Duyurular

Başbuğ Velilerden 33

 

Ezelle ebed arası Allah'a doğru giden evliya kervanları arasında en şanlısına ait 33 kolbaşılı "Altun Halka - Silsile-i Zeheb" çerçevesidir ki, keyfiyet ölçüsüyle temel sayısını, bütün kainat gibi O'ndan alır.


Kayseri Hava Durumu
Anket
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 8,7202   8,7359
EURO 10,3722   10,3909
       
Özlü Sözler
Kibirli İnsan Övülmez
Sponsorlarımız
Oportunist Değişimin Aktörleri

 

1942 yılında Kayseri’de doğdu. Kayseri Lisesi’nden sonra İstanbul  Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünü bitirdi. Stajını İstanbul Erkek Lisesinde Nurettin Topçu’nun yanında yaptı. Çocukluk döneminde babasının dedesine okuduğu Büyük Doğu dergileri ile tanıştı. Henüz çocuk yaşta Büyük Doğu ikliminde yetişmeye başladı. Üniversite öğrenimi sırasında Necip Fazıl Kısakürek’in yanında oldu. Büyük Doğu dergilerinin çeşitli devrelerinde yazmaya başladı. Büyük Doğu fikriyatını ve ideolocyasını anlama biçimi Necip Fazıl’ın dikkatinden kaçmadı. 1978 Büyük Doğularında yazdığı Heyula başlıklı yazı için Üstad “Profesörünün, meşhur muharririnin, politikacısının, içi geçmiş kabaklar gibi her türlü fikir cevherini yitirdiği bu kafa kıtlığı devrinde, olgun gençlik kadromuzun en mümtaz örneklerinden Ali Biraderoglu’na ait bu yazıyı bütün Batı dillerine çevrilmeye layık bir değer ölçüsüyle takdim ederiz…” biçiminde bir sunuşla yayınladı. Nitekim Rapor dergilerinde de iki yazısı için benzer değerlendirmelerde bulundu. Necip Fazıl’ın ‘en yakını’ olma liyakatinden başka herhangi bir kaygı taşımayan Ali Biraderoğlu, üniversiteyi bitirdikten sonra Felsefe öğretmenliğine başlar. Kayseri Lisesi’nde öğretmen, Kayseri Yüksek Öğretmen Okulunda öğretim görevlisi olarak çalışır. Necip Fazıl’ın hemen bütün konferanslarında, dergi çıkarmalarında, kültürel faaliyetlerinde yanındaki insandır. Arkadaşları ile Kayseri’de önce MTTB sonra Söğüt Fikir Kulübünde eşya ve hadiseleri anlama ve yorumlama çabalarını sürdürdü. Necip Fazıl’ın vefatından sonra üstadını vuslata hazırlayan içerideki dört kişiden biridir. Necip Fazıl ve Büyük Doğu ile hesaplaşmayan, konjönktürel kaygılardan uzak olmayan, oportünist ve pragmatik zaaflarla, aşağılık kompleksinden kurtulamamış, İslamı bir izm ve ideolojinin, yükselen değerin arkasına takan ve bilhassa 1980 sonrası ortaya çıkan “fikir hareketlerini” ciddiye almadı ve bunları modern hareketler olarak niteleyerek ucuzculuk ve sistem içinde yer bulma çabaları olarak değerlendirdi. İslamı bir kültür ve medeniyet planında ele almayan, onu zamanı ve mekanı belirleyici bir ‘üst’ kıymet hükmü olarak benimsemeyen hiçbir düşünceyi ciddiye almadı. Bir süre Erciyes Üniversitesi Eğitim Fakültesinde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı ve oradan emekli oldu. Büyük Doğu, Rapor, Türk Edebiyatı ve Hece dergisinde pek çok yazısı yayınlanmıştır. MTTB ve Söğüt Fikir Kulübü bünyesinde pek çok konferans ve seminer vermiştir. Evli ve iki çocuk babasıdır. KAYSERİ EĞİTİM ve KÜLTÜR VAKFI YAYINLARI Yayın No: 18 Oportünist Değişimin Aktörleri Ali Biraderoğlu Yayıma Hazırlayan: Söğüt Fikir Kulübü Kapak Fotoğrafı Hayrettin Oğuz Tasarım/Mizanpaj Mustafa İbakorkmaz Baskı ve Cilt Orka Matbaa/0352.3221700 1. Basım Kayseri Ocak 2014 İletişim İstasyon Mah. Depo Cad. No-3 Tel:0352-2225417 Kocasinan/KAYSERİ e-posta: kekvakfi@gmail. com Web: www. kekvakfi. gen. tr Oportünist Değişimin Aktörleri ALİ BİRADEROĞLU KAYSERİ EĞİTİM ve KÜLTÜR VAKFI YAYINLARI İÇİNDEKİLER Oportünizm ve İstismar .............................................................. 7 Oportünizmin Somut Temsilcileri .......................................101 Din – İslâm / İnanç – Îmân.....................................................179 Din İhtiyacı ve Geleceği ..........................................................185 Trancendantal (müteal) Varlık İhtiyacı ................................245 Olağanüstülük (miracle) / Mucize-Kerâmet ......................271 Postmodernite / İnanç-Îmân..................................................323 7 Bundan önceki “Tarih ve Değişim” isimli kitabımızda; Değişim, Değişimin Sancıları ve Sorunları, Değişimin Sınırları, Değişim ve Oportünizm konularını açıklamaya çalışmıştık… Bizim, yıllardır bu ve benzeri konularda; ısrarla gayret, emek sarf edip, üzerinde çalışmamızın, bir nevi usulümüzün merkezi haline getirmemizin sebebi; “değişim”in insanlık tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş, bizi korkutacak, hatta paniğe sevk edecek boyutlarda, düşünsel ve pratik hayatımızı temelden değiştirmesidir… İnsan muhayyilesini yakıcı bu değişim; özellikle çağımızdaki etkileri itibariyle; kasırga, fırtına, hortum, zelzele… Ve hatta asit yağmuru, zehirli fakat renksiz ve kokusuz bir gaz gibi DNA’larımıza nüfuz ediyor... Bütün hayatımızı altüst ediyor… Bizi bizden alıyor, ebeveynle çocuğunu, karı ile kocasını yabancılaştırıyor… İnsanı kendi kendisi ile yabanlaştırıyor.. İnsanı; tabiata, çevreye yabancılaştırıyor. İnsanla, insanı ve insanlığı yabancılaştırıyor… Bu, yazılı tarihin hiçbir döneminde, yaşanmayan bir değişim!.. Kuşkusuz bu değişimin temel sebeplerinden birisi Batı felsefesinde ve bilim paradigmasında meydana gelen değişmeler- “Onlar, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğip bükmek isteyen zalimlerdir.” Âyet-i Kerime* *) Araf Suresi: 7 / 45 8 dir… Hatta bize birincisi gibi geliyor… Ve bunlar da teknolojik değişimi tetiklemişlerdir. “Gene bir gün gezegenler arası gezilere olanak açılırsa, uzak gezegenlerden kişilerin geride bıraktıkları akranlarından daha genç kalmış olmaları da artık bizi şaşırtmaz. Bilim adamının soyut düşünme ile ulaştığı ve ilk karşılaşmada geleneksel inançların bırakılmasını gerektiren sonuçlar çoğu kez sonraki kuşaklar için yadırganmayan alışkanlıklar haline gelir.”1 “Daha genç kalmış…” ifadesine vurgu yaptım, çünkü: “Daha az şaşırtıcı olmayan bir sonuç da zamanın bağlı olması, örneğin, birbirinin aynı iki saatimizden birini son derece hızlı bir roketle uzaya fırlattığımızı düşünelim. Roketle giden saatin yerde kalan saate göre daha yavaş çalıştığı görülecektir. Şâyet roket saniyede 160.000 mil hızla ilerliyorsa yerdeki saatin yelkovanı iki tam dönüş yaptığında roketteki saatin yelkovanı ancak bir tam dönüş yapacaktır. Ancak rokette bulunan bir kimse için böyle bir yavaşlama söz konusu değildir; saat normal hızıyla çalışıyor görünecektir. Şu kadar ki, bu kimse dünyaya, geride bıraktığı ikiz kardeşinden biraz daha genç olarak döneceğini bilmelidir.”2 Einstein’ın rölativite teorisine göre, belirli bir hızdan sonra madde enerjiye dönüşür.3 Biz bu teknik ifadeleri günlük dile tercüme edersek; bir fikir, bir fiil, bir olgu haddini aşınca zıddına dönüşür… Yani o fikir veya fiil, öz değiştiriyor farklı bir niteliğe bürünüyor… Nitelikte değişim, niceliği de değiştiriyor. Nitekim şehri, dışından bir tepeden seyrettiğimizde, ışıkların yanıp söndüğünü gözlemleyebiliriz… Ama biz içinde yaşarken ışığı sürekli zannediyoruz… İşte bunun gibi değişim o kadar hızlı ki; maddî tezahürü olan fenomenler, nitelik değiştiriyor mistik, gizemli bir enerjiye dönüşerek, niceliksel bir oburlukla, hatta yüzsüzlükle bütün hayatımızı ipotek altına alıyor… Değişim şiddetlendik1) Hans Reichenbach, Bilimsel Felsefenin Doğuşu, çev. Celal Yıldırım, İstan- bul, Remzi Kitabevi, 1981, sh. 109 2) Cemal Yıldırım, Bilim Tarihi, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1994, sh. 150 3) A.g.e. sh. 151 9 çe kanıksıyoruz, sanki mu’tad, sıradan, günlük basit olaylarmış gibi geliyor… Alışıyoruz! Cep telefonu ve hayatımız!… Cep telefonsuz bir hayat düşünemiyoruz… İnsanı kamusallaştıran bir aygıt… Kendinize ait saniyeniz yok! Rahmetli Üstad sağ olsaydı, mümkün değil, kullanmazdı!... Bir Necip Fazıl kendisinin kamusallaştırılmasına nasıl razı olabilirdi ki? Merhum saat de kullanmazdı… Naiv bir teknoloji karşıtlığı değil kuşkusuz! “Ben saat kullansam devamlı bakmaktan kendimi alamam” derdi! Namaz saati yaklaştıkça sık sık sorardı: “Kaç dakika var?” Kalbleri bilen Hak Teâlâ Hazretleri’dir, fakat mübalağadan kaçınma gayreti içinde şunu söyleyebilirim ki, kul planında benim sezebildiğim kadarı ile; o durum, aşinası olduğum Üstad’ın malûm sabırsızlığı ve tez canlılığı değildi, başka bir buuda geçme heyecanının dingin saadeti idi, gibi gelirdi bana! (Mübalağadan kaçınalım derken, çok seküler ifadeler çıktı ortaya… Kerametin (!) işporta tezgahlarına düştüğü günümüzde insan gerçekten ifade güçlüğü çekiyor.!) Belki de entellektüel insan; (aydın, münevver savaşına girmemek için Batı terminolojisi kullandım.) değişimin göz ilmeyen korkunç hızla dönen çarkları arasında parçalanmadan, kişilik olarak lif lif özünü, kendini kaybetmeye razı olmadan, alışmadan, “hayır!” diyerek, her anın çilesini çekip, yudum, yudum içen kişidir… Çile insanı arındırır, yüceleştirir… Şu birkaç on yıllık değişimi alt alta yazın! TV, Bilgisayar, cep telefonu, daha benim anlayamadığım bir sürü teknolojik başarı ve… Ve hayatımıza etkisi!... O kadar büyük başarı ki; mahremiyet, özel hayat bırakmadı!... Sınır tanımayan, kontrol edilemeyen, yönetilemeyen, muhasebesi yapılamayan, şuursuz, tamamen bağımsız bir değişken ve amaç haline gelen, mistik bir nitelik kazanan, daha doğrusu insanlar tarafından mistifike edilen bir teknolojik ilerleme, toplumsal histeri halinde; bütün ama bütün değerlerimizi, tutumumuzu, davranışlarımızı ve hatta hayallerimizin mevzûu olan gök- 10 yüzünü çöplük haline getiriyor… Maşukamıza benzettiğimiz ayın bile adamlar üstünü yakında galiz bir şekilde kirletecekler… Evet! Siz kavramlarınızı nesneleştirirseniz… Kavramların imajlarını bu kadar materyalist telakkilerle doldurursanız… Algıları, duyumlarla sınırlı hale getirirseniz… Daha açık ifadeye çalışayım: Duyumlar algı haline gelirse… Hâlbuki insanın duyumları yorumlayarak algı haline getirmesi, böylece hayata insanî bir anlam vermesi gerekir… Önünüze getirilen “et parçası”, görme duyumunuzu uyaran bir fenomen… Ama insan olarak onu, algı haline getirmemiz gerekir? Ne etidir? Nasıl kesilmiştir? Nasıl sahip olunmuştur? Yoksa algıları sadece fiziksel uyarıcılara esir edersiniz… Vücuttaki, elektriksel, kimyasal uyarımlara indirgerseniz… İnsanî özü kaybedersiniz!... Bedeni, bedenle aşamazsınız! “Beden”e bedeni aşan öz ve anlam veren bir medeniyettir muhtaç olduğumuz! Tuzlu su ile susuzluğunuzu gideremezsiniz! Susuzluğunuz daha da derinleşir… Bütün mesele “zina”yı, “cima” haline getirebilecek bir medeniyet… “onlar sizin için bir libas, siz de onlar için bir libas mesabesindesiniz.”4 İnsanların bütün kavramları Pavlov’un oportünist deneylerindeki gibi oluşursa… Zil-et-salgı… Veya öğrenilmiş acizlikle (learned helplessness), şok tedavi gibi bilimsel (!) buluşlarınızla insan zihinlerini manipüle ederseniz, siz mâhı, mâh-ı tâbânı, “ay” yaparsanız; “refika”yı, “hanım”ı; “eş” yaparsınız… Kutsal bir anlam ifade eden “ izdivaç”, “yuva kurma” da; “eşleşme” olur! Elektronikbilgisayar-insan da ayı hela yapar… Ortaya çıkan ve ondan sonra kısmen de manipüle edilerek inşâ edilen bu anlam evreninde, daha doğrusu anlamsızlık evreninde insanın sahip olamayacağı tek duygu: platonik konsept… Yani oportünist duyum dışılık! Fiziksel, mekanik, maddi uyarıcıları aşan; ruhsal, manevî bir evrendir mahrum olduğumuz… Mekanik ve elektronik konsept, platonik ethosu katletti… Öte, aşkın ve muhayyel evren özleminin neslini kuruttu… Önce anlamın rüyasını, hayalini kaybettik!... Arkasından anlam bu4) Bakara Suresi: 2 / 187, Elmalı. “Onlar sizin için libastır. Siz de onlar için libassınızdır” Ö. Nasuhi Bilmen 11 harlaştı, anlam kayboldu… “Sizi sadece olayların benzerliği ve bir biri ardına gelmesi ilgilendirirse” (A. Comte) ondan sonrası (metafizik) boş bir gevezelik ise, buyurun size hayal ettiğiniz; ablak, mankafa, kimliksiz, ciğerleri donduracak kadar soğuk, pırıl pırıl buz gibi, insanın kanını donduran, çelikten mamul bir dünya… Çelik uygarlığı kama olmuş, habire ruhumuza saplanıyor!.. Kuşkusuz bu dünya; ne ablak, ne mankafa, ne ahmak… Bütün bu sıfatlar ve daha da saymadıklarımız, dünyayı bu hale getiren insanların, belki de son insanın, modern insanın, uygar insanın ve postmodern insanlığın şeref(!) madalyasıdır… Aşkı dahi katlettik!... Basit bir uyarıcı ve mekanik bir aktivite haline getirdik… İnsanlar dilenci vapuru oldu… Her l îmâna uğrayarak ekmek dilenenler(!) gibi Aşk(!) limanlarını dolaşıyor insanlar Mutluluk dilenmek için… İptal ettiğiniz ruhunuzda, gönül dünyanızda karşılığını bulamadığınız, hiçbir ama hiçbir değeri hayatta bulamazsınız! Artık aşk(!) ın son noktası, ufku, biyolojik bir gaseyan!... Ve hayatın tümüne bulaştırdığı, yaydığı bulantı… Ve anlamsızlık!... Hayallerimizi çaldılar!... Bugün artık hayal kuramıyoruz. Rüyalarımızı dahi manipüle ettiler! Bu gün artık Leyla’sının hayalini kuran erkek; Mecnun’unu bekleyen, beyaz atlı prensinin özlemi ile yanan genç kız yok! Bütün insanlık; üstün olma ve hükmetme, iktidar, tahakküm vasıtası olarak Para’nın peşinde… “P” harfini saygımdan, “Para” kavramını kutsadığımdan büyük harfle yazdım… Bugün seyyar satıcı tezgâhlarına düşen, sakîl bir biçimde, caddelerde, otobüslerde, bütün sosyal mekânlarda yüzsüzce teşhir edilen, arz-ı endam eden kadın “iç çamaşır”larını; dün, bir erkek kaç yaşında görebilirdi; bir genç kız onun mahremiyeti üzerinde titremenin verdiği; masumiyet, izzet, iffet, ismet duygusunu, heyecanını, malikiyet gururunu kaç yaşına kadar iftiharla taşırdı? Yuva kuranların birbirine takdim edeceği, masumiyet, iffet ve ismet halesi vardı… Evlenen tarafların birbirine takdim edeceği, örselenmemiş bir ruh ve beden!... Modernite, postmodernite muhayyilemizi iptal etti! Muhayyilemiz çorak- 12 laştı… Muhayyilemiz kurudu… Muhayyilemiz kısırlaştı… Tahayyül edemiyoruz! Hayalini kuracak bir değer kalmadı… Bütün değerler, ama bütün değerler ayaklar altında çiğneniyor, çiğneniyor, çiğneniyor… Fikrî anlamda üretemiyoruz; artık geviş dahi getiremiyoruz… Felsefenin imkânı tartışılır hale geldi. Geviş getirilen değerler de, bir sakız gibi çürüyor, çürüyor, çürüyor!... Ve “saçma” duygusu, “anlamsızlık” ethosu boğazımıza sarıldı; sıkıyor, sıkıyor, sıkıyor!... Eşleşen, eşlerin dünyası! Kadının “kadınlık”; erkeğin, “erkeklik” algısı mutasyona uğramış!... “Materyalist bir dünya!” gibi bir saptama dilimin ucuna geliyor, ama kuşkum var! Biraz naiv, alışkanlıklarımızdan gelen bir yargı imiş sanısı (doxa) uyandırıyor bende! Çünkü “materyalizm” bir ekol olarak felsefe tarihinde Antik Grek’den beri var… Ama sadece ekollerden biri… Septisizm Antik Grek dünyasında da var… Fakat sadece bir ekol!... Hâlbuki yaşadığımız durum, bana öyle geliyor ki; yukarıda da işaret ettiğim gibi, bugüne kadar yaşanmadı… En azından zeit geist (zamanın ruhu) olarak evrene bu denli egemen olamadı… Bugün olan, düşünsel bir salgın… Dinli, dinsiz, spritüalist, materyalist; rasyonalist, empirist, herkesi kazanı içinde eritiyor… Fakat kazanın içine giren veya girdirilen hiç kimse artık “Eski Kendi” değil! Artık hiç kimse “Eski Kendi”ne inanmıyor… “Eski Kendi”likler verdikleri karşılıklı tavizlerle biribirinin içinde eriyor! Bu patlamada kutuplar kayboluyor… Artık “Eski Kendi”liklerin sadece adı var… Artık herkes “ Eski Kendi”nin bir kîl ü kal5 olduğuna inanıyor… Herkes “Eski Kendi”nden yılanın gömleğinden soyunması gibi süzülüp çıkıyor… Herkes, bütün eski safralarından arınıp “Yeni Kendi” veya “Yeni Ben” olma sevdasında, özleminde… “Dinlerarası diyalog”, “Medeniyetlerarası İttifak”, “Ötekileştirmeme”, sözdeleştirilen tarikatlar, sözdeleştirilen Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat hep bu yaklaşımın meyvesi değil mi? Herkes “başka kendilikler” içinde teselli arıyor… Veya “eski kendi” kendine yetmiyor, başka “kendiliklerle” karışmak istiyor… “Müs5) Dedikodu, gevezelik. 13 lümanım!” diyen bir insanın kendini; başka uygarlığın değerleri ile nitelemesi, tarif etmesi, konumlandırması; örnek olarak muhafazakâr-demokrat etiketi takması alnına, “Eski Kendi”nin; yetersizliğinin, acizliğinin, utanılası ve kınanası bir durum olduğunun bir ifadesi değil mi? “Eski Kendi”ndeki bir îmân arızası değil mi? Veya kadim kavramlar kullanırken, içeriğinde erbabından başkasının zor sezebileceği estetik operasyonlar yapmak da aynı şekilde îmândaki bir arızanın tezahürü değil mi? Hiçbir muhasebe yapılmıyor… “Konservatif ” karşılığı kullandığımız, “muhafazakârlık” üretildiği Batı Uygarlığı içindeki anlamları ne derece ifade edebiliyor… Batı Uygarlığı içinde üretilen “konservatizm” İslâmla bağdaşır mı? Hıristiyan değerlerine karşı savaş açan Batı Uygarlığı’nın inşâ ettiği yeni kutsallara, gûyâ kendi dilimizden karşılıklar bulduk… Bu durumda Batı kavramlarını tercüme etmek için bulduğumuz, kendi kavramlarımızın içerikleri de çarpıtıldı ve böylece ne Batı düşüncesini anlayabildik; ne de çarpıtılan kavramlarla, kendi tefekkür iklimimizi yeşertebildik! Batı uygarlığının “nation”u ile “millet”i; “patrie”siyle “vatan”ı, “ foundation”ı ile “ vakıf ”ı, “flama”sı ile “sancak, liva”yı.… karşılamaya kalktık. Ayrı uygarlıklara ait farklı muhtevaları olan kavramlar… Ve biz Batı’yı tercüme ettiğimizi sandığımız kendi kavramlarımızla anlamaya kalkınca; zihniyet burkulması, mantık kamaşması meydana geldi, hem Batı’yı hem de kendimizi kaybettik… Zihniyet depreminin meydana getirdiği fay kırıklarımızdan îmânımızın ve dolayısıyla kişiliğimizin özsuyu buharlaştı!... Fakat burada asıl soru “Eski Kendimiz”in nasıl inşâ edildiği! Öyle çarpık çurpuk bir “Kendimiz” var ki, koltuk değneksiz yıkılacak! Yani kör-topal işbirliği… Batı ile ilişkilerimizi kastediyorum… Kompanse edici bir sinerji! Veya sembiyotik ilişki(symbiotic related)… “Psikiyatride iki insan arasında aşırı bağımlılıkla ve karşılıklı birbirini kullanmayla veya taraflardan birinin yaşamak için asalakça diğerine tutunmasıyla 14 (Fromm) tanımlanan patolojik bir hal!”6 Biz daha yalın, basit olan kendi örneğimiz üzerine eğilelim… Birbirinin gözünden, diğeri de ötekinin ayaklarından yararlanan iki engelli gibi… Özellikle çağımızdaki böyle bir işbirliğinde “Müslümanım!” diyen, kör mü, topal mı? Hayal ediyorum… Yaşlı bir adam (İnsanoğlu zalimdir… Ben ne zaman yaşlanacağım acaba?) bastonla yolda yürürken, O’na baktığımızı görünce, “Evladım bir zamanlar, ben de koltuk değneği kullanmazdım ama! Sizi de görürüz, ne kadar daha dayanabileceksiniz, bastonsuz yaşamaya?” diyor… Zaten, küçük yaştan beri bastonsuz yaşayamayacağına, inandırılmış, inanmış… Bir “kölelik şuuru” durumu. Hep bir baston, hep bir güdücü iştiyakı ile yaşamış… Hep “ben kimdenim?” demiş… Ömür boyu iradesini ciro edeceği dinî, tasavvufî, fikrî, siyasî bir iktidar odağı aramış… Müslüman olmanın fahrını yaşamamış… Bu sembiyozda kim kimi kullanıyor? Kim asalak? Biyolojik perspektiften bakarsak; bu ilişki, bitki-bitki, bitki-hayvan, hayvan-hayvan arasında olabilir… Bütün bilimsel analizleri bir tarafa bırakalım… Halk irfanı, “Büyük balık, küçük balığı yutar!” diyor… “Kendi” olmamızın gereği kim tarafından, oportünist suratımıza bir şamar gibi hakaretle indiriliyor? Maalesef, Sabra ve Şatilla kasabı; masum çoluk, çocuk, kadın, ihtiyar katili siyonist, 14 yaşında, daha sonra resmî İsrail ordusunun çekirdeğini oluşturacak, kanlı terör örgütü Haganah’a girmiş Ariel Şaron tarafından!.. Sözlü bir rivâyete göre, Ariel Şaron’u bir Müslüman nazikçe uyarmak ve belki de tehdit etmek ister: “Kur’an-ı Azimü’ş-şan’ın İsra Suresi’nde7 Yahudilere müjdeler(!) var.” der. Şaron’un cevabı: “Siz Kur’an’daki Müslüman olun da, biz ondan sonra düşünürüz!” Nasıl? Etkilendiniz mi siz de benim gibi? Yine üzerinde çok düşünülmesi gereken bir anekdot daha arz edeceğim. Sayın Recep Tayyip Erdoğan, İsrail’e resmi bir ziyaret yapar… Toplantıda üç kişi var: Ariel Şaron, Recep Tayyip Erdoğan ve İsrail’in Ankara Büyükelçiliği’nden Türkçe bilen tercüman olarak bir 6) Selçuk Budak, Psikoloji Sözlüğü, Ankara, Bilim ve Sanat, 2003, sh. 656 7) İsra Suresi: 17 / 4,5,6,7, 8, 76 15 diplomat: {Geçen sürede içeride ne konuşulduğunu hâlâ üç kişi biliyor. Ancak kapılar açılıp her iki başbakan mikrofonların ve kameraların karşısına geçince ilk sözü Şaron aldı ve devletine “terörist” diyen Recep Tayyip Erdoğan hakkında, “Az önce bana anlattıklarından çok etkilendim. Kendisinden öğreneceğimiz çok şeyler var…” mealinde övgü dolu cümleleri ardı ardına heyecanla sarf etmeye başladı.}8 Galiba bizim de Ariel Şaron’dan öğreneceğimiz çok şeyler var! Hiç kimseye, farklı “ben”lere, farklı inançlara savaş ilan etsin, demiyoruz… Hiç kimse ferdî tercihleri ile başkalarını mutazarrır etsin, demiyoruz… Ama bir “ben” varsa bir de “öteki” var… Kimse kimseyi ötekileştirmiyor… Herkes “kendi ben”ini inşa ederken de facto “öteki ben” çıkıyor ortaya… Biraz da insan “ben”ini, “öteki ben”e göre konumlandırıyor, inşâ ediyor… Bir insan “ne olduğu kadar”, “ne olmadığıdır da.” Evet! Tezden hareket edilir! Fakat antitez olmadan da diyalektik, üretici bir düşünme iklimi kurulamaz… Bir insan “kendi kabul ettiği değerleri”ni gerçekleştirmeye çalışırken, “kabul etmediği değerler”den de kaçınmaya çalışır… Ben kendi davranışlarımın temel değerlerinden biri olarak trafik ışığında “yeşil” yanınca geçmem gerektiğini biliyorum ve aksiyona geçiyorum… Fakat aynı zamanda “kırmızı” yanınca, geçilmeyeceğini bilmem ve davranıştan kaçınmam gerekir… Bana “kırmızı” yandığında; “öteki” birilerine “yeşil” yanacağını bilmem gerekir… “Öteki”lerin farkında olmam bir zorunluluktur, evreni anlamlandırmam için!... Niçin durmam gerektiğinin anlam kazanması için… Yani bir “öteki”ne muhtacım… “Öteki”nin de başka bir “öteki” olduğunun şuurunda olması gerekir… Aksi; sürekli trafik kazaları olur! Bir insan bir dine mensup veya değildir, ama bu kişiliğinin birincil parametresidir…. Hayâ sahibi bir Müslüman’ın; Müslüman olmayana karşı îmânından, akîdesinden, mukaddes ölçülerinden, Asr-ı Sâadet pratiklerinden neşet eden, bir tasavvuru ve 8) Serdar Akinan, Neo-Takiyye, İstanbul, Doğan Kitap, 2006, sh. 20 16 bir düşüncesi vardır… Müslüman olmayan da, bir Müslüman’ın hiç değilse düşünsel planda içinde bulunduğu iklimi, bilir… Daha doğrusu; bir Müslüman olmayan, muhatabı Müslüman’ın, eğer hayâ sahibi ise îmânı muvacehesinde kendi hakkında ne düşünmesi gerektiğini de bilir! O, bir Müslüman’da, îmânı ile birlikte inşâ edilen bir “Gayri Müslim imajı” olduğunu öğrenmiştir… Osmanlı’daki tesamüh ortamında bir Müslüman, bir gayrimüslime baskı yapmıyordu, zaten “Dinde zorlama yoktur.”, fakat iki taraf da farklı evren tasavvurları olduğuna inanıyordu… Müslim-gayrimüslim kutupları infilak edip, biri birisi içinde erimiyordu, şahsiyetleri imha edecek bir biçimde…“Din farkı gözetmeden”lerle başlayan nutukların bir takiyye olduğunu bilir veya bilmesi gerekir… Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat îmânına sahip bir Müslüman için takiyye hayâsızlıktır… Hayâ sahibi bir Müslüman, bir Kâfir’i İftar’a davet etmez! Haysiyet(!) sahibi bir Kâfir de, bu İftar davetine icabet etmez… Yemek daveti ayrıca değerlendirilmeye muhtaç… “İftar” ne demek? “Oruç” ne demek? Kim “oruç” tutar? Kim “iftar” eder? Evet! Ne olduğumuz kadar, ne olmadığımız da önemli… Burada asıl ötekileştirenler, “ötekileştirmeyelim” diye feryadı basanlar… Zaten bu egemenlerin dışında diğerlerinin “ötekileştirme” imkânı yok ki… Çünkü bunlar, madden ve psikolojik olarak bu gücün sahibi değiller ki… Zaten mağlup bir uygarlığın bireyleri olarak sırtlarında bir kamburla yaşıyorlar… Batı uygarlığı mazlumların ruhunda, bilimi (Batı bilimi; objektiflik, nesnellik, tarafsızlık, insancıllık şalına sarılmış saf bir ideolojidir! Kolonyalizm ideolojisi… Yani Batı Uygarlığı’nın değişmez iki alâmet-i fârikası; ırkçı ve emperyalist olması!), özellikle oryantalizmi kullanarak, uyguladıkları psikolojik terörle öyle bir travma yarattılar ki, zaten onlar “kendi”lerini kaybetmiş durumdalar… “Kendi”liklerinden soyulmuş durumdalar… “Kendi”leri, “kendi”lerini bulamıyorlar… Yüzyıllardır, içlerinde “sandıkları, sandırıldıkları kendilerinden içeri” bir “gerçek kendileri”(!) olduğunu, keşfediyorlar!... Meğerse İslâm, Batı de- 17 ğerlerinin hepsine sahipmiş… Yani kendi içleri ile yüzleşince, “Müslümanım” yargısının ve aidiyetinin sanıldığı gibi “vahyî” olmadığını kavrıyorlar… Nihâyet Müslümanlığın(!) örflerin, gelenek ve göreneklerin toplamından ibaret olduğunu kavrıyorlar… Yüzyıllardır, îmânın üzerlerine iliştirildiğinin, hatta püskürtüldüğünün farkına varıyorlar… Egemenlerin kabul edeceği her kalıba girmeye hazır bekliyorlar… Ve üzerlerinden baskı kalkınca, ayaklarından bukağı çıkarılınca, kişiliklerinin gavurlaşmaya müsait ne kadar münbit bir arazi olduğunu, nasıl imkanlarla ve kabiliyetlerle mücehhez olduklarını bit-tecrübe anlıyorlar!... Belki de, daha doğrusu kesin olarak; içinde yaşadığımız durum; vahyin delâletinden kaçıp, rehber olarak aklı kutsayanların düştüğü dalâlet gayyasındaki çirkefe, kendileri ile birlikte tüm insanlığı saplayanların eseridir… Gerçekten insanlığı kendileri ile birlikte tek yumruk yapıp dalâlet gayyasındaki çirkefin içine sapladılar… Şu yanlışlığa düşmemek gerek; modernitenin olumsuzlukları sadece müelliflerinin dışındakileri etkilemiyor… Aynı zamanda bu uygarlığın yaratıcısı olan ulusları da pençesi içine almış durumda… Yani küreselleşme, postmodernite birilerinin imal edip, istediklerinin veya istemediklerinin üzerine serptikleri zehirli bir toz, bir gaz, bir ilaç değildir. Ama bu hasta uygarlığın olumsuzlukları hangi tarafta daha ağır seyrediyor? Müelliflerinde mi? Meclûblarında, soğurulmuş olanlarda mı? Bu tartışılır… Fakat, fakat “vahy”in asırlardır sadece sözünü edenler ne yapıyordu bu süreçte? Onlar da vahyi kelimelerde kaybettiler… Sadece “Bal!, Bal! Bal!” demekle ağız tatlanmaz… Papağan; birkaç kelimeyi ezberlemekle, düşünme ve dil nimetine sahip olamaz!... Gönlün, kalbin, ruhun eşlik etmediği; dilsel bir pratik (zikr!?), zamanla anlamı zehirledi ve “anlamsızlık” duygusunun çukuruna mı fırlattı bu insanları? Hikmetini araştırmadan, boğazlarından aşağı inmeden, kalblere inmeden, asırlardır tekrarladıkları âyetler, bunlarda “saçma” duygusunu mu 18 tetikledi?...9 Bu şekilde yapılan vaazlar(?), îmânlarından şüpheye mi düşürdü bu adamları? Kısacası bu adamları meslekleri(?) manen zehirledi mi? Meslek deformasyonuna mı uğradılar? Hatta mesleki mutasyona… Onyıllardır aynı mesleği yapan insanlar, zamanla mesleklerinden soğurlar, bazen düşman kesilirler! Zaman belirtemeyeceğim ama bir süre “felsefe okutmak”tan korkunç derecede soğudum… Çünkü meslek olarak “felsefe okutmak” bana giran geliyordu… “Felsefe”nin ekmeğini yemek… Hazmedemiyordum… Sosyoloji, psikoloji veya eğitim derslerini okuturken bu kadar rahatsız olmuyordum!.. “Felsefe okutma” ya düşman hale geldim… Bizim, Sokrat Ustanın sofistleri eleştiri noktalarından en önemlisi, “felsefeyi para ile öğrettikleri” idi… Sokrat Usta onları hor görüyordu… 9) Muhammed bin İbrahim, Ebu Seleme ile Ata ibni Yesar’dan haber verdi ki bu ikisi Ebu Said (Radiyallahu Anh)’a gelmiş ve kendisinden Haruriyye hakkında şöyle soru sormuşlardır: −“Sen Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den Haruriyye’yi zikrederken duydun mu? Ebu Said (Radiyallahu Anh): −Ben Haruriyye’nin kimler olduğunu bilmiyorum. Lakin Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den işittim: −‘Bu ümmet içinde öyle bir kavim çıkacak ki siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı küçük göreceksiniz. Onlar; Kur’an’da okuyacaklar, fakat Kur’an onların boğazlarını geçmeyecek. Onlar okun avdan çıkdığı gibi dinden çıkacaklar…’ buyurdu.” Müslim 147, Buhari 6796, 6797 Ali bin Ebi Talib (Radiyallahu Anh) şöyle demiştir: “Ben size Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den bir hadis tahdis ettiğimde andolsun ki gökden düşmem bana O’nun dilinden yalan uydurmamdan daha sevimlidir. Ben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den işittim: ‘Zamanın sonunda yaşları küçük, akılları zayıf bir kavim meydana çıkacaktır. Onlar mahlûkatın hayırlısı olan Nebinin sözünü söyleyecekler. Fakat bunların îmânları boğazlarından öteye geçmeyecektir. Onlar okun avdan çıkışı gibi dinden çıkacaklar. Siz onlara nerede rastgelirseniz, onları öldürünüz. Çünkü bunları öldürmekte, öldüren kişiye kıyamet gününde ecir ve sevab vardır’ buyurdu.” Buhari 6795, 6796, Ebu Davud 4765, 4767 19 Başka dersler okuturken, kuşkusuz ben yine felsefe mütalaâ ediyordum, ama meslek olarak değil!... İslâmî hizmetleri meslek haline getirmek!… İslâmî hizmetleri icra etmek bir meslek midir? İslâmî hizmet karşılığı ücret alınabilir mi? Bir insan hem İslâmî bir hizmet yapacak, hem para alacak, hem Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’nin emrini yerine getirdiği için sevap kazanacak, hem de rıza-i ilahîyi tahsil etmenin umudu içinde olacak! Tek gayesi terk-i mâsivâ olan tarikatın, şeyhi olduğunu iddia eden bir adam, “hizmet ödülü” alacak… Kendileri böyle kavramsallaştırıyor… Bu dünyada “ödül”ünü aldı… Daha ne bekliyor ahirette? Benim kafam karıştı… Bir işe iki ücret ödenmez… Bu dünyada ücretini alan, mahsuplaşmış, hesabını kapatmıştır, öte dünyada alacağı kalmış mıdır? Bu bir suistimaldir “bence”! Ülkede demokrasi(!) var… “Sizce” de farklı olabilir… Bir de emeklilik meselesi var! İslâmî hizmet konusundaki oportünizm meselesini, hakça bir sonuca ulaştırabilmek için, bir de şöyle anlatmayı deneyeceğim: Bir müzisyen, meslek olarak para karşılığı hem bir enstrüman çalar, hem parasını alır, hem de estetik coşu yaşayabilir! Bir şarkıcı meslek olarak, şarkı söyler, parasını alır, hem de estetik bir haz duyabilir… Bir futbolcu meslek olarak para karşılığı hem maç yapar, hem prestij kazanır, hem de oynadığı futboldan haz duyabilir, zevk alabilir! Temizlik aşığı bir bayan, bir otelde temizlik yapar. Meslek olarak parasını alır, aynı zamanda yaptığı temizliğin de hazzını yaşar ve iftihar da edebilir.... Benimkisi de hastalık… Daha sonra gelecek… Obssesyon… Yani plak takıldı… Bırakın efendilerinizin(!) fetvalarını(!) Murad-ı Îlâhî nedir? Nebiyy-i Zîşân’ın bu konuda bir talimatları var mıdır? Allah ve Resulünün olduğu noktada “efendi” yoktur… “Efendi”leriniz umurumda değil! Edille-i Şer’iyye’ye dikkat! “Hayâ îmândandır.” Biz fetva verecek değiliz… Biz hayâ sahibi insanlarız… Biz sadece usûl tarafıyla, biz sadece tefekkür 20 yanıyla ilgileniyoruz meselenin…. Bütün amacımız Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat îmânına sahip, Müslümanları “içirilmiş – yutturulmuş” beşerî değerler üzerinde tefekkür ve teemmüle davet etmek, onu huzursuz etmek… Alışıyoruz! Alışıyoruz! Alışıyoruz! Alışmaya alışıyoruz! Alışmaya alışıyoruz! Alışmaya alışıyoruz! Alışmaya alışmayınız! Alışmaya alışmayınız! Alışmaya alışmayınız!.. Bizim gibi “kocakarı îmânına sahip, pazarlıksız îmân sahibi, sıradan Müslüman! (sıradan insan değerlendirmemiz çok farklı, kavramsallaştırmaya dikkat! Sıradan Müslüman olmak çok büyük bir mazhariyet) Önce yaşıyoruz veya bize önce yaşatıyorlar, sonra inanıyoruz! Tam materyalist bir ethos! Yaşadığımıza, hayat pratiklerimize inanıyoruz! Bugüne kadar hiç düşündünüz mü; İslâmî hizmet karşılığı ücret alınabilir mi? Şu veya bu mülahazalarla ücret almak meşru hale gelirse, bu ücret alan üzerinde nasıl etki yapar? Acaba din görevlilerinin bugünkü durumunda, (kavramsallaştırmadan kaçınıyorum. Kendi vicdanımda, kırıcı nitelemeler yapma hakkı bulamıyorum… Memur değil miyiz? Hepimiz aynıyız!... TC vatandaşı değil miyiz? Hepimiz aynıyız!) İslâmî hizmet karşılığı aldığı ücretin etkisi olmasın? Evet, hepimiz memuruz, ama buna rağmen Peygamber-i Zîşân’ın halifesi olduklarını iddia edenlerin sorumluluğu çok daha fazla… Benim gibi sıradan bir Müslüman! partisi, toplumsal birliği(tarikat?, cemaat?), tahsisen inancını, kendi anlayışına, hevâ ve hevesine göre tanzim ve inşâ eden bir vakfı, bir derneği olmayan, pazarlıksız inanan bir Müslüman, şu arz edeceğim Hadis-i Şerif üzerinde teemmül, tefahhus ve tefekküre davet ediyor sizi! Bizim lâf ü güzâflarımızı, kıyl u kâl’imizi bir tarafa bırakın! Ama bazı görülmeyenleri görüp, onları dikkatinize arz edebiliyorsak, bu konularda da hassasiyet, tezekkür, tefekkür taleb etmek hakkımız… 21 {Müslim’in bir rivâyetinde (Huzeyfe Radiyallahu Anh) anlatıyor: “Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm’ı işittim. Demişti ki: “Fitneler tıpkı (kamışlardan örülen) hasır gibi, (insanların kalbine) çubuk çubuk atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse onda siyah bir leke hâsıl olur. Hangi kalp de onu reddederse onda beyaz bir benek hâsıl olur. Böylece iki ayrı kalb ortaya çıkar: Biri cilalı taş gibi bembeyazdır; dünyalar durdukça buna hiçbir fitne zarar vermez. Diğeri ise, alaca siyahtır. Tepetaklak duran testi gibidir; bu kalp, ne iyiyi iyi bilir, ne de kötüyü kötü. O, hevâdan (beşerî değerlerden) kendisine ne yutturulmuşsa, onu (hak veya bâtıl) bilir.”}10 Bu hadis-i şerifi, nakilden sonra yazar şöyle bir açıklama yapıyor: {Bizim dikkat çekeceğimiz bir mucize de fitneye düşenlerin psikolojik halleri ile ilgili beyanlarıdır. Bunu da bir mucize olarak değerlendirmemize hiçbir mâni yoktur. Fitneye tam olarak düşmüş olan kimsede herkesçe müsellem olan değerlerin kaybolduğu, kendisine “içirilen” – ki yutturulan diye tercüme ettik- dışında bir değer tanımadığı belirtilmiştir.}11 (Burada bir parantez açmak ihtiyacı hasıl oldu: “Herkesçe müsellem olan değerler” ne demek?… Yazarın İslâmî şuurunu takdirlerinize arz ederim. Fakat merhum Nurcu idi, onların da İslâmî şuur düzeyi bu! “Herkesçe müsellem olan değerler” kaybolmamışsa fitneye düşmemiş demek midir? Hâdî-i Mutlak Celle Celâlühu Hazretleri, cümlemize Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat şuuru nasip etsin! Bunların hepsi Durkheim’ci, tabii bilmeden veya zihniyet dünyaları o şekilde dizayn edilmiş.) Biz ihlasımızı bozmayalım, Hadis-i Şerif üzerinde odaklanalım…. Fakat yine de bir noktaya dikkat çekmeden geçemeyeceğim. Bu şuursuz Müslümanlar, neredeyse, bir bakıma bizzat hadisin muhatabı kendileri, fakat farkında değiller… İslâmî tefekkürden mahrum, papağanlar! Bir türlü İslâmın bir medeniyet-düzen-nizam olduğunu anlayamadılar… Hadisin 10) İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, Ankara, Akçağ, 1992, sh: 13 / 401 11) 22 metninde “ma’rûf ” ve “münker” olarak geçiyor. Çeviri, “iyi”, “kötü”… Sadece bir örnek, Elmalılı şöyle tanımlıyor: “Ma’rûf; muktezây-ı din olan tâatullah12.” Bir kere, “iyi-kötü” felsefe terminolojisinde kullanılan etik değerlerdir… Ne kadar filozof varsa o kadar “iyi” veya “ kötü” vardır… Veya ne kadar felsefe ekolü varsa o kadar “iyi” ve “ kötü” vardır… Tam hevâ ve hevese göre… “Toplum tarafından kabul edilen eylem ve düşünceler”, diye bir tanım yapacaksak… Avrupa’da Lûtilerin evlilikleri yasallaştı… O zaman “iyi”dir, bu davranış… Bazıları protesto ediyor! Halkın tapınağı olan, kutsal parlamentoları tarafından kabul edildi… Protestolar demokrasinin gereği… Hatırlayalım ne diyordu Elmalılı: “Daha sonra bu Rablik imtiyazı, ruhban sınıfının elinden çıkmış, parlamenterlere geçmiştir.” 13 Kendimizi sahipsiz sanmayalım Rablik imtiyazına sahip kişilerimiz var bizim de parlamentomuzda… Bugün Avrupa’da ve dünya genelinde “evlilik dışı birliktelik” çok yaygın, o zaman “iyi”dir… Bir türlü anlayamadınız, bırakın her şeyi bir tarafa; siz İngilizcedeki “destiny” kavramını, “ kader” diye çeviremezsiniz! Çünkü bunlar eşanlamlı kavramlar değil! İslâm Medeniyeti’nde “kader”in anlamı ile Batı Uygarlığında, “destiny” kavramının anlamı farklı… Bir; tercüme mümkün değil! İki; uygarlıkların bilimsel, düşünsel terminolojilerine ait kavramların çevrilmesi cinâyettir, olduğu gibi alınmalıdır… Eğer varsa ki, var, İslâmî tefekkürdeki anlam kaymalarının en önemli sebeplerinden biri de bu kavram tercümeleri… Bir de iki uygarlığa tam vakıf olamamış insanlar tarafından yapılmış tercümeleri düşünün! Bir uygarlığın içinde kalmakla, görmeden bakmakla o uygarlığa “vâkıf ” olunamaz! Ancak o uygarlığa kafanızı vakfedersiniz!.. Bu son yargı da doğru değil! Ama kendimi ironinin şehvetine kaptırdım! 12) / 2357 13) Azim, sh. 4 / 320 23 Bırakın Müslüman’ı, tarafsız, haysiyet sahibi bir bilim adamı için; “Ma’rûf”, “iyi” ile; “münker”, “kötü” ile eşanlamlı (sinonim) değildir… “Ma’rûf ” ve “münker” İslâm medeniyetine ait, muhtevaları tamamen İslâmî manalarla meşbû mefhumlar iken; “iyi” ve “kötü” tamamen seküler içerikli kavramlardır… Bir kış yoğun iş yükü altında canı çıkmış maddî imkân sahibi bir insan için, çoluk çocuğu ile bilmem ne adalarında denize girerek, akşamları ufak ufak viskisini yudumlarken, basit şans oyunlarına katılarak dinlenmek çok “iyi” bir tatildir, ama “ma’rûf ” değildir… Sizin gibilerin İslâmı PDR (Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik) olarak kabul edip, kafa bulmaları, teselli olmaları “iyi” olabilir, ama “ma’rûf ” değildir… İhlâslı Müslüman! Tuzağa düşme! “Ama on yıllardır bu kavramlar âlimlerimiz tarafından böyle kullanılmış!” deme… Bu “âlim” dediklerin kaç gigabaytlık adamlar? Bir flash belleğe dünyanın kütüphaneleri sığıyor… Bugün dünyada Google amcadan âlim kimse var mı? Biz eskilerin “ayaklı kütüphane” şeklinde kavramsallaştırdıkları “ezberci” tipleri de ciddiye almıyoruz! Ve İslâm tefekkürüne en büyük ihaneti bunların yaptığına inanıyoruz! Tefekkür… Tezekkür… Tefahhus… Tefakkuh… “Atalara Tapınma” dininden vazgeç!... İşte bak! O zihniyet, bin yıldır İslâm tefekkürünü ne hale getirdi? İmam-ı Gazali Hazretlerinin vefatı, miladî 1111…..14 Hiç değilse fem-i Resûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’den dökülen mefhumları olduğu gibi alın… Gündelik dile ait olmayanları… Şimdi görüyor musunuz? Resûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz sıradanlaştırılınca…. Artık bir sath-ı maildeyiz… Bir noktada duramazsınız… Artık alçal ki, yerin bu yer değildir, alçalmanın da bir sınırı var değildir! İşte böylece opor14) taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” Cuma Suresi, 5, Âyet-i Kerime 24 tünizme bir kapı aralanır… Ve böylece oportünist değişim operasyonu yapılabilir… Bunlarınki “iyi” bir estetik operasyon!... İhlaslı, sıradan, “basit” Müslüman! Kocakarı îmânına sahip, pazarlıksız Müslüman! Hadis-i Şerif ’i anlamaya çalışalım… Acaba şu içinde bulunduğumuz zaman, işaret edilen zaman mıdır? Ben bilemem! Fikir yürütmek, haddim de değil!… Ama hükmü genel olarak alırsak, demek ki; hevâ ve hevesle oluşturulan, beşerî değerler bize Nebevî mefhumlarla ifade edersek “içiriliyor”… Hem de çocuğa verilen, tatlı ile karıştırılan acı şuruplar gibi… Lütfen! Bu noktaya dikkat et! Oportünist aktörleri tanımada çok yararlı olacak!... Ama çocuğa içirilen ilaç! Ya bize içirilenler, yutturulanlar??? Bize kopkoyu, konsantre küfür içiriliyor!... Hatta nükleer küfür! Bize de nefsimizle ambalajlayıp, içiriyorlar, yutturuyorlar… Öyle bir pazarlama dehası ki reddi mümkün değil! Bir arkadaşımız, kendini “Müslüman” diye niteleyen bir grubun biraz elit bir toplantısına katılmış, hem de onyıl önce… Şehrin kendilerine yakın zenginleri değerlendiriliyor: “Şuna da plaket verelim! Teşvik olur! Şuna verelim parasından istifade ederiz!“ Ve benzeri cümleler, böylece insanların nefsaniyetleri okşanarak dehhameleştiriliyor, bir nevi psikolojik tacizle, “hizmete” mecbur tutuluyor… Yapılan İslâmiyet’e mi hizmet, nefse mi hizmet? Yukarıda işaret ettim, bu ülkede bir “şeyhe” hizmet ödülü veriliyor, o da alıyor… Ne kadar zavallı insanlar! İhtiraslarını saklayabilecek iradeden bile mahrumlar! Kur’an okuma yarışması? Vaaz yarışması? Çıldırmış bu insanlar?!!! Tarikatlar tertipliyorlar bu aktiviteleri! Nefsin dehhameleşmesine dayanan, hasbî ve ihlâsla insanın parmağını kımıldatmasının mümkün olmadığı, rekabetçi gâvur sistemlerini aynen alıyorlar… Düşünün böyle bir nefsi azizleştirmeye dayanan eğitimle yetişen din adamlarını! Bırak bu ve benzerlerini; İhlâslı, sıradan, otuz iki dişini ruhuna gömmüş, basit Müslüman! Kocakarı îmânına sahip, pazarlıksız Müslüman! Biz dertleşelim… Birlikte derdimize çare bulmaya çalışalım… “Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım!” 25 Zihnimiz ve gönlümüzü masanın üzerine devirelim! Dökülenler, sanki kendimize ait değilmiş gibi, keselim, biçelim, acımasızca bir muhasebesini yapalım! Kimler neler içirmiş, kimler neler yutturmuş… Şunlar TV’den, şunlar gazeteden, şunlar öğretmenimden, şunlar komşudan, şunlar sözde şeyhden, şunlar sözde üstaddan, şunlar sözde hocadan, şunlar sözde kanaat önderinden, şunlar filozoflardan, şunlar gâvur sanatçılarından! Dikkat et! Sıradan Müslüman; gönlümüzde ve zihnimizde Allahü Zül-Celâl Hazretleri’nden ve Cenab-ı Fahr-ı Risalet’ten hiçbir şey yok! Gönlümüz o kadar dolu ki, onlara yer yok! Ama farkında değiliz! Bizim bu halimiz tevhidi gölgelemiyor mu? İslâmî sahadaki oportünizm meselesini masaya yatırmak için, ben İslâmî hizmet karşılığı ücret meselesini bir emsal vakıa olarak aldım… Ben sadece dikkat çekmek istiyorum… Meseleyi hal etmek gibi bir niyetim de, ehliyetim de, hayâsızlığım da yok! Fakat Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat îmânına bağlı olduğunu sözde iddia edenler için, Hanefî hassasiyeti iddiasında bulunanlar için, temel kaynak olan Mebsût’tan bir iktibas: {{Hanefîlerin bu konudaki delili ise; Mirdas es-Sülemi (Radiyallahu Anh) nin rivâyet ettiği Peygamber (Salllallahu Aleyhi Vesellem ) ‘in; “Ekmek kırıntılarından ve Allah’ın Kitabı’nı okumak üzerine -maddî bir bedeli- koşul koymaktan sakın.”15 Şeklindeki hadisi ile Übeyy b. Ka’b (Radıyallahu Anh’ın şu hadisidir: Übeyy Bin Ka’b (Radıyallahu Anh), bir kimseye Kur’ân’dan bir sûre öğrettiği zaman kendisine bir yay verilmişti. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Übeyy’e; - “Allah’ın seni ateşten bir yay gibi yamultmasını ister misin?”, dedi. Übeyy b. Ka’b; 15) İbn Hacer, el-lsâbe fi temyîzi’s-sahâbe, VI/76; Şevkânî, el-Fevâidü’lmecmûa, 1/277. 26 -Hayır, dedi. “Bu yayı sana verene iade et”16 buyurdu. Osman b. Ebû’lÂs (Radıyallahu Anh)’ın rivâyet ettiği hadiste Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) buyuruyor ki; “Müezzin olarak görevlendirildiğin takdirde, ezan okumaktan dolayı ücret alma”.17 “İbadet ve taat işleyen kimsenin işlediği iş, sadece Allahü Teâlâ içindir.” Dolayısıyla bu kişinin işlediği iş, kendisini ücretle tutan kimseye ait olmaz. Ribat (han) ve mescid inşaatından farklı olarak bu kişiye bu işinden dolayı ücret gerekmez. Ribat ve mescit inşaatındaki işin kâfir tarafından da yapılabilecek olması delil kabul edilerek; bu inşaat işi, sırf hâlis bir ibadet sayılmaz. Bunun delili şudur. Müezzin ve namaz kıldıran imam, Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)’in halifesidir. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ise, görevinden dolayı hiçbir ücret almamıştır. Nitekim Allahü Teâlâ şöyle buyurmaktadır; “De ki: Ben, sizden buna karşılık hiçbir ücret istemiyorum.” 18Halife de böyledir. }}19 Mebsût’tan yaptığımız iktibas burada bitiyor. Bir iktibas daha yapmak istiyorum, Ebu Tâlib El-Mekkî, “İmamlık Yapmanın Şartları” diye bir başlık açar ve şöyle der: 16) İbn Ebû Şeybe, Musannef, İV/341; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/315; İbn Mâce, Ticârât 8; Ebû Dâvûd, Büyü’ 36; Hâkim, Müstedrek, H/48; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VI/125. 17) Ahmed b. Hanbel, Müsned, İV/21; İbn Mâce, Ezan 3; Ebû Dâvûd, Salât 39; Tirmizî, Salât 41; Nesâî, Ezan 32; İbn Hibbân, Sahih, 1/221; Hâkim, Müstedrek, 1/314. 18) Eş- Şûrâ Suresi: 42 / 23 19) 291 27 {İmam olan kişi; abdest ve temizliğe karşı son derece dikkatli, namazı tam olarak kıldırma konusunda titiz ve imamlığı ihlâs ile yaptığına insanların güvenlerinin tam olması gerekir. Kişi imamlığı sırf Allahü Teâlâ’nın rızasını ve katında vaat ettiklerini kazanmak için yapmalıdır. Kıldırdığı namaz için ücret alması helal olmadığı gibi, namaza bir davet niteliğinde bulunan ezan için de ücret alınması helal olmaz. Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Osman b. Ebi’l-Âs es-Sakafî’ye (Radıyallahu Anh’a şöyle buyurmuştur: “Okuduğu ezan için ücret almayan bir müezzin edin!” İnsanları namaza davet eden müezzinin ücret alması helâl olmaz ise; Allahü Teâlâ ile kulları arasında durarak namaz kıldıran kişinin ücret alması nasıl helâl olabilir? Seleften biri şöyle der: “Peygamberlerden sonra en faziletli olanlar âlimler, âlimlerden sonra en faziletli olan ise namaz kıldıran imamlardır; çünkü imamlar, Allahü Teâlâ ile kulları arasında durmaktadırlar.” Bu sıralamanın izahı şudur: Peygamberlerin faziletinin kaynağı nübüvvet, âlimlerin faziletinin kaynağı ilim ve imamların üstünlüğünün kaynağı ise dinin direği sayılan namazdır. Hilafete Hz. Ali Radıyallahu Anh yerine Hz. Ebû Bekir Radıyallahu Anh’ın tercih edilişi; burada açıklanan gerekçe ile, yani Resûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Hz. Ebû Bekir Radıyallahu Anh’ı namaz kıldırmaya ehil görmesi ile izah edilmiştir. Buna dayanarak Sahâbe-i Kiram şöyle demişlerdir: “Üzerinde düşündüğümüzde, namazın dinin direği olduğunu anladık. Resûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi Vesellem) dinimiz için seçtiği kişiyi biz de dünyamız için seçtik!” 28 Sahabe-i Kiramdan biri Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem) e gelerek: -”Ey Allah’ın Resulü! Bana, cennete girmemi sağlayacak bir amel göster! Dedi; Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem): -Müezzinlik yap!Buyurdular; adam: -Bunu yapamam! Dedi. Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem): -İmamlık yap! Buyurdu, adam: -Bunu da yapamam! Dedi, bunu üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi Vesellem): -Öyleyse imamın hemen arkasında (ilk safta) namaz kıl!” 20 Çok hürmet ettiğimiz merhum bir hoca efendi vardı: {İslâmî hizmet karşılığı ücret alınamaz! “Ama camiyi açıp, kapıyor”, diye, “o iş için ücret alabilir”, diyoruz..} gibi bir mütalâa serdediyordu.” Şuradaki mantık sefaletini görüyorsunuz! Şuradaki oportünizmi görüyorsunuz! Şuradaki hayâsızlığı görüyorsunuz! Şuradaki Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’ni kandırmaya yeltenişi görüyorsunuz! Şuradaki muberrâ, muazzez, muhterem, mücellâ Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’yi şâibe altında bırakmayı görüyorsunuz! Şuradaki hile-i şer’iyye’yi21 görüyorsunuz! Peki! İslâmî tefekkürün niçin yosun tuttuğunu görebiliyor musunuz? İslâmî tefekkürün niçin kelepçelendiğini görebiliyor musunuz? İslâmî tefekkürün nasıl kilitlendiğini görebiliyor musunuz? İslâmî tefekkürün nasıl yaratıcılığını kaybettiğini görebiliyor musunuz? İslâmî tefekkürün niçin, İslâmî 20) Semerkand, 2011, sh. 4 / 282 21) Tarih ve Değişim, sh.235 29 usûlle, ortaya çıkan meseleleri çözme imkânını kaybettiğini anlıyor musunuz? İslâmî tefekkürün sadece mefhumların kendi içinde spekülatif bir biçimde dolanıp, düğümlendiğini, patinaj yaptığını anlayabiliyor musunuz? Bu tahlilî tefekkür değil! Bu terkibî tefekkür de değil! Bu hayasızca bir oportünizm! Maalesef medreseler asırlardır cedeli usûl olarak kabul etmişler… Nefslerin didişmesi! Didişim… Niçin İslâm medeniyetinin bu halde bulunduğunu anlayabiliyor musunuz? Ve bütün bunların tabiî bir neticesi olarak, niçin oluk oluk Müslüman kanı aktığını anlayabiliyor musunuz? Asırlardır İslâmî tefekkür adına tek faaliyetimiz Hakk’ı ve halkı kandırmak… Bu önce ahlâk, sonra mantık sefaletinin temelinde de müteal varlığı insanlaştırma var. (antromorfizm) Burada bizim gibi mürtecilerin, bizim gibi yobazların, bizim gibi Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’ye pazarlıksız bağlı kişilerin en büyük düşmanları ham yobaz ve kaba softadır! Burada nefs-i emmaresi rencide olmuş ham yobaz ve kaba softanın hemen itiraz noktasını düşünmemiz lâzım… Yoksa hüsn ü niyetli, saf Müslümanları kandırabilirler… “Yaratıcı düşünme!” Bu kavrama itiraz edebilirler… Çünkü muhatap oldum. Bunların meslekleri meşrepleri hiç fark etmez… Benim muhatabım uzmanlık alanı positive tabiat bilimleri olan bir akademisyendi… Bunun için, hemen şunu işaret edelim ki; Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’nin Hâlik, Bâri, Fâtır, Muhyî, Munşi v.b. 22 isim ve sıfatının22 , Türkçe’deki “yaratma, yaratıcı” 23 kavramları ile hiçbir ilgisi yok… Ayrıca Kur’ân-ı Azimü’ş-şan’ın ıstılahına ait bu mefhumlardaki İslâmî özü; kısır dillerin, kısır kelimelerine hapsetmeye kalkmak bir mantık sefaletidir… Hele Türkçe gibi, tefekkür bakımından işlenmemiş, çokanlamlılığı (abluguty) çok, imkanları sınırlı bir dilin kelimelerine (henüz sofistike kavramlar haline gelememiş) İslâmî mefhumları hapis edemezsiniz, o dar kalıplara sığ22) Vuslat Turâbî, Esmâ-i Hüsnâ, İstanbul, Altınoluk, 2008, sh. 65 …; … 23) 30 dıramazsınız!... Siz Türkçe’deki “yaratma” kavramının içine Allah Celle Celalühü’nun sıfatlarını tıkıştıramazsınız.. Bütün bu mütalaâlarım tefekkür erbabı içindir. Günde 150-200 kelime tipi ile konuşan, misal olarak; ayakkabıcı, öğretmen, mühendis, hamal, doktor, akademisyen, kasap, avukat, yazar, çizer, gazeteci gibi meslek erbabından halka sözümüz yok! Biz “halk”a saygılıyız!... Bir soru daha: Bir beldede İslâmî hizmet karşılığı ücret verilmesi örf haline gelmişse; bir din görevlisi meslek sahibi olarak veya sıradan bir Müslüman; fiyat kesmeden bir Müslümana Kur’ân okumayı öğretmişse, o kişinin kendi rızası ile verdiği maddî bir karşılığı alabilir mi? Altını çizdiğimiz noktaya dikkat et! Oportünizmin tuzaklarını sezdirmeye çalışıyorum! Yani bir beldede İslâmî hizmet karşılığı ücret verilmesi örf haline gelmişse; sen önceden ücreti kesmemiş olsan da, sonunda para alacağını biliyorsun, hizmeti alan da vereceğini… Ve asıl önemlisi kalplerdeki saklıyı, gizliyi bilen Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri de!... Biz fetva vermiyoruz!... Gönül yakanıza yapışıp, sizin vicdanınızı sarsıyoruz… Çünkü biz şu anda içinde bulunulan durumun basit kanaat (ictihad mefhumunu kullanmak istemedim!) farklarından doğduğunu düşünmüyoruz! Bize ciddi manada ve çok derinde itikadî meseleler var gibi geliyor! Temelde îmânî meseleler… Yukarıdaki soruyu bir daha oku! Önce şuna karar ver! Transcendantal, aşkın, müteal bir varlığa mı inanıyorsun? Yoksa Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’ne mi? Eğer Allah-u Teâlâ’ya inanıyorum, diyorsan, sadece şu mealini verdiğim âyet-i celilerin tefsirini oku, anlamaya çalış: “Daha bilmediler mi ki, Allah, onların sırlarını da fısıltılarını da muhakkak ki bilir. Ve şüphe yok ki, Allah gaybleri pek iyi bilendir.”24 “Allah sinelerin özünü dahi bilir.”25 24) 25) 31 {De ki: “İçinizdekini gizleseniz de, açıklasanız da mutlaka Allah onu bilir. Bütün göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah, her şeye kadirdir.”}26 Yukarıdaki soruyu ve genel olarak da hile-i şer’iyye gibi temelde, Allah tasavvuru ile ilgili konuları bir daha düşün! “Faizsiz banka olur mu?” İslâm’ı, bir savunma mekanizması olarak telakki etmeyen, bir îmân mevzuu bilen, bizim gibi basit Müslüman!... Hatta bazı yörelerde “boz” tabiri kullanılıyor… Hoş bir tabir… Toplumda dikkat çekmeyen, varlığı hissedilmeyen, hayâsından dolayı, yere basmadan yürüyen mümin… Boz Müslüman… Adamın biri köye muhtar olur… Çıkmış damın üzerine, ilk nutkunu veriyor: {Arkadaşlar! Şimdiye kadar ben de sizin gibi “boz” bir insandım, işte şimdi muhtar oldum…} Karısı da komşulara yakınıyormuş… “Aman komşular muhtar gömleği yıkamak ne kadar zormuş!” Dilin imkânlarından yararlanmaya çalışıyoruz… Türkçe zaten çok fakir bir dil! Boz Müslüman! Muhtar (Köyde muhtar iktidarın, gücün, hatta bazen aristokrasinin sembolüdür) olmayan Müslüman… Dünyevî iktidar sahibi olmayan Müslüman… Maddî imkânı, şanı, şöhreti, riyası olmayan Müslüman! Gömleği kolay yıkanan Müslüman! İnşallah ruz-ı mahşerde hesabı kolay görülen Müslüman… Umrede görürsün! Herkes gibi, bembeyaz bir kefene bürünmüş, yere basmaya hayâ eden boz Müslüman… Varlığı hissedilmez! Yokluğu hissedilmez! Veya en doğrusu “yok!” gibi “ var!”… Belki de asıl o “var!” Bir bakarsın koskoca Mescid’in en geniş kısmının orta yerinde koyunlar gibi toplaşmış bir grup… Renklerin en güzeli yeşilin deha eseri bir tercihle seçtikleri en iğrenç tonunda başlarında birer nesne… Ve iğrenirsin! Bu kadar ucb, bu kadar kibir, bu kadar nefsaniyet! Evet, Bu kadar nefsaniyet! Patolojik bir durum! Zavallılar Allah Celle Celalühü’ya değil, insanlara yalvarıyorlar: 26) 32 {Ne olur beni fark edin… Ben “hiç bir şey” değilim! Dini istismar ederek “bir şey” olmak istiyorum!} Bunlara en büyük ceza, onları fark etmemek!... Ve anlarsın ki; Türkiyeli bir gurup! Ve yine inkisarla anlarsın ki; sözde bir tarikata mensubiyet! Nasıl her şey iğreti! “Nasıl her şey ölü yüzde düzgün ve boya” Nasıl her şey maddî ve ruhî makyaj!... Altta pantolon, üstünde tişört! Yalan söylemeyim, ama galiba boyunda Türk bayraklı, T.C. DİB’inin verdiği bir kimlik! O mukaddes mekânları PDR ( Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik ) merkezi haline çevirmeye hakkınız var mı? Galiba cennete(!) de boyunlarındaki o kimlikle gidecekler… Asıl olan Devlet İktidarına yaslanmak için, konjonktürel olan hükümet iktidarının sahipleri ve yandaşları olan dinciler de ulusalcı oldu… Bayrağa kutsal anlamlar verme savaşındalar… Nasıl olsa İstiklal Marşında da ezan geçiyor, Allah geçiyor… Öyleyse İslâm devleti(!)... Hiç utanmaz mısınız? Laik bir devlette dinî bir aidiyet olamaz!... Laik devlette, devlet bütün dinlere eşit mesafede değil! Laik devlet, bütün dinleri eşit mesafedeki bir uzaklığa kovalar! Eline sopayı alıp, haylaz çocukları kovalayan öğretmen gibi…. İlk hedefi de kendi otoritesini tehdit ihtimali olan güçlü, yaramaz gruptur… Gözü daima onların üzerindedir! Onların adam(!) olanları hariç!... Onlar havuç-sopa yöntemi ile terbiye edilir… Zaten onlar da müesses nizama hizmete teşne! Boz Müslüman! Ben her meselenin temelinin îmân ve ondan sonra “helâl lokma” olduğuna inandığım için her fırsatta bu konuya dikkat çekiyorum… Her ibadetin birinci şartı “helâl lokma”… Ama birileri bu meseleyi olup bitmiş gibi rafa kaldırıyor… Hâlbuki mesele yerli yerinde duruyor… Bu durum dincilerin de işine geldiği, nefslerine hoş geldiği için ses çıkarmıyorlar… İslâm’da birinci nokta, önemli olan kazanma, harcama değil! Önce helâl kazanç!.. Kumarbazın gece kumarda kazandığı parayı, gündüz dağıtması “hayır” değildir. Ayrıca biz Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’nin hayata ve devlete egemen olmadığı 33 bir toplumda “helâl” diye bir kategorinin olmadığını iddia ediyoruz… Ve bu şartlarda İslâmî hizmet karşılığı ücret alınır mı? Biraz önce bir din görevlisi ezan(!) okuyor, bizim pencereden duyuluyor… Maalesef, üzülerek söylüyorum, gönlümün bir hücresinde dahi en ufak bir ihtizaz, raşe bile yok, ürperme yok! Diyebilirsin ki: “Senin gönlün nasır bağlamış!” Hayır diyemem! Laik, demokrat, “toplumun siyasî, iktisadî, hukukî esaslarının kısmi de olsa dînî inançlara uydurulmasının” anayasaca yasak edilmiş olduğu bir devlete hizmet ederek, kırk yıl memur maaşı, on küsur yıldır da emekli maaşı yiyen bir insanın kalbi nasıl olursa, benimkisi de öyle! Aynı müftü(!), imam(!), müezzin(!), şeyh(!) kalbi gibi! Tıpkı hizmet(!) erbabı kalbi gibi! Tıpkı ödüllü emekli memur-sözde şeyh kalbi gibi! İslâmî hizmet karşılığı ücret alan bu memurlara da üzülüyoruz! Adamlar mesleğini icra ediyor! Biraz da bu yaptıkları iş onların vitrini! Orada kendini tanıtacak ki, bir yerlere davet edilsin, programlara v.s. Sanatçı (!) jargonunda “extra” deniyormuş! Ben anlamıyorum ama, müjde, “yeşil pop” da varmış… Korkmayın yeşil “hop” da var! “Hop” diye dünya nimetinin içine atladı… Yok, yok! Başına “İslâm” getirin kâfi!... Bir soru ile hayır iki sorudan sonra başka konuya geçeceğim: Mesleki bir aktivite, yasal bir görev olarak, parasını alıp yatıp-kalkan ve bu arada tabii olarak yatırıp-kaldıran bir din görevlisinin namazını kaza etmesi gerekir mi? Hemen “kaza” var mıdır, yok mudur? Tartışması açmayın… Zaruret durumu(!)… Adam meslek gereği, ekmek parası için yatıp-kalkmak zorunda… Bu sorunun cevabı “evet” ise, onun arkasında yatıpkalkanların da namazlarını kaza etmesi gerekir mi? Yıllardır Müslüman olan, yaşlı nineye gençler soruyor: “Nine İslâm’ın şartı kaç? “Nine gençlerden şikâyetçi: “Bunlar da yeni yeni icatlar çıkarıyorlar!” Doğru, yükselen değerlere göre biz de yeni icatlar çıkarıyoruz! Ben sizin müşkülünüzü kolayca 34 halledeyim(!). Az para külliyen haram! Çok paranın hepsi helâl! Bir de şu “az”, “çok” kavramlarının analizini yapabilsek, mesele kalmayacak! Manevî bir mevhibe olan gönülle, biyolojik bir organ olan dil arasındaki münasebeti, mâsivâ aşkı ve ihtirası ile aşılmaz duvarlar örerek yok ederseniz; ortaya yaşadığımız durum çıkar… Dilin çıkardığı fiziksel titreşim, gönülden gelmiyorsa… Artık dil, dışarıdan gelen fiziksel uyarıcılara göre ses çıkaran bir organ haline gelir!… Birileri, birilerinin bir şekilde, inşâ ve imal ettiği ses çıkaran organlarını kullanarak milyonların kendilerine tapınmasına sebeb oldular… Milyonlar kendilerini rab edindi, halen de ediniyorlar… Çünkü o birileri Sâmirî’nin imal ettiği buzağı heykelidirler27… Bu buzağı heykelinin sesi milyonları teshir ediyor… Sadedinde olduğumuz “oportünist aktörler”in sahnesine biraz ışık tutar umut ve temennisiyle bu konu üzerinde biraz daha durmak istiyorum… Allah-u Teâlâ, İsrailoğullarını; denizden kurtardıktan ve Fir’avni helâk ettikten sonra, Hz. Musa ile konuşmak ve Tevrat’ı indirmek için Tur’un sağ tarafında vaatleşti.28 Ve gitti… {Katade dedi ki: İsrailoğulları, Musa Aleyhisselam’ ın geciktiğini görünce, Sâmirî kendilerine şöyle dedi: Onun size geri dönüşünün gecikmesinin sebebi, yanınızda bulunan süs eşyalarıdır.29 Bunun üzerine bütün bu süs eşyalarını toplayıp Sâmirî’ye verdiler. O da bunları alıp ateşe attı ve bunlardan kendilerine bir buzağı yaptı……… Bir diğer açıklamaya göre onun böğürüp ses çıkarması, rüzgâr ile oluyordu. Çünkü o buzağıda bir takım delikler yapmıştı. Rüzgâr onun içine girdi mi ses çıkarıyordu; canlı değildi. Bu da Mücahidin görüşüdür” 30.Ve İsrailoğulları o buzağıya ibadet etmeye başladılar… Burada bizim için önemli olan 27) 28) 29) 30) İstanbul, 2005, sh. 11 / 402 35 nokta şudur ki: “İbn Abbas (Radıyallahu Anh) dedi ki: Sâmirî ineğe tapan bir topluluktandı. Mısır topraklarına gelmişti ve zâhiri itibariyle İsrailoğulları dinine girmişti. Kalbinde ineklere tapma duygusunu hâlâ taşıyordu.”31 Benim tespit edebildiğim kadarı ile, bizim tefsirlerde buzağının “ süs eşyaları”nın eritilmesi ile yapıldığı rivâyet ediliyor… Fakat Tevrat’ta ısrarla: “Ve Harun onlara dedi: Karılarınızın, oğullarınızın ve kızlarınızın kulaklarındaki altın küpeleri kırıp çıkarın, ve onları bana getirin. Ve bütün kavm kendi kulaklarındaki altın küpeleri kırıp çıkardılar ve onları Haruna getirdiler.” 32 , “Ve yine: “RABBE altın takdime arz edenlerin her biri, broşlar ve halkalar ve yüzükler ve bilezikler, takımların hepsi altın olarak, getirdiler.33” Ben Tevrat’taki altın ısrarına bir anlam veremedim! İbadet edilecek buzağının niçin ille de altından olması gerekiyor? Yoksa benim düşündüğüm gibi: “Dünyada ibadet edilmeye, tapınılmaya tek layık sacrament (kutsal) “Altın’dır” mı diyelim! Böyle mi yorumlayalım? Sadece dikkatinizi çekmek istedim! Dürüst olalım, bizim sözlü kültürümüzde de “altın buzağı” şeklinde ifade edildiğini biliyorum… O zaman yukarıdaki yargılarımızı asil ulusumuza da teşmil edebiliriz… Nitekim her birimiz, bit-tecrübe kendi içimizde bu olguyu müşahede etmiyor muyuz? “Biz de altınlanmak, isteriz ama altın bize hâkim olamaz, biz altına oluruz(! )” Hadi canım sende! Âlemi kör, herkesi sağır mı sanırsın? Ey Müslüman! Hiç düşündün mü? Hak Teâlâ Hazretleri, Kur’an-ı Azimü’ş-şan’ınında bu kıssaları niçin anlatır? Böyle nabzına göre şerbet verenin peşinden gitmeye devam mı edeceksin? Kendini hareketin, eylemin, yapıp-etmelerin içinde kaybediyorsun! Araç amaç haline geliyor! Bu yapılanlar nedir? Diye sormuyorsun! Bir dur! Bir sor: Bu yaptıklarımla İslâmâ mı hizmet 31) 32) 87..ÇIKIŞ, Bap: 32/ 2,3 33) 36 ediyorum? Yoksa İslâm yerine ikame edilmeye çalışılan, birileri tarafından kurgulanan; mistik, metafizik, okültik, laik, seküler, kapitalist bir dine mi hizmet ediyorsun? Daha açık söylüyorum: Sor kendine: Her ne grup ve isim altında olursa olsun, İslâma mı hizmet ediyorum, yoksa küfre mi? Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri sana kâfi gelmiyor! Korkuyorsun yalnız kalmaktan! Hakk’ı değil, halkı tercih ediyorsun! Sâmirî’lere dikkat et! Sâmirî’lere dikkat et! Sâmirî’lere dikkat et! Tevbenin fayda etmeyeceği günü düşün! Ahmaklığın mazeret olarak kabul edilmeyeceği günü düşün! Biliyorum sen görmediğine inanmazsın! Ahirete inanıp inanmadığını bilmiyorum, ama düşün, kısas kıyamete kalmaz! Umud ederim ki; bu açıklamalarımızla oportünist aktörleri biraz sezdirmeye çalıştık… İleride daha da fazla üzerinde duracağız… “Tarih Üzerine – I” isimli kitabımızda üç yüz küsur yıldır tapındığımız, Batı Uygarlığı ve Sorunları üzerinde kapsamlı bir biçimde durmuştuk… Burada sadece Batı’yı değil, tüm dünyayı ahmak pençesi içinde kıvrandıran “değişim ve etkileri” konusunu laboratuar tecrübesi ile hatırlatmak için tek bir örnekle yetineceğim… “Zavallı çocuk. Zavallı ebeveynleri. Zavallı Batı Uygarlığı – aslında gelişmiş dünya ülkelerinin tamamı; hepsi de, bebeklikten yeni çıkmış olanlardan ergenliğe girmek üzere olanlara kadar küçük, sefil yaratıklarla dolu. Vatandaşların daha önce hiç olmadığı kadar varlıklı, sağlıklı ve ayrıcalıklı olduğu bu küresel kültürde, çocuklar gitgide daha mutsuz yetişiyor. Görünüşe bakılırsa huysuz ve memnuniyetsiz, bunalımlı ve işe yaramaz, kendi davranış sorunlarından başka sevecek hiçbir şeyi olmayan bir nesil yetiştiriyoruz. 34” Avam olmanın en belirgin özelliği analiz ve sentezler yapamamak… Daha da feci tarafı analitik düşünülmesi gereken yerde sentetik; sentetik düşünülmesi gereken yerde analitik düşünmesi… Bel34) Zararlı Etkileri) çev. Özge Ç. Aksoy, İstanbul, iletişim, 2010, sh. 8 37 ki şöyle anlatılabilir… Ele aldığı konuyu bütüncül düşünmesi gerekirken, unsurlarına ayırarak düşünmesi veya düşündüğünü sanması; bileşenlerine ayırarak düşünmesi gereken yerde toptancı bir yaklaşım göstermesi… Yani arabayı, atın önüne koşması… Nüansları, incelikleri yakalayamamak… Fakat teknolojinin bu kadar ilerlemediği dönemlerde bir “halk irfanı” ndan söz edilebilirdi. Ama şimdi “ahmak kutusu” dediğimiz TV, her şeyi bozduğu gibi, o irfan sahibi “halk”ı da yok etti. Genel olarak bir avamlaşma var. Bu bakımdan her şeye alışarak yaşandığı ve değişim çok hızlı olduğu için avam farkına varamıyor bu değişimin… Zamanın çok hızlı aktığı, bölünmüş fiziki zamanların çok küçüldüğü bir dönemi yaşıyoruz… Öyle ki artık bir gün 24 saatten, bir saat 60 dakikadan meydana gelmiyor… Fiziki olarak değişen bir şey yok ama… Alan Palmer’le devam ediyoruz: “Bundan yirmi yıl önce (kitabın İngilizcesi, 2006 baskılı) benim ve eşimin, kızımızı büyütürken içinde yaşadığımız dünya, kendi büyüdüğümüz dünyadan çok farklı değildi. Ancak o zamandan bu yana değişim inanılmaz bir hızla gerçekleşti. Yirmi yıldan daha kısa bir zamanda teknoloji evlerimizi değişime uğrattı: kişisel bilgisayarlar, dizüstü bilgisayarlar, e-posta, internet, kablolu televizyon, uydu ve dijital televizyon, kameralar, DVD, bilgisayar oyunları, Play Stationlar, iPodlar, cep telefonları, kısa mesajlar, kameralı telefonlar… Ve her şey geçmişte olduğundan çok, ama çok daha hızla gerçekleşiyor……. Evlilikler eskisi kadar istikrarlı değil ve Japonya ve İspanya gibi, yirmi yıl önce düşüncesi bile mümkün olmayan ülkelerde dahi, evlilik dışı beraber yaşama ve boşanma oranları giderek artıyor.”35 Tek amacım seni rahatsız etmek.. “Bizim aile yapımız sağlam!” gibi argümansız ve temelsiz yargıların arkasına sığınma!… Kendini aldatma!... Bundan birkaç on yıl öncesine kadar Anadolu’nun herhangi bir şehrinde bekâra ev vermezlerdi… Bu 35) 38 gün? Sen paradan haber ver!.. Artık şunu anla “Bizim toplumumuz” yok… Hele bu değişimin müellifleri arasında olmayıp, sadece pasif alıcısı olan bizim gibi ülkelerde bu değişim, zelzelenin merkez üssü olduğu için çok daha tahripkâr oluyor(?)… Doğumundan itibaren o hayat tarzının içinde büyüyen, dansa yürümeyle birlikte başlayan bir çocukla, dans etmeyi yirmili yaşlarda öğrenen bir yeni yetmeyi mukayese edin… Muhtemel, toplumsal ve ahlâkî sonuçları… Dünya küçük bir köy! Hatta dünya aynı evde yaşayan bir aile oldu! Ama biraz geniş bir aile… Bir de dünya üzerinde, genel olarak Batı Uygarlığının, özel olarak da neo-liberal politikaların yarattığı adaletsiz servet dağılımı… Eşitlikten bahsetmiyorum… Adalet, herkese hakkını verme… Dünyanın haritasını cetvelle çizip, oluşturduğun devletlerin başına getirdiğin en masum ifade ile, hasta diktatörlerle dünyayı sömürmek adalet midir? İşte size bir öğretmenin feryadı: Yine Palmer’le devam ediyoruz: {{“Yakında çok korkunç bir şey olacak.” Birleşik Krallık’ın geri kalmış bir bölgesinde bir grup ilkokul müdürüyle öğle yemeğindeydim ve okullarındaki çocuklar hakkındaki sohbetlerini dinliyordum. Meslektaşlarının bu kehanetine herkes hüzünlü bir şekilde onaylayarak yanıt verdi. “Bu kaçınılmaz” diye yanıtladı birisi, “İşler öyle kötüye gidiyor ki, trajik olan şu ki, ülkenin geri kalanının bunu fark etmesi için korkunç bir felaketi beklemek zorundayız.” Tabağımdaki salata ile oynarken, öğretmenlerin okullarındaki çocuklardan insanları şok edecek, manşetleri kaplayacak bir şiddet öngörüsünde bulunduklarını fark ettim. Cinâyet, sakat bırakma veya tahrip. Hem de on yaşından küçük çocuklardan. 39 Birleşik Krallık’ta şehrin iç kesimlerinde yoksulların oturduğu köhne mahalleler gitgide daha yabani yerler haline geliyor. Böyle yerleri ziyaret ettiğimde her yıl daha korkunç olduklarını görüyorum. Birçok çocuğun yüzü, çocuk yüzüne bile benzemiyor: bitkin ve öfkeliler, gözleri ise donuk bakıyor. Onlar için şiddet günlük hayatın bir gerçeği. Kendileri de çoğunlukla neredeyse çocuk yaşta olan anne-babaları muhtaç ve eğitimsiz, genellikle madde bağımlısı, alkolik ve suça batmış insanlar. Toksik çocukluk sendromu bu gibi ortamlarda gelişiyor ve bu yabani nesli besliyor.}}36 İşte net ve açık bir biçimde bu gâvur Uygarlığının hem kendini, hem bütün dünyayı, gökyüzü ve yer altı dâhil nasıl bir felakete götürdüğü ortada… Gâvur Batı uygarlığı yetiştirdiği canavara isim arıyor: 1960-80 arasında doğanlar X kuşağı, 1980-2000 arasında doğanlar, Y kuşağı veya Milenyum Kuşağı37” (Ayrıca Zaman gazetesi de “Y kuşağı olarak kavramsallaştırmış38”) Bana sorarsanız anlaşılamayan, kendisinin de kendisini anlamadığını sandığımız bu kuşağı ifade edecek en mükemmel niteleme (Ğ) kuşağı… (Yumuşak G kuşağı…) Bu tasvire çalıştığımız böyle bir evrende, asıl mesele muhasebesi yapılmadan modalaşmış “Değişmeden başka her şey değişir.” Gibi bir önyargının kutsanması… Kanıksanması! Ve böyle bir ilke, muhasebesi yapılmadan günümüzdeki gibi kutsanırsa; hayatımızda mukaddes de ve hatta kutsal da, kural da kalmaz… “Her şey mubahtır!” (Raskolnikov) gibi bir yargıya varırız… Daha açık ifade edelim ortada itikadî bir mesele var… Bir insanın kendi iradesi ile kâfir olması ayrı bir konu… Ama bir insanın; namaz kılarak, oruç tutarak, teheccüd namazına kalkarak, 36) 37) Oksay, sh. 10 38) 40 tarikata girerek, hacca, umreye, giderek, kandil gecelerini kutlayarak(!) gavur olması nasıl bir konu??? İşte bütün mesele… (Hamlet… Ama Shakespeare’in meselesi ile bizimki farklı!... Belki de aynı: Bütün mesele olmak ya da olmamak!) Bu değişim içinde mümin – kâfir çizgisinin, soluklaşması, hatta silinmesi… İbadet(!) eşliğinde küfre girmek??? Daha doğru bir kavramsallaştırma ile: Ritüel haline getirilmiş sözde ibadetler eşliğinde küfre girmek!? Ama bu takım çalgı ile gerdeğe girmeğe benzemez! Günde beş vakit namazını kılan, ehl-i salat kişiler arasında anket yapın, Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’daki muhkem muamelat âyetlerini olduğu gibi, pazarlıksız kabul eden, îmân eden % kaç kişi bulacaksınız? Kısas mı? Kadınların miras meselesi mi? Şahitlik mi? Had cezaları mı? Tatbikatı mütevatir olan recm mi? Mürtedin hükmü mü? Bana sormayın yüzde kaç? Siz cevap verin: % 2, % 3, % 5… Sondaki çok iyimser bir oran, inşallah siz haklı çıkarsınız! Eskiden müşrik kılıcını sallayarak geliyordu, şimdi namaz kılarak geliyor…Ayrıca yukarıdaki konular sadece zahire göre hüküm verilecek sorular… Bırakın bunların hepsini, gönüllerimiz puthane olmuş… Tevhid inancı? Gönüllerimizdeki putları saymaya sayfalar yetmez… Her türlü iktidar, her türlü üstün olma ve hükmetme ihtirası, mal, mülk, şöhret, cinsellik, çoluk çocuk, sözde şeyh, sözde hoca, sözde üstad? Tevhid? Tevhid? Tevhid!!! Mâsivâdan teberrî ederek, şimdiye kadar yaptıklarımızdan tevbe-i nasuhla temizlenip, “Lâ!” diyebiliyor muyuz? Bütün kötülükler kâinatını tuzla buz edebiliriz! Bazen kural ve kutsalın kaybolduğu bir dünyada biz de ölçülerimizi kaybediyoruz… Malum Bektâşî mantığına biz de bazen esir oluyoruz… Bizim gibi aciz kalmış birisi; bu gösterişi, bu riyayı, bu samimiyetsizliği, bu elâlemin kutsanmasını ifade için: “Hacca, Umre’ye gidiliyor, herkesin haberi var, davul zurna ile dünyaya ilan ediliyor! Ama Cenab-ı Hakk’ın (hâşâ) haberi yok!” tespitinde bulunmuş! … Acziyetimizden, biz de kendimizi bu tür esprilerin şehvetine kaptırıyoruz bazen! 41 Asıl mesele; bu tür bir yargıyı dile getirmesek dahi; farkında olmadan sosyal öğrenme dolayısıyla içselleştirdiğimiz için, kişiliğimizin en derin katmanlarına; kişiliğimizin fay hatlarına işlemesi ve birikmesi neticesi, her an kişiliğimizde bir zelzele yaratacak enerjiye sahip olması… Bu enerjiyi boşaltmanın tek çaresi, yukarıda verdiğimiz, değişim ve dolayısıyla ortaya çıkan konularla hesaplaşmak… Fay hatları arasındaki enerjinin boşaltılması veya kontrollü bir şekilde, olabildiğince zararsız bir biçimde yavaş yavaş tahliyesi, ancak gerçeklerden kaçmadan, - çok çirkin bir ifade, kullanırken rahatsız oluyorum ama- kıvırmadan, bu sorularla yüz yüze hesaplaşmakla, amiyane bir ifade ile kafa kafaya çarpışmakla mümkündür… TV’lerde ben bakamıyorum, ama kafa kafaya trafik kazalarını gösteriyorlar… Evet, korkunç manzara… Ama eğer îmânınıza güveniyorsanız korkmanıza gerek yok! Korkmakla, saklamakla îmânımızı kurtaramayız! (İmam-ı Gazali’yi hatırla!…) Îmân; Allah Teâlâ’nın lûtfettiği saklanacak değil, sakınılacak bir mevhibedir… Siz istediğiniz kadar saklamaya çalışın bir şekilde buluyorlar ve fünye ile patlatarak zararsız hale getiriyorlar… Yani îmân berhava oluyor…. En muhkem, en emin saklama yeri kasa… Koyun içine eti, sütü yoğurdu, kaç gün saklayabilirsiniz? Demek ki mesele îmânı, muhatap olduğu hücumlardan, tecavüzlerden, iftiralardan saklamak değil! Sakınmak! Bu hücumlarla hesaplaşmak! Siz bunlarla hesaplaşamazsanız veya sadece teselli bulmak için, arabesk bir tavırla “bir teselli ver gönlüme” beklentisi içinde PDR (Psikolojik, Danışma ve Rehberlik) halinde faaliyet gösteren dinsel mahfillerden medet ummaya kalkarsanız, îmânınızın hesabını görürler… Unutmayalım; Osmanlı Devleti ve belki de bütün İslâm alemi, Batı Uygarlığı’nın muhasebesini yapıp, onunla mahsuplaşamadığı için, Batı Uygarlığı, hepsinin hesabını gördü!... Yine şu anda birey olarak; bir hortum, bir kasırga gibi üstüne gelen postmodernite ile hesaplaşamazsan, batı uygarlığı, bu sefer de îmânının hesabını görür… Biliyorum sen de farkında- 42 sın! Ancak, denize düşen yılana sarılır hesabı kendini bir yerlere fırlatıyorsun, gerçeklerden firar ediyorsun! Dur nereye? Kaçacak yer kalmadı… Duvara dayandın! Çilesiz kurtuluş yok! Bu, çile ile kurtuluş olur, demek değildir! Ama bir başlangıçtır! Ama bir ümittir… Çünkü at bitti! Çünkü deniz bitti! “Hangi ilimler mezmum?” gibi bir tartışmanın bugün anlamını kaybettiğini düşünüyorum… Çünkü bugün herkes aynı asit yağmurunun muhatabı… Bugün bütün alanlar, başta felsefe olmak üzere pazara düştü… Felsefeciler de pazar uşağı… Hatta metaları kapıda teslim… Biraz sekter davranıyorum farkındayım, ama felsefe böyle olursa psikolojiyi siz düşünün, hepsi modern büyücü… Yalnız psikolojinin namusunu hiç değilse başı paçavra parçası ile örtülü dinci kadınlar kurtarıyorlar… Bilerek veya bilmeyerek, Freud’a nasıl tapınıyorlar!... Kuşkusuz Freud’un analizlerinde kendilerini buldukları için… Ama biz materyalist Freud’a karşılık hiç değilse haddeden geçmiş, biraz daha incelmiş; Alfred Adler’i ve Eric Berne’ü tercih ediyoruz… Sosyolojiyi düşünün… Bütün beşerî ilimleri düşünün! Kuşkusuz sadedi üzerinde olduğumuz konumuz olan: “Oportünist Değişimin Aktörleri” bir laboratuar niteliğinde olacak… Fikri planda arz etmeye çalıştığımız meselelerimizi ete kemiğe büründürerek müşahhaslaştırmaya çalışacağız… Ve özellikle bu konu ile hesaplaşabilmek için tenzih-i İslâm, îmânî umdesini esas alıyoruz… Dolayısıyla tek ölçümüz Şeriat-ı Garrây’-i Muhammediyye… Bu sebeble; bir hocayı, bir şeyhi, bir üstadı rab edinenler bu satırları, daha doğrusu bizi hiç okumasınlar! Çünkü çok çok rahatsız olurlar… Ama dua ile niyaz ederim ki; bu satırlar tevhid inancına sahip, vahdaniyetle meşbû îmân sahiplerinin gönüllerinde ve bizim gibi aciz Müslümanların ruhlarında inşirâha, rehâya vesile olacaktır!... Bütün mesele rabbim kim? Sorusuna verilen cevapta… Çünkü çok daralıyoruz, çok daralıyoruz… 43 Ramazan geliyor!... Nasıl geçecek o bir ay? Zaten on bir ay İslâm vakar ve izzetine uygun yaşıyor muyuz?! Olimpiyat, diyorlar! Kermes, diyorlar! Aktivite, diyorlar! Sohbet, diyorlar! Hizmet, diyorlar! Müslümanlara “tefekkür” için saniye bırakmıyorlar… Nitekim müzik konusunda gerçekte Nakşî hassasiyetini düşünün, bir de bugün onlara aidiyet iddia edenleri… “Vakitleri oyunla ve eğlenceyle geçirmemelidir… Yasaklanmış işler bir yana, boş işlerle bile ömrü tüketmemelidir. Sakın ola ki, çalgıya ve nağmeye rağbet edip onlardan tat alarak büyük bir aldanışı yaşamayın. Çünkü çalgı, bala bulanmış zehirdir.39” Müceddid-i Elfi Sânî, İmam-ı Rabbanî devam ediyor: {Ayrıca takva ve verâ’ya da mutlaka riâyet edilmelidir. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur: “Dininizin esası verâdır.” Verâ şeriatın yasakladığı işleri terk etmekten ibarettir. O halde, sarhoşluk veren şeylerden uzak durmalı ve onları şarap gibi haram ve çirkin kabul etmelidir. Çalgıdan sakınmak da zorunludur. Çünkü çalgının, zinanın kemendi olduğu söylenmiştir.40} Konuşmaya mecâl yok! Fakat bizde yok! Bunlarda oyun çok! Hemen şimdi size çalgının mubah olduğuna dair, deliller getirirler… Çünkü bugün halk istiyor, halk! O zaman bir şekilde çözüm bulunacaktır… Çünkü bu her türlü sözdeler için; daima halk, Hakk’tan üstündür… Çünkü bunlar halkı görüyor; beş duyusu ile varlığını tespit ediyor, onun gücüne kuvvetine inanıyor… Ama görmediği Hakk’ın??? Henüz sesi oturmamış, yani sesinden kız mı erkek mi olduğu belli olmayan çocuklara, sözü ilahi olan, ama bestesinin ne olduğunu bilmediğimiz metinlerin okutulmasının sebebi ve hükmü nedir? Biz tahmin ediyoruz, ama dile getirmekten Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’nden hayâ ederiz… Böyle kız ve erkek çocuklarını çeşitli vesileler uydurarak sahnelemenin, teşhir etmenin sebepleri nelerdir? Biz tahmin ediyoruz, ama dile getir39) III / 292 40) 44 mekten Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’nden hayâ ederiz… İşte nefsin oyunları o kadar çok ki… Başlangıçta şuna karar verin! Bir konuyu tahlil ederken İslâmî nokta-i nazardan mı, şer’î ıstılahlardan mı hareket edeceksiniz? Yoksa hevâ ve hevesinize göre uydurduğunuz terminolojinizden mi? Hiç uğraşmayayım, şer’an bir kız veya erkek Müslüman için evlilik yaşı kaçtır? Sahnelerde oynattıklarınızı o ölçülere göre değerlendirelim… Hemen anladınız! “Olur mu ama?” Soru ile kurtulamazsınız… Biz de tam bunu söylüyoruz ve diyoruz ki, “Böyle Müslümanlık olur mu?” Siz gâvurluğu ölçü alıyorsunuz, biz İslâmı? Gâvurlukta bile, biraz kalitelisini ölçü alın bari… Yanılmıyorsam Fransız devlet adamı Poincare’ye ait harikulâde bir ironi var… Dans, diyorlar da, o da soruyor: “Niçin ayakta?” Farklı bir versiyonu da var… Ben edebimin izin verdiği ölçüde müeddeb olanını aldım… Bu kız ve erkek çocuklar nasıl gelir? Nerelerde kalırlar? Hem kendi açılarından, hem de kaldıkları aileler açısından? Çağrışımlar… Çağrışımlar… Çağrışımlar… Öyle bir hücum ediyor ki zihnimize, bazen birbirlerini ezip öldürüyorlar… Ancak canını kurtarabilenler yazıya dökülebiliyor…. Bizimki sadece kesbî müktesebat… Ömür boyu gayrete, çalışmaya bağlı bir füyûzât… Bize bildirilmiyor… Bizimkisi vehbî değil!.... Bize bildirilmiyor!... Bu gavur sistemi içinde kişiliklerimiz, biz farkında olmadan öyle bir kıvama getiriliyor ki, ufak bir fiskede yıkılıyor… Hemen ifade edeyim ki, şu vereceğim örneği kabul ettiğim için değil, hatta böyle bir telakki tarzına şiddetle düşman olmama rağmen, sırf toplumsal yapıyı ve etkiyi vurgulamak amacıyla aktarıyorum…. Bir toplum hayatı için önemli olmayan bir zaman diliminde, belki 30, belki 40, belki 70 sene önce… Nüfus sayımı için sayım memuru geliyor… Evin büyüklerini yazıyor… Sıra çocuklara geliyor… Ahmet, Hasan, Mustafa… Fakat nüfus memuru içerideki hafif gürültüden, hissediyor. “Ama içerden başka çocuk sesleri de geliyor! Niçin onları yazdırmıyorsunuz?” Cevap; “Onlar 45 kız çocuğu!...” Kızının ismini dahi bir yabancıya emanet edemeyen baba! Bunu dahi - bize göre yanlış- “namus” meselesi addeden baba! Bugün size temin ederim ki; o ismi dahi saklanan kız çocuğunun kızı veya torunu şu anda Amerika veya Avrupa’dan; lisans, yüksek lisans veya doktora diploması sahibi…. Veya bir imkân bulamadığından söz konusu statüler için yanan yakılan, zorunlu, mecburî sabra mahkûm bir kişidir şu anda… Nefse biraz dokununca yılan gibi başkaldırıyor… Bendeki nefs imajı yıllarca önce, vefat eden (1957) rahmetli dedemin anlattığı bir hadiseye dayanır… Keşke tasvir kabiliyetim olsa da, bendeki imajı size tam anlamıyla aktarabilsem… Dil duyguya ihanet ediyor… Dil, fıkır fıkır bir yanardağ gibi kaynayan iç hayatımızı (intim sfer) tercüme edemiyor… Dil, fokur fokur demlik gibi kaynayan zihnimizdeki fırtınaları yansıtamıyor… İç hayatın zenginliğinin formel eğitimle ilgisi yok! Ve hatta bana sorarsanız formel eğitim, iç hayatı kısırlaştırıyor… Dumura uğratıyor… Hayale dalmamıza bile izin yok! Çünkü bu TV herkesi eşitledi… Katiyetle geçmişi kutsama değil… Teknolojinin ilerlemediği, kitle haberleşme araçlarının bu kadar gelişmediği, “kır”a kır, “köy”e köy diyebileceğimiz bir zamanda… Arnavutköy, Ataköy, Erenköy??? Acaba bir genç kız veya delikanlı “yavuklu”su hakkında ne hissederdi? Bir çocuğu dünyaya geldiğinde kendisini nasıl bir duygular halesi içinde bulurdu? Ya yavuklusunu başkasına verdikleri anda, kalbi nasıl, çatır çatır yırtılırdı? Veya “kader” diyerek, boynunu nasıl büker, otururdu? Bu iç yaşantısını hangi kavramlara dökerdi? Dağda, bayırda, yazıda; bulutlara dalıp ne düşünürdü?… Gece aya, yıldızlara dalıp gittiğinde hangi duygular uyanırdı, sonsuz genişlikteki gönlünde? Bir Ramazan bayramında nasıl bir sürûr yaşardı? Kuşkusuz kavramları bugünkünden daha fakirdi, ama iç yaşantısı daha zengindi… Yalnız Osmanlı döneminde, köy odalarında Fuzûlî Dîvânı okunduğu hakkında sözlü rivâyetler işitmiştim… O bakımdan kelime haznesi bugün mü daha geniş? Yoksa Osmanlıcada mı? Düşününce yukarıdaki, “Kuşkusuz kavramları bugünkünden daha fakirdi.” 46 Yargısında galiba yanılıyorum… Bugünkü genç, günde 150-200 kelime tipi ile konuşuyor… Daha doğrusu konuşmasına gerek de yok!... Tek heceli birkaç kelime ile meramını ifade edip, birbirleri ile anlaşıyor… Fakat bu mantığımız başımıza en büyük belâ! Bu eleştirel düşünme… Çile… Çile… Çile… Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabib Kılma derman kim helâkim zehri dermanındadır. Fuzûlî Yani biraz şuurumuzu kelepçeleyerek, hayal alemine firar edip, mantığımızı izne çıkarıp, vicdanımızı uyuşturarak, bir teselli aradık,… Ama nafile… Vicdanım, şuurumu tekmeliyor… “Kendi kendine uyuşturucu verip, yaratacağın ütopik dünyada yan gelip yatmaya hakkın yok… Bir avam gibi… Sıradan bir insan gibi… Çoklar, pek çoklar gibi… Bu muhayyilende yarattığın yıllarca önceki o köyün, köylüsünün yaşadığı kan davasını nereye koyacaksın? Bir mer’a anlaşmazlığı yüzünden kırılan kalpleri, dökülen kanları nereye koyacaksın! Kalk bir daha düşün! Ucuzculuk yok!” Ve şu Âyet-i Kerime’yi unutmaya çalıştığımı anlıyorum: “Hâsılı O, Kendisinden dilediğiniz her şeyi verdi. Öyle ki Allah’ın size verdiği nimetleri birer birer saymaya kalkarsanız, mümkün değil, onları toptan olarak bile sayamazsınız. Gerçekten insan zalim ve nankördür. 41” Ve-s-selâm! Yukarıda dedemden bahsetmiştim… Bizim yaz mevsiminde göçtüğümüz bağlarımız olur… Rahmetli dedem bir gün bağda çalışırken, aradan çok geçti mübalağa edersem, affınızı dilerim… Birkaç metre boyunda, bilekten daha kalın bir yılan, nasıl oluyorsa dedeme saldırır… “Beli ağzına verdim ısırıyor ve bana hücum ediyordu!” O günde, yılandan çok korktuğum için bende korkunç bir imaj doğurmuştu… Muhayyileme emanet edilen 41) nankördür.” Elmalılı. 47 bir tasvir… İşte “nefs” denince böyle mitolojik bir canavar kaplar bütün muhayyilemi ve dehşet içinde kalırım… Ama anlattığımız hadisede, dedem o canavarı öldürmüştü… Hâlbuki bizden nefsimizi öldürmemiz istenmiyor… Nebiyy-i Zîşân’ın İslâm’da ruhbanlık olmadığına dair Hadis-i Şerifleri’ni hatırlayın… Hatta bu konuda bazı Ashab-ı Kiram’ı uyarmalarını… Bizde nefsin terbiyesidir, esas olan! Biz de bugünkü mentalitemize göre, materyalist bir zihniyete sahip olduğumuz için, pratik önce, teori sonra geliyor… Bırakın İslâm’ı, yelpazenin en genelinde bile ruhçularda, ruha inananlarda teori önde gelir… Biz eyliyoruz, sonra kılıfını buluyoruz… Önce davranış sonra kılıf… Hâlbuki önce fikir, sonra eylem… Önce îmân, sonra amel… Îmânî esaslara riâyet etmedikten sonra, eylemlerinizin hiçbir kıymeti yok… Çünkü o ibadet değildir… Siz yılın en sıcak günlerinde aç durun… İftara birkaç dakika kala, tahfifen ve aamden “farzlar önemli değil” zihniyeti içinde bir şey yerseniz bu oruç değildir… Bu ibadet değildir… Sadece aç durmuş olursunuz! Önce kızımıza tahsil yaptırıyoruz… Yurtiçi, imkânımız olursa yurtdışı… Sonra da gerekçelerini arıyoruz… Nefs!... Nefs!.. Nefs! Hemen soru hazır: İlim kadın erkek her Müslümana farz değil mi? Bir: “İlim” kavramından kasdettiğiniz nedir? İki: Bir muallimde bulunması gereken özellikler nelerdir? Üç: Müfredatta bulunması gereken özellikler nelerdir? Dört: Okullarda aranan özellikler nelerdir? Beş: Hangi kitaplarla? Altı: Kızına tahsil yaptıran bir babanın genel ve fikrî anlamda görevleri nelerdir? Galiba yeter! Sorulara devam etmek gereksiz… Çünkü biz şuna inanıyoruz(!) ki; kızı-oğlu yurt dışında, bir ideoloji olan Batı bilimi tahsil eden bir baba, onların müfredatlarındaki bütün bilgileri evlatları ile tartışıyor ve onların şartlanmalardan kurtarıyor… Veya kızı-oğlu yurt içinde, amaçları malum olan, İslâmâ karşı, anakronik bir müfredatla öğrenim görürken, evlatlarının bu çağ dışı şartlanmalarına meydan vermemek için her gece 48 onlarla okuduklarını tartışıyor(!), onları yanlışlara düşmekten alıkoyuyor? Ebeveynlerin evlatlarını “Saldım çayıra, Mevlâ kayıra” zihniyeti ile ilim(!) yapmaya gönderdiklerini sanmıyoruz!... “Saldıktan” sonra çayır veya kapalı mahal olması önemli değil! Sen kendini kandırırsın! Peki, bu sorularımızın muhatabı sadece kızlarımız mı? Bütün hassasiyetimiz onlar üzerinde temerküz ediyor… Hayır, erkekler de muhatabımız!.. Eğitim başlı başına azîm bir mesele… Eğer siz İslâm medeniyetini inşâ edemezseniz, seküler, laik sistemin bir köşesinde, egemenlerin insafı oranında, bir sığıntı gibi yaşarsınız… T.C.nin, teşvik, dizayn, kontrol ve takibinde; sistemin mantığı gereği, sermaye el değiştirirken pay verilen zenginlerin kaynağı meçhul maddî desteği ile küfrü daha da tahkim etmek için, uyanma ihtimali olabilecek Müslümanları uyutmak gayesiyle, icra-i faaliyet gösteren, pseude, sahte, dinî gibi gözüken şu veya bu isim altındaki, şu veya bu seviyedeki, bir okula göndermektense; normal resmî okullara göndermek, hem îmânî, hem ahlakî, hem kişilik oluşumu, hem de eğitim bakımından daha tercihe şayandır… İstismarın, oportünizmin, olduğu yerde îmân tehlikededir! Şu nokta da unutulmamalıdır ki; sürekli bir şekilde, formel teftişin dışında, gayr-i resmî bir biçimde gözetlenen ve kontrol edilen bir kurumda fikir namusu filizlenemez… Herkes birbirinin muhbiri olur… Böyle kurumlarda herkes ispiyoncudur. Çünkü bu durumda bazı adamlar vardır aracılık yapan, bunlar sürekli bir şekilde havuç uzatarak, “iyi polis” rolünü oynarlar… Sizi korkutarak devamlı manipüle ederler. Kurum bir rivâyetler ve gizli uyarılar, tehditler ağı içine haps olur. “Aman, dikkat, ileri gidiyorsunuz. Yukarıdakiler rahatsız. Bir yetkili dedi ki….” lerle başlayan ifadelerle sizi idare ederler. Kurumu manipüle ederler. Sürekli tavize zorlarlar. Böylece iki tarafın da ahlâkı bozulur… Böylece kurumu riya ve tabasbusa mahkûm ederler… Zaten bu kurumlarda da İslâmî bir şuur olmadığı için, sıkı sıkıya kendilerine biçilen sınırların içinde matluba muvafık şekilde egemenlere hizmet ederler… 1960’lı yıllar- 49 da ne yaydığını anlayamadığımız, bir cemiyet vardı… Bugünkü kadroların çoğu, o yurtlardan yetişmedir… Başkanının mason olduğu söylenirdi… Ham yobaz kaba softa, feraseti olmadığı için bu incelikleri anlayamaz… O günün meşhur Komünist Türkiye İşçi Partisi’nin Başkanının da mason olduğu söylenirdi… Bütün akan ırmaklar kontrol altında tutuluyor. Her şey ancak onların istediği kadar ve şekilde geçekleşebiliyor. Bütün ipler ellerinde… Siz de zahiren bakıp kendinizi teselli edin! Pırıl pırıl bir gençlik yetişiyor (!).. Artık yeter hep aynı oyun! {Ebu Sa’îd (Radıyallahü Anh) anlatıyor: Resûlullah (Aleyhissalâtu Vesselâm): “Müminin ferasetinden kaçının, çünkü o Allahü Teâlâ’nın nuruyla bakar.” Buyurup sonra şu âyeti okudular: “ Elbette bunda fikr u firâseti olanlar için ibretler vardır.” (Hicr Suresi: 15 / 75)}42 Niçin Müslümanlar olanlardan hiç ibret almazlar? Hep aynı hata tekrarlanır!... {Ebu Hureyre Radıyallahü Anh anlatıyor.: “Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki: “Mü’min, bir (yılanın) deliğinden iki defa sokulmaz.”43 Örnek olarak, ayrıca Taşköprülüzade’yi baz alırsak, 1532’de yazdığı eserine göre, eğitim kurumu olarak medreselerde ilim bitmiştir… Mevzuat’ül Ulûm… Peki bugün Türkiye’de medrese adı verilenler…? Diğer İslâm ülkelerindeki? Onları bilmiyorum… Ama ABD’nin ve Siyonizm’in bugün Pakistan’daki medreselerden rahatsız olduğu kesin… Onları da kendilerine benzetmek için Amerika’nın ve Siyonizm’in teşviki ile oraya da el attılar Türkiye’dekiler… Bilerek veya bilmeyerek küfre ve Siyonizm’e hizmet!... Allah Celle Celalühu’den utanmadan cemaat olduğunu iddia eden başka birilerinin de yurt dışındaki bütün mekânları CİA istasyonu… Israr ediyorum Türkiye’nin tek kalem ihraç metaı vardır: İslâmiyet(!)… Diğer ihraç ettiğimiz kalemler teferruat!... Bi42) İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, sh: 4 / 40 43) 50 rincinin yüzü suyu hürmetine imkân bulunuyor… Afrika’ya da, Avrupa’ya da bu metaınız sayesinde açılıyorsunuz… Her ay bilmem şu kadar milyar $’a ihtiyacınız var, cari açığı finanse etmeniz için… Hiç düşünmeyin, birileri gönderir… Borsanızın % 69’u yabancı sermaye… Bazen ufak tefek manipülasyonlarla terbiye ediyorlar… Baksanıza bizim siyasilerin dehasına… Hamas; düne kadar omuz omuza Siyonizm’e karşı birlikte savaştığı, Lübnan Hizbullah’ı aleyhine beyanat veriyor… Ne mutlu bize! İsrail’in etrafını parçalayarak, ufalayarak, güvenliğini teminat altına alıyoruz… İsrail Mescid-i Aksa’yı yavaş yavaş yıkıyormuş! Ne gam!... Ama kısas kıyamete kalmaz… Ha, unutuyordum; Halid Meşal ve Heniye ikisi birlikte Türkiye’deler… Bunlar terörist(!) değiller mi idi? İrtica hortlamıyor mu? Niçin hiç eleştiren yok? Niçin feryat eden yok? Dünün mücahidi! Canını istihkar etmiş, Filistinli kardeşim, Türkiye’deki basına bak kendinden şüphe et! Bir ara “bizi kendilerine benzetecekler” diye, bizimkilerden, şikâyet ettiklerinizden bahsediliyordu… Yoksa siz de bizimkiler gibi “cici çocuk” mu oluyorsunuz? İslâm dünyasından, bugüne kadar hiç çıkmadı ama bundan sonra da : {Ey Müslümanlar! Gâvura teslim olmaktan başka çare yok! “Şüphesiz Rabbin her an gözetlemededir” 44 Âyet-i Kerime’sine îmân ettiğimiz ve Hâlık-ı Zül Celal’den korktuğumuz için biz seni kandıramayız! Başının çaresine bak! } diyecek bir hayâ sahibi de çıkmayacak mı? Değişimi vurgulamaya devam ediyoruz… Nitekim bugün (Haziran.2013 ) G8’ler toplantısı vardı. TV’ler veriyor… Biri kadın lider, diğerlerinin hiçbirinin kravatı yok… Kravat derdinde değiliz… Fakat bizim devamlı tekrarladığımız gibi; modernite dayatıyor ve postmodernite dağıtıyor, hatta savuruyor, savuramadığı yerde de öğütüp savuruyor… Modernite öyle bir hayat tarzı oluşturdu ve öyle bir dayattı ki, dünya üzerinde kimsede muhalefete mecal, direnç bırakmadı! Yemek nasıl 44) 51 yenir? Yolda nasıl yürünür? Nasıl giyinilir? Üzerinde kendilerinin bile anlaşamadığı; İyi–kötü, güzel-çirkin ve doğru-yanlış; etik, estetik ve epistemolojik değerleri bize dayattılar… Malum o ham yobaz ve kaba softa, yozlaşmış medrese mantığı ile sorar: “Üzerinde kendilerinin bile anlaşamadığı” değerleri nasıl bize dayattılar? Ortada bir değer yok ki! Bilerek veya bilmeyerek İslâm’a en büyük ihaneti yapan sen, şunu düşünemeyecek kadar ferasetten mahrumsun! Bize İslâmî değerlerin kabul edilemez, yaşanamaz, çağdışı, modernizme aykırı olduğunu bir şekilde dayattılar; farkında olarak veya olmayarak hepimiz kabul ettik, ondan sonra da kendilerinin bile ihtilaf ettikleri tezlerden birini seç, beğen al! Şu anda sen bile îmânından utanıyorsun! Gâvurun gömleğinin yakasını kes İslâmî olsun! Gâvurun pantolonunu genişlet İslâmî olsun… En önemlisi gâvurun temel kurumlarını al, hafif bir makyaj yap, İslâmî olsun! Finans kurumları? Bu kadar pişkinliğe, yüzsüzlüğe, hayasızlığa da pes doğrusu!... Din kalesinin arkasına sığınarak, dini istismar ederek, kendini korumaya çalışıyorsun! Yemekte, resepsiyonda, baloda, caddede, ne giyilir? Nasıl hareket edilir? Hatta basit gündelik yapıp-etmelerimiz dahi modernite tarafından dizayn edilmiştir. Bu tutum Aydınlanmanın temel konseptinden geliyordu… Îmânımızın muhtevasını dahi modernite inşâ etti! Her zaman soruyorum ve soracağım “mukaddes emanetin davacısı” olarak: Acaba Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’ne mi îmân ediyoruz, yoksa transandantal, aşkın müteal bir varlığa mı inanıyoruz? En azından üç yüz yıldır bilerek veya bilmeyerek gâvurlaşmaya, gâvurun uygarlığını almaya (tekfir anlamında değil!) çalışan sen, eğer Batı’yı tanırsan, kendin hakkında daha objektif bir fikir sahibi olabilirsin! “Şu halde, entellektüel bir hareket olarak Aydınlanmanın programında en önemli yeri klasik dine veya teist 45 inanca yö45) Teizm: En genel şekliyle, varolan her şeyin yaratıcısı olan bir Tanrı’nın varoluşuna inanma ve sınırsız bir bilgiye ve güce sahip olduğuna sarsılmaz bir inanç besleme…… Tanrı yaratıcıdır, gücü her şeye yeter, O her şeyi bilir. Felsefe Sözlüğü, Paradigma, sh. 1012 52 neltilecek saldırı, hurafelere açılacak savaş tutar. Buna göre; muhtemelen Kant istisnasıyla, bütün aydınlanma düşünürleri Papalara, papazlara ve nihâyetinde Hıristiyanlığa ve Hıristiyan Tanrı’sına savaş açmış, klasik teizmin veya Hıristiyanlığın yerine ya deizmi46, yani akıl yoluyla reformdan geçirilmiş bir yeni dini ya da ateizmi geçirmişlerdir.47” Ayrıca, “Hesaba katılabilirlik ve yararlık ölçülerine uymayan her şey Aydınlanmanın gözünde kuşkuludur……….. Aydınlanma totaliterdir.” 48 Ve yazarlar şu ilginç tespitte bulunurlar: “Aydınlanmanın şeylere karşı tutumu, diktatörün insanlara karşı tutumu gibidir.”49 Yani Aydınlanma dünyaya bir deli gömleği giydirmeye çalışıyor… Fakat gömlek her tarafından patlıyor, dikiş tutmuyor… Bir anlamda zırva tevil götürmüyor… Biraz da postmodernizmin mayalanmasını anlatmaya çalıştık… Batı Uygarlığı oluşum sürecini!... İşte Batı uygarlığının oluşum sürecindeki bu değişim karşısında, söz konusu uygarlığa kanıyla, canıyla, beyniyle katkıda bulunmamış topluluk önderleri, bu değişimin muhasebesini yapmadan, değişimin öncüsü, şampiyonu oldular… Biz oportünizmle, pragmatizmin farklı entellektüel ve etik tutumlar olduğunu ısrarla belirttik50… Oraya dönmeyeceğiz… Fakat hiç değilse bu değişim taraftarlığının durumunu tayin edebilmek için, “oportünizm” kavramının tanımını hatırlatmamız gerekir: 46) Deizm: Vahyi, vahyin bildirdiği Tanrı’yı ve dini inkâr ederek, yalnızca akıl yoluyla kavranan bir Tanrı’nın varoluşuna inanır. Temelinde evrene müdahale etmeyen bir Tanrı anlayışı. Tıpkı bir saatçinin, saatini imal edip, kurduktan sonra, saatiyle bir ilişkisinin kalmaması gibi, evrene müdahale etmez. Deistlere göre; Akıl vahiyle uyum içindedir, ya da vahiy akla uygun olmalıdır. Dinin kutsal kitabı, aklın ışığında analiz edilmeli ve mistik ögelere ve mucizelere yer verilmemelidir. A.g.e. sh. 256…Mükemmel bir tesbit de Diderot’dan: “ Bir deist, tanrıtanımazcı olmaya ömrü yetmeyen kişidir.” Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat, sh. 1576 47) 48) İstanbul, Kabalcı, 1995, sh. 22 49) 50) 53 {Oportünizm ne demektir? Türkçe karşılığı olarak, fırsatçılık ne demek? “Davranış ya da eylemin, bir takım değişmez ilkeler tarafından değil de, içinde bulunulan koşullar tarafından biçimlenmesine ya da belirlenmesine izin verme tavrı; olanla olması gereken, olguyla değer arasındaki ayırımı hiç dikkate almadan ya da olması gerekeni bilinçli bir biçimde göz ardı ederek, uygun fırsatlardan, kişisel çıkar sağlama amacıyla, yararlanmaya çalışma eğilimi ya da kesin ve değişmez ilkeleri olmayan, hâl ve koşullara göre, kendisini en elverişli görünen fikirleri ve kararları benimseyen kişinin tutumu.51” Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere, kural ve kutsalın olmadığı bir zihinsel evren!... Ve böyle donmuş bir buz çölünde pişirilerek, dışlaşacak eylemler! Hatta yeni kavramlar üretiliyor… Politikacılar için olanı: “Political Surfing-Politik Sörf ”. Güzel bulunmuş bir ifade, izâha ihtiyacı yok, anlamı kendi veriyor… Fakat biraz gündelik dilden süzüp anlamı çıkarmaya çalışırsak doğrudan doğruya, düpedüz “reel politik” değil mi? Veya “reel politik” süzme, rafine, katışıksız bir oportünizm değil mi? }52 Ve şöyle de bir değerlendirme ihtiyacı hissediyoruz: “İkinci adımda; değişimi kabul ettiğimize göre, o zaman oportünizm nereden çıkıyor? Biz, temel olarak şu noktadan hareket ediyoruz: Değişmeyen ölüler ve delilerdir…. Dolayısıyla her insan değişir… Daha önce etraflıca temellendirmeye çalıştık! Eğer bir insan daha önce tanımladığı, muhasebesini yaptığı, Değişim ve Değişimin Sınırları konusundaki ilkelerini temel alarak, onları ihlal etmeden, onlar muvâcehesinde hesabını verebilecek bir yaklaşımla; imkan ve kabiliyetine, statüsüne göre değişiyor ve değiştiriyorsa hiçbir bakımdan eleştirilemez…. Kendi tespit edip tanımladığı kural ve kutsallara, inancına, îmânına göre dönüşüyor ve dönüştürüyorsa mesele yok! Fakat değişimin hesabını daha önceki kendi tespit ettiği ilkelerine, inançlarına, îmânına göre veremiyorsa, işte biz bu insana oportünist, diyoruz. Böyle bir insanın kutsalı ve kuralı yoktur… Peki îmânı? Ha51) 52) 54 nefi mezhebine mensup bir Müslüman olarak ameli, îmândan bir cüz olarak kabul etmediğimiz için, ayrıca değerlendirmek lâzım… Yalnız şunu da dikkat nazarlarınıza arz etmek isterim ki; oportünist insanın, küfürle arasında çok çok ince bir zar vardır. Hatta pragmatist bir insanın… Ve hatta herhangi bir “izme” inanmış insanın……”53 Demek ki burada bizim kriterimiz, sahip olunan düşünceler ve bunlardaki değişim değil! Bizim üzerinde durduğumuz; “îmân”ını ve “değişim”i tahlilî bir yaklaşımla tefekkür süzgecinden ve tenkidinden geçirmeden, terkibî bir usûlle bu kavramları billurlaştırmadan, kristalize etmeden, histerik feryatlarla “değişim” şampiyonu olmak! Biz bir insanın bu tarif ettiğimiz süreçten sonra, îmânından vazgeçerek, Batılı bir değişim yanlısı, bir modernist, bir reformist olmasını oportünizm olarak nitelemenin doğru olmadığına inanıyoruz… Yeter ki, inansın! Yeter ki; “îmân”ından vaz geçip yeni “inanç” sahibi olan kişide “içtenlik”; “ İnanç”ından vazgeçip, yeni “îmân” sahibi olanda kişide de “ihlas” olsun! Garba bakmaz, şarkı bilmez, görgüden yok vâyesi, Bir yaşarmaz göz, kızarmaz yüz bütün sermâyesi. Mehmed Akif Bu beyitteki, merhum Mehmed Akif ’in tasvirine uyan insanların “oportünist” sanını hak ettiklerini düşünüyoruz… Çünkü bu iklimde artık geçerli olan “değişim” değil, “mutasyon”dur… Veya “değişinim” TDK sözlüğü… Bu On yıllardır bizim positif tabiat bilimlerinden esinlenerek beşerî alandaki bir durumu tespit ve ifade etmek için yararlanmaya çalıştığımız bir kavram… Bir insanî durumu, insana ait bir durumu daha iyi anlayabilmek, daha iyi temellendirmek için kullanıyoruz…! Peki! Bir oportünist, bu uzaya geçtikten sonra, düzlem değiştirdikten sonra, halen insan mıdır? Kuşkusuz biyolojik olarak insan! Ama manen, 53) 55 etik olarak halen insan mıdır? Bu soruya dikkatli cevap vermemiz gerekir, çünkü eğer cevabınız “hayır” olursa, sayısal nüfusumuzda önemli değişikliklere sebep olabilir! Diğer İslâm ülkeleri hakkında hüküm verecek donelere sahip değilim, ama halen en azından Gazze nüfusunda önemli değişiklikler yapacağını düşünmüyorum! Bir şartla, kendimize benzetmemek kaydıyla!... Önemine binaen “mutasyon” kavramının üzerinde biraz duracağız… Biyoloji ve Genetik terminolojisinde: “{Bir genin ânî ve kesin olarak değişmesi ve bu yüzden bir hayvan ya da bitki soyunda yeni bir karakter taşıyan bireylerin ortaya çıkması” fakat önemli olan, dikkat edilmesi gereken husus şudur ki; “Bu bireyler kendi atalarında bulunmayan söz konusu karakteri normal kalıtım yasalarına uygun olarak kendi döllerine aktarırlar.}54 Yalnız burada geçen “karakter” kavramını, psikoloji terminolojisindeki; insan kişiliğinin ahlakî özellikleri55 olarak anlamamak lâzım… Sadece “özellik” olarak anlamak gerekir… Ayrıca; genom, kromozom ve gen olmak üzere üç türlü mutasyon vardır…. Bunlardan en masumu, genom mutasyonu… Çünkü organizmanın biçimine tesir ediyor… En zararsız… Ne kadar güzel olurdu… Yalan söyleyenin burnu uzasa… Pinokyo masalı… Oportünistlerin alınlarında görülebilecek bir organik değişim meydana gelse…… İkincisi, kromozomların arasında ve içinde gerçekleşen mutasyon ki, organizmanın bütün özelliklerini bir daha dönüşü mümkün olmayacak şekilde değiştiriyor… Üçüncüsü ise gen özelliklerinde mutasyona sebep oluyor… Biz bu medeniyet mutasyonun XVI. Asrın ortalarından beri konsolide edilerek, XVIII. Yüzyılın ilk çeyreğinden beri de efektif bir biçimde gerçekleştiğine inanıyoruz… Hızı, yoğunluğu ve yöntemi farklı olmak üzere… Önce bazı kişilikler, kendileri mutasyona uğruyor, sonra da bu özelliklerini kendilerinden 54) 55) tarihsiz, sh.252 56 sonrakilere aktarıyorlar!... Anlamak kolay değil! Sonra nihâyet kalplerde olan bir durum… Gâibi, kalpleri sadece Allah Celle Celalühu bilir! Biz sadece karanlıkta el yordamı ile arıyoruz kaybettiğimizi… Hatta çok zaman Nasrettin Hoca yöntemiyle…. Hoca anahtarını kaybetmiş… Gelmiş evinde mumun çevresinde arıyor! “Hoca ne arıyorsun?”, “Anahtarımı.” , “Nerede kaybettin? “, “Bodrum’da”, “Gidip orada arasan ya.”, “Orası karanlık!..” O yüzden iftira ile gerçek arasında çok ince bir zar var! Ebu’l Ula Mardin’in şu tespitlerini dikkatle, ince bir kavrayışla, düşünelim: “Ahmet Cevdet Paşa…..... Tanzimat Devri’nin hâtırası daima hayır ve şükranla yâd olunacak sayılı bariz sîmâlarındandır.”56 Bu tespite ek olarak şu satırları da soğukkanlıca mütalâa edelim: “Mustafa Reşid Paşa, Ahmed Cevdet Paşa, Âli ve Fuad Paşalardan oluşan Tanzimat dörtlüsü, iktidarı tutucu ve görünüşte reformcu bir kadrodan devraldılar.” Tanzimat nedir? Mustafa Reşid Paşa kimdir? Ahmet Cevdet Paşa kimdir? Tanzimat hareketi içinde nasıl yolları kesişir? Ortaylı’nın kavramsallaştırmasına göre; Ahmet Cevdet Paşa: “Bütün yazdıklarında ve düşündüklerinde Ortodoks bir Sünnî-Hanefî olduğu açıktır, İslâmiyet onca hiçbir reformu gerektirmeyecek bir düzen getirmiştir.” 57 Tanzimat Fermanı’nı okuyalım… Osmanlı’ya, özellikle adlî alanda gâvur sisteminin gelmesine nasıl hizmet ettiğini, kendi uslûbuyla Tezâkir’den okuyalım… Mecelle’nin tedvinini düşünelim… Tarihi’ndeki mükemmel sosyal-tarihi tespit ve teşhislerini okuyalım… Paşa (1822-1895)’nın çağına göre kızlarına verdiği akıl almaz ve cüretli eğitimi düşünelim… Tam bir kakofoni… Ama bir orkestrasyon yok! Acaba bunlar bir proto tip mi? Bu satırların yazarı 1982 Anayasası’na “evet” demenin; iğbirarını gönlünde, azabını vicdanında, lekesini alnında taşıyor!... Her 56) TDV, 2009, sh. 6 57) 57 şeyi bir tarafa bırakın; toplumun % 92’si ile birlikte olmayı içime sindiremiyorum! Nasıl becerdim? Ben de anlayamıyorum… Hayatında toplumun % 2’si ile bile buluşamayan benim gibi bir adamın % 92’si ile buluşması hayret verici bir tutum! Yollarımız onlarla nasıl kesişti? Kuşkusuz, kendimi savunabilirim! Ama ne gerek var? Yanıldım! Bu kadar basit!... Bu adamlar da yanılmıştır… Bu kadar basit! Fakat her insanın yanılmaya hakkı var mı? “Yanılma”sının sebebi nedir? Hiç değilse daha sonraki iktidar sahiplerinin, haleflerinin yanılgılarından ders almaları gerekmez mi? “Deveyi yardan atan bir tutam ottur.” diye halk irfanın kristalize ettiği bir tespit var… Deve uçurumdaki bir tutam ota tamah edip onu almaya kalkınca uçuruma yuvarlanır! Devenin ki fizîkî bir uçurum… İnsanın ki ise nefsin uçurumları! Aklın hilesi (Vernunft list-Hegel). Rahmetli Üstad’ım Necip Fazıl dünyanın hiçbir dilinde (nefs) kavramının olmadığını söylerdi… Belki de Hegel “Vernunft - akıl” kavramını kullanırken, asıl benliğindeki fokur fokur kaynayan düşünme yanardağından sızan izlenim lavlarının sezgisel anlamı, Almanca’da olmayan “nefs”ti…? Hep böyle düşünmüşümdür!. Bazı entellektüel-snop ham yobaz - kaba softa takımı, “ego” kavramını “nefs” diye tercümeye kalkışıyorlar, fakat % 100 yanlış58… Batı Uygarlığı’nın kavramlar dünyasında, İslâm Medeniyet’ine ait olan “nefs” kavramının karşılığı yok… S. Freud (1856-1939) teorilerini, 1885’te (bazılarına göre 1889 ) Paris’te ünlü Salpétiérére hastanesinde yanında staj yaptığı, Jean Martin Charcot (1825-1893) ve Viyana’ya dönüşünde birlikte çalıştığı Josef Breur (1842-1925) le birlikte özellikle burjuva ailelerinin tetkikleri sırasında elde ettiği verilerin, izlenimlerin, araştırmaların ve mensubu olduğu Musevî toplumsal bilinçaltının değerlerinin bir sentezini yaparak ortaya koymuştur… Breuer’in 21 yaşındaki zeki ve genç bir kadın hastası olan Anna O.’59nun tet58) yay. 1994, sh. 87 v.d. S. Freud, Psikopatolıji Üzerine, çev. Selçuk Budak, Ankara, Öteki yay. 1997, sh. 314, 324 59) 58 kikleri ve tedavi süreçleri Freud üzerinde etkili olmuştur. Şunu sezdirmeye çalışıyoruz ki; ortaya atılan teorinin içinde filizlendiği Uygarlık, özellikle tarihler verdim, toplumsal değerler, artık halkı Müslüman ülkelerde de çarpık da olsa yerleşmiştir… Öyle ise ismi Müslüman bireyler de artık o Uygarlığın arızaları ile malûl ve mahkûr (Özellikle kullanıyorum, kahrolmuş, mağlup olmuş, bozguna uğratılmış, yenilmiş ) şu halde o kriterlere göre teşhis, tespit, tedavi yapılabilir… Örnek olarak, Freud’un tespitlerine göre ileri sürdüğü; “Bazı rüya sembolleri veya olaylar ile gizil psikanalitik anlamlarının”60 bundan 200-300 yıl önceki bir Müslüman cemiyet için anlamı olmadığını iddia edebilirim, ama bugün geçerli olabilir, kuşkusuz bir yorum olarak… Medeniyet bir değerler terkibidir… Her medeniyet yeni hayat tarzı, yeni kurumlar ve saçından tırnağına kadar yeni bir insan tipi yaratır… Dolayısıyla yaklaşık üç yüz yıldır Batı Uygarlığına girme savaşı verirken, hiçbir şeye benzemeyen karmakarışık bir yığın (trafikte tesadüfen bir araya gelerek kırmızı ışıkta bekleyenler, maçta tesadüfen bir araya gelenler birer yığındır.) meydana getiren halkı Müslüman toplumlardaki insanı tahlil etmek için, girme gayretinde olduğu uygarlığa ait kavramlar kullanmamız gerekebilir! Çünkü bugün halkı Müslüman ülkelerdeki insan, İslâm Medeniyetinin kıymetleri ile mücehhez ve müzeyyen değildir… Artık bugün, halkı Müslüman ülkelerdeki insanın kişiliğinde, İslâm Medeniyetine ait değerler; iğreti, iliştirilmiş, üzerine püskürtülmüş, özünü kaybetmiş biçimsel ritüeller, makyajlar haline gelmiştir… “Yeni bir insan” tipi ortaya çıkmıştır…. Yani siz bugün, halkı Müslüman ülkelerdeki insanların tahlilinde modern psikolojik teorileri, kavramları, dolayısıyla de “ego” kavramını kullanabilirsiniz! S. Freud’un teorisi ile yaklaşabilirsiniz… Benim itirazım Batı Uygarlığına ait teorilerin ve disiplinlerin (“Bilim” kavramını kullanmaktan kaçınıyorum, kutsal bir anlam atfedildiği için. Batı Uygarlığı; desakramentasyonla, değerlerini dinsel kutsallardan arındırırken; resakramentasyonla, yeniden Aslay, İstanbul, Kaknüs yay., 2001, sh. 443 60) 59 laik kutsallara dönme eğilimi göstermiştir. “Bilim” buna örnek) elde ettiği bilgileri genel-geçer, zaman-mekân üstü gerçeklermiş gibi telakki eden ethosa karşı… Burada dikkatli bir okuyucu tarafından şöyle bir eleştiri ve soru yöneltilebilir, şahsımıza karşı: Hem psikolojik, sosyolojik, felsefi tespitler, teşhisler yapan çözümler sunan Müslümanlara karşı; tahfif, tezyif ve hatta tahkir davranışı içindesin; hem de {Yani siz bugün halkı Müslüman ülkelerdeki insanların tahlilinde modern psikolojik, sosyolojik teorileri, kavramları, dolayısıyla de “ego” deyimini kullanabilirsiniz “diyorsunuz, bu bir çelişki değil mi?} Değil… Bir: Biz temel derdin bir medeniyet meselesi olduğunu; doğumumuzdan, ölümümüze kadar İslâm akîde ve miyârına göre yaşamadığımızı ve bunun hâl çaresi için de, birinci gerek şartın, içinde yaşadığımız bu gâvursal hayatın çilesini ciğerlerine kadar hissetmek olduğunu iddia ediyoruz… Hâlbuki bizim eleştirdiğimiz yaklaşım, bırakın “çile”yi insanın üzülmesine dahi fırsat vermemek için narkoz görevi yapıyor… Hatta afyon61 ve belki dinciler bugün maddî imkân sahibi olduğu için kokain… İki: Biz kendi umdeleri, ölçüleri, kaideleri içinde İslâm medeniyetinin de başka uygarlıklardan alacakları olduğunu kabul ediyoruz!... Fakat İslâmî değerlerin; bir dolgu maddesi, bir sos, lezzet veren bir baharat gibi metalaştırılmasının, kullanılmasının İslâm’a bir ihanet olduğunu iddia ediyoruz… Şeker yerine tatlandırıcı? Karşılıksız çek, sahte senet gibi… Böylece ortaya çocukların çok sevdiği akide şekeri, cicili bicili oyuncaklar veya fikrî gökkuşağı çıkıyor!.. Ve fikrî gökkuşağı ahlakı! Dünyaya Türkçe öğretsen İslâmî şuur sahibi, benim gibi iddiasız Müslümanların umurumda mı? İslâmî teressübattan temizlenmiş, pırıl pırıl(!) laik ve seküler bir ethos taşıyan Türkçe… Ha! Özür dilerim bunun ticarî karşılığını, getirisini düşünemedim! Ticareti, Para’yı (resakramentasyon için büyük harfle yazdım.) ancak 61) Kaya Güvenç, Ankara, Sol Yay. 1976, sh. 38 60 sözde Müslüman olduğunu iddia eden özde materyalistler birinci plana alır… Yarım aklınızla, cehl-i mürekkeb içinde, olmayan zihniyet dünyanızla, “Yani, Marx gibi mi demek istiyorsunuz?” diye ahmakça bir soru yöneltmeyin… Çünkü sözde materyalist olan Marx, özde değildi!... Teorik olarak materyalist olan Marx, yaşantısında sizin rüyada göremeyeceğiniz bir fikir namusuna sahipti… Maddî muzayaka içinde bulunduğu bir anda Marx, Amerika’da yazdığı New York Tribun gazetesi, ona danışmadan yazısında ufak bir değişiklik yaptığı için derhal yazılarını kesti!... Hey! Sen! Sözde Müslüman, özde maddeyi bütün değerlere tercih ederek, önceleyen sen, ne biçim bir mahlûksun? Sen insan mısın be? Evrensel müesses nizamla kavgalı olan Marx, sürekli geçim sıkıntısı çekmiştir. Hiçbir zaman istihbarat teşkilatlarının kucağına oturmamıştır… Almanya’dan sürülen Marx’ın yol parası olmadığı için, karısı, dördüncü çocuğuna hamile Jenny, “Yol parası yapmak üzere mücevheratını satmak mecburiyetinde kaldı.”62 Ve nihâyet: “14 Mart 1883 günü Marx Highgate mezarlığına gömülürken merasimde yalnız son günlerde Fransa’dan gelmiş iki damadı ile kızı Eleanore, Almanya’dan gelen Liebknecht, bir de adları meçhul üç kişi bulundu.”63 Karl Marx, başlıca görevi: “Kılıçla cihad devri geçmiştir. İslâm’ın yayılması için cihad; kalem ve duâ ile olmalıdır.”64 kanaatini yayarak, Müslümanları iğfal, İslâmı ifsad, genelde emperyalizmin, özelde o güne göre İngiliz kolonyalizminin devamını temin etmek olan, Mirza Gulam Ahmet (1839-1908) veya ondan sonra gelen benzerleri gibi çiftliklerde65 yaşamamıştır… İlerde yine Marx’a başvurmak zorunda kalacağız… Üç: Bu tür yaklaşımları alıkoyucu durak, İslâm tefekkürünün önündeki bir baraj, bir engel olarak görüyoruz… İnsanın 62) ayrıca 360, 371 63) 64) 239 65) 61 sağlıklı beslenmesine engel, zararlı fastfood yiyeceklerine benzetiyoruz… İnsanda doygunluk hissi meydana getiriyor ve hayatî besinlerin alınmasını engelliyor… Yani fikrî fastfood… Dört: Nesillerin yetiştirilmesi başlı başına azîm bir mesele… Eğitim meselesi!. Ömrünü eğitim sektöründe (Nesilleri eğitmek, gençleri yetiştirmek gibi riyakârca ifadelerden vazgeçin… Mesleğimizdi, yaptık… Para kazandık… Tıpkı bir din görevlisinin günün muayyen saatlerinde, bazı insanları komutla yatırıp-kaldırması gibi…) geçirmiş bir insan olarak, biz sorunu, kanımızla, canımızla yaşadık ve hissettik… Fakat kızların eğitimi çok daha fazla çileli bir mesele… TV’lere çıkan bu ptatik, başı paçavralı tipler, öyle özendirici, fikren iğfal edici rol oynayıp model oldular ki, sıradan Müslüman muhasebesini yapmadan, sorgulamadan, düşünmeden, taklidî bir şekilde kızlarını eğitime ve hayata fırlatıp attı!… Sonuçlarını görüyoruz ve daha da göreceğiz! Bu konuda siyasetçiler çok büyük sorumluluk sahibidirler… Başörtüsü politikanın bir enstrümanı haline geldi… Daha önce eş durumundan bakan olanları biliyorduk (Adamın kültürle ilgisi yok, karısı sanatçı olduğu için kültür bakanı olmuştu. O zaman böyle bir ifade türetmiştim) Şimdi de karısının baş paçavrası sayesinde siyasette, bürokraside, ticarette avantaj sağlanıyor… Anlatılır ki, Erbakan’ın galiba Başbakan Yardımcısı olarak, iktidarda olduğu bir dönemde; bir bakanlıkta, sanırım sanayi bakanlığında, yükselme ihtirası galip, dinle diyanetle ilgisi olmayan bir memur, takip eder, Cuma günü, müsteşarın gittiği camiye gider… Yanında namaza durur… Fakat görüldüğünden emin değil… İmam selam verince, haliyle müsteşar sağa doğru selam verir, bizimki işi sağlama almak için, sola selam verir… Müsteşarla göz göze gelirler… Kendimizi öyle bir kaybettik ki, hiçbir şeyin farkında değiliz… Liseli âşıklar gibi… Kimse bizi görmüyor sanıyoruz… Ama farkına varan, varıyor. Adam uyuşturucu içecek, müsait bir mekân arıyor… Bulamıyor… Bakıyor, koca bir TIR hemen altı- 62 na giriyor, içmeye başlıyor…. Polisler gelip yakalıyorlar… Adam hayretler içinde… “Nasıl oldu da beni yakaladınız, kamyonun altında?” diye, merakla soruyor… Polisin cevabı çok sade ve basit: “Kamyon gideli iki saat oldu!” Öyle tuhaf hadiseler oluyor ki, fıkralık… Daha doğrusu Amerikan fıkrası gibi… Bir büyüğün karısının elini sıkmadı diye bir yüksek dereceli bürokrat emekli ediliyor… İslâm, İslam’da kadın, kadın ve el sıkma? Haksız mıyım? Amerikan fıkrası değil mi? Beş: İslâm bir paçavra parçasına değişildi, rehin verildi… İslam’da paçavra ile başını örtme değil, erkek ve kadın için tesettür var!... Babalar, kocalar, kardeşler, dayılar, amcalar başı paçavralı yakınlarının genel giyinişlerine hiç bakmazlar mı? Her şey bir tarafa İslâm tesettüründe gerek şart, vücut hatlarının belli olmaması!... Ve dikkat çekmemesi… Halbuki başı paçavralı, vücut hatlarını ortaya çıkaran bir kıyafet, daha çok dikkat çekici… İnsanlar açıklıktan bıkmış!... [Bu satırları yazdıktan bir süre sonra şöyle bir habere rastladım ve okuyanlarımı mahrum etmeye gönlüm razı olmadı, sizi de aydınlatmak (!) istedim: Moda tasarımcısı Tanju Babacan’dan tesettürle ilgili çarpıcı açıklamalar: “Ben bu yolculukta kapalı kadını giydirmektense açık kadını giydirmeyi tercih ettim. Çünkü kapalı kadının Kur’an-ı Kerim’deki kapalılık anlayışına göre giyindiğini hiç görmedim. Tesettüre moda kaçmış. Tesettür moda ile yıkılmış durumda. Tesettür hangi markaya koşacağını şaşırmış durumda. Falan marka eşarp ile falan marka eşarp takanlar arasında dağlar var. Mesela tesettürlü kadının mutlaka pardösüsü oturmak zorundadır. Çünkü talep bu yönde… Ben bir Tanju Babacan olarak tesettür çizgisinde bir koleksiyon yapayım inan hiç talep görmez. Bana gelen tesettürlü kadına zaten hizmet ediyorum ben. Ama ben olması gereken tesettür koleksiyonu yapayım asla talep görmez. “66 66) http://www.internethaber.com/tanju-babacandan-tesetturlulere-sertelestiri-588141h.htm 63 Bu bağlamda sadece şu noktayı dikkatlerinize arz etmek isterim ki; kadınlara zulmediliyor… Çünkü her türlü oportünist değişimin saiki, müşevviki veya motivasyonun temel motivi erkekler… Ama burada yanıltıcı olan şu: Değişimi erkekler matematik dizi (1,2,3,4,5….) ile başlatıp, öyle devam etmesini isterken, kontrolden kaçırıyorlar ve erkekler tarafından başlatılan bu oportünist değişim kadınlarda geometrik (1,2,4,8,16,32….) dizi haline geliyor! Zapt et! Edebilirsen! Ve bu aldatıcı görüntü riyakar erkekleri mazur gösterirken, kadınları günah keçisi haline getiriyor!... Yani aslî fail erkekler, fer’î fail kadınlar… Şöyle bir kaç yüzyıllık süreci mütalaâ et! İçtimaî yapıyı teennî ile tefahhus ve teemmül! İslâm tefekkürünü tereddîye mahkûm eden kadınlar mı? Hile-i şer’iyye hayâsızlığı ile itikadı iğtişaşa, cemiyeti tefessühe sevkeden kadınlar mı? Bu sorular devam eder, fakat bir soru ile bitiriyorum: Erkekler helâl rızık getirdi de, nur yüzlü, evinin köşesinde oturan mü’mine hanımlar yemedi mi? İmam-ı Gazali Hazretleri, üç şeyin arkasından üzülme der. Biri de elinden uçan kuş! Kadınlarımız yuvamızdan uçtu! Kimse artık onları yuvamıza sokamaz!... Artık onlar hânmânlarımızın, hâneperver, cennetin ayakları altında olduğu, analarımız değil! Çalışsın çalışmasın, fark etmez, artık onlar; rezidans veya gecekondudaki, hiç önemli değil; part-time hânesûz annelerimiz! Dikkat hâneberdûş kavramını kullanmıyorum… Artık ANA yok! Anne var! Artık ailesi için saçını süpürge eden, kan kusup, “kızılcık şerbeti içtim” , diyen ANA, Kaf dağının arkasında bir masal unsuru… İstisnaların affına sığınarak devam ediyorum! Aslî görevleri(!) başlarındaki paçavralarla siyasette, ticarette, akademik statüde, resmî ve askerî bürokraside kocalarına avantaj sağlamak (çünkü artık başlardaki paçavra ihtirasların savaşında avantaj unsuru); çalışmak, kermes, hizmet, ihvan oturmaları, sosyal aktivite… Başkalarını kurtarmaktan, dünyaya nizâmât vermekten, kendilerini kurtarmaya zaman bulamıyorlar! Fırsat bulabildikleri kadar, araya sıkıştırabildikleri kadar da “anne”67……. 67) 64 Şöyle bir soru meşrudur: O dönemlerdeki “ana”lık durumunu doğru buluyor musunuz? Ben İslâm adına konuşmuyorum ve bu soru kadar şu soruyu da meşrû görüyorum: Siz bu günkü “kadın” durumunu doğru buluyor musunuz? Evlenme dairesi ile boşanma mahkemesinin zaman olarak bu kadar yakınlaştığı bir durumda... Ayrıca, toplumun “dul” kadına bakışını hiç düşündünüz mü? Namusu olan, namus kıymeti bilir… Kayıplar biri birini tetikliyor!... Kendinde olmayan, herkesi o şeyin fakiri sanır! Ama bir de yere batasıca, olmaz olasıca gerçekler var! Boşandığı andan itibaren “dul” bir kadın hakkındaki imaj ve en yakınlarının bakışı! Peki, siz, TV’lerde program yapan başı paçavralı kadınların, muhataplarına o bakışlarını “doğru” buluyor musunuz? Evli iseler, kocaları umurumda değil! Ama ben çocuklarını düşünüyorum! Bu konuda çok büyük eksiklikler var, hissediyorum… Geri dönmek zorunda kaldım, parantezin içine, kafanıza bir fit sokmak için… Şu tespite ne diyecek siniz: “Eğer bir kadın hem güzel hem de zekiyse, güzelliği kullanılmak, zekâsı da kullanmak içindir”68 Ailenin nasıl kurulacağı, nikâhlanacak hanımda aranılan özellikler… Dini için nikâhlanmayan bir kadınla kurulan aile… Kadının güzelliğini, zenginliğini, statüsünü kullanmak için kurulan ailelerde; erkekler, kadınların zekâsının nesnesi mi oluyor acaba? Erkekler kullanılacak bir metâ haline mi geliyor? Bu korkunç değişim furyasında, fırsatlar bakımından, küçük Amerika olan ülkelerde yukarı doğru dikey olarak düşen (Sosyoloji terminolojisindeki, yatay ve dikey hareketlilik farklı anlamlardadır. Bu bizim ürettiğimiz bir deyim.) erkeklerin birden fırlayan; makamları, zenginlikleri, rütbeleri ile orantılı etraflarını çeviren kadınlı erkekli riyâ hâlesi, o zehirli atmosfer ve o arada fizikî olarak yıpranan, dini dışında başka saiklerle evlenilmiş, kocasının yanında çanta gibi dolaşan metalaşmış kadın… Bir cümle daha: “Boynuzlanan erkek acayip bir hayvandır, bir canavardır.”69 Biz de farkındayız, ANA yok da, sanki “BABA” var 68) 69) 65 mı? “Ey gaziler, yol göründü bu garip serime” türküsünü yanık yanık söyleyerek, cephe cephe dolaşan BABA’lar da yok!…. Şimdi iskele babaları var.] İslâm bir paçavra parçasına satıldı, dedim; ben hatırlıyorum bir zamanlar, Müslümanların, “Kadın çalışır mı?”, “ Kadın okur mu?”, “Bu kanunlarla hâkimlik, avukatlık yapılır mı?” gibi meseleleri vardı… “Bu kanunlarla miras bölüşülür mü?” diye bir endişeleri vardı… “Faiz-Riba?” diye bir sorunları vardı!... Hatta İslam’da “Roman meşrû mudur, değil midir?”, “Tiyatro, Sinema meşrû mudur, değil midir?” tartışmaları vardı… Şimdi hepsi bitti, bir kadın avukat, baş paçavrası ile mahkemeye alınmamış… İşte size tek İslâmî(!) sorun!... Nasıl bir paçavra bütün İslâmî meseleleri 0 (sıfır) la çarpıyor? Nasıl yok ediyor? Bütün İslâmî şuuru massediyor, obur midesi doymuyor! Kuşkusuz mesele bir medeniyet, bir toplum, bir insanlık meselesidir ama; laik, seküler, demokrat, liberal bir ethos sahibi olmadığımızdan, bizim için kadın meselesinin yeri çok daha farklı… Bizim validelerimizin, hemşirelerimizin, kerimelerimizin meselesi… En çok istismara maruz kalanlar onlar… İş hayatında, aile hayatında, eğitim hayatında, caddede, sokakta… “Sen ağlama kirpiklerin ıslanır.!” Biz onların kirpiklerinin ıslanmasına dahi rıza göstermezken, en ufak sızıları dahi bizi dilhûn ederken, dünya kadınlığının içinde bulunduğu “reel durum” bizim yüreğimizi parçalıyor!.. Yere batsın “reel politikalarınız”… Yere batsın “reel durumunuz”… Bütün “reel”lere, bütün kalbimizle isyan ediyoruz!.. Bütün değerleri metâlaştıran Batı uygarlığı, sanki önce kadını, sonra erkeği metâlaştırdı gibime geliyor? Bu meseleye mütevâzi bir demet ışık tutmak için “modern hikayenin ve dramın kurucularından sayılan” A. P. Çehov (1860- 1904)’un bir hikayesinin kısa bir tahlilini arz edeceğiz. Oportünist Batı uygarlığı ve oportünizmin mitolojik pençesi içinde kıvranan “modern kadın”ı birazcık olsun tahlil edebilmek, gizil 66 dünyasının kapısını hafifçe aralayabilmek, iç alemini çözebilmek için… Hikâyenin adı “Esrarlı Bir Tip”… Ama bana sorarsanız hiç de esrarlı değil! Belki de o güne göre esrarlı… Veya Çehov sırf bizi kışkırtmak için muzipliğinden böyle bir isim koymuştur… Bana göre, dünyanın herhangi bir coğrafyasında, modernitenin “kadın” kontenjanını temsil eden sıradan bir tip! Kafanıza bir fit sokmak için hemen kendi vecizemi(!) hatırlatayım: “Nasıl ki, içki şişede durduğu gibi durmuyorsa; haram para da, kasada durduğu gibi durmaz!” Her ne kadar insan eylemlerinin belirleyicisi fikir ise de; ekonomi de etkileyicidir… Son tahlilde ikisi karşı karşıya geldiğinde fikrin galip geleceğine bütün gönlümle inanıyorum; fakat iki testi çarpıştığında biri kırılırsa, öteki çatlar!... Ve çeşm-i bülbülün ufacık da olsa bir darbeden sonra eski haline gelmesi çok zor!... Ama çok zor! Hikayemizin kahramanı, birinci mevki kompartımanda, bir gazeteci ile röportaj yapan, “Ağaççileği renginde kadife kaplı bir kanepenin üstünde, yarı uzanmış, güzel bir bayan” Kadın hüzünlü bir gülümsemeyle, gazeteciye: “Voldemar, diyor, beni anlatınız! Hayatım o kadar dolu, o kadar çeşitli, o kadar renkli ki… Ama gelgelelim ben mutsuzum. Ben Dostoyevski’nin zevkine göre bir çilekeşim. Voldemar, ruhumu, bu zavallı ruhumu tüm evrene tanıtınız!...”Bana göre “mutluluk” kavramının analizine hiç vakit bulamamıştır… Ve tek aradığı “ölümsüzlük”! Modern insanın ruhu evrenin kaskatı “geçicilik” özelliği karşısında çatır çatır yırtılıyor… Bu feryat gök kubbeyi sarsıyor… Ha sırf isminin kalıcı olması, ölümsüzlüğü yakalayabilmek için cami yaptıran bir modern konsept sahibi, ha Çehov’un kadın kahramanı… İkisinin motivasyonunu yöneten motiv de özde aynı… Kahramanımız fakir bir aileye mensup.… “Ya muhitle savaş? Korkunç bir şey!... Ya şüpheler? Hayata, kendine inanmamanın doğurduğu ızdıraplar?” Nasıl? Bu feryat tanıdık geliyor mu? Özellikle ve yoğun olarak son kırk yılın Türkiye’sinde… Ve bunu 67 telâfi için bir gruba yamanma ihtiyacı… Tek başına “bir önemi olmayan”ın, bir grubun parçası olarak, “önemsenme” avcılığı yapması… Mutevâzılık maskesi altında varolma savaşı vermesi… “Ben saadet bekliyordum, hem nasıl bir saadet… Ben insan olmak için çırpınıyordum. Evet! İnsan olmak benim en büyük dileğimdi.” Başlangıçta zorunlu bir “insan olma” simülasyonu… Memur soruyor kayıt yaparken: “Adın ne?” cevap: “Mülayim!” Memur başına kaldırmadan nezaketle, fakat soru ile azarlıyor: “Sert olsan ne yazar?” Binlerce ağzından ateşler fışkıran megalopolis bir anda insanı buharlaştırır!... İşte ruhunun onlarca kilit altındaki gizemini, sırrının ibiğini hafifçe aralıyor, sayın bayan: “- Oh, Voldemar! Bana şöhret lâzımdı... Ne diye alçakgönüllülük göstereyim? Her kadın gibi ben de gürültülü, parlak bir hayat arıyordum. Ben fevkalâde bir şeyi, kadınlarda görülmemiş bir şeyi özlüyordum. Ve... İşte, yolumun üzerine zengin bir ihtiyar general çıktı.. Beni anlayınız, Voldemar!. Bu, kendimi feda edişten kendimi kurban edişten başka bir şey değildi... Ben başka türlü hareket edemezdim.. Ailemi refaha erdirdim… Seyahatlere çıkmaya, sağa sola iyilikler etmeye başladım. Ama bilseniz ne kadar ıstırap çekiyordum!.. Çünkü hakikati söylemek lâzım gelirse, zamanında, büyük bir cesaretle dövüşmüş olmasına rağmen generalin okşayışları benim için çekilmez, iğrenç şeylerdi... Ah, pek korkulu anlar geçirdiğim olmuştu. Ama ihtiyarın, bugün değilse yarın öleceği ihtimali bana buna katlanmak gücünü veriyordu... O zaman istediğim gibi yaşayacak, kendimi sevdiğim adama tamamıyla teslim edecek, bahtiyar olacaktım... Kalbimde böyle bir insan var Voldemar. Allah şahidim olsun ki böyle biri var... Kadın, yelpazesini kuvvetle sallıyor, yüzü ağlamaklı bir hal alıyor. 68 — İşte nihâyet ihtiyar öldü. Bana, ufak tefek bazı şeyler bıraktı. Şimdi ben, bir kuş gibi serbestim... Bahtiyarım... Öyle değil mi Voldemar?. Artık saadet kapımı çalıyor... Kapıyı açıp onu içeri almak kalıyor... Ama, hayır, Voldemar!. Rica ederim, beni dinleyiniz!. Şimdi, sevdiğim adama kendimi teslim etmek, onun arkadaşı, yardımcısı olarak, fikirlerini benimsemek, bahtiyar olmak... Dinlenmek... Bütün bunlar kaabil. Ama bu dünyada her şey ne kadar aşağılıktır Voldemar, talihsizim, yolumun üzerinde yine bir engel var!. Saadetimin çok uzaklarda olduğunu yine duyuyorum. Ah, nasıl acı çektiğimi, ne kadar acı çektiğimi bir bilseniz!.. -Ama ne var? Yolunuzun üzerine çıkan engel nedir?. Yalvarırım size söyleyiniz!. Ne var?.” Gazetecinin sorusunu siz de düşünün engel ne olabilir? Tahmin edemezsiniz! Çünkü modern insanın yazgısı dram değil! Trajedi! Cevap: - Bir başka zengin ihtiyar!.. Kırılmış yelpaze güzel yüzü gizliyor. Yazar, birçok düşüncelerle ağırlaşan başını, yumruğuna dayıyor, içini çekiyor, derin bir psikolog gibi tekrar düşünceye dalıyor. Lokomotif ıslık çalıyor, homurdanıyor... Batan güneşin son ışıklarıyla, pencerenin perdecikleri kızıllaşıyor.”70 Artık tahlil yapacak ruhî enerjiyi bulamıyorum kendimde… Yalnız şuna inanıyorum ki, yüz küsur yıllık bu hikaye bugün, Türkiye’nin büyük veya kalkınma hamlesi içinde olan herhangi bir şehrinde aynıyla vakî!... Değişimin bu kadar hızlı olduğu ülkeler; hayallerini, hülyalarını rüyalarını aşan insanlarla dolu! Bu kadar ani sıçrayışlara ne birey, ne aile, ne toplum dayanabilir! 70) H.A. Ediz) , İstanbul, MEB, 1966, sh. 25-29 69 Onun için birey de, aile de, toplum da çatır çatır yırtılıyor kendi içinde! Yalnız bütün bu ve benzerleri veya gerçek olaylardan ders alınması gereğini unutmayalım! Geçmiş, geleceği görmek içindir! Aksi takdirde tarih zararsız bir gevezeliktir… Aynı zamanda faydasız da… Bir sublimasyon, hatta katarsiz aracı olur… Dikiz aynasız araba kullanamayız! Ama sürekli dikiz aynası ile kullanmaya kalkarsak, öyle bir duvara çarparız ki; olmayan beynimiz darma dağın olur! Onun için biz sürekli tarihin desakramentasyonundan (kutsaldan arındırma) bahsediyoruz! Tarihi kutsama, mistik, metafizik unsurlarla bezeme, otomobili sürekli dikiz aynası ile kullanmaya çalışmaktır… Tarihi ve hayatı salt akılla değerlendirmeye çalışmak; tarihi ve yaşamı anlama imkânını da ortadan kaldırır… Galiba aynı zamanda da derasyonalizasyon (aklı ideoloji haline getirmekten kaçınmak) da gerekir… Yaşadığı süreç insanı öyle tercihler yapmak zorunda bırakıyor ki, hiçbir eylem sizi yanlışlıklar yapmaktan kurtaramaz… Bunu biz “Eylemsel Nihilizm” olarak kavramsallaştırmıştık… Nihilizm değerlerin yok oluşu, değerlerin reddi demekse, Eylemsel Nihilizm de eylemin yok oluşu… Bir nevi pratik nihilizm… Hiçbir eylem türü sizi tatmin edemez! Bir nevi aktivitenin reddi… “Trajik olan”la, Eylemsel Nihilizm’i karıştırmamak gerekir… Çünkü trajik durumda, hiçbir tercih sizi suçlu (özellikle vicdani) olmaktan kurtaramaz, fakat suçunuzu hafifletebilir… Burada tercih yapmak durumundasınız… Eylemsel nihilizmde eyleyen suç işliyor, demektir… Peki, eylemi reddedip, eylemsizliği seçtiğinizde bu suçtan kurtuluyor musunuz? Sultan Hamid kendini devirecek gençleri yetiştirecek okulları açtı!... Bu okulları açmasa devrilmeyecek mi idi? Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Viyana mağlubiyeti, Osmanlı’nın yıkılışının önemli kilometre taşlarından biridir… Kırım Han’ı ihanet etmeseydi, Paşa, Viyana’da galip gelirdi… Şu halde Osmanlı’nın 70 yıkılışı Kırım Han’ının ihaneti sonucudur, diyebilir miyiz?… Bu tür indirgemeci (reductionisme) yaklaşım analitik düşünmenin önündeki en büyük engeldir… Sosyal olayları, insan tahminlerinin ötesinde, apansız ortaya çıkan tabiat olayları gibi değerlendirmek çok yanlış… Hiçbir devlet bir kişi ihanet etti, diye yıkılmaz. Sosyal olayların; on, yüz, hatta bin yıl içinde örülen, çok karmaşık bir örgüsü vardır… Hangi zaman diliminde hangi hatanın yapıldığı ve geleceği nasıl tetiklediği ve son darbeyi ne zaman vuracağı belli olmaz! Apansız bir anda ortaya çıktığını sandığımız depremlerin bile, bu gün artık biz, uzun süre fay hatları arasında biriken enerjinin boşalması olduğunu biliyoruz… (İlâhî ve küllî irade mahfuz kalmak şartıyla..) Açarsanız tarih kitaplarını, Birinci Dünya Savaşı’nın sayfalarca, en azından Fransız İhtilali’nden başlayan sebebleri anlatılır… Fakat “Birinci Dünya Savaşının âni sebebini 28 Haziran 1914 günü, Avusturya – Macaristan veliahdı Arşidük Ferdinand’ın Saraybosna’da bir Sırplı tarafından öldürülmesi teşkil eder.” Bu görünür sebep gerçek sebeplerin yanında o kadar önemsenmez ki; kimi kaynaklar, Sırplı, kimi Boşnak der. Kimi kaynaklar terörist der, bazıları da terörist öğrenci, der… Yani tarihsel olayların sebepleri, sorumluları, kazananları, kaybedenleri, hainleri, kahramanları konusu çok karmaşık bir konu… Düşünün! Bu güne kadar gelmiş geçmiş belki de tek antiemperyalist bir padişah, bir devlet başkanı Sultan Hamid!... Sultan Hamid ve son yüzyılların tarih kurgusunu tek başına yıkan Üstadım Necip Fazıl, “Tarihte Bireyin Rolü” konusu işlenirken birinci planda göz önüne alınması gereken bir mütefekkir… Bir kişi on yıllardan beri Siyonist ve onların uşakları tarafından inşâ edilen bir tarih tasavvurunu nasıl yıkabilir? Bit-tecrübe sabit! Bu kurguyu Üstadım Necip Fazıl, “Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han” ve “Sahte Kahramanlar” teziyle başlattı ve yıktı… Üstad’dan sonra; bu satırların yazarı bizzat öğrencisi olduğu Marxist Cahit Tanyol’dan aynı tespitleri dinlemiş ve İdris Küçü- 71 kömer gibi fikir namusuna sahip kişilerden de okumuştur… Burada bir açıklama yapmayı fikir namusu adına bir borç bilirim… Cahit Tanyol yöntemsel olarak Marxistti… Yoksa 1960 yıllarda Marx’ın yapısının yıkıldığını sık sık tenkit ederdi… “Marx’ın yapısı çöktü “dediğini duymuşumdur. Belki de şu tespit daha doğru olabilir… Cahit Tanyol, bir dünya görüşü olarak Marxizmi benimsemezdi… Bir kere daha düşünün! Sultan Hamid’in şartlarını; yuvarlak hesap sizden 160 yıl önce başlamış veya başlatılmış, Batılılaşma, arkasından reform hareketleri, 1838 İngilizlerle yapılan Serbest Ticaret Anlaşması, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, hal edilen amcanız… Ve şehid edilen amcanız… Hüseyin Avni Paşa, Rüştü Paşa, Mithat Paşa gibi ihtiraslarının gayya kuyusunda boğulmuş sözde gözü dönmüş paşalar… O günleri ve Batılılaşma hareketlerini, Batılılaşma, modernleşme taraftarlarının ahlakî ve entellektüel seviyesini ve Sultan Hamid’in içinde bulunduğu iklimi anlayabilmek, içselleştirmek ve empati sağlayabilmek için bir alıntı takdim edeceğim. Tarafsız bir kişi kabul edebileceğimiz Haydar Kazgan’dan: {Beş defa sadrazam olmuş Mustafa Reşit Paşa, Louis Philippe ‘Paris’inin en şaşaalı günlerinde, bu kentte ilk önce kâtip, sonra da sefir olarak bulunmuştu. O lüks ve debdebenin kaynağının nereden geldiğini pekiyi anlamış olduğunu maalesef söyleyemeyiz. Sanayi devriminin yatırımcı ve yöneticileri, bankacıları, bankerleri hızla zengin ettiği Paris’te yüksek burjuvazinin yeni mensupları dahi Osmanlı Sarayı’nın israfının kat kat üstünde örnekler vermekte idiler. Küçük burjuvaların lüks ve ihtişamı dahi bizim yüksek memur ve vükelanınkinden kat kat üstün idi. Buna tanık olan Reşit Paşa Tanzimat-ı Hayriye hareketini düzenlemede bu lüks ve ihtişamın büyük etkisi altında kalmıştı. Her İstanbul’a gelişinde getirdikleri bu lüks ve ihtişamın örnekleri idi. Ama bu lüks ve israfın yüzbinlerce işçinin günde on iki saat en güç şartlar içinde kömür madenlerinde ve fabri- 72 kalarda çalışmaları sayesinde oluştuğunu pek fark edememişti. Avrupa’nın zenginliğini Tanzimat hareketi gibi hukuki yönden değerlendirmekle büyük hataya düştüğünü ancak 1854 yılında, ilk Osmanlı borcunu sağlamak için İngiliz ve Fransız bankerlerine müracaat ettiği zaman anlayacaktı. O, bu suretle 1856 reform fermanında Abdülmecid’i köprü, liman, vapur, demiryolu, fabrika, sulama ve gübreleme konularına temas etmeye ikna etmişti71. Fakat kendi de dâhil olmak üzere saray ve çevresi öyle bir tüketim alışkanlığı içine girmişlerdi ki, alınan dış borçların fermanda geçen bu kelimeler ile ilişkisi hiçbir şekilde kurulamamıştı. Saray tahsisatı arttığı, vükelanın maaşlarına boyuna zam yapıldığı halde hiç kimse halinden memnun değildi. Memnun olanlar, onları kısa bir zaman için yüksek faizle rüya âlemine daldıran Galata Bankerleri idi. Mustafa Reşit Paşa’nın bankerlerle ilişkisi hakkında ayrıntılı pek bir şey bilmiyoruz. Yalnız Paşa’nın ölümü hakkındaki rivâyetler bu ilişkiyi aydınlığa kavuşturmak bakımından oldukça ilginç olduğu için, burada yeni bir değerlendirme yapmayı faydalı buluyoruz. Paşa 1859 yılında ölmüştür. Öldüğü zaman henüz altmış yaşında idi. Paşa hastalanmış ve Emirgan’daki yalısında tutulduğu ateşli nezleden kurtulmak için, istirahat ederken çeşitli sefaret erkânı kendisine şifa dilemek için yalıya ziyarete gelmişlerdi. Paşa o zaman Tarabya’da bulunan sefaretlere iadeyi ziyaret maksadıyla uğradıktan sonra evine dönerken kendisi için bir yalı kiraladığı odalığını ziyaret etmiş ve burada bir müddet kaldıktan sonra yalısına dönerek hamama girmiş ve orada kalp sektesinden ölmüştür. 71) A. Cevdet Paşa, istikraz konusundan bahsettikten sonra, yukardaki ifadeleri teyid eden, şu tesbitlerde bulunuyor: “ Abdülmecit Han hazretleri Beyt’ül – Mâli muhafaza hususunda ötedenberi fevkâlade îtina buyururlardı.” A. Cevdet Paşa, Tezakir, 1 – 12, TTK, Ankara, 1953, sh. 22 73 Aynı saatlerde meşhur Banker A. Kamondo yalıya gelmiş ve Mustafa Reşit Paşa’nın hamamdan çıkmasını beklemek üzere selamlık sofasında beklerken, Paşa’ nın hamamda öldüğü haberi gelmiştir. İhtiyar Kamondo haremden gelen kadın çığlıkları üzerine, o da “Paşa gitti” diye bağırarak sofanın bir başından öbür başına koşmaya başladı. Onun bu bağrışmasına koşan kâhya ve ağalar “Paşa nereye gitti” diye sorunca Kamondo da “Cennete gitti” diye cevap vererek yine koşmaya koyulmuş. Rivâyete göre Mustafa Reşit Paşa’yı kalpten öldüren Kamondo’dur. Herhalde hamamda iken kendisine Kamondo’nun geldiği haber verilmiştir. Paşa bunun üzerine aklına borçları gelerek büyük üzüntü ve heyecan geçirdiği için, kalbinin dayanamadığı söylenebilir. Bir rivâyete göre de, Kamondo, Paşa’nın ölümünü işitince “Eyvah yandım” diye bağırmış, sonra etrafında insanları görünce “Cennete gitti Paşa” demeye başlamıştır. İleride göreceğimiz gibi Kamondo, Avrupa çapında bir banker idi ve borç-alacak meselelerinde finans kapitalin geçerli kurallarından hiç taviz vermeyen bir tabiata sahip idi. Öteki Galata Bankerleri gibi kirli ve yolsuz işlere bulaşmamıştı. Bu sebepledir ki, Mustafa Reşit Paşa’nın dostluğunu kazanmıştır. Ama bir bankerin koca bir devlete beş defa sadrazam olmuş bir ünlü kişinin hamamının kapısında ne işi olabilirdi? Bunu ileride bazı ayrıntıları ortaya koyarak açıklamaya çalışacağız.72” Sultan Hamid’e takaddüm eden dönemleri anlamaya çalışırken; bir laboratuar hassasiyeti içinde tarihte yapılması gerektiğini savunduğum, desakramentasyonun (kutsaldan arındırma!) örneğini veriyorum… Lütfen! Sıradan bir ayakkabı boyacısı, terzi, akademisyen, bakkal, mühendis, doktor, şoför, öğretmen, galerici, subay, hâkim, savcı, futbolcu için Mustafa Reşit Paşa kimdir? Sıfatı “Büyük” tür veya “Koca” dır… Ama! Fakat! 72) 74 Sadece Şinasi’nin onun hakkında yazdığı kasideden birkaç mısra… Gelelim zat-ı Reşid’in şerefi mebhanesine Söz mü var devletli ihyaya olan meb’asine Adl ü ihsanın ölçüp biçemez Newton’lar Akl u irfanını derk eyleyemez Eflatun’lar Bir ıtıknamedir insana senin kanunun Bildirir haddini Sultan’a senin kanunun Şinasi’ye göre; Büyük Mustafa Reşit Paşa’nın yanında Newton’lar, Eflatun’lar solda sıfır kalır. Onun akıl ve irfanını Eflatun’lar anlayamaz!... Mustafa Reşit Paşa’nın ilan ettiği Tanzimat Fermanı, Fransız İhtilali sonrasında ilan edilen beyanname gibi durur. Tarihçilerin, edebiyatçıların kanaatini almıyorum. Tahmin edebilirsiniz… Kutsallık hâlesi içinde, mistik güçler atfedilen bir zat… Hâlbuki hayatından bir kaç sayfayı çevirince bütün kutsallığı ortadan kalkıyor… Üzerine birkaç damla rahmet suyu isabet edince, yaldızları dökülen bir put: Devlet-i Âl-i Osman’ın büyük sadrazamı: “sonra evine dönerken kendisi için bir yalı kiraladığı odalığını ziyaret etmiş ve burada bir müddet kaldıktan sonra yalısına dönerek hamama girmiş ve orada kalp sektesinden ölmüştür.” Biz de Kazgan’la birlikte soruyoruz: “Ama bir bankerin koca bir devlete beş defa sadrazam olmuş bir ünlü kişinin hamamının kapısında ne işi olabilirdi?” Rahmetli Üstad’ım putlarınızı kırdı, yıktı; biz de karınca kararınca hangi sebeple olduğunu bilmiyoruz ama, Üstad’ımın demir pençesinden, şahin bakışlarından kaçanları yakalamaya çalışıyoruz! İşte bizim desakramentasyon (kutsaldan arındırma) yöntemini uygulayınca ortaya ne kadar zavallı tipler çıkıyor? Veya 75 kutsadığımız kişilerin gerçek kişilikleri ortaya sere serpe dökülüyor. Ne kadar zavallı olduklarını anlıyoruz. Takke düşüyor kel ortaya çıkıyor… Bazı “büyük” adamların içki sofrasındaki acınacak, zavallı hallerini düşünebiliyor musunuz? Sıcak kafayla, müdâhanecilerin, yağcıların, haysiyet cellatlarının amigoluğunda îcad edilen ve bugün mizah konusu olan tez (!) ve teoriler (!)… Oportünizm dağdan yuvarlanan öyle bir çığ ki; bütün değerleri dürüp büküp içine alarak, götürüp bir dere kenarına fırlatıyor… Rahmetli Üstad’ım çok çok büyüklerden birinin, “Bana karılarını getiriyorlar!” diye şikâyet ettiği rivâyetinin, kendisine anlatıldığını söylemişti… Bu kadarı haysiyetsizleri bile tiksindiren bir haysiyetsizlik!... Kelimeler bitti! Öyle değil mi Shakespeare? Sen de şikâyet ediyordun: Kelimeler, kelimeler, kelimeler!... İşin korkunç(!) tarafı söz konusu kişinin de ikinci katta bir kadınla baş başa kaldığında sadece sohbet edip, kahve içtiği rivâyeti… Kimsenin özel hayatı ile ilgili değiliz… Fakat, memleketin kaderinde söz sahibi olmuş bir kişinin İmpotens halinin, eylemlerine nasıl yansıyacağı bizi ilgilendirir!... Tahrip, yıkma gibi güdülerini nasıl tetikleyeceği bizi ilgilendirir! Hem de fazlasıyla ilgilendirir! Yine eski dönemler hakkında, çok rahatsız edici gerçekler… Gerçekler acıdır, devamlı halının altına süpürülürse bir gün gelir bütün toplumu acıtır… Açık Sırlar: “Kadın sevgili edinenler çoğalıp erkeklere olan ilgi azaldı… Kavm-i Lut sanki yere battı. İstanbul’da ötedenberi delikanlılara yönelik aşk ve ilgi, tabii hali olan kızlara döndü. Sultan III. Ahmet zamanından beri âdet haline gelmiş olan Kâğıthane gezintileri arttı. Gerek orada, gerek Bâyezid meydanında arabalara işaretlerle sevgili bulma usulü yaygınlaştı. Devlet adamları içinde oğlancılıkla meşhur olan Kâmil ve Âlî Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı. Hâlbuki Âlî Paşa de ecnebilerden korkarak oğlancılığını gizlemeye çalışırdı.” 73 Tanzimat dörtlüsünü hatırlayın birisi huzurlarınızda… Bu arada çok rahatsız olduğum için, elime almama rağmen; Gelibolu73) Halaçoğlu, İstanbul, bky, 2010, sh. 25 76 lu Mustafa Âlî (1541 – 1600)’nin 1600 yılında Sultan Mehmed-i Sâlis Han Gazi’ye arz etmek üzere yazdığı, Mevâ’idü’n–Nefâis fî Kavâ’idi’l-Mecâlis’inden alıntı yapmayacağım… Sadece uyarıyorum! İnsanları rab edinmeyin! İnsanlara tapınmayın! Bu tutumlar tevhidi gölgeler… Nitekim gölgeliyor!... Atalara tapınmayın! Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’nden başkasını Rab edinmeyin! “Eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı.” konsepti de yanlış, “Eski” ye tapınmak da… Sultan Hamid’le empati sağlama gayreti içindeyiz… Birkaç fırça darbesi ile Sultan Hamid’in içinde bulunduğu şartları anlamaya çalışıyoruz… Birkaç fırça darbesine daha ihtiyacımız var eskizin tamamlanması için… Biz eskizi kara kalem yerine fırça ile yaptık… Sultan Hamid’in bütün gayretine rağmen önleyemediği 93 Harbi… Rusların Ayestafonas’a (Yeşilköy) kadar gelmesi…. Osmanlının ilk dış borçlanması, eğer konu biraz derinliğine incelenirse daha doğrusu ilk dış borçlandırılması… Çünkü Sultan Mecid almamak için çok direnmiş, fakat Fransız elçisinin teşviki ve yerli işbirlikçilerin gayreti ile borç alınmış: 1854… 1874’e kadar 15 kere dış borç alınmış… Osmanlı dış borçlarının ödenemez duruma gelmesi üzerine 20 Aralık 1881 Muharrem Kararnamesi ile Düyûn-u Umûmiy-i Osmaniye Meclis-i İdaresi oluşturuluyor… Şu ifadeye çalıştığımız şartlar altında, siz Mehmet Akif ’siniz… Siz Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’sınız… Sultan Hamid’e muhalefet ederseniz “oportünist misiniz”? Etmezseniz “oportünist misiniz”? Tek tek Sultan Hamid muhaliflerini elekten geçirecek değiliz ama, en azından hepsini “oportünist” olarak nitelemenin doğru olmadığını düşünüyoruz… Mesela, Said Nursi’yi farklı değerlendirmek lâzım… Büyük çapta bilgi eksiği var… İlham, keşif, cifirle bu eksiği kapatmaya çalışıyor… Dünya ahvali ve felsefe konusunda ciddi bir tetebbuatı olmadığını hemen fehm ediyorsunuz… Hayatı hakkında bilgi sahibi olmak için Tarihçe-i Hayat’ı okuyunuz… Sikke-i Tasdik-i Gaybî’yi oku- 77 yunuz… Baştan sona spekülasyon… Ama peşinden milyonlar gidiyor! Biz de onu anlatmaya çalışıyoruz… Avam, avam…. Avam… Ayakkabıcı, mühendis, kumaşçı, akademisyen, şoför, doktor, subay, bakkal, emekli, öğretmen, gazeteci, pastahaneci….. Avam dalga dalga gidiyor… Ölçünüz halksa haklısınız… Halk zaten kanmaya hazır… Kendini kandıracak adam bekliyor… Ben oportünist yaklaşımı şu örneğe benzetiyorum: Markete giriyorsunuz, kocaman bir ilan; “bir kilo et beş lira…” Bir kilo et alıp, hemen kasaya yöneliyorsunuz… Kasiyer barkotu okutuyor: “Efendim, lütfen yirmi lira” diyor… Siz hayretler içerisinde “Nasıl olur ama? Koca ilan var, beş lira yazıyor…!” Fakat kasiyer haklı olduğundan o kadar emin ki, buz gibi soğuk bir sesle: “Lütfen! ilanı dikkatli okuyunuz!” Gidip dikkatlice bakınca köşedeki notu görüyorsunuz! “iki yüz liralık alışveriş yapana bir kilo et beş lira!” İşte halk için cazibe merkezi olanlar, halkı bir şekilde kandırabilenlerdir… Halk kasadan döneceğini bilse bile, o bir saatlik teselli için aldanmaya razı… Hayatımızda arabeskin bir karşılığı var! Fantazik yaklaşırsanız, anlayamazsınız! Halk “Kahrolsun bu dünya! Bir teselli ver, ne olur!” diye yerlerde sürünüyor!... Bunlar da halkın istediğini veriyor… Diyelim ki kıymanın kilosu yirmi lira… On liraya sucuk satılıyor… Siz alıcının aldandığına inanıyor musunuz? Ben inanmıyorum… O da biliyor, o fiyata sucuk olmayacağını… İçine bir şeyler katıldığını… O da biliyor doğru dürüst, müteşerrî bir şeyh olsa, bu hokkabazlıkları yapmaz… Ama aldanma ihtiyacı içinde…. Çünkü reel hayat boğazına sarılıyor… Dün geçim derdi vardı… Bir fırsat yakaladık defter kapandı. Ama bu gün de karı ve çocuklarla geçinme derdi var! “Para kasada durduğu gibi durmuyor”; içkinin şişede durduğu şekilde, durmadığı gibi. Can tatlandı, ölüm yaklaşıyor… İnanmasa da bir teselliye ihtiyacı var… Taraf etrafın teveccühüne ihtiyacı var! Ve benzeri motivleri realize edebilmesi için bir “kapı”ya ihtiyacı var, 78 inanmasa da!... “Kabul edilebilir” bir din… Hevâ ve hevesine göre… İşte tam bu noktada İslamiyet’te her adımda şu şart çıkıyor ortaya engel olarak: “Helâl!” kaydı… Hac mı? Helal kazanç… Namaz mı? “Baksana şu dini, mahşer ve hesabı yalan sayana! O, yetimi şiddetle itip kakar. Muhtacı doyurmayı hiç teşvik etmez. Fakat veyl o namaz kılanlara ki, onlar namazlarından gafildirler. İbadetlerini gösteriş için yaparlar, zekât ve diğer yardımlarını esirger, vermezler.” 74Helâl kazanç! Mescid inşası mı? Helâl kazanç! Tasavvuftan bahsetmiyoruz… Amellerimizin faziletinden bahsetmiyoruz… Doğrudan doğruya gerekli şarttan bahsediyoruz… Her türlü insan eyleminin olmazsa olmazı… Amelden ayrılması gayr-i kâbil… Fıkıhtan delil getiriyoruz. Nitekim Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem “Helâl bellidir. Haram bellidir. İkisi arasında şüpheli şeyler vardır. Şüphe ettiğini bırak, şüphe etmediğini al.” 75 Buyuruyor… Nebiyy-i Zîşân: “Bir şeyde hem helâllik hem de haramlık bulunursa haramlık tarafı üstün gelir. “76 Buyuruyor… İhlâslı Müslüman sana altın bir ölçü veriyorum: Her kim ve her ne sıfat sahibi olursa olsun; nasıl kazanıldığından önce, nasıl harcanması gerektiği üzerinde duran herkes, oportünisttir, şarlatandır, hokkabazdır… “Helâl” diye senin paranı tırtıklamak istiyorlar… Veya senin o nasıl kazanıldığı belli olmayan paranın layık(!) olduğu yere ulaşmasını sağlıyorlar… Sadece “faiz haramdır” la olmaz… Onu herkes söylüyor… Faizin hangi ışık oyunları ile, hangi illüzyonlarla sözüm ona “faiz” likten çıkarıldığını herkes biliyor… Bir tarafta “riba” kat kat diye yorumlanarak, tatbikatta faizi imkansız hale getirirken, daha başta bankaları ibra ederek, tartışma dışı tutanlar!... Bir tarafta “faiz” yasağına kesin, pazarlıksız inanan müminler… Arada bir 74) 75) 76) 79 takım atraksiyonlarla, illüzyonlarla ve halüsinasyonlarla faize kılıf bulup, “helâl” sayanlar… Acaba bu aradakilere “münafık” diyebilir miyiz? Görüyor musunuz? Biz de şaşırdık!... Münafığı bilemezsin ki! Şer’an nasıl bir insanı münafıklıkla itham edebilirsin ki? Ama vasıfları var… Nebiyy-i Zîşân bize bildirmiş bu vasıfları! Yani, sen kazan da nasıl kazanırsan kazan! Ondan sonra getir sen; sözde tarikatımıza sözde hizmetimize, derneğimize, vakfımıza, cemaatımıza... Bu kadar şuursuzluk, ancak ve ancak “şuursuzluk”la mümkündür… İslâmî şuura sahip insanlar bu tuzaklara düşmez… Biz Osmanlının en büyük hatasının Kur’an-ı Azimü’ş-şan’ın dilini, Arapçayı devlete ve topluma egemen kıla-maması olarak görüyoruz… Sizin gibi Türk İslâmı, Anadolu İslâmı meczupları bizi anlayamaz, biz de sizi anlayamayız… Çünkü biz hiçbir şarta ve ön eke muhtaç olmayan sade, boz Müslümanlarız… Her ön ek; bir eksiği tamamlamak içindir… Hiçbir desteğe ihtiyaç göstermeden “Müslüman” olmak bize yetiyor… Çünkü İslâm’a bir şey eklemenin de, ona eksiklik izafe etmek olduğunun şuuru içindeyiz…. Zam ve tarh yok! Zam ve tarh yok! İslâm var; olduğu gibi! Her ön ek; İslâm’ı hangi şartla kabul edeceğinizin, bir ifadesidir. Sanki bir orta oyunu ile karşı karşıyayız… Veya HacivatKaragöz… Bazıları da cipe takmış…. Müslüman zenginler görgüsüzlük yapıyorlarmış…. Son moda ciplere biniyorlarmış… Eşarplarının üstüne gözlük takıyorlarmış! Bizim umurumuzda değil, bu tür yaklaşımlar, bu gibi şaklabanlıklar!… İsterse eşeğe binsin… Biz gâvur sisteminde her bir ferdin, zâtîyle ve tahsisen boğazından geçecek olan her bir lokmanın, hesabını vermeleri gerektiğine inanıyoruz! Bu noktada terkibî düşünmesi gerekirken, tahlili düşünüyor… Galiba büyük bir iftirada bulunduk “düşünüyor” demekle… Kazanç nedir? İslâmî kazanç nedir? Unsurları nelerdir? V.b sorular… Ondan sonra harcamaya gelecek sıra… 80 Şunu ifade etmeye çalışıyoruz… Oportünizmi tespit oldukça zor… Yalnız şu açıklamamızın üzerinde özellikle düşünülmesi gerekir: {Ve bize göre iktisâdî fenomenler dahi, bu saydığımız psikolojik gereksinimlerin tatmini içindir. Madde her zaman mânânın, ruhun ve fikrin emrindedir… Bu yaklaşımla biz, “Şu adam paraya tapıyor gibi!” gibi gündelik dilde kullandığımız bu ifadelerin yanlış olduğu kanaatindeyiz. Bir zatın “taptığınız ayağımın altındadır!” gibi ifadesinin de farklı yorumlanması gerektiğine inanıyoruz! Çünkü kimse paraya tapmaz!... Herkes paranın verdiği iktidara, kudrete, güce, üstün olma ve hükmetme ihtirasına tapıyor. Son tahlilde insanı yöneten motivler maddî değil, ruhidir…}77 Dolayısıyla opportunity (fırsat kavramını geniş, kapsamlı bir şekilde yorumlamak) ve oportünizmi de buna paralel düşünmek gerekir… Tıbbî olarak rahatsızlığı sınava girmeye engel teşkil etmeyen bir öğrencinin, simulatif (temârûz) bir tutumla, hasta imajı yaratarak sınavdan muaf olması da bir oportünizmdir. Buradaki ince nokta; öğrenci, olmayan hastalığını kullanmıştır, istismar etmiştir. Dünya konjonktürünü, ülke şartlarını iyi bilen ve İslâmî bir nizamın tatbikinin mümkün olmadığının farkında olan bir politikacının, İslâmı çağrıştıran kavramlarla, İslâmî imajlar yaratarak, oy toplaması da saf bir oportünizmdir… Bu tanımda kim aklına geliyor? Benim umurumda mı? Daha doğrusu kim aklına gelmiyor ki? İslâm’ı değil, İslâm’ı çağrıştıran, İslâmî görünüşlü, “gibi görünen” tavır ve eda ile dernekler, vakıflar kuran veya tarikatlarda çöreklenerek, organize olup maddî çıkar sağlamak da saf bir oportünizmdir… Belki de oportünizmin en iğrenci, maddî karşılıktan ziyade; nasıl kazanıldığı belli olmayan bir para ile “hayır?” yaparak, muhataplarının kulluğunu satın almaktır… Sözde verdiği zekâtın; muhatabının, zekâtı alanın gözündeki tapınma tezahürüne âşık olmak! İyilik(!) yaptığın birinin karşında erimesinin, yok olmasının, buharlaşmasının; sana tattırdığı varoluş ve tanrısallık zaferi!... Onun çocuğuna ilaç 77) 81 parası vermişsin, karşındaki adamı canlı tartı satın almışsın ve manen ifnâ ve iptal etmişsin! O yok! Ama sen varsın! Varolmanın sevinci!... Yeter… Dayanamıyorum… Uzatmıyorum! Anlaşıldığını sanıyorum! İnanın bu konuları değil yazmak, düşünmeye dahi tahammül edemiyorum… Yalnız bu günkü siyasî iktidara bir konuda zulm ve iftira ediliyor… Güya bu iktidar “sadaka ekonomisi” meydana getirmiştir. Şiddetle reddediyorum… Çünkü “sadaka” helâl maldan verilir… Eğer “dilencilik ekonomisi” veya benzeri bir kavram kullanırsanız size katılırım… Oportünizm ve değişim ne kadar karmaşık olgular!... “Aktörleri” diye somuta indirmeye kalkınca çok daha düğümleniyor konu. Onun için sınırlama gerekli… Tüm dünya, İslâm dünyası, Osmanlı… Galiba en doğrusu Osmanlı’daki Batılılaşmayı sınır olarak almak… Biz hiçbir meseleyi hal etme iktidar ve iddiasında değiliz; yüzyıllardır böyle insanlar olduğuna da inanmıyoruz… Sadece görülmeyen, karanlıkta kalan, sisler arasındaki meseleleri görmeye ve göstermeye çalışıyoruz! “Şu halde çözüm beklemeyelim!” Tam da onu demek istiyorum… Eğer çözüm istiyorsanız, ilaç propagandistlerine gidin! Kapıda teslim çamaşır tozu satanlara gidin… Sözde tarikat, vakıf, cemaatlere gidin! Bizimle birlikte iseniz, hemen ilk adımda aşılması mümkün olmayan dikenli engeller: Batılılaşma ne demek? Uygarlaşma ne demek? Avrupalılaşma ne demek? Modernleşme ne demek? Adam(!) olmak ne demek? Kuşkusuz her birinin ince anlam farkları var… Fakat aynı zamanda bu yöntem, tefekkür bakımından alıkoyucu bir durak! Bu bakımdan biz arada nüanslar mahfuz kalmak şartıyla, düşünmemize basamak olması açısından, bu kavramların eşanlamlı kabul edilebileceği kanaatindeyiz… Örnek olarak; Avrupalılaşma, kavramını aldıktan sonra, onun pragmatizmle gerdeğe girmesinden hâsıl olan Amerikanizm’i almaya gerek yok, diye düşünüyorum… Ben Amerikanizm’in nesebinin “sahih” olduğu kanaatindeyim… Eğer MÖ 3600’lü 82 yıllarda Girit78 Adası’ndaki Knossos’tan yola çıkarsanız, Minos, Mykene, Tiryns, Pylos79…. Kuzey Amerika’ya varırsınız… Bu engeli aştığımızı farz edelim… Peki, Osmanlı ne zaman Batılılaşmaya başladı? Muhtemel cevaplar çok… Fakat ben zaman kazanmak için biraz kestirmeden gideceğim. Osmanlı’daki Batılılaşmanın, III. Ahmet’in saltanatı döneminde, 1718’de İbrahim Paşa’nın sadrazam olmasıyla başladığını düşünüyorum… Şu anda bu kanaati temellendirmeye çalışmayacağım… Çünkü, Tarih Üzerine II’de işlemeyi düşündüğüm “Tarihin Zararları” başlıklı bölümde arz edeceğim, delillerin ikna edici olacağı kanaati taşıyorum… Şu kadarını burada belirtmek isterim ki; işaret ettiğimiz tarihten önceki Siyâset-Nâmeler, Lâyıhalar, Kanun-Nâmeler, Nasihat-Nâmeler ıslah zihniyeti ile yazılmıştır. Her metin ismiyle müsemmâ değildir… Her ne kadar 1856 Islahat Fermanı, “ıslahat” kavramını taşıyor ise de zihniyet itibariyle Batılılaşma içinde yer alır… 1718’de başlayan Batılılaşma yaklaşımının eleştirisi ayrı bir konudur. Diğer deyişle koca imparatorluğu nasıl batırdığı ortadadır; ama Batılılaşmadan önceki genel zihniyeti de sorgulamamız gerekir… Batılılaşmanın yanlış olması, öncesini ibrâ etmez……. Bu ıslah yaklaşımını Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir’de mükemmel bir biçimde formülüze eder: “Âdet etme, âdete muhalefet etme.” 80 Ahmed Güner Sayar da, “nev icad yasaktır” 81 biçiminde nakleder… Belki biraz acımasız ve hatta insafsız bir değerlendirme olacak ama, “Salla başını, al maaşını!”… Anlayışı… XVI. asrın ortalarından itibaren bu yaklaşımla İslâmın geleceğini karartan, çalan bu insanlara karşı böyle bir tutuma, kendimde hak buluyorum! … Her türbesi olanı Hâlık-ı Zül Celal’in 78) �d Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, Ankara, TTK, 1971, sh. 7 79) 2012, sh. 1 80) 81) IX 83 dostu evliya sanma! Her ilmiye müntesibini ulema sanma! Her seyfiyye mensubunu da ehl-i şecaat sanma! En doğru yaklaşım: Desakramentasyon, kutsaldan arındırma! Hiçbir kişiyi ve kurumu kutsallaştırmayın! Hiçbir kişiyi ve kurumu kutsallaştırmayın!... Sadece tenzih-i İslâm, Sadece tenzih-i İslâm… Tek hassasiyet noktamız; Şeriat-ı Garrây’-i Muhammediyye… Dikkat! Dikkat! Birilerini koruyalım derken, Dikkat, dikkat, İslâma şaibe sıçratıyorsunuz! Tevhid! Tevhid! Tevhid! Evet, kimseyi eleştirmeyelim (!) ama bugün, bugün, şu anda, ben bu satırları yazarken, dünyanın her yerinde oluk oluk Müslüman kanı akıyor! Irzlar, namuslar, ismetler, izzetler, iffetler pây-mâl oluyor… Mukaddesatımız necîs, murdar ayaklar altında çiğneniyor… Yazı kuralı muralı, fikir insicamı minsicamı, üslup muslub dinlemem!!! Biz kelimeleri mıncıklamakla, biz kelimeleri tacizle meşgulüz! Yine şu anda, fikrî ve cinsî namustan mahrum; fikrî ve irsî nesepleri meşkûk bazı mahlûklar, Müslümanlara “terörist!” damgası vurarak meseleyi hallettiklerini sanıyorlar… Hayır! Hayır!... Asla… Terörü, teröristi savunmuyoruz… Sadece tanım istiyoruz… Sadece analitik bir konseptle tanım istiyoruz… Sadece kavram analizi istiyoruz!... Yalnız şu sorumuzu daha önce sorduk, yine soruyoruz: bir eylemin “terör” tanımına girmesi için kaç kişinin ölmesi gerekir? Batı dünyası ve Çin, Amerika ve Vietnam, Amerika ve Irak, Amerika ve Afganistan, Amerika ve Pakistan, Amerika ve Suriye, Amerika ve Güney Amerika, Amerika ve ……. Amerika ve Amerika yerlileri demiyorum… Kaç milyon eder? On milyonlar… Bu toplam sayı yüz, iki yüz olsa idi, sizin gibi hayâ (Hayâ îmândandır.) fukaraları için Amerika terörist olabilirdi… Ama katilin vukuatı milyonlara baliğ olunca saygıyla eğiliyorsunuz önünde! Rab ediniyorsunuz Amerikan emperyalizmini ve Siyonizm’i! Sizi Allah’a havale ediyorum! Gerçi yok ama, arkanızdan geldiğini vehmettiklerinizin ıslâhı için dua ediyorum! Çünkü siz onların, sürünün peşinden gidiyorsunuz! Lütfen! İngiliz emperyalistlerinin Çin’de yaptıklarını bir okuyun! Afyon savaşlarına bir göz atın! 84 İngilizler “terörist” mi değil mi? Sizin ölçünüze göre değil! Çünkü milyonları öldürdüler! Amerikalıların Japonya’da yaptıklarını bir araştırın… Ya Siyonizm? Ya Siyonizm? Bir ikinci soru: Siz (sadece ‘sen’in çoğulu olarak kullanıyorum) hangi cins bir mahlûksunuz yahu? Siz ne biçim bir mahlûksunuz yahu? Kişilik tahlillerinden bunalıp, aciz kalınca Dostoyevski’yi yardıma çağırırım… Ama sizin karşınızda o bile çaresiz!... Desakramentasyon… Demek ki, Dostoyevski de sandığım kadar büyük filozof-romancı değilmiş… Yahu siz Marmaledov bile değilsiniz… Çünkü o ahlâkta bir seviyeyi temsil eder! Daha doğrusu ahlâktaki seviyesizlik seviyesinin bir örneğidir… “Anacığım!” diye anlatmaya başladı mı yüreğiniz parçalanır… Nerdeyse hak verirsiniz, karısının çorabını içki parası için satmasına! Ya siz! Sizleri görünce Sonya’nın babası Marmelodov’un önünde saygıyla eğiliyorum… Anlıyorsunuz değil mi? Marmelodov’un, Sonya’nın huzurundaki (özellikle kullanıyorum) çaresizliğini, utancını, yerin dibine geçişini, nedametini bile yaşayamamak! Anlıyorsunuz değil mi? Hayır siz insanî, insana ait hiçbir duyguyu yaşayamazsınız!... İnsandaki o çöküşü, o yok oluşu, o yerle bir oluşu, o ufalanmayı, o buhar olmanın hasreti ile yanmayı! Rahmetli Üstad 1951’de günlük Büyük Doğu’larda Ahmet Emin Yalman’a bir cevap vermişti girdiği polemikte… Aklınıza gelecek mültefit(!), medihkâr(!) bütün sıfatları saydıktan sonra, sen bunlar bile değilsin! Demişti… “Sen çukursun!” …. “Siz çukursunuz!” Ahmet Emin Yalman otuz üç dereceli mason… Demokrat Parti döneminde en güçlü durumda… Mübalağa KDV’sini siz düşün, Türkiye’yi o idare ediyor, bu polemiğin olduğu zamanda… Ve düşün benim Üstad’ımın “dava öfkesi”ni! Ve sen düşün tanımadığın, şahit olmadığın “fikir öfkesini.” Sizin gibi, fikir öfkesini tanımamış, fikir efeliğinden mahrum, efemine tiplerin yabancısı olduğu bir zemin! 85 Fakat adâl de olsa, madâl de olsa, sonuçta, yine de siz bir “insan”sınız! Fıtratı bir süre susturabilirsiniz! Askıya alabilirsiniz! Ama iptal edemezsiniz! O fıtrat bir gün küller arasından fışkırır ve boğazınıza sarılır… Bilemeyeceğimiz bir sâikle üzerindeki buhar yok olur! Ve altından pırıl pırıl “beyaz karanlıklar”82 içinden bu fıtrat size reh-nümâ olur! Rahmanî bir üstad olur! Gerçek bir rehber olur!… Biz Müslümanlar için, bir Müslüman için; hiçbir hata, hiçbir yanlış yaklaşım, küfürle eş değildir!… Ameldeki en eşedd yanlışlık, küfürle denk olamaz… Belhüm adâl statüsündekiler, bunları sadece ezbere bilenler, bu incelikleri fehm edemezler… İçselleştiremezler… Siyasiler de, kendilerinin nefs muhasebesini yapsınlar!... Eski İsrail başbakanı Ehud Olmert, “İsrail, 1948’de kurulduğundan beri hiç bu kadar güvenli olmamıştı!” 83 Diyor… Suriye politikanıza tam not… Esat diktatör! Bir kadının fahişe olması, size ona istediğiniz muameleyi yapma hakkını vermez! Kaldı ki dün böyle bir mahlûkla maaile muârefenizin kabul edilebilir bir açıklamasını da yapmak zorundasınız! Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l aliyyi’l azîm! Dönüyorum konuya: Yukarıda zikrettiğimiz, bu “ıslah” zihniyetinin, örnek, model toplumu Kanunî zamanıdır, yukarıda saydığımız nâmelerde, ciddi eleştiriler var… Analitik denebilecek yaklaşımlar var! Ama bütün bu eleştirilerden sonra, çözüm: Kanun-u kadime dönmektir… Yani içinde bulunulan zihniyet iklimi, fikrî bir hamleyi kilitliyor… Tefekkür kanalları tıkanmış… Kimsede tıkanan kanalları açma hasreti, azmi, iradesi, niyeti, hatta ihtirası (nefsânî bir arzu) bile yok! Tek yaklaşım gözlerini yummak! Çocuklara “yum gözünü!” dediğinizde kimsenin kendilerini görmediğini sanırlar… Hâlbuki gözünü yuman, sadece kendine 82) etti… Şu anda… 83) 28. Haziran. 2013, a HBR, Prof. Dr. Sencer İmer (Hacettepe Üniv.) , saat: 12.30 civarı. 86 dünyayı gece yapar! Peki! İlmiyye, kalemiyye, seyfiyye… Medreseler, tarikatler??? Pür âteşim, açtırma benim ağzımı zinhâr Zâlim, beni söyletme derûnumda neler var. Bilmez miyim ettiklerini eyleme inkâr, Zâlim, beni söyletme derûnumda neler var... Leyla Hanım Desakramentasyon! Desakramentasyon… Kutsaldan arındırma… Aksi takdirde bu soruların cevabını veremezsiniz! O günkü Batı dünyası ile mukayese etmeden anlayamazsınız! “Bırakın şu Batı hayranlığını!” Yâhû! Ayağındaki don bile gavurun!... Devam edeyim mi? Ailelerin kullandığı, malum kâğıtlar bile gâvurun! Mecbursun gâvurla hesaplaşmaya! Ve bu satırların yazarı tanıyanlarca malum olduğu üzere, bir Osmanlı hayranı!... Osmanlının şiir gibi bir nizam kurduğuna inanıyor… Özellikle ve tahsisen Yavuz hayranı…. Ama XVI. Asrın ortalarından itibaren!... Evet! Osmanlı’yı seviyorum! İslâm’a uygun tatbikatlarını takdir, tebrik ve tebcil, ama hatalarını, zaaflarını tenkid! Evet! Osmanlı’yı seviyorum, fakat îmân etmiyorum, ben sadece İslâma îmân ediyorum!... Fakat Osmanlı’ya îmân etmiyorum! Kanaat-i âcizanemize göre, 1718’de Lâle Devri ile birlikte seküler ethos halkın büyük bir kısmını da kapsayacak şekilde yayılmıştır… Bu dünyaya ait, Şeriat-ı Garrây’-ı İslâmiyye’ye göre mezmum, bir takım arzu, ihtiras, özlem ve talepleri erteleyerek, mükâfatını ahirette almak yerine; nefsine hoş gelenleri bu dünyada almak… Halk irfanına başvuruyoruz: cepteki bir lira, daha sonra tahsil edeceğin, ödünç verdiğin yüz liradan daha kıymetlidir… Sen bana bu dünyada on lira ver, ben sana ahirette yüz lira vereyim… Yani bütün değerlendirmelerinde ahireti parantez içine alma… Kabir ve kabir sonrasını mistik bir biçimde algılama… Belki zaman zaman metafizik bir ürperti… Yani Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat îmânına göre, Şeriat-ı Garrây’-ı 87 İslamiyye zihniyetine göre değil! Bütün zihniyet kodlarımız îmân bahçesinde neş vü nema bulur! Bende, bütün zihniyet çarpıklıklarında, îmânî bir arıza olduğu şüphesi vardır!.... İtikadî bir arıza… Burada, 24 Ocak 1980 konseptinden sonra adım adım ortaya çıkarılan, (olumlu olup olmaması ayrı bir konu) Anadolu aslanları veya Anadolu kaplanları veya paydan pay kapanların zihniyetindeki, yaşantılarındaki değişikliğe de dikkatlerinizi çekmek isterim… İki noktaya dikkatlerinizi rica ederim! Düğünler ve cenazeler... Mezarlıklara bir bakın, taşlarda sadece ritüel olarak kullanılan, bu tayfanın estetiğe de aklı ermez… İslâm harflerini yok sayın, “Müslüman mezarlığı” der misiniz?… Ufak tefek istisnaları hariç… Dilleri de pabuç gibi: Ne yapalım, Vahhabiler gibi mi yapalım? Hayır! Onlar da bu konuda hata yapıyorsa seni mazur göstermez! Şeriat-ı Garrây’-i Muhammediyye’nin emrine göre yap! Sadece bir Hadis-i Şerif… İhlaslı Müslüman olana çok bile! {Ebu’l-Heyyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana, Hz. Ali Radıyallahü Anh: “Resûlullah aleyhisselâm’ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni gönderiyim mi?” diye sordu ve Resûlullah’ın kendisine: “Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!” dediğini anlattı.}84 Merhum Canan şöyle devam ediyor: “Hadis kabirlerin yer seviyesinden yüksek olmamasını irşad etmektedir. Resûlullah Hz. Ali’nin Medine sokaklarını dolaşarak putları kırmasını emrettiği gibi, yerden yüksek kabirlerin de yer seviyesinde olacak şekilde yıkılmasını emretmiştir..”85 Nitekim Resûlullah’ın kabrinin ancak; “yer seviyesi”nde veya “dört parmak kadar” veya “bir karış kadar” olduğu rivâyetleri vardır…86 Bu aslanların, kaplanların ve yeni trendin düğünlerinin nasıl olduğunu bilmiyorum, bilmek de istemiyorum! Biz on yıllar84) İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, sh. 15 / 284 85) 86) 88 dır… Seküler zihniyetin, laiklikten çok daha önemli olduğunu; sekülaritenin İslâmî ruhu güve gibi kemirdiğine işaret ediyoruz… Tespit edebildiğimiz kadarı ile ilk laiklik, kavram olarak değil, anlam olarak; Mustafa Fazıl Paşa’nın, Sultan Abdülaziz’e Fransa’dan yazdığı 1865 tarihli uzun mektubunda zikredilmiştir.” 87 Bırakın kavramı, eğer tespit ettiğimiz tarihler doğru ise; anlam olarak laikliği duymasından 150 yıl önce toplum seküler zihniyeti içselleştirmeye başlamış… Asıl gâvurlaşma Sekülarite… Laiklik bir sonuç… Laikliğin Anglo-sakson tatbikatını isteyenler de böyle bir cinlikten hareket ediyorlar… “Seküler bir ethos doğal olarak gâvurluğu getirir!” Ki bu tespitlerinde haklılar… Haddızâtında bunların tekliflerinin şifrelerini çözerseniz diyorlar ki: “Sizin muhatap aldığınız bu adamlarda İslâmî manada bir îmân yok! Fakat siz böyle asırlardır, üzerlerine varıp, asıp kesmeseydiniz, onlar da bu direnç meydana gelmezdi. Siz onlara dünyayı verin, îmânı gönüllü olarak teslim ederler…. Zenginlik, mevki, prestij…” Bu tespitler doğru fakat eksik! O asmalar kesmeler olmasaydı bu kadar kolay içselleştirilemezdi, gâvurluklar… Havuç, sopa… Baksanıza adamların Şeyhini idam etiler; ellerinden gelse kitaplardan, ansiklopedilerden, haritalardan, Menemen’i kaldıracaklar, alfabeden M harfini kaldıracaklar… Belki de yanlış anlaşılır diye, menemen bile yemiyorlardır… Başörtüsü için, “Başörtü Allah’ın emridir!” şiarı ile gösteri yapan, nur yüzlü yavrularımız, kerimelerimiz hep demokrat oldu… “O demokrat oldu!” de yeter… Hâsılı biz Batılılaşmayı 1718’le başlatıyoruz ve Oportünist Değişimin Aktörleri’ni anlamaya, tahlile ve anlatmaya çalışıyoruz… Bu arada bütün mesele konunun içselleştirilmesi… Ve empati sağlanabilmesi… Siz bir çocuğun dişi çekilirken onunla sempati sağlayabilirsiniz ve nasıl acı çektiğini anlayabilirsiniz. Fakat çocuğunuzun dişi çekilirken, o acıyı yaşarsınız, onunla empati sağlarsınız… Sempati (cognitive-bilişsel) bir faz, empati ise (sentimantal-duygusal) bir faz… Sempati davulun sesini uzak87) �k, Yeni Osmanlılar Tarihi, İstanbul, Hürriyet yay. 1973, sh.40 89 tan dinleme… Empati, davulu çalanın vicdanından dinleme… Bu bakımdan sempatik bir yaklaşımda “davulun sesi uzaktan hoş gelebilir.” Ama empatide bizzat muhatap olandan fazla acı çekebilirsiniz… Bu mübalağa tavrı da sizi yanlışlara götürebilir… Nitekim konuya hazırlık olmak üzere biraz Akif ’i, Elmalılı’yı anlamaya çalıştık… Sultan Hamid’i anlamaya çalıştık… Her üçüne de “oportünist” damgasını vurmaya gönlümüz razı olmadı… Ama bunun kişiliklerine vurulan bir damga değil, gerçek olduğuna inansaydık bunu da hatır gönül dinlemeden ifade ederdik.. Said Nursi hakkında gönül huzuru ile değil, diyemedik… Bu bakımdan çok netameli bir konuda, kritik bir yerde bulunuyoruz… Çünkü bir insanın hataları ayrı, oportünist olması ayrı… Azimet var, ruhsat var… Haramı işleme ruhsatı, vacibi terketme ruhsatı… Zaruret, zaruret halinin tespiti… İbadetlerde zaruret hali, muamelatta zaruret hali… Meselenin ne kadar derin olduğunu ifadeye çalışıyorum… Mesele felsefe olsa kolay! Hevâ ve hevesine göre uydur uydur(!) söyle… Ama şer’î hassasiyetleri olan müminler için mesele çok zor… Sonra her zaman ifade ettiğim gibi bu meseleleri hal etme benim ilmimi de aşar, haddimi de aşar…. Bu bir gerçeklik yargısı… “Tevazû hasretini çektiğimiz bir duygu da değildir bizim için…” Bırakın on yılları, yüzyıllardır İslâmî bir kavrayışla bu meseleleri çözecek âlim çıkmamıştır… Ezber bilgi bağlamında, en az XVI. Asrın ortalarından beri medreselerde okutulan ezber bilgiler konusunda tevazuumuz yoktur… Kitaplar ortada siz de okur öğrenirsiniz, hatta ezberlersiniz… Hepsi birbirinin tekrarı! Birbiri ile dalaşma… Birbiri ile didişme! Yalnız bu 300-500 yıllık medrese zihniyetine bir sorum var: Bir kitabın 40, 50, 60, 70 şerhi olur mu? Hiç Allah Teâlâ’dan hayâ etmez misiniz? Bu, şerhini yaptığınız, Kur’an-ı Azimü’ş-şan mı? Nerede, bizim hasretini çektiğimiz; önünde tevazû ile eğildiğimiz, Fahr-i Alem Sallallahü Aleyhi Vesellem’ın halifesi olduğunun farkında olan ulema!...Yoksa şeyhçilerin ezber bilgilerini önemsemiyoruz, saygı da duymuyoruz! İşte Mebsût, siz de kim oluyorsunuz? İşte İmam-ı Gazali, siz 90 de kim oluyorsunuz? İşte İmam-ı Rabbâni, siz kim oluyorsunuz? Ve tefekkür planında bu konulara yine de döneceğiz… Evet! Tekrar soruyorum: Fahr-i Alem Sallallahü Aleyhi Vesellem’ın halifesi olduğunun farkında olan ulema, asırlarca yan gelip yatar mı medresesinde, postunda? Konunun ne kadar ince, kıldan ince kılıçtan keskin olduğunu anlatmak için sadece bir örnek verip geçeceğim, sonra dönmek üzere… Mevzûu Siyâk u sibâk (kontex ?) ından koparmamak için alıntıyı biraz uzun tuttum: {{Habbâb b. El-Eret şunu nakletmektedir: Resûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem, Kâbe’nin gölgesinde elbisesine yastık gibi yaslanmış olduğu bir sırada şikâyette bulunduk ve ben (Ona) şöyle dedim: Bizim için Allah’tan yardım dilemez misin, bizim için dua etmez misin? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Sizden öncekiler arasından (îmân eden adam) yakalanır, yerde ona bir çukur kazılır, o çukura bırakılır. Testere getirilir, başının üzerine konulur ve ikiye bölünürdü. Demir taraklarla taranarak et ve kemiği birbirinden ayrılırdı. Fakat bütün bu yapılanlar, o kimseyi dininden alıkoymazdı. Allah’a yemin ederim ki O, binici, San’a’dan Hadramût’a kadar kalbinde Allah’ın korkusu ile, kurdun koyunlarına saldıracağı korkusundan başka hiç bir şeyden korkmaksızın (güvenlik içerisinde) yol alacağı bir hale kadar bu işi tamamlayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz. “’88 Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem geçmiş ümmetlerden Allah yolunda o, zor şeylere sabretmeleri ve işkenceden kurtulmak kastıyla kalblerinde îmânı gizlemeyip zahiren de kâfir olmayışlarından övgü ile söz etmektedir. İşte bu, dövülmeyi, öldürülmeyi, hakir düşürülmeyi ve cennetler yurdunda ikâmeti ruhsata tercih edenlerin delilidir. Ebu Bekir Muhammed b. Muhammed b. el-Ferac b. elBağdadî şöyle demektedir: Bize, Şureyh b. Yunus, İsmail b. 88) Buharı, Menâkıb 25. Memîkıbu’I-Ensâr 29, İkrah 1; Ebû Dâvûd, Cihâd 97; Müsned, V, 109, 111, VI. 395. 91 İbrahim’den anlattı. O, Yunus b. Ubeyd’den, o, el-Hasen’den naklettiğine göre, Museylime’nin bazı gözcüleri, Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem ‘in ashabından iki kişiyi yakalayıp Museylime’nin yanına götürdüler. Onlardan birisine: -Sen Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahidlik eder misin? Diye sordu, o: -Evet dedi. Bu sefer: -Peki, benim de Allah’ın Resulü olduğuma şahidlik eder misin? Diye sorunca, adamın yine: -Evet! Demesi üzerine onu serbest bıraktı. Diğerine de: -Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahidlik eder misin diye sordu o: -Evet dedi. Bu sefer: -Peki, benim de Allah’ın Resulü olduğuma şahidlik eder misin? Diye sorunca adam: -Ben sağırım, kulaklarım işitmiyor, dedi. Müseylime bunu önüne alarak boynunu vurdu. Kurtulan kişi, Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem’in yanına varıp: Helak oldum, dedi. Hz. Peygamber: -”Seni helak eden nedir?” diye sorunca, başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: -”Senin arkadaşın sağlam olan yolu seçti. Sen de ruhsat yolunu seçtin. Şu anda halin ne ise osun.” Adam: 92 -Şehadet ederim ki sen Allah’ın Resulüsün, dedi. Hz. Peygamber de: -“Şu anda sen, ne üzere isen öylesin89” diye buyurdu. }}90 Aynı hadisenin farklı bir rivâyeti: “– Benim hakkımda ne dersin? -Ben sağırım, duymuyorum. Müseylime aynı soruyu, sahâbî de aynı cevabı üç defa tekrar etti. Sonunda Müseylime onu öldürdü. Olay Hz. Peygamber’e intikal ettiğinde o şöyle buyurdu: -Birincisi Allah’ın tanıdığı ruhsatı kullanmış. İkincisi ise hakikati haykırmış; ne mutlu ona” 91 Bu konu üzerinde farklı rivâyetler var… Elmalılı’nın ki çok daha farklı bir anlam taşıyor: “– Benim hakkımda ne dersin? Dedi. -Dilsizim. (Ben botladım. A.B.) Cevabını verdi. Üç defa tekrar etti, o yine aynı cevabı verdi, binaenaleyh bunu katleyledi.92” Zuhayli:93 “ Ben sağırım.”, Beydâvi 94de ise, “Duymuyorum” şeklinde rivâyet ediliyor… 89) Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr; V, 172. 90) İmam Kurtubî, el- Câmiu li-Ahkâmi’l- Kur’ân, çev .M. Beşir Eryarsoy,, İstanbul, Buruc, 2000, sh. 10 / 290 91) � Dönmez, Ankara, TDV, 2005, sh. 257 92) 93) 2007, Sh.7 / 446 94) 2011, Sh. 3 / 212 93 Hadisenin bu seyri ve Fahr-i Âlem Sallallahu Aleyhi Vesellem’in bu hükmünden sonra, hâşâ Ashab-ı Kiram’dan bir zât hakkında en ufak bir şüphe besleyemeyiz… Ama aktörlerimiz sıradan ölümlüler olunca “oportünizm” konusunun ne kadar muğlak olduğu ve ne kadar ciddi hassasiyet gösterilmesi gerektiği de ayan beyan ortaya çıkar… Bu bakımdan ben bundan sonra şöyle bir süreç izleyeceğim… Müşahhas üç kişi hakkında kısa da olsa bazı doneler vererek, bir nevi örnek vakıa olarak, fazla müdahil olmadan konunun içselleştirilmesine yardımcı olmaya çalışacağım… Bu arada kendimizi ve muhataplarımızı anlamak, bu hatalara düşmemek için nefsin bazı oyunlarını sezdirmeye yardımcı olmaya gayret edeceğim… Ondan sonra oportünizme düşmenin en önemli sebeplerinden biri olarak “tahlîlî düşünme zaafı”, eksikliği, hatta yokluğunun üzerinde duracağım… Bu noktada nasıl “inanç” ile “îmân“ kavramlarının bilerek veya bilmeyerek anlam kayması suretiyle karıştırıldığını, bunun sonucunda da “dindarlıkla”, “Müslümanlık” arasındaki çizginin soluklaştığını temellendirmeye çalışacağım… Daha sonraki bir çalışmamda da; Hikmet-i Teşrî üzerinde duracağım, ondan sonra bütün oportünist yaklaşımların sebeplerinden birincisinin Bâtınî yaklaşım olduğunu ifade ile temellendirmeye çalışacağım. Bu bir mezhep olarak Bâtınîlik değil, yöntem olarak Bâtınîlik… Modernistlerin, diyalogcuların, tarikatçıların, medreselerin durumuna tahlilî olarak eğilmeyi deneyeceğim… Bütün bu planlamalara rağmen, bizim gibi derin tefekkür iddiasında değil ama, gayreti ve azmi içinde olan insanların yolunu yine de süreç tayin eder… Mevzû iradeyi yönlendirir… Aktörler üzerinde çalışırken bir nokta dikkatimi çekti: Halk üzerinde en etkili olan, değişim konusunda, ister tereddî, ister terakkî olsun, en sonuç alıcı tipler halktan olan, zihniyet itibariyle halkla barışık olanlardır… Yani halktan olmayanlar, mekanik değişime başvururken, halktan olanlar organik değişimle ger- 94 çekleştiriyorlar birincilerin amaçlarını… Halktan olmayanların asarak keserek, yakıp yıkarak, yangın yerine çevirerek yaptıklarını, onlar yine aynı malzemelerle usulet ve suhuletle mekanik değişimcilerin konseptlerine göre inşâ ediyorlar… Bu noktaya özellikle dikkatinizi çekiyorum… Demek ki bu tiplerin yerine göre önleri açılıyor… Siyasette, iktisatta, bürokraside… Halk irfanına mal olmuş, insanların birbirlerine kızdıklarında deliliği telmihen “Mazhar Osmanlık” diye bir nevi hakaret ettiği, Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman Usman (1884-1951) diye bir kişi var… Türkiye’ye ilk modern Akıl hastanesini hediye eden (kuran) bir doktor… Bunların nesli, genel olarak çelişkiler yumağı olan muztarip kişiler… Şu tespiti tıptaki çapını ve psikolojiye bakışını gösterir… Freud, Jung ve Adler’den bahsettikten sonra; psiko-analiz konusunda genç asistanları hep uyarıyordu: “Efendiler, hastayı analiz edeyim derken, hep kendinizi ortaya koyuyorsunuz farkına varmadan95” Özellikle dincilerin çoğunluğu; analitik zekâya, sır idrakine, derinlikleri sezme yeteneğine sahip olmadıkları için; felsefe, psikoloji, sosyoloji vb.lerine tapınıyorlar… Asıl benim korktuğum bunlara itibar edenlerin yuvaları yıkılır… “Muhtacı himmet bir dede, kaldı ki gayriye yardım ede.” Olur ya büyük bir talihsizlik eseri, bu satırları okumaya mahkûm edilmiş yukarıda işaret ettiğimiz kişiler olursa, Mazhar Osman’ın yukarıdaki mütalâasını içselleştirmeye çalışsınlar… İlk tepkilerini hemen söyleyeyim: “Biz de biliyoruz!” İşte facia burada kopuyor… Kuşkusuz siz biliyorsunuz, ama “bilmeyi” bilmiyorsunuz… “Anlama”yı anlamıyorsunuz… Ancak ezberliyorsunuz! Korkmayın küçük yaşımızdan beri, Necip Fazıl’ı anlamaya çalışmasak biz de sizin gibi olurduk!... Eğer kılavuzunuz cahil din görevlileri, din istismarcıları olursa oralarda daha çok debelenirsiniz! Mazhar Osman’ın bizzat öğrencisi olmuş bir doktorla onlarca yıl önce bu konularda sohbet ederdik… Kuşkusuz genç bir 95) 95 felsefe tutkunu olarak, psikiyatrik konularda bir uzman tarafından sohbete layık görülmekte nefsime hoş gelirdi… O anlatmıştı: Hoca Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin başhekimi… Bir gün koşar gelirler: “Hocam facia!”, Hoca sorar: “Ne oldu?” Mesele şu: Hem kendine, hem de çevreye zarar verme potansiyeli olan psikiyatri terminolojisine göre “deli!” diye nitelenen hastalar, nasıl olursa, o zaman kilitlendikleri (Bugün farklı tedaviler uygulanıyor…) koğuşlardan çıkarlar, âdem baba kılığında mahalleye dağılırlar… Çoluk, çocuk, kadın erkek panik halinde… “Aman Hocam! Jandarmaya haber verelim…” Hoca “Hayır! Gelin benimle… Neredeler?” diye sorar… Hiç telaşsız delilerin yanına varır, hepsi çırılçıplak… Hoca da onların kıyafetine bürünür, çırılçıplak: “Gelin tren tren oynayalım! Şuh, şuh, şuh!” hepsini alır götürür, tımarhanede koğuşlara tıkar ve zincirler!... Sizi bilmiyorum ama gecenin bu saatinde, ağlamak geliyor içimden… Hoca mesleğinin gereğini yaparak hayırlı bir hizmette bulunmuş… Ama asırlardır bizi “deli!” yerine koyarak, bizi istismar edenleri “oportünist!” olarak nitelemekte bir mahzur var mı? Bizi “deli” yerine koyanlara diyoruz ki; sizin de bilmediğiniz bir nokta var: “Kısas kıyamete kalmaz” Halk irfanından fışkıran bu incelikleri telmih eden, bir atasözü var: “Orman, ben ne yapayım? Beni kesen baltanın sapı benden.” dermiş… Asırlarca damla damla biriken deneylerin kristalize olmasından meydana gelen bir eskimez abide… Sanki mağaralardaki estetik harikası sarkıtlar ve dikitler gibi… Dikkat edin sapı bizden olmayanlar; kesip, biçip, dağıtmış, her şeyin altını üstüne getirmiş, taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmamış; sapı bizden gibi olanlar ise; onların bıraktığı yıkıntıyı, derleyip toparlamış, sistematize etmiş, kabul edilebilir hale getirmiş, yine onların yıkıntılarından çıkan malzemeyi parlatıp, cilalayarak bina inşâ edip, her türlü direnci massetmiştir… Her türlü defans mekanizmalarını felç etmişlerdir… “28 Şubat bin sene devam edecek” demişlerdi ve ediyor… Hiç kimse farkında değil! Bırakın tarihî perspektifi… Hiç kimse 28 Şubat’tan ön- 96 ceki “kendi” değil! Hiçbir zaman 28 Şubat’ta iktidardan indirilenler, iktidar olamadılar… Haricen bakıyorsun: “Bu, vitrinde bizim çok beğendiğimiz, tapındığımız iktidar elbisesine bizim Ahmet, sığamazdı! Nasıl da sığmış? Ne güzel olmuş?” diyorsun, ama düşünmüyorsun, O elbisenin içine girebilmek için Ahmet kaç kilo verdi? Elbisenin altındaki korsenin farkında mısın? Şüphesiz vücut alışınca korseye gerek kalmayacak! Bilmem bu örnekler sizi etkiledi mi? Çok kolay kandırılıyoruz… “Tohum”u bir daha oku! Anlamaya çalış… Minnacık bizim havamızı çalsınlar, sadece birkaç nota, arkasının ne geleceğini düşünmeden, hemen esir oluyoruz! Nerede ferâset? Nerede ferâset? Hele bir süredir artık Amerikan emperyalizmi, askerleri ile işgalden vazgeçti!... Ülkelere sözüm ona seçilmiş valiler gönderiyor… Daha doğrusu kendi valisini seçtiriyor… Lütfen şu satırları oku! Bir daha oku! Bir daha oku! Ağlıyor musunuz? “Etmeyin Reis Bey, siz ağlayamazsınız! Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz!”96Şu cümleler gönlünüzden fışkırana kadar da anlayamayacaksınız: “Çocuk bana, ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz, dedi. Ağladıkça anlıyorum, ağladıkça anlıyorum.” Ben “çocuk” olmaya razıyım. Yeter ki siz ağlayın: “Ceylânları subaşlarında ney çalarak vurduklarını bilmez misiniz? Bu ele avuca geçmez hayvan ney sesini duyunca ağaçların arasından ağır ağır ilerler, su kenarında yere oturur ve dünyanın en güzel gözleriyle hüngür hüngür ağlamaya başlarmış. Pusudaki avcılar tüfeklerini o asil hayvana çevirirler, rahatça nişan alır ve hep birden patlatırlarmış. Duman kadar çevik hayvan bir taş parçası gibi olduğu yerde kalıverirmiş. Bizde bu ruh ve ellerde bu düzen oldukça bizi vurmak da iş midir? Bize sevdiğimiz havayı çalsınlar, ökselerine mukaddes bildiğimiz şeylerin yemini serpsinler, sırtımızdan nişan alındı demektir. Düşman bizim bu tarafımızı bizden iyi anlayan ve kullanandır. Böyle bir tuzağı o kurar, ona düşeceğimizi bildiği için kurar, bizi tanıdığı 96) 97 için kurar. Biz de ona düşeriz, ruhumuzun ateşi gözümüzü kör ettiği için düşeriz, düşeceğimiz için düşeriz.”97 {Savaşa çıkmayıp Resûlullah’tan ayrılarak geride kalanlar, oturmalarından memnun olup sevince gark oldular. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten hoşlanmayıp “Bu sıcakta sefere çıkmayın!” dediler. De ki: “Cehennem ateşi, bundan da sıcak! Ona nasıl dayanacaksınız?” Bunu bir bilip anlasalardı! Öyleyse kazandıkları günahların cezası olarak az gülsün, çok ağlasınlar!...”98 {Bu âyetler, Tebük Gazvesi’nde savaşa katılmaktan geri kalan münafıklar hakkında nazil olmuştur…… Bu tehdit, sadece münafıklara ait değildir. Allahü Teâlâ’dan korkan Salih kulları da kapsar……. Şüphesiz bu az gülme, tebessüm etmenin yasaklanması değildir. Haberde “Çok gülmek kalbi öldürür denmiştir.”}99 Ey bâsiret, ferâset sahibi Müslüman! Sana hitab ediyorum! Kaç kere “Bir daha rey verirsem elim kırılsın” dedin? Buna rağmen sen, demokrasi tiyatrosundan İslâm adına ne bekliyorsun? Halen figüran olmaktan bıkmadın mı? Verdiğin rey umurumda değil! Geçen gün bir akademisyen dünyanın en mükemmel demokrasisi olduğu söylenen Amerika Birleşik Devletleri için; “demokrasi değil, lobitokrasidir!” dedi… Sen ne zaman uyanacaksın? Sen ne zaman defalarca seni sokan yılandan korunacaksın? Ne zaman anlayacaksın? Bu bir medeniyet meselesidir! Bu bir siyasî iktidar meselesi değildir… Kendini kaybettin on yıllardır bu demokrasi oyununda… Siyasetçisi, siyaset yapar; cemaatçisi, siyaset yapar; tarikatçısı siyaset yapar, bilimcisi, siyaset yapar! Birincisini anladık, ama diğerlerinin aslî işlerini kim yapar? Aslî işler ferî; ferî işler aslî… 97) 98) 99) 98 Cânân gide rindân dağıla mey ola rizân Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde Ziya Paşa - Terkîb-i Bend Dikkat et! Bu demokrasi oyunu bütün ihlâsını buharlaştırdı… Bu güç, bu iktidar şehveti, bu üstün olma ve hükmetme ihtirası seni zehirledi… Dikkat et, siyaseti aslî vazifelerinin önüne geçirerek İslâmı istismar ediyorsun! İslâmı kullanarak siyasî siperler kazanmaya çalışıyorsun! Rey verirsin rey vermezsin, benim umurumda değil! Ama olmayan “demokrasi” ye tapınma… Bütün meselelerin çözümü “Demokrasi’de”dir gibi naiv bir yaklaşım ancak çocuklara yakışır… Eflâkden o dem ki peyâm-ı kader gelür Gûş-î cihâne velvele-î bâl ü per gelür Devr-î fütûhu Sûr-ı Sirâfîl müjdeler Hak’dan nizâm-ı âlemi te’mîne er gelür. 100 Osmanlı şiir gibi bir nizam inşâ etmiş, Fakat XVI. Asrın ortalarından itibaren, arızalar ortaya çıkmaya başlamıştır. Yahya Kemal’in şiirinin tamamını vermemek haksızlık olacak, devamının bir kısmı daha aşağıda: Ebvâb-ı Ravza-î Nebevî’den firiştegân Cibrîl’i gördüler nice demdir gider gelür Derk ettiler ki merkad-i pâk-î Muhammed’e Rûhü’l-kudüs’le arş-ı Hudâ’dan haber gelür Rûy-î zemîni tâbi-i fermânı kılmağa Sultan Selîm Han gibi bir şîr-i ner gelür 100) Enstitüsü, 1962 99 Râyâtının alemleri üstünde uçmağa Sîmürg-i feth hem-çü nesîm-î seher gelür Hâkan ki at sürünce bir iklîm-i düşmene Pîş ü pesinde mahşer-i tîg ü teber gelür Ey ga-sıb-ı diyâr-ı Arab bekle vaktini Evvel cezâ-yı saltanat-ı sürh-ser gelür Kaç fâtih-î zaman gören İran-zemin bugün Görsün kiminle hangi cüyûş-î zafer gelür Tekbîrlerle halka ıyân oldu tuğlar Sahrâ-yı Üsküdâr’e revân oldu tuğlar 100 101 1718’den günümüze kadar üç yüz yıl geçmiş, oportünizm konusunda, insanlar arasında seçim yapmak o kadar zor ki, o kadar çok aktörümüz var ki…… Değişimin oportünist aktörleri arasında bir numarayı kime vereceksiniz? Sırada o kadar çok aktör var ki birinci sırayı hak eden. Belki benim de rasyonel olarak tam hesabını veremeyeceğim duygusal sebepler olabilir, ama benim gönlümde, gittikçe pekişerek bir numara olarak taht kuran aktör: Hüsrev Paşa’dır… Asıl adı Mehmet Hüsrev olup, III. Selim, II. Mahmut ve Abdülmecit döneminin aktörlerinden, Koca lakaplı (1756-1855) Sadrazam… Hüsrev Paşa’nın etkili bir kişi olmaya başladığı yıllarda İmparatorluğun iklimini anlamaya çalışalım: {Sultan Mahmud, Rus savaşından sonra, ıslahat hareketlerine daha azimli şekilde sarıldı. 2 Ağustos 1826 Hocapaşa yangını ile (Bâb-ı Âlî bile yanmıştı) İstanbul’da fakir semtlerde sefalet başlamıştı. Padi- “Her halde Allah, bir kavme verdiğini onlar nefislerindekini bozmadıkça bozmaz, bir kavme de Allah, bir kötülük irade buyurdu mu artık onun reddine çare bulunmaz, öyle ya onlar için ondan başka bir vâli yok..” Âyet-i Kerime* *Ra’d Suresi 11. 102 şah, Rus savaşında bir kışı, basit bir albay gibi Rami kışlasındaki taş odasında geçirmiş, yeni ordunun yetiştirilmesi mes’elesine mistik denebilecek bir enerjiyle girişmişti. 3 Mart 1829’da, Türkiye tarihinde “mühim bir dönüm noktası olan kıyafet kanununu yayınladı.” Bununla, bütün devlet memurları (ilmiye sınıfı hâriç) fes ve pantolon, ceket giyeceklerdi. Kavuk ve sarık, şalvar ve çarık yasaktı. Sarık ve cübbeyi ancak ilmiye sınıfı taşıyabilecekti ki, bugün de Batı’da dînî sınıf, kıyafetleriyle ayrılırlar. Taassubu yenmek için, resmini devlet dairelerine astıran II. Mahmud, bu ıslahat aleyhinde bulunanları veya umursamayanları şiddetle cezalandırdı. Devlet adamlarının hepsi, bu inkılâplarla kendisiyle aynı fikirde değillerdi. Fakat korkularından seslerini çıkartamıyorlardı. Halk da inkılâpların lüzumunu anlayamamıştı: Mahmud’a “gâvur padişah” 1 diyorlardı. II. Mahmûd’un, kızı Atıyye Sultân’a subay üniforması giydirip saçlarını fes altında toplatarak pantolonla ve erkek kıyafetinde, yanına bir yaş büyük ağabeyi Velîahd-Şehzâde Sultân Abdülmecîd’i verip, askerî birliklere, Seraskerlik makamına, şuraya buraya göndermesi, muhafazakârları artık iyiden iyiye çileden çıkarmıştı.}2 Padişah Tuna boylarındaki vilâyetleri geziyordu. Ve devam ediyoruz; “ Bu vilâyetlerin çoğunda Hıristiyan ahali otururdu. Bu sebebedir ki Sultan Mahmud, batı modasına göre giyinmiş kuşanmış, sırtında mavi pelerin, ayaklarında çizme, mânalı ve mağrur başında uzun tuğlu kırmızı fes olduğu halde yakışıklı bir subay olarak tebaası arasında görünmek istiyordu. Beyoğlu’nda, Boğaziçi’nde, yeni yapılan Çırağan Sarayı’nda yaşamakta olan Padişah, bir müddetten beri Hıristiyan dostu olarak görünmek için elinden geleni yapıyordu.”3 1) Cilve-i Rabbani, şifahen, Sultan Mahmud’un tarikat mensubu olduğunu duymuştum… 2) Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, İstanbul, Ötüken, 1978, sh. 12 3) Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, çev. B. Sıtkı Baykal, İstanbul, Üçdal, sh. 9 / 386 103 Yukarıda kısaca bazı ö

Başkan'ın Mesajı
Aidat Borcu Sorgulama
Köşe Yazıları
Mustafa Özer (özer Koç)

Mustafa Miyasoğlu

Mustafa Ekinci

Galip Boztoprak

Şeyma Kısakürek Sönmezocak

Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa cabat

Ebubekir Sifil

Ali Biraderoğlu

İbrahim Ulueren

Mustafa Özer (özer Koç)

Ali Biraderoğlu

Mustafa cabat

Günlük Gazeteler
Sponsorlarımız

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı

© Copyright 2020  V4.1 Tüm Hakları Saklıdır. | Vakıf Sitesi


Top