Duyurular

«Velîler Ordusu» kitabında hayatı anlatılan 333 Velînin içine, «Bir» sayısını Allah Resulüne verdikten sonra mukaddes emaneti O’ndan alıp günümüze kadar getiren, O’nunla beraber 33 büyük velî, esere bilhassa alınmamıştı. ... 


Başbuğ Velilerden 33

 

Ezelle ebed arası Allah'a doğru giden evliya kervanları arasında en şanlısına ait 33 kolbaşılı "Altun Halka - Silsile-i Zeheb" çerçevesidir ki, keyfiyet ölçüsüyle temel sayısını, bütün kainat gibi O'ndan alır.


Kayseri Hava Durumu
Anket
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 17,9362   17,9685
EURO 18,3515   18,3845
       
Özlü Sözler
En güzel edeb, İslami ahlaktır
Sponsorlarımız
İmam-ı gazali Meliklere altın nasihatler

MELİKLERE ALTIN
     NASİHATLER  
 İMAM-I GAZALİ

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları :24

2
1. Basım : Mayıs 2016
Baskı Yeri : KEK Vakfı
İrtibat Tel : 0 352 222 54 17
Web : www. kekvakfi. gen. tr

ÖNSÖZ
İndî görüşlerin oldukça çoğaldığı birçok insanın dini
hususlarda bilir bilmez, delilsiz, dayanaksız bana göre
böyle deyip ahkâm kestiği, Müslümanların birçoğunun,
ahlakı ile beraber itikadının da bozulduğu günümüzde,
dini bir meselede tereddüde düşünce kaynak gösterme
ihtiyacı duyduğumuzda müracaat ettiğimiz eserlerden
birisi de hüccet-ül İslam İmamı Gazali hazretlerinin
kitaplarıdır.
Farsçadan Arapçaya tercüme edilmiş olan, birçok nasihat,
ibret, hikâye ve hikmetli sözleri ihtiva eden, İmamı
Gazali hazretlerine ait bu eseri, mümkün mertebe,

3

metnine ve tertibine riayet ederek, Arapçadan Türkçeye
tercüme etmiş bulunuyoruz.
Tercüme ederken riayet ettiğimiz hususlar;
 Tercümenin anlaşılır olması için bazı yerlerde
tercüme tekniğine göre takdim ve te’hir yapılmış ise
de metne sadık kalınmıştır.
 Anlaşılır bir Türkçe kullanıldığından izah ve tafsilata
ihtiyaç görülmemiştir.
 Aslındaki Arapça şiirlerin manaları yazılmıştır.
 Aslındaki ayeti kerime numaraları ve hadisi şerif
me’hazları bulunmayıp, araştırılarak tespit
edilebilenler not edilmiştir.
 Mevzu ve bölümlere ulaşmak mümkün olsun diye bir
de fihrist eklenmiştir.
Sınırları Anadolu’dan ummana, Kafkaslardan Hindistan
önlerine uzanan ve on milyon kilometrekareyi bulan, Selçuklu
devletinin hükümdarı; Sultan Muhammed bin Melik Şah’a ve
onun şahsında daha sonra gelecek tüm devlet idarecilerine,
sahip olduğu ilmin icabı olarak, cesaretle yazmış olduğu bu
muhteşem eserinde huccetül İslam İmamı Gazali hazretleri şu
satırlara yer veriyor ve buyuruyor ki;
-Din ve devletin muhafazası için sultan, Sultanın
muhafazası için asker, Askerin muhafazası için mal, para
ve sağlam ekonomi, Sağlam bir ekonomi için ülkenin imar
edilmesi, Ülkenin imar edilmesi içinde insanlar arasında
adalet terazisinin; adaletli bir şekilde uygulanması,
emniyet ve güven ortamının sağlanması lazımdır.
Şu halde adalet olmazsa, ülke imar edilemez. Bununla
beraber ülke hazinesi boşalır. Hem halk hem de devlet
fakirleşir. Ülkede ziraata elverişli yerler ekilemez,
hayvancılık yapılamaz hale gelir. Üretmeyen ülke; her
şeyini ithal etmek durumunda kalır, ülke sömürgeleşir.

4

İhtiyaçlarını dış ülkelerden almaya mecbur olur ve dış
mihraklardan borç almak durumunda kalır. Borç alan bir
ülke aynı zamanda emir almaya da başlar.
Siyaset, eğitim, ziraat, ticaret, sanat, kısaca her şey dış
mihrakların yönlendirmesi ile oluşup, ülkenin esas
sahipleri de onların kuklası olur. Din, devlet, ahlak ve
maneviyat muhafaza edilemez hale gelir. Adalet; bir ülke
ve idarecileri için olmazsa olmaz bir mecburiyettir. Zira
Hatemülenbiya aleyhissalatu vesselam efendimiz;
“İdare küfür idaresi de olsa, adalet ile devam eder. Lakin
zulüm ile devam etmez.” buyuruyor. Hz. Ömer efendimiz
de; “Adalet mülkün temelidir.” sözüyle mülk ve saltanat
için adaletin esas ve temel mesabesinde olduğunu ifade
buyuruyor. Allah Teâlâ’da kesinlikle her zaman ve her
yerde adaleti emrediyor. (Sure-i Nahl, ayet-90 )
Adalet nedir? Kimlerin, adaletli olması lazımdır; gibi
hususları bu kitapta görüyoruz Adalet; dağdaki çobandan,
devlet başkanına kadar yediden yetmişe, kadın, erkek,
herkesi alakadar eden çok önemli dini bir vazife ve insani
bir sorumluluktur. Adalet; toplumun tüm fertleri arasında
uyulması ve uygulanması icap eden, namaz ve oruç gibi
bir farzı ayındır. Eşlerin birbirlerine, ebeveynin
çocuklara, öğretmenin öğrencilere, amirlerin memurlara,
hâkimlerin davacılara, komutanın askerlere, patronların
işçilere, devlet başkanının halka karşı adalet ile muamele
etme mecburiyetleri ve mesuliyetleri vardır.
Adalet; hayatın tüm birimlerini, herkesi her şeyi ile
alakadar eden, su ve hava kadar hayati ehemmiyeti haiz
bir nimettir.
Adalet; zengin fakir, işçi memur, esnaf tüccar, köylü
şehirli, herkesin ana rahminden, mezara kadar maddi ve
manevi hayatını rahat yaşayabileceği, hatta tüm canlıların
dahi, hayatlarını devam ettirecekleri imkân ve ortamı

5

sağlamak demektir .Aksi takdirde zulüm ve haksızlık
yapılmış olur ki; Allah Teâlâ zulüm yapan ve haksızlık
eden zalimleri asla sevmez. (Sure-i Lokman, ayet- 13)
Bir insanı ki; adaletsizliği ve zulmü sebebiyle Allah Teâlâ
sevmiyorsa; hangi makamın, hangi rütbenin, hangi
şöhretin ve hangi imkânın sahibi olursa olsun, hatta
dünyanın tek ve yegâne sultanı ve hâkimi olsa bile, fani,
geçici, bir imkân, saltanat ve şöhret, sonu ise harap, türap
ve nedametten başka, ne faydası olur ki.
Huccetül İslam İmamı Gazali hazretleri; zamanın sultanı
Muhammed bin Melik Şah’a hitaben yazmış olduğu;
“ettibrülmesbük finasihatilmülük” isimli bu eserde;
adaletin tüm inceliklerini anlatmıştır. Bir sultanın; evvela
Allah Teâlâ’ya, sonra da halka karşı, vazifelerini,
insanlara nasıl davranacağını, adaletin ne demek
olduğunu, hulasa, bir sultanın, nasıl olması gerektiğini,
ayeti kerimeler, hadisi şerifler ve kitaba serpiştirmiş
olduğu misaller, hikâyeler ve hikmetli sözler ile izah
etmiştir. Bu kitap takriben bin sene önce Muhammed bin
Melik Şah’a hitaben yazılmış bir eserdir. Mevzu adalet
olduğu için evrensel olup; en alt biriminden, en üst
makamlara kadar zamanımızdaki tüm idarecileri, bilhassa
sultan mesabesindeki devlet başkanlarını da
ilgilendirmektedir. Aynı zamanda riayet ettikleri takdirde;
her Müslümanın maddi manevi, dünyevi ve uhrevi
yönden istifade edecekleri birçok malumatı, ibretli
hikâyeleri ve hikmet ehlinin sözlerini ihtiva etmektedir.
Bu nedenle halen önemini korumakta olup; her
konumdaki tüm idarecilere ve fertlere de hitap
etmektedir. Bu sahada yazılmış kitaplar var ise de
muhtevası İmamı Gazali hazretlerinin kitabının
tekrarından ibaret olup, bir dirayet mahsulü değildir.

6

İmamı Gazali hazretleri, ehemmiyet ve önemine binaen,
bu kitabı; Muhammed bin Melik Şah’a; sarahaten,
haleflerine de zımnen, her Cuma günü okumasını, hatta
ezberlemesini ve muhtevasıyla amel etmesini tavsiye
etmiştir. Bu nedenle biz de her Müslümanın tekrar tekrar
okumasının çok büyük faydası olacağına inanıyoruz ve
tavsiye ediyoruz.
Bu kitabın tercüme edilmesinde ve basılmasında maddi,
manevi, teşvik ve desteklerinden dolayı Ahmet Taşçı
ağabeyimize müteşekkiriz.
Gayret kuldan irşat ve muvaffakiyet ancak, Allah
Teâlâ’dandır.
Mütercim
Ergün TELİS

İMAM-I GAZALİ ve DÖNEMİ
Selçuklu Devleti’nin siyasal, sosyal, askeri, adli, dini,
mezhebinin coğrafi ve tarihsel açıdan incelenmesi
neticesinde akla ve insanlığa dünyanın ilkleri olarak neler
kazandırdığı ve bu kazanımların nasıl devam ettirildiğini
görmek istiyorsak Gazali’den başlamamız gereği apaçık
bedahettir.
Gazali Tus’ta doğmuş ve Tus’ta metfundur.
632 yılında Hz. Muhammed (Sallallahü aleyhi ve
sellemin) irtihaliyle İslam’a bir hami aranmaya başlanmış
ve hamilere paralel devlet modellerinin oluşması çok
gecikmemiş, Hulefa-i Raşidin’in devlet anlayışı bir

7

arayışın ilk ipuçlarıyla doludur. Halifelerin suikastlar
sonucu oluşamayan ortak siyasal anlayışı iki ana gövdede
gelişimini sürdürmüştür.
Neticede Hz.Muaviye ile başlayan hanedan menşeli
devlet modeli önce İslam adına ve Arap milliyetçiliği
menşeinde gelişirken bağrındaki ikinci ana gövdeye
yenik düşerek yerini biraz daha toleranslı Abbasilere
bırakmıştır.
Dünyalık devleti olan Emevi Devleti orta doğuda hem
kendi sorunlarını hem de halkının sorunlarını çözemeden
göçerken ilave sorunlar bırakarak Afrika ve İspanya’da
yaşamayı denemiştir. Abbasiler ise henüz tanımadığı yeni
Müslüman olmuş uluslara hem siyasetini hem de askeri
yapılanmasını bırakmakla onlarla uyumlu
yaşayamayacağını bir zaman sonra anlamış oldu. İslam’ın
potansiyel gücü yavaş yavaş yeni Müslümanların eline
geçiyordu.
Yeni Müslümanlar eski “devletçi”lerdi, asker uluslardı,
kısaca Türklerdi. Belki Abbasiler devletlerini Türklere
teslim etmekle büyük bir sorunun önünü kesmiş
oluyorlardı.
Hz. Muaviye ve Hz. Ali arasındaki düşmanlık Ehli Beytin
katledilmesine kadar vardırılmış, adeta Müslümanlar
devlete uyanlarla, peygamber bağlıları olarak
bölünüyordu. Emevi devleti süresince bu düşmanlık her
sahada Ortadoğu’nun İslam’ın beşiğinin fitnesi olarak
kaldı.
Abbasilerin bir siyasetle Emevilerin elinden devleti
kurtarmaları bir süre barışı temin etmiş, halkları
rahatlatmış idi. Abbasiler döneminde de Orta Doğu
dışındaki yeni Müslümanların İslam’a ektikleri fitne
tohumları, Emevilere yönelen düşmanlığın aslında İslam
dininin kendi özünden kaynaklanmadığını, belki de daha

8

çok bu yeni Müslümanların kendi eski inançlarından,
hırslarından geleneklerinden vazgeçmek
istememelerinden kaynaklandığını göstermektedir. Ne
Farisilerin eski Fars gelenekleri ne de Türklerin Şamanist
yapılanmaları İslam ile kısa sürede telif edilebilirdi. Irki
imtizaçları ve iklim farklılıkları da eklenince sorun daha
da derinleşiyordu. Uzun zamana ve ilmi çalışmalara
ihtiyaç vardı.
Emeviler her şeyi hallederiz sandılar. Abbasiler de paralel
görüşte olduklarını geç anladılar. Oysa Selçuklular,
kendinden önceki bu iki Müslüman-Arap Devletinin
hatalarına düşmediği için hem İslam’ın en büyük hamisi
oldu, hem İslami ilimlerin intişarı için okullaşmayı
sağladı, hem de İslami hayatın sosyal çerçevede nasıl
yaşanacağını pratikleştirdi. Selçuklu Devleti, kanatlarının
altında çabuk celallenen Arap psikolojisiyle, hem de
devletin sahibi olan Oğuzların İslamlaşmasında
tasavvufla dünyayı imar etmeyi denedi.
Gazneliler ile Karahanlıların Selçuk Bey’in torunları
Tuğrul ve Çağrı Beylere hasmane tutumları bölgenin
tamamen onlara teslimini intaç etmiş ve Selçuklu
İmparatorluğunun temel taşını Karahanlılar, Gazneliler ve
Samaniler oluşturmuştur.
Selçuklu Devletinin kuruluş yeri olarak Horasan ve
çevresi mukadder olunca 11. Yüzyıl başlarından itibaren
Tus kenti de savaşın mekanı olmaktan kurtulamamıştır.
Şehir Oğuzlarla Türkmenlerin satranç tahtası gibidir.
Nihayetinde bir Orta Asya Türk şehri olan Tus, Selçuklu
Devletinin kuruluşuna katılmış, 1040 Dandanakan
savaşıyla bu berat onlara verilmiş oldu. Bunları
anlatmamızdan muradımız bir Türk şehrinin halkından

9

olan Gazzali Hazretlerinin bu dönemde ve bölgede
yetişmiş olduğunu belirtmektir.
Tus’ta 1058’de doğdu ve yine kendi tekkesine (hankah)
1111’de defnedildi. Hazreti, Pers ve Arap gibi ırklarla
tavsif edenlerin yanıldığı gibi, öldüğü yeri de Şam,
Kahire ve Bağdat gibi gösterenler de yanılıyordu. Hazret,
gerek Melikşah’ın kendisi, gerek Melikşah’ın oğlu
Muhammed Tapar ve gerekse diğer oğlu Sultan Sancar’ı
tanımış, görevler almış ve görevi gereği konuya ilişkin
özel ve genel çalışmalarını yapmıştır. Genel görevleri
içerisinde Nizamiye Medreselerinde öğretim üyeliği ve
devletin sıkıntılı olduğu toprak yönetiminden askeri
yönetime, halkın yönetiminden sanat ve edebiyatı da
içerisine alan dini hayatın yönetilmesine varıncaya kadar
değişik konularda kitaplar yazmış, nasihat ve mektuplar
kaleme almıştır.
Selçukluların alamet-i farikası olan federatif yapılanmayı
çok iyi biliyor olmaları, ana devlet çatısı tâbi devletleri
koruyacak genişlikte tutularak hükümet ediliyordu.
Abbasi ve Emeviler’de halifelik, devletin içinde ve ırki
fonksiyonların icra edildiği tarzda kullanılıyordu. Oysa
Selçuklular hem Müslüman hem de Türk’tü. Halifeliği
mukaddes bir kurum olarak kabul ediyor ve halifeyi de
İslam’a uygun kararlar vermesi için çevre baskılarından
korumaya çalışıyordu. Maddi ve manevi Selçuklu Devleti
kendini İslam’ın hizmetinde görüyor mümkün olduğu
kadar ehli sünnet görüşü üzere devletini tanzim ediyordu.
Selçuklunun İslam’a hizmetlerini;
a) siyasal
b) ilmi
c) sosyal
olarak bölümlemek mümkündür. Devletin idaresini
Selçuklu soyundan gelen Sultan, Melik, Han ve akıllı

10

yöneticiler olan vezir, nazır ve valiler yürütüyordu.
Yöneticilerin sorumluluklarının başında Müslüman
halkının barış içerisinde yaşamasını temin etmek
geliyordu. Bu cümleden olmak üzere halkın gereksinim
duyduğu kamu binalarını ve sosyal alanı yönlendirmek
üzere sosyal binaları devlet olarak yapıyor, halkın
hizmetine sunuyordu. Elbette ki halkın su ve geçimini
temin için tarım alanlarını ve meraları özellikle
koruyorlardı.
İlmi yapılanma ise başlangıçta Bağdat daha sonra Bağdat
örnek alınarak bütün ülke çapında Nizamiye Medreseleri
namıyla yaygınlaştırılarak devlet eliyle öncelikle halkın
okuma yazma ihtiyacı karşılanmış oluyor daha sonra ise
devletin memur kadroları eğitilmiş oluyordu. Üçüncü
evrede ise bu medreseler dünya çapında alimlerin
yetişmesini sağlıyordu. Bu dönemdeki yetişen alimler ve
İslam bloğunun Selçuklu etrafında toparlanmasını
sağlayan bu medreseler idi. Dünyada bu denli yaygın ve
devlet eliyle işletilen ilk okul çalışmaları Nizamiye
Medreseleri olmuştur.
Gazali bu okulun öğretim görevlisi idi. Bu konuda İslam
dünyasının fıkıh, kelam, tefsir ve hadisçilerinden çoğu
Selçuklu İmparatorluğu çağında yetişmiştir. Kuseyri
Risalesinin müellifi Ebu’l Kasım Kuseyri (ölümü 1072),
Kuseyri’nin oğlu, El-Taysir adlı tefsirin müellifi büyük
sufi Ebu Nasr Abdurrahim, Şafi fakihlerinden ve Bağdat
nizamiyesi hocalarından Ebu İshak Şirazi (ölümü 1083),
bir çok eser sahibi Ebu’l Maali Cuveyni (ölümü 1085),
İslam aleminin büyük mütefekkirlerinden ve Bağdat
Nizamiyesi rektörlerinden Gazzali (ölümü 1111), II. Şafi
diye anılan Amul nizamiyesi hocası Fahr-ül İslam
Abdülvahid (ölümü 1108), büyük Hanefi fakihi Kazi’l
Kuzat el Hatibi (ölümü 1079), Hanbeli fakihi hadişçi ve

11

ünlü sufi Abdullah Ensari (ölümü 1108), büyük tefsir ve
gramerci Ali el Vahidi (ölümü 1076), büyük Hanefi fakih
ve tefsirci, meşhur usul müellifi Pazdavi (ölümü 1089),
El-Maksut adlı eseri ile Hanefiler arasında şöhret yapan
Serahsi (1090), fakih, filozof ve şair olan Ayn-El Kuzat el
Hamadani (ölümü 1130), mezhepler tarihi mütehassısı
Kitab el-Milel vel-Nihal müellifi Muhammed el-
Şehristani (ölümü 1153), Mesabih el-Sunne müellifi
Bagavi (ölümü 1116), bugün zevkle okunan klasiklerin
müelliflerinden bazılarını yukarıya derç etmiş olduk.
Selçuk Medeniyetini o dönem cami, medrese, kümbet,
mezar taşları ve kalelerden yaygınlığını ve büyüklüğünü
görmek mümkün. Zevk-i Türki ile bezenmiş ve tamamen
özel camiler, mihraplar, kubbeler, çatı örtüleri, minare ve
minberler, kapı ve pencereler, hele hele özel mimarileri
ile kervansaraylar Türkiye’nin dört bir yanına yayılmıştır.
Devlet dili olarak Farsçanın seçilmiş olması ilim dilinin
Arapçaya hasredilmesi elbette ki dünya imparatorluğu
kurmaya çalışanların işini kolaylaştırıyordu. Zamanla
yönetim yerleştikçe İslam’ın ifadesi de Türkçeleşiyordu.
Ahmet Yesevi’nin kendisinden sonrasına el uzatması
Türkçenin yönetim dili olmasında hele hele inancını
Türkçe ifade etmekte en büyük etken olmuştur.
Selçuklu Devletinin tebaası Türk olmakla birlikte
tamamen İslamlaştığı söylenemez. Selçuklu Devletinin
kuruluşundan Sultan Sencer dönemine kadar devlet
sürekli büyümüş sınırları her ne kadar Asya’da kalmış ise
de Avrupa ve Afrika’yı kontrol altına alma denemeleri
olmuştur. Bu kadar büyük bir İmparatorluğun tebaasının
yalnız Türklerden ve mütecanis Müslümanlardan olduğu
söylenemez. Sınırların değişmesinin büyük etkileri
olmakla birlikte konar göçer bir hayat yaşayan Türklerin
de sürekli yurt değiştirmeleri diğer tali etkenlerden

12

biridir. Sonraki yıllarda Nizamiye medreseleriyle birlikte
konar göçerlerin iskan edilmeleri tâbi devletlerin
sözleşmelere bağlanmaları neticesinde daha düzenli bir
hayata geçtikleri için eğitim de mümkün olmuş,
Müslümanlığın yaygınlaşması da hızlanmıştır. İçgöçler
ve iç isyanlar eğitimin inkıtaa uğramasına sebep olmakla
birlikte, medeniyetin yükselmesi ile dini hayat toplumun
benimsediği düzeye çıkabilmiştir.
Bütün bunlara rağmen sınırların genişlemesi ve
medeniyetin yükselişi ile oluşan göçlerin getirdiği insan
gruplarının dini hayatlarıyla mukimlerin dini hayatları ve
kültürleri, öncelikle çatışmayı davet ediyor, zamanla yeni
bir senteze doğru varıyordu. Ancak devletin siyasi ömrü
bu değişim fazlarını tasfiyeye yetebilecek mi sorusu
göçlerin büyüklüğünü anlatmak için kullanılabilir.
Nizamiye medreselerinin şehirlerde oluşturduğu tevhid
fikri, bir mezhebe inhisar etme ideolojisi, Eş’ari ekolünü,
Sünni akideleriyle Şafi mezhebinin dini akaidi ve hatta
Hanefiliği açıktan korumayı ve desteklemeyi zorunlu
kılıyordu.
Mukaddes şeriat ölçülerinde dini hayatın yaşanması için
devletin aldığı tedbir bu idi. Tasavvuf adı altında bazı
grupların Rafızi inançlara sahip olması devletin bu tür
yuvalanmalara izin vermemesini intaç ediyordu. Horasan
alanı bir yandan Hindistan hattından gelen diğer yandan
Abbasilerin saray çevresinden gelen fikir ve cereyanların
etkisi altında kalmıştır. 11. Asırda bu alanda böylesine
yerleşik bir dini hayat varken yeni Müslüman olan
Şamanist bazı gruplar, İslam’ın yayılmasını zora
sokuyordu. Sosyal açıdan ise kalkışmayı ve çatışmayı
körüklüyordu. Diğer taraftan İslam Türk tarikatlarının
doğuşunda Türklerin İslam olmazdan önce taşıdıkları dini

13

telakkilerin müessir olacağı ve Türk tasavvufunda izler
bırakacağı ne kadar tabi ise, aslında bir iktidar mücadelesi
mevzuu iken, İran sahasında İslami cilaya bürünmüş
Zerdüştlük, Mani ve Muzdek dinleri gibi eski inançlar
hüviyet birliği kazanarak bir nevi mezhep kisvesi altında
meydana gelen Şiilik cereyanı altında, Peygamber
ailesine derin bir muhabbetle bağlı kalmak, Ehli sünnet
akidelerinin müsamaha tanımaz sertliğine cephe almak
gibi hususlarda, aynı görüşü taşıyan ve müşterek
kaynaklardan beslenen tasavvuf hareketi ile birleşmesi
dolayısıyla Türk efkarında yer etmesi de o kadar tabiî idi.
Gazali; Abbasilerin meşrulaştırmaya çalıştığı bütün
alanlardaki alttan alta içten içe sızan bu İslam dışı
alıntıları tespit etmiş ve İslam’ı özüne, yani Peygamber
zamanı İslam’ına yaklaştırmaya çalışmıştır. Selçuklu
sarayı ve hükümetleri de bu konuda daima Gazali’nin
arkasında olmuşlardır. Mani ve Mazdekler ile sapık fikir
ve yunaniyat, israiliyat üzerine çalışmalar yapmış, kelam
ilmini bugün duran şekli ile düzenlemiş, ihya ile dini ilim
ve akait baştan sona ele alınmıştır.
Gazali Nassın sadece akılla anlaşılamayacağını
tasavvufun da kuru tekrarlarla kula yol gösterici
olamayacağını açıklamış, tespit ve tecrübe etmiş,
tecrübelerini ilim haline getirmiş ve bugün meriyette
bulunan gerek dini ve gerek resmi hayatımızın büyük
düzenleyicisi Gazali olmuştur. Bu konuda Necip Fazıl’ın
kuru akıl ile metafizik hiçbir sorunun
çözümlenemeyeceğini çok dillendirdiğini hatırlatmadan
olmaz.
Gazali’nin özeti sanki Necip Fazıl. Kısacası Türk
dünyasında olan herkesin Gazali’ye gönül borcu vardır.
Zira bütün tarikatlar ve mezhepler Selçuklu Devletinin

14

içerisinde oldu, oluştu, düzene girdi, adını aldı, yolunu ve
doktrinlerini vaz etti. Gazali yanlış ve eksiklerini tespit
etti. Gazali’yi sadece “ölüm ve ötesi” yazarı gibi
göstermek en azından ilim haysiyetini taşımamaktır.
Gazali doğumumuzdan başlayan bütün hayatımızın
maddi ve manevi gerek sistem ve gerekse doktrinal
anlamda her kırılma noktasını, her sorunu kitaplık çapta
ilmîleştiren Tus’un seçkin alimlerinden biridir.
Dünya Edebiyatçıları Ansiklopedik Sözlük Gazali için
aşağıda şöyle söylemektedir;
“İlahiyatçı, filozof, mutasavvıf. Horasan’da okudu.
Bağdat’taki nizamiye okuluna profesör oldu. Gittikçe
artan şüpheciliği yüzünden bir kaç yıl sonra kürsüsünü
bırakıp kendini riyazete verdi. Bu arada bir yandan
yazarak bir yandan vaazlar vererek Suriye, Filistin,
Mekke ve İskenderiye’yi gezdi. 1105’te Sultan Sencer
onu Nişabur’daki Nizamiye Okuluna atadıysa da çok
geçmeden tekaüt olup Tus’ta öldü. Gazali İslam
düşünürleri arasında en orijinali ve ileri gelenlerindendir.
Diyalektik felsefe yerine tasavvufu koymaya çalışmıştır.
Çoğu Arapça yazılmış 70 kadar eseri vardır. Bunlardan
biri bütün sistemini içine alan İhya-ı Ulum id-Din’dir.”
Nurullah Karakaş, Uludağ Üniversitesi, Felsefe ve Din
Bilimleri, Din Sosyolojisi Yüksek Lisans Tezinde;
“Abbasilerin tarih sahnesinden çekilmesi ile 10.
Yüzyıldan itibaren sahnenin hakimi olarak Selçukluları
görmekteyiz. Mısır’ı Memlukler istila etmiş, İslam
dünyası, hilafet kurumu dahil, bir kaosun içerisine
düşmüştü. Sahnenin yeni hakimleri 11. Yüzyıldan
itibaren her şeye siyasal güç olarak hakim olan Selçukiler
İslam dünyasını yeniden tanzim etmeye çoktan
başlamışlardı. Halife yerinde oturmakla birlikte, Selçuklu
devletinin emrine girmişti. Eşari ve Maturidilik devletin

15

resmen korumasına alınmış Şafilik ve Hanefilik
mezhepleri devletin doktrini olmuş ve Sünnilik meşru
mezhep sistemi olarak saygınlık kazanmıştır. Elbette ünlü
vezir Nizamül Mülk’ün siyaseten teşkilatçılığı ve
düzenlemeyi başarılı hale getirmekte ana amildir. Lakin
ünlü ilim adamları ve Nizamiye okulları da bu kaynağın
temiz su taşıyan ana kaynakları olmuştur.
Daha önce de belirttiğimiz devletin olumsuzluk höyükleri
olan; Mani, Manihaizm, Mazdekilik, Şamanizm gibi eski
dinlerden veya dışarıdan ithal inançlarla mücadele
gerekiyordu. Örnek olarak Nizamül Mülk’ün
siyasetnamede Mazdekilerin nasıl alt edildikleri uzun
uzun anlatılır. Diğer yandan İsmaililerin Hasan Sabbah
çıkışları da aynı yerde anlatılır. Bu homojenliği temine
matuf Selçuklu hükümet siyaseti, ilim adamlarınca tam
tanımı yapılarak anayasal bir yapılanma ortaya
konmasaydı, Nizamül Mülk bunlarla belki de baş
edemeyecekti. Çünkü Gazali bütün fırkaları tek tek
inceleyip İslam’ın siyaset mantığının temellerini tespit
etmesi ile siyasetin koruyucu gücü kendisini dünya ve
ahiret mutluluğunu temin eden İslam dinini kalbinde
taşımaya memur gördü. Zira devlet, vatandaşının can,
mal, ırz ve onurunu korumakla mükelleftir. İnanç ise
korunan peteğin balı mevkiindedir. Bu işbirliği, yani
devlet ve din; uzay geometrisi parametreleri ile çalışan,
birbirini kesmeden bütünleyen bir yapıya Gazali ve ekolü
sayesinde kavuşmuştur. Gerek Osmanlı ve gerekse
günümüz İslam dünyası bu doğru yolu aynı üslupta
görmektedir. Gazali, din ve devlet ikilemi yerine din ve
devlet işbirliğini teklif ederek dini dünya ve ahiret
hayatının saadeti için önemli bir araç olarak
düşünmektedir. Devleti ise onun koruyucusu ve
uygulayıcısı olarak görmektedir. Bu bakımdan din

16

açısından devletin zorunluluğu üzerinde durmakta her iki
kurumu ikiz kardeş ilan etmektedir.”
İslam Ansiklopedisi Gazali maddesinde Gazali’ye isnad
edilen eserlerin listesi:
1. İhya-ı Ulum id-Din
2. El-İmla an İskalat el-İhya (İhya’nın Savunması)
3. Kimya-ı Saadet (İhya’nın özeti)
4. Minhacel Abidin ila Cennet Rabbülalemin
5. Fatiha el-Ulum
6. el-Dürre el-Fahira Fi keşfel-Ulum el-Ahira
7. Kavaid el-Akaid
8. İl Cam el-Avam an İlm Al-Kelam
9. Faysal Al-Tefrika Beyan Al-İslam vel Zandaka
10. Al-Maznun bih Ala Gayri-Ahli
11. Al-İtikad vel İktisad
12. Al-Maznun bih Ala Gayri-Ahli (Yeniden düzenlenip
tertip edilmiştir)
13. Al-Maznun Al-Sagiyr
14. Redd al-Cemil li İlahiyat İsa Bisarih Al-İncil
15. Al-Mustazhiri
16. Al-Kıstas Al Mustakim
17. Makasıt Al-Felasife
18. Tehafüt Al-Felasife
19. Miyar Al –İlim
20. Mihal Al-Nazar
21. Al-Munkız -ü Minet’dalal vel Musil ila Zil iza vel Celal
22. Al-Mustasfa
23. Al-Basit
24. Al-Vasit
25. Al-Vaciz
26. Nasihat ül-Müluk
27. Al-Maksat Al-Esma Allah ül Hüsna
28. Al Kanun Al Kulli Fil Tevil

17

Clement Huart’ın Arap ve İslam Edebiyatı (Brokelman
69 Eserin kitaplıklarda bulunduğunu belirtmiş ibaresi
kullanılıyor, 259 ve devamı.) Bu eserde anılan eserler ise
şunlardır;
1. Cevahir el-Kur’an
2. Akide
3. Al-Durer al-Fahire
4. İhya-ı Ulum id-Din
5. Mizan’ül Amal
6. Kimya-ı Saadet
7. Eyyühel Veled
8. Basit
9. Vasit
10. Vaciz
11. Tehafüt ül-Felasife
12. Makasit ül-Felasife
13. Munkız mined-Dalal
Mısır'lı bilim adamı Abdurrahman Bedevi’nin yapmış
olduğu araştırmalara göre, Gazzâlî'nin 457 adet kitap
yazdığını belirtir. Ancak günümüze kadar ulaşan
eserlerinin sayısı 75 tanedir. Bedevi’nin listesinde
bulunan kitaplar;
1. İhya-u Ulumi'd-din
2. El münkız mine'd Dalal
3. Makaasidü'l Felasife
4. El Mustasfa
5. Tehafütü'l Felasife
6. El İktisad fi'l İtikad
7. Kimya-i Saadet
8. El Kıstasü'l Müstakim ve Fedâih-ul-Bâtınîyye

18
9. Bidayetü'l Hidaye
10. Miyarül İlim
11. Mihekkun Nazar
12. Mişkatü’l Envar
13. Tefsir u Yakuti’t Te’vil
14. Cevahir’ül Kur’an
15. El Basıt
16. El Vasit
17. Maksaadü’l–Esna fi Şerhi’l-Esmaü’l Hüsna
18. Makaasıd Maznun’ü Bih la Gayri Ehlih
19. El Veciz
20. Mizanü’l Amel
21. Faysal ül-tefrika beyne’l –İslam ve’z-zendeka
22. İlcam ül-avam an İlm-i Kelam
23. El Mustazhiri
24. Er-Redd ül-cemil Ala Sarih
25. Kitab ül-erbain
26. Minhac ül-abidin
27. Eyyühe’l Veled
28. Mükâşefetü'l-Kulûb
29. Nasihatü’l Müluk
30. Ed-Dürc
31. Mafsalü’l Hilaf
32. Hüccetü’l Hak
(Aşağıdaki malûmat da, Zebidî'nin İhyanın şerhi olan
İthaf us-Saatle, adlı eserinden alınmıştır).
Gazâlî'nin eserlerinin listesi ise şöyledir:
1. el-tınla alâ MüşkiVil-îhyâ
2. el-Erbaîn
3. Ki tab' ul -Esmâ'i l-Hüsnâ
4. el-İktisad fı'1-îtikad

19
5. İlcamlul-Avam an İlm'il-Kelâm
6. Esraru Muamelât'id-Din
7. Esraru Envar'il-İlahiyye
8. Ahlâk'ul-Ebrar
9. Esraru Ittiba'is-Sünne
10. Esraru Hurûf il Kelimât
11. Eyyühe'l-Veled (Farsça)
12. Bidâyet'ül-Hidâye
13. el Basît
14. Beyan'ul-Kavleyn li'ş-Şâflî
15. Fozayih'ul-İbahiye
16. Bedâyi'ul-Usûl
17. Tenbih'ul-Gâfilîn
18. Telbîs'ül-îblis
19. Tehâfüt ul-Felâsife
20. TahsiVul-Meâhız
21. et-Talîke
22. TaYısîVul-EdiUe
23. Tefsîr ul-Kur'an'il-Azîm
24. Faysal'ut-Tefrika Beyne'l-İslâm ve'z-Zandaka
25. Cevahir'ul-Kur'an
26. Huccet'ul-Hak
27. Hakîkat 'ur-Ruh
28. Hakîkat'ul Kavleyn
29. Hulâsat'ul-Resâil ilâ İlm'il-Mesâil
30. Risâlet'ul-Aktab
31. Risalet'ut-Tayr
32. er-Reddu alâ Men Taan
33. er-Risalet'ul-Kudsiyye
34. es-Sırr'ul-Mesun
35. Şerhul Daireti Ali b. Ebî Tâlib (Nuhbetul-Esmâ)
36. Şifâul-Galil
37. Akîdet'ul-Misbah

20
38. Acâib'ul-Sun'ullah
39. Unkud'ul-Muhtasar
40. Gayet'ul-Gavr fî Mesâü'id-Devr
41. Gavr'ud-Devr
42. el-Fetâvâ
43. el-Kanun'ul-Küllî
44. Kanun'ur-Rasûl
45. el-Kurbet İlallah
46. el-Rıstas'ul-Müstakîm
47. Kimyâ-yı Saâdet (Farsça)
48. Küçük Kimyâ-yı Saâdet (Arapça)
49. Keşfu Ulûm'il-Âhire
50. Kenz'ul-Udde
51. el Münteha fi'1-Cedel
52. el-Mustasfa fî UsûTil-Fıkh
53. el-Menhüi fi'1-Usûl
54. el-Meâhız'ul-Hilâfiyât
55. el-Mebâdi ve'1-Gayât
56. el-Mecâlis'ul-Gazalîye
57. Mekasıd'ul-İlim
58. el-Munkiz min'ed-Dalâl
59. Mi'yar'un-Nazar
60. Mi'yar'ul-îlim
61. Mahallu'n-Nazar
62. Mişkât'ul-Envar
63. el-Müstezherâ
64. Mîzân'ul-Amel
65. Mevâhim'ul-Bâtmiyye
66. el-Menhec'ul-A^lâ
67. Mi'rac'üs-Sâlikîn
68. el-Meknûn
69. Müslim'us-Selâtîn
70. Müfesser ul-Hilâf

21
71. Minhâc'ul-Abidîn
72. Nasihat'ul-Âbidîn
72. Nasihat'ul-Mülûk (Farsça)
73. el-Vecîz
74. Yakutu TeVil fî Tefsîr'it-Tenzil (Kırk cüzdür)
75. İhya-i Ulumi'd-Din
Gazâlî'ye nisbet edilen, fakat hakikatte Gazâlî'nin eseri
olmayan kitaplar ise şunlardır:
1. es-Sırr-ul-Mektûm fî Esrâr'in-Nücûm (Bu kitap aynı
zamanda Fahreddin Râzî'ye de nisbet edilmiştir)
2. Tahsin'uz-Zünûn
3. Kitab'un-Nefh ve't-Tasviye
4. Mednûn biti alâ Gayri Ehlihi
Bu kitaplar Gazâlî'nin olmadığı halde kendisine nisbet
edilmiştir. İncelendikleri zaman küfürle ve şeriata
muhalif fikirlerle dolu oldukları görülür. Gazâlî ise bu tür
fikirleri öne sürmekten uzak bir kimsedir. Nitekim bu
kitapların Gazâlî'ye ait olmadığını İbn Subkî mufassal
delillerle ispat etmiştir. İsteyen İbn Subkî'nin eserlerine
müracaat edebilir. İbn Subkî gibi Muhyiddin Arabî ve
Tuhtef'ul-İrşâd müellifi de bu kitapların Gazâlî'nin
kaleminden çıkmadığına dair mufassal bilgi vermişlerdir.

Editör

22
KİTABIN TARİFİ

Eski eserleri, musannifleri, fenleri, mevzu ve konuları
anlatan Keşfuzzunun, isimli kitabın birinci cildinin; iki
yüz kırk üçüncü sahifesinde, “ettibrülmesbük
finasaihilmülük” isimli bu kitap; hicri beş yüz beş
senesinde vefat eden İmamı Gazali hazretlerinin;
Selçuklu sultanı Muhammet bin Melik Şah’a; farsça
yazdığı bir eserdir.
Sonra bazı talebeleri Arapçaya tercüme etmiş. Âşık
Çelebi diye maruf bir zatta; Türkiye’ye naklettikten
sonra, Alaii bin Muhammed Şerif Eşşirazi; Sultan

23

Süleyman’ın oğlu Bayezid’in etbaından, Sinan Bey’e
naklederek “Neticetüssülük” ismini vermiştir.
Neticetüssülük’ün mukaddimesinde İmamı Gazali’nin
Muhammed Bin Melik Şah’a nasihatleri ile beraber, iki
makale ve yedi bölüm anlatılmıştır.
Bu tercümede birçok ilaveler de yapılmıştır.
Bunu, hicri bin yirmi senesinde vefat eden, Vücudi diye
maruf Muhammed bin Abdülaziz böyle anlatmıştır.

Farsçadan Arapça’ ya Tercüme Eden Zatın
Mukaddimesi
Bütün fazilet ve nimetlerden dolayı, hamdin ve şükrün
her türlüsü Allah Teâlâ’ya mahsustur.
Salatü selam; seyyidimiz Muhammed aleyhisselama,
onun aline ve ashabınadır.
Besmele, hamdele ve salveleden sonra;
Önde gelen büyüklerden, bazıları “nasihatül mülük”
isimli bu kitabı Farsçadan Arapçaya tercüme etmemi
istediler.
Ben de kitabın sıfatını ve konumunu hiç değiştirmeden
aynı tertip ve suret üzere tercüme etmeye imtisal ettim.
Fesahat ve belagatına ulaşabildiğim kadarıyla,
anlaşılması daha kolay olsun için, kelamı kullananı

24

düşünerek, işaretini izah ve ibaresini kolay kılmak
hususunda çok gayret ettim. Kitabın müellifinin,
anlatmak istediği manalara, maksatlarına ve hikâyelerine
işaret ve delalet etmesi için haberleri, kıssaları, hikâyeleri
ve farsça şiirleri, Arapça şiirler ile tercüme ettim.
Ben kusur ve hatalarımdan dolayı, son derece özür
diliyorum. Çünkü ben bu meydanın erlerinden değilim.
Güzel ahlak sahibi o büyükler; taksiratımı
görmeyiversinler. Fazilet sahibi âlimler, noksan ve
eksiklerden dolayı beni hoş görüp bağışlasınlar.
Kim sözlerimde bir yanlışlık bulup, örterse veya bir
kayma ve zelleye rastlayıp değiştirirse, büyük mükâfata
nail olur ve güzel yâd edilir.
Muvaffakiyetim ancak Allah Teâlâ’ya aittir. Ben ancak
ona tevekkül ettim ve ancak ona yöneldim.

TEMHİD (İZAHAT)
Sultan Muhammed Bin Melik Şah’a hitaben; şeyhul
İslam, âlim, arif, imamların şereflisi, Zeynüd’din,
huccetül İslam Ebu Hamid Muhammed bin elgazali ettusi
rahimehullah şöyle buyurdu;
 Ey şarkın ve garbın meliki ve âlemin sultanı;
Bil ki;
Allah Teâlâ’nın sana ihsan ettiği birçok görünen zahiri
nimetleri, görünmeyen manevi nimetleri ve lütufları
vardır. O nimetlere teşekkür etmek senin üzerine vacip
olup, onları yaymak ve dağıtmakta sana ait bir vazifedir.

25

Kim Allah Teâlâ hazretlerinin nimetlerine teşekkür
etmezse; o nimetleri yok olmaya ve elden çıkarmaya arz
etmiş olur. Kıyamet gününde de kusurlarından dolayı
mahcup olur.
Ölüm ile yok olan, nihayete eren, her türlü nimetin akıllı
ve zeki insanların yanında hiçbir kıymeti ve değeri
yoktur. Çünkü ömür ne kadar uzun olursa olsun, adedi ve
müddeti dolduğu zaman uzun olmasının bir faydası
olmaz.
Çünkü Nuh aleyhisselam; dokuz yüz elli sene yaşamış,
ölümünden bu zamana kadar da beş bin sene geçmiştir ki;
sanki hiç yaşamamış gibidir.
En kıymetli, en şerefli, en değerli nimet, devamlı olan
ve hiç bitmeyen nimettir. O da iman nimetidir.
İman; ebedi saadetin, nüvesi ve tohumudur. Kudreti
büyük, kelamı ve lütufları yüce olan Allah Teâlâ; sana bu
nimeti ihsan etti. Senin temiz ve saf olan gönlüne iman
tohumunu ekti ve dikti, onu senin kalbine ve sırrına
koydu Sana, O; iman tohumunu terbiye etme imkânını da
verdi.
 Allah Teâlâ; Sure-i İbrahim yirmi dördüncü ayette
şöyle buyuruyor;
“Resulüm görmedin mi? Allah Teâlâ nasıl bir misal ve
örnek verdi. Güzel bir söz ki; Lailaheillallah
Muhammedurresulullah sözü, kökü yerde dalları gökte
olan güzel bir ağaca benzer, o iman ağacı her zaman
Allah Teâlâ’nın izni ile meyvelerini verir. İnsanlar
düşünüp ibret alsınlar diye Allah Teâlâ onlara böyle
misaller veriyor.”
 Ey sultan;
Allah Teâlâ; o iman fidanını ve tohumunu, itaat suyu ile
sulamanı da emretti ki; kökü yerin derinliklerinde, dalları

26

da göklerde olsun. O ağacın kökü iman ile sabitleşmezse;
dalları da itaat ve ibadet ile kemale ermezse, üzerine
ölüm rüzgârının ve yıkıcı fırtınaların esmesi, sebebi ile
son nefeste o iman ağacının yıkılmasından ve
sökülmesinden, endişe edilir. Öyle bir kulun da imansız
kalmasından ve Allah Teâlâ’nın huzuruna, eli boş
gitmesinden korkulur.
 Ey Sultan bil ki; bu ağacın on aslı, onda fer’i
(dalları) vardır.
Aslı kalp ile itikattır.
Fer’i ise rükünlerini yerine getirmektir.
Yüce, meclisinize kabul mümkün olursa âlemlerin
sultanı; bu ağacı terbiye etmekle meşgul olsun diye; şu on
usul ve on füruu şerh ve izah edeceğim.
Bu da ancak haftanın bir gününü, Allah Teâlâ’ya ibadet
için ayırmak, o günde ahiret amelleri ile meşgul olmakla
mümkün olur ki; o günde Cuma günüdür.
Çünkü Cuma günü müminlerin bayramıdır. Cuma
gününde şerefli, kıymetli bir saat vardır. Her kim, o saatte
huzurlu ve temiz bir niyetle Allah Teâlâ’dan bir istekte
bulunursa, Allah Teâlâ onun ihtiyacını yerine getirir.
Duasını boşa çıkarmaz.
 Ey sultan; sen nasıl olur da, haftanın bir gününü
rabbine, ayırmıyorsun.
Bu şuna benzer ki; senin bir kölen olsa, sen ona haftanın
altı günündeki kusurlarını, bağışlaman için bir gün sana
hizmet etmesini istediğinde sana muhalefet etse, o
kölenin senin yanında hali, kıymet ve değeri ne olur?
Bununla beraber sen o kölenin yaratıcısı da değilsin. O
sadece mecazen senin kulun ve kölendir.

27

 Ey sultan; hal bu ise sen, Allah Teâlâ’nın mahlûku
olan bir kulsun. Sen gerçekten ve hakikaten
kulsun. Mecazen değil.
Bir kölenin sana muhalefetinden, razı olmuyorsun, da
seni yaratan rabbin, için bir gününü ayırmayan nefsinden,
nasıl razı oluyorsun? Neden bir gününü, rabbine ibadet
için ayırmıyorsun? Öyle ise, Cuma gecesinden, oruca
niyet, et Şayet Perşembe’yi de eklersen daha güzel olur.
Cuma günü gusül abdesti al, üç vasfa sahip bir elbise giy;
1- Helal olan
2- İpek olmayan
3- Namaz kendisi ile caiz olacak bir elbise
Yazın mısır mamulü rabık markalısı, Afrika canibinde
tuzer markalısı, Kış mevsiminde de yünden mamul
sufurumi olması tavsiye edilir. Bu evsafın haricinde kibir
ve gurura vesile olacak herhangi bir elbiseden Allah
Teâlâ razı olmaz.
 Ey Sultan;
-Sabah namazını cemaat ile kıl,
-Güneş doğuncaya kadar konuşma,
-Yüzünü kıbleden çevirme,
-Tesbihini eline al. Bin adet; “Lailaheillallah
Muhammedurrasulullah” kelime’i tevhid oku.
Güneş doğduğunda; okumasını bilen, ehil birisine emret.
Bu kitabı sana okusun. Ezberlemen için her Cuma günü
okusun. Okuma bitince; kuşluk vaktine kadar tesbih çek.
Kuşluk vakti girince (takriben güneş doğduktan kırk beş
dakika sonra) dört rekât kuşluk namazı kıl.Zira bu
namazın sevabı çok büyüktür. Bilhassa Cuma günü;
kılınırsa sevabı daha da büyüktür. Bundan sonra eğer

28

tahtına oturursan veya halvette isen devamlı salavatı
şerife oku.(Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammedin
ve Ala Ali Seyyidina Muhammed ) Gücün yettiğince
Cuma günü sadaka ver.Haftanın Cuma gününü Allah
Teâlâ için ayır ki; haftanın diğer günlerine kefaret olsun.
BİRİNCİ ASIL
 İmanın aslı olan itikat, kaidesidir.
 Ey sultan;
İyi bil ki; sen mahlûksun, senin bir halikın var ki; o bütün
âlemin ve âlemde olan her şeyin de yaratıcısıdır.
-O tek olup onun için şerik ve ortak yoktur.
-O ferttir ve tektir. Onun için bir misil ve benzer yoktur.
-O ezeli olup onun için zeval ve yok olmak yoktur.
-O ebedi olup, bekası için fani olmak yoktur.
-Ezelde ve ebedde var olması, vaciptir.
-O vacibul vücuddur. Olmazsa olmazdır.
-Onun yok olması için bir yol yoktur.
-Onun varlığı; bizatihi olup, her şey ona muhtaçtır.
-Onun hiçbir kimseye ihtiyacı yoktur.
-Onun varlığı, bizatihi kendisi iledir.
-Her şeyin var olması, onun var etmesi iledir.
-Her şeyi yaratan odur.
İKİNCİ ASIL
 Allah Teâlâ’yı tenzih hakkındadır.
 Ey sultan;
İyi bil ki;
Zikri yüce olan Allah Teâlâ için bir suret ve misil yoktur.
-O nüzul etmez, inmez bir kalıbın içine, hulul etmez,
girmez ve sığmaz.

29

-Allah Teâlâ; keyfiyet ve kemiyetten niçin böyle yaptı?
Bunu nasıl yapar? Gibi sual ve itirazlardan, adetten ve
sayıdan münezzehtir.
-Allah Teâlâ; hiçbir şeye benzemez. Ona da hiçbir şey
benzemez. Vehme, hayale, akla ve hatıra gelen ve
gelebilecek olan her türlü temsil, şekil ve tahayyülden
münezzehtir.
Çünkü temsil, şekil ve tahayyül, bunların hepsi
mahlûkatın sıfatlarındandır. Hal bu ise mahlûkatı yaratan
Allah Teâlâ’dır. Allah Teâlâ mahlûkatın sıfatlarıyla
sıfatlanmaz.
-Zatı; ecelli âlâ olan Allah Teâlâ; bir mekânın içinde
olmadığı gibi bir mekânın üstünde de değildir.
Çünkü mekân; onu muhasara ve ihata edemez.
-Âlemde olan her şey arşın tahtında ve altındadır. Arş ise
onun kudretinin tahtındadır. Allah Teâlâ’nın emrindedir.
-Allah Teâlâ arşı yaratmadan önce de mekândan
münezzeh idi. Arş Allah Teâlâ’yı taşımaz. Bilakis arşı ve
hamele’i arşı Allah Teâlâ’nın lütfu ve kudreti taşıyor.
-Allah Teâlâ’nın; arş üzerine istivası, buyurduğu gibi
buyurduğu vecih üzerine ve murat ettiği mana iledir ki;
intikal, hulul, temekkünden, temastan ve istikrardan,
kararlaşma ve yerleşmeden münezzeh bir istivadır.
-Allah Teâlâ; arşın ve yerin derinliklerine kadar her şeyin
fevkindedir.
-Bununla beraber Allah Teâlâ; her mevcuda ve varlığa
yakındır.
-Allah Teâlâ; her uzak ve yakına, şah damarınızdan daha
yakındır.
-Allah Teâlâ; her şeye kadir ve her şeye şahittir. Murad
ettiği her şeyi yapmaya, gücü ve kuvveti vardır.

30

-Allah Teâlâ’nın; celal ve cemal sıfatları daimi olup, yok
olmaktan, intikalden, değişikliğe uğramaktan ve
eksilmekten münezzehtir.
-Allah Teâlâ; arşı yaratmadan önce de yarattıktan, sonra
da mekâna muhtaç olmaktan münezzehtir.
-Allah Teâlâ; ezelde muttasıf olduğu sıfat üzere olup,
sıfatlarında değişikliğe ve inkılaba bir yol yoktur.
-Allah Teâlâ; mahlûkatın sıfatlarından mukaddes ve
münezzehtir.
-Allah Teâlâ; dünyada malumdur, bilinir. Dünyada
emsalsiz ve benzersiz bildiğimiz gibi ahirette de emsalsiz
ve benzersiz olarak görülür.
Çünkü ahirette görme, dünyadaki görmeye benzemez.
Hiçbir şey onun misli değildir. O her şeyi işitir ve her
şeyi görür.
ÜÇÜNCÜ ASIL
 Allah Teâlâ’nın; kudret sıfatı hakkındadır.
-Allah Teâlâ; her şeye kadirdir.
-Onun mülkü; son derece kemal derecesindedir.
-Onun için acziyyet ve noksanlık söz konusu değildir.
-Allah Teâlâ; dilediğini yaptı. Dileyeceği şeyi de yapar.
-Yedi kat gökler yedi kat yer, kürsî ve arş Allah
Teâlâ’nın; kudret kabzasında, tahtı kahrında, onun
emrinde ve onun dilemesi iledir.
-Allah Teâlâ; bütün mülkün malikidir.
-Onun mülkünden başka hiçbir mülk yoktur.
-Allah Teâlâ; zalimlerin dedikleri tüm noksanlardan ve
hatalardan münezzeh olup, en büyük olarak yücedir.
DÖRDÜNCÜ ASIL

31

 Allah Teâlâ’nın; ilim sıfatı hakkındadır.
-Allah Teâlâ; her malumu bilir.
-Onun ilmi her şeyi ihata eder.(kapsar)
-Göklerde ve yerlerde onun ilminin ihata etmediği,
kapsamadığı hiçbir şey yoktur.
Çünkü her şey onun ilmi ile ortaya çıktı. Her şeyi iradesi
ile yarattı. Kudreti ile oluşturdu.
-Allah Teâlâ; sahradaki kumların, yağmur damlalarının,
ağaç yapraklarının adedini, en derin düşünceleri,
rüzgârların ve havanın üzerinden geçtiği her şeyi bilir.
Hepsi gökteki yıldızlarının adedi gibi onun ilminde
zahirdir ve açıktır.
-Âlemde her ne var ise onun iradesi ve dilemesi iledir.
-Az çok, küçük büyük, hayır şer, menfaat zarar, ziyade
noksan, rahat yorgunluk, sıhhat ve hastalık, hepsi Allah
Teâlâ’nın; hükmü, tedbiri, dilemesi ve takdiri iledir.
-Şayet bütün insanlar ve cinler, melekler ve şeytanlar bir
araya gelseler; Allah Teâlâ’dan; izinsiz, onun iradesi,
çaresi ve kuvveti olmadan, âlemdeki bir zerreyi hareket
ettirmeye, hareket eden bir zerreyi sakinleştirmeye, o
zerreden bir şey eksiltmeye veya bir şey eklemeye
çalışsalar, bundan aciz kalırlar, yapamazlar ve güçleri
yetmez.
-Allah Teâlâ’nın; dilediği her şey olur, dilemediği hiçbir
şey olmaz.
-Onun dilediği hiç bir şey red olunmaz, döndürülemez.
Her ne zaman ve her nerede her ne şekilde bir şey olmuş
ise olacak ise oluyorsa muhakkak o Allah Teâlâ’nın;
emri, tedbiri ve takdiri iledir.
BEŞİNCİ VE ALTINCI ASIL

32

 Allah Teâlâ’nın; semii ve basir sıfatları
hakkındadır.
-Allah Teâlâ; her şeyi bildiği gibi her sesi de işitir.
-Allah Teâlâ; bir semii ve bir basar sıfatı ile karanlık bir
gecedeki simsiyah karıncanın debelenmesini, hareketini
görür ve sesini işitir.
-Toprağın derinliklerindeki; böceklerin sesini duyar ve
işitir.
-Allah Teâlâ’nın; işitmesi kulak ile değildir. Görmesi de
göz ile değildir.
-Allah Teâlâ’nın ilmi; bir düşünceden sadır olmaz, onun
her işi aletsiz ve hazırlıksızdır. Murad ettiği bir şey için ol
der ve hemen olur.
YEDİNCİ ASIL
 Allah Teâlâ’nın; kelam sıfatı hakkındadır.
-Allah Teâlâ’nın emri; bütün mahlûkat üzerinde
geçerlidir.
-Allah Teâlâ’nın haber verdiği; cennet, cehennem ve vaat
ettiği her şey haktır. Hepsi, Allah Teâlâ’nın; emri ve
kelamıdır.
- Allah Teâlâ; aliim, semii, basir, mürid, olduğu gibi
Allah Teâlâ mütekellimdir. Konuşur, lakin onun kelamı
boğaz ve lisan, ağız ve diş yardımı ile değildir.
-Kur’an’ı Kerim, Tevrat, İncil, Zebur ve diğer
peygamberlere indirilmiş olan kitapların hepsi Allah
Teâlâ’nın kelamıdır.
-Kelam; Allah Teâlâ’nın sıfatıdır.
-Allah Teâlâ’nın; bütün sıfatları kadimdir.

33

-Allah Teâlâ; üzerine yokluk geçmediği gibi sıfatları
üzerine de yokluk geçmemiştir.
-İnsanların konuşması; ses ve harf iledir. Fakat Allah
Teâlâ’nın; kelamı ve konuşması ise ses ve harf ile
değildir.
SEKİZİNCİ ASIL
 Allah Teâlâ’nın; ef’ali ve işleri hakkındadır.
-Âlemde; her ne var ise Allah Teâlâ’nın mahlûkudur.
-Allah Teâlâ’yla beraber bir şerik, ortak ve yaratıcı
yoktur.
-Yaratıcı yalnızca birdir. Allah Teâlâ’dır.
-Allah Teâlâ’nın yarattığı; yorgunluk, hastalık, fakirlik,
acizlik ve cehalet Allah Teâlâ’nın; adaletidir.
-Onun işlerinde zulüm yoktur. Çünkü zalim başkasının
mülkünde tasarruf edendir. Allah Teâlâ ise kendi
mülkünde tasarruf ediyor.
-Allah Teâlâ ile beraber kendisinden başka bir malik
yoktur.
-Var olan ve olacak olan her şey onun mülküdür.
-Allah Teâlâ; ortaksız ve emsalsiz maliktir.
-Allah Teâlâ’ya; hiçbir kimsenin, niçin, nasıl gibi itiraz
etmesi mümkün değildir.
-Bütün işlerde karar, emir ve hüküm ona aittir.
-Hiç bir kimsenin, Allah Teâlâ’nın; kazasına razı
olmaktan ve yaptıklarına teslim olmaktan başka çaresi
yoktur.
DOKUZUNCU ASIL
 Ahiret hakkındadır.

34

-Allah Teâlâ; insanı; ruh ve ceset olmak üzere iki şeyden
yarattı.
-Ahiretine azık hazırlasın diye cesedi, ruh için mekân ve
mesken yaptı.
-Her ruhun; ceset içinde takdir edilmiş bir müddeti olup,
o müddetin sonu ziyadesiz ve noksansız o nun ecelidir.
-Ecel geldiğinde ruh ve ceset birbirinden ayrılır.
-Meyyit kabre konduğunda; Münker ve Nekir
meleklerinin sorularına cevap vermesi için ruh cesede
iade olunur.
-Münker ve Nekir; büyük ve korkunç iki şahıs olup
mevtaya;“Rabbin kim? Peygamberin kim?” diye sual
ederler.
-Eğer mevta bilemeyip; cevap veremez ise ona azap
ederler, kabrini yılan ve akrepler ile doldururlar.
-Kıyamet günü hesap, mükâfat, münakaşa ve mücazat
günüdür.
-O gün ruh cesede iade olunur,
-Sayfalar açılır,
-Mahlûkata amelleri arz olunur,
-Her insan kitabına bakar,
-Amellerini görür,
-Bütün işlerine şahit olur.
-Taat ve masiyetinin miktarını bilir.
-Mizanda amelleri tartılır.
-Sonra sırat köprüsünden geçmesi için emir olunur.
-Sırat köprüsü; kıldan ince olup, kim bu âlemde düzgün,
güzel ve doğru bir yol üzere bulunmuş ise sıkıntısız ve
rahat bir şekilde sırat köprüsünü geçer ve gider.
Eğer güzel bir sireti, yolu ve salih amelleri olmamış,
Mevla’sına isyan etmiş, nefsine tabi olmuş ise sırat
köprüsünden geçecek yolu bulup, geçemez ve

35

cehennemin içerisine düşer. Herkes sırat üzerinde
durdurulur ve dünyadaki işlerinden hesaba çekilir.
-Sadıklar sadakatleri ile mükâfatlandırılır.
-Riyakârlar, münafıklar çok zor bir hesaba tabi tutulurlar,
rezil ve perişan olurlar.
-İnsanların bir kısmı; hiç hesaba çekilmeden cennete
girerler.
-Bir kısmı da; yumuşak ve müsamaha ile hesaba çekilip,
sonra cennete girerler.
-Bir kısmı da; zor, meşakkatli ve sıkıntılı çetin bir hesab
ile karşılaşırlar.
-Kâfirler; bir daha kurtulmayacak şekilde cehenneme
atılırlar.
-İtaat ehli Müslümanlar; cennete girerler.
-İsyankârlara da cehenneme gitmeleri emir olunur. Fakat
Peygamberlerin, âlimlerin, büyüklerin ve Allah
dostlarının şefaatlerine nail olanlar, af olunurlar.
-Şefaatçisi olmayanlar; günahları miktarınca
cezalandırılır ve cürümleri miktarınca azap edilirler.
- İmanla gidebilmiş ve imanlarını kurtarabilmiş olanlar,
cezaları, bitince, cennete girerler.
ONUNCU ASIL
 Resulullah; sallallahu aleyhi vesellem hakkındadır.
-Allah Teâlâ; şu mukadderatı takdir edip insanın işlerinin,
hallerinin, kazançlarının ve amellerinin bir kısmını
saadetine, bir kısmını da şekavetine sebep yapınca ki;
insan bunları kendiliğinden bilemez.
- Allah Teâlâ; rahmeti, ihsanı, lütfu ve hikmeti ile
melekleri yarattı.
-O melekleri, ezelde seçtiği ve saadet verdiği

36

peygamberlere gönderdi.
-O peygamberleri de saadet ve şekavet yollarını
öğretmeleri için insanlara gönderdi ki; kıyamet gününde,
itiraz etme hakkına sahip olmasınlar.
-Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem efendimizi de
müjdeleyici, uyarıcı son peygamber olarak gönderdi.
-Onun nübüvvetini kemal derecesine ulaştırdı. Onda bir
şey ziyade etmek için bir çare ve sebep kalmadı. İşte bu
sebepten onu son peygamber yaptı. Ondan sonra
peygamber yoktur ve gelmeyecektir.
-Bütün insanlara, cinlere, ona tabi olmayı ve ona itaat
etmeyi emretti.
-Onu seyyidül evvelin vel ahirin yaptı.
-Ashabını da bütün peygamberlerin ashabının en hayırlısı
yaptı. Salavatullahi aleyhim ecmain.
İMAN AĞACININ FURU-U (DALLARI)
 Ey sultan; iyi bil ki; marifet ve itikattan, insanın
kalbinde olan her şey aslül imandır. (İmanın
aslıdır)
Taat ve ibadetten; insanın yedi azası üzerine cereyan
eden şeylerde imanın fer’idir.(Dallarıdır)
Taat ve ibadetler; yerine getirilmediği ve zayıf olduğu
takdirde; iman ve itikadın zayıf olduğuna delalet eder.
Ölüm anında o iman sabit kalmaz, muhafaza edilemez.
-Bedenin ameli; kalpteki imanın ünvanı, alameti, işareti
ve göstergesidir.
-İmanın dalları mesabesinde olan ameller, haramlardan
sakınmak ve farzları yerine getirmektir.
Bunlarda iki kısımdır;
1 – Allah Teâlâ ile senin aranda olan ibadetler;

37

Namaz, oruç, hac, zekât ve haramlardan sakınmak gibi
2- Seninle; halk arasında olanlardır ki; bunlarda insanlara
adalet ile muamele etmen ve zulümden sakınmandır.
Bunda asıl olan; Allah Teâlâ ile aranda olan hususlara ve
emirlerine, itaat ve yasaklarından sakınmak suretiyle
amel etmendir.
Senin ile insanlar arasındaki muameleye gelince; sultan
senden başkası olduğu ve sende onun idaresinde olduğun
takdirde, görmek istediğin muameleyi insanlara yapman
ve onu tercih etmendir.
 Ey sultan bil ki; Allah Teâlâ ile aranda olan
şeylerin affı kolaydır.
Lakin insanlara yapılan haksızlıklardan her hâlükârda
kıyamet günü kurtuluş zordur ve tehlikesi çok büyüktür.
Kıyamet gününde; adalet ve insaf nasıl talep olunurmuş,
bilinsin için.
Adalet ve insaf ile hareket eden sultan ve melikten başka
hiçbir melik ve sultan bu tehlikeden kurtulamaz.

ADALET VE İNSAFIN ASLI DA ON KISIMDIR
 Birinci Asıl:
saltanatın kıymet ve şerefi, hakkındadır.
 Ey sultan;
-Evvela velayet ve saltanatın; kadrini, kıymetini, şerefini,
mertebesini ve tehlikesini bilmen lazımdır.
-Velayet ve saltanat, Allah Teâlâ’nın; nimetlerinden
büyük bir nimettir.

38

-.Kim onun hakkını; tam manası ile yerine getirirse
nihayeti olmayan bir saadete nail olur ki; ondan daha
büyük bir saadet olmaz.
-Kim; o velayet ve saltanatın hukukunda kusur ederse,
öyle bir şekavete ve büyük günaha düşer ki; ondan daha
büyük şekavet ve günah, ancak Allah Teâlâ’ya; şirk
koşmak ve onu inkâr etmektir.
 Velayet ve saltanatın, kadrinin, mertebesinin
büyüklüğüne ve tehlikesine delil,
Resulullah sallallahu aleyhi vesellemden rivayet edilen
şu hadisi şeriftir.
 Resulu Ekrem efendimiz şöyle buyurdu;
“Sultanın bir günlük adaleti; Allah Teâlâ; yanında
yetmiş sene nafile ibadetten daha sevimli ve
faziletlidir.” (Tabarani mucemul evsat)
 Yine Resulullah sallalahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
Kıyamet günü geldiğinde Allah Teâlâ’nın himayesinden
başka sığınılacak bir himaye olmaz. Onun himayesinde
ancak yedi sınıf insan olacaktır;
1- Ahalisi hakkında adaletli olan sultan ve idareciler.
2- Allah Teâlâ’ya; severek neşe ile ibadet eden
gençler.
3- Çarşıda dahi kalbi mescitlere bağlı olan adamlar.
4- Sırf allah Teâlâ’nın rızası için bir birlerini sevenler.
5- Yalnız başına Allah Teâlâ’yı zikrederken
gözlerinden yaş akan insanlar.
6- Makam, itibar ve hüsnü cemal sahibi bir kadın;
kendisini davet edip, nefsi ona meyil ettiği halde
ben, Allah Teâlâ’dan korkarım diyen insan.

39

7- Sağ eliyle verdiği sadakayı, sol elinden dahi
gizleyen insan.
(Sahihi Buhari ve Sahihi Müslim )
 Yine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“ Allah Teâlâ’nın; en çok sevdiği ve ona en yakın olan
insan adil sultandır.
Allah Teâlâ’nın en çok buğz ettiği ve Allah Teâlâ’dan en
uzak insanda zalim sultandır.”
(Beyhaki Şuabuliman)
 Yine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Muhammed’in nefsi; yedi kudretinde bulunan Allah
Teâlâ’ya; yeminu kasem olsun ki;
-Adil sultan için bütün reayasının (halkının) ameli kadar
sevap, semaya refi olunur, kaldırılır.
-Adil sultanın her namazı yetmiş bin namaza muadil
(denk) olur.”
-Durum böyle olduğuna göre saltanat bir kula verilen en
büyük nimettir.
-Adil sultanın bir saatlik ömrü; başkasının bütün ömrüne
bedeldir.
 Kim bu büyük nimetin; kıymet ve kadrini bilmez,
insanlara zulüm etmekle ve hevai hevesiyle
meşgul olursa, Allah Teâlâ’nın; onu düşman
edinmesinden korkulur.
İbni Abbas hazretlerinin rivayet ettiği şu hadisi şerif;
velayet ve saltanatın tehlikesine delalet ediyor.

40

 Resulullah sallallahu aleyhi vesellem; bir gün,
Kureyş’ten ileri gelenlerden bir grup varken;
kâbenin kapısının kulpunu tutarak şöyle buyurdu.
“Ey Kureyş’in büyükleri, efendileri;
Size tabi olanlara üç şey ile muamele ediniz;
1- Sizden merhamet istediklerinde onlara merhamet
ediniz.
2- Sizi hakem tayin ettiklerinde onlar hakkında
adaletli olunuz.
3- Söyledikleriniz ile amel ediniz.
Kim bunlarla amel etmezse; Allah Teâlâ’nın ve
meleklerin laneti üzerine olsun.
Allah Teâlâ; onlardan farz ve nafile ibadetleri kabul
etmez.”
 Yine Resulullah sallallhu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Kim iki kişi arasında, hüküm verirken, adaletli
davranmayıp zulüm ederse, Allah Teâlâ’nın; laneti
zalimlerin üzerinedir.”

(İbnu Kudame 94 / 10)
 Yine Resulullah sallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
Üç sınıf insana Allah Teâlâ; rahmet nazarıyla bakmaz.
1- Tebaasına (halkına) yalan söyleyen zalim sultan.
2- Zina eden ihtiyar adam.
3- Mütekebbir fakir. (Yani daha fazlasını umduğu
için aza tenezzül etmeyen fakir.)
(sahih-i Müslim)

41

 Yine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem; bir gün
sahabe’i kirama hitaben, şöyle buyurdu;
“Bir gün gelecek şark ve garpta fütuhat olacak, elinize
birçok imkân ve fırsatlar geçecek.Emanete riayet edenler,
takva yolunu seçenler ve Allah Teâlâ’dan korkanlar hariç;
o fethedilen beldelerin amirlerinin, yetkililerinin hepsi
cehennemde olacaklar. “
(Kenzül Ummal 14667)
 Yine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Allah Teâlâ’nın; insanların işlerini yapmak üzere tayin
ettiği; herhangi bir kimse, onları aldatır, onlara nasihat
etmez ve onlara şefkat ile muamele etmez ise Allah
Teâlâ; ona cennetini haram kılar.”
(Kenzül Ummal 14643)
 Yine Resullulah sallallhu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Kim müslümanların işlerine vali tayin edilirde;
Ehlibeyt’ini ve evladu iyalini muhafaza ettiği gibi onları
da muhafaza etmezse; kesinlikle cehennemde yerini
hazırlamıştır.”
 Yine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Zalim sultan ve dinde haddi aşıp aşırı giden,
ümmetimden, iki sınıf insan şefaatimden mahrum
olacaktır.”

42
(Kenzül Ummal 14661)
 Yine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Kıyamet gününde; insanların içerisinde en şiddetli azap,
zalim sultana yapılacaktır.”
(Kenzül Ummal 1460)
 Yine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Beş sınıf insana; Allah Teâlâ gadap etmiştir. Allah
Teâlâ; isterse gadabını icra eder. Onların yeri
cehennemdir.
1- Bir toplumun lideri ki; onlar idarecilerine itaat
ediyorlar, oda onlardan hakkını alıyor. Fakat
onlara insaf etmiyor, zulüm yapmaya devam
ediyor.
2- Bir toplumun reisi ki; onlar ona itaat ediyorlar.
Fakat o zayıf ile kuvvetli arasında eşitliğe ve
adalete riayet etmiyor. Kuvvetlilere müsamaha ile
muamele ediyor.
3- Bir adam ki; aile fertlerine; Allah Teâlâ’ya; itaat ve
ibadetle emretmiyor. Dinin emirlerini onlara
öğretmiyor. Onlara haram ve helal yönünden; ne
yedirip, ne içirdiğini önemsemiyor.
4- Bir adam ki; ücret ile çalıştırdığı işçisine; işini
tamamlamasına rağmen ücretini tam olarak
vermedi.

43

5- Bir adam ki; hanımına nikâh esnasında
kararlaştırılan mehrini vermedi.
İşte bu beş sınıf insana Allah Teâlâ; gadap eder.”
kızar.
 Hz. Ömer radiyallahü anh; Bir gün bir cenazeye
katılmıştı. Bir adam öne geçti ve cenaze namazını kıldı.
Meyyit defnedilince; adam elini kabrin üzerine koyup
şöyle dedi;
“Allah’ım azap edersen hakkındır. Çünkü sana isyan
etti. Eğer rahmet edersen o senin rahmetine çok
muhtaçtır. ”O adam sözüne devam ederek;
“ Ey meyyit eğer sen emirlik, liderlik, reislik, kâtiplik,
muhasebecilik, liderlere yardımcılık ve vezirlik
yapmamışsan sana müjdeler olsun.” dedi.
Bu sözler bitince insanların gözlerinden kayboldu. Hz.
Ömer radiyallahu anh; onu bulmaları için emretti ise
de bulamadılar. Hz. Ömer radiyallahu anh; “O zat Hızır
aleyhisselam idi” buyurdu.
 Yine Resulullah sallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Ümeraya, reislere ve yardımcılarına yazıklar olsun.Veyil
deresi onlar içindir.Onlar kıyamet gününde, alın
saçlarından tutulup, yüz üstü ateşe atılacaklar. Keşke bu
görevlerden hiçbirisini yapmamış olsaydık diye pişman
olacaklar.”

(Kenzül Ummal 14711)
 Yine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“İnsanlardan on kişinin; işlerine bakmak üzere vali tayin
edilen kişi, onların haklarına riayet etmediği takdirde;

44

kıyamet gününde, elleri boyunlarına bağlı olarak
getirilecek.Eğer amelleri salih ve düzgün ise elleri
çözülecek. Amelleri kötü ve haksızlık yapmış iseler
bağları ziyadeleşecek.”
(Kenzül Ummal 14720)
 Ali bin ebi Talip radiyallahu anh da şöyle buyurdu;
“Allah Teâlâ’ya kavuştuğunda; yerlerin ve göklerin
hâkimi olan Allah Teâlâ’ya isyan edip, yanlış hüküm
verdiği için yerdeki hâkime ve idareciye yazıkları olsun.
-Ancak adil davranmış;
-Hak ile hüküm vermiş,
-Hevasına ve kafasına göre hüküm vermemiş,
-Akrabasını, yakınlarını ve ahbabu yaranını kayırmamış,
onlara iltimas etmemiş,
-Bir korku ve endişeden veya bir menfaat umduğundan
dolayı hükmünü değiştirmemiş,
-Allah Teâlâ’nın; kitabını kendisine ayna yapmış, onu
gözetlemiş ise o, müstesna ve hariçtir.”
 Yine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Kıyamet gününde; valiler ve idareciler getirilecek. Allah
Teâlâ; şöyle buyuracak;
“Siz yeryüzünde benim mülkümün hazinedarı ve
mahlûkatımın muhafızları idiniz.
Sonra onlardan birisine; sen niçin kullarımı sana
emrettiğim cezadan daha fazlasıyla cezalandırdın?” diye
soracak. O vali, idareci, kadı, hâkim, amir ; “ Yarab,
onlar isyan ettiler, sana muhalefet ettiler.” diyecekler.
Bunun üzerine Allah Teâlâ; “Senin gazabın, benim
gazabımı aşamaz. Bu sana yakışmaz.” buyuracak.

45

O; idarecilerden birisine; “Niçin emrettiğim cezadan daha
az bir ceza ile cezalandırdın?” diye soracak.
O ; “Yarab, merhamet edip acıdım.” diyecek.
Bunun üzerine Allah Teâlâ; “Nasıl olur da sen, benden
daha merhametli olabilirsin.” buyuracak.
Sonra, cezaları ziyadeleştiren ve noksanlaştıran; o
valileri, hâkimleri, amirleri ve idarecileri cehennemin
derinliklerine atınız.” buyuracak.
(Kenzül Ummal )

 Huzeyfetülyemani radiyallahu anh efendimiz
şöyle buyurdu;
“Ben salih olsa da, salih olmasa da, iyi olsa da, kötü olsa
da, valilerden ve idarecilerden hiçbirisini methüsena
etmem.
Çünkü Resulullah sallallahu aleyhi vesellemden şöyle
işittim.
“Kıyamet gününde adil ve zalim valiler, idareciler ve
hâkimler getirilecek. Sırat üzerinde durdurulacaklar.
Allah Teâlâ sırata vahiy edecek; onları silkeleyip,
sallayacak. Onlar hüküm ve karar verirlerken; zulüm
yapmış iseler, rüşvet almış iseler, hasımlardan birisini
dinleyip, diğerini dinlememiş iseler, cehenneme
düşecekler ve yetmiş sene cehennemin dibine varıncaya
kadar inecekler.”
(Kenzül Ummal 14665)
 Bize gelen haberde, rivayette, şöyle anlatılıyor;
Davut aleyhisselam; tebdili kıyafet ederek geceleri çıkıp
gizlice rastladığı insanlara Davut’un halini soruyordu.
Cebrail aleyhisselam; insan suretinde geldi.

46

Davut aleyhisselam; tanımadığı bir insan suretindeki
Cebrail aleyhisselama;
“Davut hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordu.
Cebrail aleyhisselam’da; “Çok iyi bir kul ve insan; lakin
kendi el emeği ve kazancı ile geçinmeyip; beytülmalden
geçiniyor.” dedi.
Davut aleyhisselam; makamına geldi. Çok mahzun ve
üzgün bir şekilde ağladı. Cenabı Hakka şöyle yalvardı;
“Yarabbi; bana bir sanat öğret ki; kendi el emeğim ve
alın terim ile geçineyim.”
Bunun üzerine Allah Teâlâ; duasını kabul edip, ona zırh
yapma sanatını öğretti.
 Emirul müminin; Ömer bin el Hattap radiiyallahu
anh hazretleri de;
Gece bekçisi ile çıkıp dolaşır. Bir eksiklik, aksaklık,
noksanlık görürse düzeltir. Telafi ve tedarikini yapar.
Şöyle derdi;
“ Eğer bir kenarda ve köşede beytülmale ait,
yağlanmamış, bakımı yapılmamış, uyuz bir keçi dahi
bıraksam; kıyamet gününde ondan hesaba ve suale
çekilmekten korkarım.”
 Ey sultan;
Ömer radiyallahu anhın ihtiyatına, tedbirine ve adaletine
bak ve düşün.Hiçbir kimse onun takvasına ve namazına
ulaşamadı.
Kıyamet gününün dehşetinden nasıl korkuyor ve ne
kadar endişe ediyor.
Sen ise velayete ehil olup, olmadığından gafil olarak,
halkının ahvalinden ve durumlarından habersiz
oturuyorsun.

47

 Hazreti Ömer radıyallahü anh efendimizin oğlu;
Hz. Abdullah ve ehlibeytinden bir cemaat şöyle
dediler;
“ Ömer radiyallahu anhı; bize rüyamızda göstermesi için
Allah Teâlâ’ya; dua ediyorduk.
On iki sene sonra; sanki yeni yıkanmış, ıslak bir
vaziyette gördüm.
“Rabbin; sana nasıl muamele etti? Hangi hasenatınla seni
mükâfatlandırdı?” diye sordum.
Bana; “ Ey Abdullah; sizden ayrılalı kaç sene oldu?”
diye sordu.
“On iki sene olduğunu söyledim. Bunun üzerine sizden
ayrıldığımdan bu zamana kadar hesap veriyordum. Helak
olmaktan korktum.
Ancak gafur, rahim, cevvad ve kerim olan Allah Teâlâ;
lütfuyla ve merhametiyle muamele etti. Kurtuldum.”
dedi.
İşte asasından başka; velayet ve saltanat sebeplerinden,
dünyalık hiçbir şeyi olmayan, Ömer radiyallahu anhın
hali budur.
 Bir Hikâye:
Rum meliki Kayser; Ömer bin el Hattap radiyalluhu
anhın; ahvalini ve işlerini yerinde görmesi için bir elçi
göndermişti.
Elçi Medine’i Münevvere’ye girince;
“Melikiniz nerede?” diye sordu.
Onlar da;
“Bizim melikimiz yok, emirimiz var. O da Medine dışına
çıktı.” dediler.
Elçi aramaya gitti. Ömer radiyallahu anhı; asasını yastık
yapmış, sıcak kumun üzerinde uzanmış, güneşin altında,

48

akan terleri, kumları ve yamalı elbisesini ıslatmış
vaziyette uyurken buldu.
Elçi, Ömer radiyallahu anhı; bu şekilde görünce kalbi,
yumuşadı. İçinden kendi kendine şöyle dedi.
“ Bütün yeryüzündeki meliklerin, heybetinden korktuğu
ve titrediği adam bu halde;
Ancak ya Ömer; sen halkına karşı adaletli, olduğun için,
emniyette oldun. Endişesiz, korkusuz, bekçisiz ve
korumasız vaziyette uyuyabiliyorsun.
Bizim meliklerimiz ise zulüm yaptıklarından dolayı
korku ve endişeden uyuyamıyorlar.
Ben şahadet ederim ki; sizin dininiz haktır. Eğer elçi
olarak gelmeseydim. Müslüman olur burada kalırdım.
Fakat dönüp tekrar geleceğim ve Müslüman olacağım.”
 Ey sultan; velayet ve saltanatın tehlikesi; çok
büyük ve mesuliyeti çok ağırdır.
Bu hususta daha uzun izahat ve tafsilat lazımdır.
Bir sultan ve idareci; ancak kendisine; adaletin yönlerini
ve tehlikelerini öğretmesi için ahireti düşünen, din
âlimlerine yakın olmakla selamet bulur.
 İkinci Asıl:
Ey Sultan, ahiret âlimlerini, görmeyi arzulayıp; onların
nasihatlerini dinlemek için hırslı ve istekli olman. Dünya
ve menfaatine, hırslı ve istekli olan kötü âlimlerden de
sakınman lazımdır.
Zira onlar; seni methüsena edip aldatırlar. Onlar seni
razı ve memnun edip; elinde bulunan dünyanın, kirli
kırıntılarına ve haram olan dünyalık döküntülere tamah
ederler.

49

Hile ve tuzak ile onları elde etmek isterler.
Ahiret âlimleri ise; senin elinde olanlara tamahkâr
olmaz. Vaaz ve nasihatlerinde Şakik-i Belhi hazretleri
gibi olurlar.
Sana insaf ile muamele edip; ahireti hatırlatırlar ve
takvaya yönlendirirler.
 Bir gün Şakik-i Belhi hazretleri; halife Harun
Reşit’in ziyaretine gitmişti.
Halife Harun Reşit; “Sen, zahit ve dünyaya meyil
etmeyen, Şakik misin?”diye sordu.
Şakik-i Belhi hazretleri; “Evet ben Şakikim fakat zahit
değilim.” dedi.
Halife Harun Reşit; “Bana vaaz ve nasihatte bulun. Ey
Şakik.”dedi.
Şakik-i Belhi hazretleri şöyle dedi;
-Ey emirul müminin, Allah Teâlâ; sana sıddık-i ekber.
Hazreti Ebubekir’in makamını verdi. Senden onun
sadakatini istiyor.
-Sana Ömer’ul Faruk radiyallahu anhın makamını verdi.
Senden onun gibi hak ile batılın arasını ayırmanı ve onun
gibi adaletli olmanı istiyor.
- Allah Teâlâ; sana Osman-ı Zinnureyn Hazretlerinin
yerini verdi. Senden onun gibi cömert ve hayâ sahibi
olmanı istiyor.
-Allah Teâlâ sana; Ali bin Ebi Talib’in makamını verdi.
Senden onun ilmini ve adaletini, ondan istediği gibi
istiyor.” dedi.
Halife Harun Reşit’in tavsiyelerini arttır, ey Şakik diye
istekte bulunması üzerine;
Şakik-i Belhi hazretleri;
Evet, Allah Teâlâ’nın; cehennem diye bir evi var. Seni o
evin bekçisi yaptı.

50

Sana üç şey verdi;
1- Beytülmal
2- Kamçı
3- Kılıç
Sana bu üç şey ile insanları cehennemden alıkoymanı
emretti.
-Muhtaç olarak kapına gelenleri, beytülmalden men
etme; ihtiyaçlarını ver.
-Allah Teâlâ’nın emirlerine muhalefet edenleri de kamçı
ile terbiye et.
-Haksız yere adam öldüreni; kılıcınla öldür.
-Eğer Allah Teâlâ’nın emirlerini yapmaz, yerine
getirmezsen, cehennem ehlinin öncüsü olup, o ateşe ilk
giren sen olacaksın.
Harun Reşit; “Tavsiye ve nasihatlerini ziyadeleştir ya
Şakik.” dedi.
Şakik-i Belhi şöyle devam etti;
“Sen ve senin gibiler suyun kaynağına benzerler.
Âlemdeki âlimler ise su dağıtıcıları gibidir.
Kaynak temiz ve saf olursa su dağıtıcılarının bulanık
olması zarar vermez.
Lakin kaynak bulanık olursa; su dağıtıcılarının saf ve
temiz olması fayda vermez.” dedi.
 Bir Hikâye:
Halife Harun Reşit; veziri Abbas ile bir gece, Fudeyl bin
İyaz’ı ziyaret için çıkıp, kapısına vardıklarında,
Fudeyl bin İyaz; “Yoksa kötülüklere dalanlar, kendilerini,
iman edip salih amellerde bulunanlar gibi kılacağımızı ve
onların hayatlarının da ölümlerinin de bir olacağını mı
zannediyorlar? Ne kötü ve yanlış hüküm veriyorlar.”
Mealindeki ayeti kerimeyi okuyordu. (Sure-i Casiye, ayet
21)

51

Bu ayeti kerimeyi duyan, halife Harun Reşit;
“Eğer meviza ve nasihat için gelmiş isek meviza olarak
bu bize yeter.” dedi.
Abbas’a içeriye girmek için izin istemesini emretti.
Abbas; emirul müminin kapıda; “Kapıyı aç.” dedi.
Fudeyl; emirul mümininin; “Benim yanımda ne
yapacak?” deyip kapıyı açmak istemedi.
Vakit geceydi ve kandil yanıyordu. Fudeyl kandili
söndürdü, kapıyı açtı.
Halife Harun Reşit; içeri girdi. Fudeyl ile musafaha
etmek için evi dolaşırken; eli Fudayl’in eline dokundu.
Fudeyl;
“Kıyamet gününde; cehennemden kurtulamazsa bu
yumuşak ellere yazık ya emirel müminin. Allah Teâlâ’ya
hesap vermeye hazırlan.
Allah Teâlâ; senden insaf etmeni ve adaletli olmanı istedi.
Her bir Müslüman ile seni aynı yerde durduracak.” dedi.
Halife Harun Reşit; çok ağladı. Fudeyl’i bağrına bastı.
Abbas;“Yeter ya Fudeyl.emirul mümini,helak edeceksin.”
dedi.
Fudeyl; Abbas’a cevaben; “Ey Haman; onu sen ve
kavmin helak ettiniz de, bana; yeter onu helak edeceksin
diyorsun” dedi.
Halife Harun Reşit; “Seni haman yapmakla, beni de
firavun yaptı” dedi.
Fudeyl’in önüne bin dinar koydu. Bu para helal olup;
anamdan mirastır dediyse de;
Fudeyl; “Ben sana ellerini dünyalıklardan uzak tut. Allah
Teâlâ’ya dön diyorum. Sen ise dünyalıkları bana
veriyorsun.” deyip altınları kabul etmedi. Öylece
yanından ayrıldılar.
 Bir Nükte:

52

Halife Ömer Bin Abdülaziz, Muhammed bin Kâbilkurazi
isimli zata;
“Bana adaleti tarif et.” dedi.
O da şöyle söyledi;
“-Ey halife; senden yaşça büyük olan her Müslümana
evlat gibi hürmet kar ol.
-Senden yaşça küçük olan herkese baba gibi şefkatli ve
merhametli ol.
-Sana emsal olanlara da kardeş gibi ol; öyle muamele et.
-Her mücrime; cürmü miktarınca ceza ver. Sakın ha
kininden dolayı hiç bir Müslümana;bir sopa dahi vurma.
Zira o seni cehenneme götürür.”
 Bir Nükte:
Zahitlerden biri halifenin huzurunda iken halife ondan,
nasihat istemişti.
O da; “Ya emirel müminin; ben Çin’e seyahat etmiştim.
Çin’in melikine; sağırlık isabet etmiş, sağır olmuştu.
İşittim ki; bir gün ağlayarak şöyle diyordu. Yemin
ederim ki; sağırlaştığım için ağlamıyorum. Lakin bir
mazlum kapıma gelip benden yardım ister de onun
istediğini duyamam diye ağlıyorum. Ancak şükürler
olsun ki; gözlerim sağlam ve görüyor. Kimin bir sıkıntısı
olursa kırmızı bir elbise giysin. Ben de bir şey istediğini
bileyim diye nida ettiriyordu. Filine biniyor, üzerinde
kırmızı elbise olanları çağırıp onların dertlerine derman,
oluyor, hasımlarından haklarını alıyordu.
Ya emirel müminin şu kâfirin; Allah Teâlâ’nın kullarına
karşı şefkat ve merhametine, bak da ibret al.
Ya emirel müminin; sen ise ehlibeyt nübüvettensin.
İnsanlara karşı; nasıl şefkatli, merhametli ve adaletli
olman lazımdır. Bak ve düşün.

53
 Başka Bir Nükte:
Ebu Kalabe; halife Ömer bin Abdülaziz’in meclisine
gitmişti. Ömer bin Abdülaziz; nasihat istedi.
Ebu kalabe; “-Ey halife; Âdem aleyhisselamdan bu
zamana kadar senden başka halife kalmadı.
-Sen ilk ölecek halifesin.
-Şayet Allah Teâlâ; senin ile beraber ise kimden
korkuyorsun?
-Allah Teâlâ; senin ile beraber değilse kime
sığınacaksın?” dedi.
Halife Ömer bin Abdülaziz; “Bu söylediklerin bana
nasihat olarak yeter.” buyurdu.
 Bir Hikmet:
Süleyman bin Abdülmelik halife iken;bir gün dünyada
çok ve bol nimetler içerisinde oldum. Ahiretteki halim
nasıl olacak diye düşünüp, endişelendi, zamanın zahidi ve
âlimi olan Ebu Hazim’in yanına gitti. İftar ettiği
azığından biraz istedi. O da eleğin üzerinde kalmış;
elendikten sonra işe yaramayan kavrulmuş kepekten bir
miktar verdi. “İftarlığım bu” dedi.
Süleyman bin Abdülmelik; bu durumdan çok etkilendi,
kalbi yumuşadı. Gözyaşlarını tutamayıp ağladı. Üç gün
oruç tutup o kavrulmuş kepek ile iftar etti.
Rivayet olundu ki; oğlu Ömer bin Abdülaziz; ondan
sonra dünyaya geldi.
O; adalette, insafta, merhamette, züht ve takvada,
cömertlikte ve ihsanda zamanın bir tanesiydi.
Ömer bin elhattab radiyallahu anhın yolunda; adalet ve
takva üzere hareket ederdi.
 Denildi ki;

54

Süleyman bin Abdülmelik’in; Ömer bin Abdülaziz gibi
bir evlada sahip olması; samimi niyetle, oruç tutmasının
ve o kavrulmuş kepek ile iftar etmesinin bereketiyle
olmuştur.
 Bir Nükte:
Halife Ömer Bin Abdülaziz’e; “Tevbe etmesinin sebebi
soruldu.
Bir gün, köleme vuracaktım. Bana şöyle dedi;
“Sabahı kıyamet olan geceyi hatırla, öyle vur.”
İşte bu söz kalbime tesir etti ve tevbe etmeme sebep
oldu.”
 Başka Bir Nükte:
Bazı ekâbir, büyükler; Arafat’ta, halife Harun Reşit’i;
başı açık, ayakları çıplak, kızgın ve yakıcı taşların
üstünde, şöyle dua ederken gördüler;
“Allah’ım sen sensin, ben ise günah işlemeyi alışkanlık
haline getirip, her gün sana isyan ile geliyorum. Senin
âdetin; rahmetinle muamele etmendir bana geniş ve
sonsuz rahmetinle muamele et beni af et.”
Bunu gören ekâbir, kendi aralarında şöyle söylediler;
“Arzın, yeryüzünün cebbar melikinin, yerlerin ve
göklerin cebbarı ve yegâne meliki olan Allah Teâlâ’ya;
yalvarışına bakın ve düşünüp ibret alın.”
 Başka Bir Nükte:
Halife Ömer bin Abdülaziz;
Bir gün Ebuhazım’dan nasihat istemişti. Ebuhazım şöyle
dedi;
“-Ya emirel müminin.
-Uyuduğunda ölümü; başının altına koy.
-Ölüm geldiğinde, bulunmak istediğin hal üzere
yaşamaya devam et.

55

-Ölüm geldiğinde bulunmak istemediğin her şeyden
sakın ve uzak dur.
Zira ölüm sana çok yakındır.”
 Velayet ve saltanat sahibi olan zat; bu hikâyeleri
göz önünde bulundurmalı, yapılan vaaz ve
nasihatleri kabul etmelidir.
 Bir âlim gördüğünde; ondan nasihat istemelidir;
 Âlimlerde; meliklere ve sultanlara, yukarıdaki
mevizelere uygun nasihatler de bulunmalı, onları,
irşat, etmeli aldatmamalı, yanlış yola sevk
etmemeli, hak ve doğru olan her şeyi usulüne
uygun şekilde anlatıp söylemelidirler.
Kim o melikleri aldatırsa; onların günahlarına ortak olur.
En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
Üçüncü Asıl:
 Ey sultan; sadece kendi elini zulümden ve
haksızlıktan çekmen yetmez. Aynı zamanda,
Hizmetçilerini, korumalarını, ashabını, vezirlerini,
amirlerini, memurlarını, naiblerini ve tüm yetkilileri de
zulüm ve haksızlık yapmaktan alıkoymalısın.
Onlarında; zulüm ve haksızlık yapmalarına asla razı
olmamalısın, izin vermemelisin.
Zira sen; kendi nefsinin ve şahsının zulmünden sual
olunacağın gibi onların da, yaptıkları zulümlerden, sual
olunacaksın.
 Bir Nükte:

56

Emirül müminin Ömer bin el Hattab radiyallahu anh;
Ebumusel Eş’ari hazretlerine yazdığı mektupta şöyle
dedi;
-Valilerin en mesut ve bahtiyar olanı, ahalisi mesut
olandır.
-Valilerin en kötüsü de ahalisi; şaki ve kötü olandır.
-Bol harcamaktan sakın; zira memurlar ve halk seni örnek
alırlar.
-Senin misalin şudur;
“Bir hayvan; yeşil merayı görüp, çok yerse etlenir,
yağlanır ve helakine sebep olur.
Çünkü. Etlenmek, yağlanmak ve semizlenmek sebebiyle
kasaba gider; kesilir ve yenilir.”
 Tevrat’ta şöyle yazılıdır;
“Sultan; memurlarının yaptıkları zulmü bilir ve sükût
ederse; o zulüm kendisine nisbet edilir, sultan onunla
muaheze olunur ve cezalandırılır.”
 Sultan ve valinin şunu iyi bilmesi lazımdır ki;
En büyük aldanma ve ahmaklık başkasının menfaati için
dinini satmaktır.
İnsanların en şerlisi ise şehevi ve dünyevi isteklerine
ulaşmak için hile yapanlardır.
Memurların bir kısmı da böyledir.
-Dünyevi istek ve arzularına ulaşmak için sultan ve
idarecileri aldatmak isterler.
Zulmü güzel gösterirler. Maksatlarına erişmek için
idarecileri ateşe atarlar.
-Elde edeceği bir dirhem, menfaat için hem kendisini
hem de seni helak etmeye çalışan kimseden, daha büyük
düşman, kim olabilir.
 Özetle;

57

Halkına, adalet ve insaf ile muamele etmek isteyen
sultanın; memurlarını ve amillerini adalet için tertip
etmesi lazım gelir.
Ehlini ve evladını koruyup gözetlediği gibi onları da
koruyup gözetlemesi icap eder.
Bu da; sultanın kalbinde; adaleti muhafaza etmesiyle
mümkün olur.
Aynı zamanda sultanın; şehevi istek ve arzularını,
öfkesini, aklı ve dini üzerine tercih etmemesi, bilakis,
aklının ve dininin esiri kılması lazım gelir.
 Bilinmesi vacip ve zaruri olan bir husustur ki;
-Akıl; Cenab-ı Hakkın askerlerinden ve meleklerin
cevherindendir.
-Şehvet, öfke, gadab ise şeytanın askerleridir.
Allah Teâlâ’nın ve meleklerin askerini; şeytanın askerine
esir eden kimse başkası hakkında nasıl adaletli olabilir ki.
 Adalet güneşi;
Evvela sultanın, gönlünde ortaya çıkar. Sonra onun nuru
ehli beytine, aile efradına, mülkünün, hususi adamlarına,
amir ve memurlarına ulaşır. Sonra da, ziyası halkı
aydınlatır.
Işık ve aydınlığı güneşten başkasında arayan bir kimse;
muhal bir şeyi aramış, ulaşamayacağı bir şeyi ummuş ve
istemiş olur.
 Ey sultan; iyi bil ki;
-Adaletin ortaya çıkması aklın kemalatındandır.
-Aklın kemalatı ve olgunluğu, her şeyin aslını ve
hakikatini bilmektir.
-Her şeyin hakikatini ve aslını idrak et. Zahirine
aldanma.

58

Mesela; dünya için insanlara zulüm ve haksızlık
ettiğinde, maksadın nedir? Bakman ve düşünmen
lazımdır.
-Şayet maksadın, güzel ve lezzetli yemekler yemek ise
bilmen lazımdır ki; bu durum, âdem suretinde behimî ve
hayvanî bir istektir.
Çünkü yemek için iştah ve istek hayvan tabiatıdır.
-Şayet maksadın; taç giymek ise sen adam suretinde bir
kadınsın.
Çünkü süslenmek kadınların işlerindendir.
-Eğer maksadın; düşmanlarından öc almak ise sen âdem
suretinde bir aslan veya canavarsın. Çünkü kalpte kin ve
öfkeyi tutmak; yırtıcı hayvanların tabiatıdır.
-Şayet maksadın; kendine hizmet ettirmek ise sen akıllı
görünümünde bir cahilsin.
Çünkü sen akıllı olsan bilirsin ki; sana hizmet edenler,
kendi menfaatleri için hizmet ediyorlar.
Onların hizmetleri; eğilip bükülmeleri, rükû ve secdeleri
sana hürmet ve tazim için olmayıp, kendi menfaatleri
içindir.
 Bunun alameti şudur ki;
-Şayet onlar yalandan; saltanatın ve yetkinin, senden
alınıp, başkasına verileceğini duysalar. Hepsi birden
senden yüz çevirirler.
-Onlar; para ve menfaat nerede ise orada hizmet ederler.
-Hakikatte bu hizmet olmayıp ancak bir aldanmadır.
-Akıllı insan her şeyin ruhuna ve hakikatine bakar.
Görünüşüne aldanmaz.
-Bu işlerin hakikati anlattığımız ve izah ettiğimiz gibidir.
-Bunlara kesin olarak inanmayan akıllı değildir.
-Akıllı olmayan bir insan; adil olamaz.
-Adaletli olmayanın da gideceği yer cehennemdir.

59

-Bu sebepten dolayı saadetin başı tamamen akıldır.
 Dördüncü Asıl:
 Ey sultan; ekseriyetle yetkili olan insanlar kibirli
olurlar.
Kibirden, aklı karıştıran, aklın afeti ve düşmanı olan,
öfke, intikam ve kızgınlık meydana gelir.
Biz bunu; kitabul gadab bahsinde de anlattık.
- Öfke çoğaldığında af ve bağışlama yönüne meyil etmek
ve bağışlamayı adet haline getirmek lazımdır.
-Af etmeyi ve bağışlamayı adet haline getirirsen;
peygamberlere ve evliyaya benzersin.
-Öfkeyi icra etmeyi adet haline getirirsen canavarlara ve
hayvanlara benzersin.
 Bir Hikâye:
Mübarek bin Fadlın bulunduğu esnada; halife Ebu Caferi
Mansur; bir adamın öldürülmesini emretmişti. Mübarek
Bin Fadıl;
“Ya emirel müminin öldürmeden önce; benden bir haber
dinle.” deyip şöyle söyledi;
“Hasan’ı Basri hazretlerinin rivayet ettiği bir hadisi
şerifte;
 Resulullah sallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu;
“Kıyamet günü vuku bulup, Allah Teâlâ; mahlûkatı bir
yerde topladığı zaman; bir münadi şöyle nida edecek;
“Allah Teâlâ indinde kimin bir kıymeti ve değeri, varsa
kalksın.”
Hiçbir kimse kalkamayacak ancak insanları af edip
bağışlayanlar kalkacaklar. Mükâfat ve derecata nail
olacaklar.”
Bunu duyan halife Mansur onu af edip, serbest bıraktı.

60

Valilerin ve sultanların; kızgınlıkları, ekseriyetle
aleyhlerinde konuşulmasından ve kendilerine dil
uzatılmasından meydana gelip, hemen onun kanını
akıtmak isterler.
 İsa aleyhisselam; Yahya Bin Zekeriyya
aleyhimesselama;
“Ya Yahya birisi gerçekten sende olan bir şeyi söylerse;
Allah Teâlâ’ya şükret.
Şayet senin hakkında yalan söylemiş ise şükrünü
ziyadeleştir.Çünkü sen istirahatte iken; hiç yorulmadan
onun sevapları senin defterine yazılır.”
 Bir gün;
Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin huzurunda; falan
adam çok kuvvetli ve şecaatli diye anlatıldı.
Resulu Ekrem efendimizin; nasıl diye sorması üzerine;
“Ya Resulullah; çok kuvvetli ve güçlü; herkesi yeniyor.”
dediler.
Resullullah sallahu aleyhi vesellem; “Kuvvetli ve
şeceatli kimse; başkasını yenen değil, kendi nefsini
yenendir.” buyurdu.
 Yine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem
efendimiz şöyle buyurdu;
Üç şey kimde bulunursa muhakkak imanı kemale
ermiştir.
1- Öfkesini yutabilen .
2- Her halde öfkeli ve neşeli, halinde adaletli, insaflı
ve merhametli olabilen.
3- Yapabilecek gücü, kuvveti ve imkânı varken af
edebilen.

61

 Emirul müminin Ömer bin el Hattap radiyallahu
anh hazretleri de şöyle buyurdu;
“Öfkeli halde iken; tecrübe etmediğin kimseye itimat
etme ve güvenme.”
 Bir Hikâye:
Şöyle, rivayet olundu;
Hüseyin bin Ali radiyallahu anhumaya, Bir adamın
kendisi hakkında hoş olmayan sözler söylediği ulaşınca;
en güzel hurmalar ile dolu bir tabak hazırlayıp, bizzat
adamın evine gitti. Kapıyı açınca, aleyhinde konuştuğu,
hazreti Hüseyin efendimizi karşısında gören adam;
“Hayretle Ey resulullahın; kızının oğlu bu nedir?” diye
sordu? Hazret-i Hüseyin efendimiz; “Sevaplarını bana
hediye ettiğini duydum. Karşılığında ben de, sana bunları
hediye ediyorum.” buyurdu.
 Başka Bir Hikâye:
Zeynel Abidin; Ali bin Hüseyin radiyallahu anhüm;
mescide çıkmıştı.
Bir adam yakışıksız ve uygunsuz sözler sarf etti.
Etrafındakiler adamı dövmek ve ona eziyet etmek
istediler.
Zeynel Abidin hazretleri mani oldu, adama dönerek;
“Senin dediklerinden ve bildiklerinden daha fazlası bende
mevcut. Eğer ihtiyacın varsa hepsini sana anlatayım.”
dedi.
Adam çok mahcup oldu, utandı. Zeynel Abidin
hazretleri; sırtındaki gömleği ile beraber bin dirhem
hediye verdi. Adam; “Ben şehadet ederim ki bu genç;
Resulullah sallahu aleyhi vesellemin torunudur.” diyerek
ayrıldı.

62
 Rivayet Olundu Ki:
Zeynel Abidin hazretleri; kölesini iki sefer çağırdığı halde
gelmemişti. “Çağırdım, duymadın mı?” diye sordu.Kölesi
“Duydum.” dedi.
Zeynel Abidin hazretleri ; “Duyduğun halde neden cevap
vermedin?” diye sordu.Kölesi; “Senin temiz ahlakını
bildiğim için senden bir zarar gelmeyeceğinden eminim.
Bu sebeple yavaştan aldım. İşi tembelliğe vurdum.” dedi.
Zeynel Abidin hazretleri ;
“Kölemi benden emin kılan Allah Teâlâ’ya hamdolsun.”
deyip cenabı hakka şükretti.
 Rivayet Olundu Ki:
Zeynel Abidin hazretlerinin bir kölesi; bilerek bir
koyunun ayağını kırmıştı. Zeynel Abidin hazretleri;
“Niçin yaptın?” diye sordu kölesi;
“Seni kızdırmak için.” Dedi.
Zeynel Abidin hazretleri; “Şeytanın sana öğrettiği şeyden
dolayı ben kızmam.” diyerek kölesini azad etti ve serbest
bıraktı.
 Yine Rivayet Olundu Ki:
Bir adam; Zeynel Abidin hazretlerine yakışıksız sözler
söylemiş ve sövmüştü. O da; “Ey kişi; benim ile
cehennem arasında bir dar geçit ve sarp yokuş vardır.
Şayet orayı geçersem senin dediklerin önemli değildir.
Eğer geçemezsem ben senin dediklerinden de daha
kötüyüm.” dedi.
 Resulullah sallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu;

63

“Bir adam güzel ahlakı, yumuşak huyu, müsamahası ve
af etmesi ile gündüzleri oruç tutan ve geceleri de ibadet
ile geçiren kimsenin derecesine ulaşır.
Bir adam da; hâkimliği ve hiç bir idareciliği olmadığı
halde, sadece ev halkına zulüm yaptığı için zalimlerin
defterine yazılır.”
 Rivayet Olundu ki:
İblis bir gün, Musa aleyhisselamın yanına varıp;
“Ya Musa; benim için Allah Teâlâ’dan bir şey iste,
bende sana üç şey öğreteyim.” dedi.
Musa aleyhisselam; “O üç şey nedir?” diye sordu.
- İblis; “Ya Musa; öfkeden sakın. Çünkü öfkelenen
kimsenin kafası; top gibi hafif olur. Çocukların top ile
oynadığı gibi bende onunla oynarım.
-Ya Musa cimrilikten sakın; ben cimrinin dünyasını da
dinini de ifsat eder, bozarım.
-Ya Musa kadınlardan da kendini sakın. Çünkü ben;
mahlûkat içerisinde, kadınlar, kadar bana yardım eden bir
ortağa rastlamadım.”
 Resulullah sallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu;
“Kim öfkesini yerine getirmeye kadirken, öfkesini
yutarsa; Allah Teâlâ; onun kalbini iman ile doldurur. Kim
kibirden ve böbürlenmekten korktuğu için kibre sebep
olacak elbise giymezse; Allah Teâlâ ona keramet
hüllelerini (cennet elbiselerini) giydirir.”
*Yine Resulullah sallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu;
“Allah Teâlâ’nın gadabını unutup ta öfkelenen kimseye
yazıklar olsun. O; cehennemdeki veyl deresine
gidecektir.”
 Bir adam; Resulullah sallahu aleyhi veselleme
gelip;

64

“Ya Resullah; beni cennete götürecek bir amel öğret.”
dedi.
-Resulu Ekrem efendimiz de; “Öfkelenme.” buyurdu.
Adam; “Bundan sonra ne yapayım?” diye sordu.
-Resulu Ekrem efendimiz; “İkindi namazından önce;
yetmiş kere “estağfirullah” diyerek istiğfar et. Yetmiş
senelik günahını siler.” buyurdu.
Adam; “Benim yetmiş senelik günahım yoksa.” dedi.
-Resulu Ekrem efendimiz; “ Annenin günahlarına kefaret
olur.” buyurdu.
Adam; “Annemin yetmiş senelik günahı yoksa.” dedi.
-Resulu Ekrem efendimiz; “Babanın günahlarına kefaret
olur.” buyurdu.
Adam; “Babamın yetmiş senelik günahı yoksa.” dedi.
-Resulu Ekrem efendimiz; “Kardeşlerinin yetmiş senelik
günahı af olunur.” buyurdu.
 İbni mesut Radiyallahu anh hazretleri şöyle
rivayet etti;
“Bir gün Resulullah sallahu aleyhi vesellem; ganimet
malını taksim ediyordu.
Bir adam; “Bu taksimat; adaletli ve insaflı bir taksimat
değildir.” dedi.
Resulullah sallahu aleyhi veselleme durumu anlattım.
Resulu Ekrem efendimiz; öfkelendi, yüzü kızardı.
“Allah Teâlâ; kardeşim Musa’ya merhamet etsin. O da
eziyet olundu, fakat sabretti. Sözlerinden başka bir şey
söylemedi.”
 Sultanlara, valilere, idarecilere ve hâkimlere
nasihat olarak şu anlatılan; hikâyeler ve haberler
yeterlidir.

65

Eğer kalplerinde; imanın aslı sabit ise bu kadarı te’sir
eder.
Şayet anlattıklarımız te’sir etmediyse; onlar kalplerini
imandan boşaltmışlardır.
Onların imanlarından sadece dillerinin ucuyla
söyledikleri sözler kalmıştır.
 Bir amir ve memur ki; her sene Müslümanların
mallarından şu kadar senede şu kadar bin dirhem
alıyor ve zimmetinde kalıyorsa; Kıyamet gününde
bunlardan muaheze olunup, azap ve ceza ile
karşılaşacak halde ise bu anlatılan hususlar ona
nasıl te’sir etsin.
İşte bu gafletin sonucu ve imanın zayıflığındandır.

 Beşinci Asıl:
 Ey sultan;
Sana arz edilen her vak’ada, vali ve sultanın senden başka
birisi olduğunu düşün. Sen de kendini halktan birisi, gibi
kabul et. Sana yapılmasından, razı olmadığın ve
hoşlanmadığın bir muamelenin, hal ve hareketin hiç bir
insana yapılmasına da razı olma.
Şayet; kendi nefsin için razı olmadığın, bir şeyin onlara
yapılmasına razı oluyor ve onlara reva görüyorsan; sen
halkına hainlik yapmış ve onları aldatmış olursun.
 Rivayet Olundu ki:
Bedir muharebesi günü; Resulullah sallallahu aleyhi
vesellem bir gölgede oturuyordu. Aniden Cebrail
aleyhisselam indi ve şöyle buyurdu;

66

“Ey Allah’ın Resulü; ashabın ve arkadaşların güneşin
altında oturuyorken;sen burada gölgede mi oturuyorsun?”
Resulu ekrem efendimiz; bu kadarcık şey için dahi ikaz
olundu.
 Yine Resulullah Sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Kim cehennemden kurtulmayı, cennete girmeyi ve
ölüm geldiğinde Kelime’yi şahadeti yanında bulmayı
isterse; kendisine yapılmasından hoşlanmadığı bir şeyi
Müslümanlardan herhangi birisine reva görmesin.”
 Yine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Kim sabahladığında; kalbinde Allah Teâlâ’dan ve onu
razı etmekten başka bir düşünce olursa; Allah Teâlâ onu
rahmetine, lütfuna ve rızasına nail kılmaz.
Kim Müslümanlara; şefkat ve merhamet göstermezse
onlardan değildir.”
 Altıncı Asıl:
 Ey Sultan;
-İhtiyaç sahiplerinin kapına gelmelerini ve onların
kapında beklemelerini, yadırgama, onları hor ve hakir
görme.
-Müslümanlardan birisinin sana ihtiyacı varken; nafile
ibadetler ile meşgul olup onun işini aksatma.
-Müslümanların ihtiyacını karşılamak nafile ibadet
etmekten çok daha faziletlidir.
 Bir Nükte:
Halife Ömer bin Abdülaziz; bir gün Müslümanların
ihtiyaçlarını yerine getiriyordu.

67

Öğlen vaktine kadar meşgul oldu. Evine girip, biraz
dinlenmek istedi. Oğlu şöyle dedi;
“Şu an ve saatte insanlar, ihtiyaç için bekleyip dururlar
iken; aniden ölümün gelmesinden seni emin kılan nedir?
İstirahatte iken ölmeyeceğinden nasıl emin oldun?”
Halife Ömer bin Abdülaziz hazretleri; “Doğru söyledin.”
deyip. Yerinden fırladı, hemen işinin başına ve
vazifesine döndü.
 Yedinci Asıl:
 Ey Sultan;
Güzel ve lezzetli yemekler yemeyi, iftihar edilecek
elbiseler giymeyi, dünyevi ve nefsani, istek ve arzularını
yerine getirmeyi, alışkanlık haline getirme. Her işinde
kanatkar ol. Zira kanaat olmadan adalet olmaz.
 Bir Nükte:
Emirul müminin Ömer bin el Hattap radiyallahu anh bir
gün, ashabından birisine;
“Benim halimde Müslümanların hoşuna gitmeyen ve
Allah Teâlâ’nın rızasına uymayan bir şey görüyor
musun? Diye sordu.
O zat; “Ya Emirel müminin işittim ki; sofranda iki çörek
bulunduruyor, biri gündüz diğeri de gece giydiğin iki
elbisen varmış.” diye cevap verdi.
Hazreti Ömer efendimiz;
“Başka bir şey var mı ?” diye sordu.
O zatta; “Başka bir şey duymadım ve bilmiyorum.” dedi.
Ömer radiyallahu anh efendimiz;
“Vallahi bundan sonra; ebediyen bu iki şey bir daha
olmayacak.” buyurdu.
 Sekizinci Asıl:

68

 Ey Sultan;
İşleri rıfk ve yumuşaklıkla yapmak mümkün oldukça
sakın şiddet kullanma; sert olma.
 Zira Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Halkına yumuşak davranmayan hiçbir valiye ve
idareciye; Allah Teâlâ merhamet ile muamele etmez.”
 Bir gün Resulullah sallahu aleyhi vesellem şöyle
dua etti;
“Allah’ım; halkına lütuf ve merhamet ile muamele eden
her vali ve idareciye, sen de merhamet ile muamele et.
Halkına sert davranan ve şiddetle muamele eden her vali
ve idareciye de sert ve şiddetli ol.”
 Yine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Haklarına riayet eden kimse için valilik ve idarecilik,
güzeldir ve iyidir.
Fakat hakkına riayet etmeyip; kusur edenler için,
kötüdür.”
 Bir Nükte:
Emevi halifelerinden Hişam bin Abdülmelik;
Bir gün âlimlerden Ebuhazim’e;
“Hilafet ve devlet işlerinde mesuliyetten kurtulmak için
tedbir ve çare nedir?” diye sordu.
Ebuhazim; “Aldığın paraları helal ve hak yoldan alıp;
doğru yola harcamandır.” diye cevap verdi.
Halife “Buna kimin gücü yeter.” dedi.
Ebuhazim; “Cehennemin azabından korkan ve cennetin
nimetlerine talip olan kimse.” diye cevap verdi.

69
 Dokuzuncu Asıl:
 Ey sultan;
Şer’i şerife uygun hayırlı ve doğru işler yaparak,
insanların senden razı olmalarına ve seni son derece
sevmelerine gayret etmen gerekir.
 Zira Resulullah sallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Ümmetimin en hayırlısı sizi seven ve sizin
sevdiklerinizdir.
Ümmetimin en şerlisi ve kötüsü ise size buğz eden, kızan
ve sizin de buğz ettiklerinizdir.”
Sultanın, vali ve idarecilerin, kendilerini methüsena
edenlere, kendilerine ulaşan her habere aldanmamaları,
halkın da aynı kanaatte olduğuna inanmamaları,
hadiselerin ve haberlerin, aslını araştırmaları, lazımdır.
Çünkü sultanları, valileri ve idarecileri; korktuğundan,
dolayı veya bir menfaat temin etmek veya yanıltmak ve
aldatmak için methüsena edenler olabilir.
Sultanın ve melikin; hata, ayıp, kusur ve aksayan işleri,
ahalinin istek ve arzularını doğrudan halkın ağzından,
öğrenmesi için itimat edilir ve güvenilir kimseleri, seçip
vazifelendirmesi, lazımdır.
 Onuncu Asıl:
 Sultan ve melik; şeriata muhalif, insaf ve adalete
uymayan işler yaparak insanlardan hiçbirisini razı
ve memnun etmeyi düşünmemeli ve
istememelidir.
Zira haksız yere sultana kızan kimselerin; kızmaları
sultana asla zarar vermez.

70

 Emirul müminin Ömer bin el Hattap radiyallahu
anh bir gün müminlere hitaben şöyle buyurdu;
Ben sabahladığımda insanların bir kısmının bana
kızdığını görüyorum.
Zira hak kendisinden alınan kimse elbette kızar.
İki hasmı birden razı etmek mümkün olmaz. En cahil
insan; insanları razı etmek için Allah Teâlâ’nın rızasını
terk edendir.
 Hazreti Muaviye radiyallahu anh;
Hazreti Ayşe validemize mektup yazıp, muhtasar ve kısa
bir nasihat, istemiş Ayşe validemiz de şu hadisi şerifi
ihtiva eden bir cevap yazmıştı.
 “Resulullah sallallahu aleyhi vesellemden işittim
ki;
İnsanları kızdırma pahasına kim Allah Teâlâ’nın rızasını
talep ederse; hem Allah Teâlâ hem de insanlar ondan razı
olur.
Kim Allah Teâlâ’yı kızdırma pahasına insanları razı
etmeyi talep ederse hem Allah Teâlâ hem de insanlar ona
kızarlar.” Mesela;
-İnsanlara Allah Teâlâ’ya itaati emretmemek,
-Onlara dinin emirlerini ve doğruları öğretmemek,
-Onlara haram ve sağlığa zararlı yiyecekler yedirmek,
-Çalışanlara hak ettikleri ücreti, vermemek
-Kadınlara nikâh esnasında taahhüt edilen mehirlerini
vermemek ve bu gibi, hususlardan dolayı Allah Teâlâ razı
olmadığı gibi insanlarda razı olmazlar.
Hem Allah Teâlâ, hem de insanlar kızarlar.
İMAN AĞACININ MEŞREBİ OLAN İKİ
KAYNAĞIN BEYANI

71

 Ey Sultan;
İman ağacının asıllarını ve fer’ilerini (dallarını) bildiğine
göre bil ki;
İlim için, iki pınar ve iki kaynak olup iman ağacı o iki
kaynaktan sulanır.
 Birinci kaynak, dünyayı ve insanı, niçin var ettiğini
bilmek hakkındadır.
 Ey âlemlerin sultanı bil ki;
-Dünya bir durak ve mesken olup, devamlı kalınacak bir
yer değildir.
-İnsan, o dünya, meskeninde misafirdir.
-İnsanın ilk durağı anasının karnıdır.
-Son durağı kabrinin lahdidir.
-Esas vatanı; karargâhı ve son durağı ise bunlardan
sonraki hayatıdır.
-İnsan hayatından her bir sene bir merhale gibidir.
-Her bir ay misafirin; yolculuk esnasında yolda istirahati
gibidir.
-Her bir hafta; yolculuk esnasında uğradığı bir köy
gibidir.
-Her bir günde, küçük bir köy ve mezra gibidir ki; kısa
zamanda oradan geçip gidecek.
-İnsanın aldığı her nefes; attığı adımlar gibi olup, her
aldığı nefes miktarınca ölüm ve ahirete yaklaşıyor.
-İşte şu dünya bir köprü gibidir. Kim o köprüyü tamir ile
meşgul olursa ömrünü boşa geçirmiş esas gideceği ve
varacağı mekânı unutmuş olur. Cahil, akılsız ve aldanmış
durumuna düşer.
-Akıllı insan; sadece dünya ile meşgul olmaz. Dünya ile
ihtiyaç miktarı iktifa edip ahirete hazırlık yapar, ahiretini,
ihmal etmez ve unutmaz

72

-Dünyadan ihtiyaç miktarından fazlasını toplarsa; onun
için öldürücü bir zehir olur.
-Bütün hazinelerinin, definelerinin altın ve gümüş değil
de kül ve toprak olmasını temenni eder. Pişman olup
keşke bunları biriktirmeseydim der. Çünkü helalin hesabı
haramın azabı vardır.
-Ne kadar mal toplarsa toplasın; insanın, dünyadan
nasibi, yiyip, içtiği ve giyip eskittiğinden, başka bir şey
değildir.
-Öldükten sonra geride bıraktığı bütün malı; onun için
hasret ve nedametine sebep olup
Ölüm anında ona sıkıntı verir.
-Dünya malının helali hesap, haramı azaptır.
-Eğer malını helalden toplamış ise hesabı istenir.
-Şayet haramdan toplamış ise onun üzerine azap vacip
olur.
-Kabirde; azabın gelmesi onun hasretini ve nedametini
şiddetlendirir.
Bununla beraber. deyyan olan Allah Teâlâ; indinde imanı
sahih ve salim ise Allah Teâlâ’nın rahmetinden ve
rızasından ümidini kesmesine bir sebep te yoktur.
Çünkü Allah Teâlâ; cevvad, kerim, gafur ve rahimdir.
 Ey Sultan bil ki;
Dünyanın rahatı sayılı günlerdir ve çok azdır.
O günlerin birçoğu da yorgunluk, sıkıntı, eza, cefa ve
tuzaklar ile doludur. Bu sebeplerden dolayı; daimi ve baki
olan ahiretin rahatı yok olur.
Akıllı kimseye zaman ve müddet dolmadan, ömür
bitmeden; ebedi ve daimi rahata ermek için, günleri sayılı
olan şu dünyada sabr etmek; ahirette azap çekmekten çok
daha kolay olur.

73

 Bir Nükte:
Bir insanın âşık olduğu bir kadın olsa; ona bu gece
sabredersen, sıkıntı ve zahmet çekmeden sana bin gece
verilecek.
Eğer bu gece sabır etmez, onu ziyaret edersen; ebediyen
bir daha göremeyeceksin dense bu durumda o adamın
aşkı büyür, elem ve acı çeker.
Lakin sonunda maksadına nail olması için bir gece uzak
kalmaya sabretmesi kolaylaşır.
Dünya ahiretin yanında hiçbir şey değildir. Hatta
aralarında bir benzerlik bile yoktur.
Çünkü ahiretin sonu ve nihayeti olmadığı gibi onun
uzunluğu hayal bile olunamaz.
 Biz; bu dünyanın sıfatı hakkında münferit bir kitap
yazdık. Burada dünyanın halinden anlattıklarımız
ile iktifa ediyor ve yetiniyoruz.
Şimdi Biz, burada dünyanın, halini on misal ile izah
edeceğiz.
 Birinci Misal:
Dünyanın sihrini –büyüsünü-beyan hakkındadır.
 Resulullah sallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu;
“Dünyadan sakınınız. Zira dünya Harut ve Maruttan
daha büyüleyicidir. İlk sihri ise şöyledir. Kendisini senin
yanında sakin ve kalıcı gösterip, sen onu umduğunda,
devamlı senden nefret eden ve senden uzaklaşan vaziyette
görürsün.
Sonra tedrici olarak zerre zerre, nefes nefes, peş peşe
senden ayrılır.
Dünya bir gölge gibi olup; sen onu sakin olarak
görürsün. Hal bu ise o devamlı yürüyor. İnsanın ömrü de

74

böyledir. Devamlı tedrici olarak geçip gidiyor. Her an
ömür noksanlaşıyor.
Dünyada böyledir. Sana veda ediyor ve senden kaçıyor.
Ancak sen gafilsin haberin yok, şaşkınsın farkında
değilsin.”
 Bu manada bazı şairler şöyle dediler;
“Dünya her ne kadar; lezzeti çok güzel olsa da serap
gibidir.
Nimetlerden lezzet aldıktan sonra bir bulut gibi geçip,
gider.”
 İkinci Misal:
Dünya; senin ona âşık olman için muhabbet izhar edip
sana yardımcı olacağını gösterir. Senden başkasına
yönelir. Sonrada farkında olmadan sana döner.
Dünyanın, misali, erkeklere tuzak kuran, hilebaz, facire
bir kadın gibidir ki; erkekler onu görünce âşık olup,
onları evine davet eder ve tuzak kurup onları helak eder.
 Bir Nükte:
 İsa aleyhisselam bazı keşiflerinde; dünyayı ihtiyar,
çirkin bir koca karı suretinde görüp, ona şöyle
seslendi;
“Senin kaç tane kocan oldu?”
“Sayılmayacak kadar çok.” dedi.
İsa aleyhisselam; “Onlar öldüler mi, yoksa seni boşadılar
mı?” dedi.
O;“Hayır bilakis ben onları öldürdüm ve yok ettim.”dedi.
Bunun üzerine İsa aleyhisselam şöyle buyurdu;
“Ne acayip şey, onlar senin uğrunda birbirlerini
öldürüyorlar. Sen ise sana rağbet edenlere böyle
yapıyorsun.

75

Buna rağmen o insanlar geçmiş hadiselerden hiç ibret
almıyorlar.”
 Üçüncü Misal:
Dünya dışını güzellikleriyle süsleyip, sıkıntılarını,
katillerini içinde gizliyor ve saklıyor ki; cahil insan
gördüğü zaman aldansın.
Bu da şuna benzer;
Dünya, yüzünü gizleyip, güzel elbiselerle, süslenen ve
bilmeyen insanları kandırıp tuzağına düşüren çirkin yüzlü
bir koca karıya benzer ki örtüsünü ve süslü elbiselerini
çıkarıp, çirkin yüzü, görününce o aldanan insanlar
pişman olurlar.
 Haberde şöyle anlatıldı;
Dünya kıyamet gününde dişleri dökülmüş, gök gözlü,
çirkin yüzlü bir koca karı suretinde getirilecek. İnsanlar
onu gördüklerinde; bu çirkin şeyden Allah Teâlâ’ya
sığınırız diyecekler. Onlara şöyle söylenecek;
“ İşte kıskançlık yaptığınız, birbirinize kin beslediğiniz,
haksız yere kan döktüğünüz, akrabalar arası
dargınlıklarınız ve süsüne aldandığınız dünya bu.”
Sonra da ateşe atılacak ve dünya şöyle diyecek;
“Allah’ım beni sevenler, ahbaplarım nerede?”
Dünya perestler de; dünya ile beraber cehennem ateşine
atılacaklar.
 Dördüncü Misal:
İnsan dünyada var olmadan önce ezelde ne kadar kalmış
ve ebed ile ezel arasındaki müddetin miktarı ne kadar ise
o kadar yaşayacak sanıyor.
Hal bu ise dünyadaki hayatın müddeti; dünyada kaldığı
kadardır. Dünyanın misali misafirin yolu gibidir.

76

Evveli beşik sonu kabirdeki lahittir. İkisinin arasında ise
sayılı duraklar vardır.
-Her sene bir durak gibidir.
-Her ay, bir fersah gibidir. Takriben beş buçuk kilometre
-Her gün ise bir mil gibidir. Takriben bin altı yüz metre
-Her nefes bir adım gibidir.
-İnsan daima yürüyüp gidiyor.
Kimisi için yolundan bir fersah kalmış, kimisi için daha
çok yol var. Kimisi için de çok daha az. İnsan ise şaşkın
vaziyette oturuyor ve gafil vaziyette duruyor. Sanki
dünyadan hiç ayrılmayacakmış gibi hareket ediyor.
On sene sonra; hiç ihtiyaç duymayacağı işlerin tedbiri ile
meşgul oluyor. Hâlbuki on gün sonra toprağın altına
girecek haberi bile yok.
 Beşinci Misal:
 Ey Sultan;
Sıkıntı ve rahatsızlıkları, ahirette müşahede edilecek olan
dünya ve dünya ehlinin misali; Yağlı yemeklerden,
fazla yediği için, midesi bozulan ve yemeğin lezzeti,
gidip sıkıntısı kaldığı için çok yediğine, pişman olan
insan gibidir.
Keza; dünya yı çok seven, insanda böyledir.
Durumun vahameti ortaya çıkınca akibeti zor olur. Ruhu
çıkarken buna benzer sıkıntılara müptela olur.
Dünyada birçok nimetlere; altın ve gümüşe, etraf ve
hizmetçilere, bağ ve bahçelere sahip olan kimsenin,
bunlardan ayrılması; az bir dünyalığa sahip olandan daha
zor ve sıkıntılı olur.
Bu hasret, elem ve acı, ölüm ile bitmez.
Bilakis ziyadeleşir.
Çünkü dünyaya muhabbet kalbin sıfatı olup, kalp ise
haliyle ölmez.

77
 Altıncı Misal:
 Ey Sultan bil ki;
İlk bakışta insan dünya işlerini kolay, meşguliyeti
devamlı olmayan, bir şey zanneder.
Onun meşguliyetinin bazısı, zincirleme birbirine bağlı
olup. İnsanın ömür sermayesini tüketir.
 İsa aleyhisselam şöyle buyurdu;
“Dünyayı istemek; denizin suyunu içmek gibidir ki,
içtikçe insanın susuzluğu ve harareti artar. Helak
oluncaya kadar içmeye devam eder. Yine de susuzluğu
gitmez ve geçmez.”
 Resulullah sallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu;
“Denize giren kimse için ıslanmamak nasıl mümkün
değilse, dünya işlerine dalan kimse için de kirlenmemek
mümkün değildir.”
 Yedinci Misal:
Dünya malı biriktiren kimse;
Bir sofraya davet edilen misafire benzer.
Misafir, davet eden ev sahibinin âdetindendir ki;
misafirler için evini süsler. Gruplar halinde insanları
davet eder. Önlerine mücevher dolu altın tabaklar,
gümüşten buhurdanlık ve tütsülükler koyar ki; güzel
kokular herkese ulaşsın.
Sonra misafirler onları tekrar ev sahibine iade ederler.
Davet usulünü bilen, arif ve akil kimseler o tütsülük ve
buhurdanlıkları ateşe koyup güzel koku elde eder.
Tabaklara ve tütsülüklere tamah etmez. Gönül hoşluğu ile
onları bırakır ve ev sahibine de teşekkür ederler.

78

Ebleh ve ahmak olan kimse ise o tabaklar, tütsülükler,
kendisi için hazırlanmış ve kendisine hibe edilmiş
zannedip, çıkarken; onları yanına alır ve götürmek ister.
Fakat o imkân kendisine verilmez. Kalbi ve göğsü daralır.
Onlardan kurtulmak ister.
Dünyada böyledir.
Ziyafet evi gibidir. Ahirete hazırlık içindir. İnsan bu
dünyada, Davet edilen evde ikram edilen yemekleri yiyip,
güzel tabaklara, buhurdanlıklara, tütsülüklere göz diken
usul ve adap bilmez misafir gibi tamahkâr olmamalıdır.
İkram edilenlerle yetinmeli ve kanaatkâr olmalı, açgözlü
olmamalıdır.
 Sekizinci Misal:
Ahireti unutup ihmal eden; dünya ve dünyanın ahvaline,
emvaline, ehemmiyet ve önem verenlerin misali şudur ki;
“ Gemiyle yolculuk yapan bir grup; abdest ve namaz gibi
ihtiyaçlarını karşılamak için bir adaya indiler.
Gemici, kaptan, abdest ve namazın haricinde başka
şeyler ile oyalanmayınız. Vakit kaybetmeyiniz. Zira gemi
kısa zamanda hareket edecek diye nida edip duyurdu.
Yolcular, gemiden inip, adaya dağıldılar.
Akıllı kimseler oyalanmadılar. İhtiyaçlarını giderip
gemiye döndüler. Gemi boş olduğu için, en yüksek ve
güzel yerlere oturdular.
Yolculardan bir kısmı da adanın acayip yerlerini gezdiler,
gördüler. Ağaçlara, yeşilliklere, meyvelere, güzel kokan,
çiçeklere bakıp durdular. Kuşların ötüşlerini dinlediler.
Renkli,güzel ve değişik taşlara hayretle bakıp oyalandılar,
gemiye biraz geç döndüler. Fakat oturacak, rahat ve geniş
yer bulamadılar. Dar yerlere sıkışıp oturdular.

79

Yolculardan bir kısmı da gezmek ve bakmak ile
yetinmeyip, renkli, çiçeklerden, otlardan, güzel taşlardan
topladılar ve yüklenip gemiye geldiler.
Ancak boş bir yer bulamadılar. En dar, en karanlık en alt,
yerlere sıkıştılar. Topladıkları şeyleri de koyacak bir yer
bulamadıkları için sırtlarına yüklendiler.
Bir iki gün geçince de; o taşların ve otların renkleri
değişti.Kokmaya, rahatsız etmeye başladı. Toplamak için
uğraştıkları onca şeyler, bir işe yaramayıp, sırtlarına, yük
oldu, atıp kurtulmaktan, başka çare de bulamadılar,
topladıklarına, pişman oldular.
Yolculardan bir kısmı da; adanın acayipliğine bakıp
kaldılar. Gemiye dönmeyi düşünemediler ve gemi hareket
edip, uzaklaştı. Bağırdılar fakat seslerini duyan olmadı.
Onların bir kısmını yırtıcı hayvanlar, sırtlanlar, parçaladı
ve helak oldular. Gemiye ilk binenler; takva ehli
müminlerdir.
En son kalanlar ve helak olanlar ise kâfirler, müşrikler,
Allah Teâlâ’yı ve ahireti unutanlar, tamamen dünyaya
meyil edip, dünyaya teslim olanlardır.
 Allah Teâlâ; ayeti kerimede mealen şöyle
buyuruyor;
“İşte bu kötü akıbet, muhakkak; onların dünyayı ahirete
tercih etmelerindendir.”(Sure-i Nahil Ayet 157)
Yolculardan ortada kalanlar, imanın, aslını muhafaza
eden ve ancak dünyadan, kendilerini alıkoyamayan
günahkârlardır. Onlardan bir kısmı dünyanın nimet ve
zenginliğinden faydalandılar. Bir kısmı da günahları
çoğalıncaya kadar fakirlik ile yaşadılar. Böylece günah
kirleri çoğaldı.
 Dokuzuncu Misal:

80

 Ebu Hüreyre radiyallahu anhın rivayet ettiği hadisi
şerifte;
Resulullah sallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu;
“Ya Eba Hüreyre sana dünyayı göstereyim mi?”
“Evet göster. Ya Resulullah” dedim.
Elimden tuttu, beni bir mezbeleliğe götürdü. İçinde
kırılmış paramparça olmuş ve dağılmış insan kafaları,
kemik kalıntıları ile dolu, insan necasetleri ile kirlenmiş
ve pislenmiş bir yer. Resulullah sallahu aleyhi vesellem
şöyle buyurdu;
“Ya Eba Hüreyre; şu gördüğün kafalar, sizin şu
kafalarınız gibi dünyayı hırs ile toplama gayreti ile
doluydu. Sizin uzun ömür umduğunuz gibi onlarda uzun
ömür ve hayat umuyorlardı. Sizin gibi dünyayı imar
etmek, mal ve mülk toplayıp biriktirmek istiyorlardı. İşte
bugün, gördüğün gibi kemikleri değişti ve cesetleri
dağıldı.
Şu yırtık bez parçaları ile süsleniyorlardı. Rüzgâr onları
şu necasetlerin içerisine attı. Şu kemikler de; üzerlerine
binip, yeryüzünü dolaştıkları bineklerinin kemikleridir.
Şu necasetler de; kazanmak için çareler ve hileler
düşünüp, birbirlerinden kaptıkları leziz yiyeceklerdir.
Şimdi, Onları çirkin bir şekilde buraya attılar. Pis
kokusundan dolayı kimse yanaşamıyor. ”Ey Ebu
Hureyre; “Gördüğün gibi dünyanın ahvali budur. Kim
dünyada ağlamak isterse, ağlasın çünkü dünya ağlama
yeridir.”
Ebu Hüreyre radiyallahu anh;
“Ben ve hazır olanlar, hepimiz ağladık.” buyurdu.
 Onuncu Misal:

81

İsa aleyhisselam zamanında; üç kişi yolda giderken bir
hazine buldular.
Acıktık, birimiz gidip, yiyecek bir şeyler alsın dediler.
Yiyecek almak için birisi gitti. Yemeğe öldürücü zehir
katayım, ikisi de ölsün. Hazine tek başıma bana kalsın
diye düşündü. Yemeği zehirledi .Geride kalan ikisi de;
gelince onu öldürelim hazine sadece ikimize kalsın diye
konuştular. Derken zehirli yemeği getiren geldi. İkisi
birden onu öldürdüler ve zehirli yemeği yiyerek ikisi de
öldü. İsa aleyhisselam o yerden geçerken ashabına;
“İşte dünya budur. Peşinde gidenlerin akibeti böyledir.
Dünyaperest olanlara yazıkları olsun.” Buyurdu.
İKİNCİ KAYNAK.
SON NEFESİ BİLMEKTİR.
 *Ey âlemin sultanı bil ki;
âdemoğlu iki kısımdır.
Bir kısmı dünyanın haline bakıp, uzun ömür ümidiyle
dünyaya bağlandılar.
Bir kısmı da akıllı davranıp gözlerini son nefese diktiler.
Dünyadan sonra nereye gideceklerini, dünyadan nasıl
ayrılacaklarını, imanlarını nasıl muhafaza edeceklerini,
kabirlerine ne götürebileceklerini, hesap ettiler.
Dünyada biriktirdikleri malların, düşmanlarına, vebalinin
de kendilerine kalacağını düşünüp ona göre hareket
ettiler. İşte bu düşünce herkese lazım ve vaciptir.
Bilhassa sultanlara, meliklere ve dünya ehline, daha fazla
lazım ve vaciptir.
Çünkü onlar; çok kere halkın kalplerini kırdılar.
İnsanlara memurları ve görevlileri vasıtasıyla kötülükte
bulundular.

82

Halkı korkutup; kalplerine, endişe düşürdüler.
 Ey sultan;
 Allah Teâlâ’nın yanında bir görevli melek var. İsmi
Azrail aleyhisselamdır.
-Hiç kimse için ondan kaçmak ve kurtulmak mümkün
değildir.
-Meliklerin ve sultanların, bütün memurları; ücretlerini,
altın, gümüş, yemek vs. olarak alırlar.
Azrail aleyhisselam sadece ruh ve can alır. Başka bir şey
almaz.
-Sultanların, memurlarının yanında şefaat fayda verir.
Fakat Azrail aleyhisselamın yanında hiçbir şefaatçinin
şefaati fayda vermez.
-Bütün müvekkiller; bir gün, bir gece, bir saat, mühlet
verirler.
Azrail aleyhisselam ise bir nefes dahi mühlet vermez.
Onun acayip halleri çoktur.
Biz onun hallerinden; beş hikâye anlatacağız.
 Birinci Hikâye:
Yahudi âlimlerinden iken; Müslüman olan Vehb bin
Münebbih hazretleri şöyle anlattı.
 Bir zamanlar büyük bir melik;
Bir gün ülkesinin tamamını dolaşıp, insanlara,
büyüklüğünü, azametini, mülkünün acayipliğini, gücünü,
kuvvetini ve saltanatını göstermek istedi.En güzel ve
tantanalı, elbiselerini giydi. Maruf ve meşhur olan atlarını
hazırlattı. İçlerinden en iyi koşan bir at seçip; ona bindi.
At bile cevherlerle süslenmişti. Atını askerlerinin arasına
sürüp koşturdu. İbliste; onun burnuna ağzını koyup kibir
ve gurur üfledi. Melik kendi kendine şu âlemde benim

83

gibisi var mı? Diye kibirlendi. Ekâbir ile atını koşturuyor,
kibrinden, çalımından dolayı gözü kimseleri görmüyordu.
Eski ve yırtık elbiseli bir adam önünde durdu, selam
verdi. Melik kibrinden onun selamını dahi almadı. Adam;
atın yularından tuttu. Melik; hiddetlenerek “Sen kim
oluyorsun da atımın yularından tutuyorsun. Kimin atının
yularından tuttuğunu biliyor musun? Elini çek.” Diye
haykırdı. Adam; “Bir ihtiyacım var. Ancak sana
söyleyebilirim.” Melik; “Attan ininceye kadar sabret be
adam, ineyim ihtiyacını söylersin.”
Adam; “Benim ihtiyacım şu saattedir. İninceye kadar
bekleyemem.”
Melik; “Öyleyse ihtiyacını söyle.”
Adam; “Ben; melekul mevtim senin canını almaya
geldim.”
Melik’te kibir ve gurur bitti. “Ne olur bana biraz mühlet
ver. Zaman tanı, evime döneyim. Ailemle vedalaşayım.”
diye yalvardı.
Melekul mevt; “Asla olmaz. Ebediyen onları bir daha
göremeyeceksin. Sen ömrünü bitirdin.” dedi ve atının
üzerinde iken ruhunu aldı. Melik ölmüş vaziyette atından
düştü. Melekul mevt oradan ayrıldı.
 Allah Teâlâ’nın kendisinden razı olduğu salih ve iyi
bir adama geldi. Selam verip.
“Senden bir isteğim var.” dedi.
Salih kişi; “İhtiyacını kulağıma söyle, hemen yerine
getireyim.”
Azrail aleyhisselam; “Ben melekul mevtim. Ruhunu
almaya geldim.”

84

Salih kişi; “Hoş geldin sefa geldin. Merhaba. Geldiğin
için Allah Teâlâ’ya hamdolsun nice zamandır seni
bekliyordum.” Dedi.
Melekul mevt; Mühim Bir işin varsa yerine getir. Sana
mühlet vereceğim.” Biraz zamanın var. Dedi.
Salih kişi; “Rabbime kavuşmaktan daha mühim ve
önemli hiçbir işim yok.”
Melekul mevt; vakit ve saat geldi. “ Ruhunu nasıl
almamı istersin?”
Salih kişi; “Abdest alıp namaza durayım. Ruhumu
secdedeyken al.” dedi.
Melekul mevt öyle yaptı. Onu Cenab-ı Hakkın rahmetine
kavuşturdu.
 İkinci Hikâye:
Geçmişte; malı ve mülkü çok, bir melik, topladıklarını
yemek, zevkû sefa sürmek için kendisine zaman, imkân
ve ortam hazırlamıştı.
Nefsinin refahı ve zevkû sefası için dünya malının her
çeşidinden büyük miktarda, çokça mal biriktirmişti.
Meliklere, sultanlara, ümeraya, ekâbire uygun ve yakışır,
yüksek bir de köşk ve saray yaptırıp. Muhkem ve sağlam
iki de kapı taktırmıştı.
Önüne de kuvvetli korumalar, hizmetçiler bekçiler ve
askerler koymuştu.
Bazı günlerde; en güzel yemeklerin yapılmasını emredip,
memleketin ileri gelenlerini ve ahaliyi toplayarak
saltanatını göstermek maksadıyla ziyafetler, düzenledi.
Kendisi de tahtına kurulup, koltuğuna yaslandı ve şöyle
düşündü;
“Ey nefis, dünyanın tüm nimetlerine ve imkânlarına
sahipsin. Şu an rahat ol, keyfine bak büyük bir zevkle
hazırlanmış olan nimetlerden ye.”

85

Böyle düşünürken; dışarıdan, yırtık ve eski elbiseli,
heybesi boynunda asılı yemek dilenen dilenci kılığından
bir adam geldi.
Sert ve dehşetli bir şekilde kapıya vurdu. Sanki zelzele
olmuştu. Köşk ve saray sarsıldı. Hizmetçiler, nöbetçiler,
korktular. Kapıya doğru sıçradılar. Kapıya, vuran adama
kızıp bağırarak;
“Ey miskin herif; bu hırs ve yüzsüzlük nedir? Biraz
sabret biz yedikten sonra kalanlardan sana da yediririz.”
dediler. Adam; sahibinize söyleyiniz “Yanıma çıksın
onunlar görülecek mühim bir işim var.” dedi. Vazifeliler;
“Ey miskin uzaklaş buradan. Sen kim oluyorsun da bizim
sahibimizi, melikimizi yanına çağırıyorsun. Bu ne cüret.”
deyip adamı kovmak istedilerse de adam;
“Siz gidiniz dediklerimi sahibinize anlatınız.” dedi ve
gidip anlattılar. Melik; hiddetle “Bu ne cüret siz onu
kovmadınız mı? Kovsa idiniz.” dedi.
Bu esnada adam öncekinden daha sert ve daha şiddetli bir
şekilde, kapıya vurdu.
Korumalar, nöbetçiler, Sopa ve silahlar ile adamın
üzerine saldırdılar, kovmaya ve dövmeye kalktılar,
üzerine saldırdılar.
Adam büyük bir sayha ile bağırarak; “Yerinizde durunuz.
Ben Melekul mevtim.” dedi. Herkesin dizlerinin bağı
çözüldü, Donup, yerlerinde kaldılar.
Kalpleri ürperdi, akılları gitti, sesleri kesildi.
Melik yalvararak; “Yerime birisini al, bir bedel vereyim.”
dedi.
Melekul mevt; “Ben bedel almam. Ancak senin canını
alacağım. Topladığın nimetler ile aranı ayırmak için
geldim.” dedi. Melik; “Beni, aldatan rabbime ibadetten
alıkoyan, bu dünya malına lanet olsun. Bunların bana
fayda vereceğini sanmıştım. Bugün ise bunlar başıma

86

bela oldu ve hepsi düşmanlarıma kaldı.” dedi. Allah
Teâlâ dünya malını konuşturdu.
Dünya malı şöyle dedi; “Ey Melik; bana lanet edeceğine,
kendine lanet et. Allah Teâlâ seni de beni de topraktan
yarattı. Beni;
-Ahirete azık yapasın,
-Fukaraya tasadduk edesin,
-Zayıflara zekât olarak veresin,
-Kaleleri, mescitleri, köprüleri imar edesin diye, Allah
Teâlâ; sana verdi.
Sen ise beni topladın, gizledin sadece kendi heva-i
hevesinde harcadın. Allah Teâlâ’ya teşekkür etmedin.
Bilakis küfranu nimette bulundun. Nankörlük ettin. Şu
anda da beni düşmanlarına bıraktın. Hasretimi
çekiyorsun. Hangi günahımdan dolayı bana lanet
okuyorsun?” Sonra o leziz yemekler, o melike nasip
olmadan; Melekul mevt onun ruhunu aldı ve cansız
vaziyette yere yığıldı.
 Üçüncü Hikâye:
Yezidi Rakkaşi şöyle anlattı;
“Beni İsrail zamanında zalim bir melik;
bir gün saltanat tahtında otururken, içeriye korkunç ve
heybetli bir adam girdi. Cebbar melik çok korktu ve
öfkelendi. Aniden adamın üzerine sıçradı.
“Sen kimsin içeriye girmene kim müsaade etti. Kapıcılar,
bekçiler, görevliler yok muydu? İzin aldın mı?” deyip
adama çıkıştı. Heybetli adam;
“-Bana evin esas sahibi izin verdi.
-Bana hiçbir kapıcı, görevli mani ve engel olamaz.
-Bir melikin yanına girmek için izne ihtiyacım olmaz.
-Sultanların idaresinden ve siyasetinden korkmam.

87
-Hiçbir cebbar beni korkutamaz.
-Benim elimden hiçbir kimse kurtulamaz.” dedi. Bu
sözleri duyan o cebbar melik; yüzüstü yere düştü. Bedeni
titremeye başladı.
“Sen melekul mevtsin.” dedi.
“Evet, ben melekul mevtim.” dedi.
Cebbar Melik; “Ne olur bana bir gün mühlet ver de tövbe
edeyim. Rabbimden özür dileyeyim. Günahlarımı
affettireyim. Hazineme koyduğum malları ve emanetleri
sahiplerine vereyim. Ahirette onların azabına tahammül
edemem.” diye yalvardı.
Melekul mevt; “Sana nasıl mühlet vereyim. Günlerin
hesaplı ve sayılı, tüm vakitlerin sabit ve yazılıdır.”
Melik; “Bir saat bari mühlet ver.” diye yalvardı.
Melekul mevt; “Saatler de hesap ta sayılı hepsini gaflet
ile geçirdin. Nefeslerini de bitirdin. Sadece bir nefes
kaldı.” dedi
Melik; “ Kabrimde, benim ile kim olacak?”
Melekul Mevt; “Sadece amelin.” dedi
Melik; “Amelim yok.”
Melekul Mevt; “Öyle ise hiç şüphe yok ki gideceğin yer
cehennem, varacağın yer cebbar olan Allah Teâlâ nın,
gadabıdır. Onun ateşidir.” dedi
Sonra Melekul mevt onun ruhunu aldı. Tahtından yere
düştü.
Melikin memleketinde feryadu figan ve ağlama sesleri
yükseldi.
Eğer melikin cehenneme gittiğini bilselerdi. Daha çok
ağlarlardı.
 Dördüncü Hikâye:

88

Melekülmevt; Süleyman bin Davut aleyhimesselamın
yanına gelmişti. Hizmetçilerden birisine çok dikkatlice ve
uzunca baktı.
Hizmetçisi, Süleyman aleyhisselama; “Adamın bakışları
beni çok korkuttu. Bu kimdir?” diye sordu.
Süleyman aleyhiselam; “Bu Melekül mevttir. Azrail
aleyhiselamdır.” Dedi. Hizmetçi “Ya nebiyyallah; çok
korktum ne olur,beni onun elinden kurtar.” Diye yalvardı.
Süleyman aleyhisselam; rüzgâra emretti. Onu Hindistan’a
gönderdi.
Bu arada Melekül mevt bir yere gidip gelmişti.
Hizmetçiyi göremeyince sordu.
Süleyman aleyhisselam durumu anlattı.
Melekül mevt şöyle dedi;
“Allah Teâlâ onun ruhunu şu anda Hindistan’da almamı
emretmişti. Kısa zamanda Hindistan’a nasıl gidecek diye;
onun için hayret ve dikkatle bakmıştım.
Allah Teâlâ’nın takdiri ne ise o olur.”
 Beşinci Hikâye:
Zülkarneyn aleyhisselam, dünya nimetlerinden hiçbir
şeye sahip olmayan bir topluluğa uğramıştı. Baktı ki;
ölülerin kabirlerini evlerinin önünde kazmışlar. Her gün o
kabirleri süpürüp temizleyerek. Ziyaret ediyorlar ve Allah
Teâlâ’ya ibadet ediyorlar. Yedikleri de ot ve nebatat.
Zülkarneyn;bir adam gönderip onların meliklerini çağırdı.
Gelmeyince kendisi gitti. “Haliniz nasıldır?” “Altın ve
gümüşünüz de yok. Yanınızda dünyanın, diğer
nimetlerini de göremiyorum.” dedi.
Melik; “Şimdiye kadar dünya nimetlerinden doyan hiç
kimse yokta ondan.” dedi.

89

Zülkarneyn; “Kabirlerinizi niçin evlerinizin önünde
kazıyorsunuz?” diye sordu.
O melik; “Mevtalarımız, gözümüzün önünde olsun ki;
ibret alalım, ölümü sıkça hatırlayıp, Allah Teâlâ’ya
ibadetle meşgul olalım.” diye cevap verdi.
Zülkarneyn; “Niçin et yemiyorsunuz? Ot ve nebatat
yiyorsunuz?” diye sordu.
Melik;
“Çünkü yemeğin lezzeti boğazdan aşağıya geçmez.” dedi.
Melik; elini sandığa uzatıp, bir kafatası çıkardı.
Zülkarneyn’in önüne koydu.
“Bu kafatası kimindir? Bilir misin?
ey Zülkarneyn; Bu, dünya meliklerinden büyük bir
melikin olup, halkına çok zulüm eder ve zayıflara ezaü
cefada bulunurdu. Bütün zamanını dünya malı toplamakla
geçirirdi. Allah Teâlâ ruhunu aldı ve cehenneme gitti. Bu
onun kafatasıdır.”
Melik; elini bir daha uzatıp sandıktan bir kafatası daha
çıkardı. Onu da Zülkarneyn’in önüne koydu; “Bu kafatası
kimindir bilir misin?
Bu da adaletli, halkına şefkatli, merhametli cömert ve
ahalisi tarafından sevilen bir melikti. Allah Teâlâ bunun
da ruhunu aldı. Cennetine koydu. Derecesini yükseltti.”
dedi. Sonra melik; elini Zülkarneyn’in kafasına koydu;
“Bu kafa hangisinden olacak ey Zülkarneyn? Diye sordu.
Zülkarneyn; bu söz üzerine çok ağladı o meliki bağrına
bastı; “Eğer benim sohbetimde bulunursan; seni vezir
yapıp, mülkümü de taksim ederim.” dedi.
Melik ise; “Heyhat benim ona rağbetim ve isteğim yok.
Çünkü bütün insanlar mal ve mülk sebebiyle sana
düşman oldular.
Fakirliğim ve kanaatkâr olmam sebebiyle hepsi bana
dost ve sadık oldular.” dedi.

90

Şimdi Son Nefes İle Alakalı Hikâyeleri Bilmen Vacip
Olur:
 Ey Sultan bil ki;
Gaflet ehli olan insanlar yedikleri lezzetli yemeklerin
tadı kaçmasın. Kalplerindeki dünya muhabbeti soğumasın
diye ölüm ile alakalı sözleri duymak istemezler.
 Haberde şöyle anlatıldı.
Kim ölümü; kabin zulmetini çokça hatırlar, oraya
hazırlık yaparsa kabri cennet bahçelerinden bir bahçe
olur. Kim ölümü unutur da hayatını gaflet ile yaşarsa,
Allahü Zülcelal hazretlerine karşı vazifelerini ihmal,
ederse, kabri cehennem çukurlarından bir çukur olur.
 Resulullah sallallahu aleyhi vesellem;
Bir gün kâfirler ile harp ederken öldürülen şehitlerin
sevap ve mükâfatını anlatıyordu. Hazreti Ayşe validemiz;
“Ya Resulullah şehit olarak ölmeyen bir kimse
şehidlerin, sevabına nail olur mu?” diye sordu. Resulullah
sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu;
“Kim ölümü her gün yirmi kere hatırlarsa; onlar için
şehitlerin ecri, sevabı ve dereceleri vardır.”
 Yine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Ölümü çokça hatırlayınız. Çünkü o günahları siler ve
kalplerdeki dünya sevgisini soğutur.” (Tirmizi ve Nesai)
 Resulullah sallahu aleyhi veselleme; “İnsanların
en akıllısı ve en kararlısı kimdir?” diye soruldu.
Resul’u Ekrem efendimiz şöyle buyurdu;

91

“İnsanların en akıllısı ölümü çok hatırlayandır.
En azimli ve kararlı olan da ölüme en güzel şekilde
hazırlanandır.
Böyle olan kimseler için dünyanın şerefi ve ahiretin
kerameti vardır.”
 Anlattığımız gibi, ahireti tanıyan ve son nefesi
kalbinde hatırlayan kimseye dünya işleri de
kolaylaşır.
Kalbindeki iman ağacının aslı kuvvetlenir.
İmanı sahih ve sağlam olarak Allah Teâlâ’ya kavuşur.
 Allah Teâlâ;
Her şeyin hakikatini görmesi, işlerinde gayret etmesi ve
insanlara iyilikte bulunması için âlemin sultanının
basiretini nurlandırsın.
Çünkü halkın içerisinde; milyonlarca hayırlı kişiler olup
sultan, adaletli olduğu zaman hepsi onun duacısı ve
şefaatçisi olurlar.
Müminler sultana dua ve şefaat ederlerse, sultan;
kıyamet gününde azaptan kurtulur.
Sultan; insanlara zulmederse, hepsi onun hasmı olur.
Sultanın işi büyük tehlikeye girer.
Şefaat edecek iyi ve hayırlı insanlar sultanın hasmı
olursa, sultanın işi zorlaşır daha da müşkül hale gelir.

BİRİNCİ BÖLÜM
 Adalet, siyaset ve meliklerin siretleri hakkındadır.
 Ey Sultan; kesin olarak bil ki, Allah Teâlâ beni
âdemden iki sınıf insan seçti.
Birincisi peygamberlerdir ki;

92

Onlar, insanlara Allah Teâlâ’ya ibadet etmenin, usulünü
ve delillerini açıklayıp doğru yolu anlatırlar.
İkincisi sultan ve meliklerdir ki;
Onlar, insanları birbirine saldırmaktan muhafaza ederler.
O meliklere; insanları sevk ve idare etme yetkisini verdi.
Allah Teâlâ hikmeti ile halkın maslahatını ve maişetlerini
meliklere bağladı. Kudretiyle onlara en şerefli makamları
verdi.
 Bir hadisi şerifte, şöyle buyuruldu;
“Sultan Allah Teâlâ’nın yeryüzündeki gölgesidir.
Allah Teâlâ; bir kuluna meliklik derecesi vermiş ve onu
yeryüzünde gölgesi yapmış ise bilinmelidir ki,
İnsanlara, sultanı sevmek, ona tabi olmak ve itaat etmek
lazım gelir.
(Mekasıdı Hasene Beyhaki ve Deylemi)
 İnsanlar için sultanla ihtilafa düşmek, doğru olan
işlerinde sultana isyan etmek caiz olmaz.
 Allah Teâlâ şöyle buyurdu;
“ Ey iman edenler Allahü zülcelale, itaat ediniz. Onun
Resulüne ve sizden olan emir sahiplerine de itaat ediniz.”
(Sure-i Nisa, Ayet; 59)
Allah Teâlâ’nın kendisine din verdiği kimselere;
sultanı sevmeleri ve sultanın emrettiği şeyleri vermeleri,
mülk ve saltanatı, Allah Teâlâ’nın verdiğini bilmeleri
lazım gelir.
Çünkü Allah Teâlâ; mülkü dilediği kimselere verir.
 Kuran’ı Kerim’de Allah’ımız, mealen, şöyle
buyuruyor;
“ Allah’ım mülkü dilediğine verirsin ve dilediğinden
alırsın. Dilediğin kimseyi aziz, dilediğin kimseyi de zelil

93

yaparsın. Bütün hayır senin yed-i kudretindedir. Sen her
şeye kadirsin.
(Sure-i Ali İmran, Ayet; 26 )
 Adil sultan; insanlar arasında adaletli olan, zulüm
ve fesattan sakınandır.
 Zalim sultan; hayırsız ve uğursuz olup mülkü
devam etmez.
 Çünkü Resulullah sallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Melik küfürle devam eder de zulüm ile devam etmez.”
 Tarihte şöyle anlatılır.
Mecusiler, mülk ve saltanat kendilerinde olduğu halde
âleme dört bin sene malik oldular. Bu mülk; işleri,
seviyeli muhafaza etmeleri, insanlar arasında adaletli
olmaları sebebiyle devam etti.
Onlar inançlarında ve milletlerinde zulmü ve haksızlığı
caiz görmüyorlardı.
Adaletleri ile beldeleri imar ettiler, insanlara merhametli
davrandılar.
 Haberde şöyle anlatıldı.
Allah Teâlâ; Davut aleyhisselama;
Halkını acem meliklerine sövmekten nehyet ve alıkoy.
- Zira onlar dünyayı imar edip kullarımı barındırdılar diye
vahyetti.
 Ey Sultan;
Bilmen lazımdır ki, dünyayı imar edende, harap edende
meliklerdir.
Sultan adaletli olursa dünya mamur olur. İnsanlar
emniyet ve güven içerisinde yaşarlar.

94

Ezdişir, Efrudun, Behram, Kisra ve Nuşirevan’ın devirleri
öyle oldu.
Sultan; zalim olursa dünya harap olur.
 Bu durum; yani zulüm ve harabiyet
peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin
bereketiyle, İslam devleti kurulup,
kuvvetleninceye kadar devam etti.
Emirul müminin; Ömer bin el Hattap radiyallahu anh
zamanında zulüm ve haksızlık bitip yerine tam manasıyla
adalet hâkim oldu.
 Ey sultan;
Kesin olarak bil ki şu anlattığımız melikler dünya ashabı
ve dünya melikleridir. Onlar dünyalıktan murat ve
isteklerine erdiler. Vakitlerini dünya lezzetlerine sarf
ettiler. Geçip gittiler. Hatalarını anlattığımız ve yaptıkları
işleri sayıp döktüğümüz gibi isimleri ve yaptıklarıyla
kaldılar.
Sen bilesin ki; Ey sultan,
-İnsanlar kendilerinden sonra kalan sözlerden ibarettir.
-Her insan yaptığı işlerle anılır.
-Yaptığı ameller kendisine nispet olunur.
-Hayır, yapmış ise hayır ile şer yapmış ise şer ile anılır.
Sultana iyilik tohumları ekmesi, çirkin, ayıp ve kusurları,
cezayı gerektiren hataları ve suçları yok etmesi vacip
olur.
Bilhassa kendilerinden sonra doğru resimleri ve güzel
isimleri kalsın ve kötü işler ile anılmasın diye bu gibi
hususlara, sultanların, daha fazla dikkat etmesi icap eder.
 Şair de şiirinde bu manada şöyle diyor;
“Ey delikanlı günahlardan uzak dur.

95

Sen den sadır olursa. Pişman ol, tevbe et.
Sana leke getiren zamanın kötülüklerinden kendini koru.
Allah Teâlâ’dan kork ki; selamet bulasın.
Senden sonra hatıraların ve anıların kalır.
Güzel sözlü ol ki; ganimet ve mükâfata eresin.
 Denildi ki;
İnsanlar öldükten sonra, onları anlatmak onların ikinci
hayatıdır. Akıllı kimselere;
Meliklerin, haberlerini, okumaları, vefası az, belası çok
şu dünyanın ahvali hakkında düşünmeleri, iyinin de
kötünün de baki olmadığı şu dünyanın kuruntularına
gönül vermemeleri vacip olur.
Akıllı insan;
Hasımlarını, çoğaltmamaya gayret etmelidir. Zira
hasımların işi çok zordur.
 Allahü zülcelal; adil bir hâkimdir.
Kıyamet gününde; hasımlar arasında insaf edip,
zalimlerden, mazlumların hakkını muhakkak alacaktır.
Dünya malı insanları hasım yapmaya değmez.
 Bir Hikâye:
Ebu Ali bin İlyas; Nişabur’da emir ve komutan idi.
Bir gün zamanın âlimlerinden ve zahidlerinden olan Şeyh
Ebu Dekkak rahimehullahın huzuruna varıp; önünde diz
çöktü. Bana, nasihat et dedi.
O da; “Ey emir; sana malın mı, yoksa düşmanın mı
sevimlidir?” diye sordu.
Emir; “Malım daha sevimlidir.” diye cevap verdi.
Şeyh Ebu Dekkak;
“Ey Emir sevdiğini geride bırakıp, sevmediğin

96

düşmanınla öbür tarafa nasıl gidiyorsun?” deyince emir
ağladı. Gözleri yaşla doldu;
“Bu ne güzel nasihattir.” dedi.
 Evet, bütün vasiyetler ve hikmetler bu sözün
altındadır.
Allah Teâlâ; en son peygamber olarak Resulullah sallahu
aleyhi vesellemi gönderdi. Onun bereketi ile küfür diyarı,
İslam diyarına dönüştü.
Onu en mesut, an ve zamanda ortaya çıkardı. Onun
şeriatıyla dünyayı mamur kıldı. Onu enbiyanın hatemi ve
sonu yaptı.
Resülullah sallallahu aleyhi vesellem; Adil hükümdar
Nuşirevan zamanında dünyaya geldi. Resulü Ekrem
efendimizin, veladetinden sonra Nuşirevan; iki sene daha
yaşadı.
 Peygamberimiz sallahu aleyhi vesellem;
Nuşirevan’ın günleri ile iftihar ederek şöyle
buyurdu;
“Ben Kisra’nın adaletli meliki, Nuşirevan zamanında
dünyaya geldim.”
Resulu Ekrem sallahu aleyhi vesellem efendimiz
Nuşirevan’ı;
Adaletinden, dolayı; “adil melik” diye isimlendirdi.
 Ey sultan.
İyi bil ki; güzel anılmak ve güzel isim her şeyin en
hayırlısıdır. Senden önce geçmiş meliklerin de
düşünceleri, dünyayı imar etmek, insanlar arasında adalet
sağlamak, beldeleri siyasetle muhafaza etmek, iyi ve
güzel şeylere ulaşmak idi.
Onların yaptıkları, imarlar ve eserler zahir olup ortadadır.
Her belde; melikinin ismi ile bilinir ve anılır.

97

Çünkü o yerleri imar etmişler, mezralar, bağlar, bahçeler,
binalar yapmışlar. Kanallar, sanatlar ortaya koymuşlar ve
yer altı sularını yeryüzüne çıkarmışlardır.
Nuşirevan;bu anlattıklarımızın hepsini israftan kaçınarak,
adalet ve insafıyla yerine getiren, adil bir melik idi.
 Bir Hikâye:
Adil hükümdar Nuşirevan;
Bir gün hasta olduğunu söyleyip, güvendiği adamlarına,
memleketin her tarafını dolaşmalarını, harap bir köyden,
eski bir tuğla bulup getirmelerini, Tedavisi için ondan
ilaç yapılacağını söylemişti. Adamlar. En ücra yerlere
kadar, gittiler fakat elleri boş döndüler.
Hiçbir harap yer bulamadık ve getiremedik deyip
üzüntülerini bildirdiler.
Nuşirevan, şükür secdesine kapanmış ve şöyle demişti;
“Ben ülkemi tecrübe etmek ve harap bir yer varsa,
öğrenip imar etmek istemiştim.
Şimdi anladım ki; memleketimde mamur olmayan bir yer
kalmamış. Memleketimin işleri tamam, durumlar
muntazam ve imaret kemal derecesindedir.”
 Ey Sultan bil ki;
Geçmiş meliklerin himmetleri, düşünceleri ve gayretleri
kendilerinden sonra ülkelerinin mamur olmasıydı.
 Rivayet olunur ki;
Memleket ve ülke ne kadar mamur olursa halk da o kadar
vefalı ve müteşekkir olur.
O sultanlar; âlimlerin ve hikmet ehlinin konuştukları
sözlerin, doğru olduğuna inanıyorlardı.
 Hikmet ehli şöyle dediler;

98

“-Din ve devletin devamı melik ve sultan iledir.
-Melikin ve sultanın muhafazası, asker iledir.
-Askerin muhafazası mal iledir.
-Mal ise beldelerin mamur olmasıyladır.
-Beldelerin mamur olması da insanlar arasında adalet
iledir.
 Onlar; hiçbir kimseye, zulmü ve haksızlığı reva
görmediler.
-Biliyorlardı ki; halk zulüm ve haksızlık ile bir arada
tutulmaz.
-Zalimler her tarafı istila ederse; Ülkeler, beldeler harap
olur.
-Ahali dağılır. Başka beldelere, devletlere, geçerler.
-Melikin mülkünde eksilme meydana gelir.
-Hazineler boşalır.
-Halk, fakirleşir, geçimleri, zorlaşır.
-Çünkü halk zalimleri sevmez. Bilakis, zalimlere beddua
ederler.
-Böyle bir durumda sultan; memleketine sahip çıkamaz
hale gelir. Ülkesinin helak olma sebepleri hızlanır.
 Zulüm ve haksızlık ikidir.
Birincisi; sultanın halkına, kuvvetlinin zayıfa, zenginin
fakire zulmüdür. İkincisi; senin kendi nefsine zulmündür.
Bu da yaptığın günahın uğursuzluğudur ki;
senden zulmün kalkması için önce sen kendi kendine
zulüm yapmamalısın. Günahlara dalmamalısın.
 Bir Hikâye:
Musa aleyhisselam zamanında ailesini balıkçılık yaparak,
geçindiren, bir balıkçının ağına, bir gün büyük bir balık
takılmıştı. Adam çok sevindi. Bunu götürüp satayım ve
aileme yiyecek bir şeyler alayım diye düşünerek giderken

99

yoluna bir zabıta çıktı. “Balığı satıyor musun?” diye
sordu.
Balıkçı;
“Satıyorum dersem yarı parasıyla elimden alır. En iyisi
satmıyorum diyeyim.” Diye düşündü, öyle dedi.
Zabıta, sopasıyla adama vurup, balığı elinden zorla aldı.
Balıkçı da çaresiz el açıp;
“Yarabbi beni miskin ve zayıf onu da güçlü ve kuvvetli
yarattın. Ahirete kadar sabredemeyeceğim, hakkımı
dünyada al.” diye dua etti.
Zabıta; balığı eve götürdü. Temizlerken, balığın
kılçıkları, zabıtanın parmağına battı, Acısı her tarafını
sardı. Gidip, halini doktora anlattı.
Doktor parmağının kesilmesi gerektiğini aksi takdirde
acının eline sıçrayacağını anlattı ve parmağını kesti.
Lakin acısı dinmedi, bir zaman sonra diğer parmaklarına
sirayet etti. Doktor onların da kesilmesi lazım dedi. Elini
bilekten kesti. Yine acısı geçmedi, koluna sirayet etti.
Ne yapacağını şaşırıp dua ederek bir ağaca yaslanmış
vaziyette uykuya daldı. Rüyasında birisi;
“Ey miskin, ey zavallı elini nereye kadar kestireceksin.
Hasmına git; onu razı et.” diyordu.
Adam uyandı, düşündü ve hatırladı ki; tüm bu acılara
sebep olan, balığı gasp edip, balıkçıyı dövmüştü.
Gidip, balıkçıyı buldu, bir miktar mal vererek helalleşti
ve tevbe etti. O an elinin acısı durdu. Samimi tövbesinin
neticesinde Allah Teâlâ elini eski haline getirdi.
Allah Teâlâ Musa aleyhisselama şöyle vahy etti;
“Ya Musa izzet ve celalim hakkı için o adam hasmını
razı etmeseydi hayatı boyunca o acıyı çektirecektim.”
 Bir Hikâye:

100

Musa aleyhiselam;
“Tur-u Sina’da Allah Teâlâ’ya bir münacatında,
Allah’ım, adaletini bana göster.” diye dua etti.
Allah Teâlâ; “Ya Musa; sen hiddetli ve acelecisin.
Sabretmeye muktedir olamazsın.”Buyurdu. Musa
aleyhisselam; “Allah’ım senin tevfikinle sabrederim.”
dedi. Allah Teâlâ;
“Ya Musa; falan çeşmenin başına git ve gizlen.
Kudretime ve gayb ilmime bak.” buyurdu.
Musa aleyhisselam; Allah Teâlâ’nın emrini yerine
getirdi. Gözetlemeye başladı. Derken bir atlı gelip atından
indi. Abdest aldı ve su içti. Belinden içinde bin dinar
bulunan kemerini çıkardı, yan tarafına koyup, namaz
kıldı. Kemerini unuttu atına binip ve gitti. Bir çocuk
geldi, su içti. Kemeri gördü, alıp gitti. Çocuktan sonra da
ihtiyar, gözleri görmeyen bir a’ma geldi. Abdest alıp,
namaza durdu. Kemerini unutan atlı hatırlayıp geri geldi.
İhtiyar, a’maya, kemerini sordu. Senden başkası da
buraya gelmedi deyip kemerini istedi. Ben a’mayım
bilmiyorum. Nasıl göreyim? Dediyse de; senden başkası
buraya gelmedi, dedi öfkelendi. Kılıcını çekip, a’mayı
öldürdü. Üzerini aradı fakat bulamadı, bırakıp gitti. Musa
aleyhisselam; “Yarab sabrım tükendi bitti. Sen adilsin.
Bana durumu bildir.” diye yalvardı. Cebrail aleyhisselam
geldi. “Ya Musa; Allah Teâlâ, şöyle buyurdu;
“Ben sırları ve senin bilmediklerini bilirim. İçinde bin
dinar olan kemeri alan çocuk hakkını ve parasını aldı.
Şöyle ki; o çocuğun babası o atlının yanında ücretle
çalışmıştı. Kemerdeki kadar parası birikmişti. Atlı adam
onun hakkını vermemişti. Çocuğun aldığı para o. İhtiyar
A’maya gelince; a’ma olmadan önce gençliğinde atlının
babasını öldürmüştü. Atlı da onu öldürdü, kısas yerini

101

buldu ve her hak sahibi hakkını almış oldu. İşte bizim
adaletimiz incedir ve böyledir.”
Bunun üzerine Musa aleyhisselam; hayret edip istiğfar
etti.
 İşte şu hikâyeleri akıllılar bilsin ve akıl sahipleri
düşünsün diye anlattık.
Allah Teâlâya; hiçbir şey gizli kalmaz, zalimlerden
mazlumların hakkını, dünyada da alır. Lakin biz olan
şeylerden gafil olup nereden geldiğini bilemeyiz.
 Zülkarneyn’e;
“En çok neyi seversin? Diye soruldu.
“İki şeyi severim.” diye cevap verdi.
Birincisi; adalet ve insaftır. İkincisi de; bana ihsanda ve
iyilikte bulunan kimseye daha fazla iyilik etmektir.
 Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Allah Teâlâ her şeyin, iyi ve güzel bir şekilde,
yapılmasını sever. Hatta koyunu keserken, bir an evvel
kurtulması için bıçağın keskin olmasını ve bir an evvel
kesilmesini de sever.”
 Musa aleyhisselam şöyle buyurdu;
“ Allah Teâlâ; kâinatta, adaletten daha faziletli bir şey
yaratmadı.
Adalet; yeryüzünde Allah Teâlâ’nın mizanı ve
terazisidir. Kim ona sarılırsa cennete ulaştırır.”
 Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“İyilik yapanlar için cennette mertebeler ve dereceler
vardır. Hatta aile fertlerine, etraf ve çevresine iyilik
edenler içinde dereceler vardır.”

102
 İmamı Katade;
“Mizanda haddi aşmayın.”(Rahman Suresi, Ayet;8)
ayetinde ki; mizandan murat adalettir. “Ey âdemoğlu;
sana adalet ve insaf ile davranılmasını istediğin ve
sevdiğin gibi sende başkalarına karşı, adaletli ve insaflı
ol.” demektir, buyurdu.
 Ömer Radiyallahu anhın rivayet ettiği bir hadisi
şerifte şerifte;
Resulullah sallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu;
“Allah Teâla Âdem aleyhisselamı yeryüzüne indirdiğinde
ona dört kelime vahy etti. Şöyle, buyurdu;
“Ya Âdem senin ilmin ve bütün zürriyetinin ilmi bu dört
kelime üzerinedir.
1- Li kelimesidir.
2- Leke kelimesidir.
3- Beyni ve beyneke kelimesidir.
4- Beyneke ve beynennasi kelimesidir.
-Li kelimesi, şu demektir; “Ya Âdem; sadece bana ibadet
et. Bana hiçbir şeyi, ortak koşma.”
-Leke kelimesi de şu demektir; “Ya Âdem; ben seni
amelin ile mükâfatlandıracağım.”
-Beyni ve beyneke kelimesi de şu demektir; “Ya Âdem;
dua etmek senden, icabet ve kabul etmek bendendir.”
-Beyneke ve beynennasi kelimesi ise şu demektir; “Ya
Âdem; insanlar hakkında adaletli ve insaflı ol.
 İmamı Katade şöyle buyurdu;
“Zulüm üç kısımdır.
1- Af olunmayan zulüm,
2- Devam etmeyen zulüm,
3- Af olunan zulüm”

103

-Af olunmayan zulüm; Allah Teâlâ’ya şirk koşmaktır.
 Allah Teâlâ; mealen şöyle buyurdu;
“Şirk çok büyük bir zulümdür.”(Sure-i Lokman, Ayet 13)
-Devam etmeyen zulüm insanların birbirlerine yaptıkları
zulümdür.
-Af edilen zulüm; kulun kendisine yaptığı zulümdür. Kul
günah işler, dönüp Allah Teâlâ’ya tövbe ve istiğfar ederse
Allah Teâlâ; rahmetiyle onu af eder. Lütfu ve
merhametiyle cennetine koyar.

 Bir Nükte:
Din ve melik bir karında doğan ikiz gibidirler ki;
her şeye önem vermek, heva-i hevesten, bidatten, şüpheli
şeylerden ve şeriatın noksanlaşmasına yönelik her şeyden
sakınmak icap eder.Eğer melikin ülkesinde; dini ve
mezhebi ile itham edilen, sapık fırkalardan birisi olursa
onları uyarmak, korkutmak ve hatasından alıkoymak
lazım gelir. Tövbe ederse ne ala, tövbe etmezse,
cezalandırmalı ve ülkesinden onu sürmelidir ki; ülke
halkı onun bidatlerinden ve aldatmasından temizlenmiş
olsun.
 Sultan;
-İslamı aziz, edip kuvvetlendirir.
-Askerler ve korucularla, kalelerin imarına devam eder.
-Hakkı kuvvetlendirmek hususunda gayret eder.
-Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin ve
Hulefa-i Raşidinin sünnetini ihya eder, hayata geçirir ve
canlandırır ki; Allah Teâlâ; yanında kıymeti olsun. Halk
içerisinde de heybeti büyüsün, düşmanlar da onun
şiddetinden korksun şanı ve şerefi ali ve yüce olsun.

104

Aynı zamanda muhalifleri yanında heybetli ve emsali
yanında da muazzam olsun.
 Bilinmelidir ki, ey sultan;
İnsanların düzelmesi, sultanın güzel siretine ve güzel
yaşantısına bağlıdır. Melik ve sultan, İnsanların, az çok,
büyük küçük işleriyle alakalanmalı, Halkın ahvaline vakıf
olmalıdır. Hayırsız ve kötü işlerde insanlarla beraber
olmamalı ve bulunmamalıdır.
 Sultan;
Salihlere ve âlimlere hürmet etmeli. İnsanları güzel,
lüzumlu ve faydalı işlere teşvik edip, kötü, lüzumsuz ve
gereksiz işlerden alıkoymalıdır. Aynı zamanda kötü ve
çirkin işleri irtikâp edenleri cezalandırmalıdır. Keza
günahta ısrar edenlere, meyil ve itibar etmemeli, onlara
fırsat vermemelidir ki; insanlar hayra rağbet etsinler ve
kötülüklerden sakınsınlar.
 Sultan;
Ne zaman ki siyasetsiz olur. Müfsitleri, bozguncuları
fesatlarından alıkoymazsa ve kendi hallerine bırakırsa
diğer beldelerde de sultanın işlerini ifsat ederler.
 Hikmet ehli şöyle dedi;
“Kesinlikle halkın tabiatı, ahlakı, huyu, sultanların,
tabiatları ve ahlakı neticesidir. Çünkü insanlar
yaptıklarını meliklerden öğrenip, onları taklit ederler.
 Tarihte şöyle anlatılır;
“Benî Ümeyyeden Velid bin Abdülmelik, imarete ve
ziraata önem veriyordu. Süleyman bin Abdülmelik’te;
yeme, içme ve şehevi arzularına, önem veriyordu.
Ömer bin Abdülaziz; ibadet, zahadet, hayır hasenat ve
takvaya önem veriyordu.

105

İnsanlarda meliklerine uyup, onları örnek alıyorlardı.
 Muhammed bin Ali bin el Fadıl şöyle diyor;
“ Ben Velid zamanında insanların bağ, bahçe, ziraat,
bina ve köşkler ile meşgul olduklarını, Süleyman Bin
Abdülmelik zamanında da yeme ve içmeye ehemmiyet
verdiklerini, hatta öyle ki bugün hangi yemeği, hangi
çeşidi yedin diye birbirlerine sorar hale gelmişlerdi.”
Ömer Bin Abdülaziz zamanında, insanların; İbadat-u taat,
Tilaveti Kuran, ilim irfan ve hayır hasenat işleri ile
meşgul olduklarını görünceye kadar halkın tabiatlarının,
davranışlarının sultan ve meliklerinin âdeti ve ahlakı
üzere olduğunu bilmiyordum.
 Sultan bilsin ki;
Halk, her zaman, sultanlarını ve idarecilerini örnek alıp,
onların, işlerinin, iyisine ve kötüsüne uyarlar.
 Bir Hikâye:
Kisra’nın adil meliki Nuşirevan zamanında; vuku bulmuş
bir hadise anlatılır.
Bir adam birisinden bir tarla satın alır ve içerisinde bir
hazine bulur. Derhal tarlayı satan adama gidip, durumu
haber verir.Tarlayı satan adam, içerisinde ne olduğunu
bilmeden sattım. Bulduğun altınlar senindir, mübarek
olsun der. Tarlayı alan ise; “senin malında gözüm yok.
Bu altınlar senindir. Ben alamam zira haberin olsa idi
satmazdın ” dedi. Anlaşamadılar. Meselenin halli için adil
melik Nurşirevan’a gidip durumu anlatırlar. Halkındaki
bu güzel hareketten çok memnun olan Nuşirevan;
“Çocuklarınız var mı? Diye sordu.
Birisinin erkek diğerinin ise kız evladı vardı.
“Aranızda akrabalık kurmanızı istiyorum.

106

Çocuklarınızı evlendirin. Bu altınları da onlara çeyiz
olarak harcayın.” dedi. Eğer o iki adam zalim bir sultan
zamanında olsalardı. Melike güvenmezler ve gitmezlerdi.
Her biri hazinenin kendisine ait olduğunu iddia ederdi.
Lakin melikin adil olduğuna güvenip öyle hareket ettiler.
 Hikmet ehli şöyle dedi;
“Melik bir çarşı gibidir. Herkes çarşıya geçerli bir şey
taşır. Para etmez bir şeyi götürmez.”
Hazine bulup sultana giden o iki adam biliyorlardı ki;
sultanın yanında züht, insaf, adalet, sadakat, hak hukuk
aziz ve kıymetlidir ve geçerlidir. Bu sebepten meseleyi
sultana taşıdılar, durumu arz ettiler. Bu zamana gelince;
sultan ve idarecilerin ellerinde ve dillerinde olan her türlü
kötülük bizim cezamız ve suçumuzdur. Biz bunlara layık
ve müstahakız. Zira Amellerimiz kötü, işlerimiz çirkindir.
Biz; hıyanet sahibi olup, emanete riayetimiz az olduğu
için idarecilerimiz bize zulüm ve eziyet ediyorlar.
Nasıl olursanız öyle idare olunursunuz. Hadisi şerifi bu
durumu sıhhatli bir şekilde bize anlatıyor.
Halkın işleri, meliklerin işlerine avdet eder.
 Halkın işleri, bir birlerine karşı durumları ve Allah
Tealaya karşı muameleleri, düzgün olur hak,
hukuka riayet ederlerse, sultan ve idareciler de
insaflı ve adaletli olurlar. Aksi takdirde onlar da
zalim, insafsız ve adaletsiz olurlar.
 Beldelerin mamur olması, ahalinin, emniyet,
güven, refah, huzur ve mutluluk içerisinde,
olmaları,
Bu gününden memnun yarınından emin olarak, endişesiz
ve rahat, yaşamaları ve gıpta edilecek halde olmaları,
Sultanın ve diğer idarecilerin adaletlerine, akıllarına,

107

doğru siyasetlerine ve insanlar hakkında hüsnü
niyetlerine delalet eder.
 Hikmet ehlinin şu sözü çok doğrudur;
“İnsanlar zamanlarındaki meliklerine çok benzerler.”
 Hadisi şerifte şöyle buyruluyor;
“İnsanlar meliklerinin dini üzeredirler.”
 Adil hükümdar Nuşirevan’ın güzel siyasetinden
bir tanesi de şudur.
Bir adam bir yere, bir yük altın bıraksa sahibi gelip
almadıkça ona asla birisi dokunamazdı.
 Nurşirevan’ın ileri gelen vezirlerinden, Yunan bir
gün Nuşirevan’a şöyle dedi.
“Ey melik;
-Kötü niyetli kimselere sakın meyil etme. Aksi takdirde
memleketin ve ülken harap olur.
-Halkın ve saltanatın, fakirleşir.
-İsminde kötü anılır.”
 Nuşirevan; memurlarına şöyle yazdı;
“Çorak ve ziraata, elverişsiz, arazi hariç, ülkemin,
herhangi bir yerinde, ekilmeyen, dikilmeyen, imar
edilmemiş, boş ve harap bir arazi bulunduğunu haber
alırsam.O amiri, valiyi ve memuru o boş ve harap arazide
asarım.”
 Arazinin harap olması iki şeyden olur.
Birincisi; sultanın acizliği,
İkincisi; sultanın zulmüdür.
O zamanlar, melikler imaret ile iftihar edip ülkelerinin
mamur ve derli toplu olması için yarışıp birbirlerini
kıskanıyorlardı.

108

 Bir Hikâye:
Hindistan meliki; adil melik Nuşirevan’a bir elçi gönderip
şöyle dedi.
“Ben bu mülke, senden daha layığım. Zira benim ülkem
daha mamur, halkım, daha müreffeh.,
Ülkenin haracını, vergisini bana ver. Oraları ben idare
edeyim.” Nuşirevan; Elçiyi, misafir etmelerini emredip,
ikinci gün devlet ricalini ve memleketin ileri gelenlerini
topladı. Hindistan elçisini huzuruna çağırıp bir sandık
açtı. İçinden bir sandık daha çıkarıp, onu da açtı.
Sandığın içinden ekilmeden, kendiliğinden yetişen bir
avuç bitki çıkardı. Elçiye;
“Bu bitkiden sizin memleketinizde var mı?” Diye sordu.
Elçi bakıp ; “Bizim ülkemizde bundan çok var.” dedi.
Bunun üzerine Nuşirevan; “Dön git. Hint melikine söyle.
Bu bitkiden çok olduğuna göre ülkeniz, harap durumda
imar edilmesi gerekiyor. Sonra da mamur bir ülkeye göz
dikiyorsunuz. Benim ülkemin tamamını dolaşsan, bu
bitkiden bir kök dahi bulamazsın. Şayet bulursan o valiyi
o arazide idam ederim.”
 Ey sultan; melik olan zata geçmiş meliklerin
yoluna girmesi ve onların güzel işleri ile amel
etmesi lazım gelir.
Aynı zamanda onların; mevize kitaplarını, verdikleri
kararları okuması icap eder. Çünkü onlar, daha uzun
ömürlü olup, çok tecrübeye sahiptiler.
Onlar; iyi ile kötünün, açık ile gizlinin arasını fark ettiler.
 Adil sultan Nuşirevan; güzel, siret ve tarzına
rağmen onların mevize kitaplarını okuyup,
hikâyelerini dinliyor ve onların yolunda,
yürüyordu.

109

Bu zamanın meliklerinin ve idarecilerinin, bunlara daha
fazla ihtiyaçları vardır.
 Bir Hikâye:
Bir gün adil hükümdar Nuşirevan;
Baş veziri Yunan’a; “Bana geçmiş meliklerin, siret ve
hayat tarzlarını haber vermeni istiyorum.” dedi.
Vezir Yunan; “Onları üç şeyle mi? İki şeyle mi? Yoksa
bir şey ile mi? Methüsena, etmemi istersin.” dedi.
Nuşirevan; “Onları üç şey ile methet.” dedi.
Vezir Yunan:
1- Onların hiçbir amellerinde ve hiçbir işlerinde yalana
rastlamadım.
2-Onların hiçbir şeyde cehalet ve bilgisizliklerini
görmedim.
3- Onların hiçbir şeyde, öfkelendiklerini görmedim.
Nuşirevan;
“Onları iki şey ile methet.” dedi.
Vezir Yunan:
1- Onlar her zaman ve her daim hayırlı ve güzel
işlerde koşuşturuyorlardı.
2- Onlar her zaman ve her daim insanları şer ve
kötülüklerden muhafaza ediyorlardı.
Nuşirevan;
“Onları bir şey ile methüsena et.” dedi.
Vezir Yunan: Onların güç, kuvvet, saltanat ve cüretleri,
başkalarından çok kendi nefislerineydi, dedi. Adil
hükümdar Nuşirevan; bir bardak su istedi;
“Bizden sonra gelip, bizim tacımıza ve tahtımıza sahip
olacaklar da bizim önceki sultanların güzel hallerini
andığımız gibi, bizi de anacaklar ve güzel işlerimizi yâd
edecekler.” dedi.

110

 İnsanların en şakisi ve kötüsü, mülküne ve
saltanatına aldanıp dünyada nasıl yaşayacağını
bilmeyen, dünyayı günah ile geçiren, ahirette
ebedi azap ve ebedi pişmanlığa sebep olacak
şeyleri yapanlardır.
O meliklerin; dünyayı imar etmekteki gayretleri ve
maksatları, kendilerinden sonra, asırlar boyunca iyi ve
güzel anılmaktır.
 Bir Hikâye:
Bir gün adil hükümdar, Nuşirevan’ın bağında tertip ettiği
bir ziyafette, Rum meliki Kayser ve Hindistan meliki
Yafurcin ile bir araya gelmişlerdi. Her birisi hikmetli ve
güzel sözler söylediler. Rum meliki Kayser şöyle dedi;
“Şu dünyada; hayırlı bir iş yapmaktan, güzel, bir
isimden ve güzel anılmaktan daha iyi bir şey yoktur.
Çünkü o güzel işler anlatılıp yâd edildikçe, duyup
işitenler, bizde niçin öyle olmayalım.” diye düşünüp,
hayra, iyiliğe ve güzelliğe yönelirler. Nuşirevan;
“Öyleyse hep beraber hayırlı işler yapalım. Hayırlı işler
düşünüp, hayırlı işlere yönelelim” dedi.Rum Kayser
ilaveten; “Hayırlı ve güzel işler düşündüğünde, hayırlı ve
güzel işler yaparsın. Hayırlı ve güzel işler yaparsan
muradına erersin.” dedi. Hindistan meliki Yafurcin;
“Açıkladığımızda utanacağımız, anlattığımızda mahcup
olacağımız ve gizlediğimizde pişman olacağımız
düşüncelerden Allah Teâlâ’ya sığınırız.” dedi. Rum
meliki Kayser; Kisranın meliki Nuşirevan’a;
“En sevdiğin şey nedir?” diye sordu. Nuşirevan;“Beni
ihtiyacına ehil gören kimsenin, ihtiyacını karşılamaktır.”
diye cevap verdi. Rum meliki Kayser;

111

“Ben de meliklerden korkacak bir suç, hata ve günah
işlememeyi severim.” dedi.
İşte bunlar o meliklerin sözleridir.
Ey âlemin sultanı; onların halklarıyla durum ve
münasebetlerine bak ve düşün.
O meliklerin sözlerini dinle. Onların güzel işlerine bak.
Onların güzel hikâyelerini, insaf, adalet sıfatlarıyla
düşünüp yaptıklarını, güzel haberlerini ve kıyamete kadar
halkın dilinden düşmeden anlatılan anılarını ve
hatıralarını oku ve onların güzel hallerinden ibret al.
*Emirul müminin Ömer bin el Hattap radiyallahu anh;
siyaset ve adalette öyle bir duruma ulaşmıştı ki; oğluna
dahi bizzat kendisi had cezasını uygulamış, müsamaha
etmemiş o esnada oğlu ölmüştü. Bir iş için bir memur
tayin edeceği zaman, binek ve silahlarınızı kendi
paranızla alın. Müslümanların beytülmaline elinizi
uzatmayın. Kapılarınızı ihtiyaç sahiplerine kapatmayın.
Diye talimat veriyordu.
 Abdurrahman bin Avf radiyalluhu anh anlatıyor.
Bir gece; emirul müminin Ömer radiyallahu anh beni
çağırdı.“Medine’nin kapısına bir kafile inmiş,
uyuduklarında, eşyalarından bir şeyin çalınmasından
endişe ediyorum.” dedi. Beraber kafilenin yanına gittik.
Bana; “Sen uyu.” dedi. Sabaha kadar kafileyi bekledi.
 Emirul müminin Ömer radiyallahu anh;
“İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak; amillerin ve
memurların durumlarını yerinde görmek için en uzak ve
ücra yerlere gitmek istiyorum. Çünkü onlar uzakta
oldukları için bana ulaşma imkânları yok.” Dedi ve
ülkesini dolaştı. “Sonra Ömer’in ömründe, bu seneden
daha mübarek ve bereketli bir sene olmadı.” Buyurdu.
 Bir Hikâye:

112
Zeyd bin Eslem radiyallahu anh anlattı.
Emirul müminin; Ömer radiyallahu anhı gece bekçisiyle
dolaşırken gördüm. “Sana arkadaş olmama izin verir
misin?” dedim. O da; “Evet” dedi.
Medine’den çıktık; uzakta yanan, bir ateş gördük.
Misafir bir kafilenin geldiğini düşünüp ateşe doğru gittik.
Üç çocuğu ile beraber ağlayan fakir bir kadın, ateşe bir
tencere koymuş. “Allah’ım Ömer’e insaf et, ondan
hakkımı al. Çünkü o tok, ben ise açım.” diyordu. Ömer
radiyallahu anh; onu işitince hemen yanına gitti, selam
verdi. “Yanına gelmemize izin verir misin?” dedi. Kadın;
“Eğer, hayır ile geliyorsanız fe bismillahi.” dedi.
Ömer radiyallahu anh; kadının ve çocuklarının halini
sordu. Kadın; “Uzak bir yerden, ben ve çocuklarım
buraya ulaştık. Ben korkuyorum, çocuklarım açlıktan
uyuyamıyorlar.” Ömer radiyallahu anh; “Tencerede ne
var?” diye sordu. “Yemek zannedip avutayım diye su
koydum. İçinde sudan başka bir şey yok.” dedi. Ömer
radiyallahu anh hemen döndü. Yağ ve bir çuval un satın
aldı. Her ikisini de sırtına yükleyip, kadının ve çocukların
yanına vardık. Yolda; “Ya emirel müminin ver. Biraz da
ben taşıyayım.” dedim. “Allah Teâlâ; hayrını versin
benim günahlarımı kim taşıyacak. Benim ile bu kadının
ve çocuklarının duasının arasına kim girecek.” Deyip,
ağlayarak ve koşarak kadının yanına vardık.
Kadın dua ediyordu. Ömer bir miktar un ve yağı
tencereye koydu. Bir taraftan ateşe üflüyor, bir taraftan da
tencereyi karıştırıyordu. Ateşin feri geçtikçe üflemeye
devam ediyor. Küller ve közler yüzüne ve gözüne
sıçrıyordu. Yemeği pişirip bir kaba koydu. Kadına ve
çocuklara haydi yiyiniz dedi. Yediler ve doydular. Ömer
kadına; “Ey kadın Ömer’in aleyhinde dua etme çünkü
Ömer’in senden ve çocuklarından haberi yoktu.” dedi.

113

 Emirul müminin diye ilk çağrılan; Ömer Bin El
Hattap radiyallahu anh’dır.
Zira Ebubekir radiyallahu anh halife’i Resulullah diye
çağrılırdı.İş Ömer radiyallahu anh’a gelince,
Resulullah’ın halifesinin halifesi denmeye başlandı. O da
uzun oluyordu. Bunun üzerine;
“Ey Müslümanlar, bana Emir deyiniz, ben sizin
Emir’inizim. Şayet bana emirul müminin derseniz ben
yine Hattabın oğlu Ömer’im.” dedi.
 Bir Hikâye:
Beytülmal memuruna; “Ömer radiyallahu anh;
beytülmalden bir şey alır mıydı? Diye soruldu.
“ İlk zamanlar erzakı olmadığında az bir miktar alır.
İmkân bulunca da beytülmale iade ederdi.” diye cevap
verdi. Ömer radiyallahu anh; bir gün insanlara şöyle hitap
etti; “Ey insanlar Resulullah sallallahu aleyhi veselleme
vahiy iniyor. Biz de insanların; içini, dışını, iyisini,
kötüsünü öğreniyorduk. Resulullah efendimizin vefatı ile
vahiy kesildiği için şimdi herkesin gördüğümüz işlerine
bakıyoruz. Sırları ve gizlilikleri Allah Teâlâ daha iyi bilir.
Ben ve memurlarım haksız yere bir şey almamaya ve
haksız yere bir şey vermemeye gayret ediyoruz.
 Ey sultan;
Eğer, adalet ve takvanın sultanın, güzel yâd edilmesine
ve övülmesine sebep olduğunu bilmek istersen Ömer Bin
Abdülaziz’in haberlerine ve hayatına bak ve düşün.
Zira beni Ümeyye ve Mervandan hiçbir kimse, onun gibi
methüsena olunmadı ve hakkında güzel dua yapılmadı.
Çünkü Ömer Bin Abdülaziz adaletli, takva, cömert ve
sireti güzeldi.
 Bir Hikâye:

114

Halife; Ömer Bin Abdülaziz zamanında büyük bir kıtlık
olmuştu. Arabilerden,(köylü, bedevi) bir heyet gelmiş.
Bir adamı da sözcü seçmişlerdi.
O sözcü adam şöyle dedi;
“ Ya emirel müminin; kıtlık, sebebiyle, büyük bir ihtiyaç
ve zaruretten dolayı sana geldik. Açlıktan derilerimiz
kurudu. Umudumuz ve isteğimiz beytümaldedir.
Beytülmal üç şeyden hali değildir.
1- Ya Allah Teâlâ’nındır.
2- Ya ahalinindir.
3- Ya da senindir.
-Eğer Allah Teâlâ’nın ise ona ihtiyacı yoktur.
-Eğer ahalinin ise beytümali onlara ver.
-Eğer senin ise onu bize tasadduk et.
Zira Allah Teâlâ; sadaka verenleri mükâfatlandırır.”
Ömer Bin Abdülaziz’in gözleri yaşla doldu.
“Evet dediğin gibidir.” deyip. Onların ihtiyaçlarını
karşıladı. Arabî çıkıp; giderken Ömer bin Abdülaziz;
“Ey hararetli insan; Allah’ın kullarının ihtiyaçlarını bana
ulaştırdığın ve onların isteklerini bana duyurduğun gibi
benim ihtiyacımı da Allah Teâlâ’ya ulaştır.” dedi. Arabî
ellerini kaldırıp yüzünü semaya çevirdi;
“Allah’ım Ömer Bin Abdülaziz senin kullarına nasıl
muamele ettiyse sen de ona öyle muamele et.” dedi.
Arabî sözlerini bitirmişti ki bir bulut yükseldi. Bolca
yağmur yağdı. Yağmurun içerisinden büyük bir dolu inip,
bir kiremitin üzerine düştü ve o dolu parçalandı. İçinden
bir kâğıt çıktı. Üzerinde;
“İşte bu aziz olan Allah Teâlâ tarafından Ömer Bin
Abdülaziz’e cehennemden beraattır.” yazılıydı.
(Rahmetullahi aleyh)
 Bir Hikâye:

115

Bir gece Ömer bin Abdülaziz; kandilin ışığında,
Müslümanların işleri ile alakalı evraklara bakıyordu. Bir
hizmetçisi gelip; eviyle alakalı bir şeyler sordu. Ömer Bin
Abdülaziz ona; “Kandili söndür de öyle konuş.
Zira şu yağ Müslümanlara ait beytülmaldendir. Başka işe
kullanılması caiz değildir.” dedi.
İşte sultan adil olursa takvası böyle olur.
 Bir Hikâye:
Ömer Bin Abdülaziz’in; kızları bayram arefesi,
babalarına gelip, yarın bayram halktan insanların kızları;
“Siz emirul müminin kızlarısınız. Başka elbiseleriniz yok
mu?” Diyorlar, bizi ayıplıyorlar diye, ağladılar. Ömer Bin
Abdülaziz’in canı daraldı. Beytülmal bekçisini çağırıp bir
aylık avans istedi. Beytülmal bekçisi; “Ya emirel
müminin; senin bir ay daha yaşamaya garantin var mı ki;
avans istiyorsun.” dedi. Ömer Bin Abdülaziz; hayret edip
ona hayır ve bereketle dua etti. Kızlarına dönüp;
“İsteklerinizi yutun, sabredin, Zira cennete ancak sıkıntı
ve meşakkatlere, sabır ile girilir.” buyurdu.
 Bir Hikmet:
Sultanlar ve amirler böyle olunca, hizmetçiler ve
memurlar da onların yolunda ve usulünde olurlar.
Tam bir adalet, tanınmayan, bilinmeyen, itibarsız
birisiyle, tanınan, bilinen, makam, mevki, şan ve şöhret sahibi
birisini, bir davada, müsavi ve eşit tutman ve her ikisine de
aynı gözle bakmandır; zengini ve makam sahibini üstün
tutmaman, ona müsamaha, etmemendir.
Çünkü ahirette cevher ile kırık tuğla parçası aynı
fiyatadır.
 Akıllı bir kimse;

116

Başkasının haşmeti ve şöhreti için kendisini cehennemde
yakmaz. Herhangi bir sultan üzerine; zayıf, güçsüz bir
adamın bir davası olsa, o sultanın memleketinin başından
kalkıp Allah Teâlâ’nın hükmü ile amel etmesi, o zayıf
kişiyi razı ve memnun, etmesi, gerekir veAllah Teâlâ’dan
hayâ edip utanması, şu ayeti kerime ile amel etmesi lazım
gelir.
 Allah Teâlâ şöyle buyurdu; “Kesinlikle Allah Teâlâ;
adalet ve iyilik ile emrediyor.” (Nahil Suresi, Ayet;
90)
 Bu işin hakikati şudur.
Eğer melik ve sultanın başkasından alacak bir hakkı
varsa; Müsamaha, etmesi ve ona ihsanda bulunması
lazımdır. Kıyamet gününde mesul olmaması için
memurlarına da kendisine uymalarını ve kendi yolunu
takip etmelerini emretmesi icap eder.
 Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Her çoban; sürüsünden sual olunur. Her sultan da,
halkından sual olunur.” (Sahihi Buhari ve Sahihi Müslim)
İşte durum budur.
 Bir Hikâye:
Horasan emiri İsmail Bin Ahmet; bir gün Merv şehrine
gelmişti. Konakladığı her yerde, hiçbir kimse halka zarar
vermesin diye nida ettirmek âdetindendi. Bir asker
birisinin evine girip izinsiz bir şeyler almış; adamlar da,
Şikâyette bulunup. Sultandan yardım istemişlerdi. Sultan,
askere; “Münadiyi işitmedi mi?” diye sordu. “Evet,
işittim.” dedi. “Halka eziyet etmeye, seni sevk eden
nedir?” Diye sordu. Asker hata yaptığını itiraf etti. Melik;

117

“Senin hatandan dolayı ben cehenneme giremem.” deyip.
Ona gereken cezayı verdi.
 Bir Hikâye:
Siyerulmülük isimli kitapta şöyle anlatılıyor;
İsmaili Samani, her vakit bir şehre gidip insanlar
arasında münadisine nida ettiriyor. Haksızlığa ve zulme
uğrayan herkes ulaşabilsin diye perdeleri kaldırıyor ve
kapılarını açıyordu. Tahtının bir ucuna oturup;
İnsanların ihtiyaçlarını yerine getiriyor ve davalar
neticeleninceye kadar hâkimler gibi hasımlar arasında
hüküm veriyordu. Sonra yerinden kalkıp; yüzünü semaya
çevirerek; “Allah’ım benim gücüm ve takatim bu. Onu
harcadım. Sen sırları bilensin, hangi kuluna iltimas ettim.
Hangi kuluna zulüm ettim, bilemiyorum. Ashabımdan
hiçbirisine insaf etmedim. Bilemediğim şeylerden dolayı
beni affet, Yarab.” Diye yalvarıyordu. Niyeti temiz,
seciyesi güzel olunca; şüphesiz işleri de yüceldi ve şanı
yükseldi, silahlı ve zırhlı binlerce askeri oldu. Adalet ve
insafı sebebiyle Amır bin Leyse galip geldi. Zafer
kazanıp; Horasan’ı fethetti. Sonra Amır bin Leys’i
zindana koydu. O da; “Beni serbest bırakırsan,
Horasan’da biriktirdiğim birçok malım ve hazinelerim
var. Hepsini sana veririm.” dedi. Melik İsmail; bunu
duyunca güldü. “Şimdiye kadar bana karşı doğru olmadı,
Şimdi de zulüm ile biriktirdiği malların vebalini, benim
boynuma yüklemeye ve kıyamette onlardan kurtulmaya
çalışıyor. Ona söyleyin; “Onun malına ihtiyacım yok.”
dedi. Sonra onu zindandan çıkarıp; Bağdat’a elçi olarak
gönderdi. Emirul müminin; onu hil’a ile şereflendirdi.
İsmail’; Horasan’da emniyet ve güven ile emirliğine
devam etti.O memleket; Samanilerin elinde yüz otuz sene
devam etti. İş ayak takımına ve sıbyanlara kaldı. Halka,

118

zulüm ettiler. Hakkı çiğnediler. Ellerinden, Mülk ve
saltanat, yok olup gitti.
 Resulullah. Sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu; “Sultanın bir günlük adaleti yetmiş senelik
nafile ibadetten daha hayırlıdır.”
 Yine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“ Mazluma insaf aklın zekâtıdır.”
 Yine Rasulullah sallallhu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
“Kim zulüm kılıcını sıyırırsa onun üzerine mağlubiyet
kılıcı sıyrılır. Ona; gam, gussa, keder ve hüzün isabet
eder.”
 Şair de bu manada şöyle söylüyor;
“Bir gün yüzünden tebessümü eksik edersen,
Adalet, olarak karşılığında bir zulüm görürsün.
İnsanlara işitmek istemediğin bir sözü söyleme.
Yaşamak istersen kimseyi öldürme.”
 Davut aleyhisselam;
Bir gün semadan kepek gibi bir şeyin yağdığını gördü.
“Allah’ım bu nedir?” diye sordu. Allah Teâlâ;
“Ya Davut. Bu, benim lanetimdir.
Zalimlerin üzerine indiririm.” buyurdu.
 Bir Hikâye:
Adil hükümdar Nuşirevan; tahtına oturunca veziri Yunan
şöyle yazdı;
Ey sultan melikin işleri üç kısımdır.

119

1- Halkının hakkını gözetir. Adaletli olur. Onlardan
hak istemez. Bu en yüksek derecedir.
2- Halktan hakkını alır, fakat İnsaf eder. Onlara
adaletli davranır. Bu da orta derecedir.
3- Halktan hakkını alır. Fakat onlara insaf etmez ve
adaletli davranmaz.
Ey melik; sen bu üçüne de bak hangisini istersen onu seç.
Ama ben biliyorum ki; efendimiz birincisini seçer.
 Şair de; bu manada şöyle diyor;
“ İnsanlara insaf edip hakkını almayan, emirdir.
İnsanlara, insaf edip hakkını, adaletle, alanın misli
yoktur.
Kendisi insaf etmeyip, başkasından insaf bekleyen deni
ve alçaktır.”
 Bir Nasihat Ve Mevize:
Şebib bin Şeybe; Bir gün halife mehdinin yanına varıp;
“Ya emirel müminin; Allah Teâlâ sana dünya saltanatını
verdi. Halkına da şu güzel yaşantından ver.” dedi. Halife
Mehdi; “Halka ne vermek lazım?” diye sordu. O da;
“Adalet.” dedi. Çünkü halk senden; emin olarak
uyuduğunda sende kabrinde emin olarak uyursun. Ya
emirelmüminin;
-gecesi olmayan günden ve gündüzü olmayan geceden
sakın.
-Gücün yettiğince adaletli ol. Zira sen; yaptığın adalete
mukabil adalet ile, yaptığın, zulme mukabil zulüm ile
cezalandırılacaksın.
-Nefsini takva ile süsle. Zira, takva ziyneti; hiç kimse
tarafından ayıplanmaz.
 Şair de bu manada şöyle diyor;

120

“Nefsine takva elbisesi giydir, takva ile süslen.
Hiç kimse, takva sebebiyle ayıplanmaz.
Maruf eli zarar etmez, sermayesi, hiç, bitmez.”
 Bir Hikâye:
Rum meliki Kayser; adil hükümdar Nuşirevan’a mektup
yazdı. “Mülkün devamı ne ile mümkün olur?” diye sordu.
O da;
“-Ben; bilgisizce ve cehaletle, bir iş, yapmam.
-Bir şeyi emrettiğimde onu tamamlarım.
-Korktuğum için veya bir şeyi umduğum için haktan
vazgeçmem.
-Doğru bir şeyi emrettiğimde; onu iptal etmem
-Emrettiğim doğru bir şeyi değiştirmem.” diye cevap
verdi.
 Bir Hikmet:
Alistatalis’e sordular;
“Allah Teâlâ’dan başkasına melik demek caiz mi?”
Cevap verdi;
“Çıplak birisi dahi olsa, şu hasletler kimde varsa evet.”
dedi.
-İlim,
-Adalet,
-Cömertlik
- Hilm, (yumuşak, güzel huy)
-Zarafet
-Nezaket ve benzerleri;
Çünkü sultan ve melikler; Allah Teâlâ’nın, gölgesi ve
ışığı mesabesindedirler,
Melikler;
-Nefs temizliği,
-Akıl,
-İlim,

121

-Şerefli bir asalet
-Asaletlerinde, olan bir, devlet ile melik ve sultan olurlar.
Sultanlık; on altı şeyle ortaya çıkar;
 Akıllı olmak
 İlim sahibi olmak
 Keskin zekâ sahibi olmak
 Tedarikli olmak
 Tam ve güzel bir suret, sahibi olmak
 Görmeden bir şeyi görmüş gibi anlamak
 Ferasetli, basiretli, olmak
 Şecaat, cesaret, kahramanlık
 İkdam, öne geçmek, önde olmak
 Teenni ile hareket etmek, acele etmemek
 Güzel ahlak sahibi olmak
 Zayıflara insaf etmek,
 Halka muhabbet etmek,
 Liderliği, ortaya koymak,
 İhtimal dairesinde hareket etmek
 Müdara, insanların, gönlünü kazanmak gönül
kırmamak ve yıkmamak,
 Görüş sahibi ve basiretli olmak
 İşlerinde tedbirli olmak
 Geçmiş meliklerin haberlerini çok okumak
 Meliklerin siyer ve tarihini ezberlemek
 Meliklerin, yaptıkları, işleri araştırmak,
Bu dünya; Geçmiş, devletlerin kalıntısıdır. Onlar malik
oldular, melik oldular. Sonra da geçip gittiler. Ömürlerini ve
günlerini doldurdular. İnsanlar için bir hatıra olarak kaldılar.
-Her insan işiyle ve eseriyle anılır.

122

-Ahiret için hazine olduğu gibi dünya için de hazine
vardır.
-Bu dünyanın hazinesi hüsnü sena ve güzel anılmaktır.
-Ahiretin hazinesi; salih amel, sevap, ecir ve mükâfat
kazanmaktır.
 Bir Hikmet:
Bir gün İskender bir sefere giderken, ordu
komutanlarından birisi;
“Ey Melik, Allah Teâlâ sana büyük bir mülk verdi.
Öldükten sonra mülkün devam etmesi ve evlatlarınla
anılman için kadınlarını çoğalt.” dedi.
İskender; “Erkeklerin hatırlanması ve anılması; çok evlat
ile değildir. Ancak hüsnü siret, örnek bir hayat ve adalet
iledir. Dünya erkeklerine galip olmuş bir adamın,
kadınlara mağlup olması caiz olmaz.” dedi
 Bir Hikmet:
Alistatalis şöyle dedi;
“Sultan adaletli olduğu zaman şecaata muhtaç olmaz.”
 Bir Hikâye:
İskender; birçok yanlış işlerinden dolayı bir memurunu
görevden alıp hafif ve önemsiz bir işe görevlendirmişti.
Adam; bir gün İskender’in huzuruna gelmişti.
İskender ; “ İşini nasıl buldun? Diye sordu. O da; “Allah
Teâlâ melikin ömrünü uzun etsin. Adamlar amelleri ile
şereflenmezler. Bilakis ameller adamlar ile şereflenir. Bu
da hüsnü siret, insaf, adalet ve israftan kaçınmak ile
olur.” dedi.
Adamın söyledikleri İskender’in hoşuna gitti ve eski
görevine iade etti.
 Bir Hikmet:

123
Sokrat şöyle söyledi;
“ Âlem, adaletten mürekkeptir.
Zulüm ve haksızlık yapıldığı zaman âlemde istikrar
olmaz.”
 Başka Bir Hikmet:
Mülkün izzeti üç şeyle ortaya çıkar.
1- Havzadan düşmanı def edip, etrafı muhafaza ile
2- Âlimlere hürmet ve ikram ile
3- Fazilet ehlini sevmek ile
Zira sultan zulüm ettiği zaman, nimet ne kadar çok olursa
olsun, etraf, çevre ve ahali korkup, oradan göç ederler.
Çünkü, emniyet ve güvenin, olmadığı, bilakis, korku ve
endişenin olduğu bir yerde huzurlu bir hayat olmaz.
Nimet az da olsa, emniyet ve güven varsa, insanlar orada
yaşarlar.
 Bir Hikmet:
Bir adam hac kafilesinden geride kalıp yolu şaşırmıştı.
Korkuya kapılıp, uzakta gördüğü bir çadıra kadar yürüdü.
Bir ihtiyar kadın gördü. Kapısının önünde uyuyan bir de
köpeği vardı. Selam verip, yiyecek bir şeyler istedi.
Kadın; “Şu vadiye doğru git. Yiyecek kadar bir av bul,
getir. Kızartayım karnını doyurayım.” dedi.
Adamın buna cesaret edemem demesi üzerine ihtiyar
kadın ben de seninle beraber gelirim deyip köpekle
beraber gittiler ve avlandılar. Adam çok yediği için çokça
susadı, su istedi. Kadın. İleride bir pınar gösterdi. Su
tuzluydu ama mecburen içti. Kadının yanına gelince;
“Yiyecek doğru bir şey yok, su da acı ve tuzlu ne diye
burada yaşıyorsun? Bizim yaşadığımız yerde geniş evler,
lezzetli meyveler, tatlı sular, güzel yemekler, yağlı etler
ve birçok koyunlar var.” dedi.

124

Kadın şöyle dedi; “Bunları işittim ve anladım. Fakat emri
altında yaşadığınız. Size zulüm ve haksızlık eden, bir
suçunuzu bulduğunda malınızı elinizden alan, sizi o
güzel yerlerden atıp çıkaran bir sultanınız da var mı?”
diye sordu. Adam; “ Evet öyle şeyler de oluyor.” dedi.
İhtiyar kadın;
“Öyle ise o leziz yemekler, o güzel yaşantı, o meyveler,
yağlı etler, tatlı sular öldürücü zehire dönüşür.
Şu, bizim gördüğün yokluk içerisindeki hayatımız ondan,
daha huzurlu ve güzeldir.
Sen işitmedin mi? En büyük nimet İslam nimetidir.
Ondan sonra da sağlık, sıhhat, afiyet, emniyet, huzur ve
güvendir.” dedi.
Emniyet ve güven ancak sultanın güzel siyaseti ile olur.
 Sultana, güzel siyaset yapmak, siyaset ile beraber
adaletli olmak vaciptir.
Çünkü sultan; Allah Teâlâ’nın yeryüzündeki halifesidir.
Aynı zamanda sultanın heybetli olması da vaciptir.
Öyle ki halk onu uzaktan bile görseler, heybetinden
korkmalıdırlar. Bu zamanın sultanının siyasetinin daha
yeterli ve tam heybetli olması lazımdır. Çünkü bu
zamanın insanları eski insanlar gibi değildirler. Zira
zamanımız sefihlerin, düşük insanların, katı kalpli ve
kindarların çok olduğu bir devirdir. Bunların arasında
sultan; zayıf, siyasetsiz, heybetsiz, adaletsiz, insafsız
olursa şüphesiz ülkenin harap olmasına sebep olur.
Bu karışıklık hem din, hem dünya hem devlet ve hem de
milletin işlerine sirayet eder.
 Darbı meselde şöyle söylenir;
“Sultanın zulmü yüz senedir.
Halkın birbirlerine zulmü ise bir sene bile sürmez.

125

Halk birbirlerine zulüm ettiğinde, Allah Teâlâ onların
üzerine zalim bir sultan ve kahir bir melik musallat eder.”
 Bir Hikâye:
Bir gün Haccac bin Yusuf essakafi’ye;
Allah Teâlâ’dan kork. İnsanlara bu kadar zulmü reva
görme diye yazılı bir mektup verildi. Haccac; fasih
konuşan iyi bir hatip idi. Şöyle konuştu;
“ Ey insanlar sizin kötü amelleriniz sebebiyle Allah
Teâlâ beni size musallat etti. Eğer ben ölürsem. Bu kötü,
amelleriniz ile devam ederseniz, zulümden
kurtulamazsınız. Allah Teâlâ benim gibi birçok insan
yarattı. Ben olmadığım takdirde, benden daha zalim ve
şerli bir insanı size musallat eder.”
 Şair de bu manada şöyle söylüyor;
“Allah Teâlâ’nın gücü ve kuvveti bütün kuvvetlerden
üstündür.
Her zalimi kendisinden daha zalim birisiyle
cezalandırır.”
 Bir Hikmet:
En temiz melik; İyilerin ve Salihlerin, emin olduğu,
hatalıların ve suçlularında korktuğu meliktir. Siyaseti
olmayan sultanın insanların gözünde kıymeti ve hatırı
olmaz. Bilakis her gün insanlar buğz, adavet edip ona
kızarlar, onu kötü şekilde anarlar.
 Normal bir memuriyetten daha büyük bir
memuriyete, tayin edilen bir insan, halktan hesap
sormak istediğinde, daha önceki haliyle kendisini
görmesinler diye, heybetle, makamını ortaya
koyan bir siyasetle konuşur.

126

Usul böyledir.
 Bu hususta anlatılan acayip bir hikâye var.
Ebu Sufyan’ın. Ziyat bin Ebih isimli bir oğlu vardı.
Cahiliyet devrinde doğmuş. Ebu Sufyan; onu evlatlıktan
reddetmişti. Devlet işleri, hazreti Muaviye’ye kalınca onu
yanına aldı. Irak’a vali yaptı. Ziyat Irak’a gittiğinde, baktı
ki, hırsızlık ve fesatlık had safhada. Camiye gitti, minbere
çıkıp, bir hutbe okudu. Halka şöyle seslendi;
“ Vallahi yatsı namazından sonra herhangi birinizi
dışarda görürsem, kellesini alırım.
Burada olanlar, olmayanlara duyursun. Size üç gün
müsaade ediyorum.” dedi. Üçüncü gün tamam olunca
Ziyad, gece yarısı atına binip dışarı çıktı. Mahalleleri,
sokakları tek tek dolaştı. Koyunlarıyla beraber bir
köylüyü ayakta gördü. Niye ayakta olduğunu sordu.
Köylü adam;
“Akşamdan geldiğini, bir yer bulamadığı için oraya
indiğini, sabahleyin koyunlarını satıp gideceğini.” anlattı.
Ziyad ona şöyle söyledi;
“Senin doğru söylediğini biliyorum ve inanıyorum Lakin
seni bırakırsam, Ziyad dediğini yapmıyor diye, haberin
yayılacağından ve siyasetimin bozulacağından, heybet ve
otoritemin zayıflayacağından endişe ederim.
Bu durumda cennet senin için daha hayırlıdır.” deyip
köylünün boynunu vurdu. Ziyad; dolaşırken kimi dışarda
gördüyse boynunu vurdu. Sabahleyin sayı bin beş yüz
kişiyi bulmuştu. Kafaları dağ gibi evinin önüne yığdı.
İnsanlar korktular.İkinci gece tekrar çıkıp dolaştı. Üç yüz
kişinin daha kellesini aldı. Sonra bir daha yatsı
namazından sonra kimse dışarı çıkmaz oldu. Cuma günü
olunca minbere çıktı;

127

“Ey insanlar bundan sonra hiçbir kimse gece dükkânın
kapısını kilitlemesin, kimin bir şeyi çalınırsa ben
ödeyeceğim.” dedi. O gece hiç kimse dükkânını
kilitlemeye cesaret edemedi. İkinci gün sarraf bir adam
gelip, dört yüz dinarının çalındığını haber verdi. Ziyad,
yemin teklif etti, sarrafta yemin etti. Dört yüz dinarını
verdi. “Yalnız kimseye söyleme gizli tut.” dedi.
İkinci Cuma minbere çıktı;
“Ey ahali hepiniz buradasınız. Bir sarrafın, dört yüz
dinarını çalan hırsızı bulup, teslim etmezseniz. Hiç
birinizi camiden sağ çıkarmam. Hepinizin kellesini
alırım.” dedi. İnsanlar hırsızı; Ziyad’ın önüne koydular.
Ziyad onu astırdı. Sonra da; “Basra’da emniyetsiz ve
güvensiz hangi mahalle var?” diye sordu. Bir yer
söylediler. Gece içi altın dolu bir ipek elbiseyi kimse
görmeden bir yere koydurdu, onu Oradan almaya kimse
cesaret edemedi. İnsanlar; “Siyaset en hayırlı işmiş.”
dediler. Sonra, Basra’da, emniyet ve güven hâkim oldu.
İnsanlar, Ziyad’a;
“Sen Müslümanlara, merhamet etmedin. Birçok insanı
öldürdün.” Dediklerinde Ziyad; “Ben onlara üç gün
mühlet vermek suretiyle onlardan huccet aldım. Kötü
amelleri sebebiyle onların başına felaket geldi.” dedi.
FASIL

 Sultana; av, top, satranç, içki gibi oyun ve
eğlencelerle meşgul olması uygun ve münasip
olmaz.
Zira bu gibi şeyler onu halkın işlerinden alıkoyar.
Heybetini azaltır, halkın, gözünden ve gölünden düşürür.
Çünkü her işin bir vakti vardır. Vakit geçtiği zaman kâr
zarara dönüşür.

128

 Eski melikler günü dörde taksim ettiler;
 Bir kısmını Allah Teâlâ’ya ibadet ve itaat,
 Bir kısmını halkın işlerine bakmak ve mazlumların
hakkını almak,
 Bir kısmını da âlimler ve akıllılar ile oturmak,
devlet işlerini düzenlemek, cumhurun siyasetine
yön vermek, merasimleri, yazışmaları yerine
getirmek ve elçiler göndermek,
 Bir kısmını da yemek, içmek dünya nimetlerinden
istifade etmek, dinlenmek, av, satranç ve top gibi
şeyler ile oyalanmak.
 Bir Hikmet:
Eski meliklerden Behram; gününü ikiye bölüp bir
yarısında insanların ihtiyaçlarını karşılıyor, diğer
yarısında da istirahat ediyordu.
Ömründe bir günü tek bir iş ile geçirmediği söyleniyor.
 Adil, hükümdar Nuşirevan;
Güvendiği, bir kısım ashabını yüksek yerlere çıkarıp,
insanları gözetlemelerini emrediyordu. Kimin evinden
duman tütmüyorsa, gidip hal ve ahvalini, inceliyorlardı.
Şayet adamın bir derdi ve sıkıntısı varsa sultana
bildiriyorlardı. Sultan da onların dertlerine derman,
yaralarına merhem oluyordu.
 Sultana;
Memurlarından hiçbirisinin haksız yere halktan bir şey
almalarına, razı olmaması vaciptir.
 Bir Hikâye:

129

Nuşirevan;
Bir adamını, bir işe, memur tayin etmişti. O, memurun,
birisinden, fazladan üç bin dirhem haraç aldığını
öğrenince parayı sahibine iade edip. Memuru, astırdı.
 Her hangi bir sultan ki;
Halkından, zulüm ve haksız yere bir şeyi gasp eder,
hazinesine koyarsa bir duvarın temelini atıp, sabırsız
davranarak, kurumadan üzerine binayı koyan kimseye
benzer ki.Sonra ne temel kalır ne de duvar.
Çünkü her işin tayin edilmiş bir usulü, hududu, ölçüsü ve
miktarı vardır.
 Bir Hikâye:
Halife Me’mun; Dört vilayete, dört vali tayin etmişti.
Birisine, hil’a giydirip, üç bin dinar vererek Horasan’a,
diğerini aynı şekilde Hozistan’a, Üçüncüsünü, Mısır’a,
dördüncüsünü de hil’a giydirip, üç bin dinar ile
Ermenistan’a görevlendirip yolladı. Halife Memun;
Mubizanı, (kadıl kudat, baş kadı baş hâkim) çağırıp;
“Benim gibi hil’a giydiren bir acem meliki var mı?
duyduğuma göre acem meliklerinin hil’aları dinar
olmayıp, dört bin dirheme bile ulaşmıyordu.” dedi.
Mubizan, şöyle söyledi;
Allah Teâlâ; emirul mümininin ömrünü uzun etsin.
Acem meliklerinde sizde bulunmayan üç haslet vardı;
1- Onlar halktan aldıklarını bir ölçü ile alıp, ölçü ile
verirlerdi.
2- Onlar alınması caiz olan yerlerden, alıp verilmesi
layık ve uygun olan yerlere verirlerdi.
3- Onlardan ancak hilekâr ve sahtekârlar korkarlardı.
Halife Memun bunları duyunca; “Doğru söyledin.” deyip
başka cevap vermedi. Bu sebepten dolayı halife Memun,

130

Nuşirevan’ın kabrini açtırıp, tabutuna baktı. Çürümemiş,
bozulmamış ve değişmemiş olarak gördü. Elbisesi de
eskimemiş, yepyeni duruyordu. Nuşirevan’ın parmağında
çok pahalı bir de yüzük vardı. Yüzüğün üzerinde farsça;
“Be, Me, Ne, Me, Be” yazılıydı.
Manası şu;
“ En cömert en büyüktür.”
Halife Memun; Nuşirevan’ın tabutuna altın işlemeli bir
örtü örttürdü. Yanındaki hizmetçisi, Memun’dan
habersizce Nuşirevan’ın parmağındaki o kıymetli yüzüğü
aldı. Halife Memun; bunu öğrenince yüzüğü iade ettirip;
“Beni rezil edecekti. İnsanlar kıyamete kadar, halife
Memun, Nuşirevan’ın kabrini açtı ve yüzüğünü çaldı.
Nebbaşlık yaptı diyeceklerdi.” deyip o hizmetçiyi idam
ettirdi.
 Bir Hikâye:
Sefere çıkmaya karar verdiği bir gün melik İskender,
hükemasını, bilginlerini, çağırıp; “Bana hikmetten bir yol
anlatın ki, işlerimde öyle karar vereyim, amellerime
güveneyim.” dedi.
 Hükemanın büyüklerinden olan bir hekim şöyle
söyledi;
“Ey melik kalbine bir şeyin muhabbetini ve nefretini
koyma. Çünkü kalp ismi ile müsemmadır. Değiştiği için
ona kalp denmiştir.”
Ey melik;
“-Tefekkürle amel et ve tefekkürü kendine vezir yap.
-Aklı kendine, arkadaş ve müsteşar yap.
-Daima uyanık olmaya da gayret et.
-Bir işe istişaresiz başlama.
-Adalet ve insaf vaktinde, hiç kimseyi kayırma,
müsamaha etme.

131

-Şayet öyle yaparsan bütün işler senin yaptığın şekilde
cereyan eder.
 Sultanın; vakur ve halim olması, aceleci olmaması
icap eder.”
 Hikmet ehli şöyle dediler;
Üç şey çirkindir. Fakat üç kişide daha çirkindir.
1- Öfke çirkindir. Fakat meliklerde daha çirkindir.
2- Hırs çirkindir. Fakat âlimlerde daha çirkindir.
3- Cimrilik çirkindir. Fakat zenginlerde daha
çirkindir.
 Bir Hikâye:
Önde gelen vüzerasından; vezir Yunan, adil melik
Nuşirevan’a yazdığı, nasihat ve tavsiyelerde şöyle
söyledi;
 Ey âlemlerin meliki;
Dört şeyin daima seninle beraber olması lazım ve
uygundur.
1- Akıl
2- Adalet
3- Sabır
4- Hayâ ve edep
 Ey zamanın meliki;
Beş şeyi de yok etmen lazımdır;
 Haset
 Kibir
 Gönül darlığı
 Cimrilik
 Zulüm

132

Ey zamanın meliki; iyi bil ki, senden önceki sultanlar
gelip geçtiler. Senden sonrakiler de henüz gelmedi. Öyle ise
gayret ette, bütün melikler seni sevip, senin gibi olmak
istesinler, seni örnek alsınlar.
 Bir Hikâye:
Adil melik Nuşirevan;
Gezmek, maksadıyla baharda bir gün atına binip
çıkmıştı. Yemyeşil, güzel bahçelerde, meyveli ağaçları
müşahede ederek, mamur bağlara bakarak bir müddet
yürüdükten sonra, Şükür secdesine kapandı. Uzun zaman
elini, yüzünü toprağa sürdü. Başını kaldırınca ashabına
dönüp şöyle dedi;
“ Senenin bereketi sultanın adaletinden ve halkına hüsnü
niyetindendir. Bizim hüsnü niyetimizi her şeyde ortaya
çıkaran Allah Teâlâ’ya hamdolsun.” Nuşirevan;
Böyle, düşündü ve böyle söyledi. Çünkü başka
zamanlarda bunu çok kere tecrübe etmişti.
 Bir Hikâye:
Bir gün adil melik Nuşirevan;
Ava, çıkmıştı. Avın peşinden koşarken ashabından
ayrıldı, Tek başına kaldı, Yakınında gördüğü küçük bir
köye gitti. Susamıştı, bir evden su istedi.Bir genç kız
çıkıp baktı, eve dönüp bir şeker kamışı kırdı. Suyunu
sıkıp bardağa koydu. Üzerine de bir çöp saman attı ve
ikram etti. Nuşirevan;
Azar, azar, yudum, yudum, içtikten sonra;
“Ne güzel içecek içinde çöpler, çıkmasaydı.” dedi.
Genç kız; “Onları bilerek koymuştum. Sizi çok susamış
görünce birden içerse zarar verir diye düşündüm.” dedi.
Genç kızın, zekâ ve basireti Nuşirevan’ın çok hoşuna
gitmişti. “Bu suyu kaç kamıştan çıkardın? Diye sordu. O
da; “Bir kamıştan diye.” cevap verdi.

133

Nuşirevan’ın acayibine gidip; “Bunların vergisini
arttırmalı diye.” düşündü. Başka bir mevsimde,
Nuşirevan; Tek başına aynı eve gidip kapıyı çaldı. Yine
su istedi. Aynı genç kız çıktı. Nuşirevan’ı tanımıştı. Suyu
getirmekte gecikti. Nuşirevan; Niçin geciktiğini.” sordu.
Genç kız; “Üç kamış sıktığım halde bir kamış kadar su
çıkmadı.” dedi. Nuşirevan sebebini sorduğunda.
Genç kız; “Melik niyetini, bozmuş olsa gerek. Zira
duydum ki, melikin halkına karşı niyeti bozulunca
bereketler uçar ve kaçar Hayırlar azalır.” dedi.
Nuşirevan; tebessüm edip genç kızın sözlerine hayret
etti. Kalbindeki bozuk düşünceyi attı. Güzel zekâsından,
fasih ve hikmetli sözlerinden dolayı onunla evlendi.
 Bir Hikmet:
İnsanlardan sadıklar üçtür;
1- Peygamberler
2- Melikler
3- Karşılıksız birbirini sevenler
-Sarhoşluk bir nevi deliliktir.
-Mecnun kimsenin sarhoşluğundan korkulur.
-Çünkü mecnunun sarhoşluğu gizlidir.
-Sarhoşun deliliği zahir ve açıktır.
-Daima gaflet sarhoşu olanlara yazıklar olsun.
 Şair de bu manada şöyle diyor;
“ Şarabın sarhoş ettiği kimse ayılınca utanmaz.
Mülk ile sarhoş olan kimse elinden mülk gidince ayılır.
Saltanatın sarhoş etmediği ayık insan gerçekten azdır.
Böyle olan, sultanlara, güvenilir, yardımcılar, vezirler
ve nasihatçiler lazımdır.
 Sultanın sarhoş olduğunun alameti,

134

Vezirliği muhtaç olduğu bir kimseye verip, ihtiyacı
bitinceye kadar onunla devam ettikten sonra onu azil
etmesi bir başkasını yerine koymasıdır.
Bu durum, bir adamın, bir çocuğu büyüyünceye kadar
terbiye edip, tam işine yarayacağı zaman onu asıp
öldürmesine benziyor.”
 Dört husus var ki; sultan ve meliklere farz
cümlesindendir;
1- Kötü insanları ülkesinden uzaklaştırmak ve
temizlemek.
2- Akıllı kimselerin yardımlarıyla ülkesini imar
etmek.
3- Yaşlı, hikmet ehli ve tecrübe sahibi büyükleri
muhafaza etmek.
4- Kötü işleri azaltmak suretiyle mülkünde ziyadelik.
 Latif ve Güzel Bir İşaret:
Ömer Bin Abdülaziz; Hilafet işini üstlenince, Hasanı
Basri hazretlerine mektup yazıp, Ashabıyla birlikte
kendisine yardım etmelerini istedi.
Hasanı Basri hazretleri, ona şöyle yazdı;
“ Ey halife dünyayı isteyen ve dünya peşinde koşan
kimseler sana faydalı nasihat etmezler. Ahireti isteyen
kimselerde sana rağbet etmezler. Bir sultan için vezirliği
ve herhangi bir memuriyeti ehil olmayan kimseye teslim
etmek asla caiz olmaz. Sultan, işleri ehil olmayan
kimselere, teslim ederse, mülkünü, ifsat etmiş, her tarafta
ve her yerde, fitne, fesat ve karışıklığın çıkmasına
sebebiyet vermiş olur.”
 Bir şair de bu manada şöyle diyor;
“ Onun harap olması yaklaştığında binanın temelinde
bozukluk ortaya çıkar.

135

Mülk; ehil olmayan adamlara verilince yıkılmaya yüz
tutar.
 Melikin hadimlerinin de şairin dediği gibi hareket
etmeleri lazımdır.”
 Bu manada şair şöyle diyor;
“ Meliklere hizmet ederken, elbisenin en güzelini giy.
Yanlarına vardığında, a’ma ve kör, dışarı çıktığında,
dilsiz ol.
 Sultanın yanında, sultanın çocuğu bile olsa
ciddiyetsiz olmak kişinin kendi nefsine zulümdür.
-Sultanlara hizmet esnasında laubalilik olmaz.
-Sultana hizmet ediyorsan, ona müdara et.
-Başını salim kılmak istiyorsan ondan kork.
Sultana karşı laubali olan kimse, ömrü yılanlar ile geçen,
yılanlar ile yatıp kalkan, yılan toplayıcılarına
benzer.Veya insanları yutan timsahlar arasında suda
duran, adama benzer ki; her an tehlike altındadırlar.
 Bir Hikmet:
-Sultanlara arkadaş olanlara yazıklar olsun.
-Çünkü onlar; dost, akraba, hizmetçi, çocuk, hiç kimseye
hürmet etmezler.
-Ancak ilmine şecaatine muhtaç olduklarında, ihtiyaç
miktarı yakınlık gösterirler.
-İhtiyaçları bitince sultanın yanında bir, sevgi ve dostluk
kalmaz.
-Vefa ve hayâ da kalmaz.
-Sultanların; ekseri işleri riyadır.
-Başkalarının küçük hata ve günahlarını gözlerinde
büyütüp,kendi hatalarını, büyük günahlarını, küçük
görürler.
 Sufyani Sevri hazretleri şöyle dedi;

136
“ Sakın sultana arkadaş olma,
Hizmetçi de olma,
Zira itaatkâr olursan seni bozar.
Muhalefet edersen seni azarlar ve öldürür.”
 Bir Hikâye:
Yezdicürd;
Bir gün kimsenin girmesine izin olmayan bir saatte,
babası melik Şehriyar’ın yanına girmişti. Melik Şehriyar;
Veziri Behram’a; “Git. Falan hacibe otuz sopa vur ve
onu dergâhtan at. Yerine, falan adamı tayin et.” dedi.
O zaman, Yezdicürd on yaşında idi.
Yine bir gün, Yezdicürd babası melik Şehriyar’ın yanına
girmek isteyince, yeni hacip;
Elini Yezdicürd’ün göğsüne koyup gerisin geriye
çevirdi. “Eğer bir daha gelecek olursan, seni burada
görürsem, melikin oğlu da olsan, sana otuz tanesi
azledilen hacib için, otuz tanesi de izin olmayan bir
vakitte melikin yanına girmek istediğin için olmak üzere
altmış sopa vururum.” dedi.
 Sultan için en uygun şey işleri bizzat kendisinin
yapmaması ve şahsını korumasıdır.
Zira birçok insan onun canıyla alakalıdır.
Halkının sulhu selahı onun hayatına bağlıdır.
 Sultan;
Hem kendi nefsine, hem de insanlara zulüm, haksızlık ve
cevru cefada bulunmamalı, devletin işlerini
aksatmamalıdır. Emniyet, güvenlik ve tedbir bakımından,
gerekirse her gece, ayrı bir yatakta yatmalı, kendisini
korumalı, yatağına başka birisini yatırmalıdır ki, canına
kastetmek isteyen düşman eli ona ulaşamasın.
 Bir Hikâye:

137

Melik Husrev; Behram’a yenilip kaçmıştı ve şöyle,
demişti; “Kaçmam ayıplanmış ise de ashabımdan bir
cemaatin canını kurtarmak için kaçtım. Çünkü ben helak
olsaydım. Benim yüzümden binlerce insan helak
olacaktı.”
 Bu sözlerden maksat şudur ki;
Yaşadığımız devir. Güven ve emniyet bakımından uygun
olmayan bir zamandır. Çünkü insanların bir kısmı, fitne
fesat ve çirkin işlerle meşgul, bir kısmı da gafildir.
 Sultan ve Meliklerin;
Dünya sevgisi ile meşgul, kötü insanlar arasında. İhmal,
gaflet ve tedbirsiz olmaları caiz değildir.
 Arap darbı meselinde şöyle söylenir;
“Köleler sopa ile uyarılır.
Hür ve akıllı insanlara işaret kâfidir.”
Bu darbı mesel asaleti olan ve olmayan için söylenir.
 Bir zaman oldu ki;
Bütün insanlar, bir adama güveniyor. Omuzuna aldığı
asasıyla insanlara itaat ettiriyor ve onlara boyun
eğdiriyordu. İşte o, Ömer bin el Hattap radiyallhu anhdır.
O devir öyleydi. İnsanlar, işleri ile meşgul olup, kötü
muameleye tahammül edemezlerdi. Kötü muamele
yapılırsa, fesat ortaya çıkardı. Şu zamanda insanların
bazısından emin olunması ve herkesin kendi işi ile
meşgul olması için sultanın heybet, siyaset ve otoritesinin
tam olması lazımdır.
 Şimdi bir haber anlatacağız. Hem okuyan hem de
dinleyen istifade edecek.
Emirul müminin Ali bin ebi Talip Radiyallahu Anh
Efendimize;“Şu insanlara vaaz ve nasihat niçin fayda

138

vermiyor?” diye soruldu, şöyle söyledi; “Bilinen bir
haberdir ki; Resulullah sallahu aleyhi vesellem, üç
parmağını işaret ederek vasiyet etti ve bunlardan bana
sormayın.” Buyurdu. Bazıları üç ay, Bazı sahabe, üç sene
ve bazı sahabe otuz sene demişlerdir. Bazıları da üç yüz
sene demişlerdir. Yani üç yüz sene geçtikten sonra o
insanların halinden bana sormayınız demektir. Resulullah
sallahu aleyhi vesellem; “Onların halinden bana
sormayınız.” buyurduğuna göre onlara vaaz ve nasihat
nasıl fayda versin.
Bunun sebebi sorulduğunda şöyle buyurdu;
“ O vakit insanlar uyuyordu.
Âlimler uyanık olup uyuyan insanları uyandırıyorlardı.
Bugün ise âlimler uyuyorlar. İnsanlar ise ölü. Uyuyan
insanların sözü, ölüye nasıl tesir eder ” buyurdu. Şu
bulunduğumuz zamanda, nerede ise insanların hepsi
helak oldu. Çünkü, ameller ve niyetler kötü ve bozuk.
 Sultanın;
Halkına karşı güzel ve doğru bir siyaseti, heybeti ve
otoritesi olmazsa, insanlar sultana itaat etmezler ve salah
üzere olmazlar.
 Resulullah sallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu;
-“Adalet dindendir.
-Onda sultanın salahı ve iyiliği
-Havas ve avamın kuvveti,
-Halkın da hayır, afiyet ve emniyeti vardır.”
-Bütün ameller adalet terazisi ile tartılır.
 Allah Teâlâ mealen şöyle buyurdu; “ Semayı
yükseltti ve mizanı koydu.” (Sure-i Rahman, Ayet;
7) Buradaki mizandan maksat adalettir.

139

 Yine Allah Teâlâ mealen şöyle buyurdu; “ Allah
Teâlâ kitabı ve mizanı hak ile indirdi.” (Sure-i
Şura. Ayet; 18)
 *Makam, saltanat ve mülke, en layık olan insan,
-kalbinde adalet olan,
-işleri meşveret ile
-sohbeti akıllılar ile
-görüşü din erbabı ile olan
-evinde de fazilet ve din kararlaşmış olan insandır.
 Bu manada şair de şöyle söylüyor;
“ Eli cömertlik hazinesi,
Kalbi maksadının hazinesi,
Kapısı adalet isteyenlere her zaman açık olan kimse
melik olmaya layıktır.
 Hasanı Basri hazretleri şöyle buyurdu;
“ Dinin emirlerine tazim ve hürmet eden her Sultan ve
melik insanlar yanında heybetli olur.
Kadri ve şerefi de yüksek olur.
Kim arif billah olursa halkta onu öyle tanır.
 Bu manada şair de şöyle söylüyor;
“ Allah Teâlâ; kimin ismini tanıtırsa, bütün mahlûkat
onun irfanını tanır.”
 Eflatun şöyle dedi;
“ Düşmanına karşı galip olan sultanın alameti şunlardır;
-Susmaya devam ederek nefsinde kuvvetli
-Görüşünde ve tedbirinde kalbi ile düşünen,
-Nefsinde şerif,
-Mülkünde akıllı,
-Halkın kalbinde tatlı,

140
-Bütün işlerinde yumuşak,
-Kendisinden önce geçenlerin tecrübesinden istifade
edip, onların işlerinden haberdar,
-Dininde ve azminde sağlam olmasıdır.”
Hangi melikte, bu hususlar ve hasletler toplanırsa,
düşmanların gözünde heybetli olur, düşmanlarına da galip
olur. Ayıp ve kusur arayanlar, onda ayıplanacak bir şey
bulamazlar.
 Melik ve sultan;
Her türlü güç ve kuvvetin Allah Teâlâ’dan olduğunu
bilirse, düşmanı kuvvetli dahi olsa, ona karşı muzaffer
olur ve ona galip gelir.
 Allah Teâlâ mealen şöyle buyuruyor;
“ Nice az topluluklar vardır ki; Allah Teâlâ’nın izniyle
birçok kalabalıklara galip gelir. Allah Teâlâ sabredenler
ile beraberdir.” (Sure-i Bakara. Ayet; 249)
 Bir Nükte:
Sokrat şöyle dedi; “Sultanın mülkünün devam etmesi ve
halkın kalbinde sevilmesi için sultanın kalbinde din ve
aklın canlı olması lazımdır. Aynı zamanda;
-Âlimlerden ilim öğrenmesi, ilme talip olması,
-Faziletinin çok ve büyük olması için evinin geniş ve
büyük olması,
- Ediplerin yetişmesi için edipleri terbiye etmesi,
-Ayıp ve kusurlardan uzaklaşması,
-Ayıp arayanları yanından uzaklaştırması lazımdır.
Bu hasletler kendisinde bulunmayan, herhangi bir melikin
memleketinde rahat ve huzur olmaz. Mülkünün; helak
olma sebepleri süratlenir ve hızlanır. Elinde eşi dostları
akrabası, yakınları, helak olur. Zira boş söz, akıl
yokluğundan ortaya çıkar.

141
 Bir İşaret ve Hikmet:
Bir gün Muaviye radiyallahu anh Ahnef bin Kayse;
“ Zaman nasıl?” diye sordu. O da; “Zaman sensin. Eğer
sen iyi ve düzgün olursan, zamanda düzgün olur. Şayet
sen bozulursan zaman da bozulur.” diye cevap verdi.
Şöyle devam etti; “ Dünya ancak adalet ile mamur olur.
Zulüm ile de harap olur. Çünkü adaletin nuru ve müjdesi
bin fersah yoldan zahir olup görünür. Cevru cefanın ve
zulmünde zulmeti birikir. Sıkıntısı bin fersah yoldan
ulaşır.”
 Fudayl bin İyaz;
“ Şayet duam kabul ve müstecap olsa; Adil sultandan
başkasına dua etmezdim. Çünkü adil sultan,
Allah Teâlânın kullarının salahına, iyiliğine sebeptir.
Beldelerin de ziyneti ve süsüdür” buyurdu.
 Rasulullah Sallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu;
“ Adaletli sultanlar kıyamet gününde inciden minberler
üzerinde olacaklardır.” (Müsnedi Ahmed- 6858)
 Bir Hikâye:
İskender bir gün tahtında otururken, yakalanan bir hırsız
getirilmişti. Hırsız;
“Ey melik; kalbim istemeden hırsızlık yaptım.” diyerek
kendisini müdafaa, etti. Melik İskender’de;
“Bunda şüphe yok. Şimdi de istemeden asılacaksın.”
Diyerek cezalandırdı.
 Sultanın; adaleti, amiline, hacibine, vezir ve
ashabına da tatbik edebilmesi için.
Emrettiği şeylerde, dikkatli, olması, iyi düşünmesi
ve herkese, adaletli, olması vaciptir.

142

Çünkü sultanın; Siyaseti, adaleti, tedbirleri rüşvetlerle
örtülebilir. Böyle bir durumda zaman ve emekler boşa
gider. İşte bu gibi şeyler sultanın gafletinden ve işleri boş
vermesinden meydana gelir. Bu anlatılanları yapmak için
son derece gayret göstermek icap eder.
 Bir Hikâye:
Takva ve salih birisi olarak bilinen ve kimsenin hakkında
kötü söz söylemediği, Kestaşeb isimli melikin; Raşt ruş
isminde bir veziri, bir gün sultana, insaflı ve adaletli
davrandığımız için ve cezalar hafif olduğundan halk azdı
ve bozuldu. Sultan adil olduğu zaman, halk zalim olur
diye söylenir. “Şu an fesat kokuları çıkmaya başladı,
haddi aşanları, cezalandırmak, İnsanları edeplendirmek,
lazım deyip, sultanın izniyle dediklerini yapmaya başladı,
lakin durum daha çok bozulmaya başladı. Vezir fırsat
buldukça rüşvet almaya, dolayısı ile suçlulara müsamaha
etmeye başladı. Halk zayıfladı, maddi durumlar sıkıştı,
hazine boşaldı. Bir gün düşmana karşı askeri hazırlık
gerekti, melik hazineye baktı, hazine bomboştu. Sultanın
bir iş için bir yere gitmesi icap etti. Giderken bir sürü
koyun görüp sürüye yaklaştı. Koyunlar uyuyorlardı. Bir
de asılmış bir köpek gördü. Çadıra yaklaşınca onu bir
genç karşıladı. Selam verip, misafir oldu. İzzet, ikram
gördü ve gençten asılı köpeğin hikâyesini anlatmasını
istedi. O genç şöyle anlattı;“ Bu köpek emin ve güvenilir
idi. Koyunları kolluyor ve koruyordu. Bir gün dişi bir
kurt rastladı, onunla beraber gezmeye, tozmaya, yatıp
kalkmaya başladı. Kurt her gün bir koyun eksiltiyor,
köpek ise hiç sesini çıkartmıyordu. Emanete, ihanet ettiği
için, astım ve cezalandırdım .” dedi. Melik bu hadiseden
ders almıştı. Kendi içinden düşünmeye başladı, durumu

143

araştırdı. Vezirinin; rüşvet irtikâp ettiğini tespit edip,
veziri astırdı.
 Bu hadise darbı mesel olarak kaldı.
Şöyle söylendi;
“ Kim ehli fesattan birisine aldanırsa, azıksız kalır.
Kim azığa ihanet ederse, cansız kalır.”
 Bir Hikâye:
Amr bin Leyis’in; Ebu Cafer isminde bir yakını olup, bir
takım ihtiyaçlarını tedarik ettiği için, ona hürmet ve
muhabbet ederdi.Bir gün Ebu Cafer, Amr Bin Leyis’in
bir hizmetçisini, yirmi sopa vurarak cezalandırmıştı. Amr
bin Leyis; Ebu Cafer’i huzuruna çağırıp hazinesinde
bulunan kılıçlardan, beğendiklerini seçmesini söyledi.Ebu
Cafer yüz tanesini ayırdı. Amr bin Leys;“Onların
içerisinden de iki tanesini seç ve ayır.” dedi. Öyle yaptı.
Sonra; “İkisini de kınından çıkar, iki kılıcı bir kına koy ”
dedi. Ebu Cafer; “Ey emir ikisi bir kın’a sığmaz.” deyince
Emir, Amr bin Leyis; “İki kılıç bir kına sığmıyor, da bir
beldede iki emir nasıl olur, Ey Ebu Cafer.” deyip ona ders
verdi. Ebu Cafer, hata ettiğini anlayıp emirden af ve özür
diledi, fakat Emir, akrabalık hakkı olmasaydı, böyle
yapmazdım, Seni bu görevden af ettim dedi.
 Bir Hikmet:
Hükemadan ve bilginlerden Ezdişir şöyle dedi; “Melik;
yakınlarını zulüm ve haksızlıktan men etmez, Onları ıslah
etmekten aciz olursa, avamı da ıslah etmeye kadir
olamaz.”
 Allah Teâlâ Şuara suresi 214. Ayette, mealen,
şöyle buyuruyor;
“Resulüm; sen en yakınlarını, inzar et ve uyar.”

144
 Araplar şöyle söyler;
“ Melike en çok zarar veren ve halkı en çok ifsat eden,
melikin yanına girmenin mümkün olmaması ve engellerin
çok olmasıdır. Melike ulaşmak kolaylaşırsa, amiller,
çalışanlar, memurlar halka zulüm edemez. Halkta,
birbirlerine zulüm ve haksızlık yapmaktan korkar.
Halk melike kolayca ulaşırsa, melik için sair memurların
hallerine vakıf olmakta kolaylaşır. Memleketin, bekası,
namusunun muhafazası ve heybetini koruması için
sultanın, gafil olmaması, yorucu hadiselerden uzak
durması ve istirahat etmesi icap eder.
 Bir Hikâye:
Melik Ezdişir, zeki ve çok uyanık birisi olup, o gün
hizmetçiler geldiğinde, onların neler yaptıklarını anlatır,
Sen falan kimse ile şunu yaptın, şuraya buraya gittin diye
haber verirdi. Hizmetçiler de; Sanki semadan bir melek
gelip, melikimize haber veriyor, derlerdi.
 Bir Hikmet:
Alistatalis şöyle söyledi; En hayırlı melik;
-Keskin görüşlü,
-İşlerin akıbetini düşünen,
-Etrafı leş gibi değil de kartal gibi olandır.
Yani sultan işlerin akıbetini düşünür, düşünceleri güzel
ve dikkatli olursa, etraf ve çevresi vüzera ve ümerası
hususi adamları da böyle olursa, memleketin ahvali
muntazam olur. Ülkenin işleri de istikamet üzere olur.
 Bir Hikmet:
Melik İskender şöyle söyledi;
-Meliklerin en hayırlısı, kötü yolları ve işleri iyiye ve
güzele çevirendir.

145

-Meliklerin en şerlisi ve kötüsü de iyi ve güzel işleri
kötüye çevirendir.
 Bir Hikmet:
Üç şey var ki; bir melik için onları affetmek, hatalarını
bağışlamak caiz ve uygun olmaz.
1-Sultanı, mülkünde karalayanı
2-Haremini ifsat edeni
3 -Sırrını ifşa edeni
 Sufyani Sevri hazretleri, şöyle buyurdu;
“ Meliklerin en hayırlısı ilim ehli ile oturandır.”
 Denilir ki;
- her şey insanlarla güzelleşir.
-İnsanlar da ilim ile güzelleşir.
- şerefleri akıl ile yükselir.
- İlimden ve akıldan daha hayırlı hiçbir şey yoktur.
- İlim, izzetin bekasına ve devamına,
-akıl da sürurun bekasına ve işlerin intizamına vesiledir.
 Akıl ve ilim, kimde toplanırsa, o insanda on iki
haslet toplanır.
1- İffet
2- Edep
3- Takva
4- Emanete riayet
5- Sıhhat ve sağlık
6- Hayâ ve edep
7- Merhamet
8- Güzel Ahlak
9- Ahde vefa
10- Sıkıntılara sabır
11- Yumuşak huylu olmak

146
12- Yerinde müdara etmek
 Bunlar da, meliklerin adabından ve
hususiyetindendir.
1-Akıl ile beraber ilmin,
2- nimet ile beraber şükrün,
3- güzellik ile beraber halavetin,
4- ictihadla beraber devletin, bulunması.
 Bir Hikâye:
Yakub bin Leys’in; Emri, yüce, şanı yüksek olmuş,
Şöhreti de her tarafa duyulmuş idi. Kirman, Fars,
Hozistan gibi beldelere malik olmuştu. O zamanın
halifesi Mutemet idi. Halife Mutemet bir gün Yakub Bin
Leys’e şöyle bir mektup yazdı; “Sen bakırcılık yapan bir
adamdın. Mülk ve devlet idare etmeyi nereden öğrendin?
”Yakub bin Leys cevaben, şöyle yazdı; “ Bana bu devleti
veren, tedbirini de öğretti.
Ezdişirin zamanında yazılmış bir mektupta;
-Hangi aziz, ayağını ilim yaygısına koymazsa, akibeti
zelil ve perişan olur.
-Allah Teâlâ’nın, korkusu yanında bulunmayan herkes,
sonun da, nadim ve pişman olur .”
 Bir Hikmet:
Abdullah bin Tahir; bir gün babasına;
“Bu devlet ne zamana kadar bizde kalacak?” diye
sormuştu. Babası da;
“ İnsanlar arasında, adalet ve insafa, devam ettiğimiz
müddetçe.” diye cevap verdi.
 Bir Hikmet:

147

Halife Memun;
Bir gün davaları ve hükümleri karara bağlamak için
oturmuştu. Kendisine bir kısa mesele getirildi. Onu
hemen veziri Fadl bin Sehl’e teslim edip; “O saatte işin
halledilmesini, ihtiyacın yerine getirilmesini istedi ve
süratle hareket senin âdetindendir. Yoksa bu iş, bu hal
üzere kalır, devreder durur.” dedi.
 Kitabın müellifi İmamı Gazali hazretleri de şöyle
buyurdu;
“Akıllı ve faziletli, sultan ve meliklere, şu haberlere
bakıp, düşünmeleri, onların devletlerinden bir nasip
almaları, zalimlerden mazlumların haklarını almaları,
ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermeleri, zamanın
böyle deveran etmeyeceğini bilmeleri vacip olur.”
-Zira devlete ve saltanata güven olmaz.
-Ne zaman elden çıkacağı bilinmez.
Çünkü kaza ve kader semavi olup, askerle, çok mal ile
biriktirilmiş hazineler ile red olunmaz ve önüne,
geçilmez. Devlet ve saltanatın, müddeti dolup, imkânlar,
yok olduğunda, etraf ve çevredeki adamlar, dağıldığında,
ayaklar kayıp insanlar, yıkıldığında, nedamet ve
pişmanlık fayda vermez.”
 Bir Hikâye:
Emevi halifelerinden Mervana; Ordunun, adedi ve ahvali
arz olunmuştu ki: Tam üç yüz bin kişi idi. Veziri;
“ Bu orduların en muazzamı ve en büyüğü.” demişti.
Halife Mervan; “Sus öyle konuşma. Müddet dolunca
iddet (sayı) fayda vermez. Semavi kaza, hüküm ve karar
indiği zaman asker çok olsa da fayda vermez. Bütün
dünyaya malik olsak bile bu mülk kesinlikle bir gün
bizden alınacaktır zira;
-Dünya kime vefa gösterdi ki bize vefalı olacak” demişti.

148

 Bir Hikmet:
Ebul Hasenil Ehvazi şöyle anlatıyor;
-Dünya şarap içene safa vermez,
-Sahibi için baki olmaz.
-Öyle ise yarının için bugünden azık hazırla.
-Sana bugün de yarın da kalmaz.
-Bugün de geçer, yarın da geçer.
 Rivayete göre Yakub bin Leys. Ölmeden önce
kabrine şu manadaki beyitleri yazdırmıştı.
-Eskimiş, yıkılmış kabirlerin ehline selam olsun.
- Sanki bu meclislerde oturmadılar.
-Soğuk sulardan içmediler.
-Yaş ve kuru, yiyeceklerden yemediler.
-Bir sarhoşluk vakti, bana ölüm geldi de bin atlı engel
olamadı.
-Ey, ziyaretçi, bizden ibret al da, dünyaya bağlanma.
-Horasan, Fars gibi memleketlere sahiptim.
-Irak mülkünden de, ümitsiz değildim.
-Dünya ve nimetlerine selam olsun.
-Sanki Yakub bu dünyada yaşamadı.
 Sual ve Cevap:
Mülkü ve saltanatı, elinden giden bir melike;
“Hangi sebepten mülk senin elinden alınıp, başkasına
teslim olundu?” diye soruldu.
- Saltanat ve kuvvetimle, gururlandığım,
-Kendi görüşüme göre hareket ettiğim,
-İstişare yapmadığım,
-Küçük adamları büyük işlere görevlendirdiğim.
-Vaktinde ve zamanında tedbir almadığım.
-Çareler için az tefekkür ettiğim.

149

-Acele edilecek hususlarda ve ihtiyaçları karşılamakta işi
yavaştan aldığım için. Diye cevap verdi.
 Ona soruldu;
“Devlet, saltanat ve melik için en şerli ve çok kötü olan
şey nedir?” Şöyle cevap verdi;
“ Bir takım arzuları ve çirkin emelleri için yazışmalarda
hainlik yapan, elçilerdir. Mülkün ve memleketin harap
olmasının tamamı onların, yüzündendir”.
 Onlar, hakkında Ezdişir şöyle söyledi;
-Onların hıyaneti sebebiyle nice yalan yeminler yapıldı.
-Nice kadınların örtüleri yırtıldı.
-Nice askerler hezimete uğradı.
-Nice kanlar döküldü.
-Nice mallar yağmalandı.”
Acem melikleri ancak tecrübe ettikten sonra bir yere, elçi
gönderirlerdi.
 Bir Hikmet:
Acem melikleri sultanlara bir elçi gönderecekleri zaman,
melikin söylediği şeyleri yazmak için elçi ile beraber bir
de casus, gönderirlerdi.
Elçi döndüğünde onun sözüyle casusun yazdıklarını
karşılaştırırlar, şayet elçinin sözleri doğru çıkarsa sadık
olduğu bilinir.
Sonra gönderilecek yerlere onu gönderirlerdi.
 Bir Hikâye:
Melik İskender; Dara bin Dara, bir elçi göndermişti.
Elçi avdet edip cevabı getirince onun sözlerinin birinden
şüphelendi, sorguladı. Elçi; “O sözü şu kulaklarımla
işittim.” Dedi, fakat Melik İskender aynı lafzı ve sözü

150

yazarak başka bir elçi gönderdi, elçi ulaşıp mektubu arz
edince okudu ve bir bıçak isteyip o kelimeyi mektuptan
sildi. İskender’e iade etti ve şöyle yazdı.
“Mülkün temeli, esası, melikin hüsnü niyetine,
seciyesinin sıhhatine bağlıdır. Sultanın doğruluğunun
esası ve temeli de elçilerin sözlerinin sıhhat ve
doğruluğuna, güvenilir sefirlerin ve elçilerin sadakatine
bağlıdır. Çünkü elçi söylediklerini melikin lisanı üzerine
söylüyor. Cevap olarak işittiği şeyleri de melikin
kulağıyla dinliyor. Şu an benim sözüm olmayan o kelamı
mektuptan çıkardım. Senin elçinin dilini kesmeye bir
yolda bulamadım.” diye yazdı.
Elçi gelip cevabı melik İskender’e bildirince, İskender
ilk elçiyi çağırıp sayha ile bağırdı; “Yazıklar olsun sana o
söylediğin söz ile meliklerden bir meliki helak
edecektin.” dedi.
O sefir durumu itiraf edip; “Hakkımda kusur etti, beni
kızdırdı.” diye savunma yaptı. Melik İskender;
“Subhanallah biz seni, işlerini yoluna koyasın diye mi?
Yoksa devletin hukukunu ıslah için mi gönderdik.”
Diyerek elçinin dilini kökünden kestirdi.
FASIL

-Halk sıkıntıya düşüp, geçim darlığı çektiklerinde,
bilhassa kıtlık zamanı fiyatlar yükseldiğinde,
ahalinin kazanmaya güçleri yetmez olduğunda, sultanın
halka yiyecek bakımından yardım etmesi lazımdır.
Aynı zamanda, sultanın eş, dost ve akrabasının,
hizmetçi ve memurlarının, hiçbir şekilde halka zulüm,
haksızlık etmelerine imkân vermemesi icab eder. Aksi
takdirde, halk, başka, memleketlere gider, Sultanın
heybet ve şevketinin kırılmasına vesile olur.
-Böyle bir durumda devletin geliri azalır.

151

-Menfaat ve istifade, fiyatların, yükselmesinden,
memnun olan, ihtikârcılara kalır.
-Melik kötü anlatılır.
-Aleyhinde dua edilir.
Bu sebepten geçmiş melikler böyle durumlardan son
derece sakınıp, hususi hazinelerinden insanlara yardımda
bulunmuşlardır.
 Bir Hikâye:
Nevruz ve mihrican günlerinde halkın yanlarına
girmelerine izin vermek, acem hükümdarlarının
âdetinden idi.
Üç gün önceden herkes hediyelerini alsın, işlerini,
düzene, koysun, durumlarını anlatması ve hasımlarına
karşı delillerini ortaya koyması için hazırlığını yapsın.
Melikten ve sultandan haksızlık gören, bir husumeti olan,
varsa, hakkını talep etsin, diye nida ediyorlardı.
O gün geldiğinde münadi melikin kapısına durup şöyle
nida ederdi. “Her kim bir insanı melikin yanına gitmekten
alıkoyarsa melik onun kanından beridir.”
Sonra, şikâyetçilerden, dilekçeler alınır, melikin önüne
konur, melikte tek tek dilekçelere bakardı. Mubizan,
(Kadıl Kudat, baş hâkim) melikin sağ tarafına oturur,
eğer dilekçelerin birinde melikten şikâyet olursa,
melik kalkıp hasmının karşısında, hâkimin önünde diz
çöker, evvela bu adam benden hakkını alsın,
beni, kayırma, bana, müsamaha etme, beni tercih etme
derdi. Çünkü Allah Teâlâ kullarına nasiplerini verdiği
zaman halkının hayırlısını seçip, onları, vali yaptı.
Allah Teâlâ kullarına, halifenin şerefini, göstermeyi,
murat ettiğinde, senin, söylemediğin şeyleri halkın diline
söyletir. Sonra Mubizan, baş hâkim, bakar. Melik ile
hasmı arasında doğru bir dava varsa, melikin aleyhine

152

delilde ortaya konmuş ise tam manasıyla, melikten
hakkını alır, hasmına verirdi.
Eğer melik ile hasmı arasında sahih ve gerçek bir dava
yoksa sultanı ve hâkimi boş yere uğraştırmış ise, mesele,
sağlam deliller ile ortaya konmamış ise davacının
cezalandırılması emredilirdi.
Onun hakkında işte meliki ve memleketi ayıplayanın
cezası budur diye nida olunurdu.
Melik, davaları, bitirip tahtına, oturduğunda, tacını
koluna alır, cemaatine ve özel adamlarına döner, şöyle
söylerdi; “Ben ve sizden biriniz hiçbir kimseye zulüm ve
cefa etmesin.” diye evvela, kendimden başlayarak
alacaklılara haklarını verdim.
Sizden de, kimin bir hasmı alacaklısı varsa onu razı
etsin.” derdi.
O gün sultana yakın olanların hepsi uzaklaşırdı.
Kuvvetli olanlar o gün zayıf olurdu.
Günahkâr Yezdicürd’ün gününe kadar acem melikleri,
bu yol üzereydiler.
Sasanilerin kanunlarını, adetlerini o değiştirdi. Halka
zulüm ve haksızlık yaptı, halkı ifsat etti. Hatta, öyle ki,
bir gün gayet güzel bir at gelmişti, o zamana kadar hüsnü
hilkatinde hiçbir kimse öyle güzel bir at görmüş değildi.
At içeriye girdi, Bütün asker onu tutmak istedi, fakat at
onlardan kaçıp, tutmaya kadir olamadılar.
At Yezdicürd’ün yakınına kadar geldi, sakin bir vaziyette
sarayın yanında durdu. Yezdicürd; “Bu attan uzaklaşın,
hiç kimse buna, yaklaşmasın, zira bu at Allah Teâlâ’nın,
özel olarak bana hediyesidir.” dedi. Makamından kalkıp
atın yüzünü, yavaşça okşadı, elini sırtında gezdirdi, at
sakinleşti. Yezdicürd; bir eyer isteyip, eliyle atı eyerledi.

153

Atın kuyruğunun altına konan bağı koyuyorken, at
Yezdicürd’ün, tam kalbine ve göğsüne kuvvetli bir tekme
attı. O anda Yezdicürd ölüp yere yığıldı. O at, çıkıp gitti.
Hiç kimse atın nereden geldiğini ve nereye gittiğini
bilemedi.
İnsanlar bu at bir melekti, Allah Teâlâ bizi Yezdicürd’ün
zulmünden kurtarmak için onu helak etmek üzere
göndermiş dediler.
Bir Hikâye:
Kadı Ebu Yusuf şöyle anlattı;
Yahya bin el Bermeki, bir gün kendisini dava eden, bir
Mecusi ile beraber mahkeme mahalline geldi. Mecusi,
Yahya bin el Bermeki’nin aleyhinde davacı oldu. Yahya
bin el Bermeki, şahit istedi. Mecusi; “Şahidim yok, yemin
etsin.” dedi. Ben de ona yemin ettirdim. Yemin ettirmekle
hasmını razı ettim. Allah Teâlâ, benden soracak
korkusuyla mecusiye haksızlık etmedim, Bermeki’yi
kayırmadım, ona müsamaha göstermedim.
 Ekâbirin, devlet ricalinin, halka, garip gurabaya,
zulüm ve haksızlık etmemesi, eza-u cefada
bulunmaması lazım gelir.
 İnsanlara da, sultanların ve idarecilerin, kıymetini,
bilmeleri, vaciptir. Allah Teâlâ’nın emriyle, amel,
ederek, cenabı hakka, taazim etmiş, olmak için
doğru olan hususlarda sultana isyan etmemek,
bilakis itaat etmek lazımdır.
 Allahü zülcelal velkemal hazretleri şöyle buyurdu;
“ Allah Teâlâ’ya Resulullah sallahu aleyhi veselleme ve
sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz.” (Nisa Suresi,
Ayet; 59)Allah Teâlâ; Kime bu şerefli mertebeyi nasip

154

etmiş ise kimi bu faydalı dereceye nail kılmış, ise itaatını
kendi zatına ve Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin
itaatına yakın kılmış ise. Müminlere de maruf ve doğru,
olan hususlarda, Allah ve resulünün, emirlerine muvafık
ve mutabık olan işlerinde, sultana, itaat etmeleri ve
muhalefet etmemeleri vacib olur. Emri ilahi böyledir.
Sultana da, bu nimetin şükrünü eda edip, Allah Teâlâ’ya
itaat etmesi, Allah Teâlâ’nın adalet emrine imtisal etmesi,
mazlumlara merhamet ve ihsanda bulunması vacip ve
lazımdır.
 Haberde, şöyle, söylenir;
“Mazlumların duasından sakınınız, Uğradığı zulümden
ancak akıttığı, gözyaşlarıyla yardım alan, başka çaresi
olmayan, kimselere, zulüm ve haksızlık yapmaktan
sakınınız ve korkunuz. Zira mazlumların duasından öteye
perde yoktur. Onların duası müstecaptır.
 Bilhassa seher vaktinde ve gecenin sessiz anında,
cebbar olan Allah Teâlâ’ya yapılan dualar
makbuldür. (Mucemul Evsat Litteberani; 1221)
 Bu manada şairde şöyle söylüyor;
Güçlü iken, zulümde ve haksızlıkta acele etme.
Günahtan ve azaptan kork, tehir et.
Sen uyusan da mazlum uyumaz.
Onun duası asla perdelenemez.
 Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
Kâfirlerden dört kişinin ölümüne üzüldüm;
1- Adaletinden dolayı, Nuşirevan’ın
2- Cömertliğinden, dolayı, Hatemüttainin
3- Şiirinden dolayı, İmrul Kays’in

155
4- İyiliğinden dolayı, Ebu Talib’in
İKİNCİ BÖLÜM
Vezirlerin siret ve siyaseti hakkındadır.
 Ey sultan, bil ki;
Vezir; yeterli, yetenekli, salih ve adil olduğu zaman,
sultanın şerefi, kadri, mertebesi, âli, şanı da yüce olur.
Çünkü hiçbir melik, Vezirsiz, saltanatını düzenleyemez
ve zamanını yetiremez. Şüphesiz. Sadece kendi görüşüne
güvenen, kimse hata eder.
Görmüyor musun? Resulullah sallallahu aleyhi vesellem,
şanı çok yüce, derecesi çok büyük olmasına ve fesahatına
rağmen, âlim ve akıllı ashabıyla istişare etti.
 Allah Teâlâ, onun hakkında, şöyle buyurdu;
“ Resulüm sen işlerinde ashabınla istişare et.” (Sure-i Ali
İmran, Ayet; 159)
Başka bir ayeti kerimede Musa aleyhisselamdan,
hikâyeten şöyle buyurdu;
 “Musa aleyhisselam; “Yarabbi ehlimden Harun’u
bana, vezir yap İşlerimde onu bana ortak et.” Diye
dua etti. (Sure-i Taha, Ayet 29 ila 32)
Peygamberler dahi vezirlerden, müstağni olmadığına
göre, diğer insanlar, vezirlere daha fazla muhtaç olurlar.
 Ezdişir bin Babek’e;
“ Melik ve Sultan için en yararlı arkadaş, kimdir ve
hangisidir?” diye soruldu.

156

“Sultanın, düşündüğü şeyleri istişare, etmesi, için,
kendisi ile beraber, İşleri tertip ve düzene koyması, için,
-Tedbiri, güzel,
-Salih, güvenilir
- akıllı bir vezirdir. “ diye cevap verdi.
Sultanın, vezirine, üç şey ile muamele etmesi lazımdır.
1- Vezirde bir dalgınlık veya farkında olmadan, bir
hata gördüğünde, cezalandırmakta acele
etmemesi,
2- Devlette hizmet ederken helalinden, biriktirdiği
mal ve servetine sultanın, tamah etmemesi,
3- Vezir, sultandan bir ihtiyaç, istediğinde ihtiyacını,
karşılamakta, vezirini, bekletmemesi,
Sultanın, vezirine, muamelelerinde şu, üç hususa, da
riayet etmesi gerekir.
1- Vezir sultanı görmek istediğinde mani
olmaması,
2- Veziri hakkında müfsit bir söz dinlememesi,
3- Vezirden sırrını gizlememesi,
 Çünkü salih bir vezir;
-sultanın sırrının muhafızı
-memleketin hallerinin müdebbiri,
-hazinenin ve ülkenin mimarı,
-memleketin ziyneti ve süsü ,
-kudret ve heybetin temsilcisidir.
 Vezir;
-sultana bağlı,
-devlet işlerinde söz sahibi,
-cevapları dinleyen,
-memleketin süruru
-ve düşmanları söküp, atan bir konumdadır.

157

Vezir sultanın, kadrini, şanını ve mertebesini yüceltmek
ve halkı dinlemek hususunda, insanlar içerisinde en layık
olandır.
 Lokman aleyhisselam oğluna şöyle söyledi;
“ Vezirine ikram et, çünkü o seni yanlış bir iş üzerinde
görse seni ikaz eder. Senin hatalı, işlerinde sana
muvafakat etmesi caiz olmaz.
* Vezirin, hayırlı işlere yönelik olması, şerden ve
kötülüklerden sakınması lazımdır.
*Sultan, Güzel, doğru, sağlam bir itikada sahip, halkına
şefkatli olduğu zaman, vezirin sultana yardım etmesi,
hayırlı işlerini arttırması için sultanı, teşvik etmesi
lazımdır.
 Şayet sultan;
-siyasetsiz
-kızgın
-çılgın
-sinirli
-öfkeli
-mahzun
-hayata küsmüş halde ise güzel bir tarzda, yavaş
yavaş, vezirin, sultanı irşat etmesi, onu güzel ve
doğru yola iletmesi lazımdır.
 Yine bilinmesi lazımdır ki;
-Mülkün devamı vezir iledir.
-Dünyanın devamı da melik iledir.
 Yine bilinmelidir ki;
Vezirin hayırdan başka bir şey düşünmesi, caiz ve uygun
olmaz.
 Yine bilinmesi lazımdır ki;

158

Sultanın; en çok muhtaç olduğu insan vezirdir.
 Behram’a;
“ Saltanatın tamam olması ve devletin güzel bir şekilde,
tekâmülü ve ilerlemesi için, sultan kaç şeye ihtiyaç
duyar?” diye soruldu.
Behram; “Altı şeye” diye cevap verdi.
1- Salih, vezirlere
2- Güzel atlara
3- Keskin kılıçlara
4- Koruyucu silahlara
5- Yakut, inci, cevher gibi yükte hafif, pahada ağır,
birçok mallara
6- Kalbini hoş tutması için güzel ve saliha bir zevceye
ve iyi bir aşçıya ihtiyaç duyar.
 Bir Hikmet:
Ezdişir şöyle söyledi;
“ Sultan ve melikin dört şeye talip olması haktır ve
layıktır.
Onları bulduğu zaman muhafaza etmesi de lazımdır.”
1- Güvenilir bir vezir
2- Âlim bir kâtip
3- Şefkatli bir hacib, kapıcı, sekreter.
4- Nasihat eden, dost ve arkadaşlar
-Çünkü vezir güvenilir olduğunda sultanı; ülkenin
selametine, devletin bekasına yönlendirir.
-Kâtip âlim olduğu zaman meliki sakin, vakur, ciddi ve
ağır başlı olmaya yönlendirir.
-Hacip; şefkatli olduğu zaman meliki halkından razı
etmeye ve ahaliye karşı öfkelenmemeye yönlendirir.

159

-Sultanın dost ve arkadaşları, salih olursa, nasihatleri ile
sultanı; işlerin muntazam ve düzgün olmasına
yönlendirir.
 Bir Hikmet:
 Nuşirevan zamanında Mubizan (Baş Hâkim) şöyle
dedi;
“ Saltanatı muhafaza etmek, ancak nasihat eden hayırlı
dost ve arkadaşlar ile mümkün olur. Hayırlı dost ve
arkadaşlar da, ancak, melik ve sultan takva olduğu zaman
faydalı olur. Çünkü evvela aslın ve kökün, iyi olması
lazımdır ki, dallar iyi ve sağlam olsun. Sultanın,
takvasının ve sıdkının, manası, Sultanın her işte, doğru,
olması demektir. Sultan; sözleri ve işleri ile doğru, olursa,
diğer ümerası ve halkıda doğru olur.
 Sultanın, her şeyde, Allah Teâlâ’ya güvenmesi,
gücünü, kuvvetini, kudretini ve düşmanlarına
galip gelmesini, yardıma kavuşmasını ve
muradına ermesini, ancak, Allah Teâlâ’dan
bilmesi lazımdır. Aynı zamanda hiçbir hususta
kendisine kibir ve gurur, gelmemelidir,
Eğer, kendisine kibir, gurur, gelirse sultanın helak
olmasından korkulur. “
 Bir Hikâye:
Bir gün Süleyman aleyhisselam; Saltanatına, insanların
ve cinlerin kendisine itaat etmelerine bakıp, heybet ve
siyasetinin büyüklüğünü düşünerek havada giderken;
tahtı sallanmaya başladı. Neredeyse tahtı tersine
dönecekti. Süleyman aleyhisselam; hiddetlendi, tahtına
hitaben, “Düz ve müstakim ol” dedi. Tahtı, da konuştu;
“Ya Süleyman sende müstakim ol, kalbini düzelt ki,
bizde müstakim olalım.” dedi.

160

 Allah Teâlâ Raad Suresi 11. Ayette mealen;
“İnsanlar kendi nefislerinde olan şeyi değiştirmedikçe
Allah Teâlâ bir topluluğa verdiği nimetleri değiştirmez.”
 Ebu Ubeyde radiyallahu anh şöyle buyurdu;
“Kim doğru yola girerse, helak olmaktan kurtulur.”
 Vezirin;
-âlim,
-akıllı
-yaşlı ve tecrübeli olması vacip olur.
Çünkü genç her ne kadar akıllı olsa da tecrübede yaşlı
gibi olamaz. İnsanlar, zamanın, tecrübelerini ancak
yaşlılardan öğrenirler.
 Vezir;
-Saltanat ın süsü ve ziynetidir.
-Ziynetinde salih ve uygun olmasıyla beraber ayıp
ve kusurlardan temiz olması vacip olur.
 Maharetinin övülmesi, siretinin güzel olması için,
vezire beş şey lazım gelir.
1- Çıkışı olan her girdiği işte, uyanık olmak
2- İşlerin hakikatini bilmesi için, bilgili olmak
3- Korkulacak yerin, haricinde, cesur olmak
4- Yanlış, bir iş, yapmamak üzere, doğru, olmak
5- Ölünceye kadar, sultanın, sırlarını, saklamak

 Ezdişir bin Babek şöyle söyledi;
“Vezirin
-sakin,
-mühlet veren,

161

-şecaatli, cesur,
-geniş gönüllü,
-güzel sözlü,
-güzel yüzlü,
-hayâ ve edep, sahibi, olması,
-icap eden yerde susması,
-icap eden yerde icap ettiği kadar konuşması vacip olur.
 Bununla beraber;
-işlerin akıbetini ve zamanın akışından meydana, gelen,
tehlikeleri, görmesi,
-hata ve ayıpların kendisine isabet etmesinden korunması
için takva olması lazımdır.
-Keza nefsini kötülüklerden temizlemesi,
-layık olmayan yakışıksız her şeyden uzak durması,
-mezhebinin ve yolunun güzel, itikadının doğru olması,
-sultanın işlerini kolaylaştırması için, vezirin tecrübe
sahibi olması da elbette lazımdır.
 Hangi sultan ve melik vezirini sever, ona karşı
şefkatli olursa, o vezirin düşmanları çoğalır.
Düşmanları dostlarından çok olur.
 Sultanın; veziri aleyhinde konuşan kışkırtıcıların
ve hasetçilerin sözlerini dinlemesi caiz ve uygun
olmaz.
Vezir; Sultanda ve idarede,
- Hatalı ve yanlış bir şey görürse, güzel bir tarzda sultanı
uyarmalı,
-Doğru yolu göstermesi için güzel, münasip bir yol
izlemelidir.
Çünkü sultan, istenmeyen bir hal üzere olup, hoşuna
gitmeyen, bir, şey, sert bir, tarzda söylenirse, daha çok
hata ve kötülük yapar.

162
 Bunun delili şudur ki;
 Allah Teâlâ, Musa ve Harun aleyhimesselamı,
Firavun’a gönderirken şöyle buyurdu;
“Firavun’a gidin ve ona yumuşak söz söyleyin” (Sure-i
Taha, Ayet; 44)
Allah Teâlâ, peygamberine, düşmanı için yumuşak söz
söyleyin buyurduğuna göre, insanların sözlerini
yumuşatması daha layık olur.
 Şayet sultan; haşin ve sert sözlü olursa, vezirin
ona kızması caiz olmaz.
Kalbinden onun sözlerine sabretmesi gerekir. Çünkü
sultan ve melikin gücü ve kudreti, dilini çözer, istediğini
söyler. Sultanı, seven vezir, doğru sözlü, olup, işleri de
güzel olduğu zaman, güzel işlerinde sultana, yardımcı
olur. Sultan da; vezirine bu güzel işlere devam etmesini
emreder.
 Vezirin;
Yaptığı iyilikleri, sultanın yüzüne vurması ve sultanın
başına kakması caiz olmaz.
 Hikmet ehli şöyle söyledi;
“Bir kimseye iyilik yapıp, iyilikleri yüzüne söylediğin
zaman başına kakmaktan daha kötü olur.”
 Vezirin ve diğer memurların bilmeleri lazımdır ki;
Her ne zaman bir güzellik yaparlarsa onlar, hep sultan ve
melikin gölgesinin, bereketi ile yapılmıştır. Bunu, bütün
insanların bilip, sultana minnet ve teşekkür, etmeleri
uygun olur.
Sultanın ülkesinde meydana gelecek en büyük fesat
iki şeyden olur.

163

1- Hain vezir
2- Melikin kötü ve bozuk niyeti
 Adil hükümdar Nuşirevan şöyle söyledi;
“ Vezirlerin en kötüsü sultanı savaşa sürükleyen, harpsiz
düzelmesi mümkün olan yerde sultanı savaşa
kızıştırandır. Çünkü sair zamandaki harp hazine mallarını
yok eder. Böyle bir durumda ise korunması gereken
birçok canlar ve önemli insanlar harcanır.
 Hikmet ehli şöyle söyledi;
“ Sultanın cahil olan veziri; yağmur yağdırmayan buluta
benzer.”
 Bir Hikmet:
 Alistatalis kitabul vasayasında şöyle yazıyor.
“ savaşsız ve mücadelesiz başkasının eliyle yapılabilen
her şey, savaş ve mücadele ile bizzat kendi elinle
yaptığından daha hayırlıdır.”
 Vezirlerin tertibi,
Vezirler, işleri, yazışmalarla, savaşsız bir şekilde,
yürütmelidirler. İşler, tedbir ve çare ile yürümüyorsa,
mal, para ve yiyecek vs. vermek suretiyle anlaşarak, sulh
ile halletmeye çalışmalıdırlar.
Askerden birileri hatası sebebiyle, münhezim olup,
mağlup olursa onları öldürmekte acele etmemelidirler.
Çünkü dirileri öldürmek mümkün olur, Fakat ölüleri
diriltmek mümkün olmaz.
 Bir adam, kırk senede yetişir.
 Meliklerin ve sultanların hizmetine uygun bir
adam, yüz adamdan çıkar.

164

Sultanın ordusundan bir asker esir edilirse, vezirin onu
fidye vererek kurtarması icap eder. Çünkü, diğer askerler
bunu duyarsa, savaş, esnasında, kuvve-i maneviyeleri,
düzelir. Vezirin her insana yetecek kadar, askerlerin
erzakını muhafaza etmesi gerekir.
 Aynı zamanda vezirin,
-Şeceatli,
-cesur,
-kuvvetli
-Askerleri, harp, alet ve edevatıyla, eğitmesi,
-onlara tecrübe kazandırması,
-onlara yumuşak ve güzel sözler ile hitap etmesi,
lazımdır.
Zira geçmiş zamanda asker, aksine davranan, birçok
veziri, öldürmüştür.
 Nasihat eden, salih bir vezir. Sultanın
saadetindendir.
 Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu.
“ Allah Teâlâ bir, sultan ve emire hayır murat ederse, ona
sadık, nasihat eden, salih, güzel bir vezir nasip eder.
Sultan, bir, şeyi unutursa, hatırlatır,
Sultan ve emir Ondan, yardım, isterse yardım eder”
(İbni Hibban. Essünenül Kübra Lil Beyhaki)
 Kitabın müellifi huccetül islam İmam-ı Gazali
hazretleri şöyle buyurdu.
“ Allah Teâlâ, her an ve zamanda, her vakit ve saatte
kudretini izhar eder. Sultanlardan, vezirlerden, âlimlerin,
büyüklerinden, dünyayı imar edecek, bir cemaat seçer.

165

 Cömertlikte maruf, kerem ve ihsanda, dünyada
benzeri bulunmayan Berahime’nin halleri
zamanın en acayip ve hayret edilecek
şeylerindendir.”
Onların idareleri altında, Nice müreffeh beldeler ve
vilayetler vardı. Onların saltanatları bozulunca,
vezirlerinde halleri bozuldu, sultanlara hizmet için bir
fırsat ve imkânları, kalmadı. Allah Teâlâ, Selçukluları
ortaya çıkardı, İşler, nizamlı bir şekilde yürümeye devam
etti. Onları eski vezirlerin mertebesine ve daha
yükseklere çıkardı. Öyle ki fazilet erbabı ediplerden,
garip yolculardan, şerif ve zayıflardan herkes onların
ihsanına ve iyiliğine nail oldu. Hiçbir kimse onların
hayrından mahrum kalmadı. Biz bunları anlattık ki. Bu
kitabı okuyanlar, iyi ile kötünün, salih ile müfsidin,
farkını bilsinler.
 Bir hikmet:
Her şey birbirine benzemez. Çünkü insan cevheri her
şeyden büyük ve güzeldir. Dünyanın tüm ziyneti insan
iledir. Allah Teâlâ’ya, hata, nispet edilemez. O dilediği
kimseye, dilediği şeyi, dilediği zaman hibe eder, bağışlar,
Herkese kendisi için iyi ve layık olanı verir.
 Vezirlerin ve devlet, idarecilerinin de ihsan, ikram
ve bağışta bulunmalar;
Cömertlik ve ikramda, Eskilerin, yolunu ve adetlerini
devam ettirmeleri gerekir. Halktan alınan malları
vaktinde ve zamanında almaları ve layık olan yerlere sarf
etmeleri, halka güçlerinin yeteceği kadar yük
yüklemeleri, miras mallarına el uzatmamaları icap eder.
Çünkü bu kötü ve uğursuz bir harekettir, caiz değildir.

166

 Sultan ve vezirlere, halkın ve memurların kalbini
kazanmak için bir takım hediye ve bağışlarda
bulunmaları da lazımdır.
 Sultanlar şunu bilmelidirler ki;
Kendilerinin kifayetleri, şan ve mertebelerinin
yükselmesi, halkın salahına ve iyi olmasına bağlıdır.
Böylece dünyada güzel anılırlar. Ahirette de büyük
sevaba nail olurlar.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 Yazışma ve Mektup yazma adabı hakkındadır.
 Âlimler, şöyle söylediler.

167

-Hiçbir şey kalemden faziletli değildir.
-Çünkü kalem ile geçmişi iade etmek mümkündür.
Allah Teâlâ’nın, kaleme yemin etmesi, kalemin faziletine
işarettir
 Allah Teâlâ, şöyle buyurdu;
“ Kaleme ve onun yazdıklarına yemin olsun.” Sure-i
Kalem, Ayet; 1
 Yine, Allah Teâlâ, şöyle buyurdu;
“Oku, senin Rabbin kerimdir. Kalem ile öğreten odur. O
insana bilmediğini öğretti.” Sure-i Alak. Ayet; 3 ila 5
 Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem de şöyle
buyurdu;
“ Allah Teâlâ’nın, ilk yarattığı kalemdir.
Kalem kıyamete kadar olacakları yazdı.”
(Müsnedi Ahmet 317\5 Sahihi Buhari 92\6)
 Abdullah Bin Mesut Radiyallahu Anh
Sure-i Yusuf’taki “ Beni yerin hazinelerine bakmakla
görevlendir. Çünkü ben onları çok iyi korurum. Hem de
neyin nereye ve ne zaman harcanacağını çok iyi bilirim.”
(Sure-i Yusuf. Ayet; 55) ayetindeki mana kâtip ve
muhasiptir.
Kalem, kelamın süsü ve koruyucusudur. Buyurdu.
 Bir hikmet:
 İbnul Mutez şöyle söyledi.
“ Kalem, maden, akıl cevherdir
Kalem, kalıp, hat sanattır.
 Calinos ta şöyle diyor.
“ Kalem kelamın tabibidir.”

168
 Bilinas ta şöyle diyor.
“ Kalem büyük bir tılsımdır. “
 İskender de şöyle diyor.
“ Dünya iki şeyin emrindedir.
1- Kalem
2- Kılıç
 Kılıç kalemin emrindedir.
-Kalem öğrencilerin edebi ve nasibidir.
-Kalem ile uzaktaki ve yakındaki her insanın görüşü
bilinir.
 Bir adam zamanın tecrübesine sahip olsa bile
kitaplara, bakmazsa aklı kâmil olmaz.
Çünkü insanın ömrünün günleri sayılıdır.Şu kısa ömür ve
dar zamanda ne kadar tecrübe mümkün olur. O
tecrübelerin kaç tanesini insan aklında tutabilir. Kalem ve
kılıç, her şeye, hâkimdir. Kalem ve kılıç olmazsa dünya
ayakta duramaz.
 Kitabete gelince.
Büyüklerin hizmetinin, güzel, yapıla bilmesi için,
kâtiplere, kitabet ve yazışma bilgisinden daha fazlasını
bilmeleri, icap eder.
 Hekimler ve eski melikler şöyle dediler.
Kâtibin, on şeyi bilmesi lazımdır.
1- Yerin altındaki suyun yakınlık ve uzaklığını.
2- Fetva çıkarmayı.
3- Yaz, kış, gece ve gündüzün artıp eksilmesini.
4- Ay, güneş ve yıldızların seyrini.
5- Toplanma ve karşılama bilgisini. (merasim ve
protokol âdetini)

169
6- Parmak hesabını.
7- Hendese hesabını.
8- Takvim ve seçilmiş günleri.
9- Ziraatçiler için, uygun olan zamanı ve işleri.
10- Tababet ve devaları, cenup ve şimal, rüzgârlarını,
şiir ve kafiye ilmini.
*Bunlarla beraber katibin,
-hafif ruhlu ve mizaçlı,
-karşılaması güzel,
-kalemini iyi ve güzel kullanan,
-hattı, kat’ı, ref’i güzel, yazıda uzatılacak kısaltılacak
kesilecek yükseltilecek yerleri bilmesi, lazımdır.
Aynı zamanda, kâtibin;
-kalbinde olan şeyi kaleminin ucunda izhar edebilmesi,
-kaleminin kötülüğünden ve şerrinden nefsini koruması,
-hangi harfin uzatılması gerektiğini,
-hangi harflerin birleştirilmesi icap ettiğini,
-hattını açık yazmasını,
-her harfe hakkını vermesini bilmesi lazımdır.
 Şöyle anlatılır.
Emirul müminin Ömer Radiyallahu anh, Amır Bin As
Radiyallahu Anhu ye bir mektup yazdırmıştı kâtip,
besmelenin sinini açık etmemişti. Ömer Radiyallahu Anh
kâtibi çağırıp, evvela sini açık et sonra diğerine, geç
buyurdu.
 Kâtibin bilmesi lazım gelen şeylerden birisi de.
Kaleminin düzgün olmasıdır.
Çünkü insanın hattı güzel, kalemi de, güzel olduğunda
yazı düzgün olarak gelir.
 Bir hikâye:

170

Melik Şahin, on tane veziri olup, birisi de, Essahip İsmail
Bin Ubbat idi. Vezirler bir gün toplanmış, onu kızdırmak
için anlaşmışlardı. Sahip kalemini tıraş edemez, Kalem
açmasını bilmez demişlerdi.
Şahinşah; bunu duyup, vezirlerin hepsini topladı.
Sahip onlara içinizde benim gibi yazı yazabilen var mı?
Şahinşah’ın huzurunda benden nasıl böyle bahsedersiniz.
Bu nasıl edep? Babam bana vezirliği öğretti, Ticareti
değil, benim en az bildiğim kalemime şekil vermek ve
onu güzel açmaktır. İçinizde ucu kırık kalem ile tam bir
yazı yazabilecek birisi varsa, buyursun demiş, hiçbirisi
cesaret edememişti. Hepsi aciz kaldılar. Sahip, öyle bir,
kalem ile çok düzgün bir yazı yazmış. Hepsi de hayret
edip onun faziletini itiraf etmişlerdi.
 Yazı için en güzel kalem,
-düz olup, sarı renkli ve ortası ince olanıdır.
-sağ tarafı kesik olan kalem, arabi ve farisi ve ibrani yazı
için daha uygundur.
-Diğer lisanlar için sol tarafı kesik olan kalem, daha
uygundur.
 En güzel ve hayırlı kalem,
Yahya Bin Cafer El Bermeki’nin anlattığı kalemdir.
O, Yahya Bin Leyse şöyle yazmıştı.
“ -Kalemin ince ve kalın olmaması
-Ortasının, ince olması,
-Tıraş için, bıçağın, çok keskin olması,
- Ucunun imbik kuşunun, gagası gibi olması,
-Ucun sağ tarafının kesik olması,
-Yontulan kısmın son derece sert olması lazımdır.
-Nakışların farisi,
-Veznin hafif,

171
-Kâğıdın da parlak ve düzgün.
-Nakışların güzel olması
- Üç harflilerin uzatılması,
- Üç harfli olmayan harflerin uzatılmaması, gerekir.
Aksi, takdirde, hat, çirkinleşir. Aynı zamanda harflerin
suretlerinin bazısının bazısına benzemesi de lazımdır.
Bu tarz, bir, yazıya ancak, hekim, akil, veya parmakları
alışık, maharetli, olan, bir katip, kadir olabilir.
 Abdullah Bin Rafi emirul müminin Ali Bin Ebi Talip
Radiyallahu Anh’ın kâtibi idi.
Bir gün emirul müminin emri ile yazıyordum.
-Bana; dividini incelt,
-Kalemin kaba kısmını al
-Satırların arasını aç,
-Harflerin arasını birleştir “ dedi.
 Abdullah Bin Cebele, iyi bir katib idi.
-Hizmetçisine kaleminiz bahriye olsun,
-Mümkün olmazsa, sarı renkli olsun,
-İşler düğümlenmesin diye kalemlerin, budaklarını kesin
“ derdi.
 Mühürsüz bir mektup yazmak caiz ve uygun
olmaz. Çünkü mektubun fazileti mühürdür.
 Neml suresi 29. Ayetin tefsirindeki
“ Bana kerim bir mektup atıldı.” Mealindeki, kerimden
maksat mühürdür buyuruldu.
 Rasulullah salllallahu aleyhi vesellem.
Acemlere bir mektup yazdığı zaman, onlar, mühürsüz
mektup, istemezler buyurur,
Mübarek mührü ile mühürletirdi.

172

 Rasulullah sallallahuhu aleyhi vesellemin mührü
şerifinde üç kelime vardı. Muhammedün,
Rasulullah.
 Dahr Bin Amır Radiyallahu Anh rivayet etti.
Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, kral Necaşiye
mektup yazınca, onu yere atıp sonra göndermişti, Necaşi,
Müslüman oldu Kisra’ya da bir mektup göndermişti.
Fakat onu yere atmamıştı o da Müslüman olmadı.
 Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu.
“ Mektuplarınızı topraklayınız. Çünkü ihtiyacınız için
daha faydalıdır.”
 Yine diğer bir hadisi şerifte;
“Mektuplarınızı topraklayınız. Zira toprak mübarektir.”
Buyurdu. El Edeb libni Ebişeybe 139
 Bir mektup yazıldığında gönderilmeden önce onu
okuyup, bir hata varsa düzeltmelidir
 *Kâtibin,
-kelamı kısa, manayı uzun tutmaya gayret etmesi
-yazdığı kelimeleri tekrar etmemesi,
-sakil ve ağır lafızlardan sakınması lazımdır ki, mektubu güzel
olsun.
 Kitabet (Yazışma) babında, çok uzun, söylenecek
sözler var.
Fakat hepsini anlatırsak, bu kitap uzar bu kadarla
yetiniyoruz.

173

Zira kelamın hayırlısı az olup delalet edeni, güzel olup
usandırmayanıdır.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 Sultanların, uluvvü himmetleri- düşüncelerinin,
yüceliği -hakkındadır.
Emirul müminin Ömer Radiyallahu Anh şöyle
buyurdu;
“ Himmet ve düşüncenin, düşük olmaması için gayret et,
Çünkü ben, himmeti, ufku düşük olan, insandan daha
değersiz bir, insan görmedim.”
 Amır Bin As Radiyallahu Anh şöyle buyurdu.
” Kişi nefsini koyduğu yerdedir.”

174

Şöyle demek istiyor;
Kişi kendi nefsini aziz kılarsa işi yüce olur. Eğer kişi
kendisini zelil kılarsa kadr-u kıymeti düşük olur,
Himmetin manası, kişinin kendi nefsini, kendisini
yükseltmesidir.
Kalbin, tenezzül etmemesi büyüklerin himmetindendir.
Çünkü onlar, kendi nefislerinin kadrini, kıymetini bilip,
kendilerini, aziz kılıyorlardı.
Kişi kendi kadrini yükseltmedikçe, hiç kimse kimsenin
kadrini yükseltemez.
Kişinin mertebesini yükseltmesi için, rezil ve ayak
takımı, kötü insanlarla bir arada bulunmaması, emsalinin
yapması uygun olmayan şeyleri yapmaması ve
ayıplanacağı sözler söylememesi icap eder.
Himmet ve tenezzülsüzlük meliklerde olması lazım gelen
hallerdendir.
Allah Teâla, vezirler, memurlar ve diğer insanlar,
Örnek alsınlar diye bu hasletleri sultan ve meliklerde
topladı.
 Bir hikâye:
Meliklerden ve ümeradan, Ebu Danik bir adama beş yüz
dirhem verilmesini emretmişti. Ahmet Bin Hasip, bunu
görünce. Bir melik için sayılardan bin dirhemden az bir,
şey hibe etmesi, bağışlaması, caiz olmaz ve yakışmaz
dedi.
Halife Harun Reşit’te ordusuyla giderken,
Bir askerin atının düşüp, telef olduğunu, gördü, Beş yüz
dirhem verilmesini emretti. Veziri Yahya, gözü ile işaret
edip, bunun, uygun olmadığını, söyledi.
Bir yerde mola verilince, Harun Reşit, neden, gözünle
işaret ettin, diye sordu. Vezir Yahya, Hiçbir melike bin
dirhemden az bir hibe telaffuz etmesi, caiz ve münasip

175

olmaz dedi. Harun Reşit; Peki. Beş, yüz dirhemden çok
verilmeyeceğine dair bir görüş oluşmuş ise diye sordu.
Vezir Yahya, o zaman beş yüz dirhem telaffuz etmez de
bir at verilmesini söyler, bu daha uygundur, adın
lekelenmemiş olur, diye cevap verdi.
 Bu sebeple halife Me’mun, oğlunu valilikten azl
etmiştir.
Şöyle ki; Halife Memun, oğlu Abbas’ın evine gitmişti.
Oğlu Abbas hizmetçisini çağırıp, şu yarım dirhemi al da,
falan manava git, yarım kilo bakla al da gel dedi. Halife
Memun, bunu duyunca oğlunu çağırıp, şimdi anladım ki
sen vali olmaya salih ve uygun değilsin, memleket idare
edemezsin, Senden salah ve felah olmaz. Zira sen yarım
dirhem hesabı yapıyorsun deyip, oğlunu, valilikten azl
etti.
 Bir hikmet:
Melik Ezdişir’in, oğluna vasiyetnamesinde şöyle
yazılıdır.
“ Evladından birisine bir, şey hibe etmek, istediğinde
cehdu gayret et, hibe miktarı bir vilayetin veya bir köyün
veya bir beldenin gelirinden ve kıymetinden az olmasın
ki, hibe ettiğin şahıs onunla zengin olsun, ihtiyacını
gidersin. Yaşadıkları müddetçe evlad-u iyali ve torunları
zengin olsunlar.
Böylelikle ölülerin hesabında değil, dirilerin hesabında
olsunlar. Hiçbir surette, ticarete bulaşma, Çünkü ticaret,
sultan ve melikin himmetinin düşüklüğüne delalet eder.
 Bir hikmet:
Melik Hürmüz’ün veziri;
“ Deniz tarafından, bir tüccar gelmişti. Yanında çok

176

kıymetli yakutlar, inciler, cevherler vardı. Hazinenin
parasıyla bunları bin dinara satın aldım. Şimdi başka bir
tüccar, büyük kar vererek, bunları almak istiyor,
Sultanımız nasıl münasip görürse, cevabını bekliyorum.
”mealinde bir mektup yazmıştı. Hürmüz kızmış ve şöyle
cevap vermişti.
“ Yüz bin yüz bin daha ve emsali bizim gözümüzde
büyük değildir. Hiçbir şekilde biz bunlara rağbet ve
tenezzül, etmeyiz. Biz ticaret yaparsak, emaret ve
saltanatı, hakkı ile kim yapacak. Ey cahil, bak ve düşün.
Bu gibi sözleri, bir daha söyleme, bizim malımıza ticaret
karından bir dirhem, bir danik dahi karıştırma.
Zira bu gibi işler,
- hayatta ve öldükten sonra sultan ve melikin kıymetini
düşürür.
-Onun güzel ismine leke getirir.
-Şanına zarar verir,
-Kötülenmesine, sebep olur.
 Bir hikâye:
Bir gün Emir İmare, halife Mansur’un meclisinde
oturuyordu.
Halife Mansur o gün mazlumların davalarına bakıyordu.
Bir adam fırlayıp, halife Mansur’un ayaklarına kapandı.
Ben haksızlığa uğradım dedi. Halife Mansur sana kim
haksızlık etti diye sordu. Adam. Emir İmare, arazimi
elimden aldı dedi. Halife Mansur Emir İmare’ye, hemen
emredip, hasmıyla aynı yerde durmalarını zira muhakeme
edeceğini söyledi. Emir İmare söz, alarak, Ya Emirel
müminin, eğer arazi onun mülkü ise münazaa etmem,
Eğer benim ise ona hibe ettim, bağışladım. Muhakemeye
ihtiyaç yok. Ben emirül müminin bana yaptığı ikramı,
arazi veya başka bir şeye değişmem dedi. Hazır olan

177

ekâbir, Emir İmare’nin, uluvvü himmetinden, nefsinin ve
mürüvvetinin şerefinden dolayı hayret ve taaccüp ettiler.
 Himmet (büyük ve güzel düşünmek) ve nihmet
(tamahkâr olmak) nefsin sıfatlarından olup, her
insanın, ikisinde de nasibi vardır.
Birincisi yani himmet, cömertlik, yemek yedirmek, ilim,
ibadet, kanaat, zahadet, terki dünya ve taleb-i ukbadır.
Diğeri yani nihmet ise daha fazlasını istemek ve
tamahkârlık, etmektir.
 Himmet ve cömertlik
Şu hikâyede anlatıldığı gibi olmalıdır;
Yahya Bin Halit bir gün dar-ı hilafetten çıkıp, atının
üzerinde evine, giderken bir adam ayağa fırlayıp selam
verdi, Ya Eba Cafer senin yardımına ihtiyacım var.
Seni bana vesile kılması için Allah Teâla’ya dua ettim,
dedi. Derdini ve ihtiyacını anlattı. Yahya Bin Halit ona
bir oda tahsis etti. Her gün, bin dirhem verilmesini ve
kendi yediği yemeklerden yedirilmesini söyledi. Otuz gün
dolup, otuz bin dirheme ulaşınca adam, gitti, Durumu,
haber verdiklerinde, Yahya Bin Halit;
Şayet, adam yanımda, Ömür boyu kalsaydı, Her gün bin
dirhem verecektim, yemek ikram etmeye de devam
edecektim. İhsanımı kesmeyecektim dedi.
*Bir, hikâye:
Cafer Bin Musa El Hadi’nin Bedrül Kübra ismiyle
müsemma, bir cariyesi vardı. Hüsnü cemalde ve
güzellikte, ses ve sanatta, o devirde ondan güzeli yoktu.
Muhammed Bin Zübeydetül Emin, bunu işitince
heveslenip Cafer’in yanına gitti. O cariyeyi kendisine

178

satmasını istedi. Cafer benim gibi birisinin etrafındaki
hizmetçilerini ve cariyelerini satması uygun olmaz ve
bana yakışmaz. Evimin süsü ve ziyneti olmasaydı onu
sana verirdim, Cimrilik yapmazdım dedi. Bir zaman
sonra Muhammed Bin Zübeyde, Cafer’in evine misafir
oldu, içki sofrası kuruldu, Cafer’in yanına oturup çokça
içirdi, onu sarhoş etti, Cariyeyi alıp evine götürdü. Sonra
da bir merasim tertip edip Cafer’i evine davet etti,
Şaraplar kondu, içki sofraları kuruldu. Muhammed Bin
Zübeyde emretti. Cariye perdenin arkasından şarkılar
söyledi, Cafer, işitip, anlamasına rağmen, yüksek
şerefinden, dolayı, hiç ses çıkarmadı.
Bu olgunluğu gören, Muhammed Bin Zübeyde, Cafer’in
binip geldiği kayığa, çok büyük miktarda para koydurdu.
Hatta kayıkçılar bu kayığa başka kimse binemez, zira
daha fazlasını taşıyamaz demişlerdi. Öyle ki o günün
parasıyla yirmi milyon olduğu söyleniyor. Bu kadar çok
hediyeyi Cafer’e verdiği gibi, Bedretülkübra ismiyle
müsemma cariyesini de bindirerek Cafer’i evine uğurladı.
İşte o zamanlardaki, ekâbirin, zenginlerin, himmeti ve
cömertlikleri böyleydi.
 Hikmet ehline.
En ali ve yüce insan, kimdir diye soruldu;
- Himmet ve düşüncesi yüksek,
- ilmi çok,
- Anlayışı, büyük,
- hali temiz olan insan en yüce insandır.
diye cevap verdiler.
 Hikmet, ehline, bahtsızlıktan, sıkıntıdan ve gönül
darlığından, kurtulmak için kime ulaşmalı ve
kimlere gitmeli diye soruldu.
1-Meliklere

179

2-büyüklere,
3-himmet sahibi yüksek ve şerefli insanlara,
Diye, cevap verdiler.
Bu, sebepten dolayı,
 Darbı mesel olarak
 -ya denize
-ya da sultana
mücavir ve yakın ol denildi.
 Bir hikâye:
Saat Bin Salim El Bahili. Anlatıyor; Harun Reşit
zamanında durumum kötüleşmiş, ödeyemeyeceğim kadar
borçlarım birikmiş, alacaklılarda, kapıma dayanmıştı.
Çarelerim tükendi, Keder ve hüznüm ziyadeleşti,
Abdullah Bin Malik’e gittim. Bana yardım etmesini ve
yol göstermesini istedim. Senin bu haline kimse çare
olamaz ve güç yetiremez sen saltanat sülalesine,
Berakimeye git dedi. Ben onların kibrinden yanlarına
varılmaz, kahırları da çekilmez dedim. Durumunun
maslahatı için, katlanacaksın, başka çaren de yok, demesi
üzerine koşarak Fadıl ve Cafer’in yanlarına gittim.
Durumumu anlattım, derdimi döktüm. Allah Teâla
yardımcın olsun, sana ödeme gücü versin, diye dua
ettiler. Ben daralmış vaziyette Abdullah Bin Malik’in
yanına geldim. Kalbim kırılmış, moralim bozulmuştu.
Onların dediklerini de anlattım. Allah Teâla neyi takdir
edecek, yarına kadar bekleyelim dedi beni teselli etti. Bir
müddet yanında oturdum. Hizmetçim koşarak yanıma
geldi, Kapımıza yüklü vaziyette, çok katır geldi. Fadıl ve
Cafer’in vekili olduğunu söyleyen bir de adam var dedi.
Abdullah, ümit ediyorum ki sıkıntın bitecek, kalk ve bak
dedi. Fırlayıp koşarak gittim, adamın yanına vardım.
Bana bir mektup uzattı. Mektupta dün yanımızdan kalkıp

180

gidince halifenin yanına gittim, senin bize anlattığın
durumunu halifeye anlattım. Halife sana bir milyon
dirhem verilmesini emretti. Halifeye, bununla borçlarını
ödeyecek kendisi ne ile geçinecek dedim.
Halife sekiz yüz bin dirhem daha ilave etti. Ben de kendi
şahsi malımdan bir milyon dirhem ilave ettim. İki milyon
sekiz yüz bin dirhem oldu. Bununla borçlarını öde,
işlerini düzelt. Diye yazıyordu.
 Bir hikâye:
Nuşirevan’ın bir nedimi ve dostu vardı. Ona içki
meclisinde, altın kaplamalı inci ve cevherle süslü bir
bardak ile şarap ikram edilmişti. Nedim onu çaldı.
Nurşirevan’da gördü. Lakin görmezlikten geldi. Şarap
dağıtan hizmetçi, bardağı, arayıp bulamayınca, altın ve
cevher kaplı bardak kayıp, bulunmadan kesinlikle
buradan kimse dışarı çıkmasın diye nida etti. Nuşirevan
müsaade ette çıksınlar. Zira bardağı çalan iade etmez,
gören de söylemez, Aksi takdirde cömertlik ve uluvvü
himmet nasıl olur, deyip dostunu mahcup etmedi. Lakin,
kim ki iyiliği, inkâr, eder ve nankörlük yaparsa onda
asalet olmaz. Asaleti olmayan insanda fikrini örtmeye
kadir olamaz dedi.
 Bir hikâye:
Harun Reşit zamanında Bermekilere karşı, durumlar,
değişmişti, Harun Reşit veziri Salih’i çağırıp, Mansur Bin
Ziyad’ın yanına git, bize on milyon borcu var. Akşama
kadar ödemezse kellesini getir, mazerette istemiyorum.
Diye emretmişti. Vezir Salih, Mansur’a gittim, durumu
anlattım. Mansur, ben helak oldum, Bütün malımı satsam
yüz bin dirhem dahi etmez, On milyon dirhemi nasıl
bulurum deyip, ağlamaya, başladı. Bir çare bul, ben

181

emirul müminin emrine muhalefet edemem. Müsaade ve
müsamaha da edemem dedim. Mansur öyle ise eve gidip,
evlad-u iyal ve akrabam ile vedalaşayım. Vasiyetimi
yapayım deyip Eve gitti. Evde, feryad ve ağlama sesleri
yükseldi, acıdım. Bermekilere gidelim, bir çare arayalım,
deyip, Mansur’u ağlar vaziyette Yahya Bin Halit’e
götürdüm. Durumu ona anlattım, çok mahzun oldu,
üzüldü, başını yere eğdi, Bir müddet düşündükten sonra
başını kaldırıp, hazinedarını çağırdı, Hazinede ne kadar
dirhem olduğunu sordu. Hazinedar bir milyon dirhemimiz
var dedi, Emredip onu getirmesini söyledi. Hazinedarıyla,
oğlu Fadıla, bir alışverişten dolayı büyük kayıp var, ne
kadar parası varsa göndersin diye haber gönderdi. Oğlu
Fadıl iki milyon dirhem gönderdi. Bir başkasını Cafer’e
gönderdi. İki milyon dirhem de ondan aldı, fakat yeterli
olmadı. Mansur’un ağlayarak kurtuluşum sana bağlı,
geldim sana sığındım. Başka çarem de yok diye
yalvarması üzerine, Yahya’da boynunu büküp ağladı.
Hizmetçisine, emirul müminin, çok kıymetli bir
cariyesini, bir, çok dinar ve cevherle bana hediye etmişti,
Cariyeye git o cevherleri sana versin dedi, Gidip onları da
getirdi .Yahya bana dönerek. “Ya Salih bu cevherleri
emirul müminin görürse tanır ve yakışık almaz, Emirul
mümine, selam hürmet ve ricamızı, söyle, Mansur’u bize
bağışlasın diye ricada bulundu.” Ben ve Mansur Yahya
Bin Halit’in verdiği paraları ve cevherleri, emirul
mümine götürürken Mansur yolda; O beni kurtarmak için
bana bağışta bulunmadı, Kendi şeref ve asaletini
düşündüğü için bunları bağışladı, manalarına, gelen, şiir
ve darbı meseller ile kendisine yardım edenleri, hiciv
edip, kötülüyordu. Ben Mansur’un, şeref ve asaletinin
düşüklüğüne, onun nankörlüğüne, hayret ve taaccüp edip,
Mansur’a kızarak, yeryüzünde Bermekilerden iyi ve

182

hayırlı, senden de kötü ve şerli kimse yoktur. Seni helak
olmaktan ve ölmekten kurtardılar. Sana bu kadar iyilik
ettiler, teşekkür edip, methü sena edeceğin yerde onları
kötülüyorsun dedim.
Halife Harun Reşit’in, yanına, gelip, Mansurun,
söyledikleri, hariç, Durumu olduğu gibi anlattım, cereyan
eden hadiseyi tek tek izah ettim,
Harun Reşit, hayret etti, verdiğimiz, bir, şeyi, geriye
almak, bize yakışmaz deyip, Cevherleri almadı. İade etti,
Onları Yahya’ya iade ettim ve Mansur’un yolda
söylediği, yakışıksız, sözleri ve o şiiri, Yahya’ya anlattım,
buna rağmen, Yahya; Ey Salih insan kızgın ve sıkıntılı
anında söylediklerini, içinden ve kalbinden söylemez
deyip Mansur’u mazur gördü. Ben, bu hadise üzerine
duygulandım ağladım ve şöyle söyledim. Ya Yahya
cömertlikte ve ihsanda senin gibisi bir daha dünyaya
gelmez. Senin gibi güzel ahlak sahibi bir kimseyi toprak
nasıl örter.
 Bir hikâye:
Yahya Bin Halit El Bermeki ile Abdullah Bin Huzai
arasında gizli kıskançlık düşmanlığı olup, açığa,
vurmazlardı. Sebebi de şuydu; Harun Reşit, Abdullah’ı
çok seviyordu, Yahya Bin Halit ve evladı ise Abdullah’ı
kıskanıp Abdullah Emirul Müminine sihir yaptı
diyorlardı. Kalplerinde bu haset ve kıskançlık devam edip
giderken, Halife Harun Reşit, Abdullah’ı Ermenistan’a
vali yaptı. Ehli Irak’tan zeki, edep ve fetanet sahibi bir
adam sıkıntıya düşmüş, Elinde ve avucunda ne varsa
tüketmiş, durumu bozulmuş idi, Çare olur ümidiyle
Yahya Bin Halit’in, Ağzından bir, mektup yazıp,
Ermenistan valisi emir Abdullah’a götürdü.

183

Abdullah mektubu açıp, okuyunca, adamın mezevvir
olduğunu, (yalan) söylediğini, anladı, fakat İçeri
girmesine izin verdi. Adama, birçok sıkıntılara
katlanarak, tezvirat dolu bir mektup ile yanıma geldin,
lakin hatırını hoş tut, sayu gayretini ve emeğini zayi
etmeyiz dedi. Adam; Allah Teâla emirliğinizi uzun
eylesin, gelmem size ağır geldiyse bir, delil aramanıza
gerek yok. Dünya geniş, Allah Teâla’da Rezzakdır ve
kuvvet sahibidir. Bu mektup ta doğru olup yalan değildir,
Tezvirat yoktur dedi.
Emir Abdullah; Mektubu tahkik ettirdikten sonra sana
itimat edeceğim, doğru ise seni bir beldeye emir
yapacağım, ya da eğer istersen yüz bin dirhem, at ve
elbise vereceğim. Şayet mektup yalan çıkarsa sana iki yüz
sopa vurdurup, saçını ve sakalını kestireceğim dedi.
Emir Abdullah, Bağdat’taki vekiline adamın getirdiği
mektubu anlatan bir mektup yazdı. Mektubun tahkik
edilmesini istedi. Mektup, ulaşınca, emir Abdullah’ın
vekili, Yahya’nın evine gidip mektubu verdi. Yahya
dostlarıyla oturmuş sohbet ediyordu. Yahya mektubu
okuyup, düşündü yarın gel cevabını al dedi.
Dostlarına dönüp benim ağzımdan düşmanıma yalan bir
mektup yazanın cezası nedir diye sordu. Her kes ayrı bir
ceza söyledi. Yahya ise hepiniz hata ediyorsunuz,
Söylediklerinizin hiç birisi kereme, ihsana, insanlığa,
cömertliğe ve asalete uygun düşmez ve yakışmaz.
Hepiniz emir Abdullah’ın emirul müminine ne kadar
yakın olduğunu biliyorsunuz. Bu sebepten, Onunla benim
aramdaki kıskançlığı da biliyorsunuz. Şu an, Allah Teâla
bu adamı, aramızı düzeltmek için sebep ve vasıta yaptı.
Yirmi senelik kin ve hasedi yok etmeye, aramızı
düzeltmeye muvaffak kıldı.Bana o adamı umduklarına

184

nail kılmak vacip oldu deyip, kâğıt kalem istedi. Bizzat
kendisi, Abdullah’a;
Bismillahirrahmanirrahim gönderdiğin mektubun ulaştı,
Allah Teâla emirliğini uzun etsin. Okudum anladım,
Sıhhat ve selamette olduğuna sevindim. İstikametinden
memnun oldum. Sen o adamın yalan söylediğini,
mektubu kendisinin yazdığını sandın. Durum, senin
sandığın, gibi değil o mektubu bizzat ben yazdım, o
adamla gönderdim, adam yalan söylemiyor.
Keremini, cömertliğini, göster ve güzel ahlakının icabı
olarak adamı umduklarına kavuştur. Hürmet ve ihsanda
bulun. Böyle yaparsan sana müteşekkir olurum, diye
yazdığı mektubu mühürleyip Abdullah’ın vekiline teslim
etti. Vekil mektubu emir Abdullah’a ulaştırdı. Emir
Abdullah mektubu alıp, okuyunca muhtevasından dolayı
sevindi. Adamı çağırdı, Sana söz verdiğim iki şeyden,
hangisini istersin, Emir olmak mı, mal mı? Diye sordu,
Adam mal ve hediye benim için daha uygundur dedi,
Emir Abdullah adama,
-iki yüz bin dirhem,
-on at,
-yirmi kat elbise,
-atları ile beraber on köle.
Beraberinde, para edecek kıymetli inci ve cevherler ihsan
etti. Güvenilir bir adamıyla Bağdat’a gönderdi. Adam
Bağdat’a varınca Yahya Bin Halit’in evine gidip, izin
istedi. Hacip, kapıda haşmetli, güzel görünümlü, yanında
da birçok kölesi olan bir adam geldi, Görüşmek için izin
istiyor diye haber verdi. Adam içeriye girip selam verdi.
Yahya ben seni tanımıyorum dedi,
Adam; Ben nice zamandır, zamanın getirdiği
hadiselerden dolayı bir nevi ölü idim. Bana hayat verdin
ve dirilttin. Ben senin ağzından emir Abdullah’a yalan

185

mektup, yazan, kişiyim dedi. Yahya, Emir Abdullah sana
nasıl muamele etti, Sana neler verdi diye sordu. Adam
sizin yüce himmetiniz, kereminiz, güzel ahlakınız,
faziletiniz, sayesinde emir Abdullah beni zengin etti
deyip verdiği şeyleri anlattı, Ne verdiyse hepsi kapının
önündedir. Emir, hüküm ve karar sizindir. Dedi.
Yahya Bin Halit Adama, senin bana yaptığın iyilik,
benim sana yaptığım ve yapacağım iyilikten çok daha
büyüktür. Zira sen benim ile o muhteşem adamın
arasındaki düşmanlığı sadakata, kıskançlığı, dostluğa
çevirdin. Buna sebep sensin, Ben de emir Abdullah’ın
sana verdiği mal kadar, mal hibe ediyorum, deyip adama
hediyelerini verdi.
 Biz, bu, hikâyeleri, şunun için anlattık.
Okuyanlar, bilsinler ki, insanın himmeti, büyük olduğu
zaman emeği ve ameli ebediyen zayi olmaz.
İnsanın tabiatı hasis ve kötü olursa, düşük işlere, tevessül
eder. Himmeti, büyük olduğunda ise muhteşem ve güzel
adamlara erişir, muradına kavuşur. Yukarıda anlatılan
muhteşem, cömert ve örnek iki adama bak.
-Himmetlerini düşün.
- O adama nasıl muamele ettiler.
-Nasıl mukabele ettiler.
-Bir kötülük yapmadılar.
Onların bereketi ve ihsanı sebebiyle adam muradına erdi.
Uğradığı fakirlikten ve düştüğü sıkıntılardan kurtuldu.
Nimetlere ve büyük, imkânlara kavuştu. O iki insan da,
zikri cemile ve ecri cezile nail oldular, güzel anıldılar.
 Bununla, alakalı başka bir hikâye daha;

186

Birisi, beni Haşim’in diğeri de Beni Ümeyye’nin azadlı
iki kölesi, birbirlerine, iftihar edip, her birerleri, benim
efendilerim, senin efendilerinden daha cömerttir. Tecrübe
edelim, dediler,
Beni Ümeyye’nin azadlı kölesi, efendilerinden birisine
gidip, dert yandı, Durumum sıkışık, dardayım, ihtiyaç
içerisindeyim dedi. Efendisi çıkarıp on bin dirhem verdi.
Beni Ümeyye’den on kişiyi dolaştı, Onar bin dirhem
verdiler, yüz bin dirheme ulaştı.
Beni Haşim’in azadlı kölesi de Hüseyin Bin Ali
Radiyallahu Anh’tan başlayıp, halini, sıkıntısını,
ihtiyacını anlattı.
Hüseyin radıyallahuanh Yüz bin, dirhem verdi. Sonra
Abdullah Bin Cafer’e gitti, O da yüz bin dirhem verdi.
Sonra Abdullah Bin Rabia’ya gitti, o da yüz bin dirhem
verdi. Sonra, Beni Ümeyye’nin kölesine gitti. Bak,
benim efendilerim, senin efendilerinden çok daha
cömerttir. Senin, efendilerin, cömertliği, benim
efendilerimden öğrendiler. Şimdi de her birimiz gidip,
efendilerimize ihtiyacımız kalmadı, Elimiz genişledi,
rahatladık diyelim, Aldıklarımızı, iade edelim dediler.
Beni Ümeyye’nin kölesi gidip efendilerine durumu
anlattı, Hepsi verdiklerini geriye aldılar. Beni Haşim’in
kölesi de gitti, o da rahatladım, ihtiyacım kalmadı deyip
herkese verdiklerini iade etmek istedi, ama hiçbirisi
verdiklerini almadılar. Biz verdiğimizi geriye almayız.
Hibelerimizi malımıza karıştırmayız dediler.
 Bir, hikmet:
Bazı hükema, bilginler, şöyle söyledi.
“ Büyüklerin büyüklüğü, kerem, cömertlik, güzel hal ve
hasletlerindendir. İnsanların değersiz olması da
asaletlerinin kötü olmasından ve kötü huylarındandır.

187

İmkânı, olmayanın, himmeti, hafif olur. İmkânı, büyük
olanın, himmetinin de, güzel, zarif ve büyük, olması,
lazım, olur. Çünkü bir adam, himmet sahibi olup,
durumu, müsait olmaz ve imkân, bulamazsa, onun
himmetinden bir şey çıkmaz. Zira himmetin, büyük ve âli
olmasıyla beraber, yardımında büyük ve âli olması icap
eder.
 Şöyle denildi.
-Kelam derece iledir.
-amelde güç, kudret ve imkân, iledir.
-Himmetin, yolculuğun, Bağdat’a kadar ise azığının, iki
ferseha kadar olması lazımdır.
 Abdülaziz Bin Mervan Mısır’da emir iken bir gün
atına binip, giderken, bir yerde konakladı.
Bir adamın oğluna ey Abdülaziz diye seslendiğini,
işitince kendi ismiyle çocuğunu isimlendirdiği için adama
on bin dirhem ihsanda bulundu. Bu haber Medine’de
duyulup yayılınca o sene doğan bütün erkek çocuklara
Abdülaziz, ismi verildi.
 Tam bunun zıttı ve tersi de oldu.
El Hacip Tas, Horasan’ın emiri idi.
Bir gün Buhara’da bir kuyumcuya uğramıştı.
Kuyumcunun, oğlunun adı Tas, idi. Kuyumcu oğlunu ey
Tas yanıma gel, diye çağırınca emir, beni ismimle hafife
aldınız deyip kuyumcunun malını müsadere ettirdi.
İkisine de bak, ibret al. Bu mevzu çok uzun olup, kitap
uzamasın, diye bununla iktifa ediyor ve yetiniyoruz.
 Şunu bilmen lazımdır ki, himmet gecikse bile bir
gün sahibini muradına eriştirir.
 Bu manada şair şöyle söylüyor.

188

Marifet ve bilgim, sadık olmasa da benim, sayu
gayretim, şan ve şöhret içindir. Ben yakında kesinlikle,
aradığım şeye, kavuşacağım. Ben sultanın hizmetinde,
azık aramış olsaydım, Sultanın huzurunda, söz
söylemezdim.
İnsanlar için güzel olan, ömür boyu sıkıntı içerisinde,
yaşamamaktır. Himmetlerini ve düşüncelerini
kudretlerinin ve güçlerinin üzerine, çıkarmamaktır.
Güç, kuvvet ve imkânlarının, üzerinde iş yapmamaktır.
 Bu manada diğer bir şairde şöyle söylüyor.
Sen şayet kifayetine, kanaat etseydin, ömür boyu senden
daha rahat ve müreffeh yaşayan olmazdı. Eğer
ihtiyacından fazlasına tamah edersen, bütün dünya sana
kâfi gelmez. Aradığın şeye seni ulaştırmayan, himmetin
ve büyük düşüncenin sana ne faydası olur ki.
BEŞİNCİ BÖLÜM
 Hükemanın - bilginlerin- hilmini - güzel söz ve
ahlakını-anlatır.
Hikmet, insanlara, Allah Teâla’nın, ihsanı ve lütfu olup,
onu dilediği kullarına verir.
 Sokrat şöyle dedi.
Allah Teâla’nın, hikmet verdiği, bir kulu o hikmetin
kıymetini bildiği halde, hırsla dünya ve dünya malı için
çalışırsa, bu, sıhhat ve selamet üzere olan bir kişinin,
sıhhat ve sağlığını yorgunluk ve sıkıntı karşılığında
satmasına benzer. Zira hikmetin semeresi rahat ve
huzurdur. Malın, semeresi, sıkıntı ve ve beladır.
 İbni mukaffi şöyle, söyledi;

189

Hint, meliklerinin, birçok kitapları olup, ancak filler ile
taşınabiliyordu. Âlimlerden, bunları kısaltmalarını,
istediler. Âlimler karar verip, bu kitapları dört kelimede
topladılar.
-Birisi, melikler için,
-İkincisi halk için,
-Üçüncüsü, sağlık ve sıhhat için,
-Dördüncüsü, de rahat etmek içindir.
-Meliklerin rahat etmesi için, adaletli olmaları,
-Halkın rahat etmesi için meliklere itaat etmeleri,
-İnsanın, sağlık ve sıhhati için, acıkmadan, yememesi,
-İnsanın, rahat etmesi için, kendi işiyle meşgul olması,
lazımdır.
 Hikmet ehli şöyle söylediler.
İnsanlar dört kısımdır.
1- Bir adam ki biliyor ve bildiğini de biliyorsa o
âlimdir. Ona tabi olunuz.
2- Bir adam ki biliyor. Fakat bildiğini bilmiyorsa o,
gafildir, onu uyandırınız.
3- Bir adam ki bilmiyor ve bilmediğini biliyorsa onu
irşad edin, yol gösterin.
4- Bir adam ki bilmiyor ve bilmediğini de bilmiyorsa
o, cahildir, ondan sakınınız.
 Hekimlere en yakın olan şey nedir? Diye soruldu.
Eceldir diye cevap verdiler.
En uzak olan şey nedir? Diye soruldu.
Emeldir. Yani insanın bitmek ve tükenmek bilmeyen
istek ve arzularıdır. Diye cevap verdiler.
 Bir Hikmet:

190

Lokman hekim oğluna şöyle tavsiye etti.
İki şeyi muhafaza ettiğinde, onlardan sonra zayi ettiğin
şeyleri, önemseme;
1- Dünya için paran
2- Ahiret için dinin
 Nuşirevan, hikmet, ehline-bilginlere-
Niçin düşmanı dost yapmak mümkün, olmuyor, diye
sordu. Hikmet ehli bilginler, şöyle cevapladılar;
-Mamur, olanı tahrip etmek, harab olanı tamir etmekten
zordur.
-Sağlam olan bir camı kırmak, kırık camı
sağlamlaştırmaktan çok daha kolaydır.
 Hikmet ehli şöyle söyledi.
-Sağlık ve sıhhati korumak, ilaç içmekten,
-Günahı terk etmek, istiğfar etmekten,
-Şehveti tutmak, hüznü yutmaktan,
-Kişinin heva-i hevesine muhalefeti, cehenneme
girmekten hayırlıdır.
 Bir hikmet:
Hikmet ehlinden bir, adam beldeleri, ülkeleri dolaşıp
insanlara şu altı şeyi öğretiyordu.
1- İlmi olmayanın, dünya ve ahirette şeref ve izzeti
olmaz.
2- Sabrı, olmayanın, dininde, selameti olmaz.
3- Cahil olanın, amelinden faydası ve menfaati
olmaz.
4- Takvası olmayanın, Allah Teala indinde kerameti
olmaz.
5- Cömertliği olmayanın, malından nasibi olmaz.

191

6- Allah Teâla’ya itaati, olmayanın, onun, yanında,
hucceti ve delili olmaz.
 Bir hikmet:
Hikmet ehline Zillete yakın olan izzet, nedir? Diye
soruldu.
1- Sultanın hizmetindeki izzet,
2- Hırs ile beraber olan izzet,
3- Sefih ve düşükler ile beraber olan, izzet. Zillete
yakındır.
Diye cevap verdiler.
 Bir Hikmet:
 Ebleh ve anlayışsız, bir adam nasıl, edeplendirilir
ve terbiye edilir, diye soruldu.
1- Çok iş yapmaya memur etmekle,
2- Zor ve ağır işlerle, meşgul etmekle,
hatta öyle meşgul edilecekler ki, başka şeylerle
meşgul olmaya boş vakit, bulamayacaklar.
Diye cevap verdiler.
 Hasis ve düşük insanlar nasıl edeplendirilir? Diye
soruldu.
Mertebelerini, bilmeleri için, onlara hakaret ve ihanet
etmekle, diye cevap verdiler.
 Seçkin insanlar nasıl edeplendirilir diye soruldu,
İhtiyaçlarını, karşılamakta bekletmekle.
Diye, cevap verdiler.
 Kerim kimdir? Diye soruldu,
Bir bağışta, bulunduğu zaman, bağışladığı şeyi
söylemeyen, insandır. Diye cevap verildi.

192

 Bir hikmet:
İnsanlar, dünya malı için, kendilerini neden helak
ediyorlar? Diye soruldu, Çünkü onlar malın her şeyden
hayırlı olduğunu, zannediyorlar.
Mal ile murad olunan şeyin, rıza-i ilahinin, cömertliğin,
ihsanın, maldan hayırlı olduğunu, bilmiyorlar.
Diye cevap verildi.
 Hikmet ehline, soruldu.
İnsanlar için, candan aziz bir şey olur mu? Öyle ki,
insanlara ruhları veriliyor, Fakat onu önemsemiyorlar?
Evet, üç şey candan aziz ve kıymetlidir.
1- Din
2- Akıl
3- Şiddet ve tehlikelerden, kurtuluş, Candan
kıymetlidir.
Diye cevap verdiler.
 İlmin, keremin ve şecaatın, ziyneti nedir? Diye
soruldu.
-İlmin, ziyneti sadakattir.
-Keremin, ziyneti güler yüzlü olmaktır.
-Şecaatın, ziyneti de güçlü ve kuvvetli iken, af etmektir.
Diye çapladılar.
 Adil melik, Nuşirevan’ın, veziri, Yunan, şöyle
söyledi.
Dört şey, belaların en büyüğüdür.
1- Malın az olup, nüfusun kalabalık olması,
2- Komşunun kötü olması,
3- Eşinin, hayâsız, edepsiz ve vakarsız olması,
4- Düşmanın şamatası.

193

Mahlûkatın, işlerinin, tamamı, yirmi beş, kısımdır.
Beş tanesi kaza ve kader ile alakalıdır.
1- Zevce, (eş) bulmak,
2- Evlat, sahibi, olmak,
3- Mal, sahibi, zengin, olmak,
4- Mülk ve saltanata, sahip olmak,
5- Hayat ve ömür.
Beş tanesi gayrete, çalışmaya ve kazanmaya bağlıdır.
1- İlim
2- Kitabet
3- Furusiyet (Binicilik)
4- Cennete girmek
5- Cehennemden kurtulmak.
Beş tanesi de tabiidir.
1- Ahde vefa
2- Müdara (İnsanların gönlünü hoş kılmak)
3- Tevazu (Alçak gönüllü olmak)
4- Cömertlik
5- Sadakat .
Beş tanesi de adet ile alakalıdır.
1- Yolda yürümek
2- Yemek
3- Uyku
4- Cima, cinsel ilişki
5- İdrar (küçük abdest) ve gaita (büyük abdest.)
Beş tanesi de irsidir.
1- Fiziki güzellik
2- Ahlaki güzellik

194

3- Uluvvü himmet (büyük düşünmek)
4- Tekebbür (Büyüklenmek)
5- Denaet. (Düşüklük)
 Bir hikmet:
Altı şey dünyaya bedeldir.
1- Faydalı yemek
2- Azası düzgün, evlat
3- Uygun ve muvafık, arkadaş
4- Şefkatli ve merhametli, idareci
5- Doğru ve muntazam, söz
6- Tam, akıl.
 Bir hikmet:
Hikmet ehli şöyle söyledi.
Beş şey faydasızdır.
1- Gün ışığında yanan, lamba
2- Çorak araziye yağan, yağmur
3- Ama (kör) bir adamın yanında, güzel kadın
4- Tok olan adamın önünde, lezzetli ve güzel yemek
5- Zalimin sadrındaki, ezberindeki kelamullah,
Kur’anı Kerim
 Bir hikmet:
Melik İskender’e, hocana niçin babandan fazla, hürmet ve
ikram ediyorsun? Diye soruldu. Çünkü babam fani
hayatıma sebep, hocam ise ebedi hayatıma, sebeptir. Diye
cevap verdi.
*Bir Hikmet:
Hikmet ehli şöyle söyledi.
-Bütün işler, Allah Teâlanın, taksimatıyla olduğuna göre
çok çalışmak ve çok yorulmak faydasız, terki ise meşkûr

195

ve makbuldür.
-Zaman arzu ettiğin gibi, seninle, yürümüyorsa, sen
zamanın, istediği gibi yürü.
-Çünkü insan zamanın kölesidir.
-Zaman insanın düşmanıdır.
-Her aldığın nefes seni hayattan uzaklaştırıp, ölüme
yaklaştırır.
 Bir hikmet:
Hikmet, ehli Bilginlere,
Bize hikmetin, kapılarını öğret ki, Ruhumuza ve
bedenimize, faydalı olanlara gayret, edelim. Zararlı
olanlardan uzak duralım.
 Hikmet ehli bilginler.
Şöyle dediler;
Kesin olarak biliniz ki,
 Dört şey, göze nurdur ve faydalıdır.
 Dört şey, gözün görmesini, kuvvetlendirir.
 Dört şeyde göz nurunu, eksiltir ve azaltır.
 Dört şey, cismi ve bedeni yağlandırır, şişmanlatır.
 Dört şey, bedeni zayıflatır.
 Dört şey, kalbi ihya eder.
 Dört şey, kalbi öldürür.
 Dört şeyle, beden daima, sağlıklı, olur.
 Dört şey, bedeni yorar ve yıpratır.
Gözü nurlandıran dört şey;
1- Yeşile bakmak
2- Akarsuya bakmak
3- Saf şaraba bakmak
4- Dostların yüzüne bakmak
Gözün nurunu noksanlaştıran dört şey;

196
1- Tuzlu, yemek
2- Kurutulmuş, et yemek
3- Başa su, dökmek
4- Güneşe, devamlı bakmak
Vücudu şişmanlatan dört şey;
1- Yumuşak, elbise giymek
2- Gamsızlık, -Kalbin rahat olması-
3- Güzel koku,
4- Sert yerde, yatmak
Vücudu zayıflatan dört şey;
1- Kurutulmuş, et yemek
2- Çok cima, -cinsi münasebet-
3- Hamamda çok, kalmak
4- Akşam, uykusu
Vücudu sağlıklı kılan dört şey;
1- Yemeği vaktinde, yemek
2- Yemekte ölçüye, riayet etmek
3- Zor ve meşakkatli işlerden, sakınmak
4- Hüznü ve üzüntüyü terk, etmek
Vücudu yoran ve yıpratan dört şey;
1- Zor, yolu seçmek
2- Huysuz, ata binmek
3- Zorlanarak, yürümek
4- Yaşlı kadın ile evlenmek
Kalbi ihya eden dört şey;
1- Faydalı akıl
2- Âlim üstat
3- Emin ve güvenilir arkadaş
4- Saliha bir eş

197
Kalbi öldüren dört şey;
1- Zemheri soğuğu
2- Zehirli sıcak
3- Kötü duman (sigara)
4- Düşman, korkusu
 Sokrat şöyle söyledi;
Beş şey, insanı helak eder, mahveder.
1- Dostların hilesi
2- Âlimlerden iltifat görmek
3- Kişinin kendisini hor ve hakir görmesi
4- Kendisinden düşük ve müsavi olmayan kimsenin
kibirlenmesi
5- Kişinin heva-i hevesine, nefsinin istek ve
arzularına uyması.
 Bir hikmet:
Sokrat şöyle söyledi.
Beş şey beş şeyden doymaz.
1- Göz bakmaktan, doymaz.
2- Kadın erkekten, doymaz.
3- Kulak haberden, doymaz.
4- Ateş odundan, doymaz.
5- Âlim ilimden, doymaz.
 Bir hikmet:
Hikmet, Ehline, Dünyada en acı ve en tatlı şeyi nedir?
Diye soruldu.
En, acı şey;
1- Hiç kıymeti olmayan, bir kimseden, haşin ve sert
söz işitmek.
2- Kötü ve yanlış bir dine, tabi olmak.

198

3- El darlığı.
Et tatlı şey;
1- Evlat
2- Tatlı ve güzel, söz
3- El, genişliği.
Diye cevap verdiler.
 Hikmet ehline ölüm ve uyku nedir? Diye soruldu.
-Uyku hafif ölüm,
-Ölüm. Ağır uykudur.
Diye cevap verdiler.
 Bir hikmet:
Hikmet ehline, bilginlere, zenginlik nedir diye soruldu.
Kanaat ve rızadır, diye cevap verdiler. Aşk, nedir diye
soruldu, ruhun hastalığı olup, hasret içerisinde ölmektir.
Diye cevap verdiler.
 Bir hikmet:
Alistatalis’e, en güvenilir, dost ve en müşfik arkadaş,
kimdir? Diye soruldu,
- Asaletli arkadaş, en güvenilir, dosttur.
- Eski arkadaş, en şefkatlidir.
-Akıllıların, tedbiri ise daha önemlidir.
 Bir hikmet:
Calinos, şöyle söyledi,
Yedi şey, unutkanlık, yapar.
1- Kalbin hoşuna gitmeyen, haşin ve sert, sözler
işitmek
2- Boynundan kan aldırmak
3- Durgun suya, bevl etmek
4- Ekşi şeyler, yemek

199
5- Ölü yüzüne, bakmak
6- Çok, uyumak
7- Harap ve yıkık, yerlere, bakmak
 Calinos kitabul edviyesinde şöyle söylüyor,
Unutkanlık, yedi şeyden, meydana, gelir.
1- Balgam
2- Kahkaha ile gülmek
3- Tuzlu yemek
4- Yağlı et yemek
5- Çok, cima –cinsi münasebet-
6- Yorgunluk ve uykusuzluk,
7- Bürudet ve rutubetli şeyler, yemek
Bunların çoğu zararlı olup unutkanlık meydana getirir.
 Bir hikmet:
Hikmet, ehlinden, Ebul Kasım, şöyle söyledi,
Dünyanın fitnesi üç kişiden, meydana gelir,
1- Haber, söyleyenlerden
2- Haber, dinlemeyi sevenlerden
3- Haber, almak isteyenlerden
Bunlar asla nedametten kurtulamazlar.
 Hikmet ehli şöyle söyledi.
Üç şey, Üç şey ile bir arada olmaz.
1- Nefsin istek ve arzularına uymakla, helal gıda,
2- Öfke ile şefkat,
3- Çok söz ile doğru söz.
 Bir, hikmet:
Hikmet ehli, bilginler, şöyle, söyledi.

200

Ebdal (Allah’ın veli kullarından) olmak istersen, küçük
sabilerin, ahlakına sahip ol. Zira onlarda beş haslet var ki,
büyüklerde bulunursa, ebdal olurlar.
1- Onlar, rızık endişesi çekmezler
2- Hastalandıkları zaman, Allah Teâla’dan şikâyetçi
olmazlar
3- Toplanıp, beraber yemek yerler
4- Birbirleri ile çekiştiklerinde, kin gütmezler, hemen
barışırlar
5- Onlar en ufak şeyden korkup, gözyaşı akıtırlar.
 Bir hikmet:
Vehb bin Münebbih, şöyle buyurdu.
Tevratta, şöyle yazılıdır.
1- Haram ve günahlardan sakınmayan, âlim, hırsız
gibidir.
2- Akıldan mahrum olan bir adam ile hayvan
arasında fark yoktur.
 Bir hikmet:
Hikmet ehli, şöyle söyledi.
-İnsanın, sadece kendisine hizmet etmemesi,
-Davranışlarıyla ebleh ve anlayışsız, olmaması,
-İyi ve kötüyü, ayırabilmesi,
-Hekim olmasa, da hikmetli sözleri, dinlemesi lazımdır.
-Çünkü bazen bir insan, atıcı olmaz da hedefini tutturur.
 Bir hikmet:
Ahnef Bin Kays, şöyle söyledi.
1- Samimi olmayan kimsenin, arkadaşı olmaz.
2- Yalancının, vefası olmaz
3- Haset ve kıskanç kişinin, rahatı olmaz

201

4- Kötü huylu kimsenin, mürüvveti olmaz
5- Ahlaksız kimseden, lider olmaz.
 Bir Hikmet:
Hikmet ehli, şöyle söyledi,
1- Riyaset ve liderliğin, aslı, merhamet, atıfet, ihsan,
ikram ve cömertliktir.
2- Günah ve hatanın aslı, acele etmektir.
3- Zilletin aslı, cimriliktir.
 Bir Hikmet:
Bir adam hasmını, melik İskender’e, şikâyet etmişti.
Melik İskender, müşteki, adama, onun, senin hakkında,
söyleyeceklerini, dinlemek şartıyla senin, o adam
hakkında, söyleyeceklerini dinlememi ister misin? Adam,
korktu ve çekindi. İskender, şöyle, dedi;
Kötü insanlardan emin olmanız için, kendinizi
insanlardan, koruyunuz.
 Bir Hikmet:
Afiyet dörttür.
1- Din, afiyeti
2- Mal, afiyeti
3- Beden, afiyeti
4- Ehlüiyal; aile afiyeti
Dinin afiyeti de üçtür.
1- Hevai hevesine tabi, olmamak.
2- Şer-i şerifin emri ile amel etmek.
3- Hiçbir kimseye Haset etmemek.
Malın afiyeti de üçtür.
1- Maldan, zekât vermek
2- Emanete riayet etmek

202

3- Sahip olduğu nimetlerden, insanlara ikram ve
ihsanda bulunmak.
Bedenin, afiyeti de üçtür.
1- Az yemek
2- Az konuşmak
3- Az uyumak
Aile, afiyeti de üçtür.
1- Kanaat
2- Hüsnü, muaşeret (İyi ve güzel, geçim)
3- Allah Teâla’ya itaatı muhafaza etmek.
*Hatemul Esam, hazretlerine,
Niçin, eskilerin ahlakına ve ahvaline, sahip, olamıyoruz,
diye sordular.
Sizde beş, şey yok ta ondan, diye cevap verdi.
1- Nasihat eden, muallim, öğretmen, hoca
2- Uygun arkadaş
3- Devamlı gayret
4- Helal kazanç
5- Müsait ortam ve zaman.
 Rasulullah sallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu,
- Ya Ali, yüzünle bana, dön.
- Kalbini ve kulağını bana aç.
- Beni, iyi dinle.
- Yut,
-Ört,
- Topla,
- Hibe, et, bağışla
- şiddetli ve sert, ol”
Ali, radıyallahu anh sordu,
Bu kelimelerin, manaları nedir, Ya Rasulullah?

203

Resulü Ekrem efendimiz, şöyle buyurdu.
-Gadabını ve öfkeni, yut.
-Kardeşinin ayıbını, ört.
-Zalimin zulmünü, bağışla.
-Karanlık kabir için, sevap topla.
-Dini celili İslam’da şiddetli, ol, taviz verme.
 Bir hikmet:
Bir adam, hikmet ehline, bilginlere, bana, tavsiyede bulun
dedi.
O, da onun, kazasına, bakma, rızasını, ara ve cefasından,
sakın. Dedi.
 Bir hikmet:
Hikmet ehline, sordular.
Halk arasında, en çok olan şeyler, nelerdir?
 Hiç, gücü yokken tedbir almak.
 Çok, şeye sahip iken, ihtiyaçların bitmemesi.
 İnsan, fakirlikten başka, her şeye hırslı olur.
 Kimse fakirliğe hırslı, olmaz.
Herkes zengin olmak istiyor.
 Hiç kimse, gam ve kedere hırslı değil.
 Herkes, sevinç ve sürur istiyor. Feraha hırslanıyor.
 Hiç kimse ölüme hırslı değil.
Herkes hayata, hırslanıyor.
 Bir Hikmet:
Ebul Kasım, şöyle söyledi.
İnsanın, helaki iki şeydedir.
1- Günah işlemek
2- Kendisini ve görüşünü beğenmek.
 Bir Hikmet:

204
Hikmet ehli bilginler, şöyle söyledi.
İnsanların belası üç şeydedir.
1- Sapık âlimler.
2- Ebleh ve anlayışsız okuyucular.
3- Kıskanç avam-halk-.
 Şöyle söylendi.
 Tamahkârın sohbetine talip olma.
 Asaleti bozuk ve kötü olanın vefasına güvenme.
 Bu zamanda, iki şey gariptir.
1- Din
2- Fakir
 Bir hikmet:
Hikmet ehli, bilginler, şöyle söyledi;
Dört, haslete sahip olup onlara, riayet edersen, adam
sınıfına girersin.
1- Öyle sırların ve gizli hallerin var ki, insanlar
sırlarına vakıf olsalar, razı ve memnun olursun.
2- Öyle aleni işlerin, var ki, insanların, o işlerde sana
uymaları uygun ve caiz olur.
3- İnsanlara öyle muamele yapıyorsun ki, aynı
muamelenin sana yapılmasından hoşlanırsın
4- Hallerin ve davranışlarınla, insanları, memnun,
ediyorsun.
 Bir hikmet:
Üç türlü bakmak, uygun ve münasiptir;
1- Fukaraya tevazu gözüyle bakmak, kibir gözüyle
değil.
2- Zenginlere nasihat gözü ile bakmak, haset gözü
ile değil.

205

3- Kadınlara şefkat ve merhamet gözüyle bakmak,
şehvet gözüyle değil.
 Bir hikmet:
Vehb bin Münebbih şöyle buyurdu;
Tevratta şöyle yazılıdır;
Günahların anası üçtür;
1- Kibir (kendini üstün görmek)
2- Haset (insanlardaki, güzellikleri ve nimetleri,
kıskanmak)
3- Hırs (dünya, malına, karşı, aşırı, istekli, olmak)
Bunlar da beş şeyin neticesidir ;
1- Çok, Yemek
2- Çok, Uyumak
3- Bedenin çok, rahat olması
4- Dünya, sevgisi
5- İnsanların, methu senası
Üç şeyden kurtulanın yeri cennettir.
1- Minnet (iyilikte bulunduğu zaman, yaptığı
iyiliği söylemek)
2- Meunet (başka insanlara, yük olmak)
3- Melamet (bir kimseyi ayıp, hata ve kusurundan
dolayı, kötülemek.)
 Bir hikmet:
Zamanın, zeki ve takva, âlimlerinden, olan, İbni Karye,
Haccac’ın yanına gitmişti, Haccacın sorularını şöyle
cevapladı;
-Küfür nedir?
-Nimeti beğenmemek ve Allah Teâla’nın, rahmetinden
ümit kesmektir.
-Rıza nedir?

206

-Allah Teâla’nın, kazasına inanıp, sıkıntılara sabır
etmektir.
-Hilim nedir?
-Güçlü iken merhametli olup, öfkeli halinde sabırlı
olmaktır.
-Sabır nedir?
-Öfkeyi yutmaktır.
-Kerem nedir?
-Dost ve arkadaşını koruyup, hukukuna riayet, etmektir.
-Kanaat nedir?
-Açlığa ve elbisesizliğe, sabretmektir.
-Zenginlik nedir?
-Küçüğü büyük, azı çok görmektir.
-Rıfk nedir
-Büyük şeylere, küçük ve önemsiz şeylerle kavuşmaktır.
-Hamiyet nedir?
-Senden, düşük ve aşağıda olanları himaye edip,
kollamaktır.
-Şecaat nedir?
-Kâfirlerin ve düşmanların yüzlerine hamle yapmak, firar
edilecek yerlerde, karar kılmaktır.
-Akıl nedir?
-Doğru sözlü, olmak, insanları memnun, etmektir.
-Adalet nedir?
-Muradı terkedip, itikat ve sireti, sağlam ve doğru
olmaktır.
-İnsaf nedir?
-Dava esnasında hasımlara, eşit muamele, etmektir.
-Zül nedir?
-Eli boş olunca, hasta olmak, rızık azlığında, üzülmektir
-Hırs nedir?
-İnsanların elinde olan şeylere, son derece istek ve arzu
içerisinde olmaktır.

207

-Emanet nedir?
-Vacibi, yerine getirmektir.
-Hıyanet nedir?
-İmkân, varken, ertelemektir.
-Anlayış ne demektir?
-Tefekkür ile her şeyin, hakikatini idrak, etmektir.
 Bir hikmet:
Sekiz, şey, ashabına, zillet, getirir.
1- Kendisi için hazırlanmayan bir sofraya, oturmak.
2- Ev sahibine emir vermek.
3- Düşmanından iyilik beklemek.
4- Yanlarına girmediği iki kişinin sözünü dinlemek.
5- Sultanı, hakir ve küçük görmek.
6- Mertebesinden yüksek bir yerde oturmak.
7- Kendisini dinlemeyen kimseye konuşmak.
8- Ehil olmayan kimseye arkadaş olmak.
 Bir hikmet:
Doğru olsa da, söylenmesi çirkin olan şey nedir? Diye
soruldu.
Bir insanın kendisini methetmesi, diye cevap verildi.
 Hikmet ehli şöyle söyledi,
 Cimri bir adamın, meth olunduğu,
 Öfkeli bir adamın, sevindiği,
 Akıllı bir adamın, hırslı olduğu,
 Kıskanç bir adamın, cömert olduğu,
 Cesaretsiz bir adamın, kahraman olduğu,
 Vefasız bir adamdan, dost olduğu görülmemiştir.
 Bir hikmet:
Beş kişi, beş şeyden, sonra pişman, olur.
1- Tembeller, iş işten geçince,

208

2- Dostlarından uzak duran, sıkıntıya düşünce,
3- Düşmanlarına karşı fırsat bulan, sonra aciz kalınca
4- Kötü bir hanıma müptela olan, daha önceki saliha
hanımını hatırlayınca,
5- Salih bir adam, günah işleyince.
 Bir hikmet:
Hikmet ehline, âlimlerin kalbini dünya malı değiştirir mi,
diye soruldu.
Kalbini, dünya malının değiştirdiği insan âlim değildir.
Diye cevap verildi.
 Bir hikmet:
Hikmet ehli şöyle söyledi.
Açıkça azarlamak, gizli kinden hayırlıdır.
 Bir hikmet:
Dünyada, gam ve hüzün, ashabı üçtür.
1- Dostundan ayrılan
2- Evladını kaybeden
3- Zengin iken fakir düşen.
 Bir hikmet:
Beş kişinin malı, canından, aziz olur.
1- Paralı asker
2- Kuyu kazıcı
3- Ticaret için denizcilik yapan
4- Yılan avcısı
5- Bahisle zehir içen.
 Bir hikmet:
 Ömer bin Madikeribe, şöyle dedi.
-Yumuşak söz, mermer ve kayadan sert kalpleri,
yumuşatır.

209

-Sert söz de, ipekten yumuşak kalpleri sertleştirir.
 Bir hikmet:
Hikmet Ehli, bilginler, şöyle söyledi;
-Acı ve ızdırap, bedenin hastalığıdır.
-Hüzün ve keder de, ruhun hastalığıdır.
-Yemek vücudun, gıdasıdır.
-Ferah ve sürur da ruhun gıdasıdır.
 Hikmet ehlinden birisi, bir adamdan, borç
istemişti. Adam vermeyince;
Bilgin kişi, şöyle dedi;
-Vermeyince yüzüm bir kere kızardı.
-Eğer verseydin hiç beyazlaşmayacaktı,
 Bir hikmet:
Hikmet ehli şöyle söyledi.
 Toprak rutubetli iken ziraat yapanın kıymetine,
hiçbir şey denk olmaz.
 Kalbi olup hatırı olmayan, meyvesiz ağaç gibidir.
 Zulüm kılıcını sıyıran, onunla öldürülür.
 Nefsine insaf etmeyen, hasretten kurtulamaz.
 Eli cömert olanın, yüzü her zaman ak olur.
 Günahtan uzak durmayan, günah ile alakalanır.
 Gençlik, deliliğin çocuğudur.
 İhtiyarlık, sükûn ve başarının arkadaşıdır.
 Helal rızıkla rızıklanan, korkmaz.
 Bir mevize:
Lokman hekim şöyle buyurdu, yolda yürüyordum,
Üzerinde çul olan bir adama rastladım,
-Kimsin? diye sordum.
Âdem oğluyum dedi.
-İsmin nedir? Diye sordum, düşüneyim dedi.

210

-Ne iş yaparsın? Dedim. Kimseye eza vermemek dedi.
-Ne yiyip ne içersin? dedim. O, beni yedirip içiriyor dedi.
-Nereden yedirip içiriyor? diye sordum. Dilediği yerden,
diye cevap verdi.
-Gözün aydın, dedim. Öyle ise seni bu göz aydınlığından
alıkoyan nedir? dedi.
 Bir hikmet:
Üç şey kalp körlüğünü ve katılığını giderir.
1- İlmiyle amel eden bir âlimin sohbetine katılmak
2- İhtiyaç sahibine borç vermek
3- Bir, dost ile karşılaşmak
İki şey hüzün, keder ve üzüntüye sebeptir;
1- Cimrilerin, yüzüne, bakmak
2- Zayıf ve güçsüzler ile münakaşa, etmek.
 Bir hikmet:
 Kıskançlıktan uzak dur,hüzün ve üzüntüden kurtul
 Kötülerden uzak dur, kötülenmekten kurtul
 Günahlardan uzak dur, cehennemden kurtul
 Çok mal biriktirmekten uzak dur, düşmanlıktan
kurtul.
 Bir hikmet:
Hikmet Ehli, bilginler, şöyle, söylediler.
Dört şeyi yapanların dünyada cezaları hızlanır, bir atlı
gibi süratle sahibine isabet eder;
1- Gıybet yapmak,
2- Âlimleri küçümsemek,
3- Nankörlük yapmak,
4- Haksız yere adam öldürmek,
 Hikmet ehli büyüklerden, şöyle bir darbı mesel
vardır.

211

Bir zaman, sonra da olsa her katil, kesinlikle öldürülür.
 Şair de bu manada, şöyle diyor.
İnsanları öldürme, elini silahtan çek.
İsa, aleyhisselam, yolda bir, maktul gördü,
Uzun zaman parmaklarını ısırdı,
Seni maktul halde yola atılmış gördük,
Katilin uzun zaman, sonra da olsa muhakkak,
öldürülecektir.
ALTINCI BÖLÜM

 Akil ve akıllıların şerefi hakkındadır.
Allah Teâla, aklı en güzel surette yarattı.
Bu tarafa dön buyurdu. Akıl döndü. Geriye dön buyurdu,
O tarafa döndü. Allah Teâla, izzet ve celalime yemin
ederim ki, mahlûkatımda senden güzelini yaratmadım.
Senden söz alır, senin ile verir, senin ile hesaba çeker,
seninle cezalandırırım buyurdu. Bu hadisenin
doğruluğuna delil şudur; Allah Tealanın, kulları üzerinde
iki hakkı vardır. Her ikisi de akla yöneliktir.
Bunlardan birisi emirler, diğeri de, nehiy ve yasaklardır.
 Allah Teâla, Sure-i Maide 100. Ayette ve Sure-i
Talak, 10. Ayette mealen, şöyle buyuruyor;
Ey akıl sahipleri, Allah Teâla’ya, karşı takva olunuz.
Ülülelbap’tan murat akıl sahipleridir. Akıl kelimesi,
dağın zirvesinde kimsenin, elinin ulaşamayacağı bir
yerde, dağın en üst tepesinde bir kale manasına gelen ikal
kelimesinden, alınmıştır. Kimse ulaşamayacağı için,

212

kuvvetli ve muhkem olduğundan, bu manaya gelen
kelime, ona isim verilmiştir.
 Farisi bir hekime niçin akıllı, akil diye
isimlendirildi? diye soruldu.
Akil için, dört alamet olup akıllı olduğu bunlarla bilinir,
diye cevap verdi.
1- Kendisine zulmedeni, affeder.
2- Kendisinden aşağıda olana, tevazu gösterir.
3- Kendisinden yüksek, olanlar ile de hayırda
müsabaka eder.
4- Daima, Cenab-ı Hakkı zikreder.
Akıllı, insan, ilim ile konuşup, faydalı sözü yerinde ve
zamanında söylemesini bilir. Bir şiddet ve sıkıntıya
düştüğünde Allah Teâla’ya sığınır.
* Cahilin de, alametleri, vardır.
 İnsanlara, cevru cefa ve zulümde bulunur.
 Kendisinden aşağıda olanları küçümser, hor ve
hakir görüp, kibirlenir.
 Toplumun ileri gelenlerine, başkanlarına karşı
kibirlenir.
 İlimsiz ve bilgisizce, konuşur.
 Susması da hata olur.
 Bir şiddet ve sıkıntıya düştüğünde, kendisini helak
eder.
 Hayır, hasenat işleriyle karşılaştığında, yüzünü
çevirir.
 Bir hikmet:
Sait Bin Cübeyr hazretleri şöyle buyurdu;
Ben insan için, akıldan daha şerefli, daha değerli, bir şey
görmedim.

213

Zira akıl;
 Bir şey bozulursa, tamir edip, düzeltir.
 Eğilirse, doğrultur.
 Düşerse, kaldırır.
 Zelil olursa, aziz eder.
 Düşerse, kucaklar.
 Fakirleşirse, zengin eder.
İnsanın ilk muhtaç olduğu şey, ilim ile imtizaç etmiş
akıldır.

 Bir hikâye:

Abbasi halifeleri içerisinde bütün ilimlerde halife
Memun’dan daha âlimi yoktu. Her haftanın iki gününü,
âlimlerin ve fakihlerin münazarası için ayırır, fukaha,
ulema, kelamcılar, toplanır, ilmi sohbetler yapılırdı. Bir
gün, böyle bir meclise; Üzerinde, eski yırtık ve beyaz bir,
elbise bulunan garip bir adam, geldi. Fakihlerin ve
âlimlerin arkasında, rastgele bir yere oturdu. Oturum
açıldı. Âdet şöyleydi; Bir mesele açılır, meclisteki herkes,
sırasıyla görüşünü, ilave ve ziyadelerini, arz ederdi. Sıra
bu garip adama geldi. Hiç kimsenin söylemediği farklı ve
önemli şeyler söyledi. Halife Memun’un, hoşuna gitti.
O adama, daha yüksek bir yere oturmasını, emretti.
İkinci mesele, konuşulmaya başlandı. Yine sıra bu garip
adama gelince, herkesten doğru ve güzel sözler söyledi.
Halife Memun, onun daha yüksek bir mertebeye
oturmasını işaret etti. Üçüncü, meseleye gelince, sıra bu
garip adama geldi, yine herkesten daha güzel cevaplar
verdi. Halife Memun, onu kendisine yakın bir yere aldı.
Münazara bitti, yemekler yendi, fakihler, âlimler kalkıp
dağıldılar. Halife Memun, o garip adamın yanına varıp,

214

kalbini ve gönlünü hoş etti. İhsanda bulunacağına dair söz
verdi. Sonra, şarap meclisi kuruldu.
Halifenin dostları, yarenleri keyif ehli geldiler. Şaraplar
dağıtılmaya başlandı, Sıra garip adama gelince, hızlıca
ayağa kalktı ve şöyle dedi.
Eğer, emirul müminin izin verirse birkaç kelime
söyleyeceğim, dedi. Halife Memun, ne istersen söyle,
dedi. Garip adam şöyle dedi; Az önceki ilim meclisinde,
azıcık aklımla emirul müminin, iltifatına mazhar
olmuştum. Bana herkesten çok itibar etmiş ve derece
ihsan etmişti. Şimdi bu şaraptan içersem, azıcık aklım
gider, İtibarsız hale gelirim. Emirul müminin gözünden,
gönlünden düşüp, eski halime dönerim. Bu duruma
düşmeden, emirul müminin, verdiği sözü ve vaadini
yerine getirmesini dilerim, dedi. Adamın bu sözü halife
Me’mun’un çok hoşuna gitti adama yüz bin dirhem, güzel
bir at ve güzel elbiseler verilmesini emretti. Sonraki her
ilim meclisine, çağırır oldu. Âlimler arasında en yüksek
mertebeye sahip oldu.
 Biz, bu, Hikâyeyi, aklın önem ve ehemmiyetini
anlatmak için zikrettik. Çünkü akıl sahibini en
yüksek derecelere ulaştırır.
Cehalet ise kişiyi, mertebesinden ve derecesinden çok
daha aşağılara indirir.
 Bir Hikâye:
Bir gün halife Mensur’un, kapısına, ulemadan isminin
Asım olduğunu, halife Mensur ile Şam’da beraber ders
okuduklarını, eski hukuku olup görüşmek istediğini
söyleyen bir adam geldi. İzin verildi, Vezir Ebudevanik
adama baktı, Konuşmaları ve durumu hoşuna, gitmedi.
Niçin geldiğini sorduğunda, dostluk tazelemek ve emirul
müminini, ziyaret etmek için geldiğini söyledi. Vezir, bin

215

dirhem verip adamı gönderdi. Bir sene sonra, halife
Mensur’un oğlu vefat etmişti. Bunu vesile ederek, tekrar
gelip halifenin huzuruna çıktı. Niçin geldiği soruldu, o da
taziye için geldiğini, söyledi. Ben Şam’da beraber
okuduğumuz o adamım, dedi. Halife Mensur beş yüz
dirhem, verdi. Adam parayı aldı ve gitti.
Bir sene sonra tekrar geldi. Başka bir sebep bulamadı,
Halifenin yanına, diğer insanlarla beraber girdi. Halife,
niçin geldiğini sorunca adam; Ben Şam’da beraber
okuduğumuz kişiyim, hani beraber bir dua yazmıştık, o
dua okununca ihtiyaçlar karşılanır. Öyle makbul bir dua
idi. Onu kaybettim, Emir-ul mümininden onu yazmak
için geldim, dedi. Halife Mensur: O duayı arayıp bulmak
ve yazmak için hiç yorulma zira otuz senedir senden
kurtulmak için o duayı okuyorum. Bir işe yaramadı. İşe
yarasaydı, senden kurtulurdum, dedi.
Adam, bu sözü işitince, çok mahcup oldu.
Bu, hikâyeyi şunun için anlattım;
Bir insan âlim de olsa, aklı yoksa, şanı, makamı,
mertebesi, itibarı düşer.
 Bir Hikâye:
O devirde, eski dostluklarına, binaen Medine-i
Münevvereden, halife Mensur’un yanına bir adam,
gelmişti. Adam âlim değildi, lakin akıllı biriydi.
Halife Mensur, onu görünce yanına aldı. İltifat ve itibar
etti. Adam, şöyle dedi; Ya emir-el müminin ben seni çok
seviyorum, Sana itaat ve duada samimiyim. Ancak,
meliklere hizmet etmeyi, yanlarına girip çıkmayı çok iyi
bilmem. Benden bir su-i edep olmasın istiyorum. Sizi
nasıl ziyaret edeyim? Halife Mensur, şöyle söyledi;
Ziyaretini aralıklı yap. Ziyaret ettiğinde araya bir müddet
ve zaman koy ki, seni unutmayayım. Geldiğinde de,

216

senden usanmayayım. Muhabbetim, ilk zamanki gibi,
devam etsin. Geldiğin zaman da hacip yaklaştırıncaya
kadar uzakta otur. Çok uzun oturma ki su-i edep olur.
Benden bir şey isteme ki, kalbime ağır gelmesin.
Sana bir iyilik yaparsam her yerde bana teşekkürünü
anlat ki, bana ulaşırsa, memnun olayım. Sana, daha fazla
ihsanda bulunayım. Meclislerde, mazide, aramızda geçen
şeyleri anlatma. Adam, bu tavsiyelere riayet edip, senede
iki sefer ziyaret eder. Halife Mensur’da her seferinde, bin
dirhem, ihsanda bulunurdu. Biz hikâyeyi şunun için
anlattık;
Bir adam âlim olmasa da akıllı olursa aklı ona delil olur,
yol gösterir. Fakat ilmi olup aklı olmazsa, işleri tersine
döner.
 Kimin ilmi ve aklı tam olursa Dünyada;
-Ya nebi
-Ya hekim-bilgin kişi-
-Ya da, önder ve lider olur.
Çünkü insanın cemali, izzeti, şerefi, mertebesi, şanı,
dünya ve ahiret ahvalinin, salahı, aklın tam olmasıyladır.
 Aklın, sıfatı da, tekâmül, eder.
 Bu manada şair şöyle söylüyor.
Akıl, nimeti ile insan, ayın ucuna kadar yükselir.
Makam, mertebe ve şeref akıl iledir.
Günah kirleri akıl ile yıkanır.
Taç giymekte, işlerin yürümesi de akıl iledir.
Akıl, imanın hem evveli, hem ortası, hem de ahiridir.
 Eskiler şöyle söylediler.
-Akıllı, insan bir sıkıntıya düştüğünde kurtulmak için
çırpınan değildir, Esas akıllı insan, kurtulmaya ihtiyaç
duyacak bir tehlikeye, kendisini atmayandır.

217

 Bir Hikmet:
Bir melik, oğluna, şu, tavsiyelerde bulundu.
- Halkı koru ki, aklın seni tehlikelerden korusun.
- Halktan afetini ve zulmünü çek ki akıl, afetini senden
uzaklaştırsın.
- Bil ki, sen insanlar arasında bir hâkimsin; akıl ise en
güzel ve en büyük hâkimdir.
- İnsanların senin emrini kabul etmeleri lazım olduğu
gibi, senin de aklın emrini kabul etmen lazımdır.
 Bir hikmet:
Vezir Yunan, adil melik Nurşirevan’a bir mektup yazmış,
akıl ve aklın emrettiği şeyleri anlatmıştı.
Nuşirevan teşekkür edip, Vezir Yunan’a şu cevabın
yazılmasını emretmişti,
Ey hekim, akıl risalesi yazmakla güzel yaptın. Çünkü biz
ve bizden önceki melikler, akıl ile ziynetlendik.
-Akla muhalefet etmek nasıl mümkün olur.
-Akıllı kişi insanlar içerisinde Allah Teâla’ya en yakın
olandır.
-Akıl, dünyada güneş gibidir.
-Akıl, iyiliğin kalbidir.
-Akıl, her insanda güzel, idarecilerde ve büyüklerde daha
güzeldir.
-Akıl, ağaçtaki rutubet gibidir. Rutubet devam ederse
insanlar onun çiçeğinden, meyvesinden ve gölgesinden
istifade ederler. Ağacın rutubeti devam etmeyip kurursa,
sadece kesilip yakılmaya yarar.
İnsan da böyledir.
Akıl kıvamında olursa;
-bedeni salim,
-sohbeti mübarek,
-görüşülmesi faydalı olur.

218

Akıl gidip, cehalet galip gelirse ondan fayda olmaz. Onu
ancak toprak örter. Nasıl olur da ben akla muhalefet eder,
Aklın emrettiği hususları yapmam.
 Sultan ve bir başkası için akıldan hayırlı bir şey
yoktur.
Çünkü aklın ziyasıyla;
- Güzel ile çirkin,
- İyi ile kötü,
- Hak ile batıl
- Doğru ile yalan fark edilir.
 İki şeyin, tam ve kâmil olarak bir şahısta
bulunması mümkün olmaz.
Akıl ve şecaat.
 Bir Hikmet:
Lokman hekim oğluna şöyle söyledi; Bir adam âlim de
olsa aklıyla ilmi birleşmedikçe onun ilminden menfaat
elde edilmez.
 Bir hikmet:
Adil melik Nuşirevan vezirine, insanlardan akıllı olmasını
istediğin kimdir? Diye sordu.
Veziri, düşmanımdır. Dedi.
Niçin? diye sordu.
Kötülüğünden emin olmak için, diye cevap verdi.
-Her şey, çoğaldıkça ucuzlar.
-Akıl ise çoğaldıkça aziz olur, kıymetlenir.
 Bir hikmet:
Hikmet, ehline insan için en çok lazım olan, olmazsa
olmaz ve kaçınılmaz olan nedir? Diye soruldu.
Akıl, diye cevap verdiler.
Aklın miktarı ve ölçüsü nedir? diye soruldu.

219

İnsanda tam ve kâmil olarak bulunmayan bir şeyin
miktarı nasıl bilinebilir? diye cevap verildi.
 Bir hikmet:
Hekimler, şöyle söylediler.
-Her şey akla muhtaçtır.
-Akıl da tecrübeye muhtaçtır.
-Akıldan daha umumi, daha büyük zenginlik;
cehaletten daha şiddetli bir fakirlik yoktur.
 İlim çoğaldıkça akla ihtiyaç da artar.
Bu hususta kişi, büyük bir sürüye çobanlık yapan zayıf
bir adama benzer. Bu misal aklı olmayan âlim için, darbı
mesel olmuştur.
 Bir Hikmet:
Âlimler, şöyle, dediler.
-Akıl, emir olup onun, askerleri, vardır.
- Aklın askerleri, temiz hafıza ve güzel anlayıştır.
-Ruhun süruru, akıldır.
-Çünkü cismin sebatı akıl iledir.
-Ruh kandildir. Nuru akılda olup, sonra bütün bedene
dağılır.
-Akıllı insan, hiçbir zaman gam ve keder çekmez.
Çünkü gam ve keder çekeceği bir şeyi yapmaz
Akıllı insan caiz olmayan bir şeye başlamaz.
 Bir hikmet:
İbni Abbas hazretlerine akıl mı hayırlı edep mi hayırlı?
diye sorulunca, akıl diye cevap verdi. Çünkü akıl Allah
Teâla tarafındandır.
Edepte ise kuldan tekellüf, zorlanma vardır.

220

 Abdullah Bin Mübarek hazretlerine akıl mı hayırlı,
edep mi hayırlı? diye sorulunca, akıl diye cevap
verdi.
-Akıl nedir? diye soruldu.
Akıl ilim öğrenmektir dedi.
-Amel nedir? diye soruldu.
Kesinlikle yapman gerektiğini bilmektir.
Akıl ise ne zaman bilirsen, onunla amel etmiş olmandır.
Dedi.
 Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, şöyle
buyurdu.
Allah Teâla kulları için, akıldan daha hayırlı bir şey
taksim etmemiştir. Akıllının uykusu cahilin nafile
ibadetinden daha hayırlıdır.
Nafile oruç tutmayan bir akil, nafile oruç tutan bir
cahilden hayırlıdır.
Akıllı bir insanın gülmesi, cahil bir insanın,
ağlamasından hayırlıdır.
 Bir hikmet:
Bir adam Eklidis’e, senin canını almadan rahat
edemeyeceğim dedi.
Eklidis, ben de senin kalbinden, kin ve öfkeyi
çıkartmadıkça rahat etmeyeceğim! diye cevap verdi.
 Bir hikmet:
Hikmet ehli şöyle söyledi; Ölüden çirkin kokular
yayıldığı gibi, cahil insandan da cehaletin çirkin kokuları
yayılır. Hem kendisine hem de, komşularına ve
yakınlarına zarar verir.
 Bir hikmet:

221
Hikmet ehline, akıl nedir? Diye soruldu.
İki şeyi, karıştırmayan yirmi üç şey arasında bir sed, mani
ve engeldir. Eğer bu engel olmazsa iyi ile kötü birbirine
karışırdı. Dediler.
1- Tevhit ile şirk
2- İman ile küfür
3- Ciddiyet ile tehevvür
4- İslam ile gaflet
5- Yakın ile şek
6- Afiyet ile bela
7- Cömertlik ile cimrilik
8- Güzel ahlak ile kabahat
9- Tevazu ile kibir
10- Sadakat ile adalet
11- İlim ile cehalet
12- Edep ile hayâsızlık
13- Hak ile batıl
14- Vakar ile hafiflik
15- Ziya ile zulmet
16- Keramet ile zillet
17- Taat ile masiyet
18- Zikrullah ile gaflet
19- Nasihat ile haset
20- Sünnet ile bidat
21- Rahmet ile kasavet
22- Hilim ile hamakat
23- İyi ile kötü
Akıl, bunları birbirinden ayırıp karıştırmaz.
Akıl, olmazsa bunları ayırmak mümkün olmaz.
 Kitabın sahibi İmam-ı Gazali hazretleri şöyle
buyurdu.

222
Dünyanın bütün güzellikleri akıl iledir.
Bütün ilimlerin ve amellerin mercii akıldır.
 Şu hikâye bunu izah ediyor:
Süleyman bin Davut aleyhimesselam, rüzgâr ile havada
giderken bir belde gördü, rüzgâra kendisini oraya
indirmesini emretti. Beldenin kapısına vardı.
Kapıda şunlar yazılıydı;
 Bir gün çalışmanın ücreti bir dirhemdir.
 Hüsnü cemalin bir günlük ücreti iki yüz miskaldir.
 Bir saat ilmin kıymeti ölçülemez.
 Her şey ilme bağlıdır.
 Akıl ile tedbir ikizdirler.
 Allah Teâla kime akıl vermiş ise ona çok büyük
hayır vermiştir.
Akıllı kişinin; aklın künhünü, nefaset ve kıymetinin
yüceliğini bilip, bu aklı kendisine hibe eden ve meccanen
veren Allah Teâla’ya çok şükretmesi vacip olur.
YEDİNCİ BÖLÜM
Kadınların ahvali hakkındadır.
Kadınların en hayırlısı ve mübareği doğurgan ve mehri
hafif olandır. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle
buyurdu;
Size hürre olan, köle olmayan kadınları tavsiye ederim.
Çünkü onlar daha temiz ve bereketlidir. Emirul müminin
Ömer bin el Hattab Radiyallahu anh;
“Kadınların şerlilerinden Allah Teâla’ya iltica ediniz.
Hayırlılarından da kendinizi koruyunuz.” buyurdu.
 Bu kitabın sahibi Huccetül İslam İmam-ı Gazali
hazretleri de şöyle buyurdu.

223

Kim dünyada güzel ve huzurlu bir hayat isterse dini
bütün bir kadınla evlensin. Zira dini bütün olan kadın
daha hayırlı ve mübarektir. Kadının dini bütün olduğu
zaman malda olur, bereket te olur.
Çünkü dindar olmayan kadının asaleti de olmaz. Onunla
bereket te olmaz. Zira Diyanetin bereketi bütün hayırlara
vesiledir.
 Şu hikâye bunu izah ediyor:
Merv şehrinde ismi Nuh bin Meryem olan bir adam vardı.
Aynı zamanda Merv şehrinin de kadısı ve reisiydi. Hüsnü
cemal ve güzel ahlak sahibi bir de kerimesi, vardı.
Ekâbirden makam, mevki, mal, mülk sahiplerinden
birçok kimseler kerimesine talip olmuşlardı. Fakat karar
veremeyip tereddütte kalmıştı
Mübarek isimli siyahi Hintli, ama takva bir de kölesi
vardı. Kadı efendi bir gün Mübarek isimli kölesine; Seni
bağımı korumaya ve imar etmeye göndermek istiyorum
deyip bağına gönderdi. Bir ay sonrada kadı efendi bir gün
bağa gidip Mübarek isimli kölesinden bir salkım üzüm
istedi. Getirdiği üzüm ekşi çıktı. Başka bir salkım istedi,
O da ekşiydi. Kadı efendinin, şu kadar üzümün içinden
tatlı üzüm bulamadın mı demesi üzerine hangisinin tatlı
hangisinin ekşi olduğunu bilmediğini zira hiçbirisini
tatmadığını söyledi. Kadı efendi, hayret edip niçin
tatmadığını sorduğunda, buraya gönderirken bağı
muhafaza etmem için memur etmiştiniz, yemem için
emriniz ve izn-ü müsaadeniz olmamıştı diye cevap verdi.
Kadı efendi, kölesinin aklının tam ve kâmil olduğuna
kanaat edip; Benim güzel bir kızım var. Makam mevki,
mal mülk sahibi çok kimseler talip oldular. Kiminle
evlendireceğime karar veremedim. Bu hususta bana bir

224

işarette bulun zira tereddütte kaldım senin aklına ve
tavsiyene ihtiyacım var dedi. Mübarek, isimli kölesi;
-Cahiliyet devrinde insanlar asalet, hasep, nesep ve ev
ararlardı.
- Yahudiler ve Hristiyanlar hüsnü cemal ararlar.
- Rasulullah Sallahu aleyhi vesellem zamanında dindar ve
takva olanı ararlardı.
- Şu zamanımızda ise mal ve mülk arıyorlar.
Bu dört tanesinden hangisini istersen onu seç dedi.
Kadı efendi ben dindar ve takva olanı emanete riayet
edeni seçiyorum, kızımı senin ile evlendirmek istiyorum.
Çünkü ben sende salah, diyanet, iffet, sıyanet ve emanete
riayeti gördüm. Seni tecrübe ettim. Dedi.
Kölesi efendim ben siyah Hintli, zayıf, güçsüz bir
köleyim, beni kendi paranla satın aldın. Kızını benimle
nasıl evlendireceksin? Kızın buna razı olur mu, beni
tercih eder mi ? dedi. Kadı efendi haydi eve gidiyoruz.
Bu işi konuşalım deyip eve geldiler.
Kadı efendi zevcesine bu Hintli köle takva ve dindar.
Buna rağbet ettim, güvendim. Kızımızı bununla,
evlendirmek istiyorum. Ne dersin? Dedi
Zevcesi ne dersen öyle olsun lakin kızımıza da soralım
deyip. Kızına gitti. Durumu anlattı. Kızı da, ben ikiniz ne
diyorsanız itaat ederim deyip kabul etti.
Kadı efendi kızını Mübarek isimli kölesi ile evlendirdi.
Onlara büyük miktarda mal ve mülk te verdi.
Bir de çocukları oldu. İsmini Abdullah koydular.
İşte o bütün İslam âlemin de ilim, ifran, zühd, takva ve
hadis rivayeti ile maruf ve meşhur Abdullah Bin Mübarek
hazretleridir.
Dünya devam ettikçe ondan bahsedilecektir.
 Evet, ey kardeş sen evleneceğin zaman dindar
olanı seç.

225

Makam ve mal sahibi olanı arama. Çünkü mal vebale
döner. Evleneceğin zaman dindar ve saliha olanı tercih et
ki sana hürmetkâr ve itaatkâr olsun. Cehennemde de sana
perde olsun.
 Bir hikâye:
Abdullah Bin Mübarek hazretlerine bir gün âlimlerden on
kadar misafir gelmişti.
Bindiği, bir sene hacca gittiği, bir sene de gazaya katıldığı
atından başka misafire ikram edecek bir şeyi de yoktu.
O atı kesti misafirlere ikram etti
Zevcesi; Sübhanallah! Dünyada bu attan başka bir şeyin
yoktu. Bunu niçin kestin? deyip, kocasına çıkıştı.
Abdullah Bin Mübarek hazretleri süratle eve girdi.
Misafirlere ikramı sevmeyen kadın bize uygun olmaz.
Deyip mihrini verdi kadını boşadı. Birkaç gün geçmişti
bir adam gelip, kızımın anası vefat etti. Her gün çok
ağlıyor, elbiselerini yırtıyor. Bu gün camideki sohbetinize
katılacak. Bu hususa temas edip, teselli etseniz diye
ricada bulundu. O, gün mevzu ile alakalı sohbette
bulundu. Kızı eve gidince babasına tövbe ettiğini bir daha
sabırsızlık etmeyeceğini söyledi. Beni çok isteyenler
oldu. Ben onlardan hiç birisiyle evlenmem. Beni
Abdullah Bin Mübarek ile evlendir diye babasından
istekte bulundu. Babası da öyle yaptı. Kızını Abdullah
Bin Mübarek hazretleri ile evlendirdi. Birçok mal on
tanede at gönderdi. Abdullah Bin Mübarek hazretleri
rüyasında şöyle bir ses duydu. Bizim için bir kadın
boşadın, daha hayırlısını verdik. Bir at feda ettin
karşılığında on katını ihsan ettik. Çünkü bir hasenenin
sevabı on kattır. İyilik yapanların mükâfatı zayi olmaz.
İyi muamele edenler, hüsrana uğramaz.

226

 Bir Hikâye:
Beni İsrail zamanında hanımı dindar, takva ve ileri
görüşlü salih bir adam vardı. Allah Teâla o zamanın
peygamberine vahiy etti;
O salih kuluma söyle. Ömrünün yarısını zengin, diğer
yarısını da fakir olarak geçireceği hususunda muhayyer
yaptım. Zenginliğini gençliğinde mi, ihtiyarlığında mı
yaşamak ister.
Zamanın peygamberi durumu o salih adama, adam da
takva hanımına anlattı. Takva ve ileri görüşlü kadın,
zenginliği gençliğimizde isteyelim dedi. Öyle yaptılar.
İbadet hayır, hasenat, fukaraya sadaka ile hayatlarına
devam ettiler. Ömrün yarısı bitince Allah Teâla
peygamberine vahiy edip, madem ki verdiğimiz nimetleri
israfta heva-i heveste harcamadılar. Bizim yolumuzda,
hayır hasenat işlerinde harcadılar. Kalan, ömürlerini aynı
zenginlikle yaşayacaklarını haber ver buyurdu.
Böylece hem dünya, hem ahiret saadetine nail oldular.
Kitabın sahibi İmam-ı Gazali hazretleri şöyle buyurdu.
Biz bu hikâyeyi saliha zevcenin kadr-ü kıymetinin
anlaşılması ve bilinmesi için anlattık.
Bütün nimetler Allah Teâla tarafındandır.
FASIL
*Kadının diyaneti, hayâ örtüsü Allah Teâla’nın kulları
üzerindeki nimetlerinden bir nimettir. Afife ve hayâ
sahibi bir kadına kimse tamah edemez.
 Bir hikâye:
Fasık bir adam hayâ ve edep sahibi bir kadına göz
koymuştu. Tedbirlerini aldı. Bütün kapıları kilitledi.

227

Saliha kadın İnsanlar ile aranda olan bütün kapıları
kapattın ve kilitledin. Bir kapı hariç kaldı dedi.
Adam sordu. Hangi kapıdır o. Kadın cevap verdi.
Allah Teâla ile aramızda olan kapı, o kapıyı kapatmaya
kimsenin gücü yetmez dedi.
O anda adamın kalbine bir heybet ve korku düştü. Nadim
olup, tövbe etti. Sonraki hayatında Allah Teâla’ya ibadete
yöneldi. Erkeklerin hamiyet sahibi olup, harem ve
namusunu korumaları, kadınlarında yabancı erkeklere
karşı namuslarını korumaları, kör dahi olsalar onlara
bakmamaları lazımdır.
 Abdullah Bin Ümmümektüm hazretleri âma idi,
görmüyordu, bir gün, haneyi saadete gelmişti.
Ayşe validemiz perdenin arkasına çekilmemişti.
Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem;
Ya Ayşe bir kadına, yabancı erkeklerin yanında oturması,
helal olmaz buyurdu. Ayşe validemiz;
Ya Resulallah o âmâdır, görmüyor ki, dedi.
Bunun üzerine Rasulu Ekrem efendimiz
Ya Ayşe, o seni görmüyorsa sen onu görüyorsun
buyurdu.
 Bir hikâye:
Hasani Basri hazretleri, ashabından bir cemaat ile Rabia-i
Adeviye hazretlerini ziyarete gitmişlerdi. Kapıya varınca
izin istediler. Rabia-i Adeviye hazretleri bir mühlet
isteyip Araya perde çekti. Ondan sonra eve girmelerine
izin verdi. Girip selam verdiler. Perdenin arkasından
cevap verdi. Niçin aramıza perde çektin diye
sorduklarında, Allah Teâla Ahzap Suresi 53. Ayetinde
mealen onlara perde arkasından sorunuz buyuruyor.
Ben bununla memurum diye cevap verdi.
 Yabancı bir kadına bakmak, her erkeğe haramdır.

228

Kıyamet gününden önce, bunun cezasını dünyada iken
dahi görür.
 Bir hikâye:
Buhara’da bir kuyumcunun evine otuz senedir su taşıyan
bir adam vardı. Kuyumcunun hanımı güzel ve takva bir
kadındı. Âdeti üzere sucu yine su getirdi. Otuz senedir
yanlış bir hareketi olmayan sucu kadına ahlaki olmayan
bir harekette bulundu. Anlık vuku bulan bu
münasebetsizlikten sonra adam mahcup olup gitti.
Kadının kocası eve gelince, kocasına sordu.
Bugün Allah Teâla’nın rızasına uymayan bir durumun
oldu mu? Bana anlatmalısın dedi.
Kocası hayır dediyse de kadının ısrar edip, eğer
anlatmazsan bir daha beni göremezsin diye tehdit etmesi
üzerine, Sarraflık yapan kocası, bilezik almaya gelen bir
kadına bileziği takıyordum. Elini şehvetle tuttum. Kalbim
bozuldu deyip kusurunu itiraf etti. Hanımından af diledi.
Takva kadın kocasına şöyle söyledi;
Otuz senedir hiçbir hıyanetine, ihanetine ve su-i edebine
şahit olmadığımız sucu işte bu sebepten aynı hareketi
bana yaptı. Allah Teâla kısas etti deyip kocasını ikaz etti.
İşte böylece erkek ve kadınların her birerleri içiyle,
dışıyla birbirlerine sadık olmalıdır.
Asla birbirlerine ihanet ve hıyanet üzere olmamalıdırlar.
 Kadınlar Aza kanaat etmelidirler.
Ayşe ve Fatma validelerimizi örnek alıp, onlara uyarak
cennet ehlinden olmaya gayret etmelidirler.
 Bir hikâye:
Fatıma Radiyallahu Anh’a el değirmeniyle un
öğütüyordu. Elleri kabarmış idi. Bir gün halini kocası
hazreti Ali efendimize anlattı. O da babana söyle

229

esirlerden sana bir hizmetçi versin dedi. Fatma validemiz
Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin yanına gitti.
Babacığım bazı ağır işlerimde yardım etmesi için bir
hizmetçi lazım deyip, mübarek ellerini gösterdi.
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu;
Ya Fatma sana hizmetçiden daha hayırlı, yedi kat
semavat ve yedi kat yerden daha aziz ve kıymetli bir şey
öğreteyim mi? Uyuyacağın zaman uykudan önce üç kere
subhanallahi velhamdülillahi vela ilahe illallahü vallahü
ekber duasını oku buyurdu.
Rivayet olunur ki hazreti Fatıma validemizin evinde
yatacak yatakları olmayıp, bir koyun derisi üzerinde
yatıyorlardı. Yorganda kısa olduğundan ayakları açık
kalıyordu. Ev eşyası olarak bunlardan başka bir şeyleri
yoktu. Fakat kıyamet gününde; Ey mahşer halkı, cennet
ehlinin kadınlarının seyyidesi olan Fatımetüzzehre geçene
kadar gözlerinizi kapatın! diye nida olunacak.
Bir kadının kocasına ikram, hürmet, itaat, hizmet
etmesiyle, kocasına faydalı olan şeyleri muhafaza
etmesiyle, mahzurlu olan şeylerden uzak durup
çocuklarını güzel terbiye etmesiyle, kocasının sırrını
muhafaza ederek arzuladığı yemekleri ve hizmetleri
severek yapmasıyla kocasının yanında muhabbeti,
kıymeti ve değeri artar.
 Bu kitabın müellifi ve sahibi İmamı Gazali
hazretleri şöyle buyurdu.
Erkeklerin de kadınların hukukuna riayet etmeleri,
kadınlara ihsanda bulunmaları onlara merhamet ve
müdara etmeleri lazımdır.
Zevcesine şefkatli ve merhametli olmak isteyen kimseler
şu hususları hatırlasın;

230

1- Kadın boşama hakkına sahip değildir. Fakat erkek
hanımını boşayabilir.
2- Kadın kocasından izinsiz bir şey alamaz. Fakat
erkek alabilir.
3- Kadın hamile iken başkasıyla evlenemez. Fakat
erkek evlenebilir.
4- Kadın kocasından izinsiz bir yere gidemez. Fakat
erkek gidebilir.
5- Kadın çoğunlukla erkekten korkar. Fakat erkek
kadından korkmaz.
6- Kadın ekseriyetle anne, baba ve akrabalarından
uzak kalır. Fakat erkek öyle değil.
7- Kadın kocası hasta olduğunda kendisini helak
edercesine kocasına hizmet eder. Fakat erkek
çoğunlukla öyle değil.
Bazı kadınların akılları noksan olduğundan onlara
müdara etmek ve her sözlerine ve görüşlerine itibar ve
iltifat etmemek lazımdır.
 Bir hikâye:
Melik Husrev balık yemeyi severdi.Bir gün zevcesi Şirin
ile otururlarken balıkçı büyük bir balık getirip, Husrev’e
hediye etti. Melik Hüsrev’in çok hoşuna gitti.
Balıkçıya dört bin dirhem verilmesini emretti.
Hanımı Şirin, bu kadar para vermekle iyi yapmadın. Zira
bundan sonra devlet adamlarından birisine bu kadar
hediye verirsen, balıkçıya verdiği kadar hediye verdi
deyip küçümserler, dedi. Melik Hüsrev; Doğru söyledin
deyip tasdik etti. Lakin geriye almak bir melike
yakışmaz. Bu oldu bitti dedi. Hanımı Şirin, ben çaresini
bulurum! dedi. Balıkçıyı çağır, balık erkek mi, dişi mi

231

diye sor .Erkek derse ben dişi balık istemiştim dersin.
Dişi derse ben erkek balık istemiştim dersin dedi.
Melik Hüsrev balıkçıyı çağırıp sordu.
Balıkçı zeki bir adamdı. Allah Teâla melikimize uzun
ömür ihsan etsin bu balık hünsa, ne erkektir ne ünsa dedi.
Bu söz melik Hüsrev’in çok hoşuna gitti, güldü.
Balıkçıya dört bin dirhem daha verdi. Balıkçı hazineden
parayı almaya gitti. Paraları bir torbaya koydu. Sırtına
alıp giderken bir dirhemi düşürdü. Torbayı sırtından
indirip yere düşen bir dirhemi aldı. Melik Hüsrev ve Şirin
birbirlerine şunun hasisliğini görmüyor musun bir dirhem
için sekiz bin dirhemi sırtından indirdi. Tekrar sırtına
yükledi. Bir dirhem hizmetçilerden birisine kalsın diye
düşünemedi diye konuştular. Melik Hüsrev kızdı.
Balıkçıyı çağırıp; Aç gözlülük yaptın. O düşen bir dirhem
fakirin birisine nasip olsun diye düşünemedin dedi.
Balıkçı yeri öptü. Allah Teâla melikimize uzun ömür
versin. O bir dirhemi benim yanımda çok değeri olduğu
için almadım .Lakin bir tarafında melikin ismi diğer
tarafından melikimizin resmi var. Birisi habersiz ayağıyla
basar da melikimizin ismine ve resmine hakaret etmiş
olur diye aldım dedi. Balıkçının bu sözleri melik
Hüsrev’in çok hoşuna gitti dört bin dirhem daha verdi.
Balıkçı on iki bin bin dirhem ile sevinerek evine döndü.
Melik Hüsrev’de şöyle nida ettirdi;
Sakın her kadının her aklına uymayın! Kim kadının her
aklına uyar, her dediğini yaparsa bir dirhem üç misline
çıkar.
 Bu kitabın sahibi İmam-ı Gazali hazretleri şöyle
buyurdu.
Dünyanın imarı ve insan neslinin çoğalması kadınlar
iledir. İmar güzel görüş ve tedbir olmadan sağlıklı olmaz.

232

İstişare edin, fakat muhalefette edin diye söylendi.
Faziletli ve uyanık olan her erkeğe evlenmek vacip olur.
Kız çocuklarını da akıl baliğ olduklarında kalp
yorgunluğu, ruh hastalığı gibi şeylerden muhafaza için
evlendirmek lazım ve vaciptir.
Erkeklerin başına gelen bela, musibet, mihnet ve
sıkıntıların birçoğu bazı kadınların sebebiyledir.
 Bu manada şair de şöyle söylüyor.
Bir kısım kadınların fitnesinden bazı insanlar Allah
Teâla’ya isyan ettiler. Onların fitnesinden Âdem ve
Yusuf peygamberler sıkıntıya düştüler.
Bazı insanlar da onların yüzünde mecnun oldular.
Belaların bir kısmı onların yüzünden olur.

FİHRİST

233

Önsöz……………………………………………………3
İmam-ı Gazali ve dönemi………...……………………..7
Kitabın tarifi……………………………………...........23
Farsçadan Arapçaya tercüme eden mütercimin
mukaddimesi …………………………………………24
Temhid-izahat-………………………………………....25
İmanın Birinci aslı itikat hakkındadır………………….28
İmanın ikinci aslı Allah Teâlâ’yı tenzih hakkındadır….29
İmanın üçüncü aslı Allah Tealanın kudreti hakkındadır.31
İmanın dördüncü aslı Allah Tealanın ilmi hakkındadır..31
İmanın beşinci Allah Tealanın semi ve basir sıfatları
hakkındadır…………………………………………….32
İmanın altıncı aslı Allah Tealanın semi ve basır
sıfatlarını beyan hakkındadır…………………………...32
İmanın yedinci aslı Allah Tealanın kelam sıfatnı beyan
hakkında………………………………………………. 33
İmanın sekizinci aslı Allah Tealanın işlerini beyan
hakkındadır…………………………………………… 33
İmanın dokuzuncu aslı ahireti beyan hakkındadır…….34
İmanın onuncu aslı hatemülenbiya Muhammed Mustafa
ve peygamberler hakkındadır.(alehimüsselam)……….36
İman ağacının dalları ………………………………….37
Adalet ve insafın asılları ondur
Adaletin birinci aslı saltanat ve velayetin şerefi ve
tehlikelerini beyan hakkındadır……………………….38
Adaletin ikinci aslı âlimler ile istişare hakkındadır…....49
Adaletin üçüncü aslı sultanın zulmünü beyan
hakkındadır…………………………………………….56
Adaletin dördüncü aslı sultanın kibrini beyan
hakkındadır…………………………………………….60
Adaletin beşinci aslı sultanın kedisini halkdan birisi
gibi kabul etmesi hakkındadır………………………….66
Adaletin altıncı aslı ihtiyaç sahiplerini küçümsemek

234

hakkındadır…………………………………………….67
Adaletin yedinci aslı sultanın nefsine uymamasını
beyan hakkındadır……………………………………..68
Adaletin sekizinci aslı sultanın ahlakı ve hilmi
hakkındadır…………………………………………….69
Adaletin dokuzuncu aslı sultanın halkını memnun
etmesi hakkındadır……………………………………70
Adaletin onuncu aslı sultanın şeriata tabi olması
hakkındadır……………………………………………71
İman ağacının iki kaynağını beyan hakkındadır……….72
Birinci kaynak dünya ve insanı tanımak hakkındadır.....75
Dünya ile alakalı on misal.
İkinci kaynak son nefes hakkındadır…………………..82
Azrail, aleyhisselam ile alakalı, beş hikâye.
Adalet, siyaset ve sultanların siretleri
Birinci bolüm sultanın siyaset ve sireti hakkındadır…..93
İkinci bölüm vezirlerin siyaseti, siretleri hakkındadır..158
Üçüncü bölüm kitabet ve adabı beyan hakkındadır…. 170
Dördüncü bölüm sultanların uluvvü himmetleri
hakkındadır…………………………………………..177
Beşinci bölüm hikmet ehli bilginlerin hikmetli sözleri
hakkındadır…………………………………………...192
Altıncı bölüm akıl ve akıllıların şerefi hakkındadır…..216
Yedinci bölüm kadınlar hakkında……………….…....227

235

KAYSERİ EĞİTİM VE KÜLTÜR VAKFI YAYINLARI
(KİTAP)
1- İki Kavram Analizi(Laiklik/Aksiyon)-Mustafa CABAT
2- Evsa –Mustafa ÖZER(2.Baskı2012-şiir)
3- Düşüşten Sonra–Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Deneme)
4- Sis ve Selva –Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Şiir)
5- Çağrı Sayfaları –Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Şiir)
6- Sanat ve Aksiyon İçinde Bir Portre Denemesi–Mustafa
ÖZER(2.Baskı2012-Den.)
7- Ses ve Heves–Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Şiir)
8- Şapkamda Saklanan Azrail –Mustafa ÖZER (2012/Şiir)
9- Birlikte Ayrılmak –Mustafa ÖZER (2012/Şiir)
10- Çalakalem Çiçekler –Mustafa ÖZER (2012/Şiir)
11-Düşüşten Sonra-2 –Mustafa ÖZER (2012/Deneme)
12-Necip Fazıl ve Büyük Doğu-Ali BİRADEROĞLU (2012-
Deneme)

236

13-Gönüldaşlarımıza Mersiye (2013-Biyografi)
14-Siyasi Bir Tavır Olarak BÜYÜK DOĞU- Mustafa ÖZER
(2013- Deneme)
15-Tarih Üzerine/1 -Ali BİRADEROĞLU (2013- Deneme)
16-Tarih ve Değişim-Ali BİRADEROĞLU (2013- Deneme)
17-Düşünme Üzerine-Ali BİRADEROĞLU (2013- Deneme)
18-Oportünist Değişimin Aktörleri-Ali BİRADEROĞLU
(2014- Deneme)
19-Tarih Üzerine-II (Trajik Sevinç)- Ali BİRADEROĞLU
(2015- Deneme)
20-Muzdarip- Mustafa ÖZER (2015-Şiir)
21-Sığ Kıyıdan-Mehmet KASAP (Biyografi)
22- Oportünizmin İtham ve İlzâmı-1- Ali BİRADEROĞLU
23-Er Risaletül Ledünniye- İmam-ı GAZALİ (2016-
Tercüme)

237

(DİJİTAL)
1-Konferanslar(Necip Fazıl KISAKÜREK-Kendi
sesinden//Ayasofya,İman ve Aksiyon, Dünya bir İnkılap
Bekliyor/ 12cd)
2-Konferanslar-2(Necip Fazıl KISAKÜREK-Kendi
sesinden//Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu,Tiyatro ve
Tesiri,Komünist İhtilali / 12cd)
3-Sesli Kitap (Çöle İnen Nur- Necip

Başkan'ın Mesajı
Aidat Borcu Sorgulama
Köşe Yazıları
Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa Özer (özer Koç)

Ahmed ceemal El Hamevi

Prf.Dr.Serdar demirel

N.Mehmet Solmaz

Mustafa Özer (özer Koç)

Mustafa Miyasoğlu

Mustafa Ekinci

Galip Boztoprak

Şeyma Kısakürek Sönmezocak

Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa cabat

Ebubekir Sifil

Ali Biraderoğlu

İbrahim Ulueren

Mustafa Özer (özer Koç)

Ali Biraderoğlu

Mustafa cabat

Günlük Gazeteler
Sponsorlarımız

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı

© Copyright 2020  V4.1 Tüm Hakları Saklıdır. | Vakıf Sitesi


Top