Duyurular

«Velîler Ordusu» kitabında hayatı anlatılan 333 Velînin içine, «Bir» sayısını Allah Resulüne verdikten sonra mukaddes emaneti O’ndan alıp günümüze kadar getiren, O’nunla beraber 33 büyük velî, esere bilhassa alınmamıştı. ... 


Başbuğ Velilerden 33

 

Ezelle ebed arası Allah'a doğru giden evliya kervanları arasında en şanlısına ait 33 kolbaşılı "Altun Halka - Silsile-i Zeheb" çerçevesidir ki, keyfiyet ölçüsüyle temel sayısını, bütün kainat gibi O'ndan alır.


Kayseri Hava Durumu
Anket
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 17,9362   17,9685
EURO 18,3515   18,3845
       
Özlü Sözler
Kibirli İnsan Övülmez
Sponsorlarımız
Düşünme Üzerine

1942 yılında Kayseri’de doğdu. Kayseri lisesini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Felsefe bölümünü bitirdi. Stajını İstanbul Erkek Lisesinde Nurettin Topçu’nun yanında yaptı.
Çocukluk döneminde Babasının Dedesine okuduğu Büyük Doğu dergileri ile tanıştı. Henüz çocuk yaşta Büyük
Doğu ikliminde yetişmeye başladı. Üniversite öğrenimi sırasında Necip Fazıl Kısakürek’in yanında oldu. Büyük
Doğu dergilerinin çeşitli devrelerinde yazmaya başladı.
Büyük Doğu fikriyatını ve ideolocyasını anlama biçimi Necip Fazıl’ın dikkatinden kaçmadı. 1978 Büyük
Doğularında yazdığı Heyula başlıklı yazı için Üstad “Profesörünün, meşhur muharririnin, politikacısının, içi geçmiş
kabaklar gibi her türlü fikir cevherini yitirdiği bu kafa kıtlığı devrinde, olgun gençlik kadromuzun en mümtaz
örneklerinden Ali Biraderoglu’na ait bu yazıyı bütün Batı dillerine çevrilmeye layık bir değer ölçüsüyle takdim
ederiz…” biçiminde bir sunuşla yayınladı. Nitekim Rapor dergilerinde de iki yazısı için benzer değerlendirmelerde
bulundu.
Necip Fazıl’ın ‘en yakını’ olma liyakatinden başka herhangi bir kaygı taşımayan Ali Biraderoğlu üniversiteyi
bitirdikten sonra Felsefe öğretmenliğine başlar. Kayseri Lisesinde öğretmen, Kayseri Yüksek Öğretmen Okulunda
öğretim görevlisi olarak çalışır.
Necip Fazıl’ın hemen bütün konferanslarında, dergi çıkarmalarında, kültürel faaliyetlerinde yanındaki insandır.
Arkadaşları ile Kayseri’de önce MTTB sonra Söğüt Fikir Kulübünde eşya ve hadiseleri anlamaya ve
yorumlama çabalarını sürdürdü.
Necip Fazıl’ın vefatından sonra üstadını vuslata hazırlayan içerideki dört kişiden biridir. Necip Fazıl ve Büyük
Doğu ile hesaplaşmayan, konjönktürel kaygılardan uzak olmayan, oportünist ve pragmatik zaaflarla, aşağılık
kompleksinden kurtulamamış, İslamı bir izm ve ideolojinin, yükselen değerin arkasına takan ve bilhassa 1980
sonrası ortaya çıkan “fikir hareketlerini” ciddiye almadı ve bunları modern hareketler olarak niteleyerek ucuzculuk
ve sistem içinde yer bulma çabaları olarak değerlendirdi. İslamı bir kültür ve medeniyet planında ele almayan, onu
zamanı ve mekanı belirleyici bir ‘üst’ kıymet hükmü olarak benimsemeyen hiçbir düşünceyi ciddiye almadı.
Bir süre Erciyes Üniversitesi Eğitim Fakültesinde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı ve oradan emekli oldu.
Büyük Doğu, Rapor, Türk Edebiyatı Hece dergisinde pek çok yazısını yayınlamıştır. MTTB ve Söğüt Fikir
Kulübü bünyesinde pek çok konferans ve seminer vermiştir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.

KAYSERİ EĞİTİM ve KÜLTÜR VAKFI

YAYINLARI
Yayın No: 17
Düşünme Üzerine
Ali Biraderoğlu
Yayıma Hazırlayan:
Söğüt Fikir Kulübü
Kapak Fotoğrafı
Hayrettin Oğuz
Tasarım/Mizanpaj
Mustafa İbakorkmaz
Baskı ve Cilt
Orka Matbaa/0352.3221700
1. Basım
Kayseri 2013
İletişim

İstasyon Mah. Depo Cad. No-3
Tel:0352-2225417 Kocasinan/KAYSERİ
e-posta: kekvakfi@gmail. com
Web: www. kekvakfi. gen. tr

Düşünme Üzerine

ALİ BİRADEROĞLU

KAYSERİ EĞİTİM ve KÜLTÜR VAKFI YAYINLARI

İÇİNDEKİLER
Düşünme.........................................................................................7
Ek: Japonya Hakkında Bazı Mülahazlar(Medeniyet -Teknik - Kültür
Bağlamında).............................26
Özgür Düşünme...........................................................................63
Özgül Düşünme...........................................................................83
Ek: Din- Millet - Şeriat ........................................................108
Müslümanca Düşünme Üzerine Bir Usul Denemesi..........110
1-İman Tasavvuru...........................................................130
2. Allah Celle Celalühu Tasavvuru..............................136
3. Peygamber Tasavvuru...............................................151
4. Ashab-ı Kiram Tasavvuru.........................................177
5. Kur’an Tasavvuru.......................................................183
6. Dünya ve Ahiret Tasavvuru......................................186
7. İnsan Tasavvuru..........................................................192
8. Murad-ı İlahî Tasavvuru............................................232
9. Zeit Geist.....................................................................255
10. Dâr Tasavvuru...........................................................285
Sonuç............................................................................................363
Ekler..............................................................................................367

7

DÜŞÜNME

Eşya ve hadiseler karşısında takınılan doğru bir tavır, uygun bir duruş; gerçeği
bulabilmenin, doğru bir sonuca varabilmenin yeter şartı olmasa da gerek şartıdır
şüphesiz. Eğer yola, doğru bir noktadan çıkmışsanız, konunuza uygun bir tavır
yakalayabilmişseniz; gerçeği hemen, kolayca bulacağınız anlamına gelmese de, hiç
değilse bulma imkân ve ihtimali içinde olduğunuz da inkâr edilemez. Bu bakımdan eşya
ve hadiseler karşısında doğru bir duruş; gerçeği bulmanın ilk şartıdır. Ama yola
yanlış bir noktadan çıkmışsanız, konuya yaklaşımınız isabetli değilse; doğru bir sonuca
varmanız düşünülemez. Düşünme sürecinin başında veya herhangi bir aşamasında
yapılan hata, sonuna kadar devam eder. Bunun içindir ki; başlangıç noktanız yanlış ise
uzun veya kısa bir süre sonra tekrar çıktığınız noktaya dönersiniz. Belki daha da kötüsü
bu yanlış tavrın farkına varılamazsa -ki farkına varmak, bir düşünce yanlışını bulmak
oldukça güçtür- hiç bir yere varılamadan, gerçeğe ulaşmak için hiç yol alınamadan hep
aynı nokta üzerinde dönülür durulur. Böylece değil ömür, ömürler heba olur gider.

8
Bunun içindir ki koskoca 17. Asır Batı felsefesi, metod konusunu tartışmıştır.
Gerçeği bulabilmek için hangi noktadan çıkacağımız ve hangi yolları takip edeceğimiz
enine boyuna araştırılmalıdır. Bu çalışmalar sonucu; pozitif bilimler alanında geçerliliği ve
değeri bugünkü teknolojik gelişmelerle gözler önüne serilmiş, bazı kurallar tespit
edilebilmiştir.
Ama ne var ki aynı Batı felsefesi, söz konusu pozitif tabiat bilimlerinin metod
meselelerinde gösterdiği başarıyı, tinsel-tarihi bilimlere uygulanabilecek metod
konusunda gösteremedi. Şüphesiz burada sözü edilen bilimlerin içeriğinin-konularının
farklı oluşu, aynı metodların aynı başarı ile uygulanmasını imkânsız kılmaktadır. Nitekim
17. asırda tespit edilen metodlarla; konusu tabiat ve tabiatta olup biten olaylar olan pozitif
tabiat bilimleri, insan muhayyilesini zorlayıcı, yıkıcı ilerlemeler gösterirken; konusu insan
ve insan verimleri olan tinsel-tarihi bilimlerin eskiye göre büyük bir atılım gösterdiği
söylenemez. Acaba Platon’dan çıkıp gelen “nedir?”le başlayan sorulara bugün bile
tüketici bir cevap verilemeyişi bu durumun ispatı mıdır? İyi nedir? Kötü nedir? Güzel
nedir? v.b.
Ama bütün bunlara rağmen tinsel-tarihi bilimler alanında da gerçeği şu veya bu
oranda bulmamıza yardım edebilecek bazı kurallar bulunmuştur. Bu kurallardan ilki,
araştıracağımız konuyu mümkün en küçük bileşenlerine ayırmak; bundan sonra da
araştırmamıza adım adım, atlamadan, sıçramalar yapmadan sabırla devam etmektir. Biz
de bu kuralı uygulayarak konumuzu incelemeye çalışacağız.
Bugün “düşünme” pratikte iki zıt istikamette gelişmekte, birbiri ile çelişkili iki tavır
ortaya konmaktadır. Bu yaklaşımlardan biri “özgür düşünme” diğeri de “özgül
düşünme” isteği, temayülü ve iddiasıdır. Bir yanda nereden gelirse gelsin, her türlü peşin
fikirden, önyargıdan kurtularak özgür, bağımsız düşünme başkaldırışı, iddiası ve isteği...
(Burada hatırlanan peşin fikirler 9

dinden, ilimden, toplumdan, felsefeden veya çeşitli otoritelerden kaynaklanabilir.
Bütün mesele bu saydığımız ve benzeri etkilerden kurtularak, insanın bağımsız, özgür ve
özgün bir biçimde kendi imkân ve kabiliyeti ile düşünebilmesidir. Önemli olan özgür
düşünme ile üretilebileceği iddia edilen düşünceler.) Diğer yandan bunun tam karşıtı bir
tavır: Bu düşünme biçimi ise birincinin tersine kabul edilen bir fikirle, inanılan sistemin
türüne bağlı kalma hassasiyeti içinde “özgül düşünme” istek, iddia ve daha doğrusu
temennisi...
Nasıl ki belirli çevrelerde birinci tür düşünmenin büyük cazibesi var ise; benzer şekilde
bazı çevrelerde de ikinci tür düşünme aynı hararet ve hassasiyetle benimsenmektedir.
Nitekim belirli bir “izm”e bağlı olanlar, temel düşünce ile biraz çelişkili, temel
düşüncelerden birazcık bağımsız bir düşünce ileri sürseler, “revizyonistlik”le hatta
“döneklik”le damgalanıp toplum dışına atılıyorlar. Bu yüzden herkes söz konusu “izm”le
tutarlı düşünmeye gayret ediyor. Aynı şekilde bir dine inanan kişi de; kendi dininin ana
kurallarına ters düşmeden, onları zedelemeden, düşünce türüne bağlı olarak tam
bağımlı, özgül düşünme istek, temayül ve iddiasındadır.
Biz burada, bu düşünme türlerini imkân, sınır ve şartlarını tartışarak, mümkün sorular
ortaya koyup bazılarına cevap vermeye çalışırken; düşünme sürecimiz içinde ortaya
çıkan “tutsak düşünme”den ise çok kısa söz edeceğiz.
Temel soruları şöylece sıralayabiliriz:
Mutlak mânâda özgür, bağımsız düşünme mümkün müdür?
İnsan, evrenini salt özgür düşünme ile kurabilir mi?10

Özgür düşünmenin sınırları var mıdır? Varsa sınırlandırma ölçümüz neler
olabilir?
Özgür düşünme ile konkret insanın varlık yapısından fışkıran temel soruların
hesabını verebilir miyiz? Onları tüketici bir biçimde cevaplandırabilir miyiz?
Hatta özgür düşünmeyi bir hak, bir insanlık onuru telakki ediyorsak; bu hakkı nereye
kadar kullanabiliriz?
Bu insanlık onuruna veya bizce daha doğrusu bu büyük yükü insan ne kadar
taşıyabilmiştir? Şimdiye kadar veya bundan sonra taşıyabilecek güce sahip midir? Yoksa
insan ister istemez bu hakkın bir kısmından vazgeçmiş midir?
Diğer yandan bir insanın herhangi bir dinî veya herhangi bir ekolü nasıl benimsediği
şüphesiz ayrı bir tartışma ve araştırma konusudur. Fakat bir insanın; şu veya bu şekilde
bir kanaati, bir inancı benimsedikten sonra, kabul edilen kurallarla sonuna kadar özde
tutarlı bir biçimde düşünerek özgür bir kültür evreni kurabilme isteğinden de şu tür sorular
ortaya çıkmaktadır:
İnsan; inandığı din veya “izm”le her alanda tutarlı ve aslına sadık bir düşünme
yolu ile bir evreni nasıl meydana getirebilir?
Bir dine veya ekole tam uygunluk içinde düşünebilmenin ilk şartı ve şartları
nelerdir?
Niçin gerek dinlerde-dinî inanma biçimlerinde, gerekse ekollerde öz’le ilgili
çatışmalar çıkmaktadır?
Niçin “e göre” veya “ce”, ”ca”ya göre düşünme iddiasında olanlar bile, hiç
değilse makro planda ortak bir evren tasarımı oluşturamıyorlar?11

Niçin aynı kökten, cevherden düşünmeye başlandığı iddia edilmesine rağmen,
düşünmenin veriminde bu kadar fark oluyor?
Daha da özelleştirerek, biraz daha somut şöyle bir soruya geliyoruz: Bir insanın
inanç vasıtasıyla benimsediği bir dinin ana ölçülerine göre evreni
algılayabilmesinin, bütün meseleleri o dine göre düşünebilmesinin ayrılmaz şartı
nedir?
Bir kere her iki durumda da (hatta başka durumlarda da) dikkat edilirse, salt
“düşünme” olarak ele alınıp konu açıklığa kavuşturulmadan, hep bir bağlam içinde
düşünülerek çözümlenmeye çalışılmaktadır. Konu “özgür düşünme”, “özgül düşünme”
v.b. şeklinde ele alınmakta, en yaygın hata da düşünmenin kendisi üzerinde
derinleşmeden; kendisi ile birlikte kullanılan kavramların tartışılmasına geçilmesindedir.
Bunun sonucu olarak da “öz” gözden kaçırılmakta, ikincil sorulara cevap aranmaktadır.
Örnek olarak konu “özgürlük” tartışması şekline dönüşmektedir.
Bizce birinciye bağlı olarak yapılan ikinci hata ise; soyut olarak “düşünme” üzerinde
düşünmeden; gelenek, görenek, din ve çeşitli izm’lerin etkisinden alınmış-soyutlanmış
“özgür düşünme”nin pratiği deneniyor ve yolları araştırılıyor. Diğer tarafta da aynı şekilde
“düşünme” soyut bir biçimde ele alınmadan bağlı olduğu din veya izm’le tam tutarlı bir
düşünme ile (özgül düşünme ile) bir fikir iklimi, yeni bir evren yaratmaya çalışılıyor.
Biz; şöyle veya böyle özgür veya özgül düşünmeyi denemeden önce formel, biçimsel
yaklaşımla “düşünme”yi düşünmenin en sağlıklı yol olduğu kanaatindeyiz. Ancak
bundan sonradır ki; insan, evrenini salt kendi imkân ve kabiliyetine dayanarak kurup
kuramayacağı konusunda bir sonuca ulaşır. Eğer kuramayacağı kanaatine sahip olursa
döner başka yollar dener. Öte yandan ilk olarak şartlar ortaya konabilse; insan inandığı
ku12

rallarla çelişkiye düşmeden evreni yepyeni bir tarzda yorumlayabilir, temel kanaatler
ile tutarlı bir evren tablosu ortaya koyabilir.
Yukarıda birçok soru sıraladık, hatta bu soru listesi daha da uzatılabilir. Ama ne var
ki, biz bu soruların hepsine cevap verme gibi çok güç bir işi yüklenme niyetinde değiliz.
Her soruyu çözebilme gibi bir iddia ancak düğümlenmiş, donmuş fikirlerden
çıkabilir.
Bunun için biz bu konuya salt düşünme ile ilgili aşağıda işaret edeceğimiz sorularla
yaklaşarak konu üzerinde derinleşmeyi deneyeceğiz;
Düşünme nedir?
Düşünmenin unsurları nelerdir?
Sağlıklı ve tutarlı düşünmenin ilk şartı nedir?
Burada bir noktaya daha işaret ederek konuyu biraz daha sınırlamanın gereğine
inanıyoruz. Dolayısıyla biz aynı zamanda düşünmenin psikolojisini, fizyolojisini veya
önemini de tartışmak niyetinde değiliz. Bir kere daha vurgulayarak; amacımızı, sadece
kavramsal olarak düşünmeyi irdelemek, eleştirmek, tartışmak, tutarlı ve sağlıklı bir
düşünmenin ondan ayrılmayarak öz çizgisini yakalamaya çalışmak olarak ortaya
koyuyoruz.
Bütün kavram analizlerinde olduğu gibi “düşünme nedir?” şeklindeki bir soru ile yola
çıktığımızda, büyük güçlüklerle çepeçevre sarıldığımızı hissediyoruz. Fakat problemi
çıkmaza sokmaktan kaçınıp asıl konu üzerinde derinleşebilmek için hemen hemen
herkes tarafından kabul edilebilir bir tanım denemesinden hareketle konu üzerinde adım
adım ilerlemeye çalışacağız.13

Düşünme kavramlarla hesap yapmak demektir. Düşünme analiz, sentez ve
karşılaştırmalar yapmaktır. Bu tanımların açıklanabilmesi anlaşılır kılınması için “kavram”
kavramının hesabının verilmesi, gün ışığına çıkarılması, ayrıca “kelime” veya “terim”le
farkının ortaya konması gerekir.
Kelimeler tarihi gelişim süreci içerisinde uzlaşımsal olarak ortaya konmuş
sembollerdir ve Mantık ‘ta da “terim”le karşılanmaktadır. Ama ne var ki kelimeler; nihayet
bir biçim, bir formdurlar. Daha açık bir benzetmeyle içi boş şişeler gibidirler. Ama
zamanla içleri teori ve pratikle dolarak “kavram” haline gelirler, bir anlam bombası olurlar.
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere kelimeler, kavramların sembolü, biçimsel
ifadeleridir. Başka türlü söylersek, kavramlar bir nesnenin zihindeki tasavvuru, kelime
ise bu tasavvurun harflerden meydana gelmiş bir sembolüdür. Bir nesne hakkında
uzun zaman dilimi üzerinde kollektif şuurda meydana gelen ortak imajlar uzlaşımsal
olarak bir sembolü yüklenmekte, böylece de toplumda bildirişme, anlaşma, tartışma
mümkün olmaktadır.
Burada bir probleme daha değinip geçmek ihtiyacı içindeyiz:
Bir kelime zihindeki tasavvurları tam olarak dile getirebilir mi?
Veya bir başka ifade ile kelimeler zihindeki tasavvurları ne derecede ifade
edebilirler?
Tasavvurlarla kelimeler tam olarak örtüşürler mi?
Biz bu konuda tartışmaya girmeyeceğiz. Ama ne var ki probleme sınırlı bir yaklaşım
tavrı içinde kelimelerin zihindeki tasav14

vurları tam olarak yansıtmadığını ilke olarak kabul edebiliriz. Nitekim gündelik yaşama
bağlamı içinde, zaman zaman bütün insanların duygularını tercüme edemediklerinden,
hissettiklerini ifade edemediklerinden yakındıklarına şahit oluyoruz. Bunun yanında
hemen hemen bütün sanatkârların da bu konuda sıradan, düz insandan daha çok
yakındıklarını göz önüne alırsak, başta koyduğumuz yargının doğruluğu anlaşılır.
Dostoyevski feryat ediyor: “Duyduklarımı bir dile getirebilsem...” Büyük şair ve
mütefekkirimiz Necip Fazıl Kısakürek hayretle, inkisarla karşı konulamaz temel iradeye
tam bir teslimiyetle ve kaçınılmaz alın yazısı karşısında trajik bir boyun eğişle soruyor:
Ölecek miyim, tam da söyleyecek çağımda?
Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda...
Hep bu hasretle yetişiyor, yaşıyor ve ölüyoruz. Duygularımızı ve düşüncelerimizi,
tasavvurlarımızı tercümede dilimiz bizi her zaman yalnız bırakıyor. İşte bu yüzdendir ki,
insanlar iç dünyalarını başkalarına açabilmek için benzetmelere, istiarelere; duyguları
somut durumlarla vermeyi deneyerek, düzyazı, şiir sanatına sığınmak zorunda
kalmışlardır. Bazen de kelime yerlerine ses, renk ve çizgileri kullanarak; musiki, hat
tezhip, resim ve minyatürle başka insanların muhayyilelerinde kendi iç dünyalarının
benzerini oluşturmayı, benzer çağrışımlar meydana getirmeyi denemişlerdir. Çünkü ilk
açmazımız; her insanın kelimelerde, sembollerde dile getirdiği aynı tasavvurlar değildir.
Herkesin şişesinin içi aynı unsurlarla dolu değil ki. Aynı sembollerle ifade edilse bile,
kavratılmak istenen, kavranılması istenen, iletilmek istenen mesaj ve tasavvurlar insanın
iç hayatının zenginliği, derinliği, ilgi sahası ile orantılıdır. Aynı şekilde bir insanın
kendisine ulaştırılan semboller kümesini yorumlama, algılama, özümseme biçimi de
yukarıda zikretmeye çalıştığımız faktörlerle belirlenmektedir.15

Diğer taraftan bütün bunların yanında kelimelerde insan; tarihi gelişim süreci içindeki
değişik zaman kesitlerinde kavram olarak farklı tasavvurları, imajları, anlayışları ifade
eder. Bazen bu sembollerin içi zenginleşir, teori ve pratikle dolu dolu olur, bazen de
kısırlaşır, sığlaşır. Aynı kelimelerle ifade edilse de, bize kavrattığı imajların,
anlamların farklı olması, zaman içinde kelimelerin kavram olarak farklı tasavvurları
ifade etmesi, insanın kendi ferdî hayatı içindeki zaman dilimlerinde ortaya çıktığı
gibi, aynı şekilde millet kültürlerinin ve cihanşümul kültürlerin zaman boyutları
içinde de ortaya çıkar. Hatta belli bir zaman ve mekân boyutuna hâkim “devir kültürleri”
yeni kavramlar oluşturmak, kelimelere yeni anlamlar yüklemek, yeni yorumlar getirmek,
eşya ve hadiseler karşısında yeni bir duruş sağlamakla; donmuş, hayatiyetini kaybetmiş,
yeni yaşama biçimini ifadeden aciz tasavvurları tasfiye etmekle ortaya çıkıp varlıklarını
sürdürmektedirler. Ama ne zaman ki; değişen şartlarla ortaya çıkan yeni evren tablosu ile
tutarlı, onu tercüme edecek yeni kavramlar üretme özelliğini kaybederse işte o zaman
katılaşmakta, donmakta, evrensel kültür üzerinde şu veya bu alanda etkide bulunduktan
sonra çok geniş olan tarih arşivine kaldırılmaktadır. Tarih arşivindeki kültürlerin tekrar
yeni zaman ve mekâna egemen olup olamayacakları hususu- ki şüphesiz bu
mümkündür- ve egemen olma şartları ayrı bir tartışma konusudur.
Bu söylediklerimizden sonra şu noktaya geliyoruz: Eşya ve hadiselere kendi gözü
ile bakamamış, bu gözden, imbikten geçirir gibi yeni yaşama biçimlerini süzüp
çıkaramamış, bunların kavram iklimini oluşturamamış, kendi kendine özgü duyuş,
algılayış, davranış biçimlerinden kurulu bir kavramlar evreni oluşturamamış özgün
bir kültürden söz edemeyiz. Aynı şekilde büyük kültürler kavradıkları, özden süzüp
çıkardıkları, düşünme planında yakaladıkları imajları; çok anlamlılıktan(ambiguity),
kaypaklıktan arınmış, net, kesin kelimelerle ifade ederek yeni bir düşünme atmosferi ve
bildirişme 16

imkânı sağlarlar. Çünkü bireysel yaşayış, bireysel duyuş, kavrayış ve tasavvurları
kelimelerle ifade ettiğimiz gibi; bir kültür içinde yaşayanların sahip olduğu ortak
tasavvurları, ortak değer yargılarını ve ortak imajları da kelimelerle, sembollerle ifade
ediyoruz.
Bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere; özüyle tutarlı bir biçimde yeni
kavramlar üretemeyen, yeni duyuş ve kavrayışları tercüme edemeyen, kavramların
net bir biçimde hesabını veremeyen, onlara derinliğine ve genişliğine yaklaşımla
anlam kazandıramayan, düşünüp kavrayamayan; ayrıca düşünüp kavrasa da
bunları en iyi karşılayabilecek sembollerle ifade edemeyen, bir kalıba dökemeyen,
düşünmesini dışlaştırma vasıtalarını isabetli bir biçimde seçemeyen bir kültürün;
köklü olması, ömrünün uzun olması, evrensel kültüre katkısı veya evrensel bir
kültürü etkilemesi bunların tabii bir sonucu olarak da evrensel bir kültüre
damgasını vurması, onu belirlemesi beklenemez.
Hatta evrensel kültüre katkısı bir yana, kavramlar üzerinde ciddi şekilde düşünmeyen,
onları bir kuyumcu duyarlılığı ile işlemeyen, onların hesabını veremeyen milli kültürlerin;
millilik vasfını korumaları ve evrensel kültürden olumsuz bir biçimde etkilenerek az da
olsa koruyabildikleri yaratıcılıklarını kaybetmemeleri mümkün değildir. Nitekim evrensel
kültür; kavramlar üzerine derinleşen, kavramlara düşünme ürünü, fanteziden uzak,
dolu dolu yeni anlamlar kazandıran, yeni fikirler üreten milli kültür veya kültürlerin
senteziyle meydana gelmektedir. Kendi içinde sürekli şekilde ve öz’den aldığı ab-ı
hayat suyu ile yiv yiv derinleşen yeni fikirler üreten milli kültür; zamanla evrenseli
yakalayabilmekte, taklid v.b. yollarla benimsenerek evrensel kültür veya evrensel
kültürün bir parçası haline gelmektedir.
Artık bundan sonra oluşan evrensel kültüre; kan, ter ve gözyaşıyla oluşturduğu
düşüncelerle katkıda bulunamamış, evrensel 17

kültürü bizzat şekillendirememiş, evrensel kültürün kavramlarını kendi kalıplarına
dökememiş, sözüm ona milli olduğunu iddia eden kültür, bilerek veya bilmeyerek,
isteyerek veya istemeyerek evrensel kültürün genelde olumsuz bir tatbikçisi olmakta,
farkında olarak veya olmayarak kendi değerlerini egemen kültüre adapte etme çabasına
düşmektedir. Bazen de örneğini gördüğümüz gibi hâkim kültürün “kültür şoku” altında,
kendi kültürü erozyona uğrayarak biçimsel bazı davranışları veya nesneler dünyasının bir
parçasını muhafaza edebildiği tesellisi ile söz konusu kültürün içinde eriyip, bütün
özelliğini yitirip, kaybolup gitmektedir. Belki Japonya örneğini bu yaklaşımla tartışmak
bizi ilgi çekici noktalara götürebilir 1
Artık bu aşamadan sonra kullanılan kelimeler sözsel, biçimsel olarak eski
kültürden de gelse; kavram olarak amaçladığı mânâ veya insana kavrattırdığı,
verdiği imaj ve tasavvurlar, kendi kültür özünden tamamen yabancılaşarak hâkim
kültürün geliştirdiği mânâlara bürünmekte, insanlar kendi eski kültürlerinin
kelimelerini egemen kültürün empoze ettiği biçimde kavramakta, algılamaktadır.
Şu veya bu yolla boşaltılan şişe egemen kültürün ürettiği anlamlarla dolmakta veya
şişe tamamen boşaltılmışsa- ki pratikte pek mümkün olmamaktadır- eskisi ile yeninin
değişik oranda karışmasından, ortaya hiç bir şeye benzemeyen karma karışık bir karışım
çıkmaktadır. Eski şişe boşaltılarak özü alınıp sadece kiri, pası, posası bırakılırken,
yenisinin özünü doldurmak da bugünden yarına bir anda olamayacağına göre yeni ortaya
çıkan egemen kültür ailesine de girilememektedir. Artık insanlar asırlarca kendilerini
beslemiş, hayatiyet vermiş; üzüntülerinin, sevinçlerinin, tasalarının hülyalarının,
rüyalarının, evrenle hesap
1)“Belki Japonya örneğini bu yaklaşımla tartışmak bizi ilgi çekici noktalara götürebilir.” Yıllar önce
yazdığımız bu yazıya böyle bir not koymuşuz. Fakat bugün bu meselenin muhasebesinin yapılması
gerektiğine inanıyoruz. O gün yapılmamasını da bir noksan olarak düşünüyoruz. Ama konunun insicamını
bozmamak açısından bu hesaplaşmayı yazının sonunu koymayı uygun bulduk…18

laşmalarının bileşimi olan şişelerinin içini oluşturmadan; şişenin biçimsel ayniliğine
bakarak onu içmektedir. Bu iş öyle ustalıkla yapılmaktadır ki bileşimin değiştiği
hissedilmemekte, hissedilse bile o aşamada artık bunun gerekli olduğu kabul edilmeye
başlanmaktadır. Bunun sonucu olarak şişenin içindeki acayip karma karışık karışım
yavaş yavaş hissettirmeden bünye üzerindeki etkisini gerçekleştirmekte, zamanla
bünyeyi kendi asliyetinden çıkarmakta, tam kendisine de benzetememekte, ama yine de
ortaya egemen kültürün istediği gibi düşünen, eyleyen, medyumlardan oluşmuş, medyum
bir toplum çıkmaktadır.
Yalnız bir noktaya özellikle dikkatleri çekmek borcundayız ki; bizim tasvire çalıştığımız
bir sentez değil, kabaca bir taklittir. Nitekim tekniğin “evrenselliğine” karşılık, kültürün millî
(millî kavramını etnisite anlamında değil Kur’anî anlamda kullandığımı özellikle belirtmek
istiyorum) olduğu düşünülürse, başka milletlerden taklitle alınan kavramların yeni
bünyede nasıl bir etki yapacağı konusundaki endişe ve merakımız da haklı olsa gerek.
Kaldı ki bir kültürün; dünyayı yorumlama biçimi ve yayılması salt kültürel bir mesele
olmayıp siyasî alanda da çeşitli akisler bulduğu için bu iş bugün dünya çapında bir
endüstri halindedir.
Dolayısıyla her kültür; kavramlarını kendi özüyle tutarlı mânâlarla
doldurmadıkça, kavramlar üzerinde anlaşamadıkça, yaratıcı, doğurgan bir
düşünme iklimi oluşturamadıkça, kendi içinde senteze vardırıcı, yeni değerler
üretici, diyalektik bir tartışma ortamı doğmamakta, meydana gelen (eristik) havada
bir sağırlar diyalogu ortaya çıkmaktadır. Artık bu ortamda anlaşın anlaşabilirseniz,
tartışın tartışabilirseniz, yeni fikirler üretin üretebilirseniz. Bu hava içinde bütün mesele
formel mantık konstrüksiyonlarıyla ve içi boş kelimelerle rakibimizi ilzam edebilmek onu
cevap veremez hale getirmektir.19

İşin tuhafı bu aşamada, söz konusu ortam içinde öyle bir yaklaşımla; egemen kültürle
ciddi ve samimi olarak bir sentez oluşturma çabasına girseniz bile bu da mümkün
olamamaktadır.
Yalnız burada bir noktayı özellikle vurgulamak istiyoruz ki; biz “kavram anarşizmi”,
“kültür emperyalizmi” gibi; ortaya çıkan uygulamaların sadece o milletin veya kültürün
dışındaki unsurlar tarafından gerçekleştirildiği düşüncesine katılmıyoruz. Çünkü
düşünülen, diyalektik bir biçimde tartışılan, yerli kültürle tutarlı bir biçimde, yerli kültürün
özünü bozmadan, hayat damarlarını kesmeden yeni zaman ve mekâna tercüme
edebilecek fikirler üreten, doğurganlığını, üreticiliğini devam ettiren bir kültür içinde hiç bir
güç “kavram anarşizmi” yaratamaz, hiç bir güç “kültür emperyalizmini” gerçekleştiremez.
Ama ne var ki; yerli-millî kültürün şu veya bu sebebe bağlı olarak kendi bünyesinden
doğan hastalık belirtileri, yavaş yavaş bünye üzerinde olumsuz etkisini göstermeye
başlamakta, bünye zayıflarken de çeşitli sosyo-kültürel sebeplerle yabancı kültürler
tarafından ortaya çıkan bu imkân, fazlası ile işletilerek ve kullanılarak “kavram anarşisi”
ve “kültür emperyalizmi” gerçekleştirilmektedir.
Burada özellikle vurgulamak istediğimiz; “kavram anarşisi”, “kültür
emperyalizmi” bir kültürün yaratıcılığını kaybedişinin, yıkılışının sebebi değil, tam
tersine sonucu olduğudur. Dolayısıyla hiç bir kültür ve bu kültürün taşıyıcısı,
geliştiricisi olması gereken elit-entellektüel tabaka suçu başkalarına atarak kendi
sorumluluğundan kurtulamaz.
Halk irfanından fışkıran bir atasözümüz bu gerçeği ne kadar güzel dile getiriyor:
“Orman dermiş ki, ne yapayım beni kesen baltanın sapı benden.” 20

Hiç şüpheye düşmeden kesin olarak sapsız bir baltanın ormanı yok edemeyeceğini
söyleyebiliriz. Eğer orman kendini yok edecek sapı vermeseydi, sapsız baltanın
meydana getireceği tahribat, ormanın kendi doğal yenilenme gücüyle ortadan
kaldırılabilirdi. Ama orman karşı tarafa öyle bir silah veriyor ki, onun meydana getirdiği
zararı kendi doğurganlığı ile karşılayamıyor, artık oradaki açık, büyüye büyüye devam
edip gidiyor. Bu süreç sonunda da haliyle orman yok oluyor. Dolayısıyla orman; sadece
balta ile uğraşıp teselli bularak hiç bir yere varamaz. Çünkü teorik olarak mübalağalı bir
biçimde şöyle diyebiliriz: Eğer orman baltanın tahrip ettiğinden fazla bir doğurganlığa
sahip olursa ancak yok olmaktan kurtulur, kurtulabilir.
Her insanda bulunduğunu sandığımız, gerçeğin nabzını elinde tuttuğu gibi bir
duyguya itiraf edelim ki biz de sahibiz. Bize göre egemen kültürün tehdidi altındaki bir
kültürün yapacağı şey, kavramların kendi kültürü içindeki mânâlarını tespit etmek,
hâkim kültür tarafından üzerine sıçratılan özle çelişkili düşüncelerden onu
temizlemek, kültürü asli kuralları içinde, özü örselemeden, onlara mümkün olan
yeni yorumları getirmek, yeni şartları kucaklayabilecek, kuşatabilecek,
açıklayabilecek yeni ve derinliğine muhteva kazandırabilmektir.
Bu konuda mübalağa etmediğimizi göstermek için de Alman filozofu Kant’ın şu
düşüncelerini aktarmayı uygun gördük:
“Bir düşünürün dile getirdiği düşünceleri konusu ile ilgi içerisinde tartışmak ve
onu, o’nun kendisini anladığından daha iyi anladığımızı görmek her zaman için
mümkündür. Çünkü o, kavramını yeteri kadar belirlemediğinden bazen söylemeye
niyet ettiklerinin tam tersini söylemiş, hatta düşünmüş olabilir.”
Görüldüğü üzere bir filozof dahi kullandığı kavramları yeterince açıklayıp,
belirlemediği takdirde; söylemek istediklerinin 21

tam tersini söyleyebiliyor, hatta düşünebiliyor. Daha da ötesi filozofun dile getirdiği
düşünceler, konusu itibariyle bir durum içinde ele alınırsa kendisinin anladığından daha
isabetli bir biçimde algılanabilir.
Buraya kadar düşünmemiz üzerindeki kavramların etkilerini; doğru bir düşünme için
kavram analizinin gerekliliğini değişik yaklaşımlarla, teknik ayrıntılara girmeye çalışarak
gözler önüne sermeyi denedik. Bütün bu açıklamalardan sonra denememizi bir adım
daha ileri götürmek istiyoruz. Mademki; düşünmek, kavramlarla hesap yapmak
demektir; o halde düşünmeyi mümkün kılan kavramları doğru bir biçimde
kavrayamamışsak, kavramları yanlış bir yaklaşımla yorumlamışsak, zaten bir
düşünme ortamının doğması mümkün değildir.
Tarihi gelişim süreci içinde düşünme alanına göz attığımızda çok değişik düşüncelerin
ortaya atıldığını, bir düşünce renkliliğinin ve çokluğunun olduğunu görüyoruz. Bu
farklılıkların bir kısmı şüphesiz yapısal bazı sebeplerden doğarken, bir kısmı da metod
meselesinden doğmaktadır. Hiç değilse metod konusu halledilirse, bu noktada ortaya
çıkan ve doğurucu olmayan bazı anlaşmazlıklar ve gereksiz tartışmalar ortadan
kalkabilir. Ondan sonra da iletici bir tartışma ortamı doğabilir.
Konuyu daha anlaşılır kılabilmek için düşüncemizi bir örnekle açıklamak istiyoruz:
Yalnız biz örneği kasten matematikten seçtik, daha kolay kavranabilir diye. Niçin
bazılarınız (2+2=4) derken bazılarınız (2x4=8) diyor? Çünkü önce semboller üzerinde
anlaşabilmeli ki, çıkardığımız sonuçlar aynı olsun veya çıkan sonuçlar farklı olsa bile en
azından bu sonuçları tartışabilme hakkına sahip olalım. Çünkü “2”, “4”, “8”, “+”, “x”
sembolleri üzerinde kavramsal olarak düşünmeden, derinleşmeden, hesaplaşmadan
hesap yapmaya kalkışıyoruz. Böylece de ortaya değişik sonuçlar çıkınca hayretler içinde
kalıyoruz. Çünkü bu sembol22

leri günlük kullanım fazlalığından gelen aşinalık duygusu ile açık seçik bilinen
mütearifeler olarak kabul ediyoruz.
Ne tuhaf; insanoğlu bir konuyu tartışmaya meydan vermeyecek, yer bırakmayacak bir
biçimde çok iyi bildiğini ifade için “avucumun içi gibi biliyorum” der. Hâlbuki bize en uzak,
en kapalı, bizce en bilinmeyen, bugüne kadar hiç araştırmadığımız yer herhalde
avucumuzun içidir. Kaç kişi bugüne kadar avucunun içini merak edip araştırma ihtiyacını
hissetti? Kaç kişi avucunun içinin hesabını verebilir? Kaç kişi avucunun içinin şeklini
çizebilir?
Herhalde hiç veya en az bilinenler, alışkanlıklarımızdan ötürü bildiğimizi
zannettiğimiz ve bu yüzden de araştırma ihtiyacı hissetmediğimiz objelerdir.
İnsanoğlu hiç bir zaman “bir şey biliyorsam, o da neleri bilmediğimdir” diyen Sokrates’in
metodu ile bilmediklerimizin hesabını, envanterini yapmaya yanaşmıyor. Belki de en
büyük bilgelik insanın neleri bildiğinden çok, neleri bilmediğinin hesabını çıkarmaktır.
Çünkü böylece en azından bilmediklerimizi bilme imkânı elde edebiliriz. Bir konuyu
biliyorsak bildiğimiz, konu olarak bilmiyorsak bilmediğimiz için araştırmayız. Ama hangi
konuyu bilmediğimizi biliyorsak öğrenme şansına sahibiz.
En önemlisi sürekli gündelik hayatta kullanmanın verdiği alışkanlıkla bildiğimizi
sanma, ciddi ve derinliğine araştırma şevkinin olmayışı, birinci unsurlara inememe,
zihnimizin çeşitli önsel düşüncelerle doldurulmuş olması gibi sebeplerle “+” nedir
diye soramıyoruz. Dolayısıyla da tanımını yapıp, üzerinde anlaşma imkânına dahi sahip
olamıyoruz. Bazıları “artı küçük birimin büyük bir birimden çıkarılması” şeklinde
yorumlarken; bazıları “bir birimin diğer birim kadar katlanması” şeklinde yorumlar. Bazen
de; “artı, iki birimin üst üste konması” şeklinde tanımlanıp, insanlara bunu kabul
ettirebildiği anlarda insanoğlunun şanslı dönemleri de oldu. Söylediklerimizi 23

yukarıdaki önermede geçen “2” ve “4” sembolleri için de söyleyebiliriz.
Anlaşılması kolay olur kanaati ile matematikten aldığımız bu örneği bütün ilim
dallarına uygulayabiliriz. Ama ne var ki sosyal bilimlerde yanlışlar matematikteki gibi
kolayca bulunamazlar. Sözgelimi “bilim; insanın bütün problemlerini çözebilir” gibi bir
yargı üzerinde tartıştığımızı varsayalım. Bugün Türkiye’de veya Doğulu bir ülkede, bu
konudaki bir tartışmada bir yere varmanın mümkün olmadığını sanıyoruz. Yeterli
deneyime sahip olmadığımız için, yanılma korkusu ile kesin yargı vermek istemiyoruz
ama bu konuda belki de Batılı bir aydınla yaptığınız tartışmada bir yerlere varma ümidiniz
olabilir. Söylediklerimiz yanlış anlaşılmasın; problemi tamamen çözebilirsiniz, konuya
tüketici bir çözüm bulabilirsiniz demek istemiyoruz. Ama herhalde en azından hangi
konularda anlaşabildiğinizi, hangi konularda anlaşamadığınızı tespit edebilirsiniz. Niçin
Doğulu toplumlarda tartışmalar; diyalektik, doğurucu, üretici, bir yerlere götürücü
olamıyor? Niçin sürekli, aynı konularda değil yıllar boyu, mübalağa etmediğimize
inanarak söyleyelim ki, çağlar boyu aynı kuru tartışmalar tekrarlanıp duruyor?
Fazla ayrıntılara inmeden bir cevap denemesi olarak; ilk ve en önemli sebebin
Doğu’da düşünme eksiği olduğunu söyleyebiliriz. Doğulu düşünmüyor, ancak
spekülasyon yapıyor. Çünkü Doğulu, kavramların alabildiğince net bir biçimde
ortaya çıkmasını amaçlamak yerine; kavramların, hazır bulduğu duygusal
anlamlarla yüklü içerikleri ile düşünmeye çalışıyor. Dolayısıyla bu da gerçekleri
bulmaya değil, bir takım zihin jimnastiğine, mantık atraksiyonlarına sebep oluyor.
Birbiriyle sonu gelmez tartışmaya girerken; Batı uygarlığının ürünü olan kültürü de hiç
kontrolsüz taklide yöneliyor. Batılı ise düşünmede metod olarak doğru bir imkâna sahip
olmasına rağmen hakikatle bağını koparıp aklın, hevâ ve hevesinin peşinde koştuğu için
dünyayı daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. 24

Dolayısıyla tek başına düşünme, tek başına metod da önemini yitiriyor. Batılı; gayesi
batıl olduğu için doğru yöntemle hakikate ulaşamazken, Doğulu; gayesi “Hak” olmasına
rağmen metodsuzluğundan ve dolayısıyla düşünemediğinden dolayı hakikate
ulaşamıyor.
Yukarıda sözünü ettiğimiz yargıyı olumlu bir biçimde tartışabilmemiz için önce şu
sorulara cevap vermemiz gerekir:
Bilim nedir?
Bilimin ayrı ayrı fakültelerine göre bilgiyi elde etme yolları nelerdir?
Bu bilgi elde etme yollarına göre bilimin sınırı nedir?
Elde edilen bilgilerin kendi alanları içinde geçerliği hangi alandadır?
Bilim bize kesin, genel-geçer bilgiler verebilir mi?
İnsan nedir?
İnsanın varlık yapısı nedir?
İnsanın problemleri nelerdir?
Sorulabilecek mümkün sorulardan sadece bir kaçını sıraladık. Doğulu bir kafanın ne
bu soruları ortaya çıkarmaya, ne de onlara cevap aramaya sabrı ve tahammülü
vardır. Daha doğrusu düşünmeye vakti yoktur. Kavramların tanımı yapılmadığı,
üzerinde anlaşılamadığı için de; bazen tartışanların aynı mânâyı dile getirmeye çalışıyor
olmalarına rağmen tartışma sürer gider.25

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Batı uygarlığı üzerindeki söylediklerimizi sadece yöntem
açısından değerlendirmek gerekir. Şurası bir gerçektir ki; Batı metod konusunda bir
yerlere gelmiştir. Ama buna rağmen daha değer karmaşası içinde bocalamasının ana
sebebini, maddî alanla manevî alanın sınırlarını tam çözememiş olmasından geldiğini
sanıyoruz. Çünkü Batı hevâ ve hevesinin peşinde dünyayı istismar ederken, Doğu,
Batının ortaya çıkardığı bu dünyaya talip olmak veya bu dünyada kaybolmakla
meşguldür…
Biz burada çözümlenmesinin imkânsızlığına inandığımız; düşünme mi önce
kavramlar mı önce gibi bir tartışmaya girmek niyetinde değiliz. Çünkü düşünme
olmadan kavramlar oluşamaz; aynı şekilde kavramlar olmadan da düşünme
mümkün değildir. Biz bu sebepten problemi orijin bazında ele alıp, çıkmaza sokmadan;
içinde bulunduğumuz hali hazır durumda çözümlemeyi deniyoruz. Çünkü her orijin, yani
kök problemi metafizik bir karakter taşır. Çözümlenememe, yani sürekli bir artık bırakma
her metafizik problemin temelinde vardır. Metafizik problemleri, bilimsel yöntemlerin
dışında (yani bilimsel yöntemlerle çözülmez) ancak inançla çözebiliriz.
Şu ortaya koyduğumuz son problem dâhil; şimdiye kadar bizim için açık ve seçik
olarak bilindiği sanılan konuların bile ne kadar karmaşık, muğlâk, çözümlenmesinin güç
olduğunu ortaya koyduğumuzu sanıyoruz. Bu kadar açıklamalardan sonra biz;
“düşünmeyi” ikiye ayırıp, bunlar üzerinde derinleşmeyi deneyeceğiz: Özgür düşünme,
özgül düşünme... Bundan sonraki iki bölümde bunların tanımını yapıp, sınırlarını
gerçekleştirebilme imkânlarını tartışacağız. 26

EK JAPONYA HAKKINDA BAZI MÜLAHAZLAR(Medeniyet -

Teknik - Kültür bağlamında)

Biz “batılılaşma”, “modernleşme”, “çağdaşlaşma” v.b. kavramların aralarındaki
nüanslara, ince farklara rağmen aynı anlamları ifade eden eşanlamlı ifadeler olduğunu
düşünüyoruz… Ayrıca bu kavramları nötr, masum kavramlar olarak da kabul etmiyoruz.
Bu ve benzeri kavramları, muhtevaları yine kendileri tarafından inşâ edilen ve “olumlu”
anlam yüküyle doldurulmuş emperyalizmin ruh boşluğumuza attığı bombalar ve
enstrümanlar olarak kabul ediyoruz…. Biz İslâm’ı, bir medeniyet, dünya ve ahiretimizi
tekeffül eden bir değerler nizamı olarak kabul edip iman ettiğimiz için, son tahlilde
bunların hepsi bir Müslüman için gâvurlaşmadan başka bir şey değildir…
Kuşkusuz her medeniyet diğerleri ile etkileşim içindedir… Her medeniyet diğerleri ile
bir medeniyet olarak hesaplaşır, mahsup sırlarını tayine çalışır… Kendi kıymet nizamı
muva27

cehesinde alacakları varsa alır… Fakat bir medeniyet olarak… Bugün İslâm(!) mistik,
metafizik, okultik, laik, seküler, liberal eklektik bir yamalı bohçaya döndürülmüştür. Sanki
Uzakdoğu dini imajı veriyor “Oldurulan Din”… Bugün İslâm kaynana–gelin,
ebeveyn–çocuk, işçi-işveren, öğretmen-öğrenci, ticari ortaklar arası; kısacası toplum
içindeki her türlü ihtilafları ve insanın kendi kendisi ile çelişkilerinin, didişmelerinin
çözümünde kullanılan bir enstrüman haline gelmiştir… Bir PDR ( Psikolojik Danışma ve
Rehberlik) statüsüne indirgenmiştir. Bir de bunun yanında modernitenin
anlamsızlaştırdığı, buz çölü haline getirdiği dünyaya anlam yükleme… Ratio’nun berhava
ettiği, yaşama imkânını ortadan kaldırdığı, saçma duygusunu egemen kıldığı dünyanın
tuzu, biberi, sosu… Bu şekildeki mahkum, mağlup ve makhur, sözde adı İslâm olan bir
dinin, Batı medeniyeti ile hesaplaşması mümkün değildir…. Zaten böyle bir din telakkisi
de bizatihi gâvurlaşmadır….
Her ne kadar sürekli oluşum içinde bulunan içtimaî hadiselerin başlangıç ve bitişleri;
fiziksel olaylar gibi kesin olarak tesbit edilemese de, en az meseleleri temellendirmeye
yardımcı olması açısından itibarî olarak, uzlaşımsal bir yaklaşımla tayin edilebilir. Bu
anlayış içinde, Batılılaşma serüvenimizin, XVIII. Asrın başında, hatta 1718’de başladığını
düşünüyoruz. Bu düşüncemizi üzerine çalışmakta olduğumuz “Tarih Üstüne -2“ isimli
kitabımızın “Oportünist Değişimin Aktörleri” başlığı altında müdellel bir biçimde
temellendirmeye çalışıyoruz… Demek ki bu hesabça aşağı-yukarı üç yüz yıldır
Batılılaşmanın sancısını çekiyoruz. Fakat hala doğumdan haber yok!... İz yok! İşaret yok!
Emare yok! Fakat çocuk anneyi de zehirledi… Anne can çekişiyor… Bu üç yüz yıllık
sancı… Yaşama biçimi (kültür) ile maddeyi istismar (teknik) arasındaki netameli ilişki,
ölümcül bir mücadele.… Batı ile Uygarlık bazında dürüstçe, cesaretle onun gözünün
içine bakarak hesaplaşmak yerine; hep çekingen, ürkek, özgüvensiz zavallı bir çocuk
tutumu takındık. Hep yağlı güreş yaptık, hep kaçak güreştik, kendi kendimizi bile bulup
nefs muhasebesi ya28

pamadık! İçinde bulunduğumuz şartlarla geçmişi yargılamak anakronik bir yaklaşım,
ama aynı hataları yapmamak için de muhasebesini yapmak borcundayız… Çünkü aynı
hatalar halen ve aynen devam ediyor…
Biz; Uygarlık nedir? Uygarlığın unsurları olan: Kültür nedir? Teknik nedir? Ve
arkasından, sökün eden, temâdî eden sorular: Kültürde bir ilerilik, gerilik var mıdır?
Teknikte bir ilerilik, gerilik var mıdır? Kültürle teknik ilişkisi nedir? Hangisi tayin edici,
belirleyici? Hangisi etkileyici? Teknikle kültür arasında zorunlu bir korelasyon var mı, yok
mu? Kültür ve teknik birbirinden tamamen bağımsız süreçler midir? Merhum Akif’in
dediği gibi: “Batının sadece ilmini, sanatını almak” mümkün mü idi?” Veya Said Nursi’nin
dediği gibi “mehâsinini” almak olabilir miydi?… Örnek olarak verdiğimiz bu reçetelerde,
zerre kadar tefekkür kırıntısı görüyor musunuz? Bu reçetelerde eser miktarda fikir çilesi
bulabiliyor musunuz? Tarlada kabak seçer gibi bir uygarlığın sadece “teknik”ini,
“mehasin”ini seçip alabilir miyiz? Bu tartışmaların faydalı olduğunu da söyleyemeyiz…
Bunlar alıkoyucu duraklar… Bilgi temeli üzerinde yükselen, kullandığı kavramların çilesi
çekilmiş, fikir çekinin karşılığı olan her tefekkür, gerçeğe atılan bir adımdır… Diyelim ki,
Namık Kemal’in dediği gibi: “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar”. Fakat
rahmetli Üstadım Necip Fazıl da soruyordu: ”Fikirlerin çarpışmasından hakikat
şimşeklerinin doğacağını kabul edelim… Peki, ama kabaklar çarpışırsa ne doğar?”
Cevabını verelim: Kabak çekirdekleri…
Yukarıda sadece bir kısmını sıraladığım sorularla bırakın hesaplaşmayı, sormadık
bile… Hatta biz muhatap olduğumuz uygarlığı, Batı uygarlığını dahi anlamaya
çalışmadık… Anlayamadık… Halen de anlayamıyoruz. Bilmek, öğrenmek, ezberlemek
ayrı kategoriler… Hatta o kadar ki; “Hürriyet Şairi” Namık Kemal dahi, terennüm ettiği
“Hürriyet”i anlayabilmiş, kavrayabilmiş, hiç değilse fikrî planda içselleştirebilmiş değildi…
Nitekim 29

sonunda; görmeden, anlamadan Mecnun yaklaşımı içinde platonik olarak aşık olduğu
Leyla’sı “hürriyet” hakkında şu itirafta bulunmak zorunda kalmıştır:
Ne efsûnkâr imişsin ey didâr-ı hürriyet
Esir-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten…
İşte bu yaklaşımı biz “Kavramsal Totemizm” olarak nitelendiriyoruz… Doğu
ülkelerindeki bütün insanlarda, düşünsel yelpazenin tümünde Kavramsal Totemizm
hâkimdir… Modernist İslâmcılar, Batıcılar, Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet… Hele
Cumhuriyet!.. En az üç asırdır bilerek veya bilmeyerek fakat şiddetlenerek gelen
İslâm’dan soyutlanma hamlesinin dorukları…
Bugün dahi, Batı Uygarlığını anlayamıyoruz… İslâmcı(!) düşünürlerin(!) felsefî
konsepti, Albert Camus’yu filozof sanacak seviyede… Eğer Batı düşün tarihine dönüp
“Hey filozof!” diye bağırırsanız, dönüp bakacak, o kadar çok “filozof” bulursunuz ki,
hayretler içinde kalırsınız… Eğer her birinin peşine takılmaya kalkarsak yolumuzu
tümden şaşırırız… En büyük yanlış parmağım hıyar diyene bir avuç tuz alıp, koşmak!
Şunu da eklemek isterim ki; Kavramsal Totemizm evrensel bir olgudur…Kuşkusuz
Batı’da da çok yaygın!.. Ama hiç değilse onlarda totemleri parçalayacak, putları yıkacak,
“çekiçle felsefe” yapan insanlar yetişiyor… Bizde ise; ikrarı da, imanı da, inkarı da belli
olmayan mahluklar ürüyor!.. Ya salt entelektüel zemini olmayan bir İslâm düşmanlığı ki,
büyük bir kısmı genel olarak tarihsel bir mezhep hesaplaşmasının devamı veya sözüm
ona vahiyle geldiğine inandığını söylediği, din ve Peygamberi ile didişen tipler veya fikir
tipsizleri… Veya mukaddes ve muazzez İslâm’ı kullanarak, istismar ederek kendilerini ve
birbirlerini totemleştirenler, putlaştıranlar…30

Bu anlamda “Batı Uygarlığını anlayamadığımız“ gibi, çok iddialı ve aşırı sayılabilecek
yargımızı bir kaç argümanla teyid etmek borcu ve ihtiyacı hissediyoruz…
Niyazi Berkes, gayet net bir biçimde: “Çünkü biraz dikkatle bakarsak ve bir de biraz
eski Osmanlı sistemini öğrenirsek görürüz ki biz sandığımız kadar Batı müesseselerini
anlamış ve almış değiliz”2. Diyor ve diğer bir kitabında da devam ediyor: “1830’lara
kadar geçen süre içinde Avrupa tarihine yepyeni bir yön veren fikirlerin hiç birinin
Osmanlı fikir hayatı üzerinde hiçbir yankısı olmamıştır”.3
Arslan Kaynardağ, Ülken’nin kitabına yazdığı önsözde durumu, uzun bir süreci,
kapsamlı ve mükemmel özetleyen şu tahlillere yer verir: “Çağdaş düşüncemiz Batı’nın
etkisiyle gelişmeye başlamıştır. Böyle olduğu halde, Batı düşünürlerinin bütün
yapıtlarını tanıyıp okumak gerekirken, başlarda hiçbir şey çevrilmediği, sonra da az
şey çevrildiği için, düşünürlerimiz yakın yıllara kadar, gazete ve dergilerdeki
bilgilerle yetinmişler, soruları bu dar çerçeve içinde yanıtlamaya çalışmışlardır. Bu
açıdan bakılınca, Tanzimat ve Meşrutiyet’in olduğu kadar, Cumhuriyet
düşüncesinin de birçok noktalarda yüzeysel kaldığı söylenebilir ki, böyle bir
durumun düşünce tarihçisi için ne denli önemli bir sorun olduğu meydandadır.4”
Kaynardağ’ın bu mütalaalarını teyiden Ülken de şöyle demektedir: ”…….. Çağdaş
dediğimiz fikir hayatı……… Batı’nın fikir köklerine nüfuz etmek ve yeni fikirleri geniş
boyutlarıyla kavramak imkânı bırakmamıştır. Meselâ Fransız İhtilali’nin dünyaya yaydığı
fikirler Türkiye’ye girerken, bu hareketin arkasında
2) Niyazi Berkes, Nakleden: Oğuz Adanır, Eski Dünyaya Yeni bir Bakış, Doğu Batı yay. İzmir, 2010, sh. 75
3) Niyazi Berkes, Türkiye’de Çaşdaşlaşma, Doğu Batı Yay. İstanbul, tarihsiz, sh. 196
4) Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken yay. İstanbul, 1994, sh. 10-1131

ki büyük düşünürlerin bütün eserleriyle tanınması ve tartışılması gerekirken, onlardan
hemen hiçbir şey çevrilmemiş ve Türk düşünürleri yakın yıllara kadar gazete ve haftalık
dergi sayfalarında günlük sorulara cevap vermeye çırpınan dar bir çerçeveye sıkışıp
kalmışlardır. Bu açıdan bakınca Tanzimat ve Meşrutiyet’in olduğu kadar
Cumhuriyet’in fikir tarihinin de yüzeysel olduğunu belirtmek gerekecektir”.5
Ülken; Ahmet Mithat Efendi’nin değerlendirmesini yaparken ilginç mütalaalar
serdetmektedir. O günün fikir hayatı ve insanların çelişkili gelişimlerini, savrulmalarını
değerlendirmek bakımından biraz genişçe arz ediyorum, fakat bu satırlar okunurken
daha sonra metin içinde tekrar edileceği gibi, şu nokta gözden uzak tutulmamalıdır:
“Türk fikir hayatında ilk defa Ahmet Mithat’la Batı’nın felsefe problemleri üzerinde
düşünülmeye başlanır.” Buna rağmen: {Zola’ya ve onun edebiyat anlayışına hücum
etti. Fakat bu hücumlar Batı edebiyatının köklerine nüfuz ederek, yeni doğan bu
edebi akımın içinde doğduğu şartları bilerek, onun karşıtı olan akımlara katılarak
yapılmış değildi. Güzin Dino’nun gösterdiği gibi: “Biz medenî fazileti yabancı
hastalıklarla bozulmamış Osmanlılarız. Avrupa romanının ne gibi hastalıkları olduğunu
bilmeden romancılıktan bahsederiz. Bunların aynen tercümesi faydalı olmadıktan başka
güzel de değildir, Osmanlı tab’ına uygun olması için değiştirerek tercüme usulünü bile
ileri götürememişiz” derken, Ahmet Mithat, batılılaşmaya en büyük engel olan bir görüşün
içinde bulunuyordu. Bu yüzeysel görüş tarzı, Batı’nın köklerine nüfuz etmeyi
imkânsız bırakıyordu ki o devir düşünürlerinin çoğunda olduğu gibi Ahmet
Mithat’ta kendini gösterir. Beşir Fuad’ın ölümünde kendisine bıraktığı mektubu
yayınlarken, bu kişi vesilesiyle bazı Batı fikirlerini yüzeysel olarak tenkit etmektedir:
“Materi-alisme denen şey cihanda mevcut hakikati yalnız madde ve onun hassalarından
ibaret sayar. Beşir Fuad gibi, birçok ilimlerde derin bilgisi olan bir kim
5) A.g.e. sh.1532

se böyle dar bir mesleğe nasıl saplanır” demek isteyen cümleler yazmaktadır. Ahmet
Mithat Dağarcıkla materyalizme meyilli olduğu halde, hayatının ikinci devresinde İslâm
ahlâkına ve doktrinine bağı kuvvetlendi ve ilk fikirlerinden vazgeçerek atheisme ve
materialisme’ı savunan yazarlara hücum etti. Bu ikinci devrede meselâ Draper’in Din ve
İlim Çatışması adlı kitabını tercüme ettiği gibi, ayrıca onu tenkit eden bir risale yazdı.
Fikirlerinde tanrısızlıktan dinciliğe, materyalizmden spiritüalizme doğru bu keskin
değişme, sonraki yazılarında gittikçe kuvvetlendi. Bu düşünce ile Ben Neyim’i,
Schopenhauer’i Tenkit’i yazdı. Türk fikir hayatında ilk defa Ahmet Mithat’la Batı’nın
felsefe problemleri üzerinde düşünülmeye başlanır. O zamânâ kadar Tanzimat
düşünürlerini ve Yeni Osmanlıları tasalandıran yalnız siyasî düşünceydi. Batı’nın fikir
hayatı ile, ancak bu konuya dokunduğu nisbette ilgileniyorlardı. Suavi’de, Kemal’de,
zaman zaman Descartes ve Pascal’ın adları geçiyorsa da çağdaş Batı felsefesinin
problemleri üzerine eğilmeye fırsat bulamıyorlardı. Zaten Gazalî ve İbn Sina’yı felsefî
düşünce için yeter gören bu nesil, Avrupa’da teknikten, siyasî devrime yarayacak
fikirlerden başka bir şey arayamazdı. Hâlbuki Ahmet Mithat’ta gerek gençlik senelerine
ait materyalist eğilim, gerek yaşlılığına ait spiritüalist eğilim artık basit bir “İslâmcılık”
klişesi içine sığdırılanı ayan bir düşünce ufku açacak gibi görünüyordu. }6
Ülken başka bir eserinde maalesef şu mütalaayı serdeder: “Görülüyor ki Garpla
temas ve Garptan nakiller, yapmak hadisesinin Tanzimat ile alâkası yoktur. Ondan çok
evvel başlamış, hatta Tanzimat sıralarında eskisine nazaran çok gevşemiştir. Bu birinci
devirdeki nakiller yalnız coğrafya, tıp, eczacılık hakkındaki amelî eserler olduğu halde
Tanzimat devrinde daha ziyade askerlik, riyaziye etrafında devlet için zaruri eserler
tercüme ettirilmiştir. Fakat felsefe, mücerret ilim, edebiyat sahasında hiçbir tercüme
teşebbüsü olmamıştır. Bu nokta-i nazardan da Tanzimatı bir geçit sayamayız. Çünkü
ondan evvel ve sonra ya
6) A.g.e. sh. 11533

pılan tercümeler yalnız teknik mahiyette olduğu halde felsefe ve edebiyata yani esasa ait
bütün tercümeler yine Şarktan yapılıyordu. Hatta dahası var. Bu devirde garp tekniğine
karşı gösterilen mecburî alâkanın aksülâmeli olmak üzere, esasa ait mevzularda Şarka
daha fazla dönülmüş ve daha çok tercümeler yapılmaya başlamıştır. Bunun için olacak ki
Şarktan en çok tercüme yapılan ve en mühim eserlerin nakledildiği devir, garp tesirlerinin
gittikçe kuvvetlendiği ve büyüdüğü bu on üçüncü asır (milâdi on dokuzuncu) dır.7
Önemine binaen biz ısrarla vurgulama ihtiyacı hissediyoruz ki “Fakat felsefe,
mücerret ilim, edebiyat sahasında hiçbir tercüme teşebbüsü olmamıştır.” Olmalı
idi…. Batı ile hesaplaşmak için, onu tanımalı idik… Sen onlarla hesaplaşmazsan, onlar
senin hesabını görürler…. Nitekim sonuç ortada…
Tanpınar’da da maalesef bizi üzen, Açık Sırlar8 var: ”Tanzimat’tan sonraki fikir ve
sanat hareketlerinin bir eksiği vardı; o da, yaklaşmak istediğimiz âlemin mahiyetini
anlatan bir el kitabından dahi mahrum olmamızdı.”9 Tanpınar devam ediyor:
“Yukarıda yenilenme hareketimizin, cemiyet ve kültür meselelerini dikkatle mütalâa eden,
hayatın ve insanın değişme istikametlerini münakaşa eden ciddî bir tefekkürden, hatta
onun hazırlık devresinden mahrum olduğunu söylemiştik. Tanzimat’ın bilhassa fikir
cephesi, bu ilk devirde pusulasız ve dümensiz, suların kendi akışıyla bırakılmış bir
yolculuğa ne kadar benzer.”10 Bu bir soru değil, bir yargı… Tanpınar sanat
tecrübelerinden bahsederken de şu tespitlerde bulunur: “Diğer
7) Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, Ülken yay. İstanbul, 1997, 320
8) Kudüs İbrani Üniversitesi, Organik Kimya emekli hocası, Prof. Dr. Israel Shahak’ın bir kitabının adı. Çok
anlamlı bulduğum için zaman zaman kullanıyorum… Alt başlığı da çok manidar: “İsrail’in Dış Politikası ve Nükleer
Sırları…”, “Bir de Yahudi Tarihi, Yahudi Dini” isimli mükemmel bir kitabı daha var…
9) Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kit. İstanbul, 1997, sh.285
10) A.g.e. sh. 28634

taraftan bu ilk muharrirler büyük, meseleleri çok başka türlü olan, zamanca çok derin ve
değişik yüzlü bir kültürün karşısında olduklarını hiç düşünmeden rast geldikleri veya
hemen devirlerinden seçtikleri örneklerin benzerini yapıyorlardı. Hiçbir hazırlık onlara yol
göstermiyordu.”11 Yine üzücü bir tesbit… Bütün gerçekler üzücü değil midir? “Daha iyisi,
Muallim Naci’nin bu devirde şiir tercüme eden birçok muasırları gibi Fransız orta
mektepleri için hazırlanmış bir antolojiyi okuduğunu kabul etmektir.”12
Batı Uygarlığını anlayamadığımızı anlatmaya çalıştım… Daha alıntılar yapılabilirdi…
Bu bilgileri edinince imanımızdan ne kadar kolay vazgeçtiğimizi anlayarak, kahroluyoruz.
Biz muhasebesini yapamadığımız için, muhatabımızın bize çıkardığı hesaba itiraza
mecalimiz olmadan olduğu gibi kabul ettik… Şurada üç yüz yıllık bir süreçten
bahsediyoruz… Hatta bunu en az altı yüz yıla, daha fazlasına çıkarabilirsiniz… Peki, bu
süreçte tarikatlar ne yapıyordu? Peki bu süreçte ilmiye, sınıfı, medrese nerede idi? Bu
konularda da desakramentasyon!... Kutsaldan arındırma… Çekin, medreselerin üzerine
örttüğünüz ipek şal örtüyü… Altından ilmî tereddî, ahlâkî tefessüh fışkıracak… Nerede o,
aklî ve naklî ilimlere vakıf(!) ulemanız? Nerede o suhte13leriniz? Arayın! Celalî
isyanlarında bulabilirsiniz! Arayın! Sultan Hamid’e “şeriat isteriz!” diye bağıranlar içinde
bulabilirsiniz! Kimlerin oyuncakları oldukları malum…
Bu konuda tereddüdleri olan; tek kaygısı iman ve tek hassasiyeti İslâm’ı tenzih olan
hüsnüniyet sahiplerine şu kitapları ve benzerlerini mütalâa etmelerini tavsiye ve teklif
ederim: Taşköprülüzâde Ahmet Efendi (1495-1561)’nin 1532’de yazdığı Mevzuat-ül
Ulum… Gelibolu’lu Mustafa Ali Efendi’nin Künhü’l Ahbar’ı… Ayrıca bunların yanında,
Kitâb-ı Müstetâb,
11) A.g.e. sh. 296
12) A.g.e. sh. 600
13) Suhte: Aslında başlangıçta, İslâmî ilim aşkıyla yanan mânâsına, medrese talebelerine verilen isim…35

Kitabu Mesâlihi’l Müslimîn ve Menâfi’l- Mü’minîn, Hırzü’l Mülûk v b…
Hemen şu noktayı da hatırlatırım ki: “İnsanoğlunun kendi nefsine uyması ile puta
ibâdet etmesi arasında bir fark yoktur.”14 Siz Osmanlı’yı ve kurumlarını tenzihen mi
hareket ediyorsunuz? İslâm’ı tenzihen mi hareket ediyorsunuz? Biz şimdiye kadar
kulaktan duyduklarımıza, atalarımızın rivayetlerine inanırız, yeniden oturup zahmet, çile
ile okuyup tezekkür, tefekkür edemeyiz, diyenler varsa, Biz de size soruyoruz:
{Kendilerine: “Allah’ın indirdiğine ve Resule (onların hakemliğine) gelin
denildiğinde “Atalarımızı ne halde bulmuşsak o bize yeter” derler. “Ataları hiçbir
şey bilmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı onlara tabi
olacaklar?”}15
Batı’yı anlayamamamızın sebepleri olarak; yabancı dil bilmemeyi, tercümelerin
yapılmamasını, yabancı ülkelere gitmenin zorluklarını, oralarla iletişimin güçlüklerini ileri
sürebilirsiniz… Fakat unutmayalım ki bu saydıklarımız birer araçtır… Bunu tesbit
etmezsek yanlış sonuçlara varırız… Araçla, amacı karıştırmayalım… Aracı amaç haline
getirmeyelim… Bugün hemen hemen saydığımız engellerin hepsi ortadan kalkmıştır…
Bugün yurtdışındaki çeşitli ülkelerden Müslüman sayısı, Türkiyeli sayısı… Şu ana kadar
tahminlerin üstünde mezun olup dönen; lisans, yüksek lisans, doktora sahipleri…
Akademisyenler… Şu anda akıl almayacak sayıda doktora öğrencisi… Peki, Batı’yı
anlıyor muyuz şimdi? Kanaatime göre eskiye oranla daha az anlıyoruz… Eğer Batı’yı
anlasaydık nerdeyse yüz binler, hatta milyonlar Siyonizm’e, Amerika Birleşik
Devletleri’ne, istihbarat teşkilatlarına hizmet ederler mi idi? Şimdi bazılarının hınzırca
güldüklerini görür gibiyim… “Bu hizmetleri Batı’yı anladıkları için yapıyorlar.”
Diyorsunuz… Ama bu kurnaz hizmet erbabı, onlar için basit, bizim için önemlinin
önemlisi, çok çok
14) İmam-ı Gazali, İhya, 3 / 141
15) Maide Suresi: 5 / 10436

mühim bir noktayı unutuyorlar: “Şüphesiz Rabbin her an gözetlemektedir.”16
Bizim endişemiz “kısas kıyamete kalmaz!” Allah Celle Celalühu cümlemizin ırzını
namusunu korusun! İslâm’a, özellikle Filistin davasına ihanet edenler daima
müstahaklarını bulmuşlardır… Ve bulacaklardır…
Batı’yı anlamak için, düşünmeye şu noktadan başlayalım… İlk düğmeyi doğru
iliklersek, sonrakilerin de doğru olma imkânını yakalayabiliriz… Şimdiye kadar ilk düğme
yanlış iliklendi ve halen de yanlış ilikleniyor. İlk düğmemiz: “Girit Adası… Girit adası,
Grek dünyası olarak düşünülen medeniyetin ilk merkezidir. Knossos’taki kalıntılar MÖ
3600 ila 1000 yılları arasında Minos adında çok gelişmiş bir Bronz Çağı uygarlığının
varlığını sürdürdüğünü gösterir. Yunanistan anakarasında ise Mykene, Tiryns ve Pylos
kazılarının gösterdiği üzere, daha geç bir dönemde, MÖ1580 ila 1120 arasında saraylar
çevresinde gelişmiş olan bir Bronz Çağı uygarlığı varlığını sürdürmüştür. Grekler bu
uygarlıkların fiziksel kalıntılarını geçmişlerinin bir parçası olarak görmekteydi. Ancak
daha sonraki dönemlerde, yazarlar bunlara farklı yorumlar getirmiştir. Geleneksel olarak
Yunanistan’ın kuzeyden gelen ve Grekçe konuşan Dorlar tarafından ele geçirildiği ve
yine Dorların istilasının Mykene uygarlığının çöküşünden sorumlu olduğu
düşünülmekteydi. Buna karşın bu görüş şu an akademik bir tartışma konusudur. Mykene
uygarlığı 150 yıl daha varlığını sürdürdü ve sarayın çöküşünün ardından, klasik dönemde
daha gelişmiş biçimleriyle bildiğimiz şehir devletlerinin yavaş yavaş kurulmaya
başlamasından önce, 1200 dolaylarında yerini “karanlık çağa” (böyle anılmasının bir
nedeni de yakın zamana kadar bu dönem hakkında çok az şeyin biliniyor olmasıdır)
bıraktı.17 İşte muhatap olduğumuz uygarlığı anlayabilmek için bu noktadan izini sürmeye
başlamamız gerek
16) Fecr Suresi: 89 / 14
17) Robın Sowerby, Yunan Kültür Tarihi, çev. Ö. Umut Hoşafcı, İnkılap yay, İstanbul, 201237

tiğini iddia ediyoruz. Sonra Antik Grek mitolojisi, Grek felsefesi Roma felsefesi, Patristik
felsefe, Skolâstik felsefe, Renaissance, Metod Çağı, Modern Felsefe, Aydınlanma
Felsefesi, XX. Yüzyıl felsefesi, Postmodern felsefe…. Günümüze kadar gelen ve devam
eden bir süreç…
Biz ise yolun kolayını seçtik… İmam-ı Gazali (1058 – 1111) Hazretleri nefsimize hoş
gelmedi… Onu bile nefsimizin aynasından yansıyan bir muhteva ile benimsedik… Kirli
gönül aynamıza yansıyan şekli ile gördük… Nefsimize uymayıp sırf şu usulü anlayıp
tatbik edebilse idik, bunu bir sistem haline getirebilse idik… Anlamaya çalışalım!.. Şöyle
diyor Gazali Hazretleri: “Kelâm ilmini bitirdikten sonra felsefe ilmine başladım. Gerçekten
anladım ki, bir ilme hakkı ile vâkıf olmayan bir kimse, o ilimdeki bozukluğu
anlayamaz. O derece vâkıf olmalı ki, o ilmin en âliminin ilmine eşit olup mütalâa ve
tahkikat neticesinde onun derecesini geçmeli; onun muttali’ olamadığı derinliklere
dalabilmeli. İşte o zaman o ilmin bozuk olduğu iddiasının bir hak olduğu meydana
çıkar. Ben İslâm âlimlerinden hüccetini ve dikkatini, bu noktaya teksif etmiş bir kimse
görmedim. Ancak mütekellimînin kitaplarında felsefecilerin sözlerini red hususunda
yazılmış, birbirine zıddiyeti ve fesadı aşikâr; karışık birkaç kelime müstesna... Onlar da,
ilimlerin inceliklerine vâkıf olduğunu iddia edenler şöyle dursun, avamdan bir gafilin bile
kendilerine aldanması düşünülemeyen sözlerdir. Binaenaleyh anladım ki, bir mezhebin
hangi akideler üzerine kurulduğunu anlamaksızın künh ve hakikatine varmaksızın o
mezhebi reddetmek karanlığa taş atmak gibidir. Bu ilmi bir üstad’dan istifade suretiyle
değil de, sırf kitablardan mütalâa ile elde etmek için hemen paçaları sıvadım.18Buna
şer’î ilimlerin tedris ve tasnifinden boş kaldığım zamanlarda çalıştım. Hâlbuki o sıralarda
Bağdat’ta üç yüz talebeye ders vermekte idim.”19
18) A. Suphi Fırat tercümesinde: “ ….sadece kitaplardan okumakla tahsile ciddiyetle sarıldım.” sh. 35
19) İmam-ı Gazali, El Munkız-ı Min-ed Dalâl, çev. Hüseyin Tural, Cağaloğlu yay. İstanbul, 1970, sh. 2538

Biz ne yaptık? Sanki hiç İmam-ı Gazali gelmemiş gibi; genel bir tutum olarak bugün
de devam ettiği üzere kültürle, tekniği birbirinden ayırdık… Hiç düşünmedik; etle tırnak
birbirinden ayrılabilir mi? Batının olumlu yanlarını alacaktık, olumsuz yanlarını ise
almayacaktık! Ama ne oldu? Teknik bakımdan ileri uygarlığın kültürü, teknik bakımdan
geri uygarlığın ruhunda açtığı menfezden içeri aktı, aktı, aktı… DNA’larına kadar işledi…
Batının “mehasini”ni almaya kalkışırken, baktık ki, kırmızı kordelamız, kir pas içinde,
örselenmiş, çantamızın bir köşesinde, buruşmuş, boynunu bükmüş bekliyor…20 Neyi
bekliyor? Evet, fikir tekniği oluşturur, belirler, tayin eder, ama ondan sonra da, teknik sık
sık kültüre format atar…
Burada kendimizi kandırmak için bir desteğe, bir argümânâ, bir prototipe ihtiyacımız
vardı… Onu da bulduk: Japonya! Ne güzel bir örnek!… Japonya Batı’nın teknolojisini
alıyor, ama kendi kültürünü de muhafaza ediyordu! O zaman biz de aynı yolu niçin takip
etmeyelim? Bu yargıyı duyduğumuzda ya da söylediğimizde yine hiç düşünmedik, bu
yargı gerçek mi? Japonya’nın kültürel yapısı, dinî bizimle aynı mı? Farklı mı? Halen bir
kuşkuyu içimden atamıyorum: Japon örneğini biz mi bulduk? Yoksa birileri bize
buldurdu mu? İğne vurulurken hemşirenin telkinini unutmayalım: Hiç ağrımayacak,
kendinizi kasmayın, serbest bırakın, rahatlayın, rahatlayın! Çünkü direnç hemşirenin işini
zorlaştırır… Bir anda ilaç damarlarınızda yayılmaya başlıyor… Artık direnç de nafile…
(Learned helplessness-Öğrenilmiş acizlik) Ondan sonra egemen uygarlığın değerlerine
tapınma ve aklama… Mazur gösterme!... Tapınma-Tekrar aklama… Aklama-Tapınma…
Artık Con Ahmet Bey’in devr-i daim makinesi… Enerjisiz çalışıyor!...
Ben Türkiye’nin İslâm dünyasına “örnek” veya “model” olarak gösterilmesini de aynı
şüphe ile karşılıyorum. Şunu iyi bilelim ki; ekonomi sadece ekonomi demek değildir…
Bugün
20) Necip Fazıl
Kısakürek,�������������������i�������i��������������������
���������D�����������������������sh. 10339

carî açığı dengelemek için ayda şu kadar $’a ihtiyacınız var… Bu miktar girmediği anda
Türkiye’nin durumunu düşünebiliyor musunuz? Bir vitrin tanzim ediyor, olmasınlar?
Çünkü bugün Türkiye; dünyanın en büyük yalanlarından biri olan İslâm ile demokrasinin
telif edilebileceğini sözüm ona ispat ediyor… İktidar partisinin kadınları kapalı olan
mensuplarının hepsi, bütün İslâm ülkelerindeki otuz iki dişini ruhuna gömmüş, İslâmî
hassasiyet içinde kıvranan hemcinslerinin ruhlarını devamlı bombalıyorlar… Bütün direnç
odaklarını yıkıyorlar… Evet, ilim kadın erkek herkese farz… Fakat hangi şartlarda, hangi
zaman ve zeminde?.. “Kadın ne yapıp yapıp bir şekilde sokağa çıkarılacak” emri yerine
getiriliyor… Kutlu doğum, olimpiyat, kermes, hizmet, siyasî faaliyet, sohbet…
Yalnız İslâm ile demokrasinin telif edilebileceği hükmünün dünyanın en büyük
yalanlarından biri olduğunu söyledim… Fakat “demokrasi”nin kendisi bundan da büyük
yalan… Yani geometrik dizi ile artan bir yalan!.. Kümülâtif bir yalan… {“Halkın hâkimiyeti“
anlamında demokrasi neredeyse hiç olmamıştır.}21 Ve Baudrillard da şöyle yaklaşıyor:
“Temelde hiç kimse demokrasiye inanmıyor.”22
Peki! Japonya algımız doğru mu idi? Bu soruyu da kimse sormadı!... Bir kere Japonya
stratejik bakımdan bizden çok farklı bir ada ülkesi. İeyasu 1603 yılında Tokyo’da
shogunluğunu kurarak, sosyal ve siyasî bir yapı oluşturdu. Bu yapıyı sağlıklı bir biçimde
sürdürebilmek için Tokugawa Shogunluğu 1639 yılında Japonya’nın kapılarını dış
dünyaya kapattı. Fakat Amerika Birleşik Devletleri’nden Komodor Matthew C. Perry 1853
yılında dört gemiden oluşan filosu ile Tokyo Körfezine girdi ve toplarını karaya çevirerek,
tehditle karaya çıktı… Böylece yüzyıllar sonra bazı yabancılar, Japonya topraklarına
ayakbastılar… Bu noktanın iyi analiz edilmesi gerekir… Humanist, insancıl(!) Batı
21) Karl R. Popper, Hayat Problem Çözmektir., çev. Ali Nalbant, YKY , İstanbul, 2005, sh. 9
22) Jean Baudrillard, Tam Ekran, sh. 11440

Uygarlığını temsilen ABD’li bir komutan Beyaz Adamın Uygarlaştırma(!) görevini yerine
getirmek üzere harb gemileri ile Japonya üzerine vaziyet ediyordu… Bu insancıl Batı
Uygarlığı mümessilleri, Kızılderilileri adam(!) etmek için de nasıl fedakârane
çalışmışlardı…23 Her gün Irak’ta, Pakistan’da, Afganistan’da NATO üyesi Türkiye’nin de
yardımları ile dünyayı Müslüman mikroplardan(!) temizlemek için, sırf insan sevgisi(!) ile
meşbû nasıl da çalışıyorlar? Adam olsunlar, ABD’ye gelsinler istihbarat servislerimiz
nezaretinde çiftliklerde yaşatalım!..
Bir kere Japonya-Batı birlikteliği gönüllü bir durumu işaret etmiyor… Hunter bu
dönemi şöyle ifade ediyor: “Japonya 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın başları arasında
Avrupa ile temas kurduğu kısa bir dönem yaşadı, ancak 1639’da Japonya yönetimi,
Tokugava (Edo) Bakufu, Batı ile tüm teması fiilen kesti. Buradaki temel güdü, ticari
temaslardan soyutlanmasının mümkün olmadığı artık netleşen Hıristiyanlığın potansiyel
yıkıcı etkisinin dışında kalmak arzusuydu. Dış temaslar politik istikrara yönelik bir tehdit
olarak görüldü. Daha önceki Hollanda, İngiltere, İspanya ve Portekiz ilişkilerinden, 200
yılı aşkın bir süre tek resmi Avrupa varlığı olarak kalan, Nagazaki’deki Deşima adasıyla
sınırlı küçük bir Hollanda ticaret merkeziydi. Japon yurttaşların Avrupalılarla bireysel
temasları kesildi ve Batı düşüncesini taşıyabilecek her türlü kitabın, sanat eserinin ithali
yasaklandı. Japonların dışarıya seyahat etmeleri engellendi. Bu ‘inziva’ her zaman yetki
23) Sadece birkaç kitap ismi… Halen günümüzde Batı, özellikle siyonist ve ABD hayranı belhüm adall mahlûklar
için: Psikanalitik analiz açısından bu adamların geçmişleri ile ilgili bilgilere ciddi biçimde ihtiyacımız var… Çünkü
mevcut bilgilerimize göre bu insanları anlayamıyoruz… Demek ki yukarı doğru düşmenin de bir sınırı yokmuş!
--- David E. Stannard, Amerika’nın Soykırım Tarihi, Çev. Şaban Bıyıklı, Gelenek yay. İstanbul, 2004
--- A. Nevıns-H.S. Commager, ABD Tarihi, çev. Halil İnalcık, DoğuBatı, Ankara, 2005
---Howard Zinn, ABD Devletleri Halklarının Tarihi, çev. S. Sayan Özer, İmge, Ankara, 2005
---Suat Parlar, Barbarlığın En Yüksek Aşaması: ABD, Anka yay. İstanbul, 200441

lilerin tam da arzuladığı gibi olmadı. Batının bilimsel gelişmelere ait bazı bilgileri
Nagazaki’de üslenmiş ‘Hollandalı bilim adamları’ arasına sızdı. 1720 yılında yabancı
kitap yasağı kalktı ve 18. yüzyılın sonlarında yabancı temsilcilerle bir dizi görüşme olunca
inzivanın uzun zaman sürdürülemeyeceği anlaşıldı. Bu ihlallere karşın Japonya esasen,
200 yılı aşkın bir süre manen yalıtılmışlık içinde gelişti. Japonya inziva döneminde, Çin
ve Hollanda ile kurduğu seyrek ilişkilere karşın sonuçta uluslararası çevreyle temas
kurmak zorunda kaldığında, Batı’nın entelektüel, ekonomik, bilimsel, teknolojik ve kültürel
gelişmelerinden neredeyse tümden uzak kalmıştı.”24
Tokugawa Shogunluğu’nun feodal sisteminin 1867’de çöküşüne kadar on yıl büyük
kargaşa yaşandı… “Meiji Dönemi (1868–1912) ülke tarihinin en çok dikkate değer
dönemlerinden biridir. Meiji hükümdarlığında, Japonya, modern endüstrileri, modern
politik kurumları ve modern toplum modeli ile sadece on yılda, Batıda yüzyıllar almış
modern bir ulus yaratma başarısını gösterdi… Ülkenin tamamı, enerji ve istekle
kendini modern Batılı medeniyetlerin adaptasyonuna ve incelemesine verdi.”25 Belki
bu kadarı bile kâfi, ama biz devam edeceğiz… Bizdeki, hiç değilse resmî Batılılaşma
hareketleri ile mukayese edelim… 1838 İngilizlerle Yapılan Serbest Ticaret anlaşması,
1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, 1876 Birinci Meşrutiyet, 1908 İkinci
Meşrutiyet ve 1923 Cumhuriyet… Meiji Devrimlerinden addedilen yeni Anayasa
yapılıyor… Bu arada: “Britanya’nın dostluğunu kazanmaya çalıştı. Onların kendilerinden
üstün olduğunu görmüşlerdi ve Britanyalılardan, sahip oldukları bilgileri öğrenme çareleri
arıyorlardı.”26
24) Janet E. Hunter, Modern Japonya’nın Doğuşu, çev. Müfit Günay, İmge Yay, Ankara, 2002, sh. 34
25) Bugünkü Japonya, Japonya Büyükelçiliği, Ankara, 1989, sah. 11
26) R. Benedict, Krizantem ve Kılıç, çev. Türkân Turgut, İş Bankası yay. Ankara, tarihsiz. sh. 11542

Japonya’da eğitim tamamen Batı tarafından dizayn edilmiştir. “Meiji liderleri, okul
sisteminin başlangıcı için gerekli olan modeli Batı’dan özellikle ABD’den aldılar.”27
Savaştan sonra Japon anayasasını da yapan ABD, eğitime tamamen hâkim idi:
“Amerikalılar, Japonların eğitim sistemini yeniden elden geçirmeye karar verirken de
haklıydı. Eğitim Bakanlığı’nın denetim yetkisi elinden alındı. Amerikan tipi yerel okul
anlayışı benimsenerek; ilköğretimden orta öğretime kadar Amerikalıların 6-3-328 oranı
geçerli kılındı.”29
Bütün bunların ailedeki yansımaları da dikkat çekicidir. R. Benedict bu konuda şu
tespitleri yapıyor: “Japonya’da aile bağları hemen hemen Batıdaki oran nispetinde azar
azar azalmaktadır, buna en çok benzeyen belki de Fransız ailesidir. Bundan dolayıdır ki
Japonya’da ‘evladın göstermekle mükellef olduğu hürmet’ belirli sayıdaki aile fertleri
arasında mesele teşkil etmektedir.”30 Bozkurt Güvenç de Japonya’da ailenin
değiştiğinden bahsediyor ve çocukların “Kendime yeterli ve bağımsız olmak zorundayım”
diyen bir dünya görüşüne sahip olduklarını söyledikten sonra şöyle devam ediyor: “Büyük
kent ve endüstri merkezlerinde yaygın aile düzeninden değişik tipte yepyeni bir aile
oluşuyordu… … Çözülme işte buradaydı.”31 Demektedir.
Japonya’nın sanayisi de Batı tarafından kurulmuştur: “XIX. Asrın modern sanayiinde
öncülük yapan İngiltere ve Hollanda’nın teknolojisinden geniş surette istifade edilmiştir.
Nitekim İngiltere’den alınan yeni ve modern dokuma tezgâhları 1868 yılında İngiliz
teknisyenleri tarafından monte edilmiştir. Gene aynı yıl içerisinde bir İngiliz şirketinin
sermaye iştiraki ile
27) Chester E. Finn, Japon Eğitim Sistemi, çev. Ramazan Özen v.d. İstanbul, 1996, sh. 3
28) Sadıklar, Amerikan Eğitim sistemine benzer 6-3-3-4 uygulamasına geçilmiştir, demektedir. sh. 101
29) Edwin P. Hoyt, Japonya Asker bir Ukusun İntiharı, çev. Şerif Erol, Sabah Kit. İstanbul, 1995, sh. 344
30) R. Benedict. sh. 34
31) Bozkurt Güvenç, Japon Kültürü, İş Bankası yay. Ankara, 1980, sh. 18343

kömür madenlerinin işletilmesi modernleştirilmiş ve bu teşebbüs 1871 yılında daha da
genişlemiştir.”32 Japonya hızlı Teknolojik gelişmenin bütün olumsuzluklarını da
yaşamaktadır. Çevre, hava kirliliği, nükleer kaza…
Bozkurt Güvenç’in konumuzla ilgili çok ilginç tespitleri var; tanıdık geliyor mu dikkatle
mütalâa etmenizi rica ediyorum: {Batı Uygarlığı tehlikesinin adım adım yaklaştığı
görülmüş ancak ne yapacağı bilinememiştir. Bir süre,
“Doğu Ahlâkı – Batı Teknolojisi” ya da
“Japon Ruhu – Batı Eğitimi”
gibi sloganlarla yetinip avunmuşlardır. Oysa bu ikilem, yalnız Batı Felsefesine değil,
Japonların kendi kültür anlayışlarına da uygun değildir. Çünkü kültür, bölünmez, yama
kabul etmez bir bütündür. Yalnız yeni tekniği alıp geleneksel ahlâkı sürdürmeye, Batı
eğitimini alıp geleneksel ruhu korumaya besbelli olanak yoktu – Japon anlayışına göre
bile.”33 Ve Japonya’nın toplum yapısı değişiyor, kültürü, ülküsü, düşüncesi; Japon
insanının temel kişilik özellikleri değişiyor.}34 Çünkü Japonlar da gerçekte Batı’yı tam
anlayabilmiş değillerdir: Aşağıdaki satırları okurken Japonya’nın belki de Türkiye’ye ne
kadar benzediğine hayret edeceksiniz:
{Japonya’nın bir miktar milletlerarası üne sahip tek felsefecisi Nishida Kitaro, 1914
yılında Tokyo İmparatorluk Üniversitesindeki derslerde, Alman eğitimi almış hocası Dr.
Raphael Koeber’in Japon entelektüellerinin iyi düşünülmemiş teorilerini nasıl azarladığını
hatırlıyor. Koeber şöyle diyordu: “Bu akademisyenler sadece insanları hayrete düşüren
çiçekleri ithal edip,
32) Kalkınma Yolunda Japonya, Tayyar Sadıklar, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1971, sh. 123
33) Bozkurt Güvenç, sh. 41
34) A.g.e. 1344

kökleri nakletmeye çalışmıyorlar. Sonuç olarak, çiçekleri ithal ettikleri için hayranlık
duyulan insanlara sahibiz, ama o çiçekleri açtıracak bitkileri bulamıyoruz.” Fransızca,
Almanca ve İngilizce çeviriler yığını, bu sel kapaklarını açan düşünceler kargaşası,
hayata karşı tutarlı fikirlere dayanan, yaygın ikna gücü olan bir yaklaşımı üretemedi.
Geleneksel öğretilerinin geçerliliğini sorgulamaya bir kere başlamış olan daha ciddi
düşünürler, öyle aşırı reaksiyonlar gösterdiler ki, entellektüel konumlarını tamamen
yitirdiler. (……………) Çoğu zaman Batı’dan alınan bir fikir, diğerini eleştirmek ve tesirsiz
kılmak için kullanılıyordu, ancak her ikisini Japonya’nın gerçekleri ile bağdaştırmak akla
gelmiyordu. Soyut Batı öğretilerinin yutulurcasına benimsenmesi, Meiji döneminden
milliyetçilik dalgasının kabardığı 1930’lara kadar sürmüş ve pratik hayatta Japonların
birbiriyle bağlantısız, iyi hazmedilmemiş ve karmakarışık bilgi kırıntıları mirası ile baş
başa bırakmıştır.}35
Sanayileşme sürecinde Japonlar büyük çapta kendilerine güvenlerini kaybetmişlerdir:
“Üretimin düşmesini şiddetli bir enflâsyon takip etmiştir. Harpten önce yüz yen’in
yaptığını harpten sonra binlerce yen’le temin etmek mümkün olamamıştır. Devlet
otoritesinin de zayıflaması sebebiyle karaborsacılar büyük kârlar temin etmeğe
başlamışlardır. Karaborsayla iş yapan işyerlerinde, bunların kanun ve nizamsızlığını bile
bile çalışmak durumunda kalan nizam düşkünü Japon karakteri büyük darbeler yemiştir.
Japon karakterinin unsurlarından olan temizlik ve düzen alışkanlığı da şartlara
uymayınca, Japon’un kendi kendine saygısı azalmağa başlamıştır. Diğer taraftan
merasime düşkünlük şeklindeki Japon nezaketi de mevcut şartlar altında kaybolmak
durumunda kalmıştır. Amerikan işgal kuvvetlerinin içindeki taşkınlıklar örnek alınmağa
başlanmıştır. Eski kurallara tamamen sırt çeviren bir gençlik yetişmeğe başlamıştır.
Birçok suç çeşitlerinde ve bilhassa çocuk suçlarında birden bire artış olmuştur.
Gangsterlerle işbirliği yaptığı bilinen polisin otoritesi tamamen
35) Karel van Wolferen, Japon Gücünün Sırrı, çev. İnci Kurmuş, İş Bankası yay. Ankara, tarihsiz, sh. 27545

azalmıştır. Böylece otoriteye saygıya alışmış Japon’un bu karakterinde de gedikler
açılmağa başlamıştır. Kendine güveni yitiren Japon kendinden başka herkesin haklı
olduğu gibi saçma bir inanca kapılmıştır. Harbi takip eden yıllarda ekseriyet tehlikeli bir
şekilde benliğini yitirme yoluna girmiş…”36
Üç yıldan fazla Japonya’da kalmış olan Tayyar Sadıklar’ın kitabı önemli ve ciddi
tespitler içeriyor. Japonya Batı uygarlığı ilişkileri konusunda isabetli teşhisleri var.
Japonya’da insan malzemesinin nasıl değiştiğini tarafsız bir gözlemci olarak aktarıyor…
Ayrıca bu mütalâaları değerlendirirken yazarın 1968-1971 yılları arasındaki izlenimleri
oluğunu hesap edelim ve Japonya’nın bugününü tahmine çalışalım.
“Sosyal yapının ve Japon karakterinin oluşumu sırasında süratli değişmeler ve
çatışmalar olmuştur. Japon kültürünün devamlılığının sağlanması tabanda Japon olan
birçok şeyler saklamağa yaramışsa da, Japon cemiyeti artık bir asır evvelki Japon
cemiyetinden çok farklı bir görünüştedir. (……….) Japonya’nın Batı’dan gelen etkilerin
çabucak tesiri altında kalmasının birçok izahı vardır. Bunlar arasında, ortamın elverişli
olması, yenilikleri kabul ederken milliyetçilik duygularının rolü ve başka ülkelerden geri
kalmak korkusu, kendinden üstün olanları taklit etme eğilimi sayılabilir. Batı kapitalizminin
bir örneğinin kurulmasında bu faktörler kadar, Avrupa’nın ve Japonya’nın feodal
temellerinin rolünü aramak gerekmektedir. Bugün Tokyo’yu ziyaret eden bir yabancı bu
şehri diğer büyük Batı şehirlerinden zor ayırt edebilir. Büyük binaları, tesisleri ve
caddelerindeki kalabalığın kıyafetleri ile Tokyo gittikçe bir Paris, New-York manzarasını
almağa başlamıştır. Yeni gençlik sıkıntıları ve hippileriyle Batı gençliğinin bir kopyası
olma yolundadır… Fransa’dan kopya edilen eyalet sistemi idaresi, taşradaki halkın
disiplin altına alınmasını sağlamıştır.”37
36) Tayyar Sadıklar, 91
37) A.g.e. sh. 8746

Bir zamanların çok yankı bırakmış Megatrends-2000 isimli kitabından da, Japon hayat
tarzındaki değişim hakkında alıntı yapma ihtiyacı hissettik… Her ne kadar gerçekler
leopar gibi çekingen, utangaç, gözden ve gönülden ırak kuytu köşelerde bulunur ise de,
bazen gürültücü mekânlarda yakalayabileceğimiz izler de gerçeği yakalamamıza
yardımcı olabilir… J. Naisbitt-P. Aburdene gibi…
{Öte yandan, Japonya’da Amerikan tarzını sevenler, gece kulüplerinden
Disneyland’e değin Amerikan kültürünün unsurlarını benimsemede pek
kısıtlamayla karsılaşmıyor. 1990’ların ilk yıllarında, Japonya’da, Birleşik Devletler’den
ithal edilmiş eşya ve mobilyalarla döşenmiş yirmi bes rock and roll kulübu açılacak. .
Birleşik Devletler dışında, tümüyle Amerikan ilk Disneyland de Japonya’da açıldı.
Birçok sokak levhasının İngilizce olduğu Tokyo Disneyland’den Toshio Kagami, “
Kuracağımız merkezin ABD’dekine tümüyle benzemesini kararlaştırdık.
Başarımızın en büyük etmeninin bu olduğunu düşünüyoruz.” diyor. 1987’nin ilk
saatlerinde dondurucu soğuğa karşın 130.000 Japon, yeni yıl coşkusunu Tokyo
Disneyland’de yaşadı. Yılın en kalabalık gününü yaşıyordu Disneyland.. Mickey’in eşi
Mouse bir kimono giymişti.}38
Emperyalizmin oyunları bazen çok kaba… Üzerinize bomba yağdırır.. Bu bazen atom
bombası olur bazen de bu kadar ince fark edilmeyen bombalar biçiminde olur:
“Mickey’in eşi Mouse bir kimono giymişti…” Bize de orkestra eşliğinde kasap havası,
çiftetelli oynattılar… Postmodern durum: at izinin, it izine karıştığı bir insanlık durumunu
işaret ediyor… Fakat halının atkısı ve modeli hep emperyalizm tarafından dizayn edilir…
Size de; bazı nefes alacağınız, kendi iradenizin hâkim olduğu sandırılan ufak alanlar
bırakılır… Kılıç kalkan ekibi ile turist karşılayabilirsiniz…
38) J. Naisbitt-P. Aburdene, Megatrend 2000, Büyük Yönelişler, çev. Erdal güven, Form yay. İstan bul, 1990, sh.
12347

Ve hayat tarzındaki değişikliği ciddi biçimde vurgulayan ve su yüzüne çıkaran kitabın
yazarları ABD’nin dünya üzerindeki dolayısıyla de Japonya’daki “mutfak
emperyalizmi”nden bahsediyorlar ve “Japonya’ya Yapılan Fast-Food ihracatı Patlama
Sürecinde” başlığı ile şu önemli bilgileri veriyorlar: {Kongre’nin, Japonya ile ABD
arasında bir ticaret açığı bulunduğunu sandığı şu günlerde, Japonya’nın en fazla ithalatı
Birleşik Devletler’den gerçekleştiriyor olması yüreklere su serpebilir. Japonlar, fast-
food’a bayılıyor. Kuzey Amerika dışındaki tüm ülkeler arasında en fazla Amerikan
yiyecek maddesinin bulunduğu ülke Japonya; yalnızca 1974 ile 1984 arasında bu
ülkedeki Amerikan yiyecek maddelerinin sayısı 265’ten 1490’a tırmandı. Günümüzde ise,
ülkede toplam 7.366 ABD markası bulunuyor. Bunların çoğu -% 72’si- restoran, yiyecek
ya da hazır yiyecek satan dükkânlardan oluşuyor. Denny’ş, Mister Donuts, Dunkin’
Donuts ve Wendy’s’nin her biri. Japon yaşam tarzının bir parçası durumuna gelmiştir.
Japonya’da 800 şubesi bulunan Kcntucky Fried Chicken Japonya kolu yöneticisi Shin
Ohkavvara, “Eski güzel Amerika düşüncesini satıyoruz. Yemyeşil kırlar, temiz hava,
temiz su” diyor. Yaklaşık elli sekiz ülkede ve çoğunluğu ABD dışında olmak üzere 7.750
şubelik bir imparatorluk kurmuş durumda Kcntucky Fried Chicken. Domino’s Pizza,
Tokyo’da motosikletler aracılığıyla hizmet veriyor. Kırmızı, beyaz ve mavi üniformalı
restoran çalışanları sushi ve tütsülenmiş yılanbalığı taşıyan rakiplerle rekabet
ediyor. Domino’s, otuz dakika içerisinde pizzayı size ulaştırma garantisi (Tokyo’nun
göbeğinde, kolay bir iş değildir bu) veriyor. Ulaştıramazsa 700 yen (yaklaşık 5 dolar)
tutarında bir geri ödeme yapıyor. Japonlar, artık yalnızca çay ve pirinç likörü değil,
aynı zamanda şarap ve Coca-Cola da içiyor. 1986’da yalnızca 150 California şarabı
ithal eden Japonya, günümüzde bu sayıyı 400’e çıkarmış durumda; % 30 oranında bir
tarife ve % 50 oranında bir vergi öngörmesine karşın şarap ithalatı, 1987 ile 1988
arasında % 35’likbir artış göstermiştir. Coca-Cola ise günümüzde Japonya’nın bir
numaralı alkolsüz içeceğidir. Japonlar, 1986 yılında, Japonya’nın en büyük yiyecek
mağazası zinciri Kozozushi Honbu’nun sushi dükkânlarından 580 milyon dolarlık sushi
ıs48

marladı. Hamburgerlere ise daha fazla para harcadılar: McDo-nald’s’ın
Japonya’daki 590 şubesi 1986’da 950 milyon dolar gelir sağladı. Şimdilerde ise bu rakam
1 milyar doları geride bırakmıştır. McDo-nald’s’ın tek gerçek rakibi, batıya özgü
yiyecekler sunan Daiei Grubu restoranları. 780 milyon dolarlık satış yapan bu
restoranların sayısı ise 2000. Japon çocuklarının en sevdiği yiyecekler, salçalı pirinç,
hamburger ve spagetti. Evine giden bir Japon ailesinin bir şeyler alması
gerektiğinde 3.200’ün üzerindeki Amerikan 7-Eleven mağazalarından birine girmesi
yetiyor. Japonya Yiyecek Hizmeti Endüstrisi Birliği’nden Kazutaka Kato, Japonların
yiyeceğe verdikleri her 1 doların 25 sentini evlerinin dışında harcadıklarını belirtiyor:
“Önümüzdeki on yıl içerisinde, kadınların işgücüne katılması ve kullanılabilir gelirin
artmasıyla, bu oranın % 40’a varacağını umuyoruz.”}39
Bu arada ABD TV dizilerinin, kitle iletişim araçlarının dünyadaki ve Japonya’daki
etkilerini herkes bildiği için üzerinde durmuyorum… İnsan biraz da yediğidir yargısından
hareketle yiyecekler üzerinde durdum…
Din meselesine gelince Japonya’nın durumunu tayin edemedim… “Tek Tanrılı”
dinlere göre daha avantajlı sayılabilirler mi? Karar veremedim… Çünkü Allahü Zülcelâl
Hazretleri’ni, transandant, müteal bir “tanrı”ya dönüştüren sözde bir Müslümanın avantajı
da bir Japondan daha az değil gibi… Dinlerarası diyalog, medeniyetlerarası ittifak!..
Ekber Şah’ı düşünün!.. İmam-ı Rabbani (1564 –1624) Hazretleri’nin dönemi… Bu akıma
karşı İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin verdiği mücadele… Çektiği çileler… Bugün mebzul
miktarda “Müslümanım” diyen Ekber Şah’lar türedi… Gerçekten kafam çok karıştı… Ben
doneleri veriyorum, siz değerlendirin...
{Batılıları ve Japonları şaşırtan önemli sorunlardan biri de din sorunudur. “Şinto” diye
bilinen bir dizi uygulamalar ve
39) A.g.e. sh. 11449

kami’ler (sayıları 8 milyondan 88 milyona kadar değişen tanrılar), Matsuri’ler ve Cingû
(kutsal ziyaretler, türbe ve dergâhlar) bütünü, bunlarla ilgili inançlar ve zengin gelenekler
evreni, gerçekten -yani Batılıların tanımladığı anlamda- bir din midir? Değilse, Budizm,
Konfüçyüsçülük, Taoculuk, Hıristiyanlık birer din sayılabilir mi? Bir sanat tarihçisi hanımın
Ortadoğulu, konukların sorusuna verdiği yanıt, biz Türklere ve Müslümanlara ters
gelebilir ama anlamlıdır : “Şinto doğdum, Budist olarak öleceğim. Arada Hıristiyanlık
dâhil öteki dinlerin öğretilerine tümüyle açığım. Benimkisi böyle bir yol, sizinki
nasıl, bilmek isterdim.” Din tarihçisi HORI’nin deyimiyle, Japon “halk dini” bütün bu
dinleri içine alan kendine özgü bir birleşimdir. Yeniden görülüyor ki Japonun din anlayışı
Batı’dan ve Ortadoğu’dan çok ayrıdır. Böylesine aykırı bir anlayış ve uygulamanın
değiştiğini ya da değişmediğini söylemek güçtür, yalınlamadır.}40
Sizin değerlendirmelerinize ipotek koymak gizli niyeti ile bir alıntı, sonra da genel bir
değerlendirme yapmaya çalışacağım: {Hızla değişen Japon kültürüne karşılık,
değişmeyen bir “Japon Ruhu”ndan söz etmek yerinde ise, o ruh Kociki41’dedir,
denebilir. Öyle gür bir pınar, öylesine çağlayan bir kaynak ki romantik ruhlu kişiler ona
dönmek isterken; her devrimci, o ruhla ileriye, geleceğe, bilinmeze doğru atılmak ister.
Yazar MİŞİMA Yukio (1925-1970) işte o “güzel ruh yitiyor” gerekçesiyle kendi
yaşamına son verdi.}42 Bu çok trajik bir hadise….
Meselenin daha iyi anlaşılması için biraz daha bilgi vermenin faydalı olduğunu
düşünüyorum: “Mişima’nın çocukluğunun ilk dönemi onu yakın çevresinden uzak
büyüten büyükannesi Natsu’nun gölgesi altında geçmiştir. Büyükannesi Mişima’nın diğer
erkek çocuklarıyla oynamasına müsaade etmiyor, sadece
40) Güvenç, sh.11
41) Cimnu Tennô, Güneş tanrıçası Amaterasu’nun torununun torunu olan ilk İmparator tanrıdır, “Japon Birliği”nin
kurucusu sayılır. Cimnu Tennô’nun öyküsü “ kociki” adlı ünlü destanda anlatılmıştır.
42) B. Güvenç, sh. 8250

kız kuzenleri ve bebekleriyle oynamasını istiyordu. Natsu, Tokugava dönemi
samuraylarıyla ilişkili bir aileden gelmekteydi ve Mişima’nın büyükbabası ile evlendikten
sonra bile ailenin aristokratik geleneklerini sürdürmeye devam etmişti. Büyükbabası bir
bürokrattı ve işleri sömürge döneminde açılmıştı. Mişima ailesinin yanına ancak 12
yaşında dönebilmiş ve annesiyle yakın ilişkisi biyografisini yazan kimi yazarlar tarafından
ensestliğe yakın bir ilişki olarak tasvir edilmişti. Babası askeri disiplinden keyif alan sert
bir adamdı. Mişima Japonya’nın modernleşmesi ve geleneksel değerlerini
yitirmesine karşı sert bir muhalefet tavrı gösterdi ve samuray değerlerini savundu.
25 Kasım 1970’de Mişima ve beraberindeki Tatenokai üyelerinden dördü Japonya Silahlı
Kuvvetlerinin Tōkyō’daki Ichigaya Kampını ziyaret etmişler, komutanı sandalyesine
bağlamışlar ve İmparatorluğun haklarının yeniden tesis edilmesi için hazırladıkları
manifestoyu ve taleplerini okuduktan sonra Mişima seppuku (geleneksel Japon intihar
biçimi) yaparak intihar etmiş, Tatenokai üyelerinden Hiroyasu Koga ise intiharın
tamamlanması için Mişima’nın başını kılıçla kesmiştir. Mişima intiharını bir yıl öncesinden
hazırlamış Tatenokai üyeleri dışında hiç kimse yazarın intihar hazırlığından haberdar
olmamıştı. Mişima’nın kendisi intiharı sırasında hazır bulunacak Tatenokai üyelerinin
mahkemedeki kendilerini savunmak zorunda kalacaklarını önceden bilerek onlar için
geride nakit bırakmıştı.”43
Biz medeniyetin bir bütün olduğuna, parçalayarak bir kısmının alınabileceğine
inanmıyoruz… Evet, medeniyeti yaratan düşünce, fikirdir… Fakat o medeniyet üstün bir
teknolojisini yarattığı anda, bu üstünlüğü kültür alanına da transfer etmektedir… Ve
teknolojik bakımdan geri ülkelerin ruhunda yarattığı travma, sorgusuz süalsiz kültürünün
benimsenmesi sonucunu da doğurmaktadır… Nitekim Japon örneği… Türkiye örneği…
43) http://tr.wikipedia.org51

Orta Anadolu’nun bir kasabasında yapılan bir doktora tezi çok öğretici… İlginç
sonuçlar veriyor bize… Bu Türkiye ortalamasının üzerinde, sanayi bakımından gelişmiş
bir kasaba… 2009 yılında, sanayicilerin toplam cirosu 3 milyar $... Teknolojideki gelişme
ile tutumların nasıl değiştiği hakkında sadece birkaç örnek vermekle yetineceğim… İlginç
araştırmalar, yüz yüze görüşmeler var…
Kasaba müftüsü ile yüz yüze görüşmeyi şöyle naklediyor yazar: {Ama ilginçtir, Hacılar
mûftüsüyle yaptığım görüşmede Hacılar’da dinî yaşamın bağlamında kendilerine en sık
gelen sorularla ve verdikleri fetvalarla ilgili konuşurken; müftünün, halkın özellikle
başörtüsü, içkili düğünler ya da miras hukuku gibi konularda laiklik düzeyinin
umulanın çok ötesinde olduğunu söylemesi dikkat çekici bir bulgu oldu. Müftü’nün
özellikle oruç açarken saniyelere dikkat edecek kadar hassas olan halkın
düğünlerde “yav bugün içmeyeceğiz de ne zaman içeceğiz” tavrını gösterdiğini
söylemesi ya da halkın örneğin miras meselesinde artık neredeyse tamamen
medeni hukuku benimsediğini; bu konuda kendilerine fikir sormaya gelenin çok
nadir olduğunu ifade etmesi oldukça kayda değerdi.}44
Bu mütalâanın çok ciddiyetle, derinliğine tahlili gerekir… Erciyes Dağı’nın bağrında…
Tarım arazisi olmayan… Muhafazakâr, mütedeyyin, gelenek, göreneklerine bağlı,
homojen bir sosyolojik yapısı olan, kendi içine kapanmış bir köy… Yazara göre adım
adım eşkıyalık, çerçilik arkasından yazarın ifadesine göre sanayinin başlaması 1974…
Birinci dikkat edilmesi gereken nokta; {Müftü’nün özellikle oruç açarken saniyelere
dikkat edecek kadar hassas olan halkın düğünlerde “yav bugün içmeyeceğiz de ne
zaman içeceğiz” tavrını gösterdiğini söylemesidir… Biz derunî iç yaşantı ile dışla
44) Kurtuluş Cengiz, Yav İşte Fabrikalaşsak, İletişim yay. İstanbul, 2013, sh. 34552

şan davranışların ters orantılı olduğunu düşünüyoruz. İmanın etkinliğinin azalması45
oranında; gözüken, el âlemin şahit olduğu ritüellere (ibadet?) çok büyük itibar ve
hassasiyetin gösterilmesi… Sosyal kontrolün, İslâmî, imanî müeyyidenin önüne
geçmesi… Bize göre de çok tutarlı bir yaklaşım… Seküler bir tutum… Çünkü gümrah bir
imânâ sahip kişi için tek gaye, Allahü Zülcelâl Hazretleri’nin rızasını kazanmaktır…
İmandaki arıza oranında el âlem rızası ağırlık kazanmaya başlıyor… Allah masivanın
gönlümüzü tümünden işgalinden korusun!
İkinci olarak tevil ve tahsisi mümkün olmayan, nesh edilmemiş, muhkem bir
âyetle sabit olan miras hükmünün bu kadar kolay, suya sabuna dokunmadan ortadan
kalkması, mesele olmaktan çıkması, ciddi bir iman-amel ilişkisi sorununu ortaya
çıkarmaktadır. İçki meselesi de muhkem âyetlerle yasaklanmış olmasına rağmen bu
hususta bu derecede hassasiyetsizlik gösterilmesi düşünülmesi gereken bir noktadır…
Rabbimiz Celle Celâlühu Hazretleri cümlemizi: {Kalpleri iman etmediği halde
ağızlarıyla “iman ettik” diyen}46 gafillerden olmaktan muhafaza buyursun! Hanefi
mezhebine mensup bir Müslüman olarak imanın amelden bir cüz olmadığına inanıyoruz,
ama muamelâta ait hükümlerin bir toz gibi gözden silinmesini de haşyet ve dehşetle
karşılıyoruz… Şeriat-ı Garrâ-yı İslâmiyye bu kadar kolay gözden düşer mi? İman ile amel
bu kadar biri birinden uzaklaşır mı? Veya bu amelin iman yuvasından firarı mıdır?
Fakat ben şöyle bir yorumun da ihmal edilmemesi gerektiğine inanıyorum… Sık sık
biz Şeriat-ı Garrâ-yı İslâmiyye’nin hayata ve devlete egemen olmadığı bir sistemde
“helâl” diye bir kategorinin olmadığını ileri sürüyoruz… Sadece yasal olan ve
olmayan var… Argümanımız gayet basit: Milli gelirin nasıl oluştuğunu düşünün… Bu
gelirin içinde faizsiz bir kalem bu
45) Kavramsallaştırma bakımından çok zorluk çekiyoruz… Çünkü: “İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe vasiyetini
yazdırırken dedi ki: İman artıp eksilmez.” Yusuf Ziya Yörükan, İslâm Akaidi, Ötüken yay, İstanbul, 2006, sh. 192
46) Maide Suresi: 5 / 4153

labilir misiniz? Nasıl dağıtıldığını sormuyorum! Evet, halk tefekkürden mahrumdur… Bir
öğretmen, bir esnaf, bir akademisyen, bir doktor, bir mühendis, bir bakkal, bir ayakkabı
boyacısının tefekkürle ilişkisi yoktur… Fakat halk dahi bazı derin gerçekleri sağduyusu ile
kavrayabilir… Ferasetten bahsetmiyorum… Laik psikoloji terminolojisine ait common
sense… Acaba halk bu gerçeği o eşsiz sağduyusu ile sezdiği için muamelât konusunda
bu kadar geniş olmasın? Halk el âlemin yanında ayak tapır tapır, fakat hükümleri ciddiye
almaz…. Halk informel komando eğitimi almıştır fikrî konularda… Her türlü engelleri
aşma becerisine sahiptir… Bir şekilde “şeriat kırbacı”ndan kurtulmanın çaresini bulur…
Din görevlileri ne güne duruyor? Sözde tarikatlar ne güne duruyor? Sözde cemaatler ne
güne duruyor? Nasıl olsa onlara rahatsız edecek “hoca”lar yok… En az bilmem kaç
asırdır nesli tükenmiş “ulema” yok! Ayrıca “helâl” olmadığına inanılan mirasın da red
edilmesi gerekir… Galiba halkın davranışları tutarlı gibime geliyor… Halk “helâl” mirası
buldu da bir de bölüşülmesi mi kaldı?
Yalnız burada şu noktanın da önemle ve derinliğine incelenmesi gerekir… Acaba
halkın bu kadar rahat İslâmî yasakları aşmasında din görevlilerinin rolü ve mesuliyeti
nedir? Mistik, metafizik, okultik, laik, seküler, liberal din inşâsında din görevlilerin önemli
bir payı olduğunu düşünüyorum… Çünkü din görevlileri Hakk’ın değil, halkın rızasını
kazanmaya çalışmışlardır…
Yine şayan-ı dikkat bir tespitte, Kayseri’deki cemaat ve cemaat okulları ile ilgili
Kurtuluş Cengiz şunları söylüyor: {Görüştüğüm sanayicilerin çocuklarının, yeğenlerinin
ya da torunlarının büyük çoğunluğu bu tür kolejlere devam ediyordu. Dolayısıyla dinî
cemaatler, ilkokuldan üniversiteye kadar çocukların eğitimini de İslâmi kolejler? (Ben
boltladım. A.B.) (Akansu, Yelkenoğlu, Kılıçarslan) aracılığıyla üstlenmiş oluyorlar. Hatta
Kayseri özelinde son üç yılda açılan özel üniversiteleri de bu kapsamda değerlendirmek
mümkün. Yaptığım görüşmelerde cemaat? 54

(Ben boltladım A.B.) üyesi olmayan sanayicilerin de çocuklarını bu okullara
gönderdiklerini öğrendim Daha önce söylediğim gibi, dinsel cemaatler (bu
kavramsallaştırma doğru olabilir. A.B.) şehirde hegemonyalarını kurmuş durumdalar.
Dolayısıyla, sanayiciler hem bu tür cemaatlerin faaliyetlerini genellikle olumlu karşılıyorlar
hem de eğitim hizmetlerini beğeniyorlar. Çocuklarının dinsel eğitim (Bu
kavramsallaştırma doğru. İslâmî değil. A.B.) almasında da bir sakınca görmüyorlar.
Ancak bu kurumların imam hatiplerden farklı oldukları ve sanayiciler tarafından bir din
okulundan farklı görüldükleri de çok açık. Hatta ikinci kuşak sanayicilerden biri bu
durumla dalga geçmek için “bunlar nasıl cemaat okulu belli değil bizim yeğenler
sabahtan akşama NBA seyredip MTV dinliyor” dedi. Ayrıca, çocuklarını imam hatibe
gönderen sanayicilerin sayısı bu tür okullara gönderenlere kıyasla oldukça az. Yani bu
okullar, kötü devlet okullarına kıyasla hem çocukların daha çok dinî eğitim alacağı ama
aynı zamanda da daha iyi eğitim göreceği özel eğitim kurumları olarak görülüyor. Eşler
arasındaki statü yarışması da tabii bir başka etken olarak sayılabilir.}47
Şimdi de Türkçe Olimpiyatları… Amacı; “neşelenme ve eğlenme“ olarak takdim
ediyorlar… Ben seyredemiyorum… Edenlerin rivayeti, sahnedeki oyun oynarken
seyirciler de katılıyormuş… Halk bir ömür… Bir bakıma ne kadar masum! İnsanın acıyası
geliyor!.. Onları görünce hep oturup katıla katıla ağlamak geliyor içimden!.. Ve gülme
arkasından… Patolojik bir hal benimki kuşkusuz… Manidepresif… Bu normal “halk”a da
ancak bu şekilde tahammül edilir… Hep aklıma, nedense çayır üstünde hoplayan zıplan
kuzu imajı gelir!..
Asıl facia finans kurumları… 5411 sayılı Bankalar Kanunu’na göre kurulmuş.. Hepsi
banka… Ama boyanmış, sürmelenmiş, hâşâ Cenab-ı Hakk’ı kandırdıklarını sanıyorlar…
Ben şimdilik bu konu üzerinde durmayacağım… Fakat çok yaygın ve İslâm’a
47) Kurtuluş Cengiz. sh. 37755

yüzde yüz zıt bir zihniyeti işaret etmek, daha doğrusu dikkat çekmek ihtiyacındayım…
Çünkü bu gâvursal bir zihni îmâ ediyor… Çünkü bu tür yaklaşımlarda ben imânî bir arıza
görüyorum: {Bir finans kurumu kurma fikrini Hacılar ‘da ortaya atan ve kuruluşuna
önayak olan Hacılarlı sanayici ile yaptığım görüşme bu durumu net bir biçimde ortaya
koymaktadır:
K: Şimdi Kayseri ve Kayserili iş adamları ile ilgili bir yeşil sermaye tartışması var.
Biliyorsunuz 28 Şubat’ta falan da birtakım listeler yayınlandı.
G: Bizi de aldılar o listeye canım.
K. Bu meseleler nereden çıkıyor ve ne düşünüyorsunuz bu konuda?
G: Ya bence o mesele de çok bir dayanağı olmayan bir şey... Sermayenin hakikaten
yeşili kırmızısı falan öyle bir şey yok yani. İnanmıyorum. Sermaye nerede boşluk
bulursa oraya akar. Adam nakit parası varsa her tarafa gidebilir, bugün İngiltere de
yatırımcı arıyor, Amerika’da yatırımcı arıyor. Hindistan da arıyor, Türkiye de arıyor.
Parası olan adama herkese her yerde iş var. Yeşil sermaye olayı bana göre Ankara’daki
dar kafalıların çıkarttığı bir şey. Bu, finans kurumları ile irtibatlandırıldı. Finans kurumları,
…….. (ismi kaldırdım A.B. )Finans Grubunun kurulma fikri benden çıktı esas.} 48
Alıntıyı burada kesiyorum… Fakat şiddetle balyozu imânî hassasiyeti olanların; eğer
varsa beyinlerine, eğer pörsümemişse gönüllerine, eğer dumura uğramamışsa
vicdanlarına indiriyorum ve diyorum ki: {Rivayete göre Ebû Bekir b. Abdullah Müzeni
şöyle demiştir: “Hz. Ebû Bekir Radıyallahu Anh ashâb içinde oruç ve namazının
çokluğu ile değil, kalbinde bulunan bir şey ile üstünlük sağlamıştı. “ Hz. Ebû Bekir’in
kalbindeki o şeyin: “Allah için sevme ve
48) A.g. E. Sh. 37856

Allah için nasîhat/samîmiyet” olduğu belirtilmiştir. Anlatıldığına göre Hz. Ebû Bekir
Radıyallahu Anh namaz vakti geldiğinde şöyle derdi: “Kalkın, kendi yaktığınız ateşinizi
söndürün.” Bir gün şüpheli bir yemek yemiş ve bunu anlayınca ağzına parmağını sokup
kusmuş ve şunları söylemişti: “Eğer bu lokma, canım çıkmadan çıkmayacak olsa yine de
zorlardım. Çünkü ben Allah Rasûlü’nü şöyle buyururken duymuştum: “Haramla beslenen
vücûda yakışan cehennemdir “ Hz. Ebû Bekir Radıyallahu Anh: “Hayvanların yiyeceği
yeşil bir ot olmayı isterdim. Hesap gününün dehşetinden ve azap gününün korkusundan,
keşke hiç yaratılmamış olsaydım” diye konuşurdu.}49
Balyozu indirdim ve soruyorum: Böyle bir Hz. Ebû Bekir ile Ebu Cehl’in sermayesinin
rengi aynı olur mu? İsim tasrih etmeden bu zihniyeti kabul eden herkese diyorum ki; be
hey gafiller kendinize gelin! Eğer günahlar insanları sarhoş etse idi, dünyada ayık insan
kalmazdı… Bu haram paralar hepimizi, hepimizi sarhoş etmiş farkında değiliz… Sabah
kalkarken dikkat et nasıl kalkıyorsun? “Faiz yiyenler tıpkı şeytanın çarptığı kimsenin
uykudan kalkışı gibi kalkarlar.”50, “Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin
cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar.”51 Allah Celle Celalühu muhafaza buyursun
hepimiz cinnet nöbeti içindeyiz…
Kural kutsal tanımadan, hangi değerlerini kaybettiklerinin muhasebesini yapmadan,
üç para kazanmakla kendilerini akıllı sanan paranoyak ahmaklara hitap ediyorum: Evet,
sermaye boşluk bulduğu yere akar, ama yerini ve yönünü de iman tayin eder… Eğer her
şey boş bulduğu yere akarsa nasıl bir dünya olur? Ancak hayvanlar keyiflerince
istedikleri yere akarlar… Hemen şunu da söyleyeyim ki bu zavallı gafillere lâf
yetiştiremezsiniz! Yalnız bütün bu mütalâalarımız “Müslüman’ım” diyenler içindir…
Kendini Hans’larla, Brown’larla, Jean’larla bir tutanlara karşı söz biter!...
49) Ebû Nasr Serrâc Tûsî, el-LÜMA’, çev. H. Kâmil Yılmaz, Erkam yay. İstanbul, tarihsiz, sh. 143
50) Bakara Suresi: 2 / 275… Suat Yıldırım meali
51) Bakara Suresi: 2 / 275 Diyanet Vakfı meali57

Şu ifade edeceklerimiz de gönlü havf-i bâri ile hazel-i yaprak gibi titreyenler içindir:
“Mücerred nesie ya’ni veresi başlı başına bir ribadır… (………) pişîn olmamak suretiyle
tahakkuk eden fazlın sırf veresi olmaktan ibaret ziyadei hükmiyyeye şümulü müttefekun
aleyhtır.”52 Sadeleştirilmişini de veriyorum: “Veresiye esasına dayanan vade farkları da
başlı başına ribâdır… (…….) Peşin olmadığı takdirde gerçekleşecek olan, yani sırf
veresiye olmaktan dolayı söz konusu olan fazlalığın bu hadisin53 hükmünün kapsamı
içinde olduğunda görüş birliği vardır.”54
Kuşkusuz Türkiyeli dinciler buraları çoktan aştılar, biliyoruz… Ama bu konu hakkında
fikir beyan etmeden, hile-i şer’iyye diye hayasızca Allahü Zülcelâl Hazretleri’ni hâşâ
kandırmaya kalkanlar önce şu sorumun cevabını versinler!.. Yukarıdaki cümlede
yaptığım tasvirin muhataplarına soruyorum: Size göre; iki kişinin arasında gizli kalmak
kaydıyla, el âlemin duyması mümkün olmayan tek bir yasak söyleyin bana….
Anlamadınız!.. Bir daha okuyun anlarsınız… Anlarsınız… Hâşâ, Hak Teâlâ Hazretleri’ni
kandırmaya yeltenenlere ben öz namuslarını dahi emanet edemem!..
Bizim gibi Hâlık-ı Zülcelâl’in affına muhtaç günahkârlara, tövbeye vesile olur ümidi ile
bir noktayı hatırlatacağım: {Bunun için ilm-i fıkıhta ”şüphe-i riba, ribadır, zira ribada şüphe
muteberdir.“ diye bir kaide vardır. Müslümanların bunları bilmesi icap eder.}55
Sözdeki Ehli Sünnet, Hanefî hassasiyetimizin öze işlemesi temennisiyle temel
kaynağından: “Ama faiz konusunda tedbirli davranmak esas olduğu için, faizin şüphesi,
gerçeğin yerine
52) Elmalı’lı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Diyanet İşleri Reisliği, İstanbul, 1935, sh. I / 953
53) Söz konusu olan hadis-i şerif, altı şeyi tek tek sayan meşhur hadis-i şerif…
54) Elmalı’lı, Hak Dini Kur’an Dili, Sadeleştirenler: İsmail Karaçam v.d. Azim dağ. İstanbul, Tarihsiz, sh. II / 238
55) Elmalı’lı, 1935, sh. I / 95458

konur.”56 Dedikten sonra devam ediyor: “Biz Hanefîlere göre, faiz konusunda varlığı
olasılık dâhilinde olan şey, tedbirlilik gereği gerçekten varmış gibi sayılır.”57
“Şeriatın kırbacı” altında kalan bu zâlimler, “Eh! Yeter artık!” diyorlardır… Bu kadar
para pul, zenginlikle, Müslüman olduk, diyoruz… Fakat Allah-u Teâlâ Hazretleri de:
{Bedeviler “iman ettik” dediler. De ki: “Siz iman etmediniz”, lâkin “İslâm olduk, size
inkıyad ettik” deyiniz. Zira iman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve
Resulüne itaat ederseniz, sizin emeklerinizden hiçbir şeyin mükâfatını eksiltmez.
Yaptığınızı zayi etmez. Gerçekten Allah gafûr ve rahîmdir.} 58 Buyuruyor… Siz devam
ediyor ve şunları söylüyorsunuz!.. Arabistan’a seyahatleri ihmal etmiyoruz… Yaz
sıcağında aç duruyoruz, helâl haram demeden servetimizden veriyoruz, karılarımız
kızlarımız da başlarını örtüyorlar, bize bu kadar zulüm olmaz, bizden daha ne
istiyorsunuz? Bu Şeriat-ı Garrâ-yı İslâmiyye ayağımıza bukağı, ellerimize kelepçe…
Şöyle bir gönül huzuru ile çalamayacak mıyız? Hani İslâm iktisadı, serbest piyasa
ekonomisi idi? Hani, İslâm demokrattı? Nerede iktisadî liberalizm? {İslâm’a girdiklerini
senin başına kakıyorlar. De ki: “Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın, bilakis size
iman yolunu gösterdiği için Allah sizin başınıza kakar, eğer doğru kimseler iseniz.”59
Buyuruyor Allahü Zülcelâl Hazretleri…
“Allah’ım! senin emir ve yasakların doğrultusunda bir dünya nizâmı inşâ edemedik!
Gâvur sistemleri içinde boğulduk kaldık! Sen bize adaletinle değil, merhametinle
muamele eyle!“ deyip tevbe-i nasuhla mutevazı bir şekilde Cenab-ı Hakk’ın huzurunda
secdeye kapanmak ne kadar zor, değil mi? Sen de haklısın! Peki, nefsim ne olacak? İşte
mesele, meselelerin başı…. Sözde tarikata girdim nefsim daha da dehhameleşti, yediğim
faiz gibi, kümüla
56) Serahsî, Mebsût, Editör: M. Cevat Akşit, Gümüşev, İstanbul, 2008, sh. 12 / 305
57) A.g.e. sh. 12/ 307
58) Hucurat Suresi: 49 / 14
59) Hucurat Suresi: 49 / 1759

tif artıyor, güçleniyor… Daha da canavarlaştı… Sözde cemaatler aynı… Sözde vakıflar
aynı… Tek tek saymayayım, sözdelerin hepsi aynı… Çare? Merhum Üstadım Necip
Fazıl’ın tavsiyesi: “Namaz, niyaz, gözyaşı içinde pörsümeden bekleyiniz!” Yalnız bu
iklimde şifre iddiadan vazgeçmek! İslâm’ı yaşıyorum iddiası… Dikkat! Allahü Zülcelâl
Hazretleri’nin huzurunda tevazu ile eğilmek!.. Nefsî her iddia Cenab-ı Allah’a bir
başkaldırı, bir isyandır… Parolayı bir kere daha hatırlatıyorum: “Namaz, niyaz, gözyaşı
içinde pörsümeden beklemek!”
Yani bir uygarlığın sadece “ilmini, sanatını alamazsınız”, sadece “mehasin”ini
alamazsınız. Bu kadar anlattıktan sonra Said Nursi’nin {Kesb-i medeniyette
(medeniyeti almada) Japonlara iktida (uyma) bize lâzımdır ki; onlar Avrupa’dan
mehasin-i medeniyeti (medeniyetin güzelliklerini) almakla beraber, her kavmin
mâye-i bekası (devamlarının esası) olan âdât-ı milliyelerini (milli âdetlerini)
muhafaza ettiler.” 60 Sözünün en masum ifade ile ne kadar naiv, çocukça olduğunu
göreceksiniz… Bunlar fikir değil… Ard arda sıralanmış laflar… Hiçbir çilesi olmayan,
kazanılmamış karşılıksız çekler… Said Nursi’nin: Medeniyet nedir? Medeniyeti meydana
getiren unsurlar nelerdir? Bu unsurlar arasındaki ilişki nedir? Avrupa medeniyetini
özellikleri nelerdir? Batı medeniyetinin güzellikleri nedir? Milliyet nedir?.. Bunların
hiçbirinden haberi yok!.. Anladığım kadarı ile İttihatçı olan Said Nursi’nin o mahfillerde
kulağına çalınan laflar… Ve hiçbirinin muhasebesi yapılmamış…
Said Nursi’ye hep “bildirilirdi”… Bu sefer kim bildirdi ise yanlış bildirmiş… Zaten üç
ayda teksifî programla(!) medreselerin on beş senede elde ettiğini ediyor: “Medrese
usulünce hîç olmazsa on beş sene tahsil-i ilim lâzım geliyor ki, hakaik-i diniyye ve
ulûm-u İslâmiyye tam elde edilsin O zamanda Said’de, değil harika bir zekâ veya bir
manevî kuvvet, belki bütün istidat ve kabiliyetinin haricinde bir acip tarzla bir iki sene sarf
ve nahiv,
60) Said Nursî, Divan-ı Harb-i Örfi, Sözler Yayınevi, s. 62, İstanbul 197860

mebâdisini gördükten sonra, üç ayda acip bir tarzda kırk elli kitabı güya okumuş ve
icazet almış gibi bir halet göründü. Bu hal altmiş sene sonra doğrudan doğruya gösterdi
ki, o vaziyet ulûm-u imaniyeyi üç dört ayda, kısa bir zamanda ellere verebilecek bir tefsir-i
Kur’ânî çıkacak ve o biçare Said de onun hizmetinde bulunacak işaretiyle, hem bir
zaman gelecek ki, değil on beş sene belki bir sene de ulûm-u imaniyeyi ders alacak
medreseler ele geçmeyecek ve azalacak bir zamânâ bir nevi işaret-i gaybiye gibi
mânâlar hatıra geliyor.”61
Hep ârızalı laflar, semantik bakımından anlam kaymasına müsaid ifadeler:
“Kur’an’dan başka hiçbir nokta-i istinadı olmadığı……”62 Hadis, fıkıh, tefsir v.d. Ve devam
ediyor: “Risaletü’n- Nur sair telifat gibi ulûm ve funundan ve başka kitaplardan
alınmamış. Kur’ân’dan başka me’hazı yok, Kur’ân’dan başka üstadı yok, Kur’ân’dan
başka mercii yoktur. Telif olduğu vakit hiçbir kitap müellifinin yanında bulunmuyordu.
Doğrudan doğruya Kur’ân’m feyzinden mülhemdir ve semâ-i Kur’âniden ve âyâtımn
nücû-mundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.”63
Tamam, anlıyorum ulûmla fununla ilgin yok! Kabul! Sana ne Avrupa’dan! Sana ne
Medeniyetten! Sana ne Japonya’dan! Burada eleştirimiz fikir namusu açısından!
Karşılıksız fikrî çek kullanmasından ötürü, onu vicdan muhakememizde mahkûm
ediyoruz… O adam gitmiş ama Allah Celle Celalühu arkadakilere akıl sağlığı, ruh sağlığı
nasip etsin!.. Yoksa yapılan yorum doğru olabilir, yanlış olabilir! İnsanız, hata bize
mahsustur! Her zaman düşünüyoruz, tenezzülen bu satırları okuyanlar, ne hatalar
bulacaklardır bizim satırlarımızda… Yazdıklarımız hatadan vareste değildir… Fakat biz
beynimizi, gönlümüzü, vicdanımızı limon gibi sıkarak, elde ettiğimiz mayiyi billurlaştırıp,
kristalize ederek fikir kırıntıları olarak arz ediyoruz… Biz hata yapma hakkını elde
ediyoruz. “Tenkid” ayrı bir haktır, herkes bu hakka sahip
61) Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Nesil yay. İstanbul, 1996, sh. II / 1839
62) A.g.e. 2 / 1699
63) A.g.e. sh. I / 84161

olamaz… Yaptığı dedikodu olur. Herkes “hata” yapma hakkına sahip değildir. Yaptığı
saçmalama olur.. Ayrıca erbabına şunu da ifade etmek isterim ki; bu satırların yazarı
1960’lı yıllarda Kirazlı Mescid Sokağı’na da devam etmiştir… Ama sonradan Sikke-i
Tasdik-i Gaybi gözlerimizi açtı!.. Fazla da olmadı, belki yirmi yıl! Hemen şantaj hazır!..
Şefkat tokadı geliyor! Biz sadece Allahü Zülcelâl Hazretleri’ni Rabb tanımışız…
Bir de sadece Batı’nın olumlu yanlarını almak gibi bir yaklaşımı ilzam eden bir
argüman da sanayinin, hem sanayiciyi, hem de çevreyi dönüştürmesidir… Bu ortaya
çıkan yeni sınıf hem dönüşüyor hem dönüştürüyor… “Öte yandan, bu yıllarda özellikle
taşra kentlerine yapılan sanayi yatırımları, bünyelerinde eğitim atölyelerini, sinema ve
tiyatro salonlarını, yüzme havuzlarını, spor alanlarını, sosyal tesisleri de barındıran bir tür
modern hayat modeli sunuyorlardı ve uzun yıllar neredeyse 1980’lerin sonuna kadar da
Türkiye’nin taşrasında modernitenin taşıyıcısı rolünü üstlendiler, örneğin kasabada
görüştüğüm 50 yaş üstündeki kişilerin çoğu hayatlarında sinemayı ilk kez Sûmerbank
Bez Fabrikası’nın sinema salonunda izlediklerini söylediler. Bu bağlamda, Eldek’in de
ifade ettiği gibi özellikle Sümerbank Bez Fabrikası, kurulduktan sonra kısa bir süre içinde
Kayseri’de her tür sanayi okulu işlevi görmüş, kendi üretim faaliyetleri dışında:
bünyesinde açtığı kurslarla ve çıraklık okulları ile Kayseri’deki emeğin nitelik
kazanmasına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Aynı işlevleri, Ana Tamir Fabrikası ve
Tayyare Fabrikası uzunca bir süre sürdürmüştür. Bu kurslarda eğitim görenler arasında
Hacılarlı gençler de bulunmaktaydı.”64
Bu mülahazalara katılmakla birlikte, modernitenin Ana-dolu’da yayılmasında ordu
mensupları ve orduevleri çok ciddi katkılarda bulunmuştur... Bizim çocukluğumuzda
genelde olduğu gibi mütevazı binalardı... Fakat yaz günleri bahçesinin etrafına bez
çekilir... Dolayısıyla içeri insanların muhayyilesine emanet
64) Kurtuluş Cengiz, 12762

edilirdi… Arkasından Üniversitelerin yaygınlaşması ile onların etkileri hepsinden daha
köklü olmuştur. O şehirlere gelen, öğrenciler veya o şehirlerden farklı şehre gidenleri bu
modernitenin yayılmasının isimsiz kahramanı(!) olmuşlardır.
Nitekim Batı teknolojisinin içtimaî hayata etkisini test etmek için mezarları ve
düğünleri mukayese edin. Düğünleri bilmiyorum… Ama duyduklarımız gereği gibi
yapılıyormuş… Fakat yaşım itibariyle bizim mahallede olan “iyiler” mezarlığını
biliyorum… Hiç ama hiç bugünkü mezarlığa benzemiyordu… Ya onlar İslâmî değildi, ya
da bunlar… Bugünkünün ismi bile “Asrî Mezarlık”. Hâsılı vel kelâm; hiç uğraşmayın içki
nasıl ki şişede durduğu gibi durmuyorsa, haram para da kasada durduğu gibi durmuyor!
Hükmünü icra ediyor!.. Burada çok incitici, belki de rencide edici bir teste davet
ediyorum… Herkes mecbur değil! Muhafazakarlara, iddialı dincilere soruyorum: çok
değil, 20-30 veya 40 yıl önce kendiniz, karınız, kızınız, ananızın kıyafeti ile bir aile
görseydiniz, yorumunuz, nitelemeniz ne olurdu??? Biraz gayret, biraz çile… Bütün
mesele: İslâm’ı tenzihen mi karar vereceğiz? Nefsimizi tenzihen mi?63

ÖZGÜR DÜŞÜNME

“Bağımsız düşünme” de denebilirdi belki, fakat “bağımsız” kavramının daha çok siyasî
terminolojiye ait olduğu inancıyla, biz burada “özgür” kavramını kullanmayı uygun bulduk.
Yalnız konunun daha başında yanlış anlamaları önlemek, zihinlerdeki sisleri dağıtmak
için; “özgür düşünme” ile “düşünce özgürlüğü“nün farklı olduğunu, değişik anlamlara
sahip kavramlar olduğunu özellikle vurgulamak isterim. Çünkü düşünce özgürlüğü; bir
insanın siyasî, iktisadî, sosyal, dinî, felsefî v.b. konulardaki düşünme çabasının verimi
olan düşüncelerini, görüşlerini; söz, yazı veya sembol gibi araçlarla dışlaştırıp yayabilme
imkânına sahip olması demektir. Burada söz konusu olan; şu veya bu biçimde
gerçekleştirilen düşünmenin verimlerini açıklayabilme özgürlüğüdür. Bu tanımdan da
açıkça anlaşılacağı üzere, başta da işaret ettiğimiz gibi düşünce özgürlüğü tümüyle
siyasî bir nitelik taşımaktadır.
Dolayısıyla ilke olarak liberal bir devlet yapısı düşünce özgürlüğünün gerek ve aynı
zamanda yeter şartıdır. Otoriter ve totaliter yönetim biçimlerinde ise; rejimin
hoşgörüsüzlük dozuyla 64

doğru orantılı olarak gittikçe sıklaşan ve hayatın bütün alanlarını kontrol altına alan bir
yasaklar ve sınırlamalar ağı vardır. Kuşkusuz bu söylediklerimizi ters çevirerek; liberal-
demokrat rejimlerle yönetilen toplumlar da sınırsız mutlak bir siyasî özgürlüğün olduğu
ileri sürülemez. Özgürlük; bütün şubeleriyle ideal-formel bir ilke olarak belirli derecelerde
gerçekleştirilebilen bir olgudur. Sınırlamaların dozunu, derecesini, özgürlükleri kullanma
düzeyini toplumun kültür yapısı belirler. Liberal-demokrat toplumlarda; şu veya bu yolla,
şöyle veya böyle, yığınlara hissettirilmeden pratikte uygulama alanına konulan
sınırlandırılmaların özgürlüklerin kısıtlanması olduğunu burada tartışma niyetinde değiliz.
Çünkü bu, ayrı bir inceleme ve tartışma konusudur.
Biz konumuz olan özgür düşünmeyi; gelenek ve görenekten, dinden, felsefeden,
ekonomiden, bilimden gelen; yeterince temellendirilmemiş ve belgelendirilmemiş her
türlü ön yargıdan önsel fikirlerden soyutlanmış, belirli aşamalarda da olsa kabule
dayanmayan, hiç bir adımda imânâ başvurmayan bir düşünme biçimi olarak anlıyoruz.
İnsanın; kendi imkân ve kabiliyeti de kendi evreninin konkret insanın varlık yapısından
doğan hiç bir problemini göz ardı etmeden, atlamadan açmazlarını imânâ başvurmadan
çözümleyerek kurmasını anlıyoruz. Bu tanımdan sonra daha net bir biçimde görüleceği
üzere “özgür düşünme” ile “düşünce özgürlüğü” arasında kalın duvarlar vardır.
Yukarıda işaret etmeye çalıştığımız mânâya yakın; dinden, gelenek, görenek ve
mitolojiden bağımsız düşünmenin ilk defa Antik Yunan’da ortaya çıktığı kanaati ile birçok
felsefe tarihçisi, felsefeyi Thales’le başlatır. Daha sonra bu düşünme biçimi Patristik
felsefede bir tünele girer ve Skolastik’te bu tünel uzayıp giderken; Rönesans’la birlikte
yıkılan bu tünelden, yeni felsefe çığırının en başat değeri olan, “özgürlük” fışkırır. Artık
insan, Hıristiyanlığın gökyüzündeki Tanrı krallığı tarafından yönetilmeyecek, insanın
kaderini aşkın (transcendental) güçler değil, kendisi çizecek. İnsanoğlu bilmem kaç
asırda kurulan ve On dört 65

asır ihtiyar dünyamızın büyük bir kısmına egemen olan değer levhalarını acımasızca
parçalamış, artık yalnız kendi aklı ile kendi evrenini kurma savaşına girmiştir. Francis
Bacon’un “boyun eğen-eğdirilen tabiata hâkim oluyoruz” feryadı çok önemli fakat aynı
derecede de aceleci, koskoca bir Ortaçağ boyunca kimliği silinen; kişiliği yeryüzündeki
Tanrı krallığı içinde kaybolan insanoğlunu; birinciye eş bir tepki ile bireyciliğe sığındırdı.
Skolâstik anlayışa göre; insan dünyaya kendi elinde olmayan bir “ilk günah”
(peccatum originale) ile gelir. Bunun sebebi de; özgürlüğe sahip olarak yaratılan ilk insan
Hz. Âdem’in bu imkânı kötüye kullanarak günah işlemesidir. Bunun sonucu da insan
Tanrı’dan kopmuş dünyaya “düşmüş” başka bir deyişle “atılmıştır”. Heidegger’e göre bu
ilk günah, insanlara veraset yoluyla geçmiş böylece insanın özüne soyundan aldığı bir
günah işleme özelliği yerleşmiştir. Artık günah işlemek bir nevi insanın kaderidir, günah
işlemeden duramaz. Bu durumdan ancak Tanrı’nın inayeti (gratia) rahibin aracılığıyla
kurtulabilir ki; bu da sadece insanın büyük bir alçakgönüllülükle şeytanca kibrinden
vazgeçmesi yoluyla elde edilebilir.
Bu temel anlayıştan hareket eden kilise; koyduğu kurallarla ruhban sınıfının
nefsaniyetini, bireyselliğini besleyip semirtip, şeytani bir tarzda geliştirerek; mücessem bir
put haline getirirken; sürekli olarak bağlılarına (arketik) bir yaklaşım telkini ile onların
kişiliğini silmeye, anonim bir kişilik oluşturmaya çalışmıştır. Adeta kilise, başka bir deyişle
ruhban sınıfı; dışındaki saliklerini ortak bir kişilik sahibi olmasına çalışarak, bütün bireysel
özellikleri ortadan kaldırmaya kalkışmıştır.
Nietzsche; Hıristiyanlığın bir “köle ahlâkı” oluşturmağa çalıştığından bahisle, çok
acımasız, sert yargılar ileri sürer. Tanrı’yla barışmanın yolu, bilindiği gibi, Rahibe boyun
eğmeyi daha da temelden sağlamanın yoludur. Çünkü insanı Tanrı adına ancak rahip
kurtarabilir. Baş ilke; kim ki nedamet getirir Tanrı onu af66

feder. Çevirirsek; kim ki rahibe boyun eğer ancak o kurtulabilir. Nietzsche, insan
kişiliğinin Kilise ve rahibin şahsında ortadan kaldırılmasının acımasızlığını vurgulamak
için daha da acımasızca devam eder. “Hıristiyanlık yırtıcı hayvanlar üzerinde efendi
olmak istiyordu; amacı bulduğu yolda onları hasta yapmaktı; zayıflaştırmak, Hıristiyanca
ehilleştirme, uygarlaşma reçetesidir.” Ve daha da provokatif tesbitler yapar: “Eskiden
yalnızca hastalık olan, bugün namussuzluktur,- bugün Hıristiyan olmak, namussuzluktur.
V e i ğ r e n m e m d e b u r a d a b a ş l a r.65”
Biraz önce her ne kadar özgür düşünmenin Grek filozofları ile başlamış olabileceğini
söylemiş isek de; Thales’ten Aristo’ya kadar uzanan filozoflar zinciri de bugün
anladığımız mânâda bireyci değillerdi. Çünkü söz konusu filozoflar zinciri insanı bireysel
yanı veya bireyi başa alarak yola çıkmamışlar; bireyi sadece bir toplumu meydana
getiren üyelerden biri olarak düşünmüşlerdir. Başka bir deyişle bireyle, sadece toplumu
meydana getiren gerek şart olduğu için ve ancak bu alanda ilgilenmişlerdir. Nitekim bu
konuda bir örnek olmak üzere; Platon’un “Devlet”ine bir göz atarsak; Platon için önemli
olan ideal bir toplumun ve devletin nasıl olacağıdır. O başlı başına “iyi bireyi” ele alarak,
araştırmamıştır. Bütün dikkatler toplum üzerinde yoğunlaştırılarak, birey ihmal edilmiştir.
Aynı şekilde Aristo için de insan, her şeyden önce bir sosyal varlıktır (zoon politikan).
Toplum esas olduğu için de; insan, ahlâkî olgunluğa ve yetkinliğe ancak bir devlet ve
toplum içinde erişebilir. Burada da görüldüğü üzere; toplumu esas alan, bireyin kişiliğini
toplum içinde eritmeyi amaçlayan bir anlayış söz konusudur.
Fakat daha sonra siyasî erkin etkisi ve siyasî özgürlüğün kaybı ile bireycilik, özellikle
Kynikler ve Stoa tarafından temsil edilen okurlar içinde gelişti. Kyniklere göre erdem;
insanın iç bağımsızlığını tam mânâsı ile elde etmesi ve kendi kişiliğini oluşturmada,
bütün kayıtlardan kurtularak özgür olması demektir. Antisthe
65) F. Nietzsche, Deccal, çev. Oruç Aruoba, Hil yay. 1986, sh. 5467

nes her ne kadar, “devlet bireyi korumak bakımından faydalıdır” diyor ise de; aşırı
bireyciliği yüzünden devletle ve toplum ile uzun boylu bir ilgi içine girmemeye özen
gösterir. Kyniklerin etkisi altında kalan Stoa’ya göre; sosyal şartlar ve çevre önemli
değildir. İnsan çevre ve şartlar ne olursa olsun tek başına da daha iyi bir hayat
yaşayabilir.
Bu sözünü ettiğimiz çevre ve şartlar ne olursa olsun insanın iyi bir hayat
yaşayabileceğini kabul eden bireyselliğin söz konusu olduğu telakki devlet kontrolüne
girmeden önceki Hıristiyanlık tarafından da kabul ediliyordu. Ama ne var ki Hıristiyanlık,
devlet kontrolüne girince; mistikler Hıristiyan etkisi içinde bireycilik temayülünü canlı
olarak muhafazaya çalışırken; filozofların çoğunun da içinde bulunduğu halkın genel
telakkisi farklı bir biçimde oluşmaya başlamıştı. Artık insanların gerek teorik imanları,
gerekse pratik ahlâkları Katolik kilisesi diye anılan bir sosyal kurum tarafından tayin
ediliyordu. “İyi”, “kötü”, “doğru”, “yanlış” bireysel düşünme, bireylerin kendi çabalarıyla
değil, konsüllerin ortak ilimlerinden doğan kararlarla belirleniyordu.
Ama ne var ki Protestanlık genel konsüllerinde hata yapabileceğini ispat ederek bu
sistem içindeki ilk gediği açtı. Böylece gerçeği araştırma özel imtiyazlara sahip konsüller
tarafından yapılan anonim bir iş olmaktan çıkmış, bireysel bir çaba haline gelmiştir.
Mademki değişik bireyler aynı konuda farklı sonuçlara varıyorlar, mademki hiç bir grup
diğerinin kökünü kazıyıp yok edemiyor; öyleyse uygun olan entellektüel ve etik
bireyciliğin sosyal hayat nizamı ile uzlaşmasını sağlamaktı. Bu liberalizmin ilk
dönemlerinde çözmeye teşebbüs ettiği ana meselelerden biridir.
Bu tartışmalar ve mücadeleler arasında bireycilik felsefenin içine nüfuz etti.
Descartes’in “düşünüyorum o halde varım” temel yargısı, bilgiyi tek tek bireylere
indirgedi. Gerçekleri araştırırken ilk hareket noktası toplumdan bireyin kendi varlığına 68

kaydırıldı. Bu bireyselleşme çabaları çok değişik biçimlerde gelişti. Konunun hangi
boyutlara ulaştığını Russel’in şu cümleleri çok güzel bir biçimde ortaya koyuyor:
“Kilisenin otoritesinden kurtuluş bireyciliğin gelişmesine yol açtı. Hatta bu gelişme bazen
anarşiye kadar vardı.”
Buraya kadar ki kısa bir tarihçeden sonra; bizim anladığımız kadarıyla Kilise
tarafından çağlar boyu kişiliği silinmeye, bireyselliği yok edilmeye, anonim bir tip
haline getirilmeye çalışılan insanın nefsaniyetini; Rönesans tarafından başat değer
olarak telakki edilip, fazlasıyla beslenmesi öyle bir uzlaşmaya sebep oldu ki, bu hal
Batı uygarlığının aşırı bireysel bir temel üzerinde yerleşmesi ve bunun sonucu
olarak ta insanın yeryüzünde yapayalnız kalması sonucunu doğurdu.
Bunun doğal bir sonucu olarak da kutsala karşı başkaldırma, bütün kutsal değerlere
karşı bir hayır deyiş ve bu tavrın doğurduğu evren tablosunun diyetinin-faturasının
faizleriyle birlikte asırlardır ve halen ödenmeye devam edilmesine rağmen, borcun
bitmemesine yol açtı. Kutsal değerlerin yeryüzünden tamamen kovulduğunun sanıldığı,
insan bireyselliğinin artık her şeye egemen olduğunun sanıldığı bir anda Weber’in de
işaret ettiği gibi; Batı uygarlığı içinde “Kahraman’a tapınma” tavrı ortaya çıktı. Fakat
hepimiz kahraman liderler olamayacağımıza, bireysel olarak herkese sözümüzü
dinletemeyeceğimize göre; çok başarılı bir “kahraman”ın despotik yönetimine evet
denilecekti. Russel bu hareketin şairinin Byron, filozoflarının Fichte, Carlyle ve Nietzsche
olduğunu söyler. Kilisenin yerini Üniversite, Din’in yerini “Bilim”, Rahiplerin yerini “bilim
adamları”, “Kahramanlar” aldı.. Aslında şablon aynıydı sadece güç sahipleri değişti.
Kahramana tapınmanın organize hale gelmesiyle de Faşist, Nazist ve Komünist
devletler ortaya çıktı. Halen varlığını sürdüren komünist furya çok ilginç bir örnektir.
Ortaçağ’daki kilise69

nin yerini komünist partisi almış; insanlar kişiliksizleştirilerek, bununla zıt orantılı
olarak liderler bireyselleştirilerek “kahraman insan” imajı yaratılmaya çalışılmaktadır.
Bütün değerler Komünist Partisi tarafından tespit edilmekte, devletin vatandaşların işleri
ise çok basit; sadece bulunan bu doğruları kabul etmek...
Batı düşünce hayatı uzun ve tehlikeli bir serüvenden sonra, ister istemez; insanın
varlık şartlarının feryadına kulağını tıkamadığı için ikame çabasına düşmüştü. Aksi
takdirde eski değerler yeniden yeşermeye başlayabilirdi. Hıristiyanlığın gökyüzü
Tanrısından boşalan yeri “insan kahraman”larla doldurma çabasına düşmüştü
sanki. Tanrı yerine “İnsan-Tanrı” ikame gayreti... Hıristiyanlığın Tanrısı özüyle ve
hakikatiyle bir alakası olmadığı için zaten batıldı, ama ya yerine ikame edilmeye çalışılan
Tanrı?!!.. Aslında Hz. İsa’nın mutlak anlamdaki “Allah” tasavvurunun yerine eski pagan
inançların Tanrı tasavvurunu koyan Pavlus, Risalet’i de bertaraf ederek onun yerine
Kilise’yi koymuştu. Pavlus’un bu yorumu önce Roma tarafından güce adapte edildi (İznik
Konsili 325). Daha sonra da Rönesans-Reform tarafından içi boşaltıldı. Romanın Pagan
Tanrı anlayışı yerine Rönesans ve Hümanizmin “İnsan-Tanrı”sı ikame edildi. Dolayısıyla
aslında Rönesans’ta Hıristiyanlık ve Kilise üzerinden olan şey tarihi gelişim süreci içinde
çok da şaşılacak bir husus değildir. Pavlus ile başlayan sürecin bu biçimde devam
etmesi çok normaldi.
“Bugün Hıristiyan olmak namussuzluktur.”, “Tanrı öldü66, insanların haberi yok ki...”
diyen Nietzsche’nin bengi dönüş sıfatlı “Ubermensch”ini de burada özellikle hatırlatmak
isteriz ki; konu daha da aydınlığa kavuşabilsin. Kanaatimize göre Tanrısız Nietzsche de
Tanrısız değildi. Belki de o gerçekte ve sadece Hıristiyanlığın, ruhbanlar eliyle
yarattığı Tanrıya başkaldırmıştı... Pavlus ve Roma’nın Tanrısına..
66) F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, çev. Turan Oflazoğlu, MEB, İstanbul, 1964, sh. 770

Konunun anlaşılmasına yardımcı olmak için en ekstrem örneklerden biri olan
Nietzsche’den kısaca söz ettik. Bu telakki tarzının bir gün daha da gün ışığına çıkmasına
sebep olacağına inandığım için onun şu cümlesini de aktarmadan geçemeyeceğim:
“Hıristiyan Tanrı kavramı, hasta Tanrı olarak Tanrı, örümcek olarak Tanrı, tüm olarak
Tanrı yeryüzünde ulaşılmış en yoz Tanrı kavramlarından biridir; belki de Tanrı tipinin
batış sürecindeki en düşük seviye işaretini temsil eder.” Bizim Rönesans ile başlayan
sürece “Allahsız Medeniyet” dememizin sebeplerinden biri de budur.
Biz burada “özgür düşünme” özlemini tarihi perspektifi içinde vermeye durumun
kısaca tasnifini yapmaya çalışıyoruz. Bunun için de ne ilk Hıristiyanlara layık görülen
muamelelerden; ne de Hıristiyanlığın devlet dini olduktan sonra ki karşı-inananlara
Hıristiyan olmayanlara karşı reva gördüğü muamelelerden söz etmedik. Burada, ayrı bir
inceleme konusu yapılması gereken; Hıristiyanlık-Kilise ilişkisi üzerinde de kısaca
durmadan kendimizi alamıyoruz. Çünkü bu ilişkiyi anlamadan ne özgür düşünmenin
doğuşunu, ne de Rönesans ve Reformu ve benzeri hareketleri anlayabiliriz. Çünkü
Batı’da sınırlı kişiler dışında genel olarak İsa’ya; tenzihen bir yaklaşım söz konusudur.
Batılının kin odağı, nefret kutbu; davaca ruhbanların istismarına sebep olan,
Hıristiyanlığın hakikatini bozan, onu tanınmaz hale getiren Kilise olmuştur. Zaten ortaya
çıkış itibari ile Hz. İsa ile ilgisi bulunmayan bir Yahudi-Roma siyaset anlayışının tezahürü
olarak ortaya çıkan Hıristiyanlık, Rönesans ile birlikte ortaya çıkış ve kuruluş ilkeleriyle de
değişmiş ve bozulmuştur.
Bakın Dostoyevski ne kadar güzel ve şairane bir biçimde durumu gözler önüne
seriyor: “Tam bu sırada kuzeyde Almanya’da yeni, ilginç çılgınlar türedi. Meşaleye (yani
Kiliseye) benzeyen dev bir yıldız, suların kaynaklarına düştü; sular acıdı.”71

Blenski de Gogol’a yazdığı meşhur mektubunda İsa’nın tüm insanlığa özgürlük,
eşitlik, kardeşlik fikirlerini anlattığını ve bu uğurda şehit olduğunu yazdıktan sonra, “onun,
sözü Kilise teşkilatlanmadan önce, Ortodoksluk ilkesine dayanmadan önce, insanlığın
kurtuluşuna yardım etmişti.” dedikten sonra ekler: “Bunun içindir ki; Avrupa’da
taassubun, cahilliğin ateşlediği odun yığınlarını alay silahıyla söndüren bir Voltaire, Doğu
ve Batı papazlarından, metropolitlerinizden, patriklerinizden daha çok etiyle kemiğiyle
İsa’nın öz evladıdır.”
Burada bir noktaya özellikle dikkatleri çekmek isteriz ki; Voltaire, Kiliseye karşı açtığı
savaş yüzünden Kilisece yanlı tanıtılmış bir filozoftur. Ruhbanların istismar aracı olan
kilise müessesesine savaş açan Voltaire; aynı biçimde materyalistlerle ve materyalistlerin
ateizm’i ile de savaşır. Bunların daha çok örneklerini verebiliriz. Fakat konumuzun
anlaşıldığı kanaati ile bu kadarını yeterli görüyoruz.
Demek ki Rönesans’la birlikte Batılı ayağındaki bukağıyı ve kafasındaki çemberi
yavaş yavaş kırma savaşına giriyor. Nitekim zamanla kırıyor da... Kiliseye karşı verdiği
savaşta başarılı oluyor. Ama ne var ki; geldiğimiz şu noktada bugün egemen Batı
uygarlığının; dengesiz bir biçimde geliştiği, kültür alanında, teknolojik alandaki
patlamayla orantılı yeni değerler üretilemediği, en azından çöküş felsefelerinin bir yanıyla
haklı olduğu kabul ediliyorsa, bunun en büyük sorumlusu Rönesans ile birlikte, bir
yanıyla kişi-kişilik gelişimini engelleyici, bir yanıyla boğucu, bir yanıyla yüz kızartıcı
Skolâstik felsefedir ve bu felsefe de zaten devam edemezdi. Erinde geçinde yeni
değerlere bırakacaktı yerini. Hatta uzun bile sürmüştü. Sonra başka bir yaklaşımla
konuya eğildiğimizde Skolâstik kendi kendini yıktı. Son darbe olarak bir fiske gerekliydi, o
da Rönesans’a kısmet oldu.
Fakat temel soru şudur: Kaçınılmaz olan söz konusu sanı başka türlü
gerçekleştirilemez miydi? Çünkü Rönesans kendi 72

yeni veya iddia edildiği şekli ile özgür değerlerini; Skolâstik değerleri seçip ayırarak,
eleyerek onlarla hesaplaşarak sabırla yoğurmadı; eski değerlere sert bir başkaldırma ile
eskiye tepki ile oluşturdu. Skolâstiğin şiddetle reddettiğini aynı şiddetle kabul ederken;
şiddetle kabul ettiğini aynı şiddetle reddetti.
Russel “modern çağın negatif özelliği olan kilise otoritesini reddediş; pozitif özelliği
olan bilimsel otoritenin kabulünden çok daha önce başlar” demektedir. Bilmiyoruz acaba
durup, soğukkanlıca düşünmeye vakti mi yoktu? Ama ne var ki; bu tavır içinde bazı
olumsuz değerler yıkılırken, olumlu bazı değerler de toz duman arasında kaybolup gitti.
Fakat insanın varlık-yapısı değiştirilemez ve bu yapıdan doğan ihtiyaçlar bekler bekler
uygun bir anda ortaya çıkar. Nitekim Rönesans’ta da böyle oldu. Ondan sonra bir takım
çözüm çabalarına girişti ama ne derece muvaffak olundu, sonuç ortada.
Bu kısa tarihçeden sonra; konuyu daha iyi algılayabilmemiz için, bu konu da kendi
ifadesi ile “çekiçle felsefe yapan” Nietzsche’den söz etmemek imkânsız. Ona göre özgür
düşünen insan; kendine kadar gelen bütün değer levhalarını parçalayan, yukarı çekmek
için kedi bacaklarını kullanan insandır. “Kendinizi taşıtmayasınız; yabancıların sırtına
yabancıların kafasına binmeyiniz! İnsan bütün değer yargılarını, her şeyi kendisi yeni
baştan kurmaya çalışmakta. Başkalarının düşünceleri ile bilgelik etmektense, kendi
hesabına delilik etmek daha iyidir.” Bütün izm’lere karşı ne soylu bir başkaldırış! Nikolai
Hartman ve Nietzsche anti-sistem temayülünün iki büyük filozofu; ama sistemlerini halen
yaygınlığını ve yığın üzerindeki etkisini aynı hızla sürdürdüğü dünyamızda, bu iki
filozofun bu konudaki başarıları oldukça su götürür.
Rönesans, Aydınlanma çağı, Fransız ihtilali derken 20. yüzyılda demokrasyaların
yayılması ile “özgür” kavramı şu veya bu bağlam içinde, çeşitli türevleri ile öyle bir sihirli
cazibe ve öyle 73

bir nitelik kazandı ki; hiç bir kimsede bu konuyu araştırmaya mecal kalmadı. Özgür
düşünme, düşünce özgürlüğü, özgür seçim, özgür irade v.s... Hele günümüzde özgür
kavramı ve çeşitli türevleri öyle bir olumlu duygusal yüke sahiptir ki; herhangi bir fikri
veya eylemi tezkiye için tek başına yeterli. Liberal demokrat ülkeler her vesileyle şu veya
bu bağlam içinde bol bol “özgür” kavramını veya herhangi bir türevini kullanırken otoriter-
totaliter ülkelerde onlardan geri kalmamaya çalışmaktadır.
Ne garip bir yargıdır ki; “özgür” kavramının kendisi bağımsız olmayı, ön yargılardan,
peşin düşüncelerden arınmayı içermesine rağmen, kendisi dışladığı bu v.b. unsurlarla
doludur. Şair biraz da hayal kırıklığı ile söylüyor: “Ey özgürlük! Ne kadar sihirleyici
(efsunkar) imişsin ki; gerçi bağımlılıktan kurtulduk ama şimdi de senin tutsağın olduk!...”
Artık rahat edebiliriz. Cinayetlerin uğruna işlenebileceği bir putumuz var artık...
Bugünkü böyle bir evren içinde bir fanteziden, moda düşüncelerden, olumlu duygusal
yükten arınmaya çalışarak kavramın kendisini tartışmayı deneyeceğiz. Yaşadığımız
evren içinde başta tanımladığımız bir biçimde mutlak mânâda “özgür düşünme” mümkün
müdür? Mümkün değilse özgürlüğün düşünme bazında sınırları nedir? Bu konular
üzerinde derinleşmeyi denerken de cesaretle önyargıların, peşin kabullerin üstüne
gideceğiz, onları yargılayacağız.
Biz, ilk olarak probleme gnosoolojik bir yaklaşımla eğileceğiz. Bazı sorular koyarak,
kısa temaslarla problemin bizce önemli yanlarına ışık tutmaya çalışacağız.
İnsan düşünmesinin ilk şartı olan anlayış kabiliyeti (intellect, anlık, müdrike)
insanda özgür bir biçimde mi oluşuyor?
Anlayış kabiliyetini insanoğlu hazır mı buluyor?74

Doğumundan sonraki deneylerle mi oluşuyor anlayış kabiliyeti?
Her iki halde de anlayış kabiliyeti şu veya bu oranda insanın dışında, ondan
bağımsız mı oluşuyor?
Biz eşya ve olayları gerçekte olduğu gibi algılayabilecek bir yapıya sahip miyiz?
Yoksa anlayış kabiliyetimizin yapısına göre mi algılıyoruz? Başka bir ifade ile
düşünme, kendisini objelere göre mi ayarlıyor, yoksa Kant’ın dediği ve Kopernik
devrimine benzettiği gibi, “salt, anlık (intellect) fenomenlere kanunlarını mı dikte
ediyor? “
Yani insan anlığı başka bir yapıda yaratılmış olsa idi, biz evreni başka türlü mü
algılayacaktık?
Yani daha başlangıçta, insan nesline göre bir relativite ile mi sınırlandırılmışız?
Bu sorular bile gnosoolojik platformda “özgür düşünme” imkânının daha kaynağında
düğümlendiğini, sınırlandığını gösteriyor gibi. Sıraladığımız sorulardan bazılarına şöyle
bir değinip geçeceğiz. Amacımız bu sorulara tüketici cevaplar vermek değil zaten bugüne
kadar da verilemediği gibi... Sadece konuyu biraz daha anlaşılır kılmak için mümkün
sorulardan bazılarını ortaya koymaya çalıştık.
Düşünmenin felsefî temelleri üzerinde biraz daha derinleşirsek karşınıza bütün felsefe
tarihi boyunca tartışılan ve her saf felsefî problemin temelinde bulunan çözülmezliğini de
içinde taşıyan, doğuştan düşünceler (idea inaeta) tartışması ile karşı karşıya geliyoruz.
İnsan zihni hiç değilse, matematik, mantık v.b. kavramlarla mı geliyor dünyaya? Yoksa
insanın bütün bilgisi 75

sonradan mı elde ediliyor? Ilımlı bir noktada yer alan Leibniz: “Önce duyulardan
geçmemiş hiç bir şey anlıkta bulunmaz “ diyen Locke’u onayladıktan sonra bu formüle
küçük bir ek yapıyor: “Anlığın kendisinden başka...” Koskoca bir Rasyonalizm-Empirizm
tartışması bütün varyantları ile ortada...
Eğer en azından matematik, mantık ve metafizik kavramlar doğuştan, deneyden
bağımsız, a priori bir biçimde anlıkta varsa ki biz böyle olduğuna inanıyoruz; dolayısıyla
insanın kendi imkân ve kabiliyeti ile evreni kurması açısından daha ilk adımda düşünme
sürecindeki özgürlüğün bir kısmını feda etmek zorunda kalıyoruz. Hemen düşünmemize
ipotekler konuyor. Eğer bu görüş tarzı kabul edilirse; daha düşünmenin ilk adımı olan
felsefî platformda düşünme doğuştan düşünceler, zihnî yapı ile yönlendiriliyor,
sınırlandırılıyor. Daha ilk adımda düşünme konusundaki özgürlüğümüz yara alıyor,
zedeleniyor; ayağımız sürçüyor, emekliyoruz. Daha ilk adımda farkında olarak veya
olmayarak özgürlüğümüzün bir kısmından vazgeçmek zorunda kalıyoruz; bir şeylere (e
göre) göre düşünmeye başlıyoruz. Bizim dışımızdan, doğuştan verilen yüzeysel bir
bakışla önemi kavranamayan, hatta cins kafalar dışındaki, normal insanın farkında
olmadığı koltuk değnekleri ile ilk adımımızı atmaya başlıyoruz. Eğer açmazları,
çıkmazları soruları görmemezlikten gelecek doğuştan düşünceleri reddetmeyi göze
alabilseydik, belki de düşünmenin gnosoolojik ince göze gözükmesi zor ipek halatlarını
kesebilseydik mutlak mânâda özgür düşünme konusunda ilk engeli şüpheyle de olsa
aşabilirdik. Doğuştan düşünceler insan zihnine, insanı aşan bir güç tarafından
takılan gözlüğün camlarıdır.
Demek ki düşünmeye başlarken eleştiri imkânına sahip olamadığımız, seçme hakkı
verilmeyen bazı kuralları kabul ederek özgürlüğümüzün bir kısmından veya temelinden
vazgeçiyoruz; istesek de istemesek de; alçakgönüllüce kabul etsek de etmesek de...76

Walther Kranz, Goethe’den bahseden bir yazısında “dehanın bazı bazı nesnelerin
karakteristik formlarını gören ayrı bir gözü; varlığın özüne sokulan görünüşler içindeki
doğruyu kavrayan bir bakışı vardır” derken hep düşünmüşümdür; bütün tasavvurlarımız,
duyularımızın kompleksinden ibaret ise; dehalarda nesneleri karakteristik formlarını
gören “ayrı bir göz” nasıl oluşuyor?
Doğuştan düşüncelerin varlığını reddederek problemi çözmeye niyet etsek dahi insan
zihnine üşüşen şu gibi sorulardan kendimizi kurtaramıyoruz:
Doğuştan zihnin boş bir kâğıt sayfası (tabula rasa) gibi olduğunu; bütün
tasavvurlarımızın duyulardan geldiğini varsaysak dahi; insan ilk kavramlarını
özgür bir biçimde mi oluşturuyor? Başka bir deyişle ilk kavramların oluşumunda
toplumun da dolayısıyla toplumsal değerlerin de etkisi nedir?
Kavramlarımızın oluşmasında psikolojik faktörlerin etkisi nedir?
Bir yönüyle, daha çok sosyolojik ve psikolojik nitelik taşıyan bu soruları tartışarak bir
sonuca varmayı deneyeceğiz.
Hegel’in de basit bir biçimde ifade ettiği gibi tabiatta soyut insan yoktur. Her insan bir
toplum içinde doğar, yaşar ve ölür. Dolayısıyla insan; kendisinden bağımsız, kendi
dışında oluşmuş, hazır bir dil, kavramlar bütünü bir değer yargıları sistemi, kısaca bir
kültür evreninin içinde bulur kendini. Bütün bu saydığımız toplumda nasıl oluştuğu, nasıl
değiştiği, değişme oranı ayrı bir tartışma konusu ki biz burada bu konuları tartışma
niyetinde değiliz. Biz sadece şu veya bu şekilde olması kültür evrenini varsayarak, içinde
bulunduğumuz zaman kesitinden hareketle insan üzerinde etkilerini teknik ayrıntılara
girmeden tespit etmek niyetindeyiz.77

Konuya sosyolojik açıdan bir yaklaşım; insanın bir yanıyla büyük bir oranda içinde
yaşadığı toplumun ürünü olduğunu gösterir. İlk olarak çevresi toplumun “iyi”si, “kötü”sü,
“ayıp”ı, “güzel”i, “çirkin”i ile çevrilmiştir. Benzetme yerindeyse sosyal bir koza içinde
doğmuştur. Özgürlüğü bu koza tarafından sınırlandırılmıştır. Çocuk yavaş yavaş toplum
içinde eylerken, yapıp-ederken, bazı davranışlarının toplum içinde onaylandığının,
bazılarının ise reddedildiğinin farkına varır. Yaşına göre bazı davranışları
ödüllendirilirken, bazı davranışları cezalandırılır. Çocuk bu gelişim içinde toplumsal
değerleri yaşayarak benimseyip sosyalleşme sürecini tamamlarken; uzlaşımsal olarak
oluşturulmuş bir semboller ailesi olan toplumun dilini hecelemeye başlar. Böylece de
çocuğun düşünmesi; artık toplumun kendisine göre oluşturduğu özgür kavramları
aracılığı ile yönlendirilmeye başlamıştır.
Her dünya görüşünün kendisine ait bir kavramlar ailesi, dili vardır. Wilhelm Von
Humbold’ın da işaret ettiği gibi; dil sadece bir “sözcükler” kümesi değildir. Bu kısa temas
bile; doğumumuzla birlikte bizden bağımsız oluşup, hazır olarak bulup benimsediğimiz
dilimizin düşünme üzerindeki etkisini açık bir biçimde ortaya koyar.
Demek ki kavramlarla hesap yaparken; analiz, sentez veya karşılaştırmalar yaparken
veya kısaca düşünürken, içinde yaşadığımız dünya görüşünün dile yansıyan, yönlendirici
etkisi altındayız. Bundan hiç bir insanın kaçınmasına imkân yoktur. Şüphesiz böyle bir
etkinin olumlu veya olumsuz yanlarını tartışmanın yeri burası değildir. Ama ne var ki
böyle bir etki ve böylece düşünme özgürlüğümüzün kısıtlanması bir olgudur. Bunun
yanında Durkheim’e tümüyle katılmasak da toplumsal tasavvurların kişi üzerinde etkisi
de bir gerçek, kutsal telakkimiz ile, değerler sistemimiz üzerinde de şu veya bu oranda
toplumun etkisi vardır.78

Asrın, bir uygarlığın kendi içindeki problemleri de şu veya bu biçimde oranlarla
kamuoyu oluşturularak çözümlenmeye çalışılmaktadır. Otoriter ve totaliter yönetim
biçimlerinin analizi ve eleştirisi bir yana; liberal-yönetimler de bir takım baskı grupları
vasıtasıyla yönetilmektedir. Bu baskı gruplarının başında şüphesiz basın gelir. İnsanın
herhangi bir konudaki düşüncesi, kanaati veya yorumu kendisinden çok yazılı ve sözlü
basın tarafından yönlendirilir, oluşturulur. Nitekim birçok örneği arasında Spengler
özellikle çağımızın insanını amaçlayarak insanların zihinlerini büyü gibi bağlayan “kendi
gazeteleri”ni okuduklarından bahisle; demokrasilerde gerçeğin basının irade ettiği şey
olduğunu söylüyor. Çok ilgi çekici bir nokta ki; Spengler, üç haftalık bir basın çalışması ile
herkese önceden tayin edilen bir düşüncenin “gerçek” diye kabul ettirilebileceğini
söylüyor.
Nitekim bunun örneklerini biz de gündelik yaşantımız içinde görmekteyiz. İnsanlar
herhangi bir siyasî, iktisadî v.b. olaya kendi gazetelerinin yorumu doğrultusunda
yaklaşıyor, gazetelerinin köşe yazarlarının düşüncelerini olduğu gibi benimsiyorlar.
Nitekim bir “gazete tiryakiliği” başlıyor. Koltuk değneksiz yürümeye takati olmayan
özellikle, düşünmeden kaçan çağımız insanı; kendi adına düşündüğünü sandığı bir
köşe yazarının herhangi bir konudaki yazılarını okumadan kanaat beyan edemiyor.
Bir çeşit düşünme yetkisini insan; “kendi gazetesi”ne ferağ ediyor.
Max Weber de insan toplumlarının liberal-demokrat yönetiminde de çeşitli yollarla
duygularının sömürülerek istismar edileceklerini ifade için; bu ülkelerin durumunu “kitle
duygusallığının sömürülmesine dayanan bir diktatörlük” olarak niteliyor. Her ne kadar
liberal toplumlarda yaşayanların özgür düşünme imkânına sahip olduğu söylenirse de bu
açıklamalardan da anlaşılacağı üzere bu sadece seremonilerde atılan nutuklarda dile
getirilen bir dilek olarak kalmaktadır. İnsanların düşünceleri farkında olamadıkları
mevzularla kontrol altına alınmaktadır.79

Biz sözü uzatmamak için Bacon’dan ve onun idollerinden; insanların nasıl idoller
yoluyla yönlendirildiklerinden, nasıl kafaların içindeki putların tasarrufları ile
düşündüklerinden söz etmedik. Sadece hatırlatmakla yetiniyoruz.
Tekrar başa dönersek; eğer doğuştan düşüncelerimiz olmasa bütün tasavvurlarımız
duyularımızın kompleksinden ibaret bulunsa, evreni istediğimiz gibi değil de bizden
istendiği gibi algılarız… Yani olduğu gibi bir evren değil de oldurulduğu gibi bir evren
telakkimiz olur. Gerek toplumun değer yargıları, gerek basının etkisi, gerekse
profesyonel politikacıların dilin retorik gücünden fazlası ile yararlanmaları sonucu insan
üzerinde oluşturulan etki ağı düşünülürse bir insanın bu ağdan kurtularak evreni özgür
biçimde yorumlamasının ve kendi evrenini kendi imkân ve kabiliyetleri ile özgür bir
biçimde kurmasının güçlüğü ve imkânsızlığı ortadadır.
Görüldüğü gibi ikinci adımda da düşünmeye ciddi sınırlamalar getiriliyor; düşünme
insan dışındaki bir takım faktörler tarafından yönlendiriliyor. İnsan bir şeylere bağlı, bir
şeylere göre (e göre) düşünmeye zorlanıyor.
Bu noktada düşünme üzerindeki psikolojik etkilerden kısa da olsa söz edilmesi
gereğine inanıyoruz. Şüphesiz insan bir toplum içinde doğuyor ve büyük çapta da onun
ürünü oluyor. Ama bir de doğumdan önceki çevresi var. Şu halde incelememizde bir
adım daha atarsak daha kapsamlı olan şu noktaya gelmiş bulunuyoruz: İnsan kişiliği
büyük oranda doğumdan önceki ve doğumdan sonraki çevrelerin etkisi ile oluşmaktadır.
Nitekim hamile bir annenin kullandığı sigaranın, uyuşturucu maddenin, geçirdiği
hastalığın, maruz kaldığı bir kaza v.b. faktörlerin çocuğun kişiliği üzerindeki etkilerini
bugün psikoloji tamamıyla olmasa da tespit edebilecek durumdadır. Bunun yanında
insan kişiliğinin Freud’a göre hayatın ilk üç yılında Adler’e göre ilk altı yılında biçimlendiği
düşünülürse kişilik üzerindeki bizim dışımızda 80

oluşan etkileyici ve belki de bir oranda belirleyici faktörler daha iyi anlaşılır.
Bütün bunların yanında; belirli bir izm’e saplanmamak, objektif yöntemlerle kontrolü
mümkün olmayan, metafizik bir karakter taşıyan, monist bir teori alanı olan “bilinçaltı”
psikolojisinden hareketin yanlış olacağına inanıyoruz. Ama ne var ki kesinkes doğru
olarak kabul etmesek bile -ki etmiyoruz- bilinçaltı olarak nitelenen unsurların insan kişiliği
dolayısıyla düşünmesi üzerindeki etkilerini gözden uzak tutmamak gerekir. Bütün
bunların yanında bir örnek olmak üzere; şu veya bu sebeple her insanda ortaya çıkan
aşağılık duygusunu ve bunun insan kişiliği üzerindeki etkisini gözler önüne seren Adler’i
hatırlatmada yarar görüyoruz.
İnsan kişiliğinin oluşmasında “tesadüf” diye nitelemekle kurtulamayacağımız, hesabını
veremediğimiz; ancak “tetabuk” diyebileceğimiz birçok olayın çök önemli etkisi vardır.
Ufacık, bize önemsiz gibi gelen, farkında olduğumuz veya olmadığımız olayların; insan
kişiliği, dolayısıyla düşünmesi üzerindeki etkileri belki de sanıldığından çok daha
önemlidir.
Nitekim hep düşünmüşümdür; acaba Schopenhauer’ın annesi ile ilişkisi normal bir
ana-oğul münasebeti olsaydı, kadın ve aile hakkında aynı biçimde mi düşünecekti? Eğer
Karl Marx’ın âşık olup şiirler yazdığı Jenny van Westkalen’le evlenmesi; sırf kendisinin
dönme bir Yahudi olduğu için kızın ailesi tarafından horlanarak engellenmeye
çalışılmasaydı ve sonunda kendisini aşağılayan bu aileye iç güveysi olarak girmek
zorunda kalmasaydı proleterlerin kapitalistler için yaratacağı bir dünya cehennemi hayali
ile yanıp tutuşacak mı idi ömrünün sonuna kadar? Sessiz, kendi halinde bir üniversite
öğrencisi olan Viladimir; eğer ağabeyi çarlık polisi tarafından haksız yere idam
edilmeseydi ihtilal düşüncesini hayatının merkezi yapmış, ihtiras haline getirmiş Lenin
olacak mıydı?81

İşte bizim verdiğimiz şu bir kaç ve daha da verilebilecek sonsuz sayıdaki örnekler
bize; insan düşünmesinin hesabını tam olarak veremediğiniz, tüketici bir biçimde
açıklayamadığı bir oluşum sonucu da gerçekleştiğini göstermektedir. Ne kadar hazindir ki
insan davranışlarının en önemlisi, belki de temeli olan düşünmenin ne olduğunu tam
olarak anlayabilme ve açıklayabilme imkânından mahrumuz.
Buraya kadar; insan kişiliğinin tel tel örülerek, ilmek ilmek dokunarak düğüm üstüne
düğüm atılarak bir bütün haline geldiğini veya bir takım unsurların şu veya bu oranda
karışması ile bir sentez olarak meydana geldiğini vurgulamaya çalıştık. Böylece teknik
ayrıntılardan kaçınarak kısa temas ve bazı örneklerle konuyu takdime çalıştığımız
incelememizin sonunda şu noktaya geldik. İnsanın gerek felsefî, gerek sosyolojik ve
gerekse psikolojik temelleri hesaba katılıp konuyu kapsamlı bir biçimde ele alarak,
çeşitli etkileri göz ardı etmeden probleme yaklaşınca mutlak mânâda “özgür
düşünme” imkânına sahip olmadığını görürüz. Özgür düşünme; bir istek, bir iddia, bir
hülya ve hatta rüyadır. Özgür düşünme; insan için ancak belki bir anlamda
gerçekleşebilecek sınırlı bir imkândır.
Ama ne var ki; buraya kadar söylenenlerle düşünmenin; insanın tamamen kendi
dışındaki faktörler tarafından sıkı sıkıya belirlenmiş (determinant) bir özellik gösterdiği
söylenmek istenmiyor. İnsanı tamamen pasif bir alıcı, pasif bir obje gibi telakki edici bir
görüşe katılmadığımızı söylemek isteriz. Biz konuların yanlış anlaşılmasını önlemek için
zaman zaman sınırlamalar yapıyoruz. Yine bu noktada bir sınırlama yapılması gereğine
inanıyoruz ki; bu da bizim burada sözünü ettiğimiz etik özgürlük olmayıp, düşünme
özgürlüğüdür. Böyle bir yaklaşımla konuya eğilince; bütün bu saydığımız etkilere,
sınırlamalara rağmen, daha önce de işaret ettiğimiz gibi insan özgür düşünmeyi şu veya
bu oranda gerçekleştirebilir. Nitekim Bergson; insan şuurunu kaynayan su üzerindeki
yaprağa benzeterek, şuurun her an yeni 82

oluşumlarına dikkati çekiyor. Ama Bergson’u da hareket noktası olarak alsak biz
suyun bileşiminin, suyu kaynatan ateşin, ateşi meydana getiren hava, materyal olan
yakacaklar ve yakacakla ilk kıvılcımı veren ateş kaynağının yaprağın üzerindeki etkilerini
vurgulamaya çalışıyoruz.
Özgür düşünmenin bir insan için imkân olarak var olduğunu kabul etmemize rağmen,
aşırı genellemelerin bizi yanılgıya götüreceği kanaatindeyiz. Çünkü her insan, kendi türü
için şu veya bu oranda mümkün olan bu imkânı gerçekleştiremez. Şüphesiz burada en
sağlıklı yol insan ve insanın niteliğinin tartışılarak bir yere varılmaya çalışılmasıdır. Ama
biz böyle bir tartışmaya girmiyoruz. Nitekim belki de dünya tarihi ve belirli orandaki
imkânı gerçekleştirebilenler sayesinde sürekli yenilikler özellikle teknoloji alanında
korkunç patlamalarda sürüp gitmektedir.
Çevre insana etki ediyor. İnsan çevresine etki edip çeşitli yollarla onu değiştiriyor.
Böylece devam edip giden bir süreç... Ama hangisi önce? Etkilerinin oranı nedir? En
azından bugünkü sosyal bilimlerin eldeki imkânları ile çözülemeyecek problemler...
Sonra kaldı ki düşünmede mutlak anlamda bir özgürlüğü bir an için varsaysak dahi kaç
kişi bu yükü taşıyabilirdi? Kaç kişi sonuna kadar bu imkân ı kullanma yürekliliğini
gösterebilirdi? Bu konuda “büyük engizisyoncu”nun enine boyuna tartışılması gerekir.
23.08.l986. 83

ÖZGÜL DÜŞÜNME

Burada “bağımlı” kavramını da kullanabilirdik ama siyasî bir imaj yaratarak karışıklığa
meydan verileceği endişesi ile “türe bağımlı” anlamı taşıyan “özgül” kavramını maksada
daha uygun bulduk. Kısaca da (e göre) düşünmeyi anladık. Bir dine, bir siyasî, iktisadî,
v.b. bir izm’e göre düşünmeyi kastettik. Yalnız ne var ki taklit, şartlanma v.b. gibi
düşünme biçimleri ile özgül düşünmeyi karıştırmamak gerekir. Çünkü bu düşünme
biçimlerine “tutsak” sıfatı daha uygun düşer. Şu halde özgül düşünmeyi tam olarak
anlatıp, sınırlayabilmek için biraz daha açıklamak gerekir. Herhangi bir dine iman ettikten
veya herhangi bir izm’in ana kurallarına “iman” derecesinde bağlandıktan sonra bu
düşünme sistemlerinin ortaya koyduğu değerlerin sebeplerini (hikmetleri) araştırma; yeni
zaman ve mekân içinde ortaya çıkan problemlerin çözümü için, o sistemin özü ile
çelişkiye düşmeden, ana kurallar içinde yeni düşünce üretme çabasına “özgül düşünme”
diyoruz.
Özgül düşünme ile tutsak düşünme arasındaki fark; Lenin’in Marksistliği ile yine
Lenin’in kendi ifadesi ile Marx’ı anlayanla84

rın bir elin parmaklarının sayısını geçmediği bir evrende “yaşasın Marksizm” diye
canını veren gencin Marksistliği arasındaki fark kadardır.
Yalnız burada din için canını vererek şehit olmak isteyenlerle; sosyal, felsefî v.b. bir
izm için ölenleri birbirinden ayırmak gerekir kanaatindeyiz. Çünkü özü gereği din
insanlardan “iman” istiyor; oysa izm’lere iman edilmez. Onların sadece doğruluk değerleri
vardır ve bunlar her zaman eleştiriye açık olarak kabul edilir. Bu yüzden biz, bütün
içtenliği ile bir dine iman etmiş insanın o dinin tekliflerini taklitle dahi benimsese,
düşünme biçiminin tutsak niteliği taşımayacağı kanaatindeyiz. Çünkü dinin ilk olarak ve
temelde kabulünü teklif ettiği doğrular; insan imkân ve kabiliyeti içinde akıl, zekâ,
deney, gözlem v.b. gibi vasıtalarla kavranması mümkün olmayan alana aittir ve
burada geçerli olan sadece imandır. Artık dinin temelde kabulünü istediği ilk doğrulara
iman ettikten sonra dinin yapısına göre, bu ilk doğrulardan kaynaklanan çeşitli mesajlara
da iman edilmesi istenmektedir. Dolayısıyla zaten dinin teklif ettiği doğruları akıl, zekâ,
deney, gözlem v.b. gibi bilgi aktlarının kontrolünden veya eleştiri süzgecinden geçirmeye
imkân yoktur. Bu saydığım sebeplerle biz herhangi bir dinin mesajlarını olduğu gibi kabul
eden bir insanın tutsak düşünme tavrı içinde olmadığı kanaatindeyiz.
Ama ne var ki bütün bunlara rağmen; her dinin kendi yapısına göre akıl, zekâ, deney,
sezgi, gözlem, v.b. gibi bilgi-aktlarının kullanılacağı, hatta kullanılması gerekli olan
alanları vardır. Her ne kadar dinler özü gereği kendilerinin temel doğrularına “iman”
edilmesini istiyorlar ise de; bu her alanda insanın diğer imkân ve kabiliyetlerinin reddi
anlamına gelmez. Burada bütün mesele; bir dine imanla bağlandıktan sonra; diğer
bilgi-aktlarının kendi özelliğine göre hareket edebilecekleri alanları doğru olarak
seçmekte. Sabit sebep-sonuç ilişkileri içindeki olayları ancak kavrayabilecek olan
akıldan; her an yeni bir oluş içinde ge85

lişen hayatın kavranmasını beklersek, daha başlangıçta yanlışlık yapmış oluruz.
Dinin işaret ettiğimiz bu özelliklerine karşılık; insan imkân ve kabiliyeti ile kurulan
izm’ler, bilimsel olarak ancak yine insan imkân ve kabiliyeti ile belirli alandaki doğruluk
değerlerinin kabulünü isteyebilirler. Çünkü artık bugün deneysel bilimlerin dahi genel-
geçer kesin bilgi vermediğini kabul ediyoruz. 20. asırda hiç kimse sosyal bilimlerin
genel geçer bilgiler elde ettiğini iddia etme hakkına sahip değildir. Aksi takdirde izm’de
din gibi iman isteme gibi tavır içine girmiş olur ki; kendi özü ile açık bir çelişki demektir bu
durum. Dinin mü ‘mini, izm’in taraftarı olur. İzm’e iman edildiği anda din yerine ikame
gibi bir yanlışlığa düşülmüş olur.
Yalnız bu söylediklerimizden; bir insanın, başka düşünme verimlerinden
etkilenmeyeceği, yararlanmayacağı sonucu çıkarılamaz. Böyle bir kabul bizi, hemen
hemen bütün filozofları, bütün düşünürleri tutsak düşünme ile suçlamak gibi bir yanlışa
götürür. Çünkü filozoflarda da, düşünürlerde de söz konusu olan; kendinden önceki
düşünme verimlerini araştırıp, ayırarak, elemek ve bunun sonucunda da kendilerince
gerçek kabul edilen unsurlar alınırken; hatalı veya eksik buldukları yanları da kendi
imkân ve kabiliyetleri, ürettikleri düşüncelerle doldurmaya çalışmaktır. Araştırma,
inceleme ve eleştiri olan yerde; kısacası fikir çilesi olan yerde tutsaklık söz konusu
değildir.
Burada dinlerle ilgili kavranması gereken incelik; insana teklif edilen temel
doğrular imanla kabul edildikten sonra; insanın kendi imkân ve kabiliyetlerini bu
temel doğrular yönünde kullanabileceği, hatta onun bir görev haline gelmesine
karşılık; bu temel doğrulara iman vasıtasıyla bir kere “evet” dedikten sonra bunları
akıl, zekâ v.b. aletler vasıtasıyla eleştirmeye kalkmaktaki tutarsızlıktır. Fakat insan
dinler tarafından kendisine teklif edilen temel doğrulara “evet” 86

demeden önce; konuyla tutarlı yöntemleri kullanarak bu temel doğrulara eleştirisel bir
yaklaşımla eğilebilir. Yeter ki hangi alanda hangi bilgi-aktlarının geçerli olabileceği doğru
biçimde seçilebilsin. Bütün mesele din tenkitçisi ile bir dinin mü ‘mini arasındaki
farkı kavrayabilmekte.
Bu açıklamalardan sonra tutsak düşünmeyi; herhangi bir eleştiri süzgecinden
geçirmeden, körü körüne bir izm’e iman derecesinde bağlanma olarak
tanımlıyoruz. Bir örnek olarak İslâmiyet’teki “taklidi iman”ı tutsak düşünme biçimiyle
benzer mütalaa ediyoruz.
Daha önce “özgürlük” kavramının Skolâstik dönemi takip eden Rönesans’la birlikte en
temel nitelik özelliği kavrandığını ve bu tavrın Aydınlanma çağı ile devam ettiğine işaret
etmiştik. Artık “özgür” kavramı ve türevleri kültür dünyamızın, hayatımızın her alanına
egemen olmuş; yeni değerler ile yeni bir evren oluşturulmaya çalışılıyordu. Ve insan
kendi imkân ve kabiliyeti ile huzur dolu mutlu evrenini kurabileceğine inanıyordu.
Optimizm bütün insanlara egemen olmuştu. Kültürün, bilimin sonsuz bir ilerleme içinde
olduğuna ve insanoğlunun bütün meselelerinin zaman içinde bilimle çözülebileceğine
inanılıyordu.
Bu toz duman içinde Auguste Comte “metafizik problemler beni ilgilendirmez; beni
olayların birbirine benzerliği ve ardarda gelişleri ilgilendirir” diyebiliyordu. Diyebiliyordu da
hiç kimse insanın varlık yapısının bir parçasının tıraşlandığının farkına varmıyordu. Ama
ne var ki yavaş yavaş bir yerde yanlışlık yapıldığı şüphesi yayılmaya başladı. İlk defa l9.
Asrın sonrasında Çöküş Felsefesi temsilcileri ortaya çıkmaya başladı. Birinci ve İkinci
Cihan harpleri bu yanlışlığı en somut bir biçimde gözler önüne serdi. Evet, “boyun eğen
tabiata hâkim olunuyordu”, olunuyordu ama insanoğlu kendine hâkim değildi.
Tabiatla olan yabancılaşmanın ortadan kalkması oranında insan kendi kendisiyle
yabancılaşıyordu. İşte bu anda yeni bir dinsellik 87

dalgası kapladı evreni. İnsanlar izm’lere “iman”a başladılar. Bu arada “dinlere”
karşı da Rönesans tavrı değişmeye başladı. Uzun asırlar tapınılan “özgür düşünce” suç
olmuştu geniş çapta. Biraz bağımsız düşünenler “revizyonistlikle” sapmacılıkla
suçlanıyordu. Herkes (e göre) düşünme iddiası içine girmişti.
Kanaatimize göre; Avrupa’daki (bütün dünyadaki de diyebiliriz: bütün dünyanın
nabzını asırlardır Avrupa elinde tutmaktadır) bu tavır değişikliği biraz gecikmiş de olsa
İslâm dünyasına da yansıdı. Başka bir deyişle asırlardır toplumsal aşağılık duygusu
içinde kıvranan İslâm dünyası, artık kendinin de (e göre) düşünmesinin ayıp
olmayacağı kanaatine vardı. Böylece de İslâm dünyasında “Müslümanca Düşünme” krizi
başladı. Herkes Müslümanca düşünme iddiası içinde; Müslüman gibi düşündüğü
nefs emniyeti içinde yaşıyor, konuşuyor, bağırıyor.. Ancak bu toz duman içinde tek
şey eksik: Düşünme… Herkes İslâmî ıstılahları olmuş bitmiş bir şey olarak görüyor
ve çok iyi bilinen konular olarak kabul ediyor. “Düşünmek” üzerinde düşünmüyor.
Bize öyle geliyor ki “Müslümanca Düşünme” bu haliyle spontane, kendiliğinden
değil yine Batı’nın etkisi ile ortaya çıkan ve yine batı tarafından kontrol altında
tutulan bir cereyandır. Şüphesiz Batı’dan gelen her şey iyi olmadığı gibi, her şey de
kötü değildir. Ama özümseyebilirseniz seçip ayırabilirseniz öz değerlerinizle, öz
değerlerinizi örselemeden, zedelemeden bir senteze varabilirseniz… Bunun içindir ki,
biz baştan beri düşünmeyi düşünmenin gereğini vurguluyoruz.
Düşünmeyi kavramlarla hesap yapma; analiz, sentez ve karşılaştırmalar yapma
olarak kabul edersek; bizim için temel birinci soru;
“Müslümanca düşünüyor muyuz?” değil “Müslümanca kavramlara sahip
miyiz?” 88

Kelimeler; birer sembol olarak etimolojik bakımdan Arapça da olsa, hatta
yüzyıllarca İslâmî ıstılah olarak kullanılmış da olsa, bugün bizde uyandırdığı imaj
İslâmî midir?
Söz konusu kavramlarda kavradığımız mânâ İslâmî midir?
Daha açık bir biçimde söylersek şişenin içi İslâmî mânâlarla dolu mudur?
Biz bu sorularla konu üzerinde biraz daha derinleşmeyi deneyeceğiz.
Acaba aynı kelimeyi Asr-ı Saadet Müslümanları bizim gibi mi kavrıyorlardı, bizim gibi
mi yorumluyorlardı?
Zaman içinde bazı değerlerin, eşya ve hadiselerin yorumlarını ana ve öz kuralların
izin verdiği ölçüde değişebileceğini kabul ettiğimize göre; bugün zaman ve mekân üstü
İslâm kültür ve medeniyetine, inceliklere hakkıyla vakıf, gerçek bir Müslüman
“mütefekkirin” var olduğunu farz etsek; bir sembolü bizim gibi mi kavrardı, aynı sembole
bizim verdiğimiz mânâyı mı verirdi?
Yoksa kelimeler, semboller biçimsel olarak İslâm kültüründen gelse de içi çağdaş Batı
uygarlığının değer yargıları ile mi dolu? Daha somut bir ifade ile şişenin içindekiler
İslâm’a zıt mı?
İslâm’ı andıran renklerde salt bir dış benzerlik, bir andırıştan ibaret mi?
Biz ortaya koyduğumuz bu soruları sırasıyla ve üzülerek ilk ikisine “ hayır” son ikisine
de “evet” diye cevaplıyoruz.
Kanaatimize göre; İslâm dünyası dâhil bütün dünya kültürü bugün Roma nizamı,
Yunan Aklı ve Hıristiyan ahlâkından 89

oluşan Batı uygarlığının, haliyle de kültürünün hegemonyası altındadır. Büyük çapta
Batı toplumlarının liberal-kapitalist sosyo-ekonomik yapısı kavram imajlarımızı
etkilemektedir. Batı uygarlığı bütün diğer kültür terimlerini çeşitli yollarla kendi anladığı
mânâ ile doldurmakta, ya da onları bozarak anlaşılmaz hale getirmektedir.
Örnek olarak; her ne kadar ayrı bir tartışma konusu ise de biz; Batı kültüründen
bağımsız bir “Marksist Kültür” de oluşturulamadığı kanaatindeyiz. Marksist bir yönetim
kurdukları iddiasındaki ülkeler her ne kadar ekonomide yapısal bir değişiklik yapmışlar
ise de henüz kararlı bir iç çevre kuramadan bu konuda da erozyon, değerler aşınması
başlamış, ekonomik düşünceler bağlamında da Batı dünyası ile entegrasyona doğru
gitmektedir. Kültür alanında daha hiç bir şey oluşmadan Batı kültürü etkisini devam
ettirmiştir.
Burada ilgi çekici bir noktada; Batı kültürü hesaplaşılarak alınmadığı -ki bir milletin
hesaplaşarak yabancı bir kültürü alması söz konusu değildir- sadece taklit edildiği
için kendimiz hakkında bir özelleme yaparsak Batı’yı hemen hemen iki yüz, iki yüz elli yıl
geriden takip etmekteyiz. Batı’nın asırlarca önce yürüdüğü yollar yeni baştan hemen
hemen aynıyla yürünmeye yeltenilmekte, aynı hatalar daha feci şekilde tekrar
edilmektedir. “Bengi dönüş” ihtilacıyla yolun aynı şekilde yürünmesi konusunda taassup,
bağnazlık gösterilmektedir. Dolayısıyla Batı’nın bu noktaya gelmek için ödediği faturalar,
daha baştan beri aynı yere götüreceği anlaşıldığı halde fazlasıyla ödenmektedir.
Haydi, kavramlarımızın Batılı kültür değerlerinin rengine boyandığını, büründüğünü
kabul ettiğimizi varsayalım; ama hangi Batı? Halen teknik bakımdan geri kalmış bütün
ülke aydınları için Batı; bu tiplerin oportünist ahlâkı doğrultusunda bazen l7. Asır
rasyonalizmi, bazen l8. Asır pozitivizmi, bazen l8. Asır sonlarında oluşmaya başlayan
liberal-kapitalist bir oluşum, 90

bazen de çok kere bunların tuhaf ve içinde bulundukları duruma, çıkarlarına göre
acayip bir karışımıdır. Doğu insanı olumsuz anlamda mazide yaşadığı için onun
içinden çıkan tuhaf bir mahlûk olan aydın da çağdaş gelişmeleri takip edemez.
Doğulu aydın için örnek olarak bir Kant, bir Bergson bir Spengler hiç doğmamıştır. Bunun
için de “akıl” denince 17. asır Kartezyen felsefesinin anladığını anlar, o da ne kadar
anlayabilirse o kadar tabii... Bilime tıpkı l8. Asır pozitivisti gibi “iman” eder, düşünce
hayatındaki çağdaş gelişmelerden hiç haberi olmadan... Taklid... Üstelik bozarak, çağı,
milli-dinî özellikleri dikkate almadan taklid en önemli özelliğimiz.
Hemen hemen iki yüzyıllık felsefî, siyasî, iktisadî, hâsılı her alanda korkunç,
dayanılması güç bir “kültür şokuna” maruz bulunduğumuz için “düşünme”nin
hammaddesi olan kavramlarımız da haliyle batı kültürüne göre şekillenmektedir.
Bunun sonucu da bu kavramlar ne tam Batılı ne de tam Doğulu olabiliyor. Daha
doğrusu Doğulu anlam içlerini boşaltırken Batılı içle dolduramıyoruz ki zaten bu
mümkün değildir. Haliyle de düşünen adam yetiştiremiyoruz. Asırlardır bu düşünürü
yetiştiremedik.
Düşünce hayatımızdaki çıkmazları, karmakarışıklığı, kör döğüşünü daha anlaşılır
kılmak için siyasî terminolojide kullanılan bir kavramı örnek olarak seçtik. Diyelim ki;
günümüze ışık tutması, bize ilham vermesi için ilk halifelerin siyasî iktidara nasıl
geldiklerini tartışıyoruz. Taraflardan biri “ilk İslâm halifelerinin seçimle geldiklerini,
dolayısıyla siyasî iktidarların seçimle tayin edileceğini” savunuyor. Taraflardan biri ise “ilk
halifelerin seçimle gelmediklerini, bir istişare ile geldiklerini” savunuyor. Acaba bu
görüşlerden hangisi doğru? Bu durumda hiç biri doğru değil! Çünkü burada seçim
kavramı tartışılıp, analiz edilip, kavrattığı içi konusunda taraflar anlaşabilmiş değil. 91

Bir kere şu noktayı tespit borcundayız ki; ister “intihap” ister “seçim” kelimesini
kullanalım. Bugünkü siyasî literatürde bunların içi Batılı anlamlarla yüklü. Dolayısıyla
kavram olarak Batının bize kavrattığı, Batı kültürünün kendi dillerindeki kelimeye
yükledikleri anlamlar dolu. Bu kelime sizin de olsa kavram olarak sizin değil, onu söyleyip
içini dolduran kültüründür. Öyleyse merasim dilinde olduğu gibi, bu kelimeyi “bir
ülkedeki vatandaşların özgür iradeleriyle kendilerini yönetecekleri; belirli süreler için tayin
etmeleri, özgür iradeleriyle haklarının bir kısmını başka birilerine ferağ etmeleri” şeklinde
tanımlayabiliriz. Burada konunun tenkidi şu andaki amacımız dışında olduğu için, sadece
objektif bir tanım yapmaya çalışıyoruz. Konuya bu tanımla yaklaşınca dört halifenin de
seçimle iş başına gelmedikleri anlaşılır. Konunun biraz daha incelenmesi bunların iş
başına gelişlerini İslâm medeniyetine ait “nev’i şahsına münhasır” bir yöntemle
gerçekleştirildiğini ortaya koyar: Biat...
Burada ayrıntılara inmek istemediğimiz için özetle şunu söyleyebiliriz ki; eğer
tartışmaya başlamadan önce “seçim“in kavram olarak hangi kültüre ait olduğunu
tespit edip o kültürün kendi ana kaynaklarından çıkarıp tanımları ortaya koyarak,
bir tanım üzerinde anlaşabilseydik; ondan sonra da İslâmi uygulamayı itimat edilir
kaynaklardan çıkarsaydık, kanaatimize göre tartışma sonunda bir yere
varabilecektik. Ancak sağırlar diyalogunun önüne böyle geçilebilir. Bu yapılmadığı
içinde diyalog bir monologa dönüşüyor, bir “yandan konuşma” ile sürdürülmeye
çalışılıyor.
Bu mantık süreci bütün kavramlarımız için genelleştirilebilir. İyi, kötü, güzel, çirkin,
doğru, yanlış, akıl, ilim, dünya, insan, vakıf, şehit... Bütün bu kavramları yeniden
algılamaya, kavramaya çalışacağız.
İnsan derinliğine düşünülerek, hesaplaşılarak, tartışılarak, iç deneyle yaşanarak
oluşturulmuş bir kültür evreni içinde ya92

şamaktadır. Dolayısıyla bir kültürün bünyesine girdikten sonra; artık ayağının toprağa
basışı, yemek yiyişi, su içişi, düşünüşü, sevgisi, şefkati, merhameti, anlayışı, duyarlığı,
algılayışı, hissedişi, insana ve tabiata yaklaşımı; hâsılı her şeyi içinde bulunduğu kültür
tarafından belirlenmektedir. İnsan artık içinde yaşayıp benimsediği kültürün “iyi” dediğine
“iyi”; “kötü” dediğine “kötü” diyor. “Güzel” dediğine “güzel”, “çirkin” dediğine “çirkin” diyor.
Duyarlılığı, algılayışı, estetik beğeni yargısı içinde yaşadığı kültür tarafından tayin
ediliyor.
Kendimiz için düşünürsek öz kültür değerlerimizi algılayamıyoruz, onları gerçek
anlamıyla kavrayamıyoruz. Dünün öz değerlerinden örülmüş dünyasına bugün
yabancılaşmış durumdayız. Bir örnek verirsek; niçin en basiti bir Fuzuli duyarlığından
uzağız? Niçin öz kültürümüzü terennüm eden bir Fuzuli’ye yabancılaştık veya o bize
yabancılaştı? Hele neredeyse bundan 50-l00 yıl önce köy odalarında Fuzuli Divanı, Leyla
vü Mecnun okunduğu düşünülürse, durumun ne kadar büyük bir facia olduğu daha iyi
anlaşılır. Herhalde bu soruya Divan Edebiyatının halktan kopmuş, mutlu bir azınlığın,
sarayın edebiyatı olduğu gibi, ciddiyetten uzak, çocuksu bir cevap verilmeyecektir. Sanki
daha ne olduğunu anlayamadığımız “halk şairi” sıfatını taktıkları Yunus Emre’yi bugün
algılayabiliyor muşuz, kavrayabiliyor muşuz gibi... Sanki Yunus Emre’ye
yabancılaşmamış gibi...
Ayrıca Fuzuli’nin çağdaş duyarlıktan yoksun olduğu gibi, ileri sürülebilecek bir
açıklamanın da geçerli olmadığı kanaatindeyiz. Evet, Fuzuli çağdaş duyarlığı terennüm
etmemiştir, zaten bu da mümkün değildir. Fakat çağlar üstü, zaman ve mekân üstü bir
duyarlığı temsil etmiştir. İnsanlara, bugün egemen olan değer körlüğünden dolayı
algılamadıkları bir takım değerleri terennüm etmiştir. Fakat bu değer körlüğü sonsuza
kadar gidemez; bu gözler açılacak ve insanlar yeniden bu renkleri de
algılayabileceklerdir. Biz; somut bir örnek olarak Leyla vü Mecnun’u kısaca özetleyip
konu üzerinde biraz daha derinleşmeyi deneyeceğiz:93

Kays isimli delikanlı Leyla’ya âşık olur. Fakat Leyla’nın ailesinin Kays’ın kızı
görmesine izin vermemesi üzerine Kays dağlara düşer ve ismi Mecnun olur. Bu duruma
üzülen baba oğlu Mecnun’u çöllerde bulup Kâbe’ye götürür ve bu dertten kurtulması için
Allah’a yalvarmasını ister. Mecnun ise;
Ya Rab bela-yı aşk ile kıl aşina beni
Bir dem bela-yı aşkdan etme cüda beni
Diyerek aşk belasının sürekli ve daha şiddetli olmasını ister. Bundan sonra babası
Mecnun’dan ümidini keser, o da tekrar çöle döner. Bu arada Leyla İbn-i Selam’la evlenir
ve bir süre sonra İbn-i Selam hastalanıp ölür. Mecnun buna sevinecek yerde; kendisi gibi
âşık olan ve aşk yolunda ölen rakibine ağlamaya başlar. Leyla’nın babası kızının dillere
düşmesinden, başka bir yere göç ederken çölde yolunu kaybeder. Mecnun’a rastlarlar;
Leyla Mecnun’u tanır perişan haline üzülür. Mecnun ise;
Öyle sermestem ki idrak etmesem dünya nedir
Men kimem saki olan kimdir mey-ü sahba nedir
Gazelini okur. Leyla kendini tanıtır, Mecnun’un ilgisizliğinden şikâyet eder. Fakat artık
Mecnun Leyla’yı maddesi ile değil, ruhu ile bir remiz olarak sevmektedir. Leyla onu kemal
mertebesine eriştirmiştir. Aşk-ı mecazi vasıtasıyla aşk-ı hakikiyi bulmasına sebep
olmuştur.
Hayaliyle tesellidir gönül meyl-i visal etmez
Gönülden başka bir yar olduğunu âşık hayal etmez
Leyla Mecnun’a kavuşma ümidini artık kaybetmiştir. Ölümü için Tanrı’ya yalvarır ve
dileği gerçekleşir. Mecnun Leyla’nın ölümünü haber alır:
Yandı canım hecr ile vasl-ı ruh-i yar isterem
Derd mend-i firkatem derman-ı didar isterem
Der ve Leyla’nın kabrini kucaklayarak ölür ve onu da oraya defnederler. Zeyd kabre
dayanmış uyurken, rüyasında âşıkları 94

cennette görür. Zeyd rüyasını halka anlatır ve ondan sonra sevgililerin mezarı
ziyaretgâh olur.
Gelin şimdi bizlere masallardan daha zengin hayal unsurları taşıyor gibi gelen bu
örnek üzerine de düşünelim. Daha önce de işaret etmeye çalıştığımız gibi; l00-200 yıl
önce bu hikâyeyi anlıyorduk, algılayabiliyorduk. Ama bugün bize ne kadar yabancı...
Sisler arasında bugüne kadar görmediğimiz ve tanımamıza imkân olmayan mitolojik bir
nesne gibi...
Niçin biz evrenin bu tür yorumlanışına bu kadar yabancıyız? Niçin bu temel eğitimin
kurumu olan ve ülkemin geleceğinin temeli liselerdeki körpe dimağlar, bu duyarlık
karşısında hayretle başlayıp, alay tavrında karar kılmaktadırlar?
Çünkü “aşk, âşık, derman, bela, ilaç, dünya, gönül, visal, yar vb.” kavramları dünkü
gibi algılayamıyorlar, algılayamıyoruz. Dünün Allah’a vardırıcı, erdirici bir köprü
telakki edilen “kadın” imajı; bugün yerini temel hazların bileşiminin tatminine
vasıta olan anlamsız bir mahlûk imajına bırakmıştır. Çünkü kavramlar ve nesneler
dünyamız değişmiştir. Zaten bu tür bir duyguyu hiç bir dünya kültürü de yaşamamıştır.
Hiç bir kültür evrenin geçiciliğini, temel hazların değersizliğini, yaşamaya değer hayatı bu
kadar derinliğine kavramamıştır. Buyurun karşılaştırın işte Romeo-Juliet, işte
romantizmin şahikası Sefiller, işte Faust...
Fakat kadın kavramını yine Fuzuli’nin dile getirdiği gibi şöyle kavrayabilseydik bu
duyguları da algılayabilecektik.
Hub suretlerden ey nasih meni men’etme kim
Pertev-i envar-ı horşid-i hakikatdür mecaz
Bu beyti Ali Nihat Tarlan Bey dilimize şöyle çevirdikten sonra: “Ey bana öğüt veren,
beni güzel yüzlüleri sevmekten men etme. Zira o maddî, mecazî güzeller hakikat
güneşinin yani 95

hakiki güzelin nurlarının ışıklarıdır,” ve yoruma devam ediyor: “Fuzuli’nin güzellere ne
gözle baktığını bize bu beyit büyük bir vuzuh ile gösteriyor. Onları hakiki güzel olan
Allah’ın masivaya akseden güzellikleri olarak görüyor. Onlara öyle temiz bir ruh ve gözle
bakıyor. Divan edebiyatında güzellere ekseriya bu gözle bakılmıştır. Güneş ve nuru
hakikatte vardır. Fakat ışık, pertev sadece bir görünüştür.”
Yine Fuzuli’nin diliyle evrene yeni yaklaşım şekli:
Girye-i zar ile hoş-kalem ki bahr-i ışkda
Eşksiz göz bir sadeftür lü’lü-i şehvarsız
(Ağlayıp inlemekten rahat ve huzur içindeyim. Zira aşk denizinde ağlamayan göz için
de büyük incisi bulunmayan bir sedefe benzer.)
Evrene bakışımız, algılayışımız ve yorum tarzımız değişti. Kültürümüzün
mazmunlarına yabancılaştık. Onları yaşayarak, özümseyemeyince ortaya bir
yabancılaşma çıkıyor. Kaldı ki biz; bu aşamada şu veya bu seviyede tasavvufla ilgisi
olanların da, istisnaları hariç, bizim o gerçek kültür dünyamızı aslına uygun bir
biçimde kavrayamadıkları kanaatindeyiz. Çünkü biz iki yüz senedir, içinde
yaşadığımız dünya ile sınırlı, kaynakları gökyüzünden yeryüzüne indirilmiş, Batı
kültürünün içine sokulmaya çalışıyoruz ki; bu da şu veya bu oranda başarılmıştır. Bu
evrene girildiği oranda da eski evrene yabancılaşılmıştır.
İşte açıklamaya çalıştığımız bu ve benzeri sebepler yüzünden; insanların kendi
kültürlerini kavramaları, birbirleri ile anlaşmaları, üretici bir tartışma ortamının doğması
mümkün olmamaktadır. İnsanlar hesabını veremedikleri, düşünmedikleri, üzerinde
anlaşmaya varamadıkları; içi boş, derme çatma sudan bilgilerle doldurulmuş
kavramları kılıç gibi ellerine almışlar; Donkişot’un yel değirmenleri ile savaşına eş,
kısır bir mücadele içine girmişlerdir. Elde boş, muhtevasız veya 96

yanlış anlamlarla dolu kavramlarla, bir savaş veriliyor. Kavramlar bulanık,
netlikten uzak, karmakarışık olduğu için de diyalektik, üretici, doğurgan, senteze
götürücü olmuyor.
Necip Fazıl Bey durumun tespitini ne kadar harikulade bir biçimde yakalıyor; “İşi
gücü tekerlemekten ibaret bir ham softayla, hakiki ve derin iman sahibi arasındaki
fark; hakiki ve derin iman sahibinin ulvi meseleleri vardır; yobazında takur tukur
bir sürü klişesi... Hakiki ve derin iman sahibi herhangi bir din kanununu,
istiridyenin içindeki inci gibi kullanır, yobaz da istiridye kabuğu gibi...”
Bütün mesele istiridyenin içindeki incinin farkında olmakta, elde edilemediğini
kavramakta, alçakgönüllü bir yaklaşımla bulmaya talip olabilmekte... Dünkülerin inci
karşısındaki duyarlığını aynıyla algılamaya, hatta bir iç tecrübe ile yaşamaya
çalışmakta... Aksi halde savaş istiridye kabukları ile yapılmakta; incisi şu veya bu
yöntemle dıştan fark edilemeyecek bir ustalıkla çıkarılmış, incisiz istiridye kabuklarının
çarpışmasından ortaya inci değil, kırılmış kabuklar, toprak, çakıl ve hatta bazen çirkef
dökülmektedir.
Burada yanlış temellendirilen bir noktanın daha olduğu kanaatindeyiz. Kültür bir
yaşama biçimidir; inançlarımızın, davranışlarımıza sinmesi, farkında olarak veya
olmayarak eylemlerimizi, duyarlığımızı biçimlendirmesidir. Dolayısıyla herhangi bir
kültür ve medeniyete ait bir kavram, ancak o kültür ve medeniyetin bütün
müesseseleri ile egemen olduğu bir toplum içinde algılanabilir. Yoksa değişik bir
kültür içinde yapıp-eden, eyleyen bir insanın başka kültüre -ki bu aşk derecesinde
özlemini duyduğu bir kültür de olsa- ait bir kavramı, bir yaşam tavrını aslına uygun bir
biçimde algılaması, onun esprisine, inceliğine vakıf olması mümkün değildir.
Kanaatimizce; liberal-kapitalist değer yargılarının bütün müesseselerine sindiği, onlara
şekil verdiği bir toplum içindeki insanın yaşama biçimi olarak, 97

totaliter-kollektivist değer yargılarının, kavramlarını aslına sadık bir biçimde algılaması
mümkün değildir. Aynı şekilde bu örneğin tersi de doğrudur.
Ama ne var ki böyle bir yaklaşım sonunda çözülmesi zor, çok önemli bir güçlükle
karşı karşıya geleceğimizin farkındayız. Kavramların; düşünme ile doldurularak bir iç
kazandırılıp, özgün bir kültür evreninin oluştuğunu söylerken; bunun yanında aynı
zamanda bir kavramın gerçek anlamının o kültür iletişiminin doğması ile topluma
nakşedilmesi ile ortaya çıkacak olan bir pratik içinde algılanabileceğini iddia
ediyoruz. İster istemez, burada şöyle bir soru ile karşı karşıya geliyoruz; o halde
kavramlar mı önce, yoksa kavramlardan meydana gelen kültürün iletimini kurmak mı
önce?
Herhalde önce yeni kavramlar oluşmaya başlarken, hemen onlarla birlikte eş
zamanlı olarak kültür; ilmek ilmek, düğüm düğüm, örülmeye başlıyor. Artık bu
üretici adım bir kere atıldıktan sonra kültür kavramlara yeni anlamlar
kazandırırken, kavramlar da kültürü zenginleştiriyor. Her şeyin hesabının verilmeye
başladığı anda da kültür bütün zaman ve mekâna talip oluyor. Sanattan, iktisada,
oradan da devlete kadar...
İslâm; ilk defa “Rabb” kavramına yeni bir muhteva, yeni bir yorum, yeni bir anlayış
getirerek özgün kültürünü tel tel örmeye başladı. İşte ilk nazil olan beş âyet:
“Oku...Her şeyi yaradan rabbinin adıyla oku!... O insanı uyuşmuş ve pıhtılaşmış
kandan yarattı. Oku ki çok kerim olan Rabbin kalemle ta’lim etti. İnsana bilmediğini
öğretti.”67
Rabb, kelime olarak şüphesiz Cahiliye döneminde de vardı. Ama ne var ki bu
âyetlerle yepyeni bir mânâ kazanıyor, içi yepye
67)Alak Suresi 1-5.98

ni cevherlerle doluyordu. Nitekim Elmalılı bu âyetteki Rab kavramını, “O her kerimden
daha kerim olan, keremine, kerametine nihayet olmayan, ıvazsız, garazsız, korkusuz,
endişesiz, lütf-u hilm ile sebepli veya sebepsiz mutad veya gayri mutad kerem ü inayeti
ile in’amü ihsan eden kerametler, mucizeler bahş eyleyen ve hakikatte kerim yalnız
kendisinden ibaret bulunan o yaratan ve sana ismi ile başlayarak okumayı emreden
Rabbindir” şeklinde yorumluyor.
O dönem Cahiliye Arabının dinî telakkileri düşünülürse; onun dinin temeli ve hassas
noktası olan Müşrikliğine karşı Vahdaniyet esası getiriliyor. Doğrudan doğruya kurulu
düzenin, bütün değerlerinin kendisinden kaynaklandığı Tanrı telakkisine karşı bir
savaşla başlıyor İslâmiyet. Ama bu öyle bir savaş ki karşısındakinin yanlışını söyleme
yerine, kendi doğrusunu ortaya koyarak yola çıkıyor. Hemen arkasından yaratılış
evrelerinin açıklanışı... Ve tekrar yine Rabb’ın sıfatları sıralanıyor. Bir süre vahiy kesiliyor;
fetret-i vahy... Arkasından ikinci vahiy:
“Ey örtülere bürünen aziz Peygamber. Kalk da sana iman etmeyenleri inzar et!
Rabbinin azametinden bahset, elbiseni temiz tut. Ve o pislikleri artık def’ eyle!”68
Artık tebliğ emri... Yine Elmalılıyı takip ediyoruz: “O bürünmek, uyumak, rahat etmek
zamanı geçti. Uyanmak, görünmek, o hakikati izhar etmek, zahmetler çekmek,
meşakkatlere katlanmak, halkı irşat, etrafı tathir için teklifler, ağır yükler yüklenerek azim
ile kalkıp hareket etmek zamanı geldi.”
Bir süre sonra maddeten ve fiilen güldür güldür yıkılacak olan Cahiliye putları
gerçekte o gün yıkılmıştı. Cahiliye gerçekte o gün mağlup olmuştu. Artık yavaş yavaş
ilahî nizam örgüleştirilmekte ve dokunmakta... Artık gönüllerde, kafalarda pırıl pırıl yeni
değerler parıldamakta ki, bu değerler zaman süreci içinde
68)Müddesir Suresi 1-599

insanların en basit eylemlerine kadar sinmekte, onları kıvamlandırmakta, onlara biçim ve
yön vermekte... Artık yiv yiv burgu burgu gönüllere “vakar, hüzün, fikir ve güzellik timsali”
son Resulle onun vasıflarını öğrettiği “Rabb” kavramı işlenmekte... Necip Fazıl Bey’in
ifadesi ile “bir zamanlar içinden geldiği büyük tenkit ve tenzih nefesinden kalma; “Allah”
kelimesini unutmamışken, ona ortak ve yol verici diye yüzlerce put türetmiş” olan Cahiliye
toplumu; içindeki ruh asilleri, kalbi mühürlenmemişleri bu kelimeyi aslî mânâsıyla
kavramaya başlamışlardır artık. Nur kervanına katılan katılana... İşte Hatice’tü’l Kübra,
İşte Hz. Ebubekir... Rabb’la başlayarak artık her kavram yeni bir iç kazanıyor, yeni bir
mânâ ile doluyor. Artık hiç bir kelime Cahiliye dönemindeki anlamıyla kavranmıyor,
algılanmıyor. İnsan, tabiat, iyi, kötü, güzel, çirkin... Öyle bir akıl geliyor ki “akıllar
deliriyor”, böylece yeni kavramlarla oluşturulan düşünme iklimi ve onun yepyeni verimleri
inanılan düşüncelerin topluma nakşı olan aksiyon emri:
Ve emir: Bayrağı çek!
Putlar tepelenecek!
Küfür debelenecek!
Sancaklar şahit olun!
Ve arkasından dalga dalga ilahî teklifi kabul eden, Müslüman olan insanlar; kurulan
Medine, medeniyet ve ilahî nizam... Ne zamânâ kadar? Kavramlar sürekli bir biçimde
özden tüten mânâlarla diri tutulup, bunlarla düşünülüp kendi asli kuralları içinde yeni
zaman ve mekânda ortaya çıkan meseleleri çözebilme hayatiyeti muhafaza edene
kadar...
Şimdiye kadar bütün bu söylediklerimizden sonra; göz ardı edemeyeceğimiz bir temel
soru ile karşı karşıya geliyoruz. Evet, şu olmuş bu olmuş ama bugün yapılacak olan
nedir? Nasıl bir yöntem uygulanması gerekiyor? Bu kadar yıllık birikim, toz, duman ve sis
arasında insanın yolunu bulması oldukça zor. Bu ba100

kımdan ancak bazı çözüm denemeleri ortaya konulup, tartışarak bazı yerlere
varılmaya çalışmak en doğrusu olsa gerek...
Kanaatimize göre, şu içinde bulunduğumuz durumda bir Müslüman mütefekkirin
alacağı en doğru tavır şüphe ile işe başlamak olsa gerek. Yalnız bu hususta bizim
söylemek istediğimiz gnosoolojik mânâda bir şüphe değil, metodolojik anlamda bir
şüphedir. Şüphe yalnızca bir yerlere varmak için kullanacağımız bir yol olmalı.
Bir kere en az iki, belki de yedi asırlık (İmam-ı Gazali’den bu yana) kavramların
muhtevalarından, dolayısıyla bunlar vasıtasıyla ortaya konulan düşünme
verimlerinden şüphe edeceğiz.69 Düşünmek için muhtaç olduğumuz ilk aletlerden
başka her şeyi unutmaya çalışacağız. Yeni bir sentez meydana getirmenin bütün
güçlüklerini, tuzaklarını, tehlikelerini müdrik olarak; kendimizi bu sentezin “ilkel”
(ilk değil) işçileri kabul edip; azim, sebat, tevekkül en önemlisi de sabırla yola
çıkacağız, köprü olmaya razı olacağız. Kavramların içini boşaltıp onları İslâmî öz
suyu ile doldurabilmek, Asr-ı Saadet’i; bütün kültürlerden, özellikle çağdaş
kültürlerden, hali hazır yaşam biçiminden soyutlayarak anlamaya, kavramaya
çalışacağız. Başka bir deyişle; asırlardır içinde bulunduğumuz şartları parantez
içine almaya bütün güçlüğüne rağmen savaşacağız.
İslâm kültür ve medeniyetinin bütün kavramlarını; ilk Müslümanların anladığı
gibi anlamaya, kavradığı gibi kavramaya çalışacağız. “Allah” kavramını “Son Resul”
kavramını “Sıddık-ı Ekber” gibi kavrayabiliyor muyuz? Bütün kavramlarımız hakkında
aynı soruyu sorabiliriz. Ashab-ı Kiram’ın Peygamberi anlama ve idrak şuuruna ulaşmak
için çırpınacağız…
69)İlgi çekici bir örnek olmak üzere; Russel, İbni Sina’nın felsefesinin onun Müslüman seleflerinden çok
Aristo’ya Neo-Platoniklere yakın olduğunu işaret ediyor.101

Yalnız burada bizim dikkatinizi çekmek istediğimiz nokta: İnsanların anlayışlarının
farklılığı değil. Şüphesiz insanlar bir takım kişisel özelliklerle yaratılıyor, insanlar arasında
bir takım ferdî farklar var. En azından doğuştan gelen özelliklerinin toplamını ifade için
kullandığımız “huy”ları farklı. Ama bunun bizim konumuzla ilgisi yok.
Gerçi burada şu da var ki; Müslümanlığın altın çağı, ideal toplum yapısı
geçmişte, Asr-ı Saadet’tedir... O çağ bir daha yaşanmaz. Ancak Asr-ı Saadet model
olarak alınıp, ona yaklaşılmaya çalışılır. Dolayısıyla o toplumu meydana getiren
insan tipi olan Ashab-ı Kiram da model kişiler olarak; gerek kavrayış gerek anlayış,
düşünüş, kısaca her bakımdan özel imtiyazlara sahip kişilerdir. Dolayısıyla
kavramları onlar gibi algılamak, onlar gibi kavramak mümkün değil. Onların iç
tecrübelerini aynısıyla yaşamak imkânsız. Ama ne var ki en azından; onların
yaşantılarını aslı ile kavramaya çalışma cehdi içinde; onlardan sonra gelen
Müslümanların anlayışlarına kavrayışlarına sahip olmaya, onlarla duygudaşlık
temin etmeye çalışmak bir çözüm yolu olabilir. Ashab-ı Kiram’ın Peygamberi
anlama ve idrak şuuru derken kastettiğimiz bu cehd bu çabadır…
Bunu yapabilmek için de; kavramları tarihsel boyutları ile müşahhas durumlarda
yakalamaya çalışacağız. Meseleleri kavramaya çalışırken bütün gücümüzle düşünme
aktı vasıtasıyla Asr-ı Saadet’i yaşamayı deneyeceğiz. Âyet, Hadis, İcmâ ve Kıyas ile
yolumuzu bulmaya çalışırken; meydana getirilmiş kültürü, eserleri yok
saymayacağız. Onlarla hesaplaşacağız, fakat görmemezlikten gelip yok kabul
etmeyeceğiz.
Şurası açık bir gerçektir ki; sadece tek başına kuru kavram analizleri ile hiç bir yere varılamaz. Asr-
ı Saadet kavranamaz ve yeni bir senteze ulaşılamaz.
“İman, ihlâs, vecd ve aşk bunlar birer kelime
Kelimeyi boğardım verselerdi elime...”
Sadece kelimelerle bir yere varılamaz. Hatta kelimelerin gereksiz yere fazla
kullanılması zamanla onları yalama ediyor, özsüz, gerçeksiz, anlamsız cesetler haline
getiriyor. Gerçekler kelimelerde kayboluyor.
Dolayısıyla “O’nun ruh emaneti”, “O’nun bâtını” olan tasavvuf olmadan hiç bir
kavram, hiç bir fikir; özellikle de imanla ilgili kavramlar, konular aslına sadık bir
biçimde ve özüyle kavranamaz. Muhammedî hakikati batınından soyutlayarak
kavramak mümkün müdür? Resûlullah’ın batını; özellikle iman, ibadet ve ahlâkı öze tam
uygunluk içinde kavramamıza yardımcı olurken; belki de “muamelât” alanında insanın
imkân ve kabiliyetlerini yaratıcı olabilmek için daha geniş bir alan bulabilecektir.
Özellikle vurguladığımız ve ısrarla üzerinde durduğumuz her şeyden önce
kavramların algılanmasının, kavranmasının gerekliliği konusundaki düşüncelerimizin
daha iyi anlaşılabilmesi ve yanlış yorumlara set çekilebilmesi için şu somut örneğin
hatırlatılması gereğine inanıyoruz:
İbrahim Ethem’in yolu bir gün İmam-ı Âzam Hazretlerine uğradı. İmam-ı Âzam’ın
etrafındaki talebeleri İbrahim Ethem’e küçümseyen, garipseyen gözlerle baktılar.
İmam-ı Âzam bu hali gördü ve sonra İbrahim Ethem’e seslendi:
--Buyrun meclisimize şeref verin Efendimiz büyüğümüz!
İbrahim Ethem bir selam verip geçti. İbrahim Ethem ayrılınca, İmam-ı Âzam’a
etrafındaki talebeleri sordu:103

--Bu kimse efendilik, büyüklük sıfatına ne bakımdan layıktır? Sizin gibi bir zat
ona nasıl Efendimiz der?
İmam-ı Âzam sözün varabileceği en üst cevabı verir:
--Şunun için ki, o ara vermeden Allah’la, Allah Celle Celalühu’nun zatıyla
meşgul, biz ise dedikodusuyla...
Şüphesiz bu cevapta büyük İmam’ın eşsiz tevazuunu sezmemek imkânsız... Böyle bir
yaklaşımla şöyle bir yargı verebiliriz. Bu iş “dedikoduyu” da, dinsel biçimde ifade
etmeden olmaz, bâtınsız da olmaz...
Biz burada evrenin bütün kapsamıyla birlikte salt akılla temellendirilemeyeceği
inancından hareket ediyoruz. Üç buutlu zaman içinde yaşayan, sürekli olarak yakalama
düşüncesinin şuuru içinde yapıp eden, her zaman tüketici bir biçimde cevaplayamadığı
somut situasyonlarla karşı karşıya kalmak kaderine mahkûm olmuş insanın her
meselesinin akılla, ilimle çözümlenebileceğini ileri sürmesinin yirminci asrın ikinci
yarısında pek ciddiye alınır yanı olmadığına inanıyoruz. Bunun içindir ki rasyonel kavram
analizleri ancak sınırlı alanlarda gerekli ve yeterli olduğu kanaatindeyiz. Burada enine
boyuna bu konuya girmiyor isek de akıl ve bilim v.b. gibi kavramlara sınırlamalar
getirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Aksi halde din, akıl v.b. kavramlar problemi ortaksız bir
biçimde çözen sihirbaz sapanı haline getiriliyor. Arkasından da korkunç bir bağnazlıkla
ilim yobazlığı geliyor.
Bu bakımdan şu açıklamaları gerekli görüyoruz: İmam-ı Gazali, İhya’da “kulum nafile
ibadetle, ben onu sevinceye kadar bana yaklaşır ve hatta sevgime mazhar olur. Ben de
onunla görür, kulumu sevdiğim zaman onun gözü olurum” kutsi hadisini naklettikten
sonra, şöyle devam eder: “Tefsir kitaplarının anlayamadıkları, büyük müfessirlerin
bilmedikleri Kur’an’ın ince mânâları var ki, onlar zikir ve fikir ile uğraşan kalplere
doğar.”104

Yalnız ne var ki bu sözlerden ince mânâlar çilesiz bir biçimde elde edebilecek anlamı
çıkarılmamalıdır. Nitekim İmam-ı Gazali, İhya’da “ilimlerin zahir mânâlarını anlamadan
ince ve gizli mânâlar ile meşgul olunmaması gerektiğini” özellikle vurguluyor.
Demek ki çilesi çekilerek, çalışılarak, önce ilimlerin açık mânâları öğrenilecek, daha
sonra da yukarıda işaret edildiği biçimde incelikler yakalanmaya, kavranmaya,
algılanmaya çalışılacak. Kaldı ki burada yöntem olarak ikinci binin yenileyicisi İmam-ı
Rabbani Hazretlerinin şu sözlerini de kabul etmek zorundayız: “Kitaptan ve sünnetten
bizim ve sizin anladıklarımızın hiç kıymeti yoktur. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat âlimlerinin
anladıklarına uymak lâzımdır.” İmam-ı Rabbani akla eleştirisel bir yaklaşımla eğilerek,
onun birçok dünya işlerinde bile şaşırıp yanıldığını söyledikten sonra ezeli ve ebedi
gerçekleri tek başına bulamayacağından bahisle şöyle devam ediyor: “İnsan aklı
noksan olduğu için o büyüklerin davet ruhu ile aydınlanmadıkça bunları bilemez ve
ayıramaz. Anlayışımız tam olmadığı için bu büyüklerin izinden gitmedikçe, bunları
anlamakta şaşırır ve aldanırız. Evet, akıl doğruyu eğriden ayırmaya yarayan bir
alettir. Fakat tam olmayan bir alettir. O büyüklerin daveti ile haber vermeleri ile
tamam olacaktır” ve yine İmam-ı Rabbani Hazretlerine göre; insan aklı Peygamberler ve
büyükler vasıtasıyla sürmelenir, cilalanır ve onların nurlarıyla aydınlanırsa hakikati
bulabilir.
Demek ki evrenimizi, kavramlarımızı imanla kurmaya çalışırken; insan imkân ve
kabiliyetlerini de kendi yetkili oldukları sınırlar içinde kullanacağız. Zaten iman da bir
insan imkân ve kabiliyeti değil midir? Çünkü sadece insan inanabilir…
Bu açıklamaya çalıştığımız espri içinde imanla çıktığımız yolda aklın, deneyin v.b.
bilgi aktlarının sınırlarını çizerek, imkân ve kabiliyetlerini belirleyerek; aslına sadık bir
biçimde temel 105

kavramları algılamaya başladıkça; öze dayalı, asliyeti muhafaza edecek kendi ana
kuralları içinde yeni zaman ve mekâna göre; yeni yorumlarla yeni bir kavramlar evreni
oluşturulacaktır.
Artık ana kavramların muhtevaları konusunda esasta anlaşılmış, uzlaşılmış bir
düşünme ortamında sağırlar monologu sona erecek; “ümmetimin ihtilafı rahmettir” Hadis-
i Şerifinin hikmeti tecelli edecek, “rahmet rüzgârı eteğe” çepeçevre sarılacağız.
Diyalektik, üretici, sentez oluşturucu yeni bir tartışma ortamı doğacak. Öze bağlı yeni
fikirleri yeşertici bol bol rahmet yağacaktır.
İleri sürdüğümüz düşüncelerin yanlış anlaşılmasını önlemek için, bir noktanın daha
açıklanması gerektiğine inanıyoruz. Bizim söylemeye çalıştıklarımızla; Leibniz’in
rüyasını, hülyasını karıştırmamak lâzımdır. Leibniz’e göre matematikte kesin (exaet)
bilgiler elde edebilmesinin sebebi; kavramlarının çok anlamlılıktan arınmış, herkes
tarafından açık ve seçik olarak kavranabilen, herkesin üzerinde ittifak ettiği bir anlayışı
dile getirmesindedir. Bu bakımdan da bir hesap yanlışını derhal bulabiliyoruz. Leibniz’e
göre herkesin üzerinde ittifak ettiği, matematik dili gibi, bir felsefe dili meydana
getirilebilirse, bir hesap yanlışını bulduğumuz gibi, düşünce yanlışını da aynı şekilde
bulabiliriz.
Şu halde bütün mesele çok anlamlılıktan, kaypaklıktan uzak bir felsefe dili meydana
getirebilmektedir. Formel olarak doğru gibi gözükmesine rağmen, yanlış bir analojiden
hareket eden böyle bir fikir ne Leibniz’e kadar gerçekleşebildi, ne de Leibniz’den bugüne
kadar gerçekleşti. Bundan sonra da gerçekleşeceği yok. Çünkü bu probleme insanlık
bazında yaklaşınca, her insanın bize bilgiyi veren unsurlar konusunda aynı tercihi
yapması ve kavramlara buna göre bir yorum getirmesini beklemeye hakkımız yok.
Nitekim Batı dünyası düşünce çerçevesi içinde biri birine taban tabana zıt ekollerin
doğması ve fikir renkliliği bunu açıkça göstermektedir.106

Fakat vahiyle kurulan bir iman mihrakı etrafında kenetlenmiş ve aynı zamanda bu
imanın bir nebze de olsa ahlâkını yaşayan kişilerin kavramlar üzerinde, hiç değilse özde
anlaşabileceklerini düşünmek bir rüya ve hülya değildir. Fakat temel konularda özellikle
de kavramlarda özde anlaştıktan sonra; düşünme, kişisel özellik ve toplumsal yapı
aralıkları ile yine öze sımsıkı bağlı şu veya bu yönde gelişebilir ki; bu da fikir hayatının
doğurganlığının, üreticiliğinin ve diyalektik düşünmenin temel şartıdır. İşte bu noktadan
sonra öze bağlı her türlü nefsaniyetten arınmış, insanın “tuğyan” özelliği dışındaki
ihtilaflar rahmete vesile olarak, düşünce hayatı sürekli dinamik, dipdiri yeni zaman ve
mekâna hâkim fikirler üretmeye devam edecektir.
Artık bu aşamada adım adım kavramlardan müesseselere ulaşırken, toplum bütün
kurumları ile teoride yavaş yavaş kurulmaya başlayacaktır. Hak, adalet, zulüm, özgürlük
gibi kavramlar öze göre anlaşılmaya çalışıp, tespit edilirken kurum olarak hukuk
şekillenecektir. Artık hesabını veremediğimiz hiç bir kavram kullanmazken, her kavramın
hesabını verme savaşına gireceğiz. Asırlardır ve halen sık sık kullanılan “işçinin alın teri
kurumadan hakkını veriniz” Hadis-i Şerifinin hikmetine vakıf olamadık; hiç kimse çıkıp
“işçinin hakkı” üzerinde düşünmedi. İşçinin hakkı nedir? Bu kavramı araştırırken hemen
“ücret nasıl teşekkül ediyor”? Sorusu ortaya çıkacak. Bir adım daha atınca mülkiyet
nedir? Sorusunu sorup; cevap bulmaya çalışırken; İslâm’ın mülkiyet anlayışının kapitalist
ve kollektivist sistemlerden ne kadar farklı nev-i şahsına münhasır bir yapıya sahip
olduğunu göreceğiz. Buradan da “mülkiyet ve sermayede tedbircilik ve tahditçiliğin” ne
demek olduğunu araştıracağız. Faiz, sermaye birikimi v.b. kavramlardan iktisat kurumu
ortaya çıkacaktır.
Bu durumu statik bir biçimde düşünmemek gerekir. Çünkü bu olup bitmiş bir şey
olmayıp bir oluşumdur. Kurumlardan biri teoride biçimlenmeye başladığında o, bir
diğerinin oluşmasını 107

etkileyecek, o da ötekini etkileyerek böylece genel bir evren tablosu ortaya çıkacaktır.
Ortaya çıkan bu evren tablosu ile tutarlı bir biçimde yaşama tasavvuru ortaya
koyan Müslüman; bunun ancak öyle bir düzen içinde mümkün olabileceğine
inanmasına rağmen, bütün benliği ile olabildiğince ilahî ölçüleri nefsinde
gerçekleştirmeye çalışacaktır. Her zaman o nizamın kara sevdalısı olarak Mecnun gibi
onun özlemi ile içten içe kaynayacak, hareketini muhafaza edecektir.

28.08.l986.108

EK DİN- MİLLET - ŞERİAT

Bütün madde münasebetlerini aşan ve hâdiseleri madde üstü ulvî ve ilâhî sebebe
bağlayan bir inanış manzumesinin ismi dindir. Dinler içinde de hak ve bâtıl olanları vardır.
Bir madde parçasından ibaret olan bir puta tapan da, bu ilâhî kudreti kabul etmiş, fakat
onu aslî sahibine bağlamamak yüzünden küfre düşmüş olur. Onunki de dindir, fakat
bâtıldır.
Hak dinler, peygamberleri vasıtasıyla Allah’ın kullarına bildirdikleridir. Hak dinler de,
İslamiyet’e gelinceye kadar, birbirini takip ederek ve her biri daha ilerisindeki peygamber
vasıtasıyla hükümden kaldırılarak, belli başlı zamanlar ve hatta mekânlarla
kayıtlandırılmıştır. Allah’ın, “Sevgilim!” diye hitap ettiği Son Peygamber eliyle gelen
İslamiyet ise, maziye doğru ezelî olduğu kadar, istikbale doğru da ebedî olarak, topyekûn
bütün zaman ve mekânı kucaklamıştır. İslâmiyet, kendisine gelinceye kadar bütün hak
dinlerin toplayıcısı ve tamamlayıcısı olan nihaî Allah müessesesidir. Demek ki, din
deyince anlayacağımız ve kabul edeceğimiz, yalnız İslamiyet’tir.109

İşte, İslamî iman manzumesine din denildiği gibi, bu dinin bağlıları kadrosuna da
millet adı verilir.
Bizde millet mefhumu kavim manasına kullanılıyor. Kelimenin aslı ve öz kaynağı
bakımından ne büyük yanlış! Millet, Allah’ın Sevgilisine, getirdiği her şeye inananların
topluluk ismidir. Görülüyor ki, millet mefhumunda, evvela kalb ve fikir yolu ile bir imana
bağlı olanlar, sonra da, tek ve müstakil olarak Peygamberler Peygamberinin getirdiği
iman halkasına girenler murat edilmiştir. Zaten “El küfrü milletün vahidetün-Küfür, her
şekliyle tek bir millettir” tarzındaki düstur, yine aynı millet mefhumunun aksi dâvasını
göstermiyor mu? Fakat biz, bağlarını gevşettiğimiz kaynakların bu kadar zengin bir
mefhumunu ele alıp, ona başka bir mâna çehresi vermekte, onun aslî delâletini zamanla
aşındırmakta pek maharetliyiz doğrusu! Dürüst bir insan, inansa da inanmasa da,
mefhumları yerli yerinde kullanmak borcundadır. Bu da gösteriyor ki, İslam’a bağlı
olmayanlar bile, onun zengin mefhumlarını, kendi aykırı manalarında kullanmadan
edemiyorlar.
Öyleyse bir Türk, bir Arap, bir Fars, bir Hint milleti yok, tek ve yekpare bir İslâm milleti
vardır. Bunlardan her biri de şu veya bu kavmin fertleridir.
Neticede din, Peygamberler Peygamberinin getirdiği topyekûn iman manzumesi;
millet de bu iman manzumesine bağlananların kadrosu oluyor.
Şeriat, işte bu iman manzumesinin itikat ve amel mevzuunda emir ve yasaklarına ait
kanun çerçevesidir.
Din, İslâm isimli iman sarayıdır. Millet sarayın içinde oturanlardır. Şeriat ise o sarayın
mimarisidir.
Necip Fazıl KISAKÜREK (Büyük Doğu-28 Ekim 1949-Sayı-3)110

MÜSLÜMANCA DÜŞÜNME ÜZERİNE BİR USUL DENEMESİ*

Giriş
Hayâ imandandır. Hadis-i Şerif
İslâm’da din denilince akla “yol” gelir. Allah’ın yolu, Allah’ın ipi.. O Risalet’in
müşahhaslaşmasıdır, Medine’dir... Allah’ın Peygamber ve Kur’an ile zamânâ ve mekâna,
yani hayata egemen olmasıdır. Sırf bir vicdan meselesi olmadığı gibi, bir kutsal meselesi
de değildir. Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselam ve Müslümanların Mekke’den Medine’ye
yolculuğu, hicreti, “yolda oluşları” anlaşılmadan Medine anlaşılamaz. Öyleyse İslâm’da
din Batıda kullanıldığı biçimiyle bir “religion”dan ibaret değildir ve bu kavramla izah
edilemediği gibi tanımlanamaz ve sınırlanamaz.. Tıpkı aklın “ratio”, ilmin de “science”
olmadığı gibi..
Bilhassa Rönesans sonrası Batılı için “din” kiliseden ibarettir. “Religion”dur. Çünkü
hayat yani zaman ve mekân uzlaşımsal olarak erkler arasında paylaşılmıştır. Sadece
kutsal değil, din,

(Bu bölüm 2010 yılındaki Söğüt Sohbetlerinin Bant çözümüdür…)111

Tanrı, peygamber, din adamı, kilise indirgemeci bir anlayışla tanımlanmıştır.
Dolayısıyla liberal kapitalist sistemdeki anlayışa göre din; sakrementlerden
(kutsallar) meydana gelmiş bir inançlar manzumesidir. Oysa İslâm’a göre; Allah
sadece bir din göndermiştir o da İslâm. İslâm Allah’ın yegâne dinidir. Bütün
peygamberlerin yoludur. O ferdi, mistik, vicdani, içsel bir inanç manzumesi değil, hayatın
tamamını kuşatan ve belirleyen ölçü ve nizamdır.
Dolayısıyla İslam noktayı nazarından en temelde Allah telakkisi farklıdır. Bir tarafta
transandantal bir varlık inancı söz konusu iken, öbür tarafta aşkın bir varlık inancı vardır.
İslam’da isim ve sıfatlarla müsemma, zamanı ve mekanı belirleyen Allah telakkisi.. Öbür
tarafta nefsin, hevâ ve hevesin belirlediği bir “Tanrı” tasavvuru… Hz. Ebubekir ile Ebu
Cehil arasındaki fark..
Afrika’da bir kabile, bilmem neredeki bir kaynağı kutsal addediyor. Eski Türkler; Gök
Tanrı diyor, tengri diyor. Her toplumda bir kutsal telakkisi olduğu gibi bir “Tanrı” telakkisi
de var.. Hâlbuki İslâm’daki Allah Celle Celalühu tasavvuru farklıdır. Her şeye hâkim olan
ve 99 ismiyle muttasıf (ki bazıları 143’e çıkarıyor-Beyhaki) Allah inancı farklı, Kitap inancı
ve Peygamber telakkisi farklı. Bu dünya öteki dünya farklı... Tabiata bakış farklı. Yani,
modern Batı mantalitesinde tabiatın amaçlılığı yok. Hâlbuki İslâm’da her zerrenin bir
amacı var. Tabiatın bir amacı var ve Allah’ı zikrediyor. Zaman mekan telakkisi farklı..
Meselâ; öğleden önceki zamanla öğleden sonraki zaman İslâm açısından ayrı. Oysa
liberal bir anlayış için farkı yoktur. Tıpkı zaman gibi mekan telakkisi de farklı.. (Mescid-i
Nebevi’de kılınan namazla diğer yerlerde kılınan namaz farklı) İnsan anlayışı çok farklı.
Mümin kâfir arasında temel bir fark var… İslâm bir ÖTEKİ inşâ ediyor… Kuşkusuz
İslâm’da ÖTEKİ olan kâfirin de bir hukuku var… Canı, malı İslâm devletinin teminatı
altındadır… Zulümden masundur… Ama bir Müslüman’a göre ÖTEKİ’dir… Bir Müslüman
muhatabını Batılı masallarda, insan hakları fantezile112

rinde olduğu gibi dininden soyutlayarak değerlendiremez… Ve bilir ki, bunların hepsi
Batı’nın dilek ve temennilerinden ibarettir.
Öyleyse kavramların ses olarak kullanımındaki aynilik değil, mahiyeti, muhtevası
önemlidir. Bir Müslüman ile bir Hıristiyan’ın veya Yahudi ya da Budist’in “Allah” demesi
bir ortak payda olarak telakki edilmemelidir. Bu sadece fiziksel ayniyeti gösterir. Müşrikte
“Allah” diyor ama Mü’mine zıttır. Nitekim Al-i İmran suresinde (64. âyet) Allah Ehl-i Kitabı
aramızdaki ortak söze yani “Allah’a” çağırırken, onların nasıl bir Allah telakkisi ve
tasavvuru olduğunu da bize öğretir. {De ki: “Ey Ehl-i kitap! Bizimle sizin aramızda
birleşeceğimiz, müşterek ve âdil şu sözde karar kılalım: “Allah’tan başkasına ibadet
etmeyelim. O’na hiçbir şeyi şerik koşmayalım, kimimiz kimimizi Allah’ın yanında rab
edinmesin.” Eğer bu dâveti reddederlerse: “Bizim, Allah’ın emirlerine itaat eden müminler
olduğumuza şahid olun” deyin.}70
Hâlbuki bugün bu âyetten yola çıkarak Ehl-i Kitapla aramızda “Allah” kavramı ortaktır,
imanın diğer esasları olmasa da onlar kurtuluştadır diyen oportünist gafiller var... İşte
bizim tam üstünde durduğumuz, vurguladığımız durum da budur… Anlamın boşaltılması,
kavramın içinin başka dinamiklerle doldurulması… Bir anlam bombası olan bir kavramın
fünye ile patlatılarak, tehlikesiz hale getirilmesi…Onu Peygamberimizin ve Ashab-ı
Kiram’ın anlayışından soyutlayarak “yeni bir anlam” verme gayreti!.. Kuşkusuz bu
insanlar istediklerini kendi cennetlerine(!) koyabilirler, ama Allahü Zülcelâl Hazretleri’nin
cennetinde Müslüman olmayanlara yer yoktur!..
Günümüz insanının kavramsal hassasiyeti olmadığı muhakkaktır. Çünkü bu konudaki
hassasiyetin temel ölçüsü tefekkürdür. Bunun gibi, sürekli şekilde kavramlarla oynayan,
içini boşaltan insanlar için aradan on dakika geçtikten sonra anlam
70) Al-i İmran Suresi: 3 / 64113

kayboluyor. Derinliği olmayan insanlar zaten kavramlara belirli anlamlar verirler ve bu
sürekli değişkenlik arz eder. Üç ay sonra gelir ve sana soru sorar ve sen de cevabını
verirsin; ama eğer çekin karşılığı fazla ise, o anda verdiği cevap çekin karşılığı ile orantılı
olarak değişir. Ya da yarım saat önce sende farklı çağrışım oluşturan bir cümle aradan
yarım saat geçince başka çağrışımlara yol açabilir. Meselâ bir cümle söylüyorsun,
söylediğin andaki çağrışım ayrı, sende doğan çağrışım ayrı, yarım saat geçtikten sonra
çağrışımlar değişiyor. Bugün bizim halledemediğimiz temel mesele budur...
Bu da şundan dolayı oluyor: Hiçbir konuda derinliğine bir vukufiyet sahibi değiliz. Her
alanda kırık dökük bilgilere sahip ama hiçbir alanda derinliğine bilgiye sahip değiliz.
Meselâ psikolojiyi ele alalım.. Freud’u duyan veya az çok bilen birisine bir şey sorarsınız
bildiğini sandığı kırık dökük bilgilerle bir takım cevaplar verir, iki gün sonra sorsam da
aynı cevabı verir. Asla bilmiyorum demez. Soru psikoloji ile ilgiliyse o anda Freud’dan bir
çağrışım yapıyor, ama bir bakıyorsun trans-aksiyonel analizde, bir bakıyorsun Gestalt’tan
dem vurmaya başlıyor. Oysa vukufiyet olmadan bir kavramla ilgili konuşabilmek, bir
ıstılahla ilgili bir şeyler söyleyebilmek imkânsızdır.
Bizim hareket noktamız şudur: İslâm’ı bütünüyle anlamaya çalışmak. Murad-ı ilahiyi
kavrayabilmek… Zaten İslâm denilince de; itikat, amel, muamelâtı kastediyorum. Mü’min
her şeyi bu yapıyı bir bütün olarak telakki edebildiği anlamda idrak edebilecektir. Bu
yapının yalnızca bir tarafını esas alıp diğer taraflarını yok saydığı zaman ise problem
başlayacaktır. Onun için; eğer gündelik hayattaki problemlerden hareket edersek; ben
hisse senedi aldım ne olacak, kredi kartı kullanıyorum ne olacak, taksitle ev aldım ne
olacak? Gibi sorular sorarak çözümler aramaya kalkarsak atacağımız adımlar İslâmî
olmayacaktır. Çünkü bu şekildeki bir düşünme tarzı hakikati, bütünü, tevhidi
parçalamaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bir anlamda bu, ağacı görüp ormanı 114

kaybetmektir. Ağacı ormandan bağımsız ve farklı telakki etmek en baştan yanlış
yapmak ve dolayısıyla kaybetmektir. Hâlbuki ormanı görmemiz lâzım. Ormanı kendi
bütünlüğü içinde bilmeden ve anlamadan ağacı ve ağaçla ilgili hususları bilmemiz ve
anlamamız mümkün değildir.
Bu açıdan biz kuantum yönteminin yanlış bir yaklaşım olduğu iddiasındayız… Yani
konuları parçacıklarına ayırarak düşünmek… İlle de Psikoloji terminolojisine ait bir
kavramla nitelemek gerekirse bütüncül kavramanın doğru olduğuna inanıyoruz…
Arkasından analitik, tahlilî düşünme… Biz karşılaştığımız bir insanın gözünü, kaşını,
burnunu, ağzını v.d. organlarını tek tek algılayıp sonra mı birleştiririz? Yoksa bütüncül
olarak mı algılarız? Yıllar yılı arkadaşımız olan bir kişinin burnundaki beninin farkına
varmayabiliriz…
Bir örnek vaka olarak BORÇ’u alalım... Olabildiğince kısa usûlümüzü tatbike
çalışalım. Kredi kartı, taksitle araba alma, taksitle ev alma, taksitle tatile gitme, ödünç
isteme, selem satış… İşte bütün bunları tek tek İslâmî bakımdan irdelemek yanlış bir
yaklaşım… Bunların hepsinin ortak özelliği BORÇ’la bir nesne alma… Önce hayata ve
devlete egemen olmuş bir İslâmî devlet… İnsanların adım atışından, yemek yemesinden,
ticaretine, hukukuna kadar İslâm’ın hâkim olduğu bir nizam… Bir Müslüman bu rüya ile
bu hülya ile bu özlemle, bu hasretle yanar, yakılır ve yaşar… Hiçbir zaman unutmaz ki bu
kâinat bir “kün” emriyle var oldu. O zaman her an her şey olabilir… Bu durumda
araştırılacak BORÇ’un İslâm muvacehesindeki yeri… ÖDÜNÇ, KARZ– ı HASEN bunlar
daha sonraki meseleler… Acizâne Müslümanca Düşünme’ye bir örnek vermek
istiyoruz... Çünkü bunlar borç ihtiyacından sonraki meseleler… Ödünç isteyen önce
borcun İslâm müvacehesindeki yerini anlasın, içselleştirsin, ondan sonra borç istesin…
İstenen de, isteyen bir Müslüman için borç istemenin ne kadar zor olduğu şuurunun
idraki içinde muamele etsin… Borç ve borç sonrası…115

Usûlümüzün birinci adımı; aşırı genelleme hatasına düşmeden genelleme yapmak…
İkinci adımı meselenin hükmünü sadece helâl-haram iklimine sıkıştırmamak… Çünkü
ikisi arasında mendûb, müstehab, tenzihen mekruh, tahrimen mekruh, mubah gibi ara
basamaklar var… Şimdi konu ile ilgili bazı hadis-i şerifleri veriyorum…
*”Nefsimi elinde tutan Zât’a kasem olsun, bir adam Allah yolunda öldürülse, sonra
ihya edilse, tekrar öldürülse, sonra ihya edilse, tekrar öldürülse, üzerindeki borcu
ödenmedikçe cennete giremez.”
*”Borçlu ölen kimse kabirde bağlıdır, onu kurtaracak tek şey borcunun ödenmesidir.”
*”Borcun sebep olduğu keder kadar ciddi bir keder, göz ağrısı kadar dayanılmaz bir
ağrı yoktur.”
*Allah’ın yeryüzündeki zillet lâlesidir, Allah bir kulu zelil etmek dilerse onu boynuna
geçirir.”
*”Kişi borçlanınca konuşur, yalan söyler, vâdeder, sözünü tutmaz.”
*”Borçtan kaçının zira o, gece keder, gündüz de zillet vesilesidir.”
* “Borçlu ölenin borcu, vârislerince ödenmelidir” 71
* Şehidin, borcu hâriç bütün günahları affedilir.72
* Enes Radiyallahu anh’dan: Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu: Allah
yolunda öldürülmek bütün hataları
71) İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, Akçağ, Ankara, 1988, sh. 7 / 179
72) A.g.e. sh. 7 / 181116

örter, ancak borç müstesna. Zira Cibrîl, borç hariç dedi. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve
Sellem de, borç hariç, dedi73
* Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselam) ‘a
üzerinde borç olan bir ölü getirildiği zaman: “Borcunu ödeyecek bir mal bıraktı mı?”
diye sorardı. Eğer yeterli mal bıraktığı söylenirse namazını kılardı. Aksi takdirde:
‘’Arkadaşınızın namazını kılın!” derdi.74
“Peygamber müminlere kendi öz nefislerinden daha yakındır.”75 Âyetiyle Cenab-Hak
İslâm’ın ilk devirlerinde bulunan bazı hükümleri ortadan kaldırdı. Bu kaldırılan
hükümlerden biri de şu idi: Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem üzerinde borç
bulunan ölünün cenaze namazını kıldırmazdı. Allah kendisine fetihler ihsan edince
–Buhari ve Müslim’in Sahih’lerinde rivayet edildiği gibi- Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi
ve Sellem şöyle buyurdu: “ Ben müminlere kendi öz nefislerinden daha yakınım. Kim
üzerinde borç olduğu halde vefat ederse, o borcu ödemek benim üzerimedir. Kim
mal bırakırsa, bu mal mirasçılarına aittir.”76
Biz fetva vermeye yeltenme gibi bir hayâsızlıktan Cenab-ı Hakk’ka sığınırız…
Bizim niyetimiz, Sadece tefekkür sadedinde hadlerin sınırları içinde Özgül
Düşünme…77 Biz âcizâne bütün bu Hadis-i Şerifleri ve BORÇ’la ilgili âyetlerin tefsirini
mütalâa edince şunu tesbit ediyoruz: İslâm’da borç mezmûmdur… Fahr-i Alem
Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in cenaze namazındaki tutumu düşünülsün, Ashabı
caydırmak için nasıl davranmıştir? Şehitlik, borç ilişkisi düşünülsün!.. Yani para
73) Rûdânî, Cem’ul-Fevâid, çev. Naim Erdoğan, İz yay. Ankara, Tarihsiz, sh. 3 / 196
74) A.g.e. sh. 9 / 389
75) Ahzab Suresi: 33 / 6
76) Vehbe Zuhayli, Tefsirü’l-Münir, çev. Hamdi Aslan v.d. Risale yay. İstanbul, 2007, sh. 11 / 259
77) Bu başlık altındaki bölüme bakınız…117

peşin, mal peşin… Madumun satışı yok, garar yok… Buradan şu noktaya geliyoruz ki:
İslâm nizamı geçmişini yer, tasarruflarını yer; kapitalist sistem ise geleceğini, hatta
çocuklarının geleceğini yer… Bizim bu sınırlı açıklamalarımızdan dünya genelinde
halen devam eden krizin sebebi anlaşıldı mı? Mortage? Türev piyasalar? v.s
Şimdi bir Müslüman âlim olsaydı da, bu şuur içinde yukarıdaki meselelere fetva
verseydi… Selem akdi hakkında fetva verseydi… Öyle bir İslâm âlimi düşünün ki, zaten
istisnaî akid olan selemi nefsânî bir şekilde genişletsin, sıfır arabaya kadar teşmil ederek,
fetva versin… Hiç Hak Teâlâ Hazretleri’nden hayâ etmeden, bey-i bil vefa kılıfı içinde
köprü satışına fetva(!) versin!
Bütün bu izahlara rağmen bir Müslüman borç almak zorunda kalırsa, onun hükmü
de ayrıdır: “Eğer borçlu sıkıntıda ise, kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin. Şayet
bilirseniz, alacağınızı bağışlamanız sizin için daha da hayırlıdır.”78 Bu konuda daha uzun
mütalâalar serdedilebilir… Biz bu kadarla yetiniyoruz… Fakat sanıyorum, yukarda
saydığımız: Kredi kartı, taksitle araba alma, taksitle ev alma, taksitle tatile gitme, ödünç
isteme, selem satış v.b. gibi konularda murad-ı ilâhi tebellür etti sanıyoruz… Burada bir
mesele daha var o da “zaruret” kavramın murad-ı ilâhi doğrultusunda anlamaya
çalışmaktır… Bunun yanında İslâmî devlet konusunda bir ışık da almış bulunuyoruz.
Borçlu ölenin borcunu ödemek devlet reisini terettüb eden bir vazife oluyor. {Bazı ilim
adamları şöyle demiştir: İmamın (İslâm devlet başkanının) Peygamber Sallallahu Aleyhi
ve Sellem’e uyarak fakirlerin borçlarını Beytu’l-Mal’den ödemesi gerekir. Çünkü
Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem : “Onu ödemek bana aittir. Diye buyurmakla bu
işin vacip olduğunu açıkça ifade etmiş bulunmaktadır.}79
78) Bakara Suresi: 2 / 280
79)
��������������������i���i������i����������������������
�i�����������������������Câmiu li-İstanbul, 2002, sh. 14 / 21118

Şüphesiz ki yukarda arz etmeye çalıştığımız usûl, aynı zamanda soyut zekâ ile de
ilgilidir. Soyut zekânın en önemli özelliği; ilkesel düşünmesi, özellemeler ve genellemeler
yapabilmesidir. Doğulu kafa ise tersinden, özelleme yapacağı yerde genelleme yapar,
genelleme yapacağı yerde özelleme yapar. Veya başka bir deyişle doğulu kafa; iman
edeceği yerde akleder, aklı kullanır, aklını kullanacağı yerde imanını “kullanır” “iman
eder”. Kavramsal anarşinin, kargaşanın, tefekkürün kilitlenmesinin temelinde; aslı, esası,
özü terk-i masiva olan tarikatler yüzyıllardan beri vazifelerini yapabilmiş olsalardı İslâmî
tefekkür kilitlenmezdi… İslâmî tefekkür yosun tutmazdı… İslâmî tefekkür kendini tekrar
faciasının içine saplanıp kalmazdı. İmam-ı Gazali’ler yine yetişirdi…
Bu hususla ilgili olarak “Şerh” geleneğinin de sorgulanması gerektiğini düşünüyorum.
Bir mütercim tercüme ettiği bir tasavvuf kitabından söz ederken, 80 (yazıyla seksen)
şerhinin olduğunu söylüyordu!.. Ey Allahü Zülcelâl Hazretleri’nden haya etmeyip, Fahr-i
Kâinât Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den utanmayanlar! Hak Teâlâ Hazretleri’nden inzal
buyrulmuş, Kur’an-ı Azimü’ş-şan mıdır bu şerh etiğiniz kitap? İşiniz gücünüz
gevezelik… Ortalık rüya tabirlerinden, şifalı bitkiler ve tasavvuf kitablarından
geçilmiyor… Halbuki Tasavvuf hal demektir… Tasavvuf terk-i masiva demektir… Siz
daha sözde şeyhlerinize ödül vermekle meşgulsünüz! Biz yine de bütün Müslümanlara
dua ediyoruz… Allah-u Teâlâ sırat-ı müstakimi göstersin cümlemize… Bir kaşık yoğurda
evrenin bütün sularını boşalt ayran diye yutanlara yuttur… Yalnız yukarıdaki örnek o
kadar çok ki… Şerh, şerhin şerhi, şerhin şerhinin şerhi… Millet-i aziz idik fakat bizi âdâ
rezil etmedi… “Müslüman’ım” diyen ecdad rezil etti… Bakın haberlere yine dünyada
bugün kaç Müslüman can verdi.. Şehit oldu… Özellikle Afganistan’da öldürülenlerle
NATO üyesi Türkiyeliler iftihar edebilirler… Çünkü onların sayesinde, çünkü onların
vergileri ile öldürülüyorlar, o Müslümanlar… Ya gâvurların öldürdükleri, kelime-i şahadet
getirerek öldüler ise… 119

Şimdi onların yeri neresi? Sizin yeriniz neresi olacak? Bir Müslüman için, bir
Müslüman için, bir Müslüman için! Hiçbir hata, kusur küfürden daha ağır bir suç
değildir… Küfür karşısında, hiçbir Müslüman’ı ilzam edemezsiniz… Sizin gibi gâvur
istihbaratının avucunun içinde oturan, kınayıcıların kınamasından korkan mahlûklar
gâvurun yanında yer alırsınız!
Biraz daha müşahhaslaştıracak olursak; Allah Celle Celalühu ve Resulü Sallallahu
Aleyhi ve Sellem emretmiş ki; oruç tutacaksın. Bu iman mevzuudur… Oysa biz daha
henüz Oruç’un mânâsını ve hikmetini idrak etmeden başlarız dünyevi ve seküler
faydalarını saymaya; on bir ay fabrika çalıştı, bir ay da dinlensin, bakımı yapılsın… Aklı
kullanmamamız gereken yerde aklı kullanıyoruz derken kastettiğim budur. Hâlbuki
burada yalnızca ve öncelikle iman edeceğiz. Aklın işi imandan sonradır. Fakat ben şunu
merak ediyorum: Yeni teknolojilerle ben o fabrikanın bakımını yirmi günde, hatta on
günde yapabiliyorsam, orucun günlerini de aynı oranda azaltabilir miyim?
Muamelât ile ilgili alandan da örnek verecek olursak; bir hastaya, hastalığı ile ilgili
doktor bir ilaç verir. İşte aklı (İmam-ı Rabbani Hazretlerinin deyimiyle dünyevi akıl)
burada kullanmamız gerekiyor. Çünkü doktorun verdiği ilaç deneysel çalışma sonucunda
elde edilmiştir. Doktor tespit ettiği hastalıkla ilgili onlarca kez verdiği bu ilacın sonuçlarını
gözlemlemiş ve aynı hastalıkla karşılaştığında hastasına bu ilacı yazmaktadır.
Dolayısıyla hekime inanıp inanmama veya ilaca inanıp inanmama bir “inanç” meselesi
değil, bir akıl-akletme meselesidir. Doktora gidip ilacını aldıktan sonra, “bir ot duydum,
her derde şifa dersen”, akıl kullanacağın yerde imanı “kullanmış” oluyorsun.
Bu bakımdan genellemelere ve özellemelere dikkat etmek lâzım. Mesele beşerî
olunca, özellemeler ve genellemeler yapmak da çok zor. Bu fizik ve kimyadaki gibi
değildir. Hatta fizik ve kimyada bile genellemeler yapamıyorsunuz. Onun için çok dik120

katli olmak lâzım. Soyut zekâ bizdeki akademisyenlerde maalesef hiç yok. Genelleme
yapayım derken, aşırı genelleme yaparlar ve yine hataya düşerler. Özellikle de beşerî
hadiselerde.. Hemen hemen hadiselerin çoğu bizim sandığımız gibi değildir. Zaten bir
takım hadiseler hususunda sandırılıyoruz veya sanıyoruz.
İslâm’ı anlamada ve anlatmada Esas’a dair bir kavrayış söz konusu olmadığı zaman,
bazı Fer’i konuları öne çıkarıp İslâm ile uğraştığını ya da “İslâmî” bir şey yaptığını
zannedenler var ki bizim en büyük meselemiz bu durumdur.
Şöyle bir örnekle anlatmaya çalışayım: Benim dedemin dükkânı Kapalı Çarşı’daydı.
İlkokuldayken giderim ve bir süre sonra çitilenmeye başlarım. Sıkılırım… Rahmetli anlar.
Okuması yazması yoktu ama pratik pedagogdu onlar.
-Taa, çarşının öteki başında, Ahmet emmiyi biliyor musun?
-Biliyorum.
-Git, o sana bir oyalama kâğıdı versin.
Bir koşarım şevkle..
-Ahmet emmi dedem gönderdi, oyalama kâğıdı varmış.
Onlar da hep talimli tabi.
-Boo oğlum, ben bu gün evden getirmeyi unuttum. …
Oradan dönersin, Mehmet emmiye.. Böyle döndürürlerdi.
Acaba bize oyalama kağıdı mı veriyorlar?.. Sandırılıyoruz, sanıyoruz dediğim husus
budur.. İslâm dünyasının Risalet’in temel belirleyiciliğini kaybettiği dönemlerden beri
(Kur’an’a Risâlet’le bakma, Kur’anı Risalet’le anlama ve yorumlama cehdini) yaşadığı hal
budur. Antik Yunan bir oyalama kağıdı, Rönesans, Reform, Pozitivizm, Marksizm,
Kapitalizm, Demokrasi, Sosyalizm v.s. hepsi birer oyalama kağıdı.. Asıl ise Risalet..
Fakat o unutturuluyor…121

Benim temellendirmeye çalıştığım görüş tarzı, doğru gibi geliyor. İslâm’ın, gerçek
mânâda füruat denilen meseleleriyle, parçacıklarla uğraşmadan yukarıdan başlamak…
Nitekim şöyle bir şema arz ediyorum. Tabi bunun sıralaması ne derece doğru, takdim,
tehir yapılabilir… Bunlar tartışmaya açıktır ve tartışılmalıdır da…
İman Tasavvuru,
Allah Celle Celalühu Tasavvuru,
Peygamber Tasavvuru,
Ashab-ı Kiram Tasavvuru,
Kur’an-ı Kerim Tasavvuru,
Dünya ve Ahiret Tasavvuru,
İnsan Tasavvuru,
Murad-ı İlahî Tasavvuru,
Zeit Geist, Zamanın Ruhu
Dâr Tasavvuru. (İslâm’ın hayata ve devlete egemen olmadığı bir toplumda
Müslümanların yükümlülükleri ve vazifeleri nelerdir. Yani mükellefiyetleri ve muafiyetleri)
İlk olarak üzerinde durulacak husus iman tasavvuru. Öncelikle iman nedir? Bu
anlaşılmadan hiçbir şeyin anlaşılamayacağını düşünüyorum.
İkinci olarak Allah Celle Celalühu tasavvuru… (Allah korusun çoğumuz gizli şirk
içindeyiz. Peygamberin öğrettiği biçimde bir Allah tasavvuruna sahip değiliz) Meselâ
adamın biri yurt dışında, istihbarat örgütlerinin avucu içinde… Odasında gazeteciler
birçok kavanozun içinde toprak görmüşler ve
- Bu nedir? Diye sormuşlar..
-Türkiye’den gelen topraklar, diye cevap vermiş… 122

Allah cümlemizi şirkten korusun… Hz. Ömer’in Müslüman olmadan önceki halini
hatırladım… Müşriklerin kulluk ettikleri taşları yanlarında taşımalarını ve ihtiyaç olunca
rableri olan taşlardan ocak yapmalarını…
Biz vatanın ne olduğunu anlayamadan, birileri vatana tapınmaya başladılar.. Vatan ne
demektir? Ne anlama gelir? İslâm noktayı nazarından neye tekabül eder kimsenin
hesaplaştığı yok… Vatan-ı hakiki, vatan-ı sükna, vatan-ı ikamet.. Vatan-ı aslimiz neresi
denirse şu an burasıdır… Daha sonra meselâ Trabzon’dan iş bulduk, gittik orda
çalışıyoruz, bir ay sonra orası vatan-ı aslimiz olur.. Şer’an böyledir bu mesele. Toprağın
kutsallığı yok. Sadece üç yer var; Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa, Mescid-i Nebevi. O
yüzden; ikinci olarak Allah tasavvuru üzerinde duracağız..Yani İslâm’da, Batıda
Renaissance’tan sonra inşâ edilen kutsallar yok…Örnek Le Patri…Uğrunda ölünecek
kutsal toprak…
Üçüncü olarak Peygamber tasavvuru... Peygamberi kabul ediyoruz da nasıl bir
Peygamber kabul ediyoruz. (Bir ara postacı diyenler oldu) Allah ve Resulüne göre; Allah
tasavvuru nedir, peygamber tasavvuru nedir.
Dördüncü aşamada Ashab-ı Kiram tasavvuru. Ashab-ı Kiram deyince ne anlıyoruz ve
dinî anlamada neye tekabül ediyor..
Beşinci olarak Kur’an’ı Azimü’ş-şan.
Altıncı olarak ahiret ve dünya tasavvuru.
Yedinci olarak insan tasavvuru.
Sekizinci olarak Murad-ı İlahî.
Dokuzuncu olarak Zeit geist.. Bu kavrama yanlış olarak zamanın ruhu deniyor birileri
tarafından.. Benim bu kavramla ilgili muradım ise onunla entelektüel planda
hesaplaşmadır. 123

Ve onuncu olarak da diyorum ki; Dar tasavvuru.. İslâm’ın hayata ve devlete egemen
olmadığı bir toplumda Müslümanların mükellefiyetleri ve muafiyetleri nelerdir. Yani biraz
daha açarsak belki şer’i devlette senin bir takım imtiyazların olacak. Ama buna karşılık
senin bir takım mükellefiyetlerin de olacak.
Burada Dâr-ul İslâm Dâr-ul harp kavramını kullanmanın da doğru olmayacağını
düşünüyorum. Çünkü bunları kullanmanın hesabını vermek lâzım. Dar-ul harp, Dar-ul
İslâm kavramları büyüklerimiz tarafından, o günkü şartlara göre kavramsallaştırılmış.
Meselâ İmamı Âzam hazretlerinin Dâr-ül harp kavramı farklı, İmam Ebu Yusuf, İmam
Muhammed, İmamı Şafi hazretlerininki farklı. İmamı Âzam hazretleri buyuruyor ki; ‘Dâr-ul
İslâm o dur ki, bir ülke içinde bir tane dahi Müslüman kalmasa, orası Dâr-ül İslâm’dır,
Dâr-ül Harp olmaz’. Yani bu tanıma göre İspanya şu anda Dâr-ül İslâm oluyor. İmam-ı
Âzam hazretleri Bu çıkarımı neye göre yapıyor? Fetihle izah ediyor... Yani,
Müslümanların daha önce fethettikleri bir toprak, Müslümanların eline bir saatliğine bile
geçmiş olan bir toprak, ona göre Dâr-ül İslâm’dır. Orayı terk etmiş olsalar, oraya daha
sonra meselâ Hıristiyanlar egemen olsa bile, Müslümanlardan bir grup meselâ üç kişi
dahi varsa orası artık Dâr-ül İslâm’dır. Dolayısıyla burada İmamı Âzam hazretleri bir
pratiğe bakarak bir çıkarımda bulunuyor?.. Bu konuda açık âyet ve hadis yok..
Dolayısıyla bu mesele içtihadîdir.
Yalnız, içinde bulunduğumuz şartlarda, bu tartışma çok yıprandı, yani kavramların içi
boşaltıldı. Bugünkü toplumlar Şeriat-ı Garra-yı Muhammedi’nin, İslâm’ın, hayata ve
devlete egemen olmadığı toplumlardır. Bizler de 60’lı yıllarda devlet diyorduk ve bir
kutsallık atfediyorduk. Fakat sonradan fehmettik, fıkh ettik ki, bu kısır bir görüştür. Hatta
bugün biraz basit ve komik de geliyor. Onun için Dâr derken klasik anlamda devleti değil,
devlete ve hayata egemen olmak diye formülize ettim. 124

Nitekim biz bu süreçte 70’li yıllarda bir iki tecrübe de gördük. Sovyet Rusya ve İran
örneği... Sovyet Rusya Marksist insan tipini yaratamadığı için, komünizm devlete
egemen olmasına rağmen çöktü. Çünkü Kremlin’deki yemek, Washington’daki gibi
yeniyordu.. Pepsi Cola, Mc Donald’s çöküş emareleri olarak Moskova’ya girmişti. Yine
benzer biçimde İran’da İslâm adına bir devrim gerçekleşti ama İran Müslüman insan tipini
üretemedi. İnsanını modernitenin değerlerinden kurtaramadı. İslâm’ı Risalet
penceresinden bir medeniyet tasavvuru olarak telakki edemedi ve reaksiyoner olmanın
ötesine geçemedi. Teoride bildiğini düşündüğü şeyi pratiğe aktaramadı.
Nitekim şu kanaate vardığım için böyle bir sınıflama yapmaya çalıştım. Birçok hatalar
bu yüzden oluyor. Somut bir örnek vereyim size. Said Bey diyor ki; zaman en mükemmel
müfessirdir. Eğer Said Bey Allah Celle Celalühu’nun ilim vasfını tam olarak bilseydi, hatta
anlasaydı, (belki de ezberlemiştir bilmiyorum) Allah’ın âlim vasfını, alîm latîf, hadi vasfını
anlayabilseydi, böyle bir cümle çok saçma olurdu.
Aşağıdan yukarıya doğru hesaplaşma olmadığı için, gündelik hayatta birbirimizle
tepişiyoruz. Dolayısıyla tarihselliği tartışırken nasıl bir Allah tasavvurun var senin
düşünmüyor, cevap veremiyoruz… Allah âlim midir, Allah alîm midir? Ama Allah’ı isim ve
sıfatları üzerinden bilemediğimiz ve böyle bir sınıflama yapmadığımız için; zaman değişti,
değişmedi tartışmalar ve spekülasyonlar uzayıp gidiyor.. Bu dünya ve ahiret tasavvuru,
İslâmi mânâda temellendirilebilse, bugün tartışılan pek çok mesele daha kolay
halledilebilir.. (Meselâ sürekli tartışılan ve istismar edilen, taksitle satış, selem akdi, faiz
vb. meseleleri, yukarıda bahsettik)
Diğer taraftan Müslümanların bütün meseleleri, iman-küfür, günah-sevap ikilemi içine
sokmasının da yanlış veya yetersiz olduğu kanaatindeyim. İman ve küfrün yanında bir de
nifak var.. 125

Günah ve sevabın yanında bir de mendub var. Meselâ mendub; Allah Resulü kesin
olarak emretmemiş, yapmazsan sorumlu değilsin, ama yaparsan sevap kazanıyorsun.
Bunu yok sayamayız. Öteki tarafta mekruh var, tenzihen mekruh var tahrimen mekruh
var. Diğer tarafta mübah var. Dolayısıyla mesele sadece günah sevap meselesi değildir.
Hüsnüniyet sahibi olduğunuzda, mesele kolayca ortaya çıkar gibime geliyor.
Şöyle bir temsille maruzatımızı daha net arz edebileceğimizi sanıyoruz: İç içe
mermerden yapılmış daire şeklinde mimarî harikası nurdan mekânlar… Diyelim on
tane… Bizim sıraladığımız unsurların her biri dışarıdan içeri doğru o nurdan yapılmış
mekânları ifade ediyor… Önce sarayın tek olan kapısına geliyorsunuz… İçeri girebilmek
için bazı sorulara muhatap oluyorsunuz… İçeri kabul edilmek için bazı teklifleri kabul
etmeniz gerekiyor… 1 numaralı kapıdaki teklifleri kabul etmezseniz döner gidersiniz.
İrade özgürlüğünüz vardır… Ratio’nuz (özellikle “akıl” demiyorum) vardır… Bu iman
kapısı.. Eğer muhatap olduğunuz teklifleri kabul ederseniz, ratio’nuz alınıyor, size İslâmî
hadlerle sınırlı akl-ı selim veriliyor… Bununla 2. kapıyı geçiyoruz… 3. Kapıyı… Ve….
Yalnız artık 1. Kapıdan geçtikten sonra, iman kapısından geçtikten sonraki “ben”, daha
önceki “ben” değildir. Kişiliğimiz kabul ettiğimiz teklifle, hâl ve hamur oluyor ve “yeni ben”
haline geliyor… “Yeni ben” 2. Kapıya geliyor… Tekrar orada sırtlandığı yeni
mükellefiyetlerle, “yepyeni ben” haline geliyor… 10. kapıdan geçip sarayın mermer kaplı
yuvarlak sofasına girdikten sonra, her bir kapıdan geçerken yüklendiği mükellefiyetlerle,
terkiplerle eski “ben”le ilgisiz, “eşsiz bir ben” oluyor… Artık Kâinata, canlı, cansız bütün
mahlûkata, dünyaya, dünyanın bütün meselelerine; siyasî, iktisadî, içtimaî, hukukî,
ahlâkî, ailevî, etik, estetik, eğitim, çevre, spor v.b. bütün konulara şirki temsil eden bir
“ben” yerine kabul ettiği teklife göre, iktisab ettiği veya oluşturduğu “eşsiz ben” daha
doğrusu “yeni ben”le, en doğrusu “İslâmî ben”le eğiliyor… 126

Şimdi bir parantez açayım. İslâm’la psikoloji ve sosyoloji gibi “bilimleri” birbirine
karıştırmamamız lâzım. Fakat karıştırmamak kaydıyla onlardan istifade edebiliriz. Eğitim
Yönetiminde bir kavram var, kurum iklimi diye. Veya kurum atmosferi de deniliyor.
Kurum iklimi, kurum atmosferi, kurum kültürü.. Bunların hepsi de nerdeyse eş anlamlı..
Şimdi herhangi bir cumhuriyet kurumunu düşünelim. Bir kurumda ille de bütün ilişkiler
yasa ile yürümez. Zaten yürütemezsiniz de. Bunun dışında yasalarda yönetmeliklerde
olmayan, o kuruma onlarca yılda sinmiş bir hava vardır. O müdür gider öteki gelir, fakat o
devam eder gider. Söz gelimi, büyüklere karşı şöyle davranılacak. Bu kanunda da yok,
yönetmeliklerde de. Bu kurum iklimidir. Meselâ söz konusu kurum ortamına yeni biri
girdiğinde, hemen o kurum iklimini hisseder. Burada ben, asla o kavramı kullanmak
istemiyorum ama bizim konumuz ve amacımız bakımından temel olarak anlaşılması
gereken husus Murad-ı İlahî… Onu tespit edebilmek bütün mesele..
Sıralamalarla ilgili farklı telakkiler olabilir. Ama burada eristik tartışmalara girmenin bir
faydası olmayacağına inanıyorum. Meselâ Kur’an tasavvuru neden Ashab
tasavvurundan sonraya alındı? denilebilir.. Kur’an olmazsa Ashab olmazdı, ama Cenab-ı
Hakkın da Kur’an’ı Ashab eliyle muhafaza ettiğini unutmamak gerekir. Kur’an’ı Kerim
olmasaydı, Ashab-ı Kiram olur muydu? Hz Ömer niye Müslüman oldu? O Kur’an’ı
dinlediği için. Kur’an Ömer’i Sahabe yaptı, Ashab ile Kur’an’ı hayat yaptı, medeniyet
yaptı, kültür yaptı, mihenk taşı yaptı..
İlk düğme yanlış iliklendiğinde hepsi yanlış olur. O yüzden düğmeyi yanlış ilikliyoruz
gibime geliyor. Kredi kartı kullanılır mı? Birinci düğme yanlış. Enflasyon miktarınca faiz
kullanılır mı? Birinci düğme yanlış, dolayısıyla hepsi yanlış oluyor.. Moltke’nindi galiba;
yığınakta yapılan hata savaşın sonuna kadar devam eder. Şu anda yapılan da maalesef
o… Kadınla erkek aynı safta cenaze namazı kılar mı? Hâlbuki nurdan bir mimarî içinde
127

yaşarken adamın aklına böyle bir soru gelmez. Kadınla erkek aynı safta cenaze
namazı kılar mı? Şer’an kılar çünkü rükû ve secde yok... Peki, ayakkabı ile namaz kılınır
mı? Temizse kılar. O kadar anlamsız şeyler ki, eristik(didişim) dediğimiz bu. Yani sırf
üstün olmak için tartışmak. Özellikle istisnaî konuları genelleştirme, böyle büküş başları
bulmak. Bilek güreşi… Daha doğrusu nefsâniyetlerin güreşi…
Bir gün bir din görevlisiyle konuşuyordum, söz konusu din görevlisi; diğer din görevlisi
hakkında:
-Ali bey bu çok derin bir hoca, dedi.
- Niye derin?, dedim.
-Bir mesele sordum, kimse bilemedi, ama o bildi, dedi.
-Ne meselesi, dedim.
-Hamile kadının karnındaki çocuğa fitre düşer mi düşmez mi?
Fıkhı meseleyi hafife almıyorum asla. Abdestsiz namaz kılınır mı kılınmaz mı? Kılınır,
cenaze namazı abdestsiz kılınır. Cenaze namazı namaz değil, dua.. Cenaze namazında
abdest, rükünlerinden, şartlarından biri değildir... Fakat benim burada asıl iddiam, teklifim
şu: Kastettiğim nurdan mimarî içinde böyle bir soru akla gelmez. Geliyorsa ya yapıda ya
da yapının içindekilerde bir sorun var demektir.. Ya da murad-ı ilahiyi idrak eden birinin
aklına bu tür sorular gelmez diyorum..
Meselâ, örf delillerden biri. Hemen hemen sekizinci delil... Ve örf ve âdet kendinden
öncekilere, Kur’an, hadis, icmâ, kıyas, istihsan ve diğerlerine aykırı olmamak şartıyla şer’i
bir delildir. Onun için diyorum ki; âdet muhkemdir ve şer’i bir geçerliliği vardır. Örf ve
âdet, Kur’an, hadis, icmâ, kıyas, mesâlih-i mürsele, istihsan, sahabe kavli… Bunlara
aykırı olmamak şartıyla şer’i bir esastır. Yani; âdeten mümteni olan şer’an mümteni
gibidir. Dolayısıyla diyorum ki, buralarda büküş başı çıkarmamak lâzım. 128

Âyete, hadise aykırı olmayan İslâmî bir bilgi söz konusu olduğunda, birisi çıkıyor bu
Kur’an’da var mı? Diye mantık yürütüyor.. Tamamen eristik yani didişme dediğimiz bu.
Dolayısıyla başlarken eristikten uzaklaşarak hüsnüniyetle meselelere yaklaşmayı
denersek bir çok mesele halledilir, gibime geliyor.. Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammedi iklimi
içinde olmadan da hiçbir şeyin halledilmesi mümkün değildir.
Sonuç olarak 1980’li yıllarda Batılılara karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkan
“Müslümanca Düşünme” tabiri, bütün argümanları ve kavramlar çerçevesi Batılılar
tarafından belirlendiği için öncelikle usul bakımından yanlıştır. En başta da belirttiğimiz
gibi kimliğinizin Müslüman olması “Müslümanca Düşünme” için yeterli değildir. Öyleyse
“Müslümanca Düşünme” her şeyden önce bir usul meselesidir. Düşünme usulünüzü,
kavramlarınızı siz tanımlamıyor ve ortaya koyamıyorsanız düşünme sonucunda ortaya
çıkan “fikirler” de size ait olmaz. Bizdeki reaksiyoner çabaların hemen neredeyse tamamı
reaksiyon gösterdiği egemen değerler tarafından belirlenmiştir. Yalnız bu ille de onların
manipülasyonları ile değil! Kınayıcıların kınanmasından korkan, imanından utanan
mahlûkların “gönüllü kulluğu” ile olmuştur… Kullara yapılan kullukların en iğrenci de
“gönüllü” olarak yapılandır… Belki de tanrınızın haberi yoktur!.. Tamamen “platonik
kulluk”… Yani namusunu teslim etmek için fırsat kollamak…
Bir kimsenin Müslümanca Düşünmesi birinci derecede usul meselesidir derken şunu
kastediyoruz. Bir Müslüman’ın kendini Müslüman yapan temel değerleri, ana kavramları
ve ıstılahları bilmeden böyle bir kavramsallaştırmaya girmesi fantaziden öteye
gitmeyecektir. Daha henüz iman, Allah, Peygamber, Kur’an, Ashab, Akıl v.b. ıstılahlarda
uzlaşamayan bir Müslüman’ın Müslümanca Düşünme gibi bir boyuta gelebilmesi
mümkün değildir. Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselam hayattayken Ashab-ı Kiram O’nun
örnekliğinde hiçbir mesele yaşamadan onun 129

emrettiğini emir telakki ediyor nehyettiğinden de kaçınıyordu. Asla bir kavram
kargaşası söz konusu değildi. Hz. Peygamber vahiy geldikten sonra onu tefsir ederken
herhangi bir Sahabi’nin Efendimizin tefsirine muhalefet ettiği, “o aslında şu demektir”
dediği vâki değildir. Aksine Efendimiz onlara “… Şu nedir bilir misiniz?” dediğinde onlar
“Allah ve Resulü daha iyi bilir” diyerek Efendimizin vahyi tefsirini beklerlerdi.
Bugün içimizde bir Peygamber olmadığına göre, bize düşen Peygamberin usulünü
asıl kabul edip eşya ve hadiselere o nazarla bakabilmektir. Dolayısıyla İslâmî anlamda
Müslümanca Düşünme ancak ve ancak İmam-ı Gazali Hazretlerinin
kavramsallaştırmasıyla söyleyecek olursak “Peygamber Tavrı” ile söz konusu olabilir. Bu
Peygamber Tavrı ki, İmam-ı Âzam ve öğrencilerinin Yunan-İran-Hint kültlerinin
karışımındaki bir “Din” yorumuna karşı sarıldıkları ve öne çıkardıkları (bu hareket asla bir
reaksiyon değildir) Ashab-ı Kiram’ın, Tabiinin, Müçtehidlerin bize ulaştırdığı Ehl-i Sünnet
ve’l Cemaat biçiminde ıstılahlaştırılan Peygamberimizin usulü, eşya ve hadiselere nazarı
ve vahyi müşahhaslaştırmasıdır. Peygamberi merkeze almayan bir Kur’an, Allah, Akıl,
Zaman, İnsan, İman v.b yorumların cahiliye artığı olmaktan başka seçeneği yoktur.
Şimdi sarayın biricik kapısından girip, sırayla en içteki sofaya doğru,
mükellefiyetlerimizi, bize verilen akl-ı selimle muhakeme ederek, şahsiyetimiz kendi
içinde sürekli terkip ve tahliller yaparak yürüyoruz… Çok çileli bir yol… Fakat dünya ve
ahretimizi kurtaran nurdan bir yol…130

1-İMAN TASAVVURU

İman nedir? Küfür nedir? İman- Küfür sınırı nedir? Bu soruları cevaplamaya çalışarak
başlayalım…
İmam-ı Âzam Hazretlerine atfedilen üç veya dört kitap var. Öğrencileri tarafından
derlendiği genel kabul görür.. Bu kitaplardan biri de ‘İtikat Risalesi’dir. İmam-ı Âzam
Hazretlerinden yapacağım tanım, genel anlamda bilinen bir tanım. Şöyle der; “İman, dil
ile ikrar, kalp ile tasdik”. İmam-ı Âzam Hazretlerini takip ederek bazı noktalara işaret
etmek istiyorum. Onlardan biri şu; iman artmaz ve eksilmez. Yalnız âlimler şöyle der;
gümrahlığı değişir... Düşünün ki, bahçenizde yeşil bir bitki var. Bir süre sulamazsanız
boynunu büküyor, ama sularsanız gümrahlaşıyor.. Bence bunu bu şekilde dondurmak
çok doğru değil, elbette iman artmaz eksilmez lakin şu da bilinmelidir ki insan kendi
içinde güçlendiğini veya zayıfladığını hissediyor.. Bir örnek verirsek, kölenin efendiye
sadakatinin ölçüsünü düşünelim,.. Meselâ efendisi on tane iş veriyor ve köle sadık, ama
on birincide sadakati kayboluyor, kaybolabiliyor.. Dolayısıyla sadakatin ölçüsü her emre
uyduğunda artıyor.. Onun için imanla ilgili söz 131

konusu tanımı dondurmak çok doğru değil.. İmam-ı Maturidi Hazretlerinin görüşü de
böyle.
Bu asırlarca tartışılmış bir mevzu. Ama şunu bilmemiz gerekiyor ki buradaki artma
eksilme matematiksel artma eksilme değil. Çünkü iman ya vardır, ya yoktur.
Kuvvetlenmesi zayıflaması ayrı bir konudur. İmanda şek olmaz. Meselâ şöyle
temellendirelim; namazı kıldın mı, “inşallah kıldım” dediğinde bu olur. Niçin olur?” Ben
kıldım inşallah Allah Celle Celalühu kabul eder” anlamında dediğim için olur. Ama
Müslüman mısın? Diye bir soru sorulduğunda “İnşallah Müslüman’ım” dersen bu olmaz.
Ama “İnşallah iman ediyorum” diyemezsin. Çünkü namazın olup olmadığı, kabul edilip
edilmediği Allah Celle Celalühu’nun iradesi ile ilgilidir. Hâlbuki iman sana yapılmış bir
teklifle ilgilidir ve senin iradenle ilgilidir. Mükellefiyet meselesi… Ya kabul, ya red!
Hanefi mezhebi ve diğer Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat mezheplerinin cumhuruna, kahir
ekseriyetine göre amel imandan bir cüz değildir. Bir insan istediği kadar günah veya
günahı kebair işlesin, Hanefi mezhebine göre dinden çıkmaz. Fakat bu husus çağımızda
çok istismar edildiği gibi birbirinden tamamen farklı da değildir. Çünkü bir Hadis-i Şerif’te
şöyle buyuruluyor; “Bir mümin günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta belirir. Tövbe
istiğfar ederse bu geçer. Fakat etmezse o nokta git gide büyür.” Allah korusun
imansızlığa kadar gider.
İslâm âlimleri amelsiz imanı fanussuz yanan muma benzetmişler. Az önce aktardığım,
İmam-ı Âzam Hazretlerinin tanımıydı. Bunun yanı sıra İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani
gibi âlim ve velilerin verdiği daha tafsili iman tarifleri vardır. Mesela: “İman Hz.
Peygamber Aleyhissalâtu Vesselam Efendimizi, Allah Teâlâ’dan getirdiği zaruri olarak
bilinen hükümlerde, zarurat-ı diniyede, tasdik etmek, onun varlığını, haber verdiği
şeylerin mevcudiyetini kabul edip, tam bir ihlâsla teslim olmaktır.” Nevi 132

şahsına münhasır bir tanım... Bizim nurdan mimarimiz tıpkı bu tanımda olduğu gibi
yavaş yavaş oluşmaya çalışıyor.
Burada İmam-ı Gazali Hazretlerinin tanımından yola çıkarsak anlaşılamayan ya da
atlanılan mesele de şudur: Her “Allah”a iman ediyorum diyen kişi, iman etmiş sayılmaz.
Diğer deyimle her ilah inancı olan kişi Allah Celle Celalühu ’ya iman etmiş sayılmaz…
Üstad Necip Fazıl; Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm’ı kastederek “inanmak yalnız
O’nadır” derdi. Dolayısıyla İmam-ı Gazali’nin peygamberle başlaması, bu anlamdadır.
Biraz daha açarsak (Risalet’ten habersiz olan kişiler müstesna) Peygamberi kabul
etmeyen bir kişi imanın diğer bütün şubelerini kabul etse de İslâm noktayı nazarından
mümin kabul edilemez.. Kur’an-ı Azimü’ş-şan’ın, Allah’a inandığını söyleyen Hıristiyan,
Yahudi ve Müşriklere kâfir demesi Peygamber Aleyhissalâtu Vesselam Efendimizi
reddetmelerinden dolayıdır. Çünkü biz O’na vahyedilen ve O’nun mübarek dudaklarından
akan Kur’an’ın vasıflarını anlattığı Allah Celle Celalühu ‘ya inanmakla mükellefiz. Ehl-i
Kitabın hahamlarının ve rahiplerinin, müşriklerin de önde gelenlerinin hevâ ve
heveslerine göre anladıkları, tanımladıkları ve belirledikleri “Allah”a “iman” İslâmî
anlamda bir iman değildir. Müminle müşrik arasındaki fark; mümin Allah Celle Celalühu
‘ya Hz. Peygamberin anlattığı biçimde, onun sünneti ve hadisleri doğrultusunda iman
edendir. Müşrik ise, kendi nefsinin, kendi aklının, kendi çıkarının, hevâ ve hevesinin
doğrultusunda “Allah”a inanan kişidir. Müminle müşrik arasındaki fark budur. Yani iman;
Hz Peygamberin vasıflarını bildirdiği Allah’a imandır. Yoksa o zaman Hıristiyan da iman
etmiş olur, Yahudi de iman etmiş olur. Yahudilerden ve Hıristiyanlardan farkı ortaya
koyması bakımından İmam-ı Gazali’nin tanımı mükemmel bir tanımdır. Müslüman ve
Mümin olmak için la ilahe illallah yetmez, Muhammedun Resûlullah demek lâzımdır. İşte
bundan dolayıdır ki diğerlerini iman olarak nitelemiyoruz… Onlar bir yönelme, bir inanma
biçimi, bir inançtır. İman değildir.. 133

Ben ısrarla bu hususta tecdidi iman kavramını kullanmak istemiyorum. Tenzihi iman
veya tavzihi iman kavramını kullanmak daha doğru gibime geliyor. Tecdidi iman, genel
olarak dinden çıkmış birisinin tekrar İslâm’a girmesi gibime geliyor. Bir Hadis-i Şerif’te
şöyle buyuruluyor; Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz Ashab-ı Kirama buyuruyorlar ki;
“İmanınızı tazeleyiniz. Ya Resûlullah nasıl tazeleyelim? Kelime-i Tevhid’i tekrarlayarak.”
Sürekli var oluş.. Sürekli yeniden yaradılış… Bir var, bir yok.. Demek ki yine de tecdidi
iman yerine tenzih, yani imanı nezihleştirme ve tavzih kavramının doğru olacağı
kanaatindeyim. Her ne kadar onlar üzerinde fazla durmayacak isek de, yine de önemine
binaen bir iki noktayı arz etmek istiyorum. Yani bu iş o kadar da kolay değil.
Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi Hazretleri’nin “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat İtikadı” isimli
bir kitabı var. Bu hazret 1813-1893 yılları arasında yaşamıştır. Kitap 1856’da neşredilmiş.
Buradan bir iki noktayı arz etmek istiyorum. Meselâ Merhum der ki; “Bir kimse elfaz-ı
küfrü, kasten söylerse ittifak ile kâfirdir.” Allah korusun küfür kelimesini şaka yollu, hâşâ
Kur’an’ı kastederek, ‘bu kitap dediğin de ne ki’ dese, kâfirdir. Şer’i meselelerde şaka
yoktur. Boşanma meselesinde şaka yoktur!.. “Boşsun” dediğin zaman boş olur... Yine
şöyle der Merhum; “Müslümanlara iyiliklerinden dolayı tazimde bulunmak küfür değildir.”
Ama kâfire tâzimde bulunmak böyle değildir. Merhum şöyle devam ediyor: (Özellikle nefs
karışmasın araya diye okuyorum, 1856’da yazılmış bu kitap) “Nevruz gününde
müşriklere bir yumurta hediye eden bir adam o günü tâzim etmiş olduğu için kâfir olmuş
olur.” (Şimdi düşünsün birileri nevruz günü yaptıklarını, yumurta tokuşturduklarını,
ateşten atladıklarını v.s..) Fakat kâfirlerin bazı davetlerine icabet etmekte mahsur
olmayabilir. Bu, davete icabet mânâsındadır, onu tâzim etmek mânâsında değildir… Yine
çok şayan-ı dikkat bir konu; “Bir kimse bir fakire haram 134

maldan tasadduk eder de, sevap umarsa, kâfir olur. Fakir de verilenin haram
olduğunu bildiği halde, dua eder, öbürü de âmin derse kâfir olur.” Çünkü burada
haramı helâl, helâli haram bilmek vardır... Çünkü böyle yaparak bu kişi Şârî-i Mübin
oluyor. Ben kiliseyi, mescidi, papazı ve imamı sever ve itikat ederim diyen kimse kâfir
olur. Bir kimse kâfir bir dostuna daha fazla yaklaşmak için “Sen dinini muhafaza et
ben de edeyim yahut senin dinin de hak benim dinim de hak, hepsi Allah’ın dini,
hepsi iyidir dese” kâfir olur. Âyette geçen “lekum dinikum ve liye din”i senin dinin sana
benim dinim bana diyerek her iki dinin de meşruluğuna delalet getiren bilmiyor ki burada
karşı tarafın “inancına” “dinine” bir tahfif aşağılama var. Bugün “İbrahimi dinler” tabirini
kullananlar da bundan beri değildir.. İbrahimi dinler tabirinin İslâm’la uzaktan yakından
ilgisi yoktur. Kur’an-ı Azimü’ş-şan’a göre Hz. İbrahim’in dini İslâm’dır, Hz. Musa’nın, Hz.
İsa’nın bütün peygamberlerin dini Allah katındaki din İslâm’dır…
Bir kere daha söylemek gerekirse ben kiliseye, mescide, papaza ve imama itikat
ederim diyen kişi kâfir olur. Hıristiyan kadın ile Müslüman erkeğin evlenmesi ayrı
meseledir.. Buna şer’an müsaade vardır… Ama onu da özendirmeyeceksin.. Şunu
unutmamalıdır ki bazı meselelere bu nurdan mimari içinde her ne kadar şer’an izin
verilmişse de, meseleyi ille helâl haram arasına sıkıştırmak yanlıştır. Hz. Ömer
Radıyallahu Anh sözünü ettiğimiz evlenme biçiminin şiddetle aleyhindedir. Ama şer’an
izin vardır. Aslında bu tür evlilikler İslâm tarihinde Müellefe-i Kulub arasında olmuş ve
mutlaka Müslümanlıkla sonuçlanmıştır. Böyle bir evliliğe cevaz verilmesi Efendimiz
Aleyhissalâtu Vesselam ile ilgilidir. Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselam Yahudi olan veya
Müslüman olmayan kişilerin kızlarıyla evlenir… Bu Risalet’in gereğidir..
Bir kimse ezan okuyan birine, yalan söylüyorsun dese kâfir olur… Bir kimse kiliseye
veya buna benzer ibadet yerlerine, ruh135

ban ve papazları ziyaret etmek için veyahut teberrüken girerse ve onlara has bir işi
yaparsa veyahut da Mecusilerin nevruz gününde, onlara elma takdim ederse,
bayramlarında onlara muvafakat ederse, bayramlarını ilan etmek için onlarla beraber
çıkarsa kâfir olur… Mecusi’nin serpuşunu başına geçiren, sahih görüşe göre kâfirdir.
Esirlikten kurtulmak veya soğuk ve sıcaktan korunmak için giyerse bazılarına göre kâfir
değildir, kâfirlere benzemek için yaparsa kâfirdir…
Demek ki iman hususu, halkımızın dediği gibi kıldan ince kılıçtan keskin bir
husustur… Allah rahmet eylesin Gümüşhanevî hazretleri teferruatlı anlatmış. Öyleyse
burada, bizlerin, iman konusunda tenzihi iman veya tavzihi iman yapmamız gerekiyor.
Yine tecdit kavramını kullanmaktan kaçınıyorum.
Birincisi buydu. Şöyle nurdan bir mimari inşâ ettik... Şimdi Yavaş yavaş onun içine
doğru teennî içinde yürüyoruz… Kapıdan içeri girdik… Elhamdülillah artık
Müslüman’ız…136

2. ALLAH Celle Celalühu TASAVVURU

İkinci olarak üzerinde duracağımız husus, Allah Celle Celalühu tasavvuru.. Allah
muhafaza etsin nefs; simsiyah gecede, simsiyah kayanın üzerindeki simsiyah karınca
gibidir. İnsan bir kelimeyle, evet veya hayırla küfre giriyor.. Nefsin öyle oyunları var ki, bu
bakımdan, Allah Celle Celalühu tasavvurunda, çok dikkatli olmamız gerekiyor.
Yine bir parantez ile başlayalım Kant şöyle der; “İnsan aklı bilgisinin muayyen bir
nev’inde hususi bir kaderle karşı karşıyadır. İnsan aklı, burada öyle sualler tarafından
rahatsız edilir ki, bunlara ne cevap verebilir, ne de reddedebilir.” Bu anda metafizik
başlar. Yani her insanda bu istidat vardır. Günlük hayatımızda üç buutlu bir zaman içinde
yaşıyoruz. Geçmiş, hal ve gelecek. Reel bir hayat içindeyiz. Bu reel hayat sürecinde
yaşarken; insan öyle durumlarla karşılaşır ki, bu reel fenomenler insanı terk eder. Bu reel
fenomenler dediğimiz nedir? Gençlik, güzellik, zenginlik, mevki, şan, şöhret,.. Ve reel
fenomenler insanı terk ettiği anda, transandantal bir varlığa inanmak zorundasınız. Bakın
parantez açtım, felsefeden bahsediyorum, Allah kavramını kullanmıyo137

rum, transandantal varlık tabirini özellikle kullanıyorum.. Transandantal bir varlığa
inanmak zorunda!.. “İnanmak” diyorum, “iman” demiyorum. Transandantal bir varlığa
veya müteal bir varlığa inanmak zorundadır. Burada tehlike nedir? Biraz önce nefsin
oyunları dediğim noktaya geliyoruz, Allah korusun burada insan, farkına
varmadan, transandantal bir varlığa inanırken, Allah’a inandığını zannederse,
Allah’a ibadet ediyorum derken, şeytana kulluk eder… Bu bakımdan Allah Celle
Celalühu tasavvuru, çok önemlidir.
Paranteze devam ediyorum, farz edelim ki insanın çok sevdiği bir yakını hastalanmış,
hastanede, tetkikler yapılmış, Doktor; yüzde beş ümit var, isterseniz ameliyat edelim,
diyor... İşte bu an; insanı, reel fenomenlerin terk ettiği an bu andır… Sınır durumu… O
anda insan bir transandantal varlığa canhıraş bir biçimde inanmaya ve başvurma-
sığınmaya ihtiyaç hisseder. Buradaki facia nedir? Hâşâ, o transandantal varlığı “Allah”
sanmasıdır… Oysaki Allah Celle Celalühu imkânsızlıklarımızın, acizliklerimizin,
çaresizliklerimizin, bir insan olarak sınırlılıklarımızın toplamı değildir. Yani, reel
fenomenler insanı terk ettiği anda bizde oluşan sığınma duygusunun “Allah” ve “Allah’a
iman” ile ilgisi yoktur..
Bu hususta en çarpıcı örnekler, trafik kazalarında yaşanır… Kaza sonucunda adam
sıkışmış çıkamıyor. İşte tam o anda reel fenomenler onu terk ediyor. O anda o adamın
inandığı Allah Celle Celalühu mü? Yani Kur’an’ı Kerim ve Hz Peygamber Aleyhissalâtu
Vesselamın isim ve sıfatlarını bize anlattığı Allah mı, yoksa o anda oluşan bir “Tanrı”
tasavvuru mu? Ya da diğer deyişle çaresizliklerinin toplamı mı? Bunu hayatî anlamda
sorgulamamız gerekiyor. Bir başka örnekle daha da temellendirecek olursak, kendisine
piyangodan 35 trilyon çıkan kişinin içini reşahat kaplayacak, onu, ona nasip eden güce
inanacak.. Yani kendisinin ötesinde insanı aşan bir gücün varlığını kabul ede138

cek... O Allah Celle Celalühu mü? Yoksa mutlulukların toplamı olan bir Tanrı mı?
Demek ki; mistik bir Tanrı tasavvuru ile bir iman mevzusu olan Allah Celle Celalühu
arasındaki farkı iyice belirtmek gerekiyor.
Fakat nefisten arınmaya çalışıyorum, böyle bir iman olmaz olsun demeye de
hakkımız yok!.. Çünkü şöyle veya böyle inanma duygusu, inanma ihtiyacı insanın
fıtratında var olan bir şey… Suç ve Ceza’da müthiş bir sahne var; Sonya genç, ayyaş bir
babanın kızı, bir evlilik teklif edilir. Sabaha kadar mumun karşısında geçirdiği bir gece
vardır, korkunç bir sahnedir bu. Kendisi Hıristiyan’dır, tam işte sınır durumu… (Karl
Jaspers’in sınır durumu) Düşünün!.. Bir kıza evlilik teklif ediliyor, kız “evet” veya “hayır”
diyecek, mumun karşısına geçmiş Hz. İsa’ya teveccüh etmiş. Yani böyle sınır durumları
var. Dolayısıyla dış görünüş itibariyle beğenmediğiniz açık gezen bir kız filan gün şu
saatte bir evlenme teklifi alacak!.. O anda kızın, ağzından kelâm olarak; “Allah’ım
hayırlıysa ver!” sözünü işittiğiniz zaman buradaki “Allah” kavramını yargılamaya hakkınız
olmadığını bileceksiniz!.. Burası çok ince ve nazik bir noktadır. Nitekim bizler zahire göre
hüküm vermek zorundayız: “nahnü nahküm bizzahir”.. Çünkü büyük bir teslimiyetle
“Allah’ım sen bilirsin” diyor .. Bu Allah tasavvurunu tahkir etmeye hakkımız yoktur…
Burada hüsnü zan esas olmalıdır.. O anda ağzından şeriata aykırı bir şey çıkmazsa,
açıktı, kapalıydı, diyerek Allah tasavvurunu yargılamamalıyız... Çünkü onun dışsal
anlamdaki günah, hata veya eksiğine rağmen, yüreğindeki imanının derecesini
bilebilecek durumda değiliz.. Allah tasavvurunun nasıllığını belirleyen birinci şey;
imanının nasıllığıdır!..
Birkaç örnek daha vereyim; çünkü örnekler somut durumu daha iyi açıklar. Victor
Hugo’nun 93 İhtilali isimli romanında müthiş bir sahne vardır. Prens, Fransa’da, isyan
eder, İngiltere’ye 139

kaçmak zorunda kalır. Yakalanırsa idam edilecek.. Gemiye biner, ve etrafında
maiyeti,.. İngiltere’ye doğru yol alıyor, müthiş bir fırtına çıkar. O anda, gemide toplar filan
da var, yolcu gemisi değil.. Alabora oluyor, yani gemi batma tehlikesi geçiriyor..
Yanındaki sorar;
-Prens Tanrıya inanıyor musun?
-Hele şimdi, der..
Bu, İslâmi mânâda bir iman değil elbette. Bize göre bu “inanç” dediğimiz olgudur.
İkinci örnek; Antoine de Saint-Exupery’nin Savaş Pilotu isimli eserinde müthiş bir sahne
var. Aria diye bir mevki, Fransız-Alman savaşı... Orada Antoine de Saint-Exupery’nin
uçağı vurulur. Bu müşahhas yani yaşanmış bir hadise, hikâye değil. Kendisi orduda
görevli askeri pilottur. Ve uçak düşmeye başlıyor. O anda aynen şöyle der: “Tanrıyı
gördüm, Tanrıyı gördüm…” Ama bu iman değil işte. O anda gördüğünü sandığı veya
muhayyilesinin uydurduğu transandantal bir varlıktır…
İnsanın mutluluğunun ya da mutsuzluğunun, çıkarının, psikolojik veya sosyolojik
hallerinin, hevâ ve hevesinin sonucu olarak “oluşan” Tanrı anlayışı, transandantal bir
varlıktır. Bunun vahyin ve Risalet’in isim ve sıfatları ile bize öğrettiği ve iman etmemizi
istediği Allah Celle Celalühu tasavvuru ile ilgisi yoktur. Dolayısıyla biz Allah Celle
Celalühu’nun vasıflarını Kur’an-ı Kerim’den Peygamberimiz Aleyhissalâtu Vesselâm
Efendimizin bize öğrettiği biçimde öğrenir ve iman ederiz.
En’am suresi, 40. Ayeti Kerime: “Mekke müşriklerine de ki; bir düşünür müsünüz
kendinizi, eğer Allah’ın azabı size gelir yahut kıyamet başınıza koparsa, siz de doğru
söyleyen insanlarsanız, Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız. Bilakis yalnız ona dua
edersiniz. O da dilerse, bertaraf edilmesine yalvardığınız belayı kaldırır. Siz de ortak
koştuğunuz putları unutursunuz. And olsun, biz senden önce bir takım ümmetlere
peygamberler 140

gönderdik. Dinlemediler de onları darlık ve çeşitli hastalıklarla kıvrandırdık. Olur ki
yalvarırlar, hiç olmazsa böyle şiddetimiz geldiği vakit bari yalvaraydılar”. Ra’d Suresi 15.
Âyeti Kerime: “Kâinatta her şey ister istemez Allah’a iman ile secde eder. (Oysa
göklerde ve yerde ne varsa, ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah akşam Allah’a
secde eder.”
Sırf meal okumak cinayettir. Son dönemlerde moda olan mealden Kur’an-ı Kerim’i
anlama ve öğrenme çabalarının nelere yol açtığını ortalığın toz duman olmasından
görüyor ve biliyoruz. Meal onu yapan kişinin müktesebatı ile sınırlıdır. Onun içindir ki
bugün her meşrebin her ekolün her grubun kendi mealleri var!! Haşa, benzetmek gibi
olmasın her Kilisenin, her mezhebin İncil’inin olması gibi.. İncil’in çevirisinin yapılması
nasıl Kilise’nin otoritesini sarstı ise, yine benzetmek gibi olmasın ama meallerin
yapılmasının bir amacı da Peygamberimiz Aleyhissalâtu Vesselâm’ı devre dışı bırakmak,
onun otoritesini bertaraf etmektir… Bu aciz Arapça bilmediği için Elmalılı Muhammed
Hamdi Yazır’ın tefsiri ile Zuhayli, Kurtubi, Beydâvi ve Fîzilal’il Kur’an isimli tefsirlerden
yararlanıyoruz. Dolayısıyla, bu âyetleri bulurken, mealden bulmuş değilim. Bunu çok
önemsiyorum.
Yine Zümer Suresi 67. Âyet-i Kerime bu meseleye ışık tutar: “Allah’ı hakkıyla takdir
edemediler”. Allah tasavvuru dediğim husus tam da budur!! Bu çeviri Elmalılı
tefsirinden... Zuhayli tefsirinde; “Allah’ı gereği gibi bilemediler”. Yani takdir edemediler,
bilemediler diyor… Hakkıyla bilememek, hakkıyla anlayamamak anlamında..
Bu Âyet-i Kerimenin, sebebi nüzulü çok önemlidir. “De ki; Allah’tan başkasına kulluk
etmemi mi bana emrediyorsunuz ey cahiller”. Beyhaki, Delail’de, Hasan el Basri’nin şöyle
dediğini rivayet etmiştir. “Müşrikler; Hz Peygambere; ‘babalarının ve dedelerinin dalalette
olduklarını mı söylüyorsun ey Muhammed’. (O durumu yaşamak lâzım. Toplumla karşı
karşıya savaşmak. Her141

kesin tapındığı Tanrı ayrı, sen onların Tanrısına karşı geliyorsun. Düşünün o
müşrikler için ne kadar zor. Hepsi o günün ölçülerine göre “asalet” sahibi insanlar. Sizin
babanız ölmüş, dalaletteydi. Öyle mi söylüyorsun.) Bunun üzerine Allah Teâla dedi ki;
“Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi bana emrediyorsunuz ey cahiller!” âyetinden,
şükredenler âyetine kadarki kısmı indirildi. İbn-i Ebu Haşim de, İbn-i Abbas Radıyallahu
Anh’dan şöyle dediğini rivayet etmiştir; ‘Müşrikler cehaletlerinden dolayı Hz. Peygamberi
kendi Tanrılarına kulluk etmeye çağırdılar’. Bunun üzerine; “De ki; Allah’tan başkasına
kulluk etmemi mi emrediyorsunuz ey cahiller!” âyeti indirildi.
İbn-i Hatim, Hasan’dan şöyle dediğini rivayet etmiştir; “Yahudiler bir sabah kalkıp,
göklerin, yerin ve meleklerin yaradılışı üzerine düşündüler. Bunları düşünüp korkuya
kapıldıklarında, Allah hakkında kendilerince fikir yürütmeye başladılar”.
Bence bunlar heva hevestir. Ve ben felsefeyi de böyle tanımlıyorum; ‘felsefe hevâ
heves demektir’. Düşünüp korkuya kapıldıklarında, o kadar azîm meseleler ki nasıl
çözümleyeceğiz diye korkuya kapıldıklarında, Allah hakkında kendilerince fikir yürütmeye
başladılar. Artık duruma göre, zamânâ göre, çıkara göre, nefse göre, hevâ ve hevese
göre bir Tanrı tasavvuru ürettiler… Bunun üzerine Allah Tealâ; “Allah’ı gereği gibi
bilemediler” âyetini inzal buyurdu.
Nitekim Volter diyor ki; “Tanrı yoksa bile icat etmek gerekir”. Fakat pragmatik bir
amaçla, oportünist demeyelim… Bunu yalnızca gâvurlara teşmil etmeyelim. Meselâ eve
geldin, hanımın ananla kavga etmiş. Hanımına bir tanrı lâzım. Hanım bak, tanrıdan kork!
Büyüğümüze itaat etmek lâzım! Veya yanınızda çalışan işçi, kaytarıyor; oğlum Allah’tan
kork! Aldığın haram! Yani, hepimize bir tanrı lâzım!. Bu bizim üzerinde hassasiyetle
durduğumuz Allah tasavvuruna uyuyor mu? Asla!!! Bu tam anlamıyla oportünist bir
anlayıştır: Oğlum namaz kıl işin rast gider! 142

İbn-i Münzir, Rebi bin Enes’ten şöyle rivayet etmiştir. “Onun kürsüsü gökleri ve yeri
kaplamıştır”, âyeti indiği zaman dediler ki; “Ey Allah’ın Resulü, kürsü budur. Peki, arş
nedir? Bunun üzerine “Allah’ı gereği gibi bilemediler” âyeti inzal edilmiştir. Burada
özellikle Zümer suresindeki 67. Ayeti kerime, bizi ikaz ediyor. Benim tenzihi iman,
tavzihi iman dediğim budur. Her birimizin de sürekli sorması lâzım. Biz de rahat içinde
olmamalıyız. Acaba Allah’ı hakkıyla, gereği gibi biliyor muyuz diye… O zaman; “Ey iman
edenler, Allaha iman edin” âyeti bizi ikaz ediyor. Nefsimize projektör tutmamız lâzım.
Rahmetli Üstad’ın dediği gibi; “pelikan kuşu gibi göğsümüzü gagalamamız lâzım.” Acaba
biz, Allah’ı, Allah Celle Celalühu’nun tarif ettiği gibi, Aleyhissalâtu Vesselam Efendimizin
tarif ettiği gibi hakkıyla biliyor muyuz?
Burada Elmalılı Hamdi Yazır’ın, şayan-ı dikkat bir yaklaşımı var. (Elmalılı müthiş bir
adam, Allah rahmet eylesin!) Elmalılı der ki; (10. cilt 97. sayfa) “Müşrikler Allah ve
ulûhiyetini tanıyorlarsa da, ehadiyetini tanımıyorlardı. Vahdeti, birliğini
tanımıyorlardı”.
Elmalılı, 3. cildin, 2515. sayfasında, (sadeleştirilmişinde 320. Sayfasında) diyor ki,
“Bil’ahare bu imtiyazı rübubiyet, sınıfı rühbandan parlâmanlara geçmiştir.” Ve şöyle
sadeleştirmişler: “Daha sonra bu Rablık imtiyazı, ruhban sınıfının elinden çıkmış, (dikkat
buyurun) parlamenterlere geçmiştir”. (Bugün rey vermeyen günahkârdır, ibadet
hassasiyetiyle rey vereceksin, diyenleri düşünün!!!)
Hatimi Taînîn oğlu “ Adiy”... Ashab-ı Kiram’dan… Bidayette Hıristiyan’dır ve kız
kardeşi Müslümanlara esir düşer. İslâm yeni yeni yayılıyor. Müslümanların bir hanıma
muamelesinden o kadar memnun kalır ki çok etkilenir. Nasıl olursa esaretten kurtulur.
Gelir kardeşi; Hatimi Taînîn oğlu “Adiy”e “ ‘Müslüman’ diye birileri çıkmış, onlara esir
düştük, fakat çok iyi adamlara benziyorlar, git bunları gör!” Der. Ve Hatimi Taînîn oğlu
“Adiy” göğ143

sünde haçı ile Peygamber Aleyhissalâtu Vesselam’ın yanına varır. O sırada
Efendimiz buyururlar ki; “Yahudiler hahamlarını Rab telakki ettiler. Hıristiyanlar da
papazlarını Rab telakki ettiler”. Bunu duyan Hubab İbn-i Münzir der ki; “Hayır biz onlara
tapmayız!” O zaman Peygamber Aleyhissalâtu Vesselam buyuruyor ki; “Siz onların
helâl dediğine helâl, haram dediğine haram derdiniz80”. Yani Allah’ın açık hükmüne
rağmen eğer, birisinin helâl dediğine helâl, haram dediğine haram diyorsan onu Rab
telakki ediyorsun.
Bu anlamda bir de bugünkü durumları düşünün!!! Kalblerinde $, ellerinde tesbih,
dillerinin ucunda “ Allah” ile kelime tekrarı yapan (zikr?), Şeyhlerinin sözleri ile Hadis-i
Şerifleri, Âyet-i Kerimeleri “nesh?” edenleri gözünüzün önüne getirin!.. Artık zaman cihad
devri değil, kalem devri kılıç kınına girdi, diyenleri hatırlayın!!
Elmalılı 4. cildin, 319. Sayfasında şöyle der; “ Âlim, bilgi sahibi olması bakımından
hiçbir şeyin değil ancak Hakkın kuludur. Delillerin ve Hakkın âyetlerinin emrindedir. Lakin
delilin şerefi bizzat kendinden değil, medlulü olan hakka delalet etmesi ve hakkın açığa
çıkmasına yardımcı olması yüzündendir. Hakkı batıl, batılı Hak yapmaya çalışanlar ise
haysiyetten mahrum birer tağutturlar. İlme ve ilmin ortaya koyduğu delillere, Hak Teâlâ
tarafından yaratılmış gerçekler olduğu bakımından itaat, Allah’ın emrine itaat ve hakkın
farizasını yerine getirmektir. Hakka bağlı olduğu müddetçe ilme ve âlimlere uymamak,
ilim ve ulema düşmanlığıdır. Ancak Allah’ın emirlerini göz ardı ederek, âlimlerde, velev
cüz’i bir hüküm vaz etme yetkisi bulunduğunu (cüz’i bir hüküm koyma yetkisi
bulunduğunu) hatta bir zerrenin bile hükmünün yerini değiştirmeye yetkili olduklarını
kabul ve teslim eylemek, Allah’tan başkasına bir Rablık hissesi vermektir”.
80) Elmalı, 1935, 3 / 2511144

Bu minvalde türbeye gidip çaput bağlamaları, orada yatandan yardım istemeleri iyi
düşünmenizi istiyorum!.. İnsan öyle bir varlıktır ki Allah’a karşı Peygamberine bile
ulûhiyet atfedebilir. Hz. İsa’ya uluhiyet atfetme bağlamında Hıristiyanlık örneğini
unutmayın!.. Öyle bir durumdayız ki, kimi âlimine, hocasına, şeyhine, üstadına uluhiyet
atfeder, kimi de Kur’an’ı ve Sünneti aklına indirger. Şefaati rasyonelleştirir, mucizeyi inkar
eder!.. İnsanlar Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselam’a göre değil, âlimine,
hocasına, şeyhine, üstadına göre bir “din” sahibi oluyor… Şeytanlara, tağutlara,
nemrutlara, firavunlara, putlara ve insana tapmak nasıl bir şirk ve küfür ise âlimlere
de haddinden fazla kıymet vermek öyledir.
Elmalılı, “Doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın, hak ilminin gereği olmayan
fikirlerini sözlerini, hakkın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsi görüşlerini,
istek ve arzuya dayanan keyfi fetvalarını ve iradelerini üstün tutmak, sanki onlarda
Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılma yetkisi var imiş hakkı
değiştirebilecek bir hakları varmış gibi, katıklı sapıklıklar şöyle dursun, Allah’ın emrine
aykırı olduğu açık olan hatalarına bile itaati caiz görmek, hâsılı Allah bu konuda ne diyor
diye düşünmeden, Allah’ın emrine uymak gerektiğini hesaba katmadan, onlara itaat dahi
öyle bir şirk ve küfürdür, Allah’ı bırakıp başkasına tapmak demektir. Maalesef Yahudiler
ve Hıristiyanlar da böyle yapmışlardır. Ahbar ve ruhbanlarını Rab edinmişlerdir. Onlara
gerçekten Rab dememişlerse bile, Rab yerine koymuşlardır. Dinde hüküm koyabilme
hakları olduğuna inanmışlardır. Hele Hıristiyanlık tarihinde ruhban sınıfının kutsal
tanınmaları ve papaların hata etmez sayılması, daha fazla resmiyet kazanmış olan çok
açık bir durumdur81”.
Allah tasavvurunu, Allah ve Resulünün muradı muvacehesinde değerlendirmek çok
önemlidir. Burası insanların ayağının kaydığı bir noktadır. Biraz önce arz ettiğim gibi,
transandantal bir
81) Elmalı, sadeleştirlmiş, 4 / 319145

varlığa inanmakla, Tanrıya inanmakla Allah Celle Celalühu ’ya inanmak farklıdır. Allah
Celle Celalühu, Kur’an’ı Azimü’ş-şan’da, Hz. Peygamberimizin Hadis-i Şeriflerinde, bu
tasavvurunu bize vermişler ve öğretmişlerdir. Nitekim buna Esma-ül Hüsna denir. Hani
nurdan bir mimariden bahsediyorum ya, onun nasıl bir şey olduğunu arz etmek açısından
söylüyorum.. Müşriklerle müminler arasındaki farkı ayırt etmek bakımından;
Bismikallahümme ile Bismillahirrahmanirrahim örneği anlatılanları daha iyi anlamamıza
yarayacaktır… Meselâ gerek Hudeybiye’de, gerekse boykot esnasındaki yazılarda
müşrikler besmeleyi ‘Bismikallahümme’, Allah’ın adıyla diye yazar. Hudeybiye’de Hz
Peygamber ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diye yazdırmak istediğinde, müşrikler itiraz
ederler. Biz rahman ve rahim olan Allah’ı bilmeyiz, derler. Biz “Bismikallahümme”
yazmanızı istiyoruz, derler. Yani bir kimsede Allah inancının olması farklı bir şeydir. Onun
Allah’a iman etmesi farklı bir şeydir..
Tarihsellik diye bir hastalık var. Metinlerin tarihsel oluşum süreci içinde anlam
kazandığı ki, buna hayır diyemeyiz. Meselâ Aristo’nun bir eserinde, (Aristo ki, İskolastiğe
de temellik yapmıştır, moderniteye de, post moderniteye de.) köleliği meşru görüyor.
Eğer biz, bu gün Aristo’yu bu düşüncesi ile itham edersek, anakronik davranmış oluruz.
Yani Aristo’nun düşüncesinin tarihselliği söz konusudur. Beşerdir, o gün içinde
bulunduğu şartlara göre bir felsefe üretmiştir. Ya da modern felsefenin babası
Descartes... Descartes, canavarın, gözünden bir ışık neşrettiğini, kurtların bunu görünce
korkup kaçtığını söyler. Buna bu gün çocuklar bile inanmaz. Descartes kim? Büyük
filozof!. Modern felsefenin babası… Yine Rönesans filozofları, büyüye inanıyor. Büyüye
inanma Paracelsus’da var, Bacon’da da var.. Şunu söylemek istiyorum: Bir insanın fikri
şüphesiz tarihseldir. Zamanı içinde değerlendirmek lâzımdır. Ama Kur’an’ı Azimü’ş-şan’a
gelince bu, tarihsel değildir. Çünkü o bir filozofun, bir düşünürün eseri, metni değildir..
Niçin? Lütfen aynı mimari şaheseri sarayımızı gözünüzün önüne getirin, nurdan bir
saray, diyorum. Allah 146

Celle Celalühu’yü Kur’an’ın tarif ettiği şekilde kabul ediyorsak tarihsel değildir… Ama
“Allah” tasavvurunuz bir filozof veya düşünür gibiyse, “Kur’an” tasavvurunuz da bir kitap
veya felsefî metin gibiyse o zaman zaten aklınız ve mantığınız sizi zorunlu olarak
tarihselliğe getirir… Kur’an-ı Kerim’in tarihselliğini kabul ettiğiniz zaman, zorunlu olarak
inandığınızı söylediğiniz “Allah” Aristo’nun veya felsefenin “Tanrı”sı olur…
Yalnızca Allah’ın isim ve sıfatları hakkında doğru dürüst bir düşünme çabası bile
tarihsellik meselesinin hakkıyla anlaşılması için yeterlidir.. İlimle ilgili sıfatları… Âlim
sıfatı, Latîf sıfatı, Habîr sıfatı, Sem’i sıfatı… Basîr sıfatı, Şahid sıfatı, Karîb sıfatı, Rakîb
sıfatı, Hâfız, Müheymin, Muhib, Muhsi, 12. İmamı Gazali hazretleri buna Vâsi ve Hakîm’i
de ekledi. İlimle ilgili sıfatları tam 14 tane. Bu sıfatlar; Allah’ın sırları, gizli olanları, olmuşu
ve olacağı, geçmişi ve geleceği, (Eğer Allah tasavvurumuz buysa; zaman nasıl en
mükemmel müfessir olur?. Zamanı ve mekanı Allah yaratıyor.. Zaman ile mekan sürekli
bir oluş içerisinde..) görünen ve görünmeyen âlemi, yerde ve gökte olup bitenleri,
geçmişi, hali ve geleceği, canlı ve cansız bütün varlıkları, insanların gizli ve aşikar bütün
yaptıklarını, küçük ve büyük her şeyi bildiğini ifade eder. Meselâ latîf ismi, Allah’ın küçük,
büyük, gizli ve aşikâr her şeyi bildiğini, onun ilminden gizli hiçbir şey olmadığını ifade
eder. Eğer böyle bir Allah tasavvuru varsa, o zaman demek ki Kur’an’ı Kerime, mütevâtir
olan Kur’an’ı Kerime pazarlıksız iman etmek gerekiyor. O takdirde zaman kavramı
ortadan kalkıyor.
Bu arada şu yazı üzerinde düşünmenizi rica ediyorum:
BEDİÜZZAMAN VE TARİHSELCİLİK/Ebubekir SİFİL Milli Gazete – 24 Şubat 2005
Esas meseleye geçmeden önce bir noktayı tasrih edeyim: Dinlerarası diyalog
konusunu işleyen bir önceki yazımda Fethullah Gü147

len hocaefendinin “Fasıldan Fasıla”sından yaptığım alıntıyı yanlış değerlendiren bazı
okuyuculardan, bağlamdaki “ilzam” üslubuna dikkat etmediklerini izhar eden mesajlar
aldım. Konuyla ilgili olarak bu köşede kaleme aldığım onlarca yazı ortadayken hiçbir
anlam veremediğim bu mesajların sahiplerini dikkat ve ciddiyete çağırıyorum…
Gelelim maksada.
Bilindiği gibi Kur’an, Mü’minler’e hitaben, “Ey iman edenler! Yahudiler’i ve
Hristiyanlar’ı dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar…” (5/el-Mâide, 51) buyurur.
Said Nursî merhum, “Münazarat”da (1944), bu âyet Yahudi ve Hristiyanlar’a
muhabbeti yasakladığı halde nasıl olup da onlarla dost olunmasını söylediği tarzındaki
bir soruyu şöyle cevaplıyor:
“Evvela (…) nehy-i Kur’anî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise takyid olunabilir.
Zaman bir büyük müfessirdir, kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. Hem de hüküm
müştak üzerine olsa, me’haz-ı iştikakı, illet-i hüküm gösterir. Demek bu nehiy,
Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan aynaları hasebiyledir. (…)
“Saniyen, Zaman-ı Saadette bir inkılab-ı azim-i dinî vücuda geldi. Bütün ezhanı nokta-
i dine çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adaveti o noktada toplayıp muhabbet ve adavet
ederlerdi. Onun için, gayr-ı Müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lakin
şimdi âlemdeki, bir inkılab-ı acib-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhanı zabt ve bütün
ukulü meşgul eden nokta-i medeniyet, terakki ve dünyadır. Zaten onların ekserisi
dinlerine o kadar mukayyed değildirler. Binaenaleyh, onlarla dost olmamız, medeniyet ve
terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan asayişi
muhafazadır. İşte bu dostluk kat’iyyen nehy-i Kur’anî’de dahil değildir…” 148

Her ne kadar tarihselcilik “mutlak-mukayyed” dinlemeyip bütün ahkâmı ber-hava etme
tavrının adı olmakla, bir mutlakın takyidinden ibaret olan yukarıdaki tesbiti “tarihselcilik”
ifadesi olarak görmek cay-ı itiraz ise de, burada “mutlak”ı “takyid” eden delilin mahiyeti
üzerinde durmak zorundayız.
Kur’an’ın herhangi bir mutlak hükmünün “zaman delili” tarafından takyid edilebileceği
hangi Usul kitabında kayıtlıdır bilemem; ancak bildiğim şu ki, “zaman”a böyle bir yetki
tanınması, ucu “nesh”e kadar pekâlâ çıkabilecek bir tavrın ifadesi olur ki, “tarihselcilik” de
bundan başkası değildir!
Öte yandan “zamanın kaydı”nın, Kur’an’ın mutlakını takyid edici kuvvette bir delil
olması keyfiyeti hangi cihettendir? Burada “mutlak”tan, “takyid”den konuştuğumuza göre
Usulcüler’in “delil” tarifini mi esas alacağız? Eğer öyleyse “matlub-u haberî” nerede? (Bu
noktada Hristiyanlık’tan ahir zamanda beklenen “tasaffi” gündeme getirilebilir. Bu nokta
üzerinde daha sonra duracağım.) Ayrıca bu delil kat’î midir, zannî midir?
Yoksa Kelâmcılar’ın ıstılahına mı başvurmalıyız? Eğer böyleyse o bir “bürhan”mı,
yoksa “emare” midir?..
Eğer zamanın kaydı kat’î bir delil/bürhan ise onun kat’iyeti nereden gelmektedir?
Günümüzdeki Yahudi ve Hristiyanlar’ın, hükmün asr-ı saadettekilerle takyid edilmesini
gerektiren hangi temel dönüşümü söz konusudur?
Eğer zaman zannî bir delil/emare ise kat’îyi zannî ile nasıl takyid edebiliriz?
Üstelik burada bir de “iştikakın me’hazının illet göstermesi” durumu var. Ben buradan,
Yahudi ve Hristiyanlar’ın dost edinilmemesi hükmünün, onların Yahudiliklerine ve
Hristiyanlıklarına bağlanmış olmasını anlıyorum. Bu da, bir kimsede Yahudilik veya
Hristiyanlık 149

temel bir vasıf olarak devam ettiği sürece, onu dost edinmenin yasaklığı hükmünün
illetinin varlığını devam ettirmesi demektir. Öyleyse burada iştikakın mehazından hareket
etmenin lehde değil, aleyhde sonuç doğurduğunu söylemek durumundayız.
Ve nihayet çağımızdaki “inkılab-ı acib-i medenî ve dünyevî”nin, asr-ı saadetteki
“inkılab-ı azim-i dinî”nin yerini aldığı tesbitinden hareketle, dikkatlerimizi “nokta-i din”den
“nokta-i dünya”ya çevirmemizi ve dolayısıyla “din temelli nehy-i Kur’anî”yi terk edip
“medeniyet(!), terakki ve dünya temelli vela-yı Yehud ve Nasara”ya yönelmemizi
öğütleyen yukarıdaki satırlar da tarihselci bakışın kalesini tahkim edici niteliğiyle dikkat
çekiyor.
Çağın bir “medeniyet çağı” olduğunu ve medeniyet icabatının behemehal yerine
getirilmesini bir “mukteza-yı nass” derecesinde kabul ettikten sonra “ümmet-i davet”ten
“medenî dünya” çıkarmak elbette normal olur. Ne var ki esas mesele de burada yatıyor.
Yapılması gereken, zihinleri, meşgul oldukları (daha doğrusu “edildikleri”) “inkılab-ı
acib-i medenî ve dünyevî”ye perestiş yerine, onun mahiyeti, doğuşu, tezahürleri ve
doğurduğu sonuçlar üzerinde düşünmeye sevk etmek iken, ona öykünmek ve buradan
da Yahudi ve Hristiyanlar’la “muhabbet” ilişkisi çıkarmak nasıl izah edilebilir?
Tam bu noktada nereye geliyoruz? Mecellenin 13. maddesine, “Mevridi nasda
içtihada mesağ yoktur”. 39. madde sonra geliyor, “ezmanın tagayyürü ile ahkâmın
tebeddülatı inkâr edilmez”… Mecellenin 13. maddesi; muhkem âyetlerde içtihat söz
konusu değildir. Hükmü açık olan âyetlerde içtihat yapılamaz. Mütevâtir hadislerde de
içtihat yapılamaz.. Meselâ hadlerin, had cezalarının hepsi muhkem âyetlerdir. Zina eden
kadın ve erkeğe 100 değnek vurulur. Burada içtihat yoktur. 39. maddede; “zamanın
değişmesi ile hükümlerin değişeceği inkâr edilemez”. Elbette ki açık naslar söz konusu
değilse.. 150

İmamı Âzam hazretlerinin ev kavramından, Küfe’de anladığı ile Şam’da anladığı aynı
değil. Niçin? Âdet, ananeye göre, yöreye göre değişir. Bizim bu gün çok anlamlı
dediğimiz müşterek kavramlar oluyor. O zaman tercih değişebilir. Kur’an’ı Kerimde geçen
bir kavramda, birinde 7 gün anlaşılıyor, birinde 18-19 gün anlaşılıyor… “Tuhfe“ diye
Kur’an-ı Kerim’de bir kavram geçiyor, Ashab-ı Kiram’ın bir kısmı diyor ki; tuhfe kadının
adet dönemidir ve süresi yedi gündür. Bazıları 18 gündür diyor... Çünkü muhkem değil
âyet, öyle de anlaşılıyor, öyle de. Meselâ Mebsud’da o kadar güzel örnekler var ki; bir
şehirde yolda yürüdükten sonra abdestini yenile deniliyor. Başka bir şehirde yenilemene
gerek yok diyor. Niye? Çünkü birinci şehir çok pistir, damlarından pislik akar onun için
orada abdesti yenilemek gerekir deniyor.
Öyleyse tarihsel olan ile tarihsel olmayanı idrak edemeden Kur’an’ın tarihselliğini
tartışmak ucuzculuktur… Çünkü Kur’an’ı tarihsel olarak kabul ettiğinizde az önce de
belirttiğim gibi “Allah”ın nasıl olduğunu, onun isim ve sıfatlarını siz belirlemiş olursunuz.
Tıpkı filozoflar gibi... “Bana filozofların sözünü ettiği Tanrıdan değil Peygamberlerin
haberini verdiği Allah’tan söz edin” diyen Pascal’ı hatırlayın!.. Batıdaki bir cins kafa bile
bunun farkına varıyorken bugün adına “Müslüman” denilen birilerinin bir filozof Tanrı
üretme-oldurma çabasını iz’anınıza bırakıyorum..
Hâsılı Şeyh, Üstad, kanaat önderi, hoca(!) v.b. gibi iman haramilerine dikkat! Bu iman
eşkıyaları köşe başlarını kesmişlerdir! İmanınızı soyarlar! İman soyguncuları o kadar
çoklar ki!.. Milyonları peşlerinden sürüklüyorlar!.. Gerçi halen şüphe ediyorum: Milyonlar
mı bu saydığımız adamların peşinden gidiyor? Yoksa onlar mı milyonların peşinden
gidiyor? Daha doğrusu hepsi birlikte hevâ ve heveslerinin peşinden mi giderler?
Bilinmez!..151

3. PEYGAMBER TASAVVURU

Peygamber tasavvuru derken, âyet ve hadislere göre bir Peygamber tasavvurunu
kastediyoruz. Yani önce İslâm’daki peygamber tasavvuru ve bu tasavvur içinde kâinatın
yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz… Önce bu ve buna
bağlı olarak da Peygamberimizin sünnetinin uygulayıcısı olan Ashab-ı Kiram tasavvuru..
Konuya girmeden şuna dikkat çekmek istiyorum.. Son zamanlarda dikkat ederseniz,
sürekli Ashab-ı Kirâm ile uğraşılıyor. Ashab-ı Kirâm’ı, İslâm’ı yaşayanları sıradanlaştırma
çabaları var. Peygamberimiz, Ashab-ı Kiram, Müçtehid âlimler sıradanlaştırılırken,
filozofların ve bilim adamlarının yüceltilmesi tesadüf olmasa gerek diye düşünüyorum. Bu
bir anlayış ve idrak meselesi… Diyanetin İslâm Ansiklopedisinde Peygamberimizle ilgili
olarak bir yerde “Hz” ifadesi geçiyor. Başka yerde yok. Müçtehid imamlarla ilgili olarak
Şafi, Ebu Hanife diye geçiyor. Bu nesneleştirme, sıradanlaştırma veya basitleştirme
demektir. İmamı Azam Hazretleri deyince güya objektif olunmuyor! Değerlendirme
yapılmış oluyor! Bilimsel olmuyor!!!152

Risalet ve Nübüvvet ile ilgili âyet-i kerimeler ile başlayalım:
Allah Celle Celalühu Nisa Suresinin 165. Ayeti Kerimesinde şöyle buyuruyor;
“Peygamberleri müjdeciler ve azap habercileri olarak gönderdik ki,
peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah
mutlak üstündür, yegâne kudret sahibidir”.
Yunus suresinde, 43. Ayeti Celilesinde; “Her ümmetin bir peygamberi vardır”,
buyuruyor. Kurtubi bu âyeti Kerimesinin tefsirinde; “Her ümmetin kendilerine karşı şahitlik
edecek bir peygamberi vardır. Çünkü öteki dünyada, bir cemaat gelecek, diyecek ki;
Allah’ım biz bilmiyorduk, senin varlığından haberdar değildik. Şahit olarak kim var?
Dendiğinde, her kavme peygamber gönderilmiştir, o şahitlik edecek.”
Nahl Suresinin 36. Ayeti Kerimesinde; “Celalim hakkı için biz her ümmete,
Allah’a ibadet edin, putlara tapmaktan sakının diye bir peygamber gönderdik. Ama
içlerinden bir kısmına Allah hidayet verdi, bir kısmına sapıklık sabit oldu. Şimdi
yeryüzünde bir gezin bakın, peygamberini yalanlayanların sonu nice oluyor”.
Dolayısıyla Allah Celle Celalühu, her topluma, (bir rivayette 124 bin olarak geçer),
Peygamber göndermiştir.
Peygamberlerin beş tane sıfatı vardır:
Sıdk
Emanet
Fetanet
Tebliğ
İsmet
Sıdk; verdikleri her türlü haberde, doğru sözlü ve sadıktırlar. Onların doğrulukları
kendilerine iman etmeyenler tarafından da 153

kabul edilmiştir. Mekke müşriklerinden Ubey bin Halef diye birisi var. Bir gün bu
adam, atını besliyor, talim ettiriyor. Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselam’a diyor ki;
-“İnşallah ben seni bir gün öldüreceğim.
Efendimiz de diyor ki;
-“İnşallah ben seni öldüreceğim”.
Bu olay Mekke’de iken geçiyor. Neyse, Hicret vuku buluyor. Uhud harbi… Bakıyor ki
Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz, Ubey bin Halef geliyor. Bizzat eliyle, (dikkat edin
birilerinin Peygamber algısına uymuyor bu) birinin kargısını alıyor ve kargıyı atınca Ubey
bin Halef’in suratını sıyırıyor. Ubey bin Halef yaralanınca paniğe kapılıyor, korku içinde
“ben öleceğim” diyor. Arkadaşları;
-Sen deli misin, burada ufacık bir sıyrık var, bundan insan ölür mü?
-Vallahi bana Muhammed böyle dedi, o yalan söylemez.
Ve bir süre sonra Ubey bin Halef ölüyor82… İşte bu sıdk özelliği...
Emanet; bütün peygamberler son derece güvenilir insanlardır. Nitekim Aleyhissalâtu
Vesselam Efendimizin en temel vasıflarından biri Muhammed-ül Emin’dir… Hacer-ül
Esved taşının yerine konması ihtilafında anlaşamazlar ve tartışmaya başlarlar, içlerinden
birisi Kâbe’ye ilk kim gelirse, o hakem olsun der... Efendimiz henüz Risalet ile
görevlendirilmemiştir. Hira’dan evine dönerken Kâbe’ye uğrayıp öyle gidecektir.
Aleyhissalâtu
82) M. Asım Köksal. İslâm Tarihi, Şamil yay. İstanbul, 1987, sh. 10-11 / 180154

Vesselam Efendimiz Kâbe’de görününce yani ilk gelen olunca; oradaki herkes el emin
geliyor, diyorlar, “El-emin”…
Üçüncü özelliği fetanet; insanlar içinde akıl, zekâ, feraset bakımından olmak üzere,
her bakımdan üstündürler. Bunlar deha ötesi. Dâhi ayrı. Bunlar deha ötesi… Burada bir
hal meselesi var.
Tebliğ; ilahî emirleri emredildiği şekilde, tebliğ ederler.
İsmet; gizli aşikâr her türlü günah işlemekten, mâsiyetten uzaktırlar. Yani, icmâ ile
bütün mezheplerde, peygamberlerin günahsız olduğu, ismet sıfatının olduğu, günahtan
masun oldukları kabul edilmiştir. Peygamberler, zelle denilen ufak hatalar işlerler. Bu,
günah değildir. Yani, ismet sıfatına münafi olmadan, aykırı olmadan, zelle denilen ufak
hatalar işlerler.
Bunlara ek olarak, Risalet ile ilgili olarak vehbilik-kesbilik hususu vardır...
Peygamberlik kesbî değildir; zira Peygamberlik çalışma ile elde edilemez. Allah’tan,
vehbî olarak lütfedilmiştir. Bugünün rasyonalist İslâmcısı bunu da sekülerize ediyor.
Peygamberlik insanların zihninde bir potans halidir, o potans haline ulaşan Peygamberdir
demeye getirenler var!...??? ( Fazlurrahman )İşte Batı modernitesinin, Batı aklının, Batı
mentalitesinin bizi getirdiği nokta burasıdır.. Peygamberi filozoflaştırma dediğim husus!..
Yedinci olarak mucize göstermek… Her peygamber muhakkak mucize göstermiştir.
Çünkü bir topluma geliyor, o toplum tarafından kabul edilmesi mümkün olmayan bir takım
umdeler getiriyor. Bunları ispat için de Allah mucize ihsan buyuruyor. Velinin keramet
gösterme mecburiyeti yoktur..
Bu anlattıklarım genel Peygamberlik halkası içindeki özellikler. Bir de bunlara ek
olarak, Aleyhissalâtu Vesselam Efendimizin şu özellikleri var. Öncelikle Peygamber
Efendimiz Aleyhissalâtu 155

Vesselam Habibullah’tır. Allah’ın sevgilisi… Nitekim bir Hadis-i Şerifte şöyle
buyruluyor; “Biliniz ki ben Allah’ın sevgili kuluyum, dostuyum”, ancak övünmek yok.
Bütün peygamberlerden efdaldir ve o insanlığın en şereflisidir. Habibullah özelliğine ek
olarak, Resul-ü Sakaleyn; insanların ve cinlerin peygamberi olarak gönderilmiştir. Hâtem-
ül Enbiya, son peygamberdir. Makam-ı Mahmut sahibi, yani ahirette Allah’ın izniyle
müminlere şefaat edecektir,.. Şu mesele bile ihtilaf konusu oluyor. Allah’ın izniyle Hazreti
Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şefaat edecektir.
Beş vakit namazında Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat inancına sahip birisi, bir gün bana;
Şefaat var mı?
Allah izin verirse var!
Hâlbuki âyette var, hevâ ve hevesimizden çıkarmıyoruz. Din bu kadar mıncık, mıncık
edilir mi? Sözüm ona, Allah’ın, vahdaniyetini vurgulayayım derken, bakın iş nereye
gidiyor. Tevhid’de aşırı tenzih de Allah’ı soyutlayarak yok ediyor. Aslında Allah’ı
“koruyacağım” derken, onun vahyini ve Peygamberini yok ediyor!.. Tenzih ile teşbih aynı
andadır.. Yalnızca tenzih seküler bir mistisizmdir; tıpkı yalnızca teşbih seküler bir
putperestlik olduğu gibi.. Allah izin verirse Peygamberler şefaat eder. Bir de şefaat-i
uzma makamı, yani; mahşerde bütün insanlar, heyecan ve ıstırap içinde bulundukları bir
sırada, bunların hesaplarının bir an önce görülmesi için Hz Peygamber Sallalahu Aleyhi
Ve Sellem Efendimiz şefaat edecektir. Allah ile Peygamber arasında bir dualite yaratmak
isteyenlere özellikle dikkat etmek gerekir. Hadis-i Şerifler, Kur’an-ı Kerim’den ayrı bir
“şeymiş” gibi anlayanlar, anlatanlar ve sunanlar var. “Allah” diyerek Risalet’i inkar
noktasına gelenler ile, Peygamberlere uluhiyetle ilgili nitelikler atfederek Allah’ı
“soyutlayanlara” dikkat etmek gerekir.156

Enbiya Suresinin 107. Âyet-i Kerimesinde Allah Celle Celalühu şöyle buyuruyor;
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”. Peygamber derken, neden
bahsettiğimizi bilelim. Peygamber tasavvurunu en iyi idrak edebileceğimiz âyet-i
celilerden biridir bu: Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik…
Kalem Suresinin 4. Âyet-i Celilesinde; “Muhakkak sen büyük bir ahlâk
üzerindesin”.
Fetih Suresinin 2. Âyet-i Kerimesinde “Ki, bu yüzden Allah senin geçmiş ve
gelecek günahlarını bağışlayıp, üzerindeki nimetini tamamlayacak ve seni
dosdoğru bir yola çıkaracaktır”. Geçmiş ve gelecek bütün günahların affedilmesi...
Hemen burada netameli bir konuya geliyoruz. Hem, peygamberlerin ismet sıfatı var,
günah işlemezler dedik, hem de günahları affedilmiştir buyruluyor… Burada kuru mantık
ve akılla hareket ederseniz bir çelişki var gibi gelir insana ama akl-ı selim ile yola
çıkarsanız kesinlikle bir çelişki söz konusu değildir… Kurtubi tefsirinde 2. ve 16. ciltte
çok geniş biçimde anlatılıyor bu hususu.. Bu izahlardan birisi şöyledir: ‘Bu ifadede Allah
Celle Celalühu buyuruyor ki; senin günahın olsa bile, affedilir’. İşte mücmel âyet
dediğimiz budur. Burada ham yobaz kaba softalık şudur; yorumlardan birinin üzerinde
ısrar etmek... Allah Celle Celalühu diyor ki; “Senin günahın bile olsa affederdim ben”.
Fakat diğer bir izahda da; Ebu Said Harrar Hazretlerinin bir sözü var, bu söz Kurtubi
tefsirinde de var, Elmalılı’da da var. İmamı Rabbani Hazretleri Mektubat’ta iki yerde
zikrediyor. O da şudur; “Ebrarın hasenatı, mukarreblerin günahıdır, seyyiatıdır.”
Mektubatın 1. cildinin 164-167. sayfalarında izah ediyor İmamı Rabbani Hazretleri…
“Mevla Teâlâ’ya yakın olan kullara ebrar denir. Bunlardan daha yakın olanlara da
mukarreb denir. İyilerin, ebrarın hasenatı, iyilikleri; yakın olanların günahlarıdır.” Yani
mukarreblerin ufak bir hatası olsa da, o, çok büyük bir hata 157

gibi gözükür. Ve dolayısıyla âyeti kerimede zikredilen budur. Belki de sıradan bir
mümin için gayet meşru olan bir davranış biçimi, Peygamberler için büyük bir hata
şeklinde görülebilir. Verilen nimetin büyüklüğüne göre..
Efendimizin mübarek ayakları şişermiş namaz kılmaktan.. Hz Aişe validemiz;
-‘Ya Resûlullah sen affedilmiş birisin, niçin bu kadar kendine sabahlara kadar eziyet
ediyorsun’ deyince;
-“Nimetin şükrünü eda edici olmayayım mı” diye cevap veriyor Aleyhissalâtu
Vesselam Efendimiz. Buradaki nimet de Peygamberlik olsa gerek..
Bunu için de diyoruz ki; tarikat oyun oynamak değil. Tasavvuf hobi değil! Bir kere
daha tekrar ediyoruz ”Ebrarın hasenatı, mukarreblerin günahıdır, seyyiatıdır.” Tarikat
önce terk-i mâsivadır! Bütün İslâmî faaliyetler PDR (Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik)
değildir…
İmam-ı Gazali Hazretleri İhya’da şöyle buyuruyor; ‘Avamın orucu var, havasın orucu
var, Hass’ül Havasın orucu var. Avamın orucu, bizim orucumuz, yiyip içmedin mi,
mukarenette bulunmadın mı, orucumuz tamamdır. Ama havassın orucu farklıdır; meselâ
yalan söylese orucu bozulur. Hass’ül Havasın orucu ise daha da farklıdır.. Aklından yalan
geçse, orucu bozulur.’ Ama şeriat hangisi? Birinci aşama… Sakın karıştırmayalım. Teklif
şeriat ile ilgilidir. Allah ve Resulü buyuruyor ki; bir şey yiyip içmedin mi, mukarenette
bulunmadın mı orucun tamamdır. Bu şeriattır.. Tarikata girdim dersen, iddialı olursan,
mükellefiyetlerini yerine getirmen lâzım. Adam olanların kafasına balyozla çakmak için bu
ölçüyü bir kere daha tekrar ediyorum: ‘Ebrarın hasenatı, mukarreblerin seyyiatıdır.’ 158

Ahzab Suresinin 21. Âyet-i Kerimesinde; “Yemin olsun, sizin için, Allah’ı ve
ahiret gününü arzu edenler için, Allah’ın Peygamberi pek güzel bir örnektir.” Üsve-i
Hasene… Televizyondaki bazı tipler gözünüzün önüne gelince bir anlam kazanıyor mu
bunlar. Üsve-i Hasene.. Yani Peygamberimiz de beşerdir ama sıradan bir insan değil, en
güzel bir örnek diye buyruluyor âyeti kerimede. O bir beşerdir ama kendisine vahyedilen
bir beşerdir.. Gerçek derin İdrak bunu idraktir… Peygamberler insandır ancak onların
normal insanlardan çok önemli bir farkları var: Onlar vahiy almaktadırlar. Dolayısıyla
bunu anlayamayan “Peygamber de insandır” diyerek bir sıradanlaştırma yaptığının
farkında değildir. Her insan rüya görür ama sıradan bir insan ile Peygamberlerin rüyası
aynı değildir. Çünkü Peygamberlerin rüyası vahiydir.
Saffat Suresinin 102. Âyet-i Kerimesinde, Hz İbrahim’in rüyasından bahsedilir.
Yusuf Suresinin 44. Âyet-i Kerimesinde de, Hz Yusuf’un rüyasından bahsedilir. Ve
İbn-i Abbas da aynen şöyle diyor; ‘Peygamberin rüyası vahiydir’. Peygamber
Sallallahu Aleyhi Ve Sellem şöyle buyurmuştur; ‘Biz Peygamberler topluluğunun
gözleri uyur, kalplerimiz uyumaz.’ Kurtubi tefsirinin 14. cildinde belirtiyor.
‘Peygamberlerin rüyaları haktır ve fiilleri Allah Teâlâ’nın emriyledir.’ Elmalılı. 1. ciltte
zikrediyor. Peygamberlerin rüyası vahiy, tabirleri de vahiydir. Hz Yusuf’un zindan
arkadaşlarının rüyalarını tabir etmesi gibi.
Hayatla iç içe devam etmeye çalışıyoruz. Peygamberlerin rüyası vahiydir dedik. Peki,
insanların rüyalarına gelince; hemen nereye başvuracağız? Mektubat’a başvuracağız.
Mektubat’ın 1. cildinin 571. Sayfasına... ‘Bilinmelidir ki, rüyalara ve vakıalara
güvenilmez, onlara itibar edilmez.’ Peki, vakıa ne demek? Hemen arz edeyim; İmam-ı
Rabbani Hazretleri Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinden alıyor; ‘Misal ya da hitap yoluyla, o
âlemden kalbe gelen mânâ, mübeşşire, vakıa sadece mânâ âleminde gördüğü şeylerdir,
bir çeşit rüya görmeye benzer.’ Mektubat 690. sayfa. 159

‘Kalbe öyle geldi ki..’ Mektubat 1567’de yazıldı. Bu arz ettiğim, Mektubat’ın 1. cilt
571. sayfasıydı... Bir de bakın Mektubat’ın 2. cildinin 705. sayfasında şöyle diyor; ‘Bu
sebepledir ki, Nakşibendî büyükleri vakıalara itibar etmemişlerdir. Faydası pek olmadığı
için de, saliklerin, talebelerin gördükleri vakıalara itibar etmemişlerdir..”.
Rüya insanın konusu değil, konuşulmasının mânâsı yok, o, Peygamberle ilgili bir şey.
Bugün Peygamber de olmadığına göre, isterse evliya görsün, kimseyi bağlamaz.. Yine 2.
cildin 212. Sayfasında rüyaya itibar edilmez diyor İmam-ı Rabbani Hazretleri.
Mektubat’ın 1. cildinin, 571. sayfasında; ‘Bilinmelidir ki, zikrin fayda vermesi,
neticenin ortaya çıkması, şeriat hükümlerini yerine getirmeye bağlıdır.’ En büyük keramet
şeriatı tatbiktir. (Bırakın öyle kuş gibi uçmayı, denizde yüzmeyi.) Binaenaleyh, farzları,
sünnetleri yerine getirmede, haramlardan ve şüpheli şeylerden kaçınmada son derece,
ihtiyatlı davranmak, büyük, küçük her meselede şeriat âlimlerine müracaat etmek ve
fetvalarına göre amel etmek gerekir.’ Elmalılı rahmetli, 5. cildin 48. sayfasında der ki;
‘Ve bundan dolayı Peygamberlerden başkasının rüyası ya da rüya tabiri, ilmî yakin ifade
etmez.’
Neticede, bizim tefekkür dediğimiz şey de bir anlamda ilhamdır. Bir insanın
tefekkürünün dinî anlamda bağlayıcılığı olabilir mi? Elbette olamaz!.. Çünkü bu kişinin
tefekkürüdür ve o kişinin tefekkürü onu bağlar. Allah rızası içinse, sevabı vardır. Boş ise
mübahtır, kötülüğe sevk ediyorsa, günahını alır.
Kişi müçtehitse, söylediği şeyin Kur’an ve Sünnete göre izahını yapması lâzımdır.
Müçtehid ancak ilmen, kıyasen içtihat yapar.. Bir insanın müçtehid vasfı yoksa ve içtihat
ediyorsa, günaha girer.. Müçtehid ise, isabet ederse iki sevap alır, hata ederse bir sevap
alır. Bir sûfi ‘bu bana keşfen bildirildi’, diyorsa, yine delil 160

değildir. İçtihatta nasıl hata yapılırsa keşifte de hata yapılır.. Keşif Kur’an ve Sünnetle
delillendirilirse ümmet bakımından bir anlamı ve bağlayıcılığı olur. Sonuçta keşifte kişisel
bir durumdur.
Ebu Süleyman Darani: “Çoğu kez sufilere gelen (ilham türü) şeyler kalbime gelir,
onları iki adaletli şahit olan Kitap ve Sünnete arz edip gelenin hak olduğuna dair
tasdiklerini almadan kalbime girmesine izin vermem.” Zünnun El Mısri: “Allah Tealâ’yı
sevenin alameti, Allah’ın sevgilisinin ahlâkına, fiillerine, emirlerine ve sünnetine tabi
olmasıdır.” Cüneyd-i Bağdadi: “Hakka giden bütün yollar, halka kapalıdır; ancak
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hal ve hareketine sarılıp sünnetine uyanların
üzerinde bulunduğu Peygamberin Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yolu açıktır.” “Bizim
gidişatımız, Kitap ve Sünnetteki esaslarla sınırlandırılmıştır.” Kur’an-ı Kerim’i anlamada
Sünnet’i ölçü ve esas kabul etmek budur…
Tevbe Suresinin 113. Âyet-i Kerimesinde Allah Celle Celalühu buyuruyor ki;
“Peygamber ve müminler için, müşriklere istiğfar etmek yoktur.” Müşrikten af dilenmez…
Hz. Nuh ve Hz. İbrahim örneğini hatırlayın!.. Hz. İbrahim babası için, Hz. Nuh karısı ve
oğlu için, Hz. Lut karısı için bir aidiyet bağı kuramamıştır. Çünkü burada aidiyet imanla
irtibatlandırılmıştır.. Kur’an’da bunlar tarihsel olaylar diye anlatılmaz, bunların hepsi
gerçek olaylardır ve işaretlerdir.. Bir Peygamberin çocuğu da kâfir olabilir, annesi de kâfir
olabilir, karısı veya babası da kâfir olabilir. Yani, kâfir veya mümin olmanın, irsiyetle veya
soyla bir alakası yoktur.
Sebeb-i nüzul bağlamında düşünecek olursak bu kıssalar genellikle Ebu Talip’le ve
peygamberimizin yakınları ile ilgilidir.. Kasas Suresinin 56. Âyet-i Celilesi; “Resulüm,
sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin. Bilakis Allah dilediğine hidayet verir. Ve
hidayete girecek olanları en iyi bilen O’dur.” Peygamber tasavvuru dediğim budur ve
birkaç fırça darbesiyle onu ortaya 161

çıkarmaya çalışıyorum. Yine Ahzab Suresinin 6. Âyet-i Celilesinde şöyle
buyruluyor; “Peygamber, müminlere nefislerinden evladır.” Veya bu âyetin başka bir
meali; “Peygamber müminlere, kendi canlarından önce gelir.”
Ahzab Suresinin 56. Âyet-i Celilesinde, Allah Celle Celalühu buyuruyor ki;
“Gerçekten Allah ve melekleri, Peygambere salat ederler.. Ey iman edenler, siz de
ona teslimiyetle salat ve selam edin.” Bu âyet-i celilenin tefsirinde; ‘ve selam vererek
ona hürmet edin’ ve bir mânâya göre, ‘onu, hiç incitmeyerek teslim olun, boyun eğin.’
Denilir. Bu âyetler gösterir ki, (Elmalılı tefsirinden) Peygambere salâvat getirmek farzdır.
Ama tekrarına değinilmemiştir. Meselâ bir cemaatte oturuyoruz, Aleyhissalâtu Vesselam
Efendimizin ismi geçti, ilkinde salat ve selam farzdır, ondan sonrasında ihtilaf var. Ancak
tekrarına değinilmemiştir. Sahih olan odur ki; ismi zikrolundukça vacip olur. Bu hususta
birçok hadis-i şerifler rivayet olunmuştur. Ben bir tanesini seçtim. Aleyhissalâtu Vesselam
Efendimiz buyuruyor ki; ‘Yanında adım zikrolunup da, bana salâvat getirmeyen
kimsenin burnu sürtülsün.’ (Elmalılı tefsirinin 6. cildinin 330 sayfasında, Kurtubi
tefsirinin de 14. cildinin 171-179. sayfalarında…)
Burada izin verirseniz bir köşeli parantez açmak istiyorum. Köşeli parantez olunca
felsefe… Sokrates diye bir adam var… Yunan felsefesinin sistematik dönem filozofudur.
Yunan felsefesi deyince de; sacayağı Sokrat, Aristo ve Platondur. Sokrat der ki; ‘Erdem
bilgidir.’ Diğer deyişle fazilettir… Yani Sokrates diyor ki; bir insan yanlış bir eylemde
bulunuyorsa bu, bilgisizliği yüzündendir. Bugün bunun ne kadar yanlış bir görüş tarzı
olduğu ortadadır, çok naivdir ve çocuklar bile inanmaz. Meselâ bir adam babasını
öldürdüyse bilgisizliğinden mi öldürdü, hırsızlık yaptıysa, bilgisizliğinden mi yaptı? Oysa
bankaları bilimsel yöntemlerle soyup içini boşaltanlar, bilgili oldukları için bunu
yapabildiler.. Dolayısıyla mesele sadece bilip bilmeme meselesi değildir. 162

Bugün din adına konuşanların hepsi benden, bizlerden kat kat fazla bilgiye sahiptirler
ancak Peygamberden bahsederken asker arkadaşından bahseder gibi konuşurlar..
Anlamak, izah edebilmek mümkün değil!.. Bu konuda öyle sıkıntıya giriyorum ki işin
içinden çıkamıyorum.. Aslında bu tarz insanlarla konuşmak faydalı oluyor. Geçen gün
üniversiteye gittik, ufuk genişledi. Bizi seven arkadaşlarla konuşuyoruz, bir şey oldu,
dedim; tekfir edemem.
-Abi edemezsin de ne edersin? Dediler.
Tekfirin ne demek olduğunu biliyor musun? Elbette biliyorum, Müslüman’a kâfir
demek de küfür, kâfire Müslüman demek de. Adam diyor ki; demokrasiye Allah’a
inandığım gibi inanırım. Şimdi bunu ne yapacaksın, ben tekfir edemem deyince kızıyorlar
bana.. Hanefi mezhebinde bu tekfir işi çok ince.. Bunu âcizane bilerek söylüyorum.
Burada İmam-ı Gazalinin usulü doğru, İmam-ı Gazali şahsı değil de, görüşü tekfir ediyor.
Peki, görüş nasıl şahıstan ayrılıyor? İmam-ı Azam Hazretlerinin yöntemi ne kadar
doğruysa, İmam-ı Gazali’ninki de o kadar doğru, biz ikisine de uymak zorundayız. Bir
kâfire Müslüman demek de, küfre girer. Orada o kadar ince bir nokta var ki çok dikkatli
olmalıyız. Allah cümlemizi korusun, âyet-i kerimeyi bir daha okuyorum; “Gerçekten Allah
ve melekleri, Peygambere salât ederler. Ey iman edenler, siz de ona teslimiyetle
salât ve selam edin.” Köşeli parantezi kapatıyorum.
Az önce kısmen değindiğim Hz. Peygamberin beşeriyeti meselesi ile ilgili birkaç şey
daha söylemek istiyorum.
Şura Suresinin 52. Âyet-i Celilesi ”Ve işte sana, böyle emrimizden bir ruh,
Kur’an vahy ettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun, lakin biz onu bir nur
yaptık, onunla kullarımızdan dilediklerimize hidayet veriyoruz, muhakkak ki sen
doğru bir yol gösteriyorsun.” (Dikkat!!! peygamber tasavvuru 163

diyoruz..) Bu da Allah’ın Rakik sıfatı. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun, sana
öğrettik..
İsra Suresinin 93 ve 95. Âyet-i Kerimeleri “Yahut altından bir evin olsun yahut
göğe çıkasın, ona çıktığına da asla inanmayız, taa ki bize okuyacağımız bir kitap
indiresin. (müşrikler diyor) De ki; Rabbimi tenzih ederim ben ancak bir insan ve
Peygamberim.” Bu o kadar çok geçiyor ki. Nitekim Âyet-i Kerimede; “Rabbimi tenzih
ederim ben ancak bir insan ve Peygamberim, kendilerine doğru yolu gösteren
hidayetçi geldiğinde inananların iman etmelerine ancak Allah, peygamber olarak
insan mı gönderdi demelerine engel olur”. Müşrikler diyor ki; Allah Peygamber diye
insan mı gönderdi. “Söyle onlara, eğer yer yüzünde insanın yerine, hep uslu, uslu
yürüyen melekler olsaydı, (şu âyete bakın, uslu uslu yürüyen melekler..) mutlaka
onlara melek değil Peygamber indirirdim.” Hz Peygamberin beşeriyeti…
Kehf Suresinin 110. Âyet-i Kerimesi; “De ki; ben ancak sizin gibi bir insanım,
yalnız ilahınız bir ilahtır diye bana vahy olunuyor. Onun için her kim Rabbine
kavuşmayı arzu ederse, yararlı bir iş yapsın ve Rabbine yaptığı ibadete kimseyi
ortak etmesin.”
Ve tarifi mümkün olmayan Abese suresi, 1. 2. 3. ve 4. âyeti kerimeleri. Tefsirleri de
mükemmel... Rivayet edilir ki, müşriklerin ileri gelenlerinden bir kısmı gelmiş,
Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz onlara tebliğ yapıyor. O sırada Abdullah İbn-i Mektum
geliyor. Gözleri âmâ… Göremiyor ve göremediği için de ha bire soru soruyor Hz.
Peygamber Efendimize. Onun bu ısrarlı durumu Efendimizi biraz rahatsız ediyor.. O
zaman bu âyeti kerime inzal buyruluyor. “Peygamber yüzünü ekşitti ve döndü, çünkü
kendisine âmâ gelmişti. Ne bilirsin ki belki o temizlenecekti. Yahut öğüt
bekleyecekti de, öğüt kendisine fayda verecekti. Ama ihtiyatsız görünene gelince,
sen ona yöneliyor, onu kurtar164

maya özeniyorsun. Onun Müslüman olmayıp temizlenmemesinden sana ne.
(burada laf biter, buralarda hiç konuşulmaz..) Fakat sana koşarak gelen yok mu, o,
Allah’tan korktuğu halde, sen ondan yüz çevirip başkasıyla oyalanıyorsun. Zinhar
bir daha böyle yapma. Çünkü bu âyetler bir öğüttür, isteyen ondan öğüt alır.” Bu da
beşeriyetinden bir tablo. İşte bu İbn-i Mektum, Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz
tarafından Medine’yi terk ettiği zamanlar imam, hem de yerine bıraktığı Sahabidir.
Kurtubi tefsirinin 18. cildinde, şöyle diyor; ‘Fakat şanı yüce olan Allah, Suffe ehlinin
kalplerinin kırılmaması yahut fakir olan bir müminin, zenginden hayırlı olduğunun
bilinmesi için ona sitem etmiştir.’ Şurası tartışmalı; fakir olan bir müminin zenginden daha
hayırlı olduğu… Böyle bir kural koymak yanlış.. O zaman Hz Ebubekir’i ne yapacağız..
Abdurrahman İbn-i Avf’ı, Osman bin Affan’ı nereye koyacağız… Fazilet ve üstünlük takva
iledir..
Hz Ömer Radıyallahu Anh, Resûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in şöyle
buyurduğunu rivayet etmiştir; ‘Hıristiyanlar İsa hakkında haddi aştıkları gibi, siz de
benim hakkımda haddi aşarak, olmadık niteliklerle beni nitelemeyin. Bunun yerine;
Allah’ın kulu ve Resulü deyin.’ (İzin verin, bunlar sekter mi oluyor, biraz mezhepçilik
gibi mi oluyor ama, vicdan borcu olarak kaç kere tekrar ettim, tek başımıza Üstad ile
otururken şuna çok rastladım, gelecekten bahsediyor.. Çin şöyle olacak, İngiltere şöyle
olacak.. Amerika geleceği şöyle olacak… Ben apışmış dinliyorum.. Üstad hemen durumu
anlar ve “Ali bu bir tahmindir, hal meselesi değildir”, derdi. Düşünün karşısında genç bir
adam, ona inanmaya hazır.. Büyüklük burada, öyle; kalbe geldi ki, yazdırıldı ki yok..)
Abdullah bin Cübeyr Radıyallahu Anh anlatıyor; Ashab’tan biri örtü ile Hz. Peygamber
Aleyhissalâtu Vesselamı güneşten korumak istedi. Dikkat!!! Peygamber Efendimiz bu
durumu fark 165

edince bırakmasını söyledi. Ve örtüyü alıp yere koydu. ‘Ben de sizin gibi bir insanım
buyurdu.’
Hz Peygambere Yahudilerden bir heyet geldi.
-Ya Muhammed, Allah mahlûkatı yarattı, peki, Allah’ı kim yarattı? Dediler. Hz
Peygamber öfkelendi, hatta rengi değişti, Rabbi için böyle sormalarından dolayı onlara
öfkelendi ve şiddetle çıkıştı. Cibril geldi, onu teskin etti. Demek ki Aleyhissalâtu
Vesselam Efendimiz de mukaddesatı söz konusu olduğunda sinirleniyor. Hz Peygamber,
rahmet Peygamberidir, ama aynı zamanda savaş Peygamberidir. Peygamberimizin
beddua ettiğine dair 20-30 rivayet ve hadise var..
Herkes kafasına göre bir peygamber dizayn ediyor. Hatta son dönemlerde öyle bir
Peygamber tasavvuru ortaya çıkarıyorlar ki, hâşâ, bir tane papyonu eksik. Bi’r-i Maûne
olayından sonra her sabah namazdan sonra beddua ediyor.. Bir rivayet beş vakit bir
rivayet sabah namazından sonra otuz gün beddua ediyor. Bir kabile geliyor ve
kendilerine İslâm’ı ve Kur’anı öğretmek üzere bize Ashab-ı Suffe’den hafız gönder
diyorlar.. Hz Peygamber Efendimiz gönderiyor.. Söz konusu kabile ihanet ediyorlar
sözlerinde durmuyorlar ve sahabeleri öldürüyorlar. Efendimiz o kadar müteessir oluyor ki;
otuz gün beddua ediyor. Fakat nefsimizi araya koymayalım, Asım Köksal’ın İslâm
Tarihinde; “Ben savaş Peygamberiyim, ben rahmet Peygamberiyim buyuruyor.” Fakat
orada galiba asıl mesele şu; bireyselleştirme var değil mi, vicdanlara indirgeme. Savaşın
toplumsal yanı, bu tarafı gündeme getirilmiyor değil mi? …
Meselâ Kütüb-ü Sitte’nin 15. cilt 245. sayfasında; Enes Radıyallahu Anh anlatıyor;
Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselam ile birlikte demirci Ebu Seyf Radıyallahu Anh’ın
yanına girdik. O, Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselam’ın oğlu İbrahim’in süt babasıydı.
Aleyhissalâtu Vesselam oğlunu aldı, öptü ve kokladı. 166

İbrahim can çekişiyordu. Bu manzara karşısında Aleyhissalâtu Vesselam’ın
gözlerinden yaş boşandı. Abdurrahman bin Avf Radıyallahu Anh;
-Sen de mi ağlıyorsun, ey Allah’ın Resulü dedi.’
Aleyhissalâtu Vesselam; ‘
-Ey İbn-i Avf bu merhamettir, buyurdu ve ağlamasına devam etti. Sonra şöyle dedi;
“-Gözümüz yaş döker kalbimiz hüzün çeker. Fakat Rabbimizi razı etmeyecek söz sarf
etmeyiz. Ey İbrahim senin ayrılmandan bizler üzgünüz.”
Peygamber tasavvuru! Peygamberin beşeriyeti! Aynı hadisede cenaze defnedildikten
sonra güneş veya ay tutulması gerçekleşir. Ashab-ı Kiram’dan bazıları; Peygamberin
oğlu vefat ettiği için böyle oldu dedikleri zaman, Peygamberimiz duyar duymaz; “Ay ve
güneş Allah’ın delilerinden iki delildir. Her hangi bir kimsenin ölmesi veya doğması ile
tutulmaz” buyurur.
Bir hadise daha... Hz Ebu Hureyre Radiyallahu Anh anlatıyor; Resûlullah
Aleyhissalâtu Vesselam’ın ailelerinden birisi vefat etmişti. Kadınlar, arkasından ağlamak
üzere toplandılar. Hz Ömer Radiyallahu Anh, onları bundan men etmek ve geri çevirmek
üzere kalktı. Aleyhissalâtu Vesselam Hz. Ömer’e müdahale edip;
-Ey Ömer bırak onları, çünkü göz ağlayıcıdır. Kalp ıstıraba maruzdur. Istırabın
yaşandığı zaman yakındır.’
Ve size bir fırça darbesi daha, Hz Peygamberin beşeriyeti ile ilgili... 167

Bir, iki hadise daha… Kütüb-ü Sitte’den 5427 sayılı Hadis-i Şerif. Hz. Aişe
Radıyallahu Anha anlatıyor; Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselam vefat etmiş bulunan
Osman İbn-i Maz’un’u gözlerinden yaşlar dökerek öptü. Bu rivayetten de Müslüman
ölüsünün öpülebileceği, ölü üzerine ağlanabileceği hükmü çıkarılmıştır… Hz.
Peygamber’in ağlaması dedik, gelelim Hz. Peygamberin gülmesine... Kütüb-ü Sitte’nin
12. cildinin 257. sayfası. Hz. Enes Radıyallahu Anh anlatıyor; ‘Annem Ümmi Süleym,
Huneyn savaşı sırasında bir hançer temin etmişti. (Kadın, ana, savaşta hançer temin
ediyor.) Yanından ayırmıyordu. Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselam hançeri görünce
sordu;
- ‘Ey Ümmi Süleym şu da ne?’ Ümmü Süleym
-‘Bunu, müşriklerden biri, bana yaklaşacak olursa, karnına saplamak için temin ettim,’
dedi.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem, bu söz üzerine gülmeye başladı. Ümmi
Süleym;
-‘Ey Allah’ın Resulü sizinle olup da şu Tulekâ’dan hezimete uğrayan bizim
dışımızdakileri öldür, dedi. Resûlullah Aleyhissalâtu vesselam;
-‘Ey Ümmi Süleym şurası muhakkak ki Allah size kâfi geldi ve iyi yaptı buyurdu.’’
Bir örnek daha... İbn-i Ömer Radıyallahu Anh anlatıyor; Resûlullah Aleyhissalâtu
Vesselam Taif’i kuşatınca hiçbir netice elde edemedi. Malum Taif’in surları çok mamur ve
muhkem. Feth edilemiyor. Bunun üzerine Peygamberimiz;
-‘İnşallah yarın yolcuyuz, muhasarayı kaldıracağız,’ dedi. Bu Ashabın pek ağırına gitti.
Yani, 168

-‘Taif’i feth etmeden mi gideceğiz? Dönecek miyiz,’ dediler. Aleyhissalâtu Vesselam
da
-‘Sabahleyin saldırın’ buyurdular. Sabahleyin saldırdılar ve birçokları yaralar aldı.
Resûlullah;
-‘Yarın inşallah gideceğiz buyurdular. Bu sefer askerler memnun kaldılar.
Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz onların haline güldü. …
Bir örnek de Rudani’den, Cem-ül Fevaid’den. İnsanı aciz bırakacak örnekler bunlar...
O zaman ki kumandanlardan biri (Sahr), Peygamber Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’den,
İslâm’dan kaçan beni Süleym’in suyunun kendisine verilmesini istedi. Orayı fethetmişler,
oranın suyunun kendisine verilmesini istiyor. Ben ve kavmim oraya yerleşeyim, dedi.
Çünkü onlar kaçıp gitmişlerdi. Peygamber Sallallahu Aleyhi Ve Sellem, orayı ona verdi.
O, kavmi ile birlikte oraya yerleşti. Derken aradan çok geçmeden, asıl sahipleri olan
Süleymoğulları Müslüman oldular. Ve gelip yerlerini geri istediler. (İnsanî, insana ait
duruma bakın) Razı olmayınca, doğru Peygamber Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’e gidip
şikâyet ettiler. Allah Resulü; hemen Sahr’ı çağırıp şu emri verdi.
-Ey Sahr! Bir kavim Müslüman olduğu zaman malları ve canları güvende olur. Haydi,
sularını ve yerlerini geri ver.
-Pekâlâ, ey Allah’ın Nebisi dedi.
O anda Sahr’ın elinden suyu geri almasından dolayı, Peygamber Sallallahu
Aleyhi Ve Sellem’in rengi utancından, genç kızın yüzü gibi kırmızı renge
dönüştüğünü gördüm.
Buraya kadar Hz Peygamber Sallallahu Aleyhi Ve Sellem hakkında bir takım örnekler
verdim. Yalnız bir noktayı daha arz et169

mek isterim. Bakara Suresinin 126. Âyet-i Kerimesinin tefsirinde Elmalılı der ki;
‘Demek enbiyanın kıyas ve içtihadında bile hata olabiliyor. Fakat Allah onların hatasını
derhal tashih buyuruyor.’ Peygamber tasavvuru diyoruz dikkat edin!. Nedir bizim
Peygamber tasavvurumuz? O da bizim gibi insan!.. Hayır, efendim, bir zellesinde onu
Allah düzeltiyor ve o Allah Celle Celalühu’dan vahiy alıyor… Bu ana ve temel farkı
anlamadığınızda hiçbir şeyi anlayamazsın!!!
Ahmet Yücel’in ‘Başlangıçtan Günümüze Hadis Usulü diye çok güzel bir kitabı
var.. Kur’anı Azimü’ş-şan’da Allah’a itaati emreden âyeti kerimeleri özetlemiş…
“Resulüm de ki; eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın.” Al-i İmran Suresinin 31. âyeti Kerimesi.
Al-i İmran suresi 31-32 âyeti kerimeleri. “Allah ve Resulüne itaat edin. Eğer yüz
çevirirlerse bilsinler ki, Allah kâfirleri sevmez.”
Yine Al-i İmran suresi 132. âyeti Kerimesi; “Allah ve Resulüne itaat edin ki rahmete
kavuşasınız. Allah’a itaat edin, Resule itaat edin. Ey iman edenler Allah’a ve resulüne
itaat edin. Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, büyük kurtuluşa ermiş olur.”
Kur’an’ı Kerimde Allahü Zülcelâl, belki 30-40 yerde Allah’a ve Resulüne itaat edin,
diye buyuruyor. Ve bazı haysiyetsizler; Kur’an’da var mı? Diyorlar. Bu kadar ahmaklık
olmaz. Haccın nasıl yapılacağı Kur’an’da var mı? Mücmel âyet… Namazın kaç rekât
olduğu Kur’an’da var mı? Orucun nasıl tutulacağı Kur’an’da var mı? Eğer Hz. Peygamber
olmasa biz Haccı nasıl yapacağız, namazı nasıl kılacağız, orucu nasıl tutacağız, zekâtı
nasıl vereceğiz? İkinci olarak da böyle diyenlere şöyle bir soru yöneltmek de isabetli olur:
Kur’an’da olanı ne yapıyorsunuz? Riba yasak, hadd 170

cezası var. Kur’an’da olan her şeyi kabul edip, onlara iman edip uyguluyor musunuz?
Peygamber ve Sünnet tasavvurunun daha iyi anlaşılması için İmam-ı Suyuti’den bir
başka olay nakledelim: Hz Ali (Radıyallâhü anh), Hariciler tâifesiyle münazara etmesi için
Abdullah İbn-i Abbas (Radıyallahu anh) ı göndermiş ve ona şöyle demişti: - Git onlarla
mücadele et! Onları kitaba ve sünnete çağır! Fakat onlara Kur’an’dan delil getirme.
Çünkü âyetlerin pek çok mânâlara ihtimali vardır. Ancak onlarla sünnetten delil getirerek
tartış, dedi. Bunun üzerine İbn-i Abbas (Radıyallâhü anh): -Ey Mü’minlerin Emiri! Ben,
Allah’ın Kitabı’nı onlardan çok daha iyi bilirim, çünkü Kur’an bizim evlerimizde indi,
deyince Hz. Ali (Radıyallâhü anh) buyurdu ki: Doğru söylüyorsun ama Kur’an birçok
mânâlar taşıyan ve birçok yönleri bulunan bir kitaptır. O bir şey der, onlar da bir şey der.
(yani Allah’ın âyetlerini kendi kafalarına, hevâ heveslerine göre tevil ederler de ağızları
kapanmaz.) Lakin sen onlara sünnetten delil getirirsen, o zaman kaçacak yer bulamazlar,
(hadisler âyetlerin tefsiri mahiyetinde olduğundan, onlar vasıtasıyla Kur’an’ın maksadı
anlaşılır, böylece sana karşı konuşacak halleri kalmaz) buyurdu. Nitekim İbn-i Abbas
(Radıyallâhü anh) onların karşısına çıktı ve Haricîlerle tartıştı. Sünnetten deliller getirerek
münazara etti. Ve sonunda onların elinde hiçbir delil kalmadı. (Suyutî, Dürül Mensur:
1/40)
“Benim emrettiğim veya nefyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde, sakın sizden
birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, “biz onu bunu bilmeyiz, Allah’ın kitabında ne
bulursak ona uyarız, işte o kadar” derken bulmayayım!”. Tirmizi Kitabu’l İlim, Ebu Davud
Sünnet, İbn-i Mace Mukaddime
“Bana Kur’ân ve Onunla beraber onun gibisi (Sünnet) verildi. Yakında karnı tok,
koltuğuna yaslanmış birisi “Size bu Kur’ân yeter; onda neyi helâl bulursanız, onu helâl
kabul ediniz, onda 171

neyi haram bulursanız, onu da haram biliniz” diyecek. Şunu iyi biliniz ki, Allah
Resûlünün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.” Ve Rûdânî: I / 43
Burada bütün mesele araya nefsimizi sokmadan, kınayıcıların kınamasına
aldırmadan Fahr-i Kâinât Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizi anlamaya çalışmak,
bütün fiillerinden gerçek hükümleri çıkararak, en güzel örnek olduğunun şuuru içinde
davranışlarımıza ona göre yön vermek… Burada önce şu zihniyetle hesaplaşmamız
gerekiyor… Acaba doğru tutum hangisi:
Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı
Doğru olan İslâm’ı, asrın idrakine söyletmek mi? Yoksa asrın idrakini İslâmileştirmek
mi? Maalesef birkaç asırlık tarihimizde kafalar çok karışık… Bütün insanlar savrulmuş…
Yukarda arz ettik Said Nursi nerdeyse tarihselci olmuş, “Zaman bir büyük müfessirdir,
kaydını izhar etse, itiraz olunmaz” diyor… Örnek aldıkları, Efgani, Abduh, Reşit Rıza,
İslâm’ı rasyonalize etme peşindeler… Düşünceleri sistematik değil… Kavramları net
değil… Kafalar karma karışık… Söylediklerinden emin değiller… Hep söyler gibi
yapıyorlar… Kendilerine devamlı kendilerini savunacak alan bırakıyorlar. Yani geri
çekilecekleri bir alan… Said Nursi de bu tutum da onları taklit ediyor. İşte size Şeyh
Muhammed Abduh’la, Muhammed Reşit Rıza’nın tefsirinden bir parça:
{Akıl, hakkında kesin olarak hüküm verebilmesi konusunda deneye gereksinim
duyar. Bu da deneyin tekrarı ile sağlanır ki, bu deney müşahede/ gözlemleme yoluyla
sabit olup iyice anlaşılana dek tekrarlanır.
“Hads”e, yani sezgi ve zanna dayalı olan şeylere gelince; bu da yine müşahedenin
yani gözlemlemenin çokça tekrarlanması yoluyla aklın hakkında kesin hüküm ve karar
verdiği şeydir. Örneğin su buharının basıncı, kaldırma ve hareket ettirme gücüne
sahip172

tir ve ay, ışığını güneşten alır gibi. Tüm bu anlattıklarımız aslında mantık terimleridir.
Tüm okurlarımızın tefsirimizi anlayabilmeleri için bu söylediklerimizde olsun,
alıntılarımızda olsun, bu türden terimlerden yararlanacağız.83}
Bütün kavramlar birbirinin girmiş, analitik bir yaklaşım yok… Akıl, deney, müşahede,
gözlem, sezgi, zann… Hâlbuki sistematik konsepte sahip bir düşünce tarzında,
kavramların analitik biçimde tasnifi, hiç değilse kendi anlayışınıza göre yorumu gerekir…
Dolayısıyla muhatabınıza da bir eleştiri hakkı vermiş olursunuz… Böylece diyalektik
doğar… Belki bir yere varılabilir… Fikirlerin çarpışmasından hakikat şimşekleri çıkacağını
kabul etsek dahi, olmayan fikirlerin çarpışmasından ne çıkacağı belli değil. Daha önce
arz etmiştik bu konuyu… Bu tutum, bu yöntem gerçeği buldurucu değil, olanı karıştırıcı
bir yaklaşımdır. Biz de reform böyle olur mirim! Modern değil, postmoden durum (!)
Onun için biz net olarak doğru tutumun, nefsimizi araya sokmadan İslâm’ı ve
Peygamberini anlamak olduğunu düşünüyoruz… Eğer Merhum Akif’in dediği gibi İslâm’ı
Asrın İdrakine söyletmeye kalksa idik, bugün o idrak değişmişti… Ne yapacaktık? Tekrar
bir din daha mı çıkaracaktık ortalığa? Yarın yine değişecek Asrın İdraki? Bu yaklaşım
bize, rakibinin seri yumrukları karşısında abondone olmuş bir boksörün, kendini savunma
için, rakibini taklit ederek savurduğu, şuursuz yumruklara benziyor…
İslâmî mânâda doğru bir tutum almamız için önce şu âyetin hikmetini fehm etmeye
çalışmamız gerekir: {Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah,
sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu
ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın
kınamasından korkmazlar
83)
����������������������i������������������i�i����������
���������������i�������Tefsiri, İstanbul, 2011, sh. I / 192173

(hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur.
Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.}84
Bu müminler asrın İdrakine, yükselen değerlere, açık nasda, yani muhkem âyet ve
mütevatir hadislerde zamanın etkisine göre İslâm’ı şekillendirmeye kalkmazlar… Merhum
Üstadım Necip Fazıl’ın ifadesi ile din oldurmazlar, İslâm’ı olduğu gibi anlamaya
çalışırlar… Sadece Cenab-ı Hakk’dan korkarlar, hiç kimsenin kınamasına aldırmazlar….
Ben Allah Celle Celalühu ve Peygamberine pazarlıksız iman ediyorum, derler… Sizin
asrınız, çağınız hasta, onu ancak İslâm kurtarır, derler… Hasta bir asır deyip, arkasından
zamanı tanrı tanımazlar!...
İkinci olarak da: {Sen onların milletlerine tabi olmadıkça Yahudiler de
Hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmazlar. De ki: “Her halde yol Allah yoludur.”
Şanım hakkı için sana vahiyle gelen bu kadar bilgiden sonra, faraza onların arzularına
uyacak olsan, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı bulunur. }85 Bu Âyet-i
Kerime’nin aslında “millet” olarak buyuruyor Allah Celle Celalühu… Bunu da düşünmenizi
rica ediyorum… “Millet” mefhumuna Kur’anî mânâ mı vereceksiniz? Yoksa Batı’nın
nationuna karşılık, birkaç gafilin verdiği mânâyı mı tercih edecek siniz? Ben Kur’an falan
tanımam, çıkan neyse, yakışan o mu diyeceksiniz? Daha başka âyetlerde de bu anlamda
geçiyor… Bir mümin İslâm milletindendir, murad-ı ilahiye göre… Yani Yahudileri,
Hıristiyanları memnun edemezsin… Taki milletlerine tâbi olana kadar… Bir süre takiye
yaptıktan sonra farkında olmadan onların milletini benimsiyor insan… Ortaçağın meşhur
ifadesidir: Serf senyörün dinindendir… Veya köle efendisinin dinindendir…
Fakat burada şayan-ı dikkat olan bir nokta da, yukarda arz ettiğimiz Ayet-i Celile’nin
{Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinizde
Allah’a apaçık
84) Maide Suresi: 5 / 54
85) Bakara Suresi: 2 / 120174

bir delil mi vermek istiyorsunuz?} 86 Âyet-i Kerime’sinden sonra inzal buyrulması…
Kanaatimize göre iyi niyetle veya kötü niyetle, kınayıcıların kınamasından korktukları
için veya bizim bilmediğimiz sebeplerle seleflerimiz hatalı bir tutum takınmışlardır…
Fakat her şeye rağmen şu noktayı işaret etme borcundayım ki; sanki bu tutumlar imanî
bir arızayı imâ ediyorlar gibi geliyor bize… Asıl maksadım bizim de çok şuurlu hareket
etmemizdir… En azından hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan, onları memnun
edemiyeceğimiz şuuru içinde, onları dost edinmeden İslâm’ı anlamaya çalışmalıyız…
Tek hasretimiz Rıza-ı İlâhi… Allah Teâlâ nefsimizi riyadan korusun… Hâtem-ül-Enbiyâ
Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in mukaddes hayatlarından iki tablo ile bu konuya son
vereceğim:
Daha önce arz ettiğimiz üzere Fahr-i Âlem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Uhud’da
müşriklerden Übeyy b. Halef’i boynunun, miğferle zırh yakası arasındaki kısmından
mızrakla vurup yaralamış ve o müşrik, bir gün veya bir günün bir kısmı geçtikten sonra,
ölmüştü87” Yine Uhud’da {Peygamberimiz, kılıcını parlata parlata yürüyen bir müşriki
yaya olarak karşılayıp: “Ben, Peygamber’im! Yalan yok! Ben Abdülmüttalib’in oğluyum!”
diyerek vurup onu öldürdü.} 88 Yine bir Hadis-i Şerifte: “Ben Rahmet Peygamberiyim, ben
Harp Peygamberiyim”89 buyuran birçok gaza, seriye tertip eden birçoğuna katılan bir
Peygamber nasıl bir imaja mahkûm edildi… Kutlu Doğum panayırlarındaki Peygamber
algısına dikkat edin!
Bu saydıklarımız veya saymadıklarımız; modernist, çok buhranlı günlerde yaşadıkları
için kafaları çeşitli sebeplerle karı
86) Nisa Suresi: 4 / 144
87) M. A. Köksal, İslâm Tarihi, Şamil Yay. 10-11 / 180
88) A.g.e. sh. 10-11 / 164
89) Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları, çev. Salih Tuğ, Yağmur yay. 1962, sah. 9175

şık, bizim anlayamadığımız mazeretleri olan kişiler olarak bunları ayrı mütalâa edelim..
Fakat Miladi 988 (H. 378) yılında vefat eden ve en muteber, belki de ilk tasavvuf kitabını
telif edenlerden Serrâc’ın şu satırları bizi derinden, gönlümüzün hücrelerinden yaraladı,
gerçekten ciğerimi pare pare etti: “Kölelerine, ya da başka birine eliyle veya başka bir
sûretle vurmamıştır. Ancak savaşta kazârâ kırbaç ile vurdukları müstesnâ”90 Bu ne
biçim bir Peygamber tasavvuru? Doğrudan doğruya nefsânî ve gerçeklere aykırı bir
biçimde inşâ ediliyor! Bu ifadelere kılıf bulmaya çalışılarak tevil etmeye yeltenenlere hitab
ediyorum… Namuslu olun Batınî misiniz? Dürüst olun burada her mânâ açık! “Çocuğa et
verilmez değil mi? Bu derin gerçekleri herkes anlayamaz… Haram paralarla beslenmiş
sizin minnacık beyinleriniz anlar”… Rabbiniz kim? Hata yapmış, derseniz, avfı için Allah
Celle Celalühu’ya dua ederiz. Serrâc’da sadece birinci cümlenin kaynağı var, ikinci
cümlenin kaynağı yok… Demek ki ya kendi uydurmuş, ya da uyduran birinden almış…
Bizim tavrımız hepinize örnek olsun… İslâmî hakikatler söz konusu oldu mu hatır gönül
dinlemeyiz!... Merhum M. Asım Köksal tek tek kaynaklarını veriyor. Hem de ciltleri,
sayfaları ile birlikte…
Hâtem-ün-Nebi Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz hakkında son tablo; sözün bittiği
yer:
{Hz. Âişe Radıyallahu Anhuma der ki “Allâhın, bana ihsan ettiği nimetlerden birisi:
Resûlullâh Âleyhisselâmın, benim evimde, benim günümde ve başı, benim, göğsümde
olduğu halde, vefat etmesidir. Bir de, hamd olsun Allâha ki, O’nun, dünyada bulunduğu
günlerin son gününde, Âhiret gününün başında, benim tükrüğümle Onun tükrüğünü bir
arada birleştirmesidir. Resûlullâh Aleyhisselâmı, göğsüme yasladığım sırada, kardeşim
Abdurrahman, elinde bir misvâkle eve girmişti.
Resûlullâh Aleyhisselâm, ona ve elindekine baktı.
Misvâki, istediğini anladım.
90) Serrâc, el- Lüma, sh. 107176

(Yâ Resûlallâh! Bu misvâki, Senin için alıp Sana vermemi arzu eder misin?) diye
sordum.
Başıyla (Evet!) diye işaret etti.
Hemen alıp Kendisine verdim.
Fakat katı geldi.
(Onu, Senin için, biraz yumuşatayım mı?) diye sordum.
Başıyla (Evet!) diye işaret buyurdu.
Ben de, misvâki yumuşatıp Kendisine verdim.
Resûlullâhın, hiç bir zaman, misvâkle dişlerini, bu derece şiddetli, bu kadar güzel
oğuşturduğunu görmemiş gibiydim.
Sonra, misvâki, bıraktı.
Misvak, elinden düştü.91}
91) M. Asım Köksal, Şamil yay. 18 /56177

4. ASHAB-I KİRAM TASAVVURU

Ashab-ı Kiram… Kur’an’ın ve Peygamberimizin muhatapları.. Vahyin ve sünnetin
canlı şahitleri.. Yaşayan Kur’anlar ve yaşayan Sünnetler.. Kur’an-ı Kerim’in ve Sünnet-i
seniyyenin müşahhas halleri.. Kur’an’ı ve Sünneti bize ulaştıran bize aktaran insanlar..
Ashabın tarifi de çok farklı, fakat İbn-i Hacer el Askalani; ‘Hz Peygambere mümin
olarak erişen ve Müslüman olarak ölen kimse’ diye tarif ediyor. Bir de Efendimiz
Aleyhissalatü Vesselam’ı görme hususu var ki buradaki gözsel bir görme değildir Meselâ
İbn-i Mektum âmâ idi ama Ashab-ı Kiramdandı.. Dolayısıyla bu inceliği bilen bazı alimler
Peygamberimizi görme ile birlikte Peygamberimiz tarafından görülen mümin insanlar
olarak da tanımlamışlardır..
Kur’an’ı Kerim’de Allah Celle Celalühu Ashab-ı Kiram hakkında bazı âyeti kerimeler
inzal buyurmuştur. 178

Al-i İmran Suresinin 110. Âyet-i Kerimesi; “Siz ey ümmeti Muhammed, insanlar için
meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emr, kötülüğü yasak edersiniz. Allah’a
da inanırsınız.”
Al-i İmran Suresinin 172. Âyet-i Kerimesi; “Yaralandıktan sonra yine Allah’ın ve
Peygamberin çağrısına koşarlar. Ve hele onlardan iyilik edip kötülükten sakınanlar için
büyük bir mükâfat vardır.” Bu âyet-i celile Uhud harbi ile ilgili… Aleyhissalâtu Vesselam
Efendimiz’in yaralandığı savaş… (O nasıl bir manzaradır, Aleyhissalâtu Vesselam
Efendimizin etrafında, birileri şehit oluyor, şehit olanların yerine başkaları geliyor…)
Bakara Suresinin 143. Âyet-i Kerimesi “Ve işte böyle sizi vasat bir ümmet yaptık.
Bütün insanlar üzerine hak şahitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.”
Tefsirler buradaki orta ümmet, vasat ümmet tabirini; adaletli ve dengeli anlamında
kullanıyor. Kurtubi de tefsirinde Vasat ümmet, Ümmet-i vasat; adaletli ve dengeli ümmet
olarak zikrediyor.
Âyet-i kerimelerde, Ashab-ı Kiramın örnek özellikleri ortaya çıkıyor. Bu hususla ilgili
bir Hadis-i Şerife dikkat çekmek istiyorum.. Müslim’de geçer; “Ashabımdan hiç kimseyi
çekiştirmeyiniz…”
Şimdi Ashab-ı Kiram ile ilgili bazı örnekler sunmak istiyorum. Bu örnekleri seçerken
de amacım, o anı Ashab-ı Kiramla birlikte şöyle bir yaşayabilmek… Ebu Talha
Radıyallahu Anh anlatıyor; “Her birimiz elbiselerimizi kaldırıp, karınlarımızdaki birer taşı
göstererek Resûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’e açlıktan şikâyet ettik. Sonra
Resûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem, elbisesini kaldırdı, bir de baktık ki, onun karnında
iki taş var.”179

Yine Beni Seleme’nin ileri gelenleri anlatıyor; ‘Amr bin Cemuh, topal hem de çok
aksak biriydi. Aslan gibi dört tane oğlu vardı. Resûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem ile
beraber her yere gidiyorlardı. Uhud savaşına babalarını göndermek istemediler. ‘Allah
seni mazur kabul etmiştir’ dediler. Bunun üzerine Amr; ‘Resûlullah’a geldi; oğullarım beni
seninle Uhud’a göndermek istemiyorlar. Allah’a yemin olsun ki, bu topal ayağımla
cennetin yoluna gitmek istiyorum.’ Dedi. (Dikkat!!! Bu cümleyi unutmayın!. Heva ve
hevesinin zaptına geçmiş, kınayıcıların kınamasından korkan cehl-i mürekkebe92 gark
olmuş, Amerika ve Siyonizm’in meclûbu ve mahkûmu bir zavallı diyor ki; {“Mavi Marmara
da ölenler şehit olmaz, öyle şehit olacağız” diye gidilmez. Nasıl gideceksin be ey zavallı..
Uhud’ta örneği var... Ashab-ı Kiramdan biri hurma yiyor. Ya Resûlallah, ‘Ben şu anda
gidip ölsem şehit olur muyum?’ Resûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem; ‘evet’ deyince
hurmayı atıyor gidiyor, şehit oluyor… Allah nefsimizi ıslah etsin!) Resûlullah da ona;
‘Allah seni mazur kabul etmiştir, sana cihad farz değildir’ buyurdu. … Hz. Peygamber
oğullarına hitaben de; ‘ona mani olmayın, her halde Allah bu şehadet şerbetini içirecek’
buyurdu. Amr bin Cemuh Resûlullaha geldi;
- ‘Ya Resûlallah eğer Allah yolunda savaşır da şehit olursam cennete giderken bu
topal bacağım düzelecek mi, ne dersin’ diye sordu. Resûlullah da;
92) Bizim gibi cahiller, bizim gibi cehaletinin farkında olan şuurlu cahiller, bütün imkân ve kabiliyetleri ile
cehaletlerini izale için gayret sarf ederler… Fakat cehaletinin farkında olmayanlar, tefekkürden kırıntı nispetinde
dahi nasibi olmayan, kesret--i kelama mübtelâ, kuru ezberciler, yani cehl-i mürekkeb sahipleri kendilerini âlim
sanırlar… Hz. Mevlana öyle diyor… Bir eşek yolda giderken ayağının izi bir çukur açar… Arkasından gelen eşek
onu bir sıvı ile doldurur… Üzerine bir saman çöpü düşer… Onun üzerine bir sinek konar… Sinek kendisini
okyanusta zanneder… İslam’ın, özellikle İslâm tarihinin istismarcısı, onu nesneleştiren bir stand-upçı kendisini
âlim sanır… Kavalınla çaldığın havaya itibar eden, İslâm ve iman hassasiyetinden mahrum sürü oldukça sen
gösterine devam et! Ya bir gün Ümmet-i Muhammed sökün ederse, haliniz ne olur? O günün korkusu ile
titriyorsunuz hepiniz, değil mi? İnşallah o gün gelecek!180

-‘Tabi’ buyurdu. Uhud’ta kendisi, yeğeni ve kölesi şehit oldular. Resûlullah Sallallahu
Aleyhi Ve Sellem onun naaşını görünce;
- ‘Onun cennete sağlam ayakla gittiğini görür gibi oluyorum’ buyurdu. Üçünün de aynı
kabre gömülmelerini emretti. Üçü de bir kabre gömüldüler. Ne kadar insanî, insana ait
değil mi?..
Bu beşeriyet meselesi ben de çok farklı imajlar uyandırıyor. Hz Peygamber de,
Ashab-ı Kiram da beşer… Ayağının topallığını cennete giderken dahi düşünüyor..
Ahmet Kaplan selam istedi, o anlatmıştı. Kızık köyünden herkes Almanya’ya gidiyor..
Bütün gelinler kocasız. O zaman çeşme filan da yok, kızlar bir pınarın başına
toplanmışlar. Herkes kendi derdini anlatıyor, şu oldu, bu oldu, para gelmedi, … Filan,
filan.. Bir nine oturuyormuş, diyelim Hasibe nine, seksen yaşında, demişler ki; ‘Hasibe
nine, ne iyi senin hiçbir derdin yok, kaygın yok’ O da; “kızım demiş, Mehmet emminin
topallığı kafama kaygı”.. İsimleri uydurdum ama gerçekten olmuş bir olay.
Bizim bir arkadaşımızın babası seksen yaşına geldi, iyice saçı vardı rahmetlinin. Oğlu
bir gün tıraş ederken, ‘baba şuralar biraz zayıflamış,’ dedim, diyor. ‘Lan vallahi üzüldüm
buna,’ dedi, diyor!. İnsan bu beyler… Zorlamayın.. Ailevî ilişkilerde de bu. Kadın eğe
kemiğine benzer buyruluyor…
Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat, Sahabe’nin tamamını “udul” yani adil-adaletli kabul eder.
Bu şu demektir: Usulcüler farklı görüşlerde ve yorumlarda bulunmuş iseler de, hepsinin
ortak noktası olarak tespit edebileceğimiz gibi onların bize bu muazzez dini ve onun
kaynaklarını naklederken yalan, hıyanet, hile, saptırma türünden herhangi bir tahrif ve
tahrip faaliyeti içine girmemiş olması, güvenilirlik vasfına halel getirici nakisalardan uzak
bulunmasıdır. Onlar tıpkı Kur’an’ı bize naklederken olduğu gibi, 181

Sünnet’i naklederken de emin ve güvenilirdirler. Ehl-i Sünnet, derece ve fazilet
bakımından Sahabe’nin hepsinin aynı olmadığını kabul eder. Onlar arasında İslâm’a ilk
girenler, hicret edenler, Ehl-i Bedir, Efendimiz Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in ev halkı,
cennetle müjdelenenler v.b gibi diğerlerinden daha üstün olanlar vardır.
Sahabeye ilişen yanlış bir anlayışın-tasavvurun süreç içerisinde teselsül ederek
Sünnet algımıza ve daha genel mânâda Sahabe kanalıyla bize intikal eden bütünün
tamamına râci olacağını görmek için ise kehanette bulunmaya gerek yoktur. Çünkü
Sahabe’den şüphe ettiğinizde bu onunla kalmayacak, önce Sünnet’e, sonra Kur’an-ı
Kerim’e kadar uzanacaktır.
Tarihte ve bugün tüm bid’at ekollerinin iddialarını, görüş ve düşüncelerini Kur’an’la
temellendirdikleri düşünüldüğünde, Kur’an’la yetinmeyi öne çıkaran zihniyetin ortaya
çıkaracağı vaziyet tahmin edilebilir. Herkesin kendi zihni durumuna ve meşrebine göre
yapacağı bir “din yorumu” aslında bir “din” olamayacaktır. Bugün az da olsa bazı Ehl-i
Sünnet ve’l Cemaat hassasiyeti olan insanların da belirttiği gibi, “bu ümmetin itikat
boyutunda en büyük fitnesi Sahabe ve Sünnet algısına ilişen yaklaşım biçimleridir.
Sünnet, bu Din’in Murâd-ı İlâhiyeye göre anlaşılıp yaşanmasının yegâne yolu, Sahabe de
bu Din’in müşahhas halinin örneği, modelidir.
Tevbe Suresi 100. Âyet-i Kerime: “(İslâmda) birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve
ensâr ile onlara güzellikle tâbi olanlar (yok mu?) Allah onlardan raazî olmuşdur. Onlar da
Allah’dan raazî olmuşlardır. (Allah) bunlar için — kendileri içinde ebedî kalıcı olmak üzere
— altlarından ırmaklar akar cennetler hazırladı. İşte bu, en büyük bahtiyarlıktır.”
Kütüb-ü Sitte 12. Cilt 411. Sahife: İmrah İbnu Huseyn Radıyallahu anhuma
anlatıyor: Resulullah Aleyhissalatü Vesse182

lam buyurdular ki: “ İnsanların en hayırlısı benim asrımda yaşayanlardır. Sonra
bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir…”
Kütüb-ü Sitte 12. Cilt 415. Sahife: “Cabir Radıyallahu Anh anlatıyor. Resulullah
Aleyhissalatü Vesselam buyurdular ki: “Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim
elinde olan Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun, sizden biri Uhud dağı kadar altın infak etse,
onlardan birinin infak ettiği bir müdd’e hatta yarım müdd’e bedel olmaz.”
Kütüb-ü Sitte 12. Cilt 417. Sahife: “Hz. Ebu Musa Radiyallahu Anh anlatıyor:
Resulullah Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz buyurdular ki “ … Yıldızlar semanın
emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, vadedilen şey semaya gelir. Ben de Ashabım için bir
emniyetim. Ben gittim mi onlara vadedilen şey gelecektir. Ashabım da ümmetim için bir
emniyettir. Ashabım gitti mi ümmetime vadedilen şey gelir.”
Sahabenin inceliği ve hassasiyeti ile ilgili başka bir örnek: Kütüb-ü Sitte 16. Cilt 371.
Sahife: Hz. Enes Radiyallahu Anh anlatıyor: “Siz bir kısım ameller işliyorsunuz ki, onlar
sizin nazarınızda kıldan daha ince (daha ehemmiyetsiz) dir. Hâlbuki biz onları Resulullah
zamanında helaka atıcılardan addederdik.”
Ve Ashab-ı Kiram konusunda son cümle; ‘masumdurlar fakat günahsız değildirler.’
183

5. KUR’AN TASAVVURU

Şimdi Kurân’ı Azimü’ş-şan tasavvuruna geliyoruz. Kur’an denilince ne anlaşılıyor?
[Yüce Allah tarafından vahiy yoluyla, Arapça olarak, peyderpey, Peygamberimiz Hz.
Muhammed Aleyhisselama indirilen, nesilden nesile bize kadar tevatüren gelen, noktası
değişmeyen, Mushaflarda yazılı, Fatiha suresiyle başlayıp, Nas suresiyle sona eren,
okunmasıyla ibadet edilen, sevap kazanılan, 323.015 harf, 77.439 kelime, 6.236 âyet ve
114 sureden oluşan mûciz kelâmdır. Allah sözü olduğunda hiç şüphe yoktur. Kendisinde
hiçbir eğrilik ve tezat mevcut değildir, önünden ve arkasından ona bir batıl gelip
karışmaz, dosdoğru, aziz, kerîm, hakîm, mecid, mübarek, mübîn ve Allah’tan gelen hak
bir kitaptır. Allah’ın besairi, (gönül gözlerini açan), apaçık nuru ve bûrhanıdır. Allah’ın
emrinden bir ruhtur. Âyetleri insanların muhtaç oldukları şeyleri beyan edicidir. Öğüt
alanlar, anlayanlar, bilenler, düşünenler ve aklını kullananlar için âyetler tafsil edilmiştir.]
Burada üç noktaya dikkat çekmek istiyorum:184

1. Kur’an’ı Kerim Arap dilinde indirilmiştir.
2. Kur’an’ın gerek mânâsı, gerekse Arapça olan lafızları Allah katından indirilmiştir.
3. Kur’an tevatür yoluyla nakledilmiştir, sübut-u kat’idir, şüphe yoktur. Öteki mukaddes
kitaplar bir kerede indirilmiş, Kur’an’ı Kerim peyderpey indirilmiştir.
Modernist İslâmcılar Ashab-ı Kiram ve Sünnet-i Seniyye üzerinden oluşturdukları
“şüpheleri” daha da ileri götürerek, vahyi ve dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’i de “rasyonel”
olarak izah çabasına girerler… Meselâ bunlardan Fazlurrahman; diyor ki; “Kur’an,
Peygamberin kafasında muhayyel bir şekilde vardı. Hadise ortaya çıktıkça kendisi
söylüyordu…” Nasıl bir kafa nasıl bir bakış açısı!!! Hâlbuki Âyet-i Kerimede; “Dilini
kıpırdatma, telaşlanma, biz senin kalbine ilka edeceğiz” buyuruluyor. Yani; lafız da
Allah’tan, mânâ da Allah’tan.. Söz de Allah’tan..
Fazlurrahman tamamen, yaşadığı zaman ve mekânın etkisinde kalmış. Derin bir
aşağılık duygusu, hatta kompleksi yaşıyor.. Tanımlamasına dikkat edin; bilgisayar vari,
modern, seküler, rasyonel bir tanımlama!.. Vahiy potansiyel olarak Peygamberin içinde
vardı, olaylara göre sordukça çıktı!.. Kur’an’ın mahluk oluşu fikrini ortaya atanlarla aynı
düşünce tarzı.. Neo-Mutezile bunlar.. Birisi 9. Yüzyıl diğeri 19. Veya 20. Yüzyıl. Her
ikisinin bakış açısını da Batılı değer yargıları oluşturuyor ve belirliyor. Birincileri Antik
Yunan bitirdi, bunları Rönesans-Aydınlanma-Pozitivizm-Modernite bitirdi.. Birinciler Antik
Yunan’a göre bir “Kur’an” yorumladılar, bugünküler de Rönesans’ın “Allah”’sız medeniyet
tasavvuruna” göre bir din yorumluyorlar.
Vahiy Peygamberin zihninde potens halinde var demek aynı zamanda Kur’an ile
Peygamberin arasını koparmak, Kur’an konusunda Peygamberi “hiçlemek”tir. Oysa
Kur’an Peygambere 185

vahyedildiği, onun mübarek dudaklarından çıktığı, onun tarafından tebliğ edildiği,
açıklanıp yorumlandığı ve uygulandığı, bu vahiydir, Kur’an’dır dediği için Kur’an’dır.
Modernist İslâmcıların bütün çabası Risalet’siz bir Kur’an tasavvurudur.. Çünkü
Peygamberi devre dışı bıraktıklarında Kur’an’ı istedikleri gibi “yorumlama” hakkını
kendilerinde bulabileceklerdir.. Her yükselen değere göre bir Kur’an yorumlamak için
Peygamberi devre dışı bırakmak şarttır… Bir noktadan sonsuz doğru geçer, iki noktadan
tek doğru geçer… Sünneti devre dışı bıraktığınızda hevâ ve heves kendine çok geniş bir
alan bulacak ve ilahî bağlardan azade olacaktır.
Oysaki Kur’an’ın nasıl açıklanacağı, nasıl tefsir ve te’vil edileceği de Müslümanlara
Peygamberimiz tarafından öğretilir. Usül dediğimiz şeyi Ashab-ı Kirâm’a ve o kanaldan
da bize öğreten Peygamberimiz Aleyhissalâtu Vesselamdır. Bir âyet-i celile nazil
olduğunda, Peygamberimiz bunu Sahabeye tebliğ ettiğinde, Sahabeden okuma yazması
olan, hatta birden fazla dil bilenlerden bile hiçbir tanesi Peygamberimiz o âyet-i celileyi
tefsir etmeden reylerini veya görüşlerini asla ve kata söylememişlerdir. O kelimenin
Arapçada ne anlama geldiği falan hiç birinin birinci derecede bir mânâsı yoktur. Çünkü
Peygamber hayattadır ve Kur’an’ı tebliğ ve tefsir etme hakkı ve yetkisi onundur. Bunun
içindir ki pek çok Sahabi Peygamber Efendimize herhangi bir hususta itiraz edecekleri
veya herhangi bir husus kafalarına takıldığı zaman “Ya Rasulâllah bu vahiy midir sizin
şahsi görüşünüz müdür?” diye sormuşlar, vahiy cevabını aldıkları zaman tabi olmuşlar,
Peygamberimiz şahsi görüşü olduğunu beyan ettiğinde ise Sahabe de kendi reylerini
ifade etmişler ve Efendimizle paylaşmışlardır. Hiçbir Sahabe Peygambere rağmen
Kur’an’ı tefsir ve tevil etmemiştir. Böyle bir şey mümkün değildir.
Nitekim Elmalılı’nın birinci cildinde, bir Hadis-i Şerif zikredilir; “Kim Kur’an’ı şahsi
görüşüne göre tefsir ederse kâfir olur. Velev ki Kadı Beyzavi tefsirine denk olsun.” …186

6. DÜNYA VE AHİRET TASAVVURU

Burada şuna gayret ediyoruz; çağın gereklerine göre değil de, Allah ve Resulü nasıl
buyurmuş, Murad-ı İlahî nedir, âcizane onu tespite çalışıyoruz. Burada her halde şu
kesin ki; biz kompozisyon yazmıyoruz. İslâm’ın dünyaya verdiği önemi anlatan bir
akademik çalışma yazmıyoruz. Diyanet işleri başkanının veya İlahiyatçı
akademisyenlerin konuşması değil bizimki. Yazımızı yazarken veya konuşmamızı
yaparken Allah’ın rızasından başka bir kaygımız ve beklentimiz yoktur.
Hadid Suresinin 27. Âyet-i Kerimesi; “Sonra onların izlerinden Peygamberlerimizi
ard arda gönderdik. Bir de arkalarından Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ve ona İncil’i
verdik. Kendisine tâbi olanların kalplerinde bir şefkat ve bir merhamet ihsan ettik. Bir de
Ruhbâniyyet (yani dünyadan el çekip ahiret için çalışmak) ki, bunu onlar icat ettiler. Biz
onu üzerlerine farz kılmamıştık.”
Kur’an’ı Azimü’ş-şan’da Allah Celle Celalühu, İslâm’da ruhbaniyet olmadığını,
buyuruyor.. Yani ben dünyadan elimi ayağı187

mı çekip ahiret için çalışacağım, diye bir anlayış yoktur.. Vasat ümmetin dünya ve
ahiret anlayışı neyse bizim anlayışımız odur!..
Mustafa Asım Köksal’ın İslâm Tarihinden. 4. cilt 160. sayfa… Hz Ali ve Ebu zer-ül
Gıfari ile birlikte, Osman bin Maz’un erkekliklerini burdurmak ve insanlardan uzaklaşıp bir
yere kapanıp ibadete koyulmak istemişlerdi. Peygamberimiz onları böyle yapmaktan
nehy buyurmuştur… Osman bin Maz’un erkekliğini burdurup yeryüzünde öylece gezip
dolaşmak istediği zaman Peygamberimiz ona; “ümmetimin erkeklik burdurması ancak
oruçtur. Erkekliğini burduran kimse ümmetimden değildir”, buyurmuştur.
Saad bin Ebu Vakkas; ‘Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselam, Osman bin Maz’un’un
uzlete, tenhaya çekilme isteğini reddetti. Eğer ona izin vermiş olsaydı, muhakkak biz de
erkekliğimizi burdururduk’ demiştir. Osman bin Maz’un’un bütün geceleri namaz kılmak,
gündüzlerini oruç tutmakla geçirdiği Peygamberimize haber verilince, Peygamberimiz;
-‘Ey Osman, sana ben güzel bir örnek değil miyim’, buyurdu.
Osman bin Maz’un;
-‘Babam, anam sana feda olsun, bu soruya sebep ne?’ dedi.
Peygamberimiz;
-‘Sen gündüzleri oruçla, geceleri de hep namaz kılmakla mı geçiriyorsun,’ dedi. (Onun
bu durumunu Karısı Peygamberimize şikâyet ediyor...)
Osman bin Maz’un;
-‘Evet, öyle yapıyorum’, dedi. 188

Peygamberimiz;
-‘Böyle yapma, senin üzerinde gözlerinin hakkı var, bedeninin hakkı var, ailenin hakkı
var. Hem namaz kıl, hem yat uyu.’ Osman bin Maz’un bir evi ibadetgâh edinip içine
kapanmıştı. Peygamberimiz evin kapısına dikilip üç kere;
-‘Ey Osman Allah beni ruhbanlıkla göndermedi. Allah katında en hayırlı iş, gerçeğe en
yakın olan, uygulaması en kolay olandır. Ey Osman bize ruhbanlık farz kılınmadı. Ben
senin için örnek değil miyim? Vallahi ben içinizde Allah’tan en çok korkanınızım, onun
koyduğu kanunları en çok koruyanınızım’ buyurdu..
Ruhbanlığın ne olduğunu, mistisizmin ne olduğunu, İslâm’ın kabul etmediği uzletin ne
olduğunu anlamak isteyen bu olay ve Hadis-i Şerif üzerinde düşünsün. Peygamberi
örnek almayan bir tasavvuf anlayışı ayaklarımızın altındadır ve İslâm’la ilgili değildir.
Kasas Suresinin 77. Âyet-i Kerimesinde, Allah Celle Celalühu şöyle buyuruyor;
“Allah’ın sana verdiği mal ile ahiret yurdunu iste. (Dikkat, nefsaniyetimizden arınalım..)
Ama dünyadan nasibini de unutma. Allah sana nasıl ihsan buyurdu ise, sen de
(insanlara) öyle iyilik et. Yeryüzünde fesat çıkarma. Çünkü Allah fesatçıları sevmez.’
Biz nazarî olarak Murad-ı İlahiyi tespit etmeye çalışıyoruz..
Bakara Suresinde 200-201-202. Âyet-i Kerimeler: “Hac ibadetlerinizi bitirdikten sonra
Allah’ı babalarınızı andığınız gibi yahut daha çok zikredin. İnsanların kimisi; ey Rabbimiz!
Bize dünyada nasip ver! Der ki, onun ahirette hiçbir nasibi yoktur. Kimisi de; ey
Rabbimiz! Bize dünyada güzel hâl, ahirette de güzel hâl ver! Ve bizi cehennem
azabından koru! Der. İşte bunların 189

kazandıkları (hayırdan) nasipleri vardır. Allah hesabı çabuk görendir.’ Hem dünya
hem ahiret... Yine Cuma suresinde “namaza çağırıldığınızda alış verişi bırakın,
namazdan sonra da yeryüzüne dağılın ve rızklarınızı arayın”, buyruluyor.
Bir Hadis-i Şerifte Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz şöyle
buyuruyor; ‘Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecek gibi ahiret için çalışın’. Yine
Kütüb-ü Sitte’nin 17. cildinde 6655 numaralı Hadis-i Şerif; Mikdâm İbn-i Ma’dikerb ez-
Zübeydi Radıyallahu Anh anlatıyor; ‘Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselam buyurdular ki;
‘Kişi elinin emeğiyle kazandığından daha temiz bir kazanç elde etmemiştir. Kişinin
nefsine, ailesine, çocuğuna ve hizmetçisine harcadığı sadakadır’.
6656. Hadis-i Şerif: İbn-i Ömer Radıyallahu Anh anlatıyor; ‘Resûlullah Aleyhissalâtu
Vesselam buyurdular ki; “Emin, dürüst, Müslüman tacir Kıyamet günü şehitlerle
beraberdir.”
6658 numaralı Hadis-i Şerif: Ebu Humeyd es Sâidî ra anlatıyor; ‘Resûlullah
Aleyhissalâtu Vesselam buyurdular ki; “Dünya talebinde mutedil olun. Çünkü herkes
kendisi için yaratılmış olana müyesserdir.”
6659. Hadis-i Şerif. Enes İbn-i Mâlik Radıyallahu Anh anlatıyor: ‘Resûlullah
Aleyhissalâtu Vesselam buyurdular ki; “Himmet yönüyle insanların en yücesi, hem
dünya, hem de ahiret işine himmet gösteren mümindir.”
6660. Hadis-i Şerifte Hz. Cabir Radıyallahu Anh anlatıyor: ‘Resûlullah Aleyhissalâtu
Vesselam buyurdular ki; “Ey insanlar, Allah’a karşı muttaki olun ve dünyevî talepte
mutedil olun. Zira hiç kimse yoktur ki, (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkını eksiksiz elde
etmeden ölmüş olsun. Rızkı gecikse bile ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah’tan
korkun ve talepte mutedil olun, 190

(gayrı meşru yollara sapmayın) helâl olanı alın, haram olanı terk edin.”
6661. Hadis-i Şerif, Enes İbn-i Malik Radıyallahu Anh anlatıyor; “Resûlullah
Aleyhissalâtu Vesselam buyurdular ki; ‘Meşru bir işten helâl rızık kazanan kimse, o işe
devam etsin.”
Merhum Elmalılı bir Hadis-i Şerif zikrediyor; “Dünya ahiretin tarlasıdır.” Ve nitekim
Mektubat’ta 1. Cilt 59. sahifede bu hadis alınarak şöyle deniyor; “Dünya ahiretin
tarlasıdır. Onu ekmeyip verimli toprağı atıl bırakan ve bunca amel tohumlarını zayi eden
kimseye yazıklar olsun.”
En’am Suresinin 32. Âyet-i Kerimesi; “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir
şey değildir. Elbette ahiret yurdu, takva sahipleri için daha hayırlıdır. Hâlâ,
akıllanmayacak mısınız?”
O nurdan saray çadır diyorum ya; şöyle birinin içine girince; yok taksitle ev almaktı,
yok Sukuk almaktı… Kendiliğinden çözümleniyor. İlle de haram demen şart değil..
Nisa Suresinin 77. Âyet-i Kerimesi; “Bakmaz mısınız kendilerine, elinizi savaştan
çekin, namazı kılın, zekâtı da verin denilenlere. Üzerlerine savaş farz edilince içlerinden
bir fırka Allah’tan korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korkuyla insanlardan korkuyorlar. Ve
‘Ey Rabbimiz! Bize niçin savaşı farz kıldın? Bizi yakın bir zamânâ kadar geri bıraksaydın
ya!’ dediler. Sen de, de ki; ‘Dünyanın zevki pek azdır. Ahiret takva sahibi olanlar için
daha hayırlıdır. Ve kıl kadar haksızlığa uğramazsınız.’ Ve ondan sonra âyet-i kerime
devam ediyor (78. Ayet-i Kerime); “Nerede olursanız olun, ölüm size yetişir. Velev ki
muhkem kalelerde olun.” Hani bazıları kalemle savaş diyorlar ya, bari erkekçe kalemle
savaşsalar. Asıl kaypaklığı kalemle başlatıyorlar… 191

Hâsılı Rudani’de şöyle bir Hadis-i Şerif var; ‘asıl yaşantı, ahiret yaşantısıdır.’ Ve Al-i
İmran Suresinin 186. Âyet-i Kerimesin de; “Şu alçak dünya malı” diye geçiyor.. Zaten
dünya da, denîden geliyor. O zaman, burada, bizim nurdan sarayımıza göre diyoruz ki;
esas olan öte dünyadır. Bu dünya nihayet bir tarladır, geçici bir dünyadır. İşte burada en
büyük tuzak sekülarite (laiklik değil) önemlidir. Yani öte dünyayı yok farz etmişsek, o
zaman bu çadırın dışına çıkmış oluyoruz. Fakat hiç değilse çıktığımızı bilelim. Bir özlem
duyalım…192

7. İNSAN TASAVVURU

İnsan meselesi ile hesaplaşırken, burada da sistematik bir sınıflama yapmamız lâzım.
Şöyle bir plan yaptım.
1. Yaradılışı.
2. Emanete muhatap olması.
3. Teklifte adalet.
4. Sıratı müstakimin bildirilmesi.
5. Hesaba çekileceğiz.
6. Yaradılış gayesi.
7. Yaradılış gayesi olarak kulluk.
8. Kulluğun mezhebe dayanmaması. İslâm’da insan tasavvuru deyince, kulluk
anlaşılır.. Eğer bireysellik söz konusu edi193

lecekse işte burada bireysellik var.. Muhatap olan baban, atan değil, sensin… Batı
telakki tarzı ve arkasından bireysellik v.s onlardan bahsedeceğiz.
9. Beynel havf vel reca.
10. İnsandaki hasletler. Bu hasletler; huyu, mizacı, tabiatı.. Hasletin bizde sanki hep
olumlu bir anlam yükü var değil mi? Evet, gündelik hayatta biraz öyle anlaşılıyor. Meselâ
Ahmet’in hasletleri var dediğinde; olumlu anlaşılıyor. Ama yalan söylemek de bir haslet.
Biz burada fıkhî anlamıyla aldık hasleti. Bu hasletler mücerret insanın hasletleri… Kulluk,
kan dökücü olması vs..
11. Kâfirler. Buraya kadar insan, ama insan bir de öteki ile kaim. Her düşünce tarzı
ötekisi ile kaim. Şimdi “öteki” ortadan kaldırılmaya çalışılıyor; büyük bir cinayettir bu. Bir
şeye inanan insanın muhakkak ötekisi vardır. Marksist’sen bir ötekin var, Müslümansan
bir ötekin var… Dolayısıyla kâfirler de var. Kısaca ona da temas etmeye çalışacağım.
Bugünkü yükselen değerlere aykırı olarak, kitabî devam ediyoruz. Kalemlerin ve dilin
ishal olduğu, beyinlerin kabız olduğu bir dünyada yaşadığımız için, biz yükselen
değerlere aykırı olarak laf yerine kitabı tercih ediyoruz. Nitekim insanın yaratılışı deyince
de, hemen Bakara Suresinin 30. Âyet-i Kerimesi ile başlıyoruz…
Kur’an’ı Azimü’ş-şan’da Allah Celle Celalühu şöyle buyuruyor; “Hani Rabbin
meleklere; muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım”, demişti. “Melekler; sen
orada, bozgunculuk yapacak, kanlar dökecek birini mi yaratacaksın, Hâlbuki biz seni
hamdinle tesbih ve noksan sıfatlardan tenzih edip duruyoruz”, dediler. Allah; “Şüphesiz,
ben sizin bilemeyeceğinizi bilirim,” buyurdu… Burada Elmalılı mükemmel izahlar yapıyor,
onunla başlıyoruz. Elmalılı’nın 1. cildinin 257. sayfasında; ‘Burada hitap 194

yine önce Resûlullah’a yöneltilmiştir. Demek ki; kıssanın iç yüzünü hakkıyla o
anlayacak ve izinli olduğu kadar da o anlatacaktır. Murad-ı Peygamberi tavrı da bu
bakımdan önemli. (Murad-ı Peygamberi kavramını ben uydurmuyorum. Elmalılı’da da
geçiyor. Murad-ı İlahî kullanılıyor da, Murad-ı Peygamberi pek geçmiyor. Hâlbuki ikisi de
gerekli. Murad-ı ilahî ve Murad-ı Peygamberi.) Burada hitap yine önce Resûlullah’a
yöneltilmiştir. Demek kıssanın iç yüzünü hakkıyla o anlayacak ve izinli olduğu kadar da
anlatacaktır. Bununla beraber, buna, her ferde ait genel hitap neşesi verilmiştir. (Burada
aslında şöyle bir hitap var, tabi güzel bir dili var. ‘Hitab-ı âm neşvesi’ diyor. Fakat
sadeleştirirken ‘genel hitap neşesi’ denilmiştir.) Demek ki bunda açık bir genel istifade
vardır. Ve her ferdin bunu nefsinde anlaması ve tatbik etmesi istenir. Bunda açık olarak
Allah’ın yardımı, kaza ve kader, Allah katında Âdem’in kıymetinin başlangıcı, beşerî
üremenin başlangıcı, din, ilim ve dilin başlangıcı, vazife ve kardeşliğin başlangıcı,
içtimaiyatın başlangıcı, hukukun başlangıcı vardır. Beşeri üremenin, ilk din, ilim ve dil
devrinden itibar edilmesi ve son beşeriyetin bu başlangıca dayanmasının gereği ve
insanlığın mahiyetinin tarifinde bunların zatî bir kıymeti bulunduğu, fakat günah ve
isyanın, hasımlık ve düşmanlığın zatî ve yaratılıştan olmayıp, geçici ve dış telkinlerin
eseri olduğu anlatılıyor.’
Hıristiyan anlayışında insan doğuşu itibarıyla zatî anlamda günahkârdır. Hz. İsa bir
anlamda, öbür dünyada bu günahkâr olma durumundan insanları berî kılacak,
bağışlayacak ve onun bağışlayıcılığı ve şefaatçiliği sadece Hıristiyanlara olacaktır.
Dolayısıyla Hz. İsa’ya inanmayan, Hz. İsa’ya bağlanmayan birisi onlara göre kesinlikle bu
şeyi temizleyemeyecek. Hatta ölümü de insanlığa kefaret olmak üzere.. Hatta onlara
göre güya Hz. İsa çarmıha gerildiğinde, mızrak göğsüne saplandığında, oradan akan
kan, Hz Âdem’in kabrinin üzerine denk gelmiştir. Hz. Âdem’in kabri üzerinden, Hz. Âdem
dirilmiş ve böylelikle onlara göre son Peygamber olan Hz. İsa’ya tabi olmuş ve artık işte,
Risalet tamamlandı diyerek, insanlığın son uyarıcısı ve peygam195

beri olduğunu bu şekilde tespit etmişlerdir. Bugünkü Hıristiyanlara göre Hz. İsa’nın
kanı ilk insanı vaftiz ederek, ondan sonra da vaftiz tüm insanlar için ‘gelenek veya
sünnet’ olmuştur. Bundan dolayıdır ki; bütün batı sanatı, biraz mübalağa oluyor bütün
demek ama özellikle Rus romanı insanın bu ilk günahı üzerine kuruludur.
Dolayısıyla İslâm insan tasavvuru derken, birinci nokta, insanın günahsız olarak,
ismet sıfatıyla muttasıf olarak doğması, günahlardan masun olması,.. Fakat günah ve
isyanın, hasımlık ve düşmanlığın zatî ve yaratılıştan olmayıp, geçici ve dış telkinlerin
eseri olduğu da unutulmamalıdır. Hadis-i Şerifte; “İnsan İslâm fıtratı üzerine doğar”.. Her
çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar, daha sonra ebeveyni tarafından, Mecusi, Yahudi veya
Nasrani yapılır. İslâm âlimleri buluğ çağına kadar, dünyanın neresinde olursa olsun, vefat
eden her çocuğun Müslüman olduğunu belirtir. Çünkü inanç fıtrîdir, fakat iman iradîdir.
Dünyanın neresinde olursa olsun, iman teklifle ilgilidir ve mükellefiyetle başlar. Yani
çocuğun fıtrî olarak Müslüman olması farklı bir şeydir, buluğ çağına girdikten sonra o
kişinin, kendi iradesiyle mümin olması farklı bir şeydir.
Elmalılı’dan devam ediyoruz.. Bu şekilde Hıristiyanların asli günah inançlarının doğru
olmadığı, şeytanın mahiyetinin insana ait mahiyetten başka bir şey olduğu ve bu ikisi
arasında eski bir düşmanlık bulunduğu, şeytanın bu düşmanlıktan ayrılamayacağı, fakat
insanlığın buna karşı kendine, kendi yaratılışına sahip olarak nefsini ve türünü muhafaza
ve müdafaa edebileceği ve o zaman beşerî saadetin en yüksek sınırını bulacağı açıktır
ve bu hususta tövbenin kıymeti çok iyi anlaşılmalıdır Elmalılı’ya göre, beşeri üremenin
başlangıcında terbiye kanunun cereyanı, yeryüzünde insanlık türünün ezelî ve eski
olmayıp sonradan ağır ağır meydana geldiği, yani bugünkü beşer türünün ezeli olmadığı
ve bugünkü üreme kanunun başlangıçta mevcut olmayıp, yeryüzünün bir olgun
devresinden sonra bizzat olağanüstü bir yaratma 196

olayıyla başladığını da söyleyebiliriz. “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları
meleklere arz ederek; eğer sözünüzde sadıksanız, bana şunların adlarını söyleyin
buyurdu. Melekler; biz seni tenzih ederiz, senin öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz
yoktur. Muhakkak ki her şeyi bilen hâkim, ancak sensin.” Demek ki yaratılış bu ve önce
bunun idrak edilmesi gerekir…
İnsanın emanete muhatap olmasına gelince: Ahzab Suresinin 72. Âyet-i Kerimesi “Biz
emaneti, (namaz ve diğer ibadetleri) göklere, yere ve dağlara teklif ettik de, onlar bunu
yüklenmekten çekindiler. Ve ondan korktular.” O emanetten kasıt, Kurtubi’ye göre
Allah’ın bütün emir ve yasaklarıdır.
Hicr Suresinin 26. Âyet-i Kerimesi:. “Yemin olsun ki! Biz insanı kuru bir çamurdan,
şekillenmiş bir balçıktan yarattık. Cânn’ı da, daha evvel zehirli ateşten yaratmıştık.”
Hatırla ki bir vakitler Rabbin meleklere ‘Ben kuru çamurdan, şekillenmiş balçıktan bir
insan yaratacağım! Onu düzelttiğim ve kendi ruhumdan ona üfürdüğüm vakit, siz hemen
onun için secdeye kapanın!’ demişti. Bunun üzerine bütün melaike, (eğilerek) toptan
secde ettiler. Yalnız İblis müstesna! O, secde edenlerle beraber olmaktan çekindi. Rabbi;
‘Ey İblis! Sen niye secde edenlerle beraber olmadın?’ dedi. İblis; ‘Ben senin kuru bir
çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insana secde edecek değilim!’ cevabını verdi.
Allah Teâlâ; ‘O halde hemen cennetten çık! Çünkü kovulmuşsun! Ve bu lânet kıyamet
gününe kadar senin üzerindedir!’ buyurdu. İblis; ‘Ey Rabbim! Öyleyse bana, insanların
kabirlerinden kaldırılacakları güne kadar mühlet ver!’ Allah Teâlâ; ‘Peki, sen malum vakit
gününe, (yani birinci sur üfleninceye kadar) mühlet verilenlerdensin!’ buyurdu. İblis; ‘Ey
Rabbim! Beni azdırmânâ karşılık, andolsun ki, ben de muhakkak surette yeryüzünde
onlara (günahlardan) süslemeler yapacağım ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!
Ancak içlerinden ihlâslı kullar müstesna!’ Allah Teâlâ buyurdu ki: “İşte bu (koruması)
üzerime olan dosdoğru bir yoldur. Evet! Hakikaten benim kullarımın 197

üzerinde senin hiçbir hükmün yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna!
Şüphesiz cehennem de o azgınların hepsine vâd olunan yerdir.”
Devamında cehennemin tasviri var.
Âraf Suresinin 10. Âyet-i Kerimesi: (Hicr Suresinin nüzul sıra numarası 55, Âraf
Suresinin 42) “And olsun ki sizi yeryüzünde yerleştirdik ve sizin için orada birçok geçim
imkânları hazırladık. Siz pek az şükrediyorsunuz. Hakikat, sizi (evvela) yarattık, sonra
size şekil verdik. Sonra da meleklere, Âdem’e (hürmet için eğilerek) secde edin!’ dedik.
Hemen secde ettiler, yalnız İblis müstesna! O, secde edenlerden olmadı. Allah (İblis’e);
‘Ben sana emrettiğim vakit secde etmene mani neydi?’ diye sordu. İblis; ‘Ben ondan
hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın, onu ise topraktan yarattın’ dedi. {İblis derken,
aklınıza bugün aklına fazla güvenen, ratiosantirik (Ben türettim…Akılmerkezli) insanlar
da geliyor mu?.. A.B.} Allah; ‘Öyleyse hemen in oradan. Sana cennette kibirlenmek
yaraşmaz. Haydi çık! Çünkü sen alçaklardansın!’ buyurdu. İblis; ‘Bana kıyamet gününe
kadar mühlet ver’ dedi. Allah da; ‘Haydi, mühlet verilenlerdensin!’ buyurdu. İblis;
“Öyleyse, beni azdırmânâ karşılık, yemin olsun! Ben de onları saptırmak için mutlaka
senin doğru yolunun üzerine oturacağım, sonra onlara, önlerinden, arkalarından,
sağlarından ve sollarından sokulacağım. Sen de çoğunu şükredici bulamayacaksın” dedi.
Allah buyurdu ki; ‘Kınanmış ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun! Onlardan her kim
sana uyarsa, cehennemi hep sizlerden dolduracağım!’ Ey Âdem! Sen zevcenle birlikte
cennette yerleş(in) de, dilediğiniz nimetlerden yiyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın ki,
sonra zalimlerden olursunuz. Derken Şeytan, onların örtülü avret yerlerini kendilerine
göstermek için, onlara vesvese vererek, Rabbiniz size bu ağacı, ancak iki melek
olacağınız yahut ebedî kalanlardan olacağınız için yasak etti’ dedi. Bir de onlara;
‘Muhakkak, ben sizin hayrınızı isteyenlerdenim’ diye yemin etti. Böylece ikisini de
kandırarak mevkilerinden düşürdü. 198

Ağacın meyvesini tattıkları vakit, edep yerleri açılıverdi. Hemen üzerlerine cennet
yapraklarından yapıştırmaya başladılar. Rableri onlara; “Ben, size bu ağacı yasak
etmedim mi ve şeytan size açık bir düşmandır demedim mi?’ diye nidâ buyurdu. (Âdem
ile Havva) ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet
etmezsen, mutlaka ziyan edenlerden oluruz!” dediler. Allah buyurdu ki; “Birbirinize
düşman olarak inin! Yeryüzünde sizin için bir zamânâ kadar yerleşip kalmak ve geçinmek
var. Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz! Ve oradan (dirilip) çıkarılacaksınız. ‘Ey
Âdemoğulları! Size edep yerlerinizi örtecek bir elbise, bir de hıl’ât indirdik. Fakat takva
elbisesi yok mu? İşte o hepsinden daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın (kudretine delil olan)
âyetlerindendir. Umulur ki, düşünüp ibret alırlar.”
Öncelikle buradaki takvanın, Elmalılı’ya göre Allah’ın yap dediğini yapmak ve yapma
dediğini yapmamak olduğunu belirtelim. İlk yaradılışta, Rabbin yeryüzünde bir halife
yaratacağım, dediğinde, yeryüzünde fitne, fesat, bozgunculuk çıkaracak birilerini mi
yaratacaksın, hitabını göz önüne getirirsek, yaratılacak insanın fitne, fesat ve
bozgunculuk yaratacağını melaike nereden biliyordu? Bu bilgiye nasıl sahip oldular?
Çünkü melekler gaibi bilmezler.
Bu konu ile ilgili iki görüş var. Birinciler; insandan önce, insanımsı varlıkların
yaşadığını ve onların günahlarından veya şerlerinden dolayı helak edildiğini, dolayısıyla
meleklerin onları bildiğini ve bu bilgi dolayasıyla böyle konuştuklarını söylerler. Bir başka
rivayete göre de; yeryüzünde insanlardan önce cinler bir ümmet olarak yaşıyordu. Bunlar
fitne ve fesat çıkardılar. Ve Cenab-ı Hak, o dönem mümin olan ve kendi emrinde olan
İblisi, (kimi alimlerde aklın sembolü olarak geçer)onların helakiyle görevlendirir ve onun
komutasındaki bir orduyla cinler helak edilir. Bir anlamda insandan önce cinler
yeryüzünde iradesi olan ve yeryüzüne hükmeden insana benzer varlıklardı. Onların fitne,
fesat ve bozgunculuğunu bilen melaike bunu hatırladı. 199

Âyet-i kerime ile ilgili diğer hususlara gelince: Rabbin; bütün meleklere secde edin
dediğinde, hepsi etti, İblis etmedi deyince, sanki İblis melekmiş gibi anlaşılıyor. Melek
olsaydı İslâm’ın melek tasavvuruna göre iradesiz varlık olduğu için isyan etmemesi ve
secde etmesi gerekirdi. Oysa İblis’in secde etmediği açıktır. Melaike genel anlamda
sadece meleklerin çoğulu olarak değil, teşbihte hata olmasın soyut olan tüm varlıklar için
kullanılır. Sadece meleklerin çoğulu olarak kullanılmaz. Bütün cinleri de kapsar. Onun
için öyle bir istisna yapalım. Çünkü cinlerin dumansız ateşten yaratıldığı, meleklerin
nurdan yaratıldığı, pek çok surede geçer.
Diğer mesele ise; üstünlük meselesi… Cenab-ı Hak Âdem’i yaratırken İblis pek
umursamıyor önce. Bakıyor, topraktan bir şey… Ruh verilme aşamasına gelene kadar
hiçbir şeyin farkında değil. Belki de en önemli, can alıcı husus burasıdır; insana can
verme Cenab-ı Hakkın kendi ruhundan üflemesiyle gerçekleşiyor. Cenab-ı Hak, “ona
ruhumdan üfledim” âyetini sadece insana tahsis etmiştir ki; İnsanın genel anlamda
melekten üstün oluşunun sebebi, meleklerin ve cinlerin ona eğilmeleri ve secde
etmelerinin sebebi bu durumla ilgilidir. Çünkü o ilahî vasıfları, Allah’ın isimlerini kendi
şahsında Allah’ın izniyle taşıyan yegâne varlıktır. Halifeliği de buradan kaynaklanıyor.
İnsanın üstünlüğü ona Allah Teâlâ’nın bahşettiği bir şey..
Bu Ayet-i Kerime ve dolayısıyla konumuzla da ilgili diğer bir husus ise cennetten
kovulma hadisesi ve şeytanın lanetlenmesi meselesidir. Şeytanın, insanın yaradılışını
gördükten sonra, onun kendisinden üstün olduğunu hissetmesi ile birlikte önemli
sonuçlar çıkıyor ortaya. İblis’in olayları anlama çabası, biçimi ve çıkarımları bizim şirkin
mantığı dediğimiz hususla doğrudan ilgilidir. İblis neler yapıyor:
1-Kendisine daha önce verilen payenin geri alınamayacağını “aklıyla”
mantıksallaştırıyor.200

2-Kendisine olan güveni, kendinde bir nefsaniyete ve enaniyete yol açıyor.
3-Murad-ı İlahî’yi düşüneceğine aklını kullanarak çıkarımlar yapıyor.
4-Sebep-sonuç ilişkilerini Murad-ı İlahî’nin önüne koyuyor
Kendinden iman ve itaat istendiğinde (secde emri) “aklını” kullanarak Rabbine bir
anlamda rububiyetin nasıl olması gerektiğini “öğretmeye” kalkıyor. Yani hâşâ, Allah
Teâla’ya nasıl yapması gerektiğini, akıl ve mantık ışığında sebep sonuç ilişkileri
bağlamında “açıklamaya” (rasyonelleştirmeye) kalkıyor. Kısacası ratiosantirik bir
yaklaşım benimsiyor…
Sadece bu hadiseyi bile hakkıyla anlamak iman, akıl, itaat, secde v.b kavramların
İslâmi anlamda ne olduğunu anlamamız için yeterlidir. Ancak yüzyıllardır Kur’an’ı
anlayacağız diye ortaya konan “akıl ve mantık” çıkarımlarını, hevâ ve heves artıklarını iyi
düşünerek, insanın kulluk bağlamında “akıl” ile ilişkisini tekrar tekrar gözden geçirmesi
gerektiğini düşünüyorum. Aklı kullanması gereken yerde onu kullanamayan, Aklı
kullanmaması gereken yerde kullanır ki bu da her şeyi tepetaklak eder. Yani imanın
olduğu yerde akıl âcizdir. Orada meleklerin tavrı bir mümin tavrını, şeytanın tavrı ise bir
küfür-şirk tavrını gösterir. Allah’a ortak koşmak demek onu inkâr etmek demek
değildir. Şirkin mantığı Allah’ı kendi aklına ve mantığına göre dizayn etmektir!
Şeytanın yaptığı budur!..
Yasak ağaç hususunda ise insanın özü ve fıtratı ile ilgili dikkat çekilen konu üzerinde
durmak gerekir. Bu olayda Şeytanın insanı kandırmasıyla birlikte ortaya çıkan bir şey var
insanda. O da insanın fıtratıyla ilgili, yaratılışıyla ilgili bir şey. Allah’ın yasakladığı ağaç
üzerinden, Allah’a verdiği sözü bozan insanın nefsine dikkat çekilir. Bu konuyla ilgili
dikkat çekilmesi gereken bir husus da 201

Şeytanın insanı hangi vaatle kandırdığı meselesidir. Şeytan insanı kandırırken o
yasağı ihlal ettiğiniz zaman melek olacaksınız veya ilahlaşacaksınız, yani “Allah” gibi
olacaksınız diyor.
Şeytan insanı hep nefsinden yakalar ve hep nefsi üzerine oynar. .. Cenab-ı Hak daha
sonra Âdem’le Havva’yı cennetten kovar. Kovulduktan sonra, insanın orada şeytandan
farklı bir tavrı var. Âdem ve Havva, özellikle Hz. Âdem tövbe eder. “Ya Rabbi, biz
zalimlerden olduk, sana verdiğimiz ahdi tutmadık.” Ahdini bozan Hz. Âdem öyle bir tevbe
eder ki dünya hayatı için yeni bir ahitte daha bulunur. Diyor ki; “Ya Rabbi, bizi affet,
yeryüzüne gönder. Ve bize bir mühlet ver. Ve biz yeniden sana kulluk edelim ve bizi
kovduğun cennetine girmek için senin rızanı kazanmaya çalışalım.” Bir anlamda, bizi
nefsimizden yakalayıp, nefsimizin ortaya çıkmasını sağlayan şeytanı bu dünyada alt
edelim. Ve onu yenerek, senin bize verdiğin mükâfata yeniden kavuşalım, diyor. Bir
anlamda, bizim atamız olarak, bizim adımıza söz veriyor. Ondan sonra dünya hayatı bu
şekilde başlamış oluyor.
Zuhayli der ki; Hz Âdem’den önce yeryüzünde bir çeşit yaratıklar vardı. Yine buna
göre; Âdem yeryüzündeki akıllı türlerden ilki değildi. Elmalılı ise; ‘şu halde Âdem’den
önceki yaratıklar, her ne türden olurlarsa olsunlar, lisandan mahrumdurlar ve bundan
dolayı insan değildirler.’ Bunu özellikle usül açısından ele almak istedim. ”İman“
mefhumunu temellendirmesi ve pekiştirmesi açısından çok önemli… Muhkem olmayan
âyetler ile ilgili pek çok yorum yapılmıştır. Elbette yapılabilir ama bu yorumları
mutlaklaştıramazsınız. Çünkü âyet muhkem değildir. Asırlarca insanlar, nefislerine
esir olarak, takım tutar gibi biri bir yorumu almış, onu mutlaklaştırmış, nefsanî bir
iddia konusu yapmış, biri başkası başka bir yorumu almış onu iddia etmiş ve
anlamsız sonu gelmez kısır tartışmalar çıkmış. Muhkem olmayan âyetlerle ilgili
yapılan te’vil ve tefsirleri “mutlak doğru budur” diye nakletmek hata olur. Şu âlim
böyle diyor, bu âlim böyle diyor demeli, görüşleri 202

nakletmeli ve bırakmalıdır… Olayı nefsanî bir iddia konusu haline
getirmemelidir. Bunlar mutlak olmayan, kesin olmayan hususlardır… Bu açıdan
İslâm âleminin pek çok yılları bu nefsî tartışmalarla geçti.
Gelelim insanın emanete muhatap olmasına… Ahzab Suresinin 72. ve 73. Âyet-i
Kerimeleri; “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten
çekindiler ve ondan korktular. İnsan ise onu yüklendi. Hakikaten o çok zalim, çok
cahildir.” Elmalılı merhum 6. cilt, 342. sayfada der ki; ‘Çoğunlukla tefsirciler buradaki
emaneti ‘yükümlülükler’ ve ‘farzlar’ diye tefsir etmişlerdir. Bunu şöyle anlamak gerekir;
Allah’ın gerek kendi hakları, (hakkullah) gerek insanların (hakku’l ibad) haklarıyla ilgili
emirlerin ve yasakların hükümlerinin yerine getirilmesine, Allah’ın emini, inanç memuru
olmak demek olan emanetini, yani Allah’ın diğer eşyada olduğu gibi zorlama ile ve
cebren değil, hoşluk ve gönülden tercihle yaptırmak istediği serbest fiillerinden emrine
itaatle halifelik demek olan görev ve yükümlülüktür.’
Burada akılda kalması gerekenler; Allah’ın teklif ettiği yükümlülük; emir ve yasaklar.
Emir ve nehiyler teklif ediliyor. Dağlar çekindiler ve korktular, ama insanoğlu bunu kabul
ediyor. ‘O göklere ve dağlara, yukarıda aşağıda o ağır ve büyük varlıkların ve gök
cisimlerinin hepsine teklif eyledik de, onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve çekindiler.
Gerçi gökler ve yeryüzü, Allah Teâlâ’nın isteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin,’
gibi kâinata yönelttiği emirlerini ‘isteyerek geldik’ diye kabul ettiler.’ Kurtubi burada daha
kısa bir açıklama yapmış. ‘Dinin bütün görevlerini kapsamaktadır’ diyor.
Haşr Suresinin 21. Âyet-i Kerimesinde; “Biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirseydik,
mutlaka onu, Allah korkusundan baş eğmiş, paramparça olmuş görürdün. Bu temsiller
var ya, biz onları insanlara getiriyoruz. Olur ki, düşünürler.” Elmalılı merhum 203

bu Ayet-i Kerimenin tefsirinde de şöyle der; ‘Onun için Kur’an da, bir dağ üzerine
indirilmedi, insanlar için Hz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kalbine indirildi.
Hem öyle beliğ ve tesirli bir surette indirildi ki; faraza büyük bir dağ üzerine indirilmiş ve
dağa öyle bir şuur verilmiş olsaydı, göğe doğru başkaldırmakta bulunan o ulu dağ, bütün
katılığına rağmen Allah korkusu altında her türlü itaatsizliği bir kenara atarak,
çatlayıncaya kadar İlahî emirlere boyun eğer ve son derece etkilenirdi. Binaenaleyh akıl
ve şuur kabiliyeti ile emaneti yüklenen, bir taraftan cehennem ateşi, diğer taraftan cennet
nimetiyle kuşatılmış, istikbâle doğru gitmekte olan insanların bundan daha fazla
etkilenmesi ve uyanık olmaları gerekirken, o çok zalim ve çok cahil insanlar bundan
müteessir olmuyor ve Allah’a saygı duymuyorlar, ayrıca Allah’ın hukukunu nefslerinin
vazife ve istikbalini unutmuş, iyilik ve kurtuluş yollarını düşünmez olmuşlardır.”
Yalnız burada şunu da ekleyelim: Allah emaneti dağa, taşa teklif ediyor, onlar kabul
etmiyor, insana teklif ediyor ve insan kabul ediyor. Peki, bu insana zulüm müdür?
Adaletsizlik midir? Onun cevabını da, Kur’an’ı Azimü’ş-şan veriyor: Bakara Suresinin
286. Âyet-i Kerimesinde; “Allah hiç kimseye, gücünün yeteceğinden başka yük
yüklemez.” Dolayısıyla burada bir adaletsizlik yoktur. Yine Elmalı Tefsirinin 2. cildinde;
Allah kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Yükleyemez değil, yüklemez
diyor. Allah’ın kendi kullarına yüklediği sorumluluk kulların güç yetireceği kadardır. Hatta
onun çok altındadır. Allah insanları zora koşmaz. Güçlerinin son sınırına kadar zorlamaz.
Sıkıntıya sokmaz. Müşkülat ve meşakkat vermez. Mükellef olan kullar, o görevleri güçleri
rahat rahat yetecek şekilde yapabilirler. Nitekim Bakara Suresinin 185. Âyet-i Celilesinde;
“Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez” buyuruluyor.
Demek ki teklifte adalet var. En’am Suresinin 152. Âyet-i Celilesinde; “Biz hiç kimseye
gücünden fazla bir şey teklif etmedik.” Yine el Mü’minun Suresinin 23. Âyet-i
Kerimesinde; “Mamafih 204

bir kimseye gücünden fazla bir şey teklif etmedik.” Al-i İmran Suresinin 139. Âyet-i
Celilesinde; “Eğer hakkıyla inanmış iseniz en üstün olan sizsiniz.” Yani, o zaman
emanetin yükü ağır demeyeceksin. Burada Elmalılı merhum şöyle der; bir gün aleyhimize
bir gün lehimizedir. Ve bu günleri döndürüp dolaştırmanın birçok gizli hikmetleri vardır.
Bu cümleden olarak, “Allah sizden iman edenleri bilsin. Ve sizden şehitler alsın. Ve
şahitler tutsun diyedir ki böyle yapar. Ve malum ya Allah zalimleri sevmez.”
Biraz şöyle kendimizi düşünürsek, iş biraz iyi gitmedi mi nerdeyse isyan edeceğiz.
İşte bu âyetleri ve özellikle tefsirleri okuduğunda insan, Filistin’i anlıyor. O mümin ve
mümineler şuna inanıyor: bakın, Ayet-i Kerimede buyruluyor ki; “Allah sizden iman
edenleri bilsin ve sizden şehitler alsın. Ve şahitler tutsun diyedir ki böyle yapıyor.” Eğer
döndürüp dolaştırmak olmamış ve kâfirler hep sıkıntı ve şiddet içinde kalmış olsaydı,
imanın ihtiyarî kıymeti kalmaz, zorunlu bir iş olurdu. Biz bu Ayet-i Celilelerin sadece
lezzetini almaya çalışıyoruz. Mantıkla veya akılla boğazlamıyoruz, bunları. Teklifin sevap
ve cezanın mânâsı olmaz her şekilde ilahî cebir ve kudret hükmünü icra eder ve çalışma
ve seçime isteğe bağlı olan sayısız terakki ve ıstıfâ’ kanunu bulunmazdı. “Görünüşte
kâfirlerin çıkarına gibi görünen bazı şüpheler bulunmalı (imtihan âlemi) ve mükellef,
gaibe ait delilleri iman gözüyle keşf ve tetkik ederek (iman gözüyle, akılla mantıkla değil)
o şüpheleri def etmeli, o sayede bulunduğu halden geleceğe aşk ile hamle ettirecek
heyecanlar duyabilmelidir ki; gerçek iman sahibiyle küfür sahibi ortaya çıksın ve küfür
ehli geçici şeylerle aldanırken, iman ehli ebedilik ile son saadete ulaşsın.”
Yani o Filistinliler, Ayete ve Hadislere inanıyorlar… Yani ciddiye alıyorlar! Yani biz
(bireysel olarak değil toplumsal bir niteleme) inanmıyor muyuz? Biz ciddiye almıyor
muyuz? Gibi soruları sormaya cesaretin varsa, sual et!205

“Herhangi bir zamanda kâfirlerin bir zafer günü görmüş olmaları bile bir çeşit iman ile
ilgilidir. Meselâ kâfirlerin batıla inanmalarının kuvveti, müminlerin hakka inanmalarının
kuvvetiyle karşılaştığı zaman, kâfirin batıla olan imanında daha çok bir şiddet ve kuvvet
varsa, o kâfirler o müminlere galip gelebilirler. Bu galibiyet bâtılın hakka üstün gelmesi
değil, inanılan şeyi bir tarafa bırakmak, bir imanın diğer imânâ galip gelmesi demektir...
Çünkü ilgilendiği şeye bakmaksızın, mutlak iman, mutlak küfre muhakkak galiptir.”
Teklifte adalet diyoruz; zulüm yok.
İsra Suresinin 70. Âyet-i Kerimesinde; “Biz Âdemoğullarını üstün yarattık” buyruluyor.
Elmalılı buna mükerrem, diyor. Et-Tîn Suresinde; “En güzel isimle yarattık” buyruluyor.
Et-Tîn Suresinin 4, 5, 6. âyeti kerimeleri; “Gerçekten biz insanı en güzel bir biçimde
yarattık. Sonra onu(n bazı fertlerini) aşağıların en aşağısına çevirdik, ancak iman edip
yararlı işler yapanlar müstesnâ! Onlar için bitip tükenmeyen bir ecir vardır.” Elmalılı der
ki; “takvîm; eğriyi doğrultmak, kıvama nizama koymak, kıymet biçmek, kıymetlendirmek
mânâlarına gelir. Sonundaki tenvir ve belirsizlik ve büyüklük ismi olarak “ahseni takvîm”,
her hangi bir biçimlendirmenin veya büyük bir biçimlendirmenin en güzeli demek olur. Bu
ise her mânâsıyla biçimlendirmenin en güzel biçimi demek olacağından maddî, manevî
her türlü güzelliği kapsar.” Demek ki Âyet-i Kerimede Allah Celle Celalühu; “Biz insanı
ahsen-i takvîm” üzerine yarattık deyince, hem madden, hem manen.“ Belinin
doğrulmasını, boy posunun düzgün olmasını, bütün bu mânâlardan kinaye olarak veya
dıştan içe geçmek, yerden göğe yükselmek için bir başlangıç olarak düşünebiliriz.”
Ebu Hayyan der ki; “ Ahsen-i Takvim’i Nehai, Mücahid ve Katade, şekil ve
duygularının güzelliği” olarak yorumlarken, bazıları boyunun doğruluğu olarak da tefsir
etmişlerdir. Ebubekir bin Tahir; “akıl, idrak ve iyiyi kötüden ayırt etme gücüyle
süslenmesi” derken, İkrime de; “gençliği ve kudreti” ise de, en iyisi, her an güzel olanı
içene alacak şekilde genelliğidir” demiştir. 206

Biraz uzun ya, korkunç bir nükte var, onun için naklediyorum. “Yani, gerek boyunun
posunun doğruluğu ile günden güne artan, görünen; şeklin güzelliği ve gerek aklının,
zihninin hadd ve hayır âyetlerini hatırlatılan güzellik ve yücelikleri idrak edebilecek
şekilde, güzel kabiliyeti ve gerek ilahî ahlâk ve niteliklerle, ahlâklanıp, nitelenebilecek
derecede gelişme ve olgunlaşmaya elverişli olan, ahlâk güzelliği gibi maddi ve manevi
her güzelliği kapsar.”
Allah insanı yaratırken âlâ-yı illîyyinle esfel-i sâfilin arasında yaratmıştır. Yani insanda
bir imkân var... İnsan bir imkânlar âlemine sahip… Yani insanda yeterlilik meknuz.. Bu
sarkaç içinde insan bir yerden esfel-i sâfiline düşebiliyor bir yandan âlâyı illîyine çıkıyor.
Hatta bazı rivayetlerde, bazı hallerde meleklerden üstün hallere gelebiliyor. Demek ki bu
sarkaç içinde gidip geliyoruz. Eşref-i Mahlûkat’tır ama Belhum Adal’dır da…
İslâm’da insandan nefret yoktur da onun davranışlarından nefret vardır. Zatından
nefret yoktur.. Şöyle ki; İslâm’a göre insan, sabit statüde duran bir varlık değildir. Niçin?
Âlâ-yı illînle Esfel-i Safilin arasında. Meselâ şurada ben yalan söyledim, neredeyim?
Esfel-i Safilinde... O zaman benden nefret etme, benim davranışımdan nefret et. Ama bir
“Allah” derim, hüsnü kalb ile. Bir Tevbe-i nasuhla. Bir bakarsın âlâ-yı illîne çıkarım. Yani
karşımızdaki insanı, belirli bir statüye kilitleyip bırakmamamız lâzım. İslâmi bakımdan bu
çok yanlış. “Gerek fiziki ve cismani bakımdan gerek ahlâk ve maneviyat itibarıyla, ruhani
bakımdan insan en güzel bir kıvama erebilecek, en güzel bir biçimde yaratılmıştır.”
Elmalılı’nın ifadelerine dikkat edin!. “Gerçekten insanın mahiyeti ve aslına, insanlık
âlemine derin ve araştırıcı bir bakışla bakan ve onun dışında ve içinde bulunan incelikleri
düşünüp fikir yürüten kimse onu, bazı ulu kişilerin dediği gibi görünen ve görünmeyen
âlemlerin aktıkları yerlerin birleşme noktası. İfade 207

ve istifade feleklerinin iki nuru olan güneş ve ayın doğduğu yeri, Hak Kalemi ile
yaratılış kitabına yazılmış, enteresan satırlardan oluşan metin ve ibareleri kapsayan ve
onlardaki ilahî sırların ve eşi benzeri olmayan güzelliklerin olmuş ve olacak mânâlarını
açıklayan, kısa fakat birçok mânâları toplayan bir nüsha olarak görür. Ve Hz. Ali’nin
söylediği gibi, bildirilen şu mânânın doğruluğundan haberdar olur: (Hz. Ali Radıyallahu
Anh’ın bir şiiri)
İlacın sendedir de farkında olmazsın.
Derdin de sendendir fakat görmezsin.
Sanırsın ki sen sade küçük bir cisimsin.
Oysa sen de dürülmüş, en büyük âlem.
Nakledildiğine göre, Kadı Yahya bin Eksem ve bazı Hanefiler; “karısına eğer sen
aydan daha güzel değilsen, boşadım seni boşsun” dese. Karısı boşanmış olmaz diye
fetva vermişler ve bu âyeti delil göstererek, bu hükme varmışlardır.” Yani “Ahsen-i
Takvim” üzere yaratıldığı için, aydan daha güzel. Üstelik güzellik boşanma gerekçesi
değil, kesinlikle.. “Kuşku yok ki bu güzelliği yalnız o küçük cisimde, maddi şekil ve
kıyafette arayan hata etmiş olur. Yüzler ne kadar yaldızlansa, onda bir ay ışığı parıltısı
olmaz. Fakat ay ışığını gören göz, güzelliği ve aşkı sezen bir öz vardır ki, güzellik
ondadır. Sevgililerini parlak aydan, ışık saçan güneşten daha güzel olarak niteleyip
anlatan şairlerin aşk macerasını, inleyen hesaba gelmez şiirlerinde, parlayan güzellik ve
alımlılık cazibesi bile sade topraklara gömülmeye mahkûm maddî görünüşün değil,
gönüllerde kaynaşan ruhanî bir tecellinin cilvesidir. Güzellik ve aşk, dışa dikilen bir şey
değil, gönülde kaynayan mânâdır.
“Hayaliyle tesellidir gönül meyl-i visal etmez.
Gönülden özge bir yâr olduğun aşık hayal etmez.”
Fuzuli’nin… Hâsılı Allah insanı en güzel suret üzere yaratmıştır. 208

Demek ki emanete muhatap oluyor, fakat bu âdil bir emanettir. Aynı zamanda
kendisine sırat-ı müstakim, doğru yol da bildiriliyor. Dolayısıyla insanoğlu, Heidegger’in
söylediği gibi, fırlatılıp atılmamıştır bu dünyaya. Çünkü ona sırat-ı müstakim
gösterilmiştir. Nitekim Al-i İmran Suresinin 3. ve 4. Âyet-i Kerimelerinde şöyle buyurulur:
“Sana Kur’an’ı, ondan önceki kitapları da tasdik ederek, hak ile indirdi. Daha önce,
insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat ile İncil’i indirmişti. Bir de Hakkı batıldan
ayıran hükümleri de indirdi.”
Hıristiyanlıkta bizdeki gibi bir Risalet ve vahiy anlayışı yoktur. Onlara göre,
Peygamberlik dediğimiz şey tamamen kilisenin oluşumundan sonra papazların, rahiplerin
şahsında gerçekleşmiş bir şeydir. Hz. İsa, onlarda, tanrısal bir varlık olması dolayısıyla;
bizim bildiğimiz anlamda bir Risalet ve şeriatla da irtibatlı kılınamaz. Şeriat bir anlamda
papazların veya kilisenin uhdesine bırakılır. Dolayısıyla burada, kovulmuş veya
savrulmuş veya itilmiş tasavvuru onlarda çok belirgindir. Biz de ise Hz. Âdem’in
tövbesinden sonra, Hz. Âdem ve Havva’nın bağışlanması ve yeryüzünde onların Allah
adına egemen olması Allah adına hâkim olması anlayışı var. Cenab-ı Hak, şeytana
kıyamete kadar mühlet verdi ve onların yollarında oturacağım, arkasından, önlerinden,
sağından, solundan vesvese vereceğim deyince, Hz. Âdem orada aciz kalıyor ve Cenab-
ı Hak hemen bu halini görüp diyor ki; ben de seni ona karşı (seni derken tüm insanlık
nesli kastediliyor) Peygamberlerle, vahiyle, kitaplarla takviye edeceğim. Dolayısıyla
İslâm’ın Risalet ve vahiy anlayışı, insanın bu dünyaya atılmadığının, sadece sevgiliden
geçici olarak uzaklaştırıldığının göstergesidir.. Burada sürgün kelimesini kullanmak bile
yanlış.. İslâm âlimleri dini tarif ederken; Allah’tan, peygamber ve vahiy yoluyla insana,
insandan da kulluk yoluyla Allah’a giden yoldur diye tabir ederler. Dolayısıyla, bu vahiy
ve Risalet anlayışından dolayı bizim atılmış, lanetlenmiş veya sürgüne gönderilmiş gibi
bir anlayışımız olamaz… 209

Nisa Suresinin 26. Âyet-i Kerimesi; “Allah size dininizin hükümlerini beyan etmek,
sizden öncekilerin yollarını size göstermek ve tövbelerinizi de kabul etmek ister.” Maide
Suresinin 19. Âyet-i Kerimesi; “Ey ehli kitap peygamberlerin arası kesildiği bir zamanda
Resulümüz (Muhammed) size geldi. Bütün hakikatleri size beyan ediyor.” Hadid
Suresinin 8. Âyet-i Kerimesi; “Size ne oluyor ki, Peygamber sizi Rabbinize imânâ davet
edip dururken Allah’a iman etmiyorsunuz. Hâlbuki eğer mümin kimselerseniz, O, sizden
kesin söz almıştı.” Demek ki, böylece bir sırat-ı müstakim teklif ediliyor.
Beşinci basamak olarak da; “hesaba çekileceği” hususuna geçiyoruz.. Nitekim
Mü’minûn Suresinin 115. Âyet-i Kerimesinde; “Ya siz zannettiniz mi ki, biz sizi boşuna
yarattık da, bize döndürülmeyeceksiniz?” Tevbe Suresinin 16. Âyet-i Kerimesinde;
“Yoksa siz zannettiniz mi ki, kendi halinize bırakılacaksınız da Allah içinizden cihat
edenleri, Allah’tan, Resulünden ve müminlerinden başkasını dost edinmeyenleri
bilmeyecek. Hâlbuki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” Kıyamet Suresinin 36.
Âyet-i Kerimesinde; “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?” Demek ki, bir emanet
veriliyor, adaletli bir emanet; arkasından sırat-ı müstakim gösteriliyor ve hesaba
çekileceğimiz bildiriliyor.
Gelelim yaradılış gayesine... İnsan niye yaratılmıştır? Önce bu sorunun cevabını
hangi ölçüye, miyara göre değerlendireceğiz? Yükselen değerlere, moda fikirlere veya
heva ve hevesimize göre mi? Yoksa Şeriat-ı Garrâ-yı İslâmiyye göre mi? Kınayıcaların
kınamasını nazarı itibara alacak mıyız, almayacak mıyız? İslam’ı olduğu gibi mi kabul
edeceğiz? Oldurulduğu gibi mi? Allah Zülcelâl Hazretleri ve Fahr-i Âlem Sallallahu Aleyhi
ve Sellem’in rızasını mı düşüneceğiz, yoksa sürünün memnuniyetini mi? Bizim iman
ettiğimiz Şeriat-ı Garrâ-yı İslâmiyye’ye göre; Zariyat Suresinin 56. Âyet-i Kerimesinde;
“Ben insanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” Buyrulmaktadır.
Demek ki insanlığın yaradılış gayesi budur: Kulluk!.. O açıdan, 210

birileri ahmaklık yapıyor; yani recm yok desek, İslâm’ın bu imajı temizlenecek mi?
Veya “İslâm’a” papyon mu takmış olacağız? Yaradılışın gayesi kul olmak!!. Bunu
anlamıyorlar!! Bu kadar ahmaklık olur mu? Veya hırsızlık yapanın eli kesilir. … Orada,
insan konseptinde Batı’dan ayrılma var, dolayısıyla Batılıya bunu kabul ettiremezsin.
Adam ölüm cezasını kaldırmış.
Elmalılı bu hususla ilgili şunları söyler: “Cin ve insan cinsinin yaratılmasının hikmeti,
Allah’ı tanıyıp ona ibadet ve kulluk etmektir. Bunun dışında başka şeylere tüketilen
ömürler, ameller zayi edilmiş olur, onun için azabı hak eder. Bazıları, ‘bana ibadet
etsinler diye’ ifadesini,’ beni tanısınlar diye’ şeklinde tefsir etmişlerdir. Bunun mânâsı da;
‘beni mabut tanısınlar’ demektir. Bu ise; benim emirlerimi tutarak bana kulluk ve ibadet
etsinler demeye gelir. “İbadet ve kulluk isteyerek yapılan fiillerden olarak, istenen fiil
oldukları için, bazılarının bunu yapmaması insan ve cin cinsi için en mükemmel gaye
olmasına aykırı olmaz. Bundan yüce Allah’ın muradının geri kalmış ve yerine
getirilmemiş olması mânâsının çıkarılması da gerekmez. Çünkü bu gibi yerlerde, Fıkıh
bilginlerinin dedikleri gibi, “Hikmet fertlerin her biri itibarıyla değil, cins itibarıyla göz
önüne alınır.” Bazı insanlar ibadet etmeyebilir. Ama orada söz konusu olan nedir? İnsan
cinsidir.
Kurtubi de şöyle der: “Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler diye
yarattım.” Denildiğine göre bu buyruk, yüce Allah’ın ezeli bilgisine göre, kendisine ibadet
edecek kimseler hakkında özeldir. Buyruk umumi bir lafızla gelmiş olmakla birlikte,
anlamı özeldir. Buyruğun mânâsı şudur; “Ben cin ve insanlardan bahtiyar kimseleri ancak
bana tevhit etsinler diye yarattım.” El-Kuşeyri; “Âyeti kerime kat’i olarak tahsis edilmiştir.
Çünkü deliler ve çocuklar Allah’a ibadet etmekle emir olunmamışlardır ki, yüce Allah’ın
onlardan ibadet etmelerini istediği söylenebilsin. Diğer taraftan yüce Allah; “And olsun ki
biz cehennem için cin ve insanlardan çok kimseler yaratmışızdır” diye 211

buyurmuştur. Cehennem için yaratılmış olan kimselerin ise, ibadet için yaratılmış
kimselerden olmaları mümkün değildir. İşte bu yaradılış gayesi oluyor.
Fatiha suresinde; “Allah’ım ancak sana kulluk ederiz. Ve yalnız senden yardım dileriz.
Bizi doğru yola, nimetlerine erdirdiğin kimselerin yollarına eriştir. Hışmına uğrayanların ve
sapmışların yoluna değil.” Buyurulur.. Osmanlı devrinde insanlar kul idi93 Cumhuriyet
devrinde vatandaş oldular. Hâlbuki keşke kul olabilsek; keşke kul olabilsek.. Bir insan için
en üst makam… Eşref-i mahlûkatın sebebi… Bakara Suresinin 21. Ayet-i Kerimesinde;
“Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan Rabbinize kulluk ve ibadet ediniz ki,
korunup muttakilerden olasınız.” Nitekim Kurtubi şöyle der; “Allah elbette ki ibadet
edilmeye, tezelzüle, önünde eğilmeye layıktır.” Bakara Suresinin 23. Âyet-i Kerimesi;
“Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’an’dan şüphe diyorsanız, siz de onun benzeri bir sure
getiriverin!.” Yani, Allah, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Aleyhissalâtu Vesselam
Efendimizden nasıl bahsediyor? Kul olarak bahsediyor. Kurtubi der ki; “Abd kelimesi
taabbütten gelmektedir. Taabbüt ise zillet göstermek, boyun eğmektir. İbadet
hasletlerinin en şereflisi, ibadet etmek mânâsını ihtiva eden bir isim olmak üzere şerif,
şereflerin en yücesi olduğundan dolayı yüce Allah peygamberine ‘Abd’, kul adını
vermiştir.”
Bu hususla ilgili modern dönem İslâmcılarından da bir örnek vermek istiyorum..
Hamidullah şöyle der; “Kur’an’da, bütün Müslümanlarca, insanların en faziletlisi kabul
edilen Hz. Muhammed için, ayrıca, diğer peygamberler, cinler, melekler için ‘Abd’
kullanılmıştır.” Bu cümlelerdeki akademisyenlik hastalığına dikkatinizi çekmek istiyorum..
İfadeye dikkat çekmek istiyorum.. Maalesef modernist İslâmcılar ve akademisyenler
bizlere Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’i, Radıyallahu Anh’ı unutturdular..
93) Haddızatında “ kul” kavramının bu bağlamda kullanılması rahatsız edici. Ama genel olarak yerleşmiş
kavramsallaştırma.212

Akademisyenler, modernist İslâmcılar, ilahiyatçılar, asker arkadaşları gibi
bahsediyorlar Efendimizden.. Hamidullah’ın anlayışı, Fazlurrahman’ı doğurdu…
Tarafsızlık bir hastalıktır! Maalesef pek çok insanın imanına mal oluyor. Müslümanın
tarafsızlığı ne demektir izah edilebilir mi? Bir dine, inanca, ideolojiye inanan ve bağlı olan
bir insanın objektif olması “rasyonel” anlamda dahi mümkün müdür? Hatta mutlak
anlamda bir insanın objektif olması mümkün değildir. Tarafsızlık, nesnellik, objektiflik
insanı kutsama enstrümanları…. “Bilimsel Bilgi”de bulunması gereken özellikler. “ Bilim
adamı”nda bulunması gereken özellikler, gibi başlıklarda sıralananlar Batı Uygarlığının
dilek ve temennileri… Ama Doğu’lu onları gerçeklik yargısı sanır, neredeyse imanından
utanmaya başlar… Bu konu üzerine zaman zaman yeniden dönüyorum önemine
binaen… Çünkü Batı’yı anlayamayan, cehl-i mürekkebe mübtelâ Doğu’lu okur-yazar
takımı için büyük bir tuzak var…
Bir örnek üzerinde temellendirmeye çalışacağım ifade ettiğim teorik tezlerimi…
Feyerabend’ın “Yönteme Hayır” isimli eseri büyük tartışmalara sebeb oldu. Feyerabend
Batı bilim paradigmasını acımasızca eleştirdi. Ben diğer eserinden kısaca birkaç alıntı
yapacağım: “Ussallık üzerine temellendirilmiş bir toplum tam anlamıyla özgür değildir;
böyle toplumlarda aydınların oyunu oynanır.”94 Gördüğünüz gibi soylu bir iç eleştiri…
Yıllardır Batı’nın kutsadığı “akıl” tanrısına Tolstoy’u hatırlatır bir yaklaşım içinde hücum
ediyor Feyerabend... İkinci tanrısı da nasibini alır bu sert eleştiriden Batı’lı konsept:
{“Bilimsel Yöntem” diye bir şey yoktur; her araştırmanın temelini oluşturan ve onun
”bilimsel” ve dolayısıyla güvenilir olmasını garantileyen tek bir usul ya da kurallar dizisi
yoktur. Her proje, her teori, her usul kendi içinde ve ele aldığı süreçlere uyarlanmış
standartlarla değerlendirilmelidir. Koşullar ne olursa olsun her büyüklüğü ölçen evrensel
ve kalıcı bir ölçüm aleti fikri ne derece gerçekçi değilse, yeterliliğin değişmez ölçüsü olan
evrensel ve kalıcı bir yöntem
94) Paul Feyerabend, Özgür Bir Toplumda Bilim, çev. Ahmet Kardam, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1991, sh.41213

fikri, hatta evrensel ve kalıcı ussallık fikri de o denli gerçekçi değildir.”95 Buradan
Feyerabend’ın eleştiri okları aydınlara gelir: “Oysa ben sıradan vatandaşların bir avuç
iktidar ve para düşkünü aydınlar çetesi tarafından ideolojik ve parasal olarak
sömürülmelerine son vermek istiyorum… (…….) Ben, aydınlardan yararlanılmasını,
övülmelerini, parayla ödüllendirilmelerini, ama toplumu kendi kafalarına göre
biçimlendirmelerine izin verilmemesini öneriyorum.”96
Alıntıları yeterli buluyorum… Analitik bir yöntemle konuya eğilelim… Bir Batı’lı filozof
kendisine ait olan Batı Uygarlığı’nı bir aydın namusu ve ciddiyeti içinde acımasızca
eleştiriyor. Batı Uygarlığı’nın oluşum süreci97 içinde, yine kendileri tarafından yaratılmış
tanrılara hücum ediyor: “Akıl Tanrısı”, “Bilimsel Yöntem Tanrısı” ve “Batı’lı Aydın
Tanrısı”… Bu kavramlar belirli bir uygarlığa ait… Aynı zamanda her biri İslâm’a karşı
kullanılmış silahlar… Batının Müslüman okur-yazar takımının iman evinde büyük
rahneler açmış silahları… Ama İlahiyatçı okumaz-yazar takımına mensup bazı
öğretmenler, şöyle diyor: Siz Feyerabend’ın “Fizik” kavramını kullandığı yere “Hadis”;
“Kimya” kavramını kullandığı yere “Tefsir” kavramını koyunuz… Yani aynı mantığı İslâmî
ilimlere de uygulayınız… İslâm lehine kullanılabilecek argümanları, zırlamalarla
(zorlamayı farkında olmadan “zırlama“ olarak yazmışım. Sonradan farkına vardım…
Bilinçaltının dışlaşması. Silmiyorum!) İslâm’a karşı kullanmak! Kaç yanlış var bu
saçmalıklarda? Bir; bir kere Batı Uygarlığı gelişim süreci ile İslâm Uygarlığı gelişim süreci
aynı değildir! Bu tür analojiler insanları her zaman yanlışa götürür. İki; söz konusu
disiplinlerin özde niteliği farklıdır!.. Fiziğe, Kimyaya uyguladığınız yöntemleri; Hadis’e,
Tefsir’e uygulayamazsınız… Şüphesiz
95) A.g.e. sh. 121
96) A.g.e. sh. 161
97) Dikkat ederseniz “ oluşum süreci” şeklinde kavramsallaştırdım…”Gelişim süreci” dediğinizde peşinen Batı
uygarlığının geliştiğini kabul ediyorsunuz… ”Gelişme nedir? Batı uygarlığı gelişmekte midir? İki cihan harbinde on
milyonlarca insan öldüren bir uygarlık gelişmiş midir? Bunları ayrıca tartışırız. Ama zihnimiz biz farkında olmadan
formatlıyorlar, yine bize farkına varmadan yeni programlar yüklüyorlar…214

İslâmî ilimler eleştirilmeli, en çok da biz eleştiriyoruz, ama kendi zihniyeti içinde, tabir
caizse kendi kulvarı içinde… Aydınlanma, özellikle Pozitivist Felsefe XVIII. yüzyılda bunu
yapmaya kalktı, fakat bunun çıkmaz sokak olduğunu anladı ve vaz geçti. Bak! A.
Comte… Üç; bir kişinin kendi dinini ilzam için bu kadar zorlamalarla gâvurlardan
argüman devşirmeye çalışması da ayrı bir facia… Acaba yine imandaki bir arızayı mı ima
ediyor bu yaklaşım? Bilmiyorum, arkeolojik bir kazı ile bu motivasyondaki motivi,
müşevviği bulmak lâzım… Bunu da kimse niyet okumakla yapamaz. Herkesin kendi
yapması gerekir… Fakat gerek iman hassasiyeti gerekse, bir aydın fikir namusu içinde
bunun yapılması şart… Koşullanmalardan kurtulabilmek için…
Bu zihniyettekilere umarsız yöntemlerinden vaz geçmeleri için Merhum Üstadım
Necip Fazıl’ın şu benzetmesini iyi düşünmelerini tavsiye ederim: “Bu tür gayretler; filden
bir kıl, fareden bir kıl çekerek; bu kıl bu kılın aynı. Öyle ise fil farenin aynı gibi batıl bir
kıyas yapmaktır.” Ayrıca bunun yanında bu kişileri tenzihen, çünkü farklı sebeblerle, farklı
kişiler için söylenmiş, merhum Akif’in şu beytini de ciddi şekilde mütalâa etmelerini,
düşünmelerini tavsiye ederim:
Şarka bakmaz Garbı bilmez görgüden yok vayesi
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi
Önce İslâm’ı anlayalım, fehm edelim; sonra Batı’yı anlayalım, sonra beynimizdeki
bukağıları, kelepçeleri parçalayalım, sonra kınayıcıların kınamasından korkmadan
tefekküre, üretmeye çalışalım… Bir mütefekkir olarak Necip Fazıl’ı okuyun! Batı’yı
anlamak ve bu tür tuzaklarına düşmemek için Necip Fazıl’ı okuyun!..
Yalnız burada haksızlık yapmayalım; bu entelektüel miyopluk, bu zihin kamaşması,
bu galat-ı mantık sadece bazı ilahiyatçılarla sınırlı değildir… Aynı hata onyıllardır
Cumhuriyet 215

okumaz-yazarları tarafından yapılmaktadır… İlk düğme yanlış düğmelendiği için
(onlar o heyecanla farkına varmıyorlar ama) ortaya teknik, estetik ve çevre bakımdan
tuhaf bir gecekondu çıkıyor… Batı Uygarlığı oluşum süreci ile İslâm uygarlığı oluşum
süreci biribirinden farklı… Onyıllardır yapılan yanlışa, daha önce de işaret ettik…
Cumhuriyetçi, solcu batıcı, Marksist takım halen anlayamadı… Osmanlı feodaliteyi
yaşamadı… Yavuz Sultan Selim’in ekrad beylerine Kanun-u Kadime aykırı olarak, bir
takım araziyi yurtluk ve ocaklık namıyla temlik etmesi ile ortaya çıkan sosyo-ekonomik
yapı feodalite değildir… Türkiye’de bugüne kadar Marksist anlamda ne işçi sınıfı oldu, ne
de burjuva sınıfı oldu… Antik Grek’ten beri sosyal sınıflardan çok söz edilmiştir. Fakat
Marx bu iki kavrama farklı anlamlar kazandırmıştır… Dolayısıyla Marx’ın ileri sürdüğü
toplumsal oluşum şemasının hayata geçmesi, devrimin gerçekleşmesi, realize edilmesi
ve diyalektiğin işlemesi için Marx’ın terminolojisine göre tasvir ettiği işçi ve burjuva
sınıflarının oluşması… Ama ne burjuva var, ne proleter… Fakat Marksistler pikniğe
çıkmış dört tane amele görseler Marksist devrim bekliyorlar… Ama inançlarını takdirden
de kendimi alamıyorum… Peki, bu “inanç”ın temeli ne? Tuhafınıza gidecek ama Marx
kaderci bir adam…98 Bir Müslüman nasıl Allah-u Teâlâ’nın çizdiği kadere iman ederse, bir
Marksist de, Marx’ın çizdiği kadere inanır; insan iradeleri dışında belirli, zorunlu, kendi
iradelerinden bağımsız ilişkilere ve bir sona doğru gittiğine inanırlar…
Zaten kapitalizm çökmeğe mahkûm: “Herşeyden önce, burjuvazi kendi mezar
kazıcılarını üretmektedir. Burjuvazinin devrilmesi ve proletaryanın zaferi de kaçınılmaz
sonuçlardır.”99 Kaderden kaçınılabilir mi? Belki süreç biraz uzayabilir…. Ve “komünistler,
görüşlerini ve amaçlarını gizleyecek düzeye alçalamazlar. Komünistler, amaçlarının
ancak tüm geçmiş toplumsal
98) Bakınız! Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine katkı, çev. Sevim Belli, Sol yay. 1970, sh. 23
99) K. Marx-F. Engels, Komünist Manifestosu, çev. Mümtaz Yavuz, Evren yay. İstanbul, 1976, sh. 51… Kitabın
yazıldığı tarih: 1848216

düzenin şiddete dayanılarak devrilmesiyle gerçekleşebileceğini açıkça belirtirler. Varsın
egemen sınıflar komünist bir devrim düşüncesiyle titresinler! Proleterlerin zincirlerinden
başka kaybedecekleri şeyleri yoktur. Ama böylece elde edecekleri koskoca bir dünya
var… Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz.!”100 Semantik bakımdan bir retorik harikası… Şimdi
sihrini kaybetmiş gibi gözükse de milyonlar bu uğurda can verdi; halen verenler var…
Fakat Marx’ın ne kadar yanıldığı ortada… Marx’ın rüyası olan işçi sınıfını; neoliberal
ekonomik yaklaşım; teknolojinin ilerlemesi, otomasyon, esnek istihdam, part-time
çalışma, taşeronluk gibi yeni enstrümanlarla yok etti. Örgütlü emeği sendikaları felç etti.
Zaten bizim gibi ülkelerde genel anlamda insanların hak aramasına karşı afyon hazır:
İnşâ edilen, özünden koparılan, maddi ilerlemeyi kutsayan din!.. Histerik tekallüsler
içindeyiz… Para gelsin de nerden gelirse gelsin! Hani “turist ahlâk götürür!”dü… Şimdi
turist sayısının artması ile ailecek iftihar ediyoruz! Sık sık tekrarlıyorum, gözleri patlatmak
için! Turistin ahlâkı mı değişti? Sizin ahlâkınız mı değişti? Yoksa turistin götüreceği
ahlâk mı kalmadı?
Batı’ya bakarak Doğu’yu anlamaya çalışmak ve elde edilen yarım yamalak bulgularla
çözüm inşâ gayretinde olunurken özet olarak şu hata yapılıyor: İçiçe katlanmış bir
Türkiye haritası alın elinize…Açın onu şehirler arası mesafeleri gösteren bir şeması
var…Aradığınız A şehri ile B şehrinden iki dikey çizgi çizerseniz kesiştiği nokta iki şehir
arasındaki mesafeyi verir…Fakat aceleyle hafif gözünüz kayarsa hiç ilgisi olmayan bir
mesafe bulursunuz….Gerçekte mesafe 400 km iken siz 100 km. bulursunuz. Gidersiniz
gidersiniz, menzil-i maksudunuza ulaşamazsınız…Veya bu durum dikiz aynasını
kullanarak öne doğru gitmeye benziyor…Kaza kaçınılmaz bir son!...Dikiz aynasında
gördüğünüzle, gittiğiniz mekanın özellikleri aynı değil!
Varır menzil-i maksuduna aheste giden
Tiz-i reftar olanın ayağına damen dolaşır…
100) A.g.e. sh. 80217

Eğer aceleyle dünyaya nizâmât vermeye kalkarsak ayağımıza eteğimiz
dolaşır…Doğu kafası hep sıçramalar yapar…Süreçin çilesine katlanmaya tahammülü
yoktur…
Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, Ateşte cımbızda yokmuş
Fikir çilesinden büyük işkence.
Necip Fazıl ( 1939)
Bu çileyi çekmeden, bu ısdıraba katlanmadan yaratıcı düşünmeden nasiplenmek
mümkün değildir… Onun için bu çilenin sahibi İmam-ı Gazali’den bahsediyoruz hep…
Batı’lı çilekeşler, bizzat hayatı çile olan bir müsdarip, Böyle Buyurdu Zerdüşt için
“Gebeliğim onsekiz ay sürdü”101 diyor ve eser verebilmek için de şunu tavsiye ediyor:
“Düşünce gebeliğinde içgüdünün yapacağı ilk akıllıca iş, çevresine bir çeşit duvar
örmektir.”102 Yedi kattır yalnızlığın derisi…
“Hiç kimseyi beğenmiyorsunuz, acaba siz menzil-i maksudunuza ulaşabildiniz mi?”
diye süal eylerseniz, cevabım çok basit ve hazır… Biz henüz Nasrettin Hoca’nın
makamına ulaşamadık, ulaşacağımız da yok… Rahmetli Hoca eline tanburu almış,
çevresinde dinleyicilere, icra-i sanat ediyor… Fakat işte bir tuhaflık var.. Dinleyicilerden
biri sorar, artık sabredemez: “Hoca tanbur çalanlar hep sol ellerini perdeler üzerinde
gezdirir, böylece güzel nağmeler çıkar. Hâlbuki senin sol elin sabit duruyor, sağ elin de
mızrabı hep aynı noktaya vuruyor… Hoca bu, cevap hazır: “Onlar daha arıyorlar, ben ise
buldum, ne diye elim hareket etsin ki? ”Biz daha arama safhasındayız. Yalnız bu itikadî
bakımdan değil! Elhamdülillah Hanefî bir Müslüman olarak sabit kademiz!...
101) F. Nietzsche, Ece Homo, çev. Can alkor, Dost yay. Ankara, 1969 sh. 86
102) A.g.e. sh. 33218

Batı’nın dilek ve temennilerinin gerçeklik yargısı olmadığını, kendilerinin hasret ve
özlemleri olduğunu vurguladıktan sonra konumuza dönüyoruz: İsra Suresinin 1. Âyet-i
Kerimesinde; “Her türlü noksanlıktan münezzeh bulunan (Allah), kulunu, geceleyin
(Mekke’deki) Mescid-i Haram’dan alıp, kendisine bir takım âyetler gösterelim diye,
etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götürdü. Çünkü işiten bilen odur.” Yani,
Peygamberi’nin bütün hallerini o bilir.” Kulunu” tabiri de ona verilen şeref ve değeri
göstermektedir. Zuhayli de şöyle der: “Kulunu tabiri de ona verilen şeref ve değeri
göstermektedir. Kul kelimesi ruh ve cesedi bir arada ifade etmektedir. Burada yüce
Allah’ın onu kullukla nitelemesinin sebebi, kulluğun en şerefli makam olmasından
dolayıdır. Nitekim yüce Allah, vahiy makamında, ona, aynı nitelikte vasf etmiştir. “O,
vahyettiği şeyi, kuluna vahyetti.”
Hadis-i Şerifte üç makamdan bahsediliyor; “Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevi,
Mescid-i Aksa.” Buralarda kılınan namazların bereketi farklı… Mescid-i Aksa imamı
konuşuyordu televizyonda “Mescid-i Aksa bütün Müslümanların imanının bir parçasıdır”
dedi. Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz, (âyetle sabit), gece yürüyüşünü (İsra) oraya
yapmıştır. Dolayısıyla bugün Mescid-i Aksa veya Kudüs, her hangi bir şehir değildir.
Şunu tekrar belirtelim ki, İslâm’da katiyetle batı mantalitesinin şekillendirdiği, uydurduğu
gibi bir vatan kavramı yok, kutsallık yok.
Allah rahmet eylesin, Seyyid Kutup, Mescid-i Aksa’ya Fîzilal’de ötekilerden farklı
dikkat çekiyor. Ötekiler de çekiyor ama onlarınkinden daha dikkat çekici ve önemli…
Mübarek Fîzilal-i Kur’anın 9. cildinde Mescid-i Aksa’dan bahsedilirken diyor ki, “Çevresini
mübarek kıldığımız” Mescid-i Aksa deniyor. Bu tabirle, mescidin, her yanının rahmet ve
bereketle kuşatılıp mübarek kılındığı ifade edilmektedir. Sırf harem-i şerif değil, tamamı..
Bugün öyle hata yapılıyor ki, Mescid-i Aksa dendiği zaman Emeviler zamanında yapılan
Mescid zannediliyor. Kubbetü’s Sahra’nın olduğu alan da dâhil olmak üzere, o alanın 219

hepsi Mescid-i Aksa. Kubbetü’s Sahra Hz. Ömer zamanında yapılmıştır. Aksa mescidi
Emeviler zamanında yapılmıştır. Asıl Mescid-i Aksa, Ağlama Duvarının da dâhil olduğu
alanın tamamıdır. Bu münasebetle bir kere daha Seyyid Kutup’a rahmet dileyelim,
inşallah şehit oldu, 1967’de idam edildi. Ve şu da var ki; af dilese idam edilmeyecekti. Af
dilemedi..
Zuhayli de der ki; “din ve dünya bereketiyle donattığımız, çünkü orası vahyin indiği
yerdir. Hz. Musa ve Hz. İsa Aleyhisselama vahiy orada indi. Hz. Musa’dan bu yana
Peygamberlerin ibadet yeridir. Çevresinde pek çok akarsu, ağaçlar, meyveler vardır.”
Kurtubi de der ki; “Etrafında defnedilmiş bulunan Peygamberler ve salihlerle mübarek
kıldık.” Peygamberler Mescidi Aksa’da toplanmışlar ve Peygamberimiz onlara imam
olmuştur. Müslim’in Sahihi’nde Ebu Zer Radıyallahu Anh’dan şöyle dediği sabit olmuştur.
“Ben Resûlullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’e yeryüzünde bulunan ilk mescide dair
sordum. O; Mescidi Haram’dır buyurdu. Sonra hangisidir, diye sorunca O; Mescid-i Aksa
diye buyurdu.” Ve Süleyman Aleyhisselam bina etmiştir.
Konumuzla ilgili Hz. İsa ile ilgili olarak da Nisa Suresinin 172. Âyet-i Kerimesinde
şöyle buyurulur: “Mesih hiçbir zaman Allah’ın kulu olmaktan çekinmez.” Oysa malum
olduğu üzere Pavlus tarafından kurulan Hıristiyanlık Hz. İsa’nın ulûhiyeti üzerine bina
edilmiştir. İslâm’a göre ise kulluk bir insanın ulaşabileceği en üst mertebedir… Özellikle
Kur’an’ı Kerim’de Peygamberimiz ve diğer Peygamberlerle ilgili Ubudiyet ve Abd
kelimesinin çok geçmesi, tamamen Hıristiyanlığın Hz. İsa anlayışı ile ilgilidir. Çünkü
özellikle Kur’an-ı Kerim ve Hz Peygamber Efendimiz Hz. İsa’dan bahsederken, ısrarla,
Allah’ın kulu olarak bahseder. Bilhassa Kelime-i Tevhid’de, ‘La İlahe İllallah
Muhammedun Resûlullah’ şeklinde geçer ve orada kulluktan söz etmez. Çünkü tevhidde,
ubudiyet olmaz. Orada sadece hâl anlatılır. Ama bir de şehadet makamı vardır. Çünkü
insanlar için şehadet önemlidir ve şahâdette kulluk Risalet’ten önce gelir. ‘Abduhu ve 220

Resulühu’ derken özellikle kulluk önce belirtilir ve ondan sonra Risalet gelir. Nitekim
Hz Peygamberimiz de dâhil olmak üzere bütün peygamberler (ve melekler de dâhil buna)
önce Allah’ın kuludurlar daha sonra Allah’ın tercih etmesi, tespit etmesi sonucunda
‘melektirler, resuldürler, elçidirler’.
Meryem Suresinin 93. Âyet-i Kerimesinde; “Göklerde ve yerde hiç bir kimse yoktur ki,
Rahmânâ kul olarak gelecek olmasın!” Sâd Suresinin 44. Âyet-i Kerimesinde, Hz. Eyüp
ile ilgili, “Gerçekten biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu! Çünkü o, çok dönen idi.”
(Allah’a dönen, tevbe eden istiğfar eden..) Burada Kurtubi diyor ki; “çokça tevbe eden,
itaatle bize dönen birisiydi.”
İbadet etsinler emrinden son olarak şöyle bir anlam çıkarıyorum. Kulluk mükellef
insanın nefsinin arzusu hilafına, Rabbine tâzim için yaptığı, fiil ve niyete bağlı olarak
yapılmasında sevap olan ve Allah’a yakınlık ifade eden, şuurlu bir itaattir. Kur’an’da
ibadet kavramı tevhit, itaat, dua, tevazu, tezelzül, (özellikle tezelzül, zillet hali..
Korkmayacağız, Allah karşısında zilleti kabul edeceğiz.) huşû, alçak gönüllülük, iman,
salih amel, Allah’a tesbih ve secde, Allah’ı bilmek ve tanımak gibi mânâlarda
kullanılmıştır.
Özet olarak Kur’an’da ibadet; Allah’ın varlığını, birliğini ikrar etmek, Kitap ve
Peygamberlerini tasdik etmek, Allah’ın razı olduğu şeyleri yapmak, Allah’ın hükmüne razı
olmak, nimetlerine şükretmek, musibetlere sabretmek, kul hakkına saygı göstermek,
(burada bazı ilahiyatçılar insan hakları diyorlar!!) onlara saygı ve merhamet göstermek,
iman, ahlâk, namaz, hac, oruç, cihat, evlenme, boşanma, helâl, haram, miras, ticaret,
ahde vefa, yemin, kefaret ve benzeri gibi İslâm’ın bütün ahkamını uygulamayı, emir ve
yasaklara riayeti, Allah’ın sınırlarını korumayı ifade eder.
Bizde yanlış bir ifade var, ibadet deyince yalnızca namaz anlaşılır, oysa Allah’ın
emirleri, yasakları, hepsi ibadettir. Burada bir 221

noktayı hâsseten ifade etmek gerekir ki; sadece insanlar değil, yerde, gökte ne varsa
Allah’ı tesbih eder, ibadet ederler. Nitekim Hac Suresinin 18. âyeti, İsra Suresinin 44.
âyeti, Nur Suresinin 41. âyeti, kuşlardan, dağlardan bahseder…
Mebsud’un 9. cildinin 270. sayfasında şöyle bir fetva var. “Hırsız özgür bir çocuğu
çalsa eli kesilmez.” Biraz önce size âyeti kerime okuduk ya; “hırsızlık yapanın eli kesilir.”
“Ama hırsız bir çocuğu çalsa eli kesilmez.” Çünkü çocuk mal değildir. El kesme cezası
ise, değeri olan bir malın çalınmasıyla gerekir. Ömer Nasuhi Bilmen bu hususla ilgili
olarak, Istılahat-ı Fıkhıye Kamusu’nun, 3. cildinin 267. sayfasında şöyle der; “Çalınan
şeyin mutlaka mâli mütekavvim olması şarttır.” Meselâ şarap mâli mütekavvim değildir.
Şer’an yasak olduğu için alınıp satılamaz. Domuz mâli mütekavvim değildir. “Kezalik: hür
bir çocuğu çalmak hadd-i müstelzim olmaz. Velev ki, üzerinde kıymetli zinet eşyası
bulunsun. Zira bu çocuk mal değildir. O eşya ise o çocuğa tabidir.” Kulluğun da sonuna
bunu aldım. Demek ki kapitalist sistemdeki gibi, insan mal olarak telakki edilmiyor.
Burada yanlış anlaşılmasın; bu söylediklerimizden çocuk çalanlar İslâm hukukunda
cezalandırılmıyor anlamına gelmez… Cezası ayrı…
Kulluk, Müslümanlığın en yüksek seviyesidir. Hatta Allah Celle Celalühu, Resûlullah’a
kul diye ifade ediyor. Fakat burada özellikle bir noktaya dikkatinizi çekiyorum. Buradaki
kulluk nesebe dayanmıyor. Nitekim Hucurat Suresinin 10. Âyet-i Kerimesi; “Müminler
ancak kardeştirler.” Hucurat Suresinin 13. Âyet-i Kerimesi; “Şüphesiz ki Allah katında
sizin en şerefliniz, en takvalı olanınızdır.” Buyuruluyor. Yine Hz. Nuh’un oğlunun
durumunu aldım örnek olarak. Hûd suresi 42. ve 43. Âyet-i kerimeleri; “Nuh dedi ki;
giderken olsun, dururken olsun ona besmele ile binin. Gerçekten Rabbim çok bağışlayıcı,
çok esirgeyicidir. (Biraz da şöyle yaşayarak, düşünerek, artık tufan yükseliyor.) Gemi,
içindekilerle birlikte dağlar gibi dalgalar içinde akıp gidiyordu. Nuh, ayrı bir yere çekilmiş
bulunan oğluna seslendi. Yavruca222

ğım! (gel), bizimle beraber sen de bin! Kâfirlerle beraber olma dedi. O cevap verdi;
Ben, beni sudan koruyacak bir dağa sığınırım. Babası; Bugün Allah’ın emrinden
koruyacak kimse yoktur. Meğerki Allah acıya dedi. Derken aralarına dalga giriverdi. O da
boğulanlardan oldu.” Yani, bir Peygamberin çocuğu bile iman etmeyince, kâfirlerle
boğulup gidiyor. Bu konuda, Peygamberlerin hanımları var. Meselâ Lut Aleyhisselamın
hanımı... .. Hz İbrahim’in babası.. Dolayısıyla Kur’an; akrabalığı, kurbiyyeti, biyolojik
anlamdan, kan bağından dışarı çıkarıyor.
Hadis-i Şerifte; “Bir kimseyi ameli yavaşlatırsa, nesebi hızlandıramaz.” Hz. Ebu
Hureyre Radıyallahu Anh anlatıyor; Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselam buyurdular ki;
“Kim bir müminin dünyevi kederlerinden birini giderirse, Allah da onun kıyamet günü
kederlerinden birini giderir.” Kim bir fakire kolaylık gösterirse, Allah da ona dünyada ve
ahirette kolaylık gösterir. Burada şunu söyleyeyim ki; Âyet-i Kerimede “güzelce
reddedilmeleri” söyleniyor. Yani biri geliyor dileniyor, kırmamak gerekiyor onu. Kesin emir
bu. Aşağılamadan hor görmeden.. Kim bir Müslümanı örterse Allah da onu dünya ve
ahirette örter. Kişi kardeşinin yardımında olduğu müddetçe Allah da onun yardımındadır.
Kim ilim aramak düşüncesiyle bir yola düşerse, Allah onun cennete olan yolunu
kolaylaştırır. Bir grup Allah’ın kitabını okumak, (inşallah biz buraya gireriz, temennimiz
bu..) ve aralarında tefsir etmek üzere Allah’ın evlerinden birinde toplanırsa, üzerlerine
mutlaka sekine iner ve onları rahmet kaplar, melekler onları sarar. Allah da onları
yanında bulunan mukarreb meleklerine anar.” Bir kimseyi ameli yavaşlatırsa, nesebi
hızlandırmaz.
Hadis-i Şerif’in en son cümlesinde; bir kimseyi ameli yavaşlatırsa, nesebi
hızlandırmaz, buyurulmuştur. Bunun mânâsı, kimin ameli eksikse, o, amel sahibi
kimselerin mertebesine ulaşamaz. Hiç kimse manevi mertebeleri kat etmeden, nesebinin
şerefine, ecdadının faziletine umut bağlamamalıdır. Yakınlarına güvenip, amelde ihmale
yer vermemelidir. “Ya Fatıma ikindi na223

mazını kıldın mı? Hayır ya Resûlullah. Kalk ikindi namazını kıl, senin Peygamber kızı
olman sana üstünlük sağlamaz.” Ve Elmalılı da şöyle der; “Ataların salahı, evladın
salahını iltizam etmez. “
İskilipli Atıf Efendi, (onu da rahmetle analım) İslâm Fıkhı diye beş ciltlik bir kitabı var.
(Şehit inşallah o da. Allah’ın izniyle, Allah şefaatlerinden mahrum etmesin) 3. cildin 267.
Sayfasında şöyle der; “Zinadan olan çocuk da helâl cimadan olan (yani nikâhla olan)
çocuk gibi muhteremdir.” Niye? İslâm’da insanlar kendisiyle başlıyor hayata. Annesinin
babasının küfrü onu ilzam etmez. Nitekim bütün eleştirilerimize rağmen Osmanlı asalet
sınıflarının doğmasını ciddiyetle engellemiştir. Hatta Fatih Sultan Mehmet Amasya
yakınlarından giderken bakıyorlar ki ilerde dağların üzerinde insanlar var. Padişahı
istikbale gelmemişler. Herkes geliyor karşılıyor. Bunlar nedir? der. Efendim işte onlar
bilmem ne oğulları… “Oğulları” olmaya başlamışlar. Aile biraz çoğalmış, padişahı
istikbale gelmiyorlar. Sürün, der. Bosna’ya sürdürür.
Seyyid Kutup’un tefsirinde (3. cildin 282. sayfasında) mükemmel diyeceğim biçimde,
Arap ırkçılığı eleştirisi var. Üstelik kendisi de Arap olduğu halde. Bir de bu eleştirinin
yapıldığı dönem, Arap ırkçılığının zirveye çıktığı, Nâsır dönemi.
Şimdi sizi hayalhanenizi çalıştırmaya davet ediyorum. Şayan-ı dikkat bir sahne.
Rudani’nin Cem’ul Fevaid isimli Hadis kitabı... Orada 349. sayfasında şöyle bir rivayet
var. Ata bin Ebu Rabah Radıyallahu Anh’dan; bana İbn-i Abbas dedi ki; “Sana cennetlik
bir kadın göstereyim mi? Evet, dedim. İşte şu siyah kadın, dedi.” Zenci, siyah kadın
cennetlik… Hani, nesebten bahsediyoruz ya. Siyahı beyazı yok. Ve devamı; “O
Peygamber Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’e gelip dedi ki; ben sara hastalığına tutulup
düşüyorum. Üstüm açılıyor, ne olur Allah’a benim için dua et.” Peygamber Sallallahu
Aleyhi Ve Sellem ona şöyle buyurdu; “İstersen haline sabret de cenneti hak et. İstersen
sana afiyet 224

vermesi için Allah’a dua edeyim. Kadın; ben sabrederim. Ama hiç olmazsa düştüğüm
zaman üstümün açılmaması için Allah’a dua et, dedi ve Allah Resulü Aleyhissalâtu
Vesselam onun için dua etti.” Müthiş bir hadise!! Bunun gibi başka hadiseler de var.
Bizim gayemiz, İslâm’ı olduğu gibi anlamaya çalışmak. Yani Allah’ın muradını,
peygamberin muradını anlamaya çalışmak; âcizane çabamız yalnızca o…
Kütüb-ü Sitte’de şöyle buyuruluyor; Huseyne’nin babası, (Ashab-ı Kiramdan bir zat)
Vâsile İbnül Eska Radıyallahu Anh anlatıyor; Ey Allah’ın Resulü dedim. Kişinin kavmini
sevmesi merdut olan, (yani reddedilen) bir asabiyet midir? Hayır, buyurdular. “Asabiye
kişinin zulümde kavmine yardımcı olmasıdır.” Yani, eğer ölçülü bir biçimde olursa, haşa
Allahü Zülcelâlin başına kakmak gibi, (âyette geçiyor başa kakmak,) Türkler olmasaydı,
Türkler… Dersen, olmaz. Ama Allah bize lütfetmiş, bizim atalarımız İslâm’a hizmet
etmişler, onun hadimi olmuşlar bunu söyleyebilirsiniz. Bu hususlarla ilgili malum öyle
şeyler söylenir öyle şeyler anlatılırdı ki, insanın söylemeye dili varmıyor.., … Arapların
elinden İslâm’ı kurtarmışlar, arı bir hale getirmişler diye anlatırlardı, hala da anlatıyorlar..
Yani İslâmiyet bitmiş, Türkler kurtarmış!!. Bir de biz Müslüman olmazdık ama İslâmiyet
bizim dinimize o kadar yakındı ki ondan Müslüman olduk felan diyorlar…
Nitekim Hucurat Suresinin 17. Âyet-i Kerimesinde; “İslâm’a girdiklerini senin başına
kakıyorlar. (İşte mucize bu, Allah’ın mucizesi) De ki; Müslümanlığınızı benim başıma
kakmayın. Eğer doğrucu kimselerseniz bilakis, sizi İslâm’a hidayet buyurduğu için Allah
size minnet eder.”
İslâm’da temel ilke: Beyne’l Havf ve’l Reca... İnsan her ne kadar kulluk etmek üzere
yaratılmış ise de, sadece bu vazifeleri gerçekleştirmesi ahirette onun kurtuluşu için kâfi
değildir. Yine Allah Celle Celalühu’nün lütfuna ve merhametine muhtaçtır. 225

Yani öyle at topu, al orucunu yok… Bunlar bizim görevimiz.. İmanda inşallah yoktur
fakat ibadette vardır. Yani, “inşallah Müslümanım” denmez. İmanda şek, şüphe olmaz.
Ama ibadette vardır. Dolayısıyla, kul olarak, insan her zaman Allah’ın lütfuna muhtaçtır.
Sahabeden bir kimse Hz Peygamberimizin, kendilerinden daha çok ibadet etmesini
örnek vererek …“Şükreden bir kul olmayayım mı”, cevabını veriyor…
Nur Suresinin 21. Âyet-i Kerimesinde; “Eğer üzerinizde Allah’ın fazl-u rahmeti
olmasaydı, içinizden hiçbiri ebediyyen temize çıkamazdı. Lakin Allah dilediğini
temize çıkarır, Allah her şeyi işitendir, hakkıyla bilendir.” Buhari-i Şerifte; Ebu
Hureyre Radıyallahu Anh’dan şöyle bir rivayet var; “Orta yol tutun, güzele yakın olanı
arayın, sabah vaktinde, akşam vaktinde bir miktar da gecenin son kısmında yürüyün,
ibadet edin. Ağır, ağır hedefe varabilirsiniz. Unutmayın ki, sizden hiç kimseye yaptığı
amel cenneti kazandırmayacaktır” buyuruyor. Namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz, hacca da
gittik, zekat da verdik!!.. Bu da Allah korusun müthiş bir nefsaniyet. Unutmayın ki, “sizden
hiç kimseye yaptığı amelle cenneti kazandırmayacaktır” buyuruldu. Sen de mi amelinle
cennete gidemeyeceksin Ey Allah’ın Resulü, dediler. Evet, ben de,” dedi. “Allah
affı ve merhametiyle muamele etmese ben de gidemeyeceğim.”
Hiç kimse gerektiği derecede ibadet edemez. İmamı Azam Hazretlerine atfedilen,
Fıkh-ı Ekber’de aynen bu ifade geçiyor... Hiç kimse gerektiğince Allah’a ibadet edemez.
Elmalılı’da; hiçbir kimsenin çabası elde ettiği nimetin yeterli sebebi değildir diye geçer.
İslâm âlimleri buna beyne’l havf ve’l reca demişlerdir. Biri dese ki; bir kişi cennete
gidecek. Bir kişi! Acaba ben miyim? Ümit. Bir kişi cehenneme gidecek dese. Acaba ben
miyim? Beyne’l havf ve’l reca, korkuyla ümit arası…
Halkadan Pırıltılar’da harikulade bir tablo var. Mahallede bir adam, sarhoş, içkici, kötü
bir adam var. Vakti zamanı gelir ve 226

bu adam ölür. Veliyullahtan bir zat bunu rüyasında görür, keşf âleminde. Bakar ki,
işler gayet iyi. Nasılsın? Valla ben iyiyim, cennetteyim. Bu zat hayretler içinde kalır. Yahu
nasıl olur, bildiğimiz adam. Ne oldu, ne var ki, cennete girdin. “Vallahi bir gün köşe
başında duruyordum. Oradan bir öksüz çocuk geçiyordu, ağlıyordu. Onun başını
okşadım ve Allah beni cennete koydu…”
Fakat mukabili var. Yine bir zat, çevre tarafından çok mükemmel insan olarak kabul
ediliyor. Başka bir Veliyullahtan olan zat bunu rüyasında görüyor vefat ettikten sonra. Ne
var ne yok? Vallahi çok kötü... Arasat’ta bekliyorum, diyor. Yahu nasıl olur.. İşte
bekliyorum burada. Nasıl olur? Bir gün kapının önünde duruyordum. Oradan bir sap
kağnısı geçiyordu. Sahibi öndeydi, ben de arkadan bir sap kırıp dişimi kurcalayıp, yere
attım. Onu bekliyorum ki, eğer helâllik verirse cennete gideceğim, yoksa cehenneme. Ne
güzel ama değil mi? Orada bir öksüzün başını okşamak, öteki tarafta bir çöp parçası.
Nisa Suresinin 28. Âyet-i Kerimesinde; “Allah din hususundaki ağır teklifleri sizden
hafifletmek istiyor. Çünkü insan sabır ve tahammül bakımından zayıf yaratılmıştır.”
Enbiya Suresinin 37. Âyet-i Kerimesi; “İnsan sanki aceleden yaratıldı. Ben size âyetlerimi
göstereceğim, acele etmeyin.” Bu âyeti tefsir bakımından bir Hadis-i Şerif aldım. İbn-i
Abbas anlatıyor; Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselam Eşecc el-Asarî’ye “Muhakkak ki
sende Allah’ın sevdiği iki haslet var. Hilm, acele etmemek ve hayâ. Ama maalesef insan
aceleci…”
İsra Suresinin 67. Âyet-i Kerimesi; “Zaten insan çok nankördür.” Hac Suresinin 66.
Âyet-i Kerimesi; hakikat insan çok nankördür. Âdiyât Suresinin 6, 7, 8. âyetleri;
“Muhakkak insan Rabbine karşı pek nankördür. Buna kendisi de şahittir. Gerçekten o
mal sevgisinden dolayı pek şiddetlidir.” İsra Suresinin 100. Âyet-i Kerimesi; “De ki;
eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, o vakit harcayıp bitirmek
korkusuy227

la muhakkak tutar hiçbir şey vermezdiniz. Zaten insan çok cimridir.” Kehf
Suresinin 54. Âyet-i Kerimesi; “Celalim hakkı için, biz Kur’an’da insanlara her çeşit misali
açıkladık. Ama insan cedelleşmede en ileri giden olmuştur.” Furkan Suresinin 43. Âyet-i
Kerimesi; “Gördün mü o hevasını ilah edinen kimseyi.”
Hevâ, hevesine kapılarak aklı ile bütün sorunları çözdüğünü zannetmek... Acizane
benim telakkime göre de; galiba, Kur’an’ı Kerimdeki “hevâ ve heves” tam felsefe
dediğimizin aktivitenin müteradifi. Meâric Suresinin 19 ve 22. âyetleri; “Gerçekten insan
cimri ve haris yaratılmıştır. Kendisine bir zarar dokundu mu feryadı basar. Kendisine
hayır dokununca cimrileşir. Yalnız namaz kılanlar müstesnadır.” Bir Hadis-i Şerifte; eğer
bir insan namaz kılıyor ve namaz onu düzeltmiyorsa kıldığı namaz değildir, buyuruluyor.
Mâûn suresinde; “Vay o namaz kılanların haline ki, kıldıkları namazdan gafildirler.” Beled
Suresinin 4. Âyet-i Kerimesi; “Biz insanı hakikaten meşakkat içinde yarattık.” Secde
Suresinin 15 ve 16. Âyet-i Kerimeleri; “Bizim âyetlerimize öyle kimseler iman eder ki,
onlarla kendilerine öğüt verildiği zaman secdelere kapanırlar. Ve Rablerine hamd ile
tesbih ederler de büyüklük taslamazlar. Onların yanları yataklardan uzaklaşır. Korku ve
ümit içinde Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızklardan hayra sarf ederler.”
Asr Suresinin 1, 2, 3. Âyet-i Kerimeleri; “Asra yemin olsun ki insan mutlaka ziyandadır,
ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye
edenler bunun dışındadır. Nisa Suresinin 53. Âyet-i Kerimesi; “Yoksa onların yeryüzünün
mülkü ve saltanatında bir hissesi mi var? Fakat öyle olsaydı insanlara bir nakîri bile
vermezlerdi. (Nakîr çekirdeğin arkasındaki minik bir tomurcuk..) Hatta Zuhayli tefsirinde
de; hurmanın çekirdeğinde ufacık bir oyuk olur ya şöyle, onu dolduracak kadar diyor..
Nasıl tasvir!
Hz. Ebu Hureyre Radıyallahu Anh anlatıyor; “Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselam
buyurdular ki; “Eğer Âdemoğlunun 228

iki vâdî dolusu malı olsaydı, üçüncüsünü isterdi.” Bazı kitaplarda vadi altın diye
geçiyor... Kütüb-ü Sitte’de; mal diye geçiyor. Hatta Zuhayli tefsirinde de Mal diye geçiyor.
“Eğer Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsaydı, bir üçüncüsünü isterdi. Onun nefsini
ancak toprak doldurur. Allah tevbe edenlerin tevbesini kabul eder.”
Dinde müthiş estetik operasyonlar yapılıyor ve bu hızla devam ediyor. Herkes kendi
hevâ ve hevesine göre İslâm’ı sevimli(!), kabul edilebilir hale getirmeye çalışıyor… Daha
doğrusu Üstadım Necip Fazıl’ın veciz bir biçimde ifade ettiği gibi: “Herkes İslâm’ı hangi
şartlarla kabul edebileceğini söylüyor.” Meselâ bu operasyonlara muhatap olan en önemli
Âyet-i Kerimelerden biri de şudur: Hucurat Suresinin 13. Âyet-i Kerimesi. “Ey insanlar!
Biz sizi, bir erkek ve bir kadından yarattık. Hem de sizi oymaklara ve kabilelere ayırdık ki
bir birinizi tanıyasınız.” Bu, İslâm’da milletin ispatı olarak gösterilirdi. 1960’lı yıllarda bu
âyeti kerime ile bizi çok sıkıntıya soktular. Ama şimdi bu nasıl bir operasyon tek tek
çıkardım. Âyetin aslı ‘oymak, kabile.’ Davutoğlu’nda ‘oymak, kabile.’ Elmalılı’da ‘şa’b,
şa’b, kabile, kabile.’ Hatta Diyanet İşleri Başkanlığının tefsirinde ‘kavim, kabile.’
Elmalılı’nın sadeleştirilmişinde bu “ millet” oluyor. Orijinalinde ‘şa’b, şa’b.’ Operasyonu
anlatabiliyor muyum? Elmalılı’nın 1935’de yazdığı tefsirde ‘şa’b, şa’b, kabile, kabile’ diye
geçiyor. Elmalılı’nın sadeleştirilmişinde ise ‘millet, kabile’ oluyor. Zuhayli’de tercüme
edilirken, ‘millet ve kabile’ oluyor. Kurtubi’de ‘ulus ve kabile’ oluyor. Aslında millet olan ise
bakın ne oluyor? Bakın, Bakara Suresinin 120. Âyet-i Kerimesi.. Âyette ‘millet’ geçiyor..
Zuhayli’nin tercümesinde ‘din’ diye geçiyor. Kurtubi’de ‘din’ diye geçiyor. Meselâ Al-i
İmran Suresinin 95. Âyet-i Kerimesi, âyette ‘millet’ olarak geçiyor, Zuhayli tercümesinde
‘din’ olarak geçiyor, Kurtubi’de ‘din’ olarak geçiyor. Nisa Suresinin 125. Âyet-i Kerimesi,
âyeti kerimede ‘millet’ diye geçiyor, Zuhayli tercümesinde ‘din’ diye geçiyor, Kurtubi’de
‘din’ diye geçiyor. Peki, bugün millet dendiğinde biz ne anlıyoruz? Meramımı anlatabildim
mi, acaba? 229

Benim milletim İslâm. Hatta babaannelerimiz ne derlerdi? Millet-i İslâm derlerdi.
Ümmet-i Muhammed derlerdi. Hucurat suresi 11. Âyet-i Kerimede Cenab-ı Hakk şöyle
buyurur; “Ey iman edenler, hiçbir kavim, diğer bir kavimle alay etmesin. (Burada da
kavim geçer metinde..) olur ki alay edilenler kendilerinden daha hayırlıdırlar. Bir takım
kadınlar da diğer kadınlarla alay etmesinler. Olur ki alay edilenler kendilerinden daha
hayırlı bulunurlar. Hem birbirinizi ayıplamayın ve kötü lakaplarla atışmayın, imandan
sonra fıskla adlanmak ne kötü bir isimdir. Kim de tevbe etmezse onlar zalimlerin ta
kendileridir. Ey iman edenler zandan çok sakının, çünkü zannın bir kısmı günahtır,
birbirinizin kusurlarını araştırmayın, birbirinizi gıybet de etmeyin, hiç sizden biriniz ölü
kardeşinin etini yemeyi sever mi? Tabii bundan tiksinirsiniz. O halde Allah’tan korkun.
Çünkü Allah tevbeleri kabul edicidir. Esirgeyicidir”
Âyet-i Kerimenin sebeb-i nüzulü şudur: Araplar, kendi kabilelerinin, kendi ailelerinin
üstünlüğü konusunu çok gündeme getirirler. Efendimizin bir anlamda yıkmaya çalıştığı,
hatta yıktığı en temel hususlardan bir tanesi bu. Ama belli olaylarda zaman zaman bu
çok öne çıkar. Malum daha Peygamberlikten önce, Hacer-ül Esved taşının yerine
konmasında hakem olayı var. Onda görürüz bu kabilecilik asabiyyetini… Bundan dolayı,
Efendimiz bunları tamamen bertaraf etmek, ortadan kaldırmak için çok çabalamıştır. Ve
nitekim burada, bir kavmin diğer bir kavimle alay etmesi meselesin de, bir kabile diğer bir
kabileyi küçümser, bir hadiseden dolayı. Alay eder, biz onlardan daha faziletliyiz, derler.
Ve bu âyeti celile bunun üzerine nazil olur. Bir kavmin bir kavimden üstün olmayacağını,
bir kavmin diğerinden söylenen sebeplerden dolayı öne çıkmayacağını ve İslâm’da
bunun hiçbir öneminin olmadığını, kabile, kabile veya onların, şube, şube yaratılmasının
tamamen takvanın gölgesinde olduğu ve takvanın ancak üstünlük vesilesi olabileceğini
belirtmek için inmiştir. Ve Hucurat Suresinin bütünü de fasıklarla ilgili bir suredir. Özellikle
kavmiyet yapmanın da, kabilecilik yaparak ken230

dini üstün görmenin de fasıklık olduğunu belirtmek için nazil olmuştur.
Operasyon dediğim bu. Nitekim âyeti kerimenin devamında ne diyor. “Biriniz
diğerinizden üstün değilsiniz. Meğerki takva olmayasınız.” Operasyon dediğim; bu âyeti
kerimenin, milliyetin varlığını ispat için kullanılması ve halen de kullanılıyor olması.
Çünkü İslâmî ıstılahta ince farklar dışında Din, millet, ümmet müteradif mefhumlardır…
Gelelim Kâfir, kâfirler, küfr kavramlarına... Bakara Suresinin 171. Âyet-i Kerimesinde;
“O kâfirlerin hali sadece bir çağırma ve bağırmadan başkasını işitmeyerek haykıranın
haline benzer; Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl etmezler.”
A’raf Suresinin 175. Âyet-i Kerimesi; “And olsun ki, cinlerden ve insanlardan
birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği
anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla
işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta
kendileridir.” Belhüm adal…
Furkan Suresinin 44. Âyet-i Kerimesi; “Yoksa sen onların çoğunun gerçekten söz
dinleyeceğini yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Gerçekte onlar hayvanlar gibidirler.
Hatta gidişte daha sapıktırlar.” Tevbe Suresinin 28. Âyet-i Kerimesi; “Ey iman edenler!
Müşrikler ancak pisliktirler.” (Diyanet İşleri Başkanlığının mealine baktım, orada da; “Ey
iman edenler! Biliniz ki Allah’a ortak koşanlar pisliğe batmıştırlar. .. Artık bu yıldan sonra
Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar!” diyor.) Tevbe Suresinin 73. Âyet-i Kerimesi; “Ey
Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et. Onlara karşı sert davran. Onların
barınağı cehennemdir. Ve o, ne kötü dönüş yeridir.” Tevbe suresi, en son nazil olan
surelerden biridir ve hatta bazı âyetleri 631- 632’de nazil olmuştur.231

Yine operasyona tabi tutulan bir âyet-i kerime... Bakara Suresinin 120. âyeti Kerimesi.
Elmalılı tefsirinin orijinalinde der ki; “Sen onların milletlerine tabi olmadıkça, ne Yahudiler,
ne Hıristiyanlar senden asla hoşnut ve razı olmayacaklardır.” Mü’min Suresinin 50. Âyet-i
Kerimesi; “Kâfirlerin duaları çıkmazdadır.” Ra’d Suresinin 14. Âyet-i Kerimesi; “Kâfirlerin
duası sapıklık içinde bocalamaktan başka bir şey değildir. Kıtal Suresinin 1. Âyet-i
Kerimesi; “Küfredenlerin ve Allah yolundan yüz çevirenlerin amellerini (Allah) boşa
çıkarır.”
Böylece İslâm’ın insan tasavvurunu arz etmeye çalıştım.232

8. MURAD-I İLAHÎ TASAVVURU

Bizim temel nokta-i nazarımız şudur. Meseleleri tek tek, münferit şekilde ele almanın
yanlış olduğunu düşünüyoruz. Haddizatında şöyle bir temel şemadan hareket ediyoruz.
İslâm’da önce iman, itikat, sonra ibadet, sonra da muamelât… Ama bunların hepsi
birbirine bağlıdır. Eğer biz muamelâttan başlarsak yanlış hareket ediyoruz demektir. Bir
ağacı görerek ormanı görmemek demektir bu.. Meseleleri derinden görebilmek için böyle
bir usule ihtiyacımız var.. (fıkhın bir anlamı da o, derinden kavramak, değil mi? Fıkh
etmek, yani derinden kavramak.) Gerçeği görebilmek için bütüncül olarak bakmak
gerekiyor. Bunun için de tecdidi iman kavramını kullanmamaya çalışıyorum.
Aleyhissalâtu Vesselam Efendimizin Ashab-ı Kiram’a; “imanınızı tazeleyin,” diye de
bir emri var. Yâ Resûlallah nasıl tazeleyelim? Dediklerinde Efendimiz; “Kelime-i Tevhid
getirerek” buyuruyor. Tenzihi iman ve tavzihi iman... Birinde temizleme, nezihleştirme,
ötekinde vazıhlaştırma var. 233

Bunun için de şöyle bir şema takdim ediyorum. Önce bize basit gibi gelen
meselelerden başlamak istiyorum. Meselâ öğrenciye sorardım; bir meseleyi en iyi
bildiğinizi ifade için ne dersiniz? Avucumun içi gibi biliyorum. Avucunun içini çizecek var
mı, derdim… Kimse çizemezdi çünkü avucunun içini bir kez bile incelememişti…
Dolayısıyla iman nedir? Diyerek başlamamız gerekiyor..
Yine kitaplara başvurmak zorundayız. Ya da başka deyişle amacımız doğru ve
hakikat ise bilgimizin sahih kitaplara dayanması lâzım. Kulaktan dolma bilgilerle
olabilecek bir husus değildir bunlar. Onun için önce bir iman tasavvuru, dedik. Sonra
tavzihi iman ve tenzihi imandan sonra, Allah tasavvurumuzu, İmamı Azam
Hazretlerinden arz etmeye çalıştık. Arkasından Peygamber ve özelde de Hz. Peygamber
tasavvuru. Ashab-ı Kiram tasavvuru. Ve hemen, Kur’an’ı Kerim, Kitab-ı Azimü’ş-şan
tasavvuru. Ve arkasından bu dünya, öteki dünya tasavvuru ve insan tasavvuru…
Şimdi de Murad-ı ilahî tasavvuru... Murad-ı ilahî kavramına geçmeden önce, hikmet-i
teşri diye bir kavram var onun üzerinde durmak istiyorum. O anlaşılmadan murad-ı ilahî
veya murad-ı peygamberi kavramı anlaşılamaz. Veya mekatib-i şeria.. Önce hikmet-i
teşri ne demek onu arz edeyim. Hikmet-i teşri derken öncelikle hikmet kavramı üzerinde
durmamız gerekiyor. Bunlar çok işlenmiş, netameli kavramlar. Her ne kadar gündelik
dilde kullanılıyor ise de oldukça zor, belki de fehmetmesi zor olan kavramlar. Meselâ
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır yirmi iki mânâ vermiş hikmet kavramına ve 23. mânâda
diyor ki; yukarıdakilerin hepsi.. Mânâ vermiş derken; bu spekülasyon değil. Yani,
dilletantlık, heveskârlık değil. Kavramlarla oynamak değil âyetlerden, hadislerden
istinbatla çıkarmak, süzmek..
Burada bir açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum. Bunlara lafz-ı müşterek deniliyor.
Felsefenin semantik diye bir disiplini 234

var... Semantikte bu kavramlar ve kavramların özellikleri anlatılırken, kavramların
özelliklerinden bir de abliguty, çok anlamlılık.. Bu semantikteki çok anlamlılık, fıkıhta lafz-ı
müşterek dediğimiz hususa benzer. Hemen hemen aynı anlamı ifade ediyor. Meselâ
sürgün. Kaç anlamı var sürgünün? Veya yüz. 1. suyun yüzü, 2.derenin yüzü, 3.
yüzmek… Yani bir kavram birden çok anlam ifade ediyor. Haddizatında bu, dilin
işlenmemişliğinden ve zayıflığından gelir. Türkçe lastikli. Türkçe lastikli değil bütün diller
lastikli. Çünkü dil uzlaşımsal olarak meydana gelir. Meselâ masa diyoruz uzlaşımsal
olarak. Peki, masaya sandalye denseydi veya sandalyeye de masa denseydi ne
olacaktı?. Ben sandalyeyi kastederek diyecektim ki; verin bir masa da oturayım.
Kimsenin tuhafına gitmeyecekti. Çünkü onunla ilgili kavramsal bir uzlaşma var.. Bu
anlamda bütün dillerde çok anlamlılık vardır. Fakat dil işlendikçe, (kimin tarafından
işlenir? Filozoflar tarafından, mütefekkirler, sanatkârlar tarafından işlenir dil) bu çok
anlamlılık kayboluyor. Arapça mükemmel bir dildir. Mükemmel şekilde işlenmiştir. Buna
rağmen onda da çok anlamlılık var. Fakat Türkiye’deki dile ne diyeceğiz? Türkçe desek,
Türkçe değil, vakvakça ve dikkat ederseniz anormal şekilde çok anlamlı...
Demek ki hikmet kavramı, lafz-ı müşterek... Biraz önce arz ettiğim gibi, Elmalılı 22-23
tane mânâ veriyor. Bunlara örnek olarak fıkıhta şunlar var. Meselâ Mevla kavramı...
“Mevla”, hem köle azad eden adam, hem azad edilen kişiye deniyor. Hem de Allah Celle
Celalühu’nün ismi-vasfı… Bu yüzden fakihler diyor ki; adamın biri ben mevlamı azad
ettim dese, bu vasiyet olmaz. Niçin? Mevla derken esvel mi, âlâ mı, eğer kendisi zengin
biriyse oradaki Mevla ayrı, köle biriyse Mevla ayrı. Dolayısıyla Mevla kavramı farklı bir
anlam ifade ediyor. Meselâ ayn kavramı göz anlamına geliyor. Kral anlamına geliyor,
casus anlamına geliyor, altın anlamına geliyor. Burada şunu demek istiyorum? Demek ki
bundan sonra da müşterek lafız dediğimizde, birden fazla anlama gelen kavram
anlaşılıyor. Hikmet de bunlardan biri oluyor. Hâsılı hikmet tazammuni ve istilzami muhtelif
mânâlarda müş235

terek bir isim olmuştur. En umumi olarak hikmet, menfaat ve maslahat ve ihkam
mânâsı dolayısıyla her ilm-i hasen ve amel-i salihin ismidir.
Bir başka tanıma göre ise Hikmet; bir hükümden güdülen amaç, yani Şâri’in (şeriat
koyucu, Allah Celle Celalühu) o hükmü koymakla gerçekleştirilmesini istediği maslahat
veya giderilmesini istediği mefsedet.. Diğer deyimle elde etmek istediği fayda, reddettiği
kötülüklerdir.
Fahrettin Atar ise fayda ve maslahat, şer’i hükmün illet-i gaiyyesi, yani son sebebi
olarak tanımlıyor. Faili, o fiil üzerine sevk eden, yönlendiren sebep ve saik. Buradan
kalkıyoruz, öğlen karnımız açıktı, ne yapıyoruz, buradan birimiz kalkıp ekmek almaya
gidiyoruz. Buradan kalkacak, giyinecek, fırına gidecek v.s... Nihai amaç nedir, illet-i
gaiyyesi, oradan ekmek almaktır. Ve nitekim şöyle örnekler veriliyor. Meselâ illet-i
failiyye, illet-i maddi, illet-i suriye, illet-i gaiyye.
Meselâ şu masa yapılacak. Bu masanın illeti faili kim? Usta, marangoz... Peki, bunun
bir malzemesi var. Bu nedir? İllet-i maddiye. Usta, malzeme, bir de illet-i suriyesi var.
Bunun alacağı şekil. Bir de ne var? İllet-i gaiyye var. Amaç. O da nedir? Oturup, bunun
üzerinde okumak. Bu illet-i gaiyye ne oluyor, hikmet oluyor. Demek ki, bir bunu yapacak
kişi yani ustası, ikincisi bunun malzemesi, üçüncüsü şekli, dizaynı, yapıldı her şey bitti,
illet-i gaiyye nedir, yani hikmeti, bunun üzerinde okumak oluyor.
Hikmet-i teşrîden maksat, bu illet-i gaiyyedir, bu maslahattır. Teşrî amacı… Ve
aynı zamanda hikmet Esma-i Hüsna’dandır. Yani Allah Celle Celalühu’nun isimlerinden
biridir.. Bu sebeple Cenab-ı Hakk’a el Hakîm denir. Hikmet bu mânâda, Cenab-ı Hakk
hakkında kullanıldığı zaman ezelde hakikatlerini en güzel şekilde bildiği, eşyayı ve
varlıkları zamanı gelince, en güzel ve sağlam bir şekilde yaratması mânâsına gelir.
Yalnız bir 236

de Ziyaüddin Şaban’ın kitabında “İslâm hukukunun ruhu” diyor. Ben çağdaş bir
takım ifadeler olunca kuşkuya kapılırım ya, bunu tercüme eden İbrahim Kafi Sönmez,
acaba o mu uydurdu dedim kendi kendime. Sonra okurken bir baktım ki, Elmalılı’da şöyle
bir ifadeye rastladım. Elmalılı’nın aslının 917. sayfasında, bu 22 mânâdan 3. sünde şöyle
diyor Elmalılı; hikmet, ilim ve fıkıh demektir. “Fıkıh esas itibarıyla, (hikmet kelimesine
müteradif gibidir. Müteradif, biraz önce semantikten bahsettim, eş anlamlı demektir.
Synonym kavram demektir.) Hikmeti veya sırrı veya ruhu ve hakikati demektir.
Dolayısıyla Elmalılı 1935 yılında, hikmete, “şeriatın ruhu” anlamını vermiş. Ziyaüddin
Şaban’ın da aslında böyledir. Elmalılı 1930 yılında kullandığına göre, “hikmet-i şer’iye”
biz “şeriatın ruhu” diyebiliriz.
Maalesef sürekli kanunun ruhu, zamanın ruhu denile denile bence bütün kavramlar
yalama oldu. Çağdaş olan her şeyden iğreniyorum. Onun için bunu tesbite çalışıyorum.
Şu anda böyle bir ifadenin mahsurlu olmadığı kanaatindeyim. “Hikmet-i teşri” ne
demektir? “Şeriatın ruhu” demektir. Teşri; şeriat koyma, şeriatın emirleri ve kanunları
demektir. Allah Celle Celalühu, hüküm koyarken bir maslahat, bir gaye, bir fayda
gözetmiş midir? Bu İslâm’da kelâmın çok azîm bir meselesi. Cebriyenin müdafaası ayrı,
Eş’ari’nin ayrı, Maturidi’nin ayrı, Mutezile’nin ayrı. Tabi benim haddim değil tenkidî veya
mukayeseli bir şekilde bunların üzerinde durmak. Fakat bizim itikatta mezhebimiz İmamı
Maturidi olduğuna göre, onu tercih edip o yoldan yürüyoruz. Demek ki asıl soru şu; Allah
Celle Celalühu, bir hüküm koyarken bu hükmün bir gayesi, maksadı, maslahatı var
mıdır? İmam-ı Maturidi Hazretleri şöyle diyor; “Allah’ın fiilleri, gizli veya aşikâr, pek
çok hikmet ve maslahat üzerine istinat eder.” İnsan aklı, hadise ve varlıkların ihtiva
ettiği, ilahî hikmetlerin bütününü hakkıyla anlamaya muktedir değildir. İnsan aklı, şari-î
mübinin ihdas ettiği hükümlerin, şeriatın, hepsini aklıyla, gizli ve aşikâr olanı, bilmek
imkânına sahip değildir. Şerrin bulunması da bizim anlayamayacağımız hikmetlere
mebnidir.” Meselâ 237

bizim kötülük veya hastalık olarak telakki ettiğimiz hususlar; biz bunların bile Allah’ın
bir lütfu olduğunu düşünüyoruz.
Bütün hükümler sadece kulların maslahatları, iyiliği için konulmuştur. Biz buna
inanırız. Asıl gaye insanlığı faziletli bir medeniyete ulaştırmak, bu suretle bütün insanlar
için dünya ve ahiret saadetini temin etmektir. Eskilerin, halk irfanının hikmetli
hikâyelerindendir, anlatırlar: “Adamın biri giderken gittiği yolda böcekler görüyor. Adı
çirkin böceklerden, yahu demiş bunlar da ne işe yarar acaba? Bir gün adam hasta olmuş,
doktora gitmiş. Doktor demiş ki, günde on tane o böceklerden yiyeceksin. Adam; Aman!
Demiş, Allah’ın işine karışılmaz.” Bunlar uydurma şeyler değildir. Zaman zaman; “İnsan
aklı bilgisinin muayyen bir nevinde özel bir kaderle karşı karşıyadır” diyorum ya.
“Muhatap olduğu soruları ne reddedebilir, ne de çözebilir.” Bunlar bana göre gerçek
mânâda münevver olanların anekdotları…
Şu mesele etrafındayız; “Allah Celle Celalühu, Şâri-i Mübin bir hükmü koyarken
bunun özel bir amacı maslahatı var mıdır?” Bu soruya İmamı Maturidi Hazretlerinin
verdiği kısa cevap; “Allah’ın fiilleri gizli ve aşikâr pek çok hikmet ve maslahat
üstüne istinat eder. İnsan aklı, hadise ve varlıkların ihtiva ettiği ilahî hikmetlerin
bütününü aklıyla anlamaya muktedir değildir.” Dolayısıyla bu cümleyle usul
bakımından anlaşamadığın kişiyle ne konuşacaksın. İnsan aklı, hayatın gizli aşikâr bütün
meselelerini çözebilir mi? Çözer diyene hadi güle güle demekten başka bir şey
yapamazsın.
Bütün hükümler sadece kulların maslahatları, iyilikleri için konulmuştur. Nitekim Al-i
İmran Suresinin 190 ve 191. Âyet-i Kerimeleri: “Şüphesiz gökler ve yerin yaratılışında ve
gece ile gündüzün birbiri ardına gelişinde akıl sahipleri için deliller vardır.” “Ulu’l elbab”,
aklıselim sahipleri için deliller vardır. Demek ki, gökler veya gece tesadüfî olarak
yaratılmamıştır, hikmetler vardır. Âyet-i kerime devam ediyor; “Onlar ki gerek ayakta,
ge238

rek otururken ve yanları üzerinde yatarken hep Allah’ı anarlar ve göklerle yerin
yaradılışı hakkında düşünceye dalarlar, Ey Rabbimiz bunu sen boş yere yaratmadın,”
Hatta âyette “yetefekkerune” geçer, fikir ederler, düşünürler anlamında.. Bu bir bilinç ve
idrak durumu.. Yine âyette “batıla” kelimesi geçer. Buradaki batılın, boş yere ile alakası
yok. “Sen böyle bir şeyden münezzehsin. (abesle iştigalden münezzehsin) O halde
bizleri cehennem azabından koru.” Âyet-i kerime, Allah Celle Celalühu “yerleri ve göğü
bir maslahat” için, (bir fayda için yarattığını) böylece bize inzal buyuruyor.
Mü’minin Suresinin 115. Âyet-i Kerimesinde; “Yoksa siz, bizim sizi boşa yarattığımızı
ve huzurumuza çıkarılmayacağınızı mı zannediyorsunuz?” Hikmet-i teşrî meselesi; bir
hüküm konmuş ama bu lüzumsuz yere mi konmuş? Zuhayli tefsirinde bu hususla ilgili bir
nokta var. Âyet-i Kerimenin sadedinde, 9. cildin 363. sayfasında; (Buhari, Müslim,
Tirmizi), Hz. Ebubekir Radıyallahu Anh’dan rivayet ediyorlar. Hz. Ebubekir Radıyallahu
Anh diyor ki; “Yâ Resûlallah! Bana namazımda okuyacağım bir dua öğret dedim.”
Buyurdular ki; “Şöyle dua et, Allah’ım ben nefsime çok zulmettim. Bu günahları senden
başka kimse affedemez. (Düşünün Sıddîk mertebesinde olan birinin duası bu) Sen, senin
nezdinden bir mağfiretle bana mağfiret eyle. Bana rahmet eyle, şüphesiz ki sen çok
bağışlayıcı, çok merhamet edicisin.”
İbn-i Ebu Hatim, Abdullah bin Mesud Radıyallahu Anh hasta bir adama uğradı. Onun
kulağına; “Sizi boşuna yarattığımızı ve huzurumuza çıkarılmayacağınızı mı sandınız.”
Mü’minûn suresindeki 115. âyetten başlayarak surenin sonuna kadar dört âyeti okudu.
Hasta şifa buldu. Bu durum Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e anlatıldı.
Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Abdullah bin Mesud’a; “Onun kulağına ne
okudun diye sordu”. Abdullah bu durumu haber verdi. Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve
Sellem; “Nefsimi kudretinin elinde tutan Allah’a ye239

min olsun ki, yakınen iman eden bir kimse bu âyetleri bir dağa okursa, o dağ yerle bir
olur.”
Bunu özellikle şunun için seçtim? Maalesef biz İslâm’ın bazı yanlarını zaman, zaman
ihmal ediyoruz gibi gelebilir. Gerçi gelmez ama ne olur ne olmaz. Duadan pek sık
bahsetmeyiz. Niye bahsetmeyiz? Çünkü öyle istismar ediliyor ki dua sanki bir sihirbazlık
haline dönüştürülüyor. Dua için birinci şart insanın iman etmiş olmasıdır. Dua eden
Müslüman olacak. Yani, o “dua”, çaresizliklerin bir toplamı olmamalıdır. O, İslâmi bir dua
değil. Yani din, mistifike ediliyor. Bunu sık kullanıyorum ve bundan şunu kastediyorum.
Din bireyselleştiriliyor, esrarlı bir havaya dönüştürülüyor, İslâm dünyasallaştırılıyor. Veya
şeriat kısmı, hâşâ çürük diş gibi sökülüp atılıyor. Ve ondan sonra dua... Meselâ yağmur
yağmıyor, onun için dua var. Tuvalete girerken ayrı dua, yatarken ayrı dua.. Bunların
hepsi haktır. Ama dediğim gibi, bunlar, laik, seküler bir insanın, laik seküler hayatın
anlamsızlığını, sığlığını, yalın katlığını gideren bir öğe olmamalı. Sen, kuyruğunu 24
saatlik bir hayatın pençesine kaptırmışsın, sabahleyin işe giderken koşacaksın, ..
Anlamsız bir hayat ve bu anlamsız hayat içinde dua edeceksin… Maalesef bizler 1960’lı
yıllarda, bunu başka biçimde yaşadık. Belki o yıllarda mazur görülmemiz lâzımdı. İslâm’ı
hep gâvurlara tasdik ettirme ihtiyacı içindeydik. Alex Carrel’in bir kitabı vardı, “dua “ diye.
Aynen şöyle bir cümle var; “İnsanın duaya olan ihtiyacı, oksijen ve suya olan ihtiyacı
kadardır.” Yani biz duayı Alex Carrel’e tasdik ettirdik. Yıl 1960; küfür öyle bir üzerimize
geliyor ki, o gün mukaddesat demek şeriat demekti. Büyük Doğu’da mukaddesatçı
denilince şeriatçı anlaşılıyordu. Çünkü şeriatçı demek hukuksal olarak yasaktı.
Dolayısıyla yer ve gök dua iledir. Allah’a hamd olsun, buna iman ediyoruz, inanıyoruz.
Tevbe iledir. Ama tevbe derken tevbe-i nasuhla. Dua derken;240

Dua, dua, eller karıncalanmış,
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış…
Necip Fazıl
Şüphesiz dua, Aleyhissalâtu Vesselam Efendimizin duası.. Hz. Ebubekir Radıyallahu
Anh’ın duası… Âyet-i Kerimede ikinin biri olarak geçer… Ne demek ikinin biri olmak!
Sıddîkıyet mertebesinde… O bile duasında, aynı şekilde Allah’a tazarruda bulunuyor.
Sâd Suresinin 27. Âyet-i Kerimesinde şöyle buyuruluyor; “Biz o gök ile yeri ve
aralarındakini boşuna yaratmadık. Bu küfredenlerin zannıdır. Bu yüzden küfredenlerin
vay ateşten başına geleceklere...” Kıyamet Suresinin 36. Âyet-i Kerimesinde; “İnsan
başıboş bırakılacağını mı sanıyor.” Mülk Suresinin 2. Âyet-i Kerimesinde; “O Allah ki,
amelce hangimiz daha güzeldir diye, sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır.
(Ölüm hayat boşa yaratılmamış.) O, güçlüdür, bağışlayıcıdır.” Bütün emredilenlerin bir
maslahatı olduğu hususu.. Bakara Suresinin 179. Âyet-i Kerimesinde; “Sizin için kısasta
hayat vardır.” Yani kısas boş yere hüküm olarak konulmamıştır. Kısasta hayat vardır,
Peki sebebi ne kısasın? Hayat bulmak için… Ankebut Suresinin 45. Âyet-i Kerimesinde;
“Çünkü namaz kötülüklerden alıkoyar.” Zariat Suresinin 56. Âyet-i Kerimesinde; “Ben
cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım.” buyuruluyor..
Buraya kadar şunu arz etmeye çalıştım? Hayatta hiçbir hüküm boş yere veyahut
gereksiz olarak konulmamıştır. Dünyada hiçbir varlık mânâsız olarak
yaratılmamıştır. Ama ne var ki, Allahü Zülcelâlin koyduğu, bu eşya ve olayların içinde
meknuz olan hikmetlerin hepsini aklımızla anlama yeteneğinde değiliz. Yani, Allah
tarafından yaratılan akıl, hayatı ihata edemiyor. Veya yaratılış itibarıyla zihin
kategorilerimiz evrendeki bu 241

sırları keşfetmeye yeterli değildir. Biz bu hikmete inanıyoruz. Demek ki burada bir
hikmet-i teşrii var. Hükümler boşa konulmamış ve esaslardan hüküm istinbat etmek için
de şeriatın ruhunu anlayabilmek lâzım. Elbette bunu da sıradan insanlar anlayamaz,
İslâm âlimleri, dinde rüsuh sahibi olanlar anlar.
Bir Hadis-i Şerifte Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz buyuruyor ki; “Her kırk
koyundan bir koyun zekâttır.” Hanefi mezhebi buradaki hikmet-i teşrii hususunda şöyle
diyor: “Bunun sebebi fakirlere yardım etmektir. Hz Peygamber Aleyhissalâtu Vesselam
fakirleri gözettiği için bunu koymuştur.” O zaman, Hanefi mezhebi; bunun ille de ayni
olarak verilmesi şart değil. Yani koyun olarak verilmesi şart değil. Nakdi olarak da
verilebilir diyerek fetva veriyor. Fakat Şafiler, Hanbelîler, Malikiler “hayır” diyorlar; bunun
“ayni” olarak verilmesi gerekir, çünkü Hadis-i Şerifte böyle geçiyor diyorlar.
Peki, Hanefi fakihlerinin böyle bir fetva vermelerinin sebebi nedir? Muaz İbn-i Cebel
Hazretleri Yemen’e gönderiliyor, orada zekât toplayacak. Orada da arpa, buğday v.s.
yetişiyor. Onlardan zekât alacak. Diyor ki; “Siz isterseniz bana hamiş verin,” (beş metrelik
kumaşlar.) Çünkü diyor; “Sizde kumaş daha fazla, Medine’de Aleyhissalâtu Vesselam
Efendimizin Ashabı için kumaşlar daha faydalı. Veya eski elbiseler verin, diyor. Sizde
eski elbiseler çok, Medine’de buna ihtiyaç var. Kavl-i Sahabi... Burada dikkat edilirse
yine bir mantıksal çıkarımla değil, bir delile dayanarak yapıyor..
Hikmet ile ilgili olarak İmam Şafi’nin de mühim bir tespiti var.. Hikmet sünnettir diyor.
Ve sünneti genel anlamda kullanıyor, yani buna Sahabenin uygulamasını da koyuyor.
Yine İmam Maturidi Hazretleri diyor ki; “bir şeyin hikmetini anlamak efdaldir.” İmam Eş’ari
Hazretleri de; “bir şeyin hikmetini anlamak zorunlu değildir hatta önemli de değildir,”
diyor. İmam Maturidi’nin geldiği nokta, İmamı Âzam’ın geldiği noktayı ger242

çekten de somutlaştırmakta. Oradan bir medeniyet çıkar ama diğer taraftan bir
medeniyet çıkmaz… Veya belki de şu söylenebilir; gerek İmam Âzam Hazretleri ve
onun İbrahim Nehai’den beri devam eden çizgisi, gerekse İmam Maturidi
Hazretlerinin çizgisi aklı, tam olarak İslâmi anlamda kullanıyor. Üstad’ın dediği gibi;
aklı koşturacağı yerde koşturuyor, durduracağı yerde durduruyor. Diğer muhteremler
biraz, ihtiyattan dolayı, aşırı ihtiyattan dolayı, kullanması gerektiği kadarını da
kullanmıyor. Elbette onların da kendilerine göre haklı gerekçeleri var.. İmam Eş’ari daha
önce Mutezile. Akıl ve hikmete hiç değer vermemesinde daha önce Mutezile ekolüne
mensup olmasının etkisi unutulmamalıdır..
Bir örnek daha verelim hikmet-i teşrii hakkında. Meselâ bizde şer’an arpadan,
buğdaydan, kuru üzüm ve kuru hurmadan fitre verilir. Hanefi mezhebi diyor ki; “fitrenin
hikmet-i teşrii nedir?” Fakirlerin hakkını vermek… O zaman diyor; “Burada amaç, hikmet-i
teşrii, Allah Celle Celalühu’nun maslahatı, fakirlere yardım etmekse, bu ille ayni olarak
değil, nakdi olarak da verilebilir.” Dikkat ederseniz bizde, fitre denirken ne denir? Kuru
üzümden şu kadar, hurmadan şu kadar…
Hikmet-i teşri hususunda, bunun nasıl kullanıldığı hakkında size iki örnek arz
edeceğim. Meselâ ibadetlerdeki hikmetlerle ilgili, son dönemlerde bir takım
saçmalamalar var.. Meselâ bazı kitaplarda görürsünüz veya bazı insanlardan duyarsınız;
namazın hikmeti, bir Müslüman’ın emin olmasıysa, temiz olmasıysa, mükemmel
olmasıysa, kemal mertebesine gelmesiyse, ben temizsem, kemal mertebesindeysem,
mükemmelsem o zaman namaza gerek yoktur. Bunun hikmet ile ilgisi asla yoktur. Oysa
İslâm’da asıl olan husus şudur: ister ibadetle, ister muamelâtla ilgili olsun, “hikmet
anlaşıldıkça mükellefiyet artar.” Namazın hikmetini anlayan kişi, muhtemelen, eğer
beş vakit namaz kılıyorsa, anladıkça, nafileleri çoğaltır, teheccüdleri çoğaltır, kemal
mertebesine yükseldikçe, ibadeti çoğaltır. Bu hususa en güzel 243

örnek Peygamber Efendimizin hayatıdır.. Bütün peygamberler en üstün kul olmalarına
rağmen, mükellefiyetleri müminlerden daha fazladır. Hem muamelât konusunda hem de
ibadet konusunda. Onun için diğer insanların kemâlât derecelerinde de, makam
yükseldikçe, mükellefiyet daha fazla artar. Hikmet anlaşıldıkça, hem muamelâtta hem
ibadette mükellefiyet artar. Tabi bu, farîza anlamında değil. Adı üstünde hikmet
anlamında... Tasavvufu da bu bağlamda çok iyi anlamak, değerlendirmek ve bilmek
gerekir.. “Ebrarın hasenatı, mukarreblerin seyyiatıdır.” Yani, iyilerin iyilikleri, (Türkçe’ye
bakın!) yakınların kötülükleridir.
Hikmet-i teşriden sonra, murad-ı ilahîye geliyoruz. Burada şu bilinmelidir ki; hikmet-i
teşriyi kabul etmiyorsanız, Murad-ı ilahî diye bir meseleniz olamaz. Murad-ı İlahî, çeşitli
şekillerde ifade ediliyor. Meselâ mekâsıdü’ş şeria, muradullah, Murad-ı Resûlullah,
(yalnız Elmalılı’da geçiyor) çağdaş yazarlarda şeriatın hedefleri veya ruhü’ş şeria
kavramları geçiyor. Burada kastedilen Şâri-i Tealânın, yani Allah ve Resulünün hükümleri
koyarken, umumi maksadı ve gayesidir. Hikmet-i teşride bunun olduğunu kabul ettik.
Teşrinin bir hikmeti var. Ziyaüddin Şaban’da da; “Şâri’in teşrii gayelerinin bilinmesi;
hüküm istinbadında diğer şartların yanında, İslâm’ın ruh ve gayesinin bilinmesi de
zaruridir diye geçer. Bunun için İmam-ı Cüveyni, İmam-ı Gazali ve özellikle İmam-ı Şatibi,
müçtehidlik şartlarının arasına mekasid-üş şeria’yı bilmeyi de ilave etmişlerdir.
İctihadın bir takım şartları vardır ki, bunlardan biri de Murad-ı İlahiyi, Murad-ı
Resûlullahı bilmektir. Şer’i hükümler kulların maslahatı üzerine mebnidir. Zekât diyorsa,
kısas diyorsa, haddler diyorsa, bu insanların faydaları üzerine bina edilmiştir. Şu halde
“Şâri-i Teâlâ, kullarının dünya ve ahiretteki maslahatlarını gözetmek, onları
gerçekleştirmek, maksat ve gayesiyle şer’i hükümler koymuştur.” Ömer Nasuhi Bilmen
Kamus’unda maslahatı şöyle tanımlıyor. “Maslahat, salaha ve hayra vesile olan
keyfiyettir. İmam-ı Gazali ise “celb-i menfaat ve def-i mazarrat,” 244

diye tanımlar. Nitekim bu daha sonra Mecelle’nin 30. maddesi olmuştur. Demek ki;
maslahat; celb-i menfaat, (menfaatleri, yararları cezbetmek) def-i mefasid (kötülükleri
defetmek)’dir. Şer’i şerif açısından muteber olan faydalar ve menfaatlerdir. İmam-ı Gazali
hazretleri şöyle buyuruyor; “Nas ve icmâ kapsamına girmeyen dini, hukukî bir meselede
sadece aklî uygunluğa ve yaygın anlamı esas alarak maslahata göre hüküm verilemez.”
Bütün mesele burada… Aslında tüm tartışma da buradan çıkıyor. Bu tanımdaki ilk üç,
dört kelimeyi almazsak tanımımız şöyle olur; “Dinî, hukukî bir meselede sadece akli
uygunluğa ve yaygın anlamı esas alarak maslahata göre hüküm vermek…” Sanırım
herkes bu tanım muvacehesindeki dini kabul eder. Nitekim bugün Diyanet İşleri Reisi
kurban için “bir bakıma kesme” diyebilirim, diyor. Ama İmam-ı Gazali Hazretleri ne
buyuruyor; “nas ve icmâ kapsamına girmeyen, (âyet, hadis kapsamına ve icmâya,
edille-i şer’iyyenin en azından üçüne girmeyen) dini ve hukukî bir meselede sadece
aklî uygunluğa ve yaygın anlamı esas alarak maslahata göre hüküm verilemez.”
Maslahatın geçerli olması için, Kur’an, Hadis ve İcmâya uygun olması lâzım. Heva
hevese göre değil.
Bir maslahatın şer’an makbul ve muteber olması için başlıca dört esas gerekir.
1. Kat’i olması; maslahatı teşkil ettiği kesin olarak bilinmeli. Faydalı olduğu kesin
olarak bilinmeli.
2. Umumî olmalı; şahsi ve hususi menfaatler maslahatlar hükmüne medar olmaz.
3.Mefsedetten (kötülüklerden) hali olması. “Def-i mefasid, celb-i menafiden evladır.”
4.Naslara ve icmâya aykırı olmaması. Maslahat kabul edilen hususla hüküm
edebilmek için şer’i naslardan birinin kül’i ve 245

cüz’i bir surette delaleti bulunmalıdır. Maslahat olabilmesi için, ya âyet, ya hadis, ya
da icmâ olmalıdır. Nasların reddettiği bir şey ise, muteber maslahat olamaz.
Tercümede iyilik, fayda gibi kavramlar geçiyor, bunlar tamamen fikri zehirliyor. Fakat
bir İlahiyatçı tasavvurunu arz edebilmek için, bir cümle aktarmak istiyorum. Diyanet Vakfı
Ansiklopedisinin 28. cildinin 78. sayfası, Maslahatı şöyle tarif ediyor: (İbrahim Kafi
Dönmez yazmış) “Şer’i hükümlerin içerdiği veya akıl yoluyla belirlenmekle beraber,
bunlarla uyum içinde olan faydalar anlamına fıkıh ve usul terimi.” Yahu, yapmayın bunu,
yapmayın! Haddizatında sonuç olarak, söylediği İmam-ı Gazali hazretlerinin söylediğinin
aynısı. Ama hep kaçacak bir nokta var. Karşısında bir kâfir görüyor, o hücum ederse
nasıl cevap veririm, diye düşünüyor. Yani kaçacağı yeri önceden hazırlıyor… Yalnız
burada bir noktada dikkatinizi çekiyorum. Bir de raison de etat diye bir tabir var
Fransızca’da. Bu devletin ali menfaatleri ve hikmet-i hükümet anlamlarına geliyor. Fakat
İslâm’daki maslahatla bunların ilgisi yok. Fakat maslahat; şer’i esaslara dayalı olan,
“raison de etat” ise kamu yararı ve insan aklıyla tespit edilen demektir. Bu ayırımı
yapmak lâzım... İkisi arasında bu bakımdan fark var.
Allah Celle Celalühu, emir ve yasakları hep bir maslahata mebni teşrii buyurmuştur.
Maslahatlar da kendi arasında bir takım kısımlara ayrılıyor. Bunlardan biri “maslahat-ı
dinî,” “maslahat-ı dünyevi” olarak ikiye ayrılıyor. İmamı Gazali Hazretlerini’ne göre
Maslahat-ı dinîye, “zihni hurafelerden, batıl fikirlerden kurtaran, fikri tenmiye,
“nemalandıran”, nesli tezkiye, ahlâkı tezhip ve terbiye ederek, ruhu, güzel itikatlar ile
güzel ameller ile tezyin ve tekmil eyleme keyfiyetidir.” “Bu gayeye vusul için hududuna
lüzum görülen şeyler, diğer dinî maslahat demektir.” Maslahat-ı dünyeviye ise, “dünya
işlerinin intizamını temine hadim, (hizmet eden) bir takım muzır şeylerin meyda246

na gelmesine mani, içtimaî hayatın refah ve saadetine vesile olan herhangi bir
şeydir.” İmam-ı Gazali Hazretleri üçe ayırıyor.
Maslahat-ı zaruriye,
Maslahat-ı haciye,
Maslahat-ı tahsiniye.
Veya kısaca;
Zaruriyyat,
Haciyyat,
Tahsiniyyat.
Gelelim zaruriyyata… Bir kale düşünün. Kalenin içindeki en kıymetli şeyler en içtedir,
orada muhafaza edilir. Onu çeviren bir sur ve bir de onun dışında bir sur var. Zaruriyyat;
en içte olan. Haciyyat onu koruyan. Tahsiniyyat ikisini de koruyan. Bir bakıma burada her
şey zaruriyyat için. Yalnız ne var ki; bu üçü de, gerek zaruriyyat, gerek haciyyat, gerekse
tahsiniyyat ictihadla tesbit edilmiştir. O bakımdan, takdim tehirler yapılabilir. Ve zaruriyyat
deyince, muhteremler, bunların sıralamasında da, sayıda da farklılıklar gösterirler. Genel
olarak şu denir;
1. Dinin muhafazası,
2. Neslin muhafazası,
3. Aklın muhafazası,
4. Canın muhafazası
5. Malın muhafazası.
Fakat farklı sıralamalar da yapılabiliyor. Bazı âlimler buna ırzı da eklemişlerdir. Çünkü
ırzın, bizim kullandığımızdan farklı ve geniş mânâsı var. Haysiyetimiz, şerefimiz gibi.
Şer’an, fıkha baktığımızda, biri, birini küçük düşürüyorsa onun ırzına hücum 247

edilmiş oluyor. Bunu da ekleyerek, zaruriyyatı altıya çıkaranlar var.
Misal olarak beni yakaladılar, bu beşten birini feda et dediler. Hangisini feda ederim.
Malı... En değersizi o, en sona onu koyalım. Peki, birini daha feda et dediler. Can... Birini
daha feda et dediler. Akıl... Zaten akılı da verdikten sonra mükellef değilsin.. Bugüne
kadar bu ihmal edildi. Bu beş maslahatı temin içindir ki, Şeriat-ı İslâmiyye birçok
hükümleri muhtevî bulunmuştur. “Kısas, hudud, haddler, yani ba’de-s sübut, (af ve sulh
cari olmayan hadlerdir.) Yani hadd cezaları bizzat Allah Celle Celalühu tarafından
konulmuştur. Af ve sulh yoktur. Bunlar altı tane.
Hadd-i zina,
Hadd-i kazf,
Hadd-i hamr,
Hadd-i sekir,
Hadd-i sirkat
Hadd-i kat’-i tarik.”
Tazminat, ta’zirat hükümleri bu cümledendir. İşte burada, cesaretle şunu söylemeliyiz
ki bu saydığımız beş zaruriyyatı koruyabilmek için haddlere riayet edeceğiz. Peki bu nasıl
olacak?? Nur Suresinin 24. Âyet-i Kerimesi; “Zina eden bekâr kadın ile erkekten her
birisine yüzer değnek vurun.” Dikkat edin! Âyeti kerimeden bahsediyorum. Ve bu
muhkem bir âyet!. İnkârı küfrü gerektirir. Bizzat, Fahr-i kâinât Sallallahu aleyhi ve
sellem’in evliler konusunda recm tatbikatı var… Nur Suresinin 4. Âyet-i Kerimesi;
“Namuslu ve hür kadınlara iftira eden sonra bu hususta dört şahit getirmeyen kimselerin
her birine de seksener değnek vurun.” Haddi kazf… “Onların şahitliklerini de ebedi kabul
etmeyin. Onlar fasıkların kendileridir.” Maide Suresinin 38. Âyet-i Kerimesi; “Hırsızlık
yapan kadın ve erkeğin ellerini kesin.” Şimdi cesaretle mütalaa etmemiz gereken şu;
Kur’anî, muhkem, bu hükümler tatbik edilmiyorsa namusumuzu nasıl koruyaca248

ğız? Dinimizi nasıl koruyacağız? Şüphesiz bu bağlamdaki “ namus”, “ din”
mefhumlarını İslâmi ıstılahlarının muhtevasını esas alarak kullanıyoruz… Asıl bu
söylenmiyor. Ve Allah korusun bunlar tatbik edilmezse! Neler olur??.. Nitekim oluyor…
Dinin korunması hususunda bir başka örnek… Fahrettin Atar’ın Fıkıh Usulü,
295. Sayfa: “Dinin korunması hususu.. Dinde esas olan imandır. Dinimizde iman
esasları; Allah’a, Peygamberlerine, Meleklere, kitaplarına, ahirete, hayır ve şerrin
Allah’tan olduğuna inanmaktan ibarettir. Bunun yanında İslâm’ın ibadet esasları
olarak bilinen, namaz, zekât, hac, oruç farz kılınmıştır. Bu saydığımız iman ve ibadet
esaslarının yerine getirilebilmesi ile din ayakta durur ve cemiyet hayatı düzenli ve
huzurlu olur.” “Dinin korunması için bütün Müslümanlar İslâm’ın tebliğ görevini
yerine getirmekle yükümlüdürler. Bu cümleden olarak cihad farz kılınmıştır.” Peki,
cihad olmayınca din nasıl korunacak? Devam ediyor; “Dinin korunması babında,
halkı inanç yolundan sapıklığa sevk eden, bid’at çıkaran, İslâm esaslarına aykırı
hareket edenler için gerekli ceza hükümleri konulmuştur.” Bunlar tatbik
edilmeyince ne olacak? Mürtedin hükmü ne olacak.. Mürtedin hükmü de katldir.
İkinci olarak nesli, namusumuzu korumak... Bu hususla ilgili olarak nesli ve
namusumuzu korumak için Şâri-i Mübin yine bir takım hükümler koymuştur. Şer’an zina
edene yüz değnek ve evli ise, recm cezası konulmuştur. Peki, o zaman şunu sorayım.
Bunlar tatbik edilmeyince namusumuzu nasıl koruyacağız? Peki, bunları kanunen suç
olmaktan çıkaranlar ne yapmış oluyorlar? (Geçenlerde başörtüsü ile ilgili Diyanet işlerinin
yaptığı açıklamada şöyle deniliyordu: Başını örtmek dinî vecibelerdendir, ancak öncelik
arz etmez! Diye... İslâm fıkhında böyle bir ifade kullanılmaz…)249

Eğer bu âyeti kerimeler bizim ırzımızı namusumuzu koruyacak ise, bunların emirleri
yerine getirilmeyince nasıl korunacak? Merak ediyorum. Yani zinayı suç olmaktan
çıkardığınızda, ölüm cezasını kaldırdığınızda bunun toplumsal sonuçları ne olacak?…
Bunun itikadi sonuçları ne olacak? Burada imanî bir mesele vardır. Meselâ canın
korunması için kısas konulmuş. Kısas muhkem âyettir... Peki, kısas uygulanmayınca can
nasıl korunacak? Meselâ aklın korunması için müskirat haram kılınmıştır. İstanbul’da
iktidar partisinin bir yöneticisi; “Efendim bakın ruhsatlara, bizim zamanımızda içki ruhsatı
eskisinden fazla.” diyor. Peki, buna ne diyeceğiz? Bunu iman noktayı nazarından nasıl
değerlendireceğiz? Malın korunması için, hırsıza, gasıba cezalar konulmuş. Bunlar
uygulanmıyor.
Ben burada sadece temel bir soru olarak şunu ortaya koyuyorum. Dinimizin,
neslimizin, canımızın, malımızın korunması için Hakk Teâlâ ve Resulü Aleyhissalâtu
Vesselam Efendimiz bir takım cezalar koymuştur. Bugün halkı Müslüman olan ülkelerde
bu cezalar AB uyum yasaları çerçevesinde kaldırılıyor. Bütün yapılan bu değişiklikleri laik
demokratik bir sistemde yaşıyoruz ve bu bağlamda yapıyoruz, diyebilirler.. O zaman
neye bağlıysan ve neye iman ediyorsan, seni ne belirliyorsa onu yansıtacaksın. İkide
birde “ Allah yar ve yardımcımız olsun” demeyeceksin... Bugün Müslüman’ım diyenlerin
çoğunluğu işine geldiği yerde dinî kullanıyorlar ve istismar ediyorlar.... Şunu unutmayın ki
bunların İslâm diye, şeriat diye bir dertleri yok, en büyük dertleri AB’ye girmek… Hatta
işlerine gelmediği yerlerde, özellikle iktisadî konularda İslâm ayaklarına bir bağ!!.
Bunların imanları epistemolojik açıdan “iman” ve ahlâkları da seküler mânâda bir
“etik”ten ibaret.. Ama ben bir babayım, dedeyim, benim beş tane torunum var. Geceleri
oturup ne olacak bu yavrularımız? diyorum.. Çocuk ilk okula başladı, annesi yanında
gidiyor, kadını evde bırakmıyorlar.. Aciz kalıyoruz!.. Ne diyelim koruyucusu, muhafızımız
Allah.. Aciz kalıyoruz. 250

Bu meselenin, (zaruriyyatın) uykularımızı kaçırması lâzım. Uyku kaçması, uyumamak
değil, Allah’a tevekkül lâzım, dua ve bu şekilde dua işte, eller karıncalanana kadar…
İnşallah Allah bu endişeyi taşıyanların duasını kabul eder. Ancak ne var ki en
mütedeyyinimiz bile zihin olarak Batılılaştı farkında değil.. Beklentilerimiz, hayallerimiz,
umutlarımız hep Batının yükselen değerleri ile ilgili. Zihinlerimiz, kalplerimiz, gönüllerimiz
işgal altında… İşte size bir örnek: Mehmet Şevket Eygi diyor ki; “güçlü bir İslâm kadını
olabilmek için üç yabancı dil bilmek bile yeterli değildir. Hukukçuysa onun yanında felsefe
eğitimi de yapmış olmalı. Kimisi roman yazmalı, kimi ödül kazanan bir sosyoloji kitabı...
Müslümanlar; sıradan gençler ve kızlar değil, üstün vasıflı gençler ve kızlar yetiştirmelidir.
Az İngilizce bilmekle köy de olmaz, kasaba da olmaz. (Galiba Müslüman olmak
yetmiyor.. Ümmi bir Peygamberin ümmetinden olduğunu söyleyen bir yazar.. Müslüman
olmak ona basit geliyor.) Vesayet demokrasisi sona erince, gerçek din ve inanç hürriyeti
elde edilince Müslümanlardan en az yüz tesettürlü kadın milletvekili olmalı… Bunun için
Halide Edip ayarında Müslüman kadın .. Harvard’da, Sorbon’da, .. Viyana’da ve
dünyanın büyük ve güçlü üniversitelerinde binlerce Müslüman kız öğrenci… !!! Bu adama
söyleyecek bir sözünüz var mı?
İkincisi haciyyat… Zaruriyyatsız hayat devam edemez ama haciyyatsız devam
edebilir. Maslahat-ı haciyye; insanlardan güçlük, meşakkat, sıkıntı ve darlıkları kaldırmayı
amaçlar. Ruhsat ve kolaylıklara yer verilmiş olur. Meselâ oruç; hasta oldun mu oruç
tutmayabilirsin. Bu haciyyattan. Meselâ ima ile namaz kılmak… Hastasın, elini ayağını
oynatamıyorsun, ima ile namaz kılabilirsin. Haciyyattandır. Teyemmüm, haciyyattan.
Şüphe ile hadd cezasının düşmesi haciyyattan.
Üçüncü olarak tahsiniyyat... Bir ihtiyaçtan dolayı olmayıp, muamele ve adetlerde, en
güzelini, en uygununu seçmek kabilinden olan maslahatlardır. Bunlarsız matlub olan
(ideal İslâm 251

nizamı) İslâm hayat nizamı kurulamaz. Camilere giderken en güzel elbiseleri
giymek... Nafile ibadet. İsraftan kaçınmak. Muaşeret kaidelerine riayet etmek, yemeği
sağ elle yemek, sadaka vermek gibi.
Bir de itibarî bakımından. (Kitaplarda da böyle bir ayrım yapılmamış, böyle bir ihtiyaç
hissettim.) Dinî ve dünyevi olan zaruriyyat;
Maslahat-ı mutebere
Maslahat-ı mursele
Maslahat-ı merdude
Diye üçe ayrılıyor. Muteber maslahatlar; şer-i şerifin bir hükmü va’z ve ispat
hususunda itibar ettiği illet ve maslahattır. Şarabın haram kılınması, aklın, malın ve
haysiyetin muhafazası için, dolayısıyla bütün müskiratın haram olması. Hani hadd-ı sekr
ayrı, hadd-ı hamr ayrı oluyor. Birincisi bu, ikincisi; “maslahat-ı mursele.” Şer’i şerif
bakımından itibar, iptal ve ilga edildiği malum olmayan maslahat demektir. Şer’i şerif ne
kabul etmiş, ne de reddetmiş.
Güzel bir örnek var. Meselâ sirkatle maznun olan bir şahsın, (hırsızlıkla itham edilen
bir şahsın) cürümünü itiraf etmesi için dövülmesi bir maslahat-ı mursele meselesidir.
Hükme medar olması konusunda ihtilaf vardır. Bazı âlimler diyor ki; biri hırsızlık yapmış,
konuşturmak için dövebilirsin, bir başka âlim de; dövemezsin diyor. Bu maslahatın
medar-ı hüküm olması hususunda Hanefi ve Şafi fukahası aynı görüşte değildir. Hanefi
ve Şafiler dövemezsin diyor. Ama Maliki ve Hanbelîler dövebilirsin, diyorlar. Demek ki;
ihtilaflı olduğu için maslahat-ı mursele oluyor. Maslahat-ı merdude; Şer’i Şerifin kabul
etmeyip, iptal ettiği maslahattır. Şer’i hükümlere muhalif olan her hangi bir maslahat, hattı
zatında bir maslahat değil, bir mefsedettir. Bir kötülüktür. Sathî bir nazarla, dakik bir
nazarla mülahaza edilirse bu hakikat tebarüz eder. 252

Burada iki tane güzel örnek var, size onları arz edeyim. Birincisi Ömer Nasuhi
Bilmen’in Kamus’undan (I/201), çok şayan-ı dikkat, ibret alınacak örnekler. Meselâ;
“Ramazan-ı şerif orucunu kasten, bila-mazeret bozan kimseye kefaret olmak üzere
evvela rakabe azadı, (köle azadı) buna kadir olmazsa iki ay oruç, buna da muktedir
olmazsa atmış fakiri itmam doyurmak.” Gerekir der. Demek ki sıra; köle azadı, atmış gün
oruç veya atmış gün doyurma.
Vaktiyle Endülüs hükümdarlarından Abdurrahman bin el-Hakem el-Emevi, böyle bir
harekette bulunmuş. Fukahadan Yahya bin Yahya el-Leysi de ( ö. 848 ); bir hükümdar
için bir köle veya cariye azad etmenin güç gelmeyeceğini, binaenaleyh zecr için, onu
zorlamak için, onun hakkında iki ay oruç tutmanın maslahata muvafık olacağını nazara
alarak, böyle oruçla iki ay kefarette bulunmasına fetva vermiştir.” İşte bu nassa karşı
maslahat ile amel demektir ki, asla tecviz edilemez. Fakat ikinci bir fetva daha var ve o
da harikulade. “Evvela bu fetva kefaret-i savm hakkındaki, (yani oruç kefareti hakkındaki)
sarih nassa muhalefettir. Bu hususta merhuz maslahatı butlanı nass-ı Kur’ani delalet
etmektedir. Artık bu hakiki bir maslahat sayılamaz. Saniyen, Şâri-i hakimin kefaretle
istihtaf ettiği hikmet ve maslahat yalnız bir insicar keyfiyeti midir? Hikmet-i teşri dediğimiz
nokta burasıdır. Çünkü oradaki maksat, kefareti tutacak kişinin konumu değil, o
eylemden dolayı ortaya çıkacak sonuçtur. Oysa kölenin azad edilmesi kefaret orucundan
daha faziletlidir. Dolayısıyla bu o müesseseyi ortadan kaldırmaya yöneliktir.. Onu
zorlama keyfiyetidir. Bunda insaniyete daha faideli, daha büyük bir maslahat yok mudur?
Bir rakiki bu vesile ile azad edip hürriyetine kavuşturmak onu ihya etmek ve bütün
insaniyete hizmet etmek demektir. Artık şüphe yok ki bundaki maslahat bir şahsın
orucunu bozmaktan insicarındaki maslahattan daha büyüktür. Binaenaleyh yalnız bir
insicar maslahatına mebni verilen fetva, hem nassa muhalif, hem de daha büyük bir
maslahatı müsevvid olduğundan doğru olamaz. Eğer kefaretle yalnız insicar maslahatı
253

murad olsaydı, (sadece zorlama) rakabe azad etmekle münzecir olamayacak bir
halde bulunanların kefaretlerini oruç tutmakla yapmalarını emrederdi. Kamus: I / 201” ( Z.
Şaban, 163, 169 )
Şimdi geliyoruz ikinci örneğimize. “Maslahat-ı merdude”. Endülüs’te verilen bu
fetvanın aynının, yine o zamanlar Şarkta da verildiği görülmektedir. Şöyle ki; Horasan
emiri bir gün yeminini bozmuş olduğundan dolayı, İsa bin Eban; “Emirin bir köle azadı
yerine üç gün oruç tutmasının vacip olduğuna fetva verdi.” Şimdi bu köle azadını atlıyor,
üç gün oruç diyor. … Fakat bu fetvasını Yahya bin Yahya’nın illetine değil, başka bir illet
üzerine dayandırmıştır. Yahya bin Yahya’nın illeti neydi? Paranın olmaması idi…
Buradaki illet ise farklıdır. Bazı âlimler bu fetvaya itiraz edince İsa bin Eban bu fetvanın
gerekçesini şöyle anlattı. Niye köle değil de üç gün oruç tutacak. “Bu zat servetini
zulüm, rüşvet gibi gayri meşru yollardan elde etmiştir. Bu sebeple bu zatın elinde
bulunan bütün mallarını sahiplerine iade etmesi ve harcadıklarını da tazmin etmesi
gerekir. Görüldüğü gibi bu şahıs borca batık bir borçludur. Ve fakir hükmündedir.
Şu anda borcunu ödeyecek ve elinde bulunan malları sahiplerine iade edecek olsa
ki, ödemesi ve iade etmesi vaciptir, elinde bir köle azad edecek kadar parası
kalmaz. Bu sebeple kefaret olarak bir köle azad etmesi yerine üç gün oruç tutması
gerektiğine fetva verdim. F. Atar: 81 )”.
Usul âlimleri bu cevabı beğenmişler ve bu cevap çok doğrudur, fetvanın dayandığı
illet ve maslahat şer’an muteberdir demişlerdir. Bununla Yahya bin Yahya’nın fetva
verirken dayandığı illet arasında büyük bir fark vardır. Bu iki fetva birbirine
karıştırılmamalıdır. Bu sebeple İsa bin Eban’ın fetvası Şeriatın itibar ettiği makbul bir
maslahata dayanmaktadır. İmam Yahya’nın ki ise şer’i şerifin ilga ve iptal ettiği merdud
bir maslahattır demişlerdir.
Cenab-ı Allah her hükmü kullarının maslahatı için koymuştur. Hükümden beklenen
maslahat ve hikmetlerin bütün fert254

ler üzerinde tahakkuk etmesi şart değildir. Meselâ hırsızlık için ceza konulmuştur, sen
cezayı tatbik edersin fakat hırsızlık sona ermeyebilir. Bu mümkündür, cilve-i rabbanî,
mekr-i ilahî... Bunların yanında her biri ile ilgili tamamlayıcı hükümler de vardır. Bunlara
tekmile, tedime veya mükemmiller denilir. Zaruriyyata misal, farz namazların
tamamlayıcısı olarak ezan ve cemaat meşru kılınmıştır. Zaruret nedir? Namazdır. Onu
tekmil edeni, bütünleyeni nedir? Cemaat ve ezan… Haciyyattan olan alış verişte
muhayyerlik, tarafların aldanmalarını önlemek için meşru kılınmıştır. Tahsiniyyattan olan
infak ederken temiz mallardan ve orta seviyeden olanlardan yapmak. Haci maslahatlar
zaruri maslahatların, tahsini maslahatlar ise haci maslahatların tamamlayıcısı sayılırlar.
Sonuç olarak maslahat, murad-ı ilahî’den bağımsızlaştırılır ve “kamu yararına”,
“toplumsal çıkara” indirgenirse seküler bir çıkarım yapmış oluruz. Nitekim batılılaşma
veya modernleşme sürecinde yapılan bundan başka bir şey değildir. Çünkü laikleşen
insanın muradı ve muhayyilesi nassı değiştiriyor veya kendi içinde bulunduğu duruma
indirgiyorsa bunun maslahat ile ilgisi yoktur. AB veya Batı kriterlerine ve çağın
değerlerine uyum sağlamak denilen husus aslında İslâm’ı terk edip bir dünya ve hayat
nizamı olarak laik değerleri benimsemek demektir. Bugün asıl mesele budur. İslâm
ülkelerinde İslâm sadece içi boş bir “itikad” telakkisine indirgenirken, muamelât, maslahat
hususunda Şer’i hükümlerin kenarından bile geçilmediği gibi, aksine Şer’i hükümler
bertaraf edilmektedir. Bugün tüm dünyaya egemen olan modern-yükselen değerleri
içselleştirmek ve dinî bu değerlere göre yorumlamak ve indirgemek (İslâm’da demokrasi,
İslâm serbest piyasa ekonomisini emreder, İslâm zaten laiktir, İslâm ve insan hakları gibi
v.s sonu gelmez saçmalıkları kastediyorum..)İslâm’ı iptal etmek için açılmaya çalışılan ve
Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselam tarafından yıkılan Mescid-i Dırar zihniyetinden başka
bir şey değildir. Kısacası dinî içinden kâfir değil münafık yıkar… 255

9. ZEİT GEİST

Evrensel bir topluluk içinde yaşıyoruz.. Bu kainatın mensuplarıyız.. Gerek fiziki,
gerekse toplumsal yapı ile temas halinde olan ve dolayısıyla hangi din, hangi ideolojik
yapı olursa olsun; içinde yaşadığı dünya ile hesaplaşmak zorundadır. Burada çok ciddi
olarak ortaya şu mesele çıkıyor. İslâm’ın müşahhas olarak, “ötekisi” ile hesaplaşırken
nasıl bir duruşu olmalıdır. Ve buna paralel olarak Müslüman’ın nasıl bir vaziyet alışı
olmalıdır?.. Daha doğrusu tutumu nasıl olmalıdır?.. Öyle zannediyorum ki biz (Tümüyle
İslâm dünyasının değerlendirilmesi çok kapsamlı bir mesele), hemen, hemen dört yüz
yıldır küfre karşı, isabetli bir tavır alamadık. Tutum takınamadık… Ciddi anlamda
yöntemsel hatalar yaptık; önce “öteki“ ile fikri planda hesaplaşmadan “kefere” diyerek
nefsanî bir aşağılamaya yöneldik, daha sonra ise bu aşağılamayı hayrete dönüştürdük…
Bizim tespitlerimizi göre ilk defa kefere karşısında hayrete düşen, birçok eser sahibi
bir ilim adamıdır… Akhisar (Bosna) kadısı Hasan el Kafi (1544 – 1616), 28 Ağustos
1596’da, III. Mehmet’in Eğri seferine bizzat katıldıktan sonra yazdığı, Usul-256

ül Hikem fi Nizam-ül Âlem isimli eserinde, kefere diye baktığımız insanların,
silahlarına, harb taktiklerine bakınca, hayretler içinde kalıyor. “Tahkîk biz elli yıldan berü
diyarımızda ki serhadd-i Hırvat’dur, tecrübe itdük, Tahkîk ehl-i harbden olan
düşmenlerimüz, her bâr ki yeniden bir dürlü yarak ihdas idüp kullanmağa başlasalar,
bizüm üzerimüze galebe eylemeğe başlarlar. Andan sonra heman ki biz dahi oncılayın
yarak idinüp kullanmağa başlasak heman Allah Teâlâ Hazretlerinün avniyle mel’ûnlar
üzre galib oluruz, zîrâ dîn-i islâm kuvvet üzredür. Amma şimdiki zamanda ehl-i harb olan
düşmen ihdas olunan ba’zı yarakları kullanmakda mübalağa ider oldı-lar. Tüfenkler ve
toplar gibi, ya’nî nice dürlü tüfenkler ve toplar ihdas idüp, ifrat ile kullanur oldılar. Amma
bizüm askerimüz ol makûle yaraklar idinüp isti’mâl eylemede ihmâl ider oldılar, belki
kadîmden olan yarakları bile isti’mâl itmede ihmâl ider oldular. Pes bu sebeb ile
uğradılar, şol nesneye ki uğradılar, ya’nî cenge dayanmayup firâr ider oldılar. Allah
Ta’âlâ Hazretleri anları hayra hidâyet idüp nusret müyesser eyleye.” (Tarih Enstitüsü
Dergisi, 10-11, 1981, 239-280, İst.)
Bu alıntıyı burada kesiyorum, fakat merhumun mütalaalarını tümüyle değerlendirmek
bize yeni ufuklar açabilir… Tarihimizi utanmadan, hayâsızca, çileden kaçmak için,
savunma mekanizması olarak kullanmayalım… Ecdad şiir gibi bir İmparatorluk kurmuş,
fakat XVI. Asrın ortalarından itibaren çöküş başlamıştır… İsterseniz gerileme, isterseniz
duraklama olarak kavramsallaştırın… Bu noktada desakramentasyon (kutsaldan
arındırma) tutumunun zarurî olduğuna inanıyorum. Çünkü bugün olduğu gibi; şer’î
ölçüleri, hadleri aşan; bir tarih, bir şeyh, bir üstad, bir hoca, bir kanaat önderi tasavvuru,
tevhid inancını gölgeliyor… Bundan önceki kitaplarımızda (Tarih Üzerine - I, Tarih ve
Değişim) bu konu üzerinde daha fazla durdum… Kısmet olursa bundan sonra da
üzerinde çalıştığım, daha sonra çıkacak kitabımda da farklı bir zaviyeden yine ele
alacağım. Bu konularda imanî bir arıza sezdiğim için, tekrar ihtiyacı hissettim… “Os257

manlı Tarihi” isimli 6 ciltlik bir kitap yazan rahmetli bir ağabeyimizin, faiz meselesi
konuşulurken “Hazret! Şeyhülislâm fetva vermiş” müdafaasını onyıllar sonra anladım…
Yani Osmanlı tatbikatının şeriata takdim edildiğinin farkına vardım… Nitekim bu anlamda
bugün Osmanlı, şeriatın önünde bir perde!...
Nihayet bu hayretten yüz yıl sonra, Karlofça antlaşması ile ilk defa toprak
kaybedilmesi gerçekleşiyor. O hayret; bana kendimizden şüpheye dönüştü gibi geliyor.
Burada özellikle hayret ettik hayran olmadık diyorum.. Acaba hayran mı olsaydık? Üstad
Necip Fazıl ikisinin arasında şöyle bir ayrım yapıyor; “Sanatkâr hayran bırakır, hokkabaz
hayrette bırakır.” Sanki biz karşımızdakini hokkabaz gibi düşündük. Gâvur ne yapıyor
diye hayrette kaldık? Belki o gün o anda, sanatkârın hayran bıraktığı gibi gâvura, içinde
bulunduğu olumlu aktivite dolayısıyla acaba hayranlık duysak daha mı iyi idi? O ayrı
mesele.
Daha sonra; o şüphe bazılarında, özellikle Tanzimat ile birlikte veya 1718’deki
batılılaşma ile birlikte, imanı da kemiren bir hale geldi. Çünkü o günkü sefirlerin Batı
hakkındaki düşünce tarzlarına baktığımızda şüphe, imandan şüpheye dönüşüyor gibi.
1838’deki, İngilizlerle yapılan serbest ticaret anlaşması, 1839 Tanzimat fermanı, 1856
Islahat fermanı, 1878 1. Meşrutiyet… Hep aynı... Ve sonra, imanî şüphe… Maalesef
Ahmet Cevdet Paşa örneğinde de gördüğümüz gibi, batılı kurumların getirilmesi için
İslâmî konuları istismara kadar gidiyor. Nitekim ilk nizamî mahkemelerin kurulmasında,
(ulu’l emre verilen yargı hakkından hareketle) Ahmet Cevdet Paşa şöyle söylüyordu;
“Başka mahkemeler de açılır”. (Tezâkir, 40-Tetimme, sh. 85) Böylece şer’i olmayan
mahkemelere de yol açılmış oluyordu. Galiba imanî bir takım meseleler oluyor. En az
XVI. Asrın ortalarından itibaren; ilmen tereddi, ahlâken tefessüh eden medreseleri,
bozulan tarikatları, yozlaşmış kalemiyye, seyfiye sınıfı ile yapılan tasarruflarda itikadî bir
arıza olduğu şüphesi içindeyim…Sadece yorum meselesi değil!...258

Burada doğru tutum hangisi? Önümüzde örnek olmadığı için o kadar zor ki. Bir
taraftan “Biz adam olamayız, bizden hiçbir şey olmaz.” deniyor, bir taraftan da “Biz her
şeyiz!” Yani patolojik bir durum.. Rahmetli babam; “Oğlum hepsini bizden aldılar derdi.”
Baba ne almışlar diye sorardım? Ama ne aldıklarını bugüne kadar bir türlü
öğrenemedik... Tamam, insan dilek ve temenni olarak böyle olmasını istiyor. Ama hakikat
öyle değildir. Meselâ biz halen şu tercüme hareketlerinde, Süryaniler’in rolü nedir,
Hıristiyanlar’ın rolü nedir, bilmiyoruz. Sanki hepsini biz yapmışız gibi. Müslümanlar
yaptıysa dahi, acaba Müslüman’ın buradaki rolü nedir? Sadece portörlük mü, taşıyıcılık
mı? Sanki öyle gibi… O zaman bu kadar iftihara, övünmeye ne gerek var? Bir taraftan
şer’î hassasiyetten değil, nefsaniyetimizden kaynaklanan bir yaklaşımla “gâvur” diyoruz,
sanki kökten bir red tavrı var. Bir taraftan hiçbir muhasebe yapmadan olduğu gibi kabul
ediyoruz. Ortada sağlıklı bir tavır yok. Tabi o tavır nasıl tayin edilecek o da ayrı mesele..
Örneğimiz Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Vesselam... Mekke’deki Müşriklerle olan
münasebeti, Medine’deki Yahudilerle münasebeti… Anladığım kadarıyla şu var; bir kere
bir Müslüman varsa orada bir öteki var. Bu nedir? Müşriktir, kâfirdir.. Nitekim
Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz, bazı güzel olan isimleri muhafaza ederken, kerih olan
isimleri değiştirmiştir. Hatta toprak hukukunda olduğu gibi, bazen daha önce gelen
tatbikatları, bizzat yaparak sünnet haline getirmiştir. Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz
veya Ashab-ı Kiramın, bu duruşunu iyi tesbit etmek lâzım. Yani öyle bir şey ki, bir yandan
Ehl-i Kitap bir kadınla evlenmek şer’an caiz, diğer taraftan mendub da değil. Meselâ Hz.
Ömer evlenmedi… Sistematik olarak nasıl bakacağız? İmam-ı Rabbani Hazretleri;
“Menşe’i küfrü tanımayanın imanı nakıstır” diyor. Demek ki, burada ciddi bir problem var.
Nefsaniyetten arınarak, bizden hiçbir şey olmaz demek de nefsaniyettir, biz her şeyiz
demek de nefsaniyettir. Öncelikle 259

bunu unutmamamız gerekiyor. Elhamdülillah imanımızdan şüphemiz yok. Ama
tatbikatta bazı hatalarımız oluyor, bunları kabul etmek zorundayız. En azından, ilmi
sahalarda bir takım hatalarımız oldu gibime geliyor.
Bugün “çağımızın ruhu” nedir gibi bir soru çok saçmadır!. Yani naiv bir sorudur bu.
Çünkü “çağın ruhu” gökten inmedi. Zamanın, içinde bulunduğumuz zamanın ruhu ile
ilgilidir bu soru. Bugün çağın ruhu dediğimizde neyi kastediyoruz? Batı uygarlığının,
pragmatizmle gerdeğe girmesinden ortaya çıkan Amerikanizmi kastediyoruz… Çünkü
bugün dünyaya egemen olan budur. Amerikanizm nereden çıktı? Kara Avrupa’sından…
Peki, kara Avrupa’sı derken, nereye geliyoruz? Roma’ya geliyoruz… Roma’dan nereye
geliyoruz? Yunanistan’a geliyoruz… Yunanistan’dan nereye geliyoruz? İonya’ya
geliyoruz…
Şöyle bir yöntem takip ediyorum. En başından başlayarak, bugünkü çağın ruhunu
tespite çalışmak istiyorum… Eğer bugünden başlarsak bu entellektüel bir tavır olmaz,
sıradan bir tavır olur. Sıralamam şöyle:
İonya
Antik Grek dünyası
Roma felsefesi
Skolâstik düşünüş
Rönesans
17. Yüzyıl metod çağı
Aydınlanma felsefesi
19. Yüzyıl Endüstri çağı felsefeleri
Post modern felsefeler
Ben söylediklerimi hep şu düşünce üzerine oturtuyorum. İçinde bulunduğumuz şu
dönemin, şimdiye kadar insanlık tarihinde yaşanmadık bir dönem olduğu iddiasındayım.
Üstad Ne260

cip Fazıl (Allah rahmet eylesin) Hitabeler’inin, 53. sayfasında, “Beklenen Sanatkâr,”
hitabesinde şöyle der: “Son elli seneden beri, insan kafası yalnız bir şubede değil, bütün
hayat ve bütün madde üzerinde korkunç bir tecrübeye girişmiş bulunuyor. Bir minareden
seyrettiğimiz kaldırım taşlarının üzerine, burnumuzu dayayarak, bir kirpik mesafesinde
görebilmek için, kendimizi minareden fırlatışımıza benzeyen bu tecrübe dünle bugün
arasında, anlayış ve görüş farkı olarak, bir Süveyş kanalı değil, bir okyanus açtı.”
Her zaman değişim var, dün de vardı, bu günde var… Fakat bu strüktürel mi,
konjonktürel mi? Yapısal mı, tedrici mi, geçici mi?… Nezle oluyoruz, bir yerimizde
kırmızılık beliriyor. Bu konjonktüreldir. Ama eğer karaciğerden gelen bir problem varsa o
kırmızılık, çıkıyor, batıyor, çıkıyor batıyor.. Bu strüktüreldir.. Dolayısıyla bu olay yapısal
bir değişim. Yani, tanrıtanımazlık veya ateizm insanoğlunun her devrinde var ama bu
bahsettiğim dönemlerde tamamen tasavvurlar değişiyor… Tasavvurlar kurumsallaşıyor..
Zaten buradaki analizler de sadece bizimle ilgili değil, evrensel çapta: “Sanki yeryüzünde
bir afet olmuş, küreyi cin çarpmış, bir karpuz kabuğu yerine bir dünya parçası akıntıya
kapılmıştır. Birçoklarının işleye, işleye bitiremediği ve her okuryazarın bilmediği, bu deri
değiştirme değil, kemik değiştirme hadisesidir. Köhne evimiz dünyanın bacasından bir
yıldırım çevikliği ile içeri dalmış, her odanın bütün eşyasını tavan arasına kaldırmıştır...
Nihayet bu fındık küpünün üstüne bir balyoz indi. Bu balyozu indiren de, ne yeni nesil ne
eski nesil, bir kelimeyle hayattır.”
Üstad Necip Fazıl Hesaplaşma’nın 129. sayfasında, ‘dünyanın nabzı’ diye bir
kavram kullanıyor. Bu da mükemmel bir tanım… Zamanın ruhu, “dünyanın nabzı”…
Hangisi güçlü anlam ifade ediyor? Bazen dünyanın nabzı daha güçlü gibi.. 261

Bugünle ilgili bir değerlendirme yaparken bütün temellendirme ve görüş tarzım; şu
içinde bulunduğumuz durumun farklı olduğunu düşünüyorum.. Bugün, yeni insan, yeni
din, yeni tabiat anlayışı, yeni hukuk anlayışı söz konusu.. Meselâ, Rönesans’tan önce
geosentrik yer anlayışı söz konusuydu. Dünya-yeryüzü merkez, insanoğlu bu merkezin
merkezi… Ve gök cisimleri sabit.. Aristo-Batlamyus astronomisine göre.. Dolayısıyla
insanın kutsal bir yeri vardı. Sabit bir kâinat, bunun merkezinde bulunan dünya, dünyanın
merkezinde bulunan insan…
Fakat Rönesans ile birlikte bu geosentrik yer anlayışı yerine heleosentrik yer anlayışı
egemen oluyor.. Copernicus... Yani dünya artık evrenin merkezi olmaktan çıkıyor diğer
gezenler gibi sadece sıradan bir gezegen haline geliyor.. Artık sistemin merkezi
güneştir.. O zaman insanoğlu; kâinatın merkezi olan güneşin etrafında dönen sayısız
seyyarelerden biri olan dünya üzerinde toz kadar bir varlık. Ve insanın değerinin yitirilişi...
Dolayısıyla yeni bir insan “oluşuyor”.. İnsan değişiyor, yeni bir insan doğuyor. Ve yeni
bir din anlayışı, yeni bir hukuk anlayışı… Şu içinde bulunduğumuz durum, tarihin hiçbir
döneminde yaşanmamış, farklı bir durum. Ama farklı olması olumlu olduğu anlamına
gelmez… Öyle bir yere geldik ki, artık doğu batı farkı ortadan kalkmaya başladı.
Geçen gün bir arkadaşla giderken, yolda kırık, tamir edilmemiş bir kaldırım taşı
gördüğümüzde hiç tepki göstermedik.. Eskiden olsaydı, Doğu toplumu olduğu için
derdik.. Ama artık Batıda da aynı… Halk, her yerde halktır, Tarih anlayışı bakımından
aynı bizim gibidir. Platon, “Halk hiçbir zaman filozof olamayacaktır” diyor. Bu evrensel bir
oluşum ve ben pek farklı olduğu kanaatinde değilim.
“Zeit geist”, Hegel’den gelen bir kavram… Türkçe’ye yanlış tercüme ediliyor… O
zaman Zeit geist’a mistik, metafizik 262

bir anlam yükleniyor… Bizim coğrafyanın materyalist gâvurları da “çağın ruhu” diye
ifade ediyorlar… Kaliteli gâvurumuz bile yok!... “Zeit geist” diye ifade ettiğimiz; siyasî,
içtimaî, iktisadî, hukukî, etik, estetik, her türlü telakkinin, bir nevi imbikten süzülür gibi
hülasasıdır. “Zeit geist”, şu andaki bütün değerlerin bir nevi hülasasıdır. Onu anlamak
için ben İonya’ya dönüyorum.
Öncelikle şu konunun anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Felsefe ile düşünme hep
eş anlamlı gibi kullanılıyor. Temelde yanlış yaptığınız zaman üstüne kurduğunuz her şey
yıkılır ve yanlış olur. Talebeye İslâm’da felsefe yoktur dediğiniz zaman İslâm’da düşünme
yok gibi anlıyor. (300 yıldır Batı’nın değer yargılarının bizi allak bullak ettiğinin, temelden
belirlediğinin en önemli göstergesidir böyle bir anlama biçimi.) Hâlbuki düşünme bir
evrensel kümedir. Bu kümenin içinde de bir takım elemanlar vardır. Düşünmek ne
demektir? Kavramlarla hesap yapmaktır. Ben şimdi oturdum düşünüyorum. Uranüs
yıldızı sarıağaçtan yapılmıştır. Bu bir düşünmedir. Ama nasıl bir düşünme? Alojik, mantık
dışı, saçma bir düşünme. Mantıklı değil ama bu da bir düşünme. Veya şu şiir güzeldir. Şu
müzik parçası güzeldir. Bu da bir düşünmedir, estetik düşünme... Veya oturuyorum, şu
anda Boğaz’dan ışıklarını yakmış gemilerin geçişini düşünüyorum. Bu da bir düşünme.
Ama doğru olmayabilir. Rüya da bir düşünme. Bunların hepsi düşünmenin biçimleridir.
Dolayısıyla eğer biz bir toplumda felsefî düşünme yok diyorsak, bu, düşünme yok
demek değildir. Maalesef Türkiye’de, (Arap dünyasında da genellikle aynı olduğunu
düşünüyorum) bu hata yüzünden İslâm ve felsefe problemi çözülememiştir. Her halde
asıl mesele buradan kaynaklanıyor. Kaldı ki felsefe ile düşünmeyi aynılaştırırsanız
buradan bir sentez de çıkmaz. Diyalektik de doğmaz… Bir şeyi bir başka şeye indirgeme
düşünmedeki kısırlıkla ilgilidir.263

Buradan hareket edersek, felsefe ilk defa MÖ. 7. Yüzyılda İonya’da oluşuyor. Filozof
olarak ilk Thales’i kabul ediyoruz. Thales 625-545 yılları arasında yaşamış. 25 Mayıs
585’de güneşin tutulacağını tahmin ediyor ve tahmini doğru çıkıyor. Thales’den önce
felsefe yok mudur? Burada iki görüş tarzı vardır. Bir kısmı Hint’e Çin’e kadar götürüyor.
Bir kısmı da Thales’le başlatıyor. Şahsen biz Thales’le başlayan tezin doğru olduğu
kanaatindeyiz. Çünkü felsefe deyince, her türlü otoriteden bağımsız düşünme şeklini
kastediyoruz. Adetten, ananeden, mitolojiden dinden her şeyden bağımsız olan düşünme
biçimini…
Şüphesiz Hint’te de bir düşünme biçimi var, ama Hint’teki düşünme dinî düşünmedir..
Nitekim Vedalar vahiyler demektir.. Bu durum Mısır için de aynıdır. Hermes, bir
peygamber olarak kabul edilir. Yunan’dan önce pek çok uygarlıklar vardır: Mısır uygarlığı
var, Mezopotamya uygarlığı, Hitit, Finike, Yahudi, Yunan, Pers, Roma, Kartaca ve ayrıca
uzak doğu ve Hint kültürleri söz konusu… Mezopotamya kültürü içinde Sümer, Akad,
Babil, Asur var… Demek ki Antik Yunandan önce birçok kültürler medeniyetler vardır.
Nerede bir insan varsa orada bir kültür ve bir sanat telakkisi vardır. Dolayısıyla düşünme
de vardır. Ama bunların Antik Yunan’dan farkı, bir geleneğe, bir mitolojiye, bir dine bağlı
düşünme gelenekleri olan kültür ve medeniyet olmalarıdır. Antik Yunan’la ise bir kırılma
söz konusudur. Çünkü Antik Yunan tarihte, dinî, geleneği, mitolojiyi, “Tanrıyı” merkeze
almayıp, onun yerine “insanı” koyan ilk medeniyet tasavvurudur. Bu daha sonra
Rönesans-Reform döneminde yeniden ortaya çıkacak ve tüm dünyayı kasıp
kavuracaktır.
Bir romanda okumuştum. Yazar Birinci Dünya Savaşını anlatıyor. Romanya civarı
galiba… Giderken at arabaları topları çekiyor. O sıra bir köylü delikanlı ‘ho ha’ diye
bağırıyor. Roman yazarı “korkunç bir bariton”, şu sanata bak diyor. İlle eğitim alması
gerekir mi? Hayır!.. O adam çoban ve adam hayran oluyor. 264

Dolayısıyla her sosyal birlikte, insanın veya insanların olduğu yerde şüphesiz bir
üretim vardır. Ama bu felsefe demek değildir. Burada temel soru şudur: Peki, Antik Grek
dünyası bunlardan yararlanmamış mıdır? Elbette yararlanmıştır. Hatta rivayet odur ki;
Thales’in suya atfettiği önem, Mısır seyahati dolayısıyladır. Mısır’a seyahat ediyor,
bakıyor ki orası için su hayattır. Evrenin ana maddesi, arkhesi sudur, diyor. Şüphesiz
Hint’ten de etki var, ama etkiyi almak ayrı felsefe yapmak ayrıdır...
Nietzsche Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe’de özellikle bu meseleyi izah eder. O
zaman kısacası şöyle diyoruz; düşünme ile felsefe eş anlamlı değildir. Dolayısıyla
İslâm’da felsefe yoktur demek, İslâm’da düşünme yoktur demek değildir. Şüphesiz
İslâm’da, bir düşünme biçimi vardır. Bu rahmetli Üstad Necip Fazıl’ın da dediği gibi “La
İlahe İllallah Muhammedun Resûlullah” dedikten sonra dairenin içerisine girersin, orada
aklın senden alınır ve akl-ı selim verilir. Bu İslâmi akıldır. Onunla düşünürsün. Ama bu
felsefe değildir… Fıkha, Tefsire, Tasavvufa Felsefe demek, Fıkhı, Tefsiri, Tasavvufu
sıradanlaştırmak, onu düşürmek demektir. Bunu anlayamıyoruz. Çünkü 300 yıldır
zihinlerimizi oluşturan Batılı değer yargıları Felsefeyi değer olarak her şeyin üstüne
çıkarmamıza sebep olmuştur. Üstad Necip Fazıl’ın dışında da bu şekilde ortaya koyan
hiç kimse olmadı zaten. Bazı batılılar var İslâm’da felsefe yoktur diyorlar ama onlar
İslâm’ı aşağılamak için söylüyorlar. Reaksiyoner anlayış da bu tuzağa düşmeye zaten
hazırdır…
Tarihsel anlamda, yani Antik Yunan dünyasında felsefenin çıkmasının sebeplerini tam
olarak açıklamak mümkün değildir. Bir bakıma felsefenin ortaya çıkması Rönesans’la
birlikte başlayan “Allahsız medeniyetin” ilk nüvesi, tarihsel anlamdaki ilk kırılma olarak
değerlendirilir. Antik Yunan ve Rönesans aynı zamanda bir paganlaşmadır. Dolayısıyla
İslâm’da felsefe yok dediğimiz zaman, İslâm’da bir eksiklik söz konusu değildir. Felsefe;
dinden, gelenekten ve mitolojiden bağımsız olarak evreni, akılla 265

eleştirel ve ön yargısız bir biçimde yorumlama sanatıdır. Sanırım bu boyut
anlaşılamıyor..
“Felsefe; dünyayı kan ve gözyaşı denizinin içine attı. Böyle mi devam edeceğiz,
yoksa yeni bir yol mu arayacağız?” Antik Grek dünyasında felsefe başlıyor. Ama bizim
Antik Grek dünyası ile ilgili bakışımız da şaşıdır. Meselâ Antik Grek dünyası için diyoruz
ki; ideal toplum veya harikulade bir medeniyet!.. Acaba öyle mi? Bunu da Arif Müfit
Mansel’in Ege Tarihi diye bir kitabı var, onun 256. sayfasında gördüm. “Kusurlu doğan
çocukları ücra yerlere bırakma âdeti Yunan dünyasında çok yaygındı”… İşte böyle
göremediğimiz bilemediğimiz hususlar var. Asla ve asla harikulade bir medeniyet filan
değildir. Batı, felsefede bir başarı göstermiştir. Yani, felsefe bizatihi başarı değil ama
felsefî düşünüşte bir başarı göstermiştir. Fakat bu onların cenneti dünyaya getirdikleri
anlamına gelmez. Hatta Antik Yunan’ın Kültür Tarihi diye Egon Frıedell’in güzel bir kitabı
var. Yunanlıların yaşam biçimini anlatır. Onların yaşam biçimi, döneme ait hâkim psikoloji
tek kelime ile ifade edilecekse, Yunanlıların peleoneksiyası sözcüğünü kullanmak
gerekir. Yani, hep fazlasını istemek… Bugünkü zeit geist’in özü ve kökü budur... 2500 yıl
sonra hala fazlasını istiyor insanoğlu. “Açgözlülük ve kibir, iktidar hırsı ve bencillik, bu
özellikler neredeyse, isterik bir yenilik merakıyla belli ederdi kendini.” Ve Tukides diyor ki;
“Çünkü para kazanmak onlar için araç değil bir amaçtı.”
Helenleri yalnızca güzelliğin ve ânın tadını çıkaran romantik bir halk olarak düşünmek
de yanlıştır, (Nietzsche bu hataya düşer..) (Kaldı ki, Üstad Necip Fazıl’da da galiba böyle
bir yanlış var… Meselâ direkt söylemese de Sokrat’ı anlatırken, “ayağında sandaletleri,
harmanisi, mermerden bir mimari” gibi sanatkârane tasvirler yapar…) Ancak ne var ki
Perikles döneminden itibaren avare bir kentli takımının ortaya çıktığını ve eski çağda
günümüze göre çok daha az çalışıldığını kabul etmeliyiz. Yani bir aylaklar takımı söz
konusu. Güneyde bugünde sıkça görüldüğü gibi 266

daha çok mevsimlik işler yapılır, yılın pek çok günü boş geçerdi. “Atinalı akşamdan
kalma da olsa genellikle sabahın köründe kalkardı.” “Çabucak giyinir, şaraba bandığı bir
iki dilim ekmekten ibaret kahvaltısı kısa sürerdi. Birkaç metelik alırdı yanına. Daha
doğrusu ağzına atardı. Çünkü onun para kesesi yanaklarıydı. Ve halkın arasına karışırdı.
Önce belediye meclisine duruşmaya, sonra cimnazyuma askerî eğitim alanına ya da bir
hatibi dinlemeye giderdi. Hiçbir yerde, hiçbir şeye sessiz kalmazdı. Çünkü her lafa
karışmak gibi bir huyu vardı.” “Sonra eğer iş sahibiyse, dükkânını teftiş ederdi. Bu da son
kertede yine gevezelik etmek demekti. En sonunda da tam bir seyir yeri olan limânâ
giderdi. Yunanlı aylak aylak dolaşmak için özel bir ifade kullanırdı. Agora ziyen. Yunanlı
için sözcük, düz karşılığı olan Pazar yerinde dolaşmak değil, dedikodu ve fuar ziyareti,
geyik ve spor muhabbeti, maskaralık ve felsefeden oluşan aromatik bir karışımdır.
Şarapsız şölenler de denilen bu muhabbet kötü havalarda dükkân ve tezgâhlara
taşınırdı. Merhemciye, tüccara, berbere, kunduracıya, heykel atölyesine... Kışın ise sıcak
olmaları nedeniyle demirci dükkânları tercih edilirdi.
Yemek meselesi çok önemsenmezdi. Seyyar sucuk ekmekçiler, satıcının ayaküstü
kızarttığı birkaç balık ve bir avuç incir açlığı gidermeye yetiyordu. Sokrates’in eskiden,
yani esenliklerle dolu Perikles zamanında, durumu iyi bir kölenin bile meyhaneye
gitmediğini söylemesi, her şeyi olduğundan daha iyi gösterme çabasından başka bir şey
değildir. Meyhanede zar atılır, hafif meşrep kadınlarla, yani flütçü kızlarla kadeh
tokuşturulurdu. Fakat içki âlemi genellikle geceleri yapılırdı. Hafif bir yemeğin, el yıkama
ritüelinin ve tanrılara içki sunulmasının ardından üniversite öğrencilerinin devam ettiği
meyhanelerdekini andıran bir içki âlemi başlardı.” Fakat asıl meselenin içki olmadığını
Platon’un Simpozyum’undan biliriz. Bilmece, açık saçık fıkra, alıntı ve benzeri sıkıcı
şeylerle eğlenilmesi ancak daha sonraki yozlaşmadır. Eğlenceyi çoğunlukla Komos
isterdi. Komos, şarap, şarkı, erotizm ve her türlü densizlik eşliğinde bir gece alayı idi.”
267

İşte hayran olunan Thales ve Sokrates’in dünyası budur… “Sicilya seferinden önce
Hermes heykellerinin kafası böylesi bir kortejde kurban gitmiş olabilir. Komos töresi
sonraki çağlarda öğrenciler tarafından devralınmış, fakat yeniçağda öylesine
bayağılaşmıştı ki, yalnız vahşi kavgalar değil, Aren’e işemek adetten olmuştu.” Hâsılı
Atina’da günlük hayat bu. Kölelik var… Antik çağ insanının ana sermayesi olan kölelerin
sayısında her hangi bir sınırlama yoktu. Antik Grek dünyasının en büyük filozoflarından
biri olan Aristo, köleliği meşru görüyordu… Zaten köleler, kâr zarar riski aşağı yukarı eşit
birer menkul kıymet ve düzenli gelir demekti. Menkul kıymet. Hâsılı felsefe işte bu
fotoğrafını çektiğimiz Antik Grek dünyası ile başlıyor.
Yalnız bugüne ışık tutması bakımından şu önemlidir. Antik Grek dünyasında felsefe
başlayınca, önce dış dünya ile yani tabiat ile ilgileniyor. Nitekim o zaman ki eserlerin
hepsinin ismi ortak; Tabiat üzerine… Bizim atalar ne yapıyordu MÖ 625’de? Belki Efes’i,
Milet’i görenleriniz vardır. On bin kişilik anfitiatre yapmışlar. Acaba bizim atalar ne
yapıyordu o yıllarda?!.
Bu dönemle ilgili akılda kalması için genel hükümler tespit etmeye çalışıyorum. İnsan
tabiatla kendi dışıyla ilgileniyor. Dolayısıyla burada bir takım kesin bilgiler var. Biri
evrenin ana maddesi, (arkesi) sudur, bir başkası havadır, diyor. Öteki aperion derken, bir
başkası hayır, ateştir, diyor. Bunun arkasından, antropolojik dönem geliyor, yani insan
felsefesi… Protagoras’la birlikte burada, bugüne büyük ışık tutan şu telakki ortaya
çıkıyor; “pantom metrom antrophos.” “Her şeyin ölçüsü insandır.” Burada sanki bugünkü
postmodern telakkiyi görür gibi oluyoruz. Ne kadar insan varsa o kadar gerçek var
demektir bu. Georgias diyor ki; “bir şey yok, olsaydı da bilemezdik, bilseydik de
başkasına bildiremezdik.” Hâsılı şüphe en son sınırına kadar zorlanıyor. Demek ki
şurada kesin bilgiler var, bu bilgilerden şüphe ediliyor, arkasından sistematik felsefe
dönemi geliyor. Sistematik felsefe dönemi bu iki görüş tarzını birleştiriyor. 268

Daha sonra felsefe Roma’ya atlıyor, fakat Roma’da orijinal değildir. Roma’da hukuk
orijinaldir sadece. Felsefe Antik Grek dünyasının taklidinden ibarettir. Burada şunu da
belirtelim ki Tabii Hukuk da Roma’da ortaya çıkıyor. Yani, akla dayalı, tabiata dayalı
hukuk… Tabii Hukuk daha sonra Rönesans ile tekrar gün ışığına çıkacaktır. Pozitivizme
yöneliş de İsa’dan sonra 1. ve 2. Yüzyıl’da seksus emperikus da ortaya çıkıyor. Dikkat
ederseniz bu günkü felsefî akımların bütün izleri Antik Grek’de vardır. Nitekim Whitehead
diyor ki; “Felsefe Platon’un dip notlarından ibarettir.” Yani Antik Grek dünyası mümkün
bütün düşünce biçimlerini dile getirmiştir. Ne kadar izm varsa kaynağını orada
bulursunuz. En modern izmlerin bile ilk izleri orada bulunuyor. Rönesans’a yeniden
doğuş, yeniden diriliş denilirken Antik Yunan’ın yeniden doğuşu kastedilmektedir.
Yunan-Roma felsefesinden sonra ortaya Orta Çağ felsefesi çıkıyor. Grek ve Roma
felsefesi tamamen, insan üretimi olan bir felsefedir. Fakat Orta Çağ felsefesi, kilisenin din
anlayışıyla ortaya çıkan bir felsefedir. Önce 2. Yüzyıl ile 6. Yüzyıl arasında Patristik
felsefe söz konusudur. Patriktik felsefede bütün gayret felsefenin araçlarıyla dinî bir
dünya görüşü oluşturmaktır. Bu tanım, bana göre bugünkü ilahiyatçı konseptine de
uygundur.. Patristik felsefe adı üstünde din adamların felsefesidir. Bizde de laik yapı ile
birlikte İlahiyat fakülteleri aracılığı ile bir “din adamları” sınıfı üretilmeye çalışıldı. Bu
anlamda onların ortaya koymaya çalıştığı “felsefe” Patristik felsefeyi çağrıştırmaktadır.
Felsefenin araçlarıyla bir dinî dünya görüşü oluşturmak… Sanki Türkiye’de ve İslâm
dünyasında kaç asırdır içine düşülenin bu tuzak olduğunu zannediyorum. Bu yöntemde
felsefe ile din çakışırsa ne oluyor? Hep dinden taviz veriliyor. Din felsefeye uydurulmaya
çalışılıyor.
Bir de Orta Çağ felsefesi dediğimiz, tamamen kilise babaları tarafından dile getirilen
bir felsefe daha vardır. Sözünü ettiğimiz Kilise Babaları kilisenin aziz tanıdığı kişilerdir.
Patristik dönem269

deki dinî araç olarak kullananların ötesinde bizatihi kendileri aziz, rahip veya patrik
olan kimselerdir.
Burada bir noktaya dikkat çekmek isterim; Antik felsefedeki Tanrı anlayışı ile Orta
Çağdaki Tanrı anlayışı birbirinden farklıdır. Antik felsefedeki yoktan var eden değil olana
şekil veren bir Tanrı anlayışı (Demirgius) vardır. Demirgius, kendi gibi ezeli olan maddeyi
hazır bulmuştur ve ona şekil vermiştir. Mimar-usta Tanrı telakkisi… Deizm-laiklik v.s
hepsinin kaynağı bu anlayıştır. Meselâ zaniye yüz değnek vurulur mu? Bugün bu olur
mu, diyen, hâşâ Allah’ı nasıl görüyor? Demirgius gibi görüyor. “Allah”ı bu dünyaya ve
zamânâ karıştırmıyor. Faiz haram dediğinizde, bugün uygulanır mı, diye tepki veren
hâşâ, Allah Celle Celalühu’yü bu şekilde görmüş oluyor. Onun için şirk-i hafi içindeyiz,
Allah muhafaza etsin. Zamanı Tanrı edinmiş oluyoruz. Hadd cezaları, hadd cezalarında
zaman yoktur, af yoktur, sulh yoktur. Ama bugün uygulanır mı, dediğinde zamanı Tanrı
yapmış oluyorsun.. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’in Allah tasavvuru zamânâ ve mekâna
ancak sünnet ile hükmeder. Siz sünneti, Risalet’i iptal etmeye kalkar, Ashab-ı Kiram’ın
yaşayışını yok sayarsanız, zamanı Tanrı edinmiş olursunuz. Ve bunun sonu vahiysiz bir
Tanrı tasavvurudur. Bugün modernist İslâmcılar eliyle İslâm dünyasının götürüldüğü
nokta burasıdır. Vahiysiz bir Tanrı ve Din tasavvuru…
Felsefede dilletant diye bir kavram vardır: heveskâr anlamına gelir. Meselâ bir insan
her hangi bir konuyu, kanıyla, canıyla ciddiye alıp kendine mesele yapmaz da öylesine
uğraşı içinde olur ve o hususla ilgili az çok bilgi sahibi olursa buna heveskâr denilir. Bu,
felsefe dâhil her alanda karşınıza çıkar. Birine ben rastlamıştım ve Sokrates’in
Peygamber olabileceğini söylemişti. Meselâ eski kitaplar diyor ki; Sokrates niye idam
edildi. Anitos, Menitos, Likon isimli üç kişinin ithamı yüzünden... Peki, itham ne? Gençleri
baştan çıkarmak… Sokrates niye gençleri baştan çıkarıyor? Toplumun tanrılarını
tanımamaya teşvik ediyor. Top270

lumun tanrılarını! Diyor ki; tanrılar yok, Tanrı var. Ve tanrılar, suç işlemez diyor.
Çünkü Antik Grek anlayışına göre Politeist din anlayışı söz konusu ve tanrılar da insanlar
gibidir. Birbirleriyle savaşırlar, birbirinin kızını kaçırırlar, karısını kaçırırlar. Sokrates Tanrı
günah işlemez diyor. Eski kitaplar Sokrates’de vahdaniyet inancı var, diyor. Bakın çok
tipik bir örnek. Ve o zaman, Peygamber olduğu söyleniyor.. Sokrates acaba Peygamber
mi?..
Tasavvurlarımızın üçüncü basamağı Peygamber ve Hz. Peygamber tasavvuruydu.
Peygamber dediğimizde, şer’an neyi anlıyoruz? İsmet sıfatı ile muttasıf, günahtan masun
bir kimseyi... Bu gün şu sabittir ki Sokrates’in erkek sevgilisi var. Adı da Alkibiades.
Sadece Sokrates’in de değil. Genel olarak bu durum yaygındır Antik Yunan’da… Antik
Yunan’da aşkın konusu, erkeklerdir kadın değildir. Çünkü kadın adam yerine konulmaz.
Kadın sadece çocuk üretmek için vardır. Zaten; “Sokrates! Senin Alkibiades geldi diye
konuşuluyor, o kadar normal ki bu. O zaman diyorum ki, Peygamber günah-ı kebair
işlemez. Fakat Sokrates dediğin adamın bir takım özellikleri vardır ama günah-ı kebair
işlemektedir. Dolayısıyla peygamber olması mümkün değildir. Ama heveskâr birisi
sadece onun günahsız Tanrı anlayışını savunmasından yola çıkarak Peygamber
olduğunu iddia edebiliyor. Bazı farklı yaklaşımlar olsa da bizim ileri sürdüğümüz
argümanları temelden ortadan kaldırmaz.
Yalnız şu da var ki, şiir gibi bir hayatı var... O dönem doğrudan demokrasi var, halk
geliyor, toplanıyor, suçluları yargılıyor. Ve o suçlular, karısını, çoluğunu çocuğunu da
getiriyorlar oraya. Bir tarafta yargılanıyor, diğer tarafta halk da toplanmış izliyor. Galiba
450, 460 kişi... Köleler rey kullanamıyor. Suçlulardan biri çoluk çocuğunu getirmiş,
ağlıyorlar. Tabi halk etkileniyor ve az ceza veriliyor. Ve Sokrates çoluğunu çocuğunu
getirmiyor, tek başına çıkıyor. Üstad Necip Fazıl’ın harikulade anlattığı gibi; “Ey Atinalılar!
Kendinizi benden mahrum etmeyin. Devlet büyük bir ata benzer. Büyüklüğünden dolayı
da hareket kabiliyeti 271

yoktur. Ben o atı rahatsız eden at sineğiyim. Beni öldürürseniz kendinize yazık
edersiniz. Bir daha atsineği bulamazsınız!” Gerçekten harikulade. Ve baldıran zehiri
içmeye mahkûm edilir. Hapsedilir..
O sırada talebeleri rüşvet vermişler. Hadi hocam kaçıyoruz, diyorlar. “Benim
memleketimin kanunları şimdiye kadar iyi idi de, şimdiden sonra mı kötü? Benim
memleketimin kanunları iyi idi de, beni mahkûm ettikten sonra mı kötü?” Ve baldıran
zehiri içildiğinde, donma ayaktan başlar. Zehiri içmiş ayaktan yavaş yavaş donma
başlıyor. Ölüme doğru gidiyor. O arada bir flüt parçasını öğrenmeye çalışıyor. Hayret
ediyorlar; yahu bu ne işine yarayacak, nedir bu gayret? “Bu parçayı öğrenmeme yarıyor,”
diyor… Eylemin amacı kendi içinde... Dilim varmıyor söylemeye de, “Namaz kıl işin rast
gitsin.” Yani, şuradaki oportünizme bak, burada ki de her halde idealizm olması gerek.
Burada şunu işaret etmeye çalışıyorum; belki de birbirine en zıt kavramlar, yakın gibi
gözüküyor.
Antik Grek’teki Tanrı kavramı, bize tanrıtanımazlardan daha uzaktır., Tanrıtanımaz
insanın içinde belki de bir idealizm vardır. Bu durum onda Allah Celle Celalühu inancını
doğurabilir. Ama sapık bir Tanrı inancı olan insanın Allah Celle Celalühu’yü anlaması
daha zordur.
Orta Çağda, mistisizm genel bir kural haline geliyor. Mistisizm derken de, bugünle
karşılaştırmak için; “dinin ferdîleşmesi veya dinin bireysel tecrübelere indirgenmesi,”
diyorum. Dikkat ederseniz bugün de aynı şey yapılıyor. Tam anlamıyla dinin
bireyselleşmesi ve vicdanlara hapsedilmesi… Veya şeriâtın muamelât kısmının “tıraş!”
edilmesi... Bu mistik telakki tarzı, o günden, bugüne kadar gelmiş oluyor.
Frank Tilly şöyle diyor:“Hıristiyanlık öncüleri, felsefecilere karşı tartışma zemininde
başarı kazanabilmek için, onların kendi 272

anlıksal silahlarını, akıl silahlarını, felsefe kuramlarını kullanmak zorundadırlar. İnanç
savunucuları ya da apolojistler, onları gereksinim duyulduğu zaman ortaya çıkacaktır.”
Acaba bugünkü ilahiyatçı mantığı ile aynı değil mi? Ne derece doğru, bunu da tartışmak
lâzım, bir Müslüman ille de bir felsefeciye karşı başarı kazanmak durumunda mı? İslâm’ı
anlatmak ayrı, tebliğ ayrı, ama onu mağlup etmek, ilzam etmek, cevap veremez hale
getirmek ayrı..”
Skolâstik felsefe de 6 ila 14. Yüzyıl arasında egemendir. Skolâstik felsefenin metod
bakımından yapmak istediği; “aklı, felsefeye vahyin doğrularını uygulayarak, inanç
konularını olabildiği kadar kavranılır yapmaktır.” Böylece vahye karşı akıl yönünden ileri
sürülmüş olan itirazları karşılayabilmektir. Bir yerde bugün Skolâstik düşünce tarzı
Müslümanlara egemen olmuştur. “Skolâstik felsefenin yapmak istediği ile yapabildiğinin
sonunda hesabını çıkarmak istersek şunu söyleyebiliriz. Skolâstik felsefe inan ile bilgiyi
uzlaştırmak amacıyla işe başlamıştır. Ancak tasarladığını gerçekleştirememiştir. Yüzyıllar
boyu süren uğraşlarının sonucunda, bilgi ve inan alanlarının birleşmesi değil büsbütün
ayrışması olmuştur.” Demek ki, imanla ilmi birleştirmek istemiş, mağlup olan
hangisidir? Hıristiyanlıktır. 19. Yüzyıldan beri aynısını İslâm’a yaşatmak istiyorlar
ve maalesef modernist İslâmcılar eliyle bunu yapıyorlar da…
Rönesans felsefesi… Rönesans’la birlikte, bir takım insanlar, kiliseye karşı
başkaldırıyorlar. Rönesans’ı tanımlarsak; Pavlus’un Roma paganizmi üzerine inşa ettiği
ve Romanın değerleri ile içselleştirdiği dini anlayışa, bir anlamda oldurulan dine karşı,
insan aklının isyanı diyebiliriz. Rönesans dediğimiz, Antik metinlere Antik Yunan’a
yeniden dönüştür. Yeniden doğuş derken tarihteki ilk kırılma ve sapma olan Antik
Yunan’ın yeniden doğuşu, dirilişi kastedilir.. Asıl anlamı burada. Nitekim Rönesans ile
birlikte yeni bir insan, yeni bir tabiat, yeni bir hukuk, yeni bir din anlayışı ortaya çıkıyor.
Dolayısıyla bütün telakki tarzları yenileniyor. 273

İlk defa ulus devletler Rönesans’la filizlenmeye başlıyor. Milli dil ilk defa Rönesans’la
ortaya çıkıyor. Her ne kadar İncil’in ilk tercümesi Luther’le yapılmış ise de milli diller,
Rönesans’la birlikte ortaya çıkıyor. Bu milli dil meselesi çok önemlidir. Bizde yazı
meselesi, daha önceden Enver paşanın planıdır, yazıyı değiştirmek istemiştir, aynı
şekilde Türkçe’deki sadeleştirmeler de Mustafa Kemal’den öncedir ve müthiş bir
politikadır. Rönesans örneğine göre hareket edilmiştir buralarda da.
Ve bunun arkasından 17. Yüzyıl Felsefesi geliyor ki, modern felsefe de diyebiliriz
ortaya çıkan bu yeni telakkiye.. En önemli şahıslar Descartes ve Bacon… Ama modern
felsefenin babası deyince Descartes, (1596-1650) anlaşılmalıdır. Çünkü modern
felsefenin yöntemi ona aittir. Copernicus, Galileo, Newton da bu dönemin en önde gelen
düşünürleri.. Buradaki en önemli mesele metod meselesi... Bilgi anlayışı, mantık anlayışı
kökünden değişmiştir. Bu değişime paralel olarak da insan ve tabiat anlayışı da
değişmiştir.
Aydınlanma Felsefesi (1688-89) İngiliz devrimiyle ortaya çıkıyor. Birinci İngiliz devrimi
(1642-1649). Fransız devrimiyle doruk noktasına ulaşıyor. Aydınlanma deyince, bu
konuda en önemli tanım Kant’ın Aydınlanma Nedir? İsimli kitabında yaptığıdır. Bütün
kitaplarda Kant’ın bu tanımı kullanılır. Zaten Aydınlanma üzerine o kavramı kullanan ilk
Kant’tı. “Aydınlanma Nedir,” tarihi 1784. Kant der ki; “Aydınlanma, insanın kendi
yüzünden düştüğü ergin olamayış durumundan kurtulmasıdır.” İnsan niye kendi
yüzünden düşmüştür? Çünkü kutsal kitaba, İncil’e inanarak ergin olamayış durumuna
düşmüştür. O zaman, insanın ergin olması için ne gerekiyor? Kendi aklını kullanması
gerekiyor ki, burada Kant özellikle buna işaret ediyor.
Aydınlanma Felsefesinin, Rönesans’tan devraldığı en önemli özelliklerden biri; öte
dünya yerine bu dünyanın öne geçmesidir. Transandant bir anlayış yerine immanent bir
anlayış… Önce 274

Rönesans’la birlikte, ardından Aydınlanma çağı ile insanların nazarları tamamen bu
dünyaya dönüyor. Burada asıl mantık şudur: Rönesans’la birlikte tabiat bilimlerinde
büyük gelişmeler oluyor. İnsanlar diyor ki; fizik, kimya, biyolojide nasıl gelişme olmuşsa,
biz bu bilimlerin yöntemlerini, beşeri bilimlere de uygularsak aynı başarıyı elde edebiliriz.
Böylece buradan müthiş bir iyimserlik çıkıyor ortaya. “Bilimi ilerlemenin motoru,
reformların hizmetkârı, insanın mükemmelleşebilmesinin yegâne aracı, dünyanın acı ve
mutsuzluktan arındırılabilmesinin tek yolu olarak gören Aydınlanma düşünürlerinin
gözünde bilim, ölüme bile çare bulabilirdi.” İşte bu Aydınlanma iyimserliği…
1820 yılında Laplace şöyle diyor: “Doğada herhangi bir an etkin olan tüm güçleri ve
evrende var olan tüm nesnelerin, o anlık konumlarını bile bir zekâ, evrendeki en büyük
cisimlerden en hafif atomlara kadar tüm nesnelerin hareketlerini tek bir formül
kapsamında toplayabilir.” Bu iyimserliği bilmem anlatabiliyor muyum?.. Bu iyimserlik bizi
buralara getirdi.
Dolayısıyla bu adamlar aydınlanma ile birlikte, insan aklını tanrılaştırarak, bir nevi
kutsalı, dünyadan kovuyorlar. Ve yeryüzünde insanın merkezde olduğu, insanın
Tanrısallaştırıldığı bir kutsallık telakkisi başlıyor. Fakat bu arada, bunlarda müthiş de bir
oportünizm de var. Aydınlanma deyince din, iman hiçbir şey yok ya da olmaması gerekir
bunlarda değil mi? Oysa bununla birlikte yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren, söz
konusu materyalist ve ateist tavra rağmen, filozofların genellikle ve en azından halk
düzeyinde, inançsızlığın tehlikelerini göz önüne alarak, ateizmin sıradan insanlar için çok
ağır bir ilaç olduğu kanaatiyle daha çok deizme yöneldiklerini söylemek gerekir. Onlar
uşaklarının, karısının ve avukatlarının inançsız olması durumunda soyulmasının çok
daha kolaylaşacağından korkan ve dolayısıyla Tanrının hiç var olmaması durumunda
bile, bir Tanrının icat edilmesi gerektiğini söyleyen Volter’inkine benzer bir tavırla,
topluluk ruhunu canlı tutacak vatanseverlik duygusu yaratıp, 275

erdemi besleyecek bir dine inancın gerekliliğini savunurlar. .. (Gözünüzün önüne o
şehit cenazeleri geliyor mu? Generallerin katıldığı. 12 Eylül’den önce de fabrikalarda
hocaları götürüp vaaz ettirirlermiş. Köşkleri bırakıp gidiyoruz o temizlikçilere, o temizlikçi
inanmazsa ne yapar. Soyup soğana çevirir.) Söz konusu inancın objesi olan deist tanrı
ise, en yüksek derecede aklî bir yapıdır. Vahiysiz ve Peygambersiz…
Şu halde, entelektüel bir hareket olarak Aydınlanmada en önemli yeri klasik dine veya
ateist inanca yöneltilecek saldırı, hurafelere açılacak bir savaş tutar. Buna göre,
muhtemelen birkaç istisnasıyla bütün Aydınlanma düşünürleri Papalara, Papazlara ve en
nihayetinde Hıristiyanlığa ve Hıristiyan Tanrısına savaş açmış, klasik teizmin veya
Hıristiyanlığın yerine de deizmi, yani akıl yoluyla reformdan geçirilmiş bir yeni dini ya da
ateizmi geçirmiştir. Nitekim 18. Yüzyıl’da, her alanda aklın ışığı ile yürümek isteyen bu
entellektüalist kültür anlayışının, çözülmeye yüz tutuğunu görüyoruz.
Aydınlanma felsefesi Kant’la birlikte iyice sarsılıyor. Kant o kadar önemli bir filozof ki,
sanki bir mercek gibi, ona kadar gelen felsefe onda toplanıyor ve ondan yansıyor. Yani,
bir yerde, Kant’tan sonraki filozoflar da ya Kantçıdır ya da Kant’a karşıdır. Yani, Kant’tan
bağımsızı yoktur. Kantçı olmayanlar da Kant’la hesaplaşıyor. Çünkü Kant’ın büyüklüğü,
aklı hesaba çekmesindedir. 1771, 1778, 1780’de üç tane kritik yazıyor. O ana kadar akla
müthiş bir güven vardır. Kimse hesaba çekmiyor veya çekemiyor. Fakat Kant; evreni
numen, fenomen diye ikiye ayırıyor. Fizik âleme fenomen âlemi diyor, fizik âleminin
dışındaki, ruhaniyet, maneviyât âlemine, psikolojik aleme de numen âlemi diyor. Kant
diyor ki; “akıl sadece fenomenleri bilebilir.” Ve dolayısıyla akla bir sınır çizmiş oluyor. Ve
inanca yol açmış oluyor. Dolayısıyla bu o ana kadar yapılmamış korkunç bir devrim.
Bunun arkasından, bu eleştiri neyi doğuruyor? Romantizm… 276

19. Yüzyıl’da, Aydınlanma Felsefesi ile birlikte ortaya çıkan akla olan sonsuz inanç,
Kant’la birlikte sarsılır… Kant ile birlikte akıldan şüphe etmeler başlar. Bunun arkasından
materyalist anlayışın, idealizmle doldurulmaya çalışılması, onun arkasından da
Pozitivizm. Pozitivizm deyince ilk aklımıza gelen Kantçı olan Feurbach.. Ama Kant’tan
ayrılır ve materyalist olur. İkincisi ise Karl Marx... Gençliğinde Hegelci olmasına rağmen,
Hegel’den ayrılıyor, o da materyalist bir anlayışı benimsiyor. Feurbach 1804-1872 yılları
arasında yaşamış. Karl Marks ise 1818-1883 yılları arasında... Pozitivizm deyince ise asıl
Auguste Comte (1798-1857) aklımıza geliyor.. Ve Nietszche (1844-1900)... Onunla
birlikte, modern telakki tarzı, modern felsefe anlayışı, kökünden değişiyor. Arkasından da
bunalım filozofları ve postmodernizm dediğimiz akım geliyor.
Postmodernizmi kısaca nasıl temellendirebiliriz? Öncelikle şuradan hareket etmemiz
lâzım gibi geliyor bana. Birincisi, Aydınlanma ile birlikte insanlarda müthiş derecede bir
iyimserlik var.. Neredeyse ölüme çare bulunacağına inanıyorlar. Bilime olan inanç
neredeyse dinî anlamda bir “imânâ” dönüşmeye başlar. İkincisi pozitif tabiat bilimleri o
kadar gelişiyor ki, Ümit burnunun bulunması, 1492 Amerika’nın keşfi, Coğrafi keşifler,
1765’de buhar makinesinin keşfi, Avrupa’nın zenginleşmesi, sömürgecilik sonrası müthiş
şekilde altın, kıymetli maden akımının olması insanlar açısından artık cennetimsi bir
dünyaya kavuşulduğu düşüncesine yol açıyor. İnsanlar geleceğin bugünden daha iyi
olacağına inanıyorlar. Fakat tam o sırada, Kant( 1724 – 1804 ) ile birlikte, akıl
eleştirilmeye başlanıyor. O rüyanın bir kısmı yanlışlanmış oluyor. Fakat belki de en
önemlisi, Rousseau ( 1712 – 1778 )’nun İlimler ve Sanatlar Hakkında Nutuk bağlamında
yaptığı kökten eleştiriler bu iyimserlik anlayışını daha çok sarsıyor. İnsanlar zenginleşiyor
ama ahlâki anlamdaki durumlarını da sorgulamaya başlıyorlar.. 277

Arkasından 1. ve 2. Dünya Savaşının yaşanması bu iyimserlik havasını neredeyse
yok ediyor. Düşünün ki insanlar ölüme bile bir çare bulabilecek bir geleceğe inanırken,
birden bir savaş patlıyor. Ve milyonlarca insan ölüyor. Modernitenin sembolü şehirler
harabeye dönüyor… 1. Dünya Savaşında 8 milyon insan ölüyor... Bunu anlayabilmek
için, o günkü Avrupa insanlarının telakki tarzına bakmak lâzım. 8 milyon insan… Fransa
aktif erkek nüfusunun % 10’una tekabül ediyor. Almanya’da % 9.8’ine tekabül ediyor.
Avusturya’da % 9.5’ine, Rusya’da 4.5’ine tekabül ediyor. Düşünün; o kadar iyimserlikten
sonra, insanların nasıl bir hayal kırıklığına uğradığını. 2. Dünya Savaşında 52 milyon
insan ölüyor. Alman nüfusunun toplamının % 6’sına tekabül ediyor bu rakam. Bu arada
Faşizm Almanya’da, İtalya’da, İspanya’da yükseliyor. Faşizm demek, diktatörlük
demektir. Tam insanlar mutlu bir dünyaya kavuşacakken, akıl çağı yaşanacakken, birden
diktatörlükler ortaya çıkıyor.
Marksizm, Frankfurt okulu, bunalım filozofları, anti-modernistler biraz “umut” oluyorlar
ancak, oluşmakta olan dünyaya dayanabilecek bir değer yargısı ve ideoloji neredeyse
imkânsız hale geliyor. Nitekim 1917’de Rusya’da Lenin versiyonu ile devlet haline gelen
Marksizm bir süre sonra kendisi diktatörlük oluyor ve umutları tamamen tüketiyor.
Diğer taraftan entellektüellere asıl büyük darbe Nedensellik prensibinin eleştirisinden
geliyor. Danimarkalı Niels Bohr 1925’de laboratuarını kuruyor. Ve onun arkasından
Einstein geliyor, sonra Heisenberg.. O zamânâ kadar, Auguste Comte diyordu ki; “Beni,
olayların benzerliği ve birbiri arkasına gelmesi ilgilendirir. Onun ötesi beni ilgilendirmez.”
Yani, metafizik yoktur, diyordu. Ama Nedensellik prensibinin eleştirisi ile başlayan süreç,
rastlantısallık, görecelik ve tesadüfîlikle birlikte ortadan kalkınca aydınlar tam bir boşluğa
düşüyorlar. 278

Ayrıca Stalin’in katliamları, 1956’da Macaristan’ın işgali, 1968’de Çekoslovakya
müdahalesi… Ve Çin devrimi… Hasan Cemal’in Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım
kitabında ilginç bir anekdot var. Diyor ki; “Kültür devrimi sırasında, iki genç parkta
oturuyormuş. Sevgililer... Hemen bunları tevkif ediyorlar. Sebep ne biliyor musunuz?
Kalplerinde, Mao’dan başka bir aşk taşıdıkları için.” Dolayısıyla bunlar insanlarda müthiş
bir ümitsizlik yaratıyor. İşte bütün bu süreçlerin sonunda Postmodernizm dediğimiz akım
ortaya çıkıyor. Modern zamanın ruhu bu şekilde Postmodernizm olarak belirmiş oluyor…
Aslında Postmodernizmin genel bir tezi yoktur. Doğruyu yansıtmak iddiası olmayan,
çok sayıda birbirine zıt bilgi kümelerinin yan yana var olabileceği, içinde birçok
felsefelerin bir araya geldiği, bütünlüğü olmayan bir felsefe…
Postmoderne diyorlar ki;
-Sen de her şeyi eleştiriyorsun.
Ben de, bir Postmodern değilim ama onun adına cevap veriyorum;
-Sen de sadece uyduruyorsun ve yalan söylüyorsun, ilim dedin, geleceği öğreteceğim
dedin, hastalıkları yok edeceğim dedin, şu dünyanın haline bak! Ayda su bulmuşlar,
dünya yetmedi. Şimdi de ayı kirleteceksin.
-Bak, yine eleştirmekten başka bir şey yapmıyorsun.
-Sen de sadece kirletiyor ve yalan söylüyorsun.
-Sen sadece yıkıyorsun.
-Sen de sadece kandırıyorsun.
-Sen sadece dağıtıyorsun.
-Sen de dayatıyorsun.279

Modernite dayatıyor! Kesip, biçiyor; istediği biçimde kendi doğrularına göre yeniden
inşâ ediyor…. Postmodernite dayatıyor… Hatta savuruyor… Etkili olmadığı yerde
öğütüyor öyle savuruyor…
Modernist diyor ki:
-Sen kutsalı inkâr ediyorsun. Sende din, iman diye bir şey yok.
Postmodernist de diyor ki:
-Sen de yavaş yavaş buharlaştırıyorsun. Senin dinin var da ne oluyor?
Modernizmde özgür, orijinal olan tek bir şey yok. Kopya ve taklide model olanın,
kendisi de halis bir kopya veya taklid. Gerçek olgular yok, yalnız yorumlar var. Bütün
yorumlarsa, daha eski bir yorumun yorumlanmasından öteye bir şey değiller. Sözcüklere
uygun anlamlar yok. Yalnızca belirli anlamlar dolaşıyor ortalıkta. Hiçbir metnin sahici
biçimi korunmamış, yalnızca çevirileri var elimizde. Doğruluk veya hakikat diye bir şey
yok.
Gülünçleme, yansılama, benzek, öyküntü… Bütün bunlardan söylenmek istenen,
kavramların anlamlarının kesin olmadığı, dolayısıyla bir sistem kurmak için kaynak
olamayacakları, çok genel bir açıdan bakıldığında postmodern felsefecilerin çok büyük
bir bölümünün sürekli üzerinde durduğu ana nokta ussallık, normallik, iyilik sorumluluk
gibi modernizmin temel ahlâksal ve siyasal kavramlarının baştan beri ötekileri toplumun
kıyılarına itekleyerek veya sindirip dışlayarak denetim altında tutmaya yönelik
tasarılarının işlemekte oluşlarıdır. Burası nirengi noktasıdır. Yani burada
postmodernistler diyor ki; siz bir takım kavramlar uydurdunuz, (Foucault’un Cinselliğin
Tarihi, Deliliğin Tarihi) bir tanım yapıyorsunuz; şu adam “deli” diye. Sonrasında 280

tımarhaneye atıyorsunuz… Hangi hakla atıyorsunuz? Şu iyi diyorsunuz şu da kötü…
Hangi hakla diyorsunuz? Aslında dikkat edilirse Kiliseyi taklid söz konusu... Bilim kilisenin
yerini aldı. Bilim adamları rahiplerin yerini aldı. Antropoloji diye bir ilim uydurdunuz. İlkel
toplumlar dediniz. Ve dediniz ki; Afrika’daki yerlinin gölgesine bıçağı sokunca veya
resmini yırtınca ağlıyormuş, “beni öldürdün” diye. Biz ciddi ciddi bunları okuttuk ve
insanları inandırdık!.. Bunlar ilkel insanlarmış! Vahşi ve barbar insanlarmış! Şimdi bir
şeyler oturuyor mu? Soykırımların, sömürünün, işgallerin nedenini anlayabiliyor
musunuz?
Batılı için bilim, ideolojiktir. Antropoloji, sosyoloji, psikoloji… Bunların hepsi
modernitenin ideolojik aygıtlarıdır. Batılı kendi ürettiği değer yargılarını, kendi yarattığı
dünyayı bize evrensel diye dayatmıştır. O kavramları ve değer yargılarını çeşitli araçlarla
bize nakşederek bizi dönüştürmüşlerdir. Hatta öyle ki kendi değerlerimizi bu yeni
değerlerle yargılamaya bile başladık.. Bu anlamda Postmodernizm buna da bir isyan.
Niye şu çatal, sağa veya sola konurda diğeri sola konur? Niye dans ederken yarım adım
ileri bir adım geri? Niye ille de kravat takılır? Postmodernist bunu eleştiriyor. Ama bunu
eleştirirken yerine bir şey koymuyor. Dağıtıyor… Her şeyi, sadece moderniteyi değil aynı
zamanda kutsal olan her şeyi dağıtıyor. Kutsal olan her şey buharlaşıyor…
Postmodernizmin moderniteyi eleştirmesiyle ve hatta sarsmasıyla birlikte bizdeki anti-
modernist İslâmcılar heyecana kapıldılar ve Postmodernizmin ilkelerini içselleştirmeye
başladılar. Hâlbuki burada en az modernistler kadar korkması gereken bir kesim de
İslâmcılardı. Çünkü Postmodernite sadece moderniteyi değil tüm meta-anlatıları sarsıyor
ve reddediyordu. Temel sloganlarından biri de üst-anlatıların sonuydu. Yani
Postmodernizm her şeyi açıklayan sistemlerin, ideolojilerin, dünya görüşlerinin üst
anlatıların sonunu ilan ediyordu. Marksizm’i, Hıristiyanlığı, Faşizmi, Stalinizm’i,
Liberaliz281

mi, İslâmiyet’i ve Moderniteyi; bunların hepsini aynı kefeye koyar ve elinin
tersiyle iter.
Postmodernizm, tek, değişmez, evrensel akıl yerine, çeşitli akılların varoluşunu kabul
eder. Yerel ve bölgesel olana teveccüh gösterir… Postmodernizm çok kültürlülük,
feminizm, lezbiyen ve gay çalışmaları, üçüncü dünya araştırmaları gibi görece yakın
dönemde araştırma alanlarında yan yana, omuz omuza yürüdüğü görülmektedir. O
zaman moderniteye karşı Postmodernizme sempati ile bakan İslâmcılara sormak lâzım;
sen, postmodernizmden silah devşirmeye çalışırken bunlar arasında olmaya da razı
mısın?..
Postmodernistlerin en önemli formüllerinden biri de “anything goes”, ne olsa gider
ilkesidir. Postmodernizm pagandır. Postmodernistler saf hakikat ışığının altında, hayatın
tadını çıkarmayı amaçlamazlar. O kadar inkârın bir bedeli vardır. Daha çok, düşünce
bataklığında debelenmeyi hedeflerler. Onlar katı mantık aksiyonlarından çok, çamurlu
kavramlarla çalışırlar. Bu bakımdan hakikat, bilgi ve ahlâk, evrimden muaf temalar
üzerine bina edilemez.
“Zeit geist,” az çok tebellür etti diye düşünüyorum. Fakat biz felsefî nokta-i nazardan
hareket ediyoruz. Bunda da temel düşüncemiz şu; bir toplumu anlamak için onun fikir
hayatına göz atmak lâzım. Batı deyince de, felsefe olduğuna göre, batı felsefesini
anlamak lâzım. Ben bu açıdan felsefî bir güzergâh izledim.
Bu arada batıda bir takım hamleler de var. Ama geldiğimiz noktada bu hamlelerin
yeterli olmadığı görülüyor. Birinci hamle nedir? 1944 yılında ABD’de IMF kuruluyor. 1
Mart 1947’den itibaren fiilen çalışmaya başlıyor. Henüz 2. Dünya Savaşı bitmemiş ve
dünyanın geleceğini, kitapların yazdığına göre, sulhu, sükunu, demokrasiyi, adaleti,
insan haklarını tesis etmek için IMF kurulmuş!.. Aslında bunun Türkçesi şudur…
Amerika, 2. Dünya 282

Savaşı bitmeden, dünyayı nasıl yöneteceğini dizayn etmeye çalışıyor ve bu bağlamda
IMF’yi kuruyor. İkinci hamle de Dünya Bankası… Dünya Bankası 1945 yılında
uluslararası yeniden yapılanma ve kalkınma bankası adıyla kurulmuştur. Günümüzde
dünya devletlerinin 185’i buraya üyedir. “Zeit geist” derken bunları da göz önüne alalım.
Çağımızın üçüncü sacayağı ise GAT’dır… Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel
Anlaşması. Cenevre’de 10 Ocak 1948’de yürürlüğe konuluyor. IMF, Dünya Bankası,
GAT... Geldiğimiz noktada görüyoruz ki, bunlar da yetersiz kaldı. Diğer taraftan bunlar
savaş sonrasının enstrümanlarıdır. Özellikle de, savaştaki yıkımın sonunda, iktisadî
düzeni de yeniden kurmak için. Çünkü kapitalist sistemin özünde, tüketecek insan olacak
ki onu sömürebilsin.. Amaç hayatiyetini ve egemenliğini sürdürmek için o düzeni
kurabilmektir.. Daha sonra Dünya Ticaret Örgütü kuruluyor (1 Ocak 1995). Bunun
yanında AGİG. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı, 31 Temmuz-1 Ağustos,
kuruluyor. Arkasından Helsinki Nihai Senedi… 1 Ağustos 1975. Arkasından Paris şartı.
21 Kasım 1990. Arkasından Mastrich Kriterleri, 1 Ocak 1993. Kopenhag kriterleri 22
Haziran 1993.
Politik kriterler: İstikrarlı ve kurumsallaşmış olan bir demokrasinin var olması. Hukuk
devleti ve hukukun üstünlüğü... İnsan haklarına saygı, azınlıkların korunması…
Ekonomik kriterler: Kopenhag zirvesi sonuçlarına göre, etkin bir piyasa ekonomisi. AB
içinde rekabet edebilme kapasitesinin sağlanması için öngörülebilir ve istikrarlı bir
ortamda karar alabilen ekonomik kurumların makro ekonomik istikrarının olması ve
bununla beraber işlevsel bir piyasa ekonomisinin varlığı. Alt yapı, eğitim ve araştırma için
yeterli miktarda fiziki ve beşeri bir sermaye.
Ve bütün bunlardan sonra nasıl bir dünya doğdu? Maria Rilke’nin bir şiiri var.
Zamanın ruhunu, ilerlemenin dışta kalan boşluğunu o kadar güzel izah ediyor ki:283

“Şehirler ama sadece kendilerinin olanı istiyorlar,
Ve çekiyorlar her şeyi kendi yollarına,
Kof bir tahta gibi hayvanları parçalayıp,
Tüketiyorlar birçok milletleri yakarak,”
“Ve insanların hizmeti kültürleredir,
Ve düşüyorlar denge ve ölçüden,
Ve ilerleme diyorlar salyangoz izlerine, (bu mısra çok önemli..)
Ve daha hızlı gidiyorlar, yavaş gittikleri yerde,
Ve hissediyorlar ve ışıldıyorlar,
Sokak kadınları gibi,
Ve gürültücüdürler, madenden ve camdan,
Sanki aldatan bir hayal onlarla her gün alay ediyor,
Artık asla kendi kendileri olamıyorlar, (hani bireyselleşme hikayesi var ya işte..)
Para büyüyor onların bütün kuvvetine sahip,
Ve doğu rüzgârları gibi kocaman ve onlar küçücük,
Ve koflaşmış ve bekliyorlar ki
Şarap ve hayvan ve insan özünün bütün zehiri,
Onları gelip geçici uğraşmaları içinde canlandırsın,”
Dolayısıyla çağın ruhu derken, böyle bir çağda yaşıyoruz.. Dolayısıyla sorumuz
şudur: İslâm’ı böyle bir çağa, olduğu gibi nasıl ifade edeceğiz?? Tuzaklarla dolu bir
durum.. Zorların zoru… İslâm’ı asrın idrakine nasıl söyleteceğiz?
Burada düşmememiz gereken tuzak şudur; İslâm ne diyor, bütün mesele bunu
kavrayabilmek. Ve bunu anlamaya çalışırken bütün etkilerden soyutlanabilmek... Nasıl
soyutlanılacak? Allah hepimizin yardımcısı olsun!. Fakat ben çözüm üretmiyorum,
önermiyorum, problemi bir yere getirip bırakıyorum. Sadece meseleleri görmeye
çalışıyorum. Çok azim bir dava... Yani, had284

dimizi bilmemiz lâzım. Ben gemiyi getirip okyanusun ortasına bırakıyorum. Aksi
takdirde gemiyi sahte şekilde bağlamışlar, ciddi bağladık zannediyorlar. Fakat en
azından benim başlangıç olarak bir fikrim var. Hani hep ısrar ediyorum ya. Bu mesele
eğer bu şekilde yapılabilecekse; bunu “ ben yobazım!” diyebilenler yapacak... Birinci şart
budur. Zina yapana yüz değnek mi? Hadd cezası.. Kur’an’ı Kerimde var. Muhkem âyet...
Evet, yüz değnek. Yani başka yolu yok gibi. Aksi takdirde, oradan bir şey bul getir,
buradan bir şey bul getir, bu olmuyor. Kes yapıştır… Mesele çözmeye kalkıldığında
başlıyor. Günümüz meselelerine fetvalar, çözümler v.s diyerek reçete yazmaya kalkanlar
bu tuzağa düşenlerdir.
Evet, ben yobazım, Allah ve Resulü ne diyorsa, ona pazarlıksız inanıyorum.
Karşındaki kabili hitap biri olursa, oturur konuşuruz. “Açık nassda içtihada mesağ yoktur,”
fakat “ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tebeddülatı inkâr edilemez.” Oturup konuşalım.
Ama çok zor diyorum çünkü tutar tarafı olan kimse yok.. Hep “çağdaş çözümler” adı
altında sistemin meşrulaştırılması yapılıyor.. Yükselen değerler içselleştiriliyor.. Ehl-i
Sünnet ve’l Cemaati temsil etmesiyle tanınan birisi bir yazı yazmış. “Konu hakkında ifrat
tavır şöyle ortaya çıkıyor. Dinimiz çalışıp kazanmayı emretmiş, özel mülkiyete dokunmayı
yasaklamış ve kişinin dilediği kadar kazanıp, dilediği gibi harcamasına kimsenin
müdahale edemeyeceğini bildirmiştir. Dolayısıyla bir kimse helâl yoldan kazandığı malını,
zekâtını verdikten sonra, dilediği gibi dilediği yere sarf edebilir.” Peki, tamam da
kapitalist-liberal bir sistemde “helâl” nasıl kazanılacak? Böyle bir sistemde “ helâl” diye bir
kategori var mı? Elde yıllık ulusal geliri düşün! Gelir kalemlerini düşün… Riba’dan
müstağni kaç para bulabileceksin? Böylece insanlar uyutuluyor… Din bir nevi sedatif,
müsekkin… Herkes eline uyuşturucuyu almış çekip duruyor… Herkeste durumdan
memnun? Zamanın ruhuna göre bir İslâm inşâ ediliyor… Mistik, metafizik, okultik, laik,
seküler, iktisadî ve siyasî liberal, rasyonel… Peki, İslâm nerede?285

10. DÂR TASAVVURU

Dâr tasavvuruna Dâr-ül harp, Dâr-ül İslâm tasavvuru da diyebiliriz.. Eğer bu
tasavvurları İslâmi mânâda inşa edebilirsek, Allah bize elbette bilmediklerimizi de öğretir.
Cenab-ı Hak Âyet-i Kerimede “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkarsanız O, size
iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü
Allah büyük lütuf sahibidir.” Buyurur.. Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselam “Siz
bildiklerinizle amel ederseniz, Allah size bilmediklerinizi de öğretir.” Buyurur…
Biz bugün problemleri çözemiyoruz derken bu ilahî hakikatlere ne kadar uyabiliyoruz
ve bunları yerine getirebiliyor muyuz ki çözebilelim.. Nitekim Allah’ın veli kullarına,
bildikleriyle amel ettikleri için, bilmedikleri de bildiriliyor. Biz buna inanıyoruz.. Eğer
Allah’ın veli kulu iseniz, yalnızca Allah’a dost iseniz ve Veliniz yalnızca Allah ise Allah
Celle Celalühu size bir anlayış muhakkak ki verecektir.. 286

İslâm’ın hayata ve devlete egemen olmadığı bir dönemde dar meselesini nasıl
yorumlayacağız.. (Bir başkası “insana egemen olmadığı” biçiminde de söyleyebilir.. Usül
olarak yanlışlıklarımızı olduğu gibi kabul etmemiz lâzım. Çünkü insan yanlışlığını idrak
ederken manen yüceldiğini hissediyor. Yani Allah’ın Rakib sıfatıyla karşılaşıyorsun. İşte,
sen insansın yanılırsın.. Ve yine O’nun verdiği bir inşirah var.) İslâm’ın devlete ve hayata
egemen olmadığı bir toplumda Müslümanların görevleri nedir? Günümüzde maalesef
herkes yeni şeyler söyleme gayreti içinde. Peki, ben niye, Dâr-ül İslâm veya Dâr-ül Harp
yerine böyle bir kavramsallaşmaya gidiyorum? Yani bir snopluk, züppelik mi bu? Elbette
değil!.. Sona almıştım ama burada bahsetmek zorundayım.
Öncelikle şu noktadan hareket ediyorum. Dünya hayatının değil de, dünya tarihinin bir
oluşum süreci vardır. Bu bir vetire, bir prosestir. Bu hayatın bir yerinde Antik Grek
dünyasında felsefe başlıyor. Dönemlerini daha önceki bölümlerde anlattık.. Heil Broner,
İktisadî Sorun ’da, değişimi ifade ederken; “MÖ 3000 ile MS 1200 yılları arasında hemen,
hemen hiçbir fark yoktur diyordu.” Bu ne demek?! MÖ 3000 yılında savaş nasıl
yapılıyorsa, çift nasıl sürülüyorsa, peynir nasıl yapılıyorsa, yani hayatın bütün safhaları,
MS 1200’lü yıllarda da aynı yapılıyordu, yani hayatın bütün fakülteleri hemen hemen aynı
gibiydi. Değişim hemen hemen yok gibiydi ya da en azından bugünkü gibi değildi. Fakat
Batı tarihi, oluşum süreci içinde öyle bir yere geldi ki; kesin tarih pek mümkün değil ama
diyelim ki, 1765’de 1. Sanayi devrimi oldu, köyden şehre akın başladı ve değişimin hızı
bilinemez ve ölçülemez oldu... 1800’lerde 1. Sanayi devrimi biraz daha kökleşti. Diğer
deyişle kurumsallaştı. Eğitimi farklı, sanatı farklı, sağlığı farklı, etiği farklı, estetiği farklı,
artık bir kurum haline geldi. Avrupa tarihinde ortaya çıkan bu tarihi süreç, sanki dünya
tarihinde ilk defa oluyor gibi… 287

Belki teorik anlamda, Antik Yunan da bir kırılma ama bir anlamda Hıristiyanlığın
ortaya çıkmasıyla birlikte, Skolâstik ile birlikte pratik anlamda somutlaşamadı…
Rönesans’a da yeniden diriliş denmesi, yani Antik Yunandan temellenmesi, oradaki
çatırtıyı belki Rönesans ile birlikte bir anlamda kırılma haline getirdi ve Rönesans bu
mânâda pratik anlamda bir ilk.. Yoksa teorik anlamda ilk kırılma Antik Yunan da söz
konusu.. İnsanlık tarihinden bir sapma var.. Çünkü diğer kültür ve medeniyetlere
baktığınızda her bakımdan birbirine benzer ve birbirini andırır.. Hint İran’a benziyor, Çin
Hint’e benziyor, Mezopotamya Mısır’a benziyor, Mısır Fenike’ye benziyor, İnka Maya’ya
benziyor, insan anlayışları, evren anlayışları, tabiat anlayışları birbirinden farklı değil..
Dolayısıyla fikri anlamda, teorik anlamda ve zihniyet planında Antik Yunan’da bir farklılık
ve kırılma başlıyor ama bu, Hıristiyanlıkla birlikte, somutlaşamıyor. Rönesans’ta o çatırtı
kesinkes bir kırılmaya dönüyor…
Whitehead “Felsefe Platon’un dip notlarıdır” diyordu… Elbette tarih özellikle düşünce
tarihi bir etkileşimler tarihidir aynı zamanda.. Ama Protogaras’taki şüpheyi, Descartes’le
karşılaştıramazsınız. Veya aynılaştıramazsınız.. Felsefe Platon’un dip notları derken,
bütün felsefî fikirlerin izleri var... Meselâ pozitivizm. Elbette miladi 2. asırda da var. Fakat
Auguste Comte ile mukayese edemezsin. Çünkü hayata nüfuz etmiş durumda değil.
Protogoras şüpheci de ne oldu yani? Tamam, “pantom, metrom, antropos” dedi de ne
oldu? Dolayısıyla bir zaman dilimini muhakeme ederken, muhasebesini yaparken acaba
daha önceki bir tarihle eş zamanlı bir örneğini bulabilir miyiz? Bu güzel bir yöntem... İşte
ben burada diyorum ki, yani küfür, küfür olarak aynı, şirk, şirk olarak aynı. Ama sosyal
yapılar değişmiştir. Anne telakkisi ayrı, baba telakkisi ayrı, hayvan telakkisi, çiçek
telakkisi ayrıdır. Öte yandan vatan, bayrak, millet gibi yeni kutsallar çıkmış.. Elli sene
önce hava kirlendi deseler, ne denirdi? Hiçbir anlam ifade etmezdi… 288

Dolayısıyla daha önceki Dâr-ül Harp ve Dâr-ül İslâm kavramları, dünya tarihinin
sosyal bakımdan belirli özellikleri olan bir dönemine aittir… Fıkıh kitaplarını açalım ve şu
sorunun cevabını arayalım: Dâr-ül İslâm nasıl Dâr-ül Harp olur?
1. Düşman işgal eder.
2. Dâr-ül İslâm’ın bir bölgesindeki Müslümanlar irtidat eder. Şer’i devlete başkaldırır.
Ve dolayısıyla orası Dâr-ül Harp olur.
3. İslâm devletine emanla bağlanmış olan Zımmiler isyan ederler ayağa kalkarlar.
İşgal, irtidat veya isyan. Şimdi sorularımızı soralım: Meselâ 1838’deki Türkiye,
hangisine girer. (1838 İngilizlerle yapılan serbest ticaret anlaşması) 1839 Tanzimat
fermanının başlangıcında “Şeriat-i Garra-yı Muhammedi’ye uyduğumuz zamanlar biz çok
ilerledik, Şeriat-i Garra-yı Muhammedi’den ayrılınca geri kaldık” diyor. Islahat fermanı da
benzer hükümler ve çözümlemelerle dolu!.. 1921’de Mustafa Kemal, Balıkesir Zağanos
Paşa camiinde; “Ey millet! Anayasamız Kur’an’dır” diyor. Şimdi, bendeki zorluğu biraz
daha anlatabildim zannediyorum. O açıdan, Dâr-ül Harp, Dâr-ül İslâm kavramı sanki bu
günkü sosyal cemiyet yapısını tam olarak kavramıyor, tercüme edemiyor, gibi geliyor.
Diyelim ki 1823’de Yunanistan başkaldırdı, 1824’de Sırbistan isyan etti, oralar
sınırlarımız içindeyken Dâr-ül Harp oldu. Bu örneğe göre, Maliki mezhebi, Hanbelî
mezhebi, İmam-ı Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed’e göre; eğer orada küfür ahkâmı ile
hükmediliyorsa Dâr-ül Harptir. Ama İmam-ı Âzam hazretlerine göre tek bir Müslüman bile
kalmışsa Dâr-ül Harp değildir.
Mebsud’un 8. cildinin 264. Sayfasına göre de; “Ahalisi İslâm’dan çıkan bir ülkede, bir
tek Müslüman’ın kalması, o ülke289

nin Dâr-ül Harp olmasını engelliyor.” Dolayısıyla burada da aynı problem var. Diyelim
ki işgal, irtidat veya isyandan birisi oldu, orası Dâr-ül Harp midir, değil midir? İmam-ı
Âzam Hazretleri, mutlak egemenliğin dışındakini egemenlik kabul etmiyor. Eğer orada
eğitim, öğretim hizmetlerine devam ediliyorsa, ibadet ediliyorsa, Dâr-ül Harp, Dâr-ül
İslâm tartışması çokta önemli değildir. Diğer deyişle, kâfirlerin eline geçen bir yerde, bir
Müslüman veya zimmînin bulunması kâfirlerin mutlak egemenlik kuramadıklarının
delilidir. Çünkü Ebu Hanife Hazretlerine göre “Asl’ın eserlerinden bir şey baki kaldıkça
hüküm ona aittir, arız olana değil”. Öyleyse ülke temelde Müslüman idi orada hâlâ bir
Müslüman varsa, aslın eserlerinden biri mevcut demektir ve orasına Dar ‘ül Harp
denemez..
Bugünkü dünya oluşum süreci öyle bir noktaya geldi ki, Dâr-ül Harp ve Dâr-ül İslâm
kavramları tam karşılığını bulmuyor. Çünkü her şey alt üst, tepe taklak.. Meselâ Türkiye
Cumhuriyeti anayasasının 24. maddesi. “Cemiyetin siyasî, içtimaî, iktisadî ve hukukî
esaslarını kısmî de olsa dinî inançlara uydurmak suçtur.” Diyor.. Mehmet Kutlular,
“zelzele Allah’ın verdiği bir uyarıdır” dedi, iki sene hapis cezasına çarptırıldı. Dolayısıyla
bunu nereye koyacaksınız? Çünkü bu İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Ebu Yusuf’un
ictihadına da uymuyor. Onlara göre de dâr-ül harp olması için ya isyan olacak, ya işgal
olacak ya da irtidat olacak. O zaman yepyeni bir durum ortaya çıkıyor. İşte ben, bunun
yeniden sorgulanması gerektiğine inanıyorum. Burada birilerinin yükselen değerlere göre
yeni yorumlar yapmasını kastetmiyorum.. Aksine İslâmî ölçülerden zerre kadar
şaşmadan yeni durumlara ve yeni hallere tanımlar yapmamız gerekiyor.. Avrupa Birliği
ülkelerinde milyonlarca Müslüman yaşıyor. Meselâ bir Müslüman gidip Çin’e fabrika
kuruyor, orada üretim yapıyor Afrika’da satıyor.. Yani hayat her yerde yaşanıyor.. Bu
konuda yeni kavramsallaştırmalar, yeni ictihadlar gerekli. 290

Diğer taraftan bundan otuz sene önce, Almanya’da Müslümanlar çok memnundu.
Burada dinimizi yaşıyoruz ve özgürüz diyorlardı. Bu riyakâr ikiyüzlü, ırkçı, emperyalist
Batı uygarlığı, kendi hayat tarzına tehdit olmadığı sürece özgürlükçü bunu biliyoruz. Ama
tehdit olduğu anda canavar olur bunlar.. İşte şimdi İslâm dünyası bu canavarla muhatap..
Böyle bir dünyada, meselâ Amerika’daki nasıl davranacak, İngiltere’deki nasıl
davranacak? Bunlar ciddi sorular. Dediğim gibi biz cevap verecek durumda değiliz.
Sadece burada dikkat çekiyoruz. Çünkü bunlar İslâmî hassasiyeti olan, zamanı ve
mekanı İslâmî mânâda idrak eden insanların meselesi.. Fakat burada şöyle bir tehlike
söz konusu? Gerçeklerden de kaçınmamamız lâzım… Almanya’da da olsa, Amerika’da
da olsa Müslüman kendi Müslüman iktidarın hâkimiyeti altında değil. Yani, Müslüman’ın
emin olması lâzım. Böyle bir toplumda, (Dâr-ül Harpte) Müslümanların bir takım
avantajları ve dezavantajları var. Veya Müslüman bazı mükellefiyetlerden müstağni iken,
ona bazı mükellefiyetler yüklenmiştir…
Bundan sonra bir adım daha atmak istiyorum. Antik Grek dünyasından günümüze
kadar, kendi içinde, diyalektik bir biçimde, korkunç entellektüel savaşlar sonucu batı
uygarlığı oluşuyor. Batı uygarlığının, doğu uygarlığının sahip olamadığı diyalektik bir
özelliği var.. Hatta ben bunu fikir savaşı olarak niteliyorum. Batı Uygarlığı ortaya çıkıyor,
(fakat maalesef batı uygarlığı karşısında muhafazakâr çevreler objektif, doğru bir duruş
gösteremediler) ve batı uygarlığı, kendi dışındaki uygarlıkları korkunç derecede
sıkıştırıyor. Özellikle ekonomik ve teknolojik alanda... Yeni makineler ve yeni silahlar
vasıtasıyla kendi dışındaki uygarlıkları savaş alanlarında mağlup ediyor. Bu sıkışmada
şüphesiz en çok muhatap İslâm dünyası.. İslâm dünyasında sıkıştırılan muhafazakarlar
(özellikle bu kavramı kullanıyorum) Batı uygarlığı ile hesaplaşamadılar.. Cari sistemle,
onun nimetlerinden yararlanarak yaşayabilmek için teslim oldular. Tanzimatçısı, 291

meşrutiyetçisi, hepsi.. Zaten fikri anlamda savaşa girecek imkân ve güçten de
mahrumdular.
İslâm dünyası benim “kavramsal totemizm” diye tanımlamaya çalıştığım halden
kurtulamadı.. Mustafa Fazıl Paşanın Sultan Aziz’e yazdığı mektup başta olmak üzere
Batıya giden sefirlerin, yazarların, vs. yazdıklarını, hatıralarını, mektuplarını tetkik
ettiğinizde kavramsal totemizm ile neyi kastettiğim anlaşılır diye düşünüyorum.. Durum o
kadar fecî ve ciddî. Hatta acınacak bir hal... İşte; “burada oradaki gibi değil” diye başlıyor
bütün bu mektuplar ve hatıralar. Fakat bunları yazanlar oradaki sistemin farkında bile
değiller. Mustafa Fazıl Paşa, Paris’te yaşıyor. 1870’ler.. Mektup Sultan Aziz’e yazılmış…
Caddelerini görüyor, otellerini görüyor, hayat tarzını görüyor, o hayranlık içinde yazıyor.
O ileriliğin tek sebebinin de laiklik olduğunu zannediyor. “Burada din her şeye
karışmıyor”, diyor. Laiklikten de anladığı yalnızca bu. Demek ki bir muhasebe de yok.
Aslında bu anlattıklarımız bağlamında biz, şu saydığımız dokuz tasavvuru yeniden
gözden geçirmeden, oluşturmadan ve hayata egemen kılmadan, gayri İslâmî
tasavvurlarla donanmış zihinlerimizle yaşadığımız gayri İslâmî bir toplumda İslâm’ı
yaşayamayız. Tatbikatlarımızı meşrulaştırmak için günümüz meselelerine çözüm
arıyoruz. Önce yaşıyoruz sonra o uygulamalarımızı meşrulaştıracak kılıf arıyoruz. Batı
uygarlığının tasavvurlarıyla; (iyi- kötü, güzel - çirkin, doğru - yanlış, kadın, erkek, bitki,
çevre) kendi problemlerimize yöneliyoruz. Hâlbuki bu kavramların hiç biri kendimizin
değil. Üstelik bunun farkında bile değiliz.
Meselâ “insan” derken, bir yerde okuduğumuz bir izlenim var, bir romandan veya
filmden gelen, bu izlenimlerle hareket ettiğimizin, bu izlenimlerin bizi belirlediğinin
farkında bile değiliz.. Kızılderili filmlerinde biz, “biz” derken ortalama insan, hep
beyazların yanındayız!. Niye? Çünkü batılı beyaz adamın “özgürleştirme görevi” var!
Daha doğrusu “ adam etme” görevi 292

var… Hakkı var! Dolayısıyla o, gidecek, vahşileri adam edecek! Ve biz de o zalim
Batı’lının yanında yer alacağız Şapka giyeceğiz adam olacağız…
İtalya’da mafya asker ilişkisi araştırılıyor. Meselâ çocukça, naiv bir iyimserlik içinde
olan liberal tiplere bakarsanız “İleri Batı’lı ülkelerde böyle şeyler olur mu efendim?” der..
Hâlbuki dünyanın hiçbir yerinde bu gladyo meselesi çözülmüş değil! Demokrasilerde,
liberal ülkelerde, bu meselelerin çözüldüğü hiçbir yer yok.. (“Natonun Gizli Orduları” diye
kocaman kitaplar yazıldı) Demek ki, tasavvur olarak, kavramlar olarak zihnimiz
parsellenmiş durumda. Kullandığımız kavramlar kendimize ait değil. “Din” derken de
değil, “İslâm” derken de değil, hâşâ peygamber derken bile değil… Dolayısıyla Dâr-ül
İslâm, Dâr-ül Harp derken de hiç değil..
Şu sorunun tartışılması gerektiğine inanıyorum. İslâm bir Medine, yani medeniyet
tasavvuru mudur, yoksa İslâm sadece din olarak sosyal bir kurum mudur? Cemiyet,
toplum dediğimiz nedir? Belirli değerler etrafında toplanmış insan kümelerine toplum
denir. Bunları bağlayan bir takım değer yargıları, âdetler vardır, anane vardır, din vardır..
Peki, bu toplumlar nasıl yönetilir. Yani sürü halinden sosyolojik toplum haline nasıl gelir?
Bir takım kurumlar vardır. Nedir bu kurum? Devlet kurumu vardır. Ahlâk kurumu vardır,
Hukuk, eğitim, iktisat, etik kurum var, estetik kurum var. Demek ki bu kurumlar toplumu,
bir yığın, sürü olmaktan çıkarıp, canlı bir organizma haline getiriyor. Yani toplumu, uyum
içinde yaşayan bir boyuta getiriyor.
Burada asıl mesele şu; acaba biz “İslâm”ı bir medeniyet tasavvuru olarak mı kabul
ediyoruz? Burada ne demek istiyorum? Şunu demek istiyorum; dünyada bir Müslüman
için İslâm’dan başka hiçbir şey yok. Veya dünyada bir Müslüman için Allah Celle
Celalühu’dan başka bir şey yok. Biz Edille-i Şer’iyye deyince neyi kastediyoruz? Aslî
olarak Kur’an, Hadis, İcmâ-yı 293

Ümmet, Kıyas-ı Fukaha… Fer’î olarak; İstihsan, İstishab, Adet, Anane, Şer-u men-
kablena, Sahabe kavli, Sedd-i zerayi gibi on bir tane unsur sayıyor fıkıh âlimleri. Ben ne
diyorum? Allah Celle Celalühu’dan başka değer yoktur. Niçin? Çünkü bir sonra gelen, bir
öncekinin sınırları içinde... İç içe konmuş kaplar gibi… Bu açıdan Osmanlı hukukuna örfi
demek, affedersiniz ama bir ahmaklıktır. Hem biz, adet ananeyi edille-i şer’iye arasında
sayıyoruz, hem de Mecelle’nin yüz giriş maddesinden beş altı maddesi örfle ilgili; örfen
hüküm, nasen hüküm gibidir diyoruz hem de Osmanlı hukuku örfi diyoruz?!.. Osmanlı
toprak hukuku örfü değildir. Çünkü buradaki örf değil artık. Şer’î bir delildir. Yani böyle
aşağıya doğru tasaffi ediyor, değil mi? Allah ve Resulünün emir ve yasaklarına aykırı
olan adet, anane, gelenek, görenek temizleniyor. Artık o, adet, anane değil. Hâlbuki
sosyolojik olarak adet, anane dediğimiz zaman, o bir otoritedir. Hâlbuki Edille-i Şer’iyede
adet, ananenin egemenliği yok. Asıl olanın içinde kayboluyor. Yani, dinî vahyi anlamda
algılamadığınız zaman, sosyal bir olgu olarak algıladığın zaman örf de farklı bir anlam
kazanıyor. Hatta sosyologların din anlayışında, meselâ Kur’an ve Sünnet derken, iki ayrı
umde gibi değerlendiriliyor. Oysa vahyî anlamda algıladığın zaman Kur’an ve Sünnet, iç
içedir. Sünnet Kur’an’ın içindedir.. Rönesans sonrası düşünce, evren ve bilgi anlayışı
tamamen kategorik değerlendiriyor. Yani, kendisi Hıristiyanlığa nasıl bakıyorsa,
Yahudiliğe nasıl bakıyorsa İslâm’a da öyle bakıyor. Senin konu ile ilgilenenlerin de batılı
dinler tarihçilerinin ve sosyologların yöntemini alıyor kendisine öyle bakıyor. Buradan
böyle gözüküyor, demek ki böyleymiş diyor. Haliyle bu kolaycılık, yanlış analojilere sebep
oluyor.Sıkıntı buradan kaynaklanıyor..
O zaman soruyu bir daha tekrarlıyorum. İslâm bir medeniyet tasavvuru mudur, yoksa
bir sosyal kurum mudur? Yani şöyle sorayım: biz İslâm’ı nasıl algılıyoruz.294

Mektubat’ta İmam-ı Rabbani hazretleri; “Mubahların fazlası da zararlı” diyor. Istılahat-ı
Fıkhiyye Kamusu. 3. cildinde ta’zir diye bir bahis var! 305. Sayfa: “Hadd; Allah tarafından
sınırları belirli olan kesin ceza demek. Ta’zir ise, hadd cezaları dışında olan, ama belki
ondan da ağırdır”.. Ölüm cezası da bir ta’zirdir. Nitekim burada ta’zir cezası 17 kısma
ayrılıyor. 1. “mücerret ilam.” İhtar etmek. 2. “bil celp ilam.” 3. “vaaz ve nasihat.” 4. “sert
yüz göstermek.” 5. “tekdir ve tevbih.” Tekdir ve Tevbih, hâkim tarafından mücrime
azarlamaktan ve kendisine sert lakırdı söylemekten ibarettir. Peki, bunu kim yapacak?
Şer’i devletin imamının tayin edeceği kadı yapacak. Ve böylece devam edip gidiyor.
Meselâ; şer’î yönden ta’zir ise; “hakkında hak ya da kefaret bulunmayan bir cinayet, suç
veya masiyetten, günahtan dolayı uygulanan cezadır.” Ta’zir cezasını devlet yetkilisi
veya onun naibi olan kimse uygular.
Bunlar teklifi hükümlerdir. Allah Celle Celalühu bir teklifte bulunuyor. Adı üzerinde,
teklifi hüküm.. Ey kulum bunları kabul et! Ama kabul ediyorsan, pazarlıksız kabul
edeceksin. Kabul etmezsen ayrı bir mesele... Fakat bir de, benim arz ettiğim, olumlu
olumsuz olması ve bağlayıcı olup, olmaması açısından arz ettiğim bu yedisinden başka,
bir de genel olup olmayışı açısından teklifî hükümler var. Bunlar da ikiye ayrılıyor;
“azimet” ve “ruhsat” olmak üzere. Azimet; Yüce Allah’ın mükelleflerin hepsi için, bütün
durumlarda, bağlayıcı genel bir kanun olmak üzere ilkten koyduğu hükümlerdir. Namaz
kılacaksın, oruç tutacaksın, yalan söylemeyeceksin, şunları yapacaksın, şunları
yapmayacaksın. Yani azimet, olanın üstünde bir şey değil. Ama sanki öyle bir imaj
var… Sanki Allah’ın tekliflerinin üzerindeymiş gibi. Hayır, hayır.. Sadece Allah’ın teklif
ettiği emir ve yasaklar. Fakat bir de ruhsat meselesi var. “Allah’ın kullarının özürlerine
binaen ve onların ihtiyaçlarını gözeterek koyduğu geçici hükümlerdir.”
Demek ki, azimet genel olan, ruhsat geçici olan. Zekiyüddin Şaban’ın Usulü-l Fıkıh
isimli kitabında çok geniş anlatılıyor. Hat295

ta haram işleme ruhsatı, vacibi terk etme ruhsatı, genel telakkilere aykırı bazı
sözleşmeler veya önceki semavi dinlerde mevcut ağır hükümleri kaldıran ruhsatlar
şeklinde ayrılıyor. Ruhsatı belirleyen yine Şâri’dir. Meselâ haram işleme ruhsatı. Bir
insanın canı tehlikedeyse veya bir organı tehlikedeyse haramı ihtiyar edebilir..
Fakat ben size parantez içinde bir örnek arz etmek istiyorum. Genel kurala aykırı bazı
sözleşmeleri, hukukî muameleleri yapabilme ruhsatı. Şimdi Zekiyüddin Şaban, 258.
sayfada buna şu örneği veriyor. Burada şunu arz etmek istiyorum: Ruhsatlardan
üçüncüsünü. Yani; genel kurala aykırı bazı sözleşmeleri ve hukukî muameleleri
yapabilme ruhsatını. “Bazı sözleşme ve hukukî muameleler İslâm hukukunun o konudaki
genel kurallarına veya genel şer’i delillere aykırı olduğu halde, insanların duyduğu
ihtiyaca binaen mubah sayılmıştır.” Dikkat edin!! İstisnai… Meselâ selem akdi böyledir.
Çünkü esasen selem, peşin para karşılığında ileride teslim edilecek malın satın alınması
sözleşmesi, hazırda olmayan bir şeyin madumun satımı niteliğindedir. Kişinin kendinde
mevcut olmayan bir şeyi satması ise Hz Peygamber’in Hakîm bin İzam’a hitaben
söylediği şu hadisine göre caiz değildir.
-“Ey Hakîm! Kendinde olmayan şeyi satma.”
İslâm’da genel hüküm nedir? Ma’dûm satılmaz, olmayan satılmaz, gaibe pazarlık
olmaz. Bir iki örnek daha verecek olursak; İmam-ı Âzam Hazretleri, Ebu Zehra’nın Ebu
Hanife kitabının 388. sayfasında; “Nizaa müeddi her cehalet akdin sıhhatine manidir.”
Nizaa, yani sonunda anlaşmazlık ortaya çıkaracak bilinmeyen, akdin sıhhatine manidir.
Meselâ sıvanın kaçıncı sınıf olduğunu bana nasıl tesbit edeceksin… Hâsılı nizaa sebep
olan her şey ortadan kaldırılmalıdır. Demek ki; şer’an bir mal, ortada olmadan, bütün
özellikleriyle ortaya çıkmadan, özellikle giyecek, yiyecek meselelerinde de bu biçimde
satılamaz. Ama yüce 296

Şâri, insanların öyle bir muameleye duyduğu ihtiyaçtan ötürü selem satışa cevaz
vermiştir. Ki bu ihtiyaç da; meselâ bir fakir ailenin hurmaları henüz oluşmamış, zenginin
bahçesindeki hurma ise yavaş yavaş olmaya başlamış, fakir ailenin elinde eski hurması
var ve bu eski hurmasını zenginin yeni hurması ile değiştirmek istiyor. Söz konusu bu
ihtiyaçtan dolayı cevaz verilmiş. İstisna akdi de böyledir. Şâri, bu sözleşmeyi de
insanların ihtiyacına binaen caiz saymıştır. Selem; peşin para ile veresiye mal almak
demektir. Yapılmakta olan bir evin alım satımında ise borcun borçla satılması var.
Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz kesin olarak yasak etmiştir. Şimdi şöyle; ben
geliyorum Ahmet’ten ev alıyorum. Ahmet inşaat yapıyor. Bir kere ben Ahmet’e
borçluyum. Ahmet bana ne satıyor? Ev satıyor, ev ortada yok. Borcu borçla satmak…
Ahmet de kat karşılığı almış arsayı zaten… İslâm nizamı spekülatif hamleleri daha başta
engelliyor… Sedd-i zerayi…
Batı uygarlığı bir sel ve fırtına, bir hortum, bir zelzele gibi üzerimize geliyor ve ortaya
bir takım problemler çıkıyor. Meselâ nedir bu problemler? Kredi kartı, faizsiz finans
kurumu, kefalet, (Mebsud’un 20. cildinin 47. sayfasında, “kefalet karşılığında ücret
almak haramdır.”) borsa, İslâm’da kar haddi, kamulaştırma, telif hakkı, organ nakli,
şarap yapana üzüm satma, teminat mektubu, vade farkı ile satış, selem, ma’dûmu
satmak, kadın meselesi, lüks tüketim v.s… İşte bu problemler İslâmî mânâda
çözülemeyince ve yine birileri, kendilerini bunları çözmek zorunda hissedince, (güzel bir
atasözü var; deveyi yardan atan bir tutam ot denir) birilerine sırf âlim olduğunu
göstermek veya bizim anlayamayacağımız sebeplerle “günümüz meselelerine fetvalar”
diye başlıyorlar yazmaya… Bilmece çözer gibi bu saydığımız meseleleri hallediyorlar…
Koskoca Karadavi “günümüz meseleleri” dedi mi, saçmalamaya başlıyor… Şu
anlaşılamıyor: Bir Müslüman âliminin vazifesi “ günümüz meseleleri”ni çözmek değil!
Günümüzü İslâmî umdelere göre dizayn etmek…297

Şu soru ile hesaplaşmadan, muhasebesini yapıp mahsuplaşmadan, Müslüman
bu temel yanlışlardan kurtulamaz: Fahr-i Kâinât Sallallahu Aleyhi ve Sellem
Efendi’miz; içinde yaşadığı, hazır bulduğu şirk sisteminin paradigmalarını
temelden mi değiştirdi? Yoksa kısmî palyatif tedbirlerle o şirk çirkefinin içinde
yaşamayı mı tercih etti? En azından şirk sistemini temelden değiştirerek, İslâm
nizamını gerçekleştirmek rüyası, hülyası, özlemi, hasreti bir Müslüman’ın manevî
mesuliyetini hafifletebilir… Hiç değilse bu aşk bir Müslüman’ı İslâmî mânâda insan
yapar… Peki, bu aşk bile yoksa? Bizim gibi “hiçbir şey”e benzemeyen “bir şeyler” çıkar
ortaya… Kendimizi şirk sisteminin içine pasif bir biçimde bıraktığımızda farkında olmadan
gâvurlaşıyoruz…
Belki kendi kendinize soruyorsunuz, ama sizin aklınıza gelmeme ihtimaline karşı ben
hatırlatayım: Böyle bir İslâmî nizam aşkı gönlünüzde sadece meknuz (saklı, gömülü) olsa
dahi toplumla yabancılaşmanız için kâfi sebeb değil mi? Bunun hissedilmesi dahi,
particinin, cemaatçinin, tarikatçının düşmanlığını celbetmek için kâfi gerekçe değil mi?
İkinci soru, hepimizin aklından geçen asıl soru: Rahatımızı bozmaya değer mi? Zaten
hayatımız bu sorunun cevabını veriyor… Hoş bir oyun! Kes yapıştır! Mantık
konstüriksiyonları içinde hoş vakit geçir… Elimizde “şeriat” gibi bir oyuncak!.. ”Fıkıh” gibi
de bir oyuncak prospektüsü var!.. Oyun tarifesi… Ben bir arkadaşımla anlaşıyorum.
Geldiğini haber vermek için “benim telefonumu çaldır, kapat” diyorum… Çaldırdı kapattı.
Ben aşağı indim. Bir bildirişme sağladım. Telefon şirketinden bir hizmet aldım, telefon
şirketini kullanarak… Ama ona bir bedel ödemedim. Şer’an meşru mu? Al size
koskocaman, nur topu gibi şer’î bir meselemiz doğdu!!
Bu meseleyi kurgulayacak kadar deha sahibi değilim… Anlatılıyor halk arasında:
İktidarın bakanlarından biri babası ile Amerika’ya gider. Otelde babası der ki: ”Oğlum
belki ben sabah namazına kalkamam, sen telefonu çaldır, kapat! “Sayın Bakan’ın 298

verdiği cevap gözler yaşartıcı… Dünya bunların yüzü suyu hürmetine duruyor…
Kırklar, yediler… Bizim aklımızın ermediği meseleler… “Peki! Babaaaaaaaaa! Telefon
şirketinin hakkı ne olacak?” Söz bitti! Konuşmaya başlasam “Ulan!” diye başlayacağım.
…devamı… konuşmuyorum!.... Susuyorum… Bütün İslâmî direnç noktalarını en hafif
tabiri ile yumuşattınız, kırdınız kendinize benzetiyorsunuz…
Kimse doğru gibi gözüken öncüllerden hareketle yanlış sonuçları meşru göstermeye
yeltenmesin… Kimse kendisini çok akıllı, başkasını ahmak sanmasın… Kimse insanları
sürekli kandırabileceği zehabına kapılmasın… Aldatan kendini aldatır… Aldatanın kendi
kişiliğindeki tereddi ve tefessüh; kazandığı, başkalarına verdiği zararın yanında hiçtir…
Kör at azdır. (Birinci öncül kesin olarak doğru)
Az olan meta kıymetlidir. (Bu da doğru. Nedret kanunu. Bir sabah kalkmışız dağ taş
altın. Hiç kıymeti kalır mı? Kalmaz!..)
O halde kör at da kıymetlidir. (Bu sonuca demogoji denir. Ve en büyük
hayasızlıktır.)
Gelelim bizim meselemize:
Esad zalim bir diktatördür. Kesin olarak doğru. Babasını da biliyoruz. Hama
katliamı.
Suriyeli Müslümanları bu zalim katilden kurtarmak lâzım. Kesin doğru..
O halde, uluslararası konjonktüre (Çin, Rusya, Fransa, ABD v.d.), oradaki
Müslümanların imkân ve kabiliyetine bakmadan, cesaretlendirmeliyiz,
silahlandırmalıyız. Irz namus ayak altında kalmış, yüz binden fazla insan ölmüş 299

umurumuzda değil! Hadi canım sende!... Bir gazeteci yazdı. (İsmini vermiyorum.
Belki kovarlar işinden) Daha Suriye’de ilk günler… Sadece demokrat protestolar var…
İstanbul’da bir toplantı… Yetkili Türkler ve Suriyeli direnişçiler… Bir direnişçi söz alıyor.
“Size teşekkür ederiz! Bize yardımcı oluyorsunuz! Ama dünya konjonktürünü
düşünmemiz lâzım. ABD ne der? Rusya, Çin, İran? Bizim imkân ve kabiliyetimiz…”
Türkler, nerdeyse adamı döveceklerdi”, diyor. “Müslüman cihaddan korkar mı? v.s. ”Hani
cihad Türklerin her gün yaptıkları sabah sporu ya! Bu hususla ilgili birileri nasıl olsa
provoke edecekti ve bu duruma getirecekti… gibi bir argüman tutarlı değildir!
Müslümanların kanının dökülmesi konusunda kolaylaştırıcı siz olmayın da, kim olursa
olsun.
Bildiğimiz bilmediğimiz dünya güç odaklarında bir yıpranma var… Postmodern telakki
hem iç, hem dış siyasette etkisini gösteriyor… Değerler dünyasındaki değişikliğe,
değerler parçalanmasına, erklerdeki parçalanmalar eşlik ediyor… Artık tek bir ABD, tek
bir Yahudi kimliği yok! Eğer siz vicdanınızı, kendinizi kiraya verirken, bu parçalanmış güç
odakları tercihlerinde yanlışlık yaparsanız çok güç durumlara düşüyorsunuz… Bu
durumda kârlı çıkan kim? İsrail… Bir Esad’ı destekliyor, bir direnişçileri… Çevresi
parçalansın, dağılsın… Birkaç haftada Esad düşer, hamakatı de ancak, ilim adamı
olmak(!) dış politika uzmanı olmakla mümkündür…
Az kaldı unutuyordum! Şu bizim telefon şirketi ile olan meselemiz ne oldu? Neyse
nasıl olsa bir din görevlisi çözer..
Tekrar belirtiyorum ki Mebsud’un 20. cildinin, 47. sayfasında; “Bir kime, bir
başkasının borcuna, kendisine karşılığında ücret verme koşuluyla kefil olsa, bu
ücret geçersizdir. İbrahim en-Nehaî Radıyallahu Anh’dan böyle nakledilmiştir.
Verilecek karşılık geçersizdir; çünkü bu sonuçta bir rüşvettir. Rüşvet de haramdır.”
diyor… Yani birisine kefil olur300

ken bunun karşılığı ücret almak haramdır. Peki, faizsiz finans kurumlarında işler nasıl
yürüyor? Ya da buna nasıl bir kılıf uyduruyor? Bu kurumlar sizden kefalet ücreti
almıyorlar, masraf karşılığı ücret alıyorlar… Hani bir A4 kâğıdı kullanılıyor ya… Hani bir
tükenmez kalem kullanılıyor ya… Hani memur 3-5 dakikasını veriyor ya… Ama şimdi bu
işler bilgisayarla yapılıyor… Uf bunaldım be! Bu kadar haysiyetsizliği dünya görmüş
müdür? Allah-u Teâlâ’yı kandırdıklarını sanıyorlar… Hâlbuki o kadar basit ki; “Allah’ım!
Kefalet karşılığı ücret almakta, vermekte haramdır. Ama nefsimize mağlup oluyoruz,
senin rahmetine sığınıyoruz!..” Bunlar o kadar delikanlı adamlar ki, Allah Celle Celalühu
karşısında eğilmezler… Fakat imanî bir tehlike var!... Amma da tuhafsın, önemli mi?
Yeter ki nefsimiz incinmesin! Ama durun bakalım görecekleriniz yanında bunlar ne ki?
Yeni nesil, bilgisayarların hünerleri arttığı gibi bizim yeni nesil din görevlilerinin de
hünerleri artıyor… O kadar velût, yetenekli mahlûklar ki, tahmin edemezsiniz. Teklifi
hükümler filan derken, bütün meselelere çare(!) bulunuyor. Allah korusun, insanlar
imanından ediliyor..
Hak Teâlâ Hazretleri’nin rızası için sadece metni veriyorum, gerisi size kalmış: DOĞU
ERGİL-NEŞE DÜZEL ROPÖRTAJ-Taraf Gazetesi 15.6.2010
{Doğu Ergil-- Gülen şunu da söylüyor. “İslâm’ın, siyasete ve devlete ilişkin hükümleri
yüzde üçü, beşi aşmaz” diyor.
Neşe Düzel--Yani şeriat devleti diye bir şey olamaz, öyle mi?
Doğu Ergil--Evet. “İslâm’ın daha çok ibadete, imânâ, ahlâklı davranışa ve ahlâklı topluma
yönelik ilkeleri vardır. Gerisi, insanların kendi aralarında vardıkları karar ve kurallarla
oluşturacakları yönetimlerdir. İşte insanların ürettiği bu kurallar ve hukuk, dinin
esaslarıyla çelişmemelidir. Dinin içinde siyasal olan kısım yüzde üçtür, beştir. İnsanın
yaptığı hukukun çelişmemesi 301
gereken kısım da budur. Onun ötesinde siyaset de, hukuk da dünyevi bir
olgudur” diyor. Bu çok önemli!.. Çünkü böylece toplumu radikalize etmiyor.
Neşe Düzel--Sivil hukukun, dinin yüzde üçlük kısmına aykırı olmaması da önemli
değil mi?
Doğu Ergil--Ama din yahu bu...
Neşe Düzel--Ama dinin bu yüzde 3-5’lik bölümünün içinde kadını mirastan
mahrum eden, onun tek başına şahitliğini tanımayan, faizi yasaklayan pek çok
kural var. Ticaret hukukundan ceza hukukuna varıncaya kadar pek çok hüküm var.
Öyle değil mi?
Doğu Ergil-- Fethullah Gülen, “bunların çoğu tarihî bir dönemde, bir toplumun
yaşam tarzından çıkan yorumlardır” diyor.
Neşe Düzel-- Kadının örtünmesine, başörtüsüne de tarihî bir yorum olarak mı
bakıyor?
Doğu Ergil--“Örtünme, amir hüküm değildir. İslâm’ın zorunlu kurallarından biri değildir.
Örtünmenin kendisi de, biçimi de tercihe dayalıdır. Esas olan kadının kendini teşhir
etmemesidir” diyor. Türban krizi bağlamında bir başka şey daha söylüyor. “İman eden
kişi örtünmek istiyorsa, onu zorla açmak kötü bir şeydir. Ama örtündüğü için
okuyamamak daha kötü bir şeydir. O yüzden daha az kötüyü tercih emek lâzım” diyor.
Neşe Düzel--Türbanlı kızlara başınızı açın ve üniversitenize devam edin mi diyor?
Doğu Ergil---Aynen öyle. Bu o kadar rahatlatan bir şey ki...302

Neşe Düzel---Gülen önemsenen bir adam olduğu için ona her yerden bilgi gittiğini
söylediniz. Ne demek istediniz?
Doğu Ergil---Hareketi, iki buçuk yıllık incelemeden sonra benim çıkardığım sonuç şu...
Bir Selefi İslâm diye cihadist bir İslâm var. Bir de İran’da olduğu gibi radikal bir Şia var.
Şimdi bunlara karşı bir de Fethullah Gülen gibi şiddeti dışlayan, moderniteyle ve Batı’yla
İslâm’ın uyumlu hale gelmesini Müslümanlar için uygun gören biri var. Batı dünyası böyle
birine olumlu bakıyor. Batı, bu adamı yarattı demek değil bu. Tam tersine hiç öyle yatırım
falan yapmaz. Bakar ki böyle bir güç doğuyor. Batı ondan faydalanmak ister. Şimdi
ortada böyle Fethullah Gülen gibi biri ve hareketi varken, İslâm dünyasındaki radikal
hareketlere karşı onun da görüşlerini alacaklardır ve onun da saflarında olmasını
isteyeceklerdir...}
Bırakın yahu! Bu halkın İslâm, İslâmî iman, Allahü Zülcelâl Hazretleri, Fahr-i Kâinât
Sallallahu Aleyhi ve Sellem gibi bir meselesi yok! İslâmî iman gibi bir meselesi yok! Bu
dindar bir halk, mistik, metafizik, okultik, laik, seküler, liberal, bir dine inanıyor!
Transandantal, müteal bir varlığa inanıyor… O böyle çok güçlü(!) bir inanç sahibidir..
Zalim, hem kendine, hem İslâm’a zulmeden, cehl-i mürekkeb içinde boğulmuş, kesret-i
kelâma mübtelâ din görevlilerinin; Şeriat-ı Garrâ-yı İslâmiyye’ye aykırı oportünist
yaklaşımlarına hiç değilse kalben buğz eden Müslümanları bütün gönlümle tenzih
ediyorum!... Ey Müslüman kardeşim sen alınma! Otuz iki dişini ruhuna gömmüş, boynunu
bükmüş, yapılan bu şarlatanlıklar karşısında mahsun ve mükedder, bunları Rabbimiz
Celle Celâlühu Hazretleri’ne havale eden İslâm kardeşim sen üzülme:
Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!303

Müslüman kardeşim! İslâmî iman sahibi kardeşim! Ben korkuyorum! Ben korkudan
titriyorum! Bir sokağa bakman kâfi… Çünkü kısas kıyamete kalmaz! Bunlar da dâhil
Allahü Zülcelâl Hazretleri cümlemizin ırz u namusumuzu korusun… Korkuyorum,
endişeliyim! Titriyorum… Musibet umumîdir… Bu halkın çok çok sevdiği insan Turgut
Özal: Alışırsınız! Alışırsınız! Alışırsınız! Demişti. Haklı imiş… Çünkü onu sevenler de
onunla aynı mayadandı.. Alışmak önemli değil, ama alışmaya alıştık! Alışmaya
alışmayınız! Alışmayacağız, Alışmayacağız! Alışmayacağız! Çokları, pek çokları, halkı
ciddiye almayacağız! Bir gün kırlara çık… Çayırların üzerinde oğlakları seyret!...
Müslüman kardeşim! Müslüman olmaya bakalım! Şuurlu Müslüman! Aksi takdirde
tabiatın boşluğa tahammülü yoktur… Biri gelip boynumuza yuları takacak… Rabbimiz
Celle Celâlühu Hazretleri’ne kul olmazsak, O’nun kullarının kulu olacağız… Mehmed
Akif’in güzel bir hikâyesi var:
Eşeklerin canı yükten yanar, aman, derler,
Nedir bu çektiğimiz derd, o çifte çifte semer!
Biriyle uğraşıyorken gelir çatar. o biri;
Gelir ki taş gibi hain, hem eskisinden iri.
Semerci usta geberseydi... Değmeyin keyfe!
Evet, gebermelidir inkisar edin herife.
Zavallı usta göçer bir gün akıbet ancak,
Makamı öyle uzun boylu nerde boş kalacak?
Çırak mı, kalfa mı, kim varsa yaslanır köşeye;
Takım biçer durur artık gelen giden eşeğe,
Adam meğer acemiymiş, semerse hayli hüner;
Sırayla baytarı boylar zavallı merkepler.
Bütün o beller omuzlar çürür çürür oyulur;
Sonunda her birinin sırtı, yemyeşil et olur. 304

Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi.
Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş:
Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!
Nasihatim sana: herzeyle iştigâli bırak;
Adamlığın yolu nerdense, bul da girmeye bak.
Adam mısın: ebediyyen cihanda hürsün, gez;
Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.
Adam değil misin oğlum.: gönüllüsün semere;
Küfür savurma boyun kestiğin semercilere.
Hakaret ediyorsun! Kime? Eşeklere mi? Başkasına hakaret haysiyetsizliktir.
Terbiyesizliktir… Hem de patolojik, hasta, çarpık bir kişiliği gösterir. Ayrıca başkasına
hakaret, zavallılıktır, acizliktir… Kimseye hakaret etme ihtiyacı içinde değiliz… Biz
sadece bir şuur durumunu tesbit ediyoruz… Ayrıca Kur’anî bir ifade olan Belhum Adal’i
de sana hatırlatırım… Bunun yanında ayrıca ağır tahrik de birçok davranışı meşrû kılar…
Mazur kılar demiyorum… Düşünün gözünün önünde mukaddesatı pâre pâre doğranan
bir adamı… Fikir öfkesi, salâbet-i dîniyyesinden gelen isyanı olmayan mahlûk,
anıramayan eşektir… Fikir öfkesi, salâbet-i dîniyyesinden gelen isyanı olan da anıran
eşek midir? Hayır, o Müslüman’dır… Hayır, o insandır…
Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan…
Hey sıkılmaz! Ağlamazsın, bari gülmekten utan
Allah rahmet eylesin Üstad Necip Fazıl; meselâ Amerika’daki meclis faiz haram dese
ve biri buna inansa küfürdür derdi.. Karadavi, sömürgeci bir coğrafyada yetişmiş,
dolayısıyla düşüncelerini ortaya koyarken yetiştiği ortam etkiliyor… Meselâ Seyyid Kutup
cevap veremeseler de bu İslâm’ın ürettiği bir sorun değil diyerek başka bir tepki
koyuyor… Diğer taraftan Tunuslu Hayrettin Paşa, Reşit Rıza, Muhammed Abduh,
Cemaleddin 305

Afgani’nin öz itibari ile yorumları modernist ve batılı değerler tarafından belirlenmiş..
Nitekim bu durumlarda çevre ile birlikte sosyal ilişkilerin de çok önemli belirleyiciliği var…
Çünkü bir gün reddedersin, ikinci gün kıvırırsın,.. Dördüncü gün de el insaf dedirtecek
noktaya gelirsin…
Mecellenin 13. maddesi; “Açık nasda ictihada mesağ yoktur.” 39. maddesi; “Ezmanın
tagayyürü ile ahkâmın tebeddülatı inkâr edilemez.” Fakat meseleleri doğru ortaya
koyamayıp sağlıklı bir analiz de yapamadığınız zaman, öyle bir telakki tarzı doğuyor ki;
maslahat ve ibahe yolu açılıyor. Meselâ Tufi isimli bir âlimin 1316’da, “maslahat deliller
kademesinde nas’dan önce gelir” diye iddia ettiği söyleniyor. Fakat İbrahim Kâfi Dönmez,
bunun yanlış olduğunu ve meseleyi iyi anlayamadıkları ve Tufi’yi iyi okumadıklarından
dolayı onun maslahat ile ilgili görüşlerini yanlış yorumladıklarını belirtmiştir. Tufi ve Şatıbî
yaşadıkları dönemde, maslahatı önemserler, öne alırlar. Fakat buradaki öne almaları,
Kur’an ve Sünnet’in önüne geçirme değildir. Kur’an’a, Sünnete ve o halkaya bağlı olmak
şartıyla, Müslümanların problemlerini daha öne çıkarmak maksadıyla, maslahat
kavramını öne çıkarırlar. Özellikle Tufi maslahatı aslında İcmâ gibi yorumlar.. Yoksa
bugün birilerinin günümüz meselelerine fetvalar anlamında yaptıkları ile uzaktan
yakından bir ilgisi yok. Hatta aksine onların yaptığı “ötekine” bir karşı duruştur.
Bugünkülerin yaptığı ise “öteki”nin umdelerini “din” ile legalleştirmekten,
meşrulaştırmaktan başka bir şey değildir… Dolayısıyla birincisi nasıl İslâmî anlamda bir
cehd ise ikincilerinki seküler bir çabadan başka bir şey değildir…
Burada iki örnek arz etmek istiyorum size. Fazlurrahman ve Abdülkerim Suruş.
Fazlurrahman Pakistanlı, Suruş İranlı.. Fazlurrahman diyor ki; “İslâmî çağdaşçılığın bir
anlamı varsa o da kesinlikle, şeriatın muhtevasının değişime, büyük ölçüde ve çok
yönlü bir değişime tabi tutulması gerektiğidir. Bu makalede belirtildiği şekilde
değişim ilkesi kabul edilirse, 306

bu faaliyet hiçbir şeyle sınırlandırılamaz. Hatta Kur’an’ın kanun koyan âyetleri
dahi bu yeni yorumun kapsamı dışına itilemez.” (!!!) Açıklamaya lüzum var mı? İslâmi
Çağdaşlaşma, kitabında da İslâm’da değişim konusunu işler ve bugün Müslümanların
lehine(!) şunlar yapılmalı diyerek, Kur’an ve Sünneti otoritenin kaynağı olmaktan çıkarır.
Suruş ise Ali Şeriati’nin öğrencisi.. Marksist ve Sosyalist İslâm(!!!) geleneğinden gelir. Ve
şu an itibariyle Liberalizmde karar kılan bir İranlı… Hatemi’nin İran’ı isimli kitapta Suruş
ile yapılmış bir söyleşi var. Şöyle diyor: “Tabi, demokrasi ve tüm bunların
savunucusuyum. İnsan hakları, özgürlükler dinin ötesinde konulardır.” Yine yoruma
gerek var mı?? Birincisi bu tiplerin Sünnisi idi, bu da Şiisi. Daryus Shayegan Suruş
hakkında şöyle diyor: “Suruş’un yaptığı, bir tür, dinin sekülerleştirilmesidir. İslâm’ı
içerden dönüştürüp, yeni durumlara uyumlu hale getirmeye çalışıyor…”
II. Meşrutiyet günlerinde, devlet maddi müzayaka içinde. Denizden tehlike gelecek,
donanma yapılması lâzım. O günün hükümeti bir mesele açıyor, diyor ki; zekâtlarınızı
donanma için verin. Burada fetvalar var. “Farz olan donanma ianesi ifa edilince zekât
sakıt olur.” Yani eğer donanmaya para verirsen zekâttan kurtulursun, diyor. “İane takdim
olunursa, zekât tehir olunur. Zekât tehir olunursa sakıt olur, çünkü sakıt olmazsa
haraç lâzım gelir”…
Fakat Elmalılı, üç noktada itiraz ediyor; ( Elmalı, Meşrutiyetten Cumhuriyete
makaleler, sh.269 ) {Şu istidlalin ba’s ettiği mukaddematını karilerin ve hatta karilerin ve
hüsnü niyetle birer birer göz önüne getirip tasavvur etmelerini rica ederim. Ümid ederim
ki tutulan yolun çıkmaz sokak olduğu pek kolay anlaşılır.” “Zekât bila hilaf farz-ı ayn,
münkiri kâfir olur. Donanmaya yardım, olsa, olsa farz-ı kifaye, nasıl onu farz-ı aynla
mukayese edersin} diyor, Sadece bir paragrafını aktarayım. “Evvela ileride bize bir takım
menafi-i medeniye verilmesini kabul ettiğimiz (medeni menfaatler vermesini kabul
ettiğimiz) müze hanedeki 307

asar-ı atikayı (eski eserleri) saniyen hazine-i hümayunda bulunan asar-ı atika ve
mücevheratı nefiseyi, salisen türbelerde, rabian camilerde hamisen hepimiz Osmanlı
olmak haysiyeti ile kiliselerde bulunan zi-kıyam emval ve asar-ı nefiseyi, sadisen gerek
sermayedarın ve gerek erbab-ı maaşın kefafından fazla emvalini alet terattüb satalım,
sarf edelim. Ve buna dair bir kanun-u şer’i yapalım.” Müzelerde bir sürü altın var. Milletin
zekâtı ile uğraşıyorsunuz. Onları satalım. Saraydakileri satalım. Hepimiz Osmanlıyız,
kiliselerdekini satalım. Hani onlar da Osmanlı milletinden. Bir kanun-u şer’i yapalım.
Bunların mecmuu, ihtimal bize bir İngiliz donanmasının kıymetini bahşedeceği gibi, sair
ihtiyacatı siyasiye ve medeniyetimize yetişecek bütün mefasidimizi izale edecektir demek
lâzım gelir.”
Yukarıda sözünü ettiğimiz telakkiler, Kur’an âyetlerinin bile haşa değişim dışı
kalamayacağı iddiasındadırlar.. Biz buna ürettiğimiz kavramla, (uydurduğumuz değil)
ciddi bir zihin mesaisi sarf ederek, “Kronos Teos” dedik.. Kronos, Antik Grek
mitolojisinde evreni yaratan gücün adı. Aynı zamanda Zeus, Kronos’un oğlu, yani Kronos
baş tanrı. Dolayısıyla “zamanı tanrı olarak kabul eden anlayış” bununla ilgilidir. Yalnız
bunlar işin lâfını etmişler, bizimkiler hayata geçirmişler… Hangisi daha tehlikeli?
Tatbikattaki tekrarlar bir süre sonra inanç haline geliyor… Peki iman???
İşte bizdeki, güya maslahata dayalı fıkıh anlayışı, sözüm ona, modüler mobilyalar
gibi, parçalı, (masa oluyor, çıkarıyorsun bir parça ekliyorsun, sandalye oluyor. Ekliyorsun,
çıkarıyorsun, yatak oluyor)bir din telakkisidir.. “Modüler bir din” anlayışı... Talebe göre,
ihtiyaca göre bir din yorumu.. Meselâ işçilerle konuşmak istersin, hemen, “İslâm işçi
haklarına şüphesiz önem verir.” Zenginlerle konuşuyorsun; “Efendim tabi, İslâm
sermayeye çok önem verir”… Modüler dediğim bu.. Ne istersen, ne ararsan, herkese
göre bir şey var.. Veya yap-boz, çocukların oynadığı, yap-boz gibi… 308

1960’lı yıllarda rahmetli Üstadım Necip Fazıl’ın ifadesi ile sosyalizm uyuz hastalığına
benziyordu… Merhum bunu Birinci Cihan harbindeki (Belki de sol jargondaki ‘ Birinci
Paylaşım Savaşı’ daha doğru gibime geliyor) uyuz salgınına benzetirdi…O zaman
herkes uyuz hasalığına yakalanmış…Evin efendisinden, uşağına kadar…İşte 1960
yıllarda sosyalizm böyle… Sadece bir rivayet, emin olmadığım için ismini
veremeyeceğim ama hilm sahibi diyebileceğimiz bir Müslüman yazar, o günlerde
kendisini ziyarete gelen, Yüksek İslâm Enstitüsü talebelerine, “sosyalizmi öven veya
andıran, âyet ve hadisler bulup bana getirin”, dediği rivayet edilir. Yani o gün “İslâmiyet”
sosyalist idi… Nasıl oldu ise şimdi kapitalist oldu… Şer’an, şehre gelen köylünün malını
yolda çevirip pazara girmeden alamazsınız… İşte İslâm Serbest Pazar ekonomisi!
Yukarda arz ettik filin, kılı ile farenin kılı aynı. Öyleyse fil farenin aynı.. Yani her gördüğün
sakallıya “baba!” diye saldırıyorsun burada bir sorun var… Şimdi biraz düşünün!... Fikrî
nesebinizden şüpheniz mi var?
Şu hatıra, bu ülkenin gençliğinin hangi serancamlardan geçtiği hakkında bir fikir
verebilir, diye düşünüyorum…. 1960’lı yıllar… Cağaloğlu’nda MTTB binası… O zaman
benim gibi Anadolu’dan gitmiş bir talebe için muhteşem bir bina… O zamanın
terminolojisine göre, solcuların elinde… İşçi Partisi’nin kongresi olduğunu söylediler
Pazar günü… Biz de basmaya gittik… O sırada itişmeler kakışmalar… Polis hücum
ediyor, biz kaçıyoruz… Tekrar hücum ediyoruz… Polisin tekrar savleti… Bir ara Milli
Eğitim Müdürlüğü’nün köşeye doğru kaçtım… Orası tenha idi… O sırada Sultan Ahmet
tarafından o güne göre lüks, son model bir taksi geliyor, hani kayık gibi… İçinde
zenginliği giyiminden belli olan bir erkek… Durdu pencereyi açtı, “Bu kalabalığın sebebi
ne?” diye bana sordu. Ben de “İşçi Partisi’nin, komünistlerin kongresi var, onu
basıyoruz.” Dedim. Sınıf şuuru içinde, bizim sınıftan olan bir adam.. Tepkisi:
“Eşşekoğlueşekler!..” Birden hamle yaptım… Fakat gazı bastı fırladı gitti…309

Şimdi bazı soruların sorulması lâzım… Niçin basmaya gitmiştik? Kaldı ki ben küçük
yaştan beri zengin düşmanı, mülkiyet düşmanı birisiyim… Tamam, tamam açıklayayım…
Dincilerin mülkiyete, zenginliğe karşı özel bir saygısı var… Samimi âşık geçte olsa
ma’şûkasına kavuşurmuş… Nihayet dinciler birkaç on yıldır ma’şûkalarına kavuştular…
Söylemeye lüzum var m? Gâvursal bir sistemde, gâvursal yöntemlerle elde edilen,
zenginlik ve mülkiyete düşmanım…
İslâm’ın nasıl istismar edildiği konusuna devam ediyoruz: Bu hususla ilgili bir örnek
vermek istiyorum. Bir tanıdık anlatmıştı geçenlerde. Simsiyah çarşaf içinde bir genç kız.
O kadar şuurlu. Bir yerde sohbet başkanı.. Yani iddiası ve temsiliyeti var.. Yeğenleriyle el
sıkıştığını duyanlar soruyorlar İslâm noktai nazarından nasıl açıklıyorsun diye… “Odun
niyetine deyip, sıkıyorum” diyor. Allah korusun İslâm nereye geliyor, nelere indirgeniyor
dikkat edin!!
Bu; değişimlerden sonra gerçekleşen; itikattaki iğtişaştır. Karışıklık yani saflığın
kaybolması… “İtikattaki iğtişaş” yani itikadın duruluğunun ve saflığının kaybolması
nispetinde, ibadetin ve muamelâtın kışrına sarılma. Durum böyle olunca itikatta
saflığın kaybolduğunu hisseden insanlar, kandilleri takip ediyor, kandil simidine ve
benzeri şeylere çok hassasiyet gösteriyor… Peki, kandil nedir, kandil simidi nedir, şu
saydığımız skalada nerede yer alıyor? Muamelâtın kışrına sarılma dediğim budur..
Bunun içindir ki yıllardır söylüyorum. Tesettürün idrakinde ve bilincinde olmadan bir
bez parçasına, bir paçavraya bu kadar anlam yüklemeyin. Dağlar kadar günahlarınızı
kamufle etmek için, ona sarıp kurtulduğunuzu sanmayın. Her türlü şer’î ihlallerin üzerine,
onları örtmek için bir şal gibi atmayın. Bu kadar istismara dayanamaz. O, manen epriyor,
şerha, şerha yarılıyor, 310

ruhları çırılçıplak bırakıyor. Başınızı örttüğünüzü sanıyorsunuz ama hakikatte
itikadınızdan soyunuyorsunuz..
Bugün özellikle tarikat ve fıkıh konusunda dikkatle durmak lâzım… Eleştiriye açık
olmak üzere bozulmuş tarikatlar tabirini kullanmanın yanlış olduğu kanaatindeyim.
Bozulmamışı yok ki! Bilmiyorum çok mu aşırı yükleniyorum, fakat epeyce düşündükten
sonra diyorum bunu. Elbette tarikatın aslını kabul ediyorum. Aleyhissalâtu Vesselam
Efendimizin, batını olduğuna inanıyorum. Elbette dünyanın bilmem neresinde hakiki Allah
dostları veliler olabileceğini kabul ediyorum.. Fakat bugün için bozulmamış tarikat yok
gibi geliyor bana. Biz Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’de, tarikat, tasavvuf deyince ölçü olarak
İmam-ı Rabbani hazretlerini alırız. Mektubat’ın 1. cildinin 245. sayfasında, 48. mektupta.
“Ve insanlar kıyamet gününde tasavvuf yerine, şeriattan hesaba çekilecektir. O
halde en büyük hayır şeriatı yüceltme ve onun her hangi bir hükmünü diriltmek
için çalışmaktır.” Ve “Özellikle İslâmî şiarların yıkıldığı günümüzde, (sene 1560’lar)
bunun değeri çok daha fazladır. O kadar ki; Allah yolunda harcanan binlerce altın
dahi, bir tane şer’i meseleyi yüceltmek kadar değerli olamaz.” Çünkü tasavvuf
mükellefiyet (teklifle ilgili) değildir. Şeriat hassasiyeti olan veli her zaman bunun
bilincindedir. Tasavvuf dinin mebnâ temeli değildir.. O şeriattan ayrılamaz çünkü onun
ruhudur. Tasavvufu maalesef bugün şeriatın alternatifi haline getirdiler. Tarihte İbn-i
Arabî, Cüneyd Bağdadi, Kuşeyri, Sülemi, Suhreverdi hep sahte tasavvufi hareketlerle
mücadele etmişler ve Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat yolunun bu husustaki anlayışını,
telakkisini yazmışlar, anlatmışlardır.
Tasavvufu Efendimizin batını olarak kabul eden İmam-ı Gazali, aynı zamanda
Batıniliğin İç Yüzü diye bir kitap da yazmış.. İmam-ı Rabbani vahdet-i vücud’un istismar
edildiğini görünce vahdet-i şühud demiş. İbn-i Arabî’nin velayet ve velilikle ilgili
söylediklerinin istismar edildiğini ve yanlış anlaşıldığını görün311

ce Peygamberin nübüvveti ile velayeti hususunu yeniden ele almış ve anlatmıştır.
Hep aynı hassasiyet.. Hiçbir şey şeriattan bağımsızlaşamaz, ayrılamaz.. Tarihte her
zaman özellikle şeriatın, zamânâ ve mekâna hâkimiyetinin dejenere edildiği dönemlerde,
özellikle sufiler tasavvufun ne olduğunu ve ne olmadığını yazarak, anlatarak, göstererek
şer’i hassasiyetlerini göstermişlerdir.
Mektubat’ın 1. cildinin 176. sayfasında, 29. mektup. “Meclislerinde fıkıh kitabı
okunmalı. Hatta tasavvuf kitabı hiç okunmasa bile zararı olmaz.” Yine Mektubat’ın 1.
cildinin 357. sayfasında, 91. mektup. “Bilmek gerekir ki, mutlaka yapılması gereken
şey öncelikle fırka-i Naciye olan Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat âlimlerinin görüşleri
doğrultusunda akideyi düzeltmektir. İkinci olarak fıkhi hükümlerin gerektirdiği
şekilde amel etmektir. Biri itikadî, diğeri ameli olan bu iki kanat elde edildiğinde de
kutsi âleme uçmayı hedeflemek gerekir.”
Günümüz anlayışında genelde şöyle bir şema yapılıyor. İç içe halkalar düşünün..
Dıştaki en geniş halka tasavvuf olarak değerlendiriliyor. Onun içinde marifet, hakikat,
şeriat.. Şeriat merkeze konuyor, bir anlamda kuşatıcılığı ve belirleyiciliği daraltılarak
hususileştiriliyor. Oysa doğru şema bunun tam tersidir. Böyle bir anlayış hakikatte hem
tasavvufun içini boşalttığı gibi hem de şeriatı anlamsızlaştırıyor. Tasavvuf bir mistisizm
haline gelirken, şeriat kuralı ve kalıbı olmayan bir konuma indirgeniyor.. Bizim bildiğimiz,
Şah-ı Nakşibend’in, İmam-ı Gazali’nin, Serrac’ın bize öğrettiği, Ehl-i Sünnet ve’l
Cemaatin tasavvuf anlayışının içi boşaltılıyor. Bir anlamda, adeta tasavvufu, dinin ve
İslâm’ın onun içinde olduğu bir şeymiş gibi yorumluyor. Oysaki tam tersidir. Çünkü bizde,
şeriat asıl halkadır. Tasavvuf onun içinde mertebelerden bir tanesi. Dış halka olmadığı
zaman iç halka olur mu? Hind düşüncesinde marifet yok mu? Var. Hıristiyanlıkta
mistisizm yok mu? Var. Dolayısıyla biz şeriatı genel halka yapmazsak, Hıristiyan
mistisizmiyle, İslâm tasavvufunun bir farkı kalmayacak. Mevlana böyle yapılmadı mı? Bu
zihniyet bugün İbn-i Arabî 312

için aynı şeyi yapmıyor mu? Özellikle batılıların yaptığı dejenerasyon da buradan
kaynaklanıyor. Yani, şeriat olmadığı zaman, onun içindeki hiçbir şeyin anlamı kalmıyor.
Dolayısıyla genel halka şeriattır, tasavvuf onun içinde hususi bir alandır. Onun için de
kimse tasavvuftan mükellef değil. Biz şeriattan mükellefiz. Tasavvuf ise, selim akıl sahibi,
Allah Teâlâ’nın kendilerine farklı bir nitelik bahşettiği insanların yoğunlaşacağı bir alandır.
Şeriat olmadan tasavvuf olmaz, ölçü budur. İslâm bir medeniyet tasavvurudur derken
bunu kastediyoruz… Kur’an ve Sünnet nasıl ayrı iki kategorik ayrım değilse, hepsi
Kur’an’ın belirleyiciliği ve kuşatıcılığı içindeyse, tasavvuf, fıkıh, hadis, kelâm, (maalesef
bunlar modern ilahiyatta ayrı kategoriler gibi değerlendiriliyor)birbirinden ayrı ve bağımsız
disiplinler değildir.
Mektubat’ta 94. mektub. 1. cilt, 360. sayfa:“İnsana her şeyden önce gereken şey
fırka-i Naciye olan Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat âlimlerinin görüşleri doğrultusunda
akideyi düzeltmek ve ikinci olarak da fıkhi hükümlerin gerektirdiği şekilde salih
ameller işlemektir.” Mektubat’ın 1. cildinin 562. sayfasında aynen İmam-ı Rabbani
hazretleri şöyle buyuruyor; “Şüphesiz sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. Hidayetin en
hayırlısı ise Muhammed’in hidayetidir. İşlerin en şerlisi sonradan eklenendir. Her eklenen
şey bid’attir. Ve her bid’at sapkınlıktır.” Ve yine Mektubat’ın 2. cildinin 435. sayfasında;
“bir işin sünnet ya da bid’at olduğu anlaşılmıyorsa, bid’at olma ihtimali sebebiyle,
o işi terk etmek daha hayırlıdır. Sünnet olma ihtimali göz önüne alınmaz.”
Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusunun 1. cildinin 72. sayfasında; “Genel bir hüküm olarak,
şâri’-i hâkimin muharremata olan itinası, mübahata olan itinasından ziyadedir.”
Yani Allah Teâlâ’nın haramlara olan itinası, helâllere olan itinasından fazladır. Ve yine
Mecelle’nin 18. maddesi; “muhallil ile muharrem içtima edince muharrem galebe eder.”
Helâlle haram bir noktada 313

birleşirse, haram galebe eder. Doğru ile yanlışın çarpımı, yanlıştır. “Kem âlatla
kemâlat olmaz.”
İçtihat hususuna gelince… Farklı tanımlar var. Meselâ bu tanımlardan biri; “bir
müçtehidin, usul kaidelerini olanca gücünü sarf edip uyguladıktan sonra vardığı hüküm
ve görüştür.” Bir diğer tarif; “fakihin şer’i ameli hükümleri tafsili delilerden çıkarabilmek
için olanca gücünü ortaya koymasıdır.” Diğer bir tarif; “fakihin tafsili delilerden ameli
hükümler çıkartmak için, bütün gücünü harcaması demektir.” Ömer Nasuhi Bilmen şöyle
diyor; “fer’i olan bir hükm-i şer’iyi delilinden istinbat hususunda mechud-i bezl, (olanca
kuvvetiyle).” Yani bütün tanımlarda ortak olan; “tafsili delilerden, (yani Kur’an, hadis ve
icmâdan) fer’i hükümler çıkarmaya içtihat deniyor. Ve burda özellikle fer’î deniliyor, fer’î
dendiğinde, itikat içtihat dışı bırakılıyor. İtikat ve ibadette içtihat yok. Ama fer’î amelî
meselelerde var..
Müçtehid ise genel olarak ikiye ayrılıyor. Müçtehid-i mutlak, Müçtehid-i mukayyet diye.
Bütün konularda içtihat yapan zatlara müçtehid-i mutlak, sınırlı konularda içtihat yapana
da müçtehid-i mukayyet deniliyor. Burada şu da unutulmamalıdır ki, içtihat meseleleri de
içtihatla tespit ediliyor. Bir Müçtehidde bulunması gereken vasıflar nelerdir? O da içtihatla
tesbit edilmiş. Onun için Hanefilere göre ayrı, şafilere göre ayrı. Müçtehidde bulunan
hususiyetler 10’a kadar çıkarılıyor. Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusunda dört vasıf var. Meselâ
Zekiyüddin Şaban’da altı vasıf var, Fahrettin Atar’da yedi vasıf var. Ama ben hepsini,
yani Hanefi telakkisini harmanlayınca on vasıf ortaya çıktı.
Hanefilere göre; müçtehitlerin tabakaları ise yedidir.
1. Mutlak müçtehit,
2. Mezhepte müçtehit,
3. Mesailde müçtehit,
4. Ashab-ı taklit, 314

5. Ashabı tercih,
6. Ashabı temyiz,
7. Mukallit.
Bunlar detaylar, ama en azından şunu bilelim ki; bir mutlak müçtehit var bir de
kademe, kademe aşağıya doğru mukallide kadar inen yedi tane basamak var. Mutlak
müçtehit bütün meselelerde içtihat eden kişidir, meselâ hem icâre konusunda içtihadı
var, hem namaz konusunda, hem de abdest konusunda.. Yani fıkhın bütün alanlarında
içtihat edebiliyor.. İbadet ve itikatta şer’an içtihat geçerli değildir.
Kamil içtihadın şartları nelerdir?
Evvela Arapça bilmek... Hemen hemen bütün kitaplarda birinci şart Arapça bilmek…
Bu hususla ilgili İmam-ı Gazali Hazretlerinin gayet nazik, şık bir ifadesi var; “bu başlıklar
ancak, Arap dilinde içtihat derecesine ulaşmış kimselerde bulunabilir. Yani, öyle bir
Arapça bilecek ki; Arapça konusunda içtihat edecek.” Ve genel olarak kitaplarda
söylenen şu; Arap olarak doğup büyümüş, yani anadili Arapça olacak, ya da İmam-ı
Âzam hazretleri gibi onlarla beraber yaşamamasına rağmen, onlar kadar mükemmel
Arapça bilecek. Arapça bilecek derken, o günkü Arap şairlerinin şiirlerinin bir çoğunu
ezbere bilmeli..
Bir parantez açayım; cumhur halk demektir, cumhuriyet de halkın idaresi demek
diyorlar ya.. Bu yanlıştır, kavramlar meselesini kavrayamamakla ilgilidir.. Kasım 1925,
tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı. 26 Aralık 1925 uluslararası saat ve takvim kabul
edildi. 17 Şubat 1926 Türk medeni kanunu kabul edildi. Yani, şeriatın, aile ahkâmına ait
hükümler ortadan kaldırıldı. Dolayısıyla şu anda bizlerin nikâhının ne olduğunu
bilmiyorum. Tabi yasal olarak nikâhımız var, kıyılmıştır, ama şer’an durumumuz nedir,
bilmiyorum. Çoluk çocuğumuzun durumu nedir, bilmiyorum. Türk Ceza kanunu 1 Mart
1926’da kabul edildi. 315

Bu ne demektir? Had cezalarını ifade eden İslâm hukukunun kaldırılması demektir.
Bu nedir? Allah Azimü’ş-şan’ın, Kitab-ı Keriminde bizzat tayin ettiği had cezalarının
ortadan kalkması demektir. Hırsıza verilen ceza, zaniye verilen ceza, hadd-i kazf cezası,
hadd-i şurb cezası vs.. Onun için cumhuriyet cumhur demektir, biz de cumhuruz
denildiğinde, bu ahlâksızlıktır!.. Dolayısıyla Arapça bilen de, bu şekilde bilecek Arapçayı.
Kavramların içinin ne ile dolduğunun, nasıl oluştuğunun idrakinde olacak!.. Kur’an’ı
Azimü’ş-şan’da kullanılan kavram acaba nasıl kullanılıyordu. Peygamberimiz onu nasıl
anlıyordu ve Ashab-ı Kirama nasıl anlatıyordu ve Ashab-ı Kiram ne anlıyordu? Bunlar
çok çok önemli..
Gerek Kur’an’ı Azimü’ş-şan gerekse sünnet-i seniyyelerdeki o “gamizeleri” kavraya
bilmek için. .. Sarf, nahiv, belagat, meani, beyan, lisan ve edebiyat ilimlerini öğrenmek
lâzım… Bütün bunları bilmesi gerekiyor… Demek ki; birincisi Arapçayı bilmektir.
İkincisi Kur’an’ı Kerimi bilmek… Mutlak içtihat mertebesine erişebilmek için Kur’an’ın
bütün âyetlerini bilmek.. Bu Hafız-ı Kur’an mânâsına mı? Hayır.. Şöyle dersem belki
daha iyi anlaşılacak; Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisinin içtihat maddesini Yunus
Apaydın yazmış. Diyor ki; “Ahkâmla ilgili olan âyetler iki yüz tanedir.” İmam-ı Gazali
hazretleri de; “beş yüz” diyor, siz deyin sekiz yüz, diyor. Yani bu kadar âyeti bilen mutlak
müçtehit olabilir. Fakat Zekiyüddin Şaban diyor ki; “hüsnü niyeti olan, ihlâslı olan bir kişi,
enbiya kıssalarından dahi hüküm istinbat edebilir. Biz her şeyi sebep sonuç ilişkisi içinde,
rasyonel biçimde değerlendirmiyoruz; bildiği ile amel edene Allah bilmediğini de öğretir”
… Burada temel bir yol ayrımını arz edebiliyor muyum acaba? DİB meseleyi
matematiksel olarak ele alıyor, iki yüz tane âyet var, diyor. Diğer taraftan ise âyeti
kerimede şöyle buyuruluyor; “biz onları boşa anlatmayız. Allah sivrisineği bile misal
vermekten çekinmez.” Bunların hepsinde bir hikmet vardır.. Galiba, bu bakımdan,
Zekiyüddin Şaban’ınki doğru gibi 316

geliyor bana. Zaten orada öyle diyor; “Âyetlerin hepsini bilmese dahi, meseleye
gerekli olanları hatırlayabilmesi, açıp bakabilmesi” gerekli diyor.
Meselâ bazı âlimler, Ahkâm-ül Kur’an diye kitaplar yazmışlar. Bazıları diyor ki; bunlar
da kâfi. Ama onların dahi kâfi olmaması gerekir gibi geliyor bana. Çünkü hüküm ifade
eden âyetlerin yanında, Kur’an’ı Kerimin ihtiva ettiği bütün âyetleri topluca bilmek gerekir.
El Esnevi, (hicri 772’de vefat etmiş) bu konuda şöyle demiştir; “Hüküm ifade eden
âyetleri diğerlerinden ayırt etmek, Kur’an’ın zaruri olarak hepsini bilmeye bağlıdır.
Üçüncü olarak sünneti bilmesi gerekiyor.
Dördüncü olarak da; icmâ ve bu hususla ilgili konuları bilmek. Çünkü ehlisünnet
mezheplerinde, icmâ üzerine içtihat edilemez… Sadece Mutezile’den Nazzam ve Şia’nın
bir kısmı ile Hariciler icmâ vaki olan konularda içtihat edilebileceğini söylüyor.
Bütün bunları yani bu usulü bırakıp “Kur’an İslâm’ı” ve benzeri tanımlamalar ve
saçmalıklar ne anlama geliyor dikkat etmek gerekiyor.. Allah korusun İslâmiyet, bütün
surlarından temizlenilmeye çalışılıyor. Kur’an’ı Azimü’ş-şan, onun etrafında sünnet-i
seniyye tahkim edilmiş, onun etrafında icmâ-ı ümmet… Dolayısıyla zaten muhkem bir
âyet konusunda içtihat söz konusu değil. Mütevâtir hadis konusunda içtihat söz konusu
değil. İcmâ konusunda da içtihat söz konusu değil. Bu bir kalenin tahkim edilmesine
benzer.. Ama dikkat edin, zaten kıyas asırlardır atıldı. İcmâ ortadan kaldırıldı. Sünnet
ortadan kaldırıldı, şimdi Bir Kur’an kaldı. Sözüm ona, “Kur’an” derken, kastettikleri Allah
Celle Celalühu’nün kelâmı değil, nefislerin, hevâ ve heveslerinin “Kur’an” diyerek
uydurdukları, anladıkları ve yorumladıklarıdır… Bugün hadler meselesi tamamen göz
ardı ediliyor. Hiç kimsenin umurunda bile değil.. İslâmiyet, Allah korusun, 317

tamamen hevâ ve hevesimiz üzerine neş vü nema bulmuş bir din haline getiriliyor.
Onun için ısrar ediyorum ki ehlisünnette icmâ konusunda içtihat edilmiyor. Yani, bir
konuda icmâ varsa, içtihat söz konusu değildir…
Beşinci olarak kıyası bilmek... Edille-i şer’iyyeden dördüncüsü “kıyas-ı fukaha.”
Dolayısıyla bir müçtehidin hüküm çıkarabilmesi için kıyas hükümlerini bilmesi gerekiyor.
Altıncısı fıkıh usulünü bilmek... Fıkıh usulü; tafsili delilerden fer’i hükümler çıkarmanın
kurallarını koyan bir disiplindir. Kaldı ki, zaten Müçtehid için de kendi usulünü koyma gibi
de bir şart vardır. Mutlak müçtehidin önemli özelliklerinden biri de budur. İlk usül kitabı
İmam-ı Yusuf tarafından yazılmıştır. Ama maalesef bugüne kadar gelememiştir. Bizim
elimizdeki en eski usul kitabı İmam-ı Şafi Hazretlerine aittir: Risale…
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisinde bu şartlar;
Arapça bilmek,
Kur’an bilmek,
Sünneti bilmek,
İcma vaki olan konuları bilmek,
Kıyası bilmek,
Fıkıh usulünü bilmek,
Fıkhı bilmek,
Bunların yanı sıra derin kelâm bilgisinin yerine, kişiyi Müslüman kılmaya yetecek
ölçüde kesin inancın şart koşulur. (Burası çok şayanı dikkat, yani, kelâm konusunda
mütehassıs olması istenmiyor.) Yine müçtehidin Akaid konularında mukallit olmasının
içtihada engel görülmemesi, müçtehidin bid’atçi olmaması ve sağlam itikat sahibi olması
da gerekli şartlar olarak sıralanır. Ömer Nasuhi Bilmen Muvazzah İlmi Kelâm’da; “kâinatı
meb318

de ve me’ad itibarıyla, kanun-u İslâm üzere bahsedendir.” Kader meselesi, Allah’ın
zatı ve sıfatları meselesi, hep kanun-u İslâm üzere. Bir Müçtehitte, bu derin kelâm bilgisi
şart değildir. Çünkü itikat ve ibadette içtihat yapılmaz…
Muhammed Ebu Zehra’nın, Ebu Hanife isimli güzel bir kitabı vardır. Bu hususla ilgili
oradan bir olayı naklederek devam ediyorum… Rivayet olunduğuna göre İmam-ı Âzam,
oğlu Hammad’ı kelâm meselesinde münakaşa yaparken gördü ve onu bundan vaz
geçirdi. Ona; seni münakaşa yaparken görüyoruz, dedi. Oğlu da diyor ki; “seni münakaşa
yaparken görüyoruz, bizi neden men ediyorsun” deyince, cevabı şu oldu; “biz münazara
yaparken, arkadaşımız kayıp düşecek, yanılacak diye korkumuzdan başımızda kuş
varmış gibi dururduk.” “Siz ise münazara yapıyorsunuz ve arkadaşınızın düşmesini
istiyorsunuz. Arkadaşının kayıp düşmesini isteyen, arkadaşını tekfir etmek istiyor,
demektir. Arkadaşını tekfir etmek isteyense, arkadaşından önce küfre düşer.”
Sekizinci olarak “mekasıd-ül ahkâm” veya “muradı ilahî” veya “mekasıd-ül şeria”. Yani
fıkhi hükümler çıkarmak isteyen bir müçtehit; İslâm şeriatının amaçlarını ve Hz
Peygamber’in gönderilme sebeplerini iyi bilecek.
Makasut-ül ahkâm veya muradı ilahî veya hikmet-i teşri hangisini kullanırsanız,
bununla, içinde bulunduğumuz çağın ruhu birbirine ters düşüyor. Dolayısıyla bugünkü
yanlışların çok önemli kısmı buradan geliyor. Yani bir kişi, istediği kadar âlim olsun, bilgili
olsun, malumatlı olsun; eğer pazarlıksız bir şekilde, ihlasla bu muradı ilahiye teslim
olmuyorsa, muhakkak varacağı yer yanlıştır. O zaman, “zaman” ön almaya başlıyor
muradı ilahîden önce.. İşte o zaman “Kronos Teos” oluyor, yani zamanın
tanrılaştırılması… Unutmayın ki, Zeus’u da Kronos yaratmıştır. Yani en üst tanrıyı da
yaratan tanrı Kronos… 319

Dokuzuncu olarak “meleke-i fıkhıyye.” Veya Ömer Nasuhi Bilmen’in deyimiyle;
“meleke-i fekâhet”... Böyle mahdut meselelere vakıf olabilmek için bir de feraset lâzım.
Çünkü bir Hadis-i Şerifte şöyle buyuruluyor; “müminin ferasetinden korkunuz o Allah’ın
nuruyla nazar eder.” Buradaki feraset, sanki vasıtasız kavrama gibi.
Bir hikâye anlatmış olalım; bir padişahın oğlu varmış. Diyor ki; işte bizim oğlanı çok
maharetli bir sihirbaz yapana bilmem kaç tane deve ihsan edeceğim… Fakat eğer
yetiştiremezseniz kellenizi alırım. Neyse biri kabul ediyor. Epeyce çalıştırıyor, sonunda;
tamam padişahın imtihanı artık geçebilir diyor. Padişah oğlunu imtihan edecek;
sihirbazlıkta yetişmiş mi, yetişmemiş mi? Eline yüzüğünü almış; oğlum bu elimdeki ne,
diyor. Yuvarlak bir şey baba, diyor. Aferin oğlum. Başka? Ortası delik. Aferin oğlum
bildin. Peki, ne o zaman? Değirmen taşı… Hemen hocayı çağırmış. Hani sen bunu
yetiştirecektin, yetiştirememişsin.. Bir dakika hünkârım demiş, ben bunun yuvarlak
olduğunu öğretebilmişim, içinin delik olduğunu öğretebilmişim, bunun değirmen taşı
olmadığını bilmesi için feraset lâzım. Feraset de öğretilmez, demiş.. Bu arada bir de
melekeden bahsediliyor. Sürekli şekilde meselelerin içine girerek içselleştirmek… Yani
bir nevi temrinler yapmak.
Onuncu olarak ihlas sahibi, itikat sahibi olması lâzım.. Ve bid’atlardan uzak bir kişi
olması lâzım. Halis bir niyet kalbi Allah’ın nuru ile aydınlatır… Onu bu dinin özüne nüfuz
ettirir. Ve yalnız hakka yöneltir. Haktan başkasına meylettirmez. Çünkü Allah ihlâs sahibi
kimsenin kalbine hikmet kapılarını açar. Ve ona hidayet eder. İslâm dini ancak kalbi ihlâs
ile aydınlanmış olanların idrak edeceği ilahî bir nurdur. Hâsılı şu on özelliğe sahip kişiler
içtihat edebilir, müçtehit sıfatına sahip olabilir.
Gelelim içtihadın hükmü meselesine… Ömer Nasuhi Bilmen: “İçtihadın hükmü,
galebe-i zandır.” Diyor. “Yani içtihat 320

ile sabit bir mesele hakkında kanaat, hata ihtimali ile beraber, galebe-i zandır.
İçtihatta daima hata ihtimali vardır. Bir müçtehit kendisinin hakka isabet ettiğini, kat’i
surette iddia edemez. Belki isabet ettiğine, zannı galibiyle kani bulunur. Bu cihetle içtihat
katiyattan olan usül ve füruda cari olmaz. (İbadette, itikatta olmaz.) Çünkü bunlarda
galebe-i zan kâfi değildir. Bunlarda cezm lâzımdır. Bir müçtehidin daima isabet etmesi
icap etmez. Bir müçtehit bir meselede musip olacağı gibi, (isabetli olacağı gibi) diğer bir
meselede muhtî olabilir. (Hatalı olabilir). Çünkü her hadisenin hükmü, İndallah birdir. Bu
hüküm müçtehidin içtihadına tabi değildir. Bu hükmü keşfeden bir müçtehit musiptir.
(İsabet etmiştir.) Keşfedemeyen bir Müçtehid de muhtidir, (hata işlemiştir.) Bir müçtehit
hata etse de, İndallah mesul olmaz. Belki mecur olur. Ecir sahibi olur. Çünkü bir hakkın
zuhuru için kendi kudretini sarf etmiştir. Şu kadar var ki, bir müctehid, kendi iktidarını
layıkıyla sarf etmeyip, doğru yol vazıh olduğu halde, hilafına İçtihatta bulunursa bundan
dolayı mesul olmuş olur. Bu bile bile yanlış içtihat veya saptırmak anlamına gelir… Bir de
âlemin hudusü, kıdemi gibi akliyatta hak Teâlâ’nın zat ve sıfatı gibi ilahiyatta ve
nebeviyatta hak, bilittifak bir olduğundan, bunlardaki hata ma’füv değildir.”
Demek ki; Allah’ın zat ve sıfatı, ibadetler konusundaki hatalar affedilmez. Niye?
Çünkü bu konuların tartışılması yasak edilmiştir. Meselâ kader konusu.. “Hata eden bir
Müçtehid hükme isabet edemediği cihetle intihaen muhti ise de, kendi kudretini bezl edip
delilleri tetkik ettiği cihetle ibtidaen musibtir. Eğer elinden geldiği kadar, azm-ü cezm
ederek karar vermişse, isabetli olmasa da, hata etmiş sayılmaz.” Bundan dolayıdır ki
içtihadına her halde hasene terettüp eder. Nitekim Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz
Amr ibn-ül As Radıyallahu Anh’a hitaben; “Hükmet!!!’ Şöyle ki isabet edersen senin için
on sevap etmez isen bir sevap vardır.” Buyurmuştur.321

Zekiyüddin Şaban, içtihadın hükmü konusunda şöyle der: “Daha önce şartları
kendisinde toplamak suretiyle, içtihat derecesine ulaşan kimsenin, içtihadın caiz olduğu
konular çerçevesinde bir mesele ile karşılaştığında, Kitap ve Sünnet gibi şer’î delilleri
incelemesi gerekir. Söz konusu mesele hakkında içtihat edip bir hükme vardıktan sonra,
artık bu içtihadî kanaatine göre amel etmesi gerekir.” Artık burada şüphe yok. “O
meselede kendisine muhalif görüşe sahip bir müçtehidi taklit edemez.” Zira müçtehidin
içtihad ederek ulaştığı sonuç, kendisinin zann-ı galibine göre, Allah’ın o meseledeki
hükmüdür.”, “O halde, müçtehidin Allah’ın hükmü olduğuna kanaat getirdiği bir sonuca
uyması zaruridir. Başkasının farklı görüşünden ötürü onu terk edemez, bu husus bütün
bilginlerin ortak fikridir.” Yalnız eğer bir müçtehit fikrini değiştirmişse, sonraki içtihadına
uymak zorundadır. Peki, başkaları nasıl tavır alacak? Bir müçtehidin, acaba daha önce
yaptığı içtihadı herkese bildirmesi gerekir mi? Böyle bir şart yoktur, deniliyor. Ama eğer
haberi olursa o zaman başka…
Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusunda; müçtehit, müftü, kadı kavramları eş anlamlı
kullanılıyor.. Müteradif kavramlar, ama sonradan bir anlamda fark yapılmış.. İstiftalara
gelince, (fetvalara) bunların da birer maslahata, birer hüsnü niyete makarin olması icap
eder. Bir soru soracaksın ama bunun bir hüsnü niyetle sorulması lâzım. Karşındakini
açmaza düşürmek için değil.
Hepimiz nefs taşıyoruz… İnsanız… Hepimizin zaman zaman sırf nefsânî saiklerle
hareket ettiğimiz olmuştur. Hatta bazen gerekli de olabilir… Mazur da görülebilirsiniz…
Belki de başka alandaki muhalefetinizi, muhatabınızı diğer bir konuda açmaza düşürerek
intikamınızı alabilirsiniz… Hele felsefe ikliminde iseniz. Bedia Akarsu, bizim hocamızdı.
Bir gün Kant’ın ahlâkı ile ilgili olarak; “Kant’ın ahlâkı intensiyon ahlâkı değil,” dedi. Biz de
o sıralarda yoğun biçimde araştırıyoruz, okuyoruz… Takiyettin Mengüşoğlu’nun Kant
Felsefesi diye müstakil kitabı var. “Kant ahlâkı bir intensiyon ahlâkı” diyor. Bunu
okuyunca Bedia hanı322

mın yanına gittim; “Hocam dedim, Kant’ın ahlâkı intensiyon ahlâkı mı, değil mi?” Diye
sordum. “İntensiyon ahlâkı değil” dedi. Ben de Takiyettin Bey böyle yazıyor deyip ilgili
bölümü söyleyince, Bedia hanım kıpkırmızı oldu. Çünkü Kant konusunda Takiyettin beyi
Bedia Hanım dâhil herkes otorite kabul eder. Ve halen bu davranışın etik dışı olduğu
kanaatinde değilim… Siz “ felsefe akademisyenliği” statüsünün arkasına sığınarak
istediğiniz gibi İslâm’a saldıracaksınız… O zaman muhatabınız da sizin kendi alanınızla
ilgili alanda sizi açmaza düşürme hakkı elde eder…
Fakat İslâmî konularda bu yaklaşım kesin olarak çok yanlış… Çünkü insanın imanına
mal olabilir… Karşınızdakini mağlup etmek için, Sırf kendinizi tatmin için dinî istismar
etmek!
“Her hangi bir dinî, hukukî mesele hakkında sualden asıl gaye, o hususta bilgi
edinmek, muktezasına göre harekette bulunmak, o baptaki bir vazifeyi layık-ı vecihle
yerine getirmek, hak ve hakikate muttali olarak bilgisizlikten kurtulmak gibi meşru bir arzu
olmalıdır. Böyle meşru bir maksada müstenit olmayan sualler, istiftalar zayittir. Soranlar
hakkında manevi mesuliyeti muciptir. Hele İslâmi konularda, manevi mesuliyeti muciptir,
lüzumsuz suallerden tevakki etmek lâzımdır.”
Nitekim Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz hakkında da böyle bir hadise vardır. Bu
gibi suallerin Resulü Ekrem’i memnun etmeyeceğini anlayan Ashab-ı Kiram korkunç bir
hadise karşısında kalacakları endişesi ile haşyet içinde kalmıştır.
Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz, Bedir savaşında, orduyu konuşlandırıyor. Ve
Hubab İbn-i Münzir, 33 yaşında, sahabe, pırıl, pırıl; “Ya Resûlallah! Bu vahiy midir, sizin
reyiniz midir?” Benim reyim, buyuruyorlar. O zaman böyle konuşlandırmayalım. Şurada
kuyular var. Kuyuların önüne konuşlanalım ve kuyuları kontrolümüz altına alalım. Ve o
şekilde konuşlanılıyor. Yani 323

kavramı kullanmak istemiyorum, beni bağışlayın ama tam bir diyalektik çatışma
örneği bu. Tez, antitez, yeni bir senteze ulaşılıyor… Bu kavramları kullanmaktan da
memnun değilim. Biz de işlenmemiş olduğu için kavramlar da maalesef yok. O zaman bu
kavramlar olamaz ama hani çeviri devri denilen, tercüme devri denilen dönemde olabilirdi
her halde.
Tercüme devrinin de yeniden gözden geçirilmesi gerekir… Aristo’nun fiziği Ahmet III
zamanında, 1686’da ölen Yanyalı Esat Efendi tarafından doğrudan Yunanca aslından
tercüme ediliyor. (tercümenin kesin tarihini tesbit edemedim. Onun için ölümünü verdim)
XVII. yüzyılda kendi çağından oldukça geri kalmış olan Ptolemaios astronomisi ile
uğraşılmaktaydı. Bu da çağdaş ilim görüşünde ne kadar geri kaldığımızı gösterir. III.
Ahmed zamanında Aristo’nun Physica’sının bütünü olan sekiz kitabı Kütüb-ül-Semâniye
adı ile Yunanca aslından Arapçaya çeviren Yanyalı Esad Efendi, kitabın önsözünde bu
çevirisi ile övünüyor ve Abbasiler zamanındaki bütün çevirilerin Süryanice’den Arapçaya
ikinci elden yapılmış olduğu için onlara üstün olduğunu söylüyorsa da, o yüzyılda Batı’da
astronomi ve fiziğin ne derecede ilerlediği ve Aristo fiziğinin tamamen tarihe karışmış
olduğu düşünülecek olursa, bu çevirinin yüzyıllarca geri kalmış, hatta lüzumsuz olduğu
anlaşılır. Ancak 18. yüzyıl sonlarına doğru Batı kültürünün matematik ve fizik vb. gibi
büyük ilerlemeleri fark edilmeye başlandı. Hâlbuki Aristo’nun Metafiziği ise çok önceleri
tercüme ediliyor. Ortada bir yanlışlık var. Bu konuyu derinliğine, kendimize acımadan
eleştiri masasına yatırmamız lâzım… Biz sadece bir ara cümle olarak değindik…
(Sözlü Rivayetlere göre; Türk Medeni Kanunu kabul edilmeden önce M. Kemal o
günün sözde ileri gelen hocalarını Heybeli adada toplamış. “Hadi, bana kanun tedvin
edip getirin” diye. Bir madde de bile anlaşamadan 15-20 gün kavga etmişler… Maalesef
bunu kabul etmek zorundayız ki, İslâm dünyasının fikri hareketleri spor programlarındaki
gibi. Biri bir şey söylüyor, 324

öteki tersini söylüyor, farkında mısınız acaba? Ben buna siyaset-ül siyah-beyaz
diyorum. Belki erken davranıp o siyah dese ben beyaz diyecektim. Bunun sebebi nedir
sizce? Çok ciddi sebepleri var.. Bunda İslâm’ı bölmek isteyenlerin de etkisi vardır.. Batı
felsefesinin birincil özelliği diyalektik olmasıdır. Tez, antitez, sentez… Antik Yunan’da
kozmolojik dönem başlıyor; hemen daha bu dönemin içinde antropolojik dönem
şekillenmeye başlıyor. Sanki ana rahminde döllenir gibi, onunla diyalektik bir çatışma
içinde olan ve daha ileri götüren bir ekol çıkmaya başlıyor. Ondan sonra bir sentez
geliyor, sistematik felsefe. Ondan sonra o tez haline geliyor… Böylece sürekli gidiyor.
Felsefede iki türlü tartışma var, biri eristik tartışma, biri de diyalektik tartışma. Eristik
tartışmada amaç, karşısındakini mağlup etmektir. Maalesef doğu dünyasında asırlardır
bu nefsaniyet üzerine bina edilmiş. Hâlbuki diyalektik düşüncede amaç gerçeği
bulmaktır. Biri bir hoca hakkında diyor ki; bilmem hangi hoca çok derin. Niye derin?
Dedim. Valla bir soru sordum, herkes bilemedi, o bildi. Ne sordun? Hamile kadının
karnındaki çocuğa fitre verilir mi verilmez mi? Anlatabiliyor muyum? Niye soru soruyor?
Onu açmaza düşürmek için, bakın işte, eristik dediğimiz bu. Eristikte, önemli konu,
bilgiyle konuşulmaz. Sen şöyle dedin, ben böyle dedim. Yani karşısındakini kendi
kullandığı kavram içinde boğmaya çalışmak. Kavram analizleri yapmadan, kavramların
hesabını vermeden.. Maalesef belki de, Mutezilenin tartışmalarının çoğunu ben eristik
gibi görüyorum. Bize hâkim olan mantık yapısı bizi bu hale getirdi. Yalnız bu noktada bir
açıklama yapmak borcundayım: Hiçbir fıkhî meseleyi büyük, küçük diye ayırmam, hafife
almam… Fakat çağımızda ilmin, âlimliğin ölçüsü hamile kadının karnındaki çocuğun fitre
meselesi mi olmalı? Açar bir ilmihale bakarsınız!)
Bir de başta ben olmak üzere bizde bulunmayan bir haslet var, “bilmiyorum “
demiyoruz, diyemiyoruz… Hâlbuki bir müçtehidin bazı meseleler hakkında bilmiyorum
demesi, kendisinde içtihat melekesinin bulunmamasına delalet etmez. Bir müçtehit 325

“bilmiyorum”, diyebilecek… Çünkü böyle bir meleke bulunduğu halde bunu bazı
meseleler hakkında istimale vakit bulamamış olabilir ve yahut o meseleler hususunda
ittikasından dolayı hemen cevap vermeyi ihtiyata muhalif görebilir… Rivayete nazaran
İmam-ı Malik Hazretlerine kırk mesele sorulmuş, otuz altısı hakkında “bilmiyorum” demiş.
Meşairden Şadi merhum demiştir ki; “bilmiyorum demek ilmin yarısıdır.” Vakıa bir zatın
bilmediğini bilmesi de bir ilimdir, bir hünerdir. Bir adam bilmediğini biliyorsa bu adam
cahil, bilmediğini bilmiyorsa, cehl-i mürekkep içindedir. İmam-ı Şa’bi bir mesele hakkında
bilmiyorum demiş, sail olan şahıs; sen Irak’ın fakihi olduğun halde bilmiyorum demekten
utanmıyor musun deyince, Şa’bi merhum; “Fakat melekler Allahü Teâlâ’ya ya rabbi,
senin bize bildirdiğinden başka bizim bilgimiz yoktur, demekten istihya etmemişlerdir”
diye mukabelede bulunmuştur. Velhasıl bir müçtehit için her meselenin hükmünü hemen
bilmek icap etmez, elverir ki kendisine matlup olan fekahet mevcut bulunsun. Rahmetli
bir yerde daha buna işaret ediyor. İcabında “bilmiyorum”, demesi lâzımdır şeklinde.
Allah’a hamd olsun, bizim İslâm’ın özünden bir şüphemiz yok, ama nasıl bu hale gelinmiş
ben de halen “bilmiyorum”.
Şimdi biraz daha bu konularda bilgi arz edip bir analiz yapmaya çalışacağım.
Şüphesiz ki içtihat 9. Yüzyıl ortalarına kadar canlı. Hicri 3. Yüzyıl... Nitekim Ebu Hanife
Hazretleri 699-767 tarihleri arasında yaşamış. Hicri 80-150. Ebu Yusuf Hazretleri 731-
793, İmam-ı Muhammed 749-804, Malik bin Enes Hazretleri 712-795, onun
talebelerinden Abdullah bin Veheb vefatı 814.. İmam-ı Şafi Hazretleri 767-819 yılları
arasında yaşamış. Bu dönem yani 700- 850 arası o kadar velud ki pek çok âlim ve
müçtehid ortaya çıkmış.
Fakat 10. yüzyılın başlarından itibaren içtihadın caiz olmadığı görüşü hâkim olmaya
başlıyor. Bu arada, 8. yüzyılın ortalarında başlayan taklit, 9. yüzyılın ortalarında yaygınlık
kazanıyor. Fakat 13. yüzyılda tekrar içtihad ihtiyacı beliriyor. 326

Allah Celle Celalühu, bu kâinatı, bu insanları ve toplumu yaratmış. Ve o kadar
namütenahi hadise var ki.. Dolayısıyla bu namütenahi, sonsuz ilişkilerden ortaya çıkan
problemler de doğal olarak var. Siyasî, içtimaî, iktisadî, etik, estetik, itikadî ve ibadet ile
ilgili konularda.. Burada sonsuz çözüm bekleyen problemler var. Bir adam, bir adama
vuruyor, al sana bir mesele. Bu meseleyi nasıl halledeceksin. Veya bağında, senin
ağacın uzadı, komşunun duvarını geçti. Al sana bir mesele daha. Veya ticari meseleler,
iktisadî meseleler. Demek ki Kur’an’ı Kerimde bulamadığımız bizim, “olmayan”
demiyorum, bizim “bulamadığımız” meselelere, Hadis-i Şeriflerde bulamadığımız,
icmâ’da, kıyası fukahada bulamadığımız meselelere hal çareleri getirmek lâzım. Bundan
kaçınamayız. Ve kaçındığınız anda, o medeniyet, hayatta ortaya çıkan problemlere
cevap veremiyor. Dolayısıyla da, o medeniyet kendi kendini tekrara başlıyor. Bir nevi
patinaj hali çıkıyor ortaya. Ve zihniyetinizle kayıp başkasının uygarlık sahasına
düşüyorsunuz… Ondan sonra bütün fikrî hayatınız, mukaddesatınız rehin alınıyor…
Veya o kadar borçlanıyorsunuz ki gönüllü olarak rehini siz talep ediyorsunuz…
Meselâ Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz’in Hayber’deki toprak konusunda bir
tasarrufu vardır. Hz. Ömer’in Suriye ve Sevad arazisinde bir tatbikatı vardır. İçtihatlara
göre, Aleyhissalâtu Vesselam Efendimizin tatbikatıyla, Hz Ömer’in tatbikatı, o günkü
Abbasiler, Emeviler devrinde bu tatbikat-karşılık buluyor. Osmanlı toprak sisteminde,
yani orta çağda ana üretim aracı olan topraktaki sistem, Hz. Peygamber Aleyhissalâtu
Vesselam Efendimiz ve Hz. Ömer’den istinbat edilerek gelmiş. 16. Yüzyıla kadar ufak
tefek hataları olmakla birlikte ne kadar mükemmel bir sistem. Koçi Bey risaleleri ile
eleştiri başlıyor… Ali bin Halife’nin Yavuz Sultan Selim’e verdiği arızalar var. Ebussuud
Efendinin eleştirileri var. Durum anlaşılamıyor… Bu eleştiriler nazarı itibara alınmıyor…
Sistem bir şekilde devam ediyor… Daha doğrusu devam etiği sanılıyor… Ama ne zaman
ki Batıda 1. Sanayi Devrimi patlak veriyor (1765), ne zaman ki Ümit burnu keşfediliyor
327

(1487), Amerika keşfediliyor (1492), işte o zaman yeni bir insan telakkisi, yeni bir
dünya telakkisi, yeni bir hukuk telakkisi, yeni bir din telakkisi ve dolayısıyla yeni bir dünya
doğuyor.
Bu hengâmede Osmanlı ne yapıyor? Maalesef bunlardan haberi yok... Israrla tekrar
ediyorum, bugün batı pozitif bilimlerde bu aşamaya gelmişse bunu metod anlayışı
yüzünden gerçekleştiriyor.. Bacon (1561-1626) ve Descartes (1596 – 1650) sayesinde
oluyor bütün bunlar. Batı metodunun temelini atan adamlar. Diğer deyişle antik Grek’ten
beri gelen metodu billurlaştıran bu ikisidir. Bacon’un kitabı 1620... Descartes’in kitabı
1632… En başta bunlar olmak üzere batıda ne olduğundan haberimiz yoktur. Bu noktada
aşırı hassasiyetler doğuyor… Ne yapmalı idik? Batıyı taklit mi etmeli idik? V.b. Hayır…
Sadece Batı ile fikrî planda hesaplaşmalı idik!... Batı ile hesaplaşamadığımız için, Batı
hesabımızı gördü… Defterimizi dürdü… Bugün iç çamaşırımız dahi Batılı…
Ayağımızdaki çorabımız bile Batılı….
Ama buna rağmen hayat ilerliyor bir taraftan da. Savaştasınız, bir bakıyorsunuz ki;
daha önce arz ettik; gâvurun silahı değişmiş, “Usul-ül Hikem fi Nizam-ül Âlemde”
anlatıyor… Yıl 1596. Gâvur fazla harp etmeye başladı, diyor. Bizim gibi harp etmiyor artık
diyor. Ve ortaya çıkan bu problemler, içtihatla cevaplandırılmayınca kendi içine
kapanıyor. Kirpi gibi kendi içine kapanıyor. Dolayısıyla ardından bugünkü duruma
geliyoruz.
Muaz Hazretlerine Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz Yemen’e vali
olarak gönderirken soruyor;
-Neyle hükmedeceksin?
-Allah’ın kitabıyla.
-Peki orada bulamazsan?
-Senin sünnetinle.
-Orada da bulamazsan?
-Reyimle. 328

Rivayete göre Hz Peygamber o kadar memnun oluyor ki, şöyle göğsüne de vuruyor;
“Bu cevabı vermeyi nasip eden Allah’a hamd olsun.”
Bu içtihada teşviktir. Nitekim doğrudan veya dolaylı olarak, meselâ Nisa Suresinin 59.
Ayet-i Kerimesi, Şura Suresinin 38. Ayet-i Kerimesi, Âl-i İmran Suresinin 155. Ayet-i
Kerimesi, insanları içtihada teşvik ediyor. Yani şunu söylemek istiyorum; bizi içtihat
yapmaya hayat zorluyor… Ama bütün bunlara rağmen biraz önce arz ettiğim gibi 9.
Yüzyıl ortalarında içtihat meselesi kilitlenip kalıyor.
Bunun sebebi nedir? Nasıl olur? Burada iki görüş var. Biri diyor ki; içtihad kapısı
kapanmıştır. Biri de diyor ki; hayır efendim, yapabilen varsa buyursun. Tabi kapanmıştır
tezi pek tasvip görmüyor… Diğer taraftan 10-11. yüzyıllarda başka bir ayırım başlıyor, din
ilmi, dünya ilmi diye… Hatta din ilminin daha değerli olduğu gibi, diğer ilimlerin gerektiği
zaman öğrenilmesi gibi anlayışlar oluşuyor. Bu ayrımın Müslümanlara zarar verdiği
söyleniyor… Oysaki din ilmi dünya ilmi gibi bir ayrım bile başlı başına
sekülerleşmenin başladığının göstergesidir… Bir Müslüman, kimyacının, fizikçinin,
seküler meslektaşları ile konusu üzerine eğilme tutumu aynı mıdır?
Meselâ Yavuz Sultan Selim döneminde, medreselerdeki müsbet bilim derslerinin
sayısı azalmış. Sebebi de şu; malum Şah İsmail merkezli bir Şia tehlikesi var. Saçlı
dervişleri Antalya’ya kadar geliyorlar. Anadolu’ya kadar gelip Şiiliği yayıyorlar. İtikadî bir
iğtişaş, bir karışıklık olduğu için, itikadî konulara daha fazla ağırlık verilmiş.
Kayseri’de güzel bir atasözü vardır. Kız çocuğu, namus anlamında, saklanacak bir
varlık değil, sakınılacak bir varlıktır. Irzınız, namusunuzdur, sakınırsınız… Fakat zamanı
gelince de evlendirirsiniz… Bu müthiş bir atasözüdür. İnşallah hata yapmı329

yoruz… 9. Yüzyıla takaddüm eden günlerde maalesef din, sakınılan bir değerler
sistemi olarak kabul edilmiştir. İslâm o kadar mukaddes ki, ona dokunulamaz!…
Zümrüdüanka kuşu gibi… Adı var kendi yok… Mevcudü’l isim, mâdumü’l cisim… Bu
anlayışın muakkipleri dinî bozmada herkesten önde bugün… Sözüm ona fıkhî
hassasiyeti olanları ile, tarikatçıları ile…Sorun, her sorunun çaresi var!... Bu konuya
üzerinde çalıştığımız kitabımızda daha fazla duracağız…
Yani zihni bir iğtişaş var. Sonra Moğol akınları geliyor, Emevilerdeki asabiyye vs.. O
karışıklıkta suiniyet sahibi insanlar da var. Meselâ diyelim ki; Mutezile… Bunların itikadı
bozacağı şüphesiyle, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’te içe doğru bir kıvrılma, kendi içine
kapanma var. Eve kapanmalar, hapisler bu dönemlerdedir.. İtikadın bozulacağı korkusu
ile bu içe kapanmalar ne getirmiştir ne götürmüştür bilinmez!.. İslâm üzerinde yanlış ve
marazi bir hassasiyetle durduğumuz için, onu saklamaya çalıştığımız için bakmaya
kıyamadığımız şeriatımız, bugün Allah korusun uygulanabilecek bir zaman ve mekan
bulamaz durumda.. Akif öyle diyor;
Kur’an ayaklar altında çiğnensin mi İlahî
Ayatının üstünde yürünsün mü İlahî
Haç Kâbe’nin altında görülsün mü İlahî
Nihayet yıkılıp gitsin mi koskoca bir din.
Çektirme ilahî çektirme bize bu kadar zilleti âmin”
Ciğeri pâre pâre, yüreği alev alev yanan, samimi bir imanın sahibi olan aynı Akif,
şüphesiz bilmeyerek, İslâm’ın haremine, mukaddesatına el uzatıyor…
Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı…330

Bu telakki ile milyonları zehirledi… Onun, açtığı yolun mesuliyetinden nasıl
kurtulacağını bilmiyoruz… Bu kadar gaflet olur mu? Eğer şuurla, bilerek söylense
imanlara zarar bir beyit… Bir Müslüman’ın görevi “Asrın İdraki”ni inşâ mıdır? Yoksa
İslâm’ı “Asrın İdrak”inin kalıplarına dökmek midir? En başta faiz, içki, zina, recm,
kadınların miras meselesi, şahitliği, hadd cezaları, kısas, mümin-kâfir ayrımı, mürtedin
hükmü…” Asrın İdraki”ndeki yükselen değerlere göre İslâm’ı söyletirseniz ortaya
kahperengi bir din çıkar… (Kahperengi… Geçen gün bir kitapçıda gördüğüm bir romanın
ismi. Okumadım, ama kavram müthiş…) Biz hiçbir hatır gönül dinlemeden murad-ı ilâhiyi
anlamaya çalışıyoruz… Bizim Rabbimiz, Allahü Zülcelâl Hazretleri’dir… Biz hiçbir beşeri
rab edinmiyoruz… Oturun düşünün! Sanat mânât da dinlemiyoruz!... Sadece şer’î
ölçüler…
Hatırlayın, Akif’in:
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Saçmalığını!… Bunu ya bir ……….. (Buradaki kavramı sildim… Çünkü ben de çok
incindim… Okuyucu kendi doldursun…) söyler… Ya da kafası karmakarışık bir
Müslüman! İslâm’ın mukaddesleri kâfi gelmediği için yeni kutsallar icad ediyoruz…
Ulusalcı bir yaklaşım için çok tutarlı bir tutum… Ama Müslüman milletinden olan bir
mümine çok giran gelen bir yaklaşım… Osmanlıyı kutsa, Çanakkale’yi kutsa, ulusu
kutsa, toprağı kutsa, bayrağı kutsa, ulusal marşı kutsa, sözde şeyhi kutsa, sözde
tarikatları kutsa, sözde din adamlarını kutsa… Sözde kanaat önderlerini kutsa, sözde
üstadı kutsa… Fahr-i Kâinât Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in veladetini dahi kutlayarak,
kurtlandırdın… İslâm’ın mukaddeslerine ihtiyaç hissettirilmeyecek bir kutsallar
mezbeleliği… Bu uydurulan kutsalların her birinin tevhid inancına gölge düşürdüğünün
farkında mısın? Batı’ya öykünerek uydurduğun bu kutsalların Allah Teâlâ tasavvurunu
lekelediğinin 331

farkında mısın? Evet, Akif’i de tenkit ediyoruz… Kendi Üstadımız Necip Fazıl’ı da
tenkit ediyoruz… Önemli olan şer’î ölçüler… En fazla da kendi kendimizi tenkit
ediyoruz…
Bugün İslâm tefekkürünün birinci meselesi; Tevhidi gölgeleyici her türlü sentetik,
kurgulanmış, inşâ edilmiş kutsalın farkına varmak, teşhis etmek ve gönlündeki imanda
boğmaktır… İlle de bu kaba mânâda putları kırmak değil! Asıl putlar gönlümüzdedir… Ve
bu sentetik putlar gönlümüzde Hâlık-ı Zülcelâl’e yer bırakmıyor… Önce “Lâ”…. Önce
maddî, manevi bütün putları kırmak… Bir insanı Şâri-i Mübin yerine koyuyorsanız bu
şirktir… Eğer bir insanın fikirlerini Şeriat-ı Garrâ-yı İslâmiyye muvacehesinde
değerlendirmeden kabul ediyorsanız, o insanı rab kabul ediyorsunuz, tanrı kabul
ediyorsunuz demektir ki; bu şirktir… Ferdî olan; ilham, keşif gibi hadiseleri Şeriat-ı
Garrâ-yı İslâmiyye’nin süzgecinden geçirmeden; tartışmasız, pazarlıksız kabul
ediyorsanız bu şirktir…
Yakıtı nefs olan kontrolden çıkmış uzay aracınla savrulup gidiyorsun, hayırdır yolculuk
nereye? Bu aygıt seni nereye götürür? Bilemiyorum!... Nefsinden başka kimseyi
dinlemiyorsun! Dinle! Adam gibi! Boşalt kalbini, çirkeften temizle: {Sehl b. Abdullah der ki:
“Kitap ve sünnetin kâbul etmediği her türlü vecd ve keşif bâtıldır..” ve {Ebu
Süleymân Dârânî de şöyle konuşur: “Hakikate aid bazı keşfî bilgiler, kırk gün süreyle
kalbimi sarar; ben, iki şâhid olmadan onların gönlüme girmesine izin vermem. O iki
şâhid: Kitab ve Sünnettir.”103
Devam ediyoruz: “Âlimler ilhamın, hükümleri bilme sebeplerinden biri olmadığını
açıkça anlatmışlardır. Rüya da bunun gibidir.”104
103) Serrâc, sh. 116
104) Birgivî, Tarikat-ı Muhammediye, Tercüme, M. Fatih Güneş, İstanbul, Kalem yay. 2006, sh. 94332

Devam ediyoruz: “Şeyhlerin masûm (ismet sahibi, lâ-yuhtî, hatasız, günahsız)
olduklarına müritlerin itikat etmemeleri lâzımdır.”105
Ve devam ediyoruz: “Kitab ve Sünnete uygun olmayan, onlardan istifade ile elde
edilmeyen, onların anlaşılmasına yardım etmeyen yahut onlara dayanmayan
(onlardan tasvip almayan) bütün ilimler, ne çeşit ve ne kadar olursa olsun, fazilet
değil rezâlettir. Bu gibi ilimlerde insan dünyada boş zevklerini, ahirette de
perişanlığını artırır.106
Biraz uzunca bir alıntıdan sonra değerlendirmeye geçeceğiz:
{Yusuf b. Esbat ve Veki b. Cerrah şöyle derdi: “Bize göre dünya malı helâl, haram
ve şüpheli olarak üç çeşittir; helâlin hesabı, haramın cezası şüpheli malın ise azarı
vardır. Öyleyse dünyadan, sadece lâzım olduğu kadarını al; eğer aldığın helâl ise,
zahid/dünyadan gönlünü çekmiş olursun; şüpheli ise veralı davranmış/şüpheden
sakınmış olursun. Ancak bu durumda kul biraz ikaz edilir.”
Yine onlar demişlerdir ki: “Bu zamanda bir kimse, zühd sahibi olsa/dünya malından
elini ve gönlünü çekse; öyle ki Hz. Ebu Zer ve Hz. Ebu’d-Derda (r.a) gibi bir hayat
yaşasa, biz ona zahid demeyiz.” Kendilerine: “Niçin?” diye sorulduğunda; şöyle
demişlerdir: “Çünkü bize göre zühd, her şeyi ile helâl maldan olur; günümüzde de böyle
helâl mal yoktur.”
Yusuf ve Veki’ (rah), hicri ikiyüz seneden önce vefat etmişlerdir.
Veki’ b. Cerrah, âlimler içinde selefe/önceki büyüklere en çok benzeyen kimse idi;
Ashab’tan Abdullah b. Mesud Radıyallahu Anh’a çok benzerdi; yiyicek konusunda çok
titiz davranırdı. Kendi
105) Abdulkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risâlesi, İstanbul, Dergah Yayınları, 2009, sh. 489
106)
�i��������������������������i����������i����i���������
�i�����������������������Şihâbuddîn 1995, sh.33333

sine, helâl yiyecekten sorulunca, onun çok az bulunduğunu belirterek: “Helâl nerede?
Helâle nasıl ulaşırım?” diye sordu; peşinden: “Bir kimse gelip bizden, ilime göre
helâlin ne olduğunu soracak olsa, ona: “Dere kenarlarında biten ot köklerini ye,
elbiseni çıkar, kendin de Fırat nehrine gir orada yaşa!” deriz, dedi. Yanındakiler:
“Ey Süfyanın babası, siz yiyeceğinizi nereden yiyorsunuz?” diye sorduklarında:
“Allah’ın rızıktan yiyoruz ve Allah’tan affını ümid ediyoruz” cevabını verdi.
Bişr b. Haris önceki büyük zatlardandı; kendisine helâlin durumu sorulup: “Ya Eba
Nasr, siz nereden yiyip içiyorsunuz?” dendiğinde; şu cevabı verdi: “Sizin yediğiniz
şeylerden yiyorum; fakat yediğini (mecbur kalıp) ağlayarak yiyen, gülerek yiyen
gibi olmaz” dedi107}
Şu anda yukarda arz ettiğim kitapları teemmül, tefehhüm, tefekkür ederken şöyle bir
noktaya geldim…108 Ben ve benim gibi tereddütsüz, samimiyetle, birincil olarak, net bir
biçimde Şeriat-ı Garrâ-yi Muhammediyye’ye bağlı olan ve tarikatı da bu sınırlar içinde
kabul edenler; tarikatın noktası noktasına şeriata bağlı olmak şartıyla kabule mazhar
olabileceğini kabul edenler, yani tarikatı bir ön şartla kabul edenler, son tahlilde; adı
var kendi yok, zümrüdüanka kuşu gibi, madumu’l cisim mevcudu’l isim bir tarikatı kabul
ediyoruz, istiyoruz gibi geldi. Sanki kabul ettiğimiz uzun yıllardır görülmesi, varlığı
mümkün olmayan bir tarikat… Bir şekilde bırakın bağlanmayı, tarikata kenarından
ucundan bulaşmış olanlar da; adı var kendi yok, zümrüdü anka kuşu, madumu’l cisim
mevcudu’l isim gibi bir şeriat istiyorlar… Zaten halk-avam ikincinin yanında.. Yüzyıllar
devam eden ihtilafın temel sebebinin bu olduğunu anladım(?). Birinciler sebepten
hareket ettikleri için, açmaza giriyorlar… Kafaları duvara duvara çarpıyor… İkinciler
sonuçtan hareket ettiği için yolları açık… Önleri açık…
107) Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, çev. Y. Çiçek-D.Selvi, İstanbul, Semerkand, 2011, sh. 4 / 635
108) Bizimkisi sadece
���i�������������������������������������i�i����������
��������������������������������������içinde 334

“İnsanlar içinde en yalnız insan;
Düşün, taş duvara başın gömülü!
Ve kapan sükûta, granitten, taştan,
Mazgallı bir kale gibi örülü.”
Birinciler her şeyi ama her şeyi “helâl- haram”dan hareketle değerlendiriyorlar…
Hacca gidersin, ama helâl para ile şer’î mükâfatı verilir… Cami yaptırırsın helâl para ile
mükâfatı verilir… V.b... Yani şarta bağlı bütün muameleler, ibadetler: İkinci, birinciye:
---Yani o kadar maddî, manevi fedakârlık yaptık, fakat senin bana şüphe ile baktığını
hissediyorum haccım konusunda…
---Hiç kimsenin, bir başkasının ibadetinden şüphe etmeye hakkı yok! Kalbleri bilen
Cenab-ı Hakk’tır… Eğer helâl para ile gittin şer’î vazifelerini yaptınsa inşallah Allah Celle
Celalühu kabul eder.”
---Halen şarta bağlıyorsun! “eğer”e bağlıyorsun… Peki, o kadar para harcadım cami
yaptırdım, bu konudaki hadisleri biliyorsun. “ kuş yuvası” kadar bir cami de olsa…
---Eğer helâl para ile yaptırdınsa, inşallah Allahü Zülcelâl Hazretleri kabul eder…
---Hala mı “ eğer” ?
---Evet, her hal ve şartta “eğer”… Bana bak! Beni zorlama… Sürüyle tarikat var,
cemaat var… Git onlara! Zengin adamsın, sorgusuz sualsiz sana cennet tapusu verirler,
yaptıklarının sertifikalarını takdim et, yeter! Yalancıktan; şeriat, helâl-haram, derler…
Ama korkma!.. Mayanız aynı korkma!.. Senin halin tam şu durumu andırıyor: Rahmetli
Üstadım Necip Fazıl; milli şef İsmet İnönü, cumhurbaşkanı iken, yanılmıyorsam 1947
yılında 335

derginin kapağına bütün sayfayı kaplayacak şekilde şu Hadis-i Şerifi yazıyor: ”Allah’a
itaat etmeyene itaat edilmez…” Sonra Hasan Ali Yücel, Üstad’a diyor ki: “Bu halkı bize
isyana teşviktir…”
Sen de biliyorsun cebindeki paranın haram olduğunu… Onun için “eğer”ler yüreğine
hançer gibi saplanıyor… Söyle bana Şer-i Şerif’in nizamının hayata ve devlete egemen
olmadığı bir sistemde “helâl” diye bir kategori var mıdır? Söyle bana 10-15 yıl önce neyin
vardı? Ortaklarına ihanet ettin… Emanete hıyanet ettin… Sen münafıklık alameti
taşıyorsun… Haccın boş, yaptırdığın camiin de boş… Ve şunu o kapitalistleşmiş beynine
sok ki; bırak şer’î nizamı bir tarafa; ekonomik yapının bu kadar fırsatlara açık olduğu,
servetin bu kadar hızlı el değiştirdiği bir dünyada herkes birbirine hırsız gözüyle bakar…
Fırsatlar dünyasında dürüst, namuslu adam yoktur! Fırsatları değerlendiremeyen adam
vardır… Yoksa herkes hırsız… İmtihanı kimse geçemez…
Birinciler bir türlü T.C. memuru şeyhi anlayamaz… Birinciler bir türlü T.C.
Memurluğundan emekli şeyhi anlamazlar… 1960’lı yıllarda Erenköy’de bir zattan
bahsederlerdi… Bir zenginin muhasebecisi.. O günlerde de anlamamıştım… Muhasebeci
şeyh!.. Halen de anlamıyorum… Hemen duyar gibi oluyorum: “Ne yapsın adam maişeti
için çalışmasın mı?“ Bu kadar ahmakça bir soru olmaz… Şüphesiz çalışacak… Şüphesiz
kazanacak… Ama bizim de minnacık bir sorumuz var: Şeyh olmak zorunda mı? Tehditle
mi şeyh yapıyorlar?
İkinciler sonuçtan hareket ettiği için onlar otobanda… Önleri açık… Nefsin yolunu
tutmuşlar… Yalnız hemen şunu da ekleyeyim ki, birinciler hile-i şer’iyyeyi de kabul
etmezler… Yukarıdaki Üstadım Necip Fazıl’ın dizelerini bir daha oku!.. Bunların kafası
taş duvara gömülü!..336

Şeriat-ı Garra-yı Muhammediyye’ye zaman ve mekân üstü gerçeklik olarak iman
eden birincilerden biri Batı’lı bir ülkeye gider… Arabası ile otobanda yanlış yola girer…
Bütün arabalar hızla üzerine doğru gelmekte ve o sırada radyoda bir anons duyar:
“Dikkat! Dikkat! Otobanda bir araç ters yola girdi! Dikkat! Dikkat!.. Bu sırada bizimki
mırıldanır: “Ne birisi hepsi, hepsi…” Ey Birinci diye nitelediğim Müslüman kardeşim! Asr-ı
Saadeti hatırla!.. İman eden bir kişi… İki kişi… On, yüz… Ama küfür mebzul miktarda…
Şimdi ikincilere hitap ediyorum! Be hey gafil! Benim hatırım için bir hafta çay içtiğin
bardağı yıkama, bak gör ne hale geliyor? Bu uydurulan kir pas içindeki “kutsallar”, tevhid
akidemizi ne hale getiriyor? İslâmî tefekkürün birinci şartı tevhid inancını her türlü şirkten
temizlemektir… Gönlümüz kutsallar mezbeleliği haline geldi. İmânâ yer kalmadı…
Osmanlıyı kutsayarak farkında olmadan tevhid inancına gölge düşürenlere
sesleniyorum. Buyrun, sizi putlarınızdan kuşkuyu düşürmek için bir hatıra… Yalnız
hatıranın sahibinin kim olduğunu bilseniz çok daha önem kazanır: Filistin Müftüsü Emin
El- Hüseynî… Mayıs 1941 yılında yayınladığı bir fetva ile İngiltere’ye karşı cihad
çağrısında bulunan ve cihadı başlatan Filistin müftüsü… (Hiç değilse şu kitaba bakılabilir:
Tayyar Arı, Ortadoğu, sh.212, 218, 829 ) Aşağıda ismini vereceğim hatırayı nakleden
kaynağın mütalaası: “Filistin Müftüsü Emin el- Hüseynî hazretlerini ilk defa olarak,
Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin evinde gördüm. Bu zat, son asır İslâm liderlerinin
en temizlerinden, en samimilerinden, en fedakârlarından ve İslâm düşmanlarının
oyunlarını en iyi bilenlerden, çok bilgili, tecrübeli ve basiretli bir mücahid idi.” Her
kelimesine inanmak zorunda olduğumuz emin Emin Efendi Hazretleri anlatıyor: {Müftü
Efendi, sohbet esnasında, bir şey anlattı ki gerçekten üzücü idi: “Efendim, ben yirmi
yaşında idim. Gönüllü olarak, Osmanlı ordusuna katıldım. Çanakkale’de bulundum.
Cepheye gitmezden 337

önce, bize tâlimler yaptırdılar. Kendim istedim: Ben ancak bir av tüfeği kullanırım;
silâh atmayı bilmem, dedim. Bunun üzerine cephe gerisinde, bizleri talimgâha
gönderdiler. Burada tâlimler yaptık. Yalnız Türk zabitlerinin, o mukaddes ve mübarek
meydanda, harp sahasında, çadırlardaki lâubali hâlleri bana çok dokunmuştu..
Namaz kılmamaları, içki sohbetleri, hatta çadırlarda, onlara içki sofrası, meze
hazırlayan, hizmet eden neferleri görmek, bizleri çok üzmüştü. Benim gibi uzaktan,
Kırım’dan, Dağıstan’dan, Kafkasya’dan gelen gönüllüler hep şikâyetçi idiler: “Ne
niyetle geldik, burada neler görüyor, nelere şahit oluyoruz.” diyorlardı. Zâbitlerin onda
sekizi böyle idi. Bunlar savaştan da ümitli değildiler. “ Bu işin içinden çıkılamaz;
kaybedersek kaybedelim; düşmanın elindeki silâh bizde yok; boş yere inat ediyoruz.”
diyen zabitler gördüm.”} (Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar
-2, Kaynak yay. İzmir, 2008, sh.229)
Konumuza dönüyoruz… Bugün işte böyle bir facianın paradoksun ve çıkmazın
içindeyiz. 10. asırdan beri Batının muhasebesi yapılamamış. Yani gerçekleri olduğu gibi
kabul etmemiz lâzım. İmam-ı Gazali’nin yolu zor geliyor bize. Batı felsefesini rakiplerinin
bildiğinden daha iyi bileceksin o kâfir işi deyip atmayacaksın.. İmam-ı Gazali hazretleri
(1058-1111) ile ilgili olarak bir yabancı şöyle diyor; “İmam-ı Gazali Batı felsefesini o kadar
iyi biliyordu ki, rakiplerinin yanlış anladığını gösterdi.” Fakat İmam-ı Gazali Hazretlerinden
sonra bulamazsınız böyle bir kişi. Bunu da tartışmak isterim.
İmam-ı Rabbani hazretleri; “menşe’i küfrü tanımayan iman nakıstır” diyor. Sormak
gerekir ki Batı’da, gâvur bayramlardaki şehrayin gibi filozof yetiştiriyor, sen neredesin?
Ya, felsefe doktorası yaparsın ancak İkbal gibi balı kavanozundan yalarsın! “İslâmiyet’in
felsefî geleneklerine tamamıyla bağlı kalarak”.. Nereye gideceksin, felsefeye bağlı
kalarak. Devam ediyorum; “Daha önce gördüğümüz gibi dinî tecrübeye dayanılarak
338

verilen hüküm akıl ve idrak ölçülerine de uyar…. Veya mutlaka hakikat akıl ve
mantıkla düzenlenen bir hayattır.” Bu hayatı ego veya benlik olarak yorumlamak,
Freud.. Freud… Ben bunun ıstırabını çekiyorum, bunun. Fakat ben burada diyorum ki;
Felsefeyi öğrenmek ayrı içselleştirmek ayrı… Bizde 8. Yüzyıl dâhil felsefe ile her
karşılaşmada maalesef felsefe belirleyici olmuş ve filozofların mantığına ve aklına göre
bir din yorumlanmış. Bu çözüm değildir. Bugünküler de aynısını yapıyor. Bu Batı felsefesi
ile bir hesaplaşma değildir. Batının yöntemini içselleştirerek Kur’an ve Sünnete
yönelirsen, ancak onlara göre bir “din” inşa etmiş olursun. Bu da çok kahperengi bir “
din” olur…Buradan çıksa çıksa reformcu ve müctehid taslakları çıkar.. Çünkü Batı
düşüncesine vukufiyet olmadan hesaplaşılamaz.
Bir Müçtehidde aranacak en önemli vasıf şekur ve hamid olmasıdır. Şekur Hadis-i
Şerifte de geçiyor, Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz gece ayakları şişene kadar namaz
kılıyor, Hz. Aişe Radıyallahu Anhuma buyuruyor ki;
-Ya Resûlallah! Senin gelmiş ve geçmiş bütün günahların affedilmişti…
-Allah’a karşı şekur olmayayım mı?”
Şükrün daha da katmerlisi yani.. Dolayısıyla müçtehit, Müslüman olduğu için Allah’a
şükür içinde olacak. Hamid olacak… Her ne kadar Hamid, Allah Celle Celalühu’nün
sıfatlarından biriyse de insan için de bu anlamda kullanılıyor. Diğer deyişle Müslüman
olduğu için Allah’a hamd edecek. Bir mânâda bu meseleden ancak bu şekilde çıkılır.
Yoksa çıkamayız! İslâm filan kalmadı ortada.
Birileri zaman zaman çıkıyor ve “helâlinden kazanmak şartıyla” diye başlıyor
konuşmaya!. Kapitalist-Liberalist bir sistemde, yani meşru olmayan bir düzende,
gâvurların hükümlerinin 339

hakim olduğu bir sistemde helâl para nasıl olacak??? Sormak lâzım… Hangi uygarlık
içinde bulunuyorsun, farkında mısın? Neo liberalizm ne demek? Helâl para nerede? Bu
sistem içinde “ helâl” diye bir kategori var mı? Anayasa’nın 24. Maddesi: “ Kimse,
Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa
dayandıramaz.”
Üstad Necip Fazıl içinde yaşadığı dünyayı çözümlerken Siyah Pelerinli Adam isimli
eserinde; “Dünyada yegâne gerçek insan ölçüsü paradır.” Diyor… Sen bunu
anlayamamışsan, nedir o okudukların… Ve böylece siz ancak sistemi tahkim edersiniz.
Siz mi Ehl-i Sünnet ve’l Cemaate hizmet ediyorsunuz? Şunu diyorum; doğan bir dünya
var, bu dünyayı tanımak ve korkmadan, Üstad’ın dediği gibi iki kaşı arasından bu sisteme
bakmamız lâzım. Yoksa kimin mirası helâl? Ben emekliyim, ne emekliliği, nerden çıktı
bu? Esnafın nerdeyse hepsi faizle uğraşıyor. Sistem tamamen faiz üzerine kurulu,
adamlar bunu anlamıyor. Sistemin farkında değiller.. Sistemin mekanizmasını
kavrayamıyor, kavrayan da fikir namusundan mahrum, oportünist.
Mehmed Akif; “Sade garbın ilmine dönsün yüzünüz.” Diyor… Peki, ilim nedir?
Medeniyet nedir? Kültür nedir? Teknik nedir? Bunların hiç birinden haberi yok Akif’in.
“Aman oğlum hemen gidin oradan ilmi alın gelin.” Sanki orada valize koyup getirecekler..
“İnkılâp istiyorum ben de Muhammed Abduh gibi.” İşte o dönem itibariyle en derinimizin
mantalitesi budur..
Bu insanların yanılmasında, elbette bütün Müslümanların payı var. Belirttiğimiz gibi,
Batı ile hesaplaşmıyorlar, mevcut yapıyı kavrayamıyorlar. Küfür ileri gidince, bu sefer onu
örnek alıyorlar.. Bu meseleleri halledebilmek için birinci şart; “ben yobazım” diyebilmek!
Bu size basit gelmesin. Felsefe okuyup da itikadî iğtişaş içinde olmayan kimse yok. Eğer
Allah bize bu imanı lütfettiyse sebepler âleminde Üstadım Necip Fazıl sayesindedir. Onu
vesile kılmıştır.. Bir ilahiyatçıyı gönderiyorsunuz dokto340

ra yapmak için Batı’ya ve daha henüz doktorasını bile bitirmeden başlıyor “İslâm
Epistemolojisi İslâm ontolojisi” diye… Bu sözleri ve tanımları bilerek söylesen
küfürdür! Olmaz, İslâm’da ontoloji, olmaz. Anlatabiliyor muyum ne demek istediği mi?
Hadis varyantları diyorlar. Fıkıh felsefesi, içtihat felsefesi diyorlar.. Hastalıklarını
anlatmak istiyorum bu insanların. İlle gâvurca bir tabir kullanacaklar “bilimsel” olmak
için… Kısa bahsettiğimiz için yanlış anlaşılır endişesi uyandı kısaca izah edeyim…
Epistemoloji: Felsefenin bir disiplinidir. O halde yine felsefe nedir? Sorusu ile
başlamamız gerekti... Sık tekrar ediyorum ama mecburum… Bence en güzel tasvir,
“felsefe109 “ isimli kitabın alt başlığı: “Şüphe etme sanatına giriş…” Bizim başlangıçta
izaha çalıştığımız gibi bir insan geldi, bizim nurdan yapılmış sarayımızın kapısına geldi…
Ona bazı tekliflerde bulunuldu tamamen irade özgürlüğü teminatı altında, bu teklifleri
kabul etti… Saraydan içeri girdi… Artık ona yeni değerler verildi… Ratio’sunu kapıda
bıraktı… Kendisine aklı-ı selim verildi… Artık onunla düşünecek, tenkit edecek
eleştirecek, üretecek…
Konudan inhiraf değil, çağrışımlara engel olamıyorum…. Şuur kapılarımı
tekmeliyorlar, onun için “İslâm’da tenkid” e bir örnek: Halife olduğu günlerde genç
Müslümanlar Hz. Ömer’e gelirler “Ya Emire’l-Müminin! Hanımlar mihr oranlarını artırdıkça
artırdılar. Birbirleri ile adeta yarışır gibi davranıyorlar. Bizde bundan dolayı
evlenemiyoruz. Hanımları bu konuda uyarsanız da böyle yapmasınlar!” dediler. Hz. Ömer
Radıyallahu Anh gençlerin bu makul taleplerini hoş karşıladı ve o gün en sert olarak
bilinen Halife Mescid-i Nebevi’de bir hutbe verdi; ”{Ömer Radıyallahu Anh irad ettiği bu
hutbesinde şöyle demişti: Şuna dikkat edin, kadınların mehirlerini yüksek tutmayın. Şayet
bu, dünyada bir şeref, Allah nezdinde de bir takva olsaydı, bunu sizden ziyade elbette
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yapması gerekirdi. Hâlbuki o, hanımlarından
olsun, kızlarından
109) James L. Chrıstıan, Phılosophy, H.b. College Publıshers, USA, 1994, Kapaktaki başlık…341

olsun, hiçbir kimsenin mehrini on iki ukiyyeden fazla tesbit etmiş değildir.}110
Ashab’dan bir kadın derhal Hz. Ömer’e itiraz ediyor ve kadın Nisa Suresinin 20’i Âyet-
i Kerimesini okuyor:{Bu sefer bir kadın karşısına dikilerek; ey Ömer dedi, Allah bize
vermişken sen bizi mahrum mu edeceksin? Şanı yüce Allah: “Öncekine yüklerle
(mehir) vermiş olsanız bile ondan hiçbir şey almayın” demiyor mu? Hz. Ömer: Evet
bir kadın isabet etti, Ömer hata etti, diye cevap verdi. Bir rivayete göre de, Hz.
Ömer başını önüne eğdi ve bir süre sessiz durduktan sonra dedi ki: Bütün insanlar
senden daha fakihtir ey Ömer! Bir diğer rivayete göre de şöyle demiştir: Bir kadın
isabet etti ve bir erkek de hata etti. Sonra böyle bir şeye (çok mehir vermeye) karşı
tepki göstermekten vazgeçti. Bunu Ebû Hatim el-Büstî, “Sahih Müsned”inde, Ebû’l-Acfa
es-Sülemî’den rivayet ederek şöyle demiştir: Ömer insanlara hutbe irad etti... Daha sonra
bu rivayeti on iki ukiyye ibaresine kadar nakletti. Ancak bu arada bir kadının kalkıp ona
karşı söylediklerinden sonraki bölümü nakletmedi.}111
Ben Asr-ı Saadet’te nasıl canlı bir fikir hareketi, serbest bir tenkid ruhu olduğunu
resmetmeye çalışıyorum… Özellikle de şunu vurguluyorum: Hakem Kur’an-ı Azimü’ş-
Şan… Bu konuda Asr-ı Saadet’te çok örnekler var… Fakat kütüphanelik çapta meseleler
kısa örnekler iltibasa, iğtişaşa sebep olur endişesi ile bu kadarla yetiniyorum… Benim en
önemli meselelerimden biri: bu tefekkür iklimi nasıl zehirlendi, nasıl kelepçelendi?
Bu soruma ışık tutabilmek için kısaca İmam-ı Âzam Hazretlerinden de bahsedeceğim…
Hiç değilse sorum için bir nirengi noktası olabilir kanaati ile… Ben burada Büyük İmam’ın
genel kişiliği üzerinde durmayacağım: Sadece tedvîn usûlü üzerinde duracağım…
110) Kurtubî, 5 / 71
111) Aynı kaynak342

{Çağdaşlarından Mis’ar b. Kidam, Ebu Hanîfe’nin talebesiyle kurduğu ders meclisini
şöyle tasvir eder: “Sabah namazından sonra kendi ihtiyaçlarını görmek için dağılırlardı,
sonra yine toplanırlardı. Ebu Hanîfe onlarla oturur, kimisi sorar, kimisi münazara yapardı.
Bazı sesler yükselirdi. Bu sesleri sükûnete çeviren adamın İslâm nazarında mevkiî elbet
büyüktü.”112
Birkaç fırça darbesi ile eğitim usûlünü gün ışığına çıkarmaya çalışıyoruz. {Bu sözden
anladığımız tedvinden maksat onun talebelerinin hazırladığı şeylerdir. Râcih olan onlar
bunu üstadlarının irşadıyla yapıyorlar: Onun içindir ki Mekkî, kitabında Ebû Hanîfe’nin
talebeleriyle birlikte meseleleri nasıl incelediklerini bize şöyle anlatıyor:
“Ebû Hanîfe mezhebini talebeleriyle müşâvere yoluyla vazetmiştir. Onlarsız tek
başına kurmuş değildir. Dindeki içtihadında Allah ve Rasûlü için mü’minlere nasihatta
gayet samimî idi. Meseleleri birer birer ortaya atar, onları her cihetten inceler,
talebelerinin düşüncelerini dinler, kendi görüşlerini söyler, onlarla münazara yapar,
nihayet bir kavil üzere karar kılarlar, Ebû Yusuf onu usule göre tesbit ederdi. Böylelikle
usulün cümlesi tesbit edilmiş olurdu.}113
Şu alıntıdan sonra aynı konuya devam edeceğim: {Başka bir defasında daha
Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i rüyada görmüş, Hz. Peygamber ona,
“Ey Ebu Hanife, sünnetimin ihyası için seni sebep kılmışlardır. Şu halde inzivaya
çekilmeye niyet ve kasdetme.114
Resmi kısmen tamamlamak için küçük bir alıntı daha: “Biz Ebû Hanife’nin fıkhını
ancak talebeleri yoluyla öğrenebiliriz.
112) Ebu Hanife, Muhammed Ebu Zehra, çev. Osman Keskioğlu, Ankara, DİB, 2005, sh.83
113) A.g.e. sh. 218
114) Keşfu’l-Mahcûb, Hücvirî, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul, Dergâh yay. 2010, sh. 159343

Onlara bu yolu hazırlayan odur. Üstadlarıyla birlikte bir fıkıh meselesini müzakere
yaparlar, meseleyi halledip karara bağladıktan sonra onu yazarlardı. Demek Ebû
Hanife’nin fıkhını biz bu meseleleri onunla müzakere eden talebelerinden alacağız.”115
Şu alıntıyı yapmaktan vaz geçemedim: “Ebû Hanîfe’nin ders usulü bambaşka idi.
Talebesine dersi yalnız takrir yoluyla vermezdi. Hocayla talebe beraber müzakere
yaparak meseleyi müşavere ile hallederlerdi. Meselâ ortaya bir fıkıh meselesi atılırdı. O
mesele hakkında talebeleri söz alır, her biri görüşünü söyler, delilini getirir. îtirazlar
yapılır, cevaplar verilir, o mesele hakkında her isteyen konuşur, deliler çarpışır, mesele
olgunlaşır, en sonunda Ebû Hanîfe de reyini söyler ve mesele hükme bağlanırdı. Bu
mübahaseler yapılırken talebeleri Ebû Hanîfe’nin kıyaslarına ve içtihatlarına itirazlarda
bulunurlar, yukarıda Misar b. Kitam’dan naklettiğimiz gibi, bazan gürültüler olur, sesler
yükselirdi... Mesele her yönden incelendikten sonra Ebû Hanîfe’nin reyine göre karara
bağlanırdı (hatta bir mesele halledilince şükür için toptan tekbir alırlardı. Dinî bir
meselenin halli onlar için bir zafer olurdu. Küfe mescidi tekbir sadalarıyla inlerdi). Bu usul
ders okutmak, hem hocanın, hem de talebenin bilgisini arttırır. Talebe derse iştirak
ederek açılır, hoca talebesinin reyini işitir onları mesele halline alıştırır, bu usul çok
faydalıdır. Ebû Hanîfe’nin derslerinde bu yolu tutması, ölünceye kadar onu talebe olarak
yaşatmıştır. İlmi daima artmış, fikri yükselmiştir. Kendisine, bir hadis arz olununca. onda,
beyan olunan hükmün illetini araştırırdı.. Hükmün illetini bulunca, o usul üzerine kurulan
füru’ meselelerine onu tatbik ederdi.”116
Bu zatın şahsiyeti hakkında o kadar şayan-ı dikkat olaylar ve tesbitler var ki, çok
önemli olan birini nakletme yetineceğim: {Münazara ve mübahasede hasmı onu ikna
ederse hakikat meydana çıktı diye yine sevinir, mağlup da olsa hakikati anladı diye
kendini galip sayar. Hakkı aramaktaki ihlâstan dolayıdır ki, kendi
115) Muhammed Ebu Zehra sh. 221
116) A.g.e. sh.101344

görüşünün mutlaka hak olduğunu ileri sürüp iddia etmiyor, şöyle diyordu: “Bizim
görüşümüz budur. Bu, kadir olabildiğimiz en güzel kavildir. Kim bizim kavlimizden daha
iyisini bulursa doğru olan odur.
Kendisine:
Ya Ebû Hanîfe, bu verdiğin fetva şüphe götürmez bir hakikat mıdır? dediler.
-Bilmem vallahi, dedi. Belki de şüphe kaldırmaz bir bâtıl olabilir!
İmam Züfer şöyle diyor: “İmam Ebû Yusuf, Muhammed b. Hasan ile birlikte Ebû
Hanîfe’nin dersine devam ederdik. Onun söylediklerini yazardık. Bir gün Ebû Yusuf’a
dedi ki:
Ne yapıyorsun öyle Yakup, benden her işittiğini yazma. Çünkü ben bu gün bir rey
görürüm, yarın onu bırakırım, yarın bir rey görürüm öbür gün ondan vazgeçerim.”
Hakkı aramakta son derece samimî ve ihlâs sahibi olduğundan kendisine sahih bir
hadis veya sahabe fetvası söylenince hemen onu kabul eder, kendi rey ve görüşünden
dönerdi. Çünkü aradığı haktı.”117
Batı konseptine göre özgür düşünceden, özgür tartışmadan söz etmiyorum… Burada
bizim vurgulamaya çalıştığımız, daha önceki teşbihimizde olduğu gibi, o nurdan sarayın
içine girerken kendisine verilen akl-ı selimle insanların, o sarayın sınırları ve ufku içinde
nasıl hür tefekkürü gerçekleştirdikleri… Gerek Hz. Ömer Radıyallahu Anh gerek İmam-ı
Âzam Hazretleri’nin yaklaşımları çağ açacak niteliktedir… Sadece bu iki örnek… Bu
süreç içerisinde o kadar çok örneği var ki, inanamazsınız… Bu Şeriat-ı Garrâ-yı
İslâmiyye’ye sınırları içerisinde “Özgül Düşü
117) A.g.e. sh.81345

nüş” olarak nitelediğimiz tefekkür şeklidir… Bu bereketli tefekkürü nasıl
kelepçeleyebildik?
İmam-ı Âzam (699- 767) ne kadar mükemmel bir tefekkür abidesi, İmam-ı Gazali
(1058-1111) İslâmî tefekkürün en yüksek noktası… Kendi usûlünü izah ettikten sonra:
“Ben İslâm âlimlerinden hüccetini ve dikkatini bu noktaya teksif etmiş bir kimse
görmedim” şeklinde şikayet etmektedir… Acaba İslâmî tefekkür bu aralarda bir yerlerde
mi kilitlendi?
Lütfen alıntıları bir daha tezekkür ve tefekkür edin… Böyle bir tefekkür ikliminden
sonra nasıl olurda, elini yıkamasını bile bilmeyenler şeyh, hoca veya Üstad diye
nitelenerek ağızlarından çıkan lafların Allah Celle Celalühu kelâmı gibi kabul edildiği bir
döneme gelindi?
İslâm’da epistemoloji, ontoloji v.b. gibi disiplinlerin olamayacağını izaha çalışırken,
“İslâm’da tenkit” konusunda bazı açıklamalar yapma ihtiyacını hissetmiştik… İslâmiyet-
Felsefe ilişkisi her zaman sorunlu olmuştur. Biz İslâm’da felsefe olamayacağını iddia
ediyoruz… Ama İslâm’ın felsefesi yapılabilir. Yani Müslüman olmayan bir filozof, felsefî
yöntemlerle İslâm’ı eleştiri süzgecinden geçirebilir. Kendi felsefe konseptine göre, onun
kabul edilebilir veya edilemez yanlarını analitik bir yöntemle tesbit ve temellendirebilir.
Burada ilk yapacağı İslâm’da; Tanrı, Peygamber, Kur’an anlayışının irdelenmesi ve
eleştirisidir… Arkasından İslâm’da bilgi elde etme yolları ve eleştirisi… Dolayısıyla ilk
yapacağı “vahy”e eleştirel bir yaklaşımla eğilmek… Kısacası Müslüman olmayan bir
filozof İslâm’ın hiçbir kutsalına istisna ve muafiyet hakkı tanımadan bütün kutsallarını
keser, biçer; felsefenin yöntemleri ile değerlendirir…
Burada asıl güçlük, felsefede nasıl hiçbir kavramın kesin, net, herkes tarafından kabul
edilebilir bir tanımını yapmak mümkün değilse; bizzat felsefenin tanımını yapmak da bu
imkânsızlık için346

dedir. Ve şöyle diyoruz: “Felsefenin tanımı yoktur, çünkü felsefe başka bir nesneden
dolayı tanımlanabilen bir varlık değildir.”118 Ne kadar filozof varsa o kadar felsefe konsepti
vardır… Hatta bu konsept filozofların kendi hayat süreçlerinde de değişebilir… ”O zaman
felsefe, filozofların yaptığı şeydir” biçiminde tanımlanabilir… Ama tam da sorunu
çözdüğümüzü sandığımız bu noktada felsefe formasyonuna sahip bir ölümlü derhal
sorar: “Filozof nedir?”, “Filozofu tanımlar mısınız?” İşte tekrar düğümlendi sorun… Çünkü
filozof sürekli bir biçimde, dağın tepesine çıkardığı kayanın yere yuvarlanması ile her
sefer onu tekrar tepeye çıkarmaya yazgılı bir Sishyp’dir… Filozof sabahtan akşama
kadar ördüğü kazağı, akşamdan sabaha kadar sökmeye mahkûm bir Peneplon’dur…
Yalnız burada bizim kendimize seçtiğimiz amaç; muhtasar olarak “felsefe” konusunda
genel bir imaj yaratabilmektir.
Birkaç çarpıcı örnek… XX. Yüzyıl filozofu olan Derrida şöyle tanımlıyor felsefeyi: “Ve
felsefe herhalde, deliliğe en yakın noktada, delirme kaygısı için bir tesellidir.”119 Bir
filozof kaç gün devam edeceği belli olmayan geçici bir takım düşüncelerini kağıt üzerine
dökmekle kurtulamaz elimizden. Hemen yakasına yapışırız: “Delilik” ne demektir?
“Deliliğe en yakın nokta” ne demektir? “Kaygı” ne demektir? “Delirme kaygısı” ne
demektir? “Teselli” ne demektir? Of be, yeter artık, diyeceksiniz, ama söz konusu
“felsefe“ olunca yetmiyor? Oyun oynamıyoruz! “Nedir”le başlayan her soru, saf bir felsefe
sorusudur… Bütün kavram analizleri temel felsefî yaklaşımlardır… Sıradan bir insan için
açık, net, kesin önermelerle ifade edildiği sanılan bir konu, bir filozof için kat kat sisler,
dumanlar arasındadır… ”Açık”lık nedir? “Bir önermenin açık olması” nedir? “Açık”
kavramı, arkasından hemen muhalif soruları da çağrıştırır: Bir önermede “ kapalı” nedir?
“Bir önermenin kapalı olması nedir?”
118) Karl Jaspers, Felsefe Nedir? Çev. İ. Zeki Eyüpoğlu, İstanbul, Say yay. 1986, sh. 237
119) Nakleden, David West, Kıta Avrupası Felsefesine Giriş, çev. Ahmet Cevizci, Paradigma, 1998, sh.245347

Yukarıdaki her bir kavram için soracağınız bu ve benzeri sorular felsefe için meşru
sorulardır… Bir fizikçi, bir kimyacı elde ettiği bilgi için bu soruları sormaz… Çünkü pozitif
tabiat bilimleri üzerinde çalışan bir ilim adamı için, elde ettiği bilgi kesin ve doğrudur!...
Ne zaman ki “kesin”lik nedir? “doğruluk” nedir? Sorularını sormaya başladı, söz konusu
kavramları “sorun” haline getirdi, işte o zamandır ki artık o da felsefe yapmaya
başlamıştır…
Birkaç örnek daha vereceğim ama buraya kadar Merhum Üstad’ımın şu mısralarını
sezdirmeye, çağrıştırmaya uğraştım… Takdim tehir yapıyorum…
Üst üste sorular soru içinde
Akıl, olmazların zoru içinde
Üstad gibi benim de başka şairlerin şiirlerini düzeltme hakkım olsa idi, “üst üste”
kavramını “iç içe” ile değiştirirdim… Hece sayısı da aynı… Bu kavramları değiştirin, “iç
içe sorular soru içinde” mısraını öne alın…
İç içe sorular soru içinde,
Akıl olmazların zoru içinde
Tenkit hakkı, hata yapma hakkı, başka bir şairin şiirini düzeltme hakkı… Bazı özel
insanların iktisab edeceği özel “haklarıdır”… Genel insan hakları değildir… 10 gr beyni
olan her insan bu anlamda “düşünme” ve “ifade” hakkına sahip değildir… İlle de benim,
insan olarak doğuştan gelen, vazgeçilmez “düşünme” ve “ifade” hakkım var diyenler
düşünsünler ki; kuzuların da “meleme“ hakkı vardır… Tek parti döneminde vatandaş
hazırolda bekliyor devlet memurunun karşısında… İşlem gereği soruyor memur:
-Adın ne?
-Mülayim,
-Sert olsan ne yazar? 348

Kaldı ki “bir sanat eseri düzeltilebilir mi”? Felsefenin bir disiplini olan estetiğin temel
sorularından biridir bu… Bana göre bir sanat eseri düzeltilemez… Bir sanatkârın yaratıcı
hayal gücü ile meydana getirdiği estetik obje olup bitmiştir, tamamlanmıştır… O mental
alana kaldırılmıştır… Üzerinde yapılacak düzeltmelerle yeni bir estetik obje çıkar
ortaya… Bir matematik problemindeki yanlış değildir düzelttiğimiz… Fizik veya Kimyada,
bir deney yanlışını yeni bir deneyle test ederek düzeltebiliriz… Felsefede düzeltme?
Hangi doğruya göre??? Hep kıskanmışımdır pozitif tabiat bilimleri ile uğraşanları… Ama
sürekli değil!
Genç Adam! Düşünemediğini, düşündürüldüğünü; göremediğini gördürüldüğünü
anladığın an “düşünme” liyakatine hak kazanmışsın demektir… Düşünmenin arşivi olan
şu zihnini ters çevir yere dök! Başla sevdiğin şarkıdan muhasebesini yapmaya! Korkma,
cesaretli ol! O şarkıyı sevdin mi? Yoksa sana sevdirildi mi? O kıyafetini sen mi giydin?
Sana giydirildi mi? Evet müktesebatının bir muhasebesini yap! Fikren çırılçıplak
kalırsın… Türkiyeli gençlerin kreması, elit tabakası, İstanbul Gezi Parkını işgal etti
günlerdir eylem yapıyor… Bu gençlerin çoğunluğu kendilerini “Kemalist” olarak niteliyor…
Türkiyeli genç anakronik yaşıyor… Çağdışı yaşıyor.. Ziya Paşa ne güzel söylemiş:
Cânan gide rindân dağıla mey ola rizân
Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde
Gençler! Nietzsche (1844 – 1900) ile sistem felsefeleri bitmiştir… Nietzsche gitti
nerdeyse gelecek oldu… Gerçi mümkün değil ama herhalde gittiği yerde ağzı çok
yandı gelirse belki bir sistem felsefesi kurar… (İfadeye dikkat, reenkarnasyona
inandığım yorumu ihtimalini önlemek için sonradan ekledim ve boltladım… Acaba
kimlerin nelerini, nasıl anlıyoruz? Amacım sadece düşünmeye vesile olmak!) 349

Schopenhauer “Ölüm korkusu, felsefenin başlan-gıcıdır.”120 Der... Ve:
“Gerçekten bir tek felsefe sorusu vardır: İntihar. Hayatın yaşamak zahmetine değip
değmediğinde yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna karşılık vermektir.”121 Ve
son olarak: {Dante122’nin cehennemin kapısına yazdırttığı söz bir başka anlamda
felsefenin kapısına da yazılmalıdır: “İçeriye girerken tüm umutlarınızı bırakınız!”123
Felsefenin buz çölüne, dışarıdan temaşâ kulesinden bir nazar atfettik, bir fikir
edinebilmek için… Felsefenin ne olduğunu anlatabildik mi? Kuşkusuz hayır…
Çünkü ben de felsefenin ne olduğunu anlayamadım, ama ne olmadığını anladığımı
söyleyebilirim:
Felsefe din değildir.
Felsefe iman değildir.
Felsefe ideoloji değildir.
Felsefe peşin fikir değildir.
Felsefe gündelik hayat bilgisi değildir.
Felsefe kesin değildir.
Felsefe sanat değildir.
Felsefe bilimsel bilgi değildir.
Felsefe genel kültür değildir.
Felsefe beyin fırtınası değildir.
Felsefe sınırları belli değildir.
Felsefe düşünmenin bir alt kümesidir ve asla düşünme ile eş anlamlı değildir.
120) Nakleden: Felsefenin Öyküsü, Will Durant, çev. Ender Gürol, İstanbul, İz yay. Sh.321
121) A. Camus, Sisyphe Efsanesi, sh. 7
122) Dante Alighieri, İlahî komedya, cehennem sh. 89
123) Wilhelm Weischedel, çev. Sedat Umran, İstanbul, İz yay. 1993, sh. 288350

Felsefe dünya görüşü değildir.
Felsefe çözüm değildir.
Felsefe mutluluk maymuncuğu değildir.
Bu kadar olumsuzluktan, bir olumlu hüküm çıkar mı? Çıkmaz! Çünkü felsefe o
nu da keser biçer… Belki de felsefe; saydığımız unsurların hepsini sorgulayan,
hesaba çeken, zihinsel bir aktivitedir. Bu zihinsel aktivitenin tek şartı da bu
sorgulamanın; dinden, gelenekten, örften, âdetten, her türlü peşin fikirden
bağımsız yapılmasıdır. Hele dinden, özellikle vahyî olduğunu ve tahrif edilmediğini
iddia eden dinden, olabildiğince uzak, bağımsız…
Buradan bütün filozofların dinsiz olduğu anlamı çıkar mı? Kuşkusuz hayır!
Filozof dindar olabilir ama dinini kendi inşâ eder, eklektik bir biçimde!... Ama şunu
kesinkes söyleyebiliriz ki: tekfir edemediğiniz bir düşünür filozof değildir… O
halde bir Müslüman’ın filozof olması mümkün mü? Felsefe yapması mümkün mü?
Tabii ki hayır! Çünkü bir düşünür, Müslüman olabilmek için asgari şart, gerek şart,
olmazsa olmaz şart olan; muhkem âyet ve mütevâtir hadislere pazarlıksız iman
ettiği anda felsefe bitmiştir. Muhkem âyet ve mütevâtir hadise pazarlıksız iman
etmeyen, İslâm filozofu olarak nitelenen kişiler itikadî bakımdan güve düşmüş
kumaş gibidirler… Uzaktan bakınca sağlam gibi gözükürler, fakat elinize
aldığınızda birden dökülürler… Onun için çok büyük bir mütefekkir olan imam-ı
Gazali bir filozof değildir…
Bir adım daha atmak istiyorum… Şimdi İslâm’ın nurdan sarayı ile felsefenin buz
çölünü mukayese edelim… İslâm’ın nurdan sarayına imanla giriliyor… Bir daha
vurguluyoruz, kapıdan içeri girene kadar iradî özgürlüğünüz var, seçim
yapabilirsiniz, teklifi kabul etmeyebilirsiniz… “Dinde zorlama yoktur. Doğru yol,
sapıklıktan, hak batıldan ayrılıp belli 351

olmuştur. Artık kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse, işte o, kopması mümkün
olmayan en sağlam tutamağa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir, bilir.”124
Âyet-i Kerime’nin çok güzel, kapsamlı tefsirleri var, fakat Elmalı’yı tercih ettim…
Elmalılı “Dinde zorlama yoktur. Allah onu zorla kimseye vermez. Dinî, kişinin kendi tercihi
ile dilemesi gerekir. Dinde zorlama kanunu yoktur. Bunu böyle anlamalıdır. Çünkü “fi’d-
dîn” (dinde) ifadesi, “ikrah”a müteallik değil (zorlama ile ilgili değil) haberdir. Mânânın aslı
“zorlama, dinde yoktur” demek olur. Yani sadece dinde değil, her neye olursa olsun,
zorlama cinsinden hiçbir şey, hak din olan İslâm dininde yoktur. Din çerçevesinde
zorlama kaldırılmıştır. Dinin konusu, zorunlu fiiller, davranışlar değil; isteğe bağlı fiiller ve
davranışlardır. Bunun için isteğe bağlı hareketlerden birisi olan zorlama dinde
yasaklanmıştır. Kısaca kaldırılan veya yasaklanan zorlama, yalnız dinde zorlama değil;
herhangi bir şeye olursa olsun, zorlama türünün hepsidir. Yoksa dinde zorlama yoktur,
ama dünyaya zorlama olabilir demek değildir. Belki dünyada zorlama bulunabilir; ama
dinde, dinin hükmünde, dinin dairesinde olmaz veya olmamalıdır. Dinin özelliği, zorlamak
değil, bilakis zorlamadan korumaktır. Bundan dolayı İslâm dininin gerçekten hâkim
olduğu yerde zorlama bulunmaz veya bulunmamalıdır. Zorbalık ve zorlama olursa onun
dışında olur. Şu halde din, “zorlayınız” demez, zorlama meşru ve muteber olmaz.
Zorlama ile yapılan amelde dinin vaad ettiği sevap bulunmaz, rıza ve iyi niyet
bulunmayınca hiçbir amel ibadet olmaz.125 Diyor, fakat ekliyor: Bu özellikle şunu
gösteriyor ki, “dinde zorlama yoktur” deyince, hiç kimseye sorumluluk, ceza ve azab
yoktur, demek şeklinde anlaşılmasın; elbette doğruluğun sapıklıktan kesin olarak ayrılmış
bulunması, dine aykırı hareketlerde muhakkak bir azabın ortaya çıkmış
olmasındandır.”126
124) Bakara Suresi: 2 / 256
125) Elmalılı, sh.2 / 163
126) A.g.e. sh. 2 / 165352

Fakat bu noktada biz, kınayıcıların kınamasından korkmadığımız için şu noktayı da
işaret etmemiz gerekir. {Zeyd İbnu Eslem Radıyallahu Anh anlatıyor. ”Resûlullah
Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki : “Dinini değiştirenin boynunu vurun.” 127
Nitekim Asr-ı Saadette Hz. Ebubekir Radıyallahu Anh zamanında tatbikatı vardır. Ashab-
ı Kiramdan muhalefet eden olmamıştır. Hz. Ali Radıyallahu Anh da tatbik etmiştir.
İslâm dünyasının içinde bulunduğu faciayı tesbit bakımından Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın (DİB, İngilizce deep’den mülhem biz dîb din diyoruz. Derin din)
yayınladığı, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir’in bu âyetin tefsirinden bir cümle arz
edeceğim: {Müslüman iken sonradan İslâm’dan çıkan kişinin (mürted) öldürülmesi ile ilgili
hüküm ilk bakışta “ dinde zorlama yasağının Müslümanları içine almadığı” zannını verirse
de öncelikle böyle bir hükmün Kur’an’da bulunmadığını kaydetmek gerekir.”128 Ne
anladınız? Fikir namusu olan, hayâ sahibi bir insan açık, net konuşur… O zaman
hadisler Edille-i Şeriyye’den değil mi? Dikkat ederseniz hadisin sıhhati ile ilgili bir
tereddüt izhar edilmiyor… Sadece Kur’an’da bulunmadığı iddia ediliyor… Peki, Kur’an’da
olan muhkem âyetler ne oluyor, onlar da terbiye(!) ediliyor… Hâlbuki aynı kitapta rivayet
edilen pek çok hadisler var… İşte budur oportünizm dediğimiz… Deve kuşu metaforu…
Deve kuşuna “uç” demişler, “ben deveyim” demiş; “ o halde yük taşı” demişler “ben
kuşum!“demiş. Yeri değil, ama “Müslümanım “ diyen politikacılara bakıyorum… Kısas
kıyamete kalmaz!.. Musibet umumidir… Allahü Zülcelâl Hazretleri cümlemizin ırzını
namusunu korusun! Hiçbir şey demedim!..
Evet, “dinde zorlama yoktur” ama kâfire davranışlar da farklıdır. Uzun yıllardan beri
yaptığım çalışmalar arasında “İslâm ve Yükselen Değerler” konusu da var… Nasip olursa
kitaplaştırma niyetindeyiz… Size şimdilik tek bir örnek: {Ebû Süfyan kızı
127) Kutub-i Sitte, İ. Canan, 1585 nolu Hadis-i Şerif, sh. 6 / 189
128) Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, H. Kahraman v.d. Ankara, DİB, 2006, sh. I / 406353

Ümmü Habibe’ye misafir oldu. Buraya geldiği zaman Ebû Süfyan, Peygamber’in yattığı
döşeğe” oturmuştu. Ummü Habibe, Ebû Süfyan’ın oraya oturmasını hoş görmemiş,
”Oraya bir müşrik oturamaz.” demişti. Ebû Süfyan, “Kızım, bu saygısızlığı sana
yaraştırmadım.” dedi. Ümmü Habibe, “Hak ve hakikati gözlerinle gördüğün hâlde,
taşa, ağaca, tapmakta İsrar edenlere saygı gösterilemez.” Cevabını verdi.}129 Var mı
konuşulacak bir şey? Duygularınızı emanet edeceğiniz, bir kelime var mı? Var mı bir
cümle? Evet, var : (Allahü Ekber! )
Demek ki, teklifi kabul edip içeri girdikten sonra artık teslimiyet… Kendi usulü
içinde tefekkür, kendi sınırları içinde değişim… İnsanın her an değişme ve kendini
yenileme hamlesi… İslâmî nizam içinde insanlar mutlu olurlar gibi çocukça bir
iddiada da bulunmuyoruz… Mutluluğun ne olduğunu da bilmiyoruz. Mutluluğun ne
olduğunu lise talebelerine sorun… Rahat olurlar da demiyoruz… Hiçbir sorun
olmaz da demiyoruz… Ama toplumda konjonktürel bir takım sorunların olması ile
strüktürel sorunların olması farklı… İslâm nizamında insanlar kurşun askerler de
değildir. Nitekim insan tasavvurunda, insanın yapısal özellikleri üzerinde durduk…
Zaten en azından bir Müslüman’ın hayvansal bir rahatlık içinde olması mümkün
değildir… Kaldı ki TV kanallarında belgeselleri seyrettikten sonra felsefî
antropolojinin bizi ne kadar yanılttığını da anladık… Rahat hayvan var mı? İnsanı
kutsamak için “hayvan”ı hayvanın daha da alt statüsüne indirmişiz… “Belhum
Adal” hayvanlara ait bir statü değil… Tersine insana ait.. “And olsun ki, cehennem
için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalbleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır
ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha
sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir.”130 Yukarıdaki konumuzu da ışık tutuyor…
129) Yusuf Ziya Yörükan, İslâm Dini Tarihi, İstanbul, Ötüken, 2006, sh. 266
130) Araf Suresi, 7 / 179. Elmalı ( aslı ) şaşkındırlar; sadeleştirilmişi, aşağıdırlar. H. Basri Çantay: sapıkdırlar.
Suat Yıldırım: şaşkındırlar..354

Felsefenin buz çölüne şüphe ile girilir!... Kar, yağmur, fırtına, hortum, zelzele…
Kapıda çeviriyorlar, kesin inançlarınız varsa içeri giremezsiniz. Hele vahyî,
mütevâtir olduğuna, tahrif olmadığına inandığınız doğrularınız varsa katiyen
giremezsiniz… Felsefenin, kendi içinde bir takım disiplinleri, alt başlıkları var:
Gnosooloji, Epistemoloji, Ontoloji, Tabiat felsefesi, Tarihi Varlık Sahasının
Felsefesi, Sanat Felsefesi, Dil Felsefesi, Felsefî Antropoloji, Etik, Hukuk ve Devlet
Felsefesi, Din Felsefesi, Metafizik ve Problem Olarak Felsefe Tarihi… Felsefenin
bütün disiplinleri, genel felsefe konsepti ile konusu üzerine eğilir…
Bu disiplinlerin; kavramları, sorunları, çözüm denemeleri felsefenin kendi
yöntemleri iledir. Örnek olarak, bu felsefî disiplinlerden epistemoloji üzerinde biraz
duralım, diğerlerine de ışık tutmuş oluruz… Birinci soru: Bilim nedir? Bir kere ilk
kavramda taban tabana zıtlık ortaya çıkıyor… Niçin? Filozof hiçbir esasa bağlı
olmadan, insan olarak imkân ve kabiliyetine göre bu soruya cevap verirken, hür
iradesi ile Müslüman olmuş bir kişi, Edille-i Şeriyye’yi esas alarak cevap verecektir.
Çünkü “Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden
başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm
sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte
dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”131 Bir Müslüman hâkimiyetin,
hüküm koyucunun Allahü Zülcelâl Hazretleri olduğuna; muhkem âyet ve mütevâtir
hadislerin kesin, bağlayıcı değişmez, zaman ve mekân üstü gerçekler olduğuna
iman ederek sorunların üzerine eğilirken bir tefekkür aktivitesi gerçekleştirirse bu
felsefe değildir. Eğer hâkimiyetin, hüküm koyucunun Allah-u Teâlâ olmadığına
inanarak, muhkem âyet ve mütevâtir hadisleri kesin, bağlayıcı değişmez, zaman ve
mekân üstü gerçekler olduğuna inanmadan sorunların üze
131) Yusuf Suresi: 12 / 40355

rine eğilirken düşünsel bir aktivite gerçekleştirirse o kişi Müslüman değildir…
Yalnız burada âyetlerin bağlayıcılığı, hadislerin sıhhati ayrı meseleler… Biraz
meseleyi ete kemiğe büründürmek açısından birkaç örnek vereyim: Âyetlerin şu ve
benzeri bakımından tayini hayati bir önem arz etmektedir: Mânâya delâletinin açıklığı
bakımından âyetler, şu saydığımız sınıflamaya göre nerede yer alır… Zâhir, Nass,
Müfesser, Muhkem…. Mânâya delâletinin kapalılığı bakımından hangi sınıfa girer: Hafi,
Müşkil, Mücmel, Müteşâbih. Ayrıca Vaz’ olunduğu mânâ bakımından, kullanıldığı mânâ
bakımından bu benzeri fıkhı meselelerin tayini gerekir. Bu bakımdan biz, hep itikad
konusu olması için muhkem âyet ifadesini kullanıyoruz. Te’vil, tahsis ve neshe ihtimali
olmayan lâfızdır.
“Bilgi nedir?” sorusundan sonra, “karakteri”… Yine netameli bir mesele: Bilginin
kaynağı nedir? Bir Müslüman için birincil kaynak âyet ve hadistir… Felsefede bu
kaynaklar yoktur… Ancak din felsefesinde eleştirisi yapılabilir… Bilgini unsurları, Bilen
ben (Suje)le bilinen şey (obje) arasındaki münasebeti Kur’an bilgi aktları, hakikat nedir?
Hakikatin ölçüsü nedir?
Bu kısa tasviri, felsefî disiplinlerden her biri için ayrı ayrı uygulayabilirsiniz… O zaman
İslâm tefekkürünün yeniden ihyası için yapılacak birinci hamle tutum değişikliği yapmak:
İmam-ı Gazali Hazretlerinin yaptığı gibi, Batı felsefesini uzmanlarının bildiğinden çok
daha iyi öğrenmek… Böylece İslâm felsefesi fantezisinden vazgeçmek… Bu arada Batı
uygarlığının içinde bulunduğu krizi, hatta açmazı kavramak ve bütün entellektüel
mekanizmalarımızı felç eden Batı’ya tapınmaktan vaz geçmek!.. Şu anda her zaman
olduğu gibi bırakın bizi, tüm dünya İslâm’a muhtaç…356

Ama öyle bir dünyada yaşıyoruz ki tüm değer yargıları alt üst oldu, birbirine karıştı!..
Kimisi borsaya bile cevaz veriyor!. FED 600 milyar dolar sürüyor piyasaya, İstanbul
piyasası yükseliyor. Burada helâllik haramlık nasıl olacak??? Adam sormuş malum din
görevlilerinden birine; hacca gideceğim, paramı da çaldıracağım diye korkuyorum,
bankaya koysam olur mu? Cevap: Bankaya değil de, faizsiz-ribasız bankaya koy.. Yahu
bankanın faizsizi-ribasızı olur mu?
Madde bir: Benim İslâmî bilgilerim çok sınırlı. Maalesef Arapça bilmiyorum. Ben
cahilim ama cehli mürekkep içinde değilim, cahil olduğumu bildiğim için. Galiba şöyle
söylesem yalan olmaz. Uyuduğumdan fazla okuyorum, düşünüyorum, muhasebe
yapıyorum. Bu yaşta. Kendi imanımı kurtarmak için çırpınıyorum. Öyle bir dönemde
yaşıyoruz ki “İslâm” adına konuşanların çoğu maalesef İslamî şuuru bulandırıyor, küfrü
tahkim ediyorlar. Gerçekten mesele oldukça zor... Ama benim yöntemim; ben Üstad
olarak Necip Fazıl’ı tanıyorum. Yukarda arz ettim; yanlış anlaşılmasın, tabi her şey
Allah’ın lütfudur, fakat vesile olarak Necip Fazıl denilen mütefekkir olmasa benim
imanımın ne olacağını bilemem. Allah onu vesile kılmıştır. O yüzden diyorum ki;
herkesin, herkesin, herkesin, yaşı kaç olursa olsun, oturup Necip Fazıl’ı okuması lâzım.
Halen okumaya devam ediyorum. Ve halen de anlayamadım, onu da itiraf edeyim….
Ama onun sayesinde bugün “ben yobazım” diyebiliyorum… Unutmayalım eskiden
Müslümanlara “mürteci” derlerdi… Şimdi unuttular… Unutturmayalım… ”Ben
mürteciyim!”
Zekiyüddin Şaban’ın 141. sayfası. “Şüphe-i riba, ribadır.” Ebu Zehra’nın 379, 384,
393. sayfası; “Riba şüphesinden kaçınmak.” Elmalılı’nın yanılmıyorsam 2. cildinde;
“şüphe-i riba, ribadır.” Eğer hüsnü niyetli olursak elhamdülillah ana kaynaklar ve bu ana
kaynakları bize ulaştıran âlimler var. Bugün fıkıhta Ömer Nasuhi Bilmen gibi bir abide
var. Bugün fıkıh usulünde Zekiyüddin Şaban gibi bir Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat âlimi var.
Veya 357

İslâm tarihinde Mustafa Asım Köksal diye bir abide şahsiyet var, Allah hepsine rahmet
eylesin. Elmalılı, Zuhayli gibi müfessirler var. Yani, yol bulunur, ama kolay değil. Hani bir
sadrazam varmış, çözemediği bir meselede sıkıştı mı, hemen Rus elçisini çağırırmış,
onunla sohbet edermiş. O konuda ne düşündüğünü sorar, onun söylediğinin tersini
yaparmış. Siz de, televizyonlarda gördüklerinizin tersini yapın. Onlar ne diyorsa, tersi
doğrudur. Bana, televizyona çıkıp da, o kara kutuya mağlup olmamış bir adam gösterin.
Azarlıyorlar, sözünü kesiyorlar, adam daha da devam ediyor…
Mebsud Hanefi fıkhının en meşhur eseridir. 30 cilt… Tercüme ettiler. Allah razı
olsun… Beyaz ev diye bir grup ve başlarında da Akşit Hoca diye biri var. Geçen gün
televizyonda konuşuyordu ve otuz saniye baktım öylesine. Lafın başını duymadım, galiba
Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz, bir bitki sürermiş güneş ışığından zarar görmemek
için. Bunu anlatıyor... İzahı nedir biliyor musunuz? Hani plaja gidenler, denize gidenler
yağ sürerler ya! Plajı, denize girmeyi meşrulaştırıyor. Dikkat edin, Aleyhissalâtu
Vesselam Efendimizin bir sünneti ile ne yan yana geliyor ve sünnet ne hale getiriliyor!..
Tekfir konusunda ne kadar hassas olursanız olun öyle hadiselerle karşılaşıyorsunuz
ki ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz… İşte size bir alıntı: “Biz hanım efendilerin
uzattıklarında ellerini sıkıyoruz. Bunda bir sorun görmüyoruz. Bu, medeni dünyanın
âdetidir.” Bunlar imani bakımdan çok tehlikeli laflar. Otoritenin kaynağına neyi
oturtuyorlar dikkat ediniz!! Medeni dünyanın âdeti, Peygamberin bir sünnetini ortadan
kaldırıyor. Mekke’nin fethinden sonra, Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz Safa tepesinde
oturur. Gelmişler, biat ediyorlar. Ebu Süfyan’ın karısı Hind geliyor biat etmek için..
-Ya Resûlallah! Biz biat etmeyecek miyiz?
-Ben kadınlarla musafaha etmem.” 358

Neredeyse mütevâtir hadis!.. Hz. Aişe Validemiz buyuruyor ki; “Vallahi Resûlullah
hiçbir kadının elini sıkmadı.” Yine bir gün, kadınlardan biat alınacak, Aleyhissalâtu
Vesselam Efendimiz, Hz. Ömer Radıyallahu Anh’ı gönderiyor kapıya, Hz. Ömer’in elinde
şöyle bir bez parçası, kapıya uzatıyor, kadınlar bir ucundan tutmuş, biat ediyorlar… Yine
bir hadisede de ortada bir leğen su, Hz. Ömer elini batırmış, kadınlar elini batırıyor.
Bütün bu hadiseler, rivayetler ve hükümler olmasına rağmen, Hz. Peygambere meydan
mı okuyorsunuz?..
Fakat şunu belirteyim ki, halk çok zekidir. Riskli hiçbir fikrin yanında olmaz… Yani
teşbihte hata olmasın hayvanlar biyolojiden anlamadığı halde, otun zehirli olduğunu
hisseder ve yemez ya, Onun gibi….
Yukarda ifade ettik, önemine binaen tekrarlıyoruz. İmam-ı Âzam hazretlerine
soruyorlar; “Ya Ebu Hanife! Bu verdiğin fetva su götürmez bir hakikat mi” dediler. Cevap;
“Bilmem vallahi” dedi. “Belki de şüphe kaldırmaz bir batıl olabilir.” Öyleyse, bizim bu
muhteremleri, Allah korusun, putlaştırmaya hakkımız var mı? Allah’tan korkun
İmam-ı Âzam’dan bu tarafa bin iki yüz senelik bir süreç var. Bu süreçte sen ne yaptın
diye adama sormazlar mı?
Mehmet Akif’in güzel bir hikâyesi var. Bir adamın eski bir evi var, çamurdan yapılmış,
duvar biraz çatlıyor. Her gün sabah çıkarken diyor ki; aman duvar, yıkılma ha. Altında
çoluk çocuğum var, onları öldürürsün. Her gün böyle… Bir gün geliyor ki, duvar yıkılmış.
Altında çoluk çocuğu kalmış. Duvara sitem ederek, diyor ki; “Ben sana demedim mi,
yıkılırken haber ver.” Duvar da lisan-ı hal ile “Be hey gafil her gün ben haykırdım,
duvarlarım çatladı, ama ağzımı çamurla doldurdun.” Bilmem anlatabiliyor muyum? İslâm
dünyası haykırdı, her gün ağzını çamurla doldurduk. Bu bir iki asır değil. 359

Ömer Nasuhi Bilmen… 1960’lı yıllarda, âlim bir adam, başında fötr şapkası Fatih
Cami ’inde… Bizim Ahmet Yücel abi vardı; “Hoca çıkar şu lengeri başından demiş.” Bunu
nasıl izah edeceksiniz, Ömer Nasuhi Bilmen gibi bir alim ve başında fötr şapka!… Üstad
Necip Fazıl ile şöyle bir konuşması var, ben şahit olmadım, arkadaşlar şahit olmuşlar.
İftara gidiyorlarmış. Üstad; “Buyurun Efendi hazretleri” diyor. Ömer Nasuhi Bilmen’in
şöyle bir ifadesi var; “Sizin yazdığınız yazının bir satırını yazamayız.” Üstad da ona;
“Estağfurullah Efendi hazretleri, ne münasebet” diyor. Böyle bir hikâye var. O ilim adamı,
âlim, Üstad fikir adamı… Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusunun milyonda birini yazamaz Necip
Fazıl. Aman mübalağadan kaçınalım. Fakat dava ahlâkı, şecaat ve tefekkür konusunda,
Ömer Nasuhi Bilmen de Üstad ile mukayese edilemez..
Allah rahmet eylesin, Üstad Necip Fazıl’ın bir sözü var; “Cihan şu veya bu kıymetin
değil de, bizzat kıymet hükümlerinin çivili bulunduğu can evinden, ruhundan hastadır.”
Biz bunu ciğerimizde hissediyoruz ve panik içindeyiz. Ama çaresini biz de bilmiyoruz.
Şunu söyleyeyim, şu söz, ne derece doğru bunu söyleyemem de, hiçbir post modernist
filozof derinliğine yakalayamaz bunu. Felsefe içinde felsefeyi aşmanın örneği Necip
Fazıl’dır. Dikkat edin; felsefe içinde. “Felsefeyi aşmanın örneği…” Ve bundan kaçarak
olmuyor işte. Bu çile istiyor. Biz panik içindeyiz…
Bu gün gazetelere bakıyoruz, homoseksüellerin özgürlük savunusunu başörtülü kadın
yazarlar yapıyor. Bu özgürlük meselesidir, bunların özgürlüğünü savunmak lâzım
diyorlar... Hatta bir İlahiyatçı bu konuda bir hüküm olmadığını söylüyor.. Allahü Ekber!..
Ben 1985 yılında Londra’da hayretler içinde bunların yürüyüşünü gördüm…
Pankartlardaki yazılarla “G. Özgürlük” yazıyordu… Bugün Türkiye’de dernekleri var… Ve
dinciler destekliyor… Korkmadan soracağız sorularımızı… Korkaklık yanılgıdır… Bunları
destekleyen dinciler salt özgürlük aşkıyla 360

mı destekliyorlar? Başka sebebi olabilir mi? Polarizasyon, kutuplaşma ortadan
kalkıyor… Asıl sebep de iman-küfür arasındaki sert kalın kırmızıçizgi soluklaşıyor…
Bugün hiç fark etmiyor… Kutuplar patladı… Sosyal öğrenme ile Hak Teâlâ hazretleri
korusun normalleşiyor… Bir İlahiyatçı telaşla niçin “bu konuda hüküm yok” der. Sanki
hüküm olsa uygulanacak mı? Normalleştirme gayreti…
Kütüb-ü Sitte’de “ Lûtilik (Homoseksualite) ve Hayvana Temas’ın Haddi” diye bir
bölüm var… İslâmî şuuru diri tutabilmek için, sıradanlaştırma, normalleştirme
operasyonlarına karşı uyanık olacağız, unutmayacağız: {İbnu Abbâs (Radıyallahu anh)
anlatıyor: “Resûlullah (aleyhis-salâtu vesselam) buyurdu ki: “Kimin Lût kavminin sapık
işini yaptığını görürseniz, faili de mefûlü de öldürün”. [Tirmizî, Hudud 24, (1456);
Ebu Dâvud, Hudud 29, (4462, 4463).] Tirmizî, Ebu Hüreyre’nin de böyle bir rivayette
bulunduğunu belirtir. Ebu Dâvud’da İbnu Abbâs (Radıyallahu anh)’tan yapılan bir
rivayette: “Lûtilik yaparken yakalanan bekâr (yani muhsan olmayan kişi) de recmedilir”
denmiştir.132
Bir kere daha tekrar ediyorum: “Alışmaya alışmayınız!...” Allah korusun torunlarımız
bunları göre göre bunlara alışacak... Bugün bir ilahiyatçı, ilk tanıştırıldığında
karşısındakine, kendisinin zannedildiği gibi yobaz olmadığını ispat etmeye çalışıyor.
Peki, bu, gerçeği nasıl bulacak? Yani gözlük şaşı, gözlük… Bugün nasıl bir toplum olursa
olsun, çocukların eğitimi başlı başına bir mesele. Ve bu laik, seküler sistem içinde ayrı bir
mesele. Fakat öyle bir duruma geldi ki, kızların eğitimi diye bir sorunumuz kalmadı… De
facto olarak halledildi gitti. Nasıl halledildi? Kendiliğinden, yani hayat zorluyor bizi, onu
söylemek istiyorum. İçtihad yapılmaz, diyorlar. İnsanlar yapıyor... Kadınla erkek birlikte
namaz kılar diyorlar. Al işte; “başörtüsü temel kulluk enstrümanıdır denemez.” Diyor bir
tanesi… Bir kere kavramlara bakın!
132)
�����i����������������������������������������������
����������������i�i��Tarihi, TDV, Ankara, 2004, sh.247361

Kullandığı semantik açıdan yanlış... Bir başkası geliyor kadın erkek aynı safta namaz
kıldığında bozulmaz, niye bozulsun, kadınlar ve erkekler aynı hizada durabilirler, diyor…
Sene 1964, Çapa Muallim mektebi, Mehmet Akif’i anma günü, Üstad Necip Fazıl
davetli, Cahit Tanyol davetli, Mehmet Kaplan davetli. Mehmet Kaplan dediğiniz yeni Türk
edebiyatında otorite... Kaç sene olmuş, daha gözümün önünde, çıktı, sahnede
konuşuyor. Mehmet Akif’e “laik” dedi. Üstad ile yan yana oturuyorlar. Konuşma bitti,
Mehmet Kaplan geliyor, ben de şöyle Üstadın arkasındayım. Üstad oturuyor Mehmet
Kaplan yanına doğru geliyor… Dikkat kesildim çünkü Üstad’ın bir tepki vereceğini
biliyorum. Üstad, İstanbul beyefendisi edasıyla; “cehaletinizi tebrik ederim” dedi. Fakat
ondan sonra Mehmet Kaplan, Necip Fazıl ismini hiçbir yazısında bir kere anmadı.
“Kaldırımların” tahlili bu olaydan öncedir… Bedel ödemek kolay değil. Önce ahlâklı olun,
fikir namusunuz olsun…
Namus = Fikir namusu x (meslek namusu+cinsi namus+ticari namus+görev
namusu+vb)… Eğer fikir namusu sıfırsa namus sıfır. Niye kandırıyorsunuz milleti,
Ontolojiler, teolojiler, vesaire…
Hâsılı Fakihlerin Şekur ve Hamid olması… Yani Müslüman olarak yaratıldıkları için
şükretmeleri ve hamd etmeleri… Bu ne demektir? Ben yobazım, evet ben yobazım
diyebilmektir.. Herkesin meşrulaştırdığı bir demde “Riba haramdır” diyebilmektir… Dünya
bir tarafa bu ölçü bir tarafa... Ne diyor rahmetli Üstad Necip Fazıl; “Teknoloji o kadar
ilerlese ki, güneşten gelen ışınlara elektrik faturası kesseler, ben yine sana inanmaya
devam edeceğim…” Nedir bu teknoloji dediğiniz? Bizi esir aldı, burnumuzdan tuttu
gidiyor. Batılılar 1969’da aya indiler, Müslümanların imanı sarsıldı... Kalp nakli oldu,
Müslümanların imanı sarsıldı… Çok ciddi bir durum içindeyiz. Ve onun için ısrarla “tenzihi
iman, tavzihi iman” diyorum. Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Ves362

selam, imanınızı tazeleyin buyuruyor. İmanımızı temizlememiz lâzım öncelikle. Bu
yaşta âcizane buna uğraşıyorum… Benim en büyük faciam, danışacağım bir kişi yok.
Olsa ayağını öpeceğim, ayağını!..363

SONUÇ

Müslümanca düşünme Müslümanca inanmaya bağlıdır. Bunun yegâne ölçüsü de
Risalet’tir. Birincil unsuru bırakıp akıl, felsefe, bilim v.s leri öne almak hevâ ve hevestir.
Hakikat epistemolojik bir “unsur” değildir. Hakikat amel ve teslimiyetle ilgilidir…
Efendimize eşya ve hadiselerin hakikatini öğreten Allah Celle Celalühu’nün muradını
anlamanın O’nu hakikatiyle bilmenin yegâne yolu, Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm’ı
O’nun öğrettiği biçimde öğrenmektir.
Esas olan, Peygamberimiz Aleyhissalâtu Vesselam’a Allah Celle Celalühu’nün
vahyettiği ve Allah Celle Celalühu’ya da Peygamberimiz Aleyhissalâtu Vesselam’ın
öğrettiği ve terbiye ettiği biçimde iman etmektir…
Eşya ve hadiselere Risalet penceresinden bakmak, hikmeti yakalamaktır. Hikmet
Kur’an-ı Azimü’ş-şan’ın mânâsıdır. Hikmeti yakalayan Sünnet idrakiyle mücehhez hale
gelir. Sünnet idraki de Kur’an’ı ve Murad-ı İlahiyi anlamanın tek yoludur.364

Tuzaklarla dolu geçici bir dünyada, ezeli hakikatlere bağlanabilmek ve onu
anlayabilmek.. Zorların zoru ama muhatap olmanın ve imtihanın da temel şartı…
Kullandığı kelimeler aynı olmasına rağmen Hz. Ebubekir ve Hz. Ali ile Ebu Cehil ile
Ebu Leheb arasındaki farktır bu.. Mümin olmak ile müşrik olmak arasındaki temel fark…
Kelime olarak ikisi de Allah, Peygamber, Kâbe, İbrahim v.s diyorlardı ama iman noktayı
nazarından birbirlerine zıt anlam ifade ediyordu. Sır bunu anlamakta…
İşte bunu anladıktan sonra, eşya ve hadiselere doğru bakabilme, onları doğru
anlayabilme idrakine sahip olabilir insan.. Sünnet Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm’ın
Kur’an’ı Azimü’ş-şan’ı tefsiri, Ashab-ı Kiram onun müşahhas hali ve Medine
kurumsallaşmış, tezahür hali.. Biz yıllarca dünyevî çıkar ve beklentiler uğruna Sünnet ’in
yerine felsefeyi, Ashab-ı Kiramın yerine Filozofları ve bilim adamlarını, Medine’nin yerine
Roma’yı koyduk.. Bu hale geldik!..
Bu tabloda batının ilmini alıp ahlâkını almayalım diyen saf Müslümanların acziyeti ile
kasten ve bilerek-isteyerek Batı’nın değerlerini içselleştirenlerin bir farkı olduğunu
düşünmüyorum. Hatta bu hale gelmemizde, içtihad ruhunu kaybetmemizde, sünnetin
içini boşaltmamızda, Ashab-ı Kiram’ı sıradanlaştırmamızda, Medine’yi AB ve Kopenhag
kriterleri ile değiştirmemizde birincilerin ikincilerden daha suçlu olduğunu düşünüyorum.
Sır da, anahtar da yol da buradadır…
Hülâsa olarak söylemek istediğimiz, tekrar ettiğimiz, hassasiyet noktamız şu: En
önemli meselelerden biri bilerek veya bilmeyerek yapılan Fahr-i Kâinât Sallallahu Aleyhi
ve Sellem’i sıradanlaştırma eğilimine karşı şuurlu bir muhalefet… Şu gerçeği
içselleştirmek borcundayız ki, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’siz İslâm olmaz…
Tek noktadan sonsuz doğru geçer, iki 365

noktadan tek doğru geçer… Burada asıl tehlikeli konu Sallallahu Aleyhi ve Sellem
Efendimiz’i ritüellere mahkûm etmek ve bu sentetik faaliyetlerle onu hayattan
koparmak… Kutlu Doğum haftasında olduğu gibi… Pitatik bir eylemler, törenler
karışıklığı içinde Hz. Peygamber yok ediliyor ve herkes kendi heva ve hevesine göre bir
peygamber imajı oluşturuluyor… Bu tuzaklara veya yanlış tutumlara düşmemek için en
azından şu aşağıdaki Âyet-i Kerime’lerin, tefsirleri ile birlikte mütalâa edilmesinin
zaruretine inanıyorum!... Bütün savaşımız; dayatan modernite ve dağıtan, hatta savuran
postmoderniteye karşı…
De ki, “siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve
suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.” Âli İmran Suresi: 3
/31
De ki: “Allah’a ve Resule itaat edin; eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah kâfirleri
sevmez.” (Âl-i İmran Sures: 3 / 32)
-“Allah’a ve Peygambere itaat edin ki rahmet olunasınız.” (Âl-i İmran Suresi: 3 /132)
-“Her kim o Peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa Suresi: 4 / 80)
-“Allah’a ve Resulüne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin...” (Enfal Suresi: 8 / 46)
-“Oysa aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Peygamberine davet olunan
Müminlerin sözü ise, “işittik ve itaat ettik” demeleridir...” (Nur: 24 / 51)
-“Kim, Allah’a ve Peygamberine itaat eder ve O’ndan korkar, sakınırsa, işte kurtuluşa
erenler de bunlardır.” (Nur / 52)366

-“(Ey Müslümanlar!) Namazı dosdoğru kılın; zekâtı verin ve Peygambere itaat edin ki
rahmet olunasınız.” (Nur Suresi 24 / 56)
-“...Peygamber size neyi verirse, onu alın; sizi neyden nehyederse, ondan da
sakının...” (Haşr Suresi: 59 / 7)367

EKLER

Teknolojiye tam olarak intibak edemesek de biz de artık bilgisayarla yazmaya
çalışıyoruz… Kitabı flash belleğe kaydettim, çıkardım, basım için arkadaşlara
vereceğim… Bir süre sonra bir e-mail:
YAHUDİ İŞADAMI İÇİN SALA OKUNDU AYDIN KARIŞTI
Geçtiğimiz hafta yaşamını yitiren Yahudi işadamı Jack Gabay’ın ölümünün ardından
bazı camilerde sala verilmesi Aydın’ı karıştırdı. 13 Haziran 2013 Perşembe 10:45
Aydın’ın Köşk ilçesinde pek çok yatırımı bulunan Gabay için Köşk Merkez Camisi ve
bazı köylerde sala verilmesinin ardından bazı vatandaşlar, müftülüğe başvurarak “Gayri
müslimler için sala verilemez” diye şikâyetçi oldu. Konuyla ilgili müftülük tarafından
inceleme başlatılırken, Aydın İl Müftüsü Ömer Kocaoğul, gayri Müslimler için sala
verilmesinin doğru olmadığını 368

fakat Köşk’te yapılan işin bir duyuru amacıyla iyi niyetle yapıldığını söyledi.
Köşk ilçesinde kuru meyve işletmeleri bulunan Yahudi işadamı Jack Gabay,
geçtiğimiz haftalarda geçirdiği beyin kanaması sonucu hayatını kaybetti. Bunun üzerine
Köşk ilçesinde ve bazı köylerde Jack Gabay için sala verilir. Gabay’ın cenazesi ise İzmir
Altındağ’da kendi inancına göre düzenlenen cenaze töreninin ardından Musevi
mezarlığında toprağa verildi. Yahudi işadamının öldüğünü camilerden verilen saladan
öğrenen birçok Köşklü işadamı ve köylülerin de İzmir’deki cenaze törenine katıldığı
öğrenildi.
Ancak cenazenin ardından bazı vatandaşlar İl Müftülüğü’ne dilekçe verip “Gayrı
müslimler için sala verilemez” diye şikâyette bulundu. Konu sosyal medyada da tartışma
yarattı. Özellikle Facebook’ta konuyu gündeme getiren bazı vatandaşlar, Gabay’ın
işletmesi sayesinde pek çok kişinin işe kavuştuğunu ve ilçede çok tanınan biri olduğunu,
bu yüzden de ölümünün her koşulda duyurulması gerektiğini vurguladı. Bu görüşe karşı
çıkanlar da, kim olursa olsun gayrimüslimlerin ölümünün salayla duyurulamayacağını
belirtti.
Jack Gabay’ın ölümünün ardından verilen sala, imamları da böldü. Adını vermek
istemeyen bazı imamlar salanın ilan anlamına geldiğini ve bunun bir vefat duyurusu
olarak algılanması gerektiğini savunurken, bazı cami görevlileri ise Müslüman olmayan
birinin ölümünün dini terimlerle ilan edilemeyeceğini ve yapılanın yanlış olduğunu ileri
sürdüler.
İŞTE MÜFTÜLÜĞE VERİLEN DİLEKÇE
Aydın İl Müftülüğü’ne verilen şikâyet dilekçesinde, Kur’an’dan âyetler örnek gösterildi.
Dilekçede şu görüşler yer aldı:369

“Geçen Pazar vefat eden İzmir’de ikamet eden Yahudi Jack Gabay’ın salası İslâm’ın
sembolü olan camimizden verilmiştir. Tevbe suresi 80 ve 84 âyetlerini açıp okuyun. 80.
Âyet’te: “(Ey Muhammed) Onlar için ister af dile, ister dileme, onlar için yetmiş kez af
dilesen de Allah onları asla affetmeyecek. Bu onların Allah ve Resulünü inkâr
etmelerinden ötürüdür. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez” denilmekte 84.
Âyette ise: “Onlardan ölmüş olan hiçbirine asla namaz kılma, onun kabri başında da
durma! Çünkü onlar, Allah ve Resulüne inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler”
denilmektedir” ifadelerine yer verildi.
MÜFTÜ: ART NİYETLİ OLDUĞUNU SANMIYORUZ
Aydın İl Müftülüğü gelen şikâyet dilekçesi üzerine çalışma başlatırken, Aydın İl
Müftüsü Ömer Kocaoğul, “Gayri Müslim biri için sala verilmesi doğru değil. Fakat Köşk’te
yapılan iş tamamen iyi niyetten kaynaklanıyor. Ölen şahıs Köşk’te bütün çevrelerce
tanınan ve bilinen ve saygı duyulan bir kişi... Birçok kamu binasına köylere yardımı
dokunmuş bir kişi. Görevlimizde bu şahsın ölümünün duyurulması, ilan edilmesi
amacıyla sala verdiğini düşünüyoruz. Kesinlikle art niyetli bir iş olduğunu düşünmüyoruz.
Fakat konuyla ilgili inceleme başlattık” dedi.
DEKAN: MÜSLÜMAN OLMAYANA OKUNMAZ
Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ömer Dumlu,
Aydın’da ölen Yahudi işadamı Jack Gabay için okunan salanın, kişinin vefat ettiğini
duyurmak amacıyla okunduğunu tahmin ettiğini söyledi. Ancak normal şartlarda
Müslüman olmayan kişinin ardından sala verilmediğine dikkat çeken Dumlu, “Dinimizce
Müslüman olmayan bir kişinin, Müslüman adıyla salasının okunması yapılmıyor. Ancak
burada verilen sala daha çok, ölümü duyurmak anlamında yapılmış olabilir. Bu tarz
durumlarda sala okunacak kişiye biraz daha dikkat edilmeli” dedi }370

Ey Müslüman cinsel ırz, cinsel namus önemli değil! Asıl İslâm’ın ırzına
geçiliyor, asıl itikadın ırzına geçiliyor… Onun içindir ki cinsel ırz ucuzladı… Cinsel
mânâda ırz yarası almış olanlar, Müslümanların dininin ırzına geçerek intikam
almak istiyorlar!... Artık açık din düşmanlığı beklemeyin… Bugün İslâm’ın asıl
düşmanları; bu camianın içinden oldukları için daha kolay ve etkili olan; İslâm’ı
mistik, metafizik, okultik, laik, seküler, iktisadî ve siyasî liberal, rational bir din
haline getiren tarikatlar, cemaatler, hizmet ehli, vakıflar, dernekler, İmam-Hatipler,
İlahiyat fakülteleri, hafız kurslarıdır!.. (Bu saydığımız gruplardaki Ehl-i Sünnet ve’l
Cemaat itikadına iliklerine kadar bağlı, dualarına da muhtaç olduğumuz İhlaslı
Müslümanları tenzih ederiz.) İslâm bugün PDR (Psikolojik Danışmanlık ve
Rehberlik) haline getirilmiştir. Temel iştigal sahası: kaynana–gelin, ebeveyn-çocuk,
işçi-işveren (sermayenin yanında, din afyonu ile işçiyi uyutma), kız-erkek arasında
çıkan ihtilafları çözmek. İhtilafları yıkama fabrikası… Modüler bir din! Bir noktaya
dikkat ettiniz mi? Din görevlileri, TV’lerde malum kılık-kıyafet ve tavır içindeki
kızların karşısında ne kadar rahat davranıyorlar? Rahatlar… Çünkü evlerindeki
durum da stüdyodakinden farklı değil!
İhlaslı Müslüman! Hayvanlar zelzeleyi çok önceden duyarlar, insanları
uyandırmak isterler ama insanlar hayvanları ciddiye almazlar!.. Çünkü onlar insan!
Ondan sonra ne mal kalır, ne servet! Ben o hayvanım! Bar bar bağırıyorum, “İslâm
itikadî anlamda, kahperengi bir taarruza muhatap!” Ben o hayvanım! Bar bar
bağırıyorum! “Yavaş yavaş, alıştıra alıştıra dinimizden imanımızdan ediyorlar
bizi!”… Ama dinciler duymuyor… Çünkü muhataplarımız hayvanların da
aşağısında bir statüde… Belhum Adal… Bu hayvana ait bir satatü değil! İnsana ait
bir statü!.. Hayvan oraya kadar düşemez… Yalnız insan yukarı doğru ve hızla
düşebilir!.. Yukardaki makamları elde etmek için mukaddesatından 371

taviz verir!.. Yukardaki zenginliklere ulaşmak için dininden verdiği taviz
dolayısıyla yukarı doğru düşer! İslâmî değil, mistik bir Ahiret korkusu ile İslâm’dan
taviz verir…” Fazîletlerle meşgul olurken farzları unutturarak insanı ilim ölçüleri
dışına çıkaran yasaklanmış vesveseye (musabdırlar. A.B.)” (el-Luma’, Serrac,
sh.169) İbadetin kışrına sarılır. Halk nazarında yukarı çıktıklarını sanırlar, fakat bu
Cenab-ı Hakk nazarında yukarı ( ? ) doğru bir düşüştür…
İhlaslı Müslüman! Dikkat et! Oranını bilmiyoruz ama, evrensel olarak tüm dünyada ve
bu cümleden olarak Türkiye’de de ”inkarı da, ikrarı da belli olmayan”, kuralı ve kutsalı
buharlaşmış, gittikçe katlanarak çoğalıp, toplumun bütün katmanlarında yayılan; kadınları
masculıne, erkekleri efemine bazı özellikler taşıyan, kişilik travması içinde bocalayan bir
genç ve orta yaşlı jenerasyon geliyor… Toplum bir sath-ı mailde hızla tereddî ve tefessüh
ederek uçuruma doğru, uçuyor! Artık namuslu(!) namussuz beklemeyin. Dünün
namussuzları bir anlamda namuslu(!) idi! Açıkça, resmen ve alenen “Din terakkiye
manidir.” Diyorlardı… Hâtem-ül-Enbiyâ Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e açık, net, resmen,
alenen “çöl bedevisi”, “donsuz bedevi” diyorlardı… Kur’an-ı Azimü’ş-şan’a açık, net,
resmen ve alenen “ çöl kanunu” diyorlardı… Bugün bunları beklemeyin, bugünküler çok
daha tehlikeli yöntemlerle geliyorlar… Alıştıra alıştıra… Bakıyorlar tepki var derhal geri
çekiliyorlar… Tam bu noktada bunlara acımak geldi içimden… Öyle zavallı mahlûklar
ki… Ağızları var dilleri yok! İslâmî ırzı, mukaddesatı çiğnenirken feryat etmeyen, cinsel
ırzı çiğnenirken büyük bir olgunluk gösterir…
İnanın nefesim tıkandı! Hayır, hiçbir sağlık problemim yok! Ama artık
dayanamıyorum… Allah’ım! Bize, cümlemize doğru yolu göster! Allah’ım! Bizim
gibi küçük adamlar bu sıkleti çekemiyorlar! Allah’ım! İmkânımızın üstünde yük
yükleme! Allah’ım! Bizi sınama, biz dayanamıyoruz! 372

Yukarıdaki feryatların ışığında 15 Nisan 2000 Tarihli ZAMAN’da çıkan haberi de
kendin değerlendir! Tarih, 15 Nisan 2000 “Diyalogdan düğüne”
Sosyoloji profesörü Hıristiyan Lester Kurtz ile gazeteci Müslüman Meryem Kurtz’un
nikâhları, Urfa’da İbrahim Camii’nde müftü, haham ve papazın huzurunda kıyıldı. Lester
Kurtz ve Mariam (Meryem) Kurtz, Şanlıurfa’daki Dinler arası Diyalog Sempozyumu’nun
en ilginç konuklarıydı. Biri Teksas’tan yani Amerikalı, diğeri Darussalem yani
Tanzanya’dan. Biri beyaz, diğeri ise siyahî… Biri metodist Protestan bir ailede büyüyüp
Quaker olarak hayatını sürdürüyor, diğeri ise Müslüman. Biri Teksas Üniversitesi’nde
sosyoloji profesörü, diğeri ise gazeteci. Onları bir araya getiren bundan bir yıl önce Prof.
Lester Kurtz’un Afrika’da katıldığı bir konferans olmuş. Konferansı bir gazeteci olarak
takip eden siyahi gazeteci Meryem, Lester ile uzun bir tartışmaya dalmış ve bir hafta
sonra kendilerini evlilik sürecinde bulmuşlar. Amerika’ya yerleşip resmi nikâhlarını
yapmışlar ve tam bir yıldır dinî nikâh kıymak için beklemişler. İşte bu bekleyişi nihayet
önceki gün Urfa’da İbrahim Camii’nde müftünün huzurunda kıydıkları nikâhla nihayete
erdirdiler.
Hz. İbrahim’in mekânında
Haham, papaz ve müftünün huzurunda kendisini kelime–i şehadet getirerek ‘hem
Hıristiyan, hem de Müslüman’ ilan eden ve aynen çifte vatandaşlıkta olduğu gibi çifte dinli
olmak istediğini ve Meryem ile evlenerek geçmişinde sahip olduğu Hıristiyan kültürle
İslâm kültürünü meczetmek istediğini belirten Lester, ‘Quaker olduğum için herhangi bir
Hıristiyan doktrinine bağlı hissetmiyordum kendimi, dolayısı ile İslâmiyyet’in güzellikleri
ile geçmişimdeki Hıristiyanlıktan kaynaklanan güzellikler arasında bir tezat görmüyorum
ve iki dinin güzelliklerini İbrahim Peygamber’in mekânında Musevi dostlarımın da duaları
ile Meryem’le birlikte dinî nikâh kıyarak sürdürmek istiyorum’ 373

dedi. Gözleri dolu bir biçimde bu anı beklediğini belirten Meryem ise Lester’in geçen
yıl bir ay oruç tuttuğunu, Ramazan boyunca beş vakit namaz kıldığını, birlikte Hıristiyan
bayramlarını da kutladıklarını; fakat İslâmi usullerle nikâh kıymayı hep arzuladıklarını
vurguladı. Üç dinin duaları ile salavatlar eşliğinde gerçekleşen nikah merasimi,
katılımcıları derin ve anlamlı düşüncelere sevk etti.
Hem Hıristiyan hem de Müslüman
Diyalogun bir başka göstergesi ise Lester ile Meryem’in nikâhlarıydı; haham, papaz
ve müftünün huzurunda kelime–i şahadet getiren Lester kendisini, ‘hem Hıristiyan, hem
de Müslüman’ ilan etti.” (15.04.2000/Zaman Gazetesi)
“YAHUDİ İŞADAMI İÇİN SALA OKUNDU AYDIN KARIŞTI “ haberi üzerine “ İnanın
nefesim tıkandı! Hayır, hiçbir sağlık problemim yok! Ama artık dayanamıyorum…
Allah’ım! Bize, cümlemize doğru yolu göster! Allah’ım! Bizim gibi küçük adamlar
bu sıkleti çekemiyorlar! Allah’ım! İmkânımızın üstünde yük yükleme! Allah’ım! Bizi
sınama, biz dayanamıyoruz! Yukardaki feryatların ışığında 15. Nisan. 2000 Tarihli
ZAMAN’da çıkan haberi de sen kendin değerlendir!” diye bitirerek ZAMAN’dan bir alıntı
vermiştim.
Hadd-ı zâtında bu konuyu daha geniş olarak, üzerinde çalıştığım yeni kitapta ele
alacaktım.…Fakat Müslüman için rahat yok bu dünyada… Mevlânâ Hazretleri’nin dediği
gibi: “Zindanda gece, kimsenin mihnetten haberi yok! Sarayda gece kimsenin nimetten
haberi yok!” Ya fikir çilesi çekenler…
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilür
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sa’at…
Sabit 374

Beynimden, vicdanımdan ve gönlümden fışkıran satırları dikkatinize arz ediyorum: Bir
cinayet işleniyor… İmanımız, İtikadımız doğranıyor… Cinayetin farkındasın veya değilsin!
Fakat sen de fer’î failsin… Cinayete suç ortaklığı yapıyorsun! Bu dünyada da, öteki
dünyada da, karşılığını göreceksin… Sen, elle tutup, gözle görmediğine kolay
inanmazsın. Bu zihniyetinden aldığın güçle, varlığı konusunda şüphe duyduğun ahireti
parantez içine alıyorsun… Tam bir seküler konsept ve oportünizm içindesin. Ancak
muhataplarını korkutmak için; karının, kızının, işçinin, müşterinin, toplumun (cemaat?
değil… Sosyolojik anlamda toplum.) itaatini sağlamak için kullanıyorsun ahiret
silahını…Saydıklarımızın rızasını satın almak, tahsil etmek için kullanıyorsun!.. Ama
aldanıyorsun! “Kısas kıyamete kalmaz!” Halk irfanından süzülüp gelen bir hikmet: “Etme
bulun, inleme ölün!” Bırak İslâmî umdelere göre yaşamayı; yirmi, otuz yıl önceki aile
hayatınla bugünkünü karşılaştır… Çık bir tepeye, kendini seyret! Bir aynaya bak! Kendini
tanıyabilecek misin? Eğer benden sual edecek olursan; sana bakıyorum kendimi ”insan”
sanıyorum! Nisbî bir “insan,” seninle mukayese edince… Fakat İslam’da tarif edilen”
insan” ile kendimi mukayese edince, kendimde “insan” dan eser bulamıyorum!
Fakat bu canilerin veya fer’î faillerin huzur içinde olmaları mümkün değil! Hem bize
yazık ediyorlar, hem kendilerine… Yiğit ve kralına bağlı bir derebeyi olan Macbeth,
cadıların kehanetleri ve karısı Lady Macbeth kışkırtmasıyla, evinde misafir olan kral
Duncan’ı, onun yerine kral olmak için öldürür. Yasalara karşı gelmenin verdiği vicdan
azabı ve pişmanlık onu zorbalığa iter. Öldürülen dostunun hayali yakasını bırakmaz:
“Neresi vuruluyor? Bana ne oldu ki, en küçük bir gürültüden dehşete düşüyorum.?
Bu eller ne böyle? Ah, gözlerimi oyuyorlar. Acaba bütün okyanusların suyu elimi
bu kandan temizler mi? Hayır; belki de şu elim sonsuz denizleri kana çevirir, yeşil
renklerini baştanbaşa kızıla boyar.[1]”375

Size sesleniyorum sadece erk için; siyasî, toplumsal, iktisadî, akademik ve hatta
bireysel iktidar ve güven için İslam’dan taviz verenler... Harflerin zulmünden
kurtulamayacaksınız… Halen de boğazınızı sıkıyor! Boğazınıza diziliyor… Sizi boğacak
gibi oluyor… Biliyorum… C İ A F B İ M O S S A D…. Daha bu harfler bizim bildiklerimiz…
Ya sizin bildikleriniz.. Mesela N S A (NASA değil)
“Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler; kim böyle yaparsa
Allah katında bir değeri yoktur,[2]” ve ” Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine
Kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost
edinmeyin. Allah’tan korkun; eğer müminler iseniz.[3]” Sadece birkaç ayet ile Allah
Celle Celalühu’nun buyruğu ile çizilen kâinat tablosu… Kâfirleri dost edinmeyin! Ömrü
Amerika ve Siyonizm’e uşaklık etmekle geçen İran Şah’ını hatırla. Ölmek için bile
Amerika’ya kabul edilmedi… Ne o uykun mu kaçtı? Halen canlı bir örnek, Hüsnü
Mübarek’i hatırla! İstersen niceleri arasında Marcos’u da hatırlayın! Zeynel Abidin bin
Ali’yi hatırla… Saddam’ı hatırla… (Son nefesi Allah Celle Celalühu’ya havale…) Burada
bütün mesele “son kullanma tarihi”… Ömrünüz bu son kullanma endişesi içinde, bu
süreyi uzatmak için sürekli İslam’dan taviz veriyorsunuz… Dünya üzerinde her gün
onlarca Müslümanın şehid olmasına aldırmayanlar… Hangi barışın peşindeler? Zaten şu
anda cehennem hayatı yaşıyorsunuz! Fakat asıl mücazat geride!...
Zaten sen! Sen! Zaten sen, dünyada cehennem içindesin! Rabbimiz Celle Celalühu
Hazretleri insanı öyle bir fıtratta yaratmış ki, vicdanının buharlaşması mümkün değildir!
İnsan istediği kadar uğraşsın vicdanını iptal edemez! Bu elektrik, su aboneliğine
benzemez! Geçici bir zaman, kazandığı dünya nimetlerinin(!) sarhoşluğu içinde
vicdanının tasallutundan kurtulduğunu sansa dahi, yine ona yakalanma dehşeti içinde
yaşayacaktır… Eğer bu hayat ise... Bir ateş yakın bırakın. Bir süre sonra söndü376

ğünü sanırsınız… Üzeri kül bağlamıştır… Ama hafif bir rüzgâr altındaki köz, harlı ateşi
ortaya çıkarır… Hâsılı, dünyada da Hak Teâlâ Hazretleri’nden kurtulamazsınız… O size
daima, dünya ahret müstahak olduğunuz mücâzâtı verecektir… Siz de bile yok edilecek,
imha edilebilecek bir vicdan yok, fıtrattan verilen… Yani sizin bile bir vicdanınız var…
Bir kere daha; meal okumanın cinayet olduğu şuuru içinde, muteber tefsirleri
okumanız tavsiyesi, temennisi ve umuduyla birkaç ayet meali: “Eğriyi doğrudan, hakkı
batıldan ayırd eden Furkan’ı da indirdi. Allah’ın ayetlerini inkâr edenlere pek çetin bir
azap vardır. Öyle ya, Allah daima azizdir (mutlak galiptir, mazlumların) intikamını
alır.”[4] Ve “Biz de âyetlerimizi yalan sayıp umursamadıkları için onlardan intikam alarak
denizde boğduk.”[5] Ve “Sakın Allah’ın, peygamberlerine yaptığı vaadden cayacağını
zannetme! Allah elbette mutlak galiptir, intikam sahibidir.”[6] ve “Rabbinin âyetleri ile
kendisine nasihat edildiğinde sırtını dönüp uzaklaşan kimseden daha zalim kimse olur
mu? Biz o suçlulardan elbette intikam alıp onları cezalandıracağız.”[7] Ve ”Bunun
üzerine Biz de onlardan müminlerin intikamını aldık. İşte bak peygamberlere yalancı
diyenlerin sonu nasıl oldu gör!”[8] Ve “İmdi kâfirlerle savaşta karşılaştığınız zaman
hemen boyunlarını vurun! Nihayet onları iyice mağlub edince, bağı sıkı tutun, onları esir
alın. Savaş bitince onları ister bir lütuf olarak karşılıksız salıverir, ister fidye alarak
bırakırsınız. Durum şu ki: Allah dileseydi, onlardan intikamlarınızı alır, onları
cezalandırırdı. Fakat O, sizi birbirinizle denemek için savaşı emrediyor. Allah yolunda
öldürülenler var ya, Allah onların yaptıklarını asla zayi etmeyecek, boşa
çıkarmayacaktır.”[9]
Vicdanınızdan kurtulamayacaksınız!... Bizim kastettiğimiz Cenab-ı Allah’ın fıtraten
verdiği “vicdan” . Ama siz bu ayetleri ezberlediniz! O kadar çok kullandınız ki, artık sizin
için muhtevası buharlaştı… Yalama ettiniz. Nesneleştirdiniz! Halkı korkutup, kendinize
kul yapmak için kullandınız! Halkı kobay gibi 377

kullandınız… Alıştıra alıştıra, imanında iğtişaş meydana getirdiniz… İki adım ileri, bir
adım geri… Ümmet olma istihkakına sahip olmayan halkı, oy deposu, para kasası gibi
düşündünüz… Onun için bu ayetlerin sizin için bir anlamı kalmadı… İhlassız aşırı
uyarılma, anlamı berhava etti! … Aşırı yorum, yorumu yok etti! Bütün hayatınız bir
simülasyon, temaruz…Bir gün kendi kendiniz olamadınız.. ”Hep sanki yapıyor gibi
yaşadınız!” Hep yapmadıklarınızı söylediniz…
Bu sebeplerle sizler gibi laikliği, sekülarizmi, demokrasiyi, siyasi ve iktisadi liberalizmi
içselleştirmiş insanlar için şöyle bir yaklaşımı da tecrübe edebiliriz… Belki böyle bir
yaklaşım sizin durumunuza tam karşılık gelebilir… Üniversite öğrencisi Raskolnikov bir
hamam böceği olarak nitelediği, tefeci kadın Lizavetta’yı öldürür… Çok usta bir cinayet
kimse görmedi.. Ama vicdanı gördü!...Polis müdürü Porfiri Petrovic’in takibinden
kurtulamayacaktır… Her an ensesinde olacak… Şu anda olduğu gibi… Şu an hepinizin
yaşadığı gibi: Polis müdürü Porfiri Petrovic, Raskolnikov’la sohbet ediyor… Masumane(!)
bir sohbet… Aslı uzun. Ben kısa alıyorum… Ama atasözü: Hain havflı olur! Raskolnikov
polis müdürünün her kelimesinden bir anlam çıkarmaya çalışır… Şu anki İslâm
dünyasındaki ödül dağıtıcılarının, efendilerinin her kelimesinden, son kullanım tarihleri
hakkında bir ima devşirmeye çalışmaları gibi…
{Sonra, dostum, bir insanın hangi alanda sivrildiğini bilmek de çok önemli bir noktadır.
Ya sinirler ya sinirler, siz bunları unutmuşa benziyorsunuz! Şimdi bütün sinirler, hasta. Ya
öfke, öfke... Bu herkeste tümen tümen… Size şunu söyleyeyim ki yerine göre bütün bu
hallerin kaynağı, metali bunlardır. Sonra, onun serbest serbest şehirde dolaşmasından
ben ne diye rahatsız olacağım? Şimdilik varsın dolaşsın, bundan ne çıkar? Onun nasıl
olsa benim bir kurbancığım olduğunu, benden hiçbir yere kaçamayacağını biliyorum;
hem zaten nereye kaçabilir ki? Ha, ha, ha! Yabancı ülkelere mi? Bir Polonyalı olsa bunu
yapabilir. Ama 378

o kaçamaz! Üstelik de gözüm daima onun üstündedir. Gerekli tedbirleri almış
bulunuyorum. Yoksa Rusya’nın içerlerine mi kaçacak? Ama orada, bizim ayağı çarıklı,
gerçek Rus mujiklerimiz vardır, bugünün aydın adamı, bizim mujiklerimiz gibi yabancılar
arasında yaşamadansa hapishaneyi boylamayı tercih eder. Ha, ha, ha, ha! Ne ise,
bunların hepsi de kuru birer lâftır, konumuz dışında kalan şeylerdir. Hem kaçmak da ne
demek? Bu sadece bir formaliteden, bir biçimden ibaret... Asıl önemli olanı onun, sadece
gidecek bir yeri olmadığından kaçmak istemeyişi değildir. Belki psikolojik bazı
nedenlerden Ötürü kaçamayışıdır. Ha. ha. ha! Ne güzel anlatım değil mi? Hattâ kaçacak
bir yeri olsa bile, yine de, tabiat kanunu yüzünden kaçamaz! Bir mumun çevresindeki
pervaneleri gördünüz mü? İste o da, tıpkı mumun çevresindeki pervane gibi, boyuna
etrafımda dönüp duracak, benden kaçamayacaktır. Bir gün gelecek, artık özgürlük onun
için çekilmez bir hal alacak, kendisini derin birtakım düşüncelere kaptıracak, yavaş yavaş
sersemleyecek, sonunda ağa düşmüş bir balık gibi, ölesiye bir korkuya kapılacaktır.
Dahası var: İki çarpı iki dört eder gibi, matematik bir kesinlik taşıyan delilleri de yine
kendisi hazırlayacaktır. Bunun için de ona uzunca bir hazırlama süresi vermem yeter.
Nihayet etrafımdaki uçuş dairelerini daralta daralta, doğrudan doğruya hop diye ağzıma
düşecektir, ben de onu yutuvereceğim! Bu ne kadar hoş bir şeydir, ha, ha, ha! İnanmıyor
musunuz?”
Ve Raskolnikov’un kendi kendine mütalâası..
{Raskolnikov karşılık vermedi. Sararmış bir halde, hareketsiz oturuyor, aynı gergin
dikkatle Porfiri’nin yüzüne bakıyordu. Buz gibi kesilerek: “Ders pek mükemmel!” diye
düşündü. “Hem bu artık, dün olduğu gibi fare ile oynayan kedi de değil! Sonra, hiç şüphe
yok ki, o boşu boşuna bana gücünü göstermek, kulağıma sokmak da istemiyor. Çünkü
bunu yapmayacak kadar zekidir. Herhalde onun bambaşka bir maksadı olmalıdır, Ama
bu maksat nedir? Hadi canım! Bunların hepsi de palavra, kurnazlık 379

edip, beni korkutmak istiyorsun! Elinde delil melil de yok, çünkü adam da yok! Bütün
maksadın sadece beni şaşırtıp hazırlıksız bastırmaktır. Vaktinden önce beni
sinirlendirmek, bu halimden yararlanarak, beni enselemek istiyorsun! Ama aldanıyorsun,
sonra bozum olursun, bozum! Ama ne diye, ne diye bana bu kadar açıldın? Yoksa hasta
sinirlerime mi güveniyor? Haydi bakalım neler hazırladığını elbet göreceğiz!”
Raskolnikov, korkunç ve beklenmedik bir felâkete hazırlanarak bütün gücüyle
korkusunu yendi. Zaman, zaman Porfiri’nin boğazına sarılarak onu hemen oracıkta
boğmak isteğini duyuyordu. Zaten, daha buraya girerken, böyle bir öfkeye
kapılacağından korkmuştu. Dudaklarının kuruduğunu, yüreğinin hızla çarptığını, ağzının
köpürdüğünü hissediyordu. Ama, ne olursa olsun, susmaya, sırası gelmedikçe bir kelime
bile söylememeye karar verdi. Kendi durumunda bulunan bir insan için bunun en iyi bir
taktik olduğunu anladı, Çünkü böyle davranmakla, kendisi ağzından bir şey
kaçırmamakla kalmayacak, tam tersine, susuşu ile düşmanını sinirlendirecek, böylelikle,
belki de, onun ağzından bazı lâflar alacaktı. Hiç değilse Raskolnikov bunu
umuyordu.}[10]
Bu açıklamaları din istismarcılarının halet-i ruhiyesini anlatmak ve bu yola
heves edenleri, sırada bekleyenleri de uyarmak için yaptım. Nihayet Raskolnikov
toplumsal yasaları çiğnemişti… Kulun yaptığı kanunları çiğnemişti… Ve görüyorsunuz,
vicdan hapishanesinden kurtulamıyor! Peki sen! Sen Sözde şeyh, sen sözde hoca, sen
sözde İslâmî politikacı, sen sözde İslâm düşünürü, sen “Kur’an İslamcısı”, sen İslâm
reformisti, sen hile-i şeriyyeci fıkıhcı… Hülâsâ sen! Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat ‘ın dışındaki
herkes Hak Teâlâ Hazretleri’nin intikamından nasıl kurtulacaksınız?
Müslüman! Biliyorum bu yol, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’e giden yol, tuzaklarla dolu!
Fakat sen ferâsetinle bu sahtelikleri 380

aşmalısın! Nefsine hoş gelen çözümlerden kaçın! Her türlü ibadetin, her türlü hayrın
temelinin “helal” olduğunu; ribanın Allah Celle Celalühu ile savaş olduğunu, İslam’ın
hayata ve devlete egemen olmadığı bir sistemde “helal” diye bir endişe ve kategorinin
olmadığını, sadece yasal olan ve yasal olmayan kategoriler olduğunu söylemeyen
herkes ve her kurum “sahte”dir… Biliyorum! Sen de biliyorsun! Bırak günümüzdeki
kazancı, asırlardır, halk irfanı İslâmî umdeleri billurlaştırmış, kristalize etmiş, çeşm-i
bülbül gibi işlemiş ve ifade etmiş: “Çok mal haramsız, çok mal yalansız olmaz!” Evet, sen
de biliyorsun, ama Allahü Zü-l-Celâl Hazretleri’nin huzurunda tevazû ile eğilip, tevbe,
istiğfar etmek nefsine ağır geliyor… Sen tövbenden bile nefsine pay çıkarıyorsun! Tevbe-
i Nasûh…???
“Hak yolunun kılavuzları, peygamberlerin vârisi olan hakikî âlimlerdir. Hâlbuki
bu zamanda (Yaşadığı dönem. 1058-1111. A.B.) böyle âlimler hemen hemen
kalmadı. Ancak taklitcileri kaldı.”[11] Ve “ Şimdi bak! Din idaresi nasıl kimseler
eline geçti. Kendilerine dâimî bir gelir sağlamak ve bir mevkî elde etmek için
sultanların (Herhalde bugün ödül dağıtma imkanına sahip herkesin ve yabancı
servislerin. A.B.) hizmetine koşar, paralar harcar ve her türlü zillete katlanırlar.”[12]
Bu mütalâaları serdeden merhuma hem Hüccetü’l İslâm dersin, ham de bu ifadelerini
ciddiye almazsın! Koş koş… Sana put lâzım! Hemen kul olacağın bir sözde şeyh, sözde
hoca bul! Müşahhas ve mücessem, tevhid inancını gölgeleyecek bir put!...
Biliyorum sen nefsinden başka kimseye itibar etmezsin, ama her şeye rağmen şu
satırları da veriyorum, Müceddid-i elf-i sani olarak vasfettiğin merhuma ait: “
Mektubunuzda bu zamanda (1624-1563. Akçiçek, I / XXIV; Yasin. 1564. I / 21; 1563. I /
24. Belki önemli değil, ama verme ihtiyacı hissettim. A.B. ) şüpheden uzak olan bir
şeyin bulunmadığını yazmışsınız. 381

Bu söz doğrudur ancak yine de imkân nisbetinde şüpheden kaçınmak
gerekir.”[13]
Bu kırbaç darbeleri altında nefsinin nasıl tuğyân ederek isyan ettiğini biliyorum… Ama
başka çare yok! Tercih senin, ya nefsin ya da Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat… Sırat-ı
Müstakim… Urvetu’l Vuska…[14]
DUA
Bıçak soksan gölgeme,
Sıcacık kanım damlar.
Gir de bir bak ülkeme:
Başsız başsız adamlar…
Ağlayın, su yükselsin!
Belki kurtulur gemi.
Anne, seccaden gelsin;
Bize dua et, emi!
Necip Fazıl 1944382

[1] Shakespeare, Macbeth, çev. Orhan Bürian, İstanbul, MEB, 1966, sh.30
[2] Al-i İmran Suresi, 3 / 28
[3] Maide Suresi: 5 / 57
[4] Al-i İmran Suresi: 3 / 4
[5] Araf Suresi: 7 / 136
[6] İbrahim Suresi: 14 / 47
[7] Secde Suresi: 32 / 22
[8] Zuhruf Suresi: 43 / 25
[9] Muhammed Suresi: 47 / 4
[10] Dostoyevski, Suç ve Ceza, çev. H. Ali Ediz, İstanbul, Altın klasikler, 1979, sh. II /
92
[11] İmam-ı Gâzali, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Çev. Ahmed Serdaroğlu, İstanbul, Bedir yay.
1974, sh. I / 4
[12] A.g.e. sh. 142
[13] İmam-ı Rabbâni, Mektûbat-ı Rabbâni, çev. Talha H. Alp v.d. İstanbul, Yasin yay.
2004, I / 389
[14] Bakara Suresi: 2 / 256…”Dinde zorlama yoktur. Doğru yol, sapıklıktan, hak batıldan
ayrılıp belli olmuştur. Artık kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse, işte o, kopması
mümkün olmayan en sağlam tutamağa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir, bilir”.

Başkan'ın Mesajı
Aidat Borcu Sorgulama
Köşe Yazıları
Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa Özer (özer Koç)

Ahmed ceemal El Hamevi

Prf.Dr.Serdar demirel

N.Mehmet Solmaz

Mustafa Özer (özer Koç)

Mustafa Miyasoğlu

Mustafa Ekinci

Galip Boztoprak

Şeyma Kısakürek Sönmezocak

Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa cabat

Ebubekir Sifil

Ali Biraderoğlu

İbrahim Ulueren

Mustafa Özer (özer Koç)

Ali Biraderoğlu

Mustafa cabat

Günlük Gazeteler
Sponsorlarımız

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı

© Copyright 2020  V4.1 Tüm Hakları Saklıdır. | Vakıf Sitesi


Top