Duyurular

«Velîler Ordusu» kitabında hayatı anlatılan 333 Velînin içine, «Bir» sayısını Allah Resulüne verdikten sonra mukaddes emaneti O’ndan alıp günümüze kadar getiren, O’nunla beraber 33 büyük velî, esere bilhassa alınmamıştı. ... 


Başbuğ Velilerden 33

 

Ezelle ebed arası Allah'a doğru giden evliya kervanları arasında en şanlısına ait 33 kolbaşılı "Altun Halka - Silsile-i Zeheb" çerçevesidir ki, keyfiyet ölçüsüyle temel sayısını, bütün kainat gibi O'ndan alır.


Kayseri Hava Durumu
Anket
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 12,0786   12,1004
EURO 13,5971   13,6216
       
Özlü Sözler
Takvadan Kıymetli İzzet ve Şeref Yoktur
Sponsorlarımız
Şia Üzerine Mülakaat

Şeyh Ahmed Cemmâl el-Hamevî ile Şîa Üzerine

Mülakat ve Tercüme: Fikret Çetin

 

Amman'da uzun zamandır Hanefi Fıkhı derslerine devam ettiğimiz Ahmed Cemmal el-Hamevi hocaefendiden Şiilik hakkında kendisiyle bir röportaj gerçekleştirmeyi rica ettik. Nusayrî yönetimi altındaki Suriye'de yetişmiş, Hama ve Şam'da Şiilerle birçok münazara yapmış Hocaefendi'nin konu hakkında bizlere söyleyeceği çok şey vardı. Bir akşam vakti samimi bir atmosferde bizleri evinde ağırlayan hocaefendinin geniş malumatını, engin tecrübesini ve değerli yorumlarını bir röportajın sınırları çerçevesinde sizlere aktarmaya çalıştık.

 

Ahmed Cemmâl el-Hamevi hoca, 1942 yılında Suriye'nin Hama şehrinde dünyaya geldi. Mustafa es-Sibaî, Muhaddis Muhammed Muntasır el-Kettanî, Mustafa Zerka, Said Havva, Üstad Abdülkadir Ulvanî, Üstad Mustafa Sayrafî, Allâme Muhammed Hâmid es-Sibahî, Şeyh Abdulfettah Ebu Gudde, Şeyh Said Burhanî, Şeyh Hasan Habenneke gibi büyük ulemadan ilim aldı. şeyh Ebu Yüsr Abidin, Abdülkerim er-Rifaî gibi o dönemin önde gelen Suriye ulemasıyla görüştü, Suriye'yi terk etmeğe mecbur kalıncaya dek halka İslam'ı anlatmak adına ülkenin bir beldesinden diğerine sürüldü. 1979'da tutuklanacağı haberlerine binaen Ürdün'e hicret etti. 1980 yılında Birleşik Arap Emirlikleri’ne giden hoca efendi Din işleri Bakanlığında yüksek kademeli idari vazifeler ifa etti. 1991’de Ürdün'e dönen hoca efendi, ilmi çalışmalarına devam etmekte; fıkıh, tefsir ve tasavvuf dersleri vermektedir. Nesebi Ehl-i Beyt'e uzanan hoca efendi evli ve dokuz çocuk babasıdır. Mezhebi Hanefî, meşrebi  şazeli olan Şeyh Ahmed Cemmal hocanın ilmi çalışmalarından bazıları şöyle:

El-İhbâr bi vakti'l/-imsak ve'l/-iftar. Günümüzde çokça spekülasyonu yapılan imsak vaktinin ne zaman olduğunu inceleyen dikkate değer bir çalışma,

Tesdidu'n-nazar fî meseleti'l/-cem 'i fi'l-matar; Yağmur yağdığında  namazların cem edilme meselesini ele atmakta, konu hakkındaki yanlış yorumlanan rivayetleri incelemektedir.

Ayrıca hocaefendinin el-İhtiyar kitabi üzerine henüz basılmamış bir tahkik çalışması bulunmaktadır.               

Soru: Hocam müsadenizle Şia'nın tarifiyle başlayalım. En genel mânasıyla şia kimdir? Bu mezhep tarih sahnesine ne zaman ve nasıl çıkmıştır?

Bismillahirrahmanirrahim.

 

Hamd Rabbu'l-âlemin olan Allah'ındır. Salat-u selam Efendimiz Muhammed'e ve O'nun bütün âilesine ve ashabına olsun!

Şia dediğimiz fırka başlangıçta, çok basit bir formda ortaya çıkmıştır: Ehl-i Beyte karşı muhabbet ve Hz. Ali efendimizi diğer sahabilerden üstün görmekle. İlk olarak, Hz. Ali'nin hilafete Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'den daha lâyık olduğunu ve Allah Resulü'nün (sav) kendisinden sonra Müslümanların başına Hz. Ali'yi lider tayin ettiğini, bunu açıkça bildirdiğini iddia ettiler. Şiîleşme çatlağının başlangıcı Müslüman olduğunu iddia etmiş yahudi Abdullah B. Sebe ile olmuştur. O, Hz. Osman efendimizin şehid edildiği fitnede de büyük rol oynamıştı. Belli başlı fikirler etrafında basit bir tarzla başlayan Şiîlik daha sonraları gelişti; ilk çıktığı sâde/basit halinde kalmayıp kompleks bir yapıya dönüştü. Müslüman olduklarını iddia eden,gerçekte ise İslam’a düşman olan, gerek Arap gerek diğer Müslüman halklara kin besleyen Şuubiyye mensubu bazı insan kılığındaki şeytanlar ortaya çıkarak Şiîliği dönüştürdüler ve zaman içerisinde müstakil bir din hâline geldi. Her kim Şia’nın kitaplarını incelese-ki buna hicrî dört, beş ve altıncı asırlarda yazılmış olan ilk dönem şiî kitapları da dahil İslam’la bir ilgisi olmayan yeni bir din karşısında olduğunu hissedecektir. Ahlaka dair belli hususlar, birtakım vâz u nasihatlar haricinde  İslam’la alakası olmayan yeni bir din... İnançlarına bakacak olursak, kendilerine mahsus ayrı bir inançları var. Hatta amelle, ibadetle alakalı mevzularda bile onlarla bizim aramızda büyük farklar bulunmaktadır. Kısacası, Şiîlik basit bir yapıyla başlamış, daha sonra kompleks bir hale evrilerek yeni bir din’e dönüşmüştür. Bu yeni din İslam’dan uzaktır. Müntesipleri Müslümanlara düşmanlık etmekte, onlara nefret beslemekte ve onlarla savaşmaktadır . Belki benim bu sözlerim Şiilerin kitaplarını okumamış bazı kişilere garip gelebilir. Bana da üniversiteden mezun olduğum sıralarda birisi Şiiler hakkında sormuştu. Ben de 'onlar da bizim gibiler, bize yakınlar; aramızdaki fark basit bir farktır' şeklinde cevap vermiştim, Bu üniversiteyi bitirdiğim zamanlarda oldu. Zira bize böyle öğretmişlerdi. Yeri gelmişken şunu belirtmeliyim: Bana göre bizim eğitim ve öğretim sistemimizde ciddi eksiklikler ve ihmaller mevcut. Şiîlerin ilim merkezi 'havza’lardaki eğitim-öğretim sisteminde, bir kişi bizle ne şekilde tartışacağını, nassları suistimal edip işine geldiği tarafa çekmek suretiyle bize karşı savunduklarını ne şekilde ispat edeceğini öğrenmeden mezun olmaz. Bunun yanında bize karşı kin ve düşmanlıkla doldurulmuş olmak da cabası... Bizler üniversiteyi bitirdiğimizde Şia hakkında bildiklerimiz ise birkaç kelâmdan öteye geçmiyor. Nedir? İşte Hz. Ali'yi (Allah ondan razı olsun) diğer sahabilerden üstün görüyorlar, onu (hilafette) Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in (Allah onlardan razı olsun) önüne geçiriyorlar. Hepsi bu. işte o kişi bana bu soruyu sorduğunda ben de 'onlar da bizim gibiler, ayrıldığımız konular basit, önemsiz' demiştim. Fakat sonra, Şia'nın kitaplarını okudum ve onlarla bizim aramızda gerçekten çok çok büyük bir ayrılığın olduğunu gördüm. Bir araya gelmek mümkün değil. Bunun sebebi ise biz değiliz! Bunun sebebi bizzat onlar! Zira husûmet onlar tarafından bize yöneltilmiş durumda. Oysa bu konuda bizlerin gönülleri te miz, içleri rahat. Bizler nesillerimize kin ve düşmanlığı aşılamıyoruz. Onlara 'Şiîler de bizim gibi Müslüman' diye öğretiyoruz. Hattâ ilahiyat fakültelerinde bile!.. Hâlbuki onlar bunun tam aksini yapıyorlar. Özetle diyebiliriz ki, Şiîleşme basit, yalın bir şekilde başladı; sonra gelişerek yeni bir din hâline geldi. Kendilerine has bir akideleri var, kendilerine mahsus bir fıkıhları vardır, Müslümanlar hakkında kendilerine has fikirlere sahipler. Hâsılı başka bir din...

 

Soru: Tam da bu noktaya gelmişken Şia ile Ehl-i Sünnet arasındaki temel itikadî farkları sormak istiyorum. En genel anlamıyla bu farklardan bahsedebilir misiniz?

 

Öncelikle şunu söyleyeyim: Şia, Mutezilîdir. Akideleri Mutezile akidesidir.4 Tabii ki bu durum, şaşılacak bir şey! Üniversitelerde derslerde, akademik çalışmalarda bize Mutezile'nin akıl merkezli bir sisteme sahip olduğu anlatılır, Şiilik ise tamamen sapıklık ve hurafe temeline bina edilmiş bir dindir. Şiîlerin kendilerinde var olan bunca sapıklık ve hurafenin yanında Mutezile'nin görüşlerini benimsemiş olmalarını, onlara nasıl uyum sağladıklarını bir türlü anlayamıyorum, Bu birinci husus...

İkinci olarak, Şia 'imamet' meselesi üzerine kurulmuş bir mezheptir. Tabii onlara göre imamet, Allah tarafından tayin edilmek ve seçilmekledir. Yani (iddialarına göre) Hz. Peygamber (Allah'ın salât ve selamı O'na olsun) Hz. Ali'yi imam tayin ettiğinde bu Hz. Peygamber'in kendi yaptığı bir tercih değildi. Bu, bizzat Allah Azze ve Cellel’nin yapmış olduğu bir tayindi. Aynı şekilde oniki imamın diğerlerini de bizzat Allah imam tayin etmişti, İmam kendişinden sonra yerine geçecek imamı bildirirken bunu kendi tercihine göre yapmıyor, bilakis Allah Teâlâ'nın yapmış olduğu tayini bildiriyordu. Onların bu konudaki sözleri harfi harfine şöyle: 'İmamet tıpkı peygamberlik gibi Allah'ın seçmesi(yle)dir’. Bu imamlara öyle sıfatlar veriyorlar ki, bunlar ancak Allah Teâlâ'nın vasıflanabileceği sıfatlar.9 Mesela imam masumdur10; imam gaybı bilmektedir; [geçmişte] olmuş olanları, kıyamet gününe kadar olacakları bilmektedir. Kitaplarında yer alan rivayetleri harfi harfine bu şekilde: ‘Geçmişte olanları, kıyamete kadar olacakları...’ Bütün imamlar ne zaman öleceklerini bilirler ve hepsi kendi istedikleri zaman ölürler.n Her imam istediğini helâl, istediğini haram kılabilir.13 Onların bir şeyi helâl veya haram kılması Hz. Peygamber'in bir şeyi helâl veya haram kılması gibidir. Onların kitaplarında yer alan rivayetlerinden aktarıyorum bunları! Sonra, mesela dünya 14 ve âhiret imama aittir. Yâni kıyamet gününde imam cennetin kapısı önünde duracak ve kendi şiasından, kendi taraftarlarından başkasını cennete sokmayacaktır. Diğer Müslümanlar ise cehenneme... Peki, bu dünyanın imama ait olması nasıl oluyor? Mesela benim bu evim imama ait, senin Türkiye'deki evin imama ait. Batı'da yaşayan insanların evleri, malları hepsi imama ait. Ve imam bu sahip olduklarını kendi tâbilerine hibe etmiştir, Dolayısıyla imamın tâbileri bir evi yağmalayıp soysalar, eşyaları alıp götürseler hırsızlık yapmış olmuyorlar. İmamlarının kendilerine bağışladığı şeyi almış oluyorlar. Nitekim bu, el'an Irak ve Suriye'de yapmakta oldukları şeyin ta kendisi! Evlere girip eşyalarını boşaltıyorlar ve bunun imamın kendilerine yapmış olduğu hibe olduğunu iddia ediyorlar. Ne demiştik? Dünya ve âhiret imama ait. İmam istediğini helâl istediğini haram kılabilir. Dikkat edin! çok tehlikeli, büyük bir söz bu! imam gaybı bilir; olmuşu, kıyamete dek olacakları... Nasıl gaybı bilebilir?! Hâlbuki Allah Teâlâ ne buyuruyor: [Hz. Peygamber (as)'ın dilinden]: “...Eğer ben gaybı biliyor olsaydım elbet daha çok hayır elde ederdim ve bana hiç bir fenalık da dokunmazdı." Ve yine ne buyuruyor: "De ki: Göklerde ve yerde Allah'tan başka hiç kimse gaybı bilmez! Kezâ "O/ gaybı bilendir. Öyle ki gaybına kimseyi muttali etmez O. Ancak bildirmek istediği bir rasül müstesna”           buyurmaktadır. Anlayacağınız, imama çok acayip sıfatlar vermişlerdir. Bundan başka bir inançları daha var: Yeryüzünün hiçbir zaman imamsız kalmayacağı inancı. Eğer imamsız kalırsa, yeryüzü sallanır, sarsılır ve düzeni bozulur. Bir rivayete göre yer ehliyle beraber batıverir. Dolayısıyla yeryüzünde mutlaka imam var olmak zorundadır. Sanki gökleri ve yeri yok olmasın diye tutup koruyan imamın kendisi... Bu inanç sonraları onların başına başka bir problem çıkardı. Onikinci imamın var olduğu hayatta olup Samarra'da Serdab adlı mağarada gizlendiği iddiasıydı bu problem. Çünkü yeryüzünde mutlaka bir imam var olmak zorunda. Oysa onikinci imam aslında hiçbir zaman var olmamıştır. Nitekim Şia'nın birtakım muhakkik âlimleri bunu söylemiş ve onikinci imam diye birinin hiç var olmadığını dile getirmişler. Onbirinci imam Hasan el-Askeri'nin çocuğu olmamış, arkasında bir halef bırakmamıştı. Herhangi bir evladı olmadığı, babası da önceden vefat etmiş olduğu için, vefat edince mirasını kardeşi ve annesi aldı. Bazı Şiîler haddi aşarak onbirinci imamın öz kardeşi Cafer'e dil uzatmakta, hattâ kimileri onu tekfir etmektedir. Zira o, annesiyle beraber kardeşinin mirasını aldığında Şiîlerin ipliğini pazara çıkarmıştı. Sözün kısası, Onikinci imam diye bilinen kişi esasen hiçbir zaman var olmamıştır. Fakat sözünü ettiğimiz inançları, onikinci imamın var olduğunu ve mağarada gizlendiğini iddia etmelerine sebebiyet vermiştir. Onlara göre bu imam ortaya çıktığında yapacağı bir takım işler vardır ki, bu işlerin hepsi son derece çirkin, menfur şeyler. Sohbetimizin ilerleyen kısımlarında Allah nasip ederse bunlara ayrıca değinirim.

 

Soru: Hocam biraz Şia'nın fıkhından bahseder misiniz? Şia'da Şer'î hükümlerin kaynağı nedir? Ana hatlarıyla Şia'daki fıkhî yapı nasıl? Ehl-i Sünnet'ten farklı olarak Şer'î hükümleri tespit eden kaynakları nelerdir mesela?

 

Onların bütün kaynakları imamlara (Allah onlardan razı olsun) nispet ettikleri rivayetlere dayanmaktadır. Fıkıhları imamlara nispet edilen bu rivayetlere dayanıyor ve fakat bunların çoğu yalan ve uydurma! Özellikle de İmam Cafer-i Sâdık'a (Allah Teâlâ ondan razı olsun) nispet ettikleri rivayetler. öyle ki bazıları bu sebeple mezhebi Caferiyye diye isimlendiriyor. Hafiz Esed zamanında -ki o Nusayriler ile Rafiziler arasında yardımlaşmayı sağlıyordu Suriye'deki Nusayriler kendilerinin Caferî olduğunu ddia etmişlerdi. Oysa Şia mezhebinin aslına göre Nusayriler kâfir ve maddî anlamda necis kabul edilirler; manevî değil maddî olarak! Ben bu sözü bizzat Şiilerden dinledim. ‘Bize göre Nusayriler kâfir ve maddi bakımdan pislik hükmündedirler’ diyorlardı. Fakat iki taraf arasında bir takım ilişkiler kuruldu işte Hafız Esed adındaki bu hilekâr ve sinsi adam- Bizler birinci derecede Kur'ân ve Sünnetle dayanıyoruz. Tabii Kıyas ve icma gibi kaynaklarımız da var. Onlar ise bizim kaynaklarımızı kabul etmiyorlar. Kur'ân'ı kaynak kabul etmiyorlar; zira onlara göre Kur’ân muharreftir.                                                                                                                                         Nusayrilerin İmam Cafer'in mezhebinden olduğunu, onların Şia'dan bir grup olduğunu söyledi. Tabii gerçekten de Nusayriler Şia'nın bir koludur ve lâkin Şia'nın onca sapıklığına rağmen onlardan daha sapkın, onlardan çok uzak bir mezheptir. Konumuza dönersek, Şia fıkhının imamlara nisbet ettikleri rivayetlere dayandığını söylemiştik. Onların bu konudaki en önemli kitabı Kuleyninin el-Kâfi adlı eseridir. Kuleynînin bu el-Kafi kitabı hakkında Şia'nın dinî liderlerinden aynı zamanda Ayetullah olan e/-Burkuî adındaki âlim ‘Kesru's-Sanem’ diye bir  eser kaleme almıştır. Bu kitap bende mevcut. Kuleyninin el-Kâfi kitabını bir put (sanem) olarak mülahaza etmiş ve bu 'putun kırılması' gerektiğine işaretle eserine bu ismi vermiştir. Mezkûr kitabında el-Kâfi'de yer alan rivayetleri incelemiş ve bu rivayetlerin birçoğunun uydurulmuş olduğunu ve onlarla amel edilemeyeceğini beyan etmiştir.

 

Soru: Peki, Ehli Sünnet fıkhı ile Şia fıkhı arasında öze dair önemli farklar nelerdir?

 

İki fıkhın öze dair farkları açıktır. Bizler Kur'ân ve Sünnetle dayanıyoruz. Ayrıca bizde içtihat için zor şartlar tesbit edilmiştir. Bu şartların bir insanda bir araya gelebilmesi kolay gerçekleşen bir şey değildir. Hususen günümüzde bu şartlar Belki hiç kimsede bulunamayabilir de. Onlarda ise Kur'ân'a dayanmak diye bir şey yok. Çünkü inançlarına göre Kur’an muharreftir. Rivayetleri, Kur’an’ın üçte ikisinin tahrif edildiği, değiştirildiği hususunda ittifak halindedir. Kur’an’ı tahrif edenlerde Sahabilerdir (ra). Kur’an’a bu suikastı yapanların başında ise Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (radıyallahu anhuma) bulunuyordu. Onların eski dönem kitaplarındaki bu fâsid, bu şaşkınlık verici sözü, Allah Teâlâ'nın "Hiç şüphe yok ki, Kur'ân'ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız” ayetiyle tezat teşkil eden bu sözü görünce, Humeyni'nin kitaplarını getirdim ve baktım ki eskilerin Kur'ân'ın tahrif edildiğine dair sözlerini o da tekrarlıyor. İşte bu sapıklık eskilerinde de çağdaşlarında da mevcut. Bende bu mevzuya dair Şiî yazar Hüseyin en-Nurî et-Tabersî'nin (ö. 1902) yazdığı Faslu'l-Hitâb fî /isbâti Tahrifi Kitâbi Rabbi'l- Erbâb adında bir kitap var. Baştan sona sahte delillerden oluşan bu eserde müellif bu uydurma delilllerle Kur'ân'ın tahrif edilmiş olduğunu söylemeye çalışıyor. Vefatı üzerinden iki yüzyıldan fazla zaman geçmiş olan bu âlime ne Arap ne Acem hiçbir Şiî reddiye yazmamıştır. İşte bu aramızdaki fark! Bizler birinci derecede Kur'ân ve Sünnete dayanıyoruz. Tabii Kıyas ve icma gibi kaynaklarımız da var. Onlar ise bizim kaynaklarımızı kabul etmiyorlar. Kur'ân'ı kaynak kabul etmiyorlar; zira onlara göre Kur'ân muharreftir. Elbette onlar bu sözü duysalar diyecekler ki: "Hayır! İşte bizler de sizin okuduğunuz bu Kur'ân'ı okuyoruz..." Evet, onlar da bu Kur'ân'ı okuyorlar fakat Serdab mağarasında saklanan imamlarının çıkmasını bekleyerek! Onlara göre bu imamın yanında ‘Fatıma Mushafı’ adında bir mushaf vardır. İddialarına göre Allah Rasülü (S.a.v.) vefat ettikten sonra vahiy Hz. Fatıma’ya inmeye devam etmiştir ona inen vahyi de Hz.Ali yazıyordu.  Rivayetlerinde geçtiği üzere 'Fatıma Mushafı' Kur'ân'ın üç katı kadardır ve onda bizim Kur'ân'ımızda var olan bir harf bile mevcut değildir. Sözleri aynen bu şekilde! Gerçekte var olmayan bu imam zuhur edip yanındaki Fatıma Mushafı'nı getirdiğinde muharref olduğunu iddia ettikleri bu Kur'ân'ı bırakacak ve Fatıma Mushafı'na dönecekler. Şimdi burada soruyoruz: Kimsenin bilmediği, kimsenin görmediği, insanların hayatında hiçbir rolü olmayan bir semavî kitabın ne kıymeti olabilir? Semavî bir kitap esasen niçin vardır? İnsanları doğru yola iletmek için vardır! Hâlbuki bu kitabı insanlar bilmiyorlar! İşte bu da onların hurafe ve sapıklıklarındandır.    

 

Soru: Peki, Sünnet’in durumu nedir? Sünnet onlarda ne anlama geliyor?

 

Onlarda Efendimiz aleyhissalâtu vesselam'dan rivayet edilmiş bir hadise rastlamak çok nadirdir. Hadis dedikleri şeylerin hemen hepsi imamlardan naklettikleri sözlerdir.

 

Soru: Sahabilerin rivayetlerini kabul etmiyorlar mı mesela?

 

Sahabiler kim? Onlara göre Sahabe kâfirdir! Bir rivayetlerine göre üç, diğerine göre dört sahabi hariç (Efendimizin vefatından sonra) hiçbirisi Müslüman olarak kalmamıştır. Hz Ali'nin ailesinden başka üç veya dört sahabi dışında, bütün sahabiler İslam'dan çıkmış ve kâfir olmuşlardır. Böyle bir iddiadan Allah'a sığınırız. Sahabe İslam'dan dönmüş olmaktan uzaktır, beridir. Bu söz, yani Sahabe-i Güzin'in İslam'dan dönmüş olduklarını söylemek, aslında Hz. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtu vesselam'a dil uzatmaktır, yalnızca sahabeye değil! Neden öyledir?Zira,Sahabeyi terbiye eden,yetiştiren bizzat Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam'dır. Kimisi yirmi sene, kimisi daha uzun zaman O'nun terbiyesinde yetişmiştir. Efendimiz vefat edince İslam'ı terk etmişlerse şayet, bu demek olur ki, Hz. Nebi aleyhissalatu vesselam onları iyi yetiştirememiş, başarılı bir mürebbi olamamıştır. Hattâ bu iddia Allah'a kusur bulmaktır. Allah Teâlâ'nın peygamber olarak doğru bir seçim yapmadığı sonucunu doğurur. Allah Teâlâ'nın hikmeti insanları güzelce terbiye edebilecek kişiyi peygamber olarak seçmeyi gerektirir; tâ ki peygamberi vefat edince ona inanmış olanlar dinden dönmesinler. Binaenaleyh Sahabeye dil uzatmak, onları tekfir etmek sadece onlarla sınırlı kalmaz, bunun ucu aynı zamanda Allah'ın Resûlüne ve Allah’a(Subhanehu ve teala)dokunur.

 

Soru: Hocam az önce hurafelere değinmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Zeydiyye gibi nispeten mutedil Şiî grupları dışarıda tutacak olursak, İmamiyye/caferiyye olarak da bilinen bugünkü İran’ın resmî mezhebini, günümüz şiîliğinin’de bir anlamda ana gövdesini oluşturan oluşturan "Oniki imam şiası" bünyesinde bâtınî/heretik unsurların varlığından söz edebilir miyiz? Bu çerçevede Şiîlik içi hurafe inançlardan bahsetmek mümkün mü?

 

Öncelikle bir şeyi dile getirmek istiyorum. imamiyye kelimesi imamete iman ettikleri anlamına geliyor. Buna inanma hususunda Zeydiyye, İran Şiası, Irak ve Lübnan'daki Şiîler, İsmailiyye gibi sair Şiî fırkalar, hatta Nusayriler bile ittifak hâlindedir. Bu bakımdan hepsi İmamiyyedir; imamete iman etmektedirler. Fakat İran Şiası, İmamiyye-isnaaşeriyye (oniki imam) Şiası'dır. İmameti onikinci imamda durdurduklarından dolayı. Bu birincisi...

 

İkinci olarak, az önce bazı dalaletlerini dile getirmiştim. İmamlar hakkındaki itikadları ve onları olağanüstü mevkilere yüceltmeleri... Mesela diyorlar ki: "İmam evrensel bir hükümranlığa, hakimiyete sahiptir; kainatın her bir zerresinde tasarruf eder." Peki madem imamlar kainatın her zerresinde tasarruf edecek derecede bir hakimiyete sahiptiler, zamanındaki halifelerin peşlerinde olması sebebiyle çoğu ne diye saklanarak yaşıyorlardı o hâlde? Madem imam her zerresinde tasarruf edecek bir kainat hakimiyetine, böyle bir güce sahip; o hâlde neden korkuyor? Veya bu onikinci imam —ki aslında yok— niçin gizleniyor, neden korkuyor ve niçin gün yüzüne çıkmıyor? Tabii bunların hepsine güya cevap veriyorlar. Verdikleri cevapların hepsi birer saçmalıktan ibaret! Dolayısıyla az önce saydığım türden imamlara Allah'ın sıfatlarını verecek kadar yüceltmeleri, gaybı bildikleri, istediklerini helâl-haram kıldıkları, dünya ve ahirete sahip olduklarını söylemeleri gibi sapık inançları hayli çoktur.

 

Hurafe tarzındaki inançlarına gelirsek, vallahi hangi birini söyleyeyim? Burada sadece hurafelerini anlatmaya kalksam saatlerce bitiremem! Ama örnek olarak birkaçını söyleyeyim Mesela bütün imamlar annesinin uyluğundan doğmuştur, herkesin annesinden doğduğu yerden değil!" Bunlar onların kitaplarından... Rivayetleri aynen bu şekilde: “İmamlar mûtat olan yerden doğmaz, annesinin uyluğundan doğarlar. Abdestli sünnetli ve secde eder bir halde dünyaya gelirler.” Bu bir hurafe ve sapıklık... Bâtınîliğe gelirsek, bu zaten onlar hakkında malum bir meseledir. Nitekim onlara göre takiyye-ki aslında yalan söylemenin başka bir ismidir- dinin bir parçasıdır. İmam Cafer-i Sâdık'a (Allah ondan razı olsun) nispet ettikleri bir söz var: “Dinin onda dokuzu takıyye yapmaktadır. Takiyye yapmayanın dini de yoktur." Ve bu gerçekten acayip bir şey.... Lakabı Sadık(doğru söyleyen) olan ve gerçekten de öyle olan İmam Cafer yalan söylemeyi emrediyor onlara göre... Bu sapıklık ve hurafe değil mi? Bu bâtınîlik değil mi? Bâtınîlik dışı farklı, içi farklı olmaktır, İnsanın kalbinde bir inancı, fikri olur fakat bunu insanlardan gizler, kalbinde taşıdığından başka bir inançla görünür. Bu yaptıkları bâtınîliktir. Bundan başka meselâ, Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam'ın cinsiyet uzvunun cehenneme girip azap göreceğini iddia ediyorlar. Bundan Allah'a sığınırız! Çünkü müminlerin annesi Hz. Aişe ile (Allah ondan razı olsun) evlenmiştir. Bu arada, Kur'ân-ı Kerim'in suçsuzluğunu bildirmesine aykırı olarak Hz Aişe'nin zina ettiğini savunuyorlar.Yani Hz. Peygamber'in cinsiyet uzvunun cehenneme girip temizlenmesi gerekiyor! Nuşirevan ise cehennemden kurtuluyor!

 

Soru: Bu hurafe inançların tarihî kaynakları hakkında neler söyleyebiliriz?

 

Sasani Kisrası Nuşirevan cehennemden kurtulurken Hz. Peygamber'in  cinsiyet uzvunun cehenneme girip temizlenmesi gerekiyor gerekiyor! Bu da bize gösteriyor ki, böyle bir dini Araplara ve umumî mânâda ümmet-i İslam’a düşman olan, bu ümmete kelimenin tam anlamıyla nefret duyan, hakkında Allah'ın hiçbir delil göndermediği konularda Allah'a iftiralar atan şuubîler ortaya çıkarmıştır.

 

Soru: Günümüzdeki Şiiliğin siyası yönlerinden konuşacak olursak, Humeyni'nin 1979'da gerçekleştirmiş olduğu devrim hakkında görüşünüz nedir? Bu devrimin adı "İslam devrimi" idi. O zamanlar Türkiye ve Dünya'daki birçok Müslümanı heyecanlandıran bir hadiseydi bu. Bu inkılab hakikaten İran'da İslam'ın şah yönetimine galip gelmesi olarak görülebilir mi?

 

Bir kişi Islam adını kullanarak konuşunca, İslam'ı uygulayacağını söyleyince insanları Kur’an ve Sünnet etrafında birleştireceğini dile getirince, elbette ki hepimiz bundan mutluluk duyarız, buna seviniriz! Ben şunu itiraf ediyorum ki, Humeyni yüz milyonlarca Müslümanı kandırabilecek kadar zeki, kurnaz, hilekâr bir adamdır. Gerçekten bunu yapabilir! Müslümanın uyanık olması, akıllı ve uzak görüşlü olması gerekiyor. Hz. Ömer (Allah ondan razı olsun) buyuruyor ki: "Ben sahtekâr değilim! Fakat sahtekâra aldanacak da değilim!" Ne yaparsınız ki Müslümanlar kandırılmıştır. Humeyni bir inanca, bir ideolojiye sahip. Sahip olduğu bu inancı, ideolojiyi ne kendisi ne de başka bir rafızi bırakacak konumdadır. Bunun aksine söylemiş oldukları sözlerin hepsi sırf reklâm içindir. Humeyni'nin yapmış olduğu devrime gelirsek ben bunu Batı ile ittifak yaparak gerçekleştirdiği kanaatindeyim. Bizzat Humeynî Batı ile anlaşmıştır. Bunun böyle olduğunu, Humeyni'nin Batı ile anlaştığını ve onların desteğiyle İslam âlemini parçalamak üzere geldiğini gösteren Humeyni'nin sözleri var. İran şahı o dönem bölgenin jandarmasıydı ve malum Amerika ve Batı ile çok sıkı ilişkiler içindeydi. Bütün bölgenin jandarması diye adlandırılıyordu. Nasıl oldu da şaşılacak bir hızla Batı İran'ı gözden çıkardı, ondan vazgeçti? sanki birden Batı İran'dan, Iran da Batı'dan habersiz hâle geldi!? Güçlü bir ordusu, kendisini (şahı) destekleyen büyük subayları vardı. Birden batı’dan Şah’a yardım etmeyeceğine, onu desteklemeyeceğine, yanında olmayacağına dair mesaj geldi. Şah henüz Tahran’dayken, ordusunun büyük komutanları yanında iken, nasıl oldu da Humeyni Fransız Hava Yolları’nın uçağıyla Tahran’a gelip oraya inmeye cüret etti? eğer genel anlamda batı yani Amerika ve Avrupa ile aralarında İran yönetimini  teslim alacağına dair gizli bir anlaşma, bir ittifak olmasaydı bu nasıl olurdu? Elbette Batı'nın bu inkılapla, -insanların Islamî bir hareket zannettiği hakikatte ise gerçek İslam'a, Sünnî İslam'a darbe vurmak amacını taşıyan bu hareketle- alâkalı birtakım hedefleri vardı. Görüyorsunuz bugünkü İran'a karşı (Batı) çok garip, çok acayip bir tutum sergiliyor! Saddam Hüseyin zamanında Israil uçakları hiç teftiş ve tehdit etmeksizin Irak'ın nükleer reaktörlerini iki kere vurdu. Söylendiğine göre bir kere bazı Arap devletleri üzerinden geçerek vurdular, akabinde ikinci bir kez daha vurdular. Şimdi İran'a karşı yaklaşımları ise genç bir kıza âşık olmuş kişinin hâline benziyor. Bu genç kız adamdan bir takım şeyler istiyor. Adam da 'tamam bunları yapacağımı diyor. O yaptıkça genç kız taleplerini artırıyor. İran Batı'dan istiyor. Batı birtakım teşvikler sunuyor. Sundukça, İran "bu teşvikler yetersiz” diyor. Her seferinde isteklerini artırıyor, Batı da bunları karşılıyor. Şimdiye dek seneler geçti, müzakereler devam ediyor; ne Batı ne İsrail İran'ı vurmaya kalkışmadı.

 

Peki İran gerçekten Batı'nın korkacağı seviyede kudretli bir hâle mi geldi? İran, 1989 yılında Saddam Hüseyin idaresindeki Irak'la yaptığı savaştan hüsranla ayrıldı, harâp oldu. 20-25 sene gibi bir zamanda İran, Amerika'yı, Avrupa'yı, İsrail'i, bütün âlemi aciz bırakacak, kendisine saldırmaktan korkutacak güce sahip mi oldu peki? Elbette ki hayır! Mesele bundan daha gizli bir şeyde! Mesele güçlü olma veya korkma meselesi değil! İran devrimi altı mayınlı bir devrimden ibarettir! Gelecek günler bunu ortaya çıkaracak şüpheniz olmasın! Başlangıcından beri Batı ile anlaşma içerisinde gerçekleşmiş bir devrim bu!

Müslümanın uyanık olması ve söylenen sözlere kanmaması gerekir. Bizler yapılan işleri görmek istiyoruz. Kuru sözler yetmez! Sözden çok ne var? Söze bakılacak olursa, İslam'la alâkası olmayan laik bazı yöneticiler İslam'dan öyle bahsediyorlar, öyle nutuk veriyorlar ki, belki kimi alimler onların konuştuğu gibi konuşamaz. Amma yaptıklarına bakarsak, İslam'la harp ediyorlar. şimdi dediklerine mi bakacağız yoksa yaptıklarına mı? Aynı şey İran için de geçerli. Dediklerinden önce yaptıklarına bakmamız gerek! Afganistan’da Taliban hükümetinden kurtulma konusunda ABD’ye yardım etti. Keza Irak’ta Saddam yönetiminden kurtulma işinde yine Birleşik Devletler’e yardımcı oldu. Sünni Müslümanların hüküm sürdüğü iki devlet...biri bir tarafında,diğeri öbür tarafında İran’ı çevreleyen iki devlet... Gerek Afganistan’da gerek Irak’ta Sünni yönetimlerden kurtulması adına Birleşik Devletler’le anlaştı. Ve bu gizli saklı bir işde değildi. İran’ın önde gelen yöneticileri televziyonlardan açık açık dediler ki: “Şayet biz olmasak Amerika Afganistan’daki Taliban hükümetinin hakkından gelemezdi.” Aynı şekilde “Biz olmasaydık, Amerika Irak’ta Saddam Hüseyin İdaresini alt edemezdi.” dediler. Sadece bu bile akıllı bir Müslümana İran gerçeğini, İran'ın ne olduğunu göstermeye yeter! Kuruluşundan beri hıyanete başlamış ve hıyanetleri devam edip geliyor. Batı, Rafızîlerin Müslümanlara olan husûmetinin farkında, bunu iyi biliyor. Bunu suistimal ederek bundan faydalanıyor. Hakikî İslam'a darbe vurmak için İran'ı kullanmada başarılı oluyor. Şu an İran; Yemen'de, Bahreyn'de, Irak’ta Suudî Arabistan'da, Suriye'de, Lübnan'da fitneleri körüklüyor. Eğer İran'ın desteği olmasaydı büyük casus Beşşar Esed yönetiminin şimdi Suriye'de ayakta kalabilmesi mümkün değildi. İran olmasaydı çoktan düşmüştü. Batı ve İsrail ise Beşşar'ın kalmaşını istiyor. Zira Müslümanların hükûmeti ele geçirmelerinin aksine, Beşşar Esed Batı'nın ve İsrailin menfaatlarine hizmet ediyor. Müslümanlar ise ne hıyanet içerisinde bulunacak, ne de Batı'nın ve İsrail’in menfaatlerine hizmet edecek bir yapıdalar.

 

Soru: Bundan önce Amerikan işgali sırasında Irak'ta yaşananlar ve yaklaşık üç senedir Suriye'de devam eden hadiseler çerçevesinde İran'ın Ortadoğu'da güttüğü siyaset ve Ehl-i Sünnet'e karşı aldığı tavır hakkında neler söylemek istersiniz? İran devriminden sonra Sünni-Şiî kardeşliği, ümmet bütünlüğü gibi konular sıklıkla gündeme gelmişti, malum...

Önce İslam kardeşliği meselesinden başlayayım. Az önce de temas ettiğim gibi bizler yapılan işlere bakmak zorundayız, söylenen sözlere değil! Onlar yalan söylüyorlar ve yalan onlara göre dinin esaslarından bir esas! Şu söze bakın: “Dinin onda dokuzu takiyye yapmaktadır”. imam Cafer-i Sâdık böyle dedi diyorlar. Dahası "takiyye yapmayanın dini yoktur" diyorlar. O hâlde kardeşlik hakkında söylediklerini olup biten gerçekler yalanlıyor! Bu konuda sözü daha fazla uzatmaya gerek bile yok! Çok açık! Yani ümmet-i İslam'a olan düşmanlıkları gün ortası gökyüzündeki güneş kadar açık! İslam kardeşliği meselesi ile bizi aldatıyorlar. Irak'ta yaptıklarına gelecek olursak, Irak'taki Şii ulemasından bir heyet henüz Amerikan orduları ülkeyi işgal etmeye gelmeden Amerika'ya gittiler ve ABD ile gizli bir görüşme yaptılar; eğer hatırlıyorsanız. O görüşmede ABD'den Irak'a girmesini Saddam hükûmetini düşürmesini rica ettiler. Resmen rica ettiler! Nihayet Amerikan orduları beraberinde başka ordularla geldiğinde, Irak’taki Şiilerin ve İran'ın hıyaneti olmasaydı, Saddam yönetimi düşmezdi. Irak idaresinin devrilmesinin peşinden Amerika Irak’ı İran'a  hazır  bir lokma olarak teslim etti. İşte İran casusu Nuri el-Maliki, tamamen İran’nın istediği doğrultuda hareket etmektedir. Şu anda Irak'ın bazı bölgelerinde İran'dan gelmiş Farsça konuşan Arapça bilmeyen bazı insanlar işleri idare ediyor, devlete yön veriyorlar. Kimisinin sözü Nuri el Maliki nin sözünden de daha geçerli durumda. Irak'a karşı yaklaşımları belli... Ülkenin daha sonra kendi ellerine geçsin diye, Irak'ı işgal etmek için savaşan Haçlı ordularına yardım ettiler.

 

Suriye'de yaşanmakta olanlara gelince, şayet İran ve Beşşar Esed'e daimi desteği olmasaydı, Esed bir sene bile kalmaz; şimdiye çoktan devrilmiş olurdu. Neden? Şöyle ki, orduların kendilerine mesela altı ay kadar yetecek stokları vardır. Veya diyelim ki bir sene... Esed'in bu stokları tükenmişti. Ancak Esed ve idaresine İran'dan yardım geldi. Tabii Rusya'dan Çin'den de yardım geliyor. Lâkin Suriye'yi yerle bir eden bu aşağılık câniyi desteklemek hususunda İran'ın rolü çok büyük! Halkını yerle bir eden demiyorum, zira biz onun halkı değiliz! O tek  kelimeyle düşman! Kanı Suriye halkının kanından olan bir insanın Beşşar'ın Suriye'de yaptıklarını yapması imkânsızdır! Evet gerçekten imkânsızdır! Eğer böyle bir düşmanlığı olmasıydı şu an yapmakta olduklarını asla yapmazdı. Dolayısıyla şimdiye kadar Beşşar'ı Suriye'de ayakta tutan İran'dır, başkası değil. Orduları hâdiselere iştirak ediyor, İran Devrim Muhafızları var, Hizbullah var. Tabii onlar kendilerine Hizbullah diyor; işin aslında Hizbuşşeytan„. Bu Hizbuşşeytan’ın Suriye'ye girmesi İran'ın emrinden başkasıyla olmadı, Ebu'l-Fadl Abbas tugayı dedikleri grup da aynı şekilde sırf İran'ın talimatıyla Suriye’ye girdi. Ordular Suriye'ye akın ediyorlar. Yemen'den bazı Husîler, Azerbeycan’dan bazı Şiîler... Hepsi İran'ın destek ve onayıyla geliyorlar. Eğer Beşşar, Suriye halkına karşı koyabilme gücüne sahip olsaydı bu gruplardan yardım istemezdi. Bunlardan yardım istemesi güçsüzlüğünü ve Suriye halkına karşı koyamadığını gösteriyor. Kimyasal silahları kullanması, varil bombaları kullanması, scud füzeleri kullanması, bütün bunlar ordusunun Suriye halkının devrimine direnecek gücünün olmadığına delil. Bu sebeple beynelmilel yasaklanmış silahlara sığındı. Bu silahlarla insanları vuruyor. Çünkü kendisi Nusayridir, Müslümanların ve bu halkın düşmanıdır. Çünkü hiç sebep yokken bile biz Müslümanları öldürmenin sevap getiren bir ibadet olduğuna inanmaktadır. Nerede kaldı bir de İran'ın menfaatine yönetimi elde tutmak gibi bir sebep varsa...

 

İran'ın eskiden beri bir projesi var: İran'dan başlayan Irak, Suriye ve Lübnan'ı içerisine alan bir imparatorluk kurmak. Saddam Hüseyin bu imparatorluğun kurulmasına mani olan setti. Ona komplo kurdular ve sonunda öldürdüler. İran'dan başlayan, destekledikleri Nusayrilerin idaresindeki Suriye ve Lübnan'a kadar uzanan imparatorluklarını kurma yolunda önlerini tıkayan bu engel böylece kalkmış oldu. Şimdi Suriye'de Nusayrilerin elinde olan idarenin düşmesi İran-Safevi projesinin çökmesi anlamına geliyor. Tamamen çökmesi... Suriye'deki Nusayri yönetim düşer düşmez, Hizbullah da zayıf düşecek ve İran’ın ona yardım ulaştırabilmesi zorlaşacaktır, Aynı zamanda Irak'taki Rafızîler de güçsüzleşecek; böylece kurulması uğruna milyarlar döktükleri imparatorluk çökecektir. Batı ve İsrail de Suriye'de Beşşar'ın alternatifinin İslamî yönetim olduğunu görüyor. İslamcıları ne İsrail ne de Batı istiyor. Dolayısıyla Beşşar'ın yönetimde kalmasında bir sakınca görmüyorlar. Binaenaleyh, İran Suriye'de halkın devrimine karşı düşmanca ve sinsi bir rol oynamaktadır. Tıpkı daha önce ABD’nin Irak'ı işgal edip mahvetmesine, sonra da Şiîlere teslim etmesine yardım ederek oynadığı sinsi rol gibi...

 

Soru: Tarihte Şia'nın Şiî olmayan Müslümanlara ve toplumlara, Ehl-i Sünnet’e karşı siyasî tutumu nasıldı peki? Geçmişin bugünden farklı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Şia'nın diğer Müslümanlarla münasebetleri düşmanlık ve entrikaya dayalı bir tutum olagelmiştir. Şia'yı yalnızca İran'daki Şiîlerden ibâret görmeyip daha kapsamlı ele alırsak, Karmatiler, İsmailiyye, Fâtimiler ve benzeri gruplar da Şiâ'nın içerisinde yer alırlar. Söz gelimi, Karmatiler Kâbe'de otuz bin hacıyı katletmişlerdi. Kâbe'de!.. Hiçbir sebep yokken! Eman altındaki hacılar ve yanlarında herhangi bir silah da yok... Düşünün, Kâbe'ye geliyorlar ve otuz bin hacıyı öldürüyorlar. Akabinde Hacer-i Esved'i çalıp Bahreyn'e götürdüler. Yaklaşık yirmi sene yanlarında kaldı. Nihayet bir Abbasi halifesi binlerce altın lira ödeyerek Hacer-i Esved'i Kâbe'ye, eski yerine getirdi. İşte Karmatiler böyleydi. Bundan başka mesela İran'da Safevi devleti kurulduğunda 1500'lü yıllarda İsmail Safevî insanları Şiîleştirmeye başladı. Daha öncesinde İran'ın tamamı Müslümandı. Etrafına bir grup insanı toplayınca... Biliyorsunuz onların şeytanca metotları vardır. İnsanların duygularını sömürürler, onların Ehl-i Beyt'e olan sevgilerini istismar ederler. Rol yapmayı, yapmacık davranmayı iyi becerirler. Ağlama, Ehl-i Beyt’in başına gelen zulümlere sızlanma... Zannedersiniz ki Ehl-i Beyt'in kanının velisi, sahibi bunlar. Hâlbuki, Ehl-i Bey’le ne bir alâkaları, ne bir bağları, akrabalıkları var! Ehl-i Beyt bizleriz! İsmail Safevi'nin etrafında böyle bir grup insan toplanınca, başladı beldeleri gezmeye ve onları Şiî olmaya çağırdı. Kim Şiî olmayı kabul etmediyse onu öldürdü. İsmail Safevi'nin İran'da bir milyon civarında Müslüman öldürdüğü söyleniyor. Bunu tarih kitapları söylüyor. İsmail Safevi'den sonra Abbas Safevi geldi ve aynı metota aynı tarzda devam etti.

Safeviler ayrıca Avrupa'daki dükalıklarla sıkı münasebetler kurdular. Avrupa dükalıklarından heyetler İran'a geliyorlardı. Aynı şekilde İran'dan da bu dükalıklara insanlar gidiyordu. Bu görüşmelerin hepsi ortak tehlike'ye nasıl karşı koyabilecekleri konusu etrafında dönüyordu. Ortak tehlike'den kasıtları Müslümanlardı. Bu 'ortak tehlike' kavramını ilk defa Safevilerle Avrupalılar kullandı. Bu organizasyon neticesinde Safeviler üç kez Bağdat'a saldırdılar ve onu istila ettiler. Avrupalıların talebi üzerine... Neden peki? Osmanlı orduları Avrupa içlerine doğru ilerliyor ve oralara İslam'ı yayıyordu. Avrupalılar, Osmanlı dervişlerinin gayretleriyle kıtanın Müslümanlaşacağı endişesine kapıldılar. Avrupalılar, Safevilerden Bağdat'a saldırmalarını talep ediyordu ki böylece Osmanlı orduları, en azından belli bir kısmı Bağdat'a dönüp Safevileri oradan çıkarmak zorunda kalsın. Bunu tamtamına üç kere yaptılar. Şayet Safeviler olmasaydı, bugün Avrupa Müslüman bir kıtaydı! Bağdat'a giriyorlar ve şehri talan ediyorlardı. Evleri içlerinde yaşayanlarla birlikte yakıyorlar, kadınları kaçırıyorlar, malları yağmalıyorlar, insanları öldürüyorlardı. Hiçbir sebep yokken... Taş üstünde taş bırakmama... Yaptıkları resmen buydu. Osmanlı orduları dönüp de Bağdat'ın güvenliğini kontrol etme vazifesini yerine getirene kadar bu böyle devam etti... Demem o ki, onların geçmişi düşmanlıktan ibarettir. Hem de köklü bir düşmanlık...

Bakın bugün dahi hepimiz onların nasıl kâfirlere yardım yaptıklarını görüyor ve biliyoruz. Günümüzdeki Safevilerin Haçlı ordularının Afganistan’ı işgal etmelerine nasıl yardım ettiklerini...

 

Haçlı ordularının Irak'ı işgal etmelerine, mevcut idareyi İran'ın ve Râfızilerin lehine ortadan kaldırmalarına nasıl yardım ettiklerini gördük. Tarihleri düşmanlık. Hattâ çok değil daha geçen senelerde, birkaç sene öncesinde yani İran’da el-Mesalib adında bir kitap basıldı. Kitabın adı ‘ayıplar, kusurlar’ anlamına geliyor. Müellifi İbnu’l-Kelbî. Bu müellifin Araplara öyle bir kini var ki!,. Bu kitabını öyle yalanlarla doldurmuş ki! Arapların dinleriyle alâkalı işler. onları küçümsen şeyler...Arapları rezil bir millet olarak görüyor, Bu kitabı İran bastı ve ülkesinde bedava dağıttı! Bu onların Araplara, Müslümanlara, İslam'a olan düşmanlığını göstermiyor mu sizce? İslam'ı taşıyanlar, yayanlar bizzat araplar! Allah Teala “ Hakikat biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik” ve “Doğrusu O(Kur’an),sana ve kavmine bir öğüttür.İleride ondan sorulacaksınız” buyuruyor. Yalanlarla dolu bir kitap...İran’da basılıp bedava dağıtılıyor. Arap milletine düşmanlık adına,insanları onlardan nefret ettirme uğruna...Dolayısıyla mesele ortada...

 

Soru: Şia'ya karşı Türkiye gibi ülkelerde sokağın algısı, genel olarak onların Hazreti Ali'yi diğer sahabilerden üstün gördükleri, Ehl-i Beyt'i daha çok sevip o kaynaktan beslendikleri; hilafet gibi bazı cüz'i meselelerde Ehl-i Sünnet'ten farklı düşünseler de bu ümmetin bir parçasını oluşturdukları şeklinde, Bu algı hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Başta dediğim gibi birçok insan Şia'ya aldanmıştı. Şia'nın bizlere yakın olduğu anlayışı vardı. Ama şimdi bu değişti. Müslüman halkların hepsi artık biliyorlar ki, Şiî-Rafiziler bu ümmete düşmandır. Mesela bundan 5-10 sene evvel Şia'ya aldananların nispeti dörtte üç ise, bugün belki dörtte birden azdır. Benim, üniversitenin Şeriat bölümünde yüksek lisans ve doktora yapan talebelerim vardı. Hasan Nasrallah'a âşıktılar. Tabii ben onlara meseleyi izah ediyordum, onlar da bundan faydalanıyordu. Fakat yine de Hasan Nasrallah'ı takdir etme kabilinden bir nebze kalmıştı kalplerinde... Fakat Irak'taki, Suriye'deki son hadiselerden sonra... Irak'ta insanları ismine binaen öldürdüler. Kimin ismi Ömer, Zeyd, Yezid ise sorgusuz-sualsiz öldürdüler. Akabinde Suriye hadiseleri geldi. Böylece bu yaklaşımları değişti. Hasan Nasrallah'ı savunan o gençler şimdi Onun hakkında öyle şeyler söylüyorlar ki! Neler dediklerini ben burada söylemek istemiyorum. Böylece İran gerçeğini, Şia'nın gerçeğini öğrendiler. Artık işler kimseye gizli değil. Arap halklarının hepsi uyandı ve İran'ın Araplara ve Müslümanlara umumen düşmanlık eden bir devlet olduğunu gördüler. Aynı şekilde Irak'ın, Yemen’in, Lübnan Rafızilerinin, imparatorluğun merkezi İran'ın kuyruğu ve tâbisi olduğunu da gördüler, Artık Müslümanlar geçen birkaç yıl öncesindeki gibi değiller. Günümüzdeki Müslümanlar gerçeği tanıyor; zira Suriye devrimi onlara bu gerçeği gösterdi. Onlar da bunu gördüler. Binaenaleyh artık Müslümanları kandırabilmeleri kolay değil. Bizler şimdi gerçekten tarihî bir fırsat karşısındayız. Bu tarihî fırsatı, hâlâ İran ve diğerlerine aldanmış bulunan diğer Müslümanlara gerçekleri izah etmenin fırsatını bilmek zorundayız. Bunu anlatmak vazifemiz. Müslümanları uyarmada, uyandırmada rol oynamamız şart. Pasif ve seyirci kalamayız.

 

Soru: Özellikle son dönemde yaşanan İran-ABD yakınlaşmasını da göz önüne alarak İran'ın günümüzdeki Amerika politikası hakkında ne düşünüyorsunuz? Birçok Müslüman'a göre İran günümüzün kapitalist-işgalci güçlerine kafa tutmaya cesaret edebilen tek Müslüman ülke.

 

Ben İran'ın devlet başkanı olsam öyle bir konuşma yaparım, nutuk veririm ki beni dinleyen benden cihanın kahramanı, Amerika'nın en azılı düşmanı diye bahseder. Ya da bir konuşmamla sanki ABD'yi yıktığımı, belki ondan eser bırakmayacağımı falan söyleyebilirler. Bu nutuk atmalardan bir fayda gelmez! İran bu uslübu kullanıyor. Bu hitabî söyleme dayalı uslûbu... ABD'ye yönelik saldırgan söylemler.. İran senelerce Amerika'yı büyük şeytan diye isimlendirdi. Önemli olan ise hakikat ve vâkıa! Mühim olan perde arkasında olup bitenler! Medyaya yansıyan sözler veya yalanlar değil. İran ile ABD ilişkilerinde birçok şey danışıklı dövüş kabilindendir. Eğer anlaşmazlık, ihtilaf varsa bu ganimetleri paylaşmanın nasıl yapılacağıyla ilgilidir. Menfaatler hususundadır. Fakat gerçek bir düşmanlığın varlığından söz edemeyiz. Şayet ABD ve İran beyninde hakiki bir husûmet olsaydı, durumlar bugünkünden çok farklı olurdu. Vakıâya baktığımızda iki ülke arasında bir organize çalışma, bir anlaşma var. Şu anda Suudi Arabistan ile Birleşik Devletler’in münasebetlerinde bir zayıflama ve gevşeme oldu. Niçin? ABD'nin İran'a yaklaşımından ötürü... Anlaşması ve iyi ilişkileri sebebiyle. Bizler medyatik sözlere ve reklâmlara inanmıyoruz. İran'ın mollalarının bizi kandırması zor. Bizimle öyle kolay dalga geçemezler.

 

Soru: Peki Hizbullah'ın Lübnan ve Filistin politikaları hususunda neler söylemek istersiniz?

 

Açıkçası Hizbullah da Müslümanları aldatmayı başarmıştır. Hem de acayip bir başarı... Ne var ki, Suriye'deki devrim hem onun hem de İran’ın içyüzünü ortaya çıkardı. Aslında bütün dünyanın iç yüzünü meydana çıkardı ya! Hizbullah Lübnan'a hâkim olmak ve Suriye'de Nusayri rejime karşı halk ayaklanırsa Nusayri yönetime destek vermek gâyesiyle kurulmuş bir grup olduğunu ispat etmiştir. Bu açık. Şayet iddia ettiği gibi gerçekten Israil'e karşı direniş yapan bir hizib olsaydı, Suriye'ye girmemesi gerekirdi. Gazze bundan önce küçük çaplı saldırıların dışında iki defa ağır saldırıya uğradı. Hizbullah direnişiyle devamlı övünüp duruyordu. Peki, o iki ağır saldırıya uğradığında bu hizib Gazze uğruna ne yaptı? Yerinden kıpırdamadı. Bu da söylediklerinin tamamen bir köpük, katıksız birer yalandan ibaret olduğunu ortaya çıkardı. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah er-Rannanî'nin yapmış olduğu —çoğu yalan ve boş laflardan ibaret- konuşmalarla insanların Şiîleşmeleri, Şia'yı sevmeleri hedeflendiği ortaya çıktı. Geçmişi hatırlayanlar bunu bilir. 2009'da Gazze büyük bir saldırıya maruz kaldı ve sözüm ona Hizbullah bir şeye karışmadı. 2012 yılında Mursi doneminde Allah kendisini korusun ve kurtarsın!- yine Gazze vuruldu. Kahraman Muhammed Mursi ve kahraman Recep Tayyip Erdoğan Gazze'nin arkasında durdu. Hizbullah iki büyük saldırıda da Gazze adına hiçbir şey yapmadı! Daha küçük saldırılara maruz kaldığı durumları hiç saymıyorum. Dolayısıyla bizim ciddi mânâda şuurlu olmamız ve aldatmaca ve yalanlara kapılmamamız gerekiyor. Palavralardan ibaret nutukların tesirine girmememiz lâzım. Kardeşlerim, esas olan yapılan işlerdir.Kimin ne olduğunu ortaya çıkaracak tutumlardır mühim olan! Şu anda Suriye'de yaşananlar kimin ne olduğunu ortaya koyan bir sahnedir; ki Hizbuşşeytan'ın İçyüzünü kabak gibi meydana sermiştir; artık onu örtecek hiçbir şey bırakmamıştır. Sözün kısası takke düştü, kel göründü Suriye’de olanlar Hizbullah'ın, İran'ın ve halkların özgürlüğünden dem vuran bütün yalancıların ipliğini pazara çıkardı! Suriye'de şu an Tartus şehri hariç vurulmamış hiçbir kent yok. Bütün şehirler vuruldu. Bu da gösteriyor ki, bu devrim bütün halkın devrimi! O hâlde ne diye Hizbullah hürriyet ve şeref isteyen bu halkın yanında yer almıyor? Hizbuşşeytan’ın lideri, Irak'ta Amerikan işgaline karşı savaşmanın caiz olmadığı fetvasını veren Sistani'yi niçin eleştirmedi? Niçin? Sistani, Amerikan güçlerine direnmenin caiz olmadığı fetvasını vermişti. işte kahraman (!) Hasan Nasrallah, onun hakkında ne bir kelâm etti ne de ret!.. Gerçeği ortaya çıkaran daha bir sürü tavır.. Önemli olan bir şey varsa, oda bu ümmetin son derece uyanık olması gerektiği...Eğer uyanık olmazsa darbe üstüne darbe yiyecektir. Gerek Nusayrilerden, gerek Safevi Rafızilerden.. Zira düşmanını dostu zanneden kişi, kendisini aldatıp sonra da ona gülecek bu düşmanın darbesini yemeye müstehaktır.

 

Soru: Hocam, Şia içerisinde sayıları azda olsa Ayetullah Fadlallah, Ahmet el-Kâtib, Musa el-Musevî mutedil insanların varlığı yanında, çoğunlukla Yasir el-Habib gibi— Hz. Aişe validemize ve sahabe-i güzin efendilerimize laneti imanın şarti olarak görenler de var. Hatta Yasir el-Habib’in, İttihad-ı İslam politikası çerçevesinde klasik Şiiliği zahiren eleştiren Şiilere yönelik söylediği "Onların takiyye yaptıklarını biliyorum; onlar sadece Sünnîlere hoş görünmek için böyle söylüyorlar. Ama bu çabaların boş olduğunu görmeleri gerek!” gibi bir yaklaşım içinde bulunduğu da biliniyor. İşin ilginç yanı, bu sözlerin muhatablarından bunu nakz edecek herhangi bir açıklama da yok. Bu bağlamda ana akım Şia'nın kendilerine dönük eleştirilerinin takiyye olup olmadığını nasıl ayırt edebiliriz? Bunun için hangi kriterleri devreye koymak gerekir?

 

Şia içerisinde mutedil insanlar mevcut, bunda şüphe yok! Yani mezheplerini terk etmemişler fakat aynı zamanda itidâlliler.  Akıllarını çalıştırmışlar ve mezheplerinin çoğu fikir ve prensiplerinin doğru olmadığını idrak etmişlerdir. Evet, bunlar gerçekten var! Bunların mezhep içerisinde reform yapılmasını teşvik etmeleri gerekir. Yani köklere, derinlere inen  bir devrim yapılmasına... Kabukta kalan bir şey değil. Fakat senin de dile getirdiğin gibi Şiî ulemasının çoğunun itikadı Yasir el-Habib’in itikadı gibidir. Bu habisin, Yasir el-Habis’in -el-Habib’in değil inandığı gibi. Bu adam Şia'nın gerçek yüzünü ifade ediyor. Tıpkı uydu kanallarındaki yayınlarda konuşan birçok Şiî âlimin Şia gerçeğini ifade edip anlattığı gibi. Uydu kanalları onların rezilliklerini ortaya döktü. Onların birçok âlimi o derece bir gabâvetin sahibi ki, mezhebine hizmet ettiğini zannediyor; hâlbuki mezhebin kirli çamaşırlarını ortaya çıkarıp insanları ondan nefret ettiriyor. Şunu ifâde etmek istiyorum ki 'Safa' kanalı ve benzeri kanalları bir kısım Şiîleri ve dinlerinin hakikatini anlamamız hususunda gerçekten çok büyük ve önemli bir rol oynamıştır. Kimileri durumdan habersizdi velâkin bu uydu kanalları onları uyandırdı. Kimisi tevbe etti, döndü ve Müslüman oldu; Şiîliği bıraktı. Gerçekten Şiîliği terk ettiler. Safa ve benzeri kanalları işletenlerin muvaffak olmalarını, onları faydalı kılarak aklını kullanan Şiîleri doğru yola iletmesini Allah'tan niyaz ediyorum. Çünkü kim bu mezhebin üzerinde düşünürse, onun bâtıl ve fâsit bir mezhep olduğunu görecektir. İster usûlünde, ister akidesinde, ister fıkhında ve ister başlangıçtan bugüne İslam ümmetine olan muamelelerinde düşünsün, farketmez. Fakat söylediğin gibi Şiîlerden akıllarını kullananları, düşünenleri, düşüncesi kendisini bu sapıklıkları ve hurafeleri terk etmeye itmiş olanları destekliyoruz. Nitekim yaklaşık iki sene önce ‘Ayetullah’lardan Şii bir alimin bir uydu kanalına çıkarak yaptığı muhteşem konuşmada olduğu gibi...

 

Soru: Peki efendim onların açıklamalarının samimi mi Yoksa takiyye mi olduğunu nasıl ayırt edebiliriz?

 

İşin aslında bizim için ayırt etmek çok önemli değil. Yani bir insan mesela gerçekten tevbe ettiğini biliyoruz... şu hâlde gerçekleri insanlara açıklaması vazifesidir. Eğer gerçekten tevbe etmiş ise konuşup anlatması gerekir. Nasıl ki az önce bahsettiğim kişi konuşmuşsa. O onların Ayetullahlarından biriydi. Diğerlerinin sömürdüğü gibi o da istese Şiîleri sömürebilir; humus alabilir, muta nikâhıyla şehvetini tatmin edebilir ve benzer işler yapabilirdi. Ama âhiretini dünyaya tercih etti ve Şia mezhebi hakkında açık ve net konuştu, sapıklık ve hurafeleri açığa vuracak şekilde...

Soru: Son olarak sormak istediğim şey, günümüz nesillerinin Şia'yı doğru tanıyabilmesi adına Şiiliğe yaklaşımımızın nasıl olması gerektiği hakkında. Yani onlara Şia'yı anlatırken hangi mevzulara özel bir ihtimam gösterilmeliyiz sizce?

 

Esasen bizim tam bir eğitim devrimine ihtiyacımız var. Gerek ilkokullarda, gerek ortaokul/liselerde, gerek üniversitelerde. Yani ülkemizde ilahiyat fakültelerinden mezun olmuş kişilerin Şia hakkında hiçbir şey bilmemesi ayıp değil mi? Birçok Müslüman âlimin kendilerine Şia hakkında sorulduğunda 'onlar da bizler gibi; bizim kardeşlerimiz ve aramızda pek bir fark yok' gibi cevaplar vererek Müslümanları saptırması ayıp, noksanlık değil mi? Hâlbuki Şia'nın kitaplarını okusalar bu tarz sözlerin Müslümanları kandırmak ve saptırmaktan başka bir şey olmadığını görecekler. Dolayısıyla bizler bir eğitim devrimine muhtacız. Yanı sıra, Şia'nın hakikatinin bütün Müslümanlar arasında yaygın bir bilgi hâline getirilmeşine ihtiyacımız var. Tâ ki onlar tarafindan darbe yemeyelim. Şimdiye kadar yeterince darbe yedik. Hz. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtu vesselam "Mümin aynı kovuktan iki defa ısırılmaz" buyurmuştur. Bizler Safevi-Rafızi yılanlarının kovuğundan defalarca ısırıldık. Artık bu kadarı yeter. Binaenaleyh nesillerimizi doğru bir şekilde yetiştirmek, onlara doğru bir talim vermek durumundayız. Bu talim Şia'nın gerçeklerini önlerine getirmeli. Böylece onlardan sakınabilsinler ve gelecekte tuzaklarına düşmesinler.

 

Soru: Peki Şia hakkında en kısa yoldan bir fikir edinebilmek için onların hangi kitapları mütalaa edilebilir?

 

Onların bütün kitapları berbattır! Mesela Humeyni'nin Keşfu'l-Esrar adlı kitabını alın bakın. Sahabeye saldırılarla dolu! İmamları aşırı yüceltmeler, Fatıma Mushaf’ı hakkında sözler, hattâ Allah Resulü aleyhissalatu vesselama hücumlarla... Humeyni son devirde, yirminci asırda yaşamış ve ölmüş bir insan... insan bekliyor ki zihniyeti eskilerin zihniyetinden farklı olsun! Fakat ne yaparsın ki zihniyeti onların zihniyetiyle aynı. Rafızilerin değişmesinin imkânsız, sabit bir inanca sahip olduklarını gösteren şeylerden birisi, bizleri mezhepler arası yakınlaşmaya çağırırlarken, bu yakınlaşmadan kasdettikleri şeyin kendi dinimizi bırakarak ondan çıkmamız ve onlar gibi Rafizi olmamaız oluşudur. Yakınlaşmadan kasdettikleri şey bu! Bizler eğer onların akidelerini değiştirebileceklerini sanıyorsak, hayâl dünyasında dolaşıyoruz demektir. onlarla kim diyaloga girmişse bundan başka bir sonuca varmamıştır. Gerek Muhibuddin el-Hatib gerek şeyh Ali et-Tantavi gerek Dr. Mustafa es-Sibai... (Allah hepsine rahmet etsin!) Hepsinin varmış olduğu sonuç bir. “Onlarla anlaşabilmek mümkün değil. Kimse onlarla bir yere varamaz ve onlarla kurulan diyaloglar zaman israfından başka bir şey değildir...”

-Efendim Allah razı olsun.

Allah sizleri korusun!

-Arz ettiğiniz bu bilgiler büyük önem taşıyor, Türkiye'deki okuyucuların çok istifade edeceğini düşünüyorum Allah'ın izniyle.         

İnşaallah! Allah sizlere hayır bereketler versin! Ben de yayınlanacak sayıyı görmeyi temenni ediyorum.

 

 

 

Rıhle Dergisi, Aralık-2014,  Yıl:5, Sayı:18, Sayfa: 66-78



Ahmed ceemal El Hamevi
Okunma Sayısı: 56


54.165.57.161








YAZARIN DİĞER YAZILARI

Başkan'ın Mesajı
Aidat Borcu Sorgulama
Köşe Yazıları
Mustafa Özer (özer Koç)

Ahmed ceemal El Hamevi

Prf.Dr.Serdar demirel

N.Mehmet Solmaz

Mustafa Özer (özer Koç)

Mustafa Miyasoğlu

Mustafa Ekinci

Galip Boztoprak

Şeyma Kısakürek Sönmezocak

Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa cabat

Ebubekir Sifil

Ali Biraderoğlu

İbrahim Ulueren

Mustafa Özer (özer Koç)

Ali Biraderoğlu

Mustafa cabat

Günlük Gazeteler
Sponsorlarımız

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı

© Copyright 2020  V4.1 Tüm Hakları Saklıdır. | Vakıf Sitesi


Top