Duyurular

«Velîler Ordusu» kitabında hayatı anlatılan 333 Velînin içine, «Bir» sayısını Allah Resulüne verdikten sonra mukaddes emaneti O’ndan alıp günümüze kadar getiren, O’nunla beraber 33 büyük velî, esere bilhassa alınmamıştı. ... 


Başbuğ Velilerden 33

 

Ezelle ebed arası Allah'a doğru giden evliya kervanları arasında en şanlısına ait 33 kolbaşılı "Altun Halka - Silsile-i Zeheb" çerçevesidir ki, keyfiyet ölçüsüyle temel sayısını, bütün kainat gibi O'ndan alır.


Kayseri Hava Durumu
Anket
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 17,9362   17,9685
EURO 18,3515   18,3845
       
Özlü Sözler
En güzel edeb, İslami ahlaktır
Sponsorlarımız
Tarih ve Değişim

1942 yılında Kayseri’de doğdu. Kayseri lisesini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünü bitirdi. Stajını İstanbul Erkek Lisesinde Nurettin Topçu’nun yanında yaptı. Çocukluk döneminde Babasının Dedesine okuduğu Büyük Doğu dergileri ile tanıştı. Henüz çocuk yaşta Büyük Doğu ikliminde yetişmeye başladı. Üniversite öğrenimi sırasında Necip Fazıl Kısakürek’in yanında oldu. Büyük Doğu dergilerinin çeşitli devrelerinde yazmaya başladı. Büyük Doğu fikriyatını ve ideolocyasını anlama biçimi Necip Fazıl’ın dikkatinden kaçmadı. 1978 Büyük Doğularında yazdığı Heyula başlıklı yazı için Üstad “Profesörünün, meşhur muharririnin, politikacısının, içi geçmiş kabaklar gibi her türlü fikir cevherini yitirdiği bu kafa kıtlığı devrinde, olgun gençlik kadromuzun en mümtaz örneklerinden Ali Biraderoglu’na ait bu yazıyı bütün Batı dillerine çevrilmeye layık bir değer ölçüsüyle takdim ederiz…” biçiminde bir sunuşla yayınladı. Nitekim Rapor dergilerinde de iki yazısı için benzer değerlendirmelerde bulundu. Necip Fazıl’ın ‘en yakını’ olma liyakatinden başka herhangi bir kaygı taşımayan Ali Biraderoğlu üniversiteyi bitirdikten sonra Felsefe öğretmenliğine başlar. Kayseri Lisesinde öğretmen, Kayseri Yüksek Öğretmen Okulunda öğretim görevlisi olarak çalışır. Necip Fazıl’ın hemen bütün konferanslarında, dergi çıkarmalarında, kültürel faaliyetlerinde yanındaki insandır. Arkadaşları ile Kayseri’de önce MTTB sonra Söğüt Fikir Kulübünde eşya ve hadiseleri anlamaya ve yorumlama çabalarını sürdürdü. Necip Fazıl’ın vefatından sonra üstadını vuslata hazırlayan içerideki dört kişiden biridir. Necip Fazıl ve Büyük Doğu ile hesaplaşmayan, konjönktürel kaygılardan uzak olmayan, oportünist ve pragmatik zaaflarla, aşağılık kompleksinden kurtulamamış, İslamı bir izm ve ideolojinin, yükselen değerin arkasına takan ve bilhassa 1980 sonrası ortaya çıkan “fikir hareketlerini” ciddiye almadı ve bunları modern hareketler olarak niteleyerek ucuzculuk ve sistem içinde yer bulma çabaları olarak değerlendirdi. İslamı bir kültür ve medeniyet planında ele almayan, onu zamanı ve mekanı belirleyici bir ‘üst’ kıymet hükmü olarak benimsemeyen hiçbir düşünceyi ciddiye almadı. Bir süre Erciyes Üniversitesi Eğitim Fakültesinde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı ve oradan emekli oldu. Büyük Doğu, Rapor, Türk Edebiyatı Hece dergisinde pek çok yazısını yayınlamıştır. MTTB ve Söğüt Fikir Kulübü bünyesinde pek çok konferans ve seminer vermiştir. Evli ve iki çocuk babasıdır. KAYSERİ EĞİTİM ve KÜLTÜR VAKFI YAYINLARI Yayın No: 16 Tarih ve Değişim Ali Biraderoğlu Yayıma Hazırlayan: Söğüt Fikir Kulübü Kapak Fotoğrafı Hayrettin Oğuz Tasarım/Mizanpaj Mustafa İbakorkmaz Baskı ve Cilt Orka Matbaa/0352.3221700 1. Basım Kayseri 2013 İletişim İstasyon Mah. Depo Cad. No-3 Tel:0352-2225417 Kocasinan/KAYSERİ e-posta: kekvakfi@gmail. com Web: www. kekvakfi. gen. tr Tarih ve Değişim ALİ BİRADEROĞLU KAYSERİ EĞİTİM ve KÜLTÜR VAKFI YAYINLARI İÇİNDEKİLER ZELZELE - FIRTINA - KASIRGA .............................................9 DEĞİŞİM ........................................................................................16 DEĞİŞİM SANCILARI VE SORUNLARI.............................32 DEĞİŞİMİN SINIRLARI ........................................................ 125 DEĞİŞİM ve OPORTÜNİZM................................................ 164 7 Cihan şu veya bu kıymetin değil de bizzat kıymet ölçüsünün çivili bulunduğu can evinden, ruhundan hastadır.” Necip Fazıl İklimimizde çok çok nadir yetişen bir dâhî mütefekkirin, tek cümlede, kütüphanelik çapta; modernite ve postmodernite teşhis ve tesbiti…Gerisi “Akademi’lik ihtiyarlarla çocuklar arasında tehlikesiz bir gevezelik[1]” veya lâf ü güzâf…. Anlayamayacağını anlayabilmek, fakat buna rağmen anlama cehdinden vaz geçmemek şuur durumu olarak, sürüyle son ittisal noktasıdır…Sonrası kopuş…Ve…Çile!... Tek kutsalı “ Üstün olmak ve hükmetmek” olan ve bunun uğruna bütün mukaddeslerini feda eden sürü; Fahr-ül- Enam’ın veladetini dahi “ kut[2]”layarak farkında olmadan şirk atmosferinin içine girer… Engel olamazsınız! Çünkü sürünün mümeyyiz vasfı anlayamayacağını, anlayamamak!... Anlayamayacağı incelikler olduğunu idrakteki acziyetidir. Onu ancak bir çoban, onun nefsaniyetinin istediği havayı çalarak, kavalı ile yönetebilir. Onun sözde şeyhi, sözde kanaat önderi, sözde üstadı, sözde siyasi lideri vardır. Bu- 8 günkü şuur, daha doğrusu şuursuzlukla bu tür aidiyetlerin tevhid inancını gölgeleme tehlikesi vardır! Hem de ciddi nispette. Ama merak ediyorum, makinist mi trene hâkimdir? Tren mi makiniste? Rayları kim döşedi? Bir insanın; acziyetini idraki, en yüksek şuur durumudur! Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor? Çilesiz suratlara tüküresim geliyor! Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum; Ölen ölüyor, bense ölümü yaşıyorum! (Mart 1982, N.F. Kısakürek ) Beyinlerin kabız, dil ve kalemlerin ishal, gönüllerin iptal, vicdanların dumura uğradığı, ferâsetin köreldiği, bütün entelektüel fakültelerin kördüğüm olduğu bir evrende; postmodernitenin ( her şey gider-goes on ) kolaycılığının büyüsüne kapılmadan gayret, biraz daha gayret…. Tefahhus, tezekkür, tefehhüm, teemmül, tefakkuh, tefekkür… Sürüden kurtuluş… Ümmet olma liyakatine ilk adım!... Vazgeçmiyoruz… Bir bebek gibi…Fikrî anlamda sürünerek, emekleyerek, titrek adımlarla hedefe doğru!... Karınca misali!... [1]Friedrich Nietzsche, Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe, çev. Nusret Hızır, İstanbul, Elif yay. 1963, sh. 14 [2]Burada “ kut” un ikincil anlamlarının arkasına sığınarak, saklanarak, “baht”, “saadet”, “devlet”, “uğur” gibi anlamlandırmalarla mazur göstermeye yeltenmeyin… Asırlardır Peygamber sevgisi ve hasreti ile gönlü yanan ihlaslı müminlerin, sinesinden fışkıran samimi ifadeler sizi tatmin etmedi de, şirk kokan bu kavram mı size sevimli geldi? Sadece bir örnek: {“Manas’ı koruyan ruhların ağzından girip, düşmana karşı nara salmaları” da İslamiyet’le uzlaşmayan bir inanıştır. Bu, eski Türklerin Kut dedikleri ve Tanrının bazı insanlara bahşettiği kutsal kudrettir. İslamiyet’te ise Allah, melekleri ile siyanet eder ve korurdu. Bu koruma, dışarıdan ve Tanrı vasıtasıyla olurdu. Türklerde ise Tanrının kudreti, insan ruhunun yerini alıp ve o talihli insanı başarıya kavuştururdu.} Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Ankara, TTK, 2010, c.I, sh. 303. Ayrıca bak! Bu kitabın, Kutlu dağlar. C.II/ sh. 357, 459; Kutlu ağaçlar. II/ sh. 472 v.b. Sayfaları… “ Kut– Türk, Moğol ve Altay şamanizminde ve halk inancında kutsal enerji, yaşam gücü.”(Vikipedi ) Bunların yanında, İbrahim Kafesoğlu, Halil İnalcık, Osman Turan v.d. bak! 9 ZELZELE - FIRTINA - KASIRGA Korkunç bir zelzele içindeyiz... Tahrip olmayan, yere yıkılmayan, ayakta kalan tek değer, tek yapı yok... Kör ve nefsani obur bir güç, hiçbir sınır, hesap kitap tanımadan yıkıyor, yıkıyor ve yıkıyor... Leş arayan bir sırtlan gibi toprak altındaki eski yıkıntıların enkazlarını da çıkartarak tahribine hırslı bir iştahla yeni bir hız veriyor. Kırılası eli, girmedik köşe bucak, kutsal bir mekan bırakmıyor. Bu zelzele manevi alanda, kültür planında, değerler dünyasında oluyor. Ayağımızı güvenle basabileceğimiz bir toprak parçası da mı bulamayacağız? Örselenmemiş hiçbir kutsal değerde mi kalmadı? Sanki kutsal değerler katili “yamyamlar” arasında kaldık... Kutsal değerler yamyamların ayakları altında kaldı. Şayet imar faaliyetinden söz ediliyorsa ortada sağlam malzeme bıraktılar mı ki; hangi malzeme ile imara başlayabilecek insanoğlu yenidünyasını? Çünkü bütün yıkılan değerler de; olduğu gibi bırakılmıyor, yeniden parçalanıyor. Parçalar yeniden ufalanıyor. Yeniden kurma için hiç bir sağlam, doğruluğundan şüphe duyulmayan malzeme kalmıyor veya bırakılmak istenmiyor elimizde. Fakat acaba bu tür toslayışların, tırmalayışların, sataşmaların pırıl pırıl parlayan ana inançlar üzerinde, mukaddes ölçülerde korkulduğu kadar büyük tahribata sebep olamayacağını, dolayısıyla bu kadar endişeye mahal olmadığını söyleyebilir miyiz? Bi- 10 zim kanaatimize göre böyle bir düşünce geçerli değildir. Zira her alandan, bütün cephelerden hücum ediliyor; şiddetli ve sistemli, metotlu, planlı bir biçimde hücum ediliyor. Bunun için ne kadar cılız, ne kadar gereksiz, ne kadar batıl olursa olsun bu tür bir barbar akınının savuşturulması kolay değildir. Hele hele Allah’ın başarıyı çalışana nasip edeceğine inanıyorsak ne kadar endişe etsek azdır. Japonya’da çeliğin şiddetle püskürtülen su ile kesildiğini duymuştum. Yani istediğiniz kadar yumuşak bir madde olsun, bir noktaya, ısrarla ve yüksek bir hızla teksif edildiği zaman en sert madeni bile kesebiliyor. Bir su damlası bile zamanla bir mermeri oymuyor mu? En nadide el yazması bir kitabın mahvolması için bir güve kafi değil mi? Gerçi insanlığın fikir tarihinde bu tür değişimlerin olduğunu hatta mutlak değişmeyen hakikate olan inançla şüphe dönemlerinin periyodik bir biçimde birbirini takip ettiğine şahit oluyoruz. Ama ne var ki şüphe, kararsızlık, güvensizlik duygularının içinde bulunduğumuz çağda olağanın dışında güçlenmesi, gayet ciddi boyutlara ulaşması, yapıp etmelerimizin içine kadar nüfuz ederek insanda saçma ve anlamsızlık duygusunu köklü bir biçimde uyandırması, düşünen kişiyi haklı olarak insanlığın geleceği hakkında endişeye düşürüyor. Yoksa insanlık teoride çağımızdakinden de radikal, insanın neredeyse yaşama imkânını ortadan kaldıracak; kısa zaman boyutu içerisinde ve dar bir çevrede devrini tamamlayıp giden Antik Yunan sofistik düşünüşüne de şahit olmuştur. Gerçeğe olan aşırı bir güven çağının arkasından ortaya çıkarak bütün değerleri “panton metrom antrophos: insan her şeyin ölçüsüdür” diyerek ferde indirgeyen, insanlığın üzerinde birleşebileceği tek gerçek bırakmamaya çalışan bir dönemdir. Hatta bal tatlıdır gibi sudan bir yargıyı verebilmeyi bile insanın elinden almaya yeltenen, ayak basabilecek, dayanabilecek hiçbir unsur bırakmamaya azmetmiş korkunç bir kuşku dönemidir o. 11 Fakat bütün bu en ekstrem şüpheye rağmen Sofistlerin kendi şüphelerine kanları ile canları ile, bütün varlıkları ile inandıklarına, düşüncelerini gerçek filozoflar gibi hayatlarına temel yaptıklarına inanamıyorum. Dolayısıyla Sofistler içinde bulundukları şüphenin kefaretini ödememişler; belki biraz duygusal olacak ama şüpheleri fantastik planda, eskiye karşı bir polemik bir zihin jimnastiği olarak bilgi teorisinin sınırları içinde kalmıştır. Belki bu bakımdan da zamanında etkisi az olmasına rağmen taşıdığı imkân ve gelişmeye olan istidadı bakımından asırlar sonra yankı yaparak “Antik Aydınlanma” olarak ün yapmıştır. Bütün gerçeklerin, değerlerin, mantık oyunlarına, demagoji ve güzel konuşmaya feda ve kurban edildiği bir dönem olan Sofistik çağ, Sokrates’in irrasyonel yapıya sahip (daimon)u sayesinde aşılarak; insanlık artık ayağını basabileceği sağlam zeminlere kavuşma imkanını bulmuştur. Nitekim bu ses Platon’un “İdealar” evreninde yankısını bularak daha bir sağlamlaşıp, sistemleşerek devam edip gitmiştir. Artık en azından “yanlış eylem”lerimizi bize bildiren bir ses vardır içimizde Sokrates’le birlikte. Gerçekte duyulur dünyada olmasa da en azından değişmeyen, oluş içinde bulunmayan, mutlak bir evren vardır düşüncemizde Platon’la birlikte. Fakat gerçeği bulabileceğimiz konusundaki bu inanç, bu güven bir kaç asır sonra oldurulmuş, oluşturulmuş Hıristiyanlığın elinde dondurularak asırlarca devam edecek korkunç bir buzullar döneminin, Skolastik Çağın1 ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Artık on bir asır boyunca daha doğrusu Hıristiyanlığın devlet gücü ile birleştiği dönemden başlayarak en büyük suç 1) Bu yazı onlarca yıl önce yazıldığı için, bu konudaki düşüncelerimizin yeniden, tetkik ve tetebbularımız ışığında gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu tespitleri tamamen çıkarmayışımızın sebebi: Allahü Zü’l-celâl Hazretleri karşında aczimizi derinden derine tefehhüm edip , kul olmamızın şuuruna varmamıza vesile olması…. Evet, yanılıyoruz, yanılıyoruz, yanılıyoruz! Çünkü insanız! Çünkü kuluz! Çünkü her insan yanılır!Hâlik-i Zül Celal Hazretlerinin İlmi ile ilgili oniki isim ve sıfatı zikredilir! Aman bu isimleri ve sıfatları insanlara atfetmeyelim! Allah (cc.) cümlemizi şirk-i hafîden korusun! Ali Biraderoğlu 12 düşünmek olmuştur. Zihnin bütün faaliyetleri iptal edilirken, sadece kimler tarafından uydurulduğu belli olmayan, fakat kilisece doğru kabul edilen düşünceleri anlayabilecek merkez, korkunç bir faaliyetle çalışarak akıl almaz bir biçimde gelişmiştir. İşte bütün nihai faaliyet ve fakültelerini zincire vurulup bulunduğu böyle bir dönemin içinde Rönesans’ın fikir kökleri oluşmaya başlıyor… İnsan bugün kendini Rönesans döneminde sanıyor. Ama biraz düşünülürse o dönemle çağımız arasında ne kadar önemli ve büyük farklar var. Çünkü Rönesans 13-14 asır süren, fikir adına en küçük bir nefes alışı bile yasaklayan Skolastisizme karşı bir başkaldırıştır. Çünkü Rönesans oldurulan-muharref bir dinin batıl esaslarını, dünyevi saltanatlarına dayanak yaparak eşi görülmemiş bir istismarı gerçekleştirmiş olan kiliseye karşı bir başkaldırıştır. Çünkü Rönesans, pozitif bilimler alanını bile kıskanç bir inhisar altında tutmaya çalışan kilise babalarına karşı bir “hayır” deyiştir. Düşünen insanların seslerini zorla kısmaya çalışanlara karşı insanların “haysiyetli” bir isyanıdır. Bunların ötesinde Rönesans kendisinden önceki döneme bütün cepheleriyle kesin bir karşı çıkış ve karşı oluştur. İşte bu ve benzeri sebeplerden ötürü Rönesans yıkmadık değer bırakmamıştır. Asırların intikamını almak için gerilip gerilip toslamıştır eskiyi meydana getiren değerlerin tümüne. Bunun için de eskinin tek renkli fikir hayatını çok renkliliğe dönüştürmüştür. Yalnız burada Rönesans’ın sadece çıkış sebeplerini alıyoruz. Şüphesiz getirdikleri ayrıca değerlendirilip tartışılabilir, tartışılmalıdır. Bir fikir hareketinin çıkış sebeplerine metodolojik olarak olumlu bir yaklaşımda bulunmak o hareketin getirdiği bütün değerleri kabul etmek anlamına gelmez. 13 Rönesans’ın kendi inançları ve değer yargıları bağlamında açık yürekli, samimi değer yıkıcılarına karşılık, bugünün mukaddes ve ana değer ölçü yıkıcıları, değerlerin mezar kazıcıları yıktıkları değerlere, mukaddes ölçülere bağlılık iddiasında bulunan garip bir taifedir. Bunlar içinde sünnet ehli dışında neler neler yok ki... Bunlardan bazıları kayıkları batarken, canlarını kurtarmak için yanlarındaki transatlantiğe sığınan ve canlarını garantiye aldıktan sonra da o harikulade gemiyi kemirerek tahrip etmeye yeltenen farelere benziyor. Bunlar ister istemez iman edenler veya bazı metafizik açmazlar sonucu iman etmek zorunda kalanlardır. Aralarında sıradan insandan farklı kafaya sahip olanlar var. Bunlar kendi teknelerinin devrilmek üzere olduğunu, artık bu köhne tekne ile bu sonsuz okyanusta seyahatin mümkün olmadığının farkına varabiliyorlar, anlayabiliyorlar. Fakat tam teslim olamıyorlar. Çünkü teslimiyet ya sıradan insanlara ya da cins kafalara nasip olan bir özelliktir. Bu tiplerin açmazları ikisi arasında bulunmalarıdır. Bunlar ne aklı aşabilecek, hor görebilecek kadar üstün akıllı; ne de olduğu gibi kabul edebilecek kadar sıradan akıl sahibidirler. Şunu da aklımızdan hiçbir zaman çıkarmamamız gerekir ki; dünya gözüken, yer üstü parlamentolardan, hükümetlerden, resmi bürokrasiden çok; gözükmeyen yer altı kurumları tarafından idare edilmektedir. Bu yer altı devleti milli ve enternasyonal güçleri ile her an kendilerinde fobi haline gelen İslamiyet düşmanlığının etkisi altında, istikbal hakkında hesaplar yapmaktadırlar. Çünkü Batı, kendi cins kafaları tarafından itiraf edildiği gibi bütün yaratıcı güçlerini yavaş yavaş kaybediyor. Bugün Batı’nın temel değerleri sallanmaya başladı. Bu ortamın bu biçimde gelişmesi halinde İslam tüm dünya için kurtuluş yolu olabilir. Bunun korkusu içinde olan gizli dünya devleti kurmayları İslam ülkelerinde elde ettikleri satılık vicdanlar vasıtasıyla mevcut uyanmayı kontrol altında tutarken, aynı zamanda ortada sağlam, şüphe 14 edilmez hiçbir değer bırakmamaya çalışmaktadırlar. Öyle ki yeri geliyor kütleleri pasifize etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Hindistan’daki Kadiyanilik bunun en tipik misalidir. Yeri geliyor çıkacak kavgaya, çatışmaya bakmadan parklarda açık yerlerde namaz kılmaya, milletlerin istiklal marşlarına bayraklarına saygı göstermemeye teşvik ederek toplulukları provoke etmektedirler. Ayrıca bu değer yıkıcıları arasında iyi niyetli olmalarına rağmen aksiyon histerisi yüzünden bu sapkın gruplar arasında yer alanlar da var. Bunlar gerçekte sünnet ehli yolunda çok hassas olmalarına karşılık, particilik ve sözüm ona ülkemiz dışındaki İslami aksiyon hareketleri yüzünden bu hassasiyetleri körelmiş, paslanmıştır. Bu kadar korkunç bir kargaşa, bu hercümerç, bu ana baba günü nasıl sona erer? Ellerinde baltalarla önlerine gelen mukaddes değere saldıran bu değer yıkıcısı yamyamlar ne zaman kendilerine gelirler? Uzun zamandan beri firarda bulunan akl-ı selim ne zaman avdet eder? Fakat hemen şunu söyleyelim ki; biz böyle bir zelzele ile ilk defa karşılaşmıyoruz. Ehl-i Sünnet yolunun bağlıları ne zaman ilim bakımından yeterince güçlü değillerse derhal tarlayı yabancı ve zararlı otların istila ettiğine şahit oluruz. Çünkü fikir hayatının boşluğa tahammülü yoktur. Müspet ve ana ölçülere uygun bir biçimde doldurulamayan boşluk, sanki yeni imiş gibi, asırlarca önceki ihtilaflar anlaşmazlıklar yeniden güya çağdaş biçimde gündeme getirilerek doldurulmaya çalışılır. Kanaatimizce İmam-ı Gazali dönemindeki gibi bir değer karmaşasının muhatabı bulunuyoruz. Bütün değerler o zamanki gibi örselenmiş, ayağa düşmüş, herkesin kabul edeceği genel geçer zaman ve mekân üstü ölçüler neredeyse kalmamış gibi... Dolayısıyla bu kadar şiddetli, tahribatı büyük, sonucu bu kadar yıkıcı zelzeleyi durdurup, şimdiye kadarki tahribatını giderebilmek için bir “Huccetül İslam”a ve bir “İkinci Binin Yenileyicisi”ne ihtiyaç var. 15 Fakat burada asıl büyük tehlike, geliş imkânını zorlaştıran, hatta imkânsız kılan faktör şudur ki; insanların entellektüel bakımdan eşit olduğu düşüncesidir. Hemen anlaşılacağı gibi bu düşüncenin temelinde koyu, zifiri bir nefsaniyet var. Kendi kendini eleştirme gücünden yoksun her insanın kolayca kapılabileceği bir ökse. Bu anlayış zaman zaman İngiliz güdümündeki düşünce akımları tarafından empoze edilmeye çalışılmaktadır. İmam-ı Gazali gibi bir dehayla eşit zihinsel kabiliyete sahip olmayı kim kabul etmez ki? Tabii zerre kadar iz’an ve insan sahipleri dışında... Sonuç olarak zelzeleyi anlamak zelzele sonrasını da inşa edebilmekle doğru orantılıdır. Yarım oluşların gerçek oluşlar önündeki engeller olduğunu bilmeden de zelzelenin doğru anlaşılamayacağını hatta fark dahi edilemeyeceğini iddia ediyoruz!.. (1978 ) 16 DEĞİŞİM (Bu yazının ana çatısı 1981 yılında yazılmıştır…) “Karanlık” diye anılan Antik Çağın meşhur Ephesos’lu filozofu Herakleitos (540-480)’ a göre; evren, başı ve sonu olmayan bir değişme, boyuna akan bir süreçtir. Sonsuzca hareket eden nesnelerin özü, temel niteliğidir. Zıt kutupların meydana getirdiği sonu olmayan hareket içinde gelişme ve serpilme genel bir dünya kanunudur. “Aynı ırmağa iki kere girilemez. Daima her şey akmaktadır1 . Aynı ırmaklara girenlerin üzerinden hep başka başka sular akar, gelir. Güneş her gün yenidir ve her gün yeni şeyler üzerine doğmaktadır.2 ” Çağımız felsefesinde devrim yapan dört filozoftan biri sayılan (Diğer üçü. R.Descartes, I. Kant, E. Husserl) Entüisyonizmin kurucusu büyük Fransız filozofu Bergson (1859-1941) ‹a göre, şuurumuzun bir parçası olan «temel ben» sürekli bir kaynaşma, erime, karşılıklı bir etkileşim içindedir. İnsan şuurunun aynı olan, eşdeğer olan iki anını yakalamak imkânsızdır. Zamanın her anında eşsiz bir değişme ve nitelikten ibaret bir yenilik vardır. Oluş hem iç hayatımızda hem de tüm cihanda etkisini 1) Walther Kranz, Antik Felsefe, Metinler ve Açıklamalar, çev. Suad Y. Baydur, İstanbul, İ.Ü.Ed.Fak. sh. 91 2) A.g.e. sh. 83 17 gösteren evrensel bir kanundur. Ruhi hayatımızda olduğu gibi inorganik hayatımızda sürekli, kesiksiz, devamlı, fakat duyulmaz bir ilerleme içindedir. Çünkü «zaman eşyayı kemiren, üzerinde dişlerini bırakan bir hamledir.» Anlaşılması oldukça zor, sanatkâr filozofumuz bu değişimi zarif bir biçimde şöyle dile getirir: “Hâlbuki küçük bir dikkat cehdi bana her an değişmeyen hiçbir teessür, hiçbir tasavvur ve hiçbir dileğin olmadığını gösteriyor… … Zaman yolunda ilerleyen ruhumun hali de topladığı sürelerden bir kartopu gibi mütemadiyen büyümüştür… … Hakikatte ise hiç durmadan değişiyoruz, psikolojik halin kendisi de zaten değişmeden başka bir şey değildir.3 ” Zamanla sevgi ve isteğin de değiştiğini söyleyen Shakespeare “hiç bir şey değişmeksizin aynı olduğu durumu muhafaza edemez; iyilik de fazla kanlanıp canlanınca kendine kurban gider.”4 der Hamlet’te. Dünya üzerindeki değerlerin çoğu özellikle insanlar tarafından üretilen değerler bir süre sonra eski olgunluğunu, mükemmelliğini, çekiciliğini, geçerliğini kaybederler. Çünkü her zaman “daha iyi”, “iyi”nin düşmanıdır. Diyalektik anlayışı benimseyen filozofların hepsi için de değişme temel bir olgudur. Bu filozoflara göre; tarihin, karşıtları çöze çöze giden, ilerleyen bir akışı var. Dolayısıyla «değişme» diyalektiğin ana kanunudur. Kısa bir süre değişmez gibi gözüken her değer kendi içinde antitezini de oluşturacak böylece de yeni bir senteze dönüşerek değişecek. Bu değişim tekrar kendi içinde kendini değiştirecek dinamizmi oluşturacak. Böylece değişim sürekli olarak her alanda akıp gidecek. Evrenin, objelerin bir anlık intibalarını yakalayarak resmetmeye çalışan felsefî olarak E. Mach (1838-1916) pozitivizmini benimseyen empresyonist ressamlar için de tüm objeler her an 3) H.Bergson, Yaratıcı Tekamül, çev. M.Şekip Tunç, İstanbul, MEB, sh.13 4)Shakspeare, Hamlet, çev: O Burian, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1966, sh.152. 18 değişik bir görünüm içindedirler. Sanki her şey iğreti bir biçimde iliştirilmiş gibi her şeyin varlığı bir an sürüyor. “Titrek bir an kadar”. Hatta söz konusu ekol bu görüşünü çok ekstrem noktalara kadar götürerek fenomenler dünyasında değişmeyen aynı kalan hiçbir şeyin olmadığını ileri sürerek oluşu mutlaklaştırıyorlar. O. Spengler: “ Empresyonizm, bir dünya duygusunun kuşatıcı ifadesidir. Ve empresyonizm deyince, son kültürümüzün bütün fizyonomisini kavrayan bir deyim anlaşılır.5 ” tespiti çok önemli… Bu tespit bir devir kültürünün objeyi algılama tarzı ve yaklaşımıdır. Örnek olarak Claude Monet’nin “ Güneş Batarken” tablosu… Resim güneşin doğuşu sırasında bir limanı gösteriyor. “Bir tan vakti güneş ışınlarının su yüzündeki hârelenmelerini ve bu belli bir ‘an’ içinde gök ve deniz yüzeylerinde meydana gelen ışık dalgalarını tespit etmek… …. Resimde sabit hiçbir formun, hiçbir konturun olmadığını görüyoruz.” 6 Bu felsefî yaklaşımların postmoderniteyi hazırladığını söyleyebilir miyiz? Şunu sezdirmeye çalışıyoruz… Önce fikir, sonra maddeye, topluma nakşı… Hz. Mevlana «yüz binlerce zıt kendini zıddını mahveder”7 diyerek varlık alanındaki bu değişimi vurguluyor. Tahir’ül Mevlevi bu beytin şerhinde şöyle bir açıklama yapıyor: “ Güneşin etkisi ile yerdeki sular buharlaşıyor. Su buhar halinde özelliklerini ve şeklini değiştirir. Bu değişimi meydana getiren suyun zıttı (antitezi) olan güneştir. Fazlı ilahi ile yağmur haline gelerek yağar.8 ” Yani bir şeyin zıttı onu yok ediyor; tekrar o şeyin zıddı o yeni şeyi yok ediyor. Böylece oluşum sürüp gidiyor. Her zaman kafile kafile yok oluşlardan varoluşa doğru yaratılanlar gelmektedir. Mesnevi’de bu konuda şöyle bir örnek daha veriliyor: Sonba5) O. Spengler, Batının Çöküşü, çev. G. Cogvanni-N. Sengelli, İstanbul, Dergâh yay. 1997, sh.211 6) 30 İsmail Tunalı, Felsefenin Işığında Modern Resim, Erzurum, A.Ü. Fen-Ed. Fak.1960, sh.30 7)Mesnevi şerhi, Abidin Paşa, Cilt:3 sh.212, İstanbul l324. 8)Mesnevi Dersleri. Muharriri: Tahir Olgun, Cilt: I, Kısım 2, sh.823, İstanbul,l949. 19 har gelince ölüm denizinin hücumu karşısında yüz binlerce ağaç, dallar ve yapraklar toprağa dönüşür. Zamanı gelince de topraktan tekrar hayat fışkırır. Mesnevi tümüyle ele alınırsa kanaatimizce Hz. Mevlana›da diyalektik bir anlayışın olduğu söylenebilir. Aynadaki Yalan’da da; müspet bilgilerin vecde ve sonsuzluk iştiyakına bağlanmasındaki sırrın ve “bunun yanında, hiçbir merhalede duraklamaksızın hakikati arama cehdinin kaynağı” olarak nitelenen tasavvuf; “tekâmül, hiç bir oluşta mıhlanıp kalmamak ve her an yenilenmek hamlesi...»9 şeklinde tarif ediliyor. Artık burada söz konusu olan sıradan bir değişim değildir; ruhî bakımdan daha iyiye, daha güzele ve daha olguna doğru bir tırmanıştır, bir yükseliştir. Sözle eylem arasındaki farkın kalkması, sürekli olarak fikirler doğrultusunda bir değişimin gerçekleşmesidir. Akidenin insan eylemlerini hamur gibi yoğurması… Zihni yoğurması… “Masiva”nın hatırlanmaması… İnsanın her an Allah’la birlikte olması… Ebû Saîd el-Harrâz’dan naklen: “ Ebrar zümresinin hasenatı, mukarrebun zümresinin seyyiatıdır”10 Zaten olması gereken de sadece değişme; istenen yönde, olumlu yönde bir gelişmedir. Yoksa bir kibritle bir anda kül olan bir orman da değişim geçirmiştir. Ama hiç bir zaman istenen olumlu yönde bir değişim değildir. Zaten kanaatimizce «tekâmül» kavramı içinde hem değişim ve evrim, hem de olgunlaşma vardır. Olumlu yönden, istenen yönde değişimin harikulade bir ifadesine yine bir Hadis-i Şerif ’te rastlıyoruz:” İki günü birbirine eş olan ziyandadır.”11 Sürekli bir tekâmül; iyiye, doğruya, güzele, 9)Necip Fazıl Kısakürek, Aynadaki Yalan, İstanbul, l980, sh.l03. 10) İmam-ı Rabbâni, Mektûbât-ı Rabbânî, çev. Abdülkadir Akçiçek, İstanbul, Çile Rabbâni, Mektûbât-ı Rabbânî, çev. Abdülkadir Akçiçek, İstanbul, Çile yay. I / 298…Diğer iki tercüme, hasenatı, iyilik; seyyiatı, kötülük. Yasin Yay. 1 / 439 ; hasenatı, iyilik Hüseyn Hilmi Işık: 1 / 196…diye çevirmiş…Çok laik, seküler bir zihin yapısını dışlaştırıyor…; Zihinlerimiz işgal altında!...Aynı zaman kültür ve dil tasavvurundaki cehalet!... 11) El-‘Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II,323 ( Nevzat Âşık.www.diyanet.gov.tr/turkish/diyanet/haz99/ayinici4.htm ). Hadis her ne kadar zayıf bulunmuş ise de, şer-i şerif ’e aykırı bir nokta olmadığı için, “ zayıf ” rivayeti ile birlikte aldık… 20 solmayana, pörsümeyene, geçmeyene, ölmeyene doğru sürekli bir atılım, bitmek tükenmek bilmeyen bir yarış, bir hamle... Bisiklet üzerindeki bir insanın dengesini koruyabilmesi için belirli bir süratle seyretmesi gerekir. Eğer durur, hatta dengesi için gerekli olan hızın altına düşerse, dengesini kaybeder, hatta devrilir. Belirli bir deveran hızını kaybederek değişimi duran sermaye erir; gelişim gücünü kaybeden, yeni değişime, oluşuma kapalı bir şahsiyet yok olur. Aynı şekilde bir uygarlığın varlığını, hayatiyetini sürdürebilmesi için de ana prensiplerine (sabitelerine) uygun olarak, değişim içinde ortaya çıkan tâli meselelere, yeni problemlere olumlu cevaplar verebilmesi, yeni değerler üretebilmesi, ana prensiplerindeki esneklik ve gelişme imkânından yararlanması gerekir. Aksi halde üretkenliğini, doğurganlığını, ibda gücünü kaybetmiş bir uygarlık devam edemez, çöker gider. Üretkenliği belirli bir süratin altına düşmüş bir uygarlığın yok olması veya diğer yeni imkânlara sahip uygarlıkları taklit ederek ömrünü biraz daha uzattıktan sonra bütün varlığıyla yeni ortaya çıkan uygarlığın değerlerine teslim olması bir yazgıdır. Hiçbir uygarlık içinde bulunduğu değişimden habersiz, insan ve toplumun yeni problemlerini görmemezlikten gelerek mevcut statükoyu korumaya çalışmakla varlığını sürdüremez. Burada söz konusu olan bir uygarlığın geçmişi ile boş gururla öğünerek kendi kendini kof bir tekrar felaketinden kurtarabilmesi ve belirli noktalarda kendini yenileyebilmesidir. Buraya kadar gerek ferdi ve sosyal, gerekse organik ve inorganik alanda açık bir değişimin olduğunu vurgulamaya çalıştık. Sosyal alandaki değişiklik konusunda biraz daha derinleşmek için Allah Celle Celalühü tarafından gönderilen ve hepsi de Hak olan kitaplar şeriatlar üzerine eğilmek gerekir. Bu şeriatların hepsinin ilahi kaynaklı olmasına karşılık değer sistemlerinin farklı olduğunu, hatta bazen arada esaslı farkların bulunduğunu 21 görüyoruz. Daha doğrusu ilk peygamber Hz. Âdem’den itibaren bütün ilahi şeriatlarda bir değişim, daha doğru bir ifade ile bir tekâmül olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Zamanla eskisinin bazı kuralları iptal edilerek kaldırılırken, bazen de yeni kurallar, yeni değerler ortaya konmaktadır. Şüphesiz bu değişimin sebebi, birçok hikmet yönü mahfuz kalmakla birlikte ortaya çıkan yeni şartlara, değişime göre; yeni zaman ve mekâna hâkim olabilmek için gerekli olan emirlerin peyderpey gönderilme keyfiyetidir. Bir tarafta sürekli akan bir hayat ve ortaya çıkardığı yeni durum, yeni şartlar.. Zaten bu saydığımız alanlardaki değişimleri inkâr etmek kimsenin aklından geçmemektedir. Hatta sıradan insan bile sosyal alandaki teknik alandaki gelişmelerin, evren üzerindeki, insan üzerindeki etkisinin farkında. Daha doğrusu onun bile farkına varabileceği kadar açık bir değişim oluşum var orta yerde. Belki de görünen bu hızlı, korkunç değişim en fazla «çoklar”ı «pek çoklar”ı etkiliyor, apıştırıyor, şaşırtıyor. İnsanın ruhi hamlesinin bir ifadesi olan birinci ve ikinci sanayi devrimi ile gerçekleştirilen korkunç teknik başarılar insanı değiştirdi, evreni değiştirdi. Bunun farkında olmayan, bu etkilerden kendisini soyutlayabilen insan kalmadı gibi dünyada. İnsan değişiyor, değer yargıları değişiyor, evren değişiyor. İnsan eşya ve hadiselere yeni değer yargılarıyla örgüleştirilmiş yepyeni bir gözlükle bakıyor. Objelerle, değerler arasına tül perdeler, şeffaf duvarlar konuyor. Bu bağlamda oluşan peşin fikirler ve moda düşüncelerin merceğinden veya az da olsa bazıları ortaya çıkan yeniçağın gerçek yapısını kavrayarak orijinal bir bakış açısı, yeni değerler sistemi getiriyor. Hatta bu değişim bazen o noktalara kadar varıyor ki insanların çoğunluğu şaşırıp kalıyor. Estetik beğeni yargıları değişiyor. Örnek olarak; artık bir gübre yığınının resmi bile “sanat- 22 ta güzelin” temsilcisi olarak kabul edilebiliyor. Bir şairin “Leş”i betimleyen şiiri “sanatta güzel”in ifadesi olabiliyor. C. Baudelaire ( 1821-1867)’nin “Leş-La Charoge” isimli şiiri…. Eğer ayağını basabileceği küçük bir nokta yoksa eğer kesin bir “kötü”, “iyi” yoksa insanoğlu eyleme, yapıp etme imkânını nereden alacak. Hareket etmek için gerekli olan temel gücü eylem zembereğinin boşalabilmesi için gerekli olan motivasyonu nereden bulabilecek? Fakat hemen hemen her insanın farkına vardığı bu açık değişime rağmen bütün değişimlerin dışında kalan, değişme içinde değişmeyen bir öz, bir cevher mutlak bir değer yok mudur? Sürekli olarak değişen, aksayan, pörsüyen, geçerliğini kaybederek sapır sapır dökülen değer yargılarının üstünde, onların temeli olan, belirleyen, tayin eden, hiç değişmeyen, zaman ve mekân üstü, genel geçer yargılar yok mudur? Bütün yüzeysel değişmelere rağmen hep aynı kalan bir binanın iskeleti gibi sağlam bir istinatgahımız yok mudur? Zaman zaman sarsılmasına yüzeysel bir bakışla yok oluyor gibi görünmesine rağmen temelde, kökte geçerliğini koruyan ölümsüz nitelikte bir “aşağı” ve “yukarı” yok mudur? “İyi” ve “kötü “nün, “güzel” ve “çirkin “in, “doğru” ve “yanlış ”ın zaman üstü bir kriterini bulamayacak mıyız? Problemlere derinliğine nüfuz edebilen, kavrayabilen, özellikle sezebilen görüşlerin arkasındaki gerçek sebepleri görebilen bir insan için değerler dünyasında değişmelerin dışında kalan, değişme içinde değişmeyen bir öz, sürekli, kalıcı bir cevher olduğu bir gerçektir. Ancak bir korkunç baş döndürücü değişim içinde görünüşlerle oyalanan yığın için kalıcı, sürekli yanı görmek oldukça güç, hatta abartmış olmayalım ama hemen hemen imkânsız gibi bir şey. Bütün ufku sadece günü-birlik hayatı ve meseleleri olan bir insanın bu karnaval, bu panayır içinde değişmeyen değerlerin farkına varması mümkün mü? Veya daha yu- 23 muşak bir ifade ile kolay mı? Nitekim bu noktada bütün zaman ve mekânlar için tartışmasız geçerli olan şöyle bir yargı verebiliriz: Hayatın gerçek yüzünü, öz dokusunu ancak teemmül, tefekkür sahibi çilekeş, mustarip kişiler kavrayabilir... Nitekim yazımızın başında belirttiğimiz gibi evreni başı ve sonu olmayan bir değişme olarak kabul eden Herakleitos bile; bütün değişen şeylerin arkasında “aynı”, “duran” tanrısal bir varlık ve ebedi bir varoluş kabul eder. Tıpkı asırlarca sonra Schiller’in diyeceği gibi: Her şey ebedi olarak dönüp değişse de Durgun bir ruh yerindedir bu değişmede Bu durumu teknik bir analoji ile elektriğe veya filme benzetebiliriz. Elektriğin çok kısa süre içindeki çok fazla yanıp sönüşleri bu konuda uzman olmayan kişilerde elektrik ışığının sürekli olarak yandığı imajını meydana getirir. Bunun tersine hareketsiz resimlerin belirli bir hız ve pozisyonda birbirinin arkasından gelişleri ise algı yanılgısı (illüzyon) ile filmlerdeki objelerin hareketli olduğu imajını verir. Hâlbuki uzman bir kişi için veya elektriklere biraz daha uzak ve yüksekçe bir yerden, içinde bulunduğu şartlanmalardan sıyrılarak bakmayı düşünebilen, başarabilen bir kişi için elektriklerin sürekli olarak sönüp yandığı ne kadar basit bir gerçek. Aynı şekilde sinema tekniğinin arkasındaki gerçeği görebilme şansına sahip bir kişi için ise sahnedeki görüntülerin hareketsiz resimlerin toplamından ibaret olduğu da basit bir hakikattir. Aynı şekilde asıl konumuz olan değerler dünyasındaki çok hızlı değişim sıradan insanda sabit hiç bir değerin kalmadığı gibi bir değer yanılgısının doğmasına yol açar. Değerler dünyasında insanın ayağını basabileceği sağlam bir temel bulunmadığı intibaını uyandırır. Hâlbuki imkânlarla nasıl fiziksel illüzyonların 24 önüne geçebiliyorsak aynı şekilde derinliğine bir inceleme ve düşünme ile patolojik değer yanılmalarının önüne geçebiliriz. Fakat insan ve insanla ilgili değerler dünyasında ortaya çıkan problemler teknik ve maddi konulardakiler gibi kolayca ortaya çıkarılıp, gösterilemezler, ispat edilemezler. Her şeyden önce bu konuları kavrayabilecek insanın “insan”la hesaplaşması lazım. İnsanın açık ve seçik bir biçimde “insan” anlayışına ulaşabilmesi lazım. «İnsan niteliği bakımından henüz bilinmeyen bir varlıktır.» der Nietzsche; bir sırdır insan, henüz keşfedilmemiş bir derinliğe sahiptir. Allah’ın en güzel suret üzere yarattığı mahlûkatın en şereflisi olan insan müthiş bir sır küpüdür. İnsan; büyük gelişmeler kaydetti, kendisini dahi hayretler içinde bırakan teknik başarılar kazandı, nerede ise kendisiyle boy ölçüşmeye kalkacak makineler yaptı. Fakat kendisinden çok uzak hakkında bu kadar çok bilgiye sahip oluş, uzağın bu kadar fazlaca ilgi çekmesi, bilinmesi; yakının bilinmeyişine, en basit gerçeklerin yakalanamayışına sebep oluyor. Uzağın bu kadar yakınlaşması yakının uzaklaşması sonucunu doğuruyor. Çağdaş insan evinin içinde hatta kendisinden habersizdir. Fakat kısa bir süre içinde dünyanın uzak köşesindeki bir olaydan derhal haberdar oluyor. Her an herkesle ve her yerde fakat kendi kendisiyle değil, kendi kendisine yabancılaşmış durumda. Ay artık günümüzde bizim için eski bilinemezliğini, esrarengiz güzelliğini kaybetti. O kadar yakınlaştı ki nerede ise Ay’a gidecek vasıtalardan bilet ayırtmaya kalksak kimsenin tuhafına gitmeyecek. Buna karşılık aynı oranda insan kendi kendisinden uzaklaştı. Acaba insan kendi kendine bu kadar yabancılaşmış mıdır evren yaratıldığından beri? Her şeyden önce insanı insan yapan, insan olmanın ayrılmaz parçası olan bir takım özellikler var ki biz bunlara insanın var- 25 lık-şartı veya öz-çizgisi diyoruz. İnsan düşünen, devlet kuran, toplu halde yaşayan, bilen, gülen, inanan, ahlaki bir varlıktır. Sözgelimi kol insanın varlık-şartlarına ait bir fenomen değildir. Çünkü diğer özelliklere sahip bir varlık, kolu olmasa da insandır. Ama düşünmeyen bir varlık için “insandır” diyemeyiz. Devlet kurma özelliği olmayan bir varlık için de “insandır” diyemeyiz. Patolojik istisnaları hesaba katmıyoruz şüphesiz. İşte insana ve meydana getirdiği değerlere böyle bir soyutlama ile eğilirsek onun değişmeyen sürekli olarak devam eden zaman ve mekân üstü “öz”ü olduğunu görürüz. Bu açıdan bakınca bugünkü insanla binlerce yıl önceki insanın; bugünkü toplumla binlerce yıl önceki toplumun birbirinin ana hatlarıyla aynı olduğu, aralarında esaslı bir farkın olmadığını, köklü bir değişimden söz edilemeyeceğini görürüz. Derinliğine bir bakış, görebilen bir göz için insanda ve toplumda değişen çok az özellikler var. İnsanı insan yapan varlık-şartları, öz çizgisi hiç değişmeden varlığını muhafaza ediyor. Bu bakımdan insanoğlu binlerce yıldan beri sürüp gelen özelliklerini, güdülerini olduğu gibi muhafaza ediyor. Yalnız zamanla bunların tatmin ve gerçekleştirme şekilleri değişiyor. Belki de çoğunluğun değerler dünyasında gördüğü değişme bu ikincil özelliklerdeki, başka bir deyişle teferruattaki değişmedir. İkincil özelliklerdeki değişmeler çok gürültücü oldukları, gündelik hayatın içinde bulundukları, düşünmeye gerek kalmadan her an görüldükleri için etkili olurlar. Dolayısıyla hayatı pratiklerle, yaşamanın sadece eylemsel yanıyla sınırlı olan sıradan insanda sabit, değişmez değerlerin kalmadığı gibi bir intiba uyandırıyorlar. Çünkü yığının zekâsı soyuta, teoriye tırmanamaz; derinliklere inemez; gördüğünün etkisinde kalır ve onlara inanır. Ancak ikincil özellikleri kavrayabilir. Sıradan insan hayatı; düşünmekten çok yaşar; muhayyilesi de çok sınırlıdır. 26 Nitekim insandaki fizyolojik ve sosyal güdülere baktığımızda yıllardan beri değişmediğini daha doğrusu değişmenin bilimsel yöntemlerle tespitinin imkânsız olduğunu görürüz. Kaldı ki burada biz insanda var olduğu tartışma konusu olan içgüdüyü hesaba katmıyoruz. Fizyolojik güdüler göz önüne alınırsa bin yıllarca önce insan belki de hayatını meyve ile sürdürüyordu, bugün nefis yemeklerle besleniyor. İhtimaldir ki yarın küçük bir tabletle yaşantısını haftalarca devam ettirebilecektir. Hatta hayat seviyesi bugün alt düzeyde bulunan bir insanın yaşantısı ilkel dönemdeki en zengin insanın yaşantısı ile kıyaslanamaz. Bu örnek üzerine dikkatle eğilirsek temelde açlık güdüsü olduğu gibi duruyor. Değişen sadece onun tatmini anında ortaya çıkan gelenek, görenek veya beslenmenin kalitesi. Burada değişen yanla değişmeyen yanları dikkatle birbirinden ayırmak gerekir. Aynı şey yaşama ve benzeri güdüler için de söylenebilir. Bu örnekleri çoğaltarak sosyal alana da uygulayabiliriz. Yaratılan ilk insan-Peygamberi ve ilk insanları tahayyül ediyorum. Onların çağımız modern insanından çok farklı olduğunu sanmıyorum, tuhaf değil mi? Bütün fizyolojik güdüler aynı, tartışmaya gerek yok. Bunun yanında o insanlar da bugünkü kadar karmaşık olmasa da metafizik bir arayış içindedir. Bu Allah’ı bulana kadar devam eden çetin bir yolculuktur. Zamanı zemini çağı yoktur. Bunun yanında tabiat güzellikleri karşısında, denizin güzelliği karşısında hayranlık duyuyor,”güzellik”i algılayabiliyor. Arkadaşının elindeki parçasını kapmanın “kötü” bir şey olduğuna inanıyor. Neslini devam ettirebilmek için çocuklarının üzerine titriyor. O ilkel(!) insanla bizim modern insan arasında çok az bir fark var. Nitekim insanlık tarihi derinliğine, doktriner sapmalardan arınarak, gerçekten bilimsel bir gözle incelenirse değişmez bir değerler dünyasının olduğu hemen ortaya çıkar. Bu inceleme bize bu güne kadarki toplumlarda geçerli olan, değişmeyen, kalıcı, temel özün; ahlak, iktisat, hukuk estetik değerlerle aile kural- 27 ları olduğunu gösterir. Örnek olarak; yalan söylemenin, hırsızlık ve zinanın, öldürmenin, mülkiyete tecavüzün normal sayıldığı hiçbir toplum görülmemiştir. Halbuki somut verilerden hareketle, bilimsel yöntemleri kullanarak yasalar bulmakla yetinmeyen «spekülatif» sosyoloji, aşırı genellemelerle bilimsel zihniyete tamamen aykırı olarak «masa başında” uydurduğu sosyal yasalardan, tarih içinde bazı olayları çarpıtarak kanıtlar devşirmeye çalışmaktadır. Bu sosyologlara göre; “zihnimizin prensipleri bile toplumdan topluma değişmektedir. Hatta Antik Yunan dünyasında hırsızlık şeref sayılırdı o halde zaman ve mekân üstü geçerli olan hiçbir değer sistemi yoktur» gibi tuhaf bir sonuca varıyorlar. Nitekim J. P. Sartre da «Ne yapmamız gerektiğini bize bildirecek genel bir ahlak kuralı yoktur» diyerek; nerdeyse yaşama imkânını ortadan kaldırabilecek bir şekilde ahlaki değerlerin bile relative (göreli-izafi) olduğunu savunuyor. Aslında o değişmez değerlerin varoluşuna başkaldırmaktadır. Nitekim bu bakış açısı tutarlı olarak sonuna kadar götürülürse «mutlak, zaman ve mekân üstü hakikat”lerin tebliğcisi olma iddiasındaki Peygamberler, Kutsal Kitaplar ve şeriatlar ne kadar anlamsız olacaktır. Mademki zaman ve mekân üstü genel-geçer değişmez, kalıcı, mutlak değerler yok, o halde onları tebliğ iddiası da gereksiz ve anlamsızdır. Böylece ortaya bir değerler relativizmi çıkıyor. Buradan da zorunlu olarak bütün metafiziğin inkârına, daha sonra da bir pozitivizme ve pragmatizme yol açıyor. Ülkemizde kültürleri lise sosyoloji kitaplarını aşmayan yarı aydınlarda değerlerin relativ olduğu fikrini uyandıran tek örnek; Antik Yunan dünyasında hırsızlığın şeref olduğu iddiasıdır. Başka bir deyişle yeteri kadar belgelenme imkânı olmayan bu kadar kolay, basit bir iddia bile yarı aydınlarda değerler relativizmi fikrini uyandırmak için yeterli olmaktadır. Kaldı ki böyle bir iddianın bilimsel bir yaklaşımla eğildiğimizde elle tutar bir tarafı olmadığını derhal görürüz. Çünkü Antik Yunan dünyasında şehir 28 devletleri var. Bir şehrin, yani bir devletin delikanlıları bir merkezde toplanıp -özellikle vurguluyoruz- başka bir şehir devletini yağmalamaya gidiyorlar. Demek ki burada şeref olan hırsızlık değil bir nevi harp, cihangirliktir. Nitekim bir kısmı Anadolu şehirlerinde telteli (kızık, kaymak; bazı yörelerde pişmaniye tabir edilir) yapıldıktan sonra soğuması için bahçeye konur. Bu telteliyi kabını iade etmek şartıyla çalmak bir nevi beceriklilik alameti ve şereftir. Eğer bir sosyolog iki üç yüz yıl sonra sözüm ona ilim adına bu durumu tespit edip, ona dayanır «Anadolu›nun bazı yörelerinde hırsızlık şereftir» gibi bir yargıya varırsa bu bilimsel (! ) tespitin ciddiyetini ve doğruluk derecesini takdirlerinize bırakırım. Aynı şekilde doğruluğunu kesin olarak tespit edememiş olmama rağmen Kafkasya›da at çalmanın şeref olduğu söylenmektedir. Fakat bu örnekte hiçbir zaman Kafkasya›da hırsızlığın şeref olduğu gibi bir yargıya varmamızı gerektirmez. Bir Kafkas için atın anlamını, onu korumak için nelerini feda edeceğini düşün! Böyle bir anlam atfedilen bir nesneyi çalabilmenin riskini ve eğer başarılabilirse nasıl bir kahramanlık, zekâ ve beceri nişanesi olduğunu düşün! Yani arz ettiğimiz iki olayda, bir ritüelle gerçekleştiriliyor… Yine bazı filozofların ve sosyologların ideolojik sapmalardan kaynaklanan yakıştırmalarına rağmen; bugüne kadar mülkiyetin olmadığı bir toplum türünün varlığı bilimsel olarak tespit edilememiştir. Biz burada soyut anlamdaki mülkiyet anlayışından söz ediyoruz. Yoksa mülkiyet ilişkilerinin şekli, mülkiyetin geçerli olduğu nesnelerin alanı her zaman değişmiştir ve zamanla değişmesi gerektiğine inanıyoruz. Aynı şekilde 1900 yılına kadar doğruluğu kabul edilen, ilkel toplumlarda (promiscuit, cinsi hayatın mutlak serbestliği) görüşü de bugün kabul edilmemektedir. Ord. Prof. Dr. Hans Frayer, Sosyolojiye Giriş kitabında: «Şurası muhakkaktır ki, aile teşkilatına sahip olmayan bir insan sürüsü veya kabilesi buluna- 29 mamıştır. Mutlak cinsi serbestlik halinin, bir fiksiyon (faraziye) olduğu artık anlaşılmıştır. Bu faraziyeye başvurmanın sebebi bu izah tarzının en basit durumu anlatmasından ileri gelmektedir» demektedir.. Kanaatimizce değerler relativizminin, değerlerin izafi olduğu inancının doğmasının en önemli sebeplerinden birisi bazı kavramların karıştırılmasıdır. Daha doğrusu yeterince çilesi çekilmeden, muhtevasını öğrenmeden bazı kavramlarla hesap yapmaya kalkışılmasıdır. Buna örnek olarak «ahlak» kavramı ile «gelenek» ve «görenek» kavramlarını sürekli olarak karıştırdığımızı söyleyebilirim. Bizde bir delikanlının büyüğü önünde ceketini düğmelerken, Amerika›daki delikanlının büyüğü önünde babasının yanında ayağını masaya atması ahlakla değil, gelenek ve görenekle ilgilidir. Dolayısıyla bu tür örnekler «ahlak»ın değil gelenek ve göreneklerin toplumdan topluma, zamandan zamana göre değiştiğini gösterir. Estetik alana da kısaca atılan bir nazar, bu alandaki değişmez değerlerin de derhal gözümüze çarpmasına sebep olur. Her ne kadar “hoş” ve “faydalı” kavramları relative bir anlama sahip iseler de «güzel» kavramının büyük çapta genel-geçer bir nitelik taşıdığını görüyoruz. Her ne kadar Antik Yunan›dan gelen dogmatik, renklerle zevklerin tartışılamayacağı görüşü (De gustıbus non est disputandum) ileri sürülerek bir değerler relativizmi savunuluyor ise de, bugün «beğeni yargısı» ile «güzel»i pekâlâ tartışabilecek Ortak Beğeni Yargısına (Sensus communus aestetıcus) yani genel ölçülere sahip bulunmaktayız. Bu konuda fazla teknik ayrıntılara girmeden şu kadarını söyleyebiliriz ki; bin yıllarca önce «güzel» olarak nitelenen klasik bir sanat eseri, bugün de belirli bir sanatçı süjesi için aynı anlamı ifade ediyorsa, bu estetik alanda sabit değerlerin olduğu konusunda önemli bir kanıt olsa gerektir diye düşünüyoruz.. 30 Eğer değişim bir noktada durmazsa, bazı filozofların ileri sürdüğü gibi hiç bir sabit değer yoksa o zaman bu sınır tanımayan değişim mitolojik bir canavar gibi kendi kendisini yer. Nitekim bu açmazın farkında olan Karl Marx da diyalektiği bir noktada durdurmak zorunda kalmıştır. Her toplum kendi anti-tezini içinde taşıyarak değişime gebe bir biçimde doğar. Fakat son toplum aşamasında Marksist diyalektik gereği içinde taşıması gereken anti-tezden mahrum olarak, ortaya sert bir biçimde kendisinin de eleştirdiği, kemikleşmiş-donmuş bir toplum çıkarmaktadır. Her ne kadar Existansiyalistlerde var oluşun Existence, öz (essence)den önce olduğunu öne sürerek oluşu mutlaklaştırmış iseler de; bu görüş tarzı çözümlenmesi hemen hemen imkânsız birçok problemi de beraberinde getirmektedir. Örnek olarak her şeyden önce insan atalarından kalıtımla bir takım biyolojik miraslar getirmektedir. Aynı zamanda insan kişiliği S. Freud›a göre hayatın ilk üç yılında; A. Adler›e göre ise ilk altı yılında şekillenmektedir. Hatta burada Jung›u da hesaba katarsak insan geçmiş atalarından kendisine intikal ederek sosyal kalıtımla nesilden nesile geçen arkaik şuuraltına sahiptir. Dolayısıyla henüz insan varoluşu gerçekleşmeden hazır bir öz, bir değerler dünyası içinde hayata gözünü açmaktadır. Öyle ise bu biyolojik kalıtımla sosyal miras olan kültür, insanın varoluşundan önceki özünü meydana getirmektedir. Zannediyoruz ki kişiliğimiz belirli bir plana göre biçimlenmektedir. Bu mütalaalardan sonra mutlak olarak varoluşun özden önce olduğunu savunmak ne derece doğru, hatta mümkündür? Buraya kadar olan açıklamalarımızdan anlaşılacağı üzere kalıcı, sürekli, solmayan, pörsümeyen, zaman ve mekân üstü değer sisteminin yanında; toplumdan topluma, çağdan çağa değişen bir değerler sistemi de vardır. Değişmeyen yan, yani öz mahfuz kalmak şartıyla olayların iç dinamiği değişmeye devam edecektir. Hele çağımızda geçmiş zamanlarla kıyaslanması mümkün olmayan korkunç bir değişim vardır. İnsanları kendi kendisine, toplu- 31 ma karşı yabancılaştıran köklü bir değişim... Asırlardır yerleşmiş değer yargılarını sarsan, alt-üst eden tarumar eden bir değişim. Bu değişimi inkâra kimsede mecal yok. Yani bugün parmağını gözünüzün içine sokan sosyal ve bireysel değişimi görmek zorundayız. Fakat bunun yanında moda düşünceleri aşarak insanın varlık şartından ortaya çıkan ve topluma yansıyan değerleri de görmek zorundayız. Yok, eğer bütün değerler toplumdan topluma, çağdan çağa değişiyorsa, hiçbir sabit değer yoksa o zaman bu değerlerin yaratıcısı kimlerdir? Eğer bu değerlerin toplum tarafından meydana getirildiği iddia ediliyorsa toplumu bireyden ayrı düşünebilir miyiz? Aynı zamanda böyle bir düşünce biçiminde topluma metafizik bir özellik verilmiş olmuyor mu? Hatta toplum Tanrılaştırılmıyor mu? 32 DEĞİŞİM SANCILARI VE SORUNLARI Değişimin kaçınılmaz bir olgu olduğunu açıklamaya çalıştık… Fakat değişimin de, değişime taraftar olmanın da, değişimi yok saymanın da, değişimin farkında olamamanın da, değişime direnmenin de sancıları, sorunları, kısaca bir bedeli var… Ne değişimle olabiliyoruz, ne de değişimsiz. Felsefî anlamda tam bir trajik durum!... Hatta şu anda bir tercih hakkımız olsa idi; tüm bu teknolojik kazanımlardan vaz geçerek iki bin, üç bin, on bin yıl önceki insanoğlunun yaşantısına dönmeyi kabul eder mi idik bilinmez!… Burada sürekli olarak hafızanın iyimserliği tuzağına düşerek, geçmişe karşı santimantal bir özlem duyuyoruz… Yani dipten apansız gelen bir dalga, bir zelzele… Ama ne var ki müsebbip insan! İnsan önce kendisini, dünyayı, zihninde doğan sorunları düşünüyor ve bir evren tasavvuru oluşturmaya çalışıyor. (Düşünme Aşaması) Sonra kendisi ve doğa hakkında bilgi sahibi olma gayreti içine giriyor, onları sistematize ediyor. Çeşitli bilgi dalları ve bunlar arasında fizik, kimya, biyoloji gibi positive tabiat bilimleri merkezi hale geliyor. (Bilgi Aşaması). 33 Son aşamada elde ettiği bu bilgilerle, özellikle positive tabiat bilimlerini kullanarak doğayı insanlara yarayışlı (belki de doğrusu kullanışlı) bir hale getiriyor (Teknoloji Aşaması) Ve bir döngü başlıyor!… Fakat eski bir ifade ile bu bir daire-i faside değil… Yani kısır döngü değil! Diyalektik, yaratıcı, interactive… Yani karşılıklı etkileşim özelliği taşıyan bir döngü!.. Ondan sonra süreç birbirini dönüştürmeye başlıyor… Bundan sonrası önlenemeyen, insanın varlık yapısından kaynaklanan bir serüven… Ve değişim!... Önce düşünce!... Önce fikir!... Fazla geri gitmeyelim… Eğer Renaissance felsefesi ile yeni bir tabiat tasavvuru ve ona bağlı evrenin birliği ilkesi ve heliosentirik (güneş merkezli) evren anlayışı egemen olmasa idi, bilimlerde, özellikle positive tabiat bilimlerinde şahit olduğumuz gelişmelerin olması mümkün değildi. Ve tabi ki arkasından teknolojinin gelişmesi de… F. Bacon (1561-1626)’ın 1620’de yazdığı Novum Organum, R. Descartes (1596-1650)’in 1637’de yazdığı Metod Üzerine Konuşma isimli, fikrî planda yöntemsel esasları temellendiren eserleri olmasa idi, positive tabiat bilimlerinin, dolayısıyla da teknolojinin ilerlemesi mümkün olamazdı… Böylece düşünceden kaynaklanan tasavvurlardan inşâ edilen bir evren kavrayışı, bilimlerin gelişmesini; onların uygulanması olan teknolojik oluşumu da kendiliğinden tetikliyor… Teknolojik gelişmeler hayatımızda kolaylık, rahatlık, zamandan tasarruf ve ekonomik yarar sağlıyor… Veya hayatımızı yaşanmaz hale getiriyor… Atom bombası, çeşitli silahlar, çevre kirliliği, genleri ile oynanan bitki, hayvan… Ve önlenmesi mümkün olmayan bir gün, hem de bence yakında insan genleri ile oynama!!!??? Ortaya çıkacak insan??? Bu teknik icatlar, tasavvurlarımızı, doğayı, sosyal ve bireysel hayatımızı etkiliyor… Onlar da düşünce dünyamızın yeniden 34 eleştirel bir yaklaşımla ele alınmasına, dolayısıyla yeni tasavvurlar oluşmasına sebep oluyor… Bu yeni tasavvurlar da yeni bilimsel konseptleri doğuruyor ve böylece teknolojide yeni icatlar ve sürüp giden ve sonu bilinmeyen bir kısır döngüler… (….) Bize göre; bütün varlığımızı şuurumuz belirliyor, tayin ediyor. Yani sosyal varlığımız (ekonomi de dahil) bilincimizi değil, bilincimiz sosyal varlığımızı belirliyor… (Marx’ın savunduğunun tersine) Ama bilincimizi sosyal varlığımızın, doğa v.b. diğer faktörlerin etkilediği de inkâr edilemez bir gerçek… Bizzat Marx’ın hayatı ve şu anda az olsa da, hatta kalmasa bile, dünya üzerindeki kırk-elli yıl öncesinin milyonlarca Marksisti bizim yorumumuzu teyit eder. Peki, ama bir Marksist, “özellikle Türkiye’de ve Türkiye’nin de inkâr edilemez fikrî yardımlarıyla diğer İslam ülkelerinde dönüşmeye başlayan, kendini Müslüman olarak niteleyen kitlelerin tutumu da bizi teyit ediyor!” derse cevabınız ne olur? Düşünün! Başka bir yerde cevabını vermiştim! Yani bugünün sözde Müslümanları gerçekte belki de adını duymadıkları, duysalar bile hakkında hiç bilgi sahibi olmadıkları komünist, materyalist Marx’ın felsefesine göre eylemde bulunuyorlar…Yani materyalist bir konsept….Peki iman? İman - eylem… Birbirinden bu kadar bağımsız mı? İnsan düşünecek… Bilim üretecek… Teknoloji oluşturacak… (Teknolojinin olumlu veya olumsuz etkileri ayrı bir konu! Teknik-kültür meselesi!) Teknoloji düşünmeyi, düşünme tabiat bilimlerini, onlar da teknolojiyi etkileyecek… Bu kedinin kuyruğunu kovalaması gibi bir olgu değil mi? Bu insanın ikindi vakti, Batı’ya doğru güneşle aynı hızda gölgesine yetişme savaşı değil mi? Bu kovalamacayı, bu yarışı; ya insanın “ düşünme” yetisini elinden alarak, (Cenab-ı Hakk’tan hâyâ ederek söylüyorum), ya da düşünmemizi İslâmileştirerek, sona erdirebilirsiniz! Bir gece uyuyabilmek için bir gündüz uyanık kalmak lâzım! İslâm tefekkürü adına bin yıldır (İmam-ı Gazali’yi baz alarak söylüyorum) ne yaptık ki, tefekkürümüzü İslâmileştirmekten 35 bahsediyoruz? Hangi yöntemle? Hangi yüzle? Son dönemlerde bu eksiğimizi ecdatperestlikle telâfiye çalışıyoruz, hayâsızca ve utanmadan! Fakat yine de hatırlatmadan geçemeyeceğim; tefekkürün İslâmileşmesi bütün değerlerin, hayatın ve evrenin İslâmileşmesi, demektir!.. Düşünme insanın varlık yapısına ait bir fenomendir… İnsanın varlık şartıdır... Düşünmeden vazgeçemeyeceğimize göre, hayatın temel kanunudur değişme… Nihayet sürahideki su değişmezse yosun tutar. Şizofrenin en önemli özelliği, zihnin durgunluğu, değişim dışılığıdır. “Bleuler içe kapanımı (autısm) şizofreninin en önemli belirtisi olarak görmüştür.1 ” G. De Mauppasant “Kaçık” isimli hikâyesinde, “Üst üste felâketlerle aklını oynatmış kaçık bir komşum vardı. Ta yirmi yaşında iken bir ay içinde babasını, kocasını ve yeni doğan çocuğunu kaybetmişti…… ….. Ölenleri düşünüyor mu idi? Belli başlı hatırası olmadan hazin hayaller mi kuruyordu? Yoksa boşalan kafası akıntısız bir su gibi hareketsiz mi duruyordu.2 ” saptamasında bulunur. İnsan varlık yapısı gereği formel eğitimi ne olursa olsun; araştıracak, düşünecek, yeni ortaya çıkan problemlere çözüm arayacak, bulacak, yanılacak, değişecek, değiştirecek…. Tekrar tekrar bitimsiz bir döngü hayat… (F. Nietzsche’nin Bengi Dönüş’ü değil ama) Düşünecek, karar verecek, hayata geçirecek, sonunda nedamet veya isabet… Tekrar değişecek!.. Kuşkusuz bu değişim ve eylem gerekliliğine rağmen her an bulutların üstünde imiş gibi marazî neş’e (euphoria), hiperaktivite de normal değildir. Hayat değişim demektir, fakat hayatın ayrılmaz bir parçası da teennî, denge ve muvazenedir. Hayat bütün müdahil unsurların kıvamını tutturma sanatıdır…. 1) M. Orhan Öztürk, Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Ankara, Hekimler Birliği Yay. 1994, sh.193 2) Guy De Maupassant, Seçme Hikayeler, çev. Enver B. Koryak, İstanbul, MEB. 1945, sh.79 36 Değişimi vazgeçilemez, engellenemez, kaçınılamaz, sonu gelmez bir olgu olarak alıyoruz. Yani bir insanın veya bir toplumun bütün değerlerini, bütün kurumlarını değiştirmeden devam ettirmesi mümkün değildir. Gündüz gözünü dünyaya kapatan, sadece kendine gece yapar. Kendi sübjektif dünyası dışında güneş parıldamaktadır. Tüm evrene ışık saçmaktadır. Fakat buna rağmen değişimin de bir takım sorunları vardır… Hatta ne yaparsak yapalım değişimin psikolojik varlığımızda da engel olamayacağımız bir takım doğrudan veya dolaylı etkileri, komplikasyonları vardır… Toplumu bir organizmaya benzetirsek, birey için yaptığımız tespitleri topluma da teşmil edebiliriz… Değişmeyen, durağan, sadece mevcudu muhafaza ve kadîme sarılan toplumlar da, toplumsal dengelerini, sağlıklarını koruyamazlar… Fakat hiperaktif çocuklar gibi sürekli değişen toplumlar da sağlıklı değildir. Değişim bir araçtır, değişim, onu amaç haline getiren bireyleri de toplumları da çarpar!... Felç eder!... Sırf değişmek için değişmek! O da patolojik bir durumu ima, hatta işaret ediyor!...” Yokuşlarda susamak” mı? Son surat yere çakılmak mı? Hayır, tercih: düz yol!... İnsan alışkanlıkları ile yaşayan bir varlıktır. Şuurlu ve iradeli davranışlarımızın bir envanterini çıkarsak, alışkanlıklarımız ve refleksif hareketlerimizden çok daha az bir yer işgal eder. Bizden biri olan Makar Devuşkin gayet mütevazı bir biçimde temellendirir bu durumu: “Odam mutfağa bitişik olduğu için, çamaşır kokusundan biraz rahatsız oluyorum. Zararı yok zamanla alışılıyor……… Artık alıştım; her şeye alışırım ben, çünkü sessiz, küçük bir insanım 3 “ Yaş ilerledikçe alışkanlıklar hayatımızın büyük bir kısmını ele geçirir, insanı esir alırlar. Çünkü kendimizi alışkanlıkların emperyalizmine teslim etmek insana rahatlık, hatta huzur(!) sağlar. 3) F. Dostoyevski, İnsancıklar, çev. N. Yalaza Taluy, İstanbul, Varlık Yay.1969, sh. 21, 74 37 Bu alışkanlıklarımızı oluşturan büyük bir güç vardır, toplum denen… Halktan, Hakk’tan fazla korkarız! O davranışlarımızı, tutumumuzu logaritma cetveli gibi tayin etmiştir. Suyun kaldırma gücünden yararlanan insan, suyun içinde nasıl kendini hafif hissederse, kendini pasif bir biçimde alışkanlıklar emperyalizmine emanet etmiş insan da öyle rahata erer. Çoklardan, pek çoklardan olmak, onların takdirini kazanmak, halkın gönlünde yaşamak en büyük tesellimizdir… Yaşımız ilerledikçe zihnimizi en çok işgal eden birinci derece meşguliyetimiz, cenazemize kaç kişinin ve kimlerin katılacağı! Kalabalık olup olmayacağı… Tek gayesi terk-i masiva olan sözde tarikatlar, sürülerinin çokluğu ile öğünüyorlar, kibirleniyorlar… Siz nefsin düştüğü tuzağa bakın! Bizzat öğünmek, kibir zatıyla mezmum! Hâlbuki Allahü Zü-l-celâl Hazretleri, Kur’an-ı Azimü’şşan’ında: “ Eğer yeryüzünde bulunanların çoğunluğuna itaat (uyarsan. Elmalı, Davudoğlu) edersen seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve yalnız yalan söyleyip dururlar4 ” buyuruyor…” Kim demiş? “-Hak Teâlâ hazretleri”, “ -bırak şimdi, sırası mı? Kamuoyu yoklamaları ne diyor?” Yine Allah Teâlâ: “ Celâlim hakkı için senden önce bir takım ümmetlere Resuller gönderdik dinlemediler de onları şiddetler ve zaruretlerle sıktık gerek ki yalvarsınlar diye.5 ” Elmalı merhum çok şayan-ı dikkat bir zat… Bu âyet-i kerime’nin tefsirinde diyor ki; “…………gittikçe kalbleri katılaştı – kabiliyeti intibahiyyelerini zayi’ ettiler fakr u zarurete alıştılar. Şeytan da yapa geldiklerini alladı pulladı kendilerine hoş gösterdi- yaptıklarını fena diye değil, iyi yapıyoruz diye yapmağa, şerri hayır, günahı sevap telâkki etmeğe başladılar. Artık tevbe ve rücu ihtimali kalmadı, vicdanlar dondu, akıllar tutuldu, azıttılar da azıttılar………6 ” 4) En’âm Suresi: 6 / 116 ( Zühayli ), Tefsiri için Elmalı Tefsiri: 3 / 2038 5) En’âm Suresi: 6 / 42 6) Elmalı Tefsiri: 3 / 1928 38 Frankfurt ekolünün meşhur temsilcilerinden ünlü bir filozof, sosyolog ve sosyal psikolog olan Max Horkheimer ( 1895- 1973) 1944 yılında Columbia üniversitesinde verdiği dersleri kitap halinde bastırır. Kitabın adı “ The Eclipse of Reason”, yani Türkçesi “ Akıl Tutulması7 ”… Rahmetli Elmalı’lı tefsirine 1926 yılında başlamış8 Matbaai Ebuzziya- İstanbul, basım tarihi 1935… Ve “akıl tutulması” tabirini kullanıyor… Bu ifadeyle merhumun mütefekkir cephesine dikkat çekmek istiyorum… Üretilen ifadeler ve mefhumlar, entelektüel seviyemizin aynalarıdır. Elmalı ve benzeri âlimleri rahmet ve minnetle anarken; bugün, en ufak bir tefekkür kırıntısından mahrum, karşılıksız çeklerle9 , sırf spekülasyona dayalı onlarca kitap yazıp,(kendi ifadelerine göre yazdırılmış, üç ayda, on beş yıllık ilmi tedris etmiş) bugün milyonları peşinden sürükleyip, oyalayanları da teessüf ve hayal kırıklığı ile hatırlıyorum!... Bu konuda Elmalı’nın şuur seviyesini aksettirmek bakımından Tevbe suresinin, 31. ayetinin tefsirinde şöyle bir tespitte bulunur ki, siyasilerin halet-i ruhiyesi bakımından hayatî bir önem arz ediyor. Nesârâdaki sınıf-ı rühbanın imtiyaz ve hâkimiyetine, “klerikalizm” tabir edilmiş, dedikten sonra; “ Bil’ahare bu imtiyazı rübubiyyet, sınıfı rühbandan parlâmanlara10 geçmiştir.11 “ Bugün herkesin, fakat özellikle evrensel konjonktürün getirdiği fırsatlardan yararlanarak, İslâmiyeti kullanıp dinî, siyasî, iktisadî ve hatta akademik iktidarı elde edenlerin sürekli nefs muhasebesi içinde olmaları gerekir… Saydığımız guruplardan 7) Max Horkheimer, Akıl Tutulması, çev . Orhan Koçak, İstanbul, Metis yay. 1994, 8) Muhsin Demirci, Tefsir Tarihi, İstanbul, M.Ü. İlahiyat fakültesi Vakfı Yay. 2008, sh.190 9) Yeterli İslâmî muktesâbâtı olmayan, kullandıkları mefhumların muhasebesinden habersiz, kulaktan dolma bilgilerle beslenmiş, çilesiz insanların kullandıkları kelimeleri kastediyorum… 10)“ Daha sonra Rablık imtiyazı, ruhban sınıfının elinden çıkmış, parlamenterlere geçmiştir.” Hak Dini Kur’an Dili’nin sadeleştirilmiş anlamı. İ. Karaçam, E. Işık v.d. İstanbul, Azim Dağıtım, sh. 4 /320 11) Elmalı Tefsiri: 3 / 2515 39 hangisine baksan Siyonizm’in ve emperyalizmin emrinde oldukları şuuru (!) ve nefs emniyeti içinde kendilerini rab sanıyorlar… Erbabınca takdir edilen, dirayet tefsiri yazacak kadar İslâmî ilimlere vakıf bir âlimin, çağını aşan, tefekkür mahsulü fikrî tespitler yapabilmesi ve vicdanlar dondu, akıllar tutuldu gibi kavramsallaştırmalar üretebilmesi her türlü takdirlerin üzerindedir. Muhterem bir fikrî seviyeyi işaret ediyor. Fakat mübalağalardan kaçınalım nihayet bunlar da insandır, hata yapabilirler. İnsanları kutsamayalım. Onları rab edinmeyelim12! Bunun için burada şu noktayı dikkatlerinize arz etmek isterim ki; temeli oportünizm olmayan, bazı insanların, siyasî tercihler konusunda yaptıkları hataları şahsiyetlerini ilzâm ve ifnâ’ için kullanılmasının yanlış olduğuna inanıyorum, hele bu insanlar bir âlim veya dâhî ise… Takınılacak tutum; durumu onların yaşadığı konjonktür içinde değerlendirerek, hataları ayan beyan ortaya çıkmışsa, ders alıp aynı hataları işlememektir… Bir de aynaya bakmak!... Eleştiri bir haktır… Fakat o hakka sahip olmak için de bazı mükellefiyetlerin yerine getirilmesi lâzımdır. Herkesin herkesi eleştirmesi de bir postmodern durum… Tam at izinin it izine karışması durumu! Herkes haddini bilecek! Entelektüel seviyesini bilecek! Bir alandaki başarısını(!), bütün alanlara teşmil etmeyecek, transfer etmeyecek! Şu veya bu biçimde “para”lanmak Aynı zamanda vahşi kapitalizm tarafından parçalanmak, parça parça olmak13, (Çok anlamlılıktan yararlanmak istedim…) , siyasî, bürokratik, akademik statüler elde etmek; hiç kimseye, istediği insanı ulu orta eleştirme hakkı vermez… Ayrıca bu şartlarda bu insanları paralanmanın veya mevkiin hesabını verme borcu, mükellefiyeti, mecburiyeti içinde oldukları şuuru içinde hareket etmeleri, kafalarını biraz yere eğmeleri gerekir… Hangi safralarından (İman!!!???) kurtuldular ki, kuş gibi hafiflediler, yükseklere uçtular…Veya yükseğe(!) doğru düştüler… Ayrıca bu gavur sistemine yatıp, 12) Tevbe suresi: 9 / 31 13) Bak! Türk Dil Kurumu Sözlüğü, Ankara, 1988, sh. II / 1159 40 kalkıp dua (!) etsinler… ”İktidar Bizde Olsa Ne Olur? Şahsî servet, kara mazisi bakımından evvelâ topyekûn devlete geçecek ve sonra oradan dağılacağı şekilde fertlerin olacak...14” Affınıza mağrûren bir hatıramı dikkatlerinize arz etmek istiyorum: Üstadım Necip Fazıl Kısakürek, (yılını hatırlamıyorum) kanaat-ı âciz-âneme göre yanlış olduğunu düşündüğüm bir siyasî tercihte bulunmuştu… Haricen duyuyordum ki, bir siyasî hareket en başındaki dâhil olmak üzere Üstad’ı ziyaret ediyor ve kendilerinin Büyük Doğu’cu olduklarını ispata çalışıyorlar. Yine duyuyorduk ki aynı kişiler oy potansiyeli olduğuna inandıkları isim sahibi her meşrepten kişileri aynı şekilde ziyaret ediyorlar. Merhum Üstad’ım hiçbir siyasi hareketin içinde bulunmadı ama zaman zaman sadece destek anlamında bir yaklaşım gösterdi. Bir gün“ Üstadım! İzin verirseniz bu konudaki kanaat-ı âciz-ânemi arz etmek istiyorum!” dedim.” Söyle! “dedi. Ben, “Üstadım! Bu adamlar riyâkâr! Sizi kandırıyorlar! Bunlara inanmayın!” dedim. Verdiği cevap dehâsına yakışır ihtişamda idi: “ Beni kandırmaya ne var? Beni bir çocuk bile kandırır! Benim hatam, deham çapındadır!” Belki bu hatıraların müstakilen yazılması gerekir. Fakat bu aciz o zaman bizzat şahidi olduğu hatıraları not tutmak gibi bir durumu aklına bile getiremiyordu… Bu muhteşem dehânın etrafa saçtığı fikrî ve davranışsal ihtişamı sadece ve yalnız temâşâ ediyordu! İndifâ halinde bir yanardağ… Her an farklı renkler, ışıklar, her an bir fikir şehrâyini, “ nur”dan bahsetmiyorum… O uydurmaları “ şeyh uçmaz, müridi uçurur!” fehvâsınca sözde şeyhlerin, sözde müridleri uyduruyor. Biz maalesef ancak tedâilerle hatırlıyoruz. O da çok derin izler bırakmış hatıraları… Dikkat! Burada bu hatırayı anlatmamın birinci sebebi; Üstad, her bakımdan yanlış anlaşılmış, zulme uğramış bir insan. Sırf hakkını teslim etmek için konunun arasına girdim. İnşallah bu 14) Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu, 12.Mart.1948, sayı: 84, yıl: 3, cilt: 4 41 sözlerimde riyâ yoktur. Allah cümlemize ihlâs nasip etsin. “ Nefs gölgeye benzer, üzerine toprak atıldıkça toprağın üzerine çıkar!” Mücerretler, fikirler insanı yorar, hele bizim gibi sıradan insanları… Müşahhas durumla, “Üstad kendinden başkasını dinlemez!” ithamına cevap verdiğimi sanıyorum… Genel olarak bütün hatıraları kendi şartları içinde değerlendirmek lâzım… Altmışlı yılların ortasından öncesi… Bir Pazar günü Çamlıca’daki evine ziyarete gittik… Herhalde sormaya gerek yok ama ben siz sormadan cevap vereyim, ev kiralıktı… Zaten merhumun gözlerini kapadığı Erenköyü’ndeki evi de kiralıktı… Kalabalık bir üniversiteli gurubu… Tok sesli biri miting meydanında nutuk atan siyasî edâsı ile : “Üsdaaaadıııım! kanaat-ı âciz-âneme göre……!” Tevâzû perdesi ile örtülmeye çalışılmış, her tarafından nefsâniyet ve enâniyet fışkıran mütekebbirâne bir uslûb…. Üstad derhal vakur bir şekilde: “ Aciz fikrin kendine kalsın!” dedi ve muhatap sustu… Nasıl bir davranış beklerdiniz, Üstad gibi bir adamdan? Üstad, riyakârca, içinden kendi kendini yiyerek susacak, muhatabın havucu yerine yerleşecek… O da dışarıda Üstad’ı övecek! Maymunlar nasıl bitlerini münavebe ile temizler, sırtlarını nöbetleşe kaşırlarsa, insanlarda aynı şekilde birbirlerini sırayla yağlıyorlar!... Düşünüyorum, vazgeçiyorum! Yazıyorum, siliyorum! Yazmıyorum, pişman oluyorum. Yazıyorum yine bir nedamet bütün benliğimi kaplıyor… Ama şu hatıramı da anlatmadan geçemiyorum… İşe yarayanları alın, yaramayanları atın! Amma da riyakârca, sahtekârca bir cümle oldu! Nefsâniyyet, enâniyyet kokmuyor! Fışkırıyor! İnsan beyninde müşâreket… Yani yağlaşma(!), övüşme(!) … Yani savaşma gibi.. Öv beni, öveyim seni! Karşılıklı… Çünkü hemen anlayan anladı…”İşe yaramıyor!” diyenler sıradan insanlar… Tersi, “yarıyor” diyenler sıra dışı… Yine 1960’lı yılların ortası gibi… O zamanlar namazlı, abdestli zenginler azdı… Bugün parmağını sallasan din istismarcı- 42 sı, hırsız zengine, siyasetçiye, bürokrata, akademisyene değiyor. Zaten bütün ülkede kaç zengin, kaç fabrika vardı ki? O zaman üç fabrikası olduğu rivayet edilen mütedeyyin bir zengin günlük bir gazeteyi devraldı, hizmet için çalışıyor… O günkü rakamlara göre, kar etmesi mümkün olmayan bir alana büyük bir para yatırmıştı.. Kalpleri bilen sadece Allahü Zü-l-celâl hazretleri’dir… Fakat şahsım adına samimiyetine inanıyorum, zâhiri işaretlere göre… Bir gün Üstad’ımla bu gazeteye gittik… Ben de yanında çantasını taşıyorum… (Üstad, çanta kullanmazdı. Ben olmayan çantasını taşıyorum! O, yazı yazarken de sandalye gibi yanında oturuyorum!) Söz konusu zengin asil bir hürmetle Üstad’ı karşıladı… Üstad, kendine onun yaptığı yanlışları anlattı… O da, dinledi, dinledi… Benim hissettiğim kadarıyla Üstad’a hak veriyordu… Herkesin malumudur ki, Üstad bir İstanbul beyefendisi idi15. Üstad bir ara çok sinirlendi (aynen yazacağım): “Ulan…………sen, bir eşşeksin!” dedi. ……….. Bey yine asil bir hürmet tavrı içinde, haysiyetli bir cevap verdi, bir yüzünü Üstad’a çevirerek: “ Bu yüzüme de vurun Üstadım!” İkisi de Allah’a kavuştu… Şimdi burada biraz tevakkuf gerekiyor… Niyetim maziye taabbüd değil! Geçmişi kutsamaksa hiç değil! Bu bana en uzak bir tavır! Sıradan insanın düştüğü, hafızanın iyimserliği tuzağına düşmek de benim için en büyük zül… Fakat değişimi, o günle bu gün arasında bir fark olduğunu da inkâr edemeyiz… Sadedden uzaklaşmıyoruz.. Değişim, Sorunları ve Sancıları…. O yıllar ithal ikâmesine dayanan bir iktisâdî yapı… Menderes rüyasının kısmen gerçekleştiğini görerek dünyadan göçmüş: Her mahallede bir milyoner yaratmak, küçük Amerika olmak!... Teşvik, tahsis, muafiyet, kredi ve sermaye transferi ve sermaye birikimi…. Tam o sırada dünyanın her yerinde dolaşan “komünizm heyûlası” bir 15) Dikkatinizi çekerim, tavsîflerde, İslamî tabirler, mefhumlar, kullanmaktan özellikle kaçınıyorum… İnsanlar tapınacakları put arıyorlar… Rab edinecekleri kanaat önderleri, hocalar, şeyhler arıyorlar! Herkes inanmaya, daha doğrusu inanıyor gibi yapmaya o kadar hazırlar ki, kendilerini inandırmaya; yanlış bir intibaya sebep olurum diye endişe ediyorum. 43 kolunu da Türkiye’ye uzatmış… Hatta Celâl Bayar “Komünizm bu kış gelecek!» diye beyanat veriyor. Yılını hatırlamıyorum ama Yassıada macerasından sonra… O zaman Suriye’ye komünist Baas rejimi hâkim oluyor… Suriye’den malını mülkünü bırakıp gelmiş bir kişi: “Biz de sizin gibi tehlikenin farkında değildik! Bir sabah kalktık ki komünistler hâkim olmuş!” Bu rivayetler dalga dalga yayılıyor… Hepimiz inanıyoruz! “Komünizmle Mücadele Dernekleri” kuruluyor… Cahil, çaresiz, zavallı, kurtuluş reçetesi arayan sıradan halk buralara hücum ediyor… Hepimiz inandık o günlerde... Kim, ne zaman o günlerin objektif analizini yapacak? Bugün hala karar veremiyorum: 1960- 70’li yıllardaki komünizm tehlikesi gerçekten pseude, sahte bir tehlike mi idi? Gerçeklik derecesi ne idi? Yalnız şu kanaatlerimin objektif olduğunu sanıyorum, kısaca eskizini çizdiğim o günlerde; fikir adamı, inanan genç, dava adamı, sıradan Müslüman, zengin, işadamı, siyasî, akademisyen, bürokrat, hele asker, ayrı ayrı kategorileri temsil ediyordu. İdeolojik çağrışımlara sebep olduğu için, “sınıf ” kavramını kullanmaktan özenle kaçıyorum. Yine maksadımı aşan bir iltibasa meydan vermek istemem… O günün zenginleri; istisnaî örnekleri mahfuz tutmak kaydıyla, fikir adamlarına, dava adamlarına hürmet ve takdir hisleri ile meşbû idiler, demiyorum. Hürmet ve takdir hislerinin hasretiyle yanıyorlardı, da demiyorum… Fakat şunu iddia ediyorum ki, fikir adamlarını, dava adamlarını farklı görüyorlardı… Ne demek? Beni de tatmin etmedi… En azından fikir adamlığına, dava adamlığına soyunmuyorlardı! Bir zenginin okuma iddiasında olmadığını düşünüyorum, o günlerde… Okuma başkalarının işi gibi düşünülüyordu… Parti işi farklı, dernek faaliyeti farklı gibi düşünülüyordu. Dernek işi, daha entelektüel bir aktivite olarak kabul ediliyordu.. Düşünsel, imaj, empresyonları, hisleri, sezgileri kelimelere dökememek, yükleyememek ne büyük facia, insan boğulacak gibi oluyor!... Yani toplumsal katmanların konturları biraz da olsa belli idi. Fikir adamlarının, dava 44 adamlarının da paralanma, mevki sahibi olma gibi bir ihtirasları yoktu!... İyice karıştırdım! Ben söylüyorum, ben inanmıyorum! Allahü Zü-l-celâl Hazretleri’nden bu tespitlerimin “kişi herkesi kendi gibi zanneder” fehvâsının bir yansıması olmasını dilerim! Gerçi kurulu düzen buna imkân da vermiyordu! Bugünün ikbâl sahiplerinde, bugün ödüllendirilmiş (gifted) olanlarda; “para”lanmak ve statü kazanma güdüsü o günlerde mayalanmaya başlamadı mı? Yani ben milattan önceden bahsetmiyorum ki! Acaba 1967 senesi mi idi? Erbakan yavaş yavaş ısınma turlarında… Yazlık bir mekân olan “Çakıl Gazinosu”nda, Erbakan konuşacak dediler… Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olan bir arkadaşla biz de gittik… Ve o anı unutmak mümkün değil… Mekâna göre mahşerî bir kalabalık, Erbakan kollarına giren birkaç kişi ile sahneye çıkarılıyor… Sahne değil, tezahürattan gökyüzü yıkılıyor… Tam bir implosion… Kutuplar kontak yapıyor… İslâm ve demokrasi!... Daha doğrusu İslâm demokrasi içinde eriyor, yok oluyor! Kavram bulamıyorum, şişenin üzerinde ismi kalın harflerle yazılı, “İslâm” fakat muhtevası buharlaşıyor… Çok zeki ve espritüel16 arkadaşım: “Aman! Bak! Bak! Adam bayılacak!” Erbakan, sanıyorum cennetine kavuşmuştu o anda… Yalnız kavramsallaştırma sıkıntısı bastı beni… O durumu cennetleri olarak kavramsallaştırırsak, daha sonraki iktidar, egemenlik durumlarına nasıl bir kavram bulacağız? Hele bugün, Türkiye’yi değil, yedi düveli idare edenlerin durumlarına kavram bulma sıkıntısı içindeyiz… (“yöneten” demiyorum) Bu demokrasi denilen şeyin ne menem bir durum olduğunu o an keşfettim… Ve “Allah’ım beni bu yolla imtihan etme!” diye dua ettim… O durumda insan kendi kendisinin “tanrı” olmadığına nasıl inanır ki? Yalnız Erbakan olmasaydı, bugünküler olmazdı… O sahte gömleği giymeselerdi, dinlerinden bu kadar kolay… (…) İmanî konularda hemen duraksıyorum… Erbakan bunlara nelerin, 16) Rahmetli Üstad, “espri zeka eseridir” derdi. 45 nasıl olursa olamayacağını gösterdi… Bunlar da nelerin, nasıl olacağını keşfettiler… Hem de aile boyu… Erbakan’ın hem de ikbal yıllarında, onun izni olmadan kendi ayakkabısını bile bağlamaya korkanların, Amerika’dan gelen bir davete, ona haber vermeden icabet ettiklerini duymuştum… Teferruatını bilmiyorum… Kim? Niçin? Hangi amaçla davet etti? Yalnız kesin olan böyle bir davet insana, Erbakan karşısında bile tarifi imkânsız bir güç veriyor… Yani sebebini tam tespit edemiyorum ama, 1960’lı yıllarda, mücahitlerle (olmayan, sözde mücahitler), müteahhitler farklı idi. Şimdi mücahitler müteahhit oldu, fakat mücahitliği de kimseye bırakmıyorlar! Postmodern bir durum… Tam at izinin, it izine karışması durumu!.. Bu statülerden birini başkasına ver! Bu izlerden birine sahip çıkma! Hayır, kimse, hiçbir sıfatı kimseye vermeye razı değil! Dinci general, işadamı şeyh, namaz kılan yüksek siyasiler… Filozof zengin veya zengin filozof… Televizyon okur-yazmazlığı kültürü berhava etti. (Bugünlerde, Birleşik Devletlerde “Beşerî Bilimler”in gerilediğine, belki de ortadan yok olduğuna ilişkin pek çok yakınma duyuyoruz…) Öğrenim görmüş bir barbarlar toplumu oluşturma tehlikesi belirmiştir.17” Aynı anda birbiri ile çelişen roller (Sosyoloji terminolojisine göre kullanıyorum), aynı adamın kişiliğinde tecelli ve temerküz ediyor. O zaman rol çatışması meydana geliyor… Genel alalım, faizin yasak olduğuna inanan bir iş adamı… Müslümanlığı faizin yasaklığına inanırken, işadamı hüviyeti faizsiz yaşamanın mümkün olmadığına inanıyor. Buyurun size rol çatışması! Buyurun değişen dünyanın getirdiği sıkıntı ve sancı!.. Hangi taraf tercih edilecek belli! Gerçekliği belli olmayan, mevhûm bir ahret için hiç dünya feda edilir mi? Şüphesiz edilmez! Sonra tanrı affediyor, kulu affetmiyor ki… Sen kullar arasındaki savaşı kazanmaya bak! Para her kapıyı açar ama züğürt iman seni sokağa mahkûm 17) Peter F. Drucer, Yeni Gerçekler, çev. Birtane Karanakçı, Ankara, İş Bankası Yay.1991, sh. 250 46 eder… Sözde tarikatların, sözde cemaatlerin, sözde dinî kurumların ağzına üç beş kuruş atarsın, bir cami yaptırırsın! Sülalene hatim indirirler, dua ederler!.. Özellikle dinci bir grubun moderniteyi temsil eden bir yaklaşımla; Rasyonel ve pozitivist bir mantıkla: “İman etmiyorsan, ahirete inanmıyorsan bile.. Namaz kıl, oruç tut! İbadetlerini eda et! Eğer ahret yoksa ne kaybedersin, sana ne zararı olur? Ya bir de ahret varsa, o zaman ne yapacaksın?” oportünizmi, bugün Postmodern yaklaşımda “Ya yoksa? ”ya dönüşmüştür!. Hele ben kendi hayatımı yaşarım, ne olduğunu bilmediğim bir ahiret uğruna, bu dünyayı feda edemem! Olup olmaması da benim için önemli değil! Varsa da o zaman çaresine bakarız! Bu sözde (marka) Müslümanlar bir türlü oportünizmden yakalarını sıyırıp kurtulamadılar… İmanlarında hep bir “eğer” oldu… Allah’ın varlığına inanmak için hep, bitkilerin, böceklerin şahadetine ihtiyaç duydular… Hiçbir zaman “Sıddıkî“ imana sahip olamadılar… Daima kışırda, mistik, metafizik sınırda kamp kurdular… İçeri giremediler… ”İçeri” den kastım “Sıddıkî alan”… İmanî bir tesbit değil! Ama benim bu izahım da tatminkâr değil! Gerçekte yukarıda bahsettiğimiz mantık, sözde Müslümanlarda kendi kendilerine bile itiraf edemedikleri, şuurlarının alt tabakalarında yaşanıyor. Bunun içindir ki, 5411 sayılı Bankalar kanununa göre kurulmuş, kurumlar faizsiz telakki ediliyor. Şu veya bu şekilde faizle muhatap olan, fakat haramlığını eğip bükmeden kabul eden ve “Allah affetsin!” diyen Müslümanların hepsini de Allah kurtarsın! Allah (cc.) borçlarının edasını nasip etsin! Bütün meselemiz iman! Bütün meselemiz iman! Yukarda alışkanlıklarımızın ve halkla imtizacın, uyum sağlamanın öneminden bahsettik.. Bu bakımdan değişim insanlara, toplumlara sıkıntı verir, huzurunu bozar, gerilim yaratır, travmalara sebep olur… Hele zamanın hızlandığı dönemlerdeki değişim insanda ve toplumda daha çok sorunlara sebep olur. İşte 47 birinci ve ikinci sanayi devrimleri, özellikle de üçüncü dalga, tüm dengeleri alt üst etmiştir. Toplum çatır çatır yırtılmaktadır, bu da çok ciddi ruhî travmalara sebep olmaktadır! Yırtılmanın çatırtısı kulakları sağır ediyor…. Fay hatları, kulakları sağır eden gürültü ile çarpışıyor…. Ya kulağı sağır olanlar? Ama çarpışma o kadar şiddetli ki sağırlar bile duyuyor… Hatta kulakları patlatılanlar dahi gözleri ile görüyorlar… Değişimin yavaş olduğu dönemlerde her şeye rağmen, insanlar bir intibak avantajına sahipti… Çünkü insanın çocukluğunda dinlediği masalla, çocuğuna ve hatta torununa anlattığı masal aynı idi… Kendinin çocukluğunda oynadığı oyunla, çocuklarınınkinin farkı yoktu. Kullandıkları dil, dinlediği türkü, atasözleri, evrene bakış, dünyayı algılayış, kılık kıyafet, âdet, an’ane, insan, kadın, çocuk algıları hemen hemen aynı idi… Anlatılır… Bir Anadolu şehrinden adam alınıp, askere götürülüyor… 8-10 k.m. yürüyünce başındaki zabite sorar: “Bütün buralar, padişah efendimizin mi?” Zabit cevap verir… “Evet!”, “ Peki o zaman padişah efendimiz niçin harb ediyor? Madem bu kadar fazla toprağı var?” Kaç gün oldu daha, karşımızdaki dağın dünyanın sınırı olduğunu sandığımız günlere… Televizyon neslini bugün kandıramazsınız… Evren algısı, dünya tasavvuru değişmiştir… Abdülhak Şinasi Hisar özlemini çektiği dünyayı anlatırken ne güzel ifade eder: “Bir zamanlar insanlar, çocukken oynadıkları çeşmenin suyunda yıkanırlardı öldükleri zaman18” Üstad bu değişimi ne kadar muhteşem resmeder, “evim” isimli şiirinde: Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan! Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan! Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada… Garanti yok sen gibi faniye sigortada! 18) Abdülhak Şinasi Hisar, Çamlıca’daki Eniştemiz, İstanbul, YKY, sh.152 48 Eskiden ne güzeldin; evdin, köşktün, yalıydın! Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın! Bir köşende annânem, dalgın Kuran okurdu; Ve karşısında annem, sessiz gergef dokurdu. Semaverde huzuru besteleyen bir şarkı; Asma saatte tık tık zamanın hazin çarkı… Çam kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş; Sular cömert, “temizlik imandandır” bilinmiş… Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler. Ölçülü uzaklıkta, yakın beraberlikler… Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu; Komşuluk, mana ve ruh, ne varsa heder oldu; Bir yeni nesil geldi, üstüste binenlerden; Göğe çıkayım derken boşluğa inenlerden… Seninle sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge; Vuran kimse kalmadı bu davayı mihenge… Şimdi git, mahkemede hesap ver, iki büklüm; Cezan, susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm!.. Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim! Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim! 19 Necip Fazıl Kısakürek…. (1982) Merhum Üstad’ın vefatından az önce yazdığı bu şiirde, fiziki değişim, aile hayatı, iç mekân, sosyal ilişkiler, dostluk, beraberlik, anne kucağı hasreti ne güzel dile getiriliyor… Yürek paralayı19) Necip Fazıl Kısakürek, Çile, İstanbul, Bd Yay.1983, sh. 424 49 cı bir özlem: ”gönül bucağı evim!, anne kucağı evim!” Bundan önceki bölümde Batı’lının “arayış” ından bahsetmiştik! Onların aradığı dünya bu olmasın? Fakat bu şiiri “muhasebe” deki şu kontrasla birlikte değerlendirmek lâzım, değişimi ciğerlerimize kadar hissedebilmek için: Üç katlı ahşap evin her katı ayrı âlem! Üst kat: Elinde tespih, ağlıyor babaannem, Orta kat: (Mavs) oynayan annem ve âşıkları, Alt kat: Kızkardeşimin (Tamtam) da çığlıkları; Bir kurtlu peynir gibi, ortasından kestiğim; Buyrun ve maktaından seyredin, işte evim! Bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş! Kökü iffet, dalları taklit, meyvesi fuhuş... Rahminde cemiyetin, ben doğum sancısıyım! Mukaddes emanetin dönmez dâvacısıyım! Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana; Yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana. Zaman, korkunç daire; ilk ve son nokta nerde? Bazı geriden gelen, yüz bin devir ilerde! 20 Necip Fazıl Kısakürek (1947) Gerçekte bu şiir daha önce yazılmış olmasına rağmen, daha sonrayı ifade ederken, vefatına çok yakın yazdığı şiir kronolojik olarak daha önceleri dile getiriyor…. Bu değişime dağlar ve taşlar dayanmaz ama insanoğlu dayanıyor, çünkü: “Biz emaneti 20) A.g.e. sh. 333 50 göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan (a gelince: o tuttu) bunu sırtına yüklendi. Çünkü o çok zülümkâr, çok cahildir.21” Buradaki “emanet” mefhumu “Bu husustaki sahih görüşe göre dinin bütün görevlerini kapsamaktadır. Cumhur’un görüşü budur.22” diğer bir tefsirde de: “Ekseriyetle müfessirîn bunu teklif veya faraiz diye tefsir etmişlerdir… Emanet böyle Arz ve cibalin dayanamayacakları derecede ağır, edası zor, mes’uliyetli, büyük ve korkunç bir yüktür.23” Diğer bir ayet-i kerime’de de insanın zincire vurulması gereken bir müthiş özelliği zikredilir: “Hakıykat insan, hırsına düşkün (ve sabrı kıt) yaratılmıştır.24” Bu ara açıklamalardan sonra; değişimin ne kadar netameli bir konu olduğunu, nasıl her şeye alıştığımızı, daha doğrusu en büyük facianın insan için alışmaya alışmak olduğunu ve emperyalizmin, kapitalizmin, Amerikanizmin, din kompradorlarının, hâsılı küfrün şubelerinin hepsinin, bütün oyununun bu olduğunu, İslam’ın nasıl bir bez parçasına indirgenip bir balon gibi havaya bırakıldığını, bizim de isteyerek veya farkında olmadan bu oyunu içselleştirdiğimizi ve onun peşine takıldığımızı tefehhüm ve sezdirmek için sinir uçlarınızla toplu iğne veya matkapla oynamak amacıyla, birkaç örnek daha vermek istiyorum.. Fakat bu örnekleri iyi değerlendirmek için, bir toplumun hayatında elli yüz senelik zaman dilimlerinin uzun bir süre olduğu gibi bir illüzyona kapınılmaması gerektiğini önemle hatırlatıyorum… Bugün Türkiye’nin ilmiye, seyfiye, kalemiye, siyasiye, iktisadiye kadrolarının ve genel durumunun olumlu olduğunu ve de ayrıca pırıl pırıl bir kuşak geldiğini söyleyenleri, rahat uykuları ile veya illüzyonları hatta halüsinasyonları ile baş başa bırakır, iyi uykular dilerim… Biz çileye açık insanlar arıyoruz… Biz Hâlık-ı 21) Ahzâp Suresi: 33 / 72 ( H.B. Çantay ) 22) Kurtubî: 14 / 202 23) Elmalı: 5 / 3934 24) Mearic Suresi: 70 / 19 ( H.B. Çantay ) 51 Zül Celal ve Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ve Şeriat-ı Garrâyı Muhammediye aşkı ile yanan insanlar arıyoruz!... Ayrıca güncelin etkisinden kendimi kurtaramadığım için; Merhum Üstad’dan yazılı ve görsel basında çok bahsedildiği, hakkında günler tertiplendiği, geleceğe matuf anma günleri hazırlıkları yapıldığı bu günlerde, şu noktayı da şiddetle vurgulamak isterim ki; ortada ne kemiyet ne de keyfiyet olarak “Büyük Doğu Gençliği!” nden veya “Necip Fazıl Gençliği!” nden ne bir haber, ne bir iz var! Merhum kendisi bir dolmuşluk insandan bahsederdi, ama yanılıyordu. Çünkü o bir sıkletlik adamdı, onun için bisikletle geldi ve bisikletle gitti. Allah Celle Celalühü gani gani rahmet eylesin! Ayrıca Necip Fazıl’dan birazcık hisseyap olmuş bir kişi de bilir ki; milyonlarca taraftara sahip olduğu sanılan sözde cemaat, sözde tarikat, sözde dernek, sözde vakıf yetkililerinden hiçbiri sözüm ona bağlılarının vicdanına sahip değildir, onlara hükmedemez…. (Üstad biraz farklı ifade ediyordu. Ben aynen almadım. O zamanın en büyük gazetesinin sahibine verdiği cevapta…. Yine sabredemedim.. Sansürlü: “Bilmem ne kadar bilmem neye sahip, bilmem ne hanenin patronu, bilmem ne kadar vicdana sahip olduğunu iddia edebilir mi?”) Sözde bağlılarının nefsâniyetlerine aykırı, İslam’a uygun bir hüküm versin de o zaman görelim kaç kişi itibar eder… Herkesin hevâ ve hevesine uygun hükümler (özellikle fetva demiyorum.) verirsen baş üstünde yerin var: “Başörtüsü teferruattır!”… Bu da benim vecizem: Verilen hüküm nefsâniyet ve enaniyetimizi tatmin ediyorsa gerisi teferruattır. Buyurun, değişim ne demek? Nasıl alışa alışa değişiyoruz? Nasıl suhuletle dönüşüyoruz? Şu satırlarla zamanımızı korkmadan, cesaretle mukayese edelim: “Millet-i İslâmiyyede her şeyden ziyâde ırz u nâmus mes’elesine dikkat ve îtinâ oluna-gelmiş iken bir vakitten beri gerek saraylılar ve gerek İstanbul’un moda 52 meraklısı olan hanımları, atlas ferâce giymek gayet ince yaşmaklar25 kullanmak gibi hâl ü hareketlerde bulunup, bu ise millet-i İslâmiyyeye pek ağır görünürdü. Binâen-aleyh Âli Paşa’nın en son ittihâzına mecbûr olduğu meslek iktizâsınca bu yılda ırz u nâmûsca görülen neka’isin izâlesi ve ırz u nâmûsca ma’rûf olan usûl ve âdâtın hâlet-i asliyyesine iâdesi hususlarına teşebbüs etmiş idi. Şöyle ki meclis-i mahsûsta bi’l-müzâkere kadınların atlas ferâce giymemeleri ve ince yaşmak kullanmamaları gibi mestûriyyet-i sahîhayı mûcip olacak tenbîhâtı ve hilâfı harekette bulunanlar olursa ferâcesinin yakası kesilmek ve kocaları cezâ görmek gibi tehdîdâtı hâvî ve gayet şiddetli bir ilânnâme kaleme alınıp bâ-mazbata arz olunmuş idi.26” Yukarıdaki metin H. 1276- M. 1860 tarihli Sultan Abdülmecid (1839-1861 saltanatı) zamanına aittir. “Millet” mefhumu hangi bağlamda kullanılıyor? Müslüman milleti için doğru kullanım budur. (Millet=Din=Ümmet) arada sadece ince, küçük farklar var…. Durkhiem’in “nation” una karşılık uydurmak için “millet”i katlettik! O mutahhar “millet”in içini boşaltıp, ne ile doldurduk? (Dikkat, çok önemli bir ironi!) Foundation’u “vakıf ” mefhumu ile karşıladık? Bir siyasî “Bütün milliyetçilikleri ayaklarımın altına aldım!” diye bir konuşma yaptı… Bu hükmü bilerek, amden, kasden veren insanın imanî durumunu, keşke olsa da bir İslâm âlimine sorsak! Olmayan İslâm alimlerine soramayacağımıza göre; biz şunu söyleyebiliriz ki; çok muhataralı!... Biliyoruz, sizin bir kabahatiniz yok! Ortadoğu, dünya yeniden dizayn ediliyor, sınırlar değişiyor! Size şunları, şunları 25) YAŞMAK: kadınların ferace giydikleri zamanlarda başlarını ve yüzlerini sardıkları beyaz örtüye verilen addır… Ferace ve yaşmak kullanan kadının gözü, burnu, kısmen de kaş ve ağzı görünmekte idi. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri sözlüğü: III / 606 Yaşmak: Eskiden Müslüman kadınların ferâce (çarşaftan evvel kadınların tesettür için giydikleri üstlüğün adı. Akalın I / 601 ) ile birlikte giydikleri, sâdece kaş ve gözleri açık bırakarak baş ve yüzleri örten ve genellikle beyaz tülbentten yapılan örtü. Yeni Türk Ansiklopedisi: 12 / 4730 26) Cevdet Paşa, Tezâkir 13-20, Ankara, TTK, 1960, sh. 87 53 söyleyin deniyor, siz de söylüyorsunuz. Ama bu zaruret (!) hali sizin imanınızı kurtarır mı? Mestûriyyet-i sahîha ne demektir? O günkü mestûriyyet-i sahîha ise bugünkü ne? Sadece kaş ve gözleri açık bırakarak baş ve yüzleri örten yaşmağın ince olması dahi çok önemli bir mesele olurken, bu günkü duruma ne diyeceğiz? Bize göre; Bu soru meşrû bir soru değil! Çünkü önce sorulması gereken kendimiz de dâhil, aile efradımızın yediğini, içtiğini, geçimini, İslâmî ölçüler muvacehesinde nasıl değerlendireceğiz? Çünkü biz ısrarla Şeriat-ı garrâ-yı İslâmiyye’nin kâmil manasıyla uygulanmadığı bir sistemde “helâl” diye bir kategorinin olmadığını iddia ediyoruz! Bir toplumun toplam geliri, Gelir nedir? Nasıl oluşur? … Bütçe nedir? Gelir ve giderleri hangi kalemlerden oluşur? Ve ayrıca “nasıl bölüşülür”? gibi bir soruya dahi gerek görmüyoruz! Şimdilik… O sonraki aşama!... Sadece yukarıdaki sorulara cevap istiyoruz… Bugün şuurlu bir mü’minin yapması gereken: Kadınların başörtüsüne bürünüp hâyâsızca dinî şov yapmak yerine, İslam izzetine yaraşır bir şekilde kazancımızı sorgulamak olmalıdır! Değişim böyle netameli bir olgu! Ne onunla olur, ne onsuz!... Kontrast örneklerle nasıl alıştığımızı, anlatmaya çalıştım sizi üzmek için… Uykudan uyandırmak için… Eğer tespitlerimize hak veriyorsanız geriye doğru da üzülebilirsiniz! Üzülemediğiniz, uyku içinde geçirdiğiniz, psikolojik müsekkin kullandığınız günleri de kaza edebilirsiniz! Veya tövbe, istiğfar!... Ama insan olduğumuz düşünülecek olursa alışkınlıklarımızı değiştirmenin çok zor olduğunu, insanı paramparça ettiğini kabul ve tabii karşılamamız gerekir… Ev değiştirmenin veya kedinizden mahrum kalmanın nasıl ciddî üzüntülere, hatta depresyonlara sebep olabileceğini, her halde kabul ederiz… Hele bireysel ve toplumsal bilinçaltımızla beslenen alışkanlıklarınızdan kendimizi koparıp almak ne zor… İşte bu durumun psikolojik 54 analizini merhum Üstad vukûfiyetle nasıl yakalıyor: “Takvimdeki Deniz” isimli şiirin tamamını okumak lâzım, ben fazla yer tutmaması için bir kısmını aldım: Ne var bana ne oldu Odama nasıl doldu Birden bire bu meltem Ve dalgalandı perdem Havalandı kâğıtlar. Odamda kıyamet var. Ah yolculuk yolculuk Ne kadar baygın soluk O gün bizde betbeniz Ve ne titrek kalbimiz. Ve eşyamız ne küskün. Yola çıktığımız gün Bir sıraya dizilmiş Gözyaşlarını silmiş, Bakarlar sinsi sinsi Niçin o anda hepsi Bir kuş gibi hafifler Arkandan geleyim der Niçin o güne kadar Dilsiz duran ne kadar Eşya varsa dirilir Yolumuza serpilir Ufak böcekler gibi Gezer onların kalbi Üstünde döşemenin Gizli bir didişmenin Saati çalar o an Birden bakar ki insan Herşey karmakarışık. Ayırmak olmaz artık Bir kalbi bir taraktan 55 Ve kalb ağlayaraktan Çekilir geri geri Terk eder bu mahşeri. Bu mahşerin içinden O gün ben de geçtim ben, Nem varsa evim, anam, Çocukluğum, hatıram Ve ne sevdalar serde Bıraktım gerilerde Kaçar gibi yangından. Rüzgârların ardından Baktım da süzgün süzgün Kurşun yükünü gönlün Tüy gibi hafiflettim. Denize hicret ettim. Necip Fazıl Kısakürek ( 1931 ) Şu insan muhayyilesini yakan imajlara dikkat! Nasıl eşyalar zaman içinde derin bir anlam kazanıyor. Tüketim ekonomisinin egemen olduğu ve bir giyilenin bir daha giyilmediği konseptte bu tür anlamlandırmalar mümkün değildir. Bugün eşyanın fetişleşmesi ile o gün anlam kazanması farklı… O gün insan ağaç diker. Niçin?… Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm tavsiye ettiği için…. Etrafı sevap hâlesi ile kuşatılmış bir evrende yaşamak! Günah çitiyle çevrilmiş yasak bölge…. Ufak böcekler gibi / Gezer onların kalbi / Üstünde döşemenin Bir ıstırap dünyada bundan daha derin anlatılabilir mi? Ayırmak olmaz artık / Bir kalbi bir taraktan Ve değişim, bu kadar sancılı bir süreç… Evrensel süreçte değişmek veya değişmemek için ne mücadeleler verilmiştir? Niçin bazıları değişmek için savaş verirken, bazıları değişmemek için büyük riskler alıyor? Bütün olumsuz argümanlara rağmen deği- 56 şim devam ediyor! Hemen hemen düşünen her insan değişimin kaçınılmaz olduğunu kabul eder. Ama bedelini ödemek! İşte bütün mesele!... Bu konuyu; evrensel süreçte eşi görülmemiş bir değişimin muhatabı veya müellifi olmuş ve yine aynı şiddette, travmalara maruz kalmış ve bu savaşta ürettiği değerleri ve pratiklerini evrenselleştirmiş veya evrenselleşmiş Batı Uygarlığı bağlamında tartışmak istiyorum. Ve bu süreç içinde laikliğin hiç zorlama olmadan, ne kadar tabii bir geliş olduğuna, sürecin doğal bir uzantısı olduğuna dikkatinizi rica ediyorum… Hatta sürece baktığınızda “başka türlüsü olamazdı” demek geliyor içinizden… İnsana hiç de garip gelmiyor! “Bu da nereden çıktı gibi?” bir hayrete sevketmiyor insanı! Hani atasözünde dendiği gibi: “Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir”. Çünkü sürdürülemez bir istismar süreci hükümfermâ! Hükümdar olmuş ruhbanlar hükümfermâ! Fakat bütün hatalarına rağmen, Batı’nın yaşadığı tecrübeleri İslâm’ın özü gereği yaşamamış olan, İslâm ülkeleri ve Osmanlı Ortaçağı, laikliği o zaman da bir türlü anlayamadı, bugün de anlayamıyor… Halk da, okur-yazar gürûhu da… ”Devlet laik olur, fert olmaz!” gibi fikir namusuna sahip insanlara yakışmayan, haysiyetsiz bir oportünizm içinde kıvranıp duruyorlar…. Kasten veya cehl-i mürekkeble, din ve vicdan özgürlüğü ile karıştırılıyor laiklik… Mesele bunlar değil!... Sizden imanınız isteniyor!... Otoritenin kaynağı kimdir? Batı ortaçağında kilise!... Kilise muhalifleri, görülmemiş bir istismarın mümessili olan kilisenin otoritesine başkaldırarak, beşeriyet adına bu otoriteyi çekip, dinî istismar eden ruhbanların elinden alıyorlar… Batıda dinî otoriteyi, kural koyma yetkisini gasp etmiş, kendi uhdesine almış bir kurum olarak kilise var! Haksızca dinî istismar ederek dünyevî saltanata sahip olmuş bir ruhban sınıfı var! Ve egemenlik insanlık adına bu gasıplardan çekip alınıyor. 57 Hatta bazıları farklı sebeplerle de olsa, temelinde beşerî nefsâniyet ve enâniyet de olsa Kur’an-ı Azimü’ş-şan’ın şu: “Yahudiler hahamlarını, Hıristiyanlar rahiplerini ve Meryem’in oğlu Mesih’i Allah’tan başka Rab edindiler. Hâlbuki onlara bir tek İlâha ibadet etmeleri emr olunmuştu. Ondan başka İlah yoktur. O, onların ortak koştukları şirkten münezzehtir.27” emrinin hiç değilse bir kısmını yerine getiriyorlar… ”Sizin Hıristiyanlığı tahrif ve istismar ederek elde ettiğiniz yüzyıllardır süren dünyevî egemenliğinizi, insan imkân ve kabiliyetleri adına geri alıyoruz. Sizin rabliğiniz sona erdi, artık bizim simülatif olarak yarattığımız insanı kutsuyoruz! Artık tanrı- insanın hâkimiyeti bitti, insan-tanrının egemenliği başladı…” diyorlar… Böylece yeniden laik bir Batı uygarlığı trendi başladı… Yani bir çarpık konsept, başka bir çarpık konseptle ikame edildi… Eğer ki, yukarda dikkatinize arz ettiğimiz âyet-i celile’nin tefsirini okursanız, bizim tefekkür planındaki yorumlarımızın, Batı zihniyetini tespit ve teşhis bakımından ne kadar isabetli olduğunu teslim edeceğinizi umarım… Ayrıca Batı’lılaşmanın âzad kabul etmez Doğulu kullarının da aynı yorumlardan nasiplerini almalarını dileriz. Özellikle Hatim-i Tâiî’nin oğlu Adiy’in Fahr-i Kâinât sallallahü aleyhi ve sellem’le mükâlemesine son derece dikkat edilmesini rica ederim!.. Fakat mukaddes ve müberrâ, kilise gibi bir kurumu, ruhbanlık gibi imtiyazlı bir zümresi olmayan, İslâmiyet gibi bir dinde, egemenliği hangi istismarcıdan, Allah’ın dinini kullanan hangi zümreden, kim adına alacaksınız? Ancak Allahü Zü-l-celâl Hazretleri’nin hâkimiyetini alırsınız! Şu sadece meallerini arz ettiğim âyet-i kerime’leri teemmül ve tefekkür ediniz, tabii tefsirlerini mütâlaa ederek… Eğer bunlar da yetmiyorsa; siz de kınayıcıların kınamasından korktuğunuz için, yılanın 27) Tevbe Suresi: 9 / 31, ( Suat Yıldırım) 58 gömleğinden soyunup çıkması gibi, imandan soyunma tehlikesi içindeniz… “Göklerde, yerde ve ikisi arasında olan her şeyin hâkimiyeti Allah’ındır. Dönüş de O’na olacaktır.28” “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Dönüş Allah’adır29” “Hüküm ise başka değil, ancak Allah’a mahsustur.30” “De ki: «Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı O’na aittir. O, ne mükemmel görendir! O ne mükemmel işitendir! İnsanların O’ndan başka dostu yoktur. O, hiç kimseyi hükümranlığa ortak kılmaz.31». Aşağıda vereceğimiz izahatların, yukarda dikkat çektiğimiz noktaları daha bir açık, seçik kılacağını umuyoruz… M.Ö. X. Yüzyılda Antik Grek mitolojisi ile oluşmaya başlayan, Grek felsefesi, Roma felsefesi, Ortaçağ felsefesi (Patristik ve Skolastik), Renaissance, Reform, Modern Felsefe ve devam eden bir süreç…. Kökenlere girmeden, Ortaçağ ve takiben gelen felsefi akımlar, bu süreç içinde mayalanmaya başlayarak XVIII. Yüzyılın ortalarında patlayan sanayi devrimi…. Ve sebep olduğu ve halen de devam eden zelzele, tufan…. Ortaçağ Felsefesi deyince IV ilâ XIV. Yüzyıllar arasındaki felsefi cereyanları anlıyoruz. Teoloji ağırlıklı bir felsefe… {Hıristiyan dogmasına Antik Felsefenin araçları ile bir biçim kazandırmak, inancın kavramsal formunu belirtmek uğraşılarını içine alan Hıristiyan Felsefesinin ilk dönemine Patristik Felsefe adı ve28) Maide Suresi: 5 / 18, ( Suat Yıldırım) 29) Nur Suresi: 24/ 42 ( D.İ.B. ) 30) Yusuf Suresi: 12 / 40 ( Ö. Nasuhi Bilmen ) 31) Kehf Suresi: 18 / 26 ( D.İ.B. ) 59 rilir. Patristik Felsefe, Kilise Babalarının (Patres ecclesia) felsefesidir. Kilise Babaları, 2.-6. Yüzyıllar arasında yaşayıp Hıristiyan öğretisinin temellerini kurmada çalışmış olan bilginlerdir, bu öğretinin ilk büyük öğretmenleridir. Hepsi, Kilisenin “aziz” -kutsal, ermiş- diye tanıdığı din adamlarıdır.32} Tamamen Hıristiyanlığın emrinde olan bir konsept…. {İnanç ile bilgiyi, Kilisenin ana öğretileriyle felsefeyi, özellikle de Aristoteles’in bilimsel yönelimli dizgesi ile mantığını uyumlu bir biçimde bütünleştirmeye çalışan ortaçağ felsefesinin bu egemen felsefe anlayışına “Skolastisizme” de denir33 } Bütün bu açıklamaların da ifade ve işaret ettiği gibi burada başat değer kilise…. ”Kilise”yi ve fonksiyonunu anlamadan Ortaçağı da, sonrasını da, ihtilafları da anlayamayız. Bir Müslümanın “kilise” kavramını anlayabilmesi biraz zor. Çünkü İslâm dininde işlevsel bir karşılığı yok… İznik Konsilinde (325) belirlenen ilkelere göre Teolojik olarak kilise; tek, kutsal, katolik (evrensel) ve apostolik (havârilere dayanan) bir kurum. Onlara göre bizzat İsâ Mesih: “ … Ve bu kaya üstüne kilisemi kuracağım34” demiştir.“ Kilisenin diğer bir özelliği de dinî inanç konusunda yanılmaz oluşudur. Katolik yoruma göre Mesîh’in görevini yeryüzünde sürdüren kilise, ondan bu ilâhî görevi hakkıyla yerine getirecek vasıtaları da almıştır. İsâ Mesîh dünyanın sonuna kadar onlarla beraber olduğunu söylemiştir.35 Dolayısıyla onları ve onların temsilcisi olan kiliseyi hatadan korumaktadır. Böylece kilise ilahî otoriteyi temsil etmektedir ve daha ilk dönemlerden itibaren kendini gösteren hiyerarşik bir yapısı vardır.36 32) Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, İstanbul, Bilgi Yay. 1967, sh. 172 33) S. Erk Ulaş, Felsefe Sözlüğü, Ankara, Bilim-Sanat, 2002, sh. 1313 34) Matta: 16/18; İncil, Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1999, sh. 36. 35) “ Size buyurduğum her şeye uymayı onlara öğretin. İşte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim. Matta: 28/20…. A.g.e. sh. 75 36) TDV İslam Ansiklopedisi, 26 / 11 60 Kısaca yapmaya çalıştığımız felsefî ve teolojik temellendirmelerden sonra, sorunun sosyal, siyasî, hukukî ve ekonomik boyutlarına da kısaca göz atalım… Çok kıymetli bir araştırma olduğunu düşündüğümüz kitabında Batuhan dikkate değer şu tespitlerde bulunmaktadır: “{Böylece “vicdan hürlüğü” Kilisenin “doğruluğunu” onayladığı dogmalara inanma hürlüğüne dönecekti… V. yüzyıl başından itibaren Batı’da artık toleranstan söz etmek yersizdir… Yâni Kilise, maddîsinden, yâni Devletten üstün ve ona hâkimdir; devlet kilisenin temsil ettiği Hıristiyanlığın manevî değerlerine saygı gösterdiği, bu değerlerin yerleşip kökleşmesinde kiliseye yardım ettiği ölçüde tanrısal fonksiyonunu yerine getiriyor demektir… İlk defa imparator Friedrich II. Aykırı-inanlıların ölümle (yakılarak) cezalandırılmasını kanunlaştırmış, kilise de bu baş düşmanının kanununu aynen kabul ve cezalandırılmasını kanunlaştırmıştır. … Aykırı-inanlının çocukları mirastan mahrum kaldıktan başka, öteki aykırı inanlıları ele vermek suretiyle ana-babalarının günahlarını ödemedikçe, herhangi yüksek bir makama seçilemezlerdi.37” ”Kilise” organize olmuş bir kurumdur… Dünyevî ve uhrevî egemenliğin merkezidir. Bütün toplumsal kurumlar kontrolü altındadır. “Orta Çağ kentinde, Kilise, iktidarı her yerde hazır ve nazır, her alanı kapsamına alıcı nitelikteydi. Bu iktidar; kutsal ayinler, Kilise mahkemelerinin yargılama işlemi, tarikat vakıfları, kilise pencere ve duvarlarının tezyinatı, açık hava ayinleri, cezalıların halka teşhiri, azizlerin festivallerinin kutlanması ve diğer birçok yoldan etkisini göstermiştir. Kilisenin toplumsal öğretisinin diğer doktrinleri ile birlikte, onları anlayabildiği ölçüde kentli insan üzerinde şu veya bu anlamda etkili olduğundan kuşku duymamız için geçerli bir neden bulunmamaktadır.38” 37) Hüseyin Batuhan, Batı’da Tolerans Fikrinin Gelişmesi, İstanbul, Anıl Yay. 1959, sh. 140, 147, 164, 180 38) Herbert Heaton, Avrupa İktisat Tarihi, çev. M. Ali Kılıçbay-O Aydoğuş, Ankara, Paragraf Yay. 2005, sh.173 61 Toplum üzerindeki hâkimiyeti konusunda Weber de: “Öte yandan, Kilise Hukuk sistemine dayalı bir yapı, yalnızca Batı’da bilinir.39” tespitinde bulunmaktadır. Sombart Kilise mensuplarının para tutkusunu L. B. Alberti (1404-1472)’den aldığı şu satırlarla tespit eder: “{‘Maddi kazanç tutkusu’ (bundan böyle la “lucri rabies” olarak adlandıracağız) ilk kez kiliseye mensup mevki sahibi din adamları arasında görülmüştür. (Şimdilik Yahudileri bunların dışında tutuyoruz). Elimizde oldukça eski, rahiplerin “yüz kızartıcı maddi kazanç tutkusunu” kanıtlayan belgeler var. Daha IX. Yüzyıldan başlayarak rahiplerin uyguladıkları faize karşı konsillerde şikâyetlerin yükseldiği görülmektedir. Öte yandan Geç Orta çağ’da kilise görevlilerin atanmasında paranın nasıl bir rol oynadığını biliyoruz.”} Ve Sombart şu mütalaa ile alıntıya devam ediyor: {“ L. B. Alberti gibi soğukkanlı ve tarafsız bir gözlemci bile yaşadığı çağda paraya aşırı tutkun olmayan bir rahip bulmakta zorlanılacağını iddia etmektedir. Örneğin Papa XXII. Jean hakkında şunları söylemektedir: “Pek çok kötü huyu arasında bugün bütün rahiplerde karşılaşılan para tutkusu vardı. Bu öylesine bir tutku idi ki eline ne geçerse satardı.”40} O günkü sosyo-psikolojik durumun anlaşıldığını var sayarak çok ilginç bulduğum bazı bilgileri aktarmıyorum, bu kadarla yetiniyorum…. Genel ‘Maddi kazanç tutkusu’nun dışında, ayrıca Kilise büyük bir iktisadî gücü de elinde bulundurmaktadır. Örnek olarak: “Roma çevresindeki topraklar, büyük fief sahipleri ile altmış kadar dinsel kuruluşun elindedir.41” Yine H. Heaton da Kilise topraklarından bahseder ve: “Kilise topraklarının artışına karşı yöneltilen eleştiriler ve papazların aşırı sayısından şikâyetler, Kilise’nin ulusal kaynakların çoğunu yuttuğunu ve onun eline 39) Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Çev. Zeynep Gürata, Ankara, Ayraç yay. 2005, sh.14 40) Werner Sombart, Burjuva, çev. Oğuz Adanır, Ankara, Doğu Batı Yay. 2008, sh. 40 41) F. Braudel, Mübadele oyunları, sh. 252 62 geçen paraların verimli yatırımlara gitmediğini göstermektedir… Kilise köylüden onda bir vergi tahsil etmektedir.42” Kilisenin, sosyo-ekonomik gücü konusunda Henry See daha derli toplu şu bilgileri vermektedir: “Nihayet, Orta Çağ’dan itibaren, kilise de milletlerarası bir mali güç şeklinde ortaya çıkar. Piskoposlar, ruhani meclisler, manastırlar, büyük gayrimenkullere sahiptirler; mahsullerinin, hububatlarının ve yünlerinin satışıyla meşgul olmak zorundadırlar; önceleri kendileri adına, sonraları da , -bunu yasak eden konsey kararlarına rağmen- başkaları adına ticaret yapmak zorunda kalırlar; bu o kadar sık olur ki, akideler devamlı surette zedelenir. Meta ticareti, kilise güçlerini para ticaretine sürükler; manastırlar, gerçek kredi müesseseleri haline gelir. Bunlar, bilhassa, karlı change işlemleri için her türlü imkâna sahip olan memleketin her yerinde kumandanlıkları bulunan askeri tarikatlardır. Böylece Töton Tarikatı (Ordre Teutonique ) hala puta tapan Slavların Hıristiyanlaşması kadar, ticari ve mali işlerle de uğraşır. Kendilerine, dünyanın ileri gelenleri tarafından kıymetli madenler ve para emanet edilen, prenslere, krallara, asillere borç veren Templiers’ler, gerçek hazinedarlar haline gelir, bütün banka muamelelerini yaparlar; o kadar ki, topladıkları servet, devamlı para sıkıntısı çeken Philippe Le Bell’in tamahını uyandırır. Bu onların rezilâne muhakemesini ve tarikatlarının tahrip edilmesinin sebebini açıklar.43” Kilise hakkında yaptığımız bu tahlillerden sonra haliyle şöyle bir soru gelebilir akla: Reform ve devam eden süreçte, Protestan kilisesi kurulduktan sonra durum değişmemiş midir? Kuşkusuz Batı tarihî gelişim sürecindeki oluşum düşünülünce aynı kalması imkânsızdır… Renaissance ve yarattığı düşünce iklimi hızla yayılıyor, reform da onun eseri, 1517 yılına gelinmiş, evren tasavvuru değişmiş… Modern felsefeyi doğuracak şartlar yavaş yavaş oluşuyor… Fakat biz yine de bu konuda sağlıklı bilgi almak için 42) H. Heaton, sh. 234,228 43) Henry See, Modern Kapitalizmin Doğuşu, çev. Turgut Erim, İstanbul, Yöneliş, 2000, sh.35 63 klasik olmuş bir kitabın yazarı olan Weber’e başvuracağız: “Bugün, genellikle unutulan şu noktaya dikkat etmek gerekir: Reform, kilise otoritesinin yaşam üzerinden tümüyle kaldırılması olmayıp var olan biçimin farklı bir anlamda değiştirilmesidir. Değiştirme, aslında çok rahat, o zamanlar pratik alanda az hissedilen, birçok durumda yalnızca biçimsel olan bir otoritenin; özel ve toplumsal yaşamın bütün alanlarında gözlenebilir ölçüde etkili olan, sosuz derecede güçlü ve bütün yaşam biçimine etkili olan bir otoriteye yerini vermesidir.44” Ama bütün bunlara rağmen: “Kapitalist ruh” taşıyanlar bugün, kiliseye tümüyle karşı olmasalar da, kayıtsızdırlar. Cennetle ilgili can sıkıcı temalar, onların neşeli kişilikleri ile uyuşmaz; din onlara, insanları bu dünyanın işlerinden uzaklaştıran bir araç olarak görünür.45” Kapitalist psikolojisine dikkat! Bu ara duraktır, süreç devam ediyor, bir adım sonrası: “En serbest olduğu bölge olan Amerika Birleşik Devletleri’nde, dinî ve ahlakî kılıfından sıyrılmış olan kazanç uğraşısı, bugün ona bir spor karakterini veren yalın dünyevî tutkularla birleşmiştir… Ruh yoksunu uzmanlık insanları, yürek yoksunu zevk insanları: Bu hiçler, kendi kendilerine, daha önce hiç ulaşılmamış bir insanlık düzeyine tırmandıklarını hayal ederler.46” Biz Amerika’daki durumu daha içten buluyoruz, İslâm ülkelerindeki, özellikle Türkiye’deki ihlâssız!! örneklere bakarak… Fakat bu süreç sonunda, yüzlerindeki maskeyi yırtıp atmaları çok yakın… Çünkü sosyal varlıkları bilinçlerini yoğuruyor! Yeni bir bilinç… O oluşan bilinç İslâmla kabil-i telif mi? Şüphesiz hayır! Adı kapitalist olsun, komünist olsun, son tahlilde materyalist bir ethos! Ayrıca bu dönem Batı’da feodalitenin egemen olduğu bir süreçtir. “Dolayısıyla Batı Avrupa feodalizminden bahsederken, 44) Weber, sh. 30 45) A.g.e. sh. 57 46) A.g.e. sh. 141 64 tasavvur etmemiz gereken, nüfusu ve üretim oranları yavaş yavaş artan bir küçük ekonomik merkezler serisi olmalıdır. Bu yapıda artı-değerin çoğunun soyluluk statüsüne sahip ve hukukî mekanizmanın kontrolünü ellerinde bulunduran toprak sahiplerine (derebeyleri) aktarılması hukuk sistemi tarafından sağlanır ve korunurdu.47” Meşhur Fransız tarihçisi Michelet’in yaptığı şu alıntı, uygulama sıklığını bilmememize rağmen, sistemin tüyler ürpertici konseptini gözler önüne sermektedir: “Derebeyi, av dönüşü, kölelerinden ikisinin karınlarını yardırıp ayaklarını onların kanlı vücutlarına daldırmak hakkına sahipti48” Feodalite Ortaçağ’da, ana üretim aracı olan toprak üzerinde senyörün mülkiyet hakkının olduğu bir sistemdir: “Batı feodalitesinde baron sadece toprağın sahibi olmakla kalmamakta, serfin sahibi de olmaktadır. Bu hakkının en büyük iki göstergesi mainmorte (serfin mirasına sahip olma hakkı) ile ius primae noctis (İlk gece hakkı)’dır.49” Bunların yanında, senyörün doğrudan doğruya yargılama (cezalandırma, ölüm dahil) hakkı, haftada altı gün angarya50, her türlü sosyal hayatına müdahale, evlenme v.b. gibi hakları vardır. Bu çağdaki zulmün boyutlarını tespit bakımından bir örnek: “Londra’da kent yönetimi kötü bira satanları bir kazığa bağlayarak veya boyunlarına bir boyunduruk takıp kentte dolaştırarak cezalandırmaktadır, hileli ekmek satanlar ise enselerinden asılmaktadır51” Bu durumu hakça değerlendirmek için asalet sınıflarına sağlanan imtiyazlarla birlikte mütalaa etmek gerekir… Bu 47) Immanuel Wallersteın, Modern Dünya Sistemi, çev. Latif Boyacı, İstanbul, Bakış yay. 2004, sh.35 48) Michelet, Fransız İhtilâli Tarihi, C.I, çev. Hamdi Varoğlu, İstanbul, MEB, 1967,310 49) M. Ali Kılıçbay, Feodalite ve Klasik Dönem Osmanlı Üretim Tarzı, Ankara, Gazi Üniv. 1982, sh. 385 50) F. Braudel, Maddî Uygarlık, sh.234 51) H.Heaton, 177 65 cezalar; yüce, soylu ve soyut “adalet”e duyulan bir aşk değil! Sadece hırsızlık imtiyazını kazanamamış olanlara karşı oligarşik bir isyan… Bizim sınıfımıza dâhil olmadan sen hangi hakla hırsızlığa, düzenbazlığa cüret edebilirsin tepkisi… Fransız İhtilali’nden önce serflerden alınan vergiler inanılmaz seviyede: “Keza çift hayvanları için, nehirlerden geçme için, yol koruyuculuğu için, Pazar eşyası, balık avı, çeşme akıtma için, baca yapma, ateş yakma, yolları kaplayan hayvan sürülerinin meydan verdikleri toz, kuruşu ölçme, hububat tartma, av vs. isimleri altında derebeyinin kullara yüklediği vergiler, yavaş yavaş biriken bir kin ve intikam psikolojisinin kaynağını teşkil ediyordu52” Bu arada çok sayıda iç isyanlar: “Kıta Avrupa’sında bir dizi köylü isyanları vardı: Kuzey İtalya ve Flanders kıyı kesimlerinde 14. Yüzyıl başlarında; Danimarka’da 1340’da, Majorka’da 1351’de, Fransa’da 1358’de ( Jacquerie), Almanya’da 1525’deki büyük köylü savaşından çok önce ortaya çıkan dağınık isyanlar, 12. ve 13. Yüzyılda Frisia (Hollanda’nın kuzeyindeki adalar) da ve 13. Yüzyılda İsviçre’de köylü cumhuriyetleri belirdi. (Bu da merkezi otoriteye bir nevi başkaldırı. A.B.) 53 B. H. Slicher ve van Bath’a göre, köylü isyanları ekonomik gerileme ile eş zamanlıydı. Rusya’da 1649’da çıkan bir kanun; “köylülerin senyörün izni olmadan dolaşmalarını artık ebediyen yasa dışı sayıyor… Bu kez her tür zaman aşımı kaldırılmıştır: ne kadar bir süre geçmiş olursa olsun, kaçak eski senyörüne, hem de çocukları, karısı ve edindiği mallarla birlikte iade edilecektir.54” 52) Z. F. Fındıkoğlu, İktisat Sosyolojisi Bakımından Sosyalizm, İ.Ü. İktisat Fak yay. İstanbul 1965, sh. 200 53) Immanuel Wallerstein, sh.40 54) Fernand Braudel, Dünyanın Zamanı, çev. M. Ali Kılıçbay, Ankara, İmge, 2004, sh.387 66 Gogol senyör-serf algısını, ilişkisini, sosyolojik ve psikolojik boyutlarını çok veciz bir biçimde şöyle dile getirir: “- Ben sana iyi bir sopa çekersem anlarsın iyi bir adamla iki çift lâf atmanın (etmenin A.B) ne demek olduğunu. Kimse alamaz elimden seni. Selifan boynu bükük: -İsterseniz dövün beyim! dedi. Dövün isterseniz, döversiniz tabiî. Ağzım var, dilim yok. Hak ettiysem neden dövmeyesiniz? İstediğinizi yaparsınız efendi hakkı. Köylü kısmını kendine getirmek için ara sıra sopa çekmek gerekir. Çünkü köylü kısmı bazen sapıtır. Suçum varsa dövün beni! Neden dövmeyesiniz?55 Ayrıca herkes tarafından malum olan engizisyon mahkemeleri üzerinde durmuyorum…. Çok uzun bir hikâye… Fakat Yahudi cemaati tarafından aforoz edilen Spinoza (1632-1677)’nın, aforoz metninden bir bölümü de aktarmadan da geçemeyeceğim: “Meleklerin kararına ve azizlerin yargısına göre, aziz Tanrının muvafakatiyle ve bütün kutsal cemaatin tasvibi ile Baruch de Spinoza’yı ibadetten men ediyoruz, lânetliyoruz, aforoz ediyoruz. Josua Jericho’nun kilise cemaatinden ettiği tard ile Elia’nın erkek çocuğu ettiği aforozla ve yasada yazılı olan tüm lânetlemelerle bunu yapıyoruz. O gündüzün lânetlensin, geceleri lânetlensin, bir yere oturunca lânetlensin, yataktan kalkınca lânetlensin, evden dışarı çıkarken lânetlensin ve eve girerken lânetlensin. Tanrı inşallah bu insana karşı alevlenecektir… Onun adını göğün altında her yerde silecektir ve Tanrı İsrael’in tüm kavimlerinden felâketi için ayıracaktır… Biz hiç kimsenin onunla sözlü, ya da yazılı olarak görüşmemesini, hiç kimsenin kendine herhangi bir lûtufta bulunmamasını, kimsenin onunla aynı çatı altında bulunmamasını, hiç kimsenin dört arşın yakı55) N.Gogol, Ölü Canlar, çev. M. Cevdet Anday, İstanbul, Varlık yay. 1962, sh.41 67 nına gelmemesini, hiç kimsenin onun tarafından yazılan ya da kaleme alınan bir yazıyı okumamasını açıkça emrediyoruz56” Wallerstein çarpıcı bir tespitte bulunur: {Ortaçağ’ın sonlarında Avrupa’da ne bir dünya-imparatorluğu ne de dünya-ekonomisi olan bir Hıristiyan “medeniyeti” vardı. Avrupa’nın çoğu feodaldi……57} İşte böyle bir Ortaçağ!... Sürdürülebilir olması düşünülemeyen bir düzen... Fakat görünür planda bu sistem yürürken; iki bin yıl ötelerinden gelen sızıntılar yeraltında küçük birikintiler, daha sonra dereler, ırmaklar meydana getirmiş ve fışkıracağı müsait bir zemini kollamaya, yoklamaya ve zorlamaya başlamıştır. Nihayet XIV. Yüzyılla; P. Petrarca (1304-1374), G. Boccacio (1313-1345), N. Cusanus (1401-1464) ve T. Paracelsus (1493- 1541) v.b. filozof ve yazarlarla Renaissance fışkırarak Avrupa’ya hakim olmaya başlamıştır... Reform, Modern felsefe, Aydınlama… Ve…. İtibarî olarak Sanayi Devrimi’ni XVIII. yüzyılın ortalarından başlatabiliriz. Bu kas gücü yerine makinenin ikame edilmesi demektir. Teknoloji baş döndürücü bir değişim meydana getiriyor. Ve asıl mesele de o anda başlıyor. Çünkü teknolojinin meydana getirdiği teknik değişimle uyumlu hayat tarzı üretilemiyor. Bu sorun halen ve de daha sert biçimde devam ediyor. Çıkış noktası aynı olan iki doğru düşünün, aralarındaki açı farkı az da olsa, mesafe gittikçe büyür. Veya Üstad Necip Fazıl’ın ifadesi ile bacaklardan biri kontrolsüz bir şekilde alabildiğine uzarken, diğer bacak çok yavaş uzuyor… Düşünün böyle bir insanı… Bazen gençlerde kemik ile kas orantılı olarak gelişmiyor. Kemikler patolojik bir biçimde gelişirken, kaslar normalin altında gelişiyor… Bu durumun dayanılmaz sancılar verdiği söyleniyor. 56) Wilhelm Weischedel, Felsefenin Arka Merdivenleri, çev. Sedat Umran, İstanbul, İz yay. 1993, sh. 184 57) Immanuel Wallersteın, sh. 53 68 Bütün bu örneklerden ifadeye çalıştığımız; Batı Uygarlığı teknik-kültür muvazenesini kuramadı. O kıvamı oluşturamadı. Burada kültürden şu basit anlamı kastediyoruz: yaşama biçimi, davranış örüntüleri… Teknik bakımdan hayalleri felç edici bir değişim (ilerleme mi?) fakat onunla uyumlu yaratılamayan bir hayat tarzı… Yukarda verdiğimiz örnekler mütâlaa edilsin… Renaissance’la birlikte gediri ( Anadolu’da kullanılan bir tabir. Üzüm çubuğunun bir kolunu alır, müsait bir alana doğru götürürsünüz ve üzerini toprakla örtersiniz, dışarıdan bakınca görülmez. Birkaç mevsim sonra oradan, dıştan bakınca yeni sanılan, fakat gerçekte başka bir çubuğun imkân ve kabiliyetlerini, kendi bulunduğu yerin özellikleriyle sentezleyen genç bir çubuğun neşv ü nemâ bulduğunu görürsünüz. Eski çubuğun DNA’larını taşıyor. Fakat bulunduğu yeni çevrenin özellikleri ile yepyeni bir çubuk olmuştur) yatırılan Antik Grek uygarlığı gömülü halde durduğu yerden birden fışkırmıştır. Renaissance’la birlikte YENİ: insan, bilim, din, hukuk, devlet, tabiat, zaman, mekân, sanat, tarih, evren anlayışı ortaya çıkmıştır. Veya diğer bir ifade ile bu tasavvurların hepsi kökten değişmiştir. Kuşkusuz Renaissance filozofu henüz çelişkilerden tam manasıyla kurtulamamıştır, çelişkilerle ma’lûldür, rafine bir düşünce tarzı yoktur henüz. Ama geleceğe ait, değişime ait bütün imkânları potens halinde içinde taşımaktadır. Çünkü öyle bir geçmiş yaşanmıştır ki Avrupa Ortaçağı’nda, onunla savaşta, ondan kurtulmak için bütün enstrümanlar meşru görülmektedir. Renaissance tıpkı erkek bir aslanın dişi aslanın yavrularına saldırması gibi geçmişe saldırmıştır. Erkek aslan karşılaştığı dişi aslanı kendine râm etmek, mahkûm etmek, kendi neslinin devamını sağlamak için, onun bütün yavrularını gözü önünde boğup boğup atıyor. Renaissance’la birlikte ortaya çıkan süreç de sanki bu yaklaşımı benimsemiştir. Doğmak isteyen bir yeni ile ölmek istemeyen bir eskinin saç saça baş başa, acımasız ve belki de kuralsız savaşı… 69 Fakat ortaya çıkan yenidünya, inşâ edenleri de tatmin etmemiştir… Renaissance, Reform, R. Descartes’la (1596-1650) başlayan modern felsefe ve bilimdeki gelişmeler ve doğan sanayi devrimi… Teknolojik harika…. Ve sonunda kırsaldan şehre akın, manifaktür58 ve arkasından fabrikalar… Bu arada Ekonomik düşünce tarihinde ve uygulamada değişik ekollerin birbirini takip etmesi… Merkantilizm, fizyokratlar, kapitalizm…. ”Avrupa Mucizesi” “Avrupa Mucizesi” E. L. Jones’in kitabının başlığı59” ve sorar Jones: “Modern devletler ve ekonomiler, neden uzun çağlar boyunca Asya uygarlıkları yanında sönük kalan ve kıyıya itilmiş görünen Avrupa kültürü içinde geliştiler?” Gerçekten bir mucize var mıdır? Varsa sebepleri nelerdir? Niçin başka bir coğrafyada değil de bu bölgede gerçekleşmiştir? Aynı sorular Antik Grek için de sorulabilir… Bu sorulara tatmin edici, doyurucu cevaplar verilemez… Çünkü orijin problemlerinin alın yazısıdır bu. Keşke bu sorulara cevap verebilse idik! Hiç değilse geri kalmış toplumların başarısızlık sebeplerini de keşfetmiş olurduk… Ama ne yazık ki, her izah başka sorulara kapı açar! Her cevap yeni sorulara zemin hazırlar… “Nasıl oldu da, Avrasya kara kütlesinin batı bölgelerinde yaşayan dağınık ve nisbî olarak incelikten yoksun halklar arasında, burayı, ilerde kesintisiz bir biçimde dünya meselelerinde ticarî ve askerî lider konumuna getirecek önüne geçilemez bir ekonomik gelişme ve teknolojik yenilik süreci başladı? Bu, bilim adamlarını ve başka gözlemcileri yüzyıllar boyu meşgul etmiş bir konudur….60” Paul Kennedy bu soruyu sorduktan sonra, bazı açıklamalar yapar ve bir cevap denemesi olarak: “Kanıtlaması zor ama bu 58) Her ne kadar bazen fabrika ile eş anlamlı kullanılıyor ise de; doğru kullanım; bir sermayedarın örgütlediği, henüz makinenin enerji kaynağı ve üretim unsuru olarak yer almadığı, el emeği ile çalışan işçilerin işbölümü içinde üretim yaptıkları iş yerleri… Belki büyük atölye… 59) Eric L. Jones, The Europen Miracle,1987 60) Paul Kennedy, Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri, çev. Birtane Karanakçı, Ankara, İş Bankası,1990, sh.19 70 farklı genel özellikler, insana, sanki bir çeşit iç mantıkla birbirlerine bağlanmışlardı ve hepsi de gerekliydi gibi geliyor. ‘Avrupa mucizesi’ni yaratan –sonraki çağlarla karşılaştırıldıklarında ne kadar ilkel görünürlerse görünsünler-sürekli bir ‘etkileşim’ içinde olan; ekonomik (laissez-faire), politik ve askerî çoğulculuk ve düşünce özgürlüğünün oluşturduğu bileşimdi. Bu mucize tarihte tek örnek olduğu içindir ki, ancak onu oluşturan tüm unsurların kopya edilmesiyle başka bir yerde de benzer bir sonucun otaya çıkacağını varsaymak yerinde olur.61” böyle bir açıklama yapar… Tetiklediği sorular, cevapladığından daha fazla! Örttüğü açtığını aşıyor! Bir de usûl olarak bu tür analitik yaklaşımların şu aşağıda saydıklarımızdan hangisinin içine girdiğini tespit etmek gerekir önce: Bilimsel -nesnel bir tespit, gerçeklik yargısı, dilek ve temenni, algı inşası, şartlandırma, öğrenilmiş acizlik oluşturma! Bu bakımdan aldanmamak için hüküm belirten; her “dır“ ve “dur” un arkasına “mi acaba!” veya “mu acaba!” yı ekleyerek soru haline getirmemiz lâzım… Özellikle yukarda altını çizdiğim yargıya dikkatle eğilmek lâzım. Bunun için de ”…. Varsaymak yerinde olur mu acaba?” Yani yargıları soru haline getirmek ve üzerinde teemmül, tefekkür, tezekkür!… Ama bütün bunlara rağmen; Paul Kennedy ile birlikte Türkiye’nin herhangi bir köşesini; hiç fark etmez, bir kahvehane, bir sokak, bir üniversite, bir ibadethaneyi birlikte gezsek herhalde Nasrettin Hoca’nın dediği gibi: “Yine benim dediğim oldu! Yine benim dediğim oldu!” derdi. Maalesef biz de: “Hayır, haksızsın!” diyemezdik…. Yalnız benim bu noktada sadece bir itirazım olurdu: “Hayır biz Batı’yı kopya etmedik, taklit etmedik! Yanılıyorsunuz! Biz Batı’yı kutsadık! Batı’ya tapındık! Halen de bu süreç dincilerimiz eliyle, son rötuşlarla sona erdiriliyor! İslâm’a son darbeler vuruluyor!” 61) A.g.e. 35 71 Ama ne var ki: “On sekizinci yüzyılın teknik endüstriyel değişimleri ansızın gökten inmedi62” Çünkü Batı uygarlığının en önemli özelliği diyalektik düşünce ve kontinüte (Kesintisizlik, süreklilik) dir. Maalesef Doğu zihniyetinde olmayan özellik… Doğu zihniyeti genel olarak ferdî fışkırışları, patlamaları kurumsallaştıramaz. Batı ethosu bu mucizenin en önemli unsurlardan birini genelde hep göz ardı eder… O da Batı uygarlığının en önemli özelliği olan emperyalizmdir. Koloni kuruluşlarını, yerlilerin istismarını, köle ticaretini atlıyorum. Sadece net, kesin bir tespitle yetiniyorum: Amerika’da, özellikle Antiller’de Kızılderili nüfusu o kadar azalmıştır ki, yerlerine zencilerin ikamesi gerekmiş, kahredici bir esir ticareti (traité) Afrikalı zencilere yönelmiş ve bu da büyük kârlar sağlamıştır. W. Sombart, haklı olarak, “Zengin olduk, çünkü ırklar ve milletler bizim için tamamen öldüler; bizim için kıtalar ıssızlaştı” diyebilmiştir. İtiraf etmek lâzımdır ki kapitalizmin çok kirli kaynaklarından biri de budur. Teferruatına inebileceğimiz sayısız olay, kolonyal ticaretin ve mahalli toprakların işletmeye açılmasının Avrupa’ya yayılmış olan sermaye miktarını muazzam ölçüde artırdığını göstermektedir… Bunlardan, sermaye birikiminin deniz ve koloni ticaretinin eseri olduğu neticesi çıkar.63} Önemine binaen bu sermaye birikimi konusunda biraz daha duracağız: {W. Sombart, İtalyan şehirlerinde Ortaçağ süresince “bourgeois” (burjuva) servetinin terâkümünde rol oynayan belli başlı faktörlerin; gasp, yağma ve korsanlık olduğunu söylemişti64} dedikten sonra, “tefeci kapitalizmi”nden bahseder ve “Zaten kapitalizmin Garp memleketlerinde dahi ilk defa 62) H.Heaton, 411 63) Henri See, Modern Kapitalizmin Doğuşu, çev. Turgut Erim, İstanbul, Yöneliş, 2000, sh.56,103 64) Sabri F. Ülgener, İktisadî Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası, İstanbul, Derin yay. 2006, sh. 205 72 tefecilik yoluyla geniş mâli kaynaklara kavuştuğu ve oradan aldığı hızla iş hayatına yeni ufuklar açtığı muhakkaktır.65” Castells kapitalizmin çok temel bir özelliğinden bahsederken, tarihsel süreç içinde periyodik olarak ortaya çıkan krizlerin sebebinin ipucunu da verir bize: “Ya da bütün bir kapitalizmin spekülatif olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü kapitalizmin mantığı içinde değerin yaratılmasının, maddi üretimde vücut bulması gerekmez… Sınaîleşme çağındaki anlamıyla maddi üretimle değer oluşumu giderek birbirinden ayrılıyor. Enformasyonel kapitalizmde değer oluşumu, temelde finans piyasalarının bir ürünüdür. 66 “Burada madumun satışı ve sonuçları konusunda dikkatinizi çekerim… Halen dünya genelinde devam eden krizin ana sebebi türev piyasalardır.” Teorik, soyut analizlerden sonra emperyalizm ve sermaye birikimi konusunda somut son bir örnek vermek istiyorum: {Kauçuk da başka bir örnektir. Yeni yüzyılın girmesiyle birlikte Amerika’daki otomobil yapımı, iç ve dış lastik imalinde kullanılmak üzere kauçuğa büyük ihtiyaç yaratınca, yerel yetkililerle işbirliği yapan iş adamları Amazon’lardaki Kızılderilileri bu üretimi yapmak için köleleştirdiler. Rio de Janerio’daki İngiliz konsolosu Roger Casement, 1900’le 1911 yılları arasında dört bin ton Putumayo kauçuğu yetiştirmek uğruna 30.000 (otuz bin) Kızılderilinin öldüğünü bildirmiştir… Ekonomi tarihçisi William Woodruff şöyle diyor: “Bu ülkelerin sömürülmesi ve bunlarla yapılan alış veriş sayesindedir ki, Avrupa görülmemiş ölçüde servete, zenginliğe kavuştu.” İkinci dalga ekonomisinin yapısı içinde yer alan ve onun doymak bilmeyen kaynak ihtiyacını karşılayan emperyalizm yeryüzünü kapladı67} 65) A.g.e.248 66) Manuel Castell, Ağ Toplumunun Yükselişi, çev. Ebru Kılıç, İstanbul, İ. Bilgi Üniv. 2005, sh.201 67) Alvın Tofler, Üçüncü Dalga, çev. Ali Seden, İstanbul, Altın Kitaplar,1981, sh.132 73 Fakat bu mucize, daha önce dikkat çektiğimiz gibi topallık ve “toplumsal ayakkabı vurması”na müncer oldu… Nitekim insan açısından kabul edilmesi mümkün olmayan sonuçlar ortaya çıktı… Biz soyut eleştiriler yerine somut, kaskatı bir kaç tasvirle yetineceğiz: K. Marx Kapital’de fabrika ve çocukları anlatır: “{En utanç verici, en pis ve en kötü ödemenin yapıldığı ve genellikle kadın ya da genç kızların çalıştırıldığı işlerden biri de maden filizlerinin ayırım işidir… Maden filizi ayıranlar, hem frenginin hem de diğer bulaşıcı hastalıkların yayılmasına neden olmakta ve bu hastalıklardan ölmektedirler.” K. Marx, kil yataklarında çalışan iki kız çocuğunu anlatır: “Bir çocuğun moral açıdan yıpranmadan kiremit yapımında çalışmayı sürdürmesi olanaksızdır. Onların buluğ çağında duymaya alıştıkları küfür, ahlâki bozukluk, edepsizlik ve terbiyesiz hareketlerin ortasında, onların bilgisiz ve yarı vahşi olarak yetişmeleri ileriki hayatlarında onların kural tanımaz, ahlaksız ve edepsiz olmalarına neden olur. Doğa onlara kadın olduklarını öğretmeden önce, ağzı bozuk çocuklar olup çıkarlar. Birkaç kirli paçavraya sarınmış, bacakları dizlerinin üstlerine kadar çıplak, saçı ve yüzü kir pas içerisindeyken namus duygularını hor görmeyi öğrenirler. Yemek paydoslarında çimlere boylu boyunca uzanırlar ya da yanındaki kanalda yüzen erkek çocuklarını izlerler. Yoğun mesaileri bittiğinde üstlerine güzel elbiselerini giyerler ve erkeklerle bara giderler68} Yine ilgi çekici bir sanatkâr olan G. Orwell; bizzat bir işçi olarak 1936 yılında bir süre Lancashire ve Yorkshire gibi şehirlerde yaşar ve introspection (içgözlemle)’le69 yaşadıklarını, mükemmel tespitlerini “Wigan İskelesi Yolu” isimli eseri ile gerçekten ölümsüzleştirir: “İçine girince bir türlü çıkılamayan, dolambaçlı sefil mahalleler, hasta ve yaşlı insanların hamam böcekleri gibi 68) Daniel J. Boorstin, Keşifler ve Buluşlar, çev. Fatoş Dilber, Ankara, TİŞ, 1994, sh. 591 69) Böyle bir deney Dostoyevski’nin hayatında da vardır. Ama o gerçek bir tecrübedir, refleksiyonsuz, doğrudan doğruya… Darağacında idamını beklerken, çarın af haberi gelmiş ve sürgüne gönderilmiştir. İdam hükümlüsü olarak bizzat yaşadığı, idam öncesi izlenimlerini “Budala” da ölümsüzleştirmiştir. 74 süründüğü kara, izbe mutfaklar. Böyle yerleri, varlıklarını unutmamak için, ara sıra görmek, oraları pek fazla kalmadan koklamak, bir çeşit görev. Tren beni iğrenç pislik yığınlarının, fabrika bacalarının, hurda demir istiflerinin, patlamış boruların, üzerinde tahta pabuçlarının her yönde bıraktıkları izler belli olan çamurlu yollardan geçirip uzaklara götürdü. Mart ayındaydık ama kış çok soğuk geçmişti, her yerde rengi siyaha dönmüş kar yığınları vardı. Yavaşça kentin dış mahallelerinden geçerken tren yoluna dik açıyla sıralanmış küçük ve gri derme çatma evler görüyorduk. Evlerden birinin arkasında, bir genç kadın taşa diz çökmüş, elindeki sopayı iterek içerinin pis suyunu akıtması gereken, ama herhalde o sırada tıkalı bulunan kurşun boruyu açmaya çalışıyordu. O kısa sürede kadını iyice görebildim. Çuvaldan önlüğünü, kaba tahta pabuçlarını, soğuktan kızarmış kollarını. Tren geçerken başını kaldırdı, nerdeyse göz göze gelecek kadar yakınındaydım. Yuvarlak yüzü solgundu. Yirmi beşinde olup da düşüklerden, yıpratıcı işten ötürü kırk gösteren yoksul kadının yoksul yüzüydü bu, yorgun, bitkin. Onu gördüğüm saniye, yüzündeki ifade, o zamana kadar rastladığım en umutsuz, en perişan ifadeydi. Birden ‘Onlar bizim utandığımız kadar utanmazlar’ derken, yoksulluk içinde büyümüş insanın yoksulluktan başka bir şey düşlemeyeceğini ileri sürerken yanıldığımızı anladım. Çünkü genç kadının yüzünde gördüğüm şey, bir hayvanın bilgisiz acısı değildi. Başına gelenin ne olduğunu bu kadın iyi biliyordu. O acı soğukta bir geriz borusuna değnek sokmanın nasıl bir kötü yazgı olduğunu ben nasıl anlıyorsam, o da anlıyordu… …… Kentlerden çok uzak, en ücra kırda bile insan tırmığı bir batırdı mı toprağa, ya kırık bir şişe ya paslı bir kutu çıkıyor.… 70” Modernite, Sanayi Devrimi; insanı kirletti, tabiatı kirletti, toprağın altını kirletti, suyu kirletti, gökyüzünü kirletti…. Modernite, “Kirlenme” yi kirletti…. (Kiri kirletti) Kir, leke modernitenin strüktürel, ayrılması mümkün olmayan, “içi” nin bir özelliğidir… Bir türlü kirden, lekeden kurtulamaz… Kapitaliz70) George Orwell, Wigan İskelesi Yolu, çev. Z. Zühre İlkgelen, İstanbul, İthaki, 2005, sh.35, 36 75 mi kirden, lekeden, çirkeften kurtarabilmeniz için, onu, kendi kendisinden kurtarmanız gerekir… O kendini, kendinden kurtaramaz… Çünkü kapitalizmin öz çizgisidir… Kir, leke, çirkef, kan, gözyaşı, sömürü… Şairin dediği gibi: leke lekelenmekten korkmaz. kurtulmuş geleceğin ürküntüsünden, alabildiğine özgür; sevincimin kumaşında parlayan üzüntü lekeleridir, silip de bir türlü çıkaramadığım içimin dökülen mürekkebidir.71 Modernite, İnsanı tam manasıyla metalaştırdı… Muharref kutsalın yerine insan-tanrıyı ikame etmeye çalıştı… Meselelerin felsefî boyutuna girmekten özellikle kaçınıyorum ama Walter Heistermann’ın 1968’de yayınlanmış “İlim ve Profanlık” başlıklı yazısına aldığı, dışta kalan ilerlemenin boşluğunu anlatan lirik şair Rainer Maria Rilke’nin şu şiirini iktibas etmekten de kendimi men edemiyorum: Şehirler ama sadece kendilerinin olanı istiyorlar Ve çekiyorlar her şeyi kendi yollarına Kof bir tahta gibi hayvanları parçalayıp Tüketiyorlar birçok milletleri yakarak. Ve insanların hizmeti kültürleridir Ve düşüyorlar denge ve ölçüden, Ve ilerleme diyorlar salyangoz izlerine Ve daha hızlı gidiyorlar, yavaş gittikleri yerde Ve hissediyorlar ve ışıldıyorlar sokak kadınları gibi Ve gürültücüdürler madenden ve camdan 71) Sedat Umran, Leke, İstanbul, Soyut yay. 1970, sh. 7 76 Sanki aldatan bir hayal onlarla her gün alay ediyor. Artık asla kendi kendileri olamıyorlar; Para büyüyor, onların bütün kuvvetine sahip Ve doğu rüzgarı gibi kocaman ve onlar küçücük Ve koflaşmış ve bekliyorlar ki şarap Ve hayvan ve insan özünün bütün zehiri Onları gelip geçici uğraşmaları için canlandırsın.72 Yalnız burada Rainer Maria Rilke, “kültür” kavramını, Spengler’den çok farklı anlamda kullanıyor… Belki de daha doğrusu, Spengler, genel uzlaşımın çok dışında kullanmıştı… Fakat şehir, modernite, teknik, hayat konusunda çok benzer düşünceler sergiliyorlar. Yaptığı izahta Walter Heistermann “profanlık” kavramını hem din, hem kişilik dışı anlamında kullandığını söylüyor. Bu yaklaşım dinden soyutlanmanın, kişilikten de soyutlanmayı intac edeceğini ifade ediyor. Ve özellikle vurguluyor: “artık asla kendi kendileri olamıyorlar; / para büyüyor, onların bütün kuvvetine sahip” Maddî gücün insanları nasıl esir aldığı bundan daha güzel ifade edilebilir mi? Bilmiyorum, ama bir kere daha Orwell’i dinleyelim: {... Uygulamada, kimse çalışma yararlı mıdır, verimli midir, asalak mıdır, diye aldırmaz; istenen tek şey, çalışmanın para getirmesidir. Bu günün konuşmalarında, enerji konularında olsun ya da etkililik, toplumsal hizmetler veya hangi konuda olursa olsun, “para edinin, bol bol edinin, kitabına uygun yoldan edinin” den başka bir şey duyulmuyor. Erdem, her şeyden önce para ile sınanır oldu. Dilenciler bu sınavı veremiyorlar, onun için de hor görülüyorlar. Birisi çıksa da dilencilikten haftada on sterlin elde etse, dilencilik hemen saygı değer bir meslek durumuna gelirdi. Gerçekçi gözle bakarsanız, dilenci iş adamından başka bir şey değildir, öteki iş adamları gibi, yaşamını, önüne hangi yol çıkmışsa o yoldan kazanan bir işadamı. Onurunu, günümüzdeki pek çok insandan 72) Walter Heistermann, İlim ve Profanlık, çev. Tomris Mengüşoğlu, İstanbul, Felsefe Arkivi, 1986, sh.79 77 fazla satmış değildir; sadece zenginleşmenin olanaksız olduğu bir iş alanı seçme yanlışına düşmüştür.73” } Tren yeni icad edilmiş İngiltere’de bir köyün yanından geçiyor… Onu ilk defa gören bir köylü, bu mitolojik canavar karşısında donmuş kalmış… O sıra yanına tutumunu ölçmek isteyen bir yetkili geliyor ve soruyor köylüye: “Nasıl? Bu makine hakkında ne diyorsun?”, Köylü sorar: “Bu ne işe yarar?” Yetkili sorar: “Sen köyünden şehre kaç saatte gidiyorsun?”, “beş saatte..”, “Bununla bir saate gideceksin!” İşte gerçek veya kurgusal, İngiliz köylüsünün verdiği cevap, Batı Uygarlığının bütün sorunlarını, sancılarını, sıkıntılarını, açmazlarını deşifre eder: “Peki! Bay, geri kalan dört saatte ben ne yapacağım?” İşte Batılı bu sorunun cevabını arıyor… Köylüsü de, şehirlisi de, filozofu da, sanatkarı da!... Hıristiyanlık; istismarın kaynağı da olsa, ortaya çıkış itibari ile inşa edilmiş bir din de olsa, muhatap olduğu hücumlar haklı da olsa, ona öyle bir orantısız güç uygulanıldı ki, inancın özü zedelendi… Kutsalın cevheri taaffün etti…. Cevher! Tuz koktu, tuz! Ağaçtaki hama atarken, hası düşürdünüz… İnsanı “can evinden, ruhundan yaraladınız!74 Bir de meselenin şu yanı var. Belki de Hıristiyanlık, Kilise’nin kurum olarak çok derinlere kök salmasından dolayı, ancak böyle bir saldırı ile yerinden oynatılabilirdi! O kadar büyük bir egemenliğin sahibi idi ki, o oranda tepki ile karşılaştı… Modernitenin, aldıklarından sonra verdikleri insanı tatmin etmiyor… Anlamın kaybı! Amacın kaybı! Saçma duygusunun insanın bütün varlığına vıcık vıcık bulaşması… Bir sümük gibi… Bulantı… Saçma duygusunun verdiği bulantı… Batı insanoğlunun incir ağacını kesti75!... Gidecek bir yeri olamamanın ne demek olduğunu anlıyor musunuz? İnsanın gideceği bir mekân bırakmadınız... Kutsal bir köşe bırakmadınız!.. Gideceği 73) George Orwell, Paris ve Londra’da Beş Parasız, çev. Z.Zühre İlkgelen, İstanbul, İthaki, 2004, sh. 210 74) Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 1986, sh.78 75) Necip Fazıl Kısakürek, Bir Adam Yaratmak…. 78 tek yer kaldı: Tımarhane… Dünyayı tımarhaneye çevirdiniz… Onun bile adını değiştirdiniz. Bu gün bir deli ağız tadıyla bir tımarhanede bile yatamayacak!.. Hayatınız simülasyon… Riya… Bir adam, akıllı(!) bir zamanların var olan tımarhanesinin duvarından bakıyor ve ağaçları seyreden bir “deli”nin yüzüne patavatsızca soruyu patlatıyor: “Yav sen akıllı bir adama benziyorsun, tımarhanede işin ne?” “Deli” nin cevabı: “Biz deli isek, ahmak da değiliz ya!” Bir an için namuslu davranıp, iç dünyamızın baraj kapaklarını açsak, “akıllı” kaç kişi kalır acaba? Burada gayemiz Batı uygarlığının, temel parametrelerini, kurumlarını, kapitalizmin özelliklerini sezdirmeye çalışmaktır. Kaba, didaktik, öğretici bir yaklaşım yerine, sır idrakine sahip muhataplarımızın tefehhüm ve tezekkürüne vesile olmayı gaye ediniyoruz… Bu ülkede genel olarak bilime tapılırken, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir!” gibi çilesiz ve tefekkür kırıntısından nasipsiz sloganlar kutsallaştırılırken, zihinler esir alınırken; bu aciz on yıllardan beri (yarım asrı geçen bir süreden bahsediyorum) “bilim”e kuşku ile yaklaşmış, bir sanatkârın; insan davranışlarını ve zihinsel oluşumlarını, bir psikologdan daha mükemmel yakalayabileceğine, psikologun giremediği ruh labirentlerine76 yaratıcı hayal gücü ve sezgisi ile girebileceğine; yine bir sanatkârın, bir sosyolog ve tarihçiden daha mükemmel sosyal ve tarihî konuların analiz ve sentezini yapacağına inandı. İşte bunun için zaman zaman sanatkârlara başvuruyoruz. Özellikle kuantum fiziğindeki gelişmeler epistemolojinin temel parametrelerini değiştirirken, kozalite prensibinin eleştirildiği bir konsept egemen olurken, bizim bu yaklaşımımızın ne kadar doğru olduğu daha bir haklılık kazanmaktadır. Bugün sözüm ona rasyonel, eksperimantel bir yaklaşımla psikolojik, sosyal, iktisadî, tarihî olaylar bilimsel(!) yöntemlerle incelenirken, rakamlara yalan söyletilmekte ve istenilen sonuç elde edilmektedir. Şu basit gerçek bilinsin ki, kamuoyu yoklamalarında sorunun özelliğine göre istenen cevaplar alınabilir, buna göre de istenen yorumlar yapılabilir. Bu 76) S. Freud, girdi demeyin! Psikanaliz nihayet metafizik bir temel üzerine inşâ edilmiş bir yaklaşım biçimi… “Bilinçaltı?” 79 noktada insan ve algılarını etkileyen unsurlar ciddi bir biçimde tespit edilmeye çalışılmalıdır. Batı uygarlığını, daha doğrusu evreni, yanlış anlayıp, yanlış yorumlamamızın en önemli sebeplerinden biri, meselelere bütüncül yaklaşamayışımız. Bir nevi her türlü parametreleri birlikte, bütün halinde, birbirleriyle etkileri içinde mütâlaa etmek yerine, kesip, biçip parçalara ayırarak incelemeye çalışmak… Kuantum yöntemi, konuyu parçacıklarına ayırma.. Bir çeşit indirgemecilik… Yani bir ağaçla ufkumuzu kapatıp, ormanı görememek… Veya o ağacı orman zannetmek… Aşırı genellemeler yapmak… Analitik düşünme; bütünü gözden kaçırmadan derinleşme demektir, fikirler üzerinde… Yani bir uygarlığı oluşturan; Din, felsefe, tarih, bilim, ekonomi, etik, estetik, eğitim, sanat, gelenek, görenek v.b. gibi birçok faktör vardır. Bu faktörlerin birbirlerine etkileri vardır… Hele İslâm gibi vahyî olduğuna inanılan, mütevatir bir mukaddes kitabı bulunan bir dinin müntesipleri, mü’minleri için temel bağlayıcı faktör dindir… Yani bir uygarlığın; siyasî, iktisâdî, etik, estetik değerlerini birbirinden ayırarak tahlile kalkışırsanız yanlış noktalara varısınız. Nitekim Batı uygarlığının aile yapısını, ekonomik yapısını, değer yargılarını; cinsel namus, ticarî ahlak v.b. gibi unsurlarını, onun temel felsefî parametrelerinden ayıramazsınız. Kısacası, bundan sonraki bölümde bu konu üzerinde daha geniş durmayı düşünüyorum, fakat şimdi şu kadarını işaret etmek isterim ki; bir uygarlığın teknolojisini, ekonomik yapısını aldığınızda onun her türlü sosyal yapısını da farkında olarak veya olmayarak alırsınız… Aile yapısını da, namus telakkisini de… Batı uygarlığının sadece “ilmini, sanatını” alamazsınız, Mehmet Akif örneği… Batı Uygarlığının sadece “mehasini” ni alamazsınız; Said Nursi’ deki, en ufak bir fikrî muhteva taşımayan naiv bir optimizm… (çocukça iyimserlik)… Yani kes-yapıştır anlamsız saçma bir yaklaşım…. Nitekim emek mahsulü olan kitabında Kazgan: “En önemli mesele de, kanımızca, her teorinin, iktisatta, belirli bir inanç 80 sistemi veya felsefî görüşe ya da ideolojiye bağlı olarak kurulmasıdır, teoriden çıkarılan sonuçların, bunlarla bağdaşık nitelik taşımasıdır. Çeşitli inanç sistemleri veya felsefî görüşler veya ideoloji bulunduğu için de, aynı olayın, iktisatta, birbirinden çok farklı görüşte, teorileri bulunabilmektedir”77 der ve devam eder: ”Batı kaynaklı iktisat teorisinin gerisindeki liberal felsefe, gerçekte XVIII. Yüzyıl sonunda sanayileşen Batı ülkelerinde, yeni yükselen kapitalist-müteşebbis sınıfın dünya görüşü olmuştur.78” Liberal İktisadî Doktrin’in temel amacı: “ Liberalizmin felsefî79 kaynaklarından elde edilen ilkelerin savunulması, belirli bir toplum düzeninin, en iyi ve en adil düzen olduğunun ispatlanmasıdır.80” Yani manavda elma seçer gibi, kendinize göre seçemezsiniz… Bir felsefî “izm” in; başta bütün değerleri, evreni şekillendiren bir epistemolojisi vardır. Batı uygarlığının epistemolojik yaklaşımında zaman ve mekân üstü “vahyî” doğrulara yer yoktur… Asırlardır yerleşmiş ve halen de devam eden “malum kafa” veya “malum kafasızlık”ın itirazını duyar gibiyiz… Özellikle Said Nursî gibilerde… ”Batı İslâm’a yaklaşıyormuş!” … Acaba doğrusu, sizin gibi Müslümanlığını iddia edenler, Hıristiyanlığa yaklaşıyor olmasınlar? Evet, yeni bir dinsellik çığırı canlanıyor…. Ama Yeni Din!? Açın herhangi bir İncil’i… ”İncil, milattan sonraki ilk yüzyılda yazıldı. Kilise’nin kabul ettiği dört İncil, İsa Mesih’in takipçilerinden Hıristiyanlığın asıl kurucusu diyeceğimiz, başta müminlere ve Hz. İsa’ya düşman ama sonra77) Gülten Kazgan, İktisâdî Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, İstanbul, Bilgi yay. 1974, sh. 22 78) a.g.e. sh.25 79) Kitabın tamamında Kazgan, “ felsefe” ile “ dünya görüşü” ve “ ideoloji” yi eş anlamlı olarak kullanıyor ki; kanaatimizce bu yanlış bir yaklaşım. Çünkü dünya görüşü veya ideoloji sorunları bilmece çözer gibi çözer; oysa felsefe “çözümleri” çözer… Felsefe bir oyun bozucudur… İdeolojiler, dünya görüşleri temel kabulleri üzerinde, onunla çelişkiye düşmeden şatolar ve fildişi kuleler inşâ eder, felsefe ise bu muhayyel sanat yapıtlarını nükleer silahlarla berhava eder… Felsefenin en güçlü silahı “mi acaba?” dır. Felsefe “şüphe” ile başlar, şüphe ile biter… Vardığı son nokta şüphedir! 80) A.g.e. sh. 45 81 sında (her ne olduysa) kendini havari kabul eden Pavlos’un arkadaşları (Markos ve Lukas) tarafından yazılmıştır.. Söz konusu yazarlar ilk dört kitapçıkta İsa Mesih’in yaşamını ve öğretisini dikkatli ve ayrıntılı bir biçimde anlatırlar.81 “ ve “Tanrı, İsa’nın dört izleyicisini bizim için İsa’nın yaşamını kaleme almaya yöneltir.82” Şu tarihi bilgiyi de dikkatinize sunarım: “İncil metinleri İsa sonrası dönemde onun söz ve fiillerine dayalı geleneğin farklı yazarlarca bir araya toplanması sonucunda oluşmuştur. Burada hemen şunun altını çizelim ki ne İncil yazarları ne de Yeni Ahit’in diğer kitaplarını telif edenlerin hiçbiri, tasvir ettikleri olayların bizzat görgü şahidi değildi. İncil yazarları, İsa’dan çok sonraki yıllarda kulaktan kulağa aktarılan sözlü ve yazılı geleneğe bağlı ikincil hatta üçüncül betimlemeciler konumundadır.”83 Ve: “İnciller, belirli bir senetle Hz. İsa’ya dayanmamaktadır84.” Nihayet: {Hıristiyanlık, İncil adı verilen çok sayıdaki kitap arasından sadece dördünü muteber addederek “ilham edilmiş kitaplar” listesine (canon) dahil etmiştir, diğerlerini ise apokrif sayarak reddetmiştir85.” Yani Batı’daki “din” telakkisi ile İslâm’daki “din” telakkisi, özünden, temelinden farklıdır. Onun bazı kurumlarını alarak yavaş yavaş ona yaklaşırsınız… Bir Müslüman’ın mukaddes Kur’an telakkisi ile Hıristiyan’ın İncil telakkisi çok farklıdır. Peki! Çare ne? Ben ilaç propagandisti değilim! Ben İslâmî olarak durumun tespitine çalışıyorum! Ümmet için de önemli olan bu! İmanı birincil mesele olarak kabul edenler için çok çok önemli… (“dini hassasiyet” veya “dini kaygı“ gibi kavramsallaştırmaları beğenmiyorum, kullanmak istemiyorum… Çünkü bana “gevşek”, “sallantılı”, “iliştirilmiş”, ”yapıştırılmış”, “sürülmüş”; olsa da olur, olmasa da olur gibi aidiyetleri işaret ediyor gibi geliyor…) 81) İncil, Yeni Yaşam Yayınları, 1995 , Yeni Yaşam Yayınları, 1995 82) A.g.e. sh. 1 83) Yaşayan Dünya Dinleri, DİB, 2007, sh. 79 84) G. Tümer-A. Küçük. Dinler T Küçük. Dinler Tarihi, Ocak yay. Ankara, 2002, sh. 289 arihi, Ocak yay. Ankara, 2002, sh. 289 85) TDV, İslâm Ansiklopedisi, sh. 22/271 82 Yani İslâm çevresinde yapılan tartışmaların, artık bir yorum değil, doğrudan doğruya itikâdî olduğunu düşünüyorum… Fakat bugün insanlar, çözüm merkezli spekülasyonlara (düşünme?) itibar ettikleri, sürünün baskısı ile çözüm bulmaya kendini mecbur ettiği için, Allah celle celalühü korusun imansızlık uçurumuna yuvarlanmıştır… Evet, her uygarlığın, bu cümleden olarak Batı Uygarlığının başta bir epistemolojisi var… Bir ontolojisi var!... Bir toplum telakkisi var, bir birey telakkisi var! Bir evren.. v.b. telakkileri var.. Ancak “ beyin terleri” dökerek, “fikir çile”leri çekerek bunlarla hesaplaşmak, muhasebesini yapmak şarttır… Travial, sudan, yuvarlak, içi boş, çilesi çekilmemiş, hiçbir şey söylemeyen, kavramsallaştırılmamış, muhasebesi yapılmamış, karşılıksız çeklerle “mehasin”, “ilim, sanat”, “teknoloji” v.b. boş laflarla önce, ancak kendimizi, sonra da sürüyü kandırırız… (Bu kavramların kendisi boş değil, kullanan sujenin çekinin karşılığı olmadığı için boş!.) Daha doğrusu son tahlilde sürü bizi kandırır! Sahi kandırılanlar da sürü değil midir? Yani maymunlardaki gibi, ödünç birbirinin sırtını kaşıma! Bitlerinden kurtulmak için… Nefsin izaç edici tasallutundan kurtulmak…. Veya Psikanalizin terminolojisi ile egonun refulmanlarını tolere edebilmek için… ”Nefis”, “ego” asla eşanlamlı kavramlar değildir… İleriki bölümlerde temas etmeyi düşünüyorum… Daha doğrusu; bir Müslüman için, hiçbir İslâm-dışı kavram kendi mefhumları ile eş anlamlı değildir… Kelime olarak aynı seslerle telâffuz edilse bile… Bir Müslüman için “su” bile, İslâm-dışı bir telakkinin “su” kavramı ile aynı değildir… Laik, seküler bir insanın “su” telakisi ile, bir Müslüman’ın “su” telakkisi bile farklı farklıdır… Laik, seküler bir insanın “temiz” değerlendirmesi ile bir Müslüman amel edemez… O suyu kullanamaz! “Bir kuyunun suyuna, bir damla86 dahi olsa, kan, şarap, sidik gibi akıcı bir pislik karışırsa, o su pis olur… O kuyunun 86) İlmihalin aslında merhum “katre” kavramını kullanıyor. Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, Bilmen yay. İstanbul, 1986, sh.49 83 dibinde bir kova su kalmayacak şekilde suyunun tümünü çıkarmak icap eder… Ancak kuyunun suyu çok olup devamlı olarak kaynamakta ise, iki yüz kova su çekmek yeterlidir; bu vaciptir. Üç yüz kova çıkarılması müstahabdır. Daha sağlamı, kuyunun içindeki su miktarının kaç kova olduğu hesaplanarak o miktarda suyun çıkarılmasıdır.87” Yine Mebsut’ta: “Çocuk elini su kabına soktuğunda, elinin üzerinde pislik olup olmadığı bilinmiyorsa, güzel olan o suyla abdest almamaktır88”. Bir gayrimüslimin, laikliği bilerek benimsemiş bir insanın; “abdest”i, “mesh”i kabul edip etmemesi ayrı bir konu; fakat bir gâvurun zihniyet dünyasını, entelektüel haritasını tespit bakımından şöyle bir test yapabiliriz… İslâma göre abdesti, meshi (mestin neresinin mesh edileceğini söylemeden) izah ettik ve dedik ki: “Farz edelim sen bunları kabul ediyorsun. Sence mestin altını mı, üstünü mü mesh etmek gerekir?” Herhalde istinasız “altını” cevabını alacaksınız. Bakın merhum İskilipli Âtıf Hoca şöyle diyor: {Mestin altına yahut ökçesine ya da yanlarına mesh etmek sahih olmaz. Çünkü Hz. Ali radıyallahu anh: “İslâm dini eğer sadece fikir yürütmekle olsaydı, mesh etmeye mestin altı üstünden daha evlâ olurdu. Hâlbuki ben, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i mestlerin altını değil üstüne mesh ederken gördüm. 89} Gayemiz ne İlmihal, ne Fıkıh, ne de İslâmî temel bilgiler vermek değildir. Bu durumdan teeddüp eder, Allah(c.c.)’a sığınırız… Bütün meselemiz tefekkür, tefekkür ve yine tefekkür… Sadece şunu sezdirmeye çalışıyoruz… Bir Müslüman ile bir gavurun kâinatı, dünya görüşü, nesnelere bakışı, anlamlar dünyası, estetik yaklaşımı ne kadar farklı… Acaba meseleyi İslâmî bir şekilde vaz’ edince, bir gavur “diyaloga” razı olur mu? 87) Ömer Nasuhî Ömer Nasuhî Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, sadeleştiren, A.Fikri Yavuz, İstan- Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, sadeleştiren, A.Fikri Yavuz, İstan Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, sadeleştiren, A.Fikri Yavuz, İstanbul, Bilmen, sh. 59 88) Mebsut, I / 159 89) İslâm Fıkhı, Muhammed Âtıf Hoca, I / 46 İslâm Fıkhı, Muhammed Âtıf Hoca, I / 46) 84 Bir kuyuya bir katre şarap damlayacak, üç yüz kova su çekip boşaltacaksın… Her bir kova 10 kg olsa üç ton…. Batı zihniyetine nasıl “anlatırsın”? Adamlar şarapla banyo yapıyor… Bir Müslüman olarak sen “anlıyorsan”, demek ki, Batılı değilsin! Anlamıyorsan, demek ki Müslüman değilsin! Hem Batılıyım, hem de Müslüman’ım diyorsan, benim kafam karıştı bu nasıl bir iş!?.. Bir uygarlığın bütünlüğünü, kendini meydana getiren unsurları ve bu unsurların etkileşimini, temel düşünme parametrelerini anlamadan bu konularda sağlıklı tespitler yapmak mümkün değildir: “İktisadî liberalizmin felsefesini anlamaksızın, bu felsefeye bağlı okulların teorilerini anlamak mümkün değildir. Veya bu felsefi görüşleri kabul etmeksizin, teorilerden çıkarılan politikayı da kabul etmek mümkün değildir. Diğer bir deyişle, teoriler ve bunlara dayanarak çıkarılan politikanın geçerliliği, ancak, teorinin gerisindeki belirli bir dünya görüşünün paylaşılmasına bağlıdır.90” Şu birkaç satır bile, inkârı mümkün olamayacak bir şekilde, birkaç yüzyıldır İslâm dünyasının, bütün fikrî cereyanlarının bir sloganlar savaşı olduğunu ve ne kadar ucuza gittiğimizi açıklamaya yeter, diye düşünüyorum… Uygarlık? Meydana getiren unsurlar? Birbirleri ile etkileşimleri!!! Her uygarlığın kendini meydana getiren unsurlarının, çilesi çekilmeden, toplama usulüyle derdest edilip yeni bir uygarlığın oluşturulamayacağı… Bugün toplama usulüyle, her bir parçası bir başka ülkeden olmak üzere bir bilgisayar imal edile biliyor… Fakat unutmayalım ki, temel parametre yine de Batı Uygarlığı… {Hataların en kötüsü, kapitalizmin yalnızca bir “ekonomik sitem” olduğunu savunmaktır, oysa kapitalizm toplumsal düzen sayesinde yaşamakta, devletin hasmı veya işbirlikçisi olarak, onunla birlikte işleri karıştıran kişidir ve bu hep böyledir; kültürün toplumsal yapının sağlamlığına getirdiği tüm destekler90) Gülten Kazgan, A.g.e. sh.49 85 den de yararlanmaktadır, çünkü eşitsiz paylaşılan, çelişkili akımlara yuva olan kültür, sonuçta her şeye rağmen en iyi unsurlarını kurulu düzenin desteklenmesi yönünde kullanmakta; onu savunurken kendilerini savunan egemen sınıfları tutmaktadır.91” } Ahmed Güner Sayar; Ülgener’in kitabına yazdığı tanıtma yazısında, “Dolayısıyla dünyevileşmeyi – kapitalizmi - bir mesele olarak düşünmemiş bir toplumun eşya ve kâinat telakkisinin spontan bir durağanlığı ürettiği, bunun da kapitalistleşmenin önüne bir dizi set ve engeller bıraktığı muhakkaktır.92” ifadesinde, dünyevileşme ve kapitalizm kavramlarını eş anlamlı kavramlar olarak kullanıyor ki; bizce de, ince farklara, nüanslara rağmen doğru bir yaklaşım…. Aynı şekilde Ercan’da hacimli kitabında: “Sonuç olarak ısrarla vurgulamamız gereken öze ilişkin vurgu, kapitalizmin sosyal ilişkiler toplamı olduğudur. Sosyal yaşamı oluşturan her birimin bir diğer birim ile birden çok ilişki içinde olduğunu ısrarla belirmiştik.93” Batı uygarlığı çerçevesi içinde din ve ekonomik tasavvur ilişkisi konusunda, ilginç bir yaklaşım da Walter Benedix Schönflies Benjamin’e aittir. Walter Benjamin’in 1921 yılında kaleme aldığı ve ölümünden sonra, 1985 yılında ortaya çıkan “Din Olarak Kapitalizm” başlıklı yazısı hayli yankı bırakmış ve halen de üzerinde konuşulmaktadır… Biz önce kendisinin fikirleri, daha sonra da yankıları üzerinde duracağız94. Walter Benedix Schönf91) F. Braudel, Dünyanın Zamanı, 542 92) Sabri F. Ülgener, Tarihte Darlık Buhranları, İstanbul, Derin yay. 2006, sh.VIII 93) Fuat Ercan, Para ve Kapitalizm, İstanbul, Devin yay. 2005, sh.520 94) Walter Benedix Schönflies Benjamin, (15 Temmuz 1892, Berlin - 26 Eylül 1940 Asimile olmuş bir Yahudi ailesinden gelmektedir. Ernst Bloch, Theodor W. Adorno ve Bertolt Brecht’in etkisiyle 1930’larda giderek Marksizm’e yakınlaşan Benjamin, 1933’te nasyonal sosyalistlerin baskısıyla Almanya’yı terk ederek sürgün hayatı yaşadığı diyebileceğimiz Paris’e yerleşti. 1939 yılında, Alman mülteciler tarafından yayımlanan bir dergide çıkan yazısı nedeniyle Alman vatandaşlığından çıkarıldı. Almanların Fransa’yı işgal etmesi ve Paris’teki evini Gestapo’nun basması üzerine 1940’ta Fransa’nın güneyindeki Portbou kentine kaçtı; burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak intihar etti. İntiharı üzerinde spekülatif söylentiler vardır. Kendisinin şizoid olduğu ve bu 86 lies Benjamin söz konusu yazıya: “ Kapitalizm bir din olarak görülebilir. Başka bir deyişle kapitalizm esas itibariyle daha önce dinin yanıtladığı benzer endişeleri, ıstırabı ve kaygıyı tatmin etmeye hizmet eder.95” Diye başlar ve devam eder: “Kapitalizm belki de şimdiye kadarki en aşırı katışıksız dinsel tapınmadır. Kapitalizm içerisinde her şey ancak doğrudan tapınma ilişkisi içerisinde anlam kazanır: Hiçbir özel dogma, teoloji ayırt etmez. Bu bakış açısından faydacılık onun dinsel rengidir.96” Hadd-i zâtında metin yayınlanmak için yazılmadığından anlaşılması zor97 olduğu için hakkında yazılan yorumları mütâlaa etmek daha yararlı olabilir, diye düşündük. Yukarda zikrettiğimiz Michael Löwy’e ait yazı uzun ve ayrıntılı… Ve İslâm dünyası ve İslâm’ın ılımlılaştırılması konusunun gerçekçi tespitinde yardımcı olur kanaati ile, Giorgio Agamben’in “Dünyevileştirmeler” isimli kitabının “Dünyevileştirmeye Övgü” başlıklı bölümünden uzunca bir alıntının yararlı olacağını düşündük: {Kapitalist kült selamete/esenliğe ermeye ya da bir günahın kefaretini ödemeye yönelik bir ibadet sunmaz, doğrudan günahın, suçun kendisine yönelmiştir “kapitalizm belki de bir kültün, bir ibadetin günahın kefaretine yönelik olmadığı ama suçluluğa yönelik olduğu tek vakadır; selameti bilinmeyen suçlu, canavara dönüşmüş bir bilinç külte dönüşür, bunu suçunun kefaretini ödemek için değil, suçunu evrensel hale getirmek için yapar; dahası Tanrı’yı da suçta yakalamak için; tanrı ölmemiştir, ama insanın yazgısında vücut bulmuştur.98 Kapitalizm tüm gücünü yüzden intihar ettiğine dair tek kaynak Theodor W. Adorno’ya verilmek üzere Henny Gurland’a dikte ettirdiği veda mektubudur. Öte yandan Stalin’in ajanları tarafından morfin verilerek öldürülmüş olduğu da diğer bir başka söylentidir. 95) Din Olarak Kapitalizm, W. Benjamin, çev. Akın Sarı, Praksis, Ankara, Dipnot yay. 2011/2, sayı: 26, sh.183 96) A.g.e. sh.183 97) Din Olarak Kapitalizm: Walter Benjamin ve Marx Weber, Michael Löwy, çev. Akın Sarı, A.g.d. 187 98) W. Benjamin ‘in asıl metninin çevirisinde: “ Tanrının aşkınlığı düşmüştür, ancak tanrı ölmemiştir. Tanrı insanın kaderine sürüklenir. sh. 184 87 selamete ermek için değil de, suç için harcadığından, umuda değil de, umutsuzluğa yönelik olduğundan bir din olarak dünyayı değiştirmekle ilgilenmez, amacı dünyayı yıkıma uğratmaktır. Günümüzde egemenliği öylesine kapsayıcı hale gelmiştir ki, Benjamin’e göre modernliğin üç büyük peygamberi de (Nietzsche, Marks ve Freud) bir biçimde umutsuzluğun diniyle dayanışma içindedirler ve onunla işbirliği yapmışlardır: İnsan gezegeninin umutsuzluk evinden kendi yolculuğunun mutlak yalnızlığa geçişini Nietzsche ethos olarak tanımlar. Bu insan üstinsandır, yani kapitalist dini bilinçli olarak gerçekleştirmeye başlayan ilk insandır. Ama Freudcu kuram da kapitalist kültün dini kurumuna, bu kültü yöneten en üst düzeydeki dinsel göreve aittir: “bilinçdışına itilen, günahkâr temsil; bilinçdışı cehenneminin faizini ödediği kapitaldir”. Marx’da kapitalizm “Suçun işlevi olan basit ve bileşik faizlerle; dolayımsız bir biçimde, doğrudan sosyalizme dönüşür”. Burada bizi ilgilendiren bakış açısına göre Benjamin’in düşüncelerini izlemeyi deneyelim. O halde, kapitalizmin, Hıristiyanlıkta zaten mevcut olan bir eğilimi en uç noktaya iterek, her ortamda dini tanımlayan ayrım yapısını genelleştirdiğini ve mutlaklaştırdığını söyleyebiliriz. (asıl metin çevirisi: “Reform zamanında Hıristiyanlık, kapitalizmin ortaya çıkışını teşvik etmedi; bunun yerine kendisini kapitalizm içinde dönüştürdü. 99) Kurban (feda) etmenin, dünyevi olandan kutsala, kutsal olandan dünyevi olana geçişi gösterdiği yer, şimdi, tek, çok biçimli ve durmak bilmez bir ayrım sürecidir, bu süreç her şeyi, her yeri her insanî etkinliği kendi kendisinden ayırmak için ezip geçer, üstelik kutsal/dünyevi, ilahî/insanî ayrımına tamamıyla kayıtsız kalır. Kapitalist din en uç biçiminde, artık ayrıma uğratacak hiçbir şey olmaksızın, ayrımın saf biçimini gerçekleştirir. Mutlak ve geriye artakalan hiçbir şey bırakmayan bir dünyevileştirme, kutsal alanından çıkarma, şimdi bir o kadar da boş ve bütünleştirici bir kutsamaya denk gelir. Tıpkı, malda 99) W. Benjamin, sh. 185 88 olduğu gibi, nesnenin kendi biçiminde, doğasına özgü bir ayrım bulunur, bu ayrım kullanım ve değişim değerlerini birbirinden ayırır ve nesneyi ele gelmez bir fetişe dönüştürür, aynı şey şimdi, gerçekleştirilen, üretilen ve yaşanan her şey; insan bedeni de, cinsellik de, dil de kendi kendileri tarafından bölünürler ve artık öz itibarıyla herhangi bir ayrımı tanımlamayan ayrılmış bir ortama taşınırlar, bu ortamda her türlü kullanım kalıcı olarak imkânsızlaşır. Bu ortam tüketim ortamıdır. Eğer, ileri sürüldüğü gibi, şu an yaşamakta olduğumuz, her şeyin kendi kendisi tarafından ayrımında sergilendiği, kapitalizmin en uç aşamasını gösteri olarak adlandırırsak, o halde gösteri ve tüketim tek bir kullanım imkânsızlığının iki yüzüdür. Kullanılamayan şey, kullanılamadığından gösteri olarak sergilenmeye ya da tüketime bırakılır. Bu durum, dünyevileştirmenin imkânsız hale geldiği anlamına gelir (ya da en azından, kendine özgü yordamları gerektirmektedir.). Eğer dünyevileştirmek kutsal alanından çıkan bir şeyi ortak kullanıma iade etmek anlamına gelirse, kapitalist din en uç aşamasında kesinlikle ve mutlak olarak bir dünyevileştirilemeyeni hedefler.100” İmanî derdi olan bir Müslüman’ın, imanını hayatî bir mesele olarak telakkî eden bir Müslüman’ın şu aşağıda tekrar vereceğimiz satırlar üzerinde tefekkür ve teemmül etmesi gerekir… Vakıf(!), tarikat, dernek, hizmet, hayır faaliyetleri, cemaat, kermes, alış-veriş tuzakları içinde gözü bağlı dolap beygiri gibi dönen Müslüman! Öğrenimin ne olursa olsun, otur, bir an şu mekaniksel rutinden kedini kurtar… Yapacağın: tefahhus, tezekkür, teemmül, tefehhüm… Tüylerimiz diken diken oluyor… Hıristiyanlığın düştüğü tuzağa, Müslümanlar da mı düşüyor? Ama bunu Hıristiyanlık yaşadı, Müslümanların, tarihi gelişim süreci ortada olan bir dinin akıbetinden kendilerini korumaları için bir yol yok mu önlerinde? Olması lâzım!.. 100) Giorgio Agamben, Dünyevileştirmeler, çev. Betül Parlak, İstanbul, Monokl yay. 2011, sh.137) 89 “Reform zamanında Hıristiyanlık, kapitalizmin ortaya çıkışını teşvik etmedi; bunun yerine kendisini kapitalizm içinde dönüştürdü.101” Bugün İslâm dünyasında olan da bu değil mi? Özellikle kendilerine “Müslümanlık” atfeden Türkiyeliler eliyle… Ailece dünya Müslümanlarına oportünist dindarlıkta model olmuyorlar mı? Dindarların tek meselesi; Yükselen Değerler’e, onun yeni enstrümanlarına sözde İslâmî çözümler bularak, İslâm’ı; mistik, metafizik, okültik bir inançlar bütünü haline getirerek, gavurizme uyum sağlamak, koltuklarının altına sıkıştırdıkları reçetelerle, kapitalizm evreninin bir köşesine sığınmak ve sıkışmak!! Hiç bir İslâmî sınır tanımadan; akılları sıra İslâmî mukaddesleri kapitalist konsept içinde eritmek… İman bukağısından, İman kelepçesinden kurtulmak… Sonradan dâhil olanların inanç gücü ile yabancılıktan kurtulmak için Batı Uygarlığının müelliflerinden daha büyük bir hızla dönüşmek, dönüşmek ve dönüşmek savaşı içindeler… Bu arada farkında olarak veya olmayarak; İman; inanç haline dönüşerek, gönlümüzden süzülerek topuklarımıza kadar indi! Bir daha düşün! Bütün gayemiz seni rahatsız etmek! Biliyoruz, rahat değilsin! Ama çileye de talip değilsin… Sen de kabahatlisin! Hepimiz ruhen canlı cenaze, “giyinik çıplaklar” haline geldik! Sadece kadınlara ciro etmeyelim, hepimiz aynı durumdayız. Bir erkek; bu günkü kılık kıyafeti, saçı başı ile kırk yıl önce sokağa çıkabilir mi idi? Çıkarsa toplumun değerlendirmesi ne olurdu? Kırk sene önceki insan da kendinden otuz sene öncesinde aynı sorunla karşılaşırdı… Gelenek, görenek de mi değişmesin? Gelenek, görenek umurumda değil! Fakat bu değişim İslâmî sınırları aşarak, imanımızı tehdit ediyor! Aynı duyarsızlığı İslâmî akidelerimize karşı da takınıyoruz!.. Bir insanın hayata karşı tutumu tüm değerlerini etkiliyor… “Tekrar etmeyen her şeyi seviniz!” telakkisine hayran bir insan olmama rağmen, önemine binaen bir daha tekrar belasına 101) Din Olarak Kapitalizm, sh. 185 90 düşmeyi göze alarak, yine diyoruz ki; senin dışında üretilen bir felsefe, onun zemini üzerinde gelişen bilimler ve onların hayata nakşedilmesi ile ortaya çıkan bir teknoloji harikası!. Ve F. Bacon’un (1561-1626), sanki mazoşizmin muhatabı ve mağduru olmuş bir insanın; o durumunu tolere etme hıncı ve intikam duygusu ile, sadistçe bir feryadı: “vincimus naturam parendo = boyun eğen tabiatı yeniyoruz.! 102” Sanki Tabiat bir düşman… Şimdiye kadar insanoğluna sırf zevk için eziyet etti, işkence etti… Şimdi sıra insanoğlunda, artık intikamını alacak! Bugünkü çevre sorununun temel ethosunu anlatabildim mi? Batı uygarlığını ören yolların taşlarını iyi tanı!. “İnsan”a ne kadar yabancı! Sana ne kadar yabancı!... Hele bir Müslümana ne kadar yabancı!... Bütün hırs (belki de “azim” daha doğru olabilir? ), bütün ihtiras, tabiata hâkim olmak… “Çünkü tabiat yalnızca insana boyun eğdirilerek idare edilmektedir. 103” Bilgi güçtür, egemenliktir… Doğayı ve toplumları tahakküm altına alıp sömürmenin birincil şartıdır. “Nedenin bilinmemesi, sonucu olumsuz yönde etkileyeceğinden bilgi ile insan gücü eşanlamlıdır. Çünkü tabiat sadece yine tabiatın kurallarına uyulursa kontrol altına alınabilir.104” Doğa üzerinde egemenlik kurmanın bir altın kuralı daha: “Fakat hiç kimse cismi değiştirmek ve bir halden diğer hale geçirmek için cisim hakkında tam bir bilgiye sahip olmaksızın, bilinen cisme yeni bir tabiat giydiremez ya da onu başarılı ve uygun bir şekilde yeni bir cisme dönüştüremez.105” Buralardan emperyalizmin, özellikle İngiliz emperyalizminin temel konseptini süzüp çıkarabilirsiniz… Daha doğrusu Sosyal Baconizm… (Sosyal Darwinizm’den mülhem) Bazı önemli otoriteler, Francis Bacon’a bizimkinden farklı yaklaşıyorlar… Ben sadece iki örnek verip, bu görüşlerle hesap102) Bazı çevirilerde, Boyun eğdirdiğimiz tabiata hâkim oluyoruz! 103) Francis Bacon, Novum Organum, çev. Sema Ö. Akkaş, Ankara, Doruk yay, 1999, sh.94 104) A.g.e. sh.8 105) A.g.e sh. 107 91 laşmayı deneyeceğim: Bu kişilerden biri Walter Heistermann… Bacon’ın ‘vincimus naturam parendo’ sözünü; “Eğer tabiat olayları kendi kanunlarına göre olup bitiyorsa, onlara sihir âyinleri ile tesir edilemez. Eğer onlara hâkim olmak isteniyorsa, onların kanunları izlenmelidir. 106” Ve aynı konuda Macit Gökberk’de şöyle bir mütâlaa serdediyor: “Tabiata hâkim olmak isteğiyle Renaissance, başlangıçlarda –en güzel örneğini Paracelsus’ta 107(1493- 1541) bulduğumuz –fantazi ve büyüye bile başvurmuştu. Şimdi Bacon bu özleyiş ve eğilimi tam bir aydınlığa ulaştırır; Kopernikus (1473-1543) ile başlayan bu gelişmeye o da katılarak, fantezi ve büyü yerine objektif tabiat bilgisini koyar.108” Her ne hikmetse büyük otoriteler elbirliği ile bir tarih oluşturuyorlar… Bizdeki “Resmî Tarih” gibi… Ve felsefede bile dünyadaki bütün insanların entelektüel tasavvurlarını aynı kalıba dökmeye çalışıyorlar… Eğer kendi ayaklarınızı, kendi beyninizi kullanmazsanız “o görüşe“ teslim olursunuz! Bu görüş “resmî” desem değil, kavramsallaştıramadım… Genel olarak felsefe kitapları büyücülük, kehanet, okültizm gibi konuları hissettirmeden geçmeye çalışıyorlar… Okültizm hasretini çektiğim bir alan değil! Aksine de hiç ilgilenmem… Ama niçin Batı Uygarlığı bize olduğu gibi tanıtılmıyor? Niçin nesnel takdim edilmiyor? Niçin hep bir makyajla arz-ı endam eder? F. Thılly’de kısa bir bölüm var “okültizm” başlığıyla… Büyü, sihir benim ilgi ve merak alanım hiç değil ama meselenin İslâmî veçhesine de kısa bir atf-ı nazar zarureti var… {Hz. Ebu Hureyre (radıyallahü anh) anlatıyor: “Resûlullah 106) Walter Heistermann, Felsefe Arkivi, Felsefe Bölümü, İstanbul, 1968, Sayı: 16, sh. 84 107) (Sonunda mezarı bir Katolik türbesine dönüşen, tanınmış İsviçreli doktor ve filozof Paracelsus, 1520’lerde, Afrikalılar, Hintliler ve diğer Hıristiyan olmayan farklı renkte halkların Adem ve Havva’nın değil, ayrı ve düşük atalardan geldiğini iddia ediyordu… Paracelsus’un ayrı ve eşit olmayan beşerî yaratıklar fikri…….Derhal destek buldu. David E. Stannard, Amerika’nın Soykırım Tarihi çev. Şaban Bıyıklı, İstanbul, Gelenek yay. 2004, sh. 323., 108) Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, 292 92 (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: Kim (sihir maksadıyla) bir düğüm vurur sonra da ona üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirke düşer. Kim bir şey asarsa, o astığı şeye havale edilir109.} Başka bir hadis-i Şerif ’te Fahr-i Kâinât sallallahü aleyhi ve selem buyuruyor ki: {Cündüb radıyallahü anh anlatıyor: “Sihirbaza tatbik edilecek hadd cezası kılıçla vurmaktır.”110} Ayrıca merak edenlerin özellikle Bakara: 2 / 102. Ayetin tefsirlerini muteber tefsir kitaplarımızdan okumalarını tavsiye ederim… Çok geniş açıklamalar var… Yine, Araf: 7 / 115, 116, 117. Ayetler… Taha: 56 / 56-76… bütün bunlara paralel olarak: “Ebu Hanife’nin görüşüne göre büyücü öldürülür ve tevbesi kabul edilmez. Müslüman veya zimmî olması arasında fark yoktur. Çünkü büyücü küfrü ile birlikte yeryüzünde fesat çıkarmayı da bir arada götürmüştür. O bakımdan böyle bir kimse yol kesen kimseye benzetilir111.” Ben yukarda F. Bacon’ın kitabından üç alıntı yaptım… Bir kere kitaplarını okuduğunuzda tarafsız bir filozof yaklaşımı yok! Yukarda ifade ettiğimiz gibi Doğaya, sanki intikam alacağı bir düşman gibi bakıyor… “Bizim asıl amacımız tabiatı insanlık devletine ve insanlığın isteklerine karşı itaatkar kılmaktır112” F. Bacon, yine ütopik bir eser olan diğer bir kitabında, hayallerini bile süsleyen ideallerini şöyle dile getirir: “Kurulumuzun gayesi olayların sebepleri ve gizli saikleri hakkında bilgi edinmek, mümkün olan her şeyi yapabilmek için, insanın tabiat üzerine hâkimiyetinin sınırlarını genişletmektir.113” İkincisi; usûl olarak felsefeye ve bilimsel konsepte yaptığı büyük katkı bir yana, yazarların ifade ettiği gibi F. Bacon saf bilim aşığı bir insan da değil! Şunları söyler: “Felsefe geniş bir alana sahip olduğu için, batıl inanç ve teoloji ile karışarak bozul109) İ. Canan, Kutub-i Sitte, s İ. Canan, Kutub-i Sitt e, sh.8 / 95 h.8 / 95 110) İ. Canan. İ. Canan. Sh.14/ 143 Sh.14/ 143 111) Vehbe Zuhayli, Tefsirü’l- Münir, sh.1 / 221 112) F. Bacon, sh.169 113) F.Bacon, Yeni Atlantis, çev. Hâmit Dereli, İstanbul, MEB, 1966, sh.47 93 muştur, bu durum hem bütün, hem de bölümleri bakımından felsefe için çok zararlıdır.114” Ve yine aynı minval üzere devam eder: “Efsanelere gelince, onlar, bütünüyle yok edilmelidir.115” Aynı F. Bacon şöyle diyor: “Yine insanın anlayışı olarak adlandırdığımız bu örneklerde, büyüler ve ruh veya cin çağırma da küçümsenmemelidir. Çünkü bunlar bile sırf eğlence olmalarına ve az kullanılmalarına rağmen, önemli derecede bilgi verirler. Son olarak, batıl inançlara ve gize de tamamen boş vermemek gerekir. Çünkü onlar, yalanlar ve kurgularla dolu olmasına rağmen yine de, hayal gücünü büyüleyip kuvvetlendirirken, uzak nesnelerin çekiminde (sympathy), ruhtan ruha, cisimden cisme olan izlenimlerin gizil bir doğal işlevinin olup olmadığını görmek için bir araştırma yapılmalıdır. 116 “ Yine devam eder: “Cisimlerin dikkatlice ve hava geçirmeyecek şekilde kapatılmasının diğer bir faydası ise şudur: Hava yalnızca dışarıdan girişi önlemekle kalmaz (incelediğimiz üzere) içsel bir faaliyet olan cisimlerin ruhunun kaçmasını önler.117” Ve devam eder: “Gizil bir güçle yoğunlaşan maddelerin uyumu ve uygulaması ile.118” Ve : “Bunlar ilaçların esrarlı ve özel kalitelerinden dolayı.119” Kitabı şu cümlelerle bitirir: “Şimdi tümevarımın dayanaklarına, düzeltilmesine, somutlara, gizil sürece, gizil düzenlemeye ve oradan da yirmi birinci özdeyişte saydığımız diğer konulara geçmeliyiz120 “ Biz de yirmi birinci özdeyişe dönerek alıntımızı bitiriyoruz: “İlk yeniden inceleme tablolarımızdan ve reddetme ve dışlayıcı tablodan ve onlardan elde edilen ilk üründen sonra, tabiatın yorumu hakkında birkaç örneğin değil, tabloların gerekli olduğu ısı ve soğuk örneklerine yer vereceğimiz sunuda, doğru ve tam tümevarım konusunda anlığın diğer yardımlarından 114) Novum Organum. sh. 30 115) A.g.e. sh.269 116) A.g.e. sh.172 117) A.g.e. sh.255 118) A.g.e. sh. 261 119) A.g.e. sh. 269 120) A.g.e. sh. 274 94 yararlanmalıyız. Ayrıca, araştırmayı karıştırmayacak şekilde, diğerlerinin bazı çeşitlerini gözden geçireceğiz.121” Her ne kadar: “bunlar bile sırf eğlence olmalarına ve az kullanılmalarına rağmen…” diye bir not düşüyor ise de; “büyüler ve ruh veya cin çağırma da küçümsenmemelidir” diyerek bunlara inandığını net olarak ortaya koyuyor. Yine: “onlar, yalanlar ve kurgularla dolu olmasına rağmen..” diyerek tepkiyi yumuşattıktan sonra, “batıl inançlara ve gize de tamamen boş vermemek gerekir..” hükmü ile onlardan da vazgeçemiyor. Eğer ki; {Şu halde hıncı yalnız Aristoteles’e değil, fakat “tabiat hakkındaki her mücerret fikre” yani, ilimlerden ayrı her metafiziğedir.122} gibi bir yargı verilmese idi, izahı kolaydı… Özellikle Modern felsefe sınırında, R. Descartes’in çağdaşı olarak yaşayan, üreten bir filozofun zihniyet dünyasının karışık olması normaldir, denebilir ve mâkul bir açıklamadır bu… Fakat Büyü, ruh ve cin çağırma, batıl inançlar ve gize bu kadar sıcak bakan, muhalefeti ise çok yumuşak, esnek olan bir kişiye bu kadar övgü bizi kuşkuya sevk ediyor… Bu konuda Hâmit Dereli’nin yaklaşımı örnek teşkil edebilir: “1584’te parlamentoya girdi. Rüşvet alma suçundan mahkum oluncaya kadar oradaki vazifesine devam etti123” 1607 de başsavcı, 1617’de Adalet Bakanı oldu…. Ve devam ediyor Dereli: “Fakat bunlar bütün ömrünü memuriyet dilenmek, tabasbus ve dalkavuklukla lütuflar elde etmeye uğraşmakla geçiren Bacon’a geç gelmişti.124” Dereli bütün bunları anlattıktan sonra örnek bir tarafsızlıkla: “Çekilmesinden ölümüne kadar kendini tamamıyla edebiyat ve ilme verdi… Bütün kusurlarına rağmen, Bacon, yeni bir devri müjdeliyordu. Başkaları maziye hasretle bakıp batan bilgi güneşinin son ışıklarında ısınmaya çalışırken o yeni ve daha 121) A.g.e. sh.150 122) Alfred Weber, Felsefe Tarihi, 209 123) Hâmit Dereli, I 124) A.g.e. sh. V 95 da parlak bir çağın yaklaşmakta olduğunu sezmişti. Ona göre insanlığın, özlediği cenneti, geçmişte değil, gelecekte aramalı idi.125 Bütün bunların yanında; “bilim namusu” bakımından: “Ayrıca, araştırmayı karıştırmayacak şekilde, diğerlerinin bazı çeşitlerini gözden geçireceğiz.” cümlesi de açıklanmaya muhtaç… Yani siz yaptığınız araştırmalardan elde edeceğiniz verilerle kurduğunuz hipotezi “karıştırmayacak şekilde” diğer bazı çeşitlerle araştırma donelerinizi zenginleştirmiş olacaksınız… Fakat hipotezinize aykırı başka doneler, bulgular varsa onları göz ardı edeceksiniz…. Batı uygarlığı ve büyü, sihir ilişkisi konusunda daha söyleyeceklerimiz var… Önce Grek Mitolojisini biraz daha tanıyalım: “Mythos, çok tanrılı bir dinin tanrıları üstüne anlatılan efsane; mythologia da bu efsanelerin bir araya geldiği kitap olduğuna göre, mythologia ilk çağın din kitabı olmak gerek, oysa değildir ve hiçbir zaman olmamıştır, çünkü bu efsaneler inanç –tek tanrılı dinlerde sözü edilen inanç- düzeyine yükselmemiştir… İlkçağ mythos’u laiktir, din adamının değil, sanatçının uğraşıdır, onun anlamı, yön ve biçimi din alanında verilmez, sanat alanında verilir. Asıl yaratıcısı da sözdür ve söz ustasıdır.126” Tüm ilkel insanların mit anlayışları ile Greklerinki farklı idi…“ Tüm ilkel insanlar ritüel ve mit ortamları aracılığıyla çevrelerinin daha esrârengiz cepheleriyle ilişkiye girmeye çalışırlar ve mitin Hellenik versiyonu daha yüksek gerçeklik düzeylerini az çok tutarlı tarzda organize etme ve tahayyül gücü yüksek bir girişimdi.127” Ve nihayet: “Demek ki bu en eski Yunan dininde mücerretlere doğru bir gidiş var128” 125) Hâmit Dereli, sh. V 126) Azra Erhat, sh.6 127) Francis E. Peters, Antik Yunan Felsefesi Terimleri sözlüğü, çev. Hakkı Hünler, İstanbul, Paradigma, 2004, sh.6 128) Eckart Petrıch, Küçük Yunan Mitolocyası, çev Suat Y. Baydur, İstanbul, MEB, 1946, sh.V 96 Yunan Mitolojisi efsane, fakat inanç düzeyine ulaşmamış… Laik, her şeye rağmen rasyonel bir tarafı olan, sanat tarafı ağır basan bir tasavvurlar bütünüdür… İşte tam bu özellikleri ile topluma mitolojinin hâkim olduğu bir noktada: “Homeros’un bahsettiği tanrıların, insanların ruhî ihtiyaçlarını karşılayamadığını Yunanlılardan bir kısmı anlamıştı… Orpheus, kendi inancını, Hint’ten gelen Budizm’in tenâsüh inancıyla karıştırmış yeni bir inanç ortaya koymuştu…129” Şimdi geliyoruz Orpheus’a …. Trakyalı, suyun ötesinden(!), anası Kalliope adlı ilham perisi, fakat babası meşkûk! Bilici tanrı Apollon, diğer bir rivayete göre ırmak tanrısı Oigrus…. Kendisi kâhin ve büyücüdür… Karadeniz boğazındaki yalçın, oynak kayaları lirinin esrarlı sesleri ile yere bağlar, ejderleri uyutur, karısını yılan sokarak ölmüştü, karısını almak için cehennemin kapısını bekleyen üç başlı Kerberos’u lirinin sihirli sesi üç ağzı da açık kalacak şekilde büyüler, cehennemler kralı Hades’in huzuruna çıkar…. Karısını tam kurtaracakken, cehennemler kralı Hades’le yaptığı anlaşmayı ihlal ettiği için karısı buharlaşır uçar gider… Ölümü hakkında da farklı rivayetler var… Thales’le ( 625-545 ) başlayan Antik Grek felsefesinde, bu anlayış Pythagoras (580- 500) ve Empedokles (492-432) v.b. filozoflarla yer bulur… ”Empedokles hemen ardından rüzgârı ve yağmuru denetleyebildiğini iddia eder. Doğrusu bu hiç şaşırtıcı değildir: sihir âleminde, hava koşullarına etkide bulunabilme, insan bedenini etkilemenin doğal bir uzantısıydı130.” Empedokles, girişinde “kâhince “ yazığını söylediği “arınmalar” isimli şiirinde: “Öğretiye karşı bağlılık gösterirsen ilerde daha yüksek şeyler öğreneceksin.” diye başlayan (B 111) şiirinde: Ne kadar deva varsa dertlere ve kocamağa karşı Öğreneceksin, yalnız senin için yapacağım zira bunları. Dindireceksin de yorulmaz yellerin gücünü 129) Şefik Can, Klasik Yunan Mitolojisi, 457 Şefi k Can, Klasik Yunan Mitolojisi, 457 130) Antik Felsefe Gizem ve Büyü, Peter Kingsley, Çev. Kenan Kalyon, İstanbul, Kabalcı yay. 2002, sh.221 97 Saldırınca toprağa altüst eden soluğuyla tarlaları. Kara sağanağı uygun kuraklık yapacaksın insanlara Çevireceksin yaz kuraklığını da Ağaçlar-besleyen akımlara, aitherden gelen; Getireceksin Hades’den gücünü ölmüş insanın .131 Eğer Orfeizm öğretisine bağlılık gösterirsen; sihir ve büyü gibi enstrümanlarla kocamağa karşı devaları, çareleri öğrenirsin… Ve rüzgârları kontrol altına alabilirsin… Fakat bu istisnai bir olgu değil!.. {Yunanlılar “Aramiler”den öğrendikleri yıldız falına ancak Antikçağın sonlarında başvurmaya başladılar. Bu kehanetlerin Yunanlıların gündelik yaşamında ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu bugün artık bilemeyiz. Bütün yaşamları baştan sona simge işaretlerle çevriliydi ve her adımın ikinci bir anlamı vardı. Böylesine zeki, bir o kadar da gerçekçi bir halkın ömrü boyunca “batıl inancın bulanık bataklığında bata çıka ilerlemesi”, en aydın kafaların bile buna ses çıkarmaması insanı düşündürüyor.132} Dikkat ederseniz, doğayı kontrol altına almak, Antik Grek’ten beri, Batı’nın toplumsal bilinçaltında ihtiras haline gelmiş… Fakat o zaman sihir ve büyü ile; Rönesans’tan beri bilim ile… Fakat bu anlayış belirli zamanla sınırlı değildir… {Leonardo da Vinci 133(1452-1519) ve Sir Isaac Newton134 gibi görünüşte “rasyonalist” olan düşünürlerin arkasındaki ve Templar veya özgür masonluğun bazı kısımları ve Sion manastırı gibi organizasyonların yakın çevresinin arkasındaki gerçek itici güç okültizmdi. Ve bu uzun gizli büyücüler dizisi –magi- pek tabii ki vaftizci ve İsa’yı da içermiş olabilir. 135} 131) Walter Kranz, Antik Felsefe Metinler ve Açıklamalar, çev. Suad Y. Bay çıklamalar, çev. Suad Y. Baydur, İstan- dur, İstan dur, İstanbul, İ.Ü. Ed. Fak. sh. 160 132) Antik Yunan’ın Kültür Tarihi, Egon Frıedell, çev. Necati Aça, Ankara, Dost yay. 1999, sh.79 133) Yalnız büyük bir ressam, büyük bir mimar değil, aynı zamanda derin bir bilgin, çok becerikli bir teknik adamıdır. M. Gökberk, 284 134) Bilimsel dünya görüşünün öncülerinden. Felsefe sözlüğü, Bilim-Sanat, 1035 135) Lynn Pıknett&Clıve Prınce, Tapınak Şövalyelerinin Gizli Tarihi, çev. S. Kaliç-U. 98 Burada bir noktayı anlatmaya çalışıyorum: Akademik Felsefe; Felsefeyi ve Batı Uygarlığını yanlış anlamamıza sebeb oluyor… “Akademik Felsefe” kavramı ile de şunu kastediyorum: Felsefeyi Aktörleri olan filozoflardan; kısmen de toplumdan, tarihten soyutlama yaklaşımı… Sanki felsefede ifade edilen görüşler, gökten leylekler tarafından getirilip insanoğluna ulaştırılmış!... Bu “filozof ” olarak nitelediğimiz insanlar, hangi toplumun içinde doğmuşlar? Nasıl bir kolektif bilinçaltının etkisinde yetişmişler? Aile yapıları nasıl? İnsan olarak sağlık durumları? Başlarından geçen bireysel travmalar? Geçimlerini nasıl sağlarlardı? Bireysel zaafları? Karşılık bulmuş veya bulamamış aşkları? Dinleri? Toplumsal ilişkiler? Mensup oldukları formel veya informel topluluklar? Özellikle üye oldukları gizli örgütler? Özellikle de masonlukla ilgileri? Eğer siz bir filozofu bu ve benzeri parametrelerden yalıtılmış, mitolojik bir kahraman gibi alırsanız, sadece mitolojik bir masal yaratırsınız! Sadece bir örnekle yetineceğim: “Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını unutma!136” diye söyleyen F. Nietzsche’yi; “akademik” olmayan “Nietzsche’nin Kadınları137” ve “ Friedrich Nietzsche ve Cosima Wagner138” v.b. gibi kitapları ve hayatı hakkındaki kitapları okumadan nasıl anlayacaksınız? Belki de bu hiç büyümemiş, hep çocuk olarak kalmış çocukları, dehanın çocuklarını ancak “Akademik felsefe” nin hor gördüğü “dedikodularla” anlayabileceğiz? Lütfen insanları kutsamayın! Sevgisi ile nefreti ile zaafları ile fikrî asaletleri ile düşkünlükleri ile korkuları ile kahramanlıkları ile… Onlar da insandı…. Onların bir yanardağ gibi fokur fokur kaynayan iç dünyalarını uzaktan da olsa seyretmemize yardımcı olun! Olun ki yaşadıkları hayatlarının karanlık dehlizlerini, lavların ışığında birazcık da olsa görelim… Hatta bu Uygarlığın nasıl bir geleceğe yazgılı olduğunu görelim! Belki de filozofların gerçek felsefeleri hayatlarındaki trajedilerinde gizliHaskan, İstanbul, Neden Kitap, 2006, sh.509 136) Frıedrıch Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, çev. Turan Oflazoğlu, İstanbul, MEB, 1964, sh.70 137) Marıo Leıs, Nietzsche’nin Kadınları, çev. Pınar Ceylan, İstanbul, Gendaş, 2005, 138) Joachım Köhler, Nietzsche ve Cosima Wagner, çev. Atilla Dirim, İletişim, 1999 99 dir… (Özellikle “trajedi” kavramını kullandım… ”Dram” kavramını kullanmadım… Sanki başka türlü olabilemez bir hayat… Ve sorumlusu olmayan bir hayat tecrübesi!) “Sadece bir örnekle yetineceğim.” dedim, ama Kleist benim yakamı bırakmıyor, bütün benliğimi esir almış gibi, haykırıyor… Batı, Batı Uygarlığı, Batı Sanatı ve “Sancı”, diyorsun! Ve beni unutuyorsun! Beni nasıl yok sayabilirsin? Bütün aradığın soruların şifresi bende! Yoksa beni hatırlamaktan korkuyor musun? Evet, belki de korkuyorum! Ama kalkıp: “Dünyanın Fikir Mimarları, Kendileri ile Şavaşanlar”ı alıyorum elime, Zweig’ın ölümsüz tasvirlerini… Bakıyorum kitabın sonundaki el ile yazdığım not: “11 Mayıs 1990, saat: 14.10, Erciyes Üniversitesi, 2. kere” Çizdiğim yerlerden alıntı yapmak istiyorum, fakat bu Kleist’a bir hakaretmiş gibi geliyor bana… Bu saygısızlıktır, diyorum… Hayır, hayır, tekrar oku! Tekrar mütâlaa et! Sanki Batı Uygarlığının, bütün sancıları, sıkıntıları Kleist’ın şahsında tecelli ve temerküz etmiş! “ Sırtına Kleist’ın sebepleri ve sonuçları ile Batı Uygarlığının tarihi vurulmuş!” Sanki bütün çözüm onda! Sanki en dürüstü o! Sanki tek tutarlı o! Belki de bu Uygarlığın bütün insanları Kleist’ın geleceğine yazgılı! O’nun sonuna mahkûm! Belki de sonlarının bu olması lâzım! Aksi ikiyüzlülük, tutarsızlık, riyâkarlık gibi geliyor! Sınırlama getiriyorum: Batı Uygarlığına “evet!” diyen bir insanın sonu bu olmalıdır! Ama bu Uygarlığı hesaba çekenlerin, bu Uygarlığa kınayıcıların kınamasına aldırmadan yüksek sesle “Hayır!” diye haykıranların sonu asla böyle olmamalı! Yalnız ben Heinrich von Kleist’ı (1777-1811) bir temsilci olarak alıyorum! Hasta Batı Uygarlığı’nın, çağdışı değerlere muhtaç bir evrenin, bir proto tipi olarak… Dehanın bir remzi olarak…. Rimbau, Nietzsche, Baudelaire, Beethoven, Lenau……..Ve…… Stefan Zweig; O’nun, Batı Uygarlığının tam özetleyen dizeleri ile başlıyor kitaba: 100 Sence ben herhalde bir bilmeceyim. İçin rahat etsin; Tanrı da bence öyle. Bu tasavvurlarla başlayan bir hayat…. ”Kleist, nereye kovalandığını bilir. Bunu daha başından beri bilir -uçuruma! Yalnız şunu bilmez; her zaman uçurumdan kaçmakta mıdır yoksa ona koşmakta mıdır? 139” Şu satırlara dikkat, Zweig’ın: “Ve Kleist’ın (bu onun son şansızlığıydı) bir subabu yoktu, boşalacağı bir akıntısı yoktu: Kelimelere dökmüyordu içini, gerilimlerinden hiçbir şey sohbetlere, oyunlara, küçük aşk maceralarına aktarılmıyordu, ya da alkol ve afyonla erimiyordu… Aç canavarlar durmadan üstüne atlıyorlardı. Ve sonunda onu parçaladılar.140” Hayatında yaşadığı bir sürü acı tecrübeden sonra: “Hayata ancak, onu her an üstünden atmaya hazır olduğundan bu kadar süre katlanabildi.141” Ve en ihtiraslı, köklü arzusu “harika bir ölüm.” Ve “ölüm olgunluğuna ermiştir.” Tırnak içindeki ifadeler Kleist’a aittir. { Arkadaşı Rühle’yi tatlı dille tutkulu sözlerle heveslendirmek ister: “Birlikte bir şey daha yapmamız gerektiği düşüncesi aklımdan hiç çıkmıyor -gel, bırak iyi bir şey yapalım ve burada ölelim! Öldüğümüz ve daha da öleceğimiz milyonlarca ölümden birini sanki bir odadan ötekine geçiyoruz gibi.142”} Aradığı arkadaşı kendi çevresinde bir türlü bulamaz, herkes donarak, ürkerek onun teklifini reddeder. Ölümden önceki mısraları: Şimdi, hepten benimsin ey ölümsüzlük Gözlerimin bağından ışıldıyorsun bana Bin kat güneşlerin parlaklılığını! Kanatlarım büyüyor iki omzumda, Sessiz göklerde ruhum uçuyor; Ve aynı bir gemi gibi, rüzgârın nefesiyle kaçırılmış, 139) Stefan Zweig, Dünya Fikir Mimarları, Kendileri ile savaşanlar, Gürsel Aytaç, Ankara, T.İş Bankası Yay. 1989, sh. 5 Kitabın ikinci cildinde, “ Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar” şeklinde çevrilmiş: II/ XIV 140) A.g.e sh. 14 141) A.g.e. sh. 63 142) A.g.e. sh. 64 101 Canlı liman şehrinin batışını görüyor, Böyle batıp gidiyor bütün hayatım alacakaranlıkta: Şimdi renkleri, şekilleri henüz ayırt ediyorum, İşte şimdi bütün o sis aşağılarda. Birlikte ölme teklifini kabul eden yabancı bir kadına rastlar… {Artık yapılacak ufak tefek işler kalmıştır, ama bunları da tutarlı ve titizce yerine getirir, her işte pırıl pırıl, hiçbir korku ya da tutkuyla altüst olmamış bir kafa fark edilir. Birkaç mektupla Peguilhen ilgilenecekti, kuruşu kuruşuna kaydettiği borçları ödetecekti, çünkü ödev duygusu Kleist’ı “ölümün zafer şiirine kadar izlemişti.143} Kız kardeşine yazdığı coşku ruhuyla örülü mektup, yaşlı, ölüm hastası, kanserli, çirkin bir kadınla ölümsüzlüğe atar kendini… Ve: “İmzası, hayatın ona en büyük hesabının altındaki son çizgidir: kuvvetlice atar onu, şimdi o karışık hesap nihayet kapanmıştır, şimdi borç mektubunu yırtmaya sıra gelmiştir. Neşe içinde gelin damat gibi Wannsee’ye yola çıkarlar; Patron onların gülüşlerini, çayırlar üzerinde eğlendiklerini duyar, güle oynaya kahvelerini içerler. Sonra-tam kararlaştırılan saatte kurşunun ilki ve hemen peşinden ikincisi çekilir: arkadaşının kalbinin ortasına ve kendi ağzının ortasına. Eli titrememiştir gerçekten: ölmeyi yaşamaktan daha iyi bilmektedir.144” “Canına kıyan adamın henüz soğumamış cesedini muayene etmek için Berlin’den koşup gelen doktorlar, vücudu sağlam ve yaşama gücünde bulurlar. Hiçbir organda bir özür yoktur ve hiçbir yerde bir ölüm nedeni bulanamaz: çaresiz adamın, nişan almasını bilen elle kafasına sıktığı kurşunlardan, o kaba gücün ölüm nedeni oluşundan başka.145 143) A.g.e. sh.69 144) A.g.e. sh. 70 145) A.g.e. sh. 13 102 Akademik yaklaşım; Batı Uygarlığını tamamen rasyonel, ampirist, pozitivist bir düşünsel aktivite olarak değerlendiriyor ve temellendiriyor… Ve biraz da filozoflar gündelik yaşamlarından soyutlanarak işlendiği için, ister istemez muhataplarının zihin dünyasında kutsanmalarına sebep oluyor… Yani altın, zebercet, zümrüt, elmaslarla müzeyyen billûr köşklerin, fildişi kulelerinde yaşayan, bütün zaaflardan soyutlanmış tanrılar… Batı felsefesinin ve Batı uygarlığının bu biçimde süblime edilmesi; bu felsefenin yaratılmasında beyin teri, inşasında entelektüel emeği olmayan topluların ruhlarında açtığı aşağılık duygusu uçurumunda, kendi değerlerinin paramparça olmalarına ve Batı değerlerini kutsayarak muhasebesiz kabul etmelerine sebep oluyor… İfrat, tefrit. ”Nihayet Batı, batı dediğin büyü ve sihirden ibaret… Her şeyi bizden aldılar.” Kökten yanlış!.. ”Ancak şunu belirtmeliyiz ki, o dönemde Floransa’da gizemcilerin yürüttüğü faaliyetler, günümüz gazetelerinde yer alan yıldız fallarının Rönesans’taki karşılığı olarak düşünülemez. Bu faaliyetlerin bir kısmı kaçınılmaz olarak batıl inançların hükmü altında kalmışsa da, önemli bir kısmı da evreni ve insanın evrendeki yerini anlamaya yönelik çabalardı.146” Ucuzculuktan kaçınacağız! Fikir asaleti bu tutumda! Milattan önce VI. - V. Yüzyılda On bin küsur kişilik anfitiyatr yapan ve düşüncesi uğruna canını hor gören filozoflar yetiştiren Antik Grek uygarlığını bir hamlede silip atamazsınız! İmha ve ifna edemezsiniz! Adama sorarlar: Sen o zamanlar, o asırlarda ne yapıyordun? Ama bizim de şu tesbitte bulunmaya hakkımız var: O bahsettiğiniz filozofu ölüme mahkûm eden de o uygarlığın insanları, o uygarlığın insanlarının oluşturduğu toplum idi… Hatta o filozof, yığına karşı o entelektüel soyluluk ve fikrî asalet tavrı içinde olmasaydı; o günün Antik Grek yargılamalarında olduğu gibi, karısını ve çocuklarını, onların sözde merhamet pençelerine atarak, manen parçalanmalarına sebeb olsa idi, yine ölüme mahkûm ederler miydi? “Yunan mucizesi”nde, “insanlığın altın 146) Tapınak Şövalyelerinin Gizli Tarihi, sh. 39 103 çağı”nda eşsiz bir filozofun kanı var!.. Köleliği meşru gören de en büyük filozoflarından biri idi… Bugün bir Müslüman olarak, onların ahlaki değerlerini paylaşmamızda mümkün değil! Asıl düşünülmesini talep ettiğim konu da şu: Antik Grek; Laik, dinsel anlamda bir inancın oluşmadığı, daha çok estetik bir evren!.. Fakat bu tasavvur insanları tatmin etmeyince, arkasından gelen büyü ve sihir inancının egemen olduğu bir yeni tasavvurlar dünyası… Asırlardır devam eden serencamda geldiği nokta! Acaba Batı’nın bütün sancılarının temeli inancın mevzuunu bularak imana dönüştürülememesi mi acaba? Bir türlü Allahü Zü-l-celâl Hazretleri’ne inanamaması! Bir türlü Hâtem-ül-Enbiyâ sallallahü aleyhi ve sellem’e inanmaması!… Bir türlü Kur’an-ı Azimü’ş-şan’a inanamaması!... ”Onlar da Allah’a inanıyorlar!” demeyin… Bu hayâsızlıktır… Hayâ da imandandır… Lütfen ayetleri hatırlayın!... Tevbe: 9 / 31. Ayet-i Kerime’yi hatırlasanız yetişir!... Edeb yahû!... Onlar transandantal bir varlığa inanıyorlar!... Fakat o; Rabbimiz Celle Celâlühu Hazretleri değil!... Sizin imanınız inanca dönüşerek onlara yaklaştığı için, birbirinize çok büyük yakınlık hissediyorsunuz… Ben, o ateist Nietzsche’nin bile transandantal bir varlığa inandığına inanıyorum!... Ama inanılan, inancın mevzûu, Allahü Zü-lcelâl Hazretleri değildir! “Acaba Batı’nın bütün sancılarının temeli inancın mevzuunu bularak imana dönüştürülememesi mi?” diye sorduk!.. Yine o soru sadedinde, Johann Gottfred von Herder’in şu satırları da; Antik Grek’ten beri gelen, insanın sınırlıya sığamamasının, sınırsızı dolduramamasının ortaya çıkardığı; aczini, yetersizliğini telâfi edebilmek için takındığı gurur ve kibrin bir ifadesi değil midir? Prometheus’u hatırlayalım! İsterseniz Sisyphos’u da hatırlayalım!.. Sanki Herder’in “İnsanlık Tarihi Felsefesi Üzerine Düşünceler” başlıklı uzun yazısının son satırları, yüzyılları yara yara Antik Grek’ten günümüze gelen bir feryatmış hissine kapıldım! Şeytanca bir gurur: “Tanrı, yeryüzünü ve akıldan yok- 104 sun varlıkları belirli tarzda yaratırken, insana (özel) bir biçim vermiş ve onunla sanki şöyle konuşmuştur: Beni örnek al ve yeryüzünün tanrısı ol! Egemen ol ve yönet! Ortaya koyacağın şey, kendi doğandan kalkarak soylu ve yetkin olarak yaratabildiğin şey olsun; ben bu konuda mucize göstererek senin yanında olmam; çünkü ben senin kaderini yine senin insan ellerine verdim; ama benim tüm kutsal, sonsuz doğa yasalarım sana hizmet etmeye hazırdır.147” Biraz Batı zihniyetini, Batı insanın iç dünyasını birazcık olsun sezdirebiliyor muyum? Batılı insanın “göğsündeki dinmeden çırpınan denizi”…. Batı Uygarlığı bu ethosunu değiştirmedikçe sancıdan, bunalımdan, sıkıntıdan, eşya ve hadisler karşısında zaman zaman duyduğu metafizik dehşetlerden kendini kurtaramaz! Daha fazla uzatmadan, acele cevap vermemeniz kaydıyla şu soruyu soruyorum: Acaba bugün İslâm dünyasında, özellikle de Türkiye’de148 dinci kesimdeki; siyâsî, kanaat önderi, akademisyen, Anadolu kaplanları, tarikatlar, vakıflar, dernekler, İmam-Hatip’lilerde; Batı’daki insan tasavvurunun yavaş yavaş filizlendiğine şahit oluyor musunuz? Ve bu dincilerin merkeze yerleştikleri, periferinin onları kabul etmesi bir tarafa, kendilerini kabul ettirmeye çalıştıkları düşünceme katılıyor musunuz? Hatta bu saydığımız aktörlerin, Antik Grek dünyasında 400 yılda yaşananları; 20-30 yıla sıkıştırdıklarını mübalağalı mı buluyorsunuz? Birinci laik dönemle, orphic dönemin sentezini? Kuşkusuz İslâmî mefhumların muhtevalarını heva ve heveslerine göre değiştirerek!... Bakın çevrenize tanrılara başkaldıran, Antik çağ kahramanları görüyor musunuz? Avrupa’ya biz nizâmat veriyoruz! Amerika’ya biz nizâmat veriyoruz! Birleşmiş Milletler’e biz nizâmat veriyoruz! Artık: “Tarih Yapıyoruz!” Kazma kürek elde İslâm’ın kuyusunu kazarak! 147) Tarih Felsefesi, Seçme Metinler, çev. Doğan Özlem-Güçlü Ateşoğlu, Ankara Doğu-Batı yay. 2006, sh.29 148) İsimlerin tartışıldığı İsimlerin tartışıldığı bugünlerde acaba isabetli olan, Anadolu Cumhuriyeti mi? bugünlerde acaba isabetli olan, Anadolu Cumhuriyeti mi? 105 Şöyle bir itiraz duyar gibiyim: Bu saydığınız “dinci” evrensel kümesindeki bu aktörler ne Antik Grek’i, ne de felsefeyi anlarlar149! İşte facia da tam o noktada! Müteakip satırlarda meseleyi biraz daha açmaya gayret ettim: Asıl düşünülmesini talep ettiğim ikinci konu da şu: Laik, dinsel anlamda bir inancın oluşmadığı, daha çok estetik bir evren!... Fakat bu tasavvur insanları tatmin etmeyince, arkasından gelen büyü ve sihir inancının egemen olduğu bir yeni tasavvurlar dünyası… 1908’de başlayan ve ağırlaşmış olarak 1923‘ten sonra kurulmaya çalışılan yeni bir tasavvurlar dünyası!... Kurucularının aklı ermese de…. Tam Grek Mitolocya Dünyası… Fakat halkı tatmin etmeyince… Çok calib-i dikkattir, ölü yıkayıcı din görevlisi dahi bulunamaması… Yoksa nasıl kazandığı, had cezaları, kısas, mirasını nasıl bölüştüğü, İslâmî harflerin değişmesi, mütevatir olarak günümüze kadar gelmiş ezanın değişmesi… Mesele olmaktan çıkmış… İmam-Hatipler, canlanan tarikatlar, cemaatler, Kur’an kursları, hafız okulları; Hanefî bir Müslüman olarak orfeizm diyemem ama! Ama düşünmekten de kendimi alamam! Bir süre bu devam ediyor, ya mevzûunu bulur, kontrolden çıkar endişesi ile 28 Şubat darbesi ve halen de devam ediyor… O gün söylendiği gibi bin yıl devam edecek! Mistik, metafizik, okültik soslu yeni bir gavurluk inşâ ediliyor, hem de Müslüman’ım diyenlerin eliyle… Sonraki bölümlerde “Oportünist değişimin Aktörleri“ başlığı altında bu son konuya daha geniş olarak dönmeyi düşünüyorum!... Fakat siz de araştırın cifri…. Ve İslâmiyetle ilgisini…? Biz mucizeye de keramete de inanıyoruz!... Allahü Zü-l-celâl Hazretleri’nin hiçbir sebebe bağlı olmaksızın, irade buyurduğu anda, tabiat kanunlarının peygamberler veya Allah Celle Celalühü dostları tarafından kesintiye uğratılabileceğine iman ediyoruz!.. Ama keramet hakkındaki bu kadar şehveti de anlayamıyoruz!.. En büyük keramet Şeriat-ı Garrâ-yı İslâmiye’yi yaşa149) Dikkat, özellikle “ anlama “ kavramını kullanıyorum. “ bilme “ kavramını kullanmıyorum. 106 maktır… Niçin olağanüstülükler arıyoruz? Niçin birilerinin ille de şapkadan tavşan çıkarmasını istiyoruz? Yoksa fizikî olarak göreceğimiz, duyacağımız, dokunacağımız, bizim nefsâniyetimizi okşayarak, semirten bir “rab” mi arıyoruz? Zıvanasından çıkıp, savrulan Müslüman kendine gel! Şarlatanlığı bırak! Alıkoyucu duraklarda vakit kaybetme! Tarikat terk-i mâsiva demektir! Kaldı ki Batı’da, halen günümüzde, “New Age” genel adı altında ortaya çıkan bir sürü hareket: “alternatif Hareketler”, “Yeni Dincilik”, “Yeni Gizemcilik”, “Modern Boş İnan” v.b. İlerde dönmeyi vaat ettiğim bu konuyu şimdiden hatırlatmamın sebebi, Türkiye’de ve İslâm dünyasında görülen “uyanma”, İslâmî şuurun uyanması mı? Yoksa evrensel olarak ortaya çıkan; mistik, metafizik ve okültist nitelikli dinsel sürecin bir parçası mı? Tam bu noktada bir parantez açma ihtiyacı hissettim… F. Bacon söz konusu kitabını 1620 yılında yazmıştır… Tarihe dikkat ederseniz Modern felsefenin babası R. Descartes (1596-1650)’le çağdaş…. Bu iki filozof, R. Descartes’in 1637’de yazdığı “Metot Üzerine Konuşma”150 ile Batı Uygarlığının metot anlayışını sistematize etmişlerdir… Eğer Batı’lılaşmayı itibarî bir tarih olarak 1718’de başlatırsanız; benim yıllardır savunduğum ve halen ısrar ettiğim bir fikir var: Bu topraklarda hiçbir zaman Batı’lılaşma arzusu olmadı… Sadece tek mesele İslâm’dan kurtulmak… Tek gaye İslâm’dan soyutlanmak… Bırakın Batı felsefesini, sadece şu iki kitabı dahi mütâlaa etseniz bana hak verirsiniz. Çünkü F. Bacon için bilimsel düşünmenin birinci basamağı, zihni; insanın soyutlamalar yaparak oluşturduğu yalın kurgulardan, idollerden, putlardan temizlemektir. Soy idolleri, mağara idolleri, çarşı-pazar idolleri ve tiyatro idolü.151 Biz her köşe başına bir put diktik… Hadd-i zâtında meydanlara, köşe başlarına değil ruhlara, vicdanlara, zihinlere diktik, o putları… Zaten olmayan düşünce 150) R. Descartes, Metot Üzerine Konuşma, çev. Mehmet Karasan, Ankara, MEB, 1962 151) Novum Organum, sh.15 107 dünyamız o idollerin altında ezildi, kaldı. Batı’da çoklukta yokluk… Londra’nın ufak denebilecek, Parlamento meydanında yanılmıyorsam tam yirmi yedi put saymıştım… Batı’da politikacısı, askeri, filozofu, sanatkârı, sporcusu, duyan gelmiş dikiliyor, oraya… Bizde teklikte simülatif bir tanrılık! Sanki tevhid inancına şuurlu bir başkaldırı… Ata uçağına bineceksiniz, Atatürk Hava Meydanı’nda uçaktan ineceksiniz, Mustafa Kemal Bulvarı’ndan geçerek, Gazi Mustafa Kemal caddesine gireceksiniz, Atatürk sokağından……. Yeter be! Çıldıracağım… Öyle bir evren inşâ ettiler ki, “Bir bardak su ver! Atatürk’süz olsun!” Felsefe, bilim ve teknoloji… Bu tasavvurların sürekli yeniden üretmesi ile oluşan ve değişen bir hayat... Ve… Bir döngü!.. Tekrar; teknolojinin felsefeye, felsefenin bilime, bilimin teknolojiye etkisi… Fakat bir kere daha işaret edelim bizim vurguladığımız kısır bir döngü değil! Bir kere teknolojik bakımdan sürekli bir ilerleme! Ama hangi yönde? Nükleer tıp teknolojisindeki ilerleme sayesinde en amansız, en çaresiz hastalıklar tedavi edilebilirken; aynı ileri nükleer teknoloji bir anda yüz binlerce insanın ölümüne sebep oluyor!... Nükleer reaktördeki bir sızıntı, kuşaklar boyu sürecek kalıtımsal hastalıklara sebep oluyor… Yani buradaki bizim sözünü ettiğimiz döngü –ikinci bölümde zikrettiğimiz “döngüsel tarih anlayışı değil!”- Ve bu atmosferde savrulan152 biz insanlar… İşte bizim bütün yırtınmamız İnşâ edilen böyle bir iklimde “İman”ın yeri meselesi!.... Laik ve seküler bir tutarlılıkla İman elbisesini soyunup, küfür zırhına büründüğünü sananlara diyecek bir şeyimiz yok! Belki de farklı sözlerimiz olabilir! Biz yırtınıyoruz! Çünkü çatır çatır İman elbisemiz yırtılıyor, parçalanıyor! Bir çocuğun çıkıp: “Kral Çıplak!” demesi gerekiyor… Biz o çocuk olmaya talibiz… S.O.S veriyoruz… Batı oluşum sürecinin yazgısına mahkûmuz! Onların sürecine iyi bak! Adım adım, bizim güzergâhımızı da çizebilirsin! 152) Heidegger’in kullandığı “fırlatılma” veya “atılma” kavramının daha çok ontolojik ve farklı anlama karşılık geldiğini düşünüyorum. 108 Yazdığı kitap, kalitesi ile yüzyıla yakın zamandır geçerliliğini koruyan, özellikle “kapitalizm” hakkındaki tespitleri halen referans olan, Max Weber: {“Kapitalist ruh” taşıyanlar bugün, kiliseye tümüyle karşı olmasalar da, kayıtsızdırlar. Cennetle ilgili can sıkıcı temalar, onların neşeli kişilikleri ile uyuşmaz; din onlara, insanları bu dünyanın işlerinden uzaklaştıran bir araç olarak görünür…153” diyor ve devam ediyor: “Ancak septikler ve Kilise ile ilgisi olmayan kişiler de armağanlar vererek uzlaşma yoluna gidiyorlardı, çünkü bu, ölümden sonraki bilinmeyen durumlara karşı bir sigortaydı ve (hiç olmazsa genellikle yaygın kanıya göre) Kilise yasaklarına görünüşte bir boyun eğiş, mutluluk için yeterliydi.154” Evet dikkatli bak! Aynada kendini göreceksin! Şu cümleler size de tanıdık geliyor mu? “Çünkü bir püritenin yaşamın her oluşumunda etkisini gördüğü o tanrı eğer kendinden olan birine kazanma şansını verirse bunu amaçlı yapar. Ve buna uyarak inançlı Hıristiyan, kendine çıkar sağlayacak bu çağrıya uyar… Zengin olmak için, bedensel zevkler ve günah için değil, tanrı için çalışmalısınız.155” Bunlar her yerde ortak müsekkinler, sedatifler… Dön yukarda daha önce verdiğimiz cümleyi bir daha oku! İşte senin gerçek hüviyetini gösteren ayna o! Bir de Max Weber’in John Wesley’den156 (1703-1791) ödünç aldığı aynaya bak! Sanki ruhunun en mahrem noktalarına, hatta senin dahi gümrük duvarları koyarak girilmesine izin vermediğin, nesiçlerine-dokularına DNA’larına girilmiş olduğunu göreceksin, kendini çırıl çıplak hissedeceksin…. Ezan okundu, camiye…. Niçin? Çünkü sıkıştın! Ancak dini istismar ederek kurtulabilirsin bu refulmanlardan… ”Korkarım ki, zenginliğin arttığı yerde dinin içeriği aynı ölçüde azalmıştır. Bu yüz153) Max Weber, Protestan Ahlakı Kapitalizmin Ruhu, sh.57. 45 no’lu dipnotta geçti… 154) A.g.e. sh.60 155) A.g.e. sh.126 156) Metodist Kilisesinin kurucusu Protestan rahip, sade bir yaşantıyı, tutumluluğu ve ekonomik zorluklara karşı maneviyatı vurgulayan bir hareket… 109 den de, eşyanın doğasına uygun olarak, gerçek bir dinin yeniden doğuşunun uzun süre bir kalıcılığı olabileceğini olanaklı görmüyorum. Çünkü din, hem çalışkanlık hem de industry/frugality157 üretmek zorundadır ve bunlar da ancak zenginliğe yol açar. Fakat zenginlik artınca, gurur, kızgınlık ve dünya sevgisi de artacaktır. Kalbin sesini dile getiren bir din olan metodizm şimdi yeşil bir ağaç gibi serpilmişken, bu durumda kalması nasıl olanaklıdır? Metodistler her yerde çalışkan ve tutumlu olmuşlardır, bunun sonucu olarak de mülkleri çoğalmıştır. Böylece bununla orantılı olarak gururları, kızgınlıkları, bedensel ve dünyevî arzuları ve yaşam kibirleri de artmıştır. Bu yüzden de dinin biçimi olduğu gibi kalırken, ruhu yavaş yavaş yok olmuştur.158” Devam ediyoruz Max Weber’le: “Burada da, bizim defalarca gözlediğimiz gibi, gelişim şemasına uygun olarak, düşüncenin dini köklerinin yok olmasıyla, yararcı yönü, fark edilmeden kendine yol açtı.159” demektedir. Ve şu aşağıdaki satırlara dikkatinizi rica ediyorum… Biraz arkaya bakın! Devamlı arkaya bakılmaz ama önünüzü görebilmek için arkayı da kontrol altında tutmak gerekir… Sizin henüz başında olduğunuz yolda; kan revan içinde, madden ve manen perişan, hem dünya hem ahiret selâmetini kaybetmiş dönen insanlar var… Biz burada bilgisayarla yapılan projeksiyonlarda olduğu gibi, on, yirmi, otuz yıl sonraki, özellikle manevî halinizi göstermeye çalışıyoruz… {Baxter’in görüşüne göre, dünyevi mallar ile ilgili kaygılar, “insanın her zaman üzerinden atabileceği ince bir palto gibi” yalnızca azizlerin omuzlarında durmalıdır. Fakat kader, bu paltodan demir bir kafesin oluşmasına hükmetmiştir. Asketizm160dünyayı yeniden kurmayı ve kendi 157) Çalışkanlık/ tutumluluk 158) Max Weber, sh. 136 159) A.g.e. sh. 138 160) Bu kavrama Ülgener; doğru olmadığını düşündüğüm şöyle bir karşılık veriyor ki; bu tür farklı uygarlıkların kullandığı kavramlara ille de diğerinde bir karşılık bulma gayretinin yanlış olduğunu göstermek için aldım: Asketik : riyâzetci, Sabri F. Ülgener, Zihniyet ve Din; İslâm, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat ahlakı, İstanbul, Derin yay. 2006, sh.34…Çeviren ise şöyle bir açıklama yapıyor: { Dinde, “ ruhun 110 ideallerini dünyada gerçekleştirmeyi üstüne aldıktan sonra, tarihte daha önce hiç görülmediği bir biçimde bu dünyanın malları, insanlar üzerinde artan ve nihayet kaçınılmaz bir güç kazanmıştır. Bugün onun ruhu (asketizmin ruhu) -kim bilir, belki de en sonunda- bu kafesten kaçmıştır. (Şimdi) mekanik temele dayanan muzaffer kapitalizmin artık bu desteğe ihtiyacı yoktur. 161} Yalnız bu hitabım, sadece, bu gâvur düzeninin maddî soygunundan pay alanlara değildir… ”Müslüman’ım!” diyen herkesedir… Dahası “insanım!” diyen herkesedir… Çünkü bu sistem zengin fakir demeden herkesi dönüştürüyor…. İnsanları birbirine ve kendi kendine yabancılaştırıyor… Mitolojik bir canavar gibi bütün damarlarımızdaki “anlam”ı son zerresine kadar sömürüyor ve “saçma” duygusunu zerk ediyor! Batı Uygarlığı oluşum süreci bütün insanlığı kendi değişim şemasına mahkûm etmiştir. Farklı tarihî oluşum sürecinden geçerek XX. Yüzyıla giren bütün toplumlar Batı Uygarlığı oluşum sürecine bir şekilde dahil olmuşlardır…. Geç kalanlar daha sorunlu… Çünkü apar-topar önünden geçen banda atlıyor… Bizim hemen hemen üç yüz yılda aldığımız yolu, kırk elli yılda almak zorundalar… Afrika’daki iktisaden geri kalmış toplumlara bakın, ellerinde aynı Batılı firmaların meşrubat şişeleri, Batı’nın aynı tişörtleri sırtlarında… Çanak antenlerden çirkef akıyor… Türkiye gibi ülkeler kendi çirkeflerini oluşturma aşamasına geldikleri için, artık Amerikan filmlerine mahkûm değiller… Ve kendi çirkeflerini iftiharla ihraç ediyorlar…. Kanalizasyonların üzeri açıldı…. Her türlü rezalet serbest!... ”Rezalet” de ne demek ola ki? Nihayet farklı tercih!!! Veya tercih farklılığı… Bu arada Batı’da meydana gelen değişimin bir sancı unsuru da Güney’den Kuzey’e doğru göç dalgası… Gerçekten çok ciddi kurtuluşu”nu “ dünya nimetleri”nden uzaklaşarak, kendini “ ilahî amaçlara vakfederek “ arayan görüş; “ Münzevilik. M Weber. sh. 76) 161) M. Weber. sh.140 111 bir sancı unsuru… Kuşkusuz bu göçlerin, Batı üzerinde de bazı tesirleri olmaktadır... Fakat belirleyici Batı, çevre ise etkileyici… Belki de pilavın kara biberi, farklı bir tad, çeşni…. Yalnız hayatın Batı oluşum süreci içinde; bir şov, simülasyon, gösteri haline getirildiği dünyamızda; çevrenin daha ciddi bir etkinliğe sahip olduğu düşünülebilir… Her türlü sportif faaliyet; futbol, basketbol, atletizm, boks v.b. müzik, sahne, şov çevrenin egemenliği altına giriyor… Amerika’nın bir siyahîyi başkan yapma ihtiyacı… Ama halen onun da saçının kıvırcık zenci saçı olmasını kamufle etmek için, kısa saçı tercihi… Hani bir şarkıcı da rengini değiştirmişti… Demek ki kapitalizm; bir toplum tasavvuru, toplumsal düzenle etkileşim halinde, kurulu düzenin devamı, sosyal yapının dağılmaması için kültürün, toplumun unsurlarını bir arada tutan desteğinden yararlanarak egemen sınıfların iktidarını sağlamaktadır. Bu noktada İslâm âleminde sözde tarikatların, sözde cemaatlerin, resmî kuruluşların, hâsılı İslâm’ın bütün unsurlarının nasıl kullanıldığı konusunu dikkatlerinize ve takdirlerinize sunarım… Batı Uygarlığını ve sancılarını anlayabilmek için, kapitalizmin ayrılmaz bir parçası olan homo economicus ve müteşebbis kavramlarının da netleşmesi gerekir. {“Homo economicus”, iktisadî adam demektir. ”İktisadî adam”, nazarî bir insan tipidir. Bu adamın hususiyeti, ruhî âmillerin tesirine kapılmaksızın daima maddî menfaat peşinde koşmasıdır. İktisadî adamın menfaat meseleleri dışındaki haleti ruhiyesi, tamamı ile pasiftir. Onun sevki tabiisi, kazanç arzusunun cazibesine tâbidir.162” Menfaat meseleleri dışındaki konuları karşı kayıtsızdır. Müteşebbise gelince: {Kapitalizm rejiminde, hususî yatırım ve işletme faaliyeti müteşebbis sınıfın elindedir. Teşebbüs 162) Feridun Ergin, İktisat Nazariyesi, İstanbul, İ.Ü. İktisat Fakültesi, 1950, sh.30 112 faaliyetinin zahirî gayesi, kullanılan sermayelere mukabil azamî derecede menfaat temin etmektir. Müteşebbis, hedef tuttuğu gayelere erişmek üzere her vasıtaya başvurabilir. Teşebbüs erbabı, menfaatlerine uygun gördüğü takdirde, hile veya şiddet yollarına sapabilir.163 İş adamlarının umumî menfaat fikrine mutlak bir kıymet vermeleri beklenmemelidir. Kapitalizm, efkârı umumiyenin kayıtsızlığını veya hükümet kuvvetinin kanunları tatbik hususundaki zaafını hissettiği takdirde, müstehlik sınıfına karşı tamamı ile insafsızdır. Maddî menfaat duygusu ve piyasaya hâkimiyet arzusu, müteşebbis faaliyetinin hâkim unsurudur. İş adamları zihniyeti, fiiliyatta, “ne Ahlâkî ve ne de gayri ahlâkîdir.” Müteşebbis psikolojisi, umumî menfaat karşısında “lâ ahlâkî”164 tâbiri ile ifade edebileceğimiz bir kayıtsızlık içindedir. Teşebbüs erbabı, muhakkak surette ahlâk kaidelerine tâbi olmaksızın, fakat hukukî ve ictimaî müeyyidelerden menfaatlerine bir zarar gelmemesine dikkat ederek, kullandığı sermayeden âzami istifadeyi çıkartmağa çalışır165”} Ben bu bilgileri özellikle 1950 baskılı bir kitaptan aldım. Çünkü kitabın tümünü mütâlaa edince, henüz zihinlerde ideolojik işgallerin gerçekleşmediği bir dönemde, önsel fikirlerden arınmış nesnel bir yaklaşım olarak gördüm… Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız; Batı sınıflı bir toplum; Antik Grek ve Roma hâkezâ… Feodalitede iki sınıf vardı: Senyör ve serf… Bu sistem yıkılınca yerine geçen kapitalist sistemde burjuva-proleter… Daha doğrusu kanaatimize göre; Senyörün yerini Burjuva, Serfin yerini de Proleter almıştır…. Haliyle sömürüye dayanan bir sistem, bu bakımdan ortaya çıkan zulümler ve haksızlıklar.. Her ne kadar; Rönesans’la 163) A.g.e. Müellif burada, François Perroux’un , Cours d’Economie politique, isimli eserini kaynak göstermektedir. 164) Lâahlâkî, ( = amoral) A.F. Başgil, Din ve Laiklik, İstanbul, Yağmur yay. 1962, sh.54 ---- Nötr ( lâ-ahlâkî veya a-moral) Ahmet Tabakoğlu, WWW. Din ve hayat dergisi.com. 165) Feridun Ergin, sh.127 113 ilgili; “Eşya gibi muamele gören insan, artık insan gibi muamele görmeye başlıyor.166” gibi hoş hikâyeler, hatta masallar söylenmiş ise de, bunlar retorikten öteye geçememiştir. Doğu’lu okuryazar takımı, Batı’nın dilek ve temennilerini hep gerçek yargısı sanma saflığına ve ahmaklığına musâb olmuştur. Hatta bu fikir şaşılığı, fikir renk körlüğü bu gün de hala devam ediyor. Batı moderniteyi insanileştirememiştir. “Toplumsal ilişkileri metalaştırmış.167 Ve İnsanı “faydasız ve umutsuz bir çaba” nın içine atarak Sisyphe’nin alınyazısına mahkûm etmiş ve bu durumu takiben, “Bu dünyanın kendisini aşan bir anlamı var mıdır, bilmiyorum! 168” dedikten sonra, yüzsüzce: “Bugünün dünyasında, şiddetsizliği ancak bir ölümsüzlük felsefesi doğrulayabilir… Avrupa’nın sırrı artık hayatı sevmemesidir… Hayatın haklı büyüklüğünü yadsıyarak, kendi kusursuzluklarından yana attılar zarlarını. Daha iyisini bulamayınca, kendi kendilerini tanrılaştırdılar, böylece mutsuzlukları başladı: gözleri oyulmuş bu tanrıların.169” diye sızlanır! Belki de bir serzeniş! Ama kime? Batı’nın bu serencamı, yüzyıllardır yaşadığı bu süreç, en nihayet nereye gider, nerede karar kılar? Sonunda; gökyüzünde hiçbir uçak kalmadığına göre, o da inecek! Ama bütün mesele nasıl inecek? Sanki aklı sıra tehlikeyi azaltmak için yakıtını bitirmeye çalışan gökyüzünde turlayan, nafile turlar atan uçağa benziyor… Biz de aynı sürece dâhil olduğumuza göre bizim geleceğimiz de Batı’nın aynı mı olacak? Korkarım bu soruya cevabımız “evet!” olacak! Tevhidi imanını, vahdaniyet akidesini kaybeden insanın sonunda varacağı yer neresidir? Maalesef bu sorunun acı fakat gerçek bir cevabı var: {Fakat Zerdüşt’ün kulağı ansızın irkildi:… ”Ne oluyor? Ne yapıyorlar?” diye sordu 166) J. Michelet, Rönesans, çev. Kâzım Berker, İstanbul, BEB, 1989, sh.11 167) Fuat Ercan, Para ve Kapitalizm, İstanbul, Devin yay. 2005, sh.17 168) Albert Camus, Sısyphe Efsanesi, çev. Tahsin Yücel, 1962, Ataç kit., sh.58, 126 169) Albert Camus, Başkaldıran İnsan, çev. Tahsin Yücel, İstanbul, Varlık, 1967, sh. 297,317 114 kendi kendine ve konuklarına görünmeden gözleyebilmek için, sessizce kapıya yaklaştı. Bir de ne görsün! Gözleri neler görse beğenir siniz? “Alayı sofulaşmış yine yakarıyorlar, çıldırmışlar!” dedi ve ölçüsüz şaştı. Gerçek! Bütün bu yüksek insanlar, o iki kral, emekli papa, uğursuz büyücü, gönüllü dilenci, gezgin ve gölge, yaşlı falcı, ruhça vicdanlı kişi ve en çirkin insan,- hepsi çocuklar gibi, sofu koca karılar gibi diz çökmüşler, eşeğe tapıyorlardı.170”} İşte bu süreç sonunda, bu noktada karar kılar! Nefsâniyetinize, enaniyetinize ağır mı geldi? Sizin taptığınız şu nefsiniz, bizim gerçek eşeğimizden daha mı hâyâ sahibi? Sizin tapındığınız eşekler, bizim gerçek eşeklerimizden daha mı izzet sahibi? Hiç değilse bizim eşeklerimiz fıtratına göre hareket ediyor! Ya, Sizin eşekleriniz? Hâlık-ı Zül Celal, Kur’an-ı Azimü’ş-şan’ında “Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık.) Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.171 “buyuruyor… “Ki biz insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına (Esfel-i Sâfilin) attık. Fakat iman edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.172” Kuşkusuz bu yeni sürecin en önemli özelliklerinden biri makineleşmedir. Düzeyi, işlevi farklı olmakla birlikte İlkçağdan beri makine kullanılmaktadır. Hatta herkese aykırı gelecek bir yaklaşıma göre: “Günümüzün, teknolojiye bağımlı toplum yapısının temelleri Rönesans döneminde, ya da İngiliz Endüstri Devrimi 170) F. Nietzsche, Böyle buyurdu Zerdüşt, çev. Turan Oflazoğlu, İstanbul, MEB, 1964, sh. 365 171) Araf Suresi: 7 / 179 172) Tin Suresi: 95 / 4,5,6 115 sırasında değil de, Ortaçağ’da atılmıştır. Ortaçağ insanoğlunun yaşadığı, yaratıcılığa en elverişli çağlardan biri olmuştur. İlk endüstriyel devrim bu çağda gerçekleşmiştir. Bilim adamları ve teknisyenlerin su ve rüzgâr gücünün “yerini tutabilecek yeni enerji kaynakları aramaya koyulmaları o günlere rastlar.173” dedikten sonra, Ortaçağ’daki teknolojik başarıları anlatır …… Ve, “Ortaçağı, buluşlara yol açan dinamik ve ilerici bir çağ olarak betimleyen bu tablo……174” diye devam eder. Burada asıl sorun emek gücünün pahalı olduğu durumlarda onu makine ile ikame etmek gerekir. Bu da ücretleri düşürerek işçi aleyhine bir durum yaratır. Makineye karşı ilk isyanın ne zaman olduğunu bilmiyoruz ama, en azından fikrî planda ilk başkaldırı; Guy Patin (1601-1672) ve Montesquieu (1685-1755) ile ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Fikrî planda uygulamalı bilime ve makineye karşı muhalefet edenlerden biri de henüz Sanayi Devrimi arefesinde, Jonathan Swift (1667-1745)’in 1726 yılında yazdığı Guliver’in Gezileri isimli fantastik romanında ortaya çıkmıştır. Onun da mezar taşında “Burada vahşi haksızlıklar karşısında kalbi param parça olan biri yatıyor.” Yazıyormuş… Bundan sonra bir sürü ciddi başkaldırı… Şu bilgiyi de dikkatle değerlendirmek gerekir: {1675 yılının Ağustos ayında Londra’daki Cenova konsolosunun yazdığı iki haber: başkentteki 10.000 ipek işçisi, şerit imal eden Fransız tezgâhlarının getirilmesi üzerine ayaklanmışlardır; bu tezgâhlarda bir kişi 10-12 şeridi aynı anda dokumaktadır; yeni tezgâhlar yakılmıştır ve eğer askerler ile burjuva muhafızların devriyeleri müdahale etmeseydi, daha kötüsü olabilirdi.175” Hadd-i zâtında bütün kaynaklarda makineye karşı halkın, aydınların red tavrı ve fabrika tahripleri hakkında çok örnekler 173) Jean Gimpel, Ortaçağda Endüstri Devrimi, çev. Nazım Özüaydın, Ankara, TUBİTAK, 1996, sh. I 174) A.g.e. sh. .229 175) F. Braudel, Mübadele Oyunları, sh.267 116 var. Fakat biz uzatmadan şunu ifade edelim ki; bu fabrika tahripleri “Luddizm” diye kavramsallaştırılan bir izm’in, farklı bir deyişle ekolün doğmasına sebeb olmuştur… Hattâ süreç içinde kendisini yenileyerek çağımızda Kirkpatrick Sale gibi temsilcileri olan ve çevreyi önceleyen Neo-Ludit176 ideoloji haline gelmiştir. Luddizm (Makine Kırıcılık veya Makine Tahripkârlığı) “XIX Yüzyılda İngiltere’de işlerini kaybetmemek için özellikle dokuma makinelerine karşı örgütlenerek onları tahrip etmeyi hedefleyen toplumsal hareket177” Harekete ismini veren Kral veya General Ludd gerçek mi, efsane mi olduğu bilinmeyen Ned Ludd’du. Yalnız bu hareket sadece İngiltere’ye özgü değildir. Nitekim 1863’te bir İngiliz tarafından İzmir’de kurulan çırçır fabrikası da yerli işçiler tarafından yakılmıştır. “1930’da İngiltere’nin birçok yöresinde Ludistler birçok değişik olayda makineleri kırmaya yönelmiş, tarım işçileri de aynı anda samanları yakmaya girişmişlerdir.178” Batı’nın makine telakkisini, onunla olan ilişkisini şu inanılması zor olaylar daha net biçimde anlatır, diye düşünüyoruz. Meşhur Robespierre’in (1758-1794) avukat olarak taraf olduğu bir dava: “Saint-Omer’den M. Vissery adında birisi, evinin damına üzerinde dikenler bulunan, küre biçiminde bir yıldırımsavar (paratoner) koydurmuştu. Konu-komşu korktular, bunu belediye meclisi kararıyla söktürdüler… … Mahkeme, Vissery’yi haklı çıkardı, o da hemencecik küresiyle dikenlerini yine yerine dikti. Fakat konu-komşu işin bilirkişiye havalesini istediklerinden… Fayda yerine tehlike yaratacağı tespit edildi ve tekrar yerinden indirildi.179” 176) M. Castells, Kimliğin Gücü, sh. 235 177) Ekonomi Sözlüğü, sh.530 178) David Harvey, Postmodernliğin Durumu, çev. Sungur Savran, İstanbul, Metis, 1997, sh.265 179) Pıerre Gaxotte, Fransız İhtilâli Tarihi, çev. Samih Tiryakioğlu, İstanbul, Varlık, 1969, sh.265 117 İşte makine, insan ilişkisine Sanayi Devrimi’ni gerçekleştiren İngiltere’den yüz kızartıcı bir örnek: “İngilizler bir daha dokumacılık yapmasınlar diye, Hindistan’daki küçük kızların bir parmaklarını kesecek kadar haşindiler. O zamanlar Britanya İmparatorluğu’nun Manchester kentindeki fabrikalardan başka yerde dokumacılık yapmasını resmen yasaklamışlardı. Elli yıl önce bu parmak kesme olayı (Kitabın orijinalinin basım tarihi: 1980)180” Bu noktada amaçlarımızdan biri makineye karşı olan tutumun geçici bir zaman, mekân ve sınıfla sınırlı olmadığı… Ve makine-ekonomiden önce makine-insan, makine-toplum ilişkisi üzerine dikkat çekmek: {Son yedi, sekiz seneden beri elde edilen deneyimler göstermiştir ki; zorunlu sosyal değişimlere işçi kesimi yönetici kesimine göre daha az direnç göstermektedir. Bilgi iletişimini halk kitlesi değil, onu yöneten kadro istemiyordu… Bu gözlemin oluşmasına neden olan iki önemli örnek var: İsveç’in Goeteborg’unda ve Amerika’nın Chicago’sunda… CBS Çağdaş sistemler Genel Müdürü M. Joseph Ramellini, otomasyon alanında önemli bir uzmanlık niteliği kazanmıştı, o bu gerçeği şöyle yorumluyordu: “Yöneticilerin bu aletleri kullanmayı reddetmelerinin nedeni onlardan korktukları değil, onlara güvenememelerinden ileri geliyor. Kaygıları bu aletin kendilerinin yerini alabileceğini düşünerek, zihinlerinde bir sükûnet sağlayamamalarından doğuyor. Otoritelerini kaybettikleri bir ortamda çalışmak korkusu onların nefeslerini kesiyor.181 } Batı Uygarlığı putunu kendi yapar, kendi yıkar, kendi tahrip eder! Hatta tahribi ekolleştirir. Yaz-boz, kes-yapıştır! Makineyi kutsar, onu rab edinir… Ruhunu onun dişlilerine kaptırır, işte o anda ızdırap içinde ona saldırır ve kırmaya başlar! Sürekli periyodik krizlere yazgılı, fakat her krizden sonra temel parametrelerde değişiklik yapmayı düşünemez… Ufak tefek rötuşlarla 180) J.J. Servan-Schreiber, Dünya Meydan Okuyor, çev. İsfendiyar açıkgöz, İstanbul, Yılmaz yay. 1991, sh. 135 181) A.g.e. 315,316 118 yoluna devam edeceğini sanır, fakat sonu yine hüsran, yine hayal kırıklığı… İnsanlık tarihi için çok kısa sayılacak bir zaman dilimine sıkıştırılan; 1929 buhranı ve Keynesyen model, arkasından monotarist politikalar, neo-liberal trend, arkasından kriz… Kavramlar kuru, kavramlar boş, kavramlar anlamsız… KRİZ? Hiç düşündünüz mü? Bu dört harfin arkasında; kaç on milyon beslenemeyen bebek, kaç on milyon gecesi gündüzü gözyaşı olan, çocuk, genç kız, kadın var? Kaç on milyon erkek var? Kaç on milyon yıkılan yuva var! İşsiz güçsüz milyonlar, alıştığı hayat tarzından vazgeçmek zorunda kalan çocuk, genç, kadın, erkek, yaşlı! Kriz dolayısıyla deprem yaşayan aileler, ırz u namusu pâymâl olanlar! Durumu veciz bir şekilde kitaplaştırır: “Cinnet, Panik ve Çöküş, Mali Krizler Tarihi182 Fakat bu uygarlık o kadar yüzsüz ki, o kadar aymaz ki, sistemine öyle bir inançla bağlı ki, hiçbir şey olmamış gibi; “E, nerde kalmıştık?” diye kalkıp yoluna devam ediyor. Utanmadan kavramlarla sanki dalga geçiyorlar: “Yaratıcı Yıkıcılık!” … Schumpeter’in “Yaratıcı Yıkıcılık”ı başına çalınsın… Yıkmadan inşâ etmenin bir yolu yok mu? Bu “yaratıcılık” ın ayrılmaz bir parçası olan “yıkıcılık” ın insanlığın toplumsal bilinçaltında ne gibi tahribatlara sebep olduğu hiç düşünülmüyor, konuşulmuyor… Sanki Hıristiyanlığın; insanların doğuştan günahkar olarak doğdukları anlayışı, bizzat yaşatarak insanların kafalarına sokuluyor…. Bu arada şu gerçeği teslim edelim, zaman zaman feryat eden soylu sesler de çıkar: ”Acı gerçek şu ki, tekelci-mali sermaye rejimi hem üretime hem finansa egemen olan küçük bir oligopolcünün çıkarlarına (Siz söylenenleri ete kemiğe bürüyerek; Siyonizm’i, beynelmilel Yahudi’yi, İllumünati’yi yeniden mütâlaa edebilirsiniz! A.B.) hizmet etmek üzere tasarlanmıştır. Göreceli olarak az sayıdaki birey ve şirket muazzam sermaye havuzlarını denetlemekte ve istenen ölçekte para kazanmaya devam etmek için finans ve spekülasyona ağır bir bağımlılık içinde olmaktan başka 182) Manıas, Panics and Crashes, Charles P. Kındleberger, çev. Halil Tunalı, İstanbul, 2007 119 bir yol bulamamaktadır. Bu da kapitalizmin gelişimine içsel olan, derin kökleri bulunan bir çelişkidir. Eğer amaç bir bütün olarak insanlığın amaçlarını geliştirmekse, dünya er ya da geç alternatif bir sistem bulmak durumunda kalacaktır. Başka bir yol yoktur.183” Bizim amacımız her fırsatta tekrar, tekrar muhatabımızı rahatsız etmektir. En az kendimiz kadar rahatsız etmek! Hal sâridir! Tek şartı samimiyet! Onun için bir daha tekraren soruyorum: İnancı olanlar kapitalizmin alternatifinin özlemi içinde yanıp tutuşurken; iman sahibi olduğunu iddia eden sen, hayvansal bir rahatlığın içinde Yükselen Değerlere sığınıp, onun koynunda rahatça yatarken Allah’tan hâyâ etmiyor musun? Resul’ünden utanmıyor musun? Komünizm nasıl insanları sefalette eşit kıldı ise, sen de insanları ahlaksızlıkta eşit kıldın! Hepiniz eşit oldunuz. Din, iman tanımadan içtenlikle, Müslümanlardan sakladığın, kıskandığın elini herkese uzatıyorsun. Herkesle sarmaş dolaşsın. Kırılıp, dökülüyorsun, tek derdin kınayıcıların kınamasından kurtulmak! İki çocuğu ile şehid edilen Abdullah Azzam’ın ağzından soruyorum: “Demirleri dahi eriten cahiliye iğrençlikleri, insanı eritmez mi?184” İşte Batı uygarlığı arz etmeye çalıştığımız bir süreçten sonra, şu anda içine bulunduğu anafora veya hortuma mahkûm etmiştir kendisini… Sürdürülemez bir sistem, bir düzen… Yaygınlaşan bireysel silahlı eylemler… Uyuşturucunun tam bir felaket halini alması… ailenin durumu, evlilik dışı birliktelikler, ensest, teknolojideki kontrol edilemez ilerlemeler ve psikolojik, toplumsal sorunları….. Önlenemez krizler… Kapitalist sistemdeki krizlerin dökümünü veren bir kitap yayınlandı: 183) J. Bellamy Foster, Kapitalizmin Malileşmesi ve Kriz, çev. Çiğdem Çidamlı, İstanbul, Kalkedon, 2008, sh.88 184) Abdullah Azzam, Tevbe Sûresi Tefsiri, İstanbul, Buruc yay. 2007, sh.51 120 1630’dan 2010’a Finansal Krizler Tarihi, Balonlar, Panikler, Buhranlar ve Küresel Finansal Kriz…. Girişte Şöyle bir sınıflama yapılmış: Yüzyıl: Çılgınlık Çağı Yüzyıl: Borsa Balonları Çağı ve İlk Panikler Yüzyıl: Panikler Çağı ve Uzun (Büyük) Buhran Yüzyıl: Tarih Değiş (mey) erek ve Şiddetlenerek Tekerrür Ediyor Yüzyıl: Yeni Yüzyıl’da da Değişen bir Şey yok Bu yüzyıllardaki krizlerin hepsinin analizi yapışmış ve son Kriz hakkında şu yorumlara yer verilmiştir: “Günümüzde Avrupa Borç Krizi’ne evrilmeye başlamış olmakla birlikte Mayıs 2011 itibarı ile devam etmekte olan 2007 küresel krizi, ABD bankacılık sistemindeki bir nakit sıkıntısı ile başlamıştır. Kriz sürecinde, dünyanın her yerinde, büyük finansal kurumlar batmış, hükümetler bankaları kurtarmışlar ve borsalar da önemli kayıplar yaşanmıştır. Birçok yerde, konut piyasası sıkıntıya girmiş, birçok haciz ve tahliye olayları da yaşanmıştır. Bu birçok ekonomiste göre, 1930’larda yaşanan Büyük Buhran’dan beri görülmüş en kötü finansal krizdir. Bu kriz yüzünden, çok önemli işkolları batmış, tüketicilerin serveti trilyonlarca dolar azalmış, hükümetler büyük taahhütlere girmişler ve ekonomik faaliyet önemli ölçüde azalmıştır…… Bu arada, 2011-2012 dönemi için de dünya ekonomisi ile ilgili riskler sürmektedir. Kâhin olarak adlandırılan Rubini hâlâ ikinci bir dip olma olasılığından bahsetmektedir….. 2006 yılında ABD’de ortaya çıkan küresel konut balonunun patlaması sonucu, emlağa 121 bağlı tahvillerin değerleri düşmüş ve bu durum dünyanın her yerindeki finansal kurumlara zarar vermiştir.185” Günümüzde ise; Fransa’dan başlayan dalga Avrupa’yı etkilemeye devam ediyor… Sol, sosyal demokrat trend güçleniyor…. Ama geleceğe ait umut yok! Ocak 2013 Davos toplantısı: “Dünya Ekonomik Forumu’nun dünyanın çeşitli bölgelerine yayılan 1500 uzmanın katılımıyla oluşturduğu Küresel Gündemi Belirleme konseylerinin önceki gün açıklanan 2013 raporunun sonuçları da küresel CEO’ ların kaygılarını destekliyor. Rapora göre çözümlenmesi gereken sorunlar sıralamasında birinci sırayı Küresel Ekonomideki İstikrarsızlık alıyor. İkinci sırada Euro Bölgesi’ndeki Kırılganlık, üçüncü sırada Küresel Finans Sistemindeki İstikrarsızlık, dördüncü sırada ise Büyüyen Gelir Eşitsizliği sorunu yer alıyor. Bu sorunların yanı sıra, sıralamada yer alan Küresel Liderlik Eksikliği, İklim Değişikliğine Uyum Sağlama, Küresel Kaynakların Yetersizliği gibi sorunlar da Davos 2013’ün tartışma gündeminde yer alıyor.186” Bu noktada bizim endişemiz; takriben XVII. Yüzyılın ortalarından itibaren Batı uygarlığı yükselen değer olmaya başlamış ve kendisinin bünyesel sorunlarını, doğal bir sürecin olabilir arızaları olarak görmüş ve göstermiştir. Grip hakkında, “ilaçla bir haftada, ilaçsız yedi günde geçer.” denir… Batılı için kriz, grip gibi bir yaramazlık unsuru… Çünkü nasıl olsa “görünmeyen bir el”, başta iktisadî olmak üzere bütün sorunları çözecektir. Batılı, o kadar Avrupa’da iç savaşlara, I. Ve II. Dünya Savaşlarına rağmen, sistemden şüphe etmemiştir. Bazı filozof ve yazarların soylu sesleri de yeterli yankıyı bulamamıştır. Bizim şu anda yaşadığımız endişe, alternatifsizlik dolayısıyla bu krizlerden yeterince ders alınmayıp, ufak pansumanlarla yola devam edileceği endişesi… 185) S. Balı-A. Büyükşalvarcı, 1630’dan 2010’a Finansal Krizler Tarihi, İstanbul, Çatı kitapları, 2011, sh. 198 186) Osman Ulagay, Davos’ta Pembe Tablo “ in” değil, Milliyet, 23 Ocak 2013 122 Daha önce temas ettik… “Kriz!”… Bu kriz durumu sanki tam anlaşılamıyor gibi… Empati veya einfuhlung sağlanamıyor… Her ne kadar biz insanı her duruma ve şarta alışan bir varlık olarak kabul ediyor isek de, bu biraz da ironik bir yaklaşım… Hatta eleştirel bir yaklaşım…. Makar Devuşkin’i hatırlar mısınız? “Artık alıştım; her şeye alışırım ben, çünkü sessiz, küçük bir insanım…” Bizde güzel atasözleri vardır: “Allah kimseyi alıştığından geri koymasın.” Veya başına felaket gelmiş birisini teselli etmeye kalksanız beklide şu cevabı alacaksınız: “Geçer ama, deler de geçer!” Dolayısıyla bir insanlık durumu olarak; rahatlık, mutluluk, mutsuzluk, dert, çile, güven, güvensizlik, kaygı, endişe, korku gibi kavramların göreceliği olduğuna inanıyoruz… Bu nedenle bu saydığımız veya saymadığımız insanlık durumlarının eşiklerinin ve katsayılarının farklı olduğunu düşünüyoruz… Hatta aynı bireyde zaman ve mekâna göre dahi izafiyet unsuru taşıyor… Bu sebeplerle krizin olumsuz anlamda etkilediği insan sayısı tahminlerden çok fazla olduğunu iddia ediyoruz… Bir insan 20-20.000 frekans187 arasındaki sesleri duyar.. Duyum eşiğimiz 20 frekans. Bunu aşınca sesi duyuyoruz ama frekans kaç olunca rahatsız oluyoruz? İnsana, hatta aynı insanda zaman ve mekâna göre değişir. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ta, yarattığı bir tip var: Piyer. Kont Bazuhov’un evlilikdışı dünyaya gelmiş oğlu… Malikânelerde büyümüş… Yabancı ülkelerde öğrenim görmüş… Benim favorim Dostoyevski olduğu için, (rahmetli Üstad Tolstoy’u daha derin bulur ve daha çok beğenirdi) romancıları onunla mukayese ederim. Nitekim on yıllarca önce okuduğum kitabın arkasına şöyle bir not koymuşum: “Dostoyevski tipine yakın veya en yakını!.” Piyer Avrupa’dan dönmüştür… Ve 1812 Napolyon savaşına katılır… Esir düşer, elbiseleri yırtılır, ayakkabısı yırtılır, nerdeyse yere basarak yürümektedir: ”Anlamıştı ki; acının da, özgürlüğün 187) Frekans, titreşen bir kaynağın bir saniyedeki titreşim sayısıdır. 123 de sınırı vardı ve mutlulukla mutsuzluğun sınırı birbirine çok yakındı; pembe yatağında, çarşafın bir ucu kıvrıldı diye rahatsız olan bir insan, tıpkı çıplak, rutubetli bir toprağın üzerine uzanıp da, vücudunun bir yanı ısınırken, öbür yanı üşüyen bir insan gibi rahatsız oluyordu; eskiden dar balo ayakkabılarını giyerken nasıl bir acı duymuşsa, şimdi artık yalın ayak, (ayağındaki pabuçlar çoktan parçalanmıştı), daha doğrusu her yanı yaralarla dolu, çıplak ayaklarıyla yürürken aynı acıyı duyuyor, canı acıyordu.188” Eğer insanı bizim gibi algılarsanız, daha sonraki yargılarımıza da katılırsınız… Yurt içinde veya yurt dışında, ebeveyninin krizzede olması dolayısıyla; özel okuldan ayrılmak zorunda kalan bir kız veya erkek çocuğun buruş buruş minnacık yüzüyle katıla katıla ağladığını düşünebiliyor musunuz? Tam heyecanla düğün hazırlığı yaparken, kriz sebebi ile düğününü bilinmeyen bir tarihe ertelemek zorunda kalan, bir genç kızın odasında yaşadığı frustrasyonu hayal edebiliyor musunuz? Çocuğuna ilaç alamayan baba, yavrusuna kış günü palto alamayan ana… Kriz bu gâvurlarda daha ağır seyrediyor… Çünkü özellikle bir neocon; fakirlere muhtaçlara yardımı, onları tembelliğe alıştıracağı için ahlaksızlık olarak kabul ediyor…. Örnekler çoğaltılabilir, böylece değişim, sorunları ve sancıları daha iyi anlaşılır…. Biz kolayını bulduk.. Okumak farz-ı kifaye… Mütâlaa ettiğimiz kitapların bazılarının, muhtevaları ile sizi işgal etmeden sadece isimlerini basım tarihlerini ve tercüme tarihlerini veriyoruz… Ayrıca kitap isimlerinden bir dünya tasavvuru çıkarmak, gibi hoş bir oyun… İsimler önemli, atasözü ne diyor; ”Bir çuval buğdayın, bir avuç mosturası olur!” Kitapların yazılma tarihleri ile tercüme tarihleri arasındaki sürenin kısalması da ayrı değerlendirmeye muhtaç bir durum… Taşköprülüzâde Ahmed Efendi (1495-1561)’nin, 1532 yılında yazmış olduğu Mevzuat’ül Ulûm189 isimli kitabdaki tavsiyeleri şimdi uyguluyoruz. 188) L. Tolstoy, Savaş ve Barış, çv. Leyla Soykut, İstanbul, Cem yay. 1971, sh. 4 / 244 189) Taşköprülüzâde Ahmet Efendi, Mevzuat’ül Ulûm, sadeleştiren: Mümin Çevik, İstanbul, Üçdal Yay. 1975 124 I. Wallersteın, Liberalizmden sonra, 1995-1998 P. Krugman, Bunalım Ekonomisinin Geri Dönüşü, 2001- 2003 L. Kleveman, Yeni Büyük Oyun -O.Asya’da kan ve Petrol 2003-2004 C. Johnson, Amerikan Emperyalizminin Sonbaharı, 2004- 2005 T.L. Frıedman, Dünya Düzdür, 2005-2006 T.P.M.Barnett, Harekât Planı-Pentagon’un Yeni Haritası 2005-2006 F. Fukuyama, Neo-Conların Sonu - Yol Ayrımındaki Amerika, 2006-2006 A. Greenspan, Türbülans Çağı-Yeni Bir Dünya Serüveni 2007-2008 Fikret Başkaya, Çığırından Çıkmış Bir Dünya, 2004 İ.Özer Ertuna, Kapitalizmin Son Direnişi, 2005 Zeynep Atikkan, Amerikan Cinneti, 2006 Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, 2007 125 DEĞİŞİMİN SINIRLARI (Bu yazının ana çatısı 1981 yılında yazılmıştır…) Bundan önceki yazımızda hayatın her alanının; özellikle de değerler dünyasının bir “değişim” ve “oluşum” içinde bulunduğunu, bu gerçeği inkâra kimsede mecal olmadığını açıklamaya, temellendirmeye çalışmıştık. Fakat bütün bu açık değişim ve oluşuma rağmen; değişim içinde değişmeyen, yeni oluşlara açık olmayan olmuş bitmiş özgün bir “cevher’in, “ölümsüz gerçekler” in bulunduğunu da özellikle vurgulamıştık. Bütün değerler alanını kapsayan, sonsuz ve sürekli bir değişimin mümkün olamayacağı bu tür bir düşüncenin bazı önemli, gözden uzak tutulması, çözümlenmesi imkânsız bazı çıkmazları olacağı da şüphesiz! Çünkü her sistem; samimiyetle düşünülüp, itiraf cesareti gösterebilirse bazı ön-ana değişmez, temel, kesin prensiplere değerlere dayanır. Aksi durumda ortada uzak veya yakın bir gelecekte, bir zaman ve mekân kesitinde gelişimi tahmin ve yönlendirme iddiasında olan hiçbir ideoloji kalmazdı. Sadece ideolojiler değil, bütün felsefe sistemleri de değişmez, sabit, doğruluğu varsayım olarak kabul edilen bazı fikirlerden yola çıkarak, bu ilk düşünce ile tutarlı bir sistem ortaya koyarlar. Genellikle de bu ilk aşamada doğru kabul edilen düşünce 126 ile tutarlı olmak endişesi yüzünden de büyük hatalara, yanlışlara düşerler. Fiziksel evrende olsun, düşünceler dünyasında olsun her yapının bir temeli olması gerektiği ve olduğu, değişmeyen en basit bir mantık kuralıdır. Kesin, genel-geçer, exact, bilgiler elde ettiğini kabul ettiğimiz Matematik dahi, belli ön kabullerden hareket ediyor. Demek ki düşünce hayatının mümkün olması, geleceğe ait bazı planların ve tahminlerin yapılabilmesi için en azından düşünme prensiplerinin ve bazı ilk temel fikirlerin değişmeden kalması kesin olarak doğru “öz”ler, “cevher”ler olarak kabul edilmesi gerekir. Önüne çıkan her değeri yıkan değişim manisine, değişim fırtınasına karşı bazı koruganlar, duvarlar olmalıdır. Ancak bu değerlere dayanarak, bu değerler üzerine yeni fikirler bina edebiliriz. Ancak şu sorularla da karşılaşmak durumundayız: Değişime sınır nasıl konulacak? Hangi değerleri, oluşun ve değişimin dışında sayacağız? Böyle bir kabulün ölçüsü nedir? Bu değerleri değiştirmede kim hak sahibidir? Herkes kendinde bu hakkı görürse nasıl bir değerler dünyası ve bu değerler dünyasının oluşturduğu nasıl bir pratik hayat ortaya çıkardı? Daha doğrusu; sürekli bütün sosyal değerlerin değiştiği böyle bir pratik hayatta yaşama imkânı elde edebilir miydi? Hepsi de insanı bunaltan netameli sorular... Her sistemde, her ideolojide, değişen ve değişmeyen iki yan gördüğümüze göre şüphesiz değişimin sınırında her ideolojinin, her sistemin; metoduna, bilgiyi elde etme vasıtasına, kaynağına göre değişik bir yapı arz edecektir. Bir ideolojinin, bir felsefi sistemin veya ekonomik “izm”in “değişmez değerler” inin sınırları 127 ile vahiyle kurulmuş ilahi bir nizamın “değişmez değerleri” nin ölçüsü aynı olmayacaktır. “Değişen davranış”lar da “değişmez değerler” in teknesinde yoğrularak oluşacak!... Bir felsefi sistemin metodu, ölçüsü sağlam olduğu oranda; her zaman olanı, zaman ve mekân üstü gerçekleri, genel-geçer bilgileri yakalayabilecek, böylece de bu korkunç değişimin bir nebze de olsa dışında kalacaktır. Bir sanat eserini veya bir sistemi ölümsüzleştiren, ebedileştiren, klasik özellik kazandıran da insandaki, toplumdaki değişmeyen yanları yakalayabilmesi değil midir? En azından bu tür filozoflar ve sanatkârlar bugüne kadar halen geçerliğini koruyan metodları ile unutulmayı yenebilmişlerdir. Gerçi burada şu noktada ayrıca tartışılabilir: Her satırı bir önceki ile çelişen, her an değişim içinde bulunan Nietzsche gibi problem filozoflarını nereye koyacağız? Nicolai Hartmann ile başlayıp Nietzsche ile doruk noktasına ulaşan anti-sistem temayülü içinde yer alan filozofların, değişmeden, zerre kadar korkuları ve tutarlı olma endişeleri yoktur. Nitekim Nietzsche “her şey gider, her şey geri gelir; sonrasızca döner varlık çarkı. Her şey ölür, her şey yine çiçeklenir, sonrasızca sürer varlık yılı”1 diyerek değerler dünyasındaki değişimi dile getirmektedir. Ama bütün bu düşüncelerin her an değişme istidadı göstermesine rağmen, problem filozoflarının da birçok değişmeyen gerçekleri yakalayabildiklerini görüyoruz. Yalnız ne var ki bu gerçekler belki de dile getirildiklerinden yıllarca sonra yine aynı cins kafalar tarafından anlaşılabilmektedir. Geliyoruz en netameli probleme; Filozoflar kesin, değişmeyen sistemler kurabilmişler midir? 1) Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, çev. Turan Oflazoğlu, İstanbul, MEB, 1964, sh.252 128 Kurulan sistemlerin değişmeden ayakta kalan kısımlarının, ölen, çürüyen, yok olan kısma oranı nedir? Bu oranı tespit edecek ölçüye sahip miyiz? Bugüne kadar tutarlı olarak eleştirisi yapılmamış hiçbir sistem olmadığı düşünülürse, sistemlerde kendi iddiaları dışında ölümsüz gerçekler bulmanın çok zor olduğunu anlayabilmek bir kehanet olmasa gerek diye düşünüyoruz. Çünkü her sistemi meydana getiren nihayetinde (et nihil humanum) “ve aciz bir yaratık olan insan”dır. Biraz derinliğine probleme eğilirsek, öyle küçük tesadüflerin sistemler üzerinde o kadar büyük etkisini görürüz ki; şaşırır kalırız. Hep merak etmişimdir, dünyanın en “mükemmel” Etik (ahlak felsefesi )’ini kurmuş olan Kant’ın annesi (Pietist) olmasaydı, ahlak sistemi nasıl olurdu? Schopenhauer’in annesi ile ilişkileri normal olsaydı, kadınlar hakkındaki düşünceleri aynı olacak mı idi? Dostoyevski saralı olmasaydı dünyaya bakış açısı, yorumlama tarzı nasıl olacaktı? Bir doktor olan babası Mujikler tarafından feci şekilde öldürülmese idi eşya ve hadiseleri nasıl yorumlayacaktı? Marx asırlarca horlanmış bir azınlık ırkına, Yahudiliğe mensup olmasaydı, kan ve ateş kusan sistemi nasıl bir veche arz edecekti? Hatta kendisi Yahudi olduğu için karısı ile evlenmesine engeller çıkarılmasaydı bu kadar “kıyıcı ve yıkıcı” düşüncelerle donanacak mıydı yine? Kısacası insanoğlu düşünce dünyasını kurarken bireysel ve toplumsal bilinçaltının etkisinden kurtulup, objektif bir dünya kurabilme gücüne sahip midir? Bu soruları her filozof ve sanatkar için, çoğaltarak sorabilirsiniz!... Belki de bu basit kişilik özelliklerini aşamayışımızdan ötürüdür ki, her türlü insan tarafından kurulan sistemlerde mutlak gerçekler bulamıyoruz. Belki de insanoğlunun bütün sancısı kendi imkân ve kabiliyetini aşma hırsından gelmektedir. Bu- 129 gün biz, henüz sağlıklı bir biçimde insanın gerçek gücünü tespit edebilmiş değiliz. Fakat bütün bu sebepleri kendi dışındaki sistemler için geçerli sayarak, onların gerçeği yakalayamadıklarını iddia eden sistem kurucuları; aynı gerçeklerin kendi sistemleri için de geçerli olabileceğini kabul etmeme çelişkisine düşüyorlar. Özellikle burada bütün monist teorilerin; şüphesiz bu cümleden olarak Marksizm’in yönetici, determinant düşüncelerinin değişmezliği konusundaki taassubuna dikkatle eğilmek gerekir. Mutlak, değişmez, zaman ve mekân dışı kabul ettikleri; hatta tanrısallaştırdıkları bir değerden, bütün diğer değerleri türetmektedirler. Değişmeyen bir nevi tanrısal özellik ve güce sahip tek bir değer bütün psikolojik, sosyolojik, sanatsal hayatı tayin etmektedir. Fakat aynı düşünürler samimi davranmayarak ölümsüz gerçeklerin, özlerin olmadığını savunmaktadırlar. Hâlbuki Marksist ideolojinin temelinde bulunan, değişmediğine “inanılan” bu değerler; yine kendi iddia ettikleri gibi ölümsüz gerçekler ve özler yoksa ve değişiyorsa kendi içlerinde çelişecekler ve bu düşünceyi tutarlı olarak sonuna kadar götürdüklerinde; iskambil kâğıdından kurdukları tüm evrenleri bir anda yıkılıp gidecektir. Şayet Engels’in iddia ettiği gibi “ölümsüz gerçekler” yok ise; o zaman Marksizm’in bütün üst yapıyı, alt yapının belirlediği görüşünün, her zaman değişeceğini, dolayısıyla gelecek zamandaki bir toplumun nasıl biçimleneceğini tahmin edemeyeceğimizi sudan bir gerçek olarak kabul etmemiz gerekir. O zaman da bu ana teze göre geçmiş ve gelecek bütün insanlık tarihinin bir yorumunu yapmak iddiasında olan, hatta yaptığına yürekten iman eden Marksizm’in ileri sürdüğü düşüncelerin gerçekliğine nasıl itimat edebiliriz? En azından sistemi kurabilmek için alt yapının üst-yapıyı oluşturduğu düşüncesinin -ki doğruluğunu ayrıca tartışmak gerekir- ölümsüz gerçekler olarak kabul edilmesi gerek- 130 mez mi? Eğer ölümsüz gerçekler yoksa dünya tarihinin bir sınıf çatışmaları tarihi olduğunu, bundan sonra da tarihin hareket ettirici, itici gücünün yine sınıf çatışması olduğu ham hayali hangi mantıkla ileri sürülebilir? Kaldı ki Marksizm’in bütün cazibesi; bu ölümsüz gerçekleri bulduğu, bütün zaman ve zemini, geçmiş ve geleceği doğru olarak, en ufak bir yanılma payına yer vermeksizin yorumlayabildiği, çağlar boyunca ortaya çıkarak biriken bugüne tadar çözümlenmemiş problemleri doğru olarak çözümleyebileceği iddiasından gelmektedir. Kısacası Marksizm’in bütün sihri vaat ettiği her kapıyı açma iddiasında olan maymuncuktan gelmektedir. Nitekim Engels “Kapital”in önsözünde “Kapital işçi sınıfının İncili’dir” demektedir. Bu tür sistemler kendi dışındaki düşünceleri yıkarken, ölümsüz gerçekler, değişmez düşünceler olmadığını hararetle savunarak; yandaşları gözünde her türlü düşünceyi zamanın insafsız pençesine terk ederken; kendi sistemleri içindeki en hurda bilgileri dahi inanç haline getirerek ölümsüz gerçekler olarak kabul etmekte ve ettirmektedirler. Yalnız ne var ki, burada eğer söylenmek istenen her felsefi, sosyolojik, ekonomik v.b. “izm”lerin insanlar tarafından kurulduğu, dolayısıyla da hiç bir zaman ölümsüz gerçekleri bulamayacağı iddiası ise, o zaman bizce de tartışmasız olarak kabul edilebilecek kesin bir doğru bulmuş oluruz. Nitekim ölümsüz, değişmez sistemler kurdukları sanılan onlarca, yüzlerce filozofun düşünce manzumelerinin zamanla nasıl iflas ettiğine şahit oluyoruz. Bir zamanlar akıl almaz etki ile herkesi önüne katıp götüren Hegel felsefesinden bu güne kadar değişmeyen hangi değerlerin kaldığı ilgi çekici bir merak konusudur. Bu büyük kişilerin zamanın tahribatına dayanan düşünceleri çok sınırlıdır. Fakat burada ihmal edemeyeceğimiz, görmezlikten gelemeyeceğimiz, çözümlenmesi oldukça güç bir problemle karşılaşıyoruz. Felsefi sistemlerin değişme içinde de- 131 ğişmeden kalan, zamanın tahribatına dayanabilen, oluşun dışında bulunan ölümsüz gerçeklerin kriterinin ne olduğu sorusudur. Her türlü sistemin içindeki bu değişmeyen değerleri bulabilecek bir ölçüye sahip olmaktan uzağız bugün. İnsanoğlu akıl, zekâ, sezgi, deney, gözlem gibi bazı imkân ve kabiliyetleri ile bazı değişmeyen doğrular yakalayabiliyor şüphesiz. Zaten ölümsüz düşüncelerin olmadığı fikri, sonuna kadar tutarlı olarak götürülürse en sonunda kopkoyu bir nihilizme varır. Fakat bütün bu çıkmazları, tıkanıklıkları ortadan kaldıracak, bize yaşama imkânını verecek sadece din var elimizde. Belki de sistemlerin zamana dayanarak uzun bir süre devam eden düşünceleri de, dinlerden devralınan düşünceler olabilir. Vahye dayanan dinler aşkın varlığın insanlara ulaştırdığı mesajlar olduğu için, tahrif edilmediği oranda içerisinde ölümsüz gerçeği taşımaktadırlar. Ama dinlerde de bazı değerlerin zamanla değiştiği düşünülürse, genel anlamda bütün dinler için değişenle değişmeyenin sınırlarını tespit edebilecek objektif ölçülerin araştırmasına girişmek oldukça güç olsa gerek. Bu bakımdan probleme genel bir açıdan değil, özel bir açıdan bakarak problemi çözümlemeyi deneyeceğiz!.. Her meselede olduğu gibi değişim, oluşum ve bunların sınırları problemi bir Müslüman için mukaddes ölçülere başvurulduğu zaman gayet mükemmel, tatmin edici ve tüketici bir biçimde çözümlenebilir. Şöyle ki; İslam fıkhının bazı kuralları vardır ki bunlar öz, çekirdek, temel niteliklerdir. Bu ana kurallar bir veya bir kaç sağlam, kesin şer’i delille dayanırlar. Bu bakımdan en ufak bir şüpheye yer vermeyen, çok kuvvetli bir geçerliğe sahip; zaman ve mekân üstü, genel-geçer kurallar niteliğini kazanırlar. Dolayısıyla bir problemi mukaddes kurallara göre çözmeye çalışan bir insanın bu ölçüleri göz önünde bulundurması, bu ölçülerden devşirdiği esaslara göre meseleyi temellendirmesi ve çözmesi gerekir. Bir düşünce biçimi özde, temelde bu ölçülerden 132 kaynaklandığı oranda, onlara sadakat gösterdiği ölçüde doğruluk değerine sahip olur. Nitekim Mecelle’nin giriş kısmında da bu esaslardan yüz madde yer almaktadır. Bütün ciddiyetsiz, çocukça, yobazca sözde lekeleme, karalama yeltenişlerine; bütün basite indirgeme çabalarına rağmen, Mecelle’nin nasıl bir hukuk abidesi olduğu tüm dünyadaki ilim haysiyetine sahip, konunun uzmanları tarafından itiraf edilen bir gerçektir. Bunun yanında mukaddes ölçüleri nasıl ehliyetle ve dirayetle billurlaştırdığı ve kristalize ettiği de konunun ilgililerince bilinen bir mütearifedir. Birçok maddeleri halkımızın eşsiz sezgisi ile atasözü niteliğini kazanarak, her kesimden insanın ağzından müşahhaslaşarak günümüze kadar gelmiştir. Halen de birçok meselelerimizi çözmede miyar olarak kullanılmaktadır. Bu kadar ciddi, ilmi ve teknik kuralların halkla böylesine bütünleşip, benimsenmesi sosyolojik açıdan izahı güç bir durum olsa gerek. Fakat belki de bu durum bazı iyi niyetli eleştirilere rağmen, Mecelle’nin ana ölçülerle ne derece bütünleştiğinin bir ölçüsü olarak kabul edilebilir. Çünkü ancak ana esaslara iliğine, ciğerine kadar bağlı bir değerler sistemi bu kadar uzun bir süre, bu tür bir yaygınlık süreklilik ve genellik kazanabilir. Bütün bu mütâlaalarımıza rağmen Mecelle’de “Batı etkisi var mıdır? Varsa hangi oranda dır? Esasa, özüne etki edecek bir konumda mıdır?” gibi ve benzeri soruları mahfuz tutuyoruz!... Özellikle Cevdet Paşa’nın en hafifinden muvâzaacı zihniyeti yukarıdaki soruları sormamıza sebeb oluyor… Geçenlerde televizyonda birisi güzel bir deyim kullandı: “Kadr-şinâs itaatsizlik!” Çok mükemmel buldum… Hz. Mevlana’nın hitabı herkese değil! Biz de Hz. Mevlânâ gibi muhataplarına haykırıyoruz: “Dün dünle geçti cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lâzım!” Ama muhatap bulamıyoruz! Nerede “yeni şeyler söyleyecek” adam? Önce kendimize, sonra muhataplara yine Hazret’in diliyle sesleniyoruz: “Tevekkülden daha güzel kazanç yoktur. Teslîmiyetten daha sevgili bir şey var mı- 133 dır? 2 “ Benim Ahmet Cevdet Paşa hakkındaki yorumumun “ Kadr-şinâs itaatsizlik!” şeklinde kabul edilmesi dileğiyle… Mukaddes ölçüler muvacehesinde “değişim”i, “oluşum”u ve sınırlarını objektif bir biçimde anlayabilmek, değişebilen ve değişmeyen değerleri kavrayabilmek, dini dondurmadan ve bozmadan yeni değerler üretebilmek, değerleri “hevâî” ve “nefsânî“ bir şekilde yorumlamaktan kurtulabilmek için ayet ve hadislerden istinbad edilmiş olan Mecelle’nin iki maddesinin birlikte mütalaa edilmesi gerekir. Bunlardan birincisi l3. Maddedir ki; “mevrid-i nass’da içtihada mesağ yoktur”3 denilmektedir. Böylece hakkında nass bulunan, çözümlenmiş olan meseleler hakkında içtihat kapısı kapatılmış, yeniden gündeme getirilerek tartışma konusu yapılmasına, örselenmesine izin verilmemiştir. Bu tür hükümler “neden” “niçin” demeden, olduğu gibi kabul edilecek, bu gibi hükümlerin ancak hikmetleri araştırılabilir, daha doğrusu araştırılması gerekir. Bunu da ancak içinde bulunduğumuz zaman ve zemine göre anlayabildiğimiz kadarı ile yapabiliriz. Nitekim Ali Haydar Efendi Mecelle şerhinde: “öyle nassın hilafı olan içtihada itibar ve onunla amel olunmaz. Çünkü kıyas ve içtihadın sıhhati furuğda adem-el nas: yani nass-ı şer’i bulunmaması ile meşrudur 4 “ demektedir. Çünkü hakkında açık nass olan konular daha önce de açıklamaya çalıştığımız gibi insanın ve toplumun değişmeyen, oluş içinde bulunmayan, değişme ve oluş içinde değişmeden ve oluşmadan kalan sürekli, öz, cevher niteliğindeki özelliklerine ilişkin yanlarını kapsamaktadır. Dolayısıyla bu hükümler zaman, mekân, değişim ve oluşum dışı; pör2) Mesnevî Dersleri, Tahir Olgun, İstanbul, İslam Yolu Gazetesi, 1949, sh.474, beyit: 908 3) Osman Öztürk’ün yayınladığı “ Mecelle”de, “ Sûret-i Hatt-ı Hümâyûn” başlığı ile, 1. Madde olarak fıkhın tanımı alındığı için, söz konusu madde, 14. Madde olarak geçmektedir. Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle, Osman Öztürk, İstanbul, İ.İlimler Araştırma vakfı, 1973, sh.159 4) Ali Haydar Efendi, Dürer’ul-Hukkâm Şerh Mecellet’il-Ahkâm, İstanbul, l313, Cilt I. 134 sümeyen, solmayan, geçmeyen, öncesiz ve sonrasız, taze, ölümsüz doğrular kurallardır. İmam- Gazali Hazretleri; Nass’ın müşterek5 bir lafız olduğunu işaret ettikten sonra üç kullanımını verir, şu aşağıda vereceğimiz kullanımın daha yerinde (evceh), daha yaygın ve zahir ile karışmaktan daha uzak olduğunu söyler: {Kendisine uzaktan yakından kesinlikle ihtimal giremeyen lafızdır. Meselâ, “beş” lafzı böyledir.. Beş lafzı kendi anlamında nass olup, ne altıya, ne dörde, ne de başka sayılara ihtimali vardır. Aynı şekilde “at “ lafzının, eşek, katır ve diğer hayvanlara ihtimali yoktur. İşte manasına delaleti bu derece olan her lafız manasına izafetle hem isbat, hem de nefy tarafından nass olarak adlandırılır. Burada isbat ile müsemmanın isbatı, nefy ile ismin kulanım alanına girmeyen şeylerin nefyedilmesi kasdetilmektedir. Bu kullanıma göre nassın tanımı şöyle olur: Nass, kendisinden kesin olarak bir anlam anlaşılan lafızdır. Bu lafız kesin olan anlamına nisbetle “ nass”tır.6 } “Fıkıh usulünde nass, sevkedildiği manaya açıkça delalet eden lafızdır.7 ” Merhum Ömer Nasuhî Bilmen de, maddeyi açıklarken: “Yani: hakkında şarii mübînin nassı mevcud olan bir meselede artık ictihad, zâid ve o nassın hilâfına hüküm bâtıldır.8 ” Elmalılı “insanlar tek ümmet idi. Ayrılmaları üzerine Allah rahmetinin müjdecileri olmak üzere peygamberler gönderdi ve beraberlerinde hak ile kitabı indirdi ki nass arasında ihtilaf ettikleri noktada hakem olsun, bunda da sırf kitap verilenler kendilerine bunca beyyineler geldikten sonra tuttular, aralarında ihtiras yüzünden ihtilafa düştüler9 .” ayet-i kerimesinin tefsirinde insanlar arasındaki anlaşmazlık hakkında “eğer bu ihtilafat nass-u beyyine bulunmayan, nassta meskûtun anh kalan hususatta edillei 5) Bugün biz Semantik terminolojisinde çokanlamlılık, abliguty diyoruz. 6) İmam Gazali, El- Mustasfa, Yunus Apaydın, Kayseri, Rey Yay. 1994, sh. II / 34 7) Fıkıh Usûlü, Fahrettin Atar, İstanbul, M.Ü. İlahiyat Fakültesi, 2008, sh.210 8) Hukukı İslâmiyye ve Istılahatı Fikhiyye Kamusu, Ö.Nasuhî Bilmen, İstanbul, Bilmen yay. 1967, sh.I / 259 9) Bakara Suresi: 2 /213 135 gayri beyyine ile taharrii hak için olsa idi ihtilafı nassa mümkün olduğu kadar azaltacak bir içtihad olabilirdi, lakin bunlar öyle yapmadılar, beyyineler geldikten sonra mevridi nasta ihtilaf ettiler, hâlbuki mevridi nassta içtihada mesağ yoktur10” demektedir. Allah insanların anlaşamadığı, tartıştıkları bazı noktalarda gerçeği göstermek üzere vahiyler-kitaplar gönderdi. Fakat insanlar sırf ihtirasları, hevâ ve hevesleri, kendilerini gereğinden fazla aşma arzusu, sınırları zorlama tutkusu yüzünden yine anlaşmazlığa düştüler. Eğer bu anlaşmazlıklar ve tartışmalar hakkında nass olmayan konularda sırf gerçeği bulmaya çalışmak için olsaydı; varılacak ortak nokta içtihad olabilirdi. Hâlbuki insanlar kendi imkân ve kabiliyetleri ile hakkında karar verebilmesi mümkün olmayan, tercih izni verilmemiş noktalarda gereksiz ve sonuçsuz tartışmalara giriştiler. Bir nevi sırf şeytanca gururları yüzünden yasak meyveyi yemekte ayak dirediler ve yediler. Çünkü açık olarak hükme bağlanmış, hakkında nass bulunan bir konuyu yeniden gündeme getirerek, üzerinde tartışma açıp, içtihada kalkışmak Allah’ın kanunlarına açık bir başkaldırmadır. Allah’ın kanunlarına açık bir “hayır” deyiş, onları yalanlayış ve inkârdır. Bu durum ise toplumdaki bütün değer yargılarının gevşemesine, kargaşaya uğramasına, hakkında şüphe beslenmesine, toplumun uyumunun bozulmasına, yeni yeni anlaşmazlıkların çıkmasına, toplumu birbirine bağlayan bütün değer yargılarının kopmasına sebep olur. Bu durum halkı fikren değerler alanında karışıklığa sürükleyerek ahlakın ve toplum düzeninin bozulmasına sebep olur. Zaten kaldı ki inandığını iddia eden bir insanın, o inançlar manzumesinin ana kuralları üzerinde şüphe sahibi olması da açık bir tutarsızlık değil mi? Çünkü burada söz konusu olan insanlar tarafından ortaya atılmış bir sistem değil, vahye dayanan 10) Elmalılı, I / 742 ) Elmalılı, I / 742 136 bir dine mensubiyet iddiasıdır. Hiçbir dine mensup olmadığını söyleyen bir kişinin istediği dini kuralları üzerinde şüphe ve tartışma hakkına sahip olmasına karşılık; herhangi bir dini kabul ettiğini iddia eden bir kişi bu dinin ana kurallarından şüphe etme hakkına sahip değildir. Bu insan pazarlıksız inanmak zorundadır. İhya’da “nakle dayanmayan, hududu aşıp kendi görüşü ile hareket eden kimsenin bozduğu düzelttiğinden fazla olur” denilmektedir. Çünkü bazı konularda, insan imkân ve yeteneklerini aşan problemlerle karşı karşıyayız. Bu problemlerin insanların kullanacağı yöntemlerle ve insanların bilgi elde etme vasıtası ile çözümlenmesi imkânsızdır. Bunun için de bu noktalarda nassa dayanmak, yargıları olduğu gibi kabul etmek mecburiyeti ile karşı karşıyayız. Artık bu noktada sık sık Kant’ın “İnsan aklı, bilgisinin belli bir çeşidinde özel bir kaderle karşı karşıyadır; İnsan aklı bu bilgisinde öyle sualler tarafından rahatsız edilmektedir ki, akıl onları ne cevaplandırabiliyor, ne de onları reddedebiliyor.11” dediği noktadayız. Kant’ın felsefede devrim yapan bir kitabından alınan bu ifadenin farklı tercümesi de şöyle: “İnsan aklının bilgilerinin bir çeşidinde garip bir alın yazısı vardır; kaçınamadığı sorular yüzünden tedirgin olmak… Gerçi bu sorular aklın kendi tabiatından çıkarlar, ama o bunlara cevap veremez; çünkü bunlar insan aklının her türlü gücünün üstüne çıkarlar. İnsan aklı bu şaşkınlığa, hiç de kendi suçu olmadan düşmüştür.12” İnsanoğlu bu soruları ne red edebiliyor, ne de cevap verebiliyor.. O halde şüphesiz bu soruların cevabını, kendi imkan ve kabiliyetini aşan bir güçten, transandantal (müteal) bir varlıktan bekleyecek… Mecelle’nin 39. maddesinde ise “ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr edilemez13” denilmektedir. Ali 11) Takiyett in Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, İstanbul, İ. Ü. Ed. Fak. 1968, sh. 297 ) Takiyettin Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, İstanbul, İ. Ü. Ed. Fak. 1968, sh. 297 12) Macit Gökberk’in 1960’lı yıllarda Kant seminerinde sürekli değiştirdiği için ) Macit Gökberk’in 1960’lı yıllarda Kant seminerinde sürekli değiştirdiği için bastırmadığı metnin teksiri… Kitabın adı Kritik der Reinen Vernunft, Saf Aklın Eleştirisi. sh:1 13) Ali Haydar Efendi şerhi ) Ali Haydar Efendi şerhi 137 Haydar Efendi şerhinde bu maddenin açıklanmasında; zamanın değişmesi ile halkın ihtiyaçlarında, onların tatmin şekillerinde, örf ve adetlerinde değişmeler meydana geleceğini, nassa değil de örfe dayanan değer yargılarının değişeceğini söylüyor. Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu’nda da “nas ile sabit olmayan ve ahkâm-ı külliyyeden bulunmayan bir kısım cüz’i hükümler zamanın değişmesi ile değişebilir, yoksa kat’i nasslar ile sabit olan veya zulm ile i’tisaf gibi memnuniyeti ahkâm-ı umumiyeden bulunan şeylerde zamanın tagayyürü müessir olamaz14” denilmektedir. Bütün mesele; 13 ve 39. maddeleri birlikte mütâlaa etmektedir… Aksi takdirde, eğer 39. Maddeyi tek başına alırsanız zamanı kutsamış, tanrılaştırmış olursunuz, o zaman da ortada sabit bir değer kalmaz…. Simsiyah bir nihilizm kaplar ortalığı…. Çünkü iki noktadan bir doğru geçer, bir noktadansa sonsuz sayıda…. Haddizatında Fıkıh Usûlü kitaplarında Şer’î Deliller; Aslî Deliller, Fer’î Deliller; bunların birbirleri ile ilişkileri; İctihad konuları gayet güzel anlatılmış… Bir yerde bilgi bazında eksik yok gibi geliyor… Bütün mesele bu söylenilenlerin, yazıların içselleştirilememesi… Oluşmaya, tomurcuklanmaya başlayan Tefekkür zihniyetinin, sebebi anlaşılamayacak bir şekilde kuruması… Maalesef yüzyıllardır, mevrid-i nass’da içtihada mesağ yoktur, şuuru içinde; ezmanın tagayyürü ile ahkamın tagayyürü inkar edilemez, umdesine göre ibdâ edici bir tefekkür iklimi gerçekleştirilememiştir, müesseseleştirilememiştir.…. Nadir ferdî fışkırışlar sistematize edilememiştir. Veya XI. Yüzyılda kilitlenen bu iklim yeniden açılamamıştır, oluşturulamamıştır. Nitekim durmadan değişen bir dünya karşısında; önce apışma, kendinden şüphe, hayret, hayranlık safhalarından sonra tapınma aşamasına vasıl olunmuş…. Ve böylece murakabesiz ve muhasebesiz bir değişim manisi ki, hale devam ediyor. Bugün öyle bir sath-ı mailde, o kadar tatlı bir süratle hareket ediyor ki, yediden 14) Ö. Nasuhî Bilmen, Hukukı İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul, ) Ö. Nasuhî Bilmen, Hukukı İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul, Bilmen Yay. I / 267 138 yetmişe herkes luna parktaki çocuklar gibi şen, şakrak… Kimsenin laf dinleyecek hali yok! Şöylece nazarımızı geçmişe çevirerek bu değişimin tahlilini yaparsak, bizi gerçekten üzecek bir tablo ile karşılaşırız. Her seferinde tekrardan utanıyoruz ama tekrardan da kendimizi alamıyoruz: “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!” Hâlbuki Asr-ı Saadet’de çok canlı bir fikir hayatına şahit oluyoruz… Sonraki dönemde ise tedrici olarak tahrip edici olmayan, hayatiyet unsuru olan dalgalar içindeki göl birden donuyor. Bu tefekkür iklimi birden nasıl kuraklaşır? Kaynaklar nasıl kurur? Bütün meselemiz bunu anlamaya çalışmak!.. Birkaç örnek maksadımızı anlatmaya kâfi gelecektir. Bizim gayemiz usûl üzerinde durmak, onun için örnekleri o şekilde seçtik… Bizzat Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm’ın Ashab-ı Kiramla zaman zaman istişareleri, reylerini alması ayrı15 bir konu, fakat bazen sahabelerin Hz. Peygamber’in bazı tasarruflarına itiraz ettikleri vakidir.16 Fakat bu konularda da ifrat ve tefritten kaçınmamız lâzım… Otuz üç yaşındaki Hubab b. Münzir isimli sahabe fikrini söyledi! (Bedir savaşında ordunun yerleşmesi-konması gereken yer meselesi..) Ama önce sordu: “Yâ Resûlallâh! Burası, sana, Allah’ın inmeni emr ettiği, bizim için, ileri gidilmesi veya geri çekilmesi câiz olmayan bir yer mi dir? Yoksa şahsî bir görüş neticesi, bir harb veya harb tedbiri olarak mı seçildi” diye sordu. Kâinatın Efendisi: “Hayır! Şahsî bir görüş neticesi, bir harb tedbiri îcâbı olarak seçildi” dedikten sonra, mülahazasını arz etti. Artık kendimiz hevâmıza göre bir peygamber inşâ etmekten vazgeçmeliyiz, bu durum imanlara zarar! Fahr-i Kâinât sallallahü 15) Bedir’de Hubab b. Münzir örneği. İslam Tarihi, M. Asım Köksal, Şamil yay. ) Bedir’de Hubab b. Münzir örneği. İslam Tarihi, M. Asım Köksal, Şamil yay. İstanbul, 1987, sh. 8-9/ 111 16) A.g.e. sh. 12 / 273… Sa’d b. Muaz ile Sa’d b. Ubâde’nin, Hendek Savaşı’ndaki ) A.g.e. sh. 12 / 273… Sa’d b. Muaz ile Sa’d b. Ubâde’nin, Hendek Savaşı’ndaki yaklaşımları. A.g.e. 16 / 417…Başmünafık Abdullah B. Übeyy’in cenazesinde Hz. Ömer’in tutumu 139 aleyhi ve sellem’i olduğu gibi anlamaya çalışmalıyız.17 Nitekim Peygamberi Zîşân, Uhud Harbi’nde bizzat bir müşriki öldürmüştür. Fakat zihinlerimiz gâvurun yükselen değerleri ile öyle bir hal ve hamur olmuş ki, devamlı öyle formatlanıyor ki, bugünün “Müslüman’ım” diyen insanı, inşâ ettiği peygamber imajına bu durumu yakıştıramıyor. Biz hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmadan, Peygamberi Zîşân’ı olduğu gibi anlamaya çalışıyoruz. Merhum Asım Köksal belirttiğimiz hadiseyi “Peygamberimizin, Übeyy b. Halef ’i öldürmesi” başlığıyla veriyor.18” Benzeri bir hadise daha var19… Asırlardır İslam âlemindeki Peygamber aşkı yüzlerce, belki binlerce kitapla terennüm edildi… Kimsenin hüsn ü niyetinden şüphelenmeye hakkımız yok, fakat bu kadar kelime, çilesi çekilmemiş, kavramsallaşmamış kelime, sanki Fahr-i Kâinât sallallahü aleyhi ve sellem’in gerçek varlığını perdeledi gibi geliyor bize. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı asıl bu gün hayatımıza temel yapmamız gerekirken, kutlu(!) doğum haftalarıyla, kutlandırıyoruz, unutturuyoruz. Bir şey haddini aşınca zıddına döner… Fahr-i Alem sallallahu aleyhi ve sellem’in nizamını bütün kâinata nakşetmemiz gerekirken, sadece lafla oyalanıyoruz asırlardır. Kur’an-ı Azimüşşan’ı evimizin en mutena yerine yerleştirdik, Peygamber’imizi entelektüel faaliyetlerimizin erişemeyeceği, zihnimizin en kutsal yerine hapsettik! Yani zümrüdü anka kuşu gibi… Adı var kendi yok… Hâşâ! Mustafa Necati Paşa, Netayicül Vukuat’da bir validen bahsederken, şöyle tanımlıyor: “Mevcudül isim, madumul cisim!” Adı var, kendi yok!... İslam’ın da hayatımızda adı var kendi yok! Veya istediğimiz kadar var! Bizi teselli ettiği, hayatı çekilir hale getirdiği kadarıyla var! Veya içinde yaşadığımız hayatın, rasyonalist-pozitivist tek katlı, yalın, çekilmez sığlığına anlam kattığı kadar! Hayatımıza yeni bir boyut 17) Sahabe’nin Sünnet Anlayışı, Bünyamin Erul, TDV. Ankara, 2008, Özellikle ) Sahabe’nin Sünnet Anlayışı, Bünyamin Erul, TDV. Ankara, 2008, Özellikle sh.120…. 18) M. Asım Köksal. sh. 10-11 / 180 ) M. Asım Köksal. sh. 10-11 / 180 19) A.g.e. sh. 10-11 / 164 ) A.g.e. sh. 10-11 / 164 140 kazandırdığı zaman… İşçimizi müteal bir varlıkla korkutma ihtiyacı hissettiğimizde! İmam-ı Âzam Hazretleri’nin insanı heyecanlandıran, şu muhteşem ve mükemmel ölçüsüne bakın! Nasıl o günlerden bu günlere gelinmiş? İmam-ı Gazali hazretlerinin eserlerindeki diyalektik mantık örgüsüne dikkat edin! Medreseyi çürüten eristik konseptten eser yok! İnsan nasıl dayanır asırlardır içinde bulunduğumuz bu duruma?… Bu günler derken biz, en az bin yılın davacısıyız! Ebû Zehra, Hatib Bağdadî’den naklediyor, İmam-ı Âzam’ın yaklaşımını “Ben evvelâ Allâh’ın kitabında olanı alırım. Onda bulamazsam Peygamber’in sünnetinden alırım. Allâh’ın kitabında ve Peygamber’in sünnetinde bulamazsam o zaman ashabın sözlerini alırım. Onlarda dilediğimin sözlerini alır, dilediğimi bırakırım, onların sözünden başkasının sözüne çıkmam. Fakat iş İbrahim Nahaî, Şa’bî, İbn-i Sîrin, Hasan Basri, Atâ, Said b . Müseyyip -daha bazı adamları saydı- bunlara geldi mi, bunlar içtihat yapmış kimselerdir, onlar nasıl içtihat ettilerse ben de onlar gibi içtihat ederim20” Ebû Hanife’nin mükemmel tedris usûlünü Muvaffak elMekkî şöyle anlatıyor: “Ebû Hanîfe, mezhebini talebeleriyle istişâre esasına dayandırmıştır. Onlarla istişare etmeksizin kendi başına dinde bir içtihatta bulunmamış, Allah, Peygamber ve mü’minler için nasihatte bulunurken aşırı gitmemiştir. O, meseleleri tek tek ortaya atar, talebelerini dinler, kendi görüşünü söyler, onlarla bir ay, hatta daha fazla münakaşa ederdi. Bu meseleler hakkında görüşlerinden biri ağırlık kazanınca Ebu Yusuf bir esas olarak onu tespit ederdi. Nihayet o bütün esasları böylece tespit etmiş ve mezhep bu şekilde oluşmuştur. En doğrusu ve gerçeğe en yakın olanı da budur. İnsanlar için bu, daha tatmin edici bir yoldur. Tek başına ictihat yapanların ve sadece kendi 20) Muhammed Ebû Zehra, Ebu Hanîfe, çev. Osman Keskioğlu, İstanbul, Üçdal, tarihsiz, sh.371 141 görüşüne bağlananların mezheplerinden daha iyidir.21” Bu iki alıntının birlikte mütâlaa edilmesi gerekir…. Bir mesele var, Ebû Hanîfe (rh.a.) ayrı, Ebû Yusuf ile Muhammed (rh.a.) farklı fetva veriyorlar… ”Şu kadar var ki, Ebû Hanîfe (rh.a.), görüşünü kendi döneminde gördüğü şeylerle sınırlı tutmuş, İmameyn ise bunlara yenilerini eklemiştir. Fetva zamanın ve yerin durumuna göre verilir. Nitekim bu meselede İmameynin görüşü zamanımıza daha uygundur…… O’nun bu görüşü de (başka bir meselede A.B.) yine kendi döneminde tanık olduğu…… Fakat onun yaşadığı dönemde… O yörede bilinen… Örf dikkate alınır. (Hep 13. Madde, mütâlaalarımızda baş ölçü, değişmez sabitemiz! A.B.) … Her yerde oranın örfü dikkate alınır.22” Dikkatinizi Hoca ile öğrencileri arasındaki çok az zaman farkına ve o çağdaki değişimin ne kadar yavaş olduğu gerçeğin çekmek isterim! Ebû Hanife (699-767), Ebû Yusuf (731-798), İmam Muhammed (749-805) Yine bir mesele var; bu mesele hakkında görüşler ve “Bu görüş, Ebû Hanife ve Muhammed (rh.a.)’in görüşü olduğu gibi, Ebû Yusuf (rh.a.)’un da ilk görüşüdür. Ebû Yusuf (rh.a.), daha sonra bu görüşünden dönecek…23” İmam Gazali, İmam Şafii’nin bir konudaki görüşünü uzunca anlattıktan sonra: “Şâfî tüm bu görüşlerinden vazgeçmiştir. 24 21) İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu , İ.Hakkı Ünal, DİB, Ankara, 2001, sh,21 22) Serahsî ( 1009-1090) Mebsût, Çev. Heyet, Gümüş ev. , İstanbul, 2008, sh.107 ) Serahsî ( 1009-1090) Mebsût, Çev. Heyet, Gümüş ev. , İstanbul, 2008, sh.107 23) A.g.e. sh. 20 / 106 ) A.g.e. sh. 20 / 106 24) İmamı Gazali, Mustasfa, I/ 325 ) İmamı Gazali, Mustasfa, I/ 325 142 “ der… Bu işaret ettiğimiz örneklere benzer o kadar çok olay var ki, hepsinin tek tek tahlili imkânsız. Burada dikkat çekmeye çalıştığım nokta, 13. Maddeye girmeyen konularda canlı bir tartışma ortamının, zihniyetinin bulunması, zamanın ve zeminin meseleler tartışılırken, hesaba katılması, birbiriyle yaratıcı tartışma, farklı içtihadlar… Bu şartlarda verilen fetvaların asırlar sonra; zaman ve zemin hesaba katılmadan meselelerimize, işimize geldiği zaman aynen uygulamaya çalışmamız ne derece İslamî??? Bu süreçte ne İslâm’ın vaz ettiği değişim ve ne de değişimin sınırları ile ilgili esaslar dikkate alınmamış, asgari sağduyu sahibi insanların yapmayacağı hatalar yapılmış ve bunlardan ibret alınmadan aynı hatalara devam edilmiştir. Bir de Değişim ve Değişimin Sınırları konusunda Mekasıdu’ş-Şâri’ (İslamın Gaye ve Maksatları) veya Mekasıdu’şŞeri’a (Şari’nin Şeriatı Koymadaki Gayesi.) veya Şâri’in teşrî gayeleri (Hükümlerin Gayeleri) konusunun tahlili gerekir… Allahü Zü-l-celâl Hazretleri’nin bütün emir ve yasakları bir hikmete mebnidir. Kur’an-ı Azimü’ş-şan’ın birçok ayet-i kerime’sinde ve hadis-i şerif ’lerde; insan ve kâinatın boş yere yaratılmadığı, yaratılışın bir gayesi olduğu vurgulanmıştır. İslam teşrî’inin ana gayeleri (el-makâsıd el-âmme) üçe ayrılır: Zarûriyyât, Hâciyyât ve Tahsîniyyât. “Zarûriyyât, toplumun varlığını koruyabilmesi için kaçınılmaz olan değerler demektir. Bunlar yitirildiği takdirde, hayatın düzeni yok olur, anarşi kol gezer, bozgunculuk ve kötülükler her tarafa yayılır, ahiretteki ebedî saadet de yitirilmiş olur. 25” Korunması gereken bu zarurî değerler şunlardır: Din, nefis, akıl, nesil, mal. (Bazıları ırz’ı da ekliyor). Bunların korun25) Zekiyyüddîn Şa’bân, İslâm Hukuk İlminin Esasları (Usûlü’l Fıkh) çev. İ. Kâfi ) Zekiyyüddîn Şa’bân, İslâm Hukuk İlminin Esasları (Usûlü’l Fıkh) çev. İ. Kâfi Dönmez, Ankara, TDV, 2005, sh.474 143 ması için de Şeriat-ı Garrâ-yı İslâmiyye bazı tedbirler ve cezalar emretmiştir. DİNİN KORUNMASI: “Dinin korunması için Allah cihadı emretmiştir, dinden dönenlerin (mürted), zekât vermemekte direnenlerin ve benzerlerinin öldürülmelerini gerekli kılmıştır26”, bunun yanında “Dinin korunması babında, halkı inanç yönünden sapıklığa sevkeden, bid’at çıkaran, İslam esaslarına aykırı hareket eden kimseler için gerekli ceza hükümleri konmuştur.”27Bunlara ek olarak: “Müslümanlarla anlaşma halinde olan gayri Müslimlerin İslam ülkesinde yaşama hakları olduğu halde, irtidat eden kimseye hayat hakkı tanınmamıştır. Müslümanların inançlarına şüphe düşürenler, yanlış fetva verenler, söz ve hareketleriyle İslam’ın esaslarını hafife alanlar cezalandırılırlar.28” Mebsut’ta Muhammed (rh.a.)’den şöyle bir rivayet nakledilir: “Dinin alametlerinden olan bir şeyi ısrarla terk etmek, dini hafife almak demektir. Bu nedenle onlarla savaşılır.29” NEFS(CAN)İN KORUNMASI: Canın korunması için adam öldürene kısas30, diyet, kefaret v.b cezalar. AKLIN KORUNMASI: İçki haram kılınmış. İçenlere sopa vurulması cezaları konmuştur. NESLİN KORUNMASI: Irz, namus ve neslin korunması için zina ve kazf hadleri, recm. Bunlara ek olarak: “Kimin Lût kavminin sapık işini yaptığını görürseniz, fâili de mef ’ûlü de öldürün31” 26) A.g.e. sh.414 ) A.g.e. sh.414 27) Fahrett in Atar. sh.295 ) Fahrettin Atar. sh.295 28) Mustafa Baktır, İslâm Hukukunda Zaruret Hali, Ankara, Akçağ, 1981, sh.179 ) Mustafa Baktır, İslâm Hukukunda Zaruret Hali, Ankara, Akçağ, 1981, sh.179 29) Serahsi; I / 236 ) Serahsi; I / 236 30) “ Hem kısasta size bir hayat vardır ey temiz aklı temiz özü olanlar! Gerek ki ) “ Hem kısasta size bir hayat vardır ey temiz aklı temiz özü olanlar! Gerek ki korunursunuz.” ( Bakara: 2 / 179 Elmalı ) 31) Kütüb-i Sitt e, İ.Canan: 6 / 253 ) Kütüb-i Sitte, İ.Canan: 6 / 253 144 MALIN KORUNMASI: Malın korunması hırsıza ceza, el kesme; faiz yasak. Fıkıh usûlü kitaplarında bu konular çok daha teferruatlı ve uzun anlatılır. Anladığımız kadarı ile sadece anlatılır… Sebeb-i hikmeti araştırılmaz, zikredilmez… Tahlilî bir zihniyetle ele alınmaz… Fakat biz muhtasar aldık. Hatta hâciyyât ve tahsîniyyâtın tafsilatına da daha sonra gireceğiz. Bizim temel gayemiz, Değişim ve Değişimin sınırları… Usûl ve tefekkür….“ Zarûriyyâtın korunması için konulmuş hükümler, en önemli ve öncelikle göz önüne alınması gerekli hükümlerdir. 32”. Birinci meselemiz bildiğimizi sandığımız mefhumları, mevzûları; yeniden, hiç bilmiyormuş gibi; tezekkür, teemmül, ve tefekkür…. Şu noktaya tekraren işaret etmek isterim ki, en az bildiklerimiz, en çok bildiğimizi sandıklarımızdır… Ve belki de en yakın sanılan düşünceler, birbirine en zıt olanlardır… Bir deist belki de İslâma bir ateistten daha uzaktır. Veya bir ateist İslâma bir deistten daha yakındır. Bir çember düşünün, bir yerinden küçük bir kısmı kesilip çıkarılmış… Kutup uçları A ve B noktaları… Hareket istikametinize göre A ve B noktaları bir bakıma en uzak, bir bakıma en yakın noktalardır. A’dan saat istikametinin ters yönünde hareket ettiğinizi düşünürseniz B noktası en uzak… Ama A’dan yelkovanın istikameti yönünde yola çıkarsanız, B en yakın nokta… Onun için dehâ ile delilik bir sınıflama hatasıdır… Birbirine o kadar yakın ki… Bir hamle, bir sıçrayış… Belki de bir ateistin ruhundaki maverâ hasreti, bir deistinkinden çok daha fazla, hatta çok daha derindir… Çünkü deist nitelikli, donanımlı bir insan olarak, kendi imkan ve kabiliyeti ile, aklı sıra evrenin sırrını keşfettiği sanısı (doxa) ve gururu içinde arama ihtiyacı duymayabilir. Ama ateistin ruhu her an çırpınan “azgın bir deniz“ gibi… 32) Z. Şaban, sh.418 ) Z. Şaban, sh.418 145 Hangi hissin parmağı dokundu ki, derine, Düştü bir gizli alev salkımı içerine? Hangi kâbus bastı ki, seni uykularında, Birdenbire cehennem kaynadı sularında? ………………………………. Karşına, sahil, kaya, insan kim çıkarsa vur! Vur başına, âlemde, kör sağır, ne varsa vur! Necip Fazıl (1927) İşte sanat böyle bir güce, iktidara sahip… Bu öyle bir iktidar ki, görünmez lazer ışınları ile sizi sarar sarmalar, yıllarca bütün kişiliğinizi ipotek altına alır. Kişiliğinize sahip olur. Yirmili yaşlarında şair hangi intibalarını, intim sferdeki hangi iç yaşantılarını, iç oluşumlarını yaratıcı hayal gücünün görünmez kalıplarının yardımı ile kelimelere dökmeğe çalıştı? Nasıl kavramsallaştırma çileleri çekti?.. Ama on yıllar sonra bende, böyle bir imaj yarattı… Büyük sanatkar o insandır ki, muhatabının entelektüel donanımı arttıkça yarattığı imajlar da zenginleşir…. Okuyanı velûd bir tedâiler derinliğine, çeşitliliğine ve bolluğuna gark eder… İmajları, kavramları çoklu doğumlara gebedir, bire bin verir… Onun için uzun asker mektubu gibi şiirlere alışamıyoruz! “Eeee, sarı öküzden ne haber? Doğurdu mu? Peki ama öküz doğurur mu? “ Önemli değil siz saçmalayın, birileri çıkar yorumlar, yani bir kılıf uydurur; bilinçaltının özgür oluşumları ve benzeri gibi… Lütfen düşüncemizi, kavramlarımızı ilkah edin, ondan sonrasını okuyucuya bırakın… ”Azgın Deniz” in şairinin belki de hiç düşünmediği bir yorumu… Bir deistin sığ, durgun, yosun tutmuş iç âlemine karşılık; bir ateistin ruhunda kopan tayfun, hortum, fırtına, zelzele… Necip Fazıl böyle yazmış, ben de böyle yorumluyorum!.. Bu cesareti nereden alıyorum? “Arı bal yapar, fakat balı izah edemez. 33” Umulur ki; “Azgın Deniz”de böyle bir çilenin sujesi olan bir ateist, kendisini yemyeşil bir tevhid kıyısında bulur! … Öyle sanıyorum ki; bir rahibin veya bir hahamın Türkçe konuşurken kullandığı “Allah’ kelimesinden kasteddiği transandantal varlık; bir ateistin inanmadığı transan33) Çile, Poetika, 469 ) Çile, Poetika, 469 146 dantal varlıktan; Allahü Zü-l-celâl Hazretleri’ne daha uzaktır. Yokluk doldurulabilir! Ama var sanma? Pseude (sahte, sözde) dolduruşlar, zavallı tatminler, arama ihtiyacını, aşkını yok eder! “Yarım oluşlar, gerçek oluşları imkânsız kılar!” Baş mesele tahlilî (analitik) tefekkür… Acaba naiv insanlara basit gibi gelen konular, o insanlarda sadece kuru bir mâlûmattan mı ibarettir? Yoksa bütün entelektüel hayatımızın temelini teşkil eden, içselleştirilmiş, ihlasla benimsenmiş hakikatler midir? Tek meselemiz iman!... Allah tasavvuru, Peygamber tasavvuru, Kur’an tasavvuru, ashab tasavvuru… Maddî ve manevî bir herc ü mercin yaşandığı bir dünyada biz de bütün derûnî hayatımızı, bize ait özü farkına bile varamadan kaybetmiş olmayalım? Bütün mukaddeslerimizi kelimelerin sırtına yükleyip, gönlümüz, kalbimiz bomboş kalmasın! Sözde tarikatçının, sözde zikri gibi! Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzerinde Ziya Paşa Çünkü bütün varlıkların DNA’sını değiştirdiler… Dıştan bakıyorsunuz sûretâ elma… Ama ne elmanın rayihası, ne tadı, ne de lezzeti var… Elmaya en uzak bir elmamsı… Size ilaç diye verilen şişenin yüzündeki kelime ile iktifa etmeyin, muhtevasını araştırın, çünkü verilen; tadı, kokusu, rengi kabul edilebilir kıvamda imal edilmiş bir zehirdir… Çünkü düşüncemizin, imanımızın DNA’sını değiştirdiler. Özellikle “diyalog”, “Medeniyetler Arası İttifak” gibi müelliflerinin uzun yıllar düşünerek, hesaplayarak dizayn ettikleri programlarda ve bunların mütemmim enstrümanları olan, iftar(!), kandil(!), aşure günleri gibi dinsel aktivitelerde; hazırlıksız ve muhasebesiz sadece egemenlere hizmet, emirlerine muhatap olabilme mutluluğuna ve verilecek ödüle razı, bayram 147 çocukları gibi heyecan içinde gavurlarla öyle içten bir temas halindeyiz ki; “Allahü Zü-l-celâl Hazretleri” tasavvurumuzda iğtişaş ve ibham meydana gelmiş olmasın! Dikkat, hal sârîdir… İnsan farkında olmadan egemenlerin, ödül dağıtıcıların, zalimlerin, korktuklarının rengine boyanır… Bilerek onlar da “Allah’a inanıyorlar” diyen bir insan kâfirdir34. Cehalet de bir insanı kurtarabilir mi? Her konuya akılları eriyor… Biraz da İslâm’ı anlasınlar!... İslâm’ı anlamanın ilk şartı, birinci şartı, kınayıcıların kınamasından korkmamaktır! İnandığımız; hayat ve egemenler karşısında duyduğumuz korkularımızın ve çaresizliğimizin toplamı olan bir trancendantal varlık mıdır? “Rabbimiz Celle Celâlühu Hazretleri” midir? Hak Teâlâ Hazretleri’ne Allâh Celle Celalühü ve Resûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in istediği gibi inanıyor muyuz? Bu soruyu ben usanmadan soruyorum, siz de kendinize sorun! Nefsinizin hoşuna gitmiyorsa, doğru yoldasınız. Devam edin sormaya!… Birinci meselemiz, tekrar ediyoruz: bildiğimizi sandığımız mefhumları, mevzûları; yeniden, hiç bilmiyormuş gibi; tezekkür, teemmül ve tefekkür etmek… İman nedir?... Allah tasavvuru, Peygamber tasavvuru, Kur’an tasavvuru, ashab tasavvuru ne demektir?.. O zaman; önce şu konu üzerinde net bir anlayışa sahip olmamız gerekir: “Kur’ân-ı Kerim’in tamamını, bir kısmını, sûrelerden birini yahut ta bir âyetini inkâr etmek küfürdür. Bu arada Kur’ân’dan olduğuna icmâ edilmiş olan bir kelimeyi veya mütevatir bir okuyuş tarzını inkâr etmek, Kur’ân’da zikredilen şeylerin varlığına inanmamak, Kur’ân’a bir şey ilave etmek, ondan olduğu kesinlikle bilinen bir harfi inkâr etmek veya değiştirmek de küfür sayılmıştır.35” Yine aynı mevzû 34) Tevbe Suresi: 9 / 30; Maide Suresi: 5 / 72,73 Din kompradorlarının hasta ) Tevbe Suresi: 9 / 30; Maide Suresi: 5 / 72,73 Din kompradorlarının hasta dimağlarından çıkan herzelerin tuzağına kanmamak için meal değil, muteber tefsirleri okumak lâzım… 35) Ahmet S. Kılavuz, İman Küfür sınırı Tekfir Meselesi, İstanbul, Marifet Yay. 1996, ) Ahmet S. Kılavuz, İman Küfür sınırı Tekfir Meselesi, İstanbul, Marifet Yay. 1996, sh.144 148 hakkında Gümüşhânevî Hazretleri: “Kur’ân’ı Kerim’den bir ayet-i celileyi inkâr eden, Kur’ân-ı Kerim’i, mescidi ve dinen hürmet gösterilmesi gereken yerleri hafife alan, Kur’ân-ı Kerim’den bir yeri beğenmeyen, alaya alan ve hatâlıdır diyen kimse kâfirdir.36” diyor. Önce iman nedir? Kur’ân nedir? Önce ikrar, ama kalb ile tasdik!... Yukarda arz ettiğimiz, Zarûriyyâttan addedilen; Din, nefis, akıl, nesil ve mal kavramlarının her din, dinsiz ve uygarlık için farklı anlamları vardır. Dolayısıyla biz konuya akademik olarak yaklaşırsak, zarûriyyâttan telakki edilen bu unsurların korunması da her dine göre farklıdır. Her çeşit algılamaya ve anlamlandırmaya göre değişik yaklaşımlar vardır. Bunu kabul etmemiz gerekir. İslâm’ın söz konusu değerleri koruması için vaz ettiği cezaları bir nebze arz ettik, fakat bir Müslüman için, bunların yanında bir de Sedd-i Zerâyi var ki; Şer’an yasaklanmış haram veya mekruha götüren vasıtaların yasaklanmasına denir. “Meselâ, zina haramdır. Zinaya vasıta olduğu için helâli olmayan kadınla halvet (yalnız) olmak haramdır.37” Ve şu örnekler: “Meselâ, şarap imalâtçısına üzüm satmak, kargaşa dönemlerinde silah satışı yapmak, kumar ve fuhuş gibi haram fiillerin işlenmesinde kullanılacak kişiye gayrimenkul kiralamak… Başkasının bir malı belirli bir vâde ile yüze satıp daha satım parasını teslim almadan aynı malı o kimseden peşin seksene satın almak (bey’ul Îyne)38” Yukarıda verilen bilgilerin tahlil ve terkibini yapan Müslüman olmayan bir kişi bunları çok vahşî, insanlık(!) dışı, özellikle çağdışı bulabilir. Tam bu noktada biz, çağdışı tesbitine bütün gönlümüzle katılıyoruz. Çünkü bize göre bu çağ hastadır ve bu hasta çağın tek tedavi çaresi de ancak, çağdışı bir din olan İslâmiyettir!... Ayrıca Müslümanlık iddiasında bulunan 36) A.Z. Gümüşhânevî, Ehl-i Sünnet İtikadı, çev. A. Kabakçı-F. Günel, İstanbul, ) A.Z. Gümüşhânevî, Ehl-i Sünnet İtikadı, çev. A. Kabakçı-F. Günel, İstanbul, Bedir yay. 1980, sh.105 37) F.Atar. sh.99 ) F.Atar. sh.99 38) Z.Şaban, sh.203 ) Z.Şaban, sh.203 149 bazı kişiler; çağdaşlaşma, batılılaşma, modernleşme, uygarlaşma, medenileşme v.b. gibi bazı kavramlarda pseude (sahte, sözde) bir ayrım yaparak kınayıcıların kınamasından39 kurtulmaya çalışmaktadırlar… Hâlbuki bize göre; nüanslara, ince farklara rağmen bu kavramların hepsi de eşanlamlı kavramlardır. Hepsinin tek bir karşılığı vardır, bir Müslüman için: gavurlaşmak!.. Sürekli şekilde sınanıyoruz!... İmanımız sınanıyor!... Hak Teâlâ Hazretleri’ni, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı ciddiye alıp almadığımız sınanıyor… Sözde değil, özde! ”Allah’a inanmakla böbürlenen fakat o yokmuşçasına yaşayanlar, bir süre sonra imanlarından şüpheye düşerler!” Ebû Saîd Harrâz: “Allah’ın kitabını idrâkin ilk derecesi, onunla ameldir.40” buyuruyor… Ne zamana kadar nefsimizin elinde oyuncak olacağız? Ne zamana kadar bütün değer ve eylemlerimizde sadece nefsimizi merkez yapacağız? Bu bir geosantirizm… Egoizm değil… O yüzden tedavisi çok daha zor! Lütfen, bir daha saymayacağım, altlarını çizdiğim satırlar bir daha okunsun! İslâm’ın emri olan bu tedbirler ve cezalar uygulanmadan, bir Müslüman, ırzını, namusunu, izzetini, haysiyetini, dinini, malını, canını nasıl korur? Bir kere daha tekrar pahasına şunu söylüyorum ki; Müslüman olmayan bir kişinin bu saydığımız değerleri yorumlaması ve atfettiği önem değişebilir. Dolayısıyla “korumak!” kavramına da farklı bir anlam atfedebilir! Fakat bizim hedef kitlemiz “Müslüman’ım!” diyenlerdir! Muhkem ayetlerle sabit had cezalarını, kısası, bizzat Fahr-i Kâinât sallallahü aleyhi ve sellem’in tatbik ettiği recmi uygulamadan ırzını, namusunu, izzetini, haysiyetini, dinini, malını, canını nasıl koruyacaksın? Kendimizi, çocuklarımızı, ve torunlarımızı nasıl bir gelecek bekliyor? Hiç ürpermiyor musun? Önce at izinin it izine karıştığı, düşünsel abur cuburluğun kişilikleri, entelektüel varlığımızı obezleştirdiği şu postmodern çağda hepimiz oturalım kendi kendimize, bu saydığımız değerlere atfettiğimiz anlamı korkusuzca bir daha sorgulayalım! Asıl 39) Mâide Suresi: 5 / 54 ) Mâide Suresi: 5 / 54 40) El-Lüma’, 77 ) El-Lüma’, 77 150 mesele orada!... ”Bizzat değer hükümlerinin çivili olduğu can evi” mizden hastayız… Bizi kurban ettiler(!)… Küçük yaştan beri bazı İslamî değerleri kafamıza nakşettiler, en basiti kıskançlık(!)… Sa’d İbnu Ubâde radıyallahü anh, bir mesele konuşulurken, karısının kıskandığından bahseder, Resûlullah aleyhissâlatü vesselâm: “Şu efendinin söylediğine bakın! Evet (biliyoruz ki) o kıskanç bir adamdır. Ama ben ondan da kıskancım, Allah da benden kıskanç.41” Artık eski kavramlara inanmıyoruz. Kelimeler aynı kalıyor, fakat içeriğini yeniden dolduruyoruz! Çünkü önce yaşıyoruz, sonra davranışlarımızdan süzerek yeni ilkeler çıkarıyoruz. Yaşadığımız bir hayat var, o hayata göre oluşturduğumuz bir “kıskançlık” algısı oluşturuyoruz! Yükselen Değerlere göre oluşmuş bir iktisadî hayatımız var. Önce tatbik ediyoruz, sonra sözde İslam’dan kılıf arıyoruz… Pratik önce, teori pratiklerden devşiriliyor… Tam materyalist bir zihniyet…. ”İnandığımız gibi yaşamadığımız için, yaşadığımız gibi inanıyoruz.” Küçük yaştan beri yarım yamalak da olsa zihnimizi mengene içine alan çelik çemberleri parçalıyoruz… Bu bir savaştır!... Kimse bize engel olamaz… Dönüşürüz, dönüştürürüz! Çoluk çocuğumuzla; gücün, üstün olma ve hükmetmenin tadını öyle bir aldık ki, bedeli umurumuzda değil! Hassasiyetinizi bilemeye, sizi kışkırtmaya yaptığımız hazırlıktan sonra, bir daha muhasebe ve tefehhüme vesile olur ümidiyle “hadlerle“ ilgili mütemmim bilgi ve ayetleri şimdi veriyorum: Hudud haddin çoğulu; Kur’ân-ı Kerim’de on dört yerde geçiyor… Örnek olarak ”İşte bütün bu ahkâm Allah’ın kestiği hududdur. Her kim de Allah’a ve Resulüne âsî olub hududunu aşarsa onu da bir ateşe sokar içinde ebedî kalmak üzere o, Hem ona tezlil edici bir azab var…42” Had, Kur’an ve Sünnet’te be41) İbrahim Canan, 12 / 289 ) İbrahim Canan, 12 / 289 42) Nisa Suresi: 4 / 13,14 (Elmalı) ) Nisa Suresi: 4 / 13,14 (Elmalı) 151 lirlenmiş, kısas ve diyet dışındaki cezaî müeyyideleri ifade eden fıkıh terimidir. {İşte âmmenin mesalihi için, yani: içtimaî heyete ait fesadları def, menfaatları celb için ifası icab eden ve mikdarları şer’an muayyen bulunan bu cezalara “hududullah, hududu şer’iyye” denildiği gibi “hukukı ilâhiye” namı da verilir. Bu cezaların böyle Hak Tealâ Hazretlerine nisbet edilmesi, bunların ehemmiyetlerine ve başkaları tarafından afüv ve iskat edilemeyeceğine işareti mutazammındır.43} Had cezaları, bu bakımdan Kısas, diyet, ta’zir ve tedipten farklıdır. Hadle ilgili Âyet-i Kerime’ler şunlardır: “İmdi, zina eden kadın ve erkeğin her birine yüz değnek vurun. Eğer Allah’a ve âhirete iman ediyorsanız, Allah’ın hükmünü uygulama işinde sakın acıma hissi sizi etkisi altına alıp da uygulamayı engellemesin. Hem onların bu cezalandırılmalarında müminlerden bir cemaat da bulunup şahid olsun.44” “İffetli kadınlara zina isnad edip de buna dair dört şahid getiremeyen herkese seksen değnek vurun ve bundan böyle, onların şahitliklerini artık ebediyyen kabul etmeyin. Çünkü bunlar gerçekten fâsıkların ta kendileridir45.” “Hırsız erkek ile hırsız kadının irtikâb ettikleri suça bir karşılık ve Allah tarafından insanlara ibret verici bir ukubet olmak üzere ellerini kesiniz. Allah azîz ve hâkimdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir46”. “Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların 43) Ö.Nasuhî Bilmen, 3 / 187 ) Ö.Nasuhî Bilmen, 3 / 187 44) Nur Suresi: 24 / 2 (Suat Yıldırım) ) Nur Suresi: 24 / 2 (Suat Yıldırım) 45) Nur Suresi: 24/ 4 (Suat Yıldırım) ) Nur Suresi: 24/ 4 (Suat Yıldırım) 46) Maide Suresi: 5 / 38 (Suat Yıldırım) ) Maide Suresi: 5 / 38 (Suat Yıldırım) 152 dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük azap vardır. 47“ “Ancak onların üzerine kâdir olmanızdan evvel tevbe edenleri müstesna. İmdi biliniz ki, şüphesiz Allah Teâlâ çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.48 “ “İbn Abbas’ın da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben, Ömer b. Hattab’ı şöyle derken dinledim: Ey insanlar, şüphesiz recm haktır. Sakın ondan yana aldanışa düşürülmeyesiniz. Bunun âyeti (alameti) de şudur: Resulullah (sav) recm etti, Ebu Bekr recm etti. Biz de ikisinden sonra recm ettik..49” Nerede İslâm? Nerede hudud? Allâh Celle Celalühü hududu? Nerede, Mekasıdu’ş-Şeri’a? Değişim? Değişimin sınırları!..... Yine burada kınayıcıların kınamasından korkarak, suçun sübutunu isbat etmenin zorluğundan, uygulamadaki insancıllıktan bahsetmeyin!... Sayacağınız hiç bir mazeret had cezalarının çağ dışılığını engelleyemez… Her an imanımız sınanıyor: “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?50”…. Bir kere daha soruyorum KRONOSTEOS’a mı inanıyorsunuz? Yani zaman-tanrı’ya! Kronos’un ipine sarılırsanız, çok sağlam bir kuvvete dayanmış olursunuz. Çünkü tanrıların tanrısı, tanrıların babası, büyüğüdür Zeus, … Fakat Zeus da Kronos’un oğludur. Yani Kronos Zeus’un babasıdır… Ve herkes Kronos’un mahkemesinde yargılanacaktır… Ama bir Müslüman Allah (c.c.)’ın ipine sarılır: “Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın.51” Âl-i İmrân: 3 / 103 (Suat Yıldırım) 47) Maide Suresi: 5 / 33 (Diyanet Vakfı) ) Maide Suresi: 5 / 33 (Diyanet Vakfı) 48) Maide Suresi: 5 / 34 (Ö.N. Bilmen) ) Maide Suresi: 5 / 34 (Ö.N. Bilmen) 49) Kurtubî: 7 / 249 ) Kurtubî: 7 / 249 50) Kıyamet: 75 / 36 ( Suat Yıldırım ) ) Kıyamet: 75 / 36 ( Suat Yıldırım ) 51) Âl-i İmrân: 3 / 103 ( Suat Yıldırım) ) Âl-i İmrân: 3 / 103 ( Suat Yıldırım) 153 Yukarda kısmen arz ettik ama merhum Ömer Nasuhî Bilmen “hadd”in önemine binaen tekrar “Ta’zir ile hudud arasında farklar” diye bir başlıkla konuya yeniden döner ve: ”Hudud mukadderdir, muayyendir. Bunlarda ziyade ve noksan cari olmaz…. Hududda şefaat caiz değildir. Veliyyül’emir, şefaate mebni had ikamesini terk edemez”. Bu cezaların özelliklerinden bazılarını tekraren arz ettik! Amacımız İslâm’ı itici, sevimsiz hale getirmek değildir. Zaten hiç kimsenin de böyle bir hakkı yok!... Mesele olduğu gibi anlayabilmek, aktarabilmek… Merhum Ömer Nasuhî Bilmen yukarda verdiğimiz konulara şunları da ekler: “Had; mümeyyiz çocuk hakkında tedib edilemez, şüphe ile sâkıt olur, müruri zamanla sakıt olur, ikrardan rücü sahihtir, tedahül caridir. 52.” İslam ceza hukukunun temel umdesi Hz. Peygamber tarafından şöyle vaz’ edilir: {Âişe radıyallahü anhâ’dan: Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve selem) buyurdu: Gücünüz yettiğinizce Müslümanlardan şer’î cezaları önleyin. Eğer muteber çıkış yolu (özrü) varsa serbest bırakın. Çünkü idarecinin affetmekte yanılması, ceza vermekte yanılmasından daha iyidir. 53” Yine yukarda arz ettiğimiz temel umdeye ek olarak: {Özetle, hâkimin, cezayı düşürmenin bir yolunu araması teşvik edilmiştir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve selem) “Şüphelerle had cezalarını düşürünüz” buyurmuştur.54} Bütün bunlara rağmen had cezası sübut bulmuş ve uygulanacaksa, insan muhayyilesini berhava edici şu tarif ve tavsiften müstağni emir: {Şeddad bin Evs radıyallahü anh’dan: Allah Resûlü sallallahü aleyhi ve selem’den iki şey ezberledim: şöyle buyurdu: “Allah her şeyin iyi ve mükemmel yapılmasını farz edip emretmiştir. Onun için öldürdüğünüz zaman usûlüne riayet ederek iyi ve güzel öldürün.55” Cezadan sonrası: “Görmez52) Ö.N. Bilmen: 3 / 326 ) Ö.N. Bilmen: 3 / 326 53) Rûdânî: 3 / 29 ) Rûdânî: 3 / 29 54) Mebsut: 9 / 64 ) Mebsut: 9 / 64 55) Rûdânî: 2 / 201 ve 3 / 48 ) Rûdânî: 2 / 201 ve 3 / 48 154 misin ki; Peygamber (s.a.v.) ölümü önlemek için, hırsızın elinin kesildikten sonra tedavi edilmesini emretmiştir.56} Şimdi daha önceki sorularımıza ek olarak şu sorular çıkıyor ortaya: T. C. Kanunlarında cezâî bir karşılığı bulunan zina yasağı hükmünü, suç olmaktan çıkaran parlamenterlerin imanî bakımdan hükmü nedir? Bunlara seçmen sıfatıyla rey verenlerin imanî bakımdan hükmü nedir? Önce “hâyâ imandandır”, Allah Celle Celalühü cümlemize iman nasip etsin ve hâyâ ihsan buyursun! Çünkü kimse oportünizmle baş edemez… Bu sorularımızın cevabı birilerine göre gayet basit! Sanki zina yasağını Veliyyül’emir mi koymuştu ki? Kaldırılması mesele olsun… Zaruretler memnuyu mübah kılar! Evet, birilerinin iktidar olması, birilerinin de sırf seçmen sıfatı ile de olsa o iktidar hâlesi içinde bulunması zaruret! Yeter artık başka gerekçe saymayın, yeter artık… Bir insanda hâyâ olmadıktan sonra… Allah Celle Celalühü’den korkup, ümmetten utanmadıktan sonra… Ümmet??? Kur’an-ı Azimü’ş-şan bir masal mıdır? Bu âyetler bir zamanların bilge kişilerinin kült haline gelmiş vecizeleri midir? Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammediye hasta bir dimağdan çıkmış hezeyanlar mıdır? Eğer ”hâşâ!” diyorsan, ‘nasıl sildin Allâh’ı ve Resûlünü toz gibi gözden?’ Yüzyıllardır (en az dörtyüz kusûr yıldır) Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammediye’yi uygulayamadığın için ne hale geldik? Daha da ne hale geleceğiz? Yüzyıllardır, kendini değiştirmek yerine Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammediye’yi değiştirdin… Nefsine gücün yetmedi, şeriata yetti. Şeriatta “hile” mefhumu hangi manaya mutezammındır, sen Allah Celle Celalühü’den utanmadan ne hale getirdin? “Hile-i Şeriyye”yi Allahü Zü-l-celâl Hazretleri’ni -hâşâ- bir aldatma bir oyunu haline getirdin! Kısa da olsa ilerde üzerinde duracağız… Hakk’a değil, halka tapındın! Hakk’ı değil halkı rab edindin! Allâh’ı ve Resûlünü kelimelerde kaybettik! 56) Mebsut: 9 / 121 ) Mebsut: 9 / 121 155 Peki! Okuduk, sorduk, araştırdık had cezalarındaki âyetlerin hepsine inandık! Hatta doğrudan iman akidelerinden olduğuna kanaat hasıl ettik. Ama kim uygulayacak bu Şeriat-ı Garrâyı İslâmiye’nin cezalarını? Herkes kendi uygulamaya kalkarsa ne olur? Anarşi… O zaman bu cezaları tatbik edecek devlet nerede? İslâmî devletin gerekliliğine inanmayan Müslümanlar Zarûriyyâttan telakki edilen değerlerin önemi, değeri konusunda kendilerini bir daha sorguya çeksinler!... Acaba İslamiyet, din ile neslin korunmasına gereğinden fazla mı önem atfetmiştir? Acaba bu görüşte olanlar için; şu dört günlük dünyada din, iman, namus, izzet, vakar v.b. kıymetlerden daha önemli değerler mi var? Hemen şu noktayı işaret edelim ki: “İslâm dini, şahsî hakların ağır bastığı cezalar da dâhil olmak üzere, cezalandırmayı devlete ait bir hak ve görev kılmakla, hem devlet ceza hukuku fikrini tesis etmiş, hem de kısasın infazında, diyette ve hadleri uygulamada düzensizlikleri, haksızlık ve aşırılığı, eşitsizliği ve şahsî düşmanlıkları ortadan kaldırarak cezalandırmayı kanunî, genel ve âdil esaslara bağlamıştır. Cezalandırma devletin hâkimiyetiyle yakından ilgili olduğu içindir ki İslam’ın ilk devirlerinde temel cezaların infazı devlet başkanının, bölge valisinin veya fevkalâde yetkili mahkemelerin, tâli derecedeki cezaların infazı ise normal mahkemelerin yetkisinde bulunuyordu.57 ”Kur’ân-ı Azimüşşan’da tebliğ buyurulan bu hükümleri birey uygulayamaz, İslâmi devlete de ihtiyaç yok! O zaman haysiyetlice kalbinizden geçeni söyleyin, Kur’ân-ı Azimüşşan bir müze katalogu mudur? Yüzyıllar önce kullanılıp, tedavülden kalkmış ilkel bir alet edevatın kullanma talimatı mıdır? Mukaddes ölçülerin izin ve sınırlarına riayet etmeyen, -hatta provokatif bir ifade kullanacağım- onları ciddiye almayan bir değişim zihniyetine sahip olduğumuzu açıklamaya çalıştım. Şimdi fikir planında temellendirmeye çalıştığım unsurları somut 57) Ali Bardakoğlu, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1993, sh.472 ) Ali Bardakoğlu, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1993, sh.472 156 örneklerle pekiştirmeyi deneyeceğim… Burada, İslamiyet’i ve umdelerini nazar-ı dikkate almasak dahi, sosyolojik ilkelere göre de, yüzyıllardan beri süregelen değişimin tatbikatının da objektif olarak yanlış olduğunu ortaya koymaya gayret edeceğim! Fiziksel zaman, psikolojik zaman ve tarihi zaman farklı gerçekliklere sahip fenomenlerdir. Özellikle sosyal olayların içinde yaşandığı zamanı kesin hatları ile sınırlandırmak mümkün değildir. Örnek olarak felsefe tarihinde bir dönem ne zaman başlar, ne zaman biter? Hele Batı uygarlığı gibi diyalektik, daima antitezini de içinde taşıyan, eleştirel bir özelliğe sahip bir kültürde, her zaman, bir dönem, kendi alternatifini de içinde taşır ve vakti geldiğinde ortaya çıkarır. Her egemen sürecin içinde gelecek, mayalanmaya başlamıştır. Her düşünsel iktidar, müstakbel hükümdarlık elde edecek, rakibini de besler… Onun için bu süreçleri biri birinden bağımsız düşünemezsiniz… Yani Renaissance, Ortaçağ’ın rahminde filizlenmeye başlamıştır. Bazen ondan besleniyor, bazen onunla acımasızca savaşıyor… Kendini arıyor, kendi kendi olmaya çalışıyor. Kırıyor döküyor, ama nihayetinde içinde yaşadığı toplumun dilini konuşuyor, onun hayat pratiklerini paylaşıyor… Nihayetinde somut bir durumla savaşarak kendini tarif ediyor, temellendiriyor ve inşâ ediyor. Dolayısıyla hiç değilse kendisine karşı oluşan tepkiye sebeb olduğu, geleceği geçmiş tayin ediyor… Yeni değerler yeni kurumlar, verili kurumlar, hazır kurumları eleştirerek kendini konumlandırıyor, kendini inşâ ediyor. Çünkü biraz da birey olarak, kurum olarak, toplum olarak kendimizi oluşturan, muhalifimiz, antitezimizdir. Yani doğumdan itibaren hazır bulduğumuz değerler… Onlarla hesaplaşarak “ben “ oluyorum! Bize göre de asıl mesele burada ortaya çıkıyor. Bizim inşâ etmediğimiz, hatta inşâsında müdahil olmadığımız, beyin terimizle, fikirsel ibdâ gücümüzle katkıda bulunmadığımız, daha doğrusu sürekli bizimle hesaplaşarak, özellikle öz değerlerimize karşı kurulmuş bir uygarlık… Ve o uygarlığın oluşum süre- 157 cinde ördüğü bir davranışlar örüntüsü… Ve devam eden bu oluşum sürecinde ortaya çıkan problemler… Bunlar bizim meselemiz değil! Biz o pratikleri yaşamadık… Onların doğurduğu sorunlara sahip değiliz… Fakat Batı Uygarlığına tapınarak sorunlarımızı çözmeye çalışıyoruz… Yani yüzyıllardır içinde bulunduğumuz değişim, mahalle koca karılarının komşularının farklı bir hastalık için kullandığı ilaçlarını kullanmalarına benziyor. Çünkü İslâm-Osmanlı  Ortaçağ’ı ile Batı Hıristiyan Ortaçağ’ı oluşum süreçleri tamamen biri birinden farklı… Dolayısıyla sorunları da farklı… Nasıl “değişiyoruz!” diye, Batı kurumları ile kendi kurumlarınızı değiştirirsiniz? Daha önceki bölümde örnekleri ile arz etmeye çalıştık; laiklik, Batı Ortaçağ tarihî oluşum sürecinin doğal bir uzantısı… Çok çarpıcı sadece bir alıntı yapacağım: “Papa Avrupa’nın diktatörü idi. Haçlı seferleri yapılmasını emrediyor, kralları tahtlarından indiriyordu. Hayratlarla vakıflar, servetlerle şan ve şeref adına ne varsa hepsi Kilise erkânının ayakları dibine konuluyor ve bu minnetin aşırılığı dahi, onların yaptıkları iyilikleri ölçmeye yarıyordu. Fakat beri yandan başka bir kimse de işe koyulmuştu ki o da derebeyi idi… Devletin başta gelen sınıfı olan ruhbanın özel bir teşkilâtı vardı ki onu politik bir topluluk haline sokuyordu. Ruhban temsilcileri iki yılda bir toplanarak Devlet vergileri, resimleri hakkında oy veriyorlardı. 58 ”Böyle, dünyevî ve uhrevî egemenliği tekeline almış, maddî ve manevî istismarın mümessili olan, Hıristiyanlığı metalaştırmış, sürdürülmesi akıllara ziyan bir durumun arkasından laikliğin gelmesi doğal bir süreç… Hatta geçmişin doğal uzantısı… Hatta biraz tarihî ve felsefî tetebbuatınız varsa; bu hal bin yıl nasıl devam ettirilebilmiş?”, diye hayret edersiniz. Ama Osmanlı Ortaçağı’na geldiğinizde yine hayretler içinde kalırsınız, bir türlü “laikliğin” ne olduğunu anlayamazsınız… Bugün dahi şuurlu bir Müslümana yine anlatamazsınız!.. Ama 58) P. Gaxott e, sh.4 ) P. Gaxotte, sh.4 158 oportünist bir dinci “kitabına uydurur”, fakat birazcık fikir namusuna sahipse vicdanına uyduramaz. Aradaki farkları kurumsal ve riyazî bir biçimde kısaca ortaya koymaya çalışacağım: Bir kere İslam’da Batı ortaçağının alameti fârikası olan “Kilise” diye bir kurum yok… Kilise sadece bir mekân değil; müthiş bir maddî ve manevî gücü uhdesinde bulunduran, zülüm ve tahakküm üreten teşkilatlı bir kurum. Hatta devletin üzerinde, onu da istediği gibi dizayn eden, yapılandıran bir kurum… Lütfen şöyle bir lise bilgilerinizi hatırlamaya çalışın!… Bizim Batıcıların her öğrettiği de yalan değildi… Bazen doğruları da öğrettiler… Cennette arsa satmalardan, kralları aforoza kadar iktidarın merkezi… Yalnız düşünsel şaşılığa ve mantıksal renk körlüğüne sahip olduğumuz için yanlış analizler yapmayalım… Bizim Batıcıların amacı din ve Hıristiyanlık üzerinden yine İslâm’a nişan almaktı… Bütün mesele; düşmanlığın ötesinde İslâm nefreti ve ruhlarından dökülen ufûnetin pis kokusunun, İslâm’dan geldiğini sandıkları yanlış sanı yüzünden, projeksiyon mekanizmasını kullanarak müberrâ ve münezzeh İslam’dan duydukları tiksinti!.. Nebiyy-i Zîşân: “Yeryüzü bana temiz ve mescid kılındı.59” buyurmuştur. Bir kere bir Müslümanın ibâdet etmesi için özel bir mekâna ihtiyacı yoktur. Yaygın olan bir deyişle, her ağacın altı mü’min için mesciddir. Ayrıca mescid aynı zamanda; birçok beşerî faaliyetlerin de merkezidir: “yabancı elçilerin kabul edildiği yer, mekteb, hapishane, irşad yeri, buluşma görüşme yeri, istirahat yeri, mahkeme, mal taksim yeri (taşradan gelen zekât ve sadaka malları, ganimetler), abdest alma yeridir.60”, şu rivayete özellikle dikkatinizi rica ediyorum: “Enes radiyallahu anh’dan: Allah Resûlü sallallahü aleyhi vesellem Medine’ye geldi… Nerede namaz vakti gelirse orada namaz 59) T.D:V. İslam Ansiklopedisi, 7 / 46 ) T.D:V. İslam Ansiklopedisi, 7 / 46 60) İbrahim Canan, Kütüb-i Sitt e: 15 / 314 ) İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte: 15 / 314 159 kılardı, hatta koyun ağıllarında bile namaz kıldığı olurdu. Sonra bir mescid yapılmasını teklif etti.61” Mücerretle, müşahhası biri birine karıştırmayalım… Eğer örneğimiz asr-ı saâdet ise buyurun size bir manzara: {Abdullah İbnu Ömer Radiyallahu anh anlatıyor: “Mescid, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm zamanında kerpiçten yapılmıştı. Tavanı hurma dalları ile örtülmüştü. Direklerini hurma kütükleri teşkil ediyordu. Hz. Ebubekir radiyallahu anh (gerek tezyin ve gerekse tevsî yönüyle) hiçbir ilâve getirmedi. Hz. Ömer radiyallahu anh, (enine boyuna) artırarak mescidi, Resûlullah devrindeki tarz üzre (kerpiç ve hurma dallarıyla) yeniden inşa etti…62} Fakat bütün bunlara rağmen mescid yapmanın, tamir etmenin faziletleri ayrı bir konu.. Kilise gibi teşkilatlı bir kurum değil, iktidar merkezi değil! Dünyevî ve uhrevî iktidar üretmiyor… {Ebu Hureyre radiyallahu anh’dan: (Allah Resûlü sallallahü aleyhi ve selem buyurdu: ) “Kim Allah’a ibadet edilecek bir evi helâl maldan yaparsa, Allah da onun için cennette bir ev yapar.63} Evet helâl maldan!... İslâm’da adım atmak için Müslümanın yediği ekmek, giydiği elbise helâl kazançtan olacak… İslâm’da esas olan helâl kazanç, ondan sonra harcama… İslâm’da sarf mahalli kazancı meşru kılmaz… Zekât da ancak bir Müslümanın bütün imkân ve kabiliyetini kullanmasına rağmen, elde olmadan karışan kiri temizler… Ölçme, tartma, malı övmekle tanıtma arasındaki çok ince çizgi… İşçinin hakkı? İsrafla cimrilik arasındaki ince çizgi… Batı Ortaçağı’nda Kilise ile birlikte bir ruhban sınıfı teşekkül etmiştir. Bunların özellikleri: Yalnız erkeklerden seçilir. Ruhban sınıfı, özel bir dini eğitimden geçer, 61) Rûdânî: I / 184 ) Rûdânî: I / 184 62) İbrahim Canan, Kütüb-i Sitt e: 15/ 322 ) İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte: 15/ 322 63) Rûdânî: I / 183 ) Rûdânî: I / 183 160 Özel giysileri vardır, Dini törenleri yönetme ve dini metinleri yorumlama yetkisiyle donatılmıştır, bazı mezheplerde törenleri Latince, Yunanca gibi dini metinlerin en eski çevirilerindeki dilleri ile icra eder. ‘Din adamlığını’ bir ‘meslek’ olarak seçmiştir, kendisini, hayatı boyunca bu işe adamıştır, geçimini bu işten sağlar, Hiyerarşik bir yapı içinde yer alır, bu yapıya aykırı davranırsa yaptırımlarla karşılaşabilir, Dini yorumlarda, toplumsal ve siyasal konularda, meslek arkadaşlarıyla ve hiyerarşik örgüt yapısıyla tam bir dayanışma içinde olacağı beklentisi vardır. Tanrı ile kul arasında yanılmaz ruhban sınıfı vardır. İbadetler ve sakrementler kilisede papaz huzurunda gerçekleştirilir. İslamiyette böyle bir sınıfın olmadığı bir bedahet olduğundan üzerinde durmuyoruz. Nitekim (Tevbe: 9/ 31) dahi bu konuyu yeterince açıklayıcıdır. İki ortaçağ arasındaki en temel yapısal farklardan biri de Osmanlı Ortaçağı’nda feodalite yok. Çünkü geçen bölümde de kısaca değindiğimiz gibi feodalite Ortaçağ’da ana üretim aracı olan toprak üzerindeki özel mülkiyete dayanıyordu. Hâlbuki Osmanlı Ortaçağında ana üretim aracı olan toprak üzerinde özel mülkiyet yok. Mülk Allahın, tasarruf hakkı padişahın, padişah bu tasarruf hakkını rakabesi devlette kalmak şartıyla sahb-ül arz’a tefviz eder. O da reayaya belirli kurallarla işlenmek üzere verir. Yalnız bağ, bahçe, ev mülkiyeti var. 161 Bu konuda Ömer Lütfi Barkan’ın çok ciddi ve çok kapsamlı çalışmaları64 var. Onun için biz sadece isimlerini anmakla yetineceğiz: Yalnız iki yazardan daha kısa mütalâalar nakledeceğiz: Türkİslam-Osmanlı toplumunun özelliklerini tespite çalışırken “Düşün hayatının en yüksek düzeyinde bulunan aydınlar bile onu tanımlarken kimi kez feodal, kimi kez teokratik bir düzen olarak, kimi kez de ikisi birlikte olarak tanımlarlar. Gerçekte bu tanımların ikisi de Osmanlı geleneğine, onun geleneksel niteliğine hem yabancı hem aykırıdır. Osmanlı rejimi ne feodaldir, ne de teokratik; hele hem feodal hem teokratik hiç değildir.65” Niyazi Berkes’in bu kadar net mütâlaalarından sonra bir kere daha teyiden: “… Çünkü Osmanlı devlet örgütünde feodalite yoktur66” der, M. Ali Kılıçbay da bu konudaki hacimli kitabını şu tesbitle bitirir: “Bu çalışmamız boyunca, Osmanlı üretim tarzının feodalite olmadığını göstermeğe çalıştık67” Osmanlı sistemi asalet sınıflarının teşekkülüne mani olmuştur. Çünkü ortaçağda asalet toprak mülkiyetine dayanıyor. Osmanlı Devleti Hz. Peygamber’in Hayber’deki, Hz. Ömer’in Irak, Şam ve Sevad arazisindeki tatbikatları, Abbasilerin uygulamaları ve Selçukluların ikta sisteminden mülhem Tımar sistemini meydana getirmişlerdir. Onaltıncı asrın ortalarına kadar mükemmel işleyen sistem, daha sonra bozulmaya başlamıştır. Ayrıca zaruretler karşısında, mecbur kalarak Yavuz Sultan Selim’in Kanun-u Kadime aykırı olarak yaptığı tasarruflar da sistemin bozulmasına sebeb olmuştur. Dolayısıyla Osmanlıda Serf de yok! Reaya hiçbir zaman hür köylü olma vasfını kaybetmemiştir. Hatta Ortakçı 64) İ.Ü. İktisat Fakültesi Mecmuası; 1939, sayı:1; 1940, sayı:2; 1940, sayı:4…Ayrıca ) İ.Ü. İktisat Fakültesi Mecmuası; 1939, sayı:1; 1940, sayı:2; 1940, sayı:4…Ayrıca yazarın, Türkiye’de Toprak Meselesi, isimli, 1980’de, Gözlem yayınları tarafından basılmış hacimli bir kitabı var. 65) Niyazi Berkes, sh.22 ) Niyazi Berkes, sh.22 66) A.g.e. 570 ) A.g.e. 570 67) M.A. Kılıçbay: Sh. 399 ) M.A. Kılıçbay: Sh. 399 162 Kul olarak nitelenen az sayıdaki gruplar dahi serf olarak nitelenemez. Hatta bazı kişiler Osmanlı sistemini, Marks’ın da net olarak açıklamadığı Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) na benzetmek istemişlerse de, haliyle yeterli argümanları olmayan bu görüş bir iddia olarak kalmıştır. Demek ki muhtasar olarak arzetmeye çalıştığımız üzere, bundan önceki bölümde verdiğimiz bilgilerle bir sentez yapılırsa şu basit ama maalesef görülemeyen gerçek ortaya çıkar ki: Batı Hıristiyan Ortaçağı ile Doğu İslam Osmanlı Ortaçağı’nın; kurumsal olarak oluşum ve gelişim süreçleri biri birinden tamamen farklıdır. Bu fark Batı toplumunun omurgasını oluşturan temel kurumlar olan; Kilise ve feodalite… Yüzyıllar süren bu sistem haliyle süreç içinde aksamaya ve tıkanmaya başlamış… Diyalektik olarak kendi teknesinde muhalefetini de mayalamıştır. Doğmaya çalışan yeni, haliyle eskinin ana omurgasını, özçizgisini, temelini teşkil eden iki kuruma saldırmıştır… Bu kurumlarla savaşarak kendini inşâ savaşına girişmiştir. Böylece kendine özgü sorunları olan bir uygarlık, kendine has çözümler üretme gayretine girmiştir… Bu arada felsefede konsept değişikliği, pozitif tabiat bilimlerindeki gelişmeler, coğrafi keşifler… En temel değişiklik de kurumsal olarak, hatasız kabul edilen klerk sınıfı yerine, tanrılaşan insanın iktidarı elde etmesi… Yani tanrılaşan ruhban sınıfının elinden güç; laik, seküler tanrılara geçiyor. Bu arada silahlardaki gelişme ve senyörlerin kalelerinin yıkılması… XVIII. Yüzyılın ortasında Sanayi Devrimi… 1765’te J. Watt tarafından buhar gücünün sanayide kullanılması… Tarihte eşi görülmemiş bir değişim… Osmanlı şiir gibi bir Devlet kurmuş!.. Bu Devlet iki yüz küsur yıl devam etmiş. Fakat XVI. Yüzyılın ortasından itibaren bünyede aksaklıklar hissedilmeye başlamıştır… Sebebleri tam tesbit mümkün değil! Ama açıklama denemesi 163 olarak; Batı’daki oluşumları (gelişim, demiyorum) fark edip onlarla hesaplaşamamıştır. Özellikle medresenin ilmen tereddî ve ahlaken tefessüh etmesini başlıca amil, diye düşünüyoruz. Âcizâne tesbit edebildiğimiz kadarı ile gâvurun silah ve harp taktiği olarak değiştiğini ilk fark eden Bosna Kadısı Akhisarlı Hasan el-Kâfî (1544-1616) ”Usûlü’l-Hikem Fî Nizâmi’l-Âlem” isimli bir eser yazar, yıl: 1596… İşin ilginç yanı galip gelmemize rağmen, Eğri kalesinin fethinden sonra yazmış. Savaşa bizzat katılmış68… Büyük bir âlim... Filoloji, Kelâm, felsefe, sırf fıkıh konusunda yedi olmak üzere 14 eseri var… Ondan sonra yazılan kitaplar, eleştiriler siyasetnameler, risaleler, fakat durum doğru biçimde teşhis edilemez. Şimdi Batıda bir süreç devam ediyor, Doğu’da bir farklı süreç… Strüktürel olarak, konjonktürel değil… Yıllar yılları kovalıyor… Doğu’nun meseleleri, çözüm yolları hakkında kafası karışık… Değişim konusunda imanı ile tutarlı bir fikri ve usûlü yok… Farklı bünyeye ait ilaçları kullanmaya başlıyor, yüzyıllarca, sonuç menfi… Şu anda özellikle 1950 ile başlayan süreçte; Menderes, Erbakan, Özal ve bütünüyle AKP, tabii tahsisen Erdoğan’la sanki aradaki fark kalktı gibimize geliyor… Bu bakımdan şimdi Batı’nın ilaçları yararlı olabilir… Mistik, metafizik, okültik, laik, seküler bir din inşâ edilmiştir. Bu arada bu sürece emeği geçmiş unutulmaması gereken çok insan ve grup var: Bütün sözde tarikatlar, cemaatler, resmî, gayri resmi eğitim kurumları, İmam-Hatipler, İlahiyat Fakülteleri… Yalnız bu tespitimiz son hamleyi tayin bakımından. Yoksa “Değişim ve Oportünizm” konusunu işlerken tekrar döneceğim, çünkü bu yüzyıllardır devam eden bir süreç… 68) Bosna Kadısı Akhisarlı Hasan el-Kâfî, Usûlü’l-Hikem Fî Nizâmi’l-Âlem, ) Bosna Kadısı Akhisarlı Hasan el-Kâfî, Usûlü’l-Hikem Fî Nizâmi’l-Âlem, yayınlayan, Mehmet İpşirli, Tarih Ens. Dergisi, İstanbul, sayı: 10-11, 1981, sh. 239, 280 164 DEĞİŞİM ve OPORTÜNİZM Değişimin sancıları ve sınırları üzerinde durduk… Fakat bir de değişimin oportünizmle ilişkisi var… Hem de iki yönlü… En önde değişimci rolü benimseme veya değişime engel olma… İki zıt davranış olmakla birlikte, ikisi de aynı motiften kaynaklanabilir!... Fakat oportünizmin analizine geçmeden önce bir noktaya dikkat çekmek isterim ki; hem evrensel, hem de ulusal konjonktür bakımından iletişim ve birinci derecede iletişim vasıtası olan dil büyük tehditler altında bulunuyor… Evrensel olarak felsefe ve analitik düşüncenin etkisini kaybetmesi; ”ne olsa gider“ anlayışının kökleşmesi, değerler dünyasının alt üst olması, hayatın hızlanması, herkesin kavramları özensiz olarak kullanmasına sebep olmaktadır. Çünkü kavram analizleri çileli bir düşünme süreci ister… Hâlbuki çağımız karşılıksız çek kullanmayı meşrulaştırmıştır. Analitik düşünme çekin karşılığını üretme faaliyetidir. Bu bakımdan bütün kavramlar birbirinin içine girmiş durumda… Yanlış kullanılan kavramlar, farklı kavramları aynı durumu ifade için kullanma v.b. Yalnız bu durumu “Galat-ı meşhur, lügat-ı fasihten evladır!” sözünün ifade ettiği durumla karıştırmamak lâzım… Dış benzerliklerle oyalanırken, özdeki ciddi değişiklikleri gözden kaçırmayalım… Çünkü hastalık semptomları birbirini taklit eder… Eğer isabetli teşhisler yapmazsak, tedavi şifa vermez… Çünkü hiç değilse bir zamanların bu anlayışında bir “lügat-ı fa- 165 sih” kabul ediliyor… Ve hemen muhalefet de karşısına dikilmiş: “Galat-ı meşhur, galat-ı meşrû olamaz!” diye…. Yani söz konusu ifadenin yaygın olduğu zaman diliminde bir “aşağı”, “yukarı” var. ”Fukaralar” biçiminde, kelimeyi yanlış kullanan birisine, zaten “fukara”, fakirin çoğuludur diyebilirsiniz, ispat edebilirsiniz!, “Selvi” değil, doğrusu “servi” diyebilirsiniz. Ama bugün idrak ettiğimiz Postmodern Durum çok farklı… ”Öyle de olur! Böyle de!“, “Ne olsa gider!” Genç kalbini sembolize eden bir paçavra parçasını pantolonunun dizine yapıştırıyor. Hatta kaba etinin üzerine… Tişörtlerdeki yazılara dikkat edin!! Bir başkaldırı… Fakat bu “değer”lere başkaldırı! “Kavramlar” ın temsil ettiği, üzerinde uzlaşılan durumların bizzat kendisine bir başkaldırı! Bu bütün “değer”lere ontolojik bir başkaldırı! Bu iyi-kötü, güzel-çirkin ve doğru-yanlış değerlerinin ilkece olabilirliğine başkaldırı… İngiliz Parlamentosu eş cinsellerin evlenmelerine izin veren yasayı kabul etti. {İngiltere’de 2005 yılından bu yana uygulanan medeni ortaklık (civil partnership) hakkıyla eşcinseller, hayatlarını birleştirerek tüm yasal haklardan yararlanabiliyor, ancak ‹evli› olarak adlandırılamıyorlardı. Söz konusu yasayla eşcinsel çiftler de evli çiftlerle aynı haklara sahip olacak.1 } Bu bir nihilizm.. (mi dir?) Bilmiyorum. Ama bildiğim kesin bir durum var ki; o da bu Hippilerin, Skinhead’lerin veya Havy metalcilerin Batı Uygarlığına başkaldırısı değil! Kime ne anlatacaksınız?! İslâm bir paçavra (İslami anlamdaki örtünmeyi ve örtüyü kastetmiyorum) parçasına indirgenmiş! Bir “aşağı” ve “yukarı” kalmamış. Kime ne anlatacaksınız? Hiç kimse, ama hiç kimse bu zehirlenmiş iklimin etkisinden masun olduğunu da sanmasın! Hepimiz, herkes nesnelleşmenin, sıradanlaşmanın, önemsizleşmenin, değersizleşmenin, anlamsızlaşmanın, saçmalığın girdabı içinde, merkez kaç kuvveti ile irade dışı hareket ediyoruz veya hortumu içinde savruluyoruz… Binmişiz bir alâmete, ama nereye gittiğimizi bilen kimse yok! Torunlarımız nasıl bir dünyaya gözlerini açacaklar.? 1) Cumhuriyet Gazetesi, 6.Şubat.2013. 1. Sayfa.. 166 Bu ifadelerimizin tipik bir örneği: Pragmatizm, oportünizm kavramları… ”Bu kadar büyük bir kültür cinayeti işlenmemiştir.” diyecektim, ama vazgeçtim…. Ne kültür cinayetleri işleniyor? Yıllardır bizim vicdanımızı kanatıyor… Anladığım kadarı ile oportünizmin içeriği, pragmatizme yükleniyor… Biraz daha somut… Üzerinde “Oportünizm” yazan ve gerçekten de o anlamı havi, şişenin muhtevası, içini boşalttığımız “pragmatizm” şişesine boca ediliyor... Fakat burada “pragmatizmin” analizine imkân verilmeyen bir iklim oluşturuluyor, o değerleri muhasebesiz ve murakabesiz kabul ediyoruz. Ve o oportünist davranış kalıpları da sevimli hale getiriliyor…. Ama evrensel olarak bu cinayetlerin hepsi de elbirliği ile işleniyor… En azından suçun pasif iştirakçisiyiz hepimiz… Suç aletinin üzerinde hepimizin parmak izleri var! Siz üniversite eğitim kitaplarınızda “Eğitimde Fırsat Eşitliği” diye başlıklar atarsanız, dersler bu konseptle işlenirse, “oportünizm” de “pragmatizm” olur… Üniversitelerinizde -Yüksek Liseanalitik düşünme yok ise…. Yine ben ısrarla ufak tefek farklara rağmen içinde bulunduğumuz zamanda, bu durumun evrensel olduğu konusunda ısrarcıyım. Fırsat nedir? İmkan nedir?…. Analitik düşünme, bu kadar basit!... Kapitalist sistem kuralları içinde, rasyonel bir tercihle, şehre çok uzak bir yerde, büyük bir arazi alıp, oraya binlerce ev yaptırarak, yerleşim merkezi haline getiren ve çok büyük karlar elde eden bir müteşebbis fırsatçı değildir. Aldığı riski akıllıca yöneterek büyük paralar kazanmıştır. Rasyonel, yaratıcı bir yatırımcıdır.. Ama ihaleden aldığı yeşil alanı, çeşitli kombinezonlarla, siyasî dirsek temasları ile yerleşim merkezi haline getirip, yüksek katlar alıp, büyük paralar kazanan kişi fırsatçıdır. Eğitimde Fırsat Eşitliği olmaz, İmkân Eşitliği olur… Fırsatçılıkla yetişen kuşaklar; pragmatist olamaz, oportünist olur… Fakat demokrasi özü gereği fırsatçılığa dayanan bir sistem… Hele Amerika ve Küçük Amerika olma rüyasındaki, hülyasındaki her ülke fırsat özlemi ile yaşıyor. Felsefelerinin temeli “kıskanma! bir gün senin de olur!” Herkesin arasında ruhî 167 akrabalık olduğu için, bu toplumlarda bu tür iş bilirlikler ahlaksızlık sayılmıyor… Çünkü herkes sıraya dizilmiş fırsatlardan yararlanmak için. Kim, daha şimdiden, gelecekte elinden gelirse işleyeceği suçlarla ilgili, peşinen kendisini mahkûm eder? Burada hemen bir açıklama yapmam gerekir ki; içinde bulunduğumuz hassasiyet ve gayrette; bizim amacımız veya derdimiz “pragmatizm” i müdafaa değil! Pragmatizmi savunmak, ibra etmek hiç değil! Daha doğrusu; genel olarak, felsefeyi bitimsiz bir arayış, bir döngü, sonsuz bir kuşku, kuşkudan da kuşku, sürekli bir yolda oluş olarak anlayan bizim gibi insanların böyle bir kaygıları da olamaz… Hatta bir filozofun, kedinin kuyruğunu kovalaması? Sisyphe’nin yazgısına mahkûm olması? Penelope’un yazgısına mahkûm olması? Zaten fikri önceleyen, fikri temel alan bir anlayış sahibi olarak, idealizme tepki olarak ortaya çıkmış, epistemolojik olarak, ampirizme dayalı pragmatizm gibi bir ekolü bizim kabul etmemiz de mümkün değil! Teori-eylem bağlamında öncelik daima teoridedir bize göre… Bir eylemin değerlendirilmesi, eylemden sonra değil, eylemden önce tarafımızdan kabul edilmiştir. (iman) Yani iyi—kötü, doğru-yanlış eylemden önce, bizim düşüncemizde içkindir. Fakat burada bizim temel amacımız nelerin, nelere vesile olduğunu, irdelemek, sorgulamak.… Çilesiz, muhasebesiz, murakabesiz, tefekkürsüz, eleştirisiz kabul edilen veya modalaşmış (pseude) sözde anlamlarla yetinen bir düşünme biçiminin, nasıl manipülasyonlara, istismara açık olduğudur… Zihinsel kategorilerimize bir virüs gibi yerleşen bu çarpıklık, bizde genel bir usûl haline geliyor ve olmayan düşünce hayatımızı zehirliyor. Bu alandaki düşünme kütlüğü, hassasiyetsizlik, virüslü düşünme biçimi; aynen, haysiyetsiz bir şekilde İslamî konularda da hüküm-fermâ oluyor… Biz ısrarla şunu anlatmaya çalışıyoruz ki; oportünizm bir yaklaşım biçimidir, bir konsepttir; dolayısıyla düşünme kategorilerimize bir virüs gibi, bir sümük gibi yapıştı mı bütün kişiliğimiz onun emperyalizmi altına girer. Bembeyaz, 168 ana sütü kadar saf bir kumaşın üstüne bir damla çirkef damlatın, asla temizleyemezsiniz. Sildikçe bulaşır etrafa…. Tek çare kesip atmak, ama kıyamazsınız. Dur bakalım, biraz daha gayret temizleniyor, derken, o bir damla çirkef, tüm kumaşı kendine benzetir. Yani onu “siz” yapmaya çalışırken siz “o” olursunuz. Onu ıslaha çalışırken siz onun boyasına boyanırsınız. Burada asıl mesele, biraz önce dikkat çektiğimiz gibi, nasıl hastalıklar birbirlerini taklit ederlerse, bazı kavramlar da bazen birbirlerini taklit eder… Oportünizmin en kolay taklit ettiği, şemsiyesi altına sığındığı kavram da pragmatizmdir… Bir insan, yaklaşımının oportünistçe olduğunu kabul ederse, kurtulma imkânı vardır… Yok eğer ona kılıflar uydurmaya, kavramsal olarak sevimli kılmaya çalışırsa oportünizm bataklığı içinde, imanına kadar sirayet edebilecek bir çamur, çirkef deryası içinde boğulur kalır. Bütün dünya Müslümanları düşünsel olarak, farkında olmadan oportünizmin zindanına düştük… Çirkefine düştük! Tuzağına düştük! Seçin, beğenin alın veya hepsi doğru? Şöyle de denebilirdi, “küfür bizi oportünizmin tuzağına düşürdü!” Fakat artık yeter, önce kendimize ait kusurları araştırma vakar ve yetkinliğine ulaşmamız lâzım! Şu maziperestliği bırakalım… Şu ecdad-tapıcılığını bırakalım… ”Zaruretler memnu olan şeyleri mübah kılar” âyet ve hadislerden istinbat edilmiş, fakat tarafımızdan oportünizmin alfabesi, temeli haline getirilmiş bu mecelle kaidesini de mi gavurlar empoze etti bize? Aşağıda üzerinde duracağız… Artık Müslümanların, belirli konularda net, kesin bilgi sahibi olmaları ve sözkonusu bilgileri işselleştirmeleri, tefekkürlerinin ana miyarı yapmaları gerekir! Artık “felsefe” ile “düşünme”nin eşanlamlı (synonym) kavramlar olmadığını; “felsefî düşünme”nin, “düşünme”nin sadece çeşitlerinden biri olduğunu anlamalıyız… Yani modern mantık terminolojisi ile temellendirmeye çalışırsak; “felsefî düşünme”, “düşünme evrensel kümesi”nin bir alt elemanıdır. Artık bu basit ger- 169 çekleri anlayalım! Anlayalım ki; bir Müslüman olarak, İslam’ın; vakar, izzet ve şerefi ile mücehhez, hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmadan, mütekebbirlere kibir tavrı ve istiğnası yaklaşımı içinde, imanımızın müşahhas bir göstergesi olarak haykıralım: “ İslam’da felsefe diye bir şey yoktur!2 ” Kurtuluşumuzun birinci çaresi Allahü Zü-l-celâl Hazretlerinin lûtfettiği iman nimetine şükrederek, elhamdülillâh, diyebilmek... Allah Teâlâ ve Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e pazarlıksız imanı ifade ve itham için kullanılan, kavramsallaştırmalardan korkmadan, “Ben yobazım!” diyebilmeliyiz. Bugün ortalıkta yobaz kalmadı! Yobazlara muhtacız! Bugün ortalığı, İslam’ın mukaddes ölçülerini; nefsaniyetlerinin aynasından seyreden ham yobaz ve kaba softalar işgal etti... Aynaları da lunapark aynaları gibi çarpık çurpuk... Bizim hassasiyetimiz, fikir namusu açısından!... Bilgili olduğunu sanması bir insan için cehl-i mürekkebinin kafi bir argümanıdır…. Başka delile ihtiyaç yok… ”Böyle bir cehalet de ancak tahsil ile mümkündür!” Mesele bilgili olmak değil! Araştırmak, okumak, düşünmek, eleştirmek, teemmül, tefekkür, analizler, sentezler yapabilmek… Bugün büyük bir tehlike ile karşı karşıyayız: televizyon, okuma-yazma yerine ikame edildi… Televizyon okumaz-yazmazlığı… Gazete düşmanı olan bizler; gazetenin düşünmeye ket vurduğunu, engellediğini ısrarla savunan bizler, şimdi gazeteye razı olduk… Gideceksiniz, parasını verecek, bir gazete alacak, oturacak okuyacaksınız… Bugün düşünülemeyecek bir aktivite… Gazetenin arkasından bilgisayar okur-yazarlığı… Bir renkli camın karşısında oturacaksınız, ekonomik karşılığını ödemediğiniz gazetelere göz gezdireceksiniz… İnternet bir bilgi çöplüğü… Bir süre sonra insanın beyni, karşısında saatlerce oturduğu cam gibi bütün kıvrımları ütülenmiş, pırıl pırıl parlak bir satıh 2) Necip Fazıl Kısakürek, Mümin/Kâfir, İstanbul, Bd. yay. 1986, sh.22 170 haline geliyor… Daha sonraki aşama; evreni, eşya ve hadiseleri o dümdüz, üzerine gelen hiçbir ışığı absorbe etmeden olduğu gibi yansıtan, cam parçasından aksettiği şekilde görüyor… Bu aşamalardan sonra geldiğimiz nokta, elinizde kumanda, kanaldan kanala sıçrarken, göz atacaksınız… Tımarhanede deli eline büyük bir şehrin telefon rehberini geçirmiş, günlerdir göz atıyor… Artık hastabakıcı dayanamamış sormuş: “Ne yapıyorsun?” Cevap: “Roman okuyorum!” soru: “Nasıl buldun?” Cevap estetik analiz harikası: “Çok güzel! Ama kahramanları fazla!”… Tımarhaneye yeni binalar yapılmış… Eski kapı hatıra olsun, diye ortada bırakılmış. Anahtar deliği duruyor. Bizim “deli” dediğimiz, bir deli her gün geliyor, gözünü anahtar deliğine yapıştırıyor, saatlerce bakıyor, bakıyor sonra bırakıp gidiyor… Bir gün, beş gün… Devamlı böyle... Hastabakıcı dayanamıyor, soruyor: “Ne yapıyorsun?” cevap; ”anahtar deliğinden bakıyorum!” Hastabakıcı: “Çekil! Bir de ben bakacağım!” Gözünü anahtar deliğine yapıştırıyor, bakıyor, bakıyor: “Ben bir şey göremiyorum!” Delinin akıllıya cevabı: “Bre ahmak! Ben yirmi yıldır bakıyorum, bir şey göremiyorum! Sen bir bakışta ne göreceğini sanıyordun?” Sahi, “akıllı” insanların bir günde televizyon seyretmeleri ortalama kaç saat? Demek ki mesele geometrik diziyle hızlanan hayatın bu tuzağına düşmemek!... Demek ki mesele Yükselen Değerlerin sıkleti altında ezilmemek… Bütün mesele: “Gevşemeyin, üzülmeyin. Gerçekten inanmışsanız mutlaka siz en üstünsünüz3 ” hikmetine iman etmek ve lâyık olmaya çalışmak… Ama bu ne derece mümkün? En azından imkanını araştırmak, sorgulamak!... Bu hız içinde kendimizi kaybetmemek! Ama nasıl? Küçük bir kovaya su doldurun, kulpuna bir ip bağlayın, hızla döndürün su dökülmeyecektir!... Evet merkezkaç kuvveti!... Kova içindeki her bir su molekülünün bu harekette ne derece iradî bir işlevi varsa, bu hızlanan hayat içinde, her birimizin iradî 3) Âl-i İmrân Suresi: 3 / 139 ( Kurtubî ) 171 eylemleri de o kadardır? Dikkat, hüküm cümlesinden sonra “?” işareti! Bir kere daha tekrar edeceğiz ki; evrensel iktidarda bir eprime, güç kaybı var! Hatta kovayı çevirenler de bu sefer, kovanın içinde… (mi dir?) Bu şuur içinde yine de araştırmak, okumak, düşünmek, eleştirmek, teemmül, tefekkür, analizler, sentezler yapabilmek!... Elimizden geldiğince, olabildiğince karşılıksız çek kullanmamak… Yanılgılarımızda dahi, düşünmenin ham maddesi olan bilgi eksiği olmamasına gayret etmek! En azından hata yapma hakkına sahip olabilmek… ”Hata yapmak insana mahsustur!”… Hayır efendim! Her insan da her konuda konuşmasın… Her konuda yargı vermesin! Evet! Hata insana mahsus ama hâyâ sahibi olmak, haddini bilmek de insan olmanın ayrılmaz bir vasfıdır… İmanlarından tâviz vererek sahip oldukları, yeni inançları sayesinde elde ettikleri iktisâdî, siyasî, akademik gücü; diğer alanlara transfer ederek, bütün bilgi hazinelerinin anahtarlarının ceplerinde olduğu sanısından, ahmaklığından da vazgeçsinler: “Avamdan olan bir kimsenin ilim hakkında konuşması, onun zinâ ve hırsızlık etmesinden daha kötüdür.4 ” Her şeyden önce şunu bilelim ki; pragmatizm felsefî bir ekoldür. Her filozofun kişilik yapısı birebir olmasa da, felsefi düşüncelerini yansıtır. En azından yöntemsel olarak tutumu ve duruşu, düşüncelerinin aynasıdır. Bu bakımdan ben, pragmatizmin en önemli filozoflarından biri olan William James hakkında, ona muhalif bir ekolün temsilcisi olan H. Bergson’un mütâlaalarını arz edeceğim… Daha başında aklınıza getireceğiniz “pragmatist” olarak nitelenen insanlarla, politikacılarla mukayese edin! Herhalde siz de, benim gibi isyan duygusu ile feryat edeceksiniz! “Hiç kimse hakikati James kadar ateşli bir aşkla sevmemiş ve yine hiç kimse onu daha büyük bir ihtirasla aramamıştır. İlim ve hakikate karşı sınırsız bir tecessüs sahibi olan bu büyük adam; evvelâ teşrih, sonra fizyoloji, daha sonra ruhbilim ve en sonunda felsefeye geçerek ilimden ilime koştu. Öyle ki en 4) İmam Gazali, İhya, 3 / 81 172 büyük felsefe meseleleri uğrunda her şeyi hattâ tatlı canını unuttu. Bütün hayatını gözlem, deney ve düşünmeye verdi, bunca dayanılmaz çalışmalar yetmiyormuş gibi ölüm döşeğinde bile ilim ve hakikatin büyük şeref ve zaferleri için öldükten sonra da, bizimle çalışabilmek çareleri hakkında fevkalâde denemeler ve gayretler tahayyül etmekten geri kalmadı.5 ” diyor büyük filozof Henry Bergson William James hakkında… Bu ekol çok ciddi bir kaynaktan besleniyor: “Pragmatizm, Locke’den Mill’e Klasik İngiliz görgücülüğü ve Mach, Poincaré, Oswald ve Duhem gibi düşünürlerin Kıtasal Olgucuğundan izler taşımaktadır…….. Bu düşüncenin kuramsal yönü Charles Sanders Peirce (1839-1914), tarafından oluşturulacak ve William James (1842-1910), Dewey, C.I. Lewis tarafından geliştirilecektir. Amerikan pragmatizminin başlangıcının izleri Charles Sanders Peirce’de görülmektedir. O 1878’in Ocak ayında yazdığı (İdealarımızı nasıl açık yaparız) başlıklı makalesi ile yeni bir devir açacaktır.6 ” Kısaca kendi ifadeleri ile anlatmaya çalışalım: “Felsefenin bütün görevi, bu dünya formülü yahut şu dünya formülünün doğru olmasının, hayatımızın belli anlarında sizin ve benim üzerimizde ne gibi bir ayrım doğuracağını anlamak olmalıdır.7 ” dedikten sonra “Şu halde ona bir çözümlemeden çok, daha çok çalışmak için bir program ve daha açıkçası, içerisinde gerçekliklerin değişebileceği yolların bir görünüşü olarak bakmalıdır.8 ” Ve şöyle devam ediyor: “Şu halde pragmatik metot, erişilmiş bir takım özel sonuçlar değil, fakat yalnızca bir araştırma tavrı demektir. İlk şeylerden, ilkelerden, kategorilerden, var sayılan zo5) William James, Pragmacılık, çev. Muzaffer Aşkın, İstanbul, MEB, 1948, Bergson’un kitaba yazdığı önsöz’ün, M. Şekip Tunç tarafından çevirisi, sh. XII 6) Frank Tılly, Felsefe Tarihi, çev. İbrahim Şener, İstanbul, Sistem Yay. 1995, sh. II / 225 7)Pragmacılık, sh. 37 8) A.g.e. sh.39 173 runluluklardan başını çevirme ve ileriye, son şeylere, meyvelere, sonuçlara, olgulara bakma tavrı…9 ” Şu satırlar konuyu biraz daha anlaşılabilir kılar diye umuyoruz: {Doğruluğun, anlamın ve bilginin ölçütünün eylemlerin kendilerinde değil de onların yol açtığı pratik etkilerde ve uygulamadaki sonuçlarında yattığını; önemli olarak insanların sorunlarını çözmelerine katkıda bulunmak olduğunu; eylemin bilgiye de düşünceye de ilkece öncelikli ve üstünlüklü bir konumda bulunduğunu savunan felsefe anlayışı. Pragmacılık, ele aldığı her konuda a priori ilkeleri soruşturmaktan çok eylemler ile onların pratikteki “nakit” değerleri üzerine odaklanmaktadır. …… Pragmatik doğrunun saltık anlamda bir doğruluğunun olduğundan söz etmek olanaksızdır.10} Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere, anlaşılması oldukça zor bir felsefî ekol! Fakat gazetecilerin politikacıların dilinde nasıl acınası bir hale geliyor? Hangi ahlaksızlıkların kılıfı haline getiriliyor? Biraz daha anlaşılabilmesi kime, hangi ekole karşı olduğunun ortaya konulabilmesi için, pragmatizmin İtalyan temsilcisi Giovanni Papini (1881-1956)’den de, biraz da ironik olan, bir alıntı yapacağım. Kitabın basım tarihi 1931: {Akıl yolunu takip etmekle, zekânızı kullanmakla ne kazandınız? Hiçbir zaman gerçeğe varılamadı, insanlar daima mutsuz oldular ve o ihtiyar dolandırıcı Greklere göre bilginin başına taç koyacak olan felsefe, çelişmeler içinde çırpınıyor ve çaresizliğini itiraf ediyor. Felsefenin ilk ortaya çıktığı zamanlar karşımıza çıkan iki zararlı şahıs, cezalarını gördüler. Sokrates zehirle öldürüldü ve Eflatun köle oldu. Ama bu ceza yeterli derecede sert değildi. Bunlar eğitimleri ile kendilerini takip eden seksen nesli zehirleyip zincirlerle bağladılar. Canavar Sokrates Atinalıların kendisine içirttikleri baldıran otunun intikamını, yirmi dört asır boyun9) A.g.e. sh.40 10) Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat: 1180 174 ca pasif Avrupalıları mantık bilimiyle zehirlemek suretiyle aldı. Kısır olduğu kadar inatçı olan akıl bizi şüpheciliğe, nihilizme, bıkkınlığa ve ümitsizliğe götürdü. Bu usulle elde edilir gibi olan birkaç gerçek ise, “terör”ü doğurdu. Zamanımızın en uyanık filozofları en son çareyi deliliğe sığınmada buldular. Rousseau, Auguste Comte ve Nietzsche çıldırarak öldüler. Bu bir şanstı. O sayede Batı düşüncesi daha verimli, daha cesur fikirlerle yenilenebildi. Zira kurtuluşun sırrı budur.11} Yine şu noktaya dikkat çekme ihtiyacı hissediyorum ki; bütün felsefî ekoller bir gurup filozofun, ortak konu ve yöntem yaklaşımlarındaki benzerlikler ve yakınlıklardan dolayı oluşmuş sistemlerdir. Kaldı ki F. Nietzsche (1844-1900) Nikolai Hartmann (1882-1950) ve benzeri filozoflarla başlayan anti-sistem temayülü çok etkili olmuştur.. Son sistem filozofu Hegel (1770- 1831)’dir. Bu bakımdan kendimize veya başkalarına bilerek veya bilmeyerek izm’ler atfetmeyelim… Çünkü bu atıflar aynı zamanda dinî ve imanî bir aidiyeti de gösteriyor… ”Ben pragmatizmi benimsiyorum! Ben pragmatistim! X pragmatisttir!” derken ki –buna bütün izm’leri de dâhil edebilirsiniz!- aynı zamanda bir dinî duruşu da deklere etmiş oluyorsunuz! Ve bu yargıları – bilerek- ikrar eden bir insan Müslüman değildir! Özelikle imanî konularda şüpheliden şiddetle kaçınmalıdır. Kavramlarla oynanmaz; imanımıza zarar… “Ben Rasyonalistim!” dediniz ve izahını yapıyorsunuz… Akla önem veririm… Hayır efendim! Söz konusu olan felsefî bir ekoldür… Kuşkusuz her felsefî ekolün bir sürü çeşitleri vardır. Fakat en az onları ekol haline getiren birkaç öz çizgileri, ortak yanları vardır. Ve zaten o kadarı da insanı gavur yapmaya yeter!… Bir “izm”e aidiyet iddia etmek, ekollerin kendi içindeki bütün farklılıklarına rağmen, belirli bir; epistemolojik, ontolojik, etik, estetik v.b. öz çizgileri kabul etmek demektir…. Olabildiğince öz çizgilerini, önemli noktalarını aksettirme yaklaşımımızdan tâviz vermeden, pragmatizmi özetlemeye ça11) Giovanni Papini, Gog I-II, çev. Fikret Adil, İstanbul, T. İş Bankası Yay. 2000, sh.142 175 lıştık. Şimdi yine muhtasar olarak pragmatizmin dinî yaklaşımını da netleştirmeye deneyelim… Ve görelim kendimize veya birilerine nasıl bir dinî aidiyet atfediyoruz! Nasıl bir inanç biçiyoruz! Çaresi, bilmediğimiz kavramları kullanmayacağız! Karşılıksız çek gibi! Karşılıksız fikir çeki kullananları da zindana atarlar! Bu vicdan zindanıdır…. Ya da gazete kültürü ile veya formel eğitimle yetinmeyip; çileye katlanarak; tezekkür, muhasebe, murakabe, tefekkür, teemmül… Çalışmak! Çalışmak! Çalışmak! Bilgili olmaktan bahsetmiyoruz! “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!” Sadece hüküm vermek yetkisine lâyık olmak… Nihayet insanız! Yanılabiliriz de! Ya bu çileye katlan, ya paranı kazan, ya da otur yoğurdunu ye! Dine, metafiziğe yaklaşımı da şu ifadelerde özetlenebilir: ”Pragmacılığa gelince, onun, kendini olgulara vermiş olmasına rağmen, alelâde görgücülüğün (ampirizmin A.B.) uğraştığı materyalist davâlarla ilgisi yoktur.12” Niçin bize sevimli geliyor? Anlaşılıyor mu? Pragmatizm kategorik olarak materyalist değil, biz de pazarlıksız Müslüman değiliz. Biraz o bize yaklaşıyor, biz de biraz ona yaklaşıyoruz!..... Böylece aradaki mesafe ihmal edilebilecek bir ölçüye iniyor… Çok tekrar ettim ama implosion, (içe doğru patlama) u bir kere daha hatırlatıyorum… Yukarıda daha önce işaret ettiğim bir noktayı, teyiden, yine kendi (Papini”nin) ifadeleri ile dönme ihtiyacı hissediyorum: {Görüyorsunuz ki benim pragmacılık adını verdiğim şey, bir ara bulucu, bir uzlaştırıcıdır ve Papini’nin kullandığı bir kelimeyle, teorilerimizi (imanımızı! A.B.) “yumuşatıcı”, “bağları çözücü” bir esası vardır. Hiçbir önyargısı, inatçı doğması, kanıt sayılabilecek hiçbir soğuk ve katı kaide ve kanunu yoktur. Tamamıyla samimidir. Her varsayıma güler yüz gösterir, her kanıtı dikkatle gözden geçirir. Bunun sonucu olarak da dinsel alanda, anti-teolojik olan pozitivist görgücülük ve gerçeklikten uzak, asîl, basit ve anlayış hususunda soyut olan dinsel akılcılıktan çok daha bü12) Pragmacılık; sh. 53 176 yük fayda sağlar. Kısaca Allah’a ait araştırmaların alanını genişletir. Akılcılık; mantığa ve semaviye, görgücülük ise dış duyulara dalar. Pragmacılık bunlardan hiçbirini almam demiyor, hem mantığı, hem duyuları takip etmek, hem de en mütevazı ve en kişisel deneylere dayanmak istiyor. Hatta pratik sonuçları olursa mistik deneylere bile değer veriyor. 13” Pragmatizmin “Doğruluk” anlayışı çok net: {Bir fikir, hayatımız için elverişli olduğu müddetçe “doğrudur.14” Ve devam eder: “Bizim için inanılması daha iyi olan şey, diğer dirimsel (hayatî A.B ) faydalarla çarpışmadıkça doğrudur.15” Peki! Cihad, şehadet, zekat, oruç, kısas, had cezaları….? Hemen hemen aynı kökten türeyen ekoller, sadece isimlerini anmakla yetineceğim; 8fakat isimleri bile o kadar çok anlam ifade ediyor ki) Araçsalcılık= İnstrumentalizm (bazıları “araççılık“ kavramını kullanıyor…), {Uzlaşımsal bir felsefî kavramlar dünyamız yok! Düşünme var mı ki, düşünen insan var mı ki, kavramları olsun! Hakkını yemeyelim, tahminen otuz, kırk yıl önce “Düşünen Adam” ismiyle bir dergi çıkardı…. ”Fazilet” kadın adı; “Vefa” semt adı, “Düşünen Adam” dergi adı… Bütün mukaddesleri balonlaşan kelimelerin sırtına yükledik, havaya saldık!}, Araçsal Akılcılık= İnstrumental Rationalism, Araçsal Positivizm= İnstrumental Positivizm ve Uzlaşımcılık= Conventionalizm… Sonuncu hakkında bir parantez açmak zorundayım: {Felsefede , özellikle de bilim felsefesinde, tüm varsayımların, ilkelerin, ilk savların, kanıt savların, kuramların, kavramların (Kısacası imanı ifade eden bütün unsurların ve inançların, kutsalların A.B. ) uzlaşımsal olduğu……. Dilbilgisi kurallarından ortak yaşam ilkelerine, hukuk, etik, estetik ve bilimin dile getirdiği önermelere kadar uzanan geniş bir yelpazede boy gösteren Uzlaşımcılık, ardına düşülen “hakikatin” ya da “doğruluk”un, yanıtı aranan “iyi”nin ya da “güzel” in ne olduğu 13) A.g.e. sh. 58 14) A.g.e. sh. 55 15) A.g.e. sh. 57 177 sorusunun son çözümlemede bir uzlaşım meselesi olduğunu savunur16” Ben, felsefeyle yüz göz olan bir insan olarak; felsefî spekülasyonlar, konstürüksiyonlar arasında; çalışan bir çamaşır makinesinin içindeki bir nesne gibi çitilenirken; bir indirgeme (reduction) ihtiyacı hissederim… O anda “Akrep nokta nokta ruhunuzu sokar; ateşte, cımbızda olmayan işkencenin” pençeleri arasındasınız, fakat birden DNA’larınıza işlemiş bir ses, bir nefes, bir meltem, bir saba rüzgârı, bütün varlığınızı sarar, sarmalar ve ruhen birden doğrulursunuz: “Genç adam, al silâhı; iman tılsımlı kılınç!” Böyle bir durumda yine kendi kendime sordum, indirgemecilik (reductionnism) onayladığım bir yaklaşım biçimi değil, ama mecbur kalıyorsunuz bazen; bütün yukarıda saydığım ekollerin özü nedir, bunlarla ne denmek isteniyor? (Dahası bir aşırı genelleme ile sorabiliriz: felsefe bize ne diyor? Bu genel soruyu, soru olarak bırakacağım…) Bir kere her seferinde şunu anlıyorum ki; biz gavurluğun her şekline girmişiz… Çünkü gavurların yüz yıllardır, kütüphaneler dolusu kitaplarla anlatmak istedikleri durumu, yaşıyoruz… Hem de içselleştirerek… Tek eksiğimiz kavramsallaştırma… Tek eksiğimiz gavurdaki fikir namusu! Açıkça söyleyecek olursak, fikir namusuna sahip olamadığımız için, mukaddeslerimizi değiştiriyoruz! Pragmatizmin din anlayışını anlattıktan sonra soracaktım, ama şimdi sorayım: “Bu adamlar da, dine bu kadar saygıdan sonra herhalde cennete gitmeyi hak etmiyorlar mı?” Bu “Müslüman’ım” diyenlerin, sırf kınayıcıların kınamasından korktukları için, sırf aşağılık duygusundan dolayı, İman’ın izzet, şeref ve hamdını idrak edemedikleri için, nasıl kıvrandıklarını anladığımı sanıyorum… Fakat bu durum fikir çilesi değildir… 16) Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat, sh.1495 178 Bunların, yani son yirmi-otuz yıl içinde ödüllendirilenlerin, yakalarına yıldız takılanların, hem kendilerinin hem sülalelerinin, yanlarında çalışan modern gözüken personelleri karşısında, içten içe nasıl ezildiklerini tahmin edebiliyor musunuz? Avrupalarda, Amerikalarda tahsil yapsalar dahi……. Hem gavurlarla olacaksın! Onlarla ilişkilerinde çok çok yumuşak olacaksın, kırılıp döküleceksin, hem İslâm izzet, şeref ve vekarını muhafaza edeceksin? Mütekebbire karşı, İslâm izzet ve şerefinden ihlâsla gelen bir kibrin olmayacak, hem de imanını muhafaza edeceksin? Öyle mi? Bu “Müslüman’ım” diyenlerin nasıl ucuza gittiklerini maalesef tahmin ettiğimi sanıyorum: Peşinen temenni ediyorum, diliyorum, İnşallah yanılıyorum, ama sanırım ki; bu, siyasetçisi, akademisyeni, işadamı, din adamı, sözde şeyhi v.b. yalnız kaldıklarında F. Nietzsche’nin “Dıonysos Dithyrambosları”nda tam olarak kendilerini bulacaklardır… Her şeye rağmen ben; F. Nietzsche’nin, Tanrıya inandığına inanıyorum! Fakat bunlar, yukarda saydıklarım v.b. Allahü Zü-l-celâl Hazretleri’ne inanıyorlar mı? Bilmiyorum! Kalpleri, gaibi, saklıyı, gizliyi bilen; Rabbimiz Celle Celâlühu Hazretleri’dir… Yani özet olarak bütün bu ekoller diyorlar ki: İddiayı bırakın!… Anahtar, “Allah nezdinde hak din İslâm’dır 17“ Bundan vazgeçin! İnat etmeyin, vazgeçin! Her şey uzlaşımsal!... O zaman tanrınıza da karışan yok! Tarikatınıza da, cemaatinize de!... Diyalogun da özeti bu, medeniyetler arası ittifakının da özeti bu!.. Bizim put hanemize herkesin ki gibi, sizin putunuzu da dikelim! Şimdi önümüzü biraz daha iyi görebiliyor muyuz? Niçin, tarikatlar, cemaatler, imam-hatipler, Kur’an kursları v.b. aktiviteler, emperyalizm ve Amerikanizm tarafından destekleniyor, korunuyor? Ne mutlu bize! (Bugün İslam’ı bir bez parçasına indirgeyerek (İslami anlamdaki örtü ve tesettürle ilgisi olmadığına inanıyorum) örtündüklerini zannederek Başı paçavra parçaları ile örtülmüş bir bayan avukat mahkemede davaya girdi, icra-ı 17) Âl-i İmrân Suresi, 3 / 19 179 sanat edecek! Peki, bugün mahkeme nedir? Hâkim kimdir? Uygulanan yasa nedir? Avukatlık ne demektir? Bırakın canım, bu saçmalıkları… Oyunumuzu bozmaya yelteniyorsunuz aklınız sıra…. Türk Hava Yolları’nda hosteslere kapalı kıyafet giydirilecekmiş! Kadın? Çalışma şartları? Mesleklerin özellikleri? Çamlıca’ya yapılacak camide tadilat yapılmış… Yedi yerine, altı minare yapılacakmış! Halbuki, şu postmodern çağda altı buçuk minare daha isabetli olurdu!... Peki cami hakkında, nasıl yapılacağı hakkında Asr-ı Saadet’ten numuneler, hadisler? Bırakın ayeti, hadisi karıştırmayın, bizim örneğimiz ecdad! Bu kadar akıllı zannetmeyin kendinizi, Allah’a hoş varmaz! Ayasofya’yı ibadete açın! Yeter! Eskiden narkoz için ameliyatlara hastabakıcılar girerdi… Şimdi Ana Bilim Dalı haline geldi!... Ve modern teknoloji ile donandı… Bütün vücut fonksiyonları kontrol altında… Ve bundan mülhem, iddia ediyorum ki; birileri sürüyü istediği gibi manipüle ediyor. “Sonuç olarak, avam sürüler gibidir. 18” dediğimiz halde; Buna rağmen, Allah’tan ümit kesilmez bir gün, Ümmet’in önünde oluşturulan sis perdesi dağılacak! Çünkü O, “Allah’ın nuruyla nazar eder” ve bu uydurma sis perdesini yırtar atar. Pragmatizmi kısaca anlatmaya çalıştık. Şimdi gelelim, oportünizm ne demektir? Türkçe karşılığı olarak, fırsatçılık ne demek? “Davranış ya da eylemin, bir takım değişmez ilkeler tarafından değil de, içinde bulunulan koşullar tarafından biçimlenmesine ya da belirlenmesine izin verme tavrı; olanla olması gereken, olguyla değer arasındaki ayırımı hiç dikkate almadan, ya da olması gerekeni bilinçli bir biçimde göz ardı ederek, uygun fırsatlardan, kişisel çıkar sağlama amacıyla, yararlanmaya çalışma eğilimi ya da kesin ve değişmez ilkeleri olmayan, hâl ve koşullara göre, kendisine en elverişli görünen fikirleri ve kararları benimseyen kişinin tutumu.19” 18) İmam-ı Rabbâni, Mektûbât-ı Rabbânî, Yasin Yay. sh. 2/ 431 19) Felsefe Sözlüğü, Paradigma, sh. 414 180 Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere, kural ve kutsalın olmadığı bir zihinsel evren!... Ve böyle donmuş bir buz çölünde pişirilerek, dışlaşacak eylemler! Hatta yeni kavramlar üretiliyor… Politikacılar için olanı: “Political Surfing-Politik Sörf ”. Güzel bulunmuş bir ifade, izâha ihtiyacı yok, anlamı kendi veriyor… Fakat biraz gündelik dilden süzüp anlamı çıkarmaya çalışırsak doğrudan doğruya, düpedüz “reel politik” değil mi? Veya “reel politik “ süzme, rafine, katışıksız bir oportünizm değil mi? Biz oportünizmi genel anlamıyla anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz; mütâlaalarımızı bu temel üzerinde şekillendireceğiz. Fakat Marksist ve sol terminolojide farklı anlamda kullanılıyor… Hatta sosyal-şovenle eş anlamlı olarak kullanıyorlar. Aynı zamanda İşbirlikçi… Ama yine de genel anlamdaki gibi: “Yanlış anlayıştan çok, çıkarcılık ya da güçsüzlük yönünden gerçekleri bilerek yanlış yorumlama ……… Ayrıca devrimci işçi partilerine karşı kurulan burjuva işçi partileri ile de eş anlamlı kılınmıştır.20” Her şeye rağmen Marksist hareketin yaşadığı uzun tecrübelerden de, bizim öğreneceğimiz, ibret alacağımız çok dersler olduğunu düşünüyorum… Marksist tecrübede; bir felsefî, sosyal, iktisadî programa inananlar ve karşı kutupta istismarcılar… Bu tarafta ise; vahyî son dine iman edenler ve karşı kutupta, bilerek veya bilmeyerek onu maddî veya manevî yönden istismar edenler… İki tarafında hedef kitlesi aynı… İstismarcılar… “Çıkar”, “çıkarcılık”, “kişisel çıkar” genelde çok dar anlamda yorumlanıyor. Bu da bir kişinin “insan” tasavvuru ile ilgili. İnsan sadece maddî ve iktisadî bir varlık değildir. Onun için “çıkar” veya “menfaat” dediğimizde sadece maddî unsurlar anlaşılmamalıdır. İnsan biyolojik bir varlıktır. Bununla ilgili olarak biyolojik, fizyolojik gereksinimleri vardı

Başkan'ın Mesajı
Aidat Borcu Sorgulama
Köşe Yazıları
Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa Özer (özer Koç)

Ahmed ceemal El Hamevi

Prf.Dr.Serdar demirel

N.Mehmet Solmaz

Mustafa Özer (özer Koç)

Mustafa Miyasoğlu

Mustafa Ekinci

Galip Boztoprak

Şeyma Kısakürek Sönmezocak

Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa cabat

Ebubekir Sifil

Ali Biraderoğlu

İbrahim Ulueren

Mustafa Özer (özer Koç)

Ali Biraderoğlu

Mustafa cabat

Günlük Gazeteler
Sponsorlarımız

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı

© Copyright 2020  V4.1 Tüm Hakları Saklıdır. | Vakıf Sitesi


Top