Duyurular

«Velîler Ordusu» kitabında hayatı anlatılan 333 Velînin içine, «Bir» sayısını Allah Resulüne verdikten sonra mukaddes emaneti O’ndan alıp günümüze kadar getiren, O’nunla beraber 33 büyük velî, esere bilhassa alınmamıştı. ... 


Başbuğ Velilerden 33

 

Ezelle ebed arası Allah'a doğru giden evliya kervanları arasında en şanlısına ait 33 kolbaşılı "Altun Halka - Silsile-i Zeheb" çerçevesidir ki, keyfiyet ölçüsüyle temel sayısını, bütün kainat gibi O'ndan alır.


Kayseri Hava Durumu
Anket
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 17,9362   17,9685
EURO 18,3515   18,3845
       
Özlü Sözler
Kıskanç Kimse Rahat Edemez
Sponsorlarımız
Çağrı sayfaları Mustafa Özer

mustafa özer

1

1.

çağrı sayfaları

çağrı sayfaları

2

*Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları:5
* Birinci Basım; 1997/ Kayseri
* İkinci Basım;Temmuz-2012 Kayseri
*Kapak ; Mustafa İbakorkmaz
*Tashih ;Mustafa Cabat
* Baskı; Orka- Kayseri

mustafa özer

3

İçindekiler
sürgün notları 9
ey zaman 11
rüyacık 12
akıl ve kuşku 13
sonsuzluğun sınırları bende başlar 14
hicret 15
nar çiçekleri 21
beni bir korku için hapsettiler 22
yavaş ve sakin 23
suda kalan ayak izleri 24
sürgün notları 25
kandiye 27
diriliş çağrıları 29
canlı soykalar 31
topal duygular 32
korkular garı 33
anıt 34
ben ve kendimden 35
gül nöbeti 37
aramızda 41

çağrı sayfaları

4

deniz üçlemesi 43
yaz yağmuru 45
özlem 46
bütün ağaçlar sensin 47
karanfil aydınlığı 51
daktilo 52
rüzgarda dans etmek 54
şafak 56
iğne deliği 57
morönlerini görme temrini 58
deniz üçlemesi 60
şairin şikayeti güzelliklerden 62
savaş yemini 64
yangınhanedeki resim 68
gözümde kurulan müze 69
boğazda çay 70
gezgin ve yorgun 71
biz haniflerdeniz 72
çizgiler ve putlar 73
kurtuluş şarkısı 75
seni bilmek 76
akdenize geçmiş turnalar 77

mustafa özer

5

noktalama 79
gelecekte yaşanan 80
dinle dilimde kaç hikaye var 81
ey yaşamak seni kıskanıyorum 82
devlethane önünde 84
berat gecesi 85
kuğular mesnevisi 87
dem 89
gül güftesi 90
korku 91
zor gülmeler gazeli 92
oyuncaklarda 93
sevgi 94
devletana 95
ülkeler mesnevisi 96
metamorfoz 97
rind peykesi 99
bir çeşitlemedir saz 100
divandan 101
ölümsüz divanlar 102
çağrı sayfaları 103
sonsuz anlar 105

çağrı sayfaları

6

başlayan sevginin içinde biten ben’in ve bencilliğin incecik
sancılar sıcağında sustuğunu aslında kime karşı olduğu
bilinmeden söylenmiş bir şiir başlığı denemesidir bu 106
yeni ve yabancı 110
senin güzelliğin karşısında 112
rind I 113
rind II 114
rind III 115
perinin öpücüğü 116
çağrı sayfaları 117
yan yanabildiğin kadar yan yana 132
dair 134
düşüşten sonra III 135
ışıkların bestesi 136
esenlik 137
çipili duygu 138
imgeler 140
tetimme 142
çelişkiler 143
iç ve dış oluş farkları 145
tarsus 146
afrikalı kızları 147
bulvarlar pejmürdeydi o gece 148

mustafa özer

7

gülün ömrü 150
bahara yakın 151
kardan kadın 152
bilir misin? 153
ehliyet ve emanet 154
muhacir 155
bilinmez bir günün tahkiyesi 156
kıt ve katı 158
kaplama 159
iki direkli şehir 160
rol gereği 163
dem 164
rüzgar ve ben 165
iğne-iplik 166
nüans mantığı 167
çelişkiler 168
halvet 171
trın trin 172
azraile arzuhalimdir 174

TAKDİM

çağrı sayfaları

8

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı olarak “İlmi kitapla
kaydediniz.” buyruğunu yerine getirmek amacıyla bir süre
önce başladığı kitap yayınlarına Vakfımız, hız kesmeden
devam etmektedir.
İlk kitabımız olan Felsefe Öğretmeni Mustafa Cabat’ın “İki
Kavram Analizi Laiklik-Aksiyon” adlı çalışmasının ardından
Kayseri’nin yetiştirdiği ender şairlerden Mustafa Özer’in
“Evsa ,Düşüşten Sonra , Sis ve Selva, Çağrı Sayfaları,Çalakalem
Çiçekler,Birlikte Ayrılmak, Şapkamda Saklanan Azrail,Düşüşten
Sonra-2 , Sanat ve Aksiyon İçinde Bir Portre Denemesi, Ses ve
Heves adlarını taşıyan 10 adet şiir ve denemelerinden oluşan
kitaplarını yayınları arasına katmıştır.
Vakfımız 2012 yılı içerisinde 12 numaralı kitabını Büyük
Doğu ‘nun yaşayan mütefekkiri Ali Biraderoğlu’nun “Necip
Fazıl ve Büyük Doğu” adlı Kayseri Büyükşehir Tiyatro
salonunda 1989’da verdiği konferansın yayınlanmasına tahsis
etmiş bulunmaktadır.
Manevi kültürün kaynağı kitaptır.Neslimizin varoluşunun
kitaplarla haşır neşir olmasına bağlı olduğuna inanıyor ve
bugüne kadar bir düzine kitabı yayın hayatına kazandırmaktan
mutluluk duyuyor,okuyucusunun hiç bitmemesini temenni
ediyoruz…
Mustafa Fikri Tekelioğlu
Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı

mustafa özer

9

sürgün notları

çağrı sayfaları

10

mustafa özer

11

ey zaman
ey zaman
dolu gibi kırdığın yerde eriyorsun
ne yokluk ne varlık seninle yoldaş
ve herkesle selam gönderiyorsun
ey zaman
boşluğu dolduran bir kanat teleğinde
geriye ve ileriye dair belleğinde
ne varsa benimdir
ben bir insanım
bende birikir senin dışladıkların
güzel çirkin ne varsa bende
iki el arasında alkışladıkların

çağrı sayfaları

12

rüyacık
onun gözleri miydi gören
benim gözsüz rüyam
o getirmiş değil miydi
sözlük dışı dünyamı
doğrusunu söyle
gün ışığıyla söyleneni
bende saklı rüyalar sana varmış diyorlar
öyle mi
bende saklı rüyalar
senden saklı değil elbet
varsay ki aynayla aynılığın
veya rüyada kolaylığın

mustafa özer

13

akıl ve kuşku
kaç perde varsa yüzünde aç
kaçamak sözlerini bir köpeğe doğra
içerden erasmus’a yakın bir ses diyorsa
“geri çek perdeleri geri çek
geçmek kolay değil kuşkulardan”
ihtimalin altın kadehi kırılsaydı keşke
aklın altın filizinde
ve akıl denilen ceviz
kerpeten ağzına kapatmış kendini
söyle ne kalmış
kim bilecek derdini

çağrı sayfaları

14

sonsuzluğun sınırları bende başlar
çekirdekten çiçeğe düşen giz
güneşten dallara da düşmüş olmalı
ve toprak kendine özge saksılarda şüphesiz
nice zaman uyutmalı
her nereye baksan kapı
kapılar sınır gizi
oysa bir sınır gizi
kör edecek gözlerimizi

mustafa özer

15

hicret
I.
başucumda uzakların sevincini getiren
güneşin altın ilmiği kirpiklerimi tutuyor
gecenin uğursuz rüya sancılarını kemiren
ışığın o sevingen o pırıl pırıl kahramanlığı yutuyor
zalim gecenin süvarisi pusatlarının aydınlığında
koşturdu durdu beni ölümle pençe pençe
uyanmak için çok işkenceler çektim ayağında
zalim süvarinin önünde durdum el pençe

çağrı sayfaları

16
baykuşlara hükmü geçiyor gecenin
onlar ötüyor ölüm öpüşlerinin en gevreğinde
nice bağrışların haykırışların ve kanlı cücenin
aralarında kulaklarıma sürünen kanlı teleğinde
pıhtılaşan kanın sesine dayanıyorum
göremediğim fakat yanımdaki binlerce ses
salya salya uzanıyor ateş ve ben yanıyorum
biliyorum yangın ferdası benden kalacak ramses

mustafa özer

17

yine anlatamayacak sesin bu uğursuz gecede
içimde yemyeşil başakları yaktığını diri diri
geride kalan günlerle birlikte geçse de
yanmayan yüreğe sığmayacak hiçbiri
kanarya gagaları da kana değdi bu gece
küçücük dilleriyle iştahlarını yalıyorlar
bağrımda koparttıkları çığlık peşince
hülyalı bir mehtapta zulüm marşı çalıyorlar

çağrı sayfaları

18
damlalara renk katan dalların altına
çakallar durmuş yutkunuyorlar kemik hazzıyla
derimin altında titreyen iskeletin saltanatına
kirli tırnaklarını gömerek bütün hızıyla
bu vaşak sinsice kanda dil biliyor diş biliyor
derimde tüyler içime doğru büyüyor sanki
sessizce örülüyor
kan yumağı bir zan ki

mustafa özer

19

korkunç naralarla yaklaşan kartalın çelik kaslarını
kemanın kanlı tellerine sürülen yay gibi
içimde yakacak ses elmaslarını
görülmeyene dek gibi
palaz tutmuş tüylü bacaklarıyla hain çekirgeler
sıçradıkça kan çukurunda bir eklem kir bırakıyor
zalim süvarinin bu pişkin atları biraz çekinseler
yine derman kalmayacak zira zaman akıyor
gecenin sonsuzluğuna doğru
ve bendeki boşluğun doruğuna doğru

çağrı sayfaları

20

II.
ezelidir şiir şiir ebedidir
seninle ona tad geldi
aşktan gayrıya takatsız bu şehir
beni aldı benden ona ad geldi

mustafa özer

21

nar çiçekleri
nar çiçekleri müjdeliyor binlerce çoğalmanın tadını
binlerce nar tanesi öğretiyor dallara sağlamlığı
yarını ve yarından olmayı öğretiyor
kadını kıskandıran nar ağaçları
gölgene bakarak seni bulmak için
yürüdüm güneşin içine kadar
yusuf günleri seni getirdi rüyama
senden yana konuşan onlar
“nar çiçekleri yenmek için
sığınmak için nar tanelerine”

çağrı sayfaları

22
beni bir korku için hapsettiler
bir çakal gibi kirli şafaklara
yarı uykulu yarı uyanık dalar gibiyim
başıma asılan karanlık çelenklerde
nuşirevan’ı solar gibiyim
dilinde renk tükendi bugün,
eşyalardan çıplaklığı soymak için giydirdiğim renklerden
ve gözlerdeki ıslaklığı emmekten
gözlerim sünger oldu bugün
beni bir korku için hapsettiler
korkunun içine
ve çoğaldım her nefesimde
ve mahpusum kendi sesimde
beni bir korku için hapsettiler
korkunun içine

mustafa özer

23

yavaş ve sakin

“B.Oğuzbaşaran’a”

tipi dindi
boşluktaki öfke parçaları yere düşüyor
yavaş ve sakin
ikindinin akşama uzanan diliminde
elhan-ı şita’sında ısınıyor şair
yavaş ve sakin
sesinin en yorgun yerinde
Rodrigez’in gitar tellerince toplanan
uzun kış gecelerinin sitemleri
iki baldır kemiğinde
donduruyor elemleri
cennete yazacaktı az daha
aramızdaki zıtlığı
dalap atların tıkanıklığı

çağrı sayfaları

24
suda kalan ayak izleri
ay düştü sulara
sular aldı götürdü
yıkadı ve getirdi
ay bir dudaktı
şarkılarla sazlarla
sular baygın kulaktı
dinlemekte hazlarla
tek tek bastı ay
suların alkışında
gel-gitin kıskacında
ay saklandı
sular gizlendi
ikisinde kalan hatıra
ürperen ayak izleri

mustafa özer

25

sürgün notları
sonra gel sen şimdi sis vaktidir
yağmur da dinmiş olsun geldiğinde
olmasın güneşi içmesi gibi gözlerinde
gel güneşi batırıp gözlerinin renginde
sonra gel sen şimdi bulvarlar dolu
yanağında ılık izleri kimseler görmemeli
karanlığın esmer kolları sana doğru
uzandıkça hayaline kimseler girmemeli

çağrı sayfaları

26
sonra gel sen şimdi akşam bırakmaz
göz yaşlarını da bitirmiş ol gelirken
ikindi vaktinde buluşmak olmaz
gölgelerin eridiği zamanları geçerken
sonra gel sen şimdi sendeyim kesin
sana dair duyduğum duymadığı herkesin
sorma sonranın sırrını şimdi ertelensin
gecelerin bitmediği yalın demler içerken
daha çabuk daha uzun daha sürgün gel
ellerine gündüzler dokunmasın ey güzel
daha ince daha nazlı daha süzgün gel
sonsuzluğu getir dudaklarıma gelmeden evvel

mustafa özer

27

kandiye

“H.Demir’e”
biz bir gülün kurbanlarıyız
o ki son güze kalmış
kapanmış bütün yüzler gibi lodos dehlizlerine
dalan sevda kervanlarıyız
bir şehit var içimde Kandiye’den Girit’ten
devasa bir acı yılan ki granitten
kıvırcık kuzu kalpağın düşmüştü yere
‘vurdum’ diye seni çektiler göndere

çağrı sayfaları

28
göğün göksüne yasla başını gökler yerdedir
şehidim kalk ufuklara bak kanın nerdedir
kan kan diye sende yıkadılar dişlerini
duymadılar ruhunda süngünün açtığı gülün feryad edişlerini
Kandiye güzel belde neden adın böyle kanlı
neden görmezler semada senden kalan ayak izlerini
sar akdenizin rüzgarı sar yaralarımı
minicik molilerin gözlerinde hasretim var
bir ihbar bir ihbar ilkbahar geliyor diye
bu dünyada borcunu ödeyen ruhlar
şiirlerin gölgesinde rahat uyusunlar

mustafa özer

29

diriliş çağrıları

“A.Gül’e”
dudağımı kırmızı bir lalenin ağzına kapattım
kanlı çağrılardan kurtulmak için
ve çiçekli bir çıkından çıkacak
haklar adına yankılandıkça büyüyen seslerle donandım
ey kanadı güzel ey uçuşu güzel kuşlar
gagalarınıza yüklenen çiçek özlerini
rüzgarların bereketli ellerine vermek için
gelin
gelin
gelin
bu mazlum beldenin toprağına

mevsim toprakta çürümesin
çürümesin kurtuluş türküleri
öldüren heykelin ardına düşmesin
ve yanağından düşmesin güneşleri

çağrı sayfaları

30
bu topraklar bir demler demdi fesleğen
şimdiki zaman kiplerinde dudağa değen
kötü bir çağ kapatmaktan daha zor
oysa gelmedi gelmesi geciken
şimdilerde
gidin
gidin
gidin
gagalarınıza yüklenip sevdiklerinizi

mustafa özer

31

canlı soykalar
otel duvarı gibi kirli sarı tenin
göğsüne düşmüş ölümün
bekareti
bir salya sızıyordu kanla karışık
belki de zorlayan azrail hakareti
bir yana düşmüş dil üstüne gömülmüş
iki keskin köpek dişi
boğmuş güzel şarkıları
gözlerinin bal rengine örülmüş
bütün halı çarşıları
dilin ince yırtık yerinde
küçük oğlunun adı yazılı
küçük kızın çeyizlerinde
gezen kuşkular azılı
ölmeden önce toplamıştı pençesinde renkleri
gel demeden geldi ölüm
elinde yaktı çiçekleri

çağrı sayfaları

32

topal duygular
noksanlarım noksanlarımız ılık ve karanlık
dışımızda vahşetten özgür
onarılmayacak kadar uzak ve eski
belki finike tacirinden daha istekli
karahanın umaya çağrısıydı belki
her şeyi yeneceksin fakat kendini asla deyişi
kartallarda hala uzun uçuşların değişmeyişi
bir esir gibi tutuyor gövdemizi
ben ve ecco homo
varoldukça duyacağız
acılara oyduğumuz kulübelerin eskimolar gibi yalnızlığını
yalnız yürüyen gölgelerin içini dolduracağız…

mustafa özer

33

korkular garı
uzar uzadıkça korku
korkular uzandıkça yollara
vardığım her nokta yeni bir yol ayrımı
korkulara
kendimi kapatmışken zevk hangarına
inanmalarda yalvarmalarda
bütün korkuların uğradığı bu korkular garına
leylak açımıyla baharda
ey sevgili korkularıma bak
onları dindirecek ne örgü bilirim ne dedi-kodu
dudaklarıma yapışarak zamanı sakızlarda eritemem
enikonu bana sen kalıyorsun kalarak
bir de sevgili çıldırmak

çağrı sayfaları

34

anıt

“M.Kasap’ın dostluğuna”
ufukları mazgallarında taşıyan surlar
zafer stüdyosu
şarapnel seslerinde ve savaş naralarında
anıtlar oratoryosu
al götür rüzgar al götür çiçek özlerini
kale bedenlerine döşe
surlarını yaslayıp sıradağlar gibi güneşe
bir mahzun uykuda
zafer hayallerini tatsın
bağrında papatyalar açsın
zamanın ayaklarına vurduğu prangaları çözüp
zaferlerini anlatsın
ey bedeni çiçekli kale
ey zaferi bana ekli kale
çıktık zamanın dışına sanki
sanki içimizde emekli kale

mustafa özer

35
ben ve kendimden
bir zamir ki
kahverengi ceylanlar gibi
suya inen gölgelerde avlanırız
bir köpek balığı kadar bazen göllerde
ve kendini duta hasret bırakan ipek böceğine benzer
kendimize mahpus kalırız
zamiri kırmak
içinde olduğumuz dev aynaları toplamak
bir takvim yaprağı kadar
bir sonbahar yaprağı kadar az az
biraz da ıstıraplarda
olmak isteriz
zamirsiz
devaynalarında

çağrı sayfaları

36
ararken kendimizi aynalarda
sır dökülür
cam kalır
cam anlatır her şeyi
anlayanlara
nesneler uzaklaşır sessizce
öteler yaklaşır sessizce
kelimelerden örtüler kalkınca
kelimeler konuşur sessizce

mustafa özer

37

gül nöbeti
gökyüzü örtüyor üstümü
mekanı olmadığından gökyüzünü seviyorum
ne kadar sevdimse teşbihe konu hepsini geri veriyorum
ben yalnızca gökyüzünü seviyorum
sonbahar küskünlüklerinde
gözlerim karanlığın sonsuzluğuna saplanıyor
ömrün kapanan günlüklerinde

çağrı sayfaları

38

günlük
bu kahve
şu çaybahçesi
ve acımasız kunduralarımla

koştum nice bin gölgenin önünden
aydınlığa varırım diye
karşıma çıkan hep ben
geçtim gölgelerden ve benden

mustafa özer

39

gece
karanlık uzakları getiriyor
mum yankılarında sevgilimin silueti beliriyor
duvara yaslanmış sevgilimin lekelerinden
bir heykel kurabiliyorum
şimdi kulaktan sızan bir sesi öpmeye hazırlanıyorum
hatta günahsız bir kelebek gibi ölmeye hazırlanıyorum
iki yıldızın uzaklığını taşıdıktan sonra
gövdem
ansızın renkler buluyor
doğallaşıyor uzaklıklarımız

çağrı sayfaları

40

sabah
belki bir gün anlayacak
güllerin nöbet kulübelerinin önünde gizlice açabileceğini
ve kanın gövde coğrafyasında bir ırmak gibi
sonunda okyanusa açılabileceğini
belki bir gün anlayacak
şu hoyrat günlerimiz
belki bir akşam sefası anlatacak
akşamdan kalan nağmelerin acılarını

mustafa özer

41

aramızda
devran dönüyor
dönmek için yine geliyor devran
omuzlarımız arasına yağan yağmur
yaban kılmamalıydı bizi
yan yana yağan yağmur ipliklerindeki kardeşlik
bağlamalıydı bizi
sen özgürlüğü sevdiğin için
hedef olduk kinlere
güzel bir yürüyüştü hani o kuşluk vakti yürüyüşün
ufka düşen gölgen senin kadar sıcaktı
oysa bir katil devran dönüyordu esaretine
bir zalim kuzgun dönüyordu
bize kalan hasretine

çağrı sayfaları

42

neden yağışlarını izlediğimiz ormana sığınmadın
neden bir yıldızı koklamadan gökten uzağa düştün
bunları sana söylemeliydim
hece taşlarına değil
getir kol iskeletini yasla omzuma
renklerin ritimlerini
kar sesini
bir kelebeğin yaşamak neşesini gezelim
bir ırmağın bestelendiği kıyıda
güzelim çayıra oturalım
satranç tahtası gibi paylaşılmış cihanı
alalım aramıza yepyeni duygularla
bulandırmadan suları
soruları
alalım aramıza yaşamayı

mustafa özer

43

deniz üçlemesi

çağrı sayfaları

44

mustafa özer

45

yaz yağmuru

“Durali Yılmaz’ın dostluğuna”

titrek ılık baygın ve yorgun
dudağa ihtimam gibi yağan bu
bu yağan yaz yağmuru
gelinkız gibi çekingen ve durgun
kuşlar dallarında dinliyorlar
teleklerine bir ressam nezaketiyle yağan bu
bu yağan yaz yağmurunu
yeni bestelerinde yineliyorlar
toprak o mubarek o uysal toprak
leğen kemiklerine dokunan haz gibi yağan bu
bu yağan yaz yağmurunu
uyaracak uyaracak

çağrı sayfaları

46

özlem
seni hatırlatmak için güle muhtaç değilim
boş bir sayfada tutabilirim ellerini usulcacık
hiçbir kelimeye dokunmadan
seni sıcacık ağlayabilirim
benim sana hasretim daha eski
kuşların dala hasretinden
parmaklarım canlı ve coşkun
ışıkların kristal kesitinden
belki beni de yiyecek bu özlem
çiçekleri eğirip eritecek belki
ya da gövdemin esnek kılıfına dökecek
naylon misali eriyen özlemlerini
unutalım aramıza giren kalabalıkları
bozkırın direnişine uzanıp
seyredelim özleme giden ayakları

mustafa özer

47
bütün ağaçlar sensin
bakışlarına sığınan mersin ağaçları
aramızdaki boşlukta büyür
esmerliklerden derlenen akşam safaları
içimizdeki uzaklıkları büyütür
sen ki baştan başa tabiatın olmak istediği
sen ki bende kaybolmak isteği
sen ki bütün hastane kapılarında yarım izmarit
gibi yanan alnın oğulmak isteği
belki biraz da dilenmek için canını
hergün devlet kapılarından kovulmak isteği
sen ki baştan başa tabiatın olmak istediği bir bütünsün

çağrı sayfaları

48

ben bir lale soğanı gibi bütün encamıyla gizli
bir yürek taşıyorum
bir gün yolunda bulunmak için yaşıyorum
aşkımızı kuşanmış penguenler kara ve beyaz
kaçmalar ve varmalar içine gömülü
şükür ki aşkın arz-ı mev’udunda gözün örtülü
lalem açmak üzeredir kara ve beyaz bir günü
bütün safahatıyla açsa da tabiat umurumda yok
gövde çamurunda bir damla olsun yağmur yok
saçlarınla bağlanan yolların kesik coğrafyaları
harmut ağaçlarının musikisini getiriyorsa
bilirim sen geliyorsun
tabiat bir şeyler anlatıyorsa
gelirse seninle gelir neşe
bir neşe ki benzetilmez güneşe

mustafa özer

49
güneş her mevsimde değişiyor
dağlar eskiyor takvimin kopan yapraklarında
sonsuz gençliğin sinesinde
ve hızır ve ilyasta
senin güzelliğini öpen kelimelerim değişmiyor
nefesime uzanan yapraklarını tek tek öpmek vebalimiz
çünkü yaprağın tenine dokunan toprak vuslatı
nefsimi nefesime yüklemek
ve seni yapraklarından tek tek öpmek kıvamındayım
biliyorum ki bugün
bütün toprak sen
bütün insan sen
bütün açlar senden
bütün ağaçlar sen
ve ben bütün gel-gitlerin bittiği yerde
nefsimi nefesime yükleyerek
seni büyümek borcundayım

çağrı sayfaları

50
biz bir güzelliğin iki yüzünü yaşıyoruz
bu babda kimse bana benzemez
ve kimse benim kadar sana benzemez
kavrıyor içimizi toprak kavuşması
gövdemize değmeden sonbahar arzuları
direnmek çelişikte olsa yüreğimin hakkına dayanmak isterim
ve isterim varmanın uzaklığı
uyanmak seçiminde eğirsin kanımızı
sende ağaçlar bir olmuş
söğüt mersin erguvan
ve damarlarına dolmuş
bal kovan kovan

mustafa özer

51
karanfil aydınlığı
saçına taktığın iri karanfil
yüzünden sefil olduğumu garipseme
menevşenin bana benzediğine aldırma
aldırma soğuk ve kıvamlı katı olduğuma
yürü de yürüsün karanfiller aydınlığında
ruhun karanlığındaki granitten parça parça
dudağıma yuvarlansın kısa fakat keskin kelimeler
yeter ki yolunu kapatmasın gözlerim
söylediklerimi anlayacak çağda olmasaydın
ben de karanfil aydınlığında aramasaydım kendimi
aydınlatırdım belki sefil arzularımda
kırmızı karanfiller yerine geceleri
ölü suyumda nilüferler genişledi ruhumu
beni su çiçeklerinden sorarsan çok şarkılar dinlersin
suların gölgesinde anlarsın kim olduğumu

çağrı sayfaları

52

daktilo

“M.Miyasoğlu’nun yakınlığına”
parmaklarımı geçirdim daktilonun şaryosuna
indim yalnızlığımın mahzenine
periler şatosunda
kuruldum şiirin şiltesine
bütün lambalar içimde metruk
içimde metruk kalmış diyarlar
eski seslerimin arapları
çevrende geziyorlar
aydınlanmak için

mustafa özer

53
eğrilerin mağarasında
doğru ve engin anne ninnileri dinledim
arakesitte çocuklar uyuyordu
uçurtmaları ellerinde uyuyordu çocuklar
iri bir gül açıyordu dudağının pembesini
bir oratoryo kıskanıyordu onun uyku sesini
üstümde gökyüzü yusyuvarlak tak gibi
ayaklarım cıbıl cıbıl yalın
ve altımda deniz benden bir ayak gibi
başımda dönen acıyı orda gördüm
gururundan ölmek üzere
ufuk biraz daha yavaş seyrediyordu
güneşin yokluğunu bilmekten
ve ruhum incelmekten
güneşin yerini tutuyordu
bir kırkanbarın kırıntıları ne kadar anlatırsa
o kadar anla anlatılırsa

çağrı sayfaları

54
rüzgarda dans etmek

“M.Cabad’a”

asmada sarkan üzüm salkımı gibi
gecenin iskeletine sarılmış herkes
kara şişeden uykunun iksirini
emdikçe evler de almıyor nefes
bizi uyutmayan azap dinmez
bizi unutmayan ıstırap dinmez
kanımızın rengine kurulmuş besteler
bu tel gergin oldukça bu mızrap inmez
ey uyku yoldaşı rüyanda görürsen
kolları boşlukta rüzgarla dansedenleri
seni çağıran sese doğru yürürsen
görürsün rüyada sana seslenenleri

mustafa özer

55
bahar mevsiminde görürsen bizi
sanma ki gördüğün hayali bahar
daha enginlerde olan denizi
sanma ki içimizden uzakta çağlar
uyku dolanır durur dolanır durur
ölüm sinekleri gibi mor gecede
bir çiçek uyur
rüyanızı gören son eğlencede
ben yatağa uzanınca yıldızlar donatır
gövdemin karanlık asmasını
geceler kıskanır benden
ve yıldızların bağrıma yaslanmasını
bütün yıldızlar benimdir
bu gece benim
bütün hücrelerime doldu gökyüzü
her hücreden yıldız fırlatacak bedenim

çağrı sayfaları

56

şafak
şafağın mor sahili pelür gibi yırtılıyor
karanlık yüklü kara kervan geliyor ağır ağır
bu devranın gündüzüne yenildik
lakin yeni bir devran geliyor ağır ağır
her gece bir cevrimiş zira yeniden doğmak var ucunda
ne renk saklar ne ses örter bu sırrı
doğmamakta var binbir işkence sonucunda
ve çekildikçe sürecek ağrıları

mustafa özer

57

iğne deliği
neden şiirsin
neden ağlıyorsun
neden
unutulmuş merdivenlere neden çıkıyorsun
nice merdivenleri geçip bir iğne deliğinden
içimdeki uzaklara neden çıkıyorsun
gecenin dudağına sıcak yıldızları diziyorsun
gizliyorsun çığlığını deniz altı mağaralarında
mürekkep balıklarını izliyorsun
okyanusu kapatmak için ağıtlarında
gecenin latif bir yerinde gamze bulunca sordum
neden senin saçların yağacak neden
neden yağmur yerine gözyaşlarını koyacak
seni çok yönlü çağırmak için çaresiz kalmalıyım
unutmalıyım anları sanları sanatları soyunup seni
çırılçıplak gözlere açıp mahremini
seni bensiz çağırmalıyım

çağrı sayfaları

58
morönlerini görme temrini
I.
kara giymiş gözlerini kim bilirdi
umut temrini gözlerini
benden başka kim özleyebilirdi benim kadar
omzunu yasla şiirimin omzuna
kendini soyutla güneşten
kürek kemiklerinin bireşim yerini uzat öpeyim
ve gümüşten mührü
bu öpüşle dudağım değdi fosforun kanlı dudağına
geceler boyu yıldızlara yoldaş oldum
ben
yıldızböcekleri

bu akşam dahil
nur’un ayaklarını öpmek
ve gagalarında ayçörekleri gece kuşları dahil
ve hatta rüya sahillerini
bütün meyhaneleri uyuttuktan sonra
belki bir yıldızla konuşacağım
itirafı gereken kutsal sırları
yağmurun toprağa teması
bırak ta tamamlasın seni
sfenksin sesliğinde tutup gölgeni

mustafa özer

59

II.
bir ben
bir yıldızböceği
bir akşam

bundan böyle güneş görmeden uyumayacaklar
bir de omuzlarından aşağı şal gibi düşen gölgenin ucunda
güneşi gördükten sonra uyanmayacaklar
bir ses var aramızda
sana yönelik bir ses
istediği gözlerin
kirpiklerinden kafes
dilbalıklarını
yunusları
dip yosunlarını

rüya kesitlerinde kalan serin ve buruşuk dalgalar gibi
akıl dikenlerinden ziyade çile yüklü alınları
secdeler kaptı
uzakları ve yakınlarıysa
namlu temizler gibi yüreğini sökenler kapattı
umut temrini gözlerine her an bak
gözlerini görmeyeceksin belki

çağrı sayfaları

60

deniz üçlemesi
I.
o şirin kız bugün buradaydı
ayağında güzel sandallar
gönlü denizle beştaş oynamadaydı
dalgaları gösterdi damarından
bitmez acılarla deniz akıyordu
hummalı bir umut gibi yarından
iade-yi ziyaret kızın denize gelmesi
denizin dinlediği masaldan bayılması
ve koynuna girince gülümsemesi
bir daha ayrılık şarkıları olmasın diye
koynuna aldığı kızı göndermemiş geriye
o günden sonra adet olmuş ağlamak denize

mustafa özer

61

II.
her büyük isim gibi açmış yorganını deniz
“girin özgür ülkeme
ölümleri yeniniz”
kaybolan her göğsün arkasında bir daha
kumsalda kalan sandalların ardında
yer kalmamış eyvaha
gidenler bir bir esenlik rüyalarını
iletmişler ahret kardeşlerine
düşmüş onlar da o tatlı rüyanın peşine
kemiklerin tuza hasreti denizde diner
yorgun dehlizlerin korkuları denizde diner
ve deniz böylece diner diye

çağrı sayfaları

62
şairin şikayeti güzelliklerden
incecik ölçüleri
saydam bir elalıkmış
yufka basım ökçeleri
uçarı bir adımmış
unutmak mümkün değil gözlerini
kutsal ela gözlerini
gözlerimde kalan izlerinde
gözlerini unutmak mümkün değil

mustafa özer

63

sakın ha
kahkaha
atma ha
seni yakalamak için inceldiğimiz
güzelliklerde gülücükler henüz
gölgelerden sıyrılıyor
çamların koyu karanlıklarına gizleyen
ayışığı her şeyi gümüşe katar
senin altın tenin
renklerin ayrımını yapar
bir daha
kahkaha
atma ha
seni her türlü tanıyorum çünkü
çünkü korkutuyor beni gürültü

çağrı sayfaları

64

savaş yemini
I.
kadınca ve fakat erkekçe bir yemin
tarzı kadim üzre
mushafa
“bize savaşı kendiyle olan değil
hele savaşta ölen değil
yiğitler gerektir ki
savaşı beklete bizi”

mustafa özer

65

iki gözünde iki çıkın ağıt varken susmak bundandır
korkak karısı diye anılmaktandır
ercesine savaşmalı
bu hak
fakat muhakkak hakkımız
korunacaktır diyebilmeliyiz
sevdamızın uzayında
topuğu sert pençesi kavi
kolları aşka uzanır gibi
sözü dudağına müsavi
düşmanı dost yapan
kadınına yaraşır erkeği savaştıran
ince savaşı bilir er dediğin

çağrı sayfaları

66

II.
erkekçe ve fakat ilahi bir yemin
tarzı ömür üzere
şah damarından da içre
“tanık tut yıldızları
durdukları yerde dursunlar
yüreğimi ve çocukluğumu
tanık tutsunlar”
ben’i ve çocukluğumu doğuran
ve gülden armağan olan
gönlümüze saçı yorgan
yarimiz
ince seslerde gel
getir yeminlerini

mustafa özer

67
aşkı ve savaşı ayırmaktan biz
örümcekteki ustalıktan eskiyiz
ökçemizi pençemizi sokakta bulmadık
tasanız yersiz ince savaşlar için
yaklaştır alnını savaşlar için
bu sonsuz gövde ve bu baş
kendine benzeyen başlar için
derin düşün bunu yavaşlar için
namus haktır
bu hak korunacaktır

çağrı sayfaları

68
yangınhanedeki resim
kışkırtıyorlar seni gönlüm
batıkları yetmiyormuş gibi gizli
üstelik kışkırtıyorlar seni
demiri tüketen yangını
kerpeten gibi çiviyi kavrayıp
süren dansın adını biliyorsun gönlüm
ateşi kibritle kurarlarmış
yakan bakışları yanan duyarmış
kibritsiz ateş yakmayı
arif olan anlarmış
yangınhanede resmini unutmuş
o can yakan göz resmini
gel gör ki içimdeki albüm tutuşmuş

mustafa özer

69
gözümde kurulan müze
her tabakada aynı resim aynı tebessümle canlanıyor
gel git ki heykellerinden müzeye döndüm
çatılarıma yıldırımlar düşüyor deprem sesleri duyuyorum
gel gel de gör ben neye döndüm
isteseydim uzaydan bir göz olmayı
sana gece gündüz sana bakmak isterdim
sana kavuşmak dileğiydim denizler kadar
denizler kadar ağlamak isterdim
isteseydim sonsuzluğun hüznünü ağlamak isteseydim
gece yağmurları gibi rüyalarında yastığına ağlamak
isteseydim ıslak devlerin dişlerine yem olmak isteseydim
gözyaşlarınla karpit gibi eriyip yanmak isteseydim

çağrı sayfaları

70

boğazda çay
acelemiz yavaş yavaş
hazzın içinde yüzdürüyoruz boşlukları
sonsuzluklarda
dura dura içiyoruz
eski zamanları
işitiyoruz
ta yakınlarda
yolculuklar gurbet eller var
biraz da
ürperen deniz
mavnaların patpatları
ittihaçıların inatları gibi Boğaz’da

mustafa özer

71
gezgin ve yorgun
gözlerinin parlaması
hipodrumda koşan atları
seni bulmak için yorulan saatleri
içimin sana vurmasıdır sanırım
yüreğim gezgin ve yorgun
iki ölüm arasına gerilmiş
akrep ve yelkovan
sen gelince yan yana gelir imiş

çağrı sayfaları

72
biz haniflerdeniz

“A.Taşçı’ya”

için için ağlasa gölgem
öteler içime damlasa tıp tıp
ölümün İbrahim’iyse gövdem
ölürüm gövdeme gül yapıştırıp

mustafa özer

73
çizgiler ve putlar

çağrı sayfaları

74

mustafa özer

75
kurtuluş şarkısı
bebekti Musa yağmurda nil
rüzgar ılık ve yavaştı
her yerde O her yere sahil
nil o sahile yanaştı

çağrı sayfaları

76

seni bilmek

“Merhum Üstadıma”
yaprağın toprağı yeşile döndürmesi
toprağımın dirilişi sanırım
zamanın yüzündeki ışıkları söndürmesi
kıyamet deseler inanırım
yüzüne baktıkça gördüğüm yıldızları
uzaklıkları gizle bana yakın tut
ve yakınlığın içinden atıp uzaklıkları
adını iskeletini kendini unut
bin cefa her anında zamanın seni bilmek
senden cahil olmak zalimi olmaktır zamanın
bir yılan gibi her mevsime yeni gömlek
değiştirmek düşmek hakkına seni umanın
seni tattıkça dayanmaktır seni bilmek
ölümlerde uyanmaktır seni bilmek
bir ölüm ki yandıkça yanmaktır seni bilmek
seni bilmek seni bilmek bilmek seni
unutulmuş zamanlarda bile anmaktır seni bilmek

mustafa özer

77
akdenize geçmiş turnalar

“M.Çırak’a”
“gidin turnalar gidin yarime selam edin”
halk türküsü
altının parlamakta renk diye örnek aldığı portakallar
meyvesiz boş dallarıyla dövüyor boşluğu
üzgün palmiyeleri gördükçe
artıyor yaprakların sarhoşluğu
sonbahar inmiş sessizce sahillere deniz uyumuş
bütün güzelliklerden sıyrılan duymuş çıplaklığın efsanesinde
yeni yolculukta toroslar yalnızca kendisini unutmuş
patikalarda tek ve seyrek yörüklerin ayak sesleri
çamları kuşatan ağır kokular kalmış biraz
kumsalların alabildiğine boş alanlarında
güneşin güzel ışınlarında bronz beden tükenmiş
ay söylüyor şimdi flor zehriyle şarkılı geceleri
biraz da göç eden turnalar söylemişti temiz nağmelerinden
gitmeyin ne olur turnalar ne olur gitmeyin

çağrı sayfaları

78

içimin kelebek zamanlarına denk vurduğu demler durdu
dilbalıkları da terk etti gönlümün gölünü
bütün güzellikleriyle bitmeyecek demler içimde dururdu
hiçbiri söylemezdi bana tattığını ölümü
içindeki güzelliklerin yurdu belki eskisi gibi değil
fakat hülagu’nun meshinden sonra yine bir izde
unutturdu eski ölümü
hüzünler de yersiz anladım
ağladım lakin yokluğa değil yeni selama ağladım
gitmeyin ne olur turnalar ne olur gitmeyin
ey turnalar dönün süzülün süzülün dönün
ekvotara dönüşen gönlüm üstünde
selam dizelerinde kurulan yuvalara süzülün inin
kendinize yer bulun türkmen türkülerinde
gitmeyin ne olur ne olur gitmeyin turnalar

mustafa özer

79

noktalama
iç içe gökler iç içe yer
içindeki benmişim meğer

çağrı sayfaları

80
gelecekte yaşanan
bu kara sevda apansız ak saçlara mı gelmeliydi
aynada kaybolan güzellikleri mi sevmeliydi
yollarda kimsesiz yalnız yürür sonuna kalbim
şimdi dert ortağım oldu bir baston ve kara albüm
tendeki mavili kumral benekli derin çizgiler
bekletenlerden birer hatıradır içimdeki ezgiler
ölüme yakın titrek sesin yari yad edişi
bildim ihtiyar yer vermez yare feryad edişi

mustafa özer

81
dinle dilimde kaç hikaye var
ağlattığın her göz mezar gibi bir gün damlar üstüne
neyin eksilir yunus gibi varsan adamlar üstüne
döndüre döndüre kendine benzetmiş bu dünya seni
bakisin dediğine kanma o ses aldatmaya seni
hiçbir sıfat aslını değiştirmez kimsenin
değişmez olan kefen sarmakla değişen sensin
kuru gürültülerin dedi-koduların
incir çekirdeğini doldurmaz konuların
arkanda çürük bir sakız gibi yapışıp kalacak
bunlar mıydı insanlığa seni aşıp kalacak
ağaçlar nasıl kucaklarsa baharda nisanı
her şeye rağmen bile demeden seveceksin insanı
nedensiz dalgalanmaz deniz boşa yanmaz yıldız
bir suç varsa ortada onda vardır payımız

çağrı sayfaları

82
ey yaşamak seni kıskanıyorum
korku onda umut onda o ki dolu dolu bulut
yanma gönül
kıskanma gönül

senin de başına taş düşer
onun gözleri maviyse deniz sanma ağlayacak
küsme gönül
kıskanma gönül
senin de gözünden yaş düşer
utançlar odur ki satranç tahtası oynamak zorunlu
kaçma gönül
kıskanma gönül
sana da ricatı hak olan savaş düşer

mustafa özer

83
şehidin kanından hilal düşer bayrağa
çırpınma gönül
kıskanma gönül

senin de kanına kaş düşer

ömrünü baş ödül koyan varken
var gönül
kıskanma gönül
sana da konacak baş düşer
kıskanç heyecanlardan örüle örüle çözülür tablet
gör gönül
kıskanma gönül
gün gün ömrü mutalsama yaş düşer

taş düşer yaş düşer savaş düşer kaş düşer
düşer gönül
düşer örtüler
ki yıldızın yavaş yavaş düşer

çağrı sayfaları

84
devlethane önünde

“M.Seçkin Bey’e”
sinemiz gümüş gibi akkor ve saf
bir mushaf kadar yorum istiyor
böylesi divane rüzgar şehid etti beni
biliyorum bunu biliyorum ah… o da böyle istiyor
kara karşı açmıyorsun sineni erir ve korkar diye
oysa bahar geldi gör ki bülbül yine demdemede
gül açmış göğsünü şehr-aşup ve dalmış neşeye
evreni dinle ki sana ne demede
kaşın gözün aşkın sözün yorum bekliyor
yani Mevlana Celaleddin rum bekliyor

mustafa özer

85

berat gecesi

“A.Uçman’a”
bu gece berat kendimden kurtuluyorum
ahh…bir haclegah bir yangın harmanı
kendimden kaçarken kendimi buluyorum
yani bitmez yangınıyla sonsuz ormanı
aczime şükür binlerce şükür
kendimi daha çok yapamadığım için yine
biten bir muma bakıp üzülecek kadar içinde kaldığıma şükür
sonsuz şükür verilene

çağrı sayfaları

86
bir şeyler yanıyor içimde dostum
dost diyarına kor taşıyorum dil üstünde
bu da zor değil lakin ateş-i suzan yol vermez
kurulup gövdenin sefil büstünde
hep o yüz duvarları korkutan gölge
içimde gezinen hep o korku sesi
kendini yakan kendinden korkan gövde
korkulardan sıyrılacak berat gecesi
yan ki senfoni susmasın ta haşre kadar
yan ki bu senfoni konuşmasın haşre kadar
ateş biterse birinde o’na duamız
içinde cehennem tutuşmasın haşre kadar

mustafa özer

87
kuğular mesnevisi
kanadı altına gizlenmiş bir kuğu başı
hatırlatır sencileyin boynu bükük bakışı
süzülüşünde çevre çevre işlenen nakışlar
yüzünde gör dildarın süzülürken yaşlar
beyaz bir gül buketi suda salınan
ürperen sulardan bukete bağ olan
şebnem kadar küçülüp büyüyerek kıvranışı
dolanışın çevresinde tadarlar uyanışı
aşkın sahillerini sonsuzluğa uzatışı
nilüfere nispet kuğuları çağırışı

çağrı sayfaları

88
nilüfer durdukça durmayacak kuğu yarışı
hiçbir sevi sahili görmeyecek varışı
kan aktıkça damarda yüreğin davranışı
güzü bahar etmek bahar etmek kışı
ki kuğular yeni sularda o güzel başı
hürriyetin bütün encamıyla aşkı
gezdirsinler sonsuzlukta o güzel başı
ey bağışı bol
suların akışı
gibi
mutlak
bağlanışı
mutlak mesnevinin billurdan taşı
şiir olmak içindir taşların canlanışı

mustafa özer

89

dem

“annem’e”
dize dize şiir ülkesine ağlanacak dem geldi
gel ey…kavs-ı mutalsam gel kaidem geldi
ömür ıstırabı konuklar sabırhanemde
sabır sığınak oldu ‘şu boş alemde’
bir kuzgun gagasında taşıdı denizi
kendi yemi azalır diye kıskandı gövdemizi
deniz suyuyla yandı içimizdeki derin yaramız
yine de çıkmadı yankısı orman yakacak naramız
bu şiiri gözümde yazdım
gözü olan ağlasın diye
ıslandığım gözyaşlarından
zalim yağmur utansın diye
dize dize şiiristana ağlanacak dem geldi
gel ey gözüm çek kepengini mademki annem geldi

çağrı sayfaları

90

gül güftesi
gül güftesidir bu yağan gece
bu yağan gece gül güftesidir
gönül aşüftesidir bu yağan gece
bu yağan gece gönül aşüftesidir
gül gülmesidir bu gelen gece
bu gelen gece gül gülmesidir
bülbül sesidir bu gelen gece
bu gelen gece bülbül sesidir
gül güftesidir bu çalan gece
bu çalan gece gönül aşuftesidir
gül gülmesidir bu çalan gece
bu çalan gece gönül gûlgûlesidir

mustafa özer

91

korku
mülkün pası kanın kumpası
sevgi sakisinin ayak paspası

çağrı sayfaları

92
zor gülmeler gazeli
aşkından ağlayan semanın her yanında
bekleniyorsun sen ki bir yıldız tufanında
yağmur ılıkça öpsün yaprağı her damarından
her damla göz yaşını yapraklar ormanında
yürek atsın tufanın yaprağı yatay yalamasını
vuslattır toprağın koynu bir yangın harmanında
duyar gibi ağaçlar duyduğu zamanları
bekleyiş ki yapraklar gibi her organında
radarlarında filoları bekleyen ordular gibi
bekleyiş ki şehitlerin en kahramanında
perçemi kan dolaşığı sevdalarda olmak
savaşın soğuk yüzünde ve sıcak yanında
yenilip ricat mukadderse zafere
kurşunlardan selam yapsınlar şehitlerin kanında
bir kelime var ki dile geldi kınında
zor gülmeler zamanı şiir kervanında

mustafa özer

93

oyuncaklarda

“Eyüp’lü oyuncakçılara”

güneşi küçültüp misket yapmışlar
afacanlar üşümeden oynasın diye
ata nispet bisiklet yapmışlar
hastalanmasın acıkmasın diye
rüzgarın meyveli dalı sallamasına bakıp
çayırdaki çınarın koca dalına
kopmaz iplerden salıncaklar yapıp
doymamışlar salınmanın tadına
küçük kıza naylon kardeş vermişler
küçük kız naylon kızı koynuna almış
akşam olunca rüyalarına gelmiş dervişler
sabahleyin horoz iki kardeş uyarmış

çağrı sayfaları

94

sevgi
konuşan boynu bükük iki menevşe
bahara saklanmış sevdayı konuşurlar
uçmayı öğretmiş bir çift ak güvercine
onlar da sonsuzluğa uçmayı konuşurlar

mustafa özer

95

devletana
annelere seslensem ninnilere dursalar
güneş tükenmeden çocukların yüzlerinde
geride kalan gecenin rüya mevsimlerini
ve güneşi çocuklarda uyutsalar
ki çocuk evrenin çekirdeği
elele dönüşleri ölümsüz şarkısıdır
boşlukta yüzen dünyanın desteği
her yanında can yüklü devletana
meydan senin devran senin senindir vatan
ilet ana ilet sonsuzluğu çocuklarına

çağrı sayfaları

96
ülkeler mesnevisi
turist kunduralarıyla buluruz diye
gezer dururuz ülkeden ülkeye
içimizde olgunlaşmamış yollar henüz
henüz mesafelerle buruşmamış yüzümüz
hiçbir ülkede yok diye semaya göz dikmekte var
semada asılı kalan bakışlar bu yolu da yalanlar
kördüğüm damarlara dayamışız yüzümüzü
mahrem dertlerimize deva diye içmişiz gündüzü
müjdelerin sevincinde karıştırmışız yolumuzu
açıkgöz masklarıyla uzatmışız kolumuzu
ölümsüz bir ülke aramaktan geçip kuralım gövdemize
insanlara örnek ölümsüz ölümlü müze
ölüm bize ne tabut ne haydutla gelir
gelirse ölüm elbet umutla gelir

mustafa özer

97

metamorfoz
“o”
besteyle
atomun kanına giren
gecenin baş koyduğu yastıkta
sükutu dinler
tabloyla
bir avuç mimik getirir
timurlengin ayağına
gondollu venedik getirir
yonuların cümbüşünde
küçük sevdaların sarhoşu meydanı bekler
nice kelepçeler çözülür de
çözülmez heykeldeki beklemeler
dansla
gökyüzüne açar pencere
ritminde inen kar döner
rüya asılı kalır gecede
yapıyla
mahrem ayaklarını örter tavusların
tavusların güzelliğince
gizlenen namusların

çağrı sayfaları

98

o ki şiir
onu mecnun bilir
gecenin kaç saat olduğunu
bildirir
şiir ah şiir
ah şair ah
birlemeden ötesine
deme eyvallah
şiiri şair bilir
kendine dair bilir
bilmek duymak özdeşi
ötesini şiir bildirir
şiir yalnız aşkaymış
aşk yalnız şiirmiş
aşk ve şiiri
aşka düşen bilirmiş
“ilm-i kisbiyle paye-i rif’at
arzu-yu muhal imiş ancak”
yaşamakmış ömrü her deminde
şiir bir hal imiş ancak

mustafa özer

99

rind peykesi
bir güzellik haddehanesidir gönül
kendini kadeh kılanların meyhanesidir gönül
gönül o sunulan içkidir ki döndükçe
gömülen ıstırabın peykanesidir gönül

çağrı sayfaları

100
bir çeşitlemedir saz
-I-
yansam cemali cana ansam hayali yar
ihtiyar-ı ümidim bahş-ı ruhu bahtiyar
servine safa diye kıldım ruhum ruzigar
ihtiyar-ı ümmidim bahş-ı ruhu bahtiyar

-II-

halimden hayalimden gece gündüz yalvarsam
sitem etme halinden kaderinde ben varsam
kerem et gözlerime gözlerinden ağlarsam
sitem etme halinden kaderinde ben varsam
-III-
nazın da rujun gibi pejmürde senin
zira kalmamış lezzeti busenin
suç mudur kaşın ki saklanırsın
suçundan uşşake yasaklanırsın
yasaklanman yasa değil nazın öyle gerektirir
ah…bire kafir sanki niyazın öyle gerektirir

mustafa özer

101

divandan
ne gözlerin ‘ayn’a benzer
“zülfü siyahın” saç değil
ne “servi simine” muhtacız
“ab-ı hayat” sunmuyor dilin
gerçi “şem’ine pervane yoh” amma
“dalmışım ummana” diyemeyen
bilsen bilmene de imkan yok
ah sultanım vah sultanım çok sultanım
“ben biçare-i şairem”-nazm nedir bilmezem
ne sen bilirsin can içre canı
olamazsın ömür boyu çalışsan
-serv-i kadd-i saki olup-
“nûş” edemezsin bizim divanı

çağrı sayfaları

102
ölümsüz divanlar
divan etmişler şiir içre tüketmişler heceleri Allah’ım
kara sevdalara düşmüşler tüketmişler geceleri Allah’ım
ne leyladır aradıkları ne de buldukları leyladır
ermek için engin gönlü tüketmişler niceleri Allah’ım
niceleri Allah’ım… niceleri tüketmişler işkenceleri Allah’ım

mustafa özer

103

çağrı sayfaları

çağrı sayfaları

104

mustafa özer

105

sonsuz anlar
eğirdim pamuk tarlalarını toprağına dek
deste deste ipleri boşluğa ildim
yokluk uçurtmasına ermek için
damarlarımı eklemek için kendime kadar geldim
yokluk uçurtmamı gagalıyor yarasalar
kağıtlar üzerine dökülüyor saçlarım
ah saçlarım bana yarasaydılar
böylesine girer miydim sonbahara

çağrı sayfaları

106

başlayan sevginin içinde biten ben’in ve
bencilliğin incecik sancılar sıcağında
sustuğunu aslında kime karşı olduğu
bilinmeden söylenmiş bir şiir başlığı
denemesidir bu
-I-
sese karşı susmak benimdi
çiçeğin renginde kaybolmak benim
sular kendi menderesinde yürürken
benden önce bana tırmandı merdivenim
yaratılmak hiçliğe
sonra hiçliğe atılmak
ve kara ve korkunç kantarlarda
günah gibi tartılmak

mustafa özer

107

zor
zor
yaşamak denen bu cehennemde
zindancıbaşının kemerinde bunca anahtarlar asılıyken
rahim titreyişi gibi boşalan geceden
gelip gelip dudağımda susan kelimelerde
ömrün öpücükleriyle süslü usturası yem isterken
zor
zor
yaşamak denen bu cehennemde
güzelliğin kan kusturan ustası
ve şair gibi yaşamak hastası
ve sair gibi yaşamak hatası
kaçınılmaz ve zorunlu iken
zor

çağrı sayfaları

108

-II-
güneşin sessizce damara geçtiğini duymadım
duymadım tenime topraktan tırmanan rengi
hangi sabahı seyrederken öldüğümü duymadım
sarmaşıklar dans ediyordu içimde
birazda korkularıma kar yağıyordu gizlice
bilmelerin uzağındayım sanırım
sabit ışıklar da söndü
anahtar deliğinden veya her yerden kanayan ışık
yatağa yapışık gövdemi rüya gibi kaldırıp başından
anlattı güzel ve cennet olan ellerini
birkaç damla gözyaşından

mustafa özer

109

yağmur güzel
kuş güzel
çiçek güzel
ey güzellik konuş
konuş güzel
konuşmanın bana haram olduğunu
sen tattırıyorsun ey sükutun güzelliği
ve sen ey kelimeler diyarı dudağım
sustukça seni güzellikle öpeceğim

çağrı sayfaları

110

yeni ve yabancı
öylesine berrak öylesine açık ve duru
göz billuru ki sana özge
içimde yaşamak onuru
öylesine temiz öylesine nedensiz ve niçinsiz
içindesiniz bakışların
galiba yaşamak içinsiniz
bazı sular deniz mezarlarını derinlerde düşünürdüm
uzayı anlayınca bildim ki mezar içimizde

mustafa özer

111
bakışlarını güneşin altın ilmeklerinden sakın
sükutu bulmak için kapat gözlerini
ve müjganın tellerinde ince bir merakın
derin derin derin ve taze bir merakın
üzerine Kabe gibi kapat örtülerini gecenin
ve senden başka kimse olmasın sakın
diyorum çocuklar bizi çağırıyor
o mutlak rengin tükenmez sofrasına
benim davet edilen yerlerim ağrıyor
yosunlar var ya yosunlar
ya da sükutun dolabı çayırlık
bizi orada unutsunlar
gözyaşı beyaz çarşaflı yalağa düşmeli
bütün kadınlar gibi elleri oyalı ve işlemeli
eski halleri bırakıp yeni bir hayat düşünmeli

çağrı sayfaları

112
senin güzelliğin karşısında
bu migren başımda güzellik
içimdeki kramplar kampı
senden maverama gelen özellik
sessizlik sürdükçe açılmaz kapı
bir anda gözlerimi basan eşkıya
ansızın yatağımda uyanan sancı
iptilalarımın özü ve sonunda
izbe köşelerime bağıran meydancı

mustafa özer

113

rind I
kaldır kadehi sarhoş demesinler sakın
sakın kollarında hilal uyumasın
uyumasın yıldızların dudağına yakın
dudağın mest oluşunu kimse duymasın

çağrı sayfaları

114

rind II
renkten sesten nefesten azade ruhun
duyduğudur enginlerde gurubun
yavaş ve sakin seyrederken

bakıp görmediği
işitip duymadığı
dünya
yıllarca arzu kabında büyüyen çiçeğime
bir bahar yeli esmedi gitti
duydum arasıra yokluğunu varlığın
bam tellerinde
sonsuz boşluk birikti
yine de arzular ümidi kesmedi gitti

döne düşe gelir
salına kıvrıla o nehir
dünya denen barajda
toplanır donar ve erir

ne dost ne gurbetim var
herkesle her yerdeyim
uzak ve yakını bırak ey gözüm
bırak ta kendi halimde seyedeyim

yollar yokuş yollar ince
hava soğuk her yer kar
birgün yollar bitince
şiiri onlar anlayacaklar

mustafa özer

115

rind III
hüznümü gezdirdim hüzzam telinde
derdime terennüm olunca rebap
haz içinde gönlüm hazan ilinde
ruhumdan dilime geldikçe cevap
özünde bulunca sohbeti dostu
unuttu dünyayı makamı postu
sarınca gözünü bir ince serap
kadeh mi sarhoş gönül mü dil mi
bu akşam sönen göz mü kandil mi
mamur etti bizi olunca harap

çağrı sayfaları

116
perinin öpücüğü
örümcek ağında kutlanan öpücük
zamandan sıyrılıp indi yere
çırılçıplak seslere yenilmeyen
ve yenilmeyen devlere
gelip oturdu bir dudağın önüne
yumdu gözlerini girdi alevlere
beni yonup attı gözyaşlarıyla
misali yakup gönül olan evlere
peri öpücüğünü bir kez tadarsa gönül
gönül veremezmiş aşktan başka görevlere

mustafa özer

117

çağrı sayfaları
yandığımız
kandığımız
inandığımız
boylu boyuna ses kalemlerine uzandığımız
zaman şişelerinden sabırlar içip
sandığımız
uyandığımız
dayandığımız
baştanbaşa selamlarla andığımız
sağrı sayfaları
birer birer açılıyor içimizde

çağrı sayfaları

118

I karanlıklar kitabı
akşam safalarıyla açılırken gönlümüz
yar geldi güle döndü gönlümüz
açmak için bekledik sabahları
rahim korkuları geride kaldı
oysa gündüz basan yok olmak korkuları
gergin deride kaldı
kimliğinden daha net aşkın kristal gözleri
aydınlattı yaşamak şiirini
şiirin karanlık yüzleri
sıcak gecelerin bekçisi ateş böcekleri
bana taşınıyorlar
ve bana taşıyorlar
ışıkta ölecekleri

mustafa özer

119

II aydınlıklar kitabı
uzayın ışıkta donan yüzüne yazılan
kitap aydınlıktır
uzaya paralel kazılan
kelimelerin nur çukurları
her şeyi aydınlatacaktır
bir aydınlığım ki ben
kendimden dem urmak beni karartır
beni anlayınca anlayacaksın
şiir aydınlanacaktır

çağrı sayfaları

120

III buzullar kitabı
derimin içinde duyuyorum saydam yok gibi ince
ölümün çağrısını duyuyorum
gözüme perde perde kar yağıyor
yalnızca ağrısını duyuyorum nesnelerin
ve kar dinince bitecek ağıtları

kar yağacak sabırla
ben öleceğim
sabrın ölüme yetmediği deme geldim
yaşamak cimriliğinin içimi kirlettiğiyçin
sabırla soğukta gündeme geldim

mustafa özer

121

bensiz
kar yağabiliyor bitmiyor gece
çok sesli çağrılar ki gizlice
yoğunlaştırıyor ruhun sabrını
bensiz
kanımın yoğunluğu siren sesleriyle seyreldi
heykellerden çaldığım sahte deriler
ekvator ustalarınca çözüldü
buzullar üzüldü
ebedi bir hüzne doğru
ışıklarda saklanan karanlıkları gördüm
daha derinlerde yıldız böceklerinin geceyi kemirdiğini
ve bir buzulun yaslanıp sıcak omzuna
ekvator emzirdiğini gördüm

çağrı sayfaları

122

IV ekvator kitabı
canlar ölesi değil

dediğimiz dansa davet başladı

-melek mi kar’a benziyor
kar mıydı yağan belli değildi-
bir baygınlık iniyordu
bir koro tiz perdeden ışıkları besteliyordu
o kadar ayak vardı danseden
bir ayak sendeliyordu
sendeleyen o insan ayağı ki
dileği kemiğinden ayrı düşmezdi
çöl sefalarında
degas’ın tülünden ince
nedim’in gönlünden ince
incecik bir büyüteçti cehenneme karşı
sonu önünden ince
buğu buhar dinince
yaklaşan ekvator
alnımdaki buzulları çözdü
gözlerimden o kadar bağ çözülünce
aldım müjdeleri

mustafa özer

123
veyl akıyor damarlarımdan
cehennemin kızgın duvarlarına tırmanıyor içimin sarmaşığı
alnımda eriyor sirkeli bezler
başucumda dizili dostların şaştığı
iki dünya arasındayım
can evim dumanla dolu
içimde kan yerine dolaşan kızıl şişler
birazcık merhamet yok mu
ey sıcak Eskimo
hiç değilse dilimdeki yanan kelimeleri söndür
ve ya beni döndür penguenler ülkesine

çağrı sayfaları

124

küçük parmağımın ucuna değen ince serinlik
umut parklarına tüm kuşları çağırdı
ve dileğim tenimi aştı
“ayaklarım parmak perdelerinde duyarsa serin toprağı
her köşe başına sebiller kuracağım
sular kesilince yağmur yerine ben ağlayacağım
ruhumu bu sahillere varmak için saklayacağım
bir de evimi tavana dek su ile doldurup
yanan gövdemi içinde saklayacağım”
neziri duydu melekler
ağlamaya başladılar üstüne
şükür
şükür
şükür
serin sesler duyuyorum

mustafa özer

125

bir de bana tattırın
lacivertle yeşil arası
mayahoş erik çağlası
kızgın cehennem anlatıyordu
boğaların kayalara toslamasını
sancılar içinde öğürmelerini
akreplerin ölümü aşka saklamasını
ve yılanların siyah eğrilmelerini
insanın özündeki etli saat anlıyordu
ekvator vezninin ezgilerini
bazen bir huzme gibi yalıyordu insan
alın çizgilerini

çağrı sayfaları

126

V araf kitabı
Hassan’dan ve ondan olanlar bilmez bu kitabı
araf kitabından okumamıştır bile
evet o ki şair
ONDAN ayrı oturmamıştır bile
onun da vardır acıları ıstırapları
toprağımız aynıdır çünkü
bizim düştüğümüz kuşkuları
ve dev gibi küfrü
Hassan hayal etmezdi belki
Hassan arafı bilmezdi çünkü
çünkü araf Hassan’ı bilemezdi
arafın seyyahı olalı beri
oldum arafın ilk gütenberg’i

mustafa özer

127
öyle haz ki damarlarda gerilen
yıldızlararası örgütleri zorlayan
haz
genişletiyor boşlukları
vuruyor gel-gitleri
sanki penguenler yan yana mafsallarımda
masallarla iç içe sanki rüyalarım
korkutuyor ifritleri
haz
kibrit yakar gibi yakıyor kemiklerimi
Hassan’ın gülmesinden çöl tebessüm ederdi
çelişki bilmezdi onun kelimeleri
kelimeleri ve elleri

çağrı sayfaları

128

oysa
çelişki arafın hizmetçisi
bir hizmet ki çelişkiler içinde yürütülür
ki gövde kuşkular içinde büyür
bu ara dönem kabuk tutmaz yaraymış
can merakı dediğimiz
ölümün umursamayan adıymış
baş eğdiğimiz

mustafa özer

129
kuşkulardan arınmak için
neler yapmazdım
elden eldiven çıkarır gibi
işçi tulumlarından daha kolay
çıkarsaydım ya da soysalardı derimi
giydirselerdi mankenler gibi heykellere
kaç heykel duyardı dediklerimi
oysa ölümün parmağıyla aramızda bir parmak vardı
ecelden
bir parmak uzandı
ölümsüzlüğe bir adım daha yaklaştım
kapımda kalan parmakların beni çağıran sesi
cama yaslanan lodosların korku nefesi
ve benden uzakta kalan dostun göğüs kafesi
beni rahatsız etmiyor

çağrı sayfaları

130
arafta insan iki kere cimridir yaşamaya
açıpta kollarını iki yana tutunacak yer aramaktan
ve biraz da yırtılan deriyi onarmaktan
zaman kalmıyor yaşamaya
bir çağdan diğerine taşınmaktan
melekler biliyor ekvator kitabına yazdığımı
ateş basınca yorganın soğuk yerlerini kokladığımı
aramızdaki minicik boşluk yetiyordu
arafa taşınmama
çünkü inandığımı taşımama yetmiyordu büyüklüğüm
sevgilim geliyor sevgilim
arkasında çocukları
karpuz gibi dilim dilim
bir eşya gibi olsam
arafta olmasam

mustafa özer

131

VI selamlar kitabı
güneşe durmuş bir kedi yalıyor bıyıklarını
bir horoz anlatıyor takvimden anladıklarını
canlıya özge
demirci yatırmış örse kızgın demiri dövüyor
kaslar kavradıkça demir inceliyor
insana özge
ve şimdi bir değil bin müze kurabilirim
içimdeki güzelliklerden
ben ki karanlık kutup aydınlık ekvator ve arafta koştum
ben ki işkencelerde oluştum

çağrı sayfaları

132

yan yanabildiğin kadar yan yana
doğduğum bir ağustos daha yosun tuttu
ölümün soğuk ayran yüzünde
ve istanbul’un gündüzünde
güzellikler de bizi unuttu
aklım ve aşkım yasak bölgeleri tüketti
bir yüzükle yan yana yürümekten
cüzamlı imgelerle beslenmekten
her elde keder türetti
beni takıp yüzük parmağına
hint misali yüreğimi uzattı köpek balığına
anılarla geldi zamanın eski ve ince zulmü
bakışından kadehime düştü
ve başım göğsüme düştü
kırık ve pırıl pırıl
bu kristal kadeh oldu
kadeh gözünle doldu
bana sunuldu

mustafa özer

133
sen böyle içimden hep geçecek uzaklara
yolları arkadan tüketeceksin
hiç burkulmadan hiç incinmeden
ve mahmur geçeceksin
doğanın hiç anlamı kalmıyor gitgide
gitgide eşyalardan da soyutlanıyorum
anlayanla anlamayana yer yok kelimelerimde
şimdi zaman da tüketmiyorum
anlayışa ve anılara zaman kalmadı
iskeletim sevdandan bir zamandır şimdi
ne öncesi ne de sonrası olacak
şlam misali eskiden bildiğimdi
bana ait olmayan zamanda unuttuğum
yan yanabildiğin kadar yan yana
kan kanabildiğin kadar bakışlarındaki
seslere doğan ritme
ve derinin sıcak kulağına
ve yolcu selamına
yan yanabildiğin kadar yan yana

çağrı sayfaları

134

dair
inanınca bir gül için kan dökülür
kalem hakkı virgül için kan dökülür

mustafa özer

135
düşüşten sonra III
yüreğim önüme çıkıyor hep
çıktıkça düşüyorum yeniden
bu çıkış düşüşten sonraya sebep
hep o ölüm denilen
o boğum boğum akrep
güneşi uyarıyor
ağzımda dönüp duran serinlik
altınları eğiriyor lif lif
bir muhalif babil kızıyla geliyor
ehramlara derinlik
bekledikçe çiçeklenen
geçitler yıkıldı tuneller çöktü
bu mustaribi heryer kendine çekti
çekildikçe çöken gökyüzünün altında

çağrı sayfaları

136

ışıkların bestesi
uzun yollar var içimde
rüyalar kadar uzun
iç içe birbirini kesen sorular
bakışları bırakıp dudağa inen tuzun
ardında
zekeriya mihrabında yankılanırlar
pusular korosunun önündeyiz
birinden kurtulmak zor derken
zorun bile saydam olduğu berzahta
kaygular inindeyiz
kulağındaki gül küpelerin sevdadan açtığını görüyorum
küpeler metalik bir baygınlığın içine düşmüş
sendeki bütün kayguların kaçtığını görüyorum
ki onlarla kaçan benim içime düşmüş
seni çağıran
bütün duygular sükut içinde
dünya büyük yangın yatağı
maddeler yakut içinde
ergeç yanacağız dünyalar kadar
dışında yahut içinde
yaklaş yeni bir bestede ışıklar zamanıdır
şimdi her şeyden daha çok aydınlıklardayım
bir ışıklar bestesi bestelerin en yamanıdır
çünkü onunla dayanılacak karanlıklardayım

mustafa özer

137

esenlik
ecir ver ecir
incir kuşlarına verdiğin kadar
bir çınara yaslanır gibi esenlikte
gelecekte fecir şarkıları
ile genişlikte
ele çoğalarak
gelecek fecir şarkıları
ecir ver ecir
şiir ve şair
iskelet kemiklerini
bir söğüt dalında ötmek için ezecek kadar
kemik unlarıyla yapışıp gövdesine gökleri
gökyüzünü ısıran kuşlar gibi kendinde gezecek kadar
ve şükürlere gizlenecek kadar
şiir ve şair
ecir ver ecir
yeni devir meyhanelerini
hazan sedirlerinde ne kadar içki varsa bitene kadar
bitmemeliyim
dönen başımdaki insanlar gidene kadar
şimdi taş plakta dönen esenlik şarkısıdır
incir kuşları kadar
geldi ecir

çağrı sayfaları

138

çipili duygu
kelime kadar dilim içinde
dil kadar dudağa yakın bilirim
tam anlamıyla bilmenin
gülmenin rötarlı trenler gibi donduğu yeri
boya kadar renk içinde
renk kadar ışığa yakın bilirim
tam anlamıyla bilmenin
gülmenin esli notalar gibi sustuğu yeri
yine de bilmek yetmiyor
eyerlenen atları
ve atları çatlayıncaya dek süren inatları
bilmek yetmiyor

mustafa özer

139
ey çipili duyguların dayanılmaz dilberi
gelberi dünya nasıl isterse dönsün
bilmek istemiyorum bana seni belletenleri
ki varlığın güneş ve lambaları söndürsün
kapı krem pencere krem
sanki her yer kangren
verem sarısı lambanın aydınlığında
ki
mor yaralar menevişler sarar
köprüleri sürükler lodosa karşı sular
yok eder sığınacak limanını
arzuların içimde kıvranışı
içimde iskeletin ezilişi
kıllı ayılar gibi homurdanışı
inine dönmeyişi
ki
bu verem zamanında nasıl dayanılır
mahrem anıların üremesine
masmavi boşluktaki atomların hakkıçün katlanılır
arıların ruhumu emmesine

çağrı sayfaları

140

imgeler
mermer ve insan
ekmek ve heykel
iç içe yan yana
yağmur kadar özgür
yağmur kadar dolaşık
yağmur kadar üşür
yağmur kadar aşık
ne bir nota kuşanır
ne bir tablo dolaşır
bir zaman yaşanır da
takvime alışılır
ben işte onu tutuyorum avucumda
çizgi çizgi sıcacık
şiire girince ancak
uyanacak usulcacık
meramı ifade makamında
onu susmaktır engüzel

mustafa özer

141
öyle alışmış ki sessizliğe
kedi ayakları cahil öğrenci kadar
kimi anlar bir köpek gibi savaş meydanlarında
yalar asker kanlarını sessizce
bazan batık gemilerin girdabına oturan odur
bazan rüyalara giren yumruğa benzer
bazan çirkefe oturur
bazan uçar yükseklerde
bazan bir kervan gibi kumları incitmeden
gidince olacak olabilir gitmeden
bazan kardan adamla zenci güreşinde o vardır
kutupların yarım yıl batmayan güneşinde o vardır
bazan öteler halinde yaklaşır sessiz
örtüler kalkar kelimelerden
bazan bir ümid olur
ayıklanmaz imgelerden

çağrı sayfaları

142

tetimme
ta ha ve sin büyük tahsin
ekremsin ve rahman ve rahimsin

mustafa özer

143

çelişkiler

çağrı sayfaları

144

mustafa özer

145
iç ve dış oluş farkları
çiçeği yazmak kolay
kolaydır gözün güzelini sevmek
gevrek gevrek gülmek başkalarına
gülü koklamak kolay
kolaydır övgüyü dinlemek
hele hele sövmek başkalarına
güneşi yudumlamak kolay
kolaydır hazırı yemek
huzur ışığını söndürmek başkalarına
gel de yanma “kolay” bayılanlara
gel de yanma kimsenin yanına kalmadığına
gel de yanma karanlıklar içinde
içip içip aydınlıkları
gel de unutma içinde

çağrı sayfaları

146

tarsus
kaç aşık böyle buluşmuş başkapılarda
kaç başkapıya şahittir sıradağlar
benim yüreğimdir dönen kapısız ülkelerden
sus sevgili düşüncem sus

burası tarsus
sevgilerin puslu kapılarda paslandığı
sustuğu tarsus

ne torosların dalgalar gibi

mavi mavi
üstüme gelişi
ne erkekliğime sığmayan gözyaşlarımın
şalgam gibi al al
gerileyişi
ovaların sessiz ve umursamadığı hallerde
sus sevgili yüreğim sus

burası tarsus

yüreklerin telgraf direkleri yalnız

sustuğu tarsus

mustafa özer

147

afrikalı kızları
mask mı rüya mı gördüğüm
yaklaşırken ruhuma sıcakları
şiirime böyle ördüm
afrikalı kızları
her bir mikronu bir ondüla
binlerce kara merinos başına konmuş
sanırlar hiç uyanmaz
gelince derin uykuları
afrikalı kızları
sevda kumsalı dudağında al ruju
yüzünde yamaları
dikişsiz arzuları alnında boncuğu
aktan gözleri kara
afrikalı kızları
acıların yüzünde yok imzaları
ak düşlerinden yansıyor
seyret sadedil hayretleriyle yıldızları
afrikalı kızları

çağrı sayfaları

148
bulvarlar pejmürdeydi o gece
cadde uzun ve derindi
gökyüzü beni sevindirecek kadar taze
kanımı ısıtacak kadar hava serindi
cadde uzun ve derindi
dudağımı ıslığa uzattım o gece
içimde sıkışan her telden türkülere
bulvarlar pejmürdeydi o gece
ışıklar bana bakmıyordu
belki ben de bakmıyordum gelip geçenlere
ansızın yakalayan bir fesleğen sesi
tutup başımdan beni ildi bir pencereye
dışarıya taşan tül rüzgarla haşır neşirdi
bana yansıyan gitar konçertosu perde perde
izleri kapanan geceyi depreştirdi
şimdi akan bir çıbanın rahatlaması gibi ılıktı hava
hançereme takılan o ketum konçertodan
bazı sesler duydumsa da aldırmadan yürüdüm
lakin geçilmiyordu argodan
çöpleri yollara döküyordu aç köpekler

mustafa özer

149

şehrin silüetinde birkaç minare batıyordu ufka
ahlak uysal kediler gibi mırıldanıyordu
sürünüp bir aksakala
yavaş yavaş hızla yaşlanıyordu
geceleri bekleyen camilerde
şehrin merkez parkı mezara nispetti
birkaç yoksul sefilliğini uyutmuştu
karanlığında servilerin –münzevi gülüşlü-
düşlerine ayna tutmuştu
etekleri altın dolmuştu

çağrı sayfaları

150

gülün ömrü
komşu evde gülcü nine gülleri kolluyor
gülzare girmesin diye bülbülleri kolluyor
geçte olsa anladım ne gül ne gönül ne kadın ihtiyar olur
gördüm ki bahçede nine gönülleri kolluyor

mustafa özer

151

bahara yakın
yağmur
nem ve ter değil
benim kadar benden
sinemi şerha şerha eyleyen gözyaşları
benginin bu ak ve berrak kağıtları
kışkırtıyor kalemi
öpsün diye menekşe rengiyle
elemi
İstanbul’a yaz gelmiş
neresine diye sorsana
Avrupa eteklerinde
çay bahçelerinde
açık hava gösterileri
rengarenk kelebeklerinde

çağrı sayfaları

152

kardan kadın
I.
bakışınla yaralanan gönlüm
küskün karanlığında daldı hülyasına
her yanı kar çiçekleriyle donmuş karanlıklarda
kardan kadını eritti rüyasına
kar çiçekleriyle süslü pencere pervazından
buzdan bir hayal hançeri sarkıyordu
o camlar ardında kardan kadın saklanıyordu
II.
ne el eldir kadehi tutan
ne kadeh kadehtir şimdi
seni uzaktan tattıran
gördüm ki herkes bütünü kaldıramıyor
bütün yerine yarımı sulandırıyor
bulutların ardında güneş ışıldak gibi
aydınlatıyordu ovada yer yer sahneyi
hayalinde senden tek çizgi kalmıştı
işte bu şiir o çizgide seni tamamlamıştı

mustafa özer

153

bilir misin?
acıların ardınca
minyatür koşumlu yetişmek için
göz bebeklerinden bir yudum ses diye
kaç kez öldüğüm olur

çağrı sayfaları

154
ehliyet ve emanet
zamana bir sır söylersiniz
gece olur iner üstünüze
bir daha söyler mi diye
gizlenir büstünüze
insanlardan birine sır verirsiniz
ürer ürer ürer civciv misali
ve bir konya külahı örer başınıza
düşersiniz dillere hiciv misali

mustafa özer

155

muhacir
ayaklarımız bir kaderdi yürümekten
yolun sonu uzayın ta içinde
gövdemizdeki deri eskiyordu sürüklemekten
bizden sayılır arkamızda kalan kanlı gölge
toprak yılan gibi kanımız süttü sanki
güneş kestikçe yolumuzu toprak besleniyordu
göğsümüzün tunç yalazlarına imrenen ayaklarımızda
yeni ırmaklar sesleniyordu

çağrı sayfaları

156
bilinmez bir günün tahkiyesi
gerdek odası yünden bir şehir bırakır
nehre bir soluk bırakır timsahın yüzü,
nehirlerde dalga geçer balıklara takılır
böylece timsahın gül yüzü aydınlanır
bakırı yalar ayranın serin sesi
işçiler öksürür “bir daha” diye
“bir daha” diye uzar gölgesi
ak bir diş değer o kanlı tüye
açma yaralarımı her yanından
bağlamalar boşalır ki dayanamazsın
sevdanın yaralarda çiçek açtığına
inanamazsın dayanamazsın
dahası bağlayamazsın hüzün çiçeklerini
pervaza yaslanmış güneşten korkmuyorum
inine kaçan tilkiler gibiyse elleri
nasıl olsa gözümü korkutmayacak
dizlerimi bir kumsalda bıraktım diz çökmüş halde
deniz gelip gidip izini kapatacak
herhalde bir gün bu sahillerde
güneş karaya vuracak

mustafa özer

157

bir sanı kim bilir belki de bir anısı var ayaklarımızın
gitmediği diyarları getirmek özleminde
ya duracak saatlerin içinde
ya içinde sevda sözleri ağzımızın
pınar sularında yıkanmış
af belgeleri bekliyoruz tüm olanları
mezardan asla korkmayanları
titreşerek duran yaş günlerinde
çıldıracak gözbebekleri gibi
kamyonlar geçer
sirenler vurur
falcı kadınlar gibi vapurlar leğen kemiklerine
bir gül takıp özgürlüğüne kurşun atarsa
evlere bir giren olur
bir elinde kan diğerinde ayran bakracı
çırılçıplak toprak tenli periler
gördüm yan yana merakları
güneşle geldiler

çağrı sayfaları

158

kıt ve katı
ağrıyan başımı mermerin omzuna yaslasam
damarlarına sancılar üşüşürdü
nice karanlık sırrıma özenseydi
kendini düşünürdü

omzundaki candan özge
soylu soğuk kanın sırra özdeş donduğunu
düşünür müydü mermer katılığında
ürpermelerle gelen sıcaklığın bir gün kaybolduğunu
düşünür müydü ekmek katılığında

mustafa özer

159

kaplama
bütün bu olup bitenin dokusu
klişe merakı çerçeve korkusu
çerçeveler içinde kaplı yüzler yüzlükler
majiskül ve özel başlıklı cümleler yükleyecekler

çağrı sayfaları

160

iki direkli şehir
I
siyah saçlarını yaslarken suya
ardınca geceyi getirdi koya
ürperişlerin güzelinde peri
denizin ardınca ürperiverdi
periyle göz göze gelince sular
tenhaya kaçmak istedi dalgalar
mehtapta sessizce öpülen omzu
suda halkalandı genleşen arzu
engine dolmuştu lahuti sükut
gönül miftahına dek dolmuştu yakut

mustafa özer

161
ateş böceğinin ışığı burdan
geçerken içer elindeki nurdan
samanyolu buradan geçer yorulur
buradan geçen buz olsaydı kor olur
ceylan koşar rüzgar dolar yelkene
çok can hazır girmek için ülkene
kumru dem çeker bülbül gam yüklenir
ey aşk senin olmadan kim büyüklenir

çağrı sayfaları

162

II
ey aşkı aynasına yansıyan im
sen bol olsaydın sembol istemezdim
bil ki ne konçertolar dokunurdu
ne roman öykü şiir okunurdu
resmin renkleri ayrımlaşmazdı
alında çizgiler karışmazlardı
bayramları urbalar temsil etmez
hiç kimse şeker için yol gitmez
hangi kitabı açsam senden iz var
bütün besteler seni gizliyorlar
nota renk kelime ve davranışlar
inkar iman neşe ve kıvranışlar
seni doğrudan kavramak ne mümkün
ne verirsen odur “künfeyekün”

mustafa özer

163

rol gereği
gel de al alnın aklığını aşktan
aşktan gel de al ebedi var olmayı
gel de al farkını ölü bir masktan
ölü bir masktan gel de al kaybolmayı

çağrı sayfaları

164

dem
büyük hiçliğin içinde boşluk
ağır ağır kendine dönüşüyor
ve sükutta saklanan dudaklarla
ebedi bir hasreti bölüşüyor
geçmiş zaman servi dekorlarında kalsın
solsun geleceğin tembele özgü cakcakları
genişlesin çevre çevre güneşi sarsın
şimdiki zamanın kolları kucakları

mustafa özer

165

rüzgar ve ben
devranın her anında son aşkını yürüyen bizler
her yöne yelken açıp sonsuz aldanışını yürüyen bizler
bekleyeni bir avuç toprak içinde büyüyen gül olsa
yürüyecek ve yanacak yanışını yürüyen bizler

çağrı sayfaları

166

iğne-iplik
ölüm teni temizlermiş kederden
canı ayırırmış hederden
canı teni ve beni geçirip
bir iplik gibi iğnelerden

mustafa özer

167

nüans mantığı
iki heykeltıraş var
ikisi de topraktan yapar putunu
birinin çıplak gönderdiğine
öteki örtermiş kaputunu
iki heykeltıraş var
ikisi de ilk traşını yapar putunun
birinin putu zamanla tüylenir
öteki bekler ardında paslanan sütunun
iki heykeltıraş var
ikisi de kendini işler yapısına
birisi ortaya bırakır kulunu
diğeri bırakır devletin kapısına
iki heykeltıraş var
ikisinin adına uygun adında durur kulu
birinin doymak bilmez gözü
öbürünün gözü toprak dolu

çağrı sayfaları

168

çelişkiler
I
durgun günlerin karınca yaklaşımı yanında
cemil bey bach’ı yineliyor tanburunda
korku gibi bürüyor orta yeri tanbur sesi
gitarla aktarılan hafız post’un bale bestesi
ocak yağmurları olacak şu yağan sulu sepken
karla karışık istanbul günleri hepten
seni ister sanırım sensizlikten bu yana
sencileyin sisleşen bir ses olur duyana
için için işler çağlamak yüreklere
suçunu ağlamak suçtur yüreklerde
vurulan zincir pranga jop dili susturan
ama güçlüyse bilinç acıyı sineye bastıran
yüreklerde divan durulur devlet kurulur
divan sunulur şiirden hesap sorulur
sansür molla kasım bir polistir kasılır
o günden beridir devlet yunus’tan yoksun kalır

mustafa özer

169

II
yalancı şafakların önünde saat beşi vuruyordu
gözüm cinnet çukuru saba ile çıldırıyordu
saba lodos çağlayanı pencereme dayanan varlık
“esselatü hayrum minennevm” büyük duyarlık
eşiğinde çin işkencesinden beter nefse inen
uyanışa bir adım saçaklardan dökülen damlalardır dinlenen
sen sevgisin yunus’casına gelişen
bir ezgisin yüreklere yerleşen
kasım’lar soruyorlar kim olduğumuzu
ve seni yani seni nerde bulduğumuzu
susuyoruz senin gibi yani şiir gibi bilenen
yürekleri birleştirip atomla yenilenen
yeniçağa seni sunuyoruz varoluşun sırrıyla
kararlıyız bal yapmaya varlığın kararıyla
anlayacaklar onlar da bir gün senin kimliğini
kurtuluşa götüren kutsal sözün hekimliğini

çağrı sayfaları

170

III
anlamak nasıl o günün yoksuluna zor gelen
günler günlere benzeyen sular sulara benzeyen
insanı kabil kalan tarih zaman katıysa
düşünce topluma ithal gavur kaskatıysa
bugün de zordur bizi anlamaları o gün gibi
zira körebeler tümüyle odun gibi
anlamak yosun tuttu o çağ gibi bu çağda
direnmek sencileyin kırılmayan o bağda
bir parabellumdur gırtlağımız kapkara susan
sabır zafer getirir diye sabra doymayan
yönsüz sabrımı filinta gibi omzuma astım
acılarımı şarjöre duyarak bastım
suyu çok toprağı az olan dünya tümüyle çamur
bütün yönler eskidir eskimeyen o tanbur

mustafa özer

171

halvet
nurum da sen narım da sen
serim de serdarım da sen
yokum da sen varım da sen
yarım da ağyarım da sen
sen efendim efendimsin
mut’um da sen kut’um da sen
sözüm de sükutum da sen
tutum da sen tutkum da sen
putum da tabutum da sen
sen efendim efendimsin
canım da sen kanım da sen
yanım da yakanım da sen
anım da sen sanım da sen
duranım akanım da sen
sen efendim efendimdin
a efendim istemem senin derdinden başka çare
yansam yeğdir odun gibi olmaktansa biçare

çağrı sayfaları

172

trın trin
Elimi koydum masaya vurdum
trin trın trin trrrın
gazete örtülü bekar masası
haberler meclisten memleketten
basın ahlak yasası
“uryan” dedikleri kadın
bol süt veren Hollanda inekleri
sevişen şebek resimleri
Elimi koydum masaya vurdum
trin trın trin trrın
gazete örtülü bekar masası
izmarit dolu sağı solu
bırak börtü böcek çöplüğünde oynasın
önünde onbeşinci koğuş b.b.’nin
bağımsız bir gazete
Elimi koydum masaya vurdum
trin trın trin trrrın
gazete örtülü bekar masası
top gibi yusyuvarlak kafalar sevimli
ama tepiklemek gerekli diyorlar topu
yenmek yenilmek formalar için
formalar var kesler var pele
gençliğin gazetesi gençliğin sesi
bugün onaltı sayfa

mustafa özer

173
Elimi koydum masaya vurdum
trin trın trin trrrın
gazete örtülü bekar masası
bez bulamamış pasta bürünmüş
elleri kan dolu saçları karışmış
atışlar içinde kaktüs dikeni
üç parça havayı ayırırken toplu tabancalar
at üstünde binlerce numaralar
üçgen açılan ağızlar içinde kalleş görüntüler
yediden yetmişe çocukların gazetesi
Elimi koydum yüreğime duydum
güm güm güm
neden ölmedim nasıl ölmedim
bafrasız niçin kudurduğumu
çaysız demlerin ölüm olduğunu
güm güm güm
Elimi koydum yüreğime duydum

çağrı sayfaları

174
azraile arzuhalimdir
candan ayrılmak müşkülmüş derler
canımız canan elinde çıkmaktan
candan geçmek kolay
canandan ayrılmak zor gelir bize
canımız canan elinde sana verecek can kalmadı
kanımız seyle düştü veyle girecek kan kalmadı
gel gel de kurtar canan elinden malını
yalnız bırakma onun elinde canını
ey azrail canan mı nispet ediyor sana sen mi ona nispet
ediyorsun
melek gibi geliyorsunuz canım alıp gidiyorsunuz
canımız canan elinde çıkmaktan
azraile borcumuz kalmadı
Allah’a borcumuz bakidir bunu anlamasına anladık
bir ömür boyu kulun kulu borçlu bilmesini anlayamadık

mustafa özer

175
melek gibi yaklaşmak canı alıp uzaklaşmak
melekliğe sığar mı Allah aşkına söyle
ey azrail doğru söyle Allah için
geçen akşam canımı sen mi aldın canan mı
bir şehre girdik çözülmez muamması
ne sevdiğini şerheyler ne kovar ilinden bizi
mahı tenhada bulmadık köpekleri boldu kenaresinde
hav-havlardan beste-dil revnaklanmadı
müslim iken çevre yanım sanemden geçilmezdi
iltihak eyleyince dinlerine cümle sanem canlandı

Başkan'ın Mesajı
Aidat Borcu Sorgulama
Köşe Yazıları
Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa Özer (özer Koç)

Ahmed ceemal El Hamevi

Prf.Dr.Serdar demirel

N.Mehmet Solmaz

Mustafa Özer (özer Koç)

Mustafa Miyasoğlu

Mustafa Ekinci

Galip Boztoprak

Şeyma Kısakürek Sönmezocak

Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa cabat

Ebubekir Sifil

Ali Biraderoğlu

İbrahim Ulueren

Mustafa Özer (özer Koç)

Ali Biraderoğlu

Mustafa cabat

Günlük Gazeteler
Sponsorlarımız

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı

© Copyright 2020  V4.1 Tüm Hakları Saklıdır. | Vakıf Sitesi


Top