Duyurular

«Velîler Ordusu» kitabında hayatı anlatılan 333 Velînin içine, «Bir» sayısını Allah Resulüne verdikten sonra mukaddes emaneti O’ndan alıp günümüze kadar getiren, O’nunla beraber 33 büyük velî, esere bilhassa alınmamıştı. ... 


Başbuğ Velilerden 33

 

Ezelle ebed arası Allah'a doğru giden evliya kervanları arasında en şanlısına ait 33 kolbaşılı "Altun Halka - Silsile-i Zeheb" çerçevesidir ki, keyfiyet ölçüsüyle temel sayısını, bütün kainat gibi O'ndan alır.


Kayseri Hava Durumu
Anket
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 17,9362   17,9685
EURO 18,3515   18,3845
       
Özlü Sözler
Kibirli İnsan Övülmez
Sponsorlarımız
Sığ kıyıdan

Mehmet KASAP

1. Basım : Haziran 2015
Baskı Yeri : Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı
İrtibat Tel : 0 352 222 54 17
Web : www. kekvakfi. gen. tr

SIĞ KIYIDAN/MEHMET KASAP
Yıl 1972, Adana’da yatılı okuyorum. Tam da söylendiği gibi, lisede, hani olur ya; “Hatıra” defterimiz
dolaşıyor arkadaşlar arasında. Birisi yazıyor, öbürüne veriyor, o diğerine, herkes bir şeyler yazıyor, biz de
başkalarınınkine yazıyoruz, bir sürü “defter” var ortalıkta, neredeyse sınıf mevcudu kadar. Bu yazılar
oldukça duygusal yazılar ve genellikle unutulmamaya dair.
“Seni hiç hatırlamayacağım, zira unutmayacağım!...”, “Beni hatırlaman dileğiyle!...” gibi böyle biten
yazılardı...
Alt sınıftan birisi, unutmadım Burhan’ı, Konya Çumra’dandı; “Abi ben de yazabilir miyim?” dedi.
Baktım bir şiir:
“Ne hasta bekler sabahı
“Ne taze ölüyü mezar,
“Ne de şeytan bir günahı,
“Seni beklediğim kadar.”
Devamı yoktu, bu kadarını yazmıştı. Dedim ki, sağ olasın, şiir güzel de şairini neden yazmadın?
“– Abi ben çok seviyorum bu şiiri!...” dedi.
O dönemler ders kitaplarında Necip Fazıl sanıyorum yalnızca hece veznine örnek olarak “Anneciğim”
şiiriyle bulunuyordu, başka yoktu. Ben de bu şiiri (Beklenen) nereden okudum, nereden kaldı aklımda,
hatırlamıyorum, yardımcı ders kitapları olabilir...
Şimdi çok daha iyi anlıyorum ki, o hatıra defterine Burhan’ın yazdığı şiir, benim kaderimin beni hiç
bırakmayacak Necip Fazıl kısmının başlangıcı olmuş.
Adana’da teknik lise o yıl bitti.
Yıl 1974, iki yıldır İstanbul’dayım.
Ama neyi nasıl anlatayım, kaderden kaçılmıyor, İstanbul’da olsan bile!... Kaldı ki, insan İstanbul’da
kaderine belki daha kolay yakalanabiliyor!...

İstanbul’a diyecek bir şeyimiz olamaz da, para işini bir türlü rayına oturtamıyoruz, yani oturtamıyorum.
Yazın gündelik işlerden, inşaat ameleliği o da, biriken bir çırpıda tükeniyor...
Dediler ki, Kayseri Yurdu var Çapa’da. Oraya git!...
Alâ; her yere giderim dedim kendi kendime, yeter ki İstanbul olsun!... Ve ver elini Çapa ve Başvekil
Sokakta Kayseri Yurdu...
Bir adam, Yurt Müdürü; Rıfat Bey, sonradan öğrendim, “Geyik” diyorlar, lâkabı böyle, merak da etmedim
hiç, ne hikmetse? Ancak:
“– Olmaz, sen ara sınıfsın, alamayız!” diyor, başka bir şey demiyor.
Benim durumum anlatılır gibi değil, o geceden itibaren mutlaka orada kalmam lâzım. Dedim ki; Hocam
şu nüfus cüzdanım, şu okul şebekem, ben yukarıda kendime bir yer ayarlarım, bulurum!... Ve kapıdan
çıkarak doğruca merdivene yöneldim. Daha bir kat çıktım çıkmadım, arkamdan bir ses:
“– Kardeş, bir dakika, görüşelim!...”
Kasım ayının sonları sanki, bir akşam üstü karanlığı veya aydınlığıydı ortalık, şöyle döndüm aşağıya
baktım; cüssesi benim iki mislimden daha fazla, ayağında tokya terlik, sırtında siyah bir trençkot pardösü,
o anda göremedim ama sonradan gömlek cebinden, başında kalan bir tutam saç için hiç eksik etmediği
dişleri eksik tarak mutlaka o anda da duruyor olmalıydı, belli ki o da Yurtta kalanlardan birisi:
“Evet!... dedim, bana mı söylüyorsun?”
Sonradan anlıyorum ki, “Geyik” bakın ne demiş;
“– Mustafa Bey, bu arkadaş kimse böyle saçları falan, aman ha boş bırakmayın, ıslah edin, mutlaka göz
kulak olun!...”
Benim saçlarım doğruydu, biraz uzunca sayılırdı ense, favoriler falan normalin hayli üstündeydi de yani
ne alâka, neyi ıslah ediyorsun?...
Şöyle oldu, böyle oldu, o kat şunlarındı, bu kat bunlarındı, ben iyice “göz kulak olunmuş” veya ileride
“ıslah” olunacak “yabani bir şey” vaziyetinde 7 numaralı odaya sıkıştırılmış oldum.
Meşhur 7 numaralı oda!...
Gûya bu oda sakinleri “ıslah olmuş” vaziyetteler de aralarından Mustafa Küçükince abi ayağında tokya
terlik, (hangi akılsa) akıllarındaki mi yoksa ellerindeki mi şablona göre de uzun saç, favori kaçınılmaz
komünist alâmeti ya, meğer İstanbul buymuş; ben o günlerde nereden bileceğim herkes kendince akıllı da,
zekâ ile ilgili ne seviye ararsan burada bol miktarda bulunabileceğini?... İstanbul’un göbeğindeki cehl’i
anlatabiliyorum değil mi; işte öyle ellerine düşmüş benim gibi “uzun saçlı bir komünisti” ıslah edecek!...
Hale bakar mısınız? Mustafa abinin yapacağı bir şey yok, fakat o değil de gerçekten “Geyik” diye ne
doğru bir lâkap demişler Müdür’e, adını aldığı hayvan için üzülmüyor değilim ama kelime olarak, ses
tonu, telaffuz vesair nasıl da yakışıyor, insanın içini soğutuyor “Geyik” demek, kaldı ki, orada o zamanlar
bütün yönleriyle ıslah edilmeye muhtaç tek adam kendisi, sanırım bir kaç ay bile duramadı, defoldu gitti,
böyle birisinden başka ne beklenir?
De; orası ayrı bir hikâye ancak, asıl bizimkilere ne demeli; o gün de bu gün de, vah ki, ne vah!...
Şimdiki “Ağa”ların çoğunu ya orada, veya ora bağlantılı tanıdım...
Hoca, Mustafa Cabat o zamanlar lâkabı “profesör”, üniversitede felsefe okuyor, yatağı yan tarafta 8
numaralı odadaydı ama gününün büyük bir bölümünü bizim odada geçiriyordu...

Bir yıldan bir kaç ay fazla kaldım Yurtta.
Çok dar bir hareket alanım vardı. Okul dışında ya yukarıda yarıyıl projesi, resim çiziyordum, ya aşağıda
uyuyordum, bir de çok yürürdüm veya Hoca ile Fındıkzade başta olmak üzere, Aksaray’da, Taksim
Beyoğlu’nda sinemaya gidiyor ama filim seyretmeyip, fuayelerinde vatan kurtarıyorduk. Daha sonraları,
yani bir kaç yıl sonra vatanı kahramanlar gibi kurtardıktan sonra sinema portföyümüze Kadıköy Bahariye
Caddesi’nde Süreyya Paşa Sineması ve Moda Çay Bahçesi de eklenmişti.
Laikliğin sinema fuayelerinde böylece “hal” edildiğini söylemeliyim.
İlerici Cabadist Gençlik Deneği’nin (İCGD) kuruluşu ve adi posta ile ülke genelinde yayılışı bu döneme
rastlar.
Tabii ki dikkat çekmiyor değil, Hoca Necip Fazıl’dan çok söz ediyordu. Bir gün Hoca’ya dedim ki Necip
Fazıl’ı kastederek:
“– Neden milletvekili olmuyor, ben bilmiyorum öyle mi yoksa?”
Bu soru Hoca için iyi bir pastı ve Hoca bu pası iyi değerlendirdi. Yok canım Hoca, nasıl anlatayım gayet
kibardır; “Çüşşş” falan yapmadı!...
Birlikteyken genellikle şiir, yalnızken kitap okurduk. Şakası yok parça bölük de olsa az şiir ezberlemedim
o dönem; Çile, Sakarya Türküsü, Karacaahmet, Canım İstanbul, Geçen Dakikalarım, Kaldırımlar tabii ki
üçü bir arada, yani “Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin, İki yanımdan aksın bir sel gibi
fenerler”i mi, “Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur, Ne senin anladığın kadar kaldırımları...”mı yoksa
“Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım, Onu bir başkasına râm oluyor sanırım, Görsem pencerelerde
soyunan bir karaltı...”yı mı ihmal edecektim?... Devamla; Kafiyeler, Otel Odaları, Bekleyen, Beklenen,
“Yerde bir mum, perdeler indirilmiş, Yerde çıplak bir gömlek korkusundan dirilmiş.” diyerek Ölünün
Odası, “Bir idamlık Ali vardı asıldı, Kaydını düştüler mühür basıldı!... Ondan kalan ...” diyerek
Zindandan Mehmed’e Mektup ve daha niceleri... Ve kitaplar; Hikayelerim, O ve Ben, İdeolocya Örgüsü,
Çöle İnen Nur, Bir Adam Yaratmak, Abdülhamit Han, Vahidüddin, Müdafaalarım, Cinnet Mustatili,
Türkiye’nin Manzarası, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, Doğru Yolun Sapık Kolları, Babıâli...
Düşünüyorum da, bütün bunlar şimdi de bizim çevremiz, dahası taa o zamanlardan başlayarak halâ fildişi
kulemiz, ne saadet!...
Dediğim gibi, Yurtta daha fazla yapamadık. Zaten yıl sonu imtihanlarının, proje teslimlerinin olduğu
Mayıs Haziran günlerinde sudan sebeplerle Vakıflar Yurdu’nda sözüm ona milliyetçilere yapılan baskıları
bahane ederek, biz milliyetsiziz ya, güya ideolojik, taciz edilmeye başlanmıştık... 1975 güz’ünde
Kayseri’den İstanbul’a dönünce Hoca ile birlikte Fındıkzade’de önceleri Başıbozuk, sonradan Uygar
Sokak oldu, bu sokakta bulunan Huzur Apartmanı’nın “Ağa”larca ve herkesçe malûm bodrum katına
taşındık. Daha doğrusu Hoca’nın yanında ben de geldim.
Büyük Doğu’ya, idarehaneye ilk ziyaretim bu sıralar oldu. İdarehane Cağaloğlu’nda Alay Köşkü
Caddesinde idi. İki veya üç kişi idik.. Gittik...
Yaz tatilinde Kayseri’de anneme, modelini Büyük Doğu amblemi halinde hazırladığım bir halı
dokutmuştum. Küçük seccade büyüklüğündeki bu halıyı sarıp sarmalamış, ilk ziyaretimde Necip Fazıl’a
verecektim..[1]
Halı için anneme çok iltifat etmişti, selâm, hürmet ne kadar nâzik bir adamdı... Açık gri renkte ekose
desenli kumaştan dikilmiş olmalı bir elbise giymişlerdi o gün, yelekleri, takımdan ayrı renk ve desen ama
yelekleri de ekose idi. Lacivert çiçekli bir fular bağlamışlardı boğazlarına... Bu takımla veya buna benzer
ekose desenli bir takım elbiseleri daha olduğunu sanıyorum onunla bir kaç defa daha gördüm Üstad’ı.
Mevsim itibarıyla bir de yün ceket giyerlerdi sanki, siyaha yakın koyu gri renkli, önden düğmeli.
Konferanslarında daha koyu takım giyerler ve kravat takarlardı, kravatı ince bağlarlardı... Evlerinde
ropdöşambrla veya bir iki kez gördüm, kısa kollu gömlekle duruyorlardı. Ayakkabıları bağcıksız, sandalet
değil de, deri, forelli tipi, bağcıksız rahat olduğunu sandığım, çıkartıp giyinmesi kolay cinstendi. Yazlık

köpük yakalı gömleklerinin yakalığını ceket yakasının üstüne çıkardıkları da oluyordu. Çok kibar
birisiydi, meselâ takımdan ayrı renk ve desende yelek giyinmek diyelim göbekli biriyseniz insanı perişan
eder, kendilerinde göbek olmadığından başka oldukça narin sayılabilecek bir vücut yapısıyla, bu şekilde
giysiyi Üstad çok güzel bir şekilde taşıyorlardı. O tam bir İstanbul beyefendisiydi, anladım ki kaç yıldır
İstanbul’da gerçek bir İstanbullu ile hiç karşılaşmamışım!...
Ve, Mimarlık; sanat kapsamında böyle bir tahsil yapıyor olmam da az iltifat almadı:

“-Şimdi nasıl? Sizler yaşıyorsunuz, içindesiniz ama mimariye gereken değer verilmiyor, değil mi?
Biliyorsun ben de Akademi’de Mimarlık Şubesi’nde ders verdim!...
Meğer ki bu “hatıralar” kapsamında Okyanus bir kaç aylık dönemde bu Sığ Kıyı’dan karaya vuracak, bir
açıklama yapmak gerekli oldu! Şöyle ki:
Bir süre önce Ali Biraderoğlu’nun bir kitabı yayımlandı; “Necip Fazıl ve Büyük Doğu”[2]
Kitabı okudum. Kitapta isim verilmeden “hatıra” adı ile yapılan yayınlara Ali abi oldukça kızmışlar. Biz
de “Sığ Kıyı’dan”a niyetlenince sordum, soruşturdum, düşündüm; “prestij sömürücülüğü”nden kasıt
ekonomik ise, benim böyle bir sıkıntım da, popülâritem de yok. Yok öyle değil de siyaset, makam mevkii
ise söyleyebileceğim tek söz, o takdirde bu kapı doğru kapı değil. Ancak tarifi imkânsız değilse de
oldukça zor olan bir başka “prestij”, “manevi bir prestij” yok mu, olmaz olur mu bal gibi var!... Fakat Sığ
Kıyı’dan okunduğunda görülecektir ki bu “prestij” sömürücü, doğurgan, faydacı, liboşî bir “prestij”
olmaktan çok uzak...
Ve, bir nefeslik de olsa teneffüs edilen Okyanus havasının yüzü suyu hürmetine Ali abi’nin sözünü
ettikleri “prestij sömürücülerini” tahminde şuncacık endişem de bulunmamakta!... Ali abi kitabında
diyorlar ki;[3]
“Burada asıl facia; gûya Üstad’dan süt emmiş bazı patolojik tiplerin hangi (sitüasyon)da meydana geldiği
belli olmayan “hatıra” adı ile ortaya sürerek, insafsızca prestij sömürücülüğüne tenezzül etmeleridir. Bu
anlatılanların çoğunun yanlış ve saptırılmış olduğu malum... Sonra “hatıra” naklinde önemli olan; söz
konusu kişi ile ilgili bir olayı anlatarak, okuyucuya, o kişinin şahsiyeti ve dünya görüşü ile ilgili bir mesaj
ulaştırmak mı, yoksa o insanın bazı özel anlarında söylediği bazı sözleri yanlış yorumlara meydan
verecek bir biçimde naklederek, o kişinin ağzından kendi değerini ispat mı? ...”
Yukarıda söylemeye çalıştığım gibi, bu tespitlere katılmaktan başka tabii ki diyecek bir sözümüz olamaz,
ayrıca “değer”in ispat edilebileceği kanaatinde de değilim, bunun aksi kendiliğinden açık değersizliktir,
kaldı ki; kimde, nerede, ne “değer” ola ki?
Sonuç olarak; burada Necip Fazıl’ı anlatmak gibi ne niyet, ne de bir hevesle ortaya çıkılmadı, o açıdan
alınganlık da yok. Burada debelenmemin asıl sebebi; kendimizi anlatmak da değil, o halde geriye bir tek
“o dönem” kalıyor, evet “o dönem”i anlatmak ve o zaman aralığında Sığ Kıyı’dan Okyanus karaya nasıl
vurmuş, bu keyfin, bu ayrıcalığın paylaşılması... Veya hakkı verilemeyen bir dönemin ve “Bir dolmuş
dolusu ...” özleminin halâ sürdüğünün itirafı...
Talip olunan “prestij” bu...
Bu bahsin yazıyı kalbura çevireceği ve kalburun hangi deliğinden yazının akıp nereye gideceği belli değil,
en iyisi kapamak!...
O an hiçbir şeyin farkında değildim, hani “dilim tutuldu bir şey söyleyemedim” derler ya, işte öyle bir
farkla ki, benim gövdem, kollarım, ellerim, başım, gözlerim, kulaklarım, tabii ki söylendiği gibi “Nutkum
durmuş...” dilim başta olmak üzere, tutar veya tutulmayan hiç bir yerim, yanım kalmamıştı.
Bu kadar, o ânı başka hatırlamıyorum!...

Bir yılı aşkın sürede okuduklarımı yazan, dinlediklerimi söyleyen, daha içinde bilmediğim bir sürü
olayların yaşanmış olduğu büyük bir hayatın sahibi ve ortamda söylendiği gibi “deha” ile aynı masanın
etrafındaydım. Evet tam böyleydi ve bu rüya değildi, dahası çaya ne demeli, orada kimdi o arkadaş,
verilen çayı içebildiğime? “Deha” demişken, KEK Vakfı’nca Hakka yürüyen arkadaş/gönüldaşlarımıza
bir vefa örneği olarak derlenip, yayımlanan “Gönüldaşlarımıza Mersiye”[4]de böyle bir yazı var; “Deha
ve Zeyl.” Saygıdeğer abim Mustafa Özer ne güzel yakalamış, yazıda “Zeyl” anladığımca Necip Fazıl’ın
oğlu Ömer Bey (merhum) için kullanılmış ama olsun, gerçekten “Deha” tek ve o da O. Gerisi “Zeyl.”
“Zeyl” için Hoca, “kuyruk” diyor!...
Sonradan anlıyorum ki, kalbim sağlammış, meğer ki orada durmadı, Allah’ın izniyle daha bir şey
olmaz!... Vakıa biz gövdemizin de, kafamızın da, kalbimizin de farkında değiliz, hani kendileri için
söylüyorlar ya;[5]
“Mektepte lâkabım şairdir, bir de koca kafa... Küçük yaşlarda da kafam buydu; vücudum sonradan ona
yetişti.” diye...
Bizim gövdemiz de kafamız da böyle değil, büyüsün diyerek gövdemize gösterilen veya gösterdiğimiz
hassasiyet, kafamızda eksik. O açıdan bazı arkadaşlar, mesela Seyyid Ali Kahraman tabii ki bizim için
değil de genel olarak ve belki de doğrudan kendisi için “Kavam ağrıyor kavam, kava kava değil ki!...”
derdi!...
O günün tam tarihi 5 Aralık 1975 olmalı.
İdeolocya Örgüsü’nü bu tarihte imzalamışlar, “Mehmed Kasap’a sevgiyle” yazıp, tarih atmışlar;
“5.12.1975” Anlamak farklı tabii de, ben İdeolocya Örgüsü’nü okuduktan başka ilk noktalı paragrafı
ezberlemiştim de;[6]
“Koskocaman, top şeklinde bir yumak gibi iplik iplik sarılı, kangal kangal bükülü, ilk ucundan...” diye
başlayıp, “...bir fikir ağı halinde düğüm düğüm çerçeveli bir manzume... Yekpare bir inanış, görüş ve
ölçülendiriş manzumesi... İsmi de BÜYÜK DOĞU...” olarak biten.
Zaman zaman bu sayfaya bakar taa o güne giderim...
Rapor-1’de “Dört beş yıldır işi kitaba döktükten sonra âni bir zevkle kanatlandım ve yakınlarıma Büyük
Doğu’yu çıkarma kararında olduğumu bildirdim. Hatta onun, sonradan radyo, televizyon, gazeteler ve
afişlerle haberini duyurmak üzere, karton üstüne basılı vitrinlik ilanlarını da yaptım.” diyerek belirttikleri
hazırlıklar; mesela Büyük Doğu’nun çıkacak sayılardan birisinin kapağı, “Tersine Dönmüş Ehram!...”
olacaktı. Mimarlık okuduğum söylenmişti ya, benden grafik eskiz istemişlerdi, yukarıdan aşağıya devlet
nizamını ifade ve fiilen onun tepetaklak edildiği...
Çok sık ve baş sedire değilse de, en dış halkalarda gider olmuştum artık İdarehane’ye; son dönem dergi
için hummalı bir çalışmanın içindeydiler; kesiyorlar, bizzat yapıştırıyorlar, aşağıya çekiyorlar, yukarıya
kaldırıyorlar, “Nasıl, oldu mu?” diye yakınındakilere soruyorlar, böyle işte... Tersine Dönmüş Ehram’ı da
soruyorlar, unutmuyorlar ve devamla diğer sayıların kapağını anlatıyorlar; “Nuh Tufanı” ve “Büyük Doğu
Gemisi”, Ziya Paşa’nın “Asiyab-ı devleti bir har’de olsa döndürür!...”, “Güdeninin esiri işçi!...”,
“Ruhumuzu sokan...” mıydı, yoksa “..zehirleyen...” mi, ben “...ejderhanın...” bu kadarını
hatırlıyorum...
Ne oldu bilemeyeceğim ancak, Rapor-1’de anlatıldığı gibi, “Bugünkü vasat, mücadelenin değil, kıvranma
ve can çekişmenin zeminidir; ve bu ana-baba günü zemininde Büyük Doğu, görünmeye tenezzül
edemez.” gerekçesiyle Büyük Doğu tüm hazırlıklara rağmen 1976 yılında çıkmadı... Büyük Doğu’nun bu
beş (5) sayılık serisi çok daha sonraları 1978’in baharında çıkmıştı.
Dergi kapaklarını bizzat kendilerinin yaptığını öğrendim, bunu bizzat görmüştüm ve biliyordum. Bir tek
“Nuh Tufanı’nda Büyük Doğu Gemisi”ni Fikret Karakaya yapmıştı. Zaten o da, biz öyle derdik ama,
Şirket-i Hayriye vapurlarını dahi yakalayamamıştı, kürekleri var mıydı (yoktu tabii ki), sandaldı adeta,

açık denizde dev dalgalar gûya Nuh Tufanı ve Büyük Doğu da Nuh’un Gemisi... Ne motoru, küreksiz bir
sandal, yani böyle yaparak ya tufan veya insanlık es geçilmiş olmuyor mu da, peki konumuz bu mu?
Ve o tarihten (1978) iki-üç yıl önce biz daha devleti nasıl grafike edeceğimizi bulamamışken basit yan
yana iki tane kare piramidin (ehram) tabana paralel olarak; halk, meclis, hükûmet, ordu vb. dilimlenip,
yetki bakımından olması gereken tabanı üstüne zınk diye oturmuş ve olan şeklinde ise tepesi üstüne
dikilmiş piramitler olduğunu ve diğer bir sayıda çerçeve içinde şair Eşref’in Ziya Paşa’ya cevabına hak
verircesine kara bir eşek başını (muhakkak ki bu bir Kıbrıs eşeği), diğer sayılarda da güdeninin (sendikacı
veya sömürgeci olmalı) bileğinden tutarak kontrol ettiği işçi elinde çekiç, zehirli dili dışarıda yılan vs
derginin kapağında görünce, fikir ve onu ifadede ne denli yetersiz olduğumuzu, o zamanlar işimiz değilse
bile ileride olacak mesleğimizde de yetersizliğimizi, bize mimari diye farklı bir şeyler anlatıldığını veya
hiç bir şey anlatılmadığını “dank” diye anlamaya başladık!...
Anlamaya başladık ki; “... bütün İslâm sanatlarından, mücerredin şiiri tüter. Taş, halı, gergef ve kâğıt
üzerine aksettirilmiş bütün İslâmî ruh plâstikası, mümkün olduğu kadar kaba ve bayağı müşahhastan
uzaklaşmanın ifadesidir. .... Hacimlerin birbiriyle ihtilât ve nispetinden, madde içinde madde üstü bir
fikir bestesi yoğurmak diye çerçeveleyeceğimiz mimari san’atının İslam’da nerelere kadar vardığı ve
ufukları nasıl süslediği malûm...”[7]
“ * İslâm inkılâbının güzel sanatları, başta bütün şubeleriyle edebiyat, mimarî, tezyinî sanatlar; sadece
amelî ve içtimaî fayda bakımından ve ihtiram dışı resim; ve bütün pisliklerden ve kötülük
hizmetkârlığından ayıklanmış ve dâva emrine verilmiş olarak musikî, tiyatro, sinemadır. Şeytanî insan
benliğinin madde üzerinde putçuluk sanatı olan heykelin bizim sanat telâkkimizde hiçbir yeri yoktur; ve
bizim heykellerimiz, adım başına dikilecek olan suratsız âbidelerimiz ve kitâbelerimiz olacaktır.”[8]
“ * Dünyayı imar, hakikatte, dünyayı gaye sananların değil, vasıta kabul edenlerin, yani bizim davamızın,
İslâm inkılâbının hak ve vazifesidir.
“ * İslâm inkılâbında dünya, İslâmiyetin hakikatine tıpatıp uygun olarak, biz her şeye malik olduktan
sonra hiçbir şeyin bize malik olmaması inceliğinden ibaret bulunan gerçek fakirlik gibi, bizim yüzde yüz
sahip ve hâkim olacağımız, fakat onun bize sahip ve hâkim olamayacağı ve üstüne yapılan her nakşın aslî
gaye olarak kendisini aşacağı muvakkat bir plândır. ... Bilinen ve görülen imar örnekleri, tek başına
kaldıkça yine bilindiği ve görüldüğü gibi, yarını tekeffül etmek iktidarında değildir ve tamamiyle sun’i ve
büsbütün fânidir.”[9]
Sanat ve mimari böyleymiş ve bunu Üstad’ın hemen bütün eserlerinde şiir, nesir fark etmez görmek
mümkün. Poetika’da[10] şiirin unsurlarını “his ve fikir” olarak anlatıyorlar; “kütük şiirin ana maddesi, his
ve fikir yekûnundan ibaret muhtevası ve nakış da, bütün bu his ve fikir muhtevasının (ambalaj) zarafeti,
(estetik) ve (fonetik) havası, giyim ve kuşam oyunu...”
Kaldırımlar’ın hangisinde I, II veya III farkı yok yürürseniz yürüyün, Geçen Dakikalarım’ın neresinden
başlarsanız başlayın, Dönemeç, Sayıklama, O Erler ki veya hangisi olursa olsun ve oradaki “his ve fikir”
anlaşılamazsa anlaşılamasın, alt alta mısraların zarafeti sizi de alıp götürmüyor mu? İşte şiirin mimarisi
ve Geçen Dakikalarım;
“Kimbilir nerdesiniz,
“Geçen dakikalarım?
“Kimbilir nerdesiniz?
“Yıldızların, korkarım,
“Düştüğü yerdesiniz;
“Geçen dakikalarım?
“Acaba tütsü yaksam,
“Görünür mü yüzünüz?
“Acaba tütsü yaksam?
“Siz benim yüzümsünüz,

“Eğilip suya baksam,
“Görünür mü yüzünüz?
“Gitti bütün güzeller,
“Sararmış biri kaldı.
“Gitti bütün güzeller.
“Gün geldi, saat çaldı,
“Aranızda verin yer;
“Sararmış biri kaldı!...” (1930)
Öte yandan Necip Fazıl’ın mimarî hakkındaki düşüncelerini hikâyelerinde, kitaplarında,
konferanslarında, konuşmalarında ve yazılarında görmemiz mümkündür. Meselâ hapishane;[11]
Hapishanede, mahkuma her çeşit kilit var da yalnızca düşünce, düşünmek yasaklanamıyor anlaşılan,
bakın nereden nereye akıyor, ne parendeler atıyor bu düşünce denen şey; İmamı Rabbani’nin, bütün
cihanı bir hapishane farzeden ve ruhu da buradan kurtulmasını bekleyen bir mahkum olarak gördüğü
hapishane metaforu ile Necip Fazıl’ın Paşakapısı Cezaevi’ndeki mahkumlardan ayrı olarak yalnız başına
kalmasını, yalnızlığını değerlendirişi!...
“Bense, hapishane içinde hapishanedeyim. Daha doğrusu bu hikmeti ne kadar derinlerden
seziyorum...”[12]
Ve “İf Kulesi”; Monte Kristo Kontu’nun hapsedildiği, şu girenin bir daha çıkamadığı İf Şatosu...
Fransa’da Marsilya Limanı’ndan 2 km. uzaklıkta şato-hapishanesiyle ünlü bir ada... Ortasında biri büyük,
ikisi küçük burç bulunan, kare formlu bir kale... Etrafı sarp kayalıklarla çevrili adanın denize daha
yumuşak cephesine de yüksek duvarlar yapılmış... 1524 yılında Fransa Kralı I. François tarafından silah
deposu olarak yaptırıldığı ancak hiçbir zaman bu amaçla kullanılmadığı, sürekli hapishane olarak
kullanıldığı bilinmektedir.
Necip Fazıl’ın İf kulesi ise; “Burada (Paşakapısı’nda) bana güya hususi bir oda verdiler. Umumi avlu
üzerinde basık bir mahzenden geçip bir kat çıktıktan sonra tek bir oda... Küçük bir holle geçilen
gusulhanesi, abdesthanesi ve el yıkayacak yeri var... Fakat suyu yok...”, ve Sultanahmet
Hapishanesi’nden, Paşakapısı’na getirilen mahkumların yaptığı “feryat, gürültü, şamata, tehdit,
küfür”lerden üst kattaki;
“İf kulesi ismini verdiğim hücremden ancak bu kadarını öğrenebildiğim.” dediği hücresidir.
Hapishaneyi “Demirden bir mik’ap ve başına geçirilen bir çuval..” gibi gören Necip Fazıl’ın, bu defa
“çuvalın seyrek ve kaba örgülerinden sızan...” dışarısına değil içerisine, kendi odasına bakışını,
seyredelim:
“Şimdi, şu an, sırf onun bana aşılamasını istediğim ruh bakımından, odamın manzarasını noktası
noktasına içime nakşetmek istiyorum.
“İşte:
“Saat beşi kırk altı geçiyor....Şimendifer saati karşımda, masamda... Masamın, sonradan yeşile
boyanmış, duvar halısı şeklinde bir örtüsü var.... Köşede kül rengi kapı, camlı kapı... On iki küçük
camından bir tanesi kırık ve üzerinde beyaz kağıt yapıştırılmış... Sola doğru mavi duvar... Duvarda
ispirto şişesinden sıçrattığım damlaların çizdiği elif hattı... Ortada gaz sobası.... ve yerde....kırmızı
beyazlı, Antep baklavası biçiminde hendesi şekillerle örülü kilim... Sol köşede, pencereye muvazi
(paralel) yatağım...
“Yatakta açık yeşil yüzlü yorgan, vücudumun mührünü taşıyor..... Sağımda bir komodin ve üstünde
gülünç bir unsur halinde bej renkli eldivenlerim... Yine masam... Masam, ayak üstü kaldırıp etrafını
gazetelerle duvarladığım ve dolap halinde kullandığım demir ranzaya bitişik... Ranzanın bana bakan,
gazetelerle kaplı cephesinde bir resim görüyorum.... Yine masam... Sigara ve kibrit lâşeleriyle dolu
tabla... Kapağı sol tarafa eğik, küçük ispirto lambası... Yine sol tarafa eğik, mahzun bir kese kâğıdı
içinde kahve... Tarih kitapları ve ... Sağımda, yine masama bitişik, ikinci pencere... Yavrucakların sesini
getiren; bodur ağaca, neşeli serçelere ve korkunç duvarlara görüş yolu veren harap pencere...”

Paşakapısı’ndan sonra, sırada Necip Fazıl’ın “Ateşin Kenarı” olarak gördüğü Malatya Cezaevi var, şöyle:
“Maalesef Malatya’ya gidiyorsunuz! Hakkınızda tevkif kararı geldi. Hayırlısı olsun.
“.... Savcı gittikten sonra, pencereden bahçeciğe baktım. Duvarlarının satıh mesahası, kendisininkini on
misli geçen bahçe... Bir güvercin ölüsü yatan bahçe...”
Anlaşılıyor ki, hapishane mimarlığından amaç, yapıya “Yılanlı Kuyu” ruhu vermek, mahkuma kendisinin
her türlü sınırlanmış olduğunu hissettirmekmiş...
“Kalbimde, zevcemin minyatürleşmiş yüzü, kendimi birinci mevki’nin marokenleri üzerine bıraktım.
Sanki tren gitmiyor; her şey benden kaçırılıyor, benden götürülüyor. Bir boru içine çizilmiş bir resim gibi
İstanbul üzerimden çekiliyor ve benden uzaklaştırılıyor. Ben yerimde sabitim, her şey benden kaçıyor.”
Ve Malatya; gar ile hükümet binası arası faytonla yapılan yolculuk ve “kent” hakkında ilk izlenim:
“Malatya’yı, Malatya’da yalnız ana geçitlere mahsus sahte imar ve aldatıcı cilâ eserlerini, şehrin mahalli
ve asli bucaklara itilmiş, süpürülmüş sefaletini, sonra muhteşemce hükümet binasını ve en sonra
bunlardan hepsinin birden telif hakkını temsil eden “devasa” İnönü heykelini görmelisiniz.”
Malatya’da, hükümet binasında bulunan Emniyet Müdürlüğünden sonra Necip Fazıl’ın “Zindan Palas...”
dediği Malatya Hapishanesi: “....arkamda dalga dalga toplanıp vilayeti gözleyen Malatyalılar, sonra
olmayan gözleriyle görülmeyen ufuklara bakan ve “Devlet benim!” diyen gülünç heykel; böyle “ala-yı
vala” ile devlet adına, millet adına, şehir adına nereye götürülüyorum? Zindan palasa!... Ankara palas ile
Zindan palas arasında bu ne küçük fark, böyle!...”
“Malatya zindanı mı? Güya ‘modern’ bir bina olarak yapılmış ve şehrin ana caddelerinden biri üzerine
oturtulmuş... Dışından malum zindan manzaralarından fazla hiçbir kasvet duygusu vermiyor. Hatta eksik
diyebilirim; dışından verdiği kasavet, öbür zindanların verdiğinden hayli eksik... fakat içi, bilhassa bize
tahsis edilen hücre bakımından içi? .....
“Size, mühendisvari, zindanı çepeçevre, dışından ve içinden planlaştırarak anlatamayacağım;.....
“Kapıdan girer girmez, alt katta, önünüze çıkan demir parmaklıklı holün sağında gardiyan, solunda müdür
odası...
“...demir parmaklıklar açıldı. İkinci bir hol daha... Onun da dibinde bir demir parmaklık... Bu ikinci
demir parmaklığın gerisinde bir sürü baş... Holün hemen sağındaki merdivenden bir kat çıktık. Aşağıdaki
hole uygun küçük bir düzlük ve sonunda bir demir parmaklık... Kapı açıldı. Tam murabba şeklinde bir
meydan... Fakat bu meydan, ortasında daha küçük bir murabba ile dört çizgili bir yol halinde
bölünmüştü. Ortadaki küçük murabba da çepçevre demir parmaklıklıdır ve içi, alt kata döne dolaşa inen
geniş merdivenlere mahsus bir boşluk çerçevelemekte... Ortadaki murabba demir parmaklığın dışında
çepçevre dört çizgili yoldan ibaret meydancığı iyi tecessüm ettirmenizi isterdim hayalinizden... Bu
meydancığın, içine girer girmez sağında ve solunda yine bir demir parmaklıklı kapıdan koğuşlara geçilir.
Karşısında ise üç kapı vardır. Biri hamam, biri çamaşırhane, biri de bize ayrılan hücre... Bizim hücremiz
tam ortada, yani giriş istikametiyle karşımızda... Çamaşırhane ile hamamın bitişiğinde, Malatya
caddelerine bakan, çok yüksekte birer pencere... Müthiş bir karanlık... Ve bir bardak suda eritilmiş gibi
boğazınızdan akan tonlarca demir, demir ruhu...
“Dört çizgili yol boyunca, evvela sağa saptık, sonra sola, daha sonra yine sola; ve ortada durduk. Kapıda
kocaman bir asma kilit... Gardiyan bunu takır tukur açtı...
“Bir teneşir üstüne konmuş bir yatak ve... Büyüklüğü de, ancak büyük bir katana sığacak kadar desem
yalan olmaz. Tahminime göre dört metre uzunluk ve üç metre genişlik...”
Bir yapı veya onun bir bölümü, odası, planlama ilkelerinden fonksiyon-işlev bakımından başkaca nasıl
anlatılabilir acaba? Mesela bir mutfak; orada insan canının çektiği bir yemeğin, sosun tadını duyabilir mi
ya da kütüphanede raflarda duran kitaplara bakarak, onların içeriğini yakalayabilir mi? O bakıma Necip
Fazıl’ın hapishane için “Ve bir bardak suda eritilmiş gibi boğazınızdan akan tonlarca demir, demir
ruhu...” ifadesi gerçekten odası gibi, onun tavana bitişik yatay penceresi gibi “Müthiş...”
“Bir lahid çapında daracık oda... Karşı duvarının ta tepesinde, tavana bitişik, yere muvazi, şerit gibi ince
uzun, mustatil bir pencere... Bu pencere göklerin varlığını unutturmamak için, bir hatıra, yahıt bir tedavi
unsuru diye açılmış... Güneş bile oradan, geçeceği zaman, iğneden iplik geçer gibi geçecek... Çok defa
da ipliğini iğnenin gözüne uyduramayacak ve pencerenin dışından sarkıtacak...”

Hapishane bütün unsurlarıyla öyledir de; mesela penceresi, yapılış amacına aykırı bir şekilde adeta güneşi
tutacak, böyle değilse bile mahkumu, daha doğrusu Necip Fazıl’ı böyle düşüncelere sevk eden, böyle
düşündüren bir yapı...
Sırada; Necip Fazıl’ın, “Ankara postasına, bizim için üçüncü mevki bir vagon eklemişler...” diye
başladığı ve “Ateşin Merkezi” olarak nitelediği, “kapısında” da Ankara Genel Ceza ve Tevkif Evi “levha”
sı bulunan Ulucan’lar var...
“Toplandığımız meydancığın bir tarafında ve ayrı bir bina halinde müdüriyet vardır. Meydancıktan, bir
telörgü aşılarak, bahçemsi ve büyük bir meydana geçilir. Sonra bu meydandan, birkaç basamakla, bir sed
üzerine çıkılır. Uzun bir yol çizen bu sedin üstünde, müdüriyet binasıyle karşı karşıya revir... Arkanızı
revire verip bakınız! Üstünde bulunduğunuz sed yol, sola doğru mahkumların, sağa doğru da mevkufların
kısımlarına uzanıyor. Solda ve revire bitişik bir dehliz kapısı... Mahkumlara mahsus birinci, ikinci ve
üçüncü koğuşların geçit ağzı... Bu dehlizden biraz ileride, duvar çizgisi bükülür ve amutlaşır; hamam ve
mutfak... Sağa doğru da, sed yolun ta nihayetinde, yüzü hamama karşı, küçük kantin binacığı... Kantinin
önünden yine sağa sapılır, basamaklardan çıkılır, yüksek, çok yüksek bir duvarın peçesi önünde ip ince bir
şerit halinde, hafif meyilli bir yola girilir.... Birkaç yüz metre devam eden azap yolunun sonunda
bizimkilerin mekanı ve mevkufların kısmı... İkinci münferid ve dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci
koğuşlar... Daha sonra, kule dipleri, tecridler, münferidler ve daha bilmem neler!...
“Hendese diliyle Ankara hapishanesini topyekün hülasa edeyim; ince ve uzun, yüksek duvarlı ve
dolambaçlı yollarda birbirine örgülü, zenci saçı gibi karmakarışık, hem ayrı, hem bitişik, namütenahi
sıkıcı pavyonlar manzumesi... Yedi büyük koğuşu var; seksener, yüzer kişilik... ‘Münferid’leri var;
dörder kişilik... ‘Tecrit’ ve ‘ceza münferidi’ isimli hücreleri var; beşer, onar, birer kişilik... Mektebi de
var, atölyeleri de var; müdüriyet binasının sonunda ‘kadınlar koğuşu’ da var... Burası, girift şark ruhunu
belirtmek noktasından, eski Topkapı Sarayının, bir iğneden bin iplik geçiren dolambaçlı mizacını, sadece
saray ve hapishane farkıyla canlandırmıyor değil... Tek hususiyeti, şu: Şehire ve ufuklara hiçbir nezaret
imkanı vermeyen yüksek duvarları, tepesi açık borular halinde, yalnız gökyüzüne müsaade ediyor....
“Müdüriyet binasıyla revir arasında bir bahçecik teşkil eden büyük meydanın ağaçları da var... Çoğu
yemiş ağacı... Kayısı, erik, dut... Bu ağaçlar insanı büsbütün sıkıyor. Yarım tesellilerin kasvet büyütücü
aczi var onlarda. Üstelik, meydanın ortasında, korkunç bir özenme belirten bir de gülünç fıskiye yok
mu?... Ölmüş çocuğun parmakları arasında bir Eyüp oyuncağı sıkıştırılıyormuş gibi bir his veriyor.
“Ankara hapishanesi, köylerdeki jandarma karakollarına mahsus, iptidai ziynet ve temizlik estetiği
seviyesinde, bir takım hazin çekidüzen gayretlerine mazhar... Harap ve erimiş tahtalar, ah ve ofla
çatlamış ve göz göz olmuş betonları dışından temizleye temizleye, onlara elemli ve zoraki tebessüm
aşılayan bir tarz... Çürük bir kocakarı dişinin ‘ha babam’ diş fırçasıyla parlatılması gibi bir şey...
Maddenin aslen temiz, sağlam ve güler yüzlü olmak liyakatiyle, istidadına dikkat eden yok... Dışındaki
paslar dökülsün de, isterse yarası büsbütün meydana çıksın.....
“Hapishanenin berber dükkanları, kahve ocakları, görülecek çerçevelerdir; tüyler ürpertici içtima
kovukları...
“Hasılı efendim, taş ocaklarından daha gözle görülür ve elle tutulur şekilde, kayalaşmış ıstırapların
istihsal merkezi olan maden ocağımız, dış ve ilk manzarasıyla işte böyle!...
“Arada bir düşündüğüm oldu:
“-Acaba buradan çıkan ve rüzgarsız havada vapur dumanı gibi dimdik göklere yükselen bir buğu; ister
siyah, ister kırmızı, ister sarı renkli bir buğu, şehrin her tarafından görülüyor mu, görülmüyor mu?...”
Ulucanlar’ın da çay ocağı, berber dükkanı, reviri, dişçi odası (önemliymiş, demek ki) ve hamamı var. Ve
kitaba adını verdiğinden başta alıntıladığımız “Cinnet Mustatili”nden ayrıca söz etmiyoruz. Bahçesinde
fıskiyesi, yemiş ağaçlarıyla “yarım tesellilerin kasvet büyütücü aczi...”, koğuş, koridor, atölye, idare ve
diğer müştemilâtın karmaşıklığıyla “Topkapı Sarayı”, Donmuş acıların (kayalaşmış ıstırapların) üretim
merkezi halinde “maden ocağı” tanım ve benzetmeleri ile mimarisi ile işlevinin bu denli resitalleştirilmesi
karşısında ne düşünülebilir, ne yapılabilir acaba?
Oradan “...vapur dumanı gibi dimdik göklere yükselen buğu...” ancak şimdilerde görülmüş olmalı...
Ve Hikayelerim’de mimarî;

“PRENSES”te; Şehzadesinin hediyesi olan elmaslı iğneyi, mahalle kızlarının Prenses adını koydukları
kedisinin boynuna asan Huriye Hanımla, kendisinin Sultan dediği bu kedinin, Prenses’in hikayesi
anlatılmakta... Peki mimari bunun neresinde mi? Bakalım:
“Etyemez’de iki arsız ve suratsız kargir bina arasında, kara, ahşap bir evceğiz... İki katlı... Küçücük bir
kapı ve yanında daracık bir pencere... Patlak bir kafes... Üst katın iki penceresi de, kim bilir hangi
padişah zamanından kalma, mumyalaşmış, Amerikan bezi perdelerle örtülü... Pencere camlarından
birinin üst kısmında, dışarıdan, eski harfli markası görünen, kurumuş bir kalıp sabun...
“Kapıda, bir teneke parçası üstüne elle vurulur, ucu bükük bir tokmak...
“Bir kibrit kutusunun çarpıtılmış iç kısmına benzeyen bu yanpiri, dar ve basık kapıdan insanlar nasıl girer,
çıkarmış?... Kim bilir?... Bu kapı, olsa olsa, iki büklüm girip çıkma talimi yapan ve dikilmeyi büyük
günah sayan insanların geçidi...”
Koruma mevzuatında günümüzde fotoğraf önemli, hatta gereklidir fakat “Etyemez”deki “iki arsız ve
suratsız kargir bina” arasında kalan bu “ahşap evceğiz”e ait cephenin sözlü rölövesi olsa olsa
çerçeveletilip fotoğraf yerine kurul toplantı odalarına asılacak cinsten...
Ve bakın bu evin bulunduğu sokak silueti nelere benzermiş?
“...bu sokakta, göz Süleymeniye Camiine bitişik teneke ev tezadına denk bir mana okur. Sanki bu tahta
evceğizi, sağında ve solundaki arsız ve suratsız kargir binalar, gülünç üniformalı birer mübaşir gibi koltuk
altlarından kavramış zaman mahkemesinin huzuruna sürmektedir.”
Mahkeme sonucu üzerine görüş mü? Şöyle:
“...Bu ışık ve madde arasında, karanlık deposu ve cin yatağı, kara ahşap evceğizin, böyle bir suçlamaya
layık olduğu da, nerdeyse onu dize getirecek mahçupluğundan belli...”
Ve Ayasofya;
“Demek ki Ayasofya ne taş, ne çizgi, ne renk, ne renk, ne cisim, ne madde senfonisi, sadece mâna, yalnız
mâna...”
“İstanbul’daki Süleymaniye, Edirne’deki Selimiye, bunlara karşılık da Roma’daki Sen Piyer ve Paris’teki
Notrdam, bizde ve onlarda daha niceleri, madde ve hattâ gayelerine bağlı mâna kıymeti olarak,
Ayasofya’nın eşik taşına bile denk olamaz. Zira bunların herbiri, kendi gayesinin tabii şartları içinde, tek
taraflı olarak yükseltilmiş bir eser... Ayasofya ise bunların yanında bir kümes bile olsa, öyle bir nasibin
sahibi ki, ne madde, ne de tek taraflı mâna ölçüsüyle ona varmak kâbil... Ayasofya, bir mânanın, zıd
mânaya taarruz ve onu zebun edişinin, bütün dünyada eşi olmayan âbidesi...”
“Bütün dünyada eşi olmayan” mimari âbide Ayasofya’da; büyük bir fikrin, dünya nizamının siyaseti...
Bunun bir benzerini Mimar Sinan’da da görüyoruz.
Peki şimdi bu ortam nasıl?
“ Söz buraya gelmişken ve gözümüz yükseklere dikilmişken, bir an aşağılara bakıyor ve tüylerimiz
ürpererek görüyoruz ki, her biri Himalaya irtifaında olan bu kahramanların yerinde bugün aynı boyda
çukurlar açılmıştır.
“Nasreddin Hoca’ya sormuşlar:
“- Minare nedir?
“- Tersine çevrilmiş kuyu...”[13]
Ve bu hususta Üstad’ın sanıyorum son sözü; 25 Mayıs 1980’de Türk Edebiyatı Vakfı’nca kendilerine
verilen “Sultanü’ş Şuara” unvanı töreninde yaptıkları “Konuşma”da söylemişlerdir:[14]
“Yunus Emre’de maverâî hasret...
“Fuzuli’de beşerî rikkat...
“Baki’de sultanî haşmet...
“Nefî’de hamâsî belâgat...
“Nedim’de garamî hassasiyet...
“Şeyh Galip’de bedii zarafet...

“Ve hepsinde, teker teker bu kıymetlerin hepsi...
“Bunlar, alacakaranlıkta İstanbul’a bakarken kubbe ve minare şeklindeki siluetlerini gördüğümüz
devlerdir; ve metafizik temel üstünde fizik, plâstik ve ideolojik nakışlarını abideleştirmiş bir “devlet-i
ebed müddet”in edebiyatta işaretçileridir.
“Bizse bugün onların yanında, Süleymaniye Camii’ne bitişik arsız arsız dilini çıkarmış, “Bu kubbeyi
babam yaptı ama metelik etmez!...” diyen bir gecekondu manzarası arz ediyoruz.
“Kültür Sarayını maddede çatmak ve yapmak kolay iş... Onu meccanen günde şu kadar varil petrol
üreten Asyalı ve Afrikalı kabileler de yaptırabilir. (Daha da büyüklerini yaptırmış durumdalar.) İş onun
ruhunu, özünü, tohumunu, cevherini, protoplâzmasını ele geçirebilmekte...”
Gerçekten günümüzde mimarlık; yasalar, imar planları, yöneticiler ve sermaye hareketleri bir arada
düşünüldüğünde bihakkın yapılamaz, bunun imkânı kalmamıştır denebilir. Uğur Tanyeli’ye bakalım:[15]
“Başbakanımızın Rol Modeli Kim?”
“Daha önce de bir makalemde yayınladığım bir fotoğraf var. 1940’lı yılların sonlarına ait. İsmet İnönü ve
Hasan Ali Yücel bir masanın başında oturuyorlar.
“Önlerinde proje paftaları yayılmış. Karşılarındaysa ayakta epey uzak bir mesafede Emin Onat ile Sedad
Hakkı Eldem duruyor. Sedad Bey onlara doğru eğilmiş, anlaşılan o ki, bir şeyler anlatmaya çalışıyor.
Görüntüyü tanımlayan ana aktör İnönü ise, elinde bir kalemle proje tashihi yapıyor. Kişileri tanımasam,
Sedad Hakkı Eldem’in masada oturan ve proje tashihi yapan adam olduğunu, Yücel’in bir Güzel Sanatlar
Akademisi asistanı olarak görev yaptığını, ayakta duranlarınsa Sedad Bey’in odasında tashihe gelmiş
“gariban” öğrenciler olduklarını sanabilirim. Ne de olsa ben böyle tashih manzaralarına alışığım. Ama
değil. Eldem ile Onat mimar kimliğini taşıyorlar, ama belli ki İnönü onlardan iyi biliyor şu mimarlık işini
(!). Bilmese, herhalde şöyle demesi gerekirdi: “Buyrun, oturun, ayakta kalmayın beyler. Bakın ben sadece
siyasal iktidarı elinde tutan kişilerden olağan biriyim. Lütfen, bana şu projede neyi amaçladığınızı, benim
anlayabileceğim basit terimlerle anlatır mısınız? Ne de olsa sizin benden daha iyi bildiğiniz bir konuda
konuşuyoruz”. İnönü ile Yücel’in böyle bir feraset göstermedikleri besbelli.
“Şimdi ben bu yaklaşık 70 yıllık fotoğrafı neden anımsadım?
“Bilindiği gibi, ben mimarlık tarihçisiyim. Biz tarihçiler, her güncel durumun uzun bir tarihselliğin
görünen güncel ucu olduğuna inanırız. Hiçbir güncel vuku buluş bizim için eskide temelleri olmaksızın
ortaya çıkmaz. Hep daha önce yaşanmış, yapılmış, hissedilmiş, üretilmiş olanların üzerinde yükselir
bugün. Fazlaca yalın bir analizle, bir yandan onlara tepki duyarız, reddederiz; öte yandan da onları istesek
de istemesek de kendi yaşamımıza katar, içselleştiririz. İki karşıt biçimde de tarihten kopamayız. Geçmişe
bakarken onaylayıcı da olsak, yadsıyıcı da, hepimiz tarihsel özneleriz. Yani, tarihimiz kişisel doğum
tarihimizden başlamaz. Belli ki, Sayın Tayyip Erdoğan da her olağan insan gibi böyle biri. Tarihle çok
travmatik bir ilişkisi var. Geçmişte olmuş bitmişlerle hesaplaşmak, onları silmek istiyor. Ama öte taraftan
da ne kadar inkar etse de, yine her olağan insan gibi, kişiliğini, kimliğini, bilgi birikimini geçmiştekiler
oluşturuyor. Acıklı olan şu ki, toplumsal rol modelini de o tarihsel kişiliklerin sahip olduğu otoriter kadim
rol modeli oluşturuyor. Aynen o sürekli eleştirdiği, sanki güncel siyasal muhalefet lideri oymuş gibi
konuşmalarında sık sık adını andığı İnönü’ye benziyor. Tıpkı İnönü gibi mimarlık konusunda kimseden
öğrenmeye ihtiyacı yok. Aksine kalemi eline alıp öğretebiliyor. Çünkü o biliyor. Camilerin mimarisi nasıl
olmalı biliyor. AKM’nin bu kente yakışmadığını biliyor. Çok daha iyisinin nasıl olacağını da biliyor.
Topçu Kışlası’nın çok önemli bir tarihsel kayıp olduğunu biliyor. Gezi Parkı’nın önemsiz bir mimari çöp
olduğunu biliyor. Aya Triada Kilisesi etrafındaki vakıf dükkanlarının kaldırılıp kilisenin de meydana
çıkarılması gerektiğini biliyor.
“Hızlı historiyografik analizi biraz daha uzatayım ve İnönü’nün de (Erdoğan’ın da) rol modelini
tanımlayanın hangi tarihsellik olduğu üzerinde biraz daha durayım. Askere giden mimarlar bu kişilik
tipolojisini hemen tanıyacaktır. Bilindiği gibi, subaylar mimarlıktan çok iyi anlar. Askeriyede bir
mimarlık işi gündeme geldiğinde kendi birliklerinde mimarların bulunmasını hiç önemsemezler. Onlara
neyin nasıl yapılacağını anlatır, sadece uygulama beklerler. Orduda bilen subaydır; mimarsa o “önemsiz”
teknik işi sadece yapılır kılan adama denir. Sıkıcı analizimi biraz daha uzatıp bu mimarlık bilen subayın
da 19. yüzyılın ikinci yarısında taşrada mimar ve inşaatçı bulunmayan zamanlarda askeri inşaatları
subayların yapıp denetlemek zorunda kaldığı yıllardan kökenlendiğini söyleyeyim. Böyle yarım yüzyıl
geçirdikten sonra subaylar artık mimar ve genelde uzman sıkıntısı olmasa da mimarlıktan anlamayı, ona

ilişkin her şeyi bilmeyi içselleştirir. İnönü bu kuşağın ve o eğitim sürecinin insanıydı. O yüzden askeri
okulda okuduğu “fenn-i mimari” dersleri sayesinde mimarlığı Eldem’den de Onat’tan da daha iyi
biliyordu artık. O dersler cumhuriyet döneminde kaldırıldılar. Ama gelin görün ki, bu artık bir subay
kimliği bileşeni olmuştu. Sözgelimi, Kenan Evren de hepimizin bildiği gibi, mimarlığın (ve her şeyin)
iyisinden kötüsünden çok iyi anlar olmuştu. Sanat yapıtlarının da kalitelisini hemen fark edebiliyor, içine
tükürülecek olanı kolayca teşhis buyurabiliyordu.
“Yahu sahi, şimdi aklıma geldi: İnönü “Milli Şef”ti, demokratik yollarla seçilmiş bir başbakan değildi.
Kenan Evren mi? Onu daha iyi hatırlıyorum, darbe lideriydi, demokratik bir önder değildi. Sayın Erdoğan
ise kendisinin sürekli vurgulamaktan yorulmadığı, bizim de çok iyi bildiğimiz ve inkar da etmediğimiz
biçimde, hani “şu zorlukla tuttuğu memleketin %52’sinin” oylarını almış olan partinin lideri. Ancak,
acıklı olan şu ki, neden bu unutulması, aşılması gereken otoriter (antidemokratik) rol tipolojisini en
yakından, örneğin İnönü ile paylaşıyor? Özetle, Gezi Parkı’nı yapanla yıkanın, Topçu Kışlası’nı yıkanla
yeniden yapmaya kalkanın, AKM’yi yıkmaya kalkanla sergiden tablo kaldırtanın aynı rol modelini
paylaşması bir Türkiye şakası olsa gerek. Ne var ki, bu ülkede şakalara gülmek yürek ister.”
Bu bahsi daha fazla uzatmadan idarehaneye dönsek iyi olacak;
Bütün bunlar bir idarehanede olabilecek çalışmalar ve ortalama olarak anlatılabilir ve anlaşılabilir fakat
benim anlamadığım; asıl iş nerede ve nasıl oluyor? Cilt cilt o eserler, onların içeriği, o şiirler, oyunlar,
hikayeler, fıkralar, eleştiriler nerede ve nasıl gelişiyor?
Kesin olan bir şey, bütün bunların orada gelişmediği. Öyle sabah kahvaltısından sonra evde de gelişmez
bu düşünceler, ilk mektep aşkı değil ki Kadıköy Vapurunda ilham gelsin!...
Emin değilim ama şöyle mi düşünüyordum önceleri acaba; sabahleyin kalkılır, bir takım bilinen
hazırlıklardan sonra giyinilir kravat şu bu, resmi dairelerde olduğu gibi, vakti gelince iş yerinde,
idarehanede koltuğa oturulur ve ne yazılacaksa şiir mi, hikaye, tiyatro mu veya bir fikrin irdelenmesi
deneme, gazeteye günlük yazı fıkra mı başlanır yazılır ve bitirilir...
Böyle de olmuyor, olmadığı görülüyor... Kaldı ki bunlar resmi kurumlarda da burada benim sandığım
gibi, gündüz mesai saatinde gelişen politikalar, programlar değil, mesai saatinde yalnızca uygulaması
yapılıyor, her neyse...
Net hatırlamamakla birlikte, “Noktalamalar” derdik, bazı günler sabahları geldiklerinde işte bunları
çantalarından çıkartır baksın diyerek Mustafa Cabat Hoca’ya verirlermiş. Kendilerinin olmadığı anlarda
idarehanede veya akşamları Fındıkzade’de, belki de Kadıköy Mühürdar’daki evimizde bu
“Noktalamalar”ı okurduk, Hoca nasıl görüş verirdi bilmiyorum ancak kendimizce değerlendirdiğimizi
söylemeliyim... Bizim bir şansımız da Necip Fazıl’ın bir şiiri veya yazısı için yanında bulunanlara “Nasıl
buldunuz?” diye sorduklarında, sorudaki nezâketi, inceliği anlamayarak kendilerini gerçek muhatap sanıp
“Başarılı!...” diyenler olduğunu ve “Ahmak, neye göre?” cevabını duyduklarını bilmemiz, bundan büyük
avantaj mı olur?
Burada Çile’ye aldıkları ve 1976 yılında yazılmış bütün “Noktalamalar” dediğimiz beyitleri yazacağım.
Bunların, daha kitaba alınmamış olanları da olduğu halde, kâğıda bizzat kendi elleriyle yazılmış özgün
hallerini görmüş olmayı, arşivcilik yapamamakla beraber önemsiyorum. Anlatmaya çalıştığım “Beyit”
halinde “Noktalamalar” Çile’nin 1996 yılında yapılan 28. basımın sonuna eklenmiş olanlar gibiydi!...
“ÖPMEK”
“Ellerime uzanan dudakları tepeyim;
“Allah diyen gel, seni ayağından öpeyim.”

“OYUNCAK”
“Ben bir atım, iradem, elinde binicimin;
“Bir çocuk oyuncağı, ucunda bir sicimin...”
“NASIL”
“Başım çığlıklı bir çocuk, onu nasıl avutsam?
“Ne yapsam da ölümü bir saatçik unutsam?”

“KAFA”
“Kan pıhtısı takkeli, saçları yoluk kafa!...
“Sende ‘dır-tır’ bildiğin ne varsa kaldır rafa!...”
“KALMADI”
“Bu kasvet dünyasında kalmadı özlediğim,
“Namaz vaktinden başka, ânını gözlediğim...”
“KADER”
“Kader, beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı;
“Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı!...”
“HÂL”
“Pencereme vurmayın, ödüm patlayabilir;
“Dokunmayın, vücudum boşluğa kayabilir...”

“UÇANLAR”
“Uçanlar, iç fezada mesafeyi yenesi;
“Sayıları yakacak kadar ışık senesi...”
“GİTTİ”
“Gitti, su yollarını kıvrım kıvrım bilenler,
“Bir ot yığını kaldı; kökünden kesilenler...”
“İSLÂM”
“Her fikir, her inanış, tek mevsimlik vesselâm;
“Zaman ve mekân üstü biricik rejim, İslâm...”
“MÜSLÜMAN YÜZÜ”
“O yüz, her hattı tevhid kaleminden bir satır;
“O yüz ki, göz değince Allah’ı hatırlatır.”
“KAMIŞ”
“Ben o kutsî nefesin üflediği kamışım;
“Ses onun, ben imzamı atmışım, atmamışım...”
“HÜNER”
“O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,
“Azrail’e ‘hoş geldin!’diyebilmekte hüner...

“GEÇER”
“Hasret bir rüzgâr, kapı kapı aralar geçer;
“Gördüğüm her güzel şey, beni yaralar geçer...
“YİNE HÂL”
“Kazanda su kaynasa sanki ben pişiyorum;
“Bir kuş, bir kuş öldürse ben can çekişiyorum...”
“SEYYİD TÂHÂ’YI ZİYARET”
“Şemdinli dağlarının içtim nur çeşmesinden;
“Kurtuldum akreplerin ruhumu deşmesinden...”
“KAHRAMANLIK”
“Ne varsa çöplüğe at, belli başlı zamanlık;

“Ölümü öldürmekte olanca kahramanlık...”
“OLUR-OLMAZ”
“Olmaz bil de ‘olur’u, olur bil de ‘olmaz’ı;
“Buluver, günü geçmez, pörsümez ve solmazı...”
“PETEK”
“Oluş sırrı, o nurdan heykelin eteğinde;
“Ve ölümsüzlük hali, şeriat gerçeğinde!...”

“LEVHA”
“Mezarlarda susarken dilsizler, dudaksızlar;
“Üstlerinde ot biter,kuş öter, arı vızlar.”
“ESFEL-İ SAFİLîN”
“Bir bak, zaman ve mekân,nasıl kuşatılmışız;
“Belli ki, en tepeden en dibe atılmışız...”
“ZARF”
“Şafakta, namaz vakti bana uzatılan zarf;
“Kelime bu zarftadır, gerisi sadece harf...”
“ZAMAN”
“Zaman, sudan çıkartıp suya daldıran dolap;
“Bir varlık ve bir yokluk; her tasta bir inkılâp...”

“GÜNAH”
“Sanırım, insanların her suçunda ben varım;
“Günah uzun bir kervan, tâ ucunda ben varım!”
“ONLAR”
“Onlar ki, dudakları ölümsüzlük tasında;
“İmzaları, mavera yurdu haritasında...”

“HİÇ Mİ HİÇ”
“Sayılarda çoğalmak, niçin, ne olmak için?
“Bir tek hiçtir çarpısı, kırk milyona bir hiçin...”
“TUTUK”
“Gel beri, kurtuluş ordusunun tuğu ol!
“Hürriyet mi dileğin, Allah’ın tutuğu ol!”
Bunu, yani özgün fikirlerin nasıl geliştiği yahut şiirlerin nasıl yazıldıklarını başkaları da merak etmiş ve
1979 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda[16] şiirlerini nasıl yazdıklarını sormuşlar, cevap şöyle:
“-... şiirlerimi nasıl yazarım? Muazzam bir komplekstir bu. Daima sokakta, şu veya bu faaliyette
bulunurken, hatta yemek yerken, rüyada bile düşünen adamım ben. Bir mevzu gelir hatırıma, yazarım. Ya
o birden gelir böyle tarlada doğuran karı gibi. Yahut forsepstemle çekilemeyecek kadar zor yazılır. Mesela
benim en büyük eserim olan Çile şiiri aylarca sürmüştür. Buna mukabil çok sevilen şiirlerimden biri olan
Otel Odaları’nı kurşun kalemim de olmayan bir gece otelde hafızamda yazdım. Sabahleyin de çıktım,
temize çektim...”

Kendi ifadeleriyle; “.. forsepstemle” dahi olamayacak “zor doğum” gibi ve “aylarca sürmesi” de tam
anlatmıyor, belki şair olmak lazım anlamak için veya bu kadar anlatılabiliyor zahir; O ve Ben’de[17] “Bir
gece... Sabaha karşı... Herkes uykuda....” diye başlayarak anlatıyorlar;
“Bu hali biraz daha yakından görebilmek için, ondan üç dört yıl sonra yazdığım ve evvela (Senfoni),
arkasından (Çile) ismini verdiğim ve en çok sevdiğim şiiri okumak lazım...”
“Ensemin örsünde bir demir balyoz;
“Kapandım yatağa son çare diye.
“Bir kanlı şafakta bana çil horoz,
“Yepyeni bir dünya etti hediye.”
Ve Babıali’de[18] Trabzon’da, gittikleri bir açık hava sinemasında “...ebedi süren yağmurun rutubet
pudrası halinden su püskürtüsüne dönmesi” ve “...ahmak ıslatan altında bir millet...” ve “onu hasta eden
bu yağmurun” ona “Bu Yağmur” şiirini nasıl yazdırdığı anlatılmaktadır, Bu Yağmur’u biliyor
olmalısınız!...
“Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince,
“Nefesten yumuşak, yağan bu yağmur.
“Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince,
“Aynalar yüzümü tanımaz olur.
“Bu yağmur, kanımı boğan bir iplik,
“Tenimde acısız yatan bir bıçak.
“Bu yağmur, yerde taş ve bende kemik,
“Dayandıkça çisil çisil yağacak.
“Bu yağmur, delilik vehminden üstün,
“Karanlık, kovulmaz düşüncelerden.
“Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
“Sulardan, seslerden ve gecelerden...”
Düşünebiliyor musunuz, idarehanedeki görünen bütün bu çalışmalar; matbaa, kapak, tashih, basım,
pazarlama, dağıtım hepsi ama hepsi ve daha başka bir sürü iş ve işlemler, ortada sizin benim gibi dolaşan,
konuşan bir adam beyninin, kendinden başka kimsenin anlamadığı/anlamayacağı veya zor anlayacağı bir
şekilde yaşadığı “forsepstemle çekilemeyecek kadar zor doğumuna” bakıyor...
Ve o beynin her nasılsa (Allah tarafından olduğu kesin) içinde durduğu kafaya mesela; “Üstadım, acaba
şu tüten sigara dumanının (veya ateşin, alevin) ruhu var mıdır?” mealinde gûya felsefî sorular sorarak ve
bu lüzumsuz sorunun karşılığında kocaman bir “Ahmak!...” cevabını duyarak bakmakla veya başka bir
şekilde bu işin anlaşılıp çözüleceği de yok!...
Belki biraz ölçek kayması olacak ama, bu arada dışarısı cadı kazanı, şöyle bir bakmak gerekirse;
hükûmetler istifa ediyor, aynı gün başkası kuruluyor, Kıbrıs’ın sonuçları ekonomik ve siyasi olarak, ABD
ağırlıklı ambargolar halinde siyasiler başta, insanları olabildiğince sıkarak illâ ki kendini gösteriyordu.
Kıbrıs fatihi koalisyon hükûmeti (CHP-MSP) daha 10. ayında Kasım 1974’te bozuluyor. Aynı gün 5 aylık
ömrü olacak olan Geçici Hükûmet (Sadi Irmak Başkanlığında) kuruluyor ve Başbakanlığı 1975 Mart ayı

sonunda, iki yıldan biraz fazla sürecek Süleyman Demirel Başkanlığındaki I. MC Hükûmetine (AP-MSP-
MHP-CGP) terk ediyordu.

Öte yandan bu yazı bağlamında 25 Nisan 1975 günü MTTB tarafından İstanbul Spor ve Sergi Sarayı’nda
Milli Gençlik Gecesi düzenleniyor, Necip Fazıl; “Bir Gençlik, Bir Gençlik, Bir Gençlik... Zaman
bendedir ve mekan bana emanettir...” diye başlayan meşhur “Gençliğe Hitabe”yi burada iradediyorlar ve
geceye rical-i devletin ilgisi o derece ki zamanın İstanbul Valisi salonda oturacak yeri zor buluyor.[19]
Gecede Hitabe’den başka, bu vesile ile Milli Eğitim İl Müdürlüğü tarafından yapılan kompozisyon
yarışmasında derece alan bir kız öğrencinin, baş örtüsü nedeniyle ödülünü alamadığı bilgisi üzerine
kürsüde Necip Fazıl;
“-Bu çok kolay, devletin sayın Bakan’ı aramızda bulunuyorlar, göreve davet ediyoruz. Artık Sayın İçişleri
Bakanı sabahtan tezi yok bu kepazeliğe muhakkak son verirler!...” demişlerdi.

Bir de ben ilk defa bu gecede milli olmuş ve kürsünün iki yanında yer alan “Büyük Doğu” ve “Fikrin
Kılıcı” çelenk-dövizlerinden hangisiydi, birisini Mustafa Cabat ile birlikte taşımıştık, Kayseri Yurdu
sakinlerinden edindiğim emanet elbiselerle... Diğerini de Mustafa Fikri Tekelioğlu ile Seyit Ali
Kahraman taşımışlardı.
Geceye dair başkaca hatırladıklarım; yine ben salona, sağa sola selam vererek giren önemli bir devlet
büyüğünün selamını biraz yüksek sesle almıştım da, selam verene sanki başka bir şey yapılırmış gibi
ortalık biraz soğumuştu. Gösteriler vardı, mesela, saygıdeğer abim Bekir Yıldız şöyle belli aralıklarla
ellerinde kiremit olan 5-6 kişiyi kendine göre ayarlamış ve bir sıçrayışta kiremitleri, kimini ayağıyla
kimini dirseği, koluyla, eliyle, başı var mıydı, hatırlamıyorum, tamamını kırmıştı...
Aslan vardı. Judocu, Tekvandocu Aslan Aslan; şöyle 60-70 santim uzunluğunda bir (lama demir kırılır
mı) pik olmalı, aralıklı iki tuğla üstüne koymuş ve kafasıyla kırmaya çalışmıştı... Pik demir kırılmadı
tabii... Aslan’ın ısrarı işe yaramamış ve kafası şey olmuştu. Sonra pik demir uzman incelemesine
sunulmuş ve;
“-Bu kırılmış sayılır!...” raporu verilmişti...
Aynı yıl Ağustos ayında bir Kongre yapılmıştı Büyük Tarabya Oteli’nde. Uluslararası İslam Talebe ve
Gençlik Teşekkülleri (IIFSO) 3. Genel Konferansı. Kayseri’de olduğumuz için katılamamıştık, orada
Necip Fazıl delegelere “Beklenen Zuhur” hitabesini sunmuştu:
“Sizi Türk milletinin değil, içinde Türk’ün de eridiği İslam bütünlüğünün genç ve aydın temsilcileri
sıfatıyla ve aşkla selamlarım!...” şeklinde başlayan...
Sonra bir jübile yapıldı MTTB’de. 23 Kasım 1975 günü yapılan jübile “Necip Fazıl’ın 50. Muharrirlik ve
40. Mücadele Yılı” yıl dönümü nedeniyle idi... Burada Necip Fazıl Bey;
“Mahcubum!... Teşekkür ederim!... Taşınmaz lütufların yükü altındayım...” diye başlayan duygusal bir
konuşma yapmıştı.
Peki ben neredeydim mi bu sıralar?
Aynı gecede Abdullah Kars’ın İbret Sahnesi, İbrahim Ethem’i oynamıştı da işte ben orada sahnede
perdeci idim. Sahnenin önünde ağır al renkli bir perde vardı, saten veya kadife, makaralar, ipler vesair
mekanik olarak çalışıyordu, göndere bayrak çekilir gibi. Yani, iki parça halinde perde, sahnenin ortasında
birleşir ve kapanır, veya tam aksi istikamette, kenarlara doğru açılırdı.
Perdecilik; şimdi düşünüyorum da, ip (sicim) kopması veya zamansız açma-kapama vb kazalar olmazsa
müthiş keyifli bir iş. Aynı anda hem salonu gözleyebiliyorsunuz, hem kulisi... Tek sıkıntı, yok gibisiniz,
veya olmamalısınız... Konuşamazsınız, ağlayamaz-gülemezsiniz, gidemezsiniz, karışamazsınız işiniz
böyle!...
O akşam ne oldu, bakın:
Daha gecenin başlamasına bir kaç saat var. Akşamüstü, Necip Fazıl, yanında bizim hoca Mustafa Cabat
ve bir iki yakınıyla en önde, piyesin son provası yapılıyor.
Abdullah Kars İbrahim Ethem rolünde ve deniz kenarında kayalıklara oturmuş harmanisinin söküğünü
dikmekle meşgul; kendisini Belh şehrine götürmek üzere gelen Vali, bunu başaramayınca İbrahim
Ethem’in elinden iğnesini alır ve denize fırlatır. İbrahim Ethem de balıklara seslenerek iğnesini
getirmelerini isteyecektir:
“-Balıklar!... Getirin iğnemi bana!...”
Abdullah Kars’ta öyle yaptı ancak “Balıklaaar” sanki biraz tiz ses ve aaa’larda gereksiz uzama olmuştu.
Veya her nasılsa Necip Fazıl beğenmemişti.
Ben perdenin arasından sahneyi izliyordum, ani ve gür bir sesle irkildim, salona döndüm.
Necip Fazıl Bey ayaktaydı ve :

“-Kes be!... Kime bağırdığını sanıyorsun, ahmak!...”
Jübileden bende kalan bu prova ve hitabe, kimler katılmıştı; Hasan Aksay, İsmail Müftüoğlu, başkaca
hatırlamıyorum, bir de gecenin devamında Fındıkzade’de ev sahipliğimiz. O da şöyle:
Jübileden sonra her nasılsa, muhtemelen yürüyerek eve geldik. Sanıyorum kısa bir çay faslı kadar
değerlendirme yapıp istirahat edeceğiz. Zil çaldı. Alışkınız günün herhangi bir saatinde bu tip kapı
çalmalarına, açtık... 4-5 kişi vardı herhalde, Ankara’dan Mehmet Soyak abi ve arkadaşları. Net olarak
hatırlamıyorum ancak Ankara Cemaatı idi işte, Ahmet Arıca (merhum), İsmail Kıllıoğlu, Akif İnan abi
(merhum), Rasim Özdenören Bey filan var mıydı dedim ya hatırlamıyorum.
Evde mevcut şilte yataklar baki de, ayrıca örtü, minder, seccade, Antep halısı ne varsa yatak diye serdik,
milli içeceğimiz çayı koydum ocağa o kadar, başka bir şey yok... Saat gecenin 1’i veya daha geç. Sokağa
çıktım, sabahçı büfeler olurdu, aşağıya doğru hem Aksaray tarafında, hem de yukarıya doğru Topkapı
tarafında, şimdilerde de vardır, Vakıf Gureba Hastanesi, Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi falan, orası merkezi
bir muhit.
Yok, salam-sosisli yaptırmadım, bütün parama kaşarlı tost yaptırdım, paket yaptırıp eve geldim. Çay da
olmuştu bu ara. Hoca da ne yapsın hep birlikte gece ile ilgili konuşuluyordu.
Ben misafirleri iyi ağırlayamadığımız için özür babında kem-küm etmeye kalkmıştım. Rahmetli Mehmet
Soyak abi beni konuşturmadı bile:
“-Ne diyorsun sen Kasap, Erkilet’te böyle ağırlanmadı bunlar, daha ne olacak, artık başımızın çaresine
bakabiliriz, hadi siz gidin kendinize başka bir yer bulun yatacak, istirahat edin!...” demişti.
Sizin de gözleriniz yaşarmaz mı şu yapılan insanlık karşısında, bizimki öyle olmuştu, anlaşılıyor olmalı o
zamanlar insanlığın daha ölmemiş olduğu, istirahate bir diyeceğimiz olamaz tabii ki ancak, yatacak yer
yani, gecenin bir yarısı?
İş bu Mehmet Soyak abimiz evvelki sene (26 Mart 2011) vefat etti. Allah Rahmet eylesin.
Gönüldaşlarımıza Mersiye’de eski Beyaz Şehrin (yenisi hayırseverlerin dünya şehri) Büyük Başkanı
Şükrü Karatepe Onun için ne diyordu;
“Mustarip mi, heba olmuş dâhi mi, ekmek kesmeyi bilemez ama eleştirmeyi bilir mi?” her ne ise bu
söylenenler doğrudur. İstanbul’a gelirdi, Kadıköy’de Mühürdar’daki evimizde;
“-Nasıl Büyük Doğu’cusunuz, Dünya Kupası maçlarını bile izlemiyorsunuz!...” diye bize çıkışırdı,
Kanlıca’da Beylerbeyi’nde, Kuzguncuk’ta ne metruk yalılar aramıştık, Bağdat Caddesi tam bir facia idi,
hey gidi günler hey...
Neyse, o yıllarda, yılda bir aylık tatilinin (TRT’de denetçi olarak çalışırdı, daha doğrusu Genel Müdürlük
hariç her kademede çalışmıştır. Bir ziyaretimde ki, toplamda iki ziyaretim olmamıştır, danışmada hangi
serviste çalıştığını sordular, hiç bir şey söyleyemedim, benden iyice şüphelenmişlerdi veya ben böyle
anlamıştım ve dedim ki, beyler iş bu adam, Genel Müdürlük hariç her bir mevkiide çalışmıştır.
Birbirlerine dediler ki, sakın bu bey, Genel Müdüre sen de kimsin be adam, işe ne zaman başladın, ne iş
yaparsın sen, diyen bey olmasın, dedilerdi de yerini öylece tarif etmişlerdi.) büyük bölümünü İstanbul’da
geçirirdi. Görebildiğim kadar Üstad’la yaptığı görüşmelerde düşüncelerini oldukça açık bir şekilde
söylemekten çekinmezdi. Bir keresinde Mehmet Soyak idarehanede, emsali abi’lerden bir ikisinin de
olduğu sırada, anlayabildiğim kadar Üstad’ı siyasi bir konuda verdiği kararı hem eleştiriyor, hem de bu
karardan döndürmeye çalışıyordu:
“- Siz şu şu şekilde yazınca onlar da bu şekilde hareket ediyorlar, ne yapsınlar?” Diyordu. Üstad orada
bulunanlara tek tek soruyorlar:
“- Peki bu mes’elede siz nasıl düşünüyorsunuz?”

“- ...”
“- Sizin düşünebildiğiniz herhangi bir mes’ele var mı?”
“-...”
Ertesi günlerde görülüyordu ki, Mehmet Soyak’ın eleştirilerini Üstad dikkate almışlar; yapılanlara
bakınca böyle anlaşılıyordu.
Evet o saatte, gecenin bir yarısı Mustafa Cabat ile çıktık evden. Aksaray, Laleli, Beyazıt, Gedik Paşa,
Fındıkzade’den Çemberlitaş’a kadar yürüdük... Gittiğimiz yer Milliyetçiler Derneği ki bizim evle
kıyaslanamaz yani tam manasıyla beynelmilel; beklediğimiz gibi oldukça kalabalıktı. Asma kat gibi veya
bir üst kat vardı, orada da yatanlar olduğu inen-çıkanlardan anlaşılıyordu. Biz aşağıda salonu fırdolayı
çevreleyen dar sedirde bir köşeye kıvrıldık, sabahı bekledik.
Hiç unutmuyorum sabahleyin; tık tık, merdivenlerden bir inen var ve yukarıdan bir ses:
“-Bekiiir, iki tane de diz kapağı al!...” Bekir Yıldız abi şimdilerde “Bu millet baştan ve ayaktan açık!...”
diye her deyişinde bu olayı hatırlar ve kendi kendime “Diz kapaktan da!...” derim...
Bu sesin sahibi net hatırlıyorum Yaşar Karayel abi idi ve Bekir Yıldız abi, yukarıya doğru yarım dönerek
sesin geldiği tarafa göz ucuyla şöyle bir baktı, ilgi bu kadar ve çıktı gitti. Bir süre sonra gayet ince
kıvrımlı kâğıt külâhta, külâhın en geniş ağzına iki tane dahi sığmıyor zeytin, peynir, ekmek almış geldi.
Böyle dediğime bakılmasın, kaç kişiydik herkes doyduktan başka sanıyorum bir kaç zeytin tanesi ve
peynir mesela elli gram artmış olabilir. Anlamam mı her türlü yokluğu?
Aradan yıllar geçecek, bizim ikinci İstanbul seferimizde (1984 yılı) Bekir Yıldız abi, mutlaka başka
işlerinin yanında hem bize lojistik-finansal destek sağlamak hem de şöyle bir vaziyetimizi kolaçan etmek
üzere uğrayacak ve adeta bu az zeytin az peynirli kahvaltının acısını çıkarmak üzere Beyazıt-Laleli
taraflarında büyükçe bir kebapçı, Urfalı Nabi’ye gideceğiz, garsona diyecek ki;
“- Önce çorbamızı getir, arkasından da biri, bir buçuğu mir buçuğu bırak, adam başı duble kebap yaptır,
ayran, salata, baklava vesair mükellef bir sofra istiyoruz!...”
Yedik!... Ben abi iyi oldu teşekkür ederim filana hazırlanıyordum ki, Bekir Yıldız abi garsonu yeniden
çağırmaz mı, belki hesap isteyecektir diye geçirdim aklımdan fakat gidişat öyle değil, garsona diyor ki;
“- Şimdi git, menüyü değiştirmeden çorbasından başlayarak aynısından bir daha getir!...”
Garson, bu siparişten emin olmak için, bir şey diyemedi amma makûl bir süre bizim masanın etrafında
dolaşarak oyalandığını hatırlıyorum...
Ben normalin hayli dışında olan bu siparişi, belki gün içinde yemek yememiştir, yorulmuştur da, şeklinde
hayra yorarak kendisi için yaptığını düşünüyordum, öyle olmadığını yemeği getiren garsona eliyle beni

gösterdiğinde anladım. Geri çevirmek için ısrar etmedim, Bekir Yıldız abi’nin bu tip jestlerine-
sürprizlerine alışkındım, onu da yedim, yerken de “Görüyor musun abi, sana ayıp oluyor, bari bir iki

lokma alsaydın!...” diye dilimin dişimin arasında kekelemeye çalışmıştım da;
“- Üzülme Mehmet, ben yarım saat önce başka bir arkadaşla Şehzadebaşında böyle bir sofrada mükellef
bir yemek yedim!...”
Jübile de bu kadar!...
İdarehanede, beş altı yıl gibi uzun yıllar Necip Fazıl’a yardım eden Mehmet Tekelioğlu abi, üniversite,
ihtisas vb kendince mecburiyetlerini tamamlayıp sanıyorum İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalınca,
yerine bizim Hoca Mustafa Cabat sürekli, Fikret Karakaya, Seyit Ali Kahraman, Mustafa Fikri
Tekelioğlu, İbrahim Ulueren ve diğer arkadaşlar gidiyordu. Orada yapılan işler; matbaa, kapak, tashih ve
bir takım görüşmeler tabii ki tamamı da Necip Fazıl’ın görüş ve direktifleri doğrultusundaydı. Bu yıl
(1975) sonunda Hitabeler ve Babıali basılmıştı.

Ben sık gitmiyor veya gidemiyordum ama diğer arkadaşlar oldukça sık, hemen her gün idarehaneye
uğrarlardı. Ayrıca bu arkadaşların bir kısmı MTTB’de kitaplık, kültür ve turizm gibi değişik kulüplerde
yönetici veya görevliydiler... Akşam bir şekilde Mustafa Cabat veya Seyit Ali Kahraman vesilesiyle
haberdar olunuyordu. O sıralar eve Özer Koç abi sık gelirdi, Rahmetli (9 Kasım 2011) Mustafa Dinçel abi
vardı, bankada çalışırdı, yemek yapmaya belki ama yatmaya kesin gelirdi...
Seyrek de olsa, uğradıklarımda veya Mustafa Cabat’ın “Bu gün gel!...” dediklerinde, bana tashih nasıl
yapılır, bir yandan bunu anlatıyorlar Fikret Karakaya ile birlikte, bir yandan da eğer ki matbaada,
kapakçıda veya her nerede ise benim yapabileceğim iş, oraya gidiyordum. Necip Fazıl Bey her gün
“İstanbul’a inmiyorlardı!...” Bu tabir kendilerinindi; “Yarın İstanbul’a inmeyeceğim, telefon
edersiniz!...” derlerdi.
Ben genellikle o günler giderdim, bir de kendilerine “Efendim” derdim. Arkadaşların büyük çoğunluğu
“Üstadım” diye hitabederlerdi. Bakın idarehaneyi anlatmayı unuttum;
Posta adresi şu şekildeydi; Alayköşkü Caddesi No:2-4 Cağaloğlu, İstanbul.
Sultan Ahmet Meydanı’nda, sol arkanıza Sultan Ahmet Cami, sağ arkanıza da Ayasofya’yı alırsanız
karşınız Yerebatan Caddesi’dir. Caddenin adını aldığı Sarnıç, hemen önünüzde, Gülhane Parkı’nı sola alıp
Sirkeci’den gelen Alemdar Caddesi ile bu caddenin kesiştiği noktadadır. Yerebatan Caddesi’ni ileride
soldan Çatalçeşme Sokak, sağ aşağıdan da adını, Gülhane Parkı’nda bulunan Alay Köşkü’nden alan Alay
Köşkü Caddesi kesecektir. İşte idarehane, bu kavşağın sağında, Sultan Ahmet tarafı köşesindeki binanın
zemin katındadır.
Mimari değerini Büyük Doğu’ya mekân olmasından alan bina, dar kenarı Yerebatan Caddesi’ne cepheli
düzgün olmayan dörtgen bir arsada, 1950’ler olabilir, bodrum dahil beş kat halinde yapılmıştır.
Günümüzde bulunan teras katın sonradan ilave edildiği düşünülmektedir. Uzun süredir İstanbul tarihi
yarımada Sur içi’nde onarım dışında yeni inşaat izni verilmiyor. Sur içi sanıyorum Kentsel-Arkeolojik Sit
Alanı... Alay Köşkü Caddesi’nin eğiminden dolayı binanın bodrum katında yapılan bağımsız bölümler,
bu caddeye cepheli bir takım dükkan-depo halinde kullanılmaktadır. Zemin kata, caddeden altı rıhtlı bir
merdivenle çıkılan, sol tarafı yarım sahanlık önünde üst katın eli böğründeli konsol-çıkmasıyla şöyle taç
kapı gibi büyükçe bir kapı boşluğunda çift kanatlı ferforje camlı demir giriş kapısı Yerebatan Caddesi’ne
açılmakta ve içeride küçük bir holden sonra dar uzun bir koridordan geçerek solda idarehane kapısı ile üst
katlara çıkılan “L” merdivenin yer aldığı kat sahanlığına ulaşılmaktadır.
İdarehaneye ahşap lambrili çift kanatlı bir kapıdan girilmekteydi. Sol kapı kanadı dar ve göz hizasında
şöyle 4-5 santim çapında ve el parmakları kavrayacak şekilde zil butonu yerine altılık yuvarlak demirden
yapılmış, bej renkte boyalı, oldukça zarif bir çember vardı. Çemberi hafif sağa-sola döndürmekle içeride
zil çalardı. Dar bir hole girilince; solda kare kare camekanlı ahşap bir kapı ile iç içe iki küçük odanın
bulunduğu salona geçilmekte, sağda mutfak bulunmaktadır. Mutfağın eviye ve ocak haricinde kalan kısmı
kitap deposu olarak kullanılmaktaydı. Karşıda lâvabo-helâ ve pek kullanılmazdı ancak sanki duvara
monte edilmiş bir termosifon da vardı. Mutfak ve helâ kapısı da yarıdan itibaren yukarısı karelaj halinde
buzlu camdı.
Kuzeye, Alay Köşkü Caddesi’ne açılan yan yana ikişerli iki büyük penceresi vardı idarehanenin. Bir grup
pencere çalışma odasında, diğer grubun ortasından geçirilen duvar, mutfak ve helayı ayırıyordu. Yani
pencerenin birisi mutfakta diğeri de helada kalıyordu. Duvarları kâğıt kaplamaydı sanıyorum. Helâda
oldukça büyük alaturka bir hela taşı, yine duvara monte edilmiş büyükçe bir lavabo bulunuyordu. Bej
renkliydi, yer seramik, duvarlar fayans, diğer pencereler kadar büyük pencerenin camları buzlu idi.
Salonda; dikdörtgen bir masa etrafında üç, altı, yedi ve sekiz sandalye bulunur, kapının sağında, duvara
bitişik, benim arkamda kalacak şekilde yerleştirilmiş küçük bir kitaplık vardı. Karşıda, yine kare kare
camekanlı kapıdan penceresi olmayan iç odaya geçilirdi. Necip Fazıl Bey burada çalışırlardı. Maun boyalı
tornada çekilmiş, dört ağaç ayaklı sade çalışma masasının üzerinde; acı kahve mi desem yoksa mor mu
renkli deri sümen, alüminyum abajurlu masa lambası ve kalemlik vardı. Mavi mürekkep kullanırlardı.
Salonda ise, masanın dar kenarında yüzü kapıya dönük bir vaziyette otururlardı. Arkada çalışma bölümü

kalmak üzere burası salona ve girişe de hakimdi. Burada ve mutfakta yer kaplamalarını hatırlamıyorum,
bir de halıfleks kaplıydı ancak altı dökme mozaik olabilir...
İdarehanede telefonumuz yoktu, iyi mi? Caddenin karşısında küçük bir bakkaldan utana sıkıla karşılardık
bu ihtiyacımızı, iki buçuk lira karşılığında. Para, telefonun kumbarasına özel bir mekanizma ile konurdu,
mavzer şarjörü gibi!... Bakkal Trakyalı mıydı ne; “Ustaz!...” derdi, Üstad’a...
İdarehanenin hepsi bu kadardı, bilemiyorum belki otuz beş, belki kırk metrekareydi. 1900.00-TL aylık
kira ödenirdi.
Günümüzde binanın girişi Alayköşkü Cadesi’nden yapılmaktadır. Gittim, gördüm; kapının üstüne mermer
bir kitabe koymuşlar, burada “Hasoğlu İşhanı 2-4” yazılı. Mutfağın merdiven sahanlığı köşesine bir
asansör ilave edilmiş, merdivenler de iyice döner merdiven olmuş, İstanbul işi, parçalı basamaklardan
yapmışlar. İdarehane; önceki bina giriş kapısı ve merdivene ulaşan koridorla birleştirilerek bujiteri, bir
takım seramikler, levhalar satılan turistik dükkan olmuş. Pencereleri daha da genişletilmiş, adeta vitrin
halini almış. İdarehanenin önceki kapısının lento ve yan pervazı asansörün önünden iyice fark
edilmektedir. Üst katlarda basın yayın işleri ile meşgul olan iş yerleri bulunmaktadır.
Cağaloğlu hem ülke genelinde hem de İstanbul’da her yönüyle oldukça merkezi bir semtti. Bir tarafta
Topkapı Sarayı ve Bahçesi Gülhane, semte adını veren Bab-ı Âli, Alay Köşkü Caddesi’nin aşağıda
Gülhene Parkı’na bitiştiği noktada, soldadır. Burası; Sultan Ahmet Camisi, Meydanı, Ayasofya, Arkeoloji
Müzesi ve adliyesiyle başlı başına bir muhit, Yerebatan Caddesi’nin devamında Prof. Kazım İsmail
Gürkan Caddesi’nin Cağaloğlu Yokuşu ile birleştiği noktada, solda MTTB, sağda İran Büyükelçiliği, yine
Vilayet hemen oralarda... Divanyolu, Çemberlitaş, Kapalıçarşı, Beyazıt, daha buralara girilirse
idarehaneye zor dönülür!... Bir de zaten bu şekilde Babıâli kesinlikle anlatılmış olmaz, kendileri Babıâli
kitabının başında, benim anlatamadığım bu ruhu şu şekilde anlatıyorlar;[20]
“- Bütün yollar Roma’ya çıkar. Cihana hakim bir imparatorluk nizamının tarihte mihrak noktasıdır çünkü
Roma... Bizde de bütün yollar Babıâli’den geçer. Fikir, sanat, ilim, politika, pafta pafta, bu memlekette
duygu ve düşünce kıvranışı belirten kim varsa, çarşısını, pazar yerini Babıâli’de bulur zira... Bu kabil
insanlar nerede veya neyle uğraşmakta olurlarsa olsunlar, Babıâli’den sayılabilirler...
“– Babıâli insana, ilk bakışta basit bir mekân hükmü içinden görünür. Bakırcılar, hasırcılar gibi bir
mekân... Halbuki o, bir mekân değil, zamanın gayet hususi bir tecelli noktasıdır. Onu, kokmuş da olsa,
asrının asırlarca gerisinde de olsa zaman ölçüsü gözlüğünden seyredebiliyor musunuz?... O zaman
görürsünüz, görülmeye değer olanı... Dedik ya, o, madde yerine ruhun çöreklendiği bir yuva... Başka bir
mekâna nakledilemez. Nereye taşınsa ve üzerine ne püskürtülse zaman kepçesinin onda çalkaladığı
mayonez tutturulamaz.”
Bu sıralarda Bedir Yayınevi vardı, başkaca, Necip Fazıl’ın Çile, Hicret, Ötügen, Toker gibi farklı
yayınevleri aracılığıyla basılmış kitapları, kendileri tarafından yeni kurulmuş olan Büyük Doğu Yayınevi
tarafından toplanıyor ve yeniden basılıyordu. Çemberlitaş taraflarında basımevi bulunan Özkaya
Matbaacılık’ta 17 numara ile İhtilal diziliyor, biz de Fikret Karakaya ile birlikte tashih yapıyorduk.
Dizgi seyrine doyum olmayan ve kısmı azamının üzerinde “Heidelberg” yazan bir “entertip” makine,
müthiş bir alet. Şöyle büyükçe bir daktilo klavyesi düşünün, dizgici kendine has biraz yüksekçe
sandalyesine; peki, barda oturur gibi demeyeyim de, adeta bir dozer operatörü edasıyla oturmuş,
karşısında basılacak metin asılı vaziyette ve klavyede, yazacağı kelimenin harf tuşlarına basıyor, bir kol
ileride bir yerlerde sanki 10×10 santim karelere bölünmüş a b c harflerinin bulunduğu tablaya uzanıyor ve
basılan tuşa ait harfi alıp getiriyor ve bir mil üzerine takıyor veya bir şekilde önceki harfin yanına
koyuyor. Böylece satır tamamlanınca, sağ tarafta bulunan daktilo kolu benzeri bir kol çekiliyor ve sol
taraftan bir yerlerden sıcak kaynar kurşun akıyor, kurşun kalıbı çıkan satır aşağıya düşüyor, o satırı
oluşturan harfler de kutularına otomatik olarak dağıtılıyorlar. Sayfa, satır satır sayfa formatına uygun
ebattaki tava içerisinde etrafı düzgün kurşun çıtalarla sıkıştırılıyor, lâstikle bağlanıp, bir kenara istif
ediliyor.

Bu şekilde 16 sayfa bir forma halinde ama henüz kesilmemiş, katlanmamış, kitap sayfasının seçilen
büyüklüğüne göre (C) serisi ölçülerinden 57 x 82 santim veya katları ölçüsünde kâğıdın bir yüzüne sayfa
numaralarına göre özel bir şekilde diziliyor, sonra da aynı şekilde kâğıdın arkasına baskı yapılıyor,
katlanıyor, cilt şekline göre dikişli mi yoksa yapıştırmalı mı olacak, formalar yan yana getirilip kesilince
alın size kitap. Kapak da tamamlanınca mücellithanede işlem tamamlanıyor.
Tashihlerde öylesine sayfa numarası atlamaları görülürdü ki, ben çok korkardım; ya kitapta da bu hata
devam ederse, halimiz nice olur diye!... Fakat gerek dizgiciler, gerek baskıcılar ve genelde matbaacılar,
öylesine ustalaşmışlar ki, neredeyse gözleri kapalı olduğu halde, elleriyle harf şu bu yapılacak işlem her
neyse hepsini yaparlardı...
Büyük Doğu Yayınları genel olarak resimli olmadıklarından biraz daha kolay olurdu ancak kapaktaki
resimlerde klişe işi çok yorardı, burası çok da anlamadığım ayrı bir fasıl, mask gibi gravür gibi bir şey ve
klişecilere yaptırılırdı tabii ki... Klişeciler işlerini öyle ustalıkla yaparlardı ki, menfi manâda
söylemiyorum, eğer isteseler bunlar sağlam kalpazan olurlardı, bana öyle gelirdi!... Bu kısım esnafın
işini, patates baskı falan diyerek basitleştirmek istemem, ancak bu şekilde ifade edebiliyorum,
yapamayacakları resim, klişe yok diyebilirim!...
Aynı zamanda oldukça zor olmalı bu klişe işi. Meselâ bir devlet adamının veya başbakan dahil belli bir
yöneticinin dergi ve gazetelerde, sizler de rastlamışsınızdır çoğu zaman hep aynı fotoğrafı çıkar. İşte o
zamanlar anladım ben bu klişe işinin güçlüğünü, gazeteci arşivinden o yöneticinin diyelim bir yıllık
klişesini çıkartır ve baskıya verir. Gerçekten tam patates baskı...
Dizgiciye sormuş muydum acaba, hatırlamıyorum ancak mesela dizilecek metinde veya satırda, olamaz
da diyelim “ğ” harfi, harf kutusunda bulunandan fazla, o zaman ne yapıyorlar? Bana öyle geliyor ki, hiç
bir şey yapmıyorlar ve kelimede “ğ” çıkmıyor, yani musahhih de burasını işaretliyor ve öylece sonradan
düzeltiliyor.
Bizim buralarda yapılan halı dokumacılığı oldukça farklı ancak ben bu dizgi ve baskı işini bir yönüyle
hep ilmek ilmek, sıra sıra yani satır satır halıcılığa benzetmişimdir.
Bilindiği gibi tashih, bir kaç forma halinde dizildikten sonra idarehanede veya acil durumlarda evde, aslı
ile, bazen tefrika edilmişse gazetedeki kupürü ile karşılaştırılarak varsa harf düşmesi veya dizilişte imlâ
hatası, noktalamalar vesaire kalem ile kendine has şekilde düzeltilerek yeniden matbaaya veriliyor, orada
tashih edilen formalar orijinal kalıplarında düzeltilirken, ileriki formalar ilk dizgiden çıkmış halde
tashihleri yapılmak üzere alınıyor böylece, gel-gitlerle kitap olabildiğince hatasız bir şekilde baskıya
hazırlanıyordu. Tabii bir yandan kapak hazırlığı sürdürülüyor, filimler, renkler ayarlanıyor, dağıtım başlı
başına bir iş ve en önemlisi de hiç bir zaman tam olarak yapılamayan tahsilat.
Her iş kolunun kendine göre güç yanları vardır fakat bu basım-yayın işi öyle ki, ister “tarlada olduğu” gibi
kolay doğurun, isterseniz “forsepstemle çekilemeyecek kadar zor,” meğer ki basılacak bir çalışma, erbabı
için basılmış basılmamış hiç fark etmiyor, şimdi nasıl bilmiyorum ancak, o zamanlar (1976 başları) ortam
öyle kaygan ki adam sadece Seka’dan alınan/alınacak kâğıttan şu kadar kâr edeceğini dahi düşünebiliyor.
Burası sözün bittiği yer, o kadar!...
Bu bakıma Büyük Doğu Yayınları şanslıydı, Babıâli’de dizgi-baskı işini yapan matbaacıların çoğu Necip
Fazıl Bey’in, basılacak esere yetecek şu kadar top kâğıdı Seka’dan, bir telefonla alabileceğini iyi
bildiklerinden hiç bekletmezlerdi, dahası kâğıt miktarını istismar etmeye bile yeltenenler olurdu!...
Necip Fazıl Bey kitaplarını kendisinin kurduğu Büyük Doğu Yayınevi’nden bastırıyor fakat dağıtımı
Anda, Dergâh gibi başka Dağıtım Şirketleri veya Beyazıt Kitapçılar Çarşısı’nda bulunan bir takım
kitapçılar, İsmet, Çile, veya Cağaloğlu tarafında Hicret, Selami, Enver, Abdullah vb. isimler hatırlıyorum,
bunların aracılığıyla yapıyor, daha doğrusu yapmaya çalışıyordu. İnsanların içinde olduğu ama farkında
olmadığı hayatının özgün fikir halinde ve edebi bir üslupta kitap olarak arzı, talebi arttırıyor ancak bundan
bütün bu özgün eserlerin, çalışmaların sahibi ve fikir babasının kazancı en az veya ancak hayatını
sürdürebilecek kadar oluyordu.

Bu durumu gören ve içine sindiremeyen Mustafa Cabat ile Seyyid Ali Kahraman Necip Fazıl’ın biraz
daha fazla kazanmak değil de, bu şekilde sağlanacak artı katkı ile ailenin hiç değilse normal
yaşayabilmesine yardımı olabilir düşüncesiyle Büyük Dağıtım Şirketi’ni kurdular. Böylece Büyük Doğu
Yayınları, Divan Yolu Caddesinde, gayet dar İstanbul işi döner merdivenlerle iki kat çıkılarak ulaşılan
Büyük Dağıtım Şirketi tarafından dağıtılmaya başlandı. Hoca öyle söyler; “Sahte Kahramanlar’la bu işe
başladık!...” der...
Hoca, Seyyid Ali Kahraman ile Büyük Dağıtım’ı kurunca idarehanede, musahhihlik başta olmak üzere
Üstad’a çay, yemek vesair getir-götür asistanlık, “o saatten sonra müdürlük” diyorlar şimdi, hizmet
işlerinde bir boşluk, belirsizlik olacaktı. Buna meydan vermemek esas sebep olarak ve benim de bir türlü
rayına giremeyen, bu gidişle uzun süre de giremeyecek olan finansal problemlerim aşikârdı...
Bana birisi dış kapı, ikisi de idarehane kapısının olmak üzere üç tane anahtar verdiler ve Necip Fazıl’ın
karşısına oturttular, Üstad:
“- Anahtarları aldın mı, artık bütün selâhiyet sende ve burada olan biten her şeyden sen mes’ulsün, bunu
biliyorsun değil mi?”
Necip Fazıl Bey’in bulunduğumuz coğrafyanın fikri, edebi ve siyasi alandaki konumu dikkate alındığında
tek başına bu olaydan dahi, ne türden istersiniz; komedi, dram, trajedi ciddi hikayeler çıkacağını
düşünüyorum. Burada bunlara girecek değilim, esas Necip Fazıl Bey’den bahsetmek istiyorum ama bunu
nasıl yapacağımı kestiremiyorum, yani müşfikti, merhametliydi, öfkeliydi vb şöyleydi, böyleydi
diyebileceğim vasıfların hemen tamamı Onun için eksik, yetersiz kalıyor. Onu “Necip Fazıl ve Büyük
Doğu” kitabında Ali Biraderoğlu şu şekilde anlatmaktadır:[21]
“Bir düşmanlığın psikolojisi halinde, hiç kimse onun dehasından şüphe etmedi, Fakat bunların hepsi
Üstadın kendileri gibi düşünmemesinin hıncını yaşadı.”
“Hatam deham çapındadır diyerek, beni bir çocuk bile aldatır.... ....Ve rahmetli Üstad, her bir cücenin bir
tel saçını bağlaması sonucu, Güliver’in cüceler tarafından hareketsiz bırakılabileceğini söylemişti.”
Bağlı olarak Ali Biraderoğlu kitabında Üstad’ın Entelektüel Cephesinden, Aydın Tavrından, Aykırı
Kişiliğinden söz ederek kurucusu olduğu Büyük Doğu fikir çerçevesini “Olduğu Gibi İslâm-Oldurulmak
İstendiği Gibi İslâm” başlığıyla ele alıp yaşanan süreç üzerinden anlatmaktadır.
Öte yandan 1941 yılında verdikleri bir röportajda kendilerine ilişkin şunları söylemektedirler:[22]
“- Gizli demek, hile demek değildir azizim. Gizlinin, bence “mistik” bir hüviyeti vardır. Benim
gevezeliğim dahi, sırlarımın maskesidir. Düpedüz bir hakikati gerçekten sevmem. Kalabalık içinde
inzivadan hoşlanırım....”
“- Evet; çok takdir ettiklerim olmuştur. Yalnız tesiri altında kaldığım yoktur. Bu da bir gurur olarak
görülmesin... Ama şunu söyleyeyim: ‘Ah, şu söz de benim olsaydı!’ diyeceğim bir eser bilmiyorum.”
Fikret Adil “Asmalımescit 74” adlı kitabında Onu şu şekilde anlatmıştır:[23]
“Necib’in asıl olan tarafını herkese tanıtmak istiyorum. Burada onun romanlaştırılmış hayatını yazacak
değilim. Sadece onu yazılanlardan sezemeyenlere izaha çalışacağım.
“Yeryüzünde yalnız benim serseri
“Yeryüzünde yalnız ben derbederim
“Dünyada herkesin varsa bir yeri
“Ben de bütün dünya benimdir derim.”
“Diyen Necip, her şeyden evvel çok hodkâmdır. (bencil) Bir gün köprüden geçerken ona sormuştum:
“- Acaba her lisanda mevcut ve tanınmış bir isim var mıdır?

“Kemali ciddiyetle cevap verdi:
“- Evet: Necip Fazıl.”
Şu husus tarafımızdan biliniyor o açıdan, Onun sanatı, zekâsı veya dâhi’liği konusunda söz edebilmek
için gerçekten de kim olursa olsun boyunun ölçüsünü bilmesi lâzım; idarehanede bağlılarının ve ziyaret
maksatlı gençlerin de bulunduğu bir sırada bir şiir okuyorlar veya bir yazıdan bir bölüm:
“- Nasıl buldunuz?” diye soruyorlar. Bizimki;
“-Başarılı!...” deme gafletinde bulunmaz mı?
“- Neye göre başarılı, ahmak!...”
En iyisi Onu kitaplarında yakalamak:[24]
“Annem, uğultulu konakta en hatırlı hizmetçiden bir derece daha üstün, aslî kadronun en küçüğünden de
bir derece aşağı ve herkesin gel-git emrine memur acı bir mazlumluk hayatı sürüyor; ve bütün ümidini,
doğurduğu erkek çocuğuna bağlıyor. Bana...
“Ahh!...”
....
“Büyük babamdan kıpkızıl bir lira çeyreği kopardığım bir gün, onu Selma’ya göstermiştim. Yavrucağın
elinde, hafifçe ısırılmış, mini mini dişlerinin izini taşıyan bir elma vardı. Lira çeyreği o kadar hoşuna
gitmişti ki, o ebediyen mahzun, yahut hüzün ebediyetle dolu gözlerini bana dikmişti de:
“- Ağabey, demişti: bu elmayı sana vereyim de o parayı bana ver! Biraz ısırdım ama, ziyanı yok, değil
mi?
“Pırıltılı lira çeyreğini vermiş, fakat elmayı da almak gibi bir gaflete düşmüştüm.
“Sonra sonra dövündüğümü hatırlıyorum:
“- Ah, niçin lira çeyreğini verdim de, hafifçe ısırılmış elmayı kendisinde bırakmadım? Niçin “O da senin
olsun!” diyemedim.
“Hayatımın ilk büyük vicdan azabı budur.”
Ve[25]
“(Hüsrev, annesinin parmakları saçlarında, gözlerini kaldırıp Ulviye’ye bakar. Ulviye’nin gözlerinden yaş
iniyor. Husrev de annesinin dizlerine kapanır. Sarsılmaya başlar. Müzik durmuştur.)
“ULVİYE- (Kendi ağladığı halde) Ağlama yavrum!
“HUSREV- (Başını kaldırır) Anne, ben ömrümde bir kere ağladım. Hiçten bir şey için, doya doya, kana
kana ağladım. Bilmem hatırında mı? Bundan yirmi beş sene evvel. Sen büyük bir felâketten yeni çıkmış
genç bir duldun. Ben bir asker mektebinde okuyordum. Haftada bir çıkıyorduk. Sen mektebe geldin.
Kapıda beni görmeye müsaade etsin diye bir zabitle konuşuyordun. Bense bahçeye çıkmış, bir ağacın
arkasında sizi tâ uzaktan gözetliyordum. Sen benim orada olduğumu bilmiyordun. Yağmur yağıyordu.
Seni uzaktan, bir çarşaf içinde, incecik hayalinle görüyordum. Zabit sana bir takım işaretler yaptı. Galiba
görüşmemizin mümkün olmadığını söyledi. Sen de döndün. Yağmur altında, evimize saatlerce uzak o
yerde, tek başına, boynu bükük, uzaklaştın gittin. Kim bilir nereye gittin? Geceyi nerede geçirdin. Sen
giderken, ben de saklandığım ağaca başımı dayadım. Belki bir saat, belki bir ömür ağladım.
“(Husrev dizleri yerde, cephesini meydana döndürür. Kısık ve tiz bir tonla ve dalgın bir bakışla devam
eder.)

“HUSREV- Seni hâlâ, gecenin karanlığında, yağmur altında ince ve mahzun hayalinle mektebin kapısında
görüyorum.”
Son bir bölüm:[26]
“... Tahammülümüz zorla ayakta duran öyle bir duvara benziyor ki, küçücük bir kuş, üzerine küçücük bir
kum tanesi atsa, gümbür gümbür yıkılacak... Asla hissiliğe, ılık ve yumuşak duygulara müsait değiliz. Bir
anda çatlayabiliriz, yıkılabiliriz. Onun için garib bir anestezi altında dimdik ve kupkuruyuz.”
Necip Fazıl’ı dâhi’lik de içinde olmak üzere bu ve benzeri satırlarda aramak lâzım, Onu buralarda
bulamayan başka yerlerde zor bulur. Ben hep böyle bakmışımdır.
Genel olarak gördüğümü özetlemem gerekirse; Onun fikrî ve tabii ki insanî dünyası kadar başkalarında
dünya bulunmakta, yine Onun dünyası, dünyaya düşkünlüğü, ilgisi kadar da başkalarında fikir, yani ters
orantılı... Bu tespit, Ondaki öfkeye razı olmayı gerektirir...
Doğrusu, benim okumam, Üstadın dizgide olan ve basımı yapılan/yapılacak her hangi bir eserini tashih
etmeye kesinlikle yeterli değildi. Bunun farkında olmam beni bir çok kaza-belâdan ki bunun en alt
seviyesi ukalâlık olabilir, korudu. Bu, işin profesyonel kısmından önce daha Nisan ayında İhtilâl’in
tashihine ucundan kıyısından başladığımda, Üstadın üslûbuna ulaşmak mümkün değil de yaklaşmak için
diyelim, sürekli okumanın ötesinde zor kolay demiyor soruyordum. Bu bakıma Özer Koç abi ve Hoca az
çekmediler kahrımı. Seyyid Ali Kahraman’ın da hakkı vardır. Hatta hayran olduğum sessizliği ve
Osmanlıcasıyla Osman Yalnız abi’nin katkılarını unutmam mümkün değil, daha yazılışını görmediği
halde kekemelemelerimden anlardı kelimenin doğrusunun ne olduğunu;
“- Acaba şöyle olmasın!...” “üstad” veya “azizim” derdi, ben oldukça küçüktüm ama Osman Yalnız abi
çok kibar, kalenderdi, çekinir miydi ki, bilemiyorum!...
Bir de şey yapmıştım ben tashihlerde faydası olur ümidiyle, Üstadın sadeleştirerek 1956 yılında
yayımladığı İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektubat’ını “Cilt 1-Mektup 21’den; Şeriat üç kısımdır; İlim,
amel, ihlas...” diye başlayarak sonuna kadar yanlış saymamışsam eğer 67 adet mektup halinde siyah
mürekkep ve dolma kalemle yazmıştım. 1 Nisan 1976 tarihinde bitirmişim; “Komşuluk-Birlik” başlıklı
Mektupla... Yaprakları sararmış bu harita metod defterini hala saklıyorum.
Mektubat’ın faydası oldu mu bilemem ancak, İhtilal’in sonlarında bir virgül nedeniyle, birlikte tashih
yaptığım güya ustam Fikret Karakaya Bey’le hafif şiddette tartıştığımız (Evet biraz geçimsizlik vardır
bende, doğrusu Fikret Karakaya Bey’in başka bir çok konuda bana hakkı geçmiş olabileceğini kabul
ediyorum, ama bu bir pişmanlık değil, bugün olsa farklı davranacağımı sanmıyorum, benim ki de böyle,
öyle “hım hım” her şeyi hemen kabul etmeyen çeşidi az bir mizaç işte!...) sırada içeride odasında
çalışmakta olan Üstad, mes’elenin ne olduğunu sordular:
“- Nedir mes’ele, siz münakaşa mı ediyorsunuz?”
“- Efendim, bir virgül!...” dedim.
“- Oku bakalım, neymiş?” Okumaya başladım:
“- Bugün Batının, Türkiye ile birlikte en fazla korkması gereken ihtilâl, beklenmedik bir anda...”
“- Peki?”
“- Efendim; Bugün Batının, dedikten sonra Türkiye ile arasına bir virgül konması gerekip gerekmediği
hususunu görüşüyorduk!...”
“- Sen ne diyorsun?”
“- Virgül konması gerektiğini!...”
“- Senin söylediğin doğru!...”
1976 Nisan’ında 17 numara ile basılan İhtilâl’in burasında o virgül durmaktadır.
İhtilâl’in kapağı İspanyol ressam Goya’nın İspanya İç Savaşını anlatan tablolarından alınmıştır. Ressam
tarafından İspanya iç savaşı, sürü halinde insanların katledildikleri ölüm anı, kan revan içinde ve çıplak
bir şekilde resmedilmiştir. Ortalık ana-baba günü, yani insanlar can pazarındalar.

“- Vay bu resim de kapak yapılır mıymış?”
Üstad’ı bu şekilde çok eleştirdiler, yüzüne bir şey diyemediler ama duymuş olmalılar ki, idarehanede,
Efendi Hazretleri’nin dergahından dostu Muhibullah Efendi’nin de bulunduğu bir sırada tek tek ne
düşündüğümüzü sordular, kimimiz;
“- Yok, böyle bariz bir çıplaklık görülmüyor...” dediler, kimimiz;
“- Herkes beynindekini söylüyor...” dedik, ama bu görüşmenin yapıldığı sırada Babıâli’nin ikinci baskısı
yapılıyordu ve kitap kapağına böyle “2. Baskı” yazan bir bant konuyordu. Kendi görüşünün de sorulması
üzerine Muhib Efendi;
“- İtirazlarda biraz mübalağa var sanki ancak bir sonraki baskıda (Babıâli’nin yapılmakta olan kapağını
işaret ederek) bu şekilde bir bant konabilir...” diyerek Üstad’ı rahatlatmıştı.
“Mehmed Kasap evlâdıma” yazıp, bilinen “Necib Fazıl” şekliyle imzalamışlar ve “23.6.76” tarihini
düşmüşler. Sanıyorum İhtilâl’in kapağının görüşüldüğü gün bu tarih olmalı.
Şimdi düşünüyorum da; ne acılar çektirilmiş Üstad’a? Hangisi daha vahim, iç savaş mı, yoksa dışı nasıl
olursa o mu, kestiremiyorum ancak bir Allah dostunun (Seyyid Tâhâ Hazretleri) duasını hatırlıyorum;[27]
“- Allah sizi, şöhret belasından, şeytan iğvasından ve düşman şerrinden korusun!”
Amin...
Evet biz savaş görmedik ama, büyüklerimizden çok dinlemişiz, okumuşuzdur, Sarıkamışlar, Çanakkaleler,
Sakaryalar vesair, meğer ki işgal gerçekleşmiş, bu yerleşimlerde Goya’nın bu tablosundan daha az şeyler
mi olmuştur?
Uzun yıllardır Filistin’de, daha yeni, Saraybosna’da, Kosova’da, Afganistan’da, Irak’ta farklı şeyler mi
oldu, oluyor? Neredeyseniz zahir, kaldı ki buralarda İsrail’in, Sırplının, Avrupalı ve Amerikalı sadistlerin
yaptığı vahşet zaman zaman basına da yansıyor.
Bir an için savaşı geçelim; daha dün şu Dersim’de, 27 Mayıslarda, 12 Martlarda, 12 Eylüllerde,
sıkıyönetimlerde, hatta normal zamanlarda yaşanan faili meçhullerde, işkencelerde olan-biten İhtilâl’in bu
eleştirilen kapağından farklı şeyler mi? Kaldı ki işkence kavramı illâ ki dayak, falaka, ceryan verme veya
kadın erkek fark etmeksizin giysilerin çıkartılarak, çırılçıplak onur kırıcı, bir takım bilinçli davranışlar
olmasa gerek, bazen bir resmi kurumun hiç bir yasallık veya haklılığı olmaksızın, yalnızca bir takım
yasalardan aldığı güce güvenerek inadına kararları, davranışları da pek alâ işkencedir...
Bu nasıl bir çok yüzlülüktür ki, gûya gösterdiğimiz de dini hassasiyet, tam da “-Ham ve kaba softa...”lık,
[28] insan biraz olsun utanmak gerekmez mi, buralarda değilse nerelerde utanılır acaba veya bu duygu ne
için yaratılmıştır? Bu bakımlara dinini diyanetini bilmiyorum ancak iç veya bir şekilde “Savaş”ın o
korkunç çığlığını duyan Goya ve benzeri sanatçılar daha hassaslar, bize öyle görünüyorlar.
Geçelim...
Utanmak deyince; saygıdeğer hocam Ali Biraderoğlu’nun:[29]
“Pek çok şey gibi “Swann’ların Semtinden’in dâhi yazarı Marcel Proust’un adını da ilk defa Necip Fazıl
Bey’den duymuştum. Bu ismi ilk defa duyduğumu söylediğim andaki kendisine has hayret ve dehşetini,
hatırladığım her an, olayı aynı canlılıkla yaşar ve utancımdan yerin dibine batarım. Ona göre, bir insanın
böyle bir yazardan haberdar olmaması anlaşılır gibi değildi....”
Kitabından bu bölümü okuyunca, ciddi söylüyorum bir sıcak bastı, terlediğimi hissettim. Kitabı
okumuyor sadece bakıyordum, kendi kendime;

“Bu da bir şey mi Hocam, dedim, siz şu söyleyeceklerimi duysanız canınıza kast ederdiniz, her halde...”
İdarehanede mahut masada Üstad’ın karşısında, yerimde oturuyorum.
“- Mehmed!... Bir kâğıt kalem al yaz; majüskül...
Şöyle yarım döndüm, arkamdaki rafa uzandım, bir pelür kâğıdı, hatırlıyorum, açık mavi renkte idi, bir
kâğıt aldım;
“- Buyrun efendim...” derken, başladım “Majüskül” yazmaya...
“- Ne yazıyorsun?”
“-Majüskül, öyle anladım efendim!...”
“- Bakayım!...”
“- Peki efendim” deyip başında “Majüskül” yazdığım kâğıdı oturduğum sandalyeden kalkarak yanlarına
kadar gidip veriyorum.
Makulün üstünde bir süre kâğıda baktılar, baktılar ve:
“- Sen majüskülün büyük harf demek olduğunu bilmiyor musun?”
“– ...”
“– Peki o halde birer çay içelim!...”
O bir kaç dakika içinde, şimdi şu anda olduğu gibi mutfakta gözyaşımı sildiğimi hatırlıyorum.
Ertesi gün geldiklerinde çantalarından bir kâğıt çıkardılar ve üzeri beş-altı satır yazılı kâğıdı bana vererek:
“– Bir ihtarname çekeceğiz, Mehmed. Notere gidersin, benim gelmeme lüzum kalmayacak şekilde
halledersin, ne kadar masrafı olur dersin?”
“– Hiç yapmadım, bilmiyorum efendim...”
TRT Genel Müdürlüğü’ne, hitaben yazılmış bir ihtarname idi, bu. Kâğıdın ortasında büyük harfle
“İHTARNAME” yazıyordu. Konusu da, şarkıcı Atilla Atasoy, izin almadan bestelediği Üstad’ın
Dağlarda Şarkı Söyle isimli şiirini, TRT televizyonunda söylemiş. Her nasıl haberleri olmuşsa, bu
konuyu yayın günü ve saatiyle hatırlatıyor ve tekrarı halinde hem TRT’den hem de şarkıcıdan telif ücreti
ve ayrıca tazminat talep edeceğini ihtar ediyordu. 1931 yılında yazmış oldukları şiir şu şekildedir:
“Al eline bir değnek,
“Tırman dağlara şöyle!
“Şehir farksız olsun tek,
“Mukavvadan bir köyle.
“Uzasan, göğe ersen,
“Cücesin şehirde sen;
“Bir dev olmak istersen,
“Dağlarda şarkı söyle!”
MTTB’nin oralarda, 8. Noter olabilir, böyle hatırlıyorum, dışarıdan derinlemesine bir merdivenle çıkılan
birinci katta bir Noter. İçerisi tenha idi, daktilo ile yazılıyordu o zamanlar sözleşme veya böyle ihtarname
vb metinler, kâğıtların arasına karbon kâğıdı konulurdu. Boş bir daktiloya, genç bir bayandı, Üstad’ın
bizzat hazırlayıp verdiği “İhtarname”yi verdim ve TRT’ye göndermek istediğimizi söyledim.

“– Tabii ki,” dedi ve yukarıda söylemeye çalıştığım gibi, pratik bir şekilde dört sayfa parşömen kâğıdını
ucundan daktiloya takarak, sayfaların arasına karbon kâğıtlarını da yerleştirdi ve usulüne göre ayarlayarak
benim verdiğim metni olduğu gibi yazdı. Noter imzası ve ödeme için kâğıtları bana verirken:
“– Necip Fazıl Bey siz misiniz?” demez mi?
“– Hayır...” dedim. “Kendileri idarehanedeler, tanıştırmamı ister misiniz?...”
“– Ne kadar şanslısınız!...”
“– Evet, öyleyiz!...”
Dönüşte noterde olan biteni kısaca anlattığımda:
“– Peki sen ne dedin?” dediler.
“– Hayır, dedim efendim. Sizin burada, idarehanede olduğunuzu, tanıştırabileceğimi söyledim.”
“– Tamam, demek ki merak ediyorlar!”
Bizzat Necip Fazıl’dan öğrendiğim ve utancın/mahcubiyetin beni ağlattığı en güzel “Majüskül” bu
“İHTARNAME” imiş. Bunu sadece seziyorum, başka bir bilgi yok, o kadar.
Bu, “– Peki sen ne dedin?” lerde, anladığım kadar Necip Fazıl hep bir kıvrak zekâ, özgünlük, sanatkârlık,
şairane bir cevap verilmesini aramıştır. Sanki o olayın nasıl sonuçlandığının çok da önemi yoktu. O yıl
Ramazan boyunca Tercüman Gazetesi bir “Ek” verecekti ve bu ekte yayımlanmak üzere Üstad bir dosya
hazırlamışlardı. Tercüman Topkapı Cevizlibağ’daki o konsollarıyla meşhur binasına yeni taşınmıştı.
Dosyayı götürdüm ilgili departmana teslim ettim ve sanıyorum iki üç gün bu dosyayı inceleyecekler,
belirlenen gün ve saatte Cağaloloğlu’na idarehaneye bir araç gönderecekler, Üstad o araçla Tercüman’a
gidecekler ve bu konu bu şekilde karşılıklı görüşülerek karara bağlanacaktı.
Belirlenen saatte o araç gelmedi. Makul bir süre geçtikten sonra telefon etmemi istediler. Hemen karşı
bakkala geçtim, iki buçuk lirayı kumbaraya sürdüm ve Tercüman’ı çevirdim. Telefonda görüştüğüm
bayan bana; Gazeteye ait araçların bir kısmının arıza sebebiyle çalışamadığını söyleyerek, dedi ki:
“– Necip Fazıl Bey bir araca atlayıp gelsinler ücretini buradan öderiz!...” Hoppala bu da nereden çıkmıştı
şimdi, bu arıza işi hiç hesapta yoktu. O bayana da böyle söyledim:
“– Üç gün önce bu buluşmayı böyle kararlaştırmamıştık, bu durumu Üstad’a ileteceğim ancak, şurası çok
açık ve böyle bilinmesini rica ediyorum; eğer ki Üstad bir araca “atlayıp” gelirlerse bunun ücretini
Tercüman’a ödetmezler!...” dedim.
Evet o yıl Tercüman, Ramazan’da “Ek” verdi mi hatırlamıyorum ama, Üstad yazı vermediler. Ve
söylediğim gibi bunu şu kadarcık dahi önemsemediler. Telefondan dönüşte, bu görüşmeyi anlatmaya
çalıştığım sırada, daha söyleyeceklerimi bitirmemiştim bile ki:
“– Peki sen ne dedin?”
“- Üç gün önce bu buluşmayı böyle kararlaştırmamıştık, bu durumu Üstad’a ileteceğim ancak, şurası çok
açık ve böyle bilinmesini rica ediyorum; eğer ki Üstad bir araca “atlayıp” gelirlerse bunun ücretini
Tercüman’a ödetmezler!...” dedim.
“– Cevabın güzel olmuş, gitmeyelim o halde!...” dediler.
Görebildiğim ve anlayabildiğim kadar bütün sanatı, çabası, gayreti, kavgası hiç tereddütsüz ehli sünnet
vel cemaat yolunun hakim kılınmasıydı. Bu belli ve bilmeyen yok ancak bu durumu;

“-Bütün yazdıklarınızdan bir tek istisnası ile vazgeçmek zorunda kalsa idiniz, o istisna ne olurdu?”
sorusu karşısında kendileri şu şekilde izah ediyorlar,[30]
“– Bunu tefrik edici bir cevap veremem. Bir batında altı yedi çocuk doğuran analardan bahsederler.
Benim bu tip, birbirinden ayırt edemeyeceğim kelimelerim olmuş olabilir. Mutlaka her şeyi unutmam
gerekirse ki, bence gerçek ilim, ledünni ilim budur, o zaman bende iki kelime kalır sadece; Allah ve
Resulü. Lâkin bu türlü mânâsı bende kalacak mısralarım haylidir, şunu veririm bunu alırım diyemem.”
Ana tez bu idi; Allah ve Resulü... Bu hususta çok hassas, nazik ve hâkim idiler. Yaptıkları görüşmelerde
bir söz, bir davranış olduğunda affetmeleri mümkün değildi de, böyle bir ima sezmeleri dahi ortalığın toz
duman olması için yeterliydi.
Anda Dağıtım vardı, Cağaloğlu Yokuşunda Vilayet’e dönünce solda, yanılmıyorsam Ötüken Yayınevi ile
aynı yerde idi. Üstad idarehanede burasının sahibi veya yöneticisi Ahmet İyioldu ile yemekte bir kitap
basılması veya bir para meselesi, net hatırlamıyorum, görüşüyorlar. İbrahim Ulueren abi de varlar. Söz
döndü dolaştı bir parti başkanına geldi, Üstad:
“- Ne düşünüyorsunuz Ahmet Bey?” dedi. O da:
“- Allah ve Resulü’ne bağlı, samimi bir Müslümandır...” deyince İbrahim abi:
“- Fekat Üstad’ım dedi, daha bir ay olmuyor Mersin’de yaptığı bir konuşmada laiklikle ilgili, Mustafa
Kemal ile ilgili şunları şunları söyledi, nasıl olacak böyle, mümkün değil...” Üstad, İbrahim abi’ye:
“- Sen sus, burada mes’elenin o şahıs olmadığını anlamıyor musun, misafirimiz Ahmet Bey, bahsi geçen
şahıs hakkındaki düşüncelerini açıklıyor!...”
Yemekten sonra dediler ki:
“- Bu şekilde görüşmeler yapılırken, ayrıca misafir yanında böyle ahmakça müdahalelerde bulunmayın,”
Ahmet İyioldu’yu kast ederek;
“- Bizce malûm o şahıs hakkında, görüyorsunuz ne kadar politik cevap verdi!...”
Anladığım kadar Üstad, düşüncelerini dürüstçe söyleyemediği için Ahmet İyioldu’yu pek de güvenilir
bulmamışlardı, bu insanlarla kim, nasıl, nereye kadar, ne iş yapabilirdi? Sanki mahzunlaşmışlardı...
Anda ile çalıştığımızı ben hatırlamıyorum...
Öğlen yemeğini, aşağılarda Sirkeci-Bahçekapı taraflarında bulunan meşhur Borsa Lokantası’ndan yerdik.
Garson, bir tepsi içerisinde özel ambalajında getirdiği yemeği servis ederdi. Çorba, şiş kebap, salata, daha
ne olsun? Bazen de mevsim uygunsa oralardan bir yerlerden manavdan aldığımız sebze; domates, sivri
biber, maydanoz, salatalık, karpuz. Ama mesela peynir Mısırçarşı’ndan dil peyniri, Kars kaşarı veya
Erzincan tulumu, hiç olmazsa Edirne’nin beyaz peyniri olacak. Ben peynirin bu çeşitlerini orada
öğrendim.
Öğle yemeklerinde genellikle misafirlerimiz veya mutlaka ziyaretçiler olurdu. Muhibullah Efendi’yi
hatırlıyorum, M. Şevket Eygi’yi hatırlıyorum, Kadir Mısıroğlu’yu hatırlıyorum, bir kaç defa Ergun Göze
gelmişlerdi. Zamanın siyasilerinden gelenler olurdu, MTTB’den de çok sık gelirlerdi. Ziyaretçileri bizim
oralardan Anadolu’dan İstanbul’a okumak için gelmiş gençlerdi, ama yanlarında daha önce gelmiş birileri
veya idarehanenin müdavimlerinden birisi mutlaka olurdu.
Üstad, yemeği çok süratli yerlerdi. Bize de, bazen kendilerince yemeğin uzadığını hissederlerse acele
etmemizi ihtar ederlerdi.
“- Haydi bakalım, bir an önce yiyin yemeğinizi!...” derlerdi.
Bir keresinde, tabaklarda şiş kebabını şöyle biraz geriye itip, önce çorba içmeye başladığımızda, batıda
pek çorba alışkanlığı olmadığını söylemişlerdi. Veya önce kebap değilse bile ana yemeğin, sulu
yemeklerin daha sonra yendiğini...

Borsa Lokantası’nın önceleri daha dikkatli olduğunu, şimdilerde yemekleri azalttıklarını, bu kadar
azaltılmış yemeklerle aç bir kimsenin kesinlikle doyamayacağını söylemişlerdi. Dahası o gün yemekten
sonra tabakları almaya gelen garsona:
“- Şişe takılan etleri sayıyor musunuz?” bize de:
“- Sizler doyuyor musunuz?” diye sormuşlardı, daha biz “kem, küm...” yutkunurken garson da:
“- Evet, sayıyorlar!...” demişti.
“- Yahu yemek doymak için yenmez mi, biz doymamak üzere mi yiyoruz?” demişlerdi...
İdarehanenin bulunduğu apartman kapısı sürekli açık olurdu. Bir defasında her nasılsa kapanmış ve o
saatte de Üstad gelmişler. Üstad, vapurdan sonra Karaköy’den idarehaneye taksi ile gelirlerdi.
Kadıköyü’nden Erenköy’üne de aynı şekilde giderlerdi. Taksi dolmuşa bindikleri de olurdu.
Vapurda lüks kamarada otururlardı. Burada normal vapur ücretinden başka 75 veya 125 kuruş fark ücreti
alırlardı, vapur hareket edince deniz üniformalı bir görevli gelir tek tek herkese bileti verir parayı da
alırdı. Bambu tipi değil de vapur koltuk hatırlıyorum, kumaş mı kaplıydı, yoksa hasır mı, önlerinde
yuvarlak masa-sehpa olurdu. Bizler buraya pek değil hemen hemen hiç geçmediğimiz için tam
bilemiyorum, (Doğrusu bir iki defa Necip Fazıl’ın emsalimiz küçük oğlu Osman’la birlikteyken onun
isteği üzerine lüks kamaraya geçtiğim olmuştur.) sonra bu lüks kamaranın yolcuları belli, şakası yok bu
statünün; oturacak koltuk kalmasa dahi burada hem o fark ücreti öderler hem de ayakta dururlar ve her
halde varlıklı kimselerdi. Üstad’ınki varlıktan ziyade kalite idi, fikir kalitesi, hayat kalitesi...
Zil çaldı. Bu, alıştığımız idarehane kapısının şu manuel zilin sesi değildi, çıktım dış kapıya doğru
yöneldiğimde ne göreyim, Üstad, koltuğunun altında çantaları, bir eliyle kapının tutamağından tutuyorlar,
öbür ellerinde de anahtar olduğu halde biraz eğilmişler kapıyı açmaya uğraşıyorlar. Hemen kapıyı açtım:
“- Buyurun efendim...” dedim.
“- Bu kapı neden kapanmış ve böyle demir bir kapıyı neden yapmış olurlar ki, Mehmed?” dediler.
“- Apartman kapısı, güvenlik, emniyet...” beni dinlemediler bile...
Ellerindeki anahtar, biraz uzunca bir zincire takılmış ve zincirin diğer ucunda da bir saat vardı, köstekli
bir saat. Üstad kapının açılması için anahtarla uğraşırken zincirin diğer ucundaki saat aşağıdan sallanıyor
ve kapıya çarpıyor ve Üstad bu duruma kızıyorlar...
Üstad önde, ben abdi aciz arkada olduğum halde idareheneye girdik. Çantayı masanın üstüne şöyle “pat”
diye bıraktılar ve daha oturmadan bana baktıklarını gördüm:
“- Söyler misin Allah aşkına, ben, yemek şu bu az yenmiş, çok yenmiş arayan bir adam mıyım?”
“- Estağfurullah efendim!...”
Anladım ki kapı, saat bilmem ne hikâye, Üstad’ı daha önceden taa Erenköyü’nde Köşkte kızdırmışlar!...
Her zaman böyle değiller tabii, mesela başka bir gün gayet neşeli geldiler, yine masadaki yerlerine
geçmeden:
“- Mehmed, git telefon et, Neslihan Hanıma de ki; Üstad’ım .... “
“- Fakat efendim, telefon, bakkal.....”
“- Sen git bir telefon bul ve söylediklerimi ...”

“- Peki efendim!...”
Bu defa bakkaldan değil de, yukarılarda Divan Yolu’na doğru Çatal Çeşme Sokak üstünde, beş altı
basımlı merdivenle çıkılan giriş kapısı yanındaki duvara çivilenmiş plakette “Anadolu Türk İjdihad
Binası” veya “İjdihad”ı kesin de böyle bir yazı olan bir veya iki katlı cephesi koyu renkte serpme sıvalı,
pencereleri oldukça küçük, lokma demir korkuluklu bir binanın yanında camları kırık telefon kulübesi
hatırlıyorum, oralardan bir yerlerden jeton buldum ve istenen telefonu ettim, söylenenleri de bir bir
söyledim.
“- Tam ne dedi? Dediler, Neslihan Hanımı kastederek.
“- Teşekkür ettiler, efendim. Daha önce böyle bir şeyi hiç yapmadığınızı, doğrusu şaşırdıklarını
söylediler...” Tebessümle;
“- Tamam...” dediler.
Bilemiyorum, kim bilir belki de o gün 25 Mayıs’tı...
Düşünüyorum da Üstad’ın esprilerine bile yetişemiyorduk o zamanlar.
Bir ziyaretçi grubun ayrılmasından sonra, bir defter, cüzdanımsı bir cep defterinin idarehanede unutulmuş
olduğunu gördük:
“- Verin bakalım, kimmiş bu aptal!...”
Defteri sayfa sayfa açmaya başladılar, İbrahim abi çıkmaz mı sahibi, İbrahim Ulueren. Bir sayfasında
durdular:
“- Lüzumlu telefonlar, Emin dayı, Faruk dayı, Hayriye hala, Ahmet Kılıç, Mehmet bilmem ne ...”
okudular, okudular, sonra da:
“- Peh, peh... Pek de lüzumlu telefonlarmış!... Bizim İbrahim değil mi bu, muhal farz kafalar burgulu
olsa, bir gün kafasını burada unutmuş olarak çıkıp gidecek!...”
Başka bir gün mürettip hataları; aman Allah’ım ama ne hatalar, bakın, ne “vatanın öksüz”leri kalıyor,
“öküz” ve üstüne bu hareketin “sevab-ı mürettip” olmadık, ne de “Haseki Hastanesi’nin Nisaiye
Servisi’ne ihale ile alınacak yatak”ları kalıyor, bilmem ne olmadık ve daha neler neler... Bunlar iyi de biz
gülemiyoruz, dilimizi, dudaklarımızı ısırıp duruyoruz, Üstad’ta bize bakıyorlar ki, anlatılan komik değil
mi acaba, diye!... Ve kelime kelime, harf harf mürettip hatalarını izah ediyorlar:
“- Bu vatanın öksüzüyüm yerine öksüz kelimesindeki “s” harfi düşmüş, öküz olmuş anlıyorsunuz değil
mi?
“-Ah efendim, anlamaz olur muyuz, fakat serde köylülük var, gerekli tepkiyi veremiyoruz, siz bizi bir de
akşam görün, veya sizin olmadığınız zaman buralarda oğlunuz Osman da olduğu halde bunların tadını tek
tek nasıl çıkartıyoruz!...” tabii bunu kendilerine söyleyemiyoruz, suçlu suçlu önümüze veya nereye denk
gelirse artık, işte oraya bakıyoruz...
Küçük oğlu Osman, Üstad’ın çok sevdiği torunu Emrah’ın babası o sıralar Sakaryaspor kalecisi veya
ayrılmış da ne bileyim meselâ Fenerbahçe’den ömrü billâh gelmeyecek olan transfer teklifini bekliyor.
Beklenen teklif yapılana kadar da idarehanede bizlerle vakit geçiriyor, dizgi, baskı, mücellit şu bu bilinen
işler...
O dönem Osman’la neredeyse yirmi dört saat beraberiz; idarehanede, evde, işte, otobüste, takside,

vapurda, Cağaloğlu’nda, Taksim İstiklal Caddesi’nde, Kadıköy Altıyol’da, Bağdat Caddesi’nde, Moda-
Mühürdar’da, Fenerbahçe’de, Bahariye Caddesi’nde Süreyya Paşa’da, Erenköyü’nde de...

Bunları ben nasıl anlatacağım, bunlar matal, matal...

Ergun Göze’nin Tercüman’da köşesi vardı, yazardı. Bir konu verdiler, başlık halinde, hatta biraz da
açıkladılar;
“- Şöyle başlarsın, şunları şunları açıkladıktan sonra şu şekilde bitirirsin, sen bu işi yaparsın Ergun!...”
dediler.
Birkaç gün sonra gazete aldık, o yazıyı okuduk. Küplere bindi, bize;
“- Şöyle şöyle yaz diye söylemedim mi ben!... Nasıl bir ahmaklık olmalı ki bu...” diyerek.
Daha sonra Ergun Göze elinde gazete geldi:
“- Üstadım, yazı nasıl olmuş, bakın yazdım!...”
“- Ne diyorsun be Ergun, gördüm, ben sana böyle mi söyledim. O fevkalade mevzu berbat olmuş, neyi
yazdın sahi sen, tamam bırakın artık!...”
“- ...”
Şevket Bey, günlük yayımlanan Bugün Gazetesi’nden başka bir gazete daha çıkarmaya başlamıştı,
haftalıktı galiba! Koltuğunun altında, belki çantasında bu gazete, idarehaneye gelmişti. Üstad, bir sürü
iltifatla karşıladı. Şevket Bey hep kibardır, gazeteyi masanın üstüne koydu, ölçüleri alışılmışın bir hayli
altındaydı fakat başlığı okunuyor tabii; “Büyük Gazete.” Üstad yine Şevket Bey’e iltifat ederek bize dedi
ki:
“- Siz ebadına bakmayın, kendi küçük adı Büyük Gazete!... Getirin görelim...” dediler. Şevket Bey’de,
gayet kibar bir şekilde:
“- Üstadım, şöyle böyle...” diyerek neyin nasıl olduğunu, ne yapmak istediğini falan anlattı uzun uzadıya,
fakat yukarıda söylemiş miydim, inanın konuyu hatırlamıyorum. Din, iman başta olmak üzere siyaset,
Vatan, Millet, Sakarya olduğu kesin de, bizimki biraz da işin kaporta kısmı, bizim arşivcilerimiz vardı,
Seyyid Ali Kahraman, Galip Boztoprak neredeyse iki günde bir uğrarlar, Üstad kime ne dedi, çöp
tenekesine atılan buruşuk kâğıtlarda el yazıları olanları seçerler, dahası dosyalara bakmak isterler ki, belki
içinde alabilecekleri Üstad’ın yazıları olabilir!...
Anlıyorum tabii, biz ölümü unutmuşuz, o gün için söylüyorum; gerçekten ölüm olabilir miydi, var mıydı?
Daha yeni oldu, Murat Yerlikhan anlattı. Cemil Meriç Bey’e yardım ediyordu o günlerde, haftada iki üç
gün Kadıköy’ünde Suadiye-Göztepe taraflarında, Cemil Meriç Bey’in evine giderek. Bir gidişinde Cemil
Meriç Bey demişler ki:
“- Sen yarın gelme!...”
Sonraki gidişinde Murat Yerlikhan sormuş:
“- Efendim, merak ediyorum dün için, bana gelme dediniz?”
“- Teşkilat-ı Mahsusa’dan geleceklerdi, bu nedenle gelmeni istemedim, seni burada görmesinler
istedim!... Ben şu tarihlerde bir yazı yazmıştım Yunanlıların kökleri ile alâkalı. Orada bahsettiğim
kaynağın bende olduğunu anlamışlar o kitabı istediler. Onlara dedim ki:
“- Beni siz kör ettiniz, size bu kitabın fotokopisini verebilirim ama bunun karşılığında da şu kadar para
isterim!...”
“- Teklifimi kabul ettiler, istediğim parayı verdiler, kitabın da fotokopisini aldılar... Bakalım, göreceğiz
yakında, bunları kimin gazetesinde, hangi gazetede yayımlatacaklar?”

Murat Yerlikhan’ın söylediğine göre Şevket Bey’in Bugün Gazetesi’nde yayımlanmış bu yazılar. Ben
Yunanlıların köklerinin önemini anlamış değilim, ancak bu durumu Özer abi’ye sordum:
“- Teşkilat-ı Mahsusa kime ne yaptırmak istemiş de yaptıramamış, Mehmet, dedi, yorma kendini bu bir
şey ifade etmez!...”
Kadir Mısıroğlu’nun idarehaneye bir veya iki kez geldiğini ve Üstad’ın Lozan’dan başka dergi vesair
çalışmalara menfi değilse de müspet görüş belirttiğini hatırlamıyorum. Şimdi daha iyi anlıyorum ki, Kadir
Mısıroğlu idarehanede Lozan ve Sebil Dergisi gölgesinde otururmuş meğer. Bunu zat-ı muhteremin
günümüzde Üstad hakkında söylediklerine bakarak söylüyorum. Ne bileyim çocuk okur bir şey olur, hiç
değilse bir baltaya sap. Hiç görülmüş şey mi, Lozan’dan ve Sebil Dergisi’nden sonra sen kalk emlâkçı ol.
Üstelik kendini adadığın Hanedan taşınmazlarının emlâkçısı!...
Bir de, ölüm var ve elbette Hak, ama kitabınla Lozan’ı imzalayanları kınayıp da imzalatanların
vatandaşlığı anlamında “kuyruğuma basılır mı acep korkusuyla” pasaportlarından medet ummak, Lozan’ı
imzalamanın veya “Hezîmet”in başka bir türü değil mi? Allah pasaportun “Mavi”sini kimseye nasip
etmesin!... Amin...
İdarehaneye hiç gelmeyenler de vardı; Hilmi Oflaz (merhum, 15 Mayıs 1998), Mustafa Özer (Özer abi),
Ali Biraderoğlu abiyi de görmedim, hatırlamıyorum. Ben bu abileri, belki bir kaç kişi daha, hani hep
deniyor ya, “Bir dolmuşu bile dolduramıyoruz!...” diye. İşte sanki idarehane kapısı önünde duran,
pencereden eğilip bakınca görebileceğim dolmuşta olduklarını düşünmüşümdür hep.
O Hilmi Oflaz ki anlatılır; Marmara Kıraathanesinde belki üç gün boyunca gece gündüz gelene gidene
çay ısmarlar. Bir türlü kalkamaz, hesabı ödeyecek parası yoktur. Nice zaman sonra bu durumu
anlatabileceği bir arkadaşı gelir ve ancak o şekilde üç günlük çay hesabı ödenir ve Çengelköy
taraflarındaki gecekondu evine gidebilir.
Anladım ben; kıyamet kopar, bu dolmuş dolmaz!...
Tam da bu zamanlarda bir Yılmaz Yalçıner vardı, gazeteci, hatırlıyorum; Kadir Mısıroğlu’nun Sebil’ine
karşılık Şura’yı çıkarmıştı benim Büyük Doğu günlerimden bir kaç yıl sonra, yanılmıyorsam birbirlerini
bilgisizlik, vehhâbilik ithamıyla epey didişip durdular, fakat net birisi olmadığı şeklinde bir kanaat

oluşmuştu bizlerde. Üstad’a da bulaşmaya çalıştığını hatırlıyorum bir takım komplolar şu bu... Ajan-
provokatör[31] diyenler de olmuştu... Uçak kaçırmalar falan 12 Eylül’den sonraya rastlar...

Hiç unutur muyum Fehmi Koru, 1975’in sonlarında olmalı, Akyay-Kaynak Yayınlarının sahibi olarak
Üstad’ın kendi şiirlerini bizzat kendisinin okuduğu bir plak yapmıştı. Bizim adımız Kayserili, teknolojiyi
bilgi eksikliği, tembellik şu bu, takip edemiyoruz, haydi bu normal diyelim, inanın ticareti de
beceremiyoruz... Adam İzmir’den geldi ve Üstad’ın kendi sesinden şiirlerini plağa kaydetti ve gitti, veya
gitmedi, İstanbul’da kaldı... Çok daha sonraları askerlik vesilesiyle İzmir günlerimde, karşılaşmıştım.
Kader böyle bir şey zahir?
O yıllarda üniversitede, hatta daha da ilerisi, ülkenin tüm eğitim camiasında MTTB’nin yeri ve önemi
belli. Meydan yerinde bir takım “izm”ler, bunların fraksiyonları, “uç”lar olmakla beraber, bu gruplarca da
bilinmekte ki ana gövde hep MTTB olmuş, veya MTTB hep ana gövdeyi temsil etmiştir.
Necip Fazıl Bey MTTB ile sürekli ilişki içinde olmuştur. MTTB’liye konferanslar, kitaplar başta olmak
üzere yönetici kadro ile de yine fikri manâda sürekli görüşmüştür. Siyaset kurumunun da MTTB’ye ilgisi
göz ardı edilemez. Bu ilgiyi, şehircilikte konut mahremiyeti ve aileye bir takım sebze, meyve olarak
lojistik destek manâsına güzel bir mekân adı olan “Arka Bahçe” şeklinde ifade etmeyi doğru
bulmuyorum, bunun içinden de çıkacağımı sanmıyorum ancak şu kesin ki, Üstad’ın MTTB ve MTTB’li
sevgisi, MTTB’linin de Üstad saygısı bir takım siyasilerce belki hep kıskanılmış, kesilmek istenmiştir.
Bu durumun farkında olmaklığımız, MTTB yönetiminde bulunan abi’lerimiz eğer ki, en üstte değilse,
mesela Başkan değilse, kim olursa olsun Başkan’a biraz göz ucuyla bakıldığı ihtimal dahilindedir.

Yine bir MTTB seçimleri öncesinde Üstad, MTTB Başkanı ile görüşmek istediler:
“- MTTB Başkanı’na söyleyin, buraya gelsin!...”
Elbette bu emrin gereği yerine getirildi, fakat dönem Başkanı Rüştü Ecevit’e bakışımızdaki şaşılık Üstad
tarafından mutlaka hissedilmiş olmalı ki bizleri:
“- Kişilerin önemi yoktur, sizler; yakınlarım olarak MTTB”nin önemini değerlendirebilecek
durumdasınız!...” diyerek ikaz etmişlerdi...
Hiç unutmuyorum; bir keresinde, Üniversite sınavları için MTTB’de kurs alan Lise öğrencileri, bir
mesele nedeniyle gürültü etmeye başlamışlar. Sürekli gitmemekle beraber o sıralar oralarda bir
yerlerdeyiz. Giderek büyüyen gürültü diğer sınıflara da sirayet etti ve bir kargaşadır başladı. Nereden
geldiler, kim getirdi hiç bilmiyorum ancak şöyle kollarını sallayarak “başı dik” Üstad’ın geldiklerini
gördüm. (Üstad’ın bu “efe” yürüyüşü çok muhteşemdir. Ben, Cinnet Mustatili’ni veya kimi şiirlerini
mesela Zindandan Mehmed’e Mektup’u her okuyuşumda kendilerini “Cinnet Mustatilinde, Maltada volta
atarken” hep bu şekilde hayal etmişimdir.) Sınıfın birisine girdiler, gürültü had safhada, birden
hoparlörden Üstad’ın sesi duyuldu:
“- Yavrularım!...”
Devamını hatırlamıyorum, ama şunu on dakika öncesi gibi hatırlıyorum; o uğultudan, gürültüden sanki
yıkılma noktasına gelen koskoca binada çıt çıkmıyordu. O kadar sessizlik ve Üstad’ın o sessiz ortama
ancak bu kadar yakışan “kararlı, hakim, müşfik, merhametli, billur” gibi sesleriyle gençleri onurlandıran
konuşmaları...
Çok merhametliydiler. Tamam, “aptal”, “ahmak”, bazen de yürekleri soğumazdı zahir ki “ahmaklığını
heykelleştiren ahmak” veya “aptallığını heykelleştiren aptal” dedikleri olurdu, fakat takdir edilir ki
sayılan bu sıfatları durup dururken kimse kimseye söylemez!... Bağlıları olarak bizleri, bir hadise
karşısında acz içinde gördüklerinde, gerekli tepkinin tarafımızdan verilmediğini anladıklarında, hadiseler
karşısında kıvrak bir zekâ ile tavır alınamadığı zamanlarda, kendi ifadeleri ile “eşya ve hadiselere hakim”
olunamadığında, yine bizlere üzüntülerini bu şekilde ifade ederlerdi, diye düşünürüm ben hep.
Bir gün ne yeyip içtiğimizi, akşamları ne yaptığımızı, ne kadar para ile geçindiğimizi, ne okuyup
yazdığımızı, daha bir sürü sorular sordular. Oldukça zor sorulardı bunlar, en azından, meselâ benim için,
şöyle ki:
“- Çay, peynir, zeytin, sana yağı, bazen reçel, menemen, nadiren de kıyma sote!...”
“- Sigarayı biliyorum!...”
“- Evet efendim!...”
“- Peki para!...”
“- Kredi...”
“- Ne kadar?”
“- Ayda 500 lira, 15 lirasını kesiyorlar...”
“- Şu anda ne kadar paran var?”
“- ....”
“- Vah, vah, vah!...”
Yukarıda anlatmaya çalışmıştım, Tercüman Gazetesi’ne dosya götürdüğüm gün, idarehaneye döndüğümde
masanın üstüne bir dosya ile bir not bırakmışlar, gördüm:
“- Mehmed, kira kontratosunun arkasında ataşla 2000.- TL (İkibin) lira ilişik. Üst katta, bizzat Avukata
(veya Muhasebeci) bu ay (Mayıs ayı olmalı) için 1900.- (bindokuzyüz) lira kira borcunu ödersin,
kontratoya imza almayı unutma. Kalan 100.- TL (yüz) lira senin. Necib Fazıl.”
Dün gibi hatırlıyorum; dört tane beş yüzlük kontratonun arkasına ataşla iliştirilmiş olduğu halde derhal
yukarıya çıktım, parayı verdim, yüz liramı aldım, tabii ki kontratoyu imzalattım, aksini ahmaklık da

kurtarmaz, bir de onu heykelleştirmiş olurduk.
İçeride, çalışma odalarında masalarının üstünde üç tane kitap, üç cilt halinde üst üste duruyor. Kitapların
sırtında yazıyor, okuyabildiğim kadar Şekspir’in Hamlet’i bunlar. İdarehanede çalışmaya başladığımın
daha ilk günü veya ikinci gün. Akşam Fındıkzade’de eve gelince Özer abi ile bizim Hoca’ya dedim ki:
“- Üstad, Hamlet okuyor!...” Özer abi:
“- Nereden anladın bunu?”
“- Abi masanın üstünde duruyor kitaplar!...”
Hoca ne gülmüştü amma!...
“- Yok abi, ne Hamlet’i. Kutu o, Sigaralık (veya bisküvi kutusu onlar)” demişti.
Ertesi gün baktım Hamlet ciltlerine, gerçekten bisküvi vardı içinde. Sigaralık daha küçük bir kutuydu,
hem ağzı da açıktı, biliyorum, hem de içine Bahar sigaralarını koyardık, kutusundan boşaltarak. Ciltin
birisi kutunun kapağıydı zaten. Orada, burada, nerede olursa olsun, ne zaman bir tabak veya kap içinde
bisküvi görsem, siz olsanız öyle sanmaz mısınız, Şekspir’in Hamlet’i, o zarif kutu gelir gözlerimin
önüne!...
Bu arada İhtilâl çıkmış, Babıâli’nin 2. Baskısı dizgide ve ben idarehanede Fikret Karakaya ile birlikte
tashih yapıyorum. Üstad hem günlük yazılarını yazıyorlar, hem resmi, gayri resmi ziyaretçilerini kabul
ediyorlar, hem de Babıâli’den sonra hangi eserlerinin baskısının yapılacağını planlıyorlar. Anladığımca
Rapor 1 çıkmış, 2’nin hazırlıkları başlamış ve seri devam edecek ancak Büyük Doğu’nun kendi yayın
evinden basımı yapılacak iki eserleri ön plana çıkmış vaziyette; Hazreti Ali ve Çöle İnen Nur. Tarih
Boyunca Büyük Mazlumlar da konuşuluyor.
Bir gün öğleyin peynir, zeytin, sebze-meyve türü hafif bir öğle yemeği sonrası, şimdi devletin en üst
kademelerinde, o gün de MTTB yöneticilerinden olan abi’lerimiz var. Çay içiliyor. Üstad içeride çalışma
masasındalar, şöyle hafif sağa dönünce beni görebilecek konumdalar. Bana doğru dönerek:
“- İdarehanenin 2. adamına soralım bakalım, Hazreti Ali’nin basımı için ne düşünüyor!...”
Anlaşılacağı üzere bahsi geçen ikinci adam benin fakat hale bakın ki ben de baskı, dağıtım, pazarlama, ...
bu konularda “gık” diyecek durumda değilim, gayri ihtiyari:
“- Olumlu, efendim!...” dedim. Bilirim ya, hiç itibar etmediler, sadece:
“- Olumluysa, bo.tan!...” buyurdular.
O yıl (1976 yılının ikinci yarısı) Rapor 2’den başka bir eserin basımı yapılmadı. Kültür ve Turizm
Bakanlığı üç cilt halinde tiyatro eserlerini bastı. Sahte Kahramanlar, İhtilâl yayımlanmıştı ve Babıâli’nin
2. Baskısı yapılıyordu zaten, 1977’de Rapor 3 ve Büyük Mazlumlar, Yolumuz – Halimiz- Çaremiz ben
olmadığım halde basıldılar.
Yine o günlerde idarehaneye geldikleri bir sırada daha masalarına geçmemişlerdi, birden hafif geriye
dönerek:
“- Mehmed, “Şükran” erkek adı mı, yoksa kadın adı mı, ne söylersin bu konuda?” Ne söylerim gerçekten
ben bu konuda, sadece kocaman bir hiç!... Dedim ki:
“- Efendim, bizim oralarda bayan adı olduğunu biliyorum, ancak bilirsiniz Şükran Güngör var, aktör,
tiyatrocu...” Bu kadarına dahi, ne memnun olmuşlar ve sormuşlardı:
“- Sen tiyatroya gidiyor musun?”
“- Hayır...”

“- Peki bir bak bakalım, Şükran Kurdakul kimdir?
“- Peki efendim!...”
Doğru dürüst araştırma yapmayı da bilmiyorum, hemen MTTB’ye gittim, Seyyid Ali Kahraman Kitap
Kulübünde idi, ona söyledim. Gazetelere baktık birlikte, beni daha aşağılarda Anda’nın karşılarında bir
kitabevine Dergah olabilir, “oraya git” dedi.
Hasılı meseleyi ancak ertesi gün anlayabildik; yanılmıyorsam Milliyet Sanat ekinde Şükran Kurdakul’un
bir yazısı veya o günlerde Şükran Kurdakul’un yayımlanmış olan Çağdaş Türk Edebiyatı Meşrutiyet
Devri adlı kitabına ilişkin bir değerlendirme yazısı yayımlanmıştı. Türk Edebiyatı Meşrutiyet Dönemi,
veya Cumhuriyet Dönemi bu şekil başlıklı bir yazı. Necip Fazıl’a bir şey söylemek ne kadar zor ve yine
Necip Fazıl’a her şey söylemek ne kadar kolay, bir çok kimse kolay olanı seçiyor tabii!... Bir iki örnekle
göstermem gerekirse:
Miyase İlknur’un Cumhuriyet Gazetesi’nde 21-24 Temmuz 2003 günlerinde “Bir Şairi Polemiklerde
Tanımak” başlığıyla anlattıkları aslında Necip Fazılı’ın tezleri; gerek Hareket Ordusu, gerek Menemen
Hadiseleri, gerek Ulu Hakan II. Abdülhamit Han, vatan dostu Sultan Vahidüddin, Mustafa Kemal, İnönü,
Menderes hakkındaki düşünceleri ve Mina Urgan’ın Bir Dinozorun Anıları kitabından Necip Fazıl’la
ilgili alıntılar öyledir mutlaka, fakat, kendilerince güya “aydın, ilerici, ...” kimseler olarak Necip Fazıl’ı
tanımadıkları belli de sanat ve sanatçı ilişkisini de anlayamadıkları nasıl da ortaya çıkıyor. Ya bir fikir
adamından “belge” sormalarına ne demeli?
Ben Halet Çambel’i mesleğinden, arkeolog olmaklığından tanıyorum, tabii bu tanışıklık Nail Çakırhan’la
beraberliklerine de dayanır, bir de yani arkeoloji ile mimarlık sıkı fıkı komşu meslekler... 1930’ların
başında, belki de bir iki yıl öncesinde, yazıda-anılarda anlatıldığı gibi, Halet Çambel’in Üstad’ı halter barı
kaldırırcasına kaldırması, eğer ki Necip Fazıl bunu murat etmemişse, mümkün değil izin vermezler,
hadise anlatıldığı gibi gerçekleştiğine göre bunun zeminini mutlaka Üstad hazırlamışlardır. Bu konuda
“rezalet” sıradan kimseler için geçerli...
Gerçek bir sanatçının herhangi bir davranışını savunmak, gerçekten çok gereksiz, boşuna gayret, şöyle
düşünülse daha rahat edileceğe benzer; ilaç parası alınıp, ilaç almak yerine kumara gidilebilir, buraya
kadar bir şey yok vakayı adiyeden telâkki etmek lâzım, ancak böyle anlatıldığı gibi parayı kumarda
kaybedince geriye dönülmez, başına lâzımlığın boca edileceğini bilerek ve kabul ederek bu dönüşü ancak
sanatçı yapabilir, nitekim öyle olmuş!...
Başkaca; ne demek olduğunu ne merak ettim, ne de araştırdım ve ne de kimin için söylendiğini biliyorum,
“Kripto” diyorlar, hoşuma gittiği için ben de kullanıyorum; aynı günlerde 23 Temmuz 2003 günlü
Cumhuriyet Gazetesi’nde İlhan Selçuk “Pencere”sinde Necip Fazıl’ın Yobazlık Davası başlıklı yazısında,
Fransız İhtilâli ve lâiklik, demokrasi, insan hakları, hukuk devletine atfen, “aydınlanma” “dönemi” veya
“devrimi”nden söz ederek Nazım Hikmet’i buraya koyuyor, Necip Fazıl için de “1789 Devrimi’nden
önceki dünyanın özleminde “Aydınlanma Devrimi”ne karşı çıkan bir şairin mikrokozmos’undaki şiirin
tartılması erbabına düşer; edebiyatın uzmanlık alanına girer. Necip Fazıl Kısakürek’in “yobazlık” davası,
“aydınlanma” karşısında yargılanmasını gerektiren yüklü bir dosyadan oluşuyor.” diyor.
Her şeye kaadir olan Allah’ım “hayret”i ve “sükûtu-sessiz kalmayı” bu durumlar için yaratmış olmalı.
Aklıma 1500’lerde yaşamış olan Şekspir’in Büyük Doğu’da[32] rastladığım bir şiiri geliyor, bu şiir beş
yüz seneyi aşıp günümüze geliyor ancak o kadar güncel ki ve bu adamların bu ve benzeri şiirlerden
haberdar olmaması mümkün müdür acaba, yani bu kadar cehl olabilir mi, ve Necip Fazıl tek başına
“aydınlık” denen dönemin argümanlarını paçavraya çevirmesine rağmen anlaşılıyor ki yine de “aydınlık”a
çıkamaz, bu kesimce umutsuz vak’a, merakımı mazur görün peki, bu şiir hatırına Şekspir bari
“aydınlık”ta yer alamaz mı?
“LXVI. SONNE
“Her şeyden usandım;
“Ölümün sükûnuna hasret çekmekteyim.
“Görüyorum:
“Fazilet, paçavralar içinde yaşıyor;

“Ehliyetsizlik, altın işlemeli kumaşlara sarılmış, böbürleniyor.
“En sâf imanı garazla kirletenler...
“Şeref mevkiilerini, hayâsızca gasbedenler...
“Temiz iffet, kaba ihtiras elinde pâyimal;
“Kavi ruhluyu ezen, topal bir emir...
“Sanatkâr, iktidarın fermaniyle sükûta mecbur;
“Âlim tavırlı ahmaklar, dehanın rehberi;
“Yüksek ve gerçeğin ismi “basit...”
“Ve iyilik, şenaatin kölesi...
“Bunları görmekten ve matemlerini tutmaktan usandım;
“Bırakıp gitmek istiyorum!
“Ölmek...”
Bu taife; aralarında kendi inancınca, evrimin daha kendisinde gerçekleşmediği ve atasının örneği olarak
kaldığını unutup Üstad’a “yaratık” diyen Roni Margulies[33] ve Necip Fazıl’ı gûya “Kazzafi” ile
vurmaya çalışan, gürül gürül akan Terkos varken “teyennüm”lü Nuray Mert’te[34] olmak üzere Üstad’ın
“Zindandan Mehmed’ e Mektup”ta;
“İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
“Urbalarla kemik, mintanlarla et.” dediği gibi “kemmiyet”, tek fark bunlar dışarıda...
Bitmedi ama...
Altının kıymetini tabii ki sarraf biliyor, bakın:
Aziz Nesin
“Üstad.
“Çoktan beri ziyaretinize gelmek istiyorum. Ancak ben, sizden çok uzakta oturuyorum. Çatalca’da
kimsesiz çocuklar için kurduğum Vakıf’ta yaşamaktayım. Yine de bir gün ziyaretinize geleceğim.
“Kültür Bakanlığı büyük ödülünü kazandığınız için sizi candan kutlarım. Bu ödülü almakla Kültür
Bakanlığını onurlandırdınız.
“Size gelecektim, ama üç gün sonra Almanya’ya gidiyorum; bir ay sonra döneceğim.
“Altı yıldan beri “Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı” adı ile bir yıllık çıkarmaktayım. Size son sayısını
gönderiyorum, tetkik etmeniz için. İnşallah yüzüncü yaşınızda da sizi tebrik etmek bana kısmet olur. Ben
sizden dokuz yaş küçüğüm.
“Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı için, yetmişbeşinci yaşınıza dair bir yazı vermenizi rica ediyorum. Bu
yazıyı eski Türkçe yazabilirsiniz. Size daha kolay gelirse. Yazmağa zamanınız yoksa bu mektubu size
getiren hanıma söyleyerek yazdırabilirsiniz. Ama ben sizin yazınızı tercih ederim.
“Yazı istediğiniz uzunlukta olabilir. Her ne isterseniz yazınız. Mesela yetmiş beşinci yaşınız dolayısıyla
bir muhasebe, geçmişle muhasebe. Yahut hatıralarınızdan bir bölümünü anlatabilirsiniz. Şiirinizi de yahut
tiyatro yazarlığınızdaki merhaleleri de açıklayabilirsiniz, ya da büsbütün başka şeyler...
“Yazınızla birlikte bir de fotoğrafınızı rica ediyorum.
“Bu yıllığın neşri gecikmişti. Bu münasebetle mümkün olduğu kadar çabuk gönderirseniz beni
sevindireceksiniz.
“Ziyaretinize geleceğim.
“Yolunuz düşerse bir gün sizi vakfa da misafir etmekten şeref duyarım.

“Neslihan hanımefendiye lütfen saygılarımı bildiriniz.
“Her zaman dostluklar...”[35]

Çetin Altan
“Pascal’ın çok basit gibi görünen çok ünlü bir sözü vardır:
“Yalnız ölürüz.”
“Bundan yirmi beş yıl kadar önce (1957) Necip Fazıl’la Ankara’da başbaşa yürüyorduk. Onun aklı bu
söze takılmıştı:
“Hepimiz, diyordu, kronometreyle ayarlanmışcasına aynı anda ölsek bile yine de yalnız ölürüz.
“Necib’in ondan sonraki yıllarda bana ait yazdığı küfürlü yazıların, içimde fazla bir tortu bırakmayışına,
belki de o dostluk günlerinde yakından gördüğüm derinliklerindeki garip yosunlardan aydınlanmış,
karanlık sanatçı havuzlarının ürpertileri neden olmuştur.
“Kaybolmuş bir gecenin, kaybolmuş bir saatinde, başbaşa bir masada otururken de, güzel konuşma
şehvetinin karşısındakini çalma hırsızlığından kopmuş bir sesle:
“Benim acımı kimse anlamıyor, benim kanatlarım ufuklara çarpa çarpa kanıyor, demişti.”
Belki de anlamsız afur tafurlar ve polemiklerle, rendeleye rendeleye talaşa çevirdiği özündeki gül
ağacının, gizli hıçkırığını anlatmaya çalışıyordu.
“Sanatçı kişiliğinden gelme etkenliğini, tek caddeli bir kasabanın biraz sabun, biraz kolonya kokan,
kanaryalı berber dükkanı aynalarında denemeye kalkmak gibi, pek cakalandığı bir cinnetin eski
sonsuzlarına düşmeseydi, ola ki ozanlık değerini, çok kişi, daha çok dile getirecekti...
“Necip Fazıl, yıldızlarını, ayını, güneşini, durmadan umacı bir kıyma makinesinde çekmeye kalkmış, az
rastlanır bir uzay kasabı gibi kaldı, anılarımda. İçimde, kendisine ait sevgiyle beğeniyi bu kadar
birbirinden koparıp uzaklaştırmış ikinci bir tanıdığım olmadı.”[36]
Nerede kalmıştık, bir yazıyı kontrol etmek o kadar zor ki, kâğıt, kalbur gibi sanki, yazının kalburun hangi
deliğinden nereye gideceği inanın belli olmuyor, anlayacağınız Şükran Kurdakul ile ilgili yazının
konusunu hatırlamıyorum ancak O gazeteyi Üstad’a getirmiştim:
“- Sen okudun mu?”
“- Evet efendim...”
“- Tamam!...” dediler, kendileri de daha önce okudular mı bilemiyorum, ilgilenmediler bile, veya ilgileri
bu kadar oldu.
Seyyid Ali Kahraman geldi bir gün, elinde bir kitap vardı. Ne kitabı hatırlamıyorum ancak oturduğunda
kitabı masanın üstüne bıraktı. Çay, şu bu ve her ne ise bir mes’ele etrafında Üstad anlatıyorlar, birden
Seyyid Ali Kahraman’ın önünde duran kitabı istediler, Seyyid Ali Kahraman kitabı Üstad’a verdi. Kitabın
arkasında bir fotoğraf vardı. Birkaç kişi bir masanın etrafında yan yana oturmuş olduğu halde çekilmiş
siyah beyaz bir fotoğraftı, Üstad, o fotoğrafta bulunanlardan birisini işaret ederek ve görmüş olmaktan
mesut bir şekilde:
“- Bu Yakup değil mi?”
“- ...”
“- Yahu tanımıyor musunuz, ne zamandı, yakında öldü!...”
“- ...”
“- Tabii siz bizim Yakup’u nereden bileceksiniz, size Yakup Kadri Karaosmanoğlu demek lâzım!...”
“- ...”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun bilindiği gibi Üstad nezdinde yeri ayrıdır. O ve Ben’de[37] “İlk
Şiirlerim” başlığıyla bu durumu şu şekilde anlatmaktadır:
“Evet, Yakup Kadri’yi görmek için, ‘İkdam’ gazetesine gittim.
“Odasının kapısını vurdum. Gür ve tok bir ses ‘giriniz’ dedi. Girdim ve elimdeki defteri masasına
bırakarak:
“- Ben, dedim; Felsefe talebesiyim. Şiir yazıyorum. Takdir ettiğim ender kalemlerden biri olduğunuz için
şiirlerimi size getirdim. Beğenecek olursanız neşirlerine lütfen delâlet edersiniz.
“Ve tek kelime beklemeden ve eklemeden çıkıp gittim. ...”
Başka bir gün, çalışma odalarında vakit namazı kıldıkları halde Fikret bey, kara kalem resimlerini yaptı, o
sıralar Güzel Sanatlarda okuyordu. Namazdan sonra masanın üstünde, tam rükû halindeki kendi
resimlerini gördüler ve farz ibadetlerinin gösterişi olmayacağını, ancak yine de bu tip hareketlerden
kaçınılması, bir daha yapılmamasını kat’i bir dille belirttiler:
“- Bu resmi de derhal imha edin!...” dediler.
Üstad, içinde mukaddes isim veya harf, yazı olan metinlerin yakılmasını isterlerdi, kül tablasında
yakardık...
Babıâli’nin ikinci baskısının dizgisi bitmek üzereydi, son formanın son sayfalarındayız, Fikret Bey’le
birlikte tashih yapıyoruz. Üstad, çalışma odasında ve birlikte aynı masanın etrafındayız, Galip geldi.
Galip Boztoprak.
Ne zaman Babıâli’yi okumaya başlasam, okumaya devam ettiğim halde, arada bir taa bu sonlara gelirim,
bu son sayfaları yeniden okur ve evet hıçkırarak değilse de duygusal bir adamım zaten... Saymadım ama
bu, sene 1976’dan bu yana en az elli defa olmuştur. Bu sayfalar şöyle:
“- Bugün bana, çatısındaki bandrada hilâl yerine orağa, yıldız yerine çekice benzer şekiller sırıtan resmi
Türk tiyatrosu kapalı... Gazete, kuvvetlisi düşmanlığı, zaifi de aczi yüzünden, kapalı... Parti, hiçbirinde
ruhumun tercümesini bulamayacağım ve hiç biri bende basmakalıp tipini bulamayacağı için kapalı...
Bana, kala kala “b. d. yayınları”yle konferanslar kalıyor. Büyük Doğu’nun da, benden yalnız fikir ve yazı
isteyecek ve gerisini üzerine alacak bir kadroya ne zaman kavuşacağı meçhul... daha ne isterim? Kâinatın
Efendisine pazarlıksız köleliğim, beni, şu bir avuç balçık üzerinde yönünü kaybetmiş milyarlarca insanı
kaynaştıran sefil dünyada bunca zorluğa, yoksunluğa uğratmış ve fani lüpçülerden, ucuzluklardan
korumuşsa daha ne isterim?
“- O öldü, bu öldü, şu öldü. Neslimden hayat mı, eser mi ? Diye dört dönen, ama son nefesine dek zarını
delemeyen bir Burhan Toprak vardı, öldü. Kâh kırmızı, kâh siyah, kâh tek, kâh çift, zıplayıp duran ve asla
hanesini ve numarasını bulamayan, fakat örgüsünde kaliteli nakışlar bulunan bir Peyami Safa vardı, öldü.
Keyfiyet iklimlerinden geçip de salladığı çiçeklerin kokusunu yutamamış bir Ahmet Kutsi, bir Ahmet
Hamdi vardı, öldüler. Babıâli havasının aşıladığı ihtilâç hastalığına misal, bir Deli Nizam, bir âsi Celâl
Sılay vardı, öldüler. İki İstanbul efendisi, (İstanbolin)li eski Babıâli tipi, güzel ve çirkini tayinde usta, bir
Ziya Osman saba, bir Asaf Halet Çelebi vardı, öldüler. Akbabacılarından tenekeci münekkitlerine,
düdükçü şairlerinden yankesici fikriyatçılarına kadar, öldüler, öldüler.
“Ben kaldım! Eşyası taşınmış bomboş bir odada, kırık bir sandalyeye ilişmiş, kare kare renkli camlardan,
batan güneşin ışıklarını seyreder gibiyim.
“Keşti-i ümit lenger aldı,
“Ben kaldım o söz lebimde kaldı.”
diyen büyük usta Şeyh Galib gibi düşünemem. Allah’ın, âyetiyle (sana verdiğim nimetleri dile getir!)
emrine sığınarak, bir tohum attığıma ve bu tohumun şimdiki ahlatları yarın, ışıklı ve cevherli meyvelere
çevireceğine inandığımı söyleyebilirim.
“Gerisini emanetçilerim düşünsün!...”

“İşte geldik gidiyoruz,
“Şen olasın Halep Şehri!”
Tashihin tam burasında Galip Boztoprak dedi ki:
“- Şeyh Galib’in bu beytini siz doğru yazmıyorsunuz, mısralar yer değiştirecek, ikinci mısra birinci,
birinci mısra da ikinci olacak...”
Elimizde kitabın ilk baskısı var, haydi ben neyse de koskoca Fikret Bey var, vakıa Galip Boztoprak’ta
kendine göre okuması var zahir, Mısır baskısı falan dediğine göre, iktisat okuyor ama, fakat nasıl olacak
şimdi bu iş, biz aramızda böyle kararsız kararsız tartışırken, eserin bizzat sahibi olmaklığının ötesinde
yani nasıl anlatayım Necip Fazıl varlar...
“- Ne o, bir mesele mi var?”
“- Evet efendim, Galip Bey, Şeyh Galib’in şuradaki beytini şu şekilde değiştirmemizi söylüyor da!...”
“- Oku bakayım...”
“Keşti-i ümit lenger aldı,
“Ben kaldım o söz lebimde kaldı.”
“Öbür türlü oku!...”
“Ben kaldım o söz lebimde kaldı.
“Keşti-i ümit lenger aldı.”
“Yok, yok, öyle kalacak, nereden çıkarıyorsunuz bunları?”
Fakat Galip duramıyor:
“- Üstadım ben Şeyh Galib Divanı’nın Mısır baskısına baktım, böyle değil!...”
“- Ne olmuş Mısır baskısı öyleyse? Ne demek bu? Mısır baskısıymış da, bilmem neymiş de!.. Yok, yok,
böyle kalacak!...”
“- Fakat Üstadım Mısır baskısı....”
“- Aptal, sana yok dedim, Şeyh Galib öyle yazmışsa, Necip Fazıl bu şekilde düzeltmiş, anlamıyor
musun?”
Daha sonra, Şeyh Galib’in bu beytini Üstad, o kadar nefis anlattılar, açıkladılar ki, nasıl anlatayım; sesleri
halâ kulağımda ve, ya o mimikleri, sandalyede oturdukları halde hafif öne eğilmiş vücutları, kolları;
dirseklerinden formika masaya dayanmış, elleri dirsekten bükülerek parmakları kâh açılıyor, kâh
kapanıyor halâ gözlerimin önünde; ümit gemisinden mi, onun demir alıp engin denizlere açıldığından,
kendisinden uzaklaştığından mı, bu durumun verdiği acının, ateşin, ümit gemisini kaçıran ve orada kalan
kendisinin dudağında kaldığından mı, yok yok ben anlatamayacağım:
“- Oradaki “söz”, aslında öyle değil, vakıa söz de dudakta kalabilir ama onun aslı “sûz”dur, yani ateş
manasına, “leb” biliyorsunuz dudak...” diyerek...
Kitabın ikinci baskısına “Ek” yapılacağını daha önce söylemişlerdi:
“- Kısa bir Ek düşünüyorum, Babıâli’ye bir kaç kişiyle sınırlı olacak bu Ek...”
“- Şimdi kaç forma oluyor, “Bir İzah”, “İçindekiler” kaç sayfayı buluyor, bu takdirde ne kadar boş sayfa
kalıyor?” şeklinde ince ince hesaplar yaparak, “Ek”ten önceki son formanın son tashihlerini de dizgiye
verdiğimizi söylediğimizde, Fikret Bey’le birlikte akşam kendilerine Erenköyü’ne gelmemizi istediler.

İstanbul’a “inmedikleri” günlerde günde bir iki kez, veya gerektiği zamanlarda telefon ederdik, böyle bir
telefonda aldık bu emri:
“- Matbaadan son formaları da alın, Erenköyü’ne Köşke bekliyorum, gelin!...”
Vapurdan sonra, Haydar Paşa’dan trenle geçmiştik Erenköyü’ne. Bizi üst katta odasına aldırdılar. Hiç
unutmuyorum, sanki, dörde dört metre ebadlarında bir oda. Üst salona açılan bir kapı ile odaya girilince
sağda ileride kısa kenarı karşı dış duvara gelecek şekilde yerleştirilmiş bir somya, yatak, yatağın bitiştiği
duvarın devamında kapının arkasına gelecek şekilde iki kapaklı bir elbise dolabı, gardrop. Kapının
karşısında duvarda tül perdeyi hatırlıyorum, bir pencere olmalı, öyleydi tabii.
Kapının hemen solunda kare bir masa, iki kenarı duvara dayanmış vaziyette. Masanın üstünde
idarehanedekinin benzeri bir masa lâmbası ve ciltli bir kaç kitap, bir dosya ve parşömen kâğıtları vardı.
Masanın diğer serbest iki kenarında birbirine dik konumda iki sandalye durmakta. Odanın sol ileri
köşesinden pencere önüne doğru da sanıyorum iki koltuk ve önlerinde bir sehpa konmuş.
Hiç unutur muyum; yatakta beyaz pijamasıyla Muhibullah Efendi oturuyorlar. Üstad, Fikret Bey’le beni
çok sıcak karşıladılar, derhal aşağıdan kek ve çay getirttiler:
“- Haydi, daha çok kek getirin, bakalım çayınız Mehmed’in çayını yakalayabilecek mi?” Muhib
Efendi’ye dönerek de:
“- Muhib’i tanıyorsunuz, bir kaç gündür bende kalıyor, inşallah Van’a gideceğiz birlikte. Yatakta da
nöbetleşe yatıyoruz, zaten Muhib’in yattığı yok, gördüğünüz gibi oturduğu halde istirahat ediyor. Muhib
hep böyle zaten!...”
Vakit akşamdı, masa lâmbası yanıyordu. Bizi masanın yanındaki sandalyelere aldılar, kendileri köşedeki
koltukta oturuyorlardı. Ben sol tarafım duvara gelecek şekilde, Fikret Bey’de benim sağımda olarak, diğer
sandalyeyi iyice duvara yanaştırarak oturdu ki, Üstad’a tam arkasını dönmemiş, Muhib Efendi’ye yan
dönmüş olsun, ben de Muhib Efendi’ye tam arkamı dönmemiş, Üstad’a da yan dönmüş olayım. Üstad:
“- Mehmed, dosyayı aç. Onlar Babıâli’ye yapacağım ek, oku bakalım!...”
Dosyayı açtım, beş altı sayfa Üstad’ın el yazısı ile yazılmış kâğıtları aldım, aynen şu şekildeydi:
“ EK
“Kısa zamanda tükenip ikinci baskısı için üzerime abanılan eserimi matbaaya vermeden, şöyle bir gözden
geçireyim, dedim.
“Zaman öyle bir hızla akıyor ki, geride bırakılan bir şeyi tekrar muayeneden geçirmek için herhangi bir
(viraj) çizmeyi kabul etmiyor; “yeni”yi, daima “yeni”yi istiyor. Ama, “eski”nin de “yeni” kalmaya lâyık
taraflarını ihtar edince iş değişiyor, “geri” ve “ileri” birleşiyor, “geri” ile “ileri” arasındaki bu ince
helezonları anlayamayandır ki, kemmiyette ne kadar yenilik ve ilerilik numarası yapsa da, keyfiyette eski
ve geridir.”
“Okuyucularını, daha ziyade, yetişmesinde -hamdederim- bilfiil amil olduğum yeni gençlikte ve
Müslüman aydınlarda bulan ben, tam bir Avrupalı (estetik) ölçüsiyle kaleme aldığım bu eserin...”
Başladım okumaya, fakat o da ne; okuyamıyorum iyi mi, Üstad’ın el yazısını daha birinci satırında
”üzerime abanılan” kısmından öteye geçemiyorum, hoş burasını da okuyamıyorum ya!... Üstad,
biliyorlardı zaten ne köksüz olduğumuzu da, hayret ve dehşetle bakıyorlardı, ne oluyor bunlara diye!...
Benim bir kaç defa baştan alıp tökezlediğimi görünce:
“- Tamam, dedi. Fikret’e ver!...”
Fikret, hakkını yemeyeyim, deyin ki benden bir, iki, hadi bilemedin üç kelime daha fazla okudu. Bir iki
kere de o baştan aldı, olmuyor tabii öyle hım hım... Ona da:
“- Bırak, dedi Üstad, Mehmed’e ver!”

Almak kolay da Mehmed’te okuyamıyor ki, basireti bağlanmış, harfleri unutmuş adeta. Bu alış verişler
iki üç kere tekrar etti, olmadı.
Ortalık buz kesti... “Tamam!...” dediler Üstad, “çayınızı soğutmayın, haydi pastanızla... “
Fikret’i bilmiyorum da, ben neye, nereye bakıyorum onu da bilmiyorum ve anlıyorum ki, bel bel bakmak
veya oturmak tam da böyle bir şey olmalı!...
“- Haydi, dediler Üstad, bakın beni de duymuyorsunuz, kekinizi yiyin, ne oldu size böyle?”
Bizse, evet sadece oturuyoruz. Muhib Efendi:
“- Çocuklarda kek yiyecek hal mi bıraktın Necib dediler, belli ki yazını okuyamıyorlar, bak ben de merak
ettim şimdi, sen okuyuver de dinleyelim!...“
“- Hay aklınla bin yaşayasın Muhib, dedi Üstad, peki öyle yapalım!...”
Arif Nihat Asya’ya kadar bizzat kendileri okudular, sonra yazıyı yeniden bize verdiler, kalan kısmı Arif
Nihat Asya, Nurettin Topçu ve Nihal Atsız’ı Fikret Bey’le birlikte bir o bir ben okuduk, kekeleyerek de
olsa bitirebildik. Üstad dediler ki:
“- Bir meselenin nasıl izah edildiğini bilmeden, anlamadan okuması güç oluyor tabii, ben yazmış olmama
rağmen “geri” “ileri”lerde tekrara mı düştüm acaba diye düşündüğüm oldu...”
Muhib Efendi bizim kırıldığımızı düşündüler belki, bizi iyice rahatlatmak istedikleri belli oluyordu:
“- Sen de okuyamıyorsun bak diyecektim, demek düşünüyordun, bir de çocukları kırdın!...” Üstad:
“- Ne diyorsun sen Muhib, onlar benim yakınlarım!...” ve devam ettiler:
“- Yarın İstanbul’a inmeyeceğim. Pazartesi günü Muhibullah’la beraber Van’a gideceğim; Nehri’de
Seyyid Taha Hazretlerine, Cuma günü de Van’da konferanstan sonra döneceğim. Siz, Babıâli’nin Ek’ini
yarın sabahtan tezi yok dizgiye verirsiniz. Mehmed sen, Cumartesi günü Köşke gelirsin, sana bir
talimatname vereceğim. Ben yokken ona uyacaksınız. Haydi bakalım, vapur saat kaçta biliyor musunuz?
Üstadın el öptürdüğünü ben görmedim, vedalaşıp, çıktık...
Fikret Karakaya beyle birlikte, trenle olsa gerek Erenköyü’nden Haydarpaşa’ya, oradan da vapurla
İstanbul’a geçtik. Üstad’ın yazılarını okuyamayışımıza hayıflanıyorduk tabii ki, fakat yapacak pek bir şey
yoktu, kaldı ki Üstad’ın nesine yetişebiliyorduk ki?
Cumartesi günü Köşke gittim, yine yukarıda aynı masanın etrafında çayla pasta yedikten sonra beş altı
maddelik “Talimatname” aldım. Üstad dediler ki:
“- Talimatnameye harfiyyen uymanızı istiyorum!... Yanınızdan hiç ayırmayın, bir de; bu talimatnameyi
tatbik etmekten sen mes’ulsün!...”
“- Baş üstüne Efendim!...”
Bir hafta boyunca masanın üstünden hiç kaldırmadığımız A5 büyüklüğünde çizgili bir kâğıda maddeler
halinde kendi el yazılarıyla yazılmış “Talimatname” hatırlayabildiğim kadarıyla şu şekildeydi:
“TALİMATNAME”
“1- İdarehane açık kalacak...
“2- Gelen giden kim olduğuna bakılmaksızın kayıt edilecek...
“3- Bab-ıâli baskıdan sonra mücellide teslim edilecek...
“4- Kapak, sırt numarası ve renkler kontrol edilecek ve tamamlandığında mücellide teslim edilecek.

“5- Kitabın dağıtımı Mustafa Cabad’ın belirleyeceği şekilde Büyük Dağıtım’ca yapılacak!...
“6- ...”
İdarehaneyi açtık, geleni gideni kim olduğuna bakmadan not ettik, şunu yaptık bunu yaptık fakat kapağı
yapan klişeci veya kapakçı Hanefi Polat’ı bir türlü geçemedik, iyi mi? Adam, tamam profesyonel, işini iyi
yapıyor fakat kitabın sırt numarasını bir türlü 18 veya 22/17 şeklinde Büyük Doğu mührü/kaşesinin altına
yazamıyor, yani ya 17 19 oluyor, veya 22 23. Renklerde de takılmıştık galiba, bizim istediğimiz şekil için
fiyatın biraz daha arttırılmasının gerektiğini söylüyor. Bu tip esnaf için olurlarsa sağlam kalpazan olurlar
dedim ama şaka bir tarafa belkide basılacak kalp paranın bir yüzünde elli lira yazacaklar öbür yüzünde
yüz. Veya altında başka bir rakam olacak üstünde başka rakam, yazı ile başka rakam ile başka...
Asıl anlaşmazlık; kitap basılmış bitmiş, her şey kapakta düğümleniyor ya, bunu fırsat bilerek Üstad’ın
karar verdiği kapak hakkında bir takım değişiklikler yapılmasını teklif ediyor. Hiç olacak şey mi?
Biz de öyle yaptık:
“- Ya önce kararlaştırıldığı şekilde şu güne kadar tamamlarsınız değilse size yaptırmayacağız!”
dedik...
Ve Bab-ıâli’nin 2. Baskısının kapağını, Üstad’ın bir çok kitabının kapağını yapan kapakçı-klişeci Hanefi
Polat’a yaptırmadık. Bir adam bulduk; adı İsmail’di, ona yaptırdık biraz da ucuz olmuştu.
12 Haziran Cumartesi günü öğleden sonra Taksim’den Erenköyü’ne, Köşke telefon ettik. Üstad
dönmüşler, istirahat ediyorlarmış, kitap mücellitte idi, bunu söylediğimizde yanımıza bir nüsha alıp yarın,
Pazar günü Köşke gelmemizi istediler.
Köşke vardığımızda terasta oturuyorlardı, bizi görünce hayli keyiflendiler ve bizi doğrudan dışarıdan
terasa, yanlarına aldılar...
Fikret Karakaya bey, formalar halinde katlanmış ama dikilmemişti daha, öyle hatırlıyorum kitabı kabarık
bir şekilde masanın üstüne bıraktılar, elinde de kapak vardı, karton kapak, bükülmemiş, tek sayfa
halinde...
Üstad keyifli bir şekilde hemen kapağı istediler ve Fikret Karakaya Bey’in elinden aldılar, daha şöyle bir
baktılar bakmadılar, fakat keyiflerinin kaçtığı belli oluyordu, bu arada Fikret Bey dedi ki:
“- Üstad’ım, kapağı Hanefi’ye yaptırmadık, şöyle şöyle oldu, ...” diyerek olan biteni anlattı.
Üstad elinde kapak olduğu halde öylece bize, daha doğrusu konuştuğu için Fikret’e bakıyordu, biz daha
getirilen sandalyelere oturmamıştık bile... Üstad:
“- Siz nasıl benim talimatlarıma uymazsınız, ben size kapıdan giremezseniz duvarı mı yıkın dedim, sizin
yaptığınız bu!...” dediği halde elinde tuttuğu kapağı, şöyle deniz yüzeyinde taş sektirir gibi ama tersinden
yani dışarıdan içeriye doğru değil de içeriden dışarıya doğru fırlatıverdi. Havada belli bir seviyeyi
tutturamayan kapak, hala gözümün önünde böyle sinüs eğrisi çize çize 10-15 metre gitti galiba ve
bahçede süzülerek çimenlerin üzerine düştü.
Bir süre sessizlikten sonra Üstad:
“- Şimdi gidin. Yarın, Pazartesi günü o bulduğunuz kapakçı her kimse onu da çağırırsınız, idarehanede
görüşürüz!...”
Pazartesi günü oldukça keyifliydiler, yeni kapakçı İsmail Bey ve bir kaç kişi daha olduğu halde, mahut
masanın etrafındayız, yeni kapakçıya:

“- Sen ne kadardır bu işi yapıyorsun, bizim klişecimiz var ama ben yoktum ve bunlar talimatlarımı iyice
anlamadan bu işi sana yaptırmışlar, nerelisin bakalım?”
“- İstanbullu Hocam...”
“-Bırak şimdi İstanbul’u, bak ben de İstanbul’dayım ama Maraşlıyım meselâ!...”
“- Ha o şekilde soruyorsunuz, babam Selanik’ten gelmiş ...” dedikten sonra sanırım “Hocam” diyecekti
ki, diyemedi tabii, Üstad:
“- Tamam, anlaşıldı, dediler; kes!...”
O ara hiç unutmuyorum İsmail Bey ne yapacağını, nasıl davranacağını şaşırdı, daha doğrusu neyin, hangi
hareketinin, sözünün Üstad’ı böylesine kızdırdığını anlayamadı ve bir öyle bir böyle eliyle, koluyla
kendisine gelmeye çalışırken önündeki çay bardağını masanın üstüne devirmez mi?
Onun anlamadığı püf noktayı biz keyifle anlamıştık, Selânik “suyun öte tarafında”[38] böyle bir yerdi
işte!...
Ben hemen masayı temizledim, Üstad bana:
“- Bu kapağı kaç paraya yaptırdınız Mehmed?”
“- 800 lira Efendim!” (Miktarı hatırlamıyorum ama böyle bir paraydı)
Hemen çantasından çek defterini çıkardılar, Osmanlı Bankası Çemberlitaş Şubesi’nden çek karneleri
vardı, özenle bin liralık çek yazdılar, Üstad’ın kitap, mecmua gibi edebi olmayan konularda kullandığı
imza farklı bir imza idi, ben de o çek vesilesiyle bunu gördüm. Alınlarındaki kırışıklıklar kadar karışık bir
imzaları vardı, ancak, varsın öyle olsundu, şunu Çerçevelerden[39] biliyordum; “Bir plân bir şehre, bir
insanın imzasına benzediği kadar benzer!...” Yani benzemez!... Bana:
“- Çeki tahsil et ve dönüşte kapak parasını öde!...”
“- Baş üstüne Efendim...”
Hemen çıktım, Osmanlı Bankası’nı biliyordum, Divan Yolu’ndaydı, ama benim yanımda okul şebekesi
dışında kimlik yoktu. Eğer bu sebeple parayı tahsil edemediğimi Üstad bilseler, olacakları elli defa “aptal”
ve “ahmak” olmak da, bunları “heykelleştirmek” de kurtarmaz, yani bunu söylememizin imkânı ve gereği
de yoktu. Gayri ihtiyari MTTB’ye yöneldim. Orada bir tanıdık bulacak ve parayı öylece tahsil edecektim.
Hole girdim, tanıdığım kimse yoktu, Seyyit Ali Kahraman’da gelmemişti daha, hay Allah ben iyice
paniklemeye başladım. Yan tarafta küçük bir bahçesi vardı MTTB’nin, oradaki büfeyi Akif Şervanlı abi
işletirdi, Allah Rahmet eylesin bu kış (2013) vefat etti, oraya geçtim, Akif abiye lüzum kalmadı, ne mi
gördüm; duvarın dibinde bizim Hoca çay içmiyor mu?
Hoca ki, öyle senede bir, bilemedin iki defa bu halde yakalanabilir, işte bu, o ikiden biri... Tabii ki
övüneceğim, şu görgülü, çilekeş, yorgun kalbimin temizliğiyle, bunu kimselere veremem!...
Anladı tabii Hoca işin vahametini, “Hemen” dedi ve kalktık koşarcasına bankaya gittik, çeki tahsil ettik,
ben gelirken kapakçının parasını ödedim ve idarehaneye döndüm.
Anlaşılacağı üzere kitap daha mücellitte idi, ne kadar haklılar Üstad; “duvarı yıktığımıza” göre bari kitap
tamamlanmış olsa, kaldı ki “talimatname”de ne pahasına olursa olsun kitap çıkartılacak da denmiyor. Bu
durumu; Alman edip ve şairi Goethe’den, Fransız romancı Victor Hugo’dan nizam ve disipline dair ne
türlü misallerle anlatmışlardı... Victor Hugo’ya dair anlattıkları İhtilâl’de[40] var ve şu şekilde:
“İngiltere’ye hayati bir (mesaj) götürmeye memur bir Fransız harp gemisi, Manş’ı geçerken müthiş bir
fırtınaya tutulur. O zaman harp gemilerinde toplar zincirle güverteye bağlı... Fırtına yüzünden toplardan
biri, zincirini kopartır ve öbür topların üzerine düşmeye başlar. Felâket!... Eğer tekerlekli top

zaptedilemezse, öbür topların da zincirini kıracağı, gemide bir ana-baba günü doğacağı, boşanan topların
cidarlara çarparak delikler açacağı ve geminin batmasına kadar sebep olacağı şüphesiz... Boşanan topun
duraklar gibi olduğu bir an, bir subay koşar, ayağını tekerlek altına atar, ayağı kırılır, fakat hemen
koşuşanlar, topu, boynuzlarından tutulan bir canavar gibi zaptederler. Bu fedakâr subay, önceden, mahut
topun bir kancasını takmayı unutan sorumludur. O sırada, sırtında siyah bir pelerin, kaptan köşkünden
manzarayı seyreden ihtilâl şefi, güverteye iner, vaziyeti öğrenir, bir manga asker ister ve subayın göğsüne
fedakârlığından ötürü ihtilâl madalyasını taktıktan sonra, ihmalinden dolayı da onu kurşuna dizdirir.”
Devamında başka bir misâl:
“Birinci Dünya Harbinde, Fransa üzerine hareket eden Alman ordularının sağ cenah kumandanlarından
biri, Başkumandanlığın emrine itaatle gösterdikleri noktaya kadar varıp durduğu ve panik halindeki
düşmanı takip etmediği için sorguya çekilince şu müdafaayı yapmıştır:
“Hangisi iyi?... Neticesi meçhul bir atılışla mevzii bir zafer kazanmak emeli peşinde emir ve kumandayı
çiğnemek mi, yoksa böyle bin zafere bedel, emir ve kumandaya riayet seciyesini muhafaza etmek mi?...
O türlü bir kere kazanılırsa da bu bin defa kazanılmış olmaz mı?...”
Şimdilerde “usul” ve “esas” ile profesyonel bir şekilde uğraşıyorum, ancak söylemeye çalıştığım gibi
“usulün, esasın kapısı olduğunu” ben o günlerde bu kapak işi vesilesiyle Necip Fazıl’dan öğrendim.
Çay için biraz geç kaldım sanki, nasıl söyleyeyim, ama Üstad kendileri öyle söylerlerdi:
“- Mehmed’in çayı içilir!...” derlerdi.
Vakıa bizde çay, tam da Üstad’ın söylediklerinin aksine olarak çaresizliğin göstergesi halinde idare etmek
için içilmekte ve gündemimizdeydi ve yeri geldiğinde not edilmek üzere meşhur bir “Çay Kitabının
Arkası” kitabı oluşmuştu. Anlatayım:
Bu bir çay kitabıydı ancak sayfaları boştu, bembeyaz sayfaları olan işte bizim şu kadar zamanda ne kadar
ne varsa yazılabilecek, çaya ve her şeye dair o kadar yazacağımız, bu boş çay kitabının arkası idi... Daha
doğrusu bu çay kitabının arkasının aslı Fındıkzade’de bodrum katı evimizdeki salon-salomanjenin
ortasında bulunan ve orasını ikiye bölen camekân üzerindeki “Ceride-i Kapı” idi. İş bu Kapı Gazetesi,
tarafımdan kapıya yapıştırılan karton veya eskiz kâğıtlarının üzerine sansürsüz her şeyin yazılmasıyla
oluşmuştu. Hiç unutmuyorum Üstad’ın “Reddediyorum, benim değil, çöpe atıyorum!...” dedikleri
şiirlerinden bazıları ve daha neler burada vardı, sanmıyorum ki burada bulunanlar Sahaflarda bulunsun!...
Kitap; “Peki, çay kitabının arkasına yazalım!...” diye diye yıllarca bizim kahrımızı çekti ve öylece
oluştu... Enteresandır, ortada maddi bir şekilde kitap yoktu, anlaşılacağı üzere dijitallik, bilgisayar farklı
ancak, sanallıkta da belki bir ilktir. Ve ortamda ve Necip Fazıl Bey’in indinde tuttu (Ne saadet, bana
dünyalık olarak bu kadarı oldukça fazla, beni şımartıp “kötü yol”a düşüren bunlar, bu davranışlar, bu
iltifatlar işte!...) bakın şöyle:
Bir akşam üzeri Üstad çıkacaklar, çantalarını hazırladılar, her ne ise o gün ve belki ertesi gün için
talimatlarını verdiler, karşılıklı ayaktayız. Cılız bir şekilde kapı zili çaldı. Hemen döndüm, kapıyı açtım,
nasıl anlatayım; şöyle benim boylarımda (1.71) ama tıknaz, oldukça temiz yani nur yüzlü (Öyle
olmalılar), krem renkte yazlık elbiseli iki kişiydiler:
“- Selâmünaleyküm...”
“- Ve aleyküm selâm, buyrun!...”
“- Necip Fazıl Bey için rahatsız ediyoruz, müsaitler mi acaba?”
“- Hayır, Üstad çıkacaklar, yarın buyrun...”
“- Fakat...”
“- Size çıkacaklarını söyledim ama, lütfen ısrar etmeyin!...”
Kapıya bakma işinin uzadığını ve konuşmaları duyan Üstad:
“- Evet Mehmed, ne oluyor orada, kim var?” diyerek kapıya doğru gelmekteler, ben de yarım dönerek:

“- Efendim iki kişiler sizinle görüşmek için ısrar ediyorlar!...” derken, yarım açık kapıdan, kapı önünde
bekleyenleri Üstad gördüler ve:
“- Ahh sevgililerim, bu ne güzel sürpriz böyle, buyursunlar, buyursunlar!...”
Ben kapıyı iyice açtım, Üstad’ın keyifle misafirleri karşılayışına bakıyorum, bir yandan da meraktayım,
Üstad:
“- Tabii Mehmed sizleri tanımıyor, ben de çıkmak üzere ayaktaydım, ama artık sizleri bırakmam!...”
İçeriye geçildi, ben mahcup olmuştum, ancak halâ bu hatırlı misafirleri tanımadığım gibi nasıl soracaktım,
öylece masanın etrafına oturuldu, ben daha oturmamıştım, Üstad dediler ki:
“- Mehmed, biliyor musun misafirlerimizin Efendimin torunları (veya oğulları, veya damatları, veya
yakınları) Seyyidler olduklarını?”[41]
Ne diyeyim, ne diyeceğimi de bilemiyorum, öylece kalakaldım. Kusura bakmayın falan gibi özür
mahiyetinde bir şeyler söylediğimi de hatırlamıyorum, dilim tutulmuştu sanki!... Üstad kurtardılar yine
bu durumdan beni, dediler ki:
“- Şimdi doğruca karşıya Erenköyü’ne Köşke gidiyoruz, sizi bırakamam misafirimsiniz, gece bende
kalırsınız!...”
“- Efendim, sadece kısa bir ziyaret etmek istedik sizi!...”
“- Böyle olmaz, bırakmayacağımı biliyorsunuz!...”
“- Efendim, teşekkür ederiz, başka zaman inşaallah...”
“- Size ısrar edemiyorum, o halde bir çay içelim; Mehmed güzel çay yapıyor, Mehmed’in çayı içilir, ne
dersiniz?”
“- Nasıl isterseniz, pekiyi...”
Bu kadar iltifattan sonra beni kim tutar, derhal mutfağa koştum, ocak, çaydanlık, demlik şu bu ve işte
tavşan kanı çay!... Bardaklarımız ince belli miydi hatırlamıyorum ancak ortalarında sarı kuşakları vardı,
yani çayın önünde bir bardak değillerdi...
Hepsi bir saati bulmadı sanıyorum, misafirlerimiz, teşekkür ederek ayrıldılar...
Üstad’ın bu ikinci Van, daha doğrusu Hakkâri Şemdinli’nin Nehri mevkiinde medfun bulunan Seyyid
Tâhâ Hazretlerini ziyaretlerinden sonra idarehanede mahut çalışma masasında Üstad dirsekleri masanın
üstünde vücutları biraz ileriye masanın üstüne doğru hafifçe eğilmiş vaziyette elleri kâh iki tarafından
yüzlerinde kâh birbirini avuçlamış olduğu halde karşılıklı bir vaziyette oturuyoruz. Bir ikindi vakti:
“- Bak sana ne anlatacağım Mehmed, bayılacaksın...”
“-...”
“- Şemdinli’de Seyyid Tâhâ Hazretlerinin torunlarının torunları, Mazhar ve Salih Geylanî kardeşler,
Seyyidler; Nehrî’de Seyyid Tâhâ Hazretlerine çıkacağımız günün gecesini bunların evinde geçirdik.
Burada akşam vakti ev sahibi Mazhar Geylanî bir bohça getirdi, doğruca bana uzattılar bohçayı...
Düşünebiliyor musun Mehmed, bohça kat kat açıldı, açtılar ve gördüm; bu Kâinatın Efendisi’nin mübarek
terlikleriymiş, öyle söylediler ve sandal şeklinde bir çift ayakkabı çıkarıp bana verdiler...
Sağ elimde bu mukaddes terlik olduğu halde, yüzüme, kafama ve göğsüme nasıl sürdüm, anlatabiliyor
muyum Mehmed?”
Kısa, bir kaç ay süren idarehane günlerimde ben Üstad’ı hiç bu şekilde gördüğümü hatırlamıyorum.
Üstad’ın çok öfkesine muhatap olmuşuzdur, bu halimizle bir türlü yetişmemiz mümkün değil, çok
kızdırmışızdır mutlaka, aynı şekilde ve belki de kızdıklarından çok daha fazla sohbetleri olmuştur, bizlerle
konuşmuşlardır. Fakat bu, bunların hiç birine benzemiyor, Üstad, böyle hafif dalgalı deniz gibi,
dalgalanıyorlar sanki, sağdan sola, önden arkaya, masanın üstünde dirsekleri durduğu halde, elleri,
parmakları nasıl anlatayım, bazen ellerini birleştiriyorlar, sanki o an mübarek terlikler
avuçlarındaymışçasına yüzlerine götürüyorlar, göğüslerine sürüyorlar... O mübarek terlikleri nasıl
tuttuklarını nasıl öpüp kokladıklarını, böyle fısıldarcasına ses tonlarıyla, ne bana anlatması kendi
kendilerine bir daha, bir daha yaşıyorlar o anı...

Üstad’ın sadece geniş alınlarını ve burada oluşmuş, bana deniz dalgasını hatırlatan sinüs eğrisi
vaziyetindeki derin çizgileri görüyorum ve bu çizgilere paralel hareket eden, adeta parmaklarıyla o
mukaddes terlikleri tutan ellerini...
Ne kadar lüzumsuz soru geliyor, bu durumlarda insanın aklına, sorulmaz, zaten mümkün de değil ama,
şöyle göz ucuyla bakıldığında ki konuşurlarken veya başka hallerde doğrudan gözlerine baktığımı
hatırlamıyorum. Üstad’ın yüzü sanki bütün bir duvar halinde büyüyor ve bütün soruların cevabı
kendiliğinden verilmiş oluyor.
Evet göz ucuyla baktığım veya doğrudan bakamadığım gözler Kâinatın Efendisinin mukaddes ayaklarına
giydikleri terlikleri gören gözler, tutan eller, koklayan burun, üzerine sürülen kalp ve bu visâli anlatan
Necip Fazıl...
Rapor 2’de “Mukaddes Terlik”[42] başlığı ile bu ziyareti şu şekilde anlatıyorlar:
“Bahis hep bu mihver, velîlik makamına mahsus harikalar etrafında sürüp giderken, ev sahibi Mazhar
Geylanî birdenbire yerinden fırladı ve çıkıp gitti. Birkaç dakika sonra dönen Mazhar Geylanî’nin iki
elinde, ihtiramla taşıdığı işlemeli bir bohça... Bohça doğru bana getirildi ve Cennetten gelen bir nişanın
mahfazasıymış gibi uzatıldı. Meğer Cennetten gelen bir nişanın değil, Kâinat Efendiliğine mahsusu, tek
ve mutlak bir makam sahipliğinin ayakkabılarıymış...
“- Allah Resûlünün terlikleri... Böyle dediler ve bohçadan üstleri gayet sanatkârca işlenmiş deri bandajlı,
sandal şeklinde bir çift ayakkabı çıkarıp uzattılar...
“Bu mukaddes terlik veya ayakkabıyı sağ elimle alıp nasıl yüzüme, kafama ve kalbimin üstüne
sürdüğümü, nasıl öpüp kokladığımı, görmeyen göze anlatabilmek iktidarında değilim...
“Herkes, ayakta benim hareketlerimi tekrarladı ve bohça eller üzerinde harem tarafına götürüldü.
“Şimdi bir sual:
“- Acaba bu terlik veya ayakkabı gerçekten Kâinatın Efendisine ait, O’nun mukaddes ayaklarını gerçekten
öpmüş müydü, yoksa öyle gösterilmiş ve sanılmış, sonradan yapılma bir şey miydi?...
“Şüpheyi, Müftü Efendi, riyazi bir ifadeyle çözdü:
“- Bu soydan, nesepleri kat’î Seyyidlerde, Allah Resûlüne ait uydurma bir eşya bulunamaz!...”
“Seyyid Tâhâ Hazretlerinin toprağını öpmeye giderken, o büyük ruhaniyet bana Allah Resûlünün
ayaklarına ait mukaddes kılıfı öptürdü.”
Şu oldu, bu oldu, “Sığ Kıyı” doldu, “Taş” kesildi lâkin İstanbul bitmez!...
12 Eylül İhtilâli sonrası Sirkeci’de Rifat Besceli’nin yanındayım. Valide Han’da Cam Bayii, orada
çalışıyorum. Rifat abi, Üstad’ın yakınlarından ve bizden iki, üç kuşak önce...
Telefon çaldı:
“- Efendim, buyrun!...” der demez:
“- Mehmed, sen Kayseri’de değil miydin?”
“- ...!”
Bu Üstad’tı.
Selami İzzet Sedes diyor ki:[43]
“Hancı rolünde Galib:
“- Yirmi beş senelik sahne hayatında ne yaptın? denildiği zaman;
“- Tohumda hancıyı oynadım!... Diyebilecek bir yaratış gösterdi.”

Evet, biz tiyatrocu Galib Bey gibi Tohum’da Hancı’yı oynadık diyemiyoruz, bize düşen “Sığ Kıyı”
olmakmış, “Sığ Kıyı’dan” da bu kadar...
Fakat bu kadarcık süre “Sığ Kıyı” olmanın, Ali abi duymasınlar “prestij”ine dahî, talep öylesine çok ki,
bir kısım adamların gözleri beleriyor, dulukları vantuzlanmışcasına çöküyor, neyi, nasıl, kime
anlatacağız? Veya bunu yapmak Okyanus’un suyunu karaya vurduğu “Sığ Kıyı”ya yakışır mı?
Bir de, fakirlik farklı ve Allah çok akıllılık[44] (!!!) ve kurnazlıktan korusun fakat, bizde saflık hâd
safhada; söz güzel, hayat oyunmuş ve ama aynı zamanda gerçek!...[45]
25 Mayıs 1983 günü, Vakıf Gureba Hastanesi Gasilhanesinde, mermer teneşirde upuzun yatarlarken,
orada Hoca da vardı, ayaklarını yıkadık, vücuduna su döktük, “Ölünün yüzü soğuk olur!...” derler,
sağlığında bakamadığım ak sakallı yüzleri, öyle soğuk falan değildi; adeta tebessüm ediyorlardı!...
Allah Rahmet eylesin...

Mehmet KASAP
Serçeönü-Kocasinan, Haziran 2013
[1] Bu notları toparladığım sırada halı işini unutmuştum. Dün (15 Şubat 2013) Osman aradı. Necip
Fazıl’ın küçük oğlu, dedi ki; şu anda taşınıyorum, karşımda annenin dokuduğu, senin de babama
getirdiğin halı duruyor karşımda, annene git ve elini, yanaklarını benim için öp!... Osman’ın bu tip
telefonları alışılmışın dışındadır.
[2] Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları No:12. Birinci Baskı. Kayseri/Ağustos 2012. 14.5 x 20.5
cm. 86 sayfa.
[3] Necip Fazıl ve Büyük Doğu, Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları No:12, Biraderoğlu, Ali. s.18,
19.
[4] Gönüldaşlarımıza Mersiye, Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları Yayın No:13, Kayseri, 2013
[5] O ve Ben, Büyük Doğu Yayınları 6, Kısakürek, Necip Fazıl, s.44
[6] İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları 4, Kasım 1973, Kısakürek, Necip Fazıl s.9
[7] İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları 4, 5. basım/Ağustos 1986, Kısakürek, Necip Fazıl
s.123,124,
[8] İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları 36, 5. basım/Ağustos 1986, Kısakürek, Necip Fazıl
s.229,230.
[9] İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları 36, 5. basım/Ağustos 1986, Kısakürek, Necip Fazıl s.248,
250, 251.
[10] Çile, Büyük Doğu Yayınları 4, 28. basım/ Kasım 1996,Kısakürek, Necip Fazıl s. 471
[11] Bir Düşüncenin Anlatım Aracı Olarak Mimari: Necip Fazıl Örneği, Bu adla tarafımızdan yapılan ve
Mayıs 2010’da Kayseri Hakimiyet 2000 gazetesinde yayımlanan bir çalışma. Bu bölüm adı geçen
çalışmadan alınmıştır.
[12] Cinnet Mustatili, Büyük Doğu Yayınları 2, 7. basım/Nisan 1989. Kısakürek, Necip Fazıl, s.39, 40.
[13] Hitabeler, Büyük Doğu Yayınları 21, 4. basım/Şubat 1994. Kısakürek, Necip Fazıl, s.101, 102.
[14] Sanat ve Aksiyon İçinde Bir Portre Denemesi, Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları No:10,
Özer,Mustafa. s.231
[15] Arkitera, 04 Haziran 2013 Görüş. Tanyeli, Uğur. Başbakanımızın Rol Modeli Kim?
[16] Konuşmalar, Büyük Doğu Yayınları 46, Kısakürek, Necip Fazıl, s.195
[17] O ve Ben, Büyük Doğu Yayınları 6, Kısakürek, Necip Fazıl, s.98, 99
[18] Babıali, Büyük Doğu Yayınları 19, Kısakürek, Necip Fazıl, s.174, 175
[19] Başbakan Yardımcısı ve bakanların, milletvekillerinin katıldığı gecede zamanın İstanbul Valisi Sayın
Namık Kemal Şentürk, salonda taburelerin üzerine konan bir ahşap kalasın en ucunda hafif yan oturacak
şekilde yer bulabilmişti!...
[20] Babıâli, Büyük Doğu Yayınları 19, Kısakürek, Necip Fazıl, s.13, 15.
[21] Necip Fazıl ve Büyük Doğu, Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları No:12, Biraderoğlu, Ali. s.
17,19,20 vd.
[22] Konuşmalar, Büyük Doğu Yayınları 46, Kısakürek, Necip Fazıl, s.42, 186.

[23] Sanat ve Aksiyon İçinde Bir Portre Denemesi, Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları No:10,
Özer, Mustafa. s.414, 415.
[24] O ve Ben, Büyük Doğu Yayınları 6, Kısakürek, Necip Fazıl, s.13, 31,
[25] Bir Adam Yaratmak, Büyük Doğu Yayınları 3, Kısakürek, Necip Fazıl, s.122, 123.
[26] Cinnet Mustatili, Büyük Doğu Yayınları 2, Kısakürek, Necip Fazıl, s.8.
[27] Rapor 2, Büyük Doğu Yayınları 22, Kısakürek, Necip Fazıl, s.40.
[28] “Tâbir ayniyle kendilerinindir. Bu da bende bütün bir metodun anahtarıdır. Ham ve kaba softa,
emirlere, aşk eksikliği ile de olsa körü körüne bağlı olan değil -emirlere körü körüne bağlı olmak,
ebediyen gözü ve gönlü açık olmaktır-; onları kendi havasız ruhuna indiren, içlerine giremeyince,
hikmetlerine sızamayan, sırlarını tadamayan ve mukaddes ölçülerin aynasında kendi nefsini gösterendir.
...” O ve Ben, Büyük Doğu Yayınları 6, Kısakürek, Necip Fazıl, s.144, 145.
[29] Necip Fazıl ve Büyük Doğu, Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları No:12, Biraderoğlu, Ali. s. 14,
15.
[30] Konuşmalar, Büyük Doğu Yayınları 46, Kısakürek, Necip Fazıl, s.105.
[31] Kendisine her hangi bir çıkar sağlamak amacıyla başka bir kimseyi suç işlemeye sevk ettikten sonra
onu ele veren kışkırtıcı kişi. Büyük Türkçe Sözlük.
[32] Büyük Doğu, 11 Mayıs 1951, Yedinci yıl Sayı:55, s. 6.
[33] 22.09.2010, Taraf Gazetesi ‘Solduyu’ Köşe yazarı. Yazar, 25 Ekim 1967 günlü Büyük Doğu’da
yayımlanan Necip Fazıl’ın “Dünyayı Yahudi Güdüyor” başlıklı yazısı üzerine...
[34] 26 Şubat 2011 Milliyet Gazetesi, Tarihte Bir Yaprak:Eski Dost ‘Kazzafi’ Köşe yazısı.” Teyennüm”
ise Yazarın 16 Mayıs 2011 günlü Milliyet’te yayımlanan ‘Kimse Fikrini Bozmasın’ başlıklı yazısında “...
Bazılarına göre zaten ‘devrim gözüktü teyennüm bozuldu’ Suriye’ye olsa olsa Türkiye çekidüzen
verebilir.” şeklinde kullanılmaktadır.
[35] Miyasoğlu, Mustafa. Necip Fazıl Armağanı. Konuk Yayınları, Mayıs 2004. 5 Aralık 1980 tarihli
Osmanlıca mektubun metni, Türk Edebiyatı, Temmuz 1983
[36] Miyasoğlu, Mustafa. Necip Fazıl Armağanı. Konuk Yayınları, Mayıs 2004. Milliyet, 20 Şubat 1982
[37] O ve Ben, Büyük Doğu Yayınları 6, Kısakürek, Necip Fazıl, s.53, 54.
[38] “Suyun öte tarafı... Ve orada Makedonya... Eski Yunanistan’ın şimali, Sırbistan’ın cenubu,;
Bulgaristan’ın cenup garbı ve Karadağ’ın cenup şarkı arasındaki sarp mıntıka... Bugün Yunanistan,
Yugoslavya ve Bulgaristan’ca bölünmüş ve memleketlerine eklenmiş bulunuyor. Fakat Abdülhamit
devrinde, hattâ onun tahttan indirilişini tâkip eden bir kaç yıl boyunca, Makedonya, İmparatorluğun
Avrupa kıtasında en hassas, belki de en netameli yerlerinden biri...
Büyük İskender orada doğup yetişti; ve babası Filip’in zaptedilmez atı (Bosefal)i, gözlerini güneşe çevirip
kamaştırarak orada itaat altına aldı ve babasının:
-Oğlum, benim krallığım sana yetmez! Kendine dünya çapında bir hakimiyet ara!
...
“Makedonya, başta iskelesi Selânik, Türk ana vatanına akıtılan zehir kanalizasyonunun kaynağı olmuştur.
...
“Asıl mâna” diye belirttiğimiz, Makedonyanın en felâketli cephesi budur; ve Abdülhamid’i deviren de,
sadece merhameti, kalb yufkalığı, kısaca Makedonyalı mizacından pay alamayışı ve bu yüzden
tepeleyemediği, tahta kurusu ezer gibi bir kan lekesi haline getiremediği bu mâna...
Suyun öte tarafındaki mâna!...
Bu mânayı anlamak, yeni kökçü Anadolu nesillerine sahte oluşlarımızın en hassas anahtarını verecek ve
büyük dâvanın en kıymetli teşhislerinden birini kazandıracaktır.
Öteden beri hep Rumeli ve Makedonya yoliyle gelip devlette en yüksek makamları alanlar, bize, Anadolu
çocuklarına, Ana vatan evlâdına, kendi kuvvet ve bizim zaaf noktalarımızı ihtar etmekte birinci rolü
oynamışlar, fakat rolleri, artık kapanmış olan tarihlerine rağmen hâlâ anlaşılamamıştır.
Sadece, okur-yazar, gûya aydın ve belli başlı tesirler altında bir sınıfa ait ve büyük yığını tenzih edici bir
teşhistir bu...
Bu sınıfın etnografya çerçevesinde tavsifi “bulanık Türk”, mekânlarının coğrafya plânında tespiti de
“suyun öte tarafı” diye ifade olunabilir.
Bu memlekette, Sokullu ve Köprülü gibi kurtarıcı çapında insanlar “suyun öte tarafı”ndan gelmiş
oldukları gibi, ruhî ve içtimaî çöküşümüzü hemen bütün felâket tipleri de yine “suyun öte tarafı”ndan
gelme “bulanık Türk”lerdendir. Bir kısmı da, bulanık, çürük ve mikroplu tarafiyle de olsa, Türk bile değil,
kimbilir hangi mühtedi rolünde İslâv veya Yunanlının kırması...” Ulu Hakan 2. Abdülhamit Han, Büyük
Doğu Yayınları 43, Kısakürek, Necip Fazıl, s.405, ...440.
[39] Çerçeve 1, Büyük Doğu Yayınları 30, Kısakürek, Necip Fazıl, s.54, 55.

1
[40] İhtilâl, Büyük Doğu Yayınları 13, Kısakürek, Necip Fazıl, s.333, 334.
[41] Sonradan öğrendiğime (http://www.baglum.com/arvasi.htm) göre Efendi Hazretleri’nin üç oğulları
iki kızları bulunmaktaymış. Oğulları; Enver (Üçışık) 1918’de Eskişehir’de göç-hicret sırasında vefat
etmişler, Mekki Üçışık 1967’de İstanbul’da vefat etmişler, Bağlum’da medfunlar, Münir Üçışık Efendi de
1979 yılında vefat etmişler ve yine Bağlum’da medfunlar... Kızları Maide Hanım Van mebusu İbrahim
Arvas Bey’in eşleri, Şefia Hanım ise 1900’lerin başında Musul’da vefat etmişler. Bahsettiğim ziyaretin
kimler tarafından yapıldığını halâ bilemiyorum.
[42] Rapor 2, Büyük Doğu Yayınları 22, Kısakürek, Necip Fazıl, s.61, 62, 63.
[43] Sanat ve Aksiyon İçinde Bir Portre Denemesi, Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları No:10,
Özer,Mustafa. s.411
[44] “Gözü açıklık” manâsına, çok akıllılık...
[45] Sözün burasında saygıdeğer Lord’uma; “Nobel”den vazgeçiyorum desem ve yazmaya başlasam ve
bu da tuğla kalınlığında bir kitap olsa, yine de söyleyeceklerim bitmiş, Dolmuş, dolmuş olur mu?

Başkan'ın Mesajı
Aidat Borcu Sorgulama
Köşe Yazıları
Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa Özer (özer Koç)

Ahmed ceemal El Hamevi

Prf.Dr.Serdar demirel

N.Mehmet Solmaz

Mustafa Özer (özer Koç)

Mustafa Miyasoğlu

Mustafa Ekinci

Galip Boztoprak

Şeyma Kısakürek Sönmezocak

Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa cabat

Ebubekir Sifil

Ali Biraderoğlu

İbrahim Ulueren

Mustafa Özer (özer Koç)

Ali Biraderoğlu

Mustafa cabat

Günlük Gazeteler
Sponsorlarımız

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı

© Copyright 2020  V4.1 Tüm Hakları Saklıdır. | Vakıf Sitesi


Top