğu açıktır. Ülkelerde din hizmetlerinin sunumu her ülkenin
kendi gelenek ve kültüründen gelen özelliklere göre şekillenmektedir. Türkiye’de din hizmetleri
geçmişten günümüze hep bir kamu hizmeti olarak görüle gelmiştir.”

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) web sitesinde DİB'in kuruluş vb bilgileri kısaca şu şekildedir:
Cumhuriyetin bir kurumu olmakla birlikte tarihsel kökeni itibarıyla Şeyhülislâmlığa dayanan
ve onun geleneksel misyonunu sürdürmek üzere kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi, kuruluş
kanunu olan 3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı Kanun’da ‘İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili
işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek’ şeklinde ifade edilmiştir. Ülkedeki tüm cami ve
mescitlerle bunların görevlilerinin idaresi Başkanlığa verilmiştir.
Anayasanın 136. maddesinde; "Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik
ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve
bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir" hükmü yer
almaktadır.
Örgütte Din Şurası, Merkez Disiplin Kurulu, Teftiş Kurulu, Hukuk Müşavirliği, Din İşleri Yüksek
Kurulu, Dini Görevler ve Din Görevlilerini Olgunlaştırma Müdürlüğü, il ve ilçe Müftülükleri, bucak ve
köy İmamlıkları, Vaizlikler, Cami görevlileri.
“AMAAN BABAANNE SEN DE BİLİP BİLMEDEN KONUŞUYORSUN!...”
Bir röportaj sırasında Üstad'ın, Diyanet İşleri Başkanı'nın vasıfları hakkında; “elinden hiç bir
şey gelmese bile, İslâm'a karşı bütün idraksizlere mümkün mertebe cephe alması, nefsinden ve dış
baskılardan eza duyması, asla mes'ut ve razı görünmemesi ve bir gün ilâhi bir darbeyle bazı
perdelerin yırtılmasını beklemesi ve arkasından doğacak güneşi kollaması şarttır. O zaman ve bu
şartlar içinde “Diyanet İşleri” makamını işgal, sonu kahramanlığa varabilecek bir katlanış olur; aksi
halde dâva, “Diyanet İşleri”nden “Denaet İşler”ine döner.” demesi üzerine sorarlar,
- Bu zamana kadar gelip geçenler arasında size “Denaet İşleri” tabirinizi ifade edenler olmuş
mudur?
- Hemen hepsi!... Yalınız, bütçesinin Meclis'te müzakeresi sırasında ıstırabından kalbi çatlayıp
ölen Aksekili Ahmet Hamdi Hoca (1947-1951); ve makamına oturur oturmaz istifadan gayri yol
bulamayan Ömer Nasuhi (1960-1961) müstesna, hepsi!...
Bir tarafta Necip Fazıl'dan, Diyanet İşleri hakkında okuduklarımız, bir tarafta burada
arkadaşlarımızın anlattıkları, adam kontrpiyede kalıyor, konuşsan ofsayt, sussan altmışı devirmişsin
Allah indinde hepten ofsayt...
Baktım İbrahim abi bir şey söylemiyor, Salim abi öyle, yukarıda alıntıladığım röportaj ile son
cuma hutbesinde de hocanın cemaati, “hutbe sırasında konuşmayın” ve “acele acele namaz da
kılmayın,” sadece huşû içinde hutbeyi dinleyin, “sus” diyenin bile namazı Allah bilir “olmaz,” fırçasını
hatırladım ve dedim ki;
Bu hafta cumayı bekleyeceğim, eğer ki bu fırça üzerine Diyanet'e şikayet edileceği kesin olan
hoca bizim köy gibi bir yere sürgün gönderilmemişse, eh Diyanet İşleri Üstad'ın bahsettiği
“kahramanlığı” haketme yolunda, değilse, başka bir çok hususta ayağını yerden kestiğimiz kimselerin
kimi fetoşcu çıktı kimi bilmem ne, biraz ihtiyatlı mı yaklaşsak, opsiyon mu koysak acaba, (Diyanet
İşleri Başkanını kastederek) bu adam yeni mi Başkan oldu, Tayyip Bey önünü açmazsa bu şekilde
konuşup, davranabilir miydi?

Cabat dedi ki, “Tayyip Bey'den önce sağda solda diyalogculuk yapıyor ve Mardin'de papazlarla
birlikte Sırat Köprüsü'nden geçmeye çalışıyorlardı!...”
Şanlıurfa taraflarında anlatmışlardı; Mirkelâm ağa, oğlu Müslüm'ü evermiş, bir süre sonra
Müslüm bir oğlu olacağı haberini alınca iki taraf aile de sevinmişler. Oğlan babasının adını koymak
ister, gelin de oğlunun adı Mervan Şah olsun istermiş.
Mirkelâm ağa bu ad koyma işine pek bir şey demiyormuş ama, başta hanımı, sonra annesi,
sonra kızları boş durmuyor, Müslüm'ü sıkıştırıyorlarmış... Müslüm gereksiz bu sıkıştırmalardan
öylesine bunalmış ki babası evine gitmeyi canı hiç istemez olmuş ama mecburen yine bir gün baba
evine ziyarete gittiğinde babaannesi demiş ki;
- Oğlum niye böyle davranıyorsun, bak babanın ne güzel adı var; Mirkelâm, vakti zamanında
gittik anneni istedik, bir köyün kızı sıradaydı, hepsi darıldı... Sonra annenle evlendiler, bak sizler
doğdunuz, bu Mervan Şah da nereden çıktı böyle, kızılca şey adı gibi?
Müslüm, bu ad koyma nizaının nereden, kimden kaynaklandığını herkesin bildiğini bilmekte
ve bu durumdan babaannesinin haberinin olmamasının imkânsız olduğu halde, anlamamış gibi
davranarak, bir şekilde sıkıştırılmasını, taraflar arası bir harbin habercisi olduğunu anlar ama yine de
onun yaşına hürmeten açıktan bir şey söylemese de dilinin dişinin arasında;
-Amaan babaanne, sanki ben istiyormuşum gibi, sen de bilip bilmeden konuşuyorsun, der.
(Ha bu arada, oğlanın adı Mervan Şah konmuş)
Yok, bana oturmada böyle “sen de bilip bilmeden konuşuyorsun” diyen olmadı, hattâ Bekir
abi, “biraz daha sabırlı olmak lâzım, hayat devam ediyor” dedi. Mustafa Tekelioğlu da; “Mehmetciğim
hassasiyetini anlıyoruz fakat, bu kadar oluyor, demek ki!...” dedi...
Hoca'ya Mektubat'ı sordum, İmam-ı Rabbani'den tercüme edilen kitabı, kitap bitmişti de
önsöz yazıyordu... Hoca kızdı, öfkelendi!...
“Yahu dur” dendi Hoca'ya, “sinirlenme, hayırdır;” Haydar Baş nam adam; İngiliz ajanı
diyormuş İmam-ı Rabbani'ye, Hoca'nın öfkesi bundanmış, “adamın zaman gibi bir mefhuma aklı
yetmiyor” dedi Hoca.
16. yüzyılda Ekber Şah'ın oğlu Selim Cihangir, İmam-ı Rabbani'yi zindana attırıyor, zindanda
ne kadar mahkûm varsa, muhafızlar, askerler dahil, bir tamam Müslüman olmalarını sağlıyor İmam-ı
Rabbani Hazretleri, işkence altında iken dahî diyor ki, “hayır biz azameti tercih ederiz, istediğiniz gibi
davranabilirsiniz.” Selim Cihangir pişman oluyor, zindandan çıkartıp iltifat ediyor.
Bir de, Kayseri OSB Başkanı'nın farsça bastırdığı Yavuz Sultan Selim Divanı var, onu sordum;
“hah” dedi Hoca. “Bekir abi şu adama söylense de Özer abi Türkçe çevirisini yaptı bu Divan'ın, onu
bastırsa olmaz mı?”
Bekir abi, “söylenir tabii,” dedi.
“Selîmî” mahlasını kullanıyormuş Yavuz Sultan Selim Han, oturmada okunmadı ancak, meşhur
bir dörtlüğü şöyle:
Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek

Giryemi kıldı hûn, eşkimi füzûn etti felek
Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek...
Suriye'de, El Bab yakınlarında birliklerimize yapılan hava saldırısının İran'ın İHA'ları tarafından
gerçekleştirildiğine ilişkin Bekir abi; İran'ın İHA'lar konusunda iyice güçlü olduğu, dahası isabet
almasına rağmen imha edilemediklerini, ABD'nin de bizi İran ile karşı karşıya getirmeye çalıştığından
bahsetti.
Oturmada hizmeti, Hayrettin abinin torunu Mustafa yaptı. Başakşehir Lisesinde okuyor,
havuzda yüzüp, masa tenisi oynuyormuş... Birkaç tane de okuduğu kitap adı söyledi, yazarı aynı olan
fakat ben anlayamadım. Bekir abi yakından ilgilendi, “yüzmeyi mutlaka (Kadir Has'ta) olimpik bir
havuzda yap, masa tenisi Kayseri'de iyi bir seviyede Federasyon Başkanı da Kayserili onunla tanış,
uğra, ben de sana bir raket hediye edeyim” dedi.
YİNE ANAYASA
Bu defa, 2012 yılında olduğu gibi yeni Anayasa değil de kısmî bir değişiklik öngörülüyor,
“Başkanlık” sistemine geçişi düzenleyen yetmiş, seksen maddeyi ilgilendiren 21 maddelik bir
değişiklik.
10 Aralık 2016 günü Mustafa Haspaylan'da oturduk. Oturmaya ilk gelenler arasında, Ak Parti-
MHP anlaşmasıyla ortaya çıkan Anayasa değişikliği teklifinin Meclis'e bu akşam verilmesi sebebiyle,
ucundan kıyısından, haberlere yansıdığı kadar bu teklif konuşuldu.
Kısaca; başbakanlığın kaldırılması, koalisyonların artık mümkün olmaması, Cumhurbaşkanı
yardımcılığının ihdas edilmesi, yetki-sorumluluk dengesinin kurulacak olması, milletvekili sayısı vb
değişiklikler, bu oturmanın 2012 yılında Uzlaşma Komisyonuna ilettiği teklifle ne kadar uyuşuyor, yani
uyuşmadığı ortada...
Mustafa Tekelli, Cuma namazını sıcak olması sebebiyle Lisenin arkasındaki Süleymancıların
Yurdunda kıldığını, bu cemaatın gündeminin milletin gündemiyle uzaktan yakından ilgisinin
olmadığını, daha evvelden belirlenmiş hutbe (galiba Mevlid Kandili ile alâkalı) okutulduğunu, fikirden
ziyade amacı doğrultusunda sadece Kur'an öğrenmek-öğretmekle meşgul olduklarını söyledi.
Ben, Bekir abiye; Süleyman Efendi'nin Üstad'a yardım ettiğini, yani ciddi manâda ideolojik bir
fikir bilinci olması gerektiğini söylemeye çalışınca Bekir abi dedi ki;
- Bu işi açıklığa kavuşturmak lâzım, evet Süleyman Efendi, İstanbul Yeşildirek'te bir matbaayı
alıp Üstad'a veriyor, sonrasını bilmiyorum...
Bu hususla alâkalı olarak İbrahim abi diyor ki; “Ben matbaayı duymadım, duyduğum epey bir
miktar para veriliyor, geri dönmeyince de Süleyman Efendi; anası sütü gibi helâl olsun, demiş!...”
Hoca'ya sordum:
- Bunlar bir şey ifade etmez, Süleymancılar, Üstad'ın, Türkiye'de İmam Hatip Mekteplerinin
neden kurulduğunu bildiğini biliyorlar, bu da işlerine geliyor tabii ki, dedi.

Bir takım derneklerin yardım toplayarak hiçbir hesaba kitaba sığmayan büyüklükte (ekseriya
camii) inşaatlara başladıkları, işin bitirilmesinin geciktiği, bunu umursamadıkları konuşuldu. Nuh Ali
abi, Bekir abi bu hususta hatıralarını anlattılar.
Mustafa Tekelli, Adana Aladağ'da bahsi geçen cemaat yurdunda çıkan yangında yetersiz
yangın merdiveni veya benzer bir takım eksikliklerin 11 kız çocuğu ile bir hizmetlinin canına mal
olduğunu, bu ülkenin bunu hak etmediğini söyledi.
İnsan hayatına yönelik tedbirlerin alınmasına ilişkin mevzuatın, yöneten ve yönetilen kişilerin
genel seviyeleri ile eşdeğer olduğu, Aladağ'da; Yurdun açılmayan yangın merdiveni kapısının kilitli,
malzemesinin PVC, merdivenin basit döner merdiven olması önceki dönemde yasaksavar bir şekilde
yapıldığını göstermektedir. 2007 yılından sonra yangın mevzuatının değiştiği, denetimlerin ilgili
yönetmeliğe uygun yapıldığı, merdivenlerin usulüne uygun sahanlık ve basamak/rıht ölçülerinde,
yanmaz malzeme ile ve yanmaz cam faturalarına kadar arandığı, yangın kapılarının kilit sisteminin
içeriden açılıp, dışarıdan açılmaz bir şekilde özel olarak üretildiği, su depoları, yangın
vanaları/dolapları ve belli büyüklükten sonra işyerlerinde yağmurlama sistemi yapılmasının zorunlu
olduğu, bu işi belediyenin, itfaiyenin önemsediği Salim abi ve Nuh Ali abi tarafından etraflıca
anlatıldı...
Tekelli, Durmuş abinin çocuklarını, daha doğrusu Talas girişinde yaptığı bir apartmanın
durumunu sordu, Nuh Ali abi yangın merdiveni ile alâkalı bir durum olmadığını, bir takım harçların
ödenmesiyle bu işin halledildiğini söyledi.
Bekir abi de; bu çocukların (miras paylaşımı hususunda) kendi aralarında anlaşıncaya kadar
fazla yüz verilmemesinin uygun olacağını, söyledi...
Pasta, börek konuşulurken uyuklamışım, ne diyeyim...
YAŞ GÜNÜ
2013 yılı sonunda Bekir abi, bizdeki veya kendilerindeki oturmada; Hoca'nın üstün Fetoş
öngörüsünden dolayı, bundan sonra her yılbaşı Mustafa'nın doğum günü olarak kutlansın demişti.
Dahası yardımcısını arayarak esaslı bir doğum günü pastası getirtti. Pastayı Hoca'ya kestirttikten sonra
da “bu işten sen sorumlu ol, sen takip et Mehmet!” diye eklemişti.
Ekledi eklemesine ancak, ha yılın Necip Fazıl ödülleriydi, ha Suriye'ydi derken geçen iki yıl
başında da ben bu yaş gününü unutmuşum. Halbuki, gelinen noktada geriye şöyle bir dönüp bakılınca
adam ürperiyor, hiç unutulacak gibi değil. Pekiyi, 17 ve 25 Aralık'ta ne olmuştu? (Gazetelerden)
“17 ve 25 Aralık 2013'te gerçekleştirilen operasyonlar, aradan bir yıl geçmesine rağmen
Türkiye kamuoyu gündemindeki yerini koruyor;
Operasyonlar hükümet ile muhalefet arasındaki en önemli gerilim başlıklarından. Hükümet
bu operasyonların bir "paralel örgüt" eliyle hükümeti yıkmayı amaçlayan siyasi operasyonlar
olduğunu belirtmeye devam ediyor. Muhalefet ise soruşturmalardaki takipsizlik kararıyla hükümet
mensuplarının, ailelerinin ve hükümeti destekleyen kişilerin karıştığı büyük yolsuzlukların aklandığı
kanısında.

Gülen Cemaati'ni hedef aldığı iddia edilen son gözaltı operasyonunun da 17 ve 25 Aralık
operasyonlarına cevap niteliğinde olduğu yorumları yapılıyor.
Peki 17 Aralık ve 25 Aralık'ta ve sonrasında ne olmuştu? Yaşananları 10 soruda derledik.
17 Aralık 2013'te ne oldu?
17 Aralık 2013 sabahı, Cumhuriyet Savcısı Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç'in talimatıyla, birçok
kişinin gözaltına alındığı büyük bir operasyon başlatıldı.
Gözaltına alınan kişilere, 'rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve
kaçakçılık' gibi suçlamalarının yöneltildiği operasyonu İstanbul Cumhuriyet Başsavcı vekili Zekeriya Öz
koordine ediyordu.
O dönemdeki İçişleri Bakanı Muammer Güler'in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer
Çağlayan'ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın oğlu Abdullah
Oğuz Bayraktar, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, işadamları Ali Ağaoğlu, Rıza Sarraf ve Fatih
Belediye Başkanı Mustafa Demir'in de aralarında yer aldığı 89 kişi gözaltına alındı.
Gözaltına alınanlara ne oldu?
Bakan çocukları Barış Güler ve Salih Kaan Çağlayan, işadamı Rıza Sarraf ve Halk Bankası Genel
Müdürü Süleyman Aslan'ın da aralarında bulunduğu 26 kişi tutuklandı.
Bakan Bayraktar'ın oğlu, işadamı Ağaoğlu ve Fatih Belediye Başkanı Demir'in de aralarında
olduğu diğer şüpheliler ise serbest kaldı.
Tutuklananlar ayrı ayrı dönemlerde serbest bırakıldı. Rıza Sarraf, Barış Güler, Salih Kaan
Çağlayan 28 Şubat'ta salıverildi.
Hükümet nasıl tepki verdi?
Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, başlatılan soruşturmayı hükümeti ve ekonomiyi
hedef alan siyasi bir operasyon olarak yorumladı.
Hem Erdoğan hem de AKP hükümetinin önemli isimlerinin yaptığı açıklamalarda operasyonun
Gülen Cemaati tarafından yürütüldüğü belirtildi.
Soruşturmanın ardından aralarında Erdoğan ve bazı bakanlar dahil birçok hükümet yetkilisine,
bürokrata ve iş adamına ait olduğu iddia edilen ses kayıtları internet ortamında yayınlandı.
Bu süreç boyunca hükümet Gülen Cemaati'ne eleştirilerini artırdı ve devleti ele geçirmek
isteyen bir 'Paralel Yapı'ya vurgu yaptı.
Operasyonlar ardından Egemen Bağış, Avrupa Birliği Bakanlığı görevinden alındı. İçişleri
Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan
Bayraktar ise bakanlık görevlerinden istifa ettiler.
25 Aralık'ta ne oldu?
25 Aralık'ta bu kez başka bir operasyon başladı.

Savcı Muammer Akkaş tarafından yürütülen soruşturmada 96 kişiye yöneltilen suçlamalar
arasında 'suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmek, ihaleye fesat karıştırmak ve rüşvet'
bulunuyordu.
Savcı Akkaş, birçok iş adamının da aralarında bulunduğu 41 kişilik gözaltı listesi hazırladı,
mahkemeden bazı iş adamlarının malvarlığına el koyma kararı çıkarttı.
Akkaş, Başbakan Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan için de şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrı evrakı
hazırladı.
Ancak Emniyet, Savcı'nın talimatlarını yerine getirmedi.
96 şüpheliye yönelik suçlamalar arasında 'suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmek,
ihaleye fesat karıştırmak ve rüşvet' bulunuyordu.
Bilal Erdoğan ifadesini 5 Şubat'ta, soruşturmaya Akkaş'ın yerine atanan yeni savcılara verdi.
Soruşturmalar emniyet yetkililerini nasıl etkiledi?
17 Aralık'tan hemen bir gün sonra emniyetin çeşitli kademelerinde görev değişiklikleri
başladı. 18 Aralık'ta, aralarında operasyonu gerçekleştirenlerin de bulunduğu beş şube müdürü
görevden alındı.
19 Aralık'ta İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın merkez valiliğine atandı.
20 Aralık'ta Emniyet'teki görevden almalar yayıldı.
6 Ocak'ta Ankara Emniyet Müdürlüğü'nde gece yarısı büyük çapta görev değişikliği yapıldı.
350 polisin yeri değiştirildi. 8 Ocak'ta bir Emniyet Genel Müdür Yardımcısı ile 15 ilin Emniyet
müdürleri görevden alındı.
24 ile de yeni Emniyet müdürü atandı. 22 Ocak'ta Ankara Emniyet Müdürlüğü'nde 470 amir,
müdür yardımcısı ve memurun görev yeri değiştirildi.
Bu tarihten sonra da görev değişiklikleri devam etti. 17 Aralık'tan sonra yaklaşık 6 bin Emniyet
mensubunun yerinin değiştirildiği tahmin ediliyor.
Soruşturmaların savcılarına ne oldu?
17 Aralık soruşturması, 29 Ocak 2014'te Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç'in elinden alındı.
Celal Kara, İstanbul 45. Asliye Ceza Mahkemesi'ne duruşma savcısı olarak atandı. Kara daha
sonra Afyonkarahisar Cumhuriyet Savcılığı'na atandı.
Mehmet Yüzgeç, İstanbul 1. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi'ne duruşma savcısı oldu. Yüzgeç,
Haziran ayında ise Kahramanmaraş Cumhuriyet Savcısı olarak atandı.
Ocak 2014'te Bakırköy Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği görevine atanan Zekeriya Öz 11
Şubat'taki, 166 hakim ve savcının görev yerini değiştiren HSYK kararnamesi ile Bolu'ya savcı olarak
atandı.

25 Aralık soruşturması dosyası ise, 26 Aralık'ta Savcı Muammer Akkaş'tan alındı. Adliye
önünde yazılı basın açıklaması dağıtan Akkaş, "Soruşturma yapmam engellenmiştir" dedi. Başsavcı
Turan Çolakkadı, bir basın toplantısı ile Savcı Akkaş'ı soruşturmanın gizliliğini ihlâl etmekle suçladı.
Çolakkadı'nın ardından HSYK (Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu), oy çokluğu ile bir bildiri
yayımladı ve soruşturmayı bir üst birime bildirmeyi mecbur kılan yeni Adli Kolluk Yönetmeliği'nin,
davaların önünü tıkayacağını ve Anayasa'ya aykırı olduğunu savundu.
16 Ocak'ta İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı dahil, 19 savcı ve bir hâkimin yeri
değişti.
Muammer Akkaş ise Tekirdağ'a atandı.
Kasım ayında HSYK Başmüfettişi Ömer Kara, 17 Aralık operasyonuyla ilgili hazırladığı
soruşturma raporunda, Zekeriya Öz, Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç'in meslekten ihracını talep etti.
17 Aralık 2013'ten bu yana yapılan hakim ve savcı atamalarının ciddi bir bölümünün
soruşturmalarla ilgili olduğu düşünülüyor.
Operasyonlar HSYK'yı nasıl etkiledi?
Hükümet, kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olan bir sürecin ardından HSYK'nın
yapısında değişiklik öngören bir yasa çıkarttı.
Düzenlemeyle HSYK bünyesinde Adalet Bakanı'na hâkim, savcı ve adalet müfettişlerinin
atanması ile disiplin soruşturmaları gibi birçok konuda geniş yetkiler verildi.
Yeni yasa hem ülke içindeki muhalefet hem de Avrupa Birliği tarafından eleştirildi. Eleştirilerin
odağında, 'hükümetin yargının bağımsızlığını yok ettiği' iddiası vardı.
Dönemin HSYK Başkanvekili Ahmet Hamsici, 66 sayfalık bir açıklama yaparak, değişikliğin
Anayasa'ya aykırı olduğunu söyledi.
17 Aralık soruşturmasının sonucu ne oldu?
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, yaklaşık 11 ay süren incelemenin ardından, 17 Ekim 2014'te
dosyayla ilgili takipsizlik kararı verdi.
Son olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Birimi savcılarından
Ekrem Aydıner tarafından yürütülen soruşturmanın kararında 'soruşturma kapsamında usulüne
uygun delil toplanmadığı, suçun unsurlarının oluşmadığı ve herhangi bir örgüte rastlanmadığı'
belirtildi.
Eski Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan'ın eyleminin ise 'Yardım Toplama Kanunu'na
muhalefet' niteliğinde değerlendirilmesinden dolayı dosyasının ayrılmasına ve hakkında işlem
yapılması için İstanbul Valiliği'ne gönderilmesine karar verildi.
Aslan hakkındaki diğer tüm suçlamalarda takipsizlik kararı verildi.
25 Aralık soruşturması nasıl sonuçlandı?

2 Eylül 2014'te, 25 Aralık soruşturmasıyla ilgili takipsizlik kararı verildi.
Bilal Erdoğan'ın da aralarında bulunduğu 96 şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığı
belirtildi.
Kararda '96 şüpheli hakkında, örgüt kurmak ve örgüt üyesi olmak suçlarından kovuşturmaya yer
olmadığı' ifade edildi.
Ayrıca kararda, soruşturmayı hazırlayanların 'Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan
kaldırmaya çalışmakla' suçlanması dikkat çekti.
Savcılar, '25 Aralık soruşturmasının hukuki bir soruşturma görünümü altında Türkiye
Cumhuriyeti hükümetini cebren ortadan kaldırmaya ve engellemeye yönelik bir teşebbüs' olduğunu
belirtti.
TBMM'deki soruşturma ne durumda?
Dört eski bakan (Muammer Güler, Zafer Çağlayan, Erdoğan Bayraktar ve Egemen Bağış)
hakkında hazırlanan fezlekeler önce Adalet Bakanlığı'na gönderildi.
Adalet Bakanlığı'ndan, "Meclis'e gönderilmesi gerektiği" gerekçesiyle geri gönderilen
fezlekeler daha sonra TBMM'ye geldi.
19 Mart'ta TBMM'de fezleke gerilimi yaşandı.
TBMM Genel Kurulu, CHP'nin olağanüstü çağrısı üzerine dört eski bakan hakkında hazırlanan
fezlekeleri görüşmek üzere toplandı. Fezlekeler 'gizlilik kararı' gerekçesiyle okunmayınca,
muhalefetten büyük tepki geldi. Fezlekelerle ilgili genel görüşme talebi meclis tarafından oylandı,
reddedildi.
Bakanlar hakkındaki yolsuzluk ve rüşvet iddialarını incelemek için kurulan soruşturma
komisyonu ise çalışmalarına Ekim ayında başladı.
Kasım ayında komisyonla ilgili haberlere yayın yasağı getirildi.
TBMM Başkanı Cemil Çiçek'in başvurusu üzerine Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliği'nin aldığı karar
TBMM tarihinde bir ilk oldu. Basın meslek örgütleri ve muhalefet, yasağa sert tepki gösterdi.”
10 Aralık'ta; Beşiktaş Bursaspor maçından sonra İstanbul Dolmabahçe'de Beleştepe ve
yakınlarında patlatılan iki canlı bomba da, Kayseri'de 17 Aralık'ta çarşı iznine çıkan komandoları
taşıyan otobüse yapılan araçlı bomba saldırısının sebebi de aynı, bu coğrafya insanını yıldırmak ve yüz
yıldır tamamlanmamış sınırları, bölgede ülke sayısını ABD çıkarları doğrultusunda artırarak yeniden
çizmek, dizayn etmek...
Hatırlanacağı üzere Beşiktaş'ta 7 sivil, 37'si polis olmak üzere kırkdört kişi, Kayseri'de de
ondört komando şehit olmuş, 60'a yakın yaralı vardı.
24 Aralık 2016 akşamı Bekir abi'de böyle başladı oturma. Yani tedbir alınabilir miydi, sorusuna
cevap arandı. Fakat, ciddi bir harp hali var ortada, belki insanların moral açıdan maçlar oynatılıyor,
asker çarşı iznine çıkıyor, bir takım yatırımlar, para politikaları falan ama, vaziyette böyle, bilen biliyor

durum ciddi ve düşman da göründüğü gibi, orta yerde dolaşan ışid gibi, pkk gibi, pyd gibi maşalar
değil...
Şükrü abi (Karatepe) Kayseri'ye gelmiş, Anayasa değişikliğini anlatmak üzere, Bekir abi
hepimize sordu, haberimiz olup olmadığını; “yok” dedik. Anayasa değişikliği sebebiyle de savaş
alanından tartışma alanına gelmiş olduk.
Şükrü abi'nin Anayasa değişikliği bilgilendirmesini yaptığı gün Kayseri'de Gönüllü Kültür
Teşekküllerince yapılan bir başka organizasyon vardı; Şehide ve Bayrağa saygı yürüyüşü. Bekir abi,
ayrı ayrı önemi olan bu iki ayrı organizasyonun aynı güne getirilmesini doğru bulmadığı sebebiyle
Şükrü abi'nin konferansından haberimiz olup olmadığını sordu sanıyorum.
Kaldı ki, Ankara taraflarından esen kaba yele göre, Şükrü abi de bu işe bozulmuş ve bizim
buraların (Kayseri) betinin bereketinin iyice kaçtığına inandığı bir yana “Kapımdan içeriye bir ahbabım
girmedi” dermiş...
Cafer Bey; Kayseri'de, komandolara yönelik yapılan bombalı saldırıdan bir gün önce Hilâl
Der'in düzenlediği Mustafa İsrailoğlu (diyorum ya işte bu zat, Akabe Vakfının kurucusudur. Hilâl Tv ise
Akabe Vakfına bağlantılıdır. Ayrıca Yardımeli Deneği ile ilişkileri bulunmaktadır.) konferansı için
verilen salon ihdasının belediyece güvenlik sebebiyle iptal edilmesi üzerine yapılamamasının ertesi
gün yaşananlar dikkate alındığında, bahanesi şu, bu her yönüyle iyi olduğunun değerlendirildiğini
söyledi.
Mustafa Tekelioğlu Cafer Bey'e, Hilâl Der'i kast ederek; “nasıl dâvet ederler sapıklıklarıyla
maruf bu adamı, Gönüllü Kültür Teşekkülleri bu adamı tanımıyor mu,” sorusu üzerine Cafer Bey;
-Tanıyordur muhakkak ama orada “herkesin doğrusu kendisine” anlayışı var, cevabını verdi.
Benim bu Gönüllü Kültür Teşekkülleriyle ilişkim rahmetli Dişçi'den duyduklarım kadar,
Mustafa (Özküçük) abi de dediğim gibi, rahmetli oldu, fakat o değil de bana öyle geliyor ki; eğer
gücümüz Ali (Biraderoğlu) abi'yi bu gönüllü kültür teşekküllerinin toplantılarına katılmaya iknaya
yetişse, eminim her defasında bir kitapla döner...
Bekir abi internetten değiştirilen 21 maddeyi buldu, “arkadaşlar” dedi, “ben sizin söylediğiniz
değişiklikleri bir türlü bulamıyorum, siz nereden alıyorsunuz?”
Hoca “ben bilmem” dedi, “az önce oturmaya gelirken televizyonda gördüm Kasap'ın Şükrü
abisini, bir şeyler anlatıyordu amma keyfim yoktu, dinleyemedim!” Bizler de gazetelerden,
televizyonlardan dedik, hatta Habertürk'te Şükrü abi'nin şu şekilde bir röportajının yayımlandığını
söyledim;
(Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve anayasa hukuku uzmanı Prof. Şükrü Karatepe
cumhurbaşkanlığı sistemi önerisini Gazete Habertürk'ten Kübra Par'a anlattı)
19 Aralık 2016 Pazartesi,
Cumhurbaşkanı başdanışmanı Şükrü Karatepe: "Başkanlık sistemi için 4 ayrı model hazırladık"
AK Parti ve MHP’nin üzerinde uzlaştığı cumhurbaşkanlığı sistemi önerisi Meclis’e geldi ama
çalışmaların perde arkasını merak ediyoruz. Cumhurbaşkanlığı’nda nasıl bir çalışma yürütüldü?

Sayın Cumhurbaşkanı’mızın yeni Anayasa ve başkanlık sistemi üzerine çalışma yapmak için
oluşturduğu bir heyet var. Bu heyetle ortalama ayda bir toplandık ve toplamda 4 metin hazırladık.
Bunlardan ilki; Anayasa’nın ilkeleriydi. Önce arkadaşların görüşlerini aldık ve o görüşleri tasnif edip
“Türkiye için neden ve nasıl bir yeni Anayasa olmalıdır?” sorusuna cevap veren, Anayasa’nın
dayanacağı felsefeleri açıklayan bir metin hazırladık. İkinci olarak; bu ilke ve felsefeleri hayata
geçireceğimiz, sıfırdan 100 maddelik bir Anayasa yazdık. Yeni bir Anayasa çıkarmak şu an için zor
görününce, “Mevcut Anayasa’yı başkanlık sistemine nasıl uyarlayabiliriz?” diye düşündük. Bu üçüncü
aşamada kamuoyunda, akademik çevrelerde ve diğer partilerin konuşmalarında dile getirdikleri
eleştirileri göz önüne alarak mevcut Anayasa’yı 40 maddeyle başkanlık sistemine dönüştürdük. Son
olarak daha kısa hale getirmek amacıyla sadece yasama ve yürütme ile ilgili değişikliklere odaklanan,
20 küsur maddelik bir metin hazırladık.
Kimlerden oluşuyordu ekip?
15 kişiye yakındık. Bir kısmı zaman içinde değişti. Doğrudan Anayasa ile ilişkin 10 arkadaşımız
vardı. Anayasa Mahkemesi’ne üye olarak atanan arkadaşımız Yusuf Şevki Hakyemez, Yavuz Atar,
Cumhurbaşkanı danışmalarından Mehmet Uçum, Özlem Zengin ve Şeref Malkoç... Ağırlıklı olarak bu
arkadaşlarımızla toplandık. Bunlar danışman olan arkadaşlarımız. Ayrıca İstanbul Üniversitesi İktisat
Fakültesi Dekanı Prof. Haluk Alkan ve Gazi Üniversitesi’nden Prof. Gonca Bayraktar da vardı.
Sonra bu çalışmalarınız Başbakanlık’taki çalışmayla nasıl birleşti?
Bir gün Devlet Bahçeli “Artık bu durum değişsin, fiili durumu anayasal hale getirelim” diye
sürpriz bir açıklama yapınca bizi partiden çağırdılar. Bizim heyetle beraber AK Parti’den
arkadaşlarımızın katıldığı karma bir çalışma grubu oluşturduk.
Başbakanlık’taki ekipte kimler vardı?
AK Parti Genel Sekreteri Abdülhamit Gül, TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Mustafa
Şentop ve eski başkan Prof. Burhan Kuzu eklendi. Sonra elimizdeki 20 küsur maddelik değişikliği
MHP’ye sunduk. Onlar da bunu incelediler ve 12 maddeye indirdiler. Bu 12 maddenin bir kısmı bizim
teklif ettiğimiz ilk 20 küsur madde içerisinde bulunan, bir kısmı da iki partinin genel sekreteri ve
görevlendirdiği insanlar arasında geçen görüşmelerde üzerinde mutabakata varılan maddelerdi.
Sonuçta bu metin ortaya çıktı.
"DİKTATÖRLÜĞÜ ENGELLER"
“Eleştirenler, ‘Başkanlık sistemi diktatörlüğe götürür mü?’ diyorlar. Önemli olan, diktatörlüğe
gitme ihtimalinde önünü kesecek önlemler alınmış olmasıdır. Öneride, Meclis’e Cumhurbaşkanı
seçimlerini yenileme yetkisi veriliyor. Bu riski gören vekiller bir araya gelip seçimleri yenileyebilir ama
kendi vekilliğini de riske atmak zorunda. Zaten bunu göze almıyorlarsa, diktatörlükten söz etmeye
hakları yoktur.”
‘ANAYASA’NIN TÜRKÇE’SİNİ YENİLEYELİM’
“Önerilen değişiklik referandumdan geçse ve yapılsa bile Türkiye hâlâ belirli yönleriyle bir
darbe Anayasa’sı tarafından yönetilmiş olacak. Gönlümüzde yatan, başlangıç hükümleri de dahil ne
kadar darbe kalıntısı hüküm varsa hepsinin Anayasa’dan çıkarılmasıydı. Bir de metnin yeniden

yazılması çok önemli. Anayasa’nın şöyle bir sorunu var; kendi içinde bir şeyin uygulanmasını
düzenlerken, bunu uygulayacak insanların hep hata yapacağını düşünerek, sürekli önlem ve kontrol
mekanizması getiriyor. ‘Herkesin düşünce özgürlüğü vardır’ diyorsa, sonrasında uzun bir sınırlama
getiriyor. Dolayısıyla metin çok uzuyor. Heyecanlı, zaman zaman bir edebiyat metni gibi yazılmış.
Halbuki Anayasa’nın hukuk kavramları ile yazılması gerekir. Bence hükümlerini ve uygulamasını hiç
değiştirmeden, Anayasa’yı yeniden güzel Türkçe’mizle yazmamız lazım. O zaman mevcut metin 3’te 1
eksilir, kısalır, daha kompakt, anlaşılır, sempatik bir Türkçe ile yazılmış bir metin çıkar.”
‘SEÇİMLE OLUŞMUŞ BİR HSYK’YA GEREK YOK’
AK Parti ve MHP’nin üzerinde uzlaştığı metin, sizin ne kadar içinize sindi?
İçime sindi, bir tereddüdüm yok. Mesela biz HSYK’nın çıkacağını düşünmüyorduk, o da dahil
edildi. O konuda da eskiden beri şöyle bir görüşüm var: HSYK daha önce 5 kişiyle idare ediyordu.
Bunu 20 kişiye çıkardılar. Bu çok mübalağalı bir düzenlemeydi. Bu kadarı gerekmezdi. 12 kişiye
indirilmesi hoşuma gitti.
HSYK’nın seçim usulünde, 2’nci turda 5’te 3 çoğunluk yakalanmazsa en yüksek oyu alan 2
aday içerisinden kura çekiliyor. CHP’den buna eleştiri var. “Kurada en yüksek 2 oy alanı bırakıyorlar
ama zaten AK Parti’nin karma komisyonlarında 30 üyesi var. Dolayısıyla 2 adayı belirlemiş oluyorlar.
Nerede burada demokrasi?” diyorlar. Bu eleştiriye bir yorumunuz olur mu?
Bu konudaki yorumum şu; CHP’li arkadaşlara çok çalışmalarını, halktan çok destek almalarını
ve Meclis’te çoğunluk sağlayıp HSYK üyelerini kendileri tayin edecek çoğunluğu elde etmelerini
tavsiye ederim! (Gülüyor) Başka çare yok! 1982 Anayasası’nın eleştirdiğimiz pek çok yönü var ama
aynı zamanda sorun çözücü olduğunu söyleriz. 12 Eylül’de askerler darbe yaptığında Türkiye’nin
Cumhurbaşkanı yoktu. İhsan Sabri Çağlayangil, senato başkanıydı ve Cumhurbaşkanı’na vekâlet
ediyordu. 1982 Anayasası’nda bu sorunları çözdüler. “1’inci, 2’nci, 3’üncü turda olmazsa, 4’üncü
turda en çok oyu alan seçilir” dediler. Bu detaylarda demokrasi aramamak lazım. Ayrıca bana kalırsa,
HSYK diye seçimle oluşmuş bir organa gerek yok. Çoğu demokratik Batı ülkesinde, bunların tayin ve
terfileri doğrudan adalet bakanlığı tarafından yapılıyor.
Ama bu yargı bağımsızlığına aykırı değil mi?
Aykırı bir durum olmuyor. Almanya’da, adalet bakanlığı hâkim ve savcıları tayin ediyor.
Amerika’da, bütün federal yargıçları başkan tayin ediyor. Orada oluyor da bizde neden olmasın?
‘MECLİS KOMİSYONLARI ÇOK GÜÇLENECEK’
“Yeni sistem kabul edilirse parlamentonun yapısı çok değişecek. Artık hükümet yasa tasarısı
getirmeyecek. Komisyonlar çok güçlenecek, sadece bakanlığın gönderdiği metni tartışan bir kurul
olmaktan çıkacak. Parlamentonun yalnızca yasa yapan bir organa dönüşmesi için bütün komisyonların
yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Mesela TBMM Adalet Komisyonu... TBMM’nin adalet sorunlarını
çözecek bir kadro ile yapılanması gerekecek.”
‘ÖNERİLEN SİSTEMDE MECLİS BAŞKANDAN DAHA ÜSTÜN’

Cumhurbaşkanı’na verilen bazı yetkiler, tartışma konusu oldu. “Partisiyle ilişiğinin
kesilmemesi nedeniyle Meclis’teki milletvekilleri üzerinde nüfuz sahibi olabilecek; erkler ayrılığı
kalkacak” deniliyor.
Türkiye, kuvvetler ayrılığından kuvvetler birliğine doğru gidiyor değil. Parlamenter sistemin
olduğu hiçbir ülkede kuvvetler ayrılığı kalmadı. İngiltere de buna dahil. Seçim yapılıyor, parlamentoda
çoğunluğu sağlayan partinin başkanı, aynı zamanda hükümeti kuruyor. Hükümeti kuran başbakan,
hem meclisteki grubun hem de hükümetin başkanı oluyor. Başkanlık sistemi, başkana ne kadar yetki
verirse versin, parlamenter sistemle karşılaştırıldığında kuvvetler ayrılığı prensibini hayata geçirmeye
her zaman daha uygundur. Burada şöyle düşüneceğiz; halk tarafından doğrudan seçilen
Cumhurbaşkanı milli iradeyi temsil etmek bakımından Meclis’in karşısındaki güç olarak karşımıza
çıkıyor. ABD’nin başkanlık sisteminde; yasama, yürütme ve yargı eşkenar üçgen olarak çizilir. Bunun
anlamı şu; üç kuvvet birbirine tam olarak denktir. Bu mantıktan hareket edersek, başkan tek başına
meclise denktir.
AK Parti’nin getirdiği teklifte başkan ve Meclis eşit güçte mi?
Hayır, Meclis üstün. Amerika’da, başkan bir yasayı veto ettiği zaman kongre onu ancak 3’te 2
ile kabul edebilir. Bizde salt çoğunlukla kabul edilecek. Başkanlık sisteminde, parlamentonun asli
görevi yasa çıkarmaktır. Önemli olan, parlamentonun yasa yapmasını kolaylaştırmak. Yoksa başkan
zaten yetkili olacak. Başka çare yok. Ülkedeki yürütmenin tamamını ona veriyorsanız zaten çok
kuvvetli olduğunu kabul ediyorsunuz...
Çok tartışılan şeylerden biri de Cumhurbaşkanı’nın Meclis’i fesih yetkisi...
Buna fesih diyemezsiniz çünkü fesih tek taraflı bir şeydir. Fesih yetkisi, parlamenter sistemin
gereğidir. Şimdi önerilen sistemde başkanın parlamentoyu fesih yetkisi var ama karşılığında kendi
seçimlerini de yenilemek zorunda. Bence başkanlık sisteminin en adaletli uygulamalarından biri bu
giyotin sistemidir.
Ama Meclis’in başkanlık seçimini yenileyebilmesi için çoğunluğun yakalanması lazım. Oysa
Cumhurbaşkanı’nın önünde seçime götürmek için bir engel yok. Burada bir dengesizlik olmamış mı?
Ama biliyorsunuz başkan seçime gittiğinde dönem kaybeder. Diyelim ki bu başkan seçildi. 1
sene sonra “Ben bu Meclis’le çalışamıyorum” dedi. Seçimi yenilerse kendisi de dönem kaybediyor.
‘ARTIK MUHALEFETİN ÇOK ÇALIŞIP İKTİDAR OLMASI GEREKİYOR’
Ya Cumhurbaşkanı’nın Meclis’ten gelen yasaları veto yetkisi?
Veto kelimesini kullanmayalım. Veto yetkisi, yasanın çıkmasını engellemek demek. Meclis,
salt çoğunlukla yeniden kabul edebiliyor.
Ama salt çoğunluk için 600 milletvekilinden 301’inin oyu gerekecek. Bu, kendi partisinden
milletvekilleri de başkana itiraz edecek demek oluyor...
Başta da söyledim. Artık muhalefetin çok çalışıp iktidar olması gerekiyor. Başka çare yok.
Meclis’imizin güçlü olması gerekli görülüyorsa, başkana karşı tavır alabilmesi için muhalefet

partilerinin görevini yerine getirmeleri gerekiyor. Artık siyaseti daha fazla ciddi tutmaları, halkın
gönlünü almaları ve yarışlarını hızlandırmaları lazım.
PROF. ŞÜKRÜ KARATEPE KİMDİR?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başdanışmanı. Beştepe’de Anayasa değişikliği üzerine çalışma
yapan ekipte dikkat çeken isimlerden biriydi.
1994’te Refah Partisi’nden Kayseri Belediye Başkanı seçilmiş ama 1996’da yaptığı bir
konuşmada “Müslümanlar içlerindeki nefreti eksik etmesin” sözleri nedeniyle 1 yıl hapis ve 5 yıl
siyasetten uzak kalma cezası almış. O konuşma için “Vatandaşa tepeden bakan düzenin değişmesi
gerektiğini söylerken frene basamadım” diyor.
1998’de hapse girmiş. “Cezaevi günlerim çok iyi geçti. ‘Kendini Kuran Şehir’ adında bir kitap
yazdım” diye anlatıyor.
Ankara Hukuk mezunu. siyaset bilimi üzerine doktora, anayasa hukuku üzerine doçentlik
derecesi almış. Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde Anayasa Hukuku dersleri veriyor. Pek çok kitap
kaleme almış.
Merve, Şeyma ve Büşra adında 3 kızı, Mehmet Kutay adında bir torunu var.
“ALLAH SİZİ, ŞÖHRET BELÂSINDAN, ŞEYTAN İĞVASINDAN VE DÜŞMAN ŞERRİNDEN KORUSUN!”
Akşamın ilerleyen saatlerinde söz Suriye'den açıldı; Halep'in virâne halinden, Emevî
Camiinden, Kapalıçarşı'dan, Kale'den, 2005 yılı Eylül'ünde Nuh Ali abi ile birlikte yemek yediğimiz eski
Halep sokaklarına açılan avlulu lokantadan, orasının ve daha bir çok yerin Esed veya Rus uçaklarının
bombardımanı sonucu yıkılmış olduğundan söz ettim... Ama dedim; coğrafyayı savaş bile
değiştiremiyor, Halep Kalesi o kesik koni halinde duruyor Selâhaddin Eyyubî Kapısı, eteklerinde
hendekleri...
Mustafa Tekelioğlu bana dönerek dedi ki;
- Seni bazen anlayamıyorum, o kadar ölen Halepliyi, Suriyeliyi nereye koyacağız, kaybolan
tarihi yapıları, sen nasıl böyle söyleyebilirsin?
Evet üstelik, uzun bir süre, ilk okuduğum günden bu yana Seyyid Taha Hazretlerinin bu
duasının etkisinde kalan ben, nasıl böyle bir şey söyleyebilirim; orada bir şey söylemedim tabii ama
bakın düşüncelerimi (yaşlı kadın, bebek ve çocukları hariç tutarak) burada söyleyeyim, anladığım
kadar bu gün Halep'te Tayyip Bey'in ifadesiyle “at izi it izine karışmış” vaziyette... Özgür Suriye Ordusu
kim, ışid kim, daeş kim, ypg kim, haşdi şabi kim, Esed kim biz kime karşıyız, kimi destekliyoruz?
Halep'te Mustafa Tekelioğlu'nun üzüldüğü Haleplilerce, vakti zamanında Antepli ne yaptıysa o
yapılmış mı, Urfalı ne yaptıysa o yapılmış mı bilemem ama, bildiğim başkasının başkasını bu kadar
koruyacağı ve gûya bu koruyucuların da Halepli olmadıkları veya Haleplilerin kahir ekserisinin bizim
burada Fatih Mahallesinde dükkan açtıkları...
Vekâlet savaşlarında da “düşman şerri” böyle bir şey zahir?
Hayrettin abi, artık her şehir kendi imar yönetmeliğini yapacakmış, Bakan açıklaması böyle,
dedi. O, şehirlerin kendi kentsel dönüşümleri ile alâkalı, Bakanlık, şehirlerde bulunan Hazine

arazilerini devreye sokuyor ki, bu da yoğunluk artışına karşı oldukça yerinde bir davranış, dedik, Nuh
Ali abi'yle birlikte... Bakanlık, 2001 yılında Kayseri Büyükşehir İmar Yönetmeliğinde Bekir abi'nin
önerisiyle sonuçlanan alan hesabına yönelik yönetmelik maddesine öyle bir yapıştı ki, 2013 yılından
bu yana vazgeçemiyor, yeniden yönetmelik seçimine ait süreyi altı ay daha uzattı, belediyelere
bırakmaz!....

2016 yılı sonunda ve bu haliyle Bizim Oturma'nın 1. Kısmını tamamlamış oluyoruz. 2. Kısım ne
kadar ve nasıl devam eder bakalım, nasip!...
29 Aralık 2016
Kocasinan-KAYSERİ

KAYSERİ EĞİTİM VE KÜLTÜR VAKFI YAYINLARI
(KİTAP)
1- İki Kavram Analizi(Laiklik/Aksiyon)-Mustafa CABAT
2- Evsa –Mustafa ÖZER(2.Baskı2012-şiir)
3- Düşüşten Sonra–Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Deneme)
4- Sis ve Selva –Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Şiir)
5- Çağrı Sayfaları –Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Şiir)
6- Sanat ve Aksiyon İçinde Bir Portre Denemesi–Mustafa
ÖZER(2.Baskı 2012-Deneme)
7- Ses ve Heves–Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Şiir)
8- Şapkamda Saklanan Azrail –Mustafa ÖZER (2012/Şiir)
9- Birlikte Ayrılmak –Mustafa ÖZER (2012/Şiir)
10- Çalakalem Çiçekler –Mustafa ÖZER (2012/Şiir)
11-Düşüşten Sonra-2 –Mustafa ÖZER (2012/Deneme)
12-Necip Fazıl ve Büyük Doğu-Ali BİRADEROĞLU(2012-Deneme)
13-Gönüldaşlarımıza Mersiye (2013-Biyografi)
14-Siyasi Bir Tavır Olarak BÜYÜK DOĞU- Mustafa ÖZER(2013- Deneme)

15-Tarih Üzerine/1 -Ali BİRADEROĞLU (2013- Deneme)
16-Tarih ve Değişim-Ali BİRADEROĞLU (2013- Deneme)
17-Düşünme Üzerine-Ali BİRADEROĞLU (2013- Deneme)
18-Oportünist Değişimin Aktörleri-Ali BİRADEROĞLU (2014- Deneme)
19-Tarih Üzerine-II (Trajik Sevinç)- Ali BİRADEROĞLU(2015- Deneme)
20-Muzdarip- Mustafa ÖZER (2015-Şiir)
21-Sığ Kıyıdan-Mehmet KASAP (Biyografi)
22- Oportünizmin İtham ve İlzâmı-1- Ali BİRADEROĞLU(2015-Deneme)
23- Errisaletülledüniye-İmam-ı GAZALİ –(tercüme-Ergün TELİS)
24- Meliklere Altın Nasihatler İmam-ı GAZALİ (2016-tercüme- Ergün TELİS)
25-Düşüşten Sonra-III Mustafa ÖZER (2016/Deneme)
26-Mektubat-ı Rabbanî (Seçmeler) Mütercim Ergün TELİS(2017-Tercüme)

(DİJİTAL)
1-Konferanslar(Necip Fazıl KISAKÜREK-Kendi sesinden // Ayasofya,İman ve Aksiyon, Dünya bir İnkılap
Bekliyor/ 12cd)
2-Konferanslar-2(Necip Fazıl KISAKÜREK-Kendi sesinden//Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu,Tiyatro
ve Tesiri,Komünist İhtilali / 12cd)
3-Sesli Kitap (Çöle İnen Nur- Necip Fazıl KISAKÜREK)- okuyan Emin Baykırkık

Başkan'ın Mesajı
Aidat Borcu Sorgulama
Köşe Yazıları
Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa Özer (özer Koç)

Ahmed ceemal El Hamevi

Prf.Dr.Serdar demirel

N.Mehmet Solmaz

Mustafa Özer (özer Koç)

Mustafa Miyasoğlu

Mustafa Ekinci

Galip Boztoprak

Şeyma Kısakürek Sönmezocak

Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa cabat

Ebubekir Sifil

Ali Biraderoğlu

İbrahim Ulueren

Mustafa Özer (özer Koç)

Ali Biraderoğlu

Mustafa cabat

Günlük Gazeteler
Sponsorlarımız

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı

© Copyright 2020  V4.1 Tüm Hakları Saklıdır. | Vakıf Sitesi


Top