Duyurular

 "Etmeyin Reis Bey, siz                                                            ağlayamazsınız! "


"ağlayabilseydiniz                                                                                  anlayabilirdiniz"… (Reis bey)

 


 “Nasıl anlayacaksınız? Merhamet nedir,           bilmeden anlamak olur mu?” 


"Gözyaşı ,suçun rengini soldurmaz"


Kayseri Hava Durumu
Anket
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 7,5096   7,5231
EURO 8,9643   8,9804
       
Özlü Sözler
"zaman bendedir ve mekân bana emanettir! " şuurunda bir gençlik...(N.F.K.)
Sponsorlarımız
Ziyaretçi Bilgileri
Bugün: 58
Dün: 38
Toplam: 2442
Aksiyon Nedir

AKSİYON NEDİR?

                                    Mustafa    CABAT                        

  Aksiyon lugatte kudrettir, mücerret kudretin, işte, iş üzerinde, iş halinde tecelli ve cümbüşü demektir. Bir başka fakat basit ifadeyle, sadece şuurlu hareket, teşebbüs, hamle, tesir… Bir işin mücerret manası, kıymet hükmü, aksiyon… Gaye ve muradı olmayan iş, kendi kendisinden ibaret iş, madde planına bağlı miskin kıpırdanışlar ona uzak…Aksiyon basit lugat manasıyla bile, fiilde erimiş fikir oluyor… Fikrin, eşya ve hadiseler üzerinde nakşı… Bir başka teşbihle, ruhun, eşya ve hadiselere çevirttiği film, oynattığı tiyatro…Ruhun, eşya ve hadiselere sinerek, madde, buut, hacim, şekil, renk ve ses kazanması… İşte aksiyon…Buna benzer bir kelime var Fransızca’da(Akt)…O, parça hareket demektir ve keyfiyetten ziyade kemiyet ifadesidir. Aksiyon anlamına da hudutsuz uzaktır. Aksiyon bir işle, bir oluşla, onu doğuran fikir arasındaki ahenk ve münasebet manasınadır ve lisanımızla barışabileceği tek kelime (amel) dir.  Barışabileceği değil, bütün hakikatini bulabileceği tek kelime…Amel, dinimizin baş kelimelerinden biri…Ama bizim dar anlayışımız içinde bellibaşlı işlere ait olarak sınırlandırılmış ve gerçekte sınırsız olan delaletinden düşürülmüş…

   Nebati, hayvani, tabii, zaruri fiiller aksiyon değildir.  Yapıcı, doğurucu icad edici fikir olmadan aksiyon olamaz. Fikrin de bu vasıfları kazanması için imana bağlanması şart olur.

   Kur’an , insanı Allah tarafından, eşya ve hadiseleri teshir etmesi, hükmü altına alması için yaratılmış olarak ifade eder…. İslam’ın baş vazifesidir ebedi oluş yolunda sonsuz hareket…

   Evvela mutlak aksiyonun mutlak manasına el atalım. . Mutlak vasfı Allah’a ait. Mutlak aksiyoncu da Allah…Hadisin bildirdiği gibi, Kamil Kudret’in kamil işi aksiyon, mutlak aksiyon, Allah’ın fiilidir. Yani “Halik” sıfatının halkediş fiili, mutlak aksiyonun ta kendisidir. Yaratıcının ebedi fiili…İşte şimdi İlahi isimler arasında “Fa’al” isminin mevkiini anlıyorsunuz. . Allah ezeli ve ebedi “Fa’al”dir. Birçok yarım akıllılar şöyle der; “Canım Allah bu işe karışmaz! –haşa-  Allah’ın işi mi yok?” Ve atalet isnat ederler Allah’a... Yaratmıştır –haşa- kenara çekilmiştir, seyreder durur. ”. Halbuki tasavvuf inceliklerini bilenler bilir ki, Allah her an var eder ve her an yok eder. Birbiri arkasından şimşek hızıyla gelen bir varlık vardır, bir yokluk... Fakat yağmurun su damlaları gibi, o kadar hızlı akar ki bu varlık ve yokluk, biz onu devamlı bir varlık sanırız. İşte bu dünyada zekalarını yırtacak kadar germiş olan cins kafalar, varlıktaki bu yokluğa sarkacak kadar ileriye varmış ve aralarında iman nasibine malik olmayanlar yokluk uçurumunda heba olup gitmişlerdir. Varlığa sıçrayıp da yoklukla beraber bunun bir “Sun’u İlahi-Allah Sanatı” olduğunu anlayanlarsa -zira hem varlık, hem de yokluk Allah’ın mahlukudur-akıllarını kaybedercesine hayran ve teslim olmuşlardır...   Evet bir varlığı bir yokluk, bir yokluğu bir varlık takip eder;Allah her an var ve yok eder. Bu mutlak (aksiyon)a ait bir oluş ahenginin izahıdır. Allah’ın bir ismi de “Gaalib”...  “Ya Faâl, Ya Gaalib!”... Her an her mekanda fa’âl O’dur ve işlerin başında, sonunda her yerinde galip kendisidir. Çünkü zaman ve mekan kaydı bizim içindir ve bunların içinden tecelli nurları fışkırtan Hak, hakikatte ve zatıyla bunlardan münezzehtir. Mutlak (aksiyon)un, akıl ötesi varılmaz ve sarsılmaz hikmeti bu noktada...

   Nihayet Hak, Tekvir Suresi’nde, bütün bu (aksiyon)un neticesini şöyle haber verir:

   “-Güneş dürülüp kaldırıldığı zaman, yıldızlar düşürülüp dağıtıldığı zaman, dağlar koparılıp yürütüldüğü zaman, gebe develer boşanıp koştuğu zaman, yırtıcı hayvanlar bir araya gelip baş başa verdiği zaman, ruhlar kalıplarını bulduğu zaman, diri diri gömülen kızın hesabı sorulduğu zaman, defterleri açılıp yayıldığı zaman, gök yerinden sökülüp yarıldığı zaman, o alevli ateş daha çok yaklaştırıldığı zaman, Cennet müminlere gösterildiği zaman... ”

   Bu da İlahî (aksiyon)un son perdesidir.

   Nemrud’un  karşısındaki İbrahim Peygamber, her büyük  (aksiyon)cu peygambere, hatta Allah davasının her (aksiyon)cusuna mukadder olduğu gibi,  devrinin düşman kutbunu ve şeytanî temsilcisini bulur. Put heykeltıraşı babasından, ufuklanıp sarabildiği kadar insan yığınlarını, en ateşli (aksiyon) üslubiyle uyandırmaya gelen Peygamber, nihayet ateşe atılmaya kadar varır. Ateş gül bahçesi olur. Mezopotamya’dan Hicaz’a ve Kabe noktasına kadar uzayan aksiyon yolu... Nesli 20. Asra kadar uzayan Nemrut, mücerret manası ve tipiyle, her türlü madde hakimiyet ve şevketine rağmen, bu büyük (aksiyon)cu Peygamberin kayaları eriten iş ve hamle nefesi önünde perişandır. Ondan sonra Musa Peygamber…  Muazzam (aksiyon) bünyesi...  Esir ve mazlum kavmine bir  “Arz-ı Mev’ud=vaadedilmiş toprak” sözü verilmiştir. Bu kavim, küfrü tepeleyerek, tevhidin bayrağı altında bu vaat edilmiş toprakta saadete ulaşacaktır. Aksiyonların aksiyonu...  Firavunla mücadelesi, taşıdığı asânın dokunduğu her yerde aksiyon yolları açan sırrı, ikiye bölünen sular arasındaki geçit, hep malum... Fakat bu kavim, Peygamberine hıyanet eder ve kendi içinden, kendi münezzeh aslına rağmen Yahudi tipini yoğurur ve ayrıca nesilleştirir, milletleştirir.

   Musa peygamberin mucizeleri sayısız... Koynuna sokup çıkardığı “Yed-i Beyza=Beyaz El” onda bir aksiyon sembolüdür. Yılanları yutan ve denizleri bölen asâsından, yine bir aksiyon sembolü olarak bahsettik. Sina Dağı’na çıkış, orada İlahi hitaba eriş ve döndüğü zaman kavminin ihanetine şahit oluş... Peygamberi Sina Dağındayken altun buzağıya tapmaya başlayan ve hiçbir kurtuluşla yetinmeyip hiçbir nimetle doymayan bu kavim, sonra sonra mikrobik intişarlarla dünyaya yayılacak, kendi kendisini mayalandırıp artık muayyen ve yeni bir ırk vâhidine bağlayacak, bu yeni ırk vahidi yeryüzünde dinî ve millî bütün birlikleri çürütmekten ve kendi hizbini korumaktan başka gaye tanımayacak ve böylece Benî İsrail’den, leylek yumurtasından karga çıkarcasına bambaşka bir kol zuhur edecektir. Hazret-i Musa ise, hem kavmine zulmedenlere hem de nefsine zulmeden kavmine karşı, öz nesebinin münezzehliği içinde, aksiyoncu peygamberlerin en büyüklerinden biri kalacaktır.

   Hazret-i İsa’da aksiyon,  birdenbire göze çarpmaz. O’nun havalara üflediği nefes, derinliğine bir iç aksiyon içinden bir müddet sonra meydana çıkar ve dünya İmparatorluğu Roma’yı silip süpürür. Ölüleri dirilten, körlerin gözünü açan İsa Peygamber’de dış aksiyon ayrı bir mana taşır ve kendisinden sonra belirir.

   Sırayla, derecede ikinci, üçüncü ve dördüncüyü, birer kısa şimşek ışığı altında gösterdik. Şimdi birincideyiz. Birincilerin Birincisinde; Peygamberlerin Peygam-berinde...  Her davanın, meselenin, gayenin zirve noktasında;Kısaca topyekûn oluşun biricik hikmetinde...

   Allah’ın; “Sen olmasaydın;kâinatı yaratmazdım!” dediği ve bütün varlık hikmetini O’na bağladığı Peygamberlik Tacı... Her şeyle beraber aksiyon davasının da hikmet zirvesi O’nda olduğu için, bahislerini, bahsimizin ana temeli bildik ve bu yüzden sona bıraktık. Bu son, başın başı olmanın sonu... Yakıcı hürmetimiz yüzünden anamadığımız mukaddes isme salât ve selâm olsun...

   Nübüvvete erince geçirdiği haşyetler, heyecanlar, o büyük memuriyet önündeki, beşerî-beşer olmaya beşer fakat beşerin en üstü- dehşet içinde… Birdenbire İlahî emir;

   “-Ey örtülere bürünen Nebi, kalk ve insanlara emirlerimi bildir!” Aşağı yukarı meâli bu...  Ve işte İslam aksiyonu açılmıştır. İslam tarihini biliyorsunuz. Bir sürü, çile, mücadele... Bir gün Kureyş büyükleri O’nun yanına gider, her tehdidi, her işkenceyi yaptıktan ve netice alamadıktan sonra dönerken derler ki;

   “-Nedir senin gayen?Başımıza reis olmak istiyorsan, buyur ol!Hasta isen bütün malımızı vereli, dünyanın en iyi hekimlerini getirelim, kurtul!Saltanatsa muradın, sultanların sultanı yapalım seni!Ne mümkünse bu madde aleminde ve elimizde, hepsini verelim. Tek bu davadan vazgeç!” Vereceği cevap birçoğumuzun bildiği cevap, gerçek aksiyona, Allah’ın emriyle başlayan büyük aksiyona sahip insanın en ulvî cevabıdır;

   “-Sağ elime güneşi, sol elime kameri verseniz, bir de bana muhal farz, ebedi hayatı bağışlasanız davamdan dönmem!”

   İşte bir aksiyoncunun her an tekrara ve içinden pay devşirmeye mecbur olduğu büyük ölçü...

   Artık anlıyoruz ki , mutlak planda aksiyon’cu Allah, kul planında da mutlak aksiyoncular peygamberlerdir……….

    Aksiyonun ciddi, olgun insan elinde bir ifadesi vardır, bir de deli mukallitler elinde. Ayırmak lazım bunları. Deli aksiyonculardan da bahsedeceğim. Kendi tarihimizden. İttihat Terakkinin bir Enver Paşa’sı vardır ki büyük aksiyoncu gibi görünür. Halbuki o bir mecnundur…. Birinci Dünya Harbinde Allahuekber dağının bir eteğinden yokuşa sürülen yüzbin kişilik ordu, öbür eteğinden bir manga olarak inmiştir. Donup gitmiştir…

  Şimdi bir an aksiyonsuzluğun neticelerini muhakeme edelim. Aksiyon olmadığı yerde evvela şahsiyet yoktur… Taklit başlayınca, oluş ıstırabı sona erince aksiyon da kendi kendisine pörsür ve her hassasıyla beraber ruh ölür… 400 yıllık bir aksiyon mahrumluğu devrimiz var bizim… Allah için muhabbet, Allah için buğz… Yani sevgi ve nefretimiz yalnız Allah için olacak. Bu ölçüler aksiyon ruhunun emme-basma tulumbalar halinde, sağlı sollu iki kanadıdır... (İman ve Aksiyon Konferansı’ndan)

   AKSİYON RUHU:Sahabide iki büyük haslet vardır:Hikmet ve aksiyon ruhu…Yani fikir ve onu işe tahvil edici hareket…Sahabi bu demek... Fransızların aziz tanıdığı “Sen Fransua d’Asis” isimli bir adamın bir sözü var:

“-Eğer hemen değilse ne vakit?”

Bunun çok daha mükemmelini, gerçek İslam velîsi Şeyh Muhammed Pârisa Hazretleri söylüyor:

“-Gafil halk, yorgun ve bitkin bir laf eder;Yarın olsa da bir iş işlesem!... Bilmez ki bugün dünkü günün yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki, yarın ne işlesin?. .

Gerçek İslam anlayışı, geçen her saniyenin çerçevelediği işi sormak ve aramaktadır.  (Özlediğimiz Neslin Vasıfları Konferansından )

     Aksiyon kavramının içini  özetle bu şekilde dolduran merhum Üstadım Necip Fazıl Kısakürek’in,  yukarıda isimlerini verdiğimiz konferanslarından alıntıları sizlere aktarmaktaki maksadım,  gençlerimizin zihinlerinde oluşmuş kavramların hesabını yeniden yapmalarının zaruretine işaret etmek içindir. Günümüz gençliği misalini verdiğimiz aksiyon kavramını en çok televizyon reklamlarında duyduğu “aksiyon sineması” ifadesiyle özdeşleştirmekte bir bakıma aksiyon kavramının içini Çin filmlerinin el-ayak hareketleri veya Amerikan filmlerinin silah teknolojileriyle doldurmaktadır. Çünkü en çok duydukları iki kelime “aksiyon sineması” kelimeleridir. Amerikanizm’in, dolayısıyla Allah’sız Batı Medeniyetinin her şeyi ucuzlaştıran, sıradanlaştıran, metalaştıran,  kısaca hayvani nefs putuna irca eden ruhu,  gözüyle düşünen toplumları çok çabuk etkisi altına almakta, hiçbir mücerret fikre tahammül edemez, iki-üçyüz kelimelik lügatleriyle günlük,  sefil hayatlarını sürdüren yığınlar haline getirmektedir.

İnsanlar kelimelerle düşünür. Kelimeler içi boş şişelere benzer. Bu şişeler zamanla içleri teori ve pratikle doldurulan muhteva ile kavram haline gelirler.  Kavram bir objenin zihindeki tasarımıdır. Kelime bu tasarımın harflerden oluşan sembolüdür. Tarihi süreç içinde bir obje hakkında toplumun bilincinde oluşan ortak imajlar bir sembolü yüklenmekte ve bu sayede anlaşma veya tartışma imkanı ortaya çıkmaktadır. Şu anda hakim kültürün etkisiyle kendi öz kültüründen tamamen yabancılaşmış muhtevalarla doldurulan boş şişeler- teşbih değil gerçekten boş şişeler- gibi şangır şangır ses çıkarmakta, ikiyüz ila üçyüz şişeyle muhtevasız, manasız, yivsiz, setsiz bir gecekondu hayat, yaşanmaya değer hayatmış gibi takdim edilmektedir. Bu manzara  karşısında gençlerin konuştuğu veya yazdığı dildeki kavramların tefekkür dünyalarındaki yerini örümcek titizliğinde yeniden inşa etmesi gerektiğine inanıyoruz. Bugün kullanılan içi okyanus ötesinden ithal cıscıvık batı gübresiyle doldurulmuş şişelerle İslam’ı anlamak veya anlatmak ruhlarda gübre lezzeti bırakmaktadır. (Allah Resulü’nün,   Müşrikler topluluğunun da kullandığı mesela -Allah kavramının –o zaman diliminde anlaşılan-içini tamamen boşaltarak müminlere; Allah, ruh, kader, iman, vahiy, kitap, resul, zekat. vb.  kavramlarından ne anlaşılması gerektiğini vazettiği gibi,  her kavramın yeniden gözden geçirilmesi, içlerinin İslâmî özle doldurulması gerektiği kanaatindeyiz.)En azından bugün zihnimize yerleşen birtakım kavramların üzerinde iyice bir düşünmemiz gerekmez mi? Hocam Ali Biraderoğlu “Oportünist değişimin Aktörleri” isimli kitabında der ki; Hiçbir muhasebe yapılmıyor… “Konservatif” karşılığı kullandığımız, “muhafazakârlık” üretildiği Batı Uygarlığı içindeki anlamları ne derece ifade edebiliyor… Batı Uygarlığı içinde üretilen “konservatizm” İslâmla bağdaşır mı? Hıristiyan değerlerine karşı savaş açan Batı Uygarlığı’nın inşâ ettiği yeni kutsallara, gûyâ kendi dilimizden karşılıklar bulduk… Bu durumda Batı kavramlarını tercüme etmek için bulduğumuz, kendi kavramlarımızın içerikleri de çarpıtıldı ve böylece ne Batı düşüncesini anlayabildik; ne de çarpıtılan kavramlarla, kendi tefekkür iklimimizi yeşertebildik! Batı uygarlığının “nation”u ile “millet”i; “patrie”siyle “vatan”ı, “ foundation”ı ile “ vakıf ”ı, “flama”sı ile “sancak, liva”yı.… karşılamaya kalktık. Ayrı uygarlıklara ait farklı muhtevaları olan kavramlar… Ve biz Batı’yı tercüme ettiğimizi sandığımız kendi kavramlarımızla anlamaya kalkınca; zihniyet burkulması, mantık kamaşması meydana geldi, hem Batı’yı hem de kendimizi kaybettik… Zihniyet depreminin meydana getirdiği fay kırıklarımızdan îmânımızın ve dolayısıyla kişiliğimizin özsuyu buharlaştı!... 

Evet zihnimiz malum toplum mühendislerinin istediği tarzda oluşturulunca da Müslüman gibi düşünme yerini Batılı,seküler,laik,siyonca kısaca gavurca düşünceye terketti kısacaFaiz kavramından bugün ne anlıyoruz,  toplum veya fert olarak? Kapitalist-Küresel anlayışta helal veya haram gibi kavramların olmamasına kâr veya zarar kavramlarının olmasına rağmen,  Amerikan “think-tank” kuruluşlarınca kurgulanmış dine inananların hâlâ bu kavramları kendi cüce akıllarının ürünü dinlerine göre eğip bükerek,  ılıman ve cıvıklaştırmaları karşısında gençleri uyarmak beyhude bir uğraş mıdır? Gerçek  münevverler -en azından fikir namusu gereği-bu kavramları tek tek sorgulayarak onların içinin yeniden İslamî özle doldurulması ve genç nesle aktarılması cehdinin en temel vazifesi olduğunun şuuruyla hareket etmek zorundadır. 

 

 



Mustafa cabat
Okunma Sayısı: 20


3.238.186.43








YAZARIN DİĞER YAZILARI

Başkan'ın Mesajı
Aidat Borcu Sorgulama
Köşe Yazıları
Mustafa Miyasoğlu

Mustafa Ekinci

Galip Boztoprak

Şeyma Kısakürek Sönmezocak

Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa cabat

Ebubekir Sifil

Ali Biraderoğlu

İbrahim Ulueren

Mustafa Özer (özer Koç)

Ali Biraderoğlu

Mustafa cabat

Günlük Gazeteler
Sponsorlarımız

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı

© Copyright 2020  V4.1 Tüm Hakları Saklıdır. | Vakıf Sitesi


Top