Duyurular

«Velîler Ordusu» kitabında hayatı anlatılan 333 Velînin içine, «Bir» sayısını Allah Resulüne verdikten sonra mukaddes emaneti O’ndan alıp günümüze kadar getiren, O’nunla beraber 33 büyük velî, esere bilhassa alınmamıştı. ... 


Başbuğ Velilerden 33

 

Ezelle ebed arası Allah'a doğru giden evliya kervanları arasında en şanlısına ait 33 kolbaşılı "Altun Halka - Silsile-i Zeheb" çerçevesidir ki, keyfiyet ölçüsüyle temel sayısını, bütün kainat gibi O'ndan alır.


Kayseri Hava Durumu
Anket
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 18,6069   18,6404
EURO 19,4073   19,4423
       
Özlü Sözler
Kibirli İnsan Övülmez
Sponsorlarımız
NECİP FAZIL VE BÜYÜK DOĞU

NECİP FAZIL VE BÜYÜK DOĞU Ali BİRADEROĞLU 2 *Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları:12 *Birinci Baskı: Kayseri / Ağustos2012 *Tashih : Mustafa Cabat *Kapak : Mustafa İbakorkmaz *Baskı : Orka Matbaacılık 3 TAKDİM Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı “İlmi kitapla kaydediniz.” buyruğunu yerine getirmek amacıyla bir süre önce başladığı kitap yayınlarına hız kesmeden devam etmektedir. Vakfımız 12 numaralı yayınını Ali Biraderoğlu’nun ; merhum Necip Fazıl’ın vefatının altıncı sene-i devriyesinde 1989’da Kayseri Büyükşehir Belediyesi Tiyatro salonunda vermiş olduğu konferansa ayırmış bulunuyor. Merhum Necip Fazıl’ı vefatından önce veya sonra ele alan ; konumları ve şahsi hassasiyetlerini öne çıkararak değerlendiren eserlerin aksine , bu konferans merhumu gerçek ve asli çizgileriyle ele alan nadir, belki de tek eser kıymetindedir. Bu sebeple Vakfımızın ; her ne kadar yaptığı iş kırtasiyecilik olsa da çok önemli bir görevi yerine getirdiği kanaatindeyiz. Manevi kültürün kaynağı kitaptır.Neslimizin varoluşunun kitaplarla haşır neşir olmasına bağlı olduğuna inanıyor ve bugüne kadar bir düzine kitabı yayın hayatına kazandırmaktan mutluluk duyuyor,okuyucusunun hiç bitmemesini temenni ediyoruz… Mustafa Fikri Tekelioğlu Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı 4 İçindekiler İki Hatıra..……………………………...………………..5 İşte İnsan..……………………………………...………..8 Bir Düşmanlığın Psikolojisi………………………........14 Necip Fazıl ve Büyük Doğu………………………........23 Entelektüel Cephesi…………………………..……..... 28 Aydın Tavrı………………………….…….……...........31 Aykırı…………………………….…….………............40 Büyük Doğu………………………….….………..........43 Akıl………………………………………….…………46 Teknik – Kültür………………………………………...49 Büyük Doğu’nun Prensipleri……….…………….…....51 Püf Noktası…………………………….………............55 Eşitlik………………………………….…….………....60 Aksiyon Metodu…………………………….…............68 Genel Değerlendirme…………………………..…........73 Olduğu Gibi İslam-Oldurulmak İstendiği………….......79 5 İKİ HATIRA İnsanın ana dilini tasarruf kabiliyeti ve buna etki eden faktörler gerçekten tartışılmaya değer bir konu... Şahsen bu konuya tüketici bir cevap verme gücünü kendimde bulamıyorum. Fakat bunca yıllık ömrümde; mensup olduğum sosyal statü itibariyle münasebette bulunduğum, toplumun elit tabakası da dahil, hiç kimsede, Necip Fazıl Bey gibi ana dilini akıl almaz bir maharette kullanabilen bir insan tanımadım. Ona yıllarca hizmet etmiş bir kişi olarak onu hayatının hemen hemen her türlü faaliyeti içinde, özellikle çoğunda da doğrudan doğruya -intentio recta- tavrı içinde, görme şansına sahip oldum. Her türlü durumda onun ana dilini olağan üstü bir şekilde kullandığını, kavramlardan eşsiz mimari eserleri, akıl almaz musiki besteleri meydana getirdiğini gördüm. Vakıf olanlarca, Üstad'ın Fransızca’yı da aynı maharetle kullandığı tarafımıza bir çok kereler ifade edilmiştir. Rahmetli Üstad'ın duygularını ifadede aciz kaldığı anlar hayatında belki de bir elin parmakları ile sayılabilecek kadar azdır. Ben de işte bu nadir anlardan birinin şahidiyim; Sene l964... Üstad Üsküdar'da kalabalık bir üniversiteli gençlik grubuyla sohbet ediyor. Gençlerden biri Üstad'a günlük bir gazeteden kesilmiş kupür uzatıyor. Kupüre göz atan Üstad'ın renginin kül gibi olduğunu, ilk ve son defa şahit olduğum gibi, konuşmaktan aciz kaldığını görüyorum. O anda Üstad'da da, kavramların; insanda bir yaşantı olan duygusal oluşumu dile getirmedeki aczine ilk kez şahit oluyorum. Yanılmıyorsam bu hal bir dakika veya biraz daha fazla 6 sürüyor. Mesele şu: Örtülü ödenek parası ile kurulduğu rivayet edilen bir dönmenin gazetesinde, sözüm ona bir romancının sözüm ona bir romanının ilanı var. "Cüce M...... " Peygamber Efendimizin has ismi... O andaki duygusal yaşantısında meydana gelen fırtınayı ve çalkantıyı hiç bir fani kelimeye emanet etmeye gönlü razı olmayan Üstad; sonunda insanlığın aczini ciğerlerine kadar tadarak, bir kere daha, sanırım Allah'ı içinde hissetmenin huzuruyla, kendisini toparlamaya çalışarak, gayet basit gündelik kelimelerle "Biz buna şu cevabı vereceğiz, onlar da bizi mahkemeye verecekler" dedi. Ve dediğini yaptı, dediği şekilde de mahkemeye verildi. Haliyle bitmeyen çile... Gerçekten Üstad Allah ve Resulüne iliklerine kadar bağlı bir insandı. Üstad özelliği olan bazı yazılarını okuduktan sonra bana sorardı: "Nasıl, tehlikeli bir şey var mı?" Ben de kendime göre yasal sakıncası olabileceğini sandığım kısımlarını değiştirmesi için kendisini iknaya çalışırdım. Her seferinde de şu cevapla karşılaştım: -Allah hıfzetsin, Allah Rezzak’tır!. Bunları kendime pay çıkararak prestij devşirme niyetiyle söylediğim sanılmasın. Goethe'nin de eserlerini ilk defa arabacısına okuyarak onun tepkisini tespit etmeye çalıştığı erbabınca malum olduktan sonra... Üstad nesli tükenmeye yüz tutmuş fikir namusuna sahip nadir insanlardan biri idi. Sanki toplumu parantez içine almış gibi hareket ederdi. Düşündüğünü, karşısındakine, nasıl bir etki yapacağını hesap etmeden, hatta bunu aklına bile getirmeden söylerdi. Sanki sesli düşünüyormuş gibi konuşurdu. Bu yüzden de çokların, pek çokların düşmanlığı sürekli bir biçimde artarak üzerinde yoğunlaşırdı. Örnek mi?... 7 Sene l965... Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'nda "Mehmet Akif'i Anma Günü". Konuşmacılar arasında bir kaç Profesör ve Üstad. Üstad bir Türkoloji Profesörü ile yan yana oturuyor... Hemen arkasında da biz... Türkoloji profesörü kalkıyor, konuşmasını yapıyor... Akif'i zorlayıcı ve saptırıcı bir yorumlamayla günümüzün değer yargıları muvacehesinde şirin ve sevimli gösterme çaba ve telaşı içinde bir konuşma... Türkoloji profesörü sandalyesine otururken Üstad elini sıkıyor ve biz derhal kafamızı uzatıyoruz ne dediğini duyabilmek için; "-Cehaletinizi tebrik ederim!..." Siz söyleyin! Çağımızda böyle bir insan sevilir mi? Bunun için de adı geçen profesör Üstad'dan bahsetme konusunda elinden geldiği kadar muktesit davranmaya çalışmış, kanaatimize göre de bu konuda oldukça başarılı olmuştur. Bu noktada J. J. Rousseau'yu ve "İlimler ve Sanatlar Hakkında Nutuk”u nasıl hatırlamazsınız. Ama bütün bunlara rağmen onu sevebilecek ruh asaletine sahip, umduğumuzdan da fazla insan olduğunu görmenin şaşkınlığı içindeyiz. 8 İŞTE iNSAN 9 Pılate; başında dikenli taçla, kölelere mahsus ceza olan çarmıha gerilmek üzere Golgota denilen yere iki hırsız ile birlikte götürülen Hz. İsa sandıkları kişiyi Yahudilere göstererek: "Ecce Homo - işte insan" diyordu. Ben de Necip Fazıl Bey'i; en yakınlarından biri, belki de en yakını olarak pratik hayatın değişik konteksleri içinde gördüm. Ve her görüşümde "işte insan" yargısı fırladı vicdanımın derinliklerinden. O'nu en basit insani fonksiyonları gerçekleştirirken, bir sanat eserinin doğum sancısını çekerken, yeni değerler yaratırken, içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın kokuşmuş değerlerine baş kaldırırken, konferanslarında fikir öfkesi ile kükrerken, mahkemelerde fikir efesi tavrı içinde dantel gibi hukuk mantığı örerken, inandığı mukaddes ölçülerin zerresi uğruna her şeyini feda ederken, kelamın şahikasına çıkarken gördüm. Ve "işte insan" dedim. Hayatın değişik alanlarını kapsayan bütün bu gözlemlerim, bu kişinin sıradan, sürüden, çoklardan, pek çoklardan biri olmadığını gösteriyordu bana. Nietzsche'nin dili ile konuşursak ruhu, kendini yiye yiye hayatının çok erken dönemlerinde "deve" ve "aslan" aşamalarından bir kuş gibi uçup, doğruca "çocuk"luk aşamasına ulaşmıştı. Yalnız bir farkla ki Nietzsche'nin sınır tanımayan "istiyorum"u, bütün değerlendirmelere "hayır" çeken tavrı, Necip Fazıl Bey'de inandığı dinin mukaddes ölçüleri karşısında duruyor ve "yapmalısın"a alçakgönüllülükle boyun eğiyordu. Tabiat kanunları karşısında bile zaman zaman "istiyorum" tavrı takınmaya kalkışan böyle bir kişinin, inandığı mukaddes ölçülere karşı bu tür boyun eğişi üzerinde okuyucuyu dikkatle düşünmeye ve değerlendirmeye davet ediyorum. Ama ne var ki bu boyun eğiş ölüm terlerinden, beyin zarına sülük 10 gibi yapışan fikirlerden, sıcak yaraya kezzap gibi dökülen düşüncelerden, cinnete kıl payı yol kalmış iken meydana gelebilmişti. Akrep nokta nokta ruhumu sokmuş Mevsimden mevsime girdim böylece Gördüm ki ateşte cımbızda yokmuş Fikir çilesinden büyük işkence. ............... Bildim seni ey Rab bilinmez meşhur. Her an beynini ve kalbini yoluyor. Her an değer yargılarını didik didik ediyor, herkes için kabul edilen doğruları dahi tekrar tekrar o keskin, acımasız eleştiri süzgecinden geçiriyordu. Ufka doğru düşmek, öz ağzından kafatasını kusmak mantık çatlatıcı, akıl paralayıcı düşüncelerin cenderesi içinde kıvrana kıvrana gerçek oluşa doğru yol alırken, bir yandan da hasta çağımızın kokuşmuş, pörsümüş değer yargılarının yerine ikame edilmek üzere, ihtilaçlar içinde kıvranan çağımıza göre çağ dışı, ölümsüz değerlerden şifa devşirme savaşı veriyordu. Bütün değer yargılarını paramparça ederek, bu tür bir başkaldırış içinde bulunan, asırlardır Doğu ve Batı dünyasının önüne çekilmiş olan tül perdeyi elinin tersiyle itip, bu değer yargılarına çıplak bir gözle bakabilme çılgınlığına cesaret edebilen, koltuk değneği kullanmayan, bütün putları, idolleri yıkan böyle bir dehanın akıbeti acaba inanmasaydı ne olurdu? Bu sorunun kesin cevabını bugüne kadar bulabilmiş değilim. Ama Rimbaud, Mauppasant, 11 Nietzsche v.b. dehaların akıbeti bize ışık tutabilir. Bu durumda okuyucuyu; her an infilak halinde bir volkan gibi titreyen, özgür oluşumlar içindeki böyle korkunç bir dehanın, entelektüel fakültelerini disipline edebilen zatın ve o zatın mensup olduğu dinin büyüklüğünü düşünmeye davet ediyorum. Çok kere şahit olmuşumdur ki; bu dehayı gerek inançta, gerekse amelde sadece İslam dininin emirleri zapt u rapt altına alabilmiştir. Ruhu doymamaktan dünyaya küsen, ömür boyu solmayan renk, pörsümeyen yeni ve geçmeyen anı arayan, yaptığı her eylemden daha başlangıcında pişmanlık duyan, dünya nimetlerinden hiç birini bütün benliği ile istemeyen, masivaya ait lütufların ıstırabını duyan bu adam; sadece namazın her vaktini çocuğun bayram heyecanı ile bekler ve namaz vaktini kaçırmamak için sürekli olarak namaza kaç dakika kaldığını sorardı. Demek ki bu tür dehalar ancak İslamiyet gibi bir hak din tarafından kuşatılabiliyor. Yoksa bunların dehaları uçsuz bucaksız bir çölde kılavuzsuz yolunu kaybeden bir insan gibi, kendi kendini yiyip bitiriyor, mahvoluyor. Bu noktada "tüm dünyayı bir darbede ezip mahvetmek istiyorum... Akşam üzerleri basan mistik dehşetler yüzünden kendimi buzlar arasındaki balık gibi hissediyorum" diyen Dostoyevski ve benzeri mustarip dehaların kısmetsizliğine ne kadar üzülsek az. Hiç bir dehanın kaçınamadığı akıbet onu da yakalamıştı: Anlaşılamamak... Bir çeşit sosyal meteorolog olarak olayların iç dinamizmini kavrayan, geleceği tahmin eden, eserlerini kendinden sonrası için veren insanlar için bu çok tabii bir son... Ama insanlar onu tümüyle anlamasa da dehanın bir özelliği olarak 12 herkes kendi imkan ve kabiliyetine göre ondan bir şeyler anlıyor, nasibini alıyordu. İşte biz de onu tümüyle anlama ve anlatmanın imkansızlığı içinde, ilerde hakkında daha ciddi araştırmalar yapma vaadi ile, sadece başkaları tarafından yakalanması güç, bazı yanlarını ortaya koymaya çalışıyoruz. Bu bakımdan mübalağa etmemeye gayret etmemize rağmen; o kendisini bile ancak kendisinin anlayabileceği ve anlatabileceği çapta bir dahi idi diyoruz. Eserlerini her okuyuşta ve dinleyişte ilk defa duyuyor, okuyormuşsunuz hissine kapılır, her keresinde yeni şeyler anlar ve nasıl olup da daha önce bu manayı yakalayamadığınıza şaşar kalırsınız, ama bu şaşkınlık hiç bir zaman bitmez, sürer gider. Bu da onun, her zaman olup biten, zaman ve mekan üstü gerçekleri, inananların varlık şartlarına ait fenomenleri yakalayabilmesinden ileri geliyor. Necip Fazıl Bey; eşya ve olaylara değişik yorumlar getiren, evrene yepyeni bir perspektiften bakan, kavramlara yeni anlamlar kazandıran, yeni değer yargıları üreten ve bunları yapabilmek için de bazı sınırları aşmaya hakkı olan nadir insanlardan biriydi. Her gün kullandığımız sıradan kavramlar onunla yepyeni bir anlam kazanır, defalarca duyduğumuz bir şiir yepyeni bir yoruma erişir, yerli ve yabancı binlerce cücenin bir araya gelerek uydurduğu tarih yorumu onunla güldür güldür yıkılır, karanlık amaçlar uğruna bostan korkuluğu gibi ortaya çıkarılan "sahte kahramanlar" onun gerçek aşkıyla yanan eleştirici dehası karşısında yerle bir olur. Onda amaçsız, fantastik bir şüphe yerine "metodik şüphe" vardı. Bu yüzden bir darbe ile tuz buz ettiği evreni yeniden kurabilmek gücünü gösterebilmiştir. O “arşa 13 gebe” olan, bu yüzden de dev sancılar çeken cins bir kafa idi. O her türlü ucuzculuktan nefret eden mizacı gereği, kolay olan halkın düzeyine inmek yerine, halka seviye kazandırmak için ömür boyu savaşan bir insandı. O "ikrarı da inkarı da belli olmayan iki ayaklı sürülerin türediği" bir evrede "İnandığına inanan, inanmadığına inanmayan" bir insandı. Bu bakımdan ona "Son insan" demek geliyor içimden, ama mübalağa korkusuyla böyle bir tabir kullanmaktan kaçınıyorum. O, dıştan haşin, kırıcı zannedilen bir mizaç içinde; çok şefkatli, rakik bir yürek taşıyordu. Onda; ancak ona uzun yıllar hizmet etmiş olanların vakıf olabilecekleri, yakalayabilecekleri engin bir insan sevgisi ve merhamet hissi vardı. l966 Büyük Doğu'larını çıkarırken yatmam için yazıhanenin içinde bir bölme yaptırmıştı. Bir gün dahi Üstadımı bu bölmedeki somyada yatmaya razı edemedim. Gecenin geç saatlerinde ben bu bölmedeki somyama yatardım; kendisi ise bir süre daha çalıştıktan sonra üzerine bir seccade çekerek kuru masanın üzerinde yatar, sabahleyin de erkence kalkardı. Defalarca şahit olduğum bu ve benzeri, başkalarının rahatını kendi rahatına tercih ettiğini gösteren olaylar, onun engin şefkat ve merhamet hissinin ispatı olduğu kanaatindeyim. O gerçekten rakik-ül kalb bir zat idi. Hayatında lüzumsuz sözden nefret eden, daima söyleyeceğini en veciz bir biçimde ifade eden, bir kum tanesinin içine saraylar inşa edebilen bir kişi için bu kadar laf köpürtmeye ne gerek var? Tek cümle: O öldü, Allah rahmet eyleye... 14 BİR DÜŞMANLIĞIN PSİKOLOJİSİ Pek çok şey gibi "Swann'ların Semtinden'in dahi yazarı Marcel Proust'un adını da ilk defa Necip Fazıl Bey'den duymuştum. Bu ismi ilk defa duyduğumu 15 söylediğim andaki, kendisine has, hayret ve dehşetini; hatırladığım her an, olayı aynı canlılıkla yaşar ve utancımdan yerin dibine batarım. Ona göre, bir insanın böyle bir yazardan haberdar olmaması anlaşılır gibi değildi. Bu olaydan sonra derhal Proust'u okumaya başladım ve Üstadımın ne kadar haklı olduğunu gördüm. Marcel Proust'a göre sanat; "Hayat ve tabiatın doğrudan doğruya bir kopyasını yapmak, bir fotoğrafını almak değil, hayatın ve tabiatın içindeki esrarı meydana çıkarmak, onlarla kendi ruhumuz arasında bir takım gizli yollar açıp, gizli köprüler kurup, varlıklarının esrarını teşkil eden prensiplere kadar sokularak orada hakikatin asil cevherini elde etmek, yani kısaca hayatın ve tabiatın tefsirini yapmaktır. Marcel Proust bu sanat telakkisinin ışığı altında, (introspeksiyon)la şuur altının serbest oluşumlarını ve oraya ait, kendi kendimize bile itiraftan çekindiğimiz, bir çok mahrem sırları başarıyla yakalamış, insan ruhunun gizli labirentlerinde büyük bir vukufla dolaşabilmiş nadir sanatkarlardan biridir. Marcel Proust; insanın içinde zaman zaman aynı anda yeşerip gelişebilen, barınabilen, çelişik çift duygululuğu (sevgi ve nefret, düşmanlık gibi) somut bir olayla yakalar ve bize aktarır. Proust ondört onbeş yaşlarındadır... Babası ve dedesi ile birlikte Paris yakınlarında bir yürüyüşten dönerken bir köy evinin bahçesinde, elinde kürekle, kızıl saçlı bir köylü kızı görür ve bir anda, bu kızın hayalini ölünceye kadar içinde taşıyacak bir biçimde ona aşık olur. Fakat kız bir kere dahi başını çevirip ona bakmaz; hatta ağır bir hakaret manası verilebilecek bir tavır takınır. O andaki duygularını şöyle dile getirir: "Onu delice seviyordum, biraz önce, onun gönlünü kıracak, onu incitecek, ona beni 16 unutturmayacak bir şey yapamadığıma şimdi esef ediyorum... Şöyle bağırmak istiyordum: - Sizi ne kadar çirkin, ne kadar kaba buluyorum, bilseniz! Ah, sizden tiksiniyorum!" Ben de, fikir yelpazesinin neresinde yer alırsa alsın; ister ideolojiden, ister klikleşmeden, isterse kişisel sebeplerden kaynaklansın; Necip Fazıl Bey'e düşmanlık besleyenlerde, daha hafif bir ifade ile karşı olanlarda veya kayıtsız kalanlarda da bu ruh halinin bulunduğuna inandım. Sırf ideolojik taassup dolayısıyla "zaten 1943'te ölmüştü, Büyük Doğu ona mezar oldu, çağ dışı bir duyarlığı dile getirdi, Necip Fazıl Efsanesi yıkılmalıdır" diyenlerle; bazı dünyevi çıkar ve ihtiraslarına ters düştüğü için insaf ve vicdanlarını zorla sürgün ederek "o bunadı" diyebilenler de, kişisel tatminlerine prim vermediği için onu beğenmeyenler de; yollarını tıkadığı, o olmasaydı veya yıkılabilseydi kendilerinin çok daha büyük olabilecekleri vehmi içinde, kabiliyetleri sadece kendilerinden menkul, kendilerinden başkalarınca yeterince anlaşılamamış ‘muzdarip deha!’ların sözde kayıtsızlıklarında da aynı duygu birikimini buldum. Hiç kimse onun dehasından şüphe etmedi. Fakat bunların hepsi, Üstadın kendileri gibi düşünmemesinin hıncını taşıdı. Yüzyıllarda bile nadir gelebilecek böyle bir dehanın kendi türkülerini çağırması hayalinin gerçekleşmemesi içinde, ona karşı kinleri hep bilendi, bilendi. Bunlardan hiç biri; dehasını, fikir namusunu, dürüstlüğünü, büyüklüğünü, cesaretini kendi vicdanlarında inkar edemedikleri bu insanın ne söylediğine bakmadılar. Bu dehanın ürünü olarak sunulan yepyeni bir dünya ve Türkiye muhasebesini derinliğine 17 araştırıp, kavramaya çalışmadılar. Çünkü sunulan dünya; bu insanların hazırlop, çıkartma kağıdı, şablonlardan oluşan sahte dünyaları ile bağdaşmıyordu. Doğrusu insanın alışkanlıkları ile meydana getirip; içinde ferah fahur yaşadığı bir dünyayı terk ederek, kendilerine sunulan böyle bir dünya ile hesaplaşmaya çalışması kolay olmasa gerek. Bu bakımdan bu insanlar, o kişinin dehası ile neler söylemesi gerektiğini planlamaya çalıştılar. Hep bu dehanın kendi türkülerini söylerse ne kadar eşsiz bir melodi çıkarabileceğinin hayali içinde yaşadılar. Bunları görünce insan aşırı nefretle sevginin aynı olduğunu kabul eden halk yargısının ne kadar doğru olduğunu daha iyi anlıyor. Psikolojinin de iki duygululuk (ambivalence) kavramıyla ifade etmek istediği; bir insanda aynı anda çelişik iki duygunun doğmasından kastettiği, herhalde halkımızın irfanıyla tespit ettiği bu incelik olsa gerek! Buraya kadar teorik bir biçimde ortaya koymaya çalıştığım düşüncelerimi, karşılaştığım birçok olaydan sadece bir tanesini naklederek belgelemek isterim. Üstadın konferansındayız... Yıl 1964... Kalabalık arasında felsefe öğrencisi, sınıf arkadaşlarımdan birini görüyorum. Bu arkadaş dünya çapında bir endüstri olan yabancı bir izm'e iman derecesinde bağlı... Soruyorum: -Hayret niçin geldin? -Üstad'ı bugüne kadar hiç dinlemedim. Tanımak istiyorum. Bu cevaba seviniyorum ve konferansı dinlemek üzere ayrılıyoruz. Nihayet Pazartesi günü mektepte görüp soruyorum: -Üstad'ı dinledin, hakkında ne düşünüyorsun? -Bu adam samimi değil! -Niçin? 18 -Böyle bir dehaya, hitabete, bilgiye, böyle bir Doğu ve Batı kültürüne sahip bir insan, savunduğu bu düşüncelerde samimi olamaz. Hayretler içinde kalıyorum, cevap veremiyorum... Bir insanın dehasının, bilgisinin ve kültürünün; samimiyetsizliğine delil olarak gösterildiği dünyanın neresinde görülmüştür? Duygu alanında normal karşılanabilecek böyle bir tavrın, fikrî alana yansıması gerçekten üzücü bir durum. Biraz da bu hal, yanılmıyorsam, problemlerini duygu platformunda çözmeye eğilimli biz Doğu'lulara has bir özellik olsa gerek. Oysa ki fikrî alanda, sevgi ve nefretten arınarak problemlerimizi çözmeye, değerlendirmelerimizi objektif bir biçimde yapmaya çalışmamız gerekir. Niçin bir dehanın sonunun bu olacağı gerçeğini kabul yerine, dehanın tükendiği gibi zorlamalara girme ihtiyacını duyuyoruz? Sizin istediğinizi terennüm ediyorsa o deha devam ediyor, aksi halde sönüyor. Olmaz böyle şey! Fakat Heistermann bu ruh haletinin temelindeki motivi ne kadar mahir bir biçimde yakalıyor: "Bir şeyle savaşıldığı sürece onun varlığı kabul ediliyor demektir." Onunla halen uğraşanlara; insanların kinlerini, hasetlerini yıkayıp ortadan kaldırması gereken ölüm vakıasına rağmen halen onun tükendiğini ispata çalışanlara, günümüz değer yargılarının bazı nirengi noktalarının arkasına sığınarak onu casuslamaktan kendilerini alamayanlara bakarak, insan; bunları söyleyenlerin bile kendi söylediklerine inanmadıklarını anlıyor. Ve bu durum bize; karşılığını bulamamış bir sevgi ve takdirin nefrete dönüşmesi gibi geliyor. Burada asıl büyük facia; güya Üstad'dan süt emmiş bazı patolojik tiplerin hangi (sitüasyon)da 19 meydana geldiği belli olmayan bazı olayları "hatıra" adı ile ortaya sürerek, insafsızca prestij sömürücülüğüne tenezzül etmeleridir. Bu anlatılanların çoğunun yanlış ve saptırılmış olduğu malum... Sonra "hatıra" naklinde önemli olan; söz konusu kişi ile ilgili bir olayı anlatarak, okuyucuya, o kişinin şahsiyeti ve dünya görüşü ile ilgili bir mesaj ulaştırmak mı, yoksa o insanın bazı özel anlarında söylediği bazı sözleri yanlış yorumlara meydan verecek bir biçimde naklederek, o kişinin ağzından kendi değerini ispat mı? Veya anlatacağımız bir olayla, o insanı sözüm ona önemsemediğimizi göstererek, kendi yerimizin tayinini, o bizim gibi deha (!) sahibi, bizi anlayabilen okuyucularımıza bırakmak mı? Davranışlarında kesinlikle hesabi olmayan, sıradan insanın kafasının içindeki hesaplardan habersiz, sesli düşünür gibi konuşan böyle bir dehanın, değişik ruh halleri içindeki bazı sözlerini alarak, bir insanın sözüm ona kendi değerini ispata ve ortaya koymaya çalışması izahı mümkün olmayan bir durum. Yine bu tiplerin yabancısı oldukları konularda Üstad hakkında ortaya koymaya kalkıştıkları ürkek, titrek bazı yargıların ne kadar anlamsız olduğu ortada... Bu tiplerin davranışlarının psikoloji ile izahının mümkün olmadığına, konunun psikiyatrik boyutlara ulaştığına inandığım için durumun tespitini erbabına bırakıyorum. Yalnız ben bir hatıramı anlatmadan geçemeyeceğim. Bir gün bu malum tiplerin riyakarlıklarını, tabasbuslarını Üstadıma örneklerle anlatmaya çalışırken inkisar içinde "Hatam deham çapındadır." Diyerek, "Beni bir çocuk bile aldatır!" dediğini unutamıyorum. Ve rahmetli Üstad; her bir 20 cücenin bir tel saçını bağlaması sonucu, Gülliver'in cüceler tarafından hareketsiz bırakılabileceğini söylemişti. Bu tiplerden, bırakın İslamî bir hassasiyet tavrını ama; Marks'ın, Hegel'e gösterdiği kadirşinaslığı istemeye de hakkımız yok mu? Dizginlenmemiş bir üstün olma ve hükmetme ihtirası ile motive olmuş bu tiplerin davranışları karşısında insan sadece "Edep Yahu" diyebiliyor. Herkes onun bir mısraından, bir sözünden kalkarak, kendilerine ait olduğunu ispata çalıştı. Fakat her seferinde yanıldıklarını anlayarak; böyle bir zorlamanın manasızlığı içinde, umutları düşmanlığa dönüştü. Çünkü Üstad muvazaa içinde bazı düşüncelerle birleşme yerine; yepyeni bir sentez otaya koyuyordu. Üstad'ın her türlü değer yargısını acımasızca eleştiri süzgecinden geçirip, kısmen kararlı bir dünya sağlayarak, daha sonra mükemmel bir biçimde ortaya çıkacak evren tablosundan bazı ışık huzmelerinin ve pırıltılarının ortaya çıkar gibi olduğu dönemlerde, sanat ve fikir çevrelerinin çenesi göğsüne düşüyor, herkes hayretler içinde... Bu sesler nereden geliyor, hangi cesaretle gün ışığına çıkıyor, bu adama ne oldu? Herkes Üstad'ın yeni tavrını değişik kavramlarla nitelemeye kalkışıyor. "İslam komünisti, İslam faşisti, Neo Müslüman " Rahmetli Üstad bu durumu ne güzel değerlendiriyor: "Bunlar beni değil İslamı hangi şartla kabul edebileceklerini ilan ediyorlar... ve katıksız, pazarlıksız İslamı anlamıyorlar..." Fakat işin ilgi çekici yanı; hepsi de onu kabul etme ihtiyacı ile izah peşinde... Hiçbiri ondan vazgeçemiyor. 21 Dünya edebiyatında nadir rastlanabilecek, problematik, mesele yüklü, çıldırtıcı, fakat sonunda teslimiyetle, baş eğişle sonuçlanan o eşsiz şiirindeki; "Yandı sırça saray, ilahi yapı, bin bir avizeyle uçsuz maddede " Mısraını alan biri, onun maddeci olduğunu ispata çalışmadı mı? Onu kimler bugün baş tacı edip yarın ayak altına almaya kalkışmadı ki?... Onun hakkında övgüler dizenler bir anda ondan yüz çevirmedi mi? Üstad'ın; kendilerini yönlendirme ümidi içinde belirli bir oranda kendilerini destekleme tavrını tam bağlılık sanarak onu göklere çıkarıp daha sonra bu davranışını anlayınca onu yerin dibine batırmaya kalkışmadılar mı? Onu sanki tanımıyormuş hissi veren bazı kariyer sahibi kişilerin, özel sohbetlerinde onun bir çok şiirini ezbere okuduğuna şahit olmuşum veya duymuşumdur. Çeşitli sebeplerle, milletimizin fikir hayatında bütünleşmeyi ve sentezi sağlayabilecek bir dehayı sağlığında zaman zaman karaladık. Onun gönlünü kıracak, onu incitecek, ona kendimizi unutturmayacak bir şeyler yapmaya çalıştık. Temenni edilir ki; hiç değilse onu, ölümünden sonra ideolojik yanıltmalardan uzak, her türlü vasıta kıymetlerden, kinden arınmış olarak değerlendirelim ve gerçek yerine oturtalım. Meseleleri kısır inhisarcı anlayışlar dışında, cihan çapında kavrayabilen ve temellendiren böyle bir deha; her zaman birleştirici ve uzlaştırıcı olabilir. Çünkü bu tür dehaların düşünce örgüsünde; yerli olan, Batı kültür 22 şokuna karşı koyabilmiş her ülke insanı bir yanıyla kendini bulabilir. 23 NECİP FAZIL VE BÜYÜK DOĞU GİRİŞ "Her nefs ölümü tadıcıdır"[1] İlahi emri gereği Yunus Emre'nin de ifade ettiği gibi: "Gelen geçer, konan göçer, nasibi oldukça yer içer Ecel ömre kefen biçer, anadır ölümün zinhar " Evet bu aleme gelen "fanilik kadrosu tabiatın merkezinde, ebedilik hamlesine memur büyük varlık olan insan" bir gün, güneşe, dağa, taşa her türlü güzelliğe, servete, şöhrete, mevkiye, sevdiklerine gözlerini kapayarak, "tahta ata" binerek, tek başına "zorların zoru ölümle", aslı olan toprağa dönüyor. Artık bundan sonra ölenin ağzına kurt, sonsuz ihtirasın remzi ve büyüleyici güzelliğin mevzu olan gözlerine kum dolacak, maddi varlığı böceklerin, yılanların, çıyanların yemi olacak. Ama ne var ki, yaratılış gayesine uygun yaşayandan "duvardaki ezik bir böcek" gibi gelip gidenler hiç bir iz bırakmadan unutulurken, "pırıl pırıl tek damla kanda kainatı süzen bir mercek" olanlar "geçmeyen an, pörsümeyen yeni ve solmayan renkten" bazı çizgiler taşıyanlar ise şu veya bu sebeple yaşamaya devam ediyorlar. Nitekim mukaddes kitabımızda: "Allah yolunda öldürülmüş olanlar için ölüler demeyin! Bilakis 24 onlar diridirler. Fakat siz iyice anlayamazsınız."[2] buyuruluyor. Şüphesiz burada önemli olan; insanın inançları ile tutarlı bir hareket tarzı içinde hakka ve halka yarayışlı işler yapıp, ürettiği olumlu hizmetler ile yaşamasıdır. Allah'ın rahmeti boldur. Bunun için rahmete vesile dikilen bir fidan olacağı gibi, hayırlı bir evlat, verilen bir eser veya maya tutturulan bir gençlik olabilir. "Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil." Topluma yeni değerler getiren, milletlerin kültürlerinin biçimlenmesinde veya asli mecrasına yöneltilmesinde pay sahibi, fikir namusuna sahip, inandığı fikirlerin mücadelesini verip, çilesini çekmiş büyük insanlar, bazen sonsuza kadar hep başkalarının beyninde, başka kuşakların entelektüel hayatında yeniden dünyaya gelirler. Getirdiği değerler pörsüyene, solana, yok olana kadar yaşarlar. Önemli olan böyle bir ölümle ölebilmek... Yoksa; "Ölüm güzel şey; budur perde arkasından haber Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?" Nitekim bu dünyadan göçeli şu kadar yıl olmasına rağmen Üstad Necip Fazıl'ı rahmetle yad ederek anmak üzere toplanmış bulunuyoruz. Getirdiği yeni değerler, yeni yorumlar, billurlaştırdığı sentez, sanat verimleri, mücadele yöntemleri, çektiği çileleri, muhasebesi ve yol göstericiliği ile her geçen gün yokluğu daha da derinden duyulmakta, ister istemez tekrar tekrar ona dönmekteyiz. 25 Kuşkusuz bütün bunları ben-merkezli bir değerlendirmeyle ileri sürüyoruz. Kaç kişinin düşüncesini tercüme ettiğimizin farkında değiliz. Ama ne var ki en azından, gerek ülkemizin, gerekse halkı Müslüman olan ülkelerin onunla hesaplaşmaları gereğini vurgulayarak teklif ediyoruz. Çünkü Necip Fazıl'la hesaplaşmadan ne ülkemizin, ne de halkı Müslüman diğer ülkelerdeki İslami hareketleri anlamamıza imkan yoktur. Çünkü Necip Fazıl’la hesaplaşırken göreceğiz ki; hiç değilse tefekkür planında bir çok problem çözümlenmiş veya en azından problemler ortaya konmuştur. Necip Fazıl'la hesaplaşmak düşünme hayatındaki kontinüte bakımından kaçınılmaz bir zorunluluktur. Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok... Bizim bugünkü gözlemlerimize göre rahmetli Üstad; hiç bir resmi ve özel gayret olmamasına, hatta her türlü kayıtsızlığa, hiç bir grubun çabası olmamasına rağmen spontan bir biçimde yaşadığı dönemden daha çok gündemdedir. Çünkü ölüm; bazı duygusal davranışları, değerlendirmeleri, düşmanlıkları rahmet suyu gibi yıkayarak, bir çoklarındaki olumsuz davranışların yumuşamasına, hatta törpülenmesine yardım etmiş, doğru bir duruş, tavır kazandırmıştır. Ayrıca bunun yanında kendisinden sonraki zamana hitap eden Üstad gibi dahilerin, anlaşılması, geçen süre içinde biraz daha imkan dahiline girmektedir. Anlaşıldıkça da kabul edilebilirliği artmaktadır. İnsanlar bilmediklerinin düşmanıdırlar... Tenzihen Antik Yunan filozofu Heraklietos'un şu benzetmesini aktarmak isterim: "Aptal insan her söz (logos) karşısında her zaman şaşkın şaşkın bakınır. Köpekler tanımadıklarına havlarlar."[3] Bunun yanında yapılan bu tür toplantılar, yazılan inceleme ve tartışmalar, 26 bu tür dehaların hatırlanmasına vesile olmakta ve biraz daha anlaşılmalarına yardım etmektedir. Fakat ne var ki, bizde anma günleri profesyonel bazı kişilerin konuşmalarına ve kendilerini göstermelerine vesile olan toplantılar haline gelmiştir. Halbuki bizce anma günlerinin amacı; anılan kişiyi o günkü egemen değer yargılarına göre bir takım zorlamalarla yorumlayarak sevimli kılmaya, o güne göre hazmedilebilir veya kabul edilebilir duruma getirmeye çalışmak olmayıp; anılan kişiyi gerçekten bilen, anlayan, kavrayan kişilerin, korkmadan gerçeğe iki kaşının ortasından bakarak, o kişinin hayatını, fikirlerini mücadelelerini kendi eserlerine dayanarak o güne göre sevimli olsun olmasın dürüstçe ortaya koymak olmalıdır. Böylece aykırı kişilerin düşünceleri, o günkü günübirlik moda değer yargılarına göre sevimsiz gibi, kabul edilemez gibi gözükse de; cari değerlerin yeniden gözden geçirilmesine, kemikleşmiş bazı beyinleri hiç değilse birazcık da olsa hayatiyet kazanmasına, buzların erimesine, yeni sentezlerin oluşmasına yol açabilir. Aksi halde anılan kişiyi aktüel şablonların kalıbına uydurarak sevimli gösterebilmek için; düşüncelerini, kişiliğini eğerek, bükerek, törpüleyerek o günün telakkilerine, zamanla sınırlı moda akımlarına uydurmak; o kişiyi bir daha dirilmemek üzere ölümlülerin en fecisi, en acımasızı ile öldürmektir ki; buna fikir namusuna sahip hiç bir kişinin hakkı yoktur. Rahmetli Üstad'ın, bilerek veya bilmeyerek, amaçlı veya amaçsız kişilerin düşüncelerinin çarpıtılmasına, sevimli kılınmaya çalışılmasına büyük tepki gösterdiği herkesin bildiği bir gerçek... 27 Yıl l965... Çapa Yüksek Öğretmen Okulunda "Mehmet Akif'i anma Günü" ... Konuşacaklar arasında bir kaç profesör ve Üstad... Üstad, şimdi hayatta olmayan, bazılarınca sahasında otorite bir Türkoloji profesörü kabul edilen biriyle yan yana oturuyor. Adı geçen profesör kalkıyor konuşmasını yapıyor. Akif'i, zorlayıcı ve saptırıcı, subjektif bir yorumlamayla günümüzün değer yargıları muvacehesinde şirin ve sevimli gösterme çaba ve telaşı içinde bir konuşma... Profesör yerine oturuyor. Üstad gayet nazik bir biçimde elini sıkıyor ve: -Cehaletinizi tebrik ederim, diyor. Kendisini üstün bir cemiyet mefkuresine adamış kişiler için düzenlenen anma günlerinin amacı, o idealin anlaşılmasına, o idealin fikir ikliminin doğmasına, hatta özellikle bazı problematik yanlarının gündeme gelmesine ve böylece bir tartışma ortamının oluşmasına yardımcı olmaktır. Nitekim rahmetli Üstad şöyle hitap ediyor: "Gerçek Müslüman! Senin işin İslam’ın herkesçe bilinen, bilinmesi kolay olan, kolayca bilinmekle mahrum nasipler, üzerinde bir tesir bırakıp bırakmayacağı meçhul bulunan, umumi ve hususi bilgileri ezbere sıralamak değildir! Senin işin, bu bilgiler altında yaşayan namütenahi derin ruhu, tamamıyla İslamî ölçüler altında, ebediyet mikyasıyla zaman ve mekanı fethedici zaman mimarisini kurmaktır! Ebediyetin Rehberi belki de böyle bir fiile şart tayin buyurmak için bazı İlahi tefekkürlerin bir saatine yetmiş sene namaz sevabı müjdelemişlerdi."[4] Yine aynı konu etrafında Üstad şu tavsiyede bulunuyor: İşin kolay tarafından harcanacağınıza zor 28 cephesinde heykelleşecek bir şahsiyet örmeğe bakmalısınız kendinize. "[5] Bu hitaba ehliyet sahibi olduğumuz için değil de; sadece layık olma dileğinde bulunduğumuz için, Üstad'ın düşüncelerimiz altındaki, derin ruhu, bazı noktalarda kurcalamayı deneyeceğiz. Bütün değerleri alt üst eden, yıkan, yeni değerler getiren Üstad gibi bir insanın anma gününün de böyle olması gereğine inanıyoruz. Biz Üstad'ın kişiliği hakkında doğru olduğuna inandığımız bazı temel noktaları tembih ettikten sonra, bunların verimi olan Büyük Doğu İdeolocyası’nı ana noktaları ile arz etmeye çalışacağız. ENTELLEKTÜEL CEPHESİ Her ne kadar Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi "Bütün insanlar eşit olarak doğar." diyor ise de, bu ifade bir temenninin, dilin retorik gücünden yararlanılarak bir gerçeklik yargısı halinde dile getirilmesidir. Halbuki reel hayatta insanların "ferdi farklar dediğimiz"; beden, zihin ve şahsiyet bakımından farklı biçimlerde yaratılmış olduklarını görüyoruz. Nitekim yapılan zeka testleri toplumlardaki insanların zeka durumunu bir çan eğrisi şeklinde göstermektedir. Bu testlere göre bir toplum içindeki insanların % 50'si normal zeka seviyesinde iken % 25'i normalin altında, % 25'i de normalin üzerinde yer almaktadır. Allah'ın bazı kulları da bu test nispetlerinin üzerinde yaratılmış, dünya tarihinde sayılı entellektüel seviye ve özelliklere sahiptirler ki bunlara “Dahi” diyoruz. İşte biz yine ben-merkezli bir değerlendirmeyle 29 Üstad Necip Fazıl'ı çok nadir gelen bu dahilerden biri olarak kabul ediyoruz. Bütün kavram analizleri netameli olduğu için, biz "Dahi" kavramının tanım ve tahliline girmeden sadece vurgulamakla yetiniyoruz. Bunun yanında bir çok kişi de Üstad'ın dehasından bahsetmişlerdir. Bu yargının en objektif kanıtları verdiği eserleri, davranışlarıdır. Ayrıca subjektif, fakat bazıları için çok daha geçerli kanıt olarak Efendisinin; "Keşke bu kadar zeki olmasaydın" sözü ile, kendisi de rahmetli olan Muhib Efendinin, "Necip ayrıldıktan sonra, arkasından acib bir zeka, acib bir istidat." derlerdi... Rivayeti ve şahadeti... Bu tespitten sonra bir dahinin anlaşılmasının ne kadar zor olduğunu ifade etmek durumundayız. Dahiler, eşya ve olayları o kadar derinden kavramaktadırlar ki, hiç bir zaman sahip oldukları yetenekler bu imajlarını başkalarına da aynı yoğunlukta duyurmaya yetmemektedir. Çünkü iç yaşantı, iç tecrübe sembolleri aşıyor. İster şair, ister ressam, ister müzisyen olsun... Hemen hemen hepsinde Dostoyevski örneğinde olduğu gibi "Ah bir duyduklarımı anlatabilsem." feryadı ile karşılaşmaktayız. Nitekim Rahmetli Üstad da; (bak: 25 Nisan l947 s. 11) “Ölecek miyim, tam da söyleyecek çağımda, Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda…” demektedir. Hiç bir zaman içlerindeki duygu zenginliğini ve şiddetini kalıplara dökemeyen, hep söyleyeceklerinin 30 hasreti içinde ölüp giden bu seçkin insanların dünyalarına girerek bütün gizli açık yanları ile, bütün entellektüel oluşumlarını kavrayarak, onları anlatmanın ne kadar zor olduğunu takdirlerinize sunarız. Irwin Edman'ın naklettiğine göre; bir piyanist Beethoven'in bir sonatını çalar. Dinleyen müzik düşkünü arkadaşı bu sonatın anlamını, yorumunu sorar. Piyanist oturur, aynı sonatı bir kere daha çalar.[6] Bu dahileri yine en iyi kendileri yorumlar. Bunlarla duygudaşlık (einfühling) temin etmek çok zordur. Dahileri anlamadaki bu zorluk dolayısı ile, bazen maksatlı, bazen de maksatsız olarak yanlış yorumlara konu olma, her dehanın şanssızlığıdır. Nitekim bir çok yayın organında şu veya bu vesile ile Necip Fazıl Bey'den söz edildiğine şahit oluyoruz. Fakat hemen hemen bütün yaklaşımların yanlış ve yorumların hatalı olduklarını görüyoruz. Bize göre bu durum, söz gelişi 100 kilometre karelik bir Necip Fazıl posterinden bir kaç santimetre kare yırtan bir insanın, gerçek Necip Fazıl benim elimde demesine benziyor. Halbuki bütün mesele Necip Fazıl'ı bir bütün olarak kavrayabilmekte... Önce şunu tespit etmeliyiz ki: O tek başına ne sanatkar, ne fikir adamı, ne de mücahade adamı olmayıp; belki de tek tek bütün bu özelliklerini imanı emrine vermiş bir dahi idi. En güçlü yanı veya güçlü yanlarından biri olan sanatı mutlak hakikati arama işi olarak kabul edip, fantazileri elinin tersi ile itmiş: “Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış, Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış…” diyerek sanatını davasının emrine vermiştir. 31 Böyle bir sanatkarın bu tavrının doğru olup olmadığı sorulabilir. Dostoyevski, Tolstoy, Nietzsche ve Baudelaire gibi örneklerin serencamını göz önüne alırsak olumlu ve olumsuz yanları ile “dahi”, ya teslim olup aklını kurtaracak, yoksa onu teslim edip kurtaracak... Bu ikilem, bu yol ayrımı şu veya bu dereceleri ile dehaların trajik bir sonu gibi geliyor bize. Bu çelişkiden kaçmak, kurtulmak yok. (Bu konuda İdeolocya Örgüsü s. 207.ye bakılabilir. ) Başımıza ne geldiyse mütefekkirimizi yetiştiremediğimizden geldi ve gelecek dedikten sonra: "İşte açılmasını beklediğimiz ve herkesin kapısını bir kere çalmasını istediğimiz tenkit yolu, içerideki büyük tefekkür ve kurtuluş geçidinin cümle kapısıdır. Size tenkidi tavsiye ediyorum tenkidi."[7] "Her şeyden şüphe ediyorduk; her şeyden... Gördüğümüz eşyadan, duyduğumuz sesten, aldığımız kokudan, tuttuğumuz maddeden, her şeyden... Hatta şüphe eden akıldan... O kadar şüphe ettik ki, nihayet şüphesizi bulduk... Ey şüphe eden ahmak, şüpheyi bilseydin imanı anlardın..."[8] AYDIN TAVRI Her dahi aydın mıdır? Bilmiyoruz, tartışmaya açık bir konu, fakat "evet" deme eğilimindeyiz. Nitekim Üstad Necip Fazıl aydın bir dahi idi. Bütün kavramların alt üst, karmakarışık olduğu ülkemizde biz aydını, formel bir yaklaşımla; bütün entellektüel faaliyetlerinin bağlı olduğu temel önermelerini uzun çileler ve eleştiriler sonucu sağlayan, her türlü yargısının hesabını verebilen, her an kendi kendisi ile hesaplaşan, sürekli olarak kendi 32 kendisiyle savaşan, koltuk değnekleri kullanmadan, kendi ayakları ile yürüyebilen, kendi gözü ile görebilen; bu süreç sonucu elde ettiği düşünceleri namusu bilen, ülkesine ve tüm insanlığa karşı görevlerini davranışsal olarak da yerine getiren kişi olarak tanımlıyoruz. Bizim öngördüğümüz formel yaklaşıma göre; aydın olmanın ölçüsü, hangi düşüncelere sahip olunduğu olmayıp, bu düşüncelerin nasıl elde edildiğidir. Belirli listeler tespit ederek şu listedeki düşünce kalıplarını ve eylem planlarını kabul eden "aydın" diğer listedekileri kabul eden "yobaz" gibi bir ayrımı çok ilkel buluyoruz. Aydın-yobaz ikilemini salt bilgi bazında almak ta çok yanlıştır. Çünkü bilgi gerek, ama yeterli şart değildir. Bir büyüğün dediği gibi "İlim cehli izale eder ama ahmaklığı değil..." Ayrıca yobazlığın bir sebebi de; eşya ve hadiseler karşısında doğru bir tavır alamamaktan, fikir namusuna sahip olamamaktan doğan oportünist bir yaklaşım biçimidir. İkinci sanayi devriminin ortaya çıkardığı büyük şehir olgusunun doğal bir sonucu olan milyonlarca insan içinde yalnızlığa mahkum olmanın doğurduğu korkuyu, sıkıntıyı, ölüm endişesini, kıskançlığı bütün varlığı ile duyan, olağanüstü yaratıcı hayal gücü ile senteze sokan ve bütün bunları telafi edeceğine inandığı anne şefkatini, insan sevgisini, hissettiklerini tercüme arzusunu, dünya ihtişamını, sevgili ve dost özlemini, megalopolisin remzi olan kaldırımlara projekte edip süblime eden, sadece metafiziğin hassasiyet sahibi, yirmi dört yaşındaki "Kaldırımlar"ın mistik şairi yavaş yavaş oluşan, lif lif örgüleşen, yiv yiv derinleşen ve otuz yaşında şiirleşen, ilk ismi ile "Senfoni" sonraki ismi ile "Çile" adlı eserinde; tümüyle yaşanmış, uzun ve çileli, hafakanlarla dolu bir 33 dizi iç deneyimin olağanüstü izlenimlerinin zengin sonuçlarını içeren, buhranlı bir süreç sonunda metafizik açmazlardan dini hassasiyete, oradan da İslami imana nasıl ulaştığını şelale güzelliğinde bir ifade gücü ile anlatır. (Not: 12 Ağustos l949, s. 2) Mükemmel bir (introspeksiyon) örneği olan bu şiir; bir dahinin kendi kendisi ile korkunç çatışmasını veya bir vücuttaki nefs-ruh mücadelesini harikulade bir güzellikle, gerçek bir saf şiir niteliğinde anlatır. Üstad şiirin eski baskılarının başına şöyle bir not koymuştur: "Allah'ı nasıl buldum?" (7 Kasım l947, Yıl: 2, C. 3, Sayı: 71) Fiziksel dünya ile değerler dünyasının bütünüyle nasıl yıkıldığını, nasıl her şeyin bir kıyamet toz dumanı içinde kaldığını ve bu facianın içinden bütün entellektüel faaliyetlerinin üzerinde şekilleneceği temel önermelerinin nasıl yavaş yavaş yeşerdiğini, filiz verdiğini, gür bir amaç haline geldiğini anlayabilmek için Rahmetli Üstad'ın "En çok sevdiğim şiir" diye nitelediği "Çile" yi baştan sona, yorumlayarak okumak gerekir. Ama fazla vaktinizi almamak için ben bazı kıtalarını sadece okumakla yetineceğim. Yine kendi ifadesiyle "Gökte tam bir mesafe emniyetiyle uçarken birden bire duvara çarpmak gibi bir hal...(...) İnandığım dünya bir anda elimden çıkıveriyor ve kalemimi bırakıp dehşetler içinde başımı tutuyorum." Ensemin örsünde bir demir balyoz Kapandım yatağa son çare diye Bir kanlı şafakta, bana çil horoz Yepyeni bir dünya etti hediye Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor; 34 Mekanı bir satıh, zamanı vehim Bütün bir kainat muşamba dekor, Bütün bir insanlık yalana teslim Nesin sen, hakikat olsan da çekil! Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam! Otursun yerine bende her şekil, Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam! Akıl dişi o kadar şiddetle ağrımaktadır ki; hiç bir şeyin üzerine basamamakta, bütün duyu organlarına güvenini kaybetmiş... Ama bu dayanılmaz ağrı yavaş yavaş kamaşmaya dönüşüyor, yavaş yavaş hiç değilse bir şeylerin eleştirisini yapma gücünü kazanıyor. Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın Benliğim bir kazan ve aklım kepçe Deliler köyünden bir menzil aşkın Her fikir içimde bir çift kelepçe Niçin küçülüyor eşya uzakta Gözsüz görüyorum rüyada nasıl? Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta? Sonum varmış, onu öğrensem asıl. Artık ensesinin örsündeki balyozun etkisi şiddetini yavaş yavaş kaybetmekte, sanki iptal edilen bir takım duygularını yeniden kazanmakta... Artık çektiklerinin muhasebesini yapabilecek duruma gelmiştir. Bir fikir ki sıcak yarada kezzap Bir fikir ki beyin zarında sülük 35 Selam selam sana haşmetli azap, Yandıkça gelişen tılsımlı kütük. Artık bilmecesine yol aramaya başlamıştır, kendisi de bir şeyler dilemekte, annesinin duasına sarılmaktadır: Akrep nokta nokta ruhumu sokmuş Mevsimden mevsime girdim böylece Gördüm ki ateşte, cımbızda yokmuş Fikir çilesinden büyük işkence. Bu çözümsüzlük, bu boşlukta kalış, bu sallantılı durum dayanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Geçmeyen an, pörsümeyen yeni ve solmayan renk için tutku halinde bir istek... Mutlak hakikati bulma isteği... Evet, her şey bende gizli bir düğüm; Ne ölüm terleri döktüm, nelerden! Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm, Yetişir, çektiğim mesafelerden! Bu noktada ağır ağır bazı şeyler yerli yerine oturmaya başlamıştır. "Ben" kendisine sonsuz bir güvenden yola çıkmış, ama sonunda bir yere varamayacağını kavramıştır. Ben'inden vazgeçen sonsuz gerçeği bulacaktır. Sormadan verene yepyeni bir dünya hediye edilecektir. Gece bir hendeğe düşercesine Birden kucağına düştüm gerçeğin Sanki erdim çetin bilmecesine 36 Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin Açıl susam açıl! Açıldı kapı; Atlas sedirinde mavera dede Yandı sırça saray, İlahi yapı Binbir avizeyle uçsuz maddede Atomlarda cümbüş, donanma şenlik; Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur. İç içe mimari iç içe benlik Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur! Nizam köpürüyor, med vakti deniz: Nizam köpürüyor, ta çenemde su. Suda bir gizli yol, pırıltılı iz; Suda ezel fikri; ebed duygusu. Kaçır beni ahenk, al beni birlik; Artık barınamam gölge varlıkta, Ver cüceye onun olsun şairlik, Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta. Öteler, öteler gayemin malı; Mesafe ekinim, zaman madenim, Gökte saman yolu benim olmalı; Dipsizlik gölünde inciler benim. Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! Heybem hayat dolu deste ve yumak Sen, bütün dalların birleştiği kök; Biricik meselem, Sonsuza varmak... 37 Kaldırımların yirmi üç yaşındaki şairi, otuz yaşlarında efendisi ile tanışmış, İslami gerçekler o mübarek ağızdan bu çile dolu beyne akmaya başlamıştır. Bundan sonra da Necip Fazıl'da kavramlar, telakkiler, kısaca her şey, her şey değişmiş yepyeni bir dünyaya sahip olmuştur. Onunla tanışmasının beşinci yılında da "Çile" yi yazmıştı. Bu bakımdan biz bu şiirde geçen; Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur. Suda bir gizli yol, pırıltılı iz Suda ezel fikri, ebed duygusu ….Artık barınamam gölge varlıkta Öteler öteler gayemin malı……. Ve benzeri mısraları, entellektüel yaşantısındaki değişme, o dönemde yazdığı düz yazı ve şiirler göz önüne alınırsa tamamen İslami tahassüsle yüklü düşünceler olarak kabul ediyoruz. Metafizik sorunlar zaman zaman depreşse de, İslami bir çözümle sona ermiştir. (Not: 12 Ağustos 1949 s. 2) Bütün insanlar için düşünce dünyalarının temeli olan ana önermeleri, mutlak hakikati bu kadar çileli bir süreç sonucunda elde eden Üstad; ondan sonra büyük bir fatura karşılığı elde ettiği bu dünyadan hareketle, onunla tutarlı koskoca bir evren kurmuştur. (Yıl: 2, C.3, Sayı: 74, s. 2 - 2 Ocak 1948 "l00l Çerçeve", Hemen Değilse Ne Vakit ) 38 Fakat her türlü sosyal problemlere yaklaşım usulü, hep bu ana temellere bağlı kalarak, şüphecidir. İşte l948 yılında yazdıkları; "Evet, tepemizden güneşler doğup batıyor ve zamanın inkılapları, doğru başlanmış bir cümleyi daha tamamlanmadan yanlış hale getirecek bir hızla akıp gidiyor." Yine 1944 yılında yazdıklarından; " Öyleyse bizim yarınki dünyaya; bugünkü kıymetin bütün illet ve müessirlerini tartarak, tanıyarak, anlayarak ve bütün tarih seyri boyunca kendi nefs muhasebemizi bütün zaaflarımız ve kuvvetlerimizle tespit etmiş olarak, yepyeni bir ruh, mefkure ve nizam yekpareliği içinde doğmamız lazım!"[9] Yine hep aynı usul konusu etrafında l947'de yazdıklarından: "İslam vecd ve imanının, ana sütünden daha beyaz ve daha temiz çarşafı üzerine yirminci asır dünyasına ait şifalı ve zehirli ne kadar yemiş varsa hepsini silkeledikten sonra, bizden olan her şeyi çekici ve bizden olmayan her şeyi itici bir ana kıyas vahidine sahip, sağ elimizde Allah'ın kul parmağı girmemiş biricik kitabı ve sol elimizde insanoğlunun olanca fikir ve iş kütüphanesi bir şahlanışla kendimizi bulmak!.."[10] Yine l947'de yazdıklarından, "Boyuna aramak, boyuna keşfetmek, boyuna değişmek, ermek, olmak ve hiçbir durakta kalmadan terakki etmek..." Rahmetli Üstad, hiçbir zaman hiç kimseyi kolaya, ucuza, lüpçülüğe davet etmedi. Daima çileye, hepçiliğe, zora, "zehirle pişmiş˛ aşı yemeye" davet etti. İşi kolay tarafından harcayacağınıza, zor cephesinden heykelleşecek bir şahsiyet örmeğe bakmalısınız kendinize..[11] 39 “Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor Çilesiz suratlara tüküresim geliyor.” Üstadın eşya ve olaylar karşısında takındığı aydın tavır ve duruşun çok sayıda örnekleri verilebilir. Biz l949 yılında yazdığı şu satırlarla bu konuya aydınlık getirmek istiyoruz: "Efendiler! Ne sağ derken sağı, ne sol derken solu tanıyoruz; ne severken niçin sevdiğimizi ne de tiksinirken niçin tiksindiğimizi biliyoruz! Bütün felaketimiz bu noktada!.."[12] Batı metodunun kurucularından Francis Bacon'a göre insanların kafalarında bir takım idoller, putlar vardır, bunlar kırılmadıkça insan doğru düşünemez, gerçeği bulamaz. İşte bu anlamda ve entellektüel planda Necip Fazıl bir put kırıcıdır. İşte onun bu konudaki doğru duruşu kendisine yepyeni bir dünya ve Türkiye muhasebesi yapabilme imkanı sağlamıştır. Bir örnek olmak üzere; tarihimizin düğümü telakki ettiği Abdülhamid tezini hazır bulmamıştır. 1930'larda Namık Kemal hakkında bir piyes yazmak için araştırmalar yaparken, Abdülhamid'le ilgili malum düşüncelerle doludur zihni. Fakat bu süreç içinde elde ettiği vesikalar kendisini çıkış yolunun tam tersine götürmüştür. Ama ne var ki aydın insan gerçeklerden korkmaz. Doğruyu kendi dünyasına zıt da olsa kabul edecek kadar geniş bir yüreği vardır. 40 AYKIRI Üstad'ın diğer bir özelliği de AYKIRI bir kişiliğe sahip olmasıdır. Aykırı kavramını; beynini limon gibi sıkarak, ölüm terleri dökerek kurduğu dünyaya ve değerlere ödünsüz bağlanan, entellektüel planda her durum ve safta bunun savaşını veren bir kişiliği karşılamak üzere kullanıyoruz. Hatta aydın kavramının içinde şu veya bu oranda aykırılık vardır. Zaten aykırı olmayan insan, toplumdan korkan insan doğru bir duruş sahibi olamaz. Bu yüzden de doğruyu bulma şansına sahip değildir. Aykırı olmayan kişi toplumdan korkan kişidir. İnsanlık bütün gelişimini bu aykırı kişilere borçludur. İşte şu veya bu örnekleri ile Doğu ve Batı... Bütün davranışları ile en büyük aykırı özelliğe sahip kişi Hz. Peygamberdir. Her şeye, her şeye rağmen içinde bulunduğu toplumun değer yargıları ile en ufak bir uzlaşmaya girmemiştir. İçinde bulunduğu bu kokuşmuş topluma karşı tavrı "Sağ elime güneşi, sol elime ay’ı verseniz davamdan vazgeçmem!" Yalnız Üstad'ın aykırı kişilik özelliklerini tam olarak kavrayabilmek için, onun arkaik şuur altından getirdiği birikimleri incelemek gerekir. Fakat zamanımız elvermediği için böyle bir yolu takip etmeyeceğiz. Çocukluğunu bir kaç fırça darbesiyle çizmekle yetineceğiz. İlk çocukluğu kendi öz bünyesi içinde ve dışarıdan aldığı bin bir tesir altında, kendi ifadesi ile şöyle: "Marazi bir hassasiyet... Acıtan bir hayal kuvveti... Ve bu arada dehşetli bir korku... O yaşta bile anlıyordum ki, ben başka türlü, ayrı yaratılışta bir insanım. Ve hissettiklerimle öbür insanların duydukları arasında 41 müthiş bir fark..." İşte çocukluğuna ait kendi kişiliği hakkındaki bu izlenimleri daha sonra karşılaştığı faktörlerle birlikte şahsiyetini lif lif dokudu. Zaten başkalarından, çoklardan, pek çoklardan, sürüden, sıradan insandan farklı olduğu şuuru içindeki bu çocuk, zaman içinde evrensel çapta bir ideolojinin müellifi haline gelince; kendi dışında hazır bulduğu ısmarlama dünyanın bütün değer yargıları ile kıyasıya bir savaşa başladı... Ve bu savaş hiç tavsamadan ölünceye kadar devam etti. Psikanalitik kavramlarla: ego-süper ego çatışması çocukluğundan itibaren patolojik bir biçimde başladı. Sonuna kadar da daha bir muhteva kazanarak, şiddetlenerek devam etti. İşte bunun içindir ki o; her devrin adamı olmak yerine her devrin mazlumu, mahkumu ve mahcuru oldu. Size Üstad'ın l943 yılında çıkartmaya başladığı Büyük Doğu'nun serencamını kısaca arz edersem bu aykırılık açık ve seçik bir biçimde ortaya çıkar. (Not: 19 Ağustos l949, s. 1) l943: Allah demek yasak... İlk Büyük Doğu... İlk hapis... l944: Vekiller heyeti kararıyla kapanış. l946: Örfi idarece mühürleniş. l947: İkinci hapis. l950: Üçüncü hapis. l95l: Dördüncü hapis. 1953: Malatya hapsi. 1956: Örfi idare kapatmaları. 1957: Altıncı hapis. 42 1959: Bolu dağlarında katillere, hırsızlara uygulanan bir yöntemle yedinci tevkif. 1960: Sekizinci hapis. Bu arada beraatla sonuçlanan onlarca dava. Nihayet seksen yaşının içinde onsekiz aylık en son hapis cezası... O muhteşem insan Sokrat, sözüm ona insanlığın altın çağı telakki edilen Antik Yunan'da ölüme mahkum edilir... İşte son nefesini verirken son sözü "Aiskhylos'a bir horoz borcumuz var, versinler." olmuştur. Yirminci asrın eşiğinde de Üstad gibi bir iman savaşçısının son sözünün: "Devlete on sekiz ay hapis borcumuz var yatsınlar" mı olması gerekirdi. Güneşler doğup batıyor, çağlar gelip geçiyor değişen ne var ki? (Not: 21. Yıl, Sayı: 1, 30 Eylül l964) Gerçekten yüce bir ülkü uğruna adanmış, mücadelelerle dolu bir hayat Rahmetli Üstad'ın ki... Şu hayata, şu mücadeleye, çekilen bunca çileye rağmen onun düzenle uzlaştığı gibi bir iddia ileri sürülürse buna cevabımız sadece "Edep Yahu!" olacaktır. Bütün bu katlanılan maddi ve manevi mahrumiyetlere, çilelere rağmen insanı kahreden tecelliler... 12 Aralık l952 cuma günü Toptaşı Cezaevinden yazdıkları: "Ben din propagandası yapmaktan hapse atılıyorum ya, beni teslim ettikleri polis de beş vakit namazında ve Hafız..." Rahmetli Üstad yaşayışında toplumu parantez içine almıştı. Fakat hangi toplumu? İşte şu beyitler sorunun cevabı: Canım kurban, başı secdede, İki büklüm, Allah diyene! 43 Ve Ellerime uzanan dudakları tepeyim Allah diyen, gel, seni ayağından öpeyim. Bir de bu kişilik özellikleri yüzünden Üstad hakkında adam yetiştirmedi gibi bir iddia var. Fakat biz buna katılmıyoruz. Kastedilen manada "adam" olmaya layık birini bulamadı ki Rahmetli Üstad yetiştirsin. BÜYÜK DOĞU Tekrar başa dönersek; aykırı ve aydın kişiliğe sahip bu dahi; kronolojik olarak merdivenini otuzuna dayarken, bir türlü özlediği aleme dayayamamanın ızdırabı içinde kıvranmakta... İşte bu dönemde kendi ifadesiyle kendisi: "Hiçbir şeyle doymayan, kanmayan, yetinmeyen ne şiirimdi, ne fikrim, ne kültürüm... Çocukluğumda görür gibi olup kaybettiğim çarpıcı renk, çekici ses, tılsımlayıcı eda... Buydu aradığım... Şiirin, fikrin, bilginin üstünde bir alemden, kapılarımı tırmıklayan, pencerelerimi zangırdatan işaretler almış ve artık onları bir daha bulamaz olmuştum. Bütün dış hayat, bildiğimiz bütün olaylarıyla, başımın üstünde bir takım basık tavanlardan ibaret... Onları bir bir yıktıkça, çıkan ikinci katın tavanı da bana alçak geliyor ve ciğerlerimin muhtaç olduğu havaya bir türlü çıkamıyordum. Çatıyı da yıkamıyorum."[13] Bu çelişkiler içinde kıvranıp dururken, nihayet bir gün... l934 yılı bir kış akşamı, vapurda karşılaştığı meçhul bir şahsın tavsiyesi ile Ağa Camii'ne gidiyor. Ve orada rehberini, efendisini tanıyor. Bundan sonra Üstad'ın 44 kendi ifadesi ile "Gözleri, gözleri daima baktığı şeylerin ilerisindeki bir görünmeze bakan gözleri." kendisini kıskıvrak yakalıyor. İşte Necip Fazıl'ı bu faktörden soyutlayarak anlamak imkansız. Bundan sonra anlatacaklarımız kısaca sözünü ettiğimiz tanışmadan sonra. l938 yılı başlarında kendisinden bir milli marş isterler. İşte bu marşı yazarken bir mısra nurla fışkırır ruhunun derinliklerinden: Doğsun BÜYÜK DOĞU benden doğarak! Yine kendi ifadesiyle "Nelerden neler doğuyor ve neler nelere vesile oluyor?" Böylece Büyük Doğu yavaş yavaş kendi içinde pişerek, olgunlaşarak, oluşarak bir İdeolocya olma haysiyetini kazanıyor. Nedir Büyük Doğu? Hep kendi ifadesiyle: "Doğuş olmaya doğuş... Doğu olmaya doğu... En doğrusu Doğunun doğuşu... Büyük Doğu, İslam içinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihad kapısı... sadece "Sünnet ve Cemaat ehli" tabirinin mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslamiyete yol açma geçidi; ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti yirmi birinci asrın eşiğinde eşya ve hadiselere tatbik etme işi... Galiba işlerin de en değerli ve pahalısı..."[14] Bu açıklamalardan sonra "Efradını cami, ağyarını mani" bir tanımla Üstad'ın ifadesi ile Büyük Doğuyu şöyle tanımlayabiliriz: "Garp dünyasının müspet bilgilerden ibaret madde hakimiyetini ve akıl yolu ile maddeyi istismar zaferini tam bir şahsiyet ve ehliyetle 45 doğuya mal edip, Doğunun asli ruh vahidine eklemek; böylece Doğu'nun eksiğini Batı'da, Batı'nın eksiğini Doğu'da giderici üstün cemiyet mefkuresine bağlamak."[15] Şimdi de bu tanımda geçen bazı kavramları açıklamaya çalışalım. İlk çağlardan beri geçen zaman süreci içinde değişik anlamlar kazansa da Doğu ve Batı ayrımları yapılmıştır. Büyük Doğu ideolocyasına göre Doğu, "İçeride Hint denizine doğru, bütün vecd ve hakikatini kaybetmiş, her türlü savunma kudretinden mahrum, sadece yılgınlar, bezginler ve kravatlı maymunlardan ibaret ölü bir insanlık... Dışarıda da Atlas Okyanusuna doğru yalnız saldırıcı, dize getirici ve kendisini Doğu'ya örnek gösterdikçe büsbütün zehirleyici bir alem..." Yapılan birinci ayrım Doğu ve Batı'dan sonra, ikinci ayrım ruh ve madde... Ruhun vatanı doğu, maddenin vatanı Batı... Batı maddeye dürbünün doğru yanıyla bakmış ve onu gerçek yerine oturtmuş, böylece yumruğunu sıkarak onu sımsıkı yumruğunun içine almış, fakat ruha dürbünün tersiyle bakarak onu objektif olarak kavrayıp onu yerli yerine oturtamamıştır. Böylece ruhu yöneltici gerçek ruhi değerleri bulamadığı için hakim olduğu madde kendisini yönetmeye başlamıştır. Doğu ise ruha dürbünün doğru tarafıyla bakmış, fakat maddeye dürbünün tersiyle baktığı için yumruğunu çözüp maddeyi büsbütün elinden kaçırmıştır. Genel olarak Doğu, hiçbir zaman maddeyi olduğu gibi görememiş her zaman onu mistikleştirerek, İslami telakki dışı; iç alemine saplanıp kalmıştır. Batı da ruhu tam ihmal ederek maddenin dış kalıbına bağlanıp kalmıştır. ---------------------------------- (Not: Bak: 17 Mayıs l946, s. 2) 46 AKIL Batı, Doğu'dan en önemli farkı olan madde hakimiyeti ve maddeyi istismar zaferini; metod, sistem, akılla maddeye tahakküm sistemi, laboratuar tecrübesi, Yunanî ve hendesî zevkle elde etmiştir. Adım adım ilerlerken Batı dünyasının maddeyi istismar zaferini akıl yoluyla gerçekleştirdiğini söyleyerek, dünya düşünce tarihinin netameli problemlerinin başında gelen akıla geliyoruz. Akıl, hani şu, Antik Yunan dünyasının sonsuz renklilikteki felsefi zenginliğinin belirli bir zaman kesiti içinde çeşnisi olan, sonra uzun bir süre sürgün edilerek unutulan, nihayet 17. asırda Descartes'in eliyle prenses olarak tekrar tahta çıkartılan, daha sonra da Kant tarafından tahtından indirilerek, hesaba çekilip, belki de gerçek yerine yakın bir yere oturtulan şu yetimiz... Bazen genel-geçer, tümel bilgilerin kendinde bulunulduğuna inanılmış, bazen de derece derece şüphe edilerek redde kadar varılmıştır. Bu netameli meseleye Büyük Doğu İdeolocyasının yaklaşımı nasıldır? Aklı nereye koyuyor? Nitekim dıştan toptancı bir bakış sanki bir çelişki varmış zehabına kapılabilirse de bu sadece bir yanılgıdır. Her şeyden önce şunu tespit edelim ki; akıl Allah'ın insana bahşettiği mevhibelerden biridir. Ama ne var ki bütün incelik şu noktadadır ki; bir anlama aleti olan akıl, yine bizzat kendisini anlamaya çalışmalı, kendisini eleştiri süzgecinden geçirerek, imkan ve kabiliyetinin sınırlarını tespit etmelidir. Akıl öyle bir yetimizdir ki; o 47 olmayınca hiç bir şey yapamayız. Mükellef olmanın şartlarından biri de akil olmaktır. Fakat aynı akıl kendisini her şey zannettiği, bütün varlık biçimlerini bilebileceğini iddia ettiği, sınırlarını aştığı anda insanı iki dünyada korkunç bir hüsrana götürür. Bunun içindir ki bu inceliği tasavvuf harikulade güzellikte şu şekilde ortaya koymuştur: "Bu iş ne akılla olur ne de akılsız." Üstad'a göre: " Derin ve gerçek müminde ilahi nimetlerin en zenginlerinden biri olan akıl; şer'i isimlendirilişiyle SELİM AKIL şeriatı yegane ve mutlak hakikat sayar ve bu mutlak nizamı ayrıca mizana çekme kudretini nefsinde görmez..." Üstad devam ediyor: "Namütenahi ve esrarlı bir ruh feyziyle imana gelen, aklının dudaklarını kilitleyen, başını boynundan itibaren kesen, bu teslimiyetinden sonra iade edilen gerçek kafa ve büyük akıl ile o kişi "bilinebilir" olanın içine girer."[16] Üstad ikiye ayırdığı bu "bilinebilir"i yer yer değişik kavramlarla ifade etmiştir. Biz bu gnoseolojik ayrımı kendi ifadeleri ile: MAVERA ALEMİ VE DIŞ ALEM olarak ifade edeceğiz. Mavera alemi ile anlatılmak istenen: Mutlak hakikatin, Allah ve üstün illiyetlerin[17] bulunduğu alemdir. İşte akıl dediğimiz yetimiz; mavera alemine ait konularda yetki sahibi değildir. Ve bu noktada aklın en son aşaması bu alemdeki gerçekleri anlayamayacağını anlamasıdır. Bu alemin bilgisi, gerçekleri; ancak imanla, aşkla, gönülle bilinebilir. Ancak sebep-sonuç bağı içinde gerçekleşen kozaliteye bağlı gerçekleri anlayabilen akıl, sebep-sonuç ilişkisi dışında gerçekleşen mavera alemindeki olguları kavrayamaz. Şüphesiz buradaki gerçekleri akılla anlayamayacağımızı da akılla anlıyoruz. Fakat ne var ki 48 bir şeyin kendini aşması için, kamil noktaya ulaşması gerekir. Ancak bu akıl sahipleri aklı aşabilir. Bir de babaannelerimiz o samimi cehaletleri ile... Nitekim aklı temsil eden melek, Peygamber efendimizi "Sidretü'l Münteha" ya kadar taşıyabildi. Ve "bir adım daha ileriye geçemem, geçersem yanar, kül olurum!" dedi. "Ya buradan ileriye nasıl geçilir?" sorusuna da "Aşkla!" cevabını verdi. (Not: Bak: Aşk, 18 Ekim 1946, Sayı: 51, Vecdimin Penceresinden) Hepiniz bilirsiniz; Miraçtan sonra Yahudiler koştular Hz. Ebubekir'e geldiler. "Bak seninki ne diyor? Gökyüzüne gitmiş, gelmiş, daha yatağı soğumamış!" Hz. Ebubekir soruyor: "Kim dedi" Cevap: "O". karşılık: "Öyleyse inandım" İşte sıddıkiyet mertebesi... Üstad; Hz. Ali'nin Müslüman oluşunu anlatırken şöyle diyor: "Nihayet şimşeklerin şimşeği, seziş dediğimiz o akıl üstü yol gösterici, o alev, o kıvılcım, o nur, gönlünü tutuşturuveriyor. Alemde güvenilecek tek idrak noktası varsa budur: Akıl ve hesap değil, seziş ve eriş... Yatağından fırlıyor Allah Resulüne varıyor: İnandım! İman ettim! Sen hak Peygambersin ve getirdiğin din haktır!"[18] Ayrıca biz mavera alemine ait olağanüstü olayları; televizyon, radyo vb. aletlerle ispata çalışmayı en basitinden absürd buluyoruz. Çünkü mucize ve keramet sebep-sonuç ilişkisinin bir an kesilmesidir. Halbuki gerek radyo ve gerekse televizyon, her türlü teknolojik alet sebep-sonuç ilişkisi içinde, tabiat kanununa uygun olarak, aynı prensiplerle çalışmaktadır. Şu halde, böylece Allah ve üstün illiyetleri anlayamayacağını anlayan akıl, dış aleme yönelerek, sebep-sonuç ilişkileri içinde, tabiat kanunlarına göre 49 oluşan olayları araştırmak genellemeler yapmak, yasalar halinde ifade etmek borcundadır. İşte bu alanda laboratuar tecrübeleri yapılacak, gözlem yapılacak ve akıl son sınırına kadar gerilecek, kullanılacaktır. Demek ki bütün incelik aklı kullanacağımız alan ile, aklın yetki alanına girmeyen sınırları tam bir hassasiyetle çözebilmekte. İşte bu akıl: Batı'nın bugüne kadar kendi aklını kullanarak maddeyi kendi emelleri uğruna kullanmak için geliştirdiği teknolojiyi, kendi asli ruh vahidine ekleme savaşına girişecektir. Doğunun asli ve ruh vahidinden de kastedilen yine Üstad'ın kendi ifadesi ile "tam pazarlıksız ve muvazaasız İslam." Demek ki insanoğlu her ne kadar öteleri fethetmek, Mavera alemine ait sırları keşfetmek için yaratılmış ise de; insanın önce bu dünyayı, dış alemi fethetmesi veya diğer dünya fatihi milletlerin esiri olmaması için kendi elinde tutması gerekir ki; buna da ancak müspet bilgiler yoluyla ulaşılabilir. -------------------------------- Not: Avrupalı otomobili icat etti diye sen İslamlıktan tiksindin. 27 Ağustos ya da Aralık l947, l00l Çerçeve, Yıl, 2, C. 4, Sayı: 73) TEKNİK- KÜLTÜR Kısacası İslam’dan zerre feda etmeksizin Batı'nın bütün teknik başarılarını ve onun insanlığa faydalı yanlarını devşirme davası... Yalnız kanaatimizce burada teknik-kültür ilişkisinin üzerinde durulması gerekir. Çünkü egemen teknoloji, kültürü ile birlikte geliyor. Nitekim biz Japonya örneğinin yanlış değerlendirildiği kanaatindeyiz. Amerikanizm ne Japon geleneği, ne de 50 Japon kültürü bırakmıştır. Ama eğer gelenek görenek kültür dediğimiz kılıç-kalkan ekibiyle turist karşılamaksa o bizde de yapılıyor. Bu konunun ciddiyetle tartışılması gereğine inanıyoruz. Nitekim Prof. Dr. Sadıklar l97l de yazdığı bir kitapta "Bugün Tokyo'yu ziyaret eden bir yabancı bu şehri diğer büyük Batı şehirlerinden zor ayırt edebilir. Büyük binaları, tesisleri ve caddelerindeki kalabalığın kıyafetleri ile Tokyo gittikçe bir Paris, Newyork manzarasını almaya başlamıştır. Yeni gençlik, sıkıntıları ve hippileriyle Batı gençliğinin bir kopyası olma yolundadır." demektedir. Nitekim Japonya hakkında bir kitap yazan Prof. Dr. Güvenç, "Kent merkezi Tokyo bir batı sahnesidir. Dekoru batılı, oyuncusu doğulu garip bir sahne" dedikten sonra, Fransız ve ABD eğitim sistemlerinin alındığını, dolayısıyla eğitimin, ailenin, kıyafetin kısacası kültürün hızlı bir değişim içinde bulunduğunu ifade ediyor. Bu değişimin edebiyata yansımasını da şöyle ifade ediyor: NATSUME Saseki, "Kokora" adlı romanında geleneksel Japon ruhunun yittiğini ve toplumun geleceği hakkında karamsarlığını ifade ediyor. TANAZAKİ Çuniçiro "Moikoko Kardeşler" romanında soluğu kesilmiş bir toplumu anlatıyor. KAVAZAKİ (1976) maskesi düşürülmüş Japonya'yı yazıyor. MİŞİMA Yukio; (1975) o güzel Japon ruhunun yittiği gerekçesiyle intihar ediyor, FUZUKAVA Yukiçi bu değişimin gereğini savunuyor; "Fukuda"da. Geleceği Allah'tan başka kimse bilemez. Fakat eğer gelecekte Japonya dünyanın birinci ülkesi olursa, bu yine Japon kültürünün Japonyası olmayıp Amerikanizmin egemen olduğu bir Japonya olacaktır. 51 Bu tür tesellileri alıkoyucu duraklar ve tuzaklar olarak görüyoruz. Bu konuda Üstad da bir şüphe beliriyor, fakat üzerinde fazla durmuyor. Şöyle diyor: "Yoksa bir Garp Cemiyeti içinde doğup yetişmeden ve Garplı bir ailenin hassasiyet havasında yoğrulmadan veya bu havanın kendi memleketinde ocağını kurmadan garp ahlakına tevarüs mümkün değildir. İlmine, fennine tevarüs belki..." l944'te yazdığı bir yazıdan...[19] Garbın sadece ilmini, tekniğini almak görüşü çok rahatlatıcı, fakat bizce tatminkar değil. Öyleyse ne mi yapmak lazım? Bilmiyoruz... Sadece kıyasıya tartışılması gereğine inanıyoruz. Belki de bir yere varabiliriz. BÜYÜK DOĞUNUN PRENSİPLERİ Amacı; İslamiyet’i saffet ve asliyetinden hiç bir şey feda etmeksizin tam bir şahsiyet ve ehliyetle yeni zaman ve mekana tatbik etmek olan Büyük Doğu'nun dokuz temel prensibi vardır: Ruhçuluk Keyfiyetçilik Şahsiyetçilik Ahlakçılık Milliyetçilik Sermaye ve mülkiyette tedbircilik Cemiyetçilik Nizamcılık Müdahalecilik 52 Her biri kitaplık çapta izaha muhtaç bu temel prensiplerden biz sadece bir tanesini açıklamaya çalışırken aynı zamanda gündeme getirmeyi deneyeceğiz. İslam’ın özünden süzülüp çıkarıldığına inandığımız; dolayısıyla zaman ve mekan üstü bu prensipleri, özellikle bizim seçtiğimiz "Sermaye ve Mülkiyette Tedbircilik"i anlayabilmemiz için bugün hemen hemen dünyaya egemen olan determinant değer yargılarının etkisinden kurtularak objektif bir biçimde yaklaşmaya gayret etmeliyiz. Burada şunu demek istiyoruz ki; eskiden yüzyılların kendine özgü determinant değer yargılarından söz edilirdi. Oysa çağımızda gerçekleşen baş döndürücü değişim, artık on yılların determinant değerlerinden bahsetmemizi gerekli kılıyor. Bugün sözünü ettiğimiz determinant değer yargıları tamamen bizim dışımızda, hatta doğunun dışında; en küçük bir katkımız olmadan Batı uygarlığı içinde oluşmakta ve Doğulu okur yazar takımı da bu determinant değer yargılarını hiçbir eleştiri süzgecinden geçirmeden, modaya kapılarak kabul etmekte, hatta iman etmektedir. Batı uygarlığının kendi diyalektik süreci içinde kendi ana dinamiklerinin çelişkisi sonucu oluşan bu uzlaşımsal düşüncelerin sihrine kapılarak, onlara iman ederek, taklit ederek milletimizin ömrünü iki yüz senedir heba ediyoruz. Biz, iki yüz yıldır, mistik bir yaklaşımla, yamyamların tamtam çığlıkları arasında gerçekleştirilmeye çalışılan Batı'yı tam taklit serancamından bahsederek vaktinizi alacak değiliz. Fakat konuyu tümüyle açıklayabilmek için biz örnek olarak son yirmi beş yıl içinde hepimizin şahit olduğu bu kontrolsüz, eleştirisiz, ruhuna inmeden, biçimsel taklide kısaca 53 değinmek istiyoruz. (Not: Bak: İleri manada devletçilik, 31 Mayıs l946) Dünyamızın son kırk yıllık tarihine bir göz atarsak; altmışlı yıllarla birlikte Batı'da şu veya bu oranda sosyal demokrat politikalar uygulanmaya başladı. İngiltere'de İşçi Partisi, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde de sosyal demokrat partiler iktidara geldiler. Komünist partilerin reyleri çoğaldı. Hatta bazı şehirlerde Komünist partili adaylar Belediye Reisliklerini kazandılar. İtalya'nın Parma Belediyesi gibi. Batı'daki bu yeni yapılanma, oluşum altmışlı yılların ortaları ile yetmişli yılların sonuna kadar ülkemizde öyle bir taklid mevzu oldu ki; hemen hemen herkes şu veya bu oranda sosyal demokrat oldu. Rahmetli Üstad bu durum karşısında hayretler içinde; "Komünizma kalelerinin ip merdiveninden başka bir şey olmayan bir sosyalizma öksesi... Öyle ki, milliyetçi ve mukaddesatçı geçinenlerde bile sosyalizmaya açık bir temayül..."[20] dedikten sonra durumu ancak bir benzetme ile açıklamaya çalışıyordu. Birinci Dünya harbi sonunda öyle bir uyuz salgını ortalığı kapladı ki, arabacısından paşasına kadar herkes bu hastalığa yakalandı, kimse kendini kurtaramadı. İşte bu sosyalizma modası da uyuz gibi bir şey... İşçisi, işvereni, okuması yazması olmayanı, profesörü, küçük memuru, büyük memuru herkes herkes elinden geldiğince şu veya bu oranda, şu veya bu kıvamda sosyalist oldu. Veya sosyalist olmaya gayret etti. Hatta bir çoklarımız hatırlar, o tarihlerde aşırı diye nitelenen bir sol parti en fazla oyu seçimlerde İstanbul'un Şişli, Adalar gibi yüksek gelir gruplarının ikamet ettiği bölgelerden aldı. Aydınlar öncülük görevlerini ve işlevlerini yerine 54 getiriyorlardı (!) (Not: Aynı yıllarda bu anlayışın karşısında ithal ikamesine dayalı sanayileşme.) Geldik yetmişli yılların sonuna, yeni bir uyuz hastalığı yayılmaya başladı. Söylemeye gerek yok, mikrobun merkezi yine Batı... Serbest Piyasa Ekonomisine Dayalı Kapitalizm... Artık herkes serbest piyasa ekonomisinden yana, herkes onun savunucusu... Herkes herkes... Maaşı otuz kilo et veya peyniri alabilecek işçi de, memur da serbest piyasa ekonomisi taraftarı; bu sistemin en tatlı meyvelerini toplayan kar, rant ve faiz sahibi de serbest piyasa ekonomisi taraftarı, sağcısı da solcusu da... Müslüman’ı da Hıristiyan’ı da... Biri piyasa ekonomisi derken, öteki rekabete dayalı serbest piyasa ekonomisi diyor, bir diğeri de sosyal piyasa ekonomisi diyor... Bu kavramların analizini ne kullanan yapıyor, ne de dinleyen böyle bir açıklama ihtiyacı içinde. Herkes içi boş kavramlarla savaşıyor. Haliyle diyalektik bir fikir mücadelesi doğmuyor ve bir yere de varılamıyor. Piyasayı en çok savunanlar, piyasaya en çok müdahale ediyorlar. Zaten o zamanda biz hiç bir şey anlamamıştık. Daha da özgürlükçü demokrasinin ne olduğunu anlayamadık ya... Sanki özgürlüksüzü de olabilirmiş gibi... Kısaca herkes bildiği veya bilmediği kavramlarla bir uygulamaya girişiyor, fakat her zaman Doğu'da neler yapılması gerektiğine karar veren ve bilen birileri var gibi geliyor bize... Halbuki bir daha tekrar etmek borcundayız ki; Batı toplumu kendi ana dinamikleri üzerinde, diyalektik bir oluşumla, yeni zaman ve mekan da kendi bünyelerinde ortaya çıkan problemlerine, sürekli olarak dantel örer gibi yeni sentezlerle çözümler üretiyor. 55 Dolayısıyla en azından üretilen bu politikaların başka toplumlarda da uygulanabilmesi için, bu politikaların taşıyıcısı olan grupların, sınıfların teşekkül etmiş olması gerekir. Yoksa hiç şakası yok, aklını başına almayan toplumları sömürücü özelliğe sahip Batı, kendi içinden bulduğu adamları vasıtası ile istediği yere götürür. PÜF NOKTASI Şimdi efendim, tekrar başa dönüyoruz. Rahmetli Üstad, İkinci Cihan harbi sonunda daha l944 yılında şöyle yazıyor: "Batı çevresinde doğan bu dünyada, arayanlar saf halde ne komünizma ve sosyalizmayı yerinde bulacaklar; ne faşizma ve nazizmayı, ne de eski liberalizma ve kapitalizmayı..." dedikten sonra şöyle devam ediyor: "Komünizma kendi mekan çerçevesi içinde, maddecilikten ruhçuluğa, (beynelmilel)cilikten (millet)çiliğe, içtimai toptancılıktan ferdi şahsiyetçiliğe, kemiyetçilikten keyfiyetçiliğe, mutlak devletçilikten mahdut mülkiyetçiliğe geçerken; nazizma, hiç bir zaman ve mekanda beşeri bir ideolocya haysiyetine ulaştıramadığı kaba ve nefsani kuvvet psikolocyasının (Berlin)le beraber kül ve duman haline geldiğini görüyor; liberalizma ise, kendisine zıt her şeklin kötü taraflarını tasfiye edip iyi taraflarını nefsine sindirmek, böylece kendi zayıf ve gerçek taraflarını besleyerek, içtimai mektepler arası yepyeni bir terkip kurmak ve bu terkibi liberalizma ruhuna uydurmak yolunda ilerliyor!"[21] Bundan yarım asır önce yazılan şu satırlar ne kadar yeni... Sanki bugün yazılmış gibi. Yarın da aynı tazeliğini koruyacak... Burada bir noktaya daha dikkatlerinizi çekmek isterim ki; Rusya örneği bize bir 56 ideolojinin sadece devlete egemen olmasının yetmediğini, aynı zamanda hayata da egemen olmasının gerektiğini açık bir biçimde gösterdi. Temel soru yeni bir kültür, yeni bir uygarlık yaratma işi. Rusya'da komünizm uzun bir süreç sonunda şu veya bu oranda, şu veya bu fatura karşılığı devlete hakim oldu. Ama hayata hakim olamadı. Bir komünist gibi duyan, düşünen; insana, hayvana, bitkiye, taşa, toprağa özel bir yaklaşım sahibi, bir tip yetiştiremedi. Bu yüzden de kısa zamanda çöktü gitti. Demek ki Üstad'a göre dünya üzerinde saf bir sistem yok; bütün sistemler bir bütünleşme çabası içindeler. Hele bu, günümüzde çok açık, daha açık bir biçimde görülüyor. Bu açıklamaların ışığı altında Büyük Doğu'nun temel prensiplerinden olan Sermaye ve Mülkiyette Tedbircilik üzerine eğileceğiz. (Not: Yoksullar için duyulan teenni....., l0 Mayıs l946, s. 5.) Mülkiyet insanlığın en temelli ve en netameli meselelerinden biri! Yaratılış sırrı, hikmeti... İnsanın varlık yapısına ait bir fenomen... Temelde kemik meselesi... Niçin onda varda bende yok?.. Varsa niçin onun kemiği yağlı da benimki yağsız? Nasıl nitelersek niteleyelim inkar edemeyeceğimiz bir olgu... Hatta Hobbes'a göre; insan her şeyden önce kendi varlığını ayakta tutmaya, koruyup sürdürmeye çalışır. Bu da insanı tabiat nimetlerinden elden geldiğince yararlanmaya sürükler. Bu durumda bir şeyi iki ayrı insanın istemesinden ortaya savaş çıkar. Bunun sonucunda da herkesin herkesle savaşı ortaya çıkar. Fakat bu genel güvenliğe aykırı olduğu için, insanlar devleti kurmuşlardır. 57 J. J. Rousseau için de; dünyada ilk adaletsizlik bir adamın, bir toprağı çevirerek "Burası benim mülkümdür" dediği anda başlamıştır. İnsanlığın temel meselelerinden biri olan ve bir çok konunun dönüp dolaşıp kendisine vardığı mülkiyet telakkisi, birbirine zıt iki ekstrem düşüncede bulmuştur kendisini. Bu görüşlerden biri; her türlü kötülüğün, sömürünün sebebi olarak gördüğü mülkiyeti tamamen reddetmekte, Proudhon'un ifadesiyle "mülkiyet hırsızlıktır". Diğer görüş tarzı ise; "mülkiyeti yanına varılmaz, yan bakılmaz, eleştirilemez, sınırlandırılamaz, üzerinde düşünülemez bir put olarak görmektedir. Mülkiyeti inkar eden birinci görüş; arkadaşını rahatsız eden sinekten kurtarmak için, alnındaki sineğe ateş ederek, hem arkadaşını hem sineği öldürmeye benziyor. İkinci yaklaşım ise; "Bir şey faydalı ise çoğu daha da faydalıdır" gibi demogojik bir (sillojizm) den kalkarak hasta bir sevdiğine kilolarca ilaç vererek onu öldürmeye benziyor. Büyük Doğu İdeolocyası bu iki ekstrem görüşü şöyle değerlendirmektedir. "Ferdin hakkını çalan cemiyet, komünizmle sosyalizm; cemiyetin hakkını çalan fert, liberalizma ve kapitalizma arasında kavşak noktasını bulmak... Bütün dava burada..." Bu kavşak noktasını bulmak borcundayız. Her şeyden önce adil bir devlet ne ferdin hakkını cemiyetin çalmasına, ne de cemiyetin hakkını ferdin çalmasına izin vermez. Bütün Müslümanlar kardeş olduğuna, birinin tırnağına batan diken diğerinin ciğerini yaktığına göre, her insan Allah'ın halifesi olan diğer insanları düşünürken sonsuz bir hassasiyet ve merhamet sahibi olmak zorundadır... 58 (Not: Hz. Ömer yoksulların halinden duyduğu teessürle mutlaka ölürdü....? l0 Mayıs l946, Sayı: 28, s. 5) Eğer bir insan gerçekten Müslümansa Allah'ın rahim ve rahman sıfatları şu veya bu oranda şahsında tecelli eder. Artık şöyle demeye başlar: “Kazanda su kaynasa sanki ben pişiyorum ; Bir kuş bir kuşu öldürse ben can çekişiyorum…” Büyük Doğu ideolocyasının sorumluluk duygusunun şiddetini ve sınırını, aklı gönüle dönüşen Reis Bey ne güzel ifade ediyor: "Üzerimde hakkı olmayan tek insan göremiyorum bu dünyada..." ve devam ediyor: "Dışımda ne arıyorlar; içime doğru suçluyum ben... Yapmadıklarımın, işlemediklerimin de suçlusu...!" Bu hassasiyet maddi konularda öyle bir yere geliyor ki; işte Üstad'ın dili ile bu hassasiyetin ifadesi: "İçinde tek aç olan sokak, tek aç olan semt, tek aç olan şehir baştanbaşa hastadır." Bak: l00l Çerçeve, İktidar Bizde Olsa Ne olur? 12 Mart l948, Yıl, 3, C. IV, Sayı: 84) Gerçek ve derin Müslüman uyuz köpek karşısında rikkat hissiyle dolaşırken, bizim gibi bu günün Müslümanım diyenleri bu toz duman, bu sefalet içinde "nasıl bana ne!" der, nasıl sessiz kalır? Nasıl gönül huzuru ile uyuyabilir? Bu soruların arkasına hemen ekliyoruz, kalbi kararmışsa... Yalnız burada sefaleti; hem maddi, hem de manevi anlamını da murad ederek kullanıyoruz. Ve hatta bize göre; çocuğuna ilaç parası 59 bulamayan gecekondudaki bir babanın maddi sefaleti, maddi refah içinde olmasına rağmen inançta ve yaşayışta hakkı bulamamış bir insanın çektiği manevi sefaletten daha ağır, tahammülsüz ve daha sabır çatlatıcı değildir. Sefalet her şekli ile sefildir, hatta manevisi daha da sefildir. Konunun İslami incelikleri mahfuz kalmak şartıyla bu ince psikolojiyi evrensel yanıyla Tolstoy ne güzel yakalıyor Savaş ve Barış adlı eserinde. Levin 1812 Napolyon Harplerinde esir düşer. Günlerce aç susuz yürümüş, saçı sakalı bir karış... Üstü başı yırtılmış... Her tarafı parçalanmış... Ayakkabısı kan içinde... O anda uzun uzun düşünüyor. Ve kendisi hakkında şöyle bir tesbitte bulunuyor: "Şu anda, şu şartlardaki mutsuzluğum; malikanemde atlas yorganlar içinde yatarken, ipek çarşafımın kırışıklığının verdiği mutsuzluktan fazla değildir..." İnsan bu... Garip yaratık... Bir bilmece... Şimdi Üstad'ın mülkiyete bakışı nedir sorusuna geliyoruz. Her şeyden önce Üstad'ın ifadesiyle "Mülkiyet, ferdin başlıca varlık şiarı, hak belgesi..." dir. Zaten zekat, miras gibi kurumlara sahip İslamiyet gibi bir dinin mülkiyetin özünü reddetmesi düşünülemez. Mülkiyetin özünün insanın varlık sebebi olduğunu söyleyen Üstad; "Ferdi mülkiyetlerin nispetsizliklerini imkan dairesinde düzeltmek ve aradaki çatışmayı önleme..."nin de büyük bir dava olduğunu ifade ettikten sonra şöyle devam ediyor: "Yuvarlandıkça kütlesi büyüyen ve kütlesi büyüdükçe yuvarlanması şiddetlenen kardan bir küre gibi, bütün içtimai emek ve iş vahidini, birike birike adaletsiz ve ölçüsüz, basit bir makine zaruretine esir edici başıboş ferdi sermaye sistemi, ne bizim dünya 60 görüşümüzle barışabilir, ne de eşiğinde bulunduğumuz dünyanın şartlarıyla..."[22] Büyük Doğu İdeolocyasına göre; Sosyalizma, Komünizma, Faşizma ve Nazizma; Liberalizma faciasına tepki olarak, onun olumsuzluklarını gidermek amacıyla doğmuştur. Fakat çare olamamışlardır. Bir Müslüman bunlardan hiç birisinin çözümünü kabul etmez, kendisi ana esasları aynen muhafaza ederek bir çözüm bulmaya çalışır. EŞİTLİK Büyük Doğu İdeolocyası için insanların her bakımdan eşitliği gibi bir düşünce saçmadır. Yaratılış kanunlarına, eşyanın tabiatına aykırıdır. Suyun akabilmesi için de bir seviye farkı olması açık bir gerçek. Yoksa duran su kokar. Ama ne var ki; el birliği ile üretilenin, üretenler arasında adil bir biçimde dağıtılması, yani herkese hakkı olanın verilmesini istemekte bir namus borcudur. Üstad şöyle diyor: "Bu sistemin tek cümle içinde madde ve ruh mekanizmasını belirtmek için, şehri su baskınına karşı korumak gayesiyle açılmış büyük kanal misalini verelim: Şehirde nasıl her santimetre murabbanın çekeceği sudan fazlası bu kanala akacak, orada toplanacak, istenilen istikamete sürülecek, böylece şehir su baskınından kurtarılmış olacaksa, bizim cemiyetimizin ferdi sermaye ve mülkiyet çevrelerinde belli başlı mikyasları taşıyan kıymetler de ellerdeki ölçülü kalıplara göre, kendi kendisine taşacak, cemiyet sarnıcına akacak, orada toplanacak ve devlet emrinde içtimai sermaye ve mülkiyeti temsil edecektir."[23] 61 İşte burada da Üstad gayet açık bir biçimde ferdi sermaye ve mülkiyetin, belli başlı mikyasları aşmaları halinde içtimai sermaye ve mülkiyete konu olacağını ifade ediyor. Her ne kadar Üstad; "Büyük Doğu idealinin nakışlandırdığı cemiyette sermaye mü'mindir; yani patron mü'min..." diyor ise de, yine aynı yazı da "Bizde patron ister devlet, ister şirket, ister fert..."diyerek patron denince ille de kişi veya kişilerin anlaşılmasının yanlışlığını vurguluyor. Bütün bunlardan sonra konuyu toparlarsak; İslam’da mülkün gerçek sahibi Allah'tır. Fakat kişilerde sistemin kendi kuralı içinde -ki en göze görüneni faiz ve rüşvetin yasak oluşu- kazanmak şartıyla mülk edinebilirler ve belirli şartlarla zekatlarını verirler ve ölümlerinden sonra da kendine özgü kuralları içinde miras olarak intikal eder. Ama ne var ki İslam’a göre mülkiyet put değildir, bizatihi bir kutsallığı yoktur. Yanına yaklaşılamaz, dokunulamaz mistik bir unsur değildir. Pekala eleştirilebilir, sınırları tartışılabilir, bazı sınırlamalar getirilebilir, zararlarını önleyici tedbirler alınabilir. Başarısızlığa uğrayan komünizma ve kapitalizma deneylerinden sonra dünya Üstad'ın ifadesiyle: "Bu davanın tahakkuk vasatisini, sadece ferdi sermaye ve mülkiyetin dehhameleşmesine mani tedbirler manzumesinde bulacaktır."[24] “Mal sahibi mülk sahibi Hani bunun ilk sahibi ? Mal da yalan mülk de yalan Gel biraz da sen oyalan…” 62 Gerçekte olanca macerasıyla hikaye bu... (Not: Şahsi servet kara mazisi bakımından evvela topyekûn devlete geçecek ve sonra oradan dağılacağı şekilde milletin olacak. 12 Mart l948, Yıl: 3, C. 4, Sayı: 84; l00l Çerçeve, İktidar Bizde Olsa Ne olur?) Nitekim Hıristiyan Batı Ortaçağı o dönem için ana üretim aracı olan toprak üzerindeki sınırsız mülkiyet hakkı yüzünden, insanların bir eşya gibi alınıp satıldığı, yargı gücünün bile senyörün elinde bulunduğu yüz karası bir feodal düzen yaşamıştır. Halbuki İslam-Osmanlı Ortaçağı bu feodalite faciasını yaşamamıştır. Çünkü İslam-Osmanlı ortaçağı o dönem için ana üretim aracı olan toprak üzerinden, bazı istisnalar dışında özel mülkiyet hakkını kaldırarak; tarihi orijini İslam’ın ilk yıllarına kadar dayanan miri arazi sistemini uygulayarak insanın insanı istismar etmesine izin vermemiştir. Nitekim Hz. Ömer, fethedilen Irak, Şam ve Sevad arazisini savaşçılara dağıtmamıştır. Rakabesi devlete kalmak şartıyla alınan vergi karşılığı intifa hakkını eski sahiplerine vermiştir. Bu arazilerin taksimi için Hz. Ömer zorlanmışsa da "sizden sonra gelecek Müslümanlara ne kalacak? Şayet size taksim edersem, aranızda su ve benzeri meselelerden anlaşmazlıklar çıkar. Asıl vazifemiz olan dini yaymayı, savaşı bırakırsınız." demiştir. Hz. Osman, Hz. Ali ve pek çok hukukçu sahabe de Hz. Ömer'in fikrini desteklemişlerdir. Hz. Ömer, görüşüne delil olarak da Haşr suresinin fey ayetlerini (6 ve 7.ayet) göstermiştir.[25] Böylece daha ashab devrinde arazinin mülkiyetinin Beytülmal’e, tasarrufunun üzerinde oturanlara ait olduğu konusunda icma-i ümmet vaki olmuştur. 63 İslam’ın ilk devirlerinden mülhem Osmanlı toprak hukukunun temel telakkisi; Mülk Allah'ındır. Allah tasarruf hakkını padişaha vermiştir. Padişah bu hakkı sahibü'l arza tevfiz eder, o da toprağı bir nevi daimi kiracılık statüsü içinde reayaya verir. Bu toprak miras olarak intikal etmez. Çünkü rakabesi devlete aittir. Ama ölen kişinin çocukları tespit edilen standart özelliklere sahipseler tercihen onlara verilir. Bu sistem içinde insanlar; bağ, bahçe ve ev gibi özel mülk edinebilirler. Bir de bazı istisnai durumlarda ocaklık ve yurtluk namıyla bazı araziler üzerinde mülkiyet hakkına sahip olabilirler. Batı'da feodalitenin zayıfladığı son dönem içinde, sanayileşme sürecinin başlamasıyla, senyörün yerini burjuva, serfin yerini proleter almıştır. Dolayısıyla sınıflı bir toplum yapısına sahip Batı uygarlığı işlevini tamamlayan eski sınıfları tasfiye ederken, kendi dinamiği içinde yeni sınıflar yaratarak, bunların diyalektik çatışmasıyla toplumun en azından teknik ilerlemesini sağlamıştır. Batı burjuvazisinin, her türlü sömürücü ve olumsuz özelliğine rağmen, daima toplumu ileri götürücü, yenilikçi ve önder bir işlevi olmuştur. Halbuki İslam-Osmanlı ortaçağı sınıfsız bir toplum yapısına sahiptir. Her türlü eylemin motoru İla-i kelimetullah için savaşan bir devlet ve devletin şahsında tecessüm ettiği "Haktan nizam-ı alemi temine gelen" bir padişah... Hatta İslam’ın özüne uygun olarak her türlü soy sop zenginlik gibi maddi özelliklere dayalı, asalet sınıfının doğuşuna mani olmuşlardır. Hatta bu tür asaletlere şuurlu bir düşmanlık beslemişlerdir. Çünkü Allah kutsal kitabında "Biriniz diğerinizden üstün değilsiniz, meğer ki takva olmasın!" buyurmaktadır. 64 (Not: Bak: Bir pırıltı binbir ışık, 25 Ekim l946, Sayı: 52, Ömer Lütfi Barkan, Türkiye’de Toprak Meselesi, s. 210, Sahih-i Buhari, C. 9, s. 212) Haliyle böyle sınıfsız bir sosyo ekonomik yapıya sahip bu toplum kendi özüne uygun bir sanayileşme stratejisi üretemeyince; Batı'yı gözü kapalı taklid ederek, aynı şemayı uygulamaya kalkınca başarılı olamamıştır. Çünkü sınıflı bir toplum için doğru olabilecek olan politikalar, bu politikaların taşıyıcısı olan sınıfların bulunmadığı toplumlarda tamamen yanlış ve başarısız sonuçlar verir. Hatta biz; Batı'yı sadece taklid de etseler, yaratıcı olamasalar da, Japonların hali hazır başarılarının temelinde feodal bir sosyo-ekonomik yapıdan sanayileşmeye başlamalarının birinci derecede rolü olduğunu düşünüyoruz. Bizde kalkınmanın motoru olacak burjuvayı yaratmak için iki yüz yıldır her türlü imkanımızı seferber etmiş durumdayız. Fakat henüz bu güne kadar büyük faturalar ödememize rağmen Batı'daki burjuva tipini yetiştiremedik. Çünkü o öyle nadir yetişen bir mahluktur ki, Batı toplumu dışında yetiştiremezsiniz. Batıda ortaya çıkan bu insanlar her şeyden önce müteşebbis, bitmez tükenmez enerji sahibi, risk tutkunu, iktisadi-teknik alanda devrimci ilerlemeye tutku halinde yapışmış, başarıya tapan, tasarruf temayülü köklü ve yüksek tiplerdi. Bunlar keşiflerde canını veren binlerin on binlerin torunları idi. Ayrıca Batı uygarlığının sömürücü özelliği gereği, Batı burjuvazisi millidir. Tüm dünyayı sömürür, ana vatanına götürür. Böylece sermaye birikimi konusu 65 büyük çapta çözülür, çözümlenir. Gerçekte bizde anavatan kavramı yoktur. Sömürgemiz yok ki anavatanımız olsun. Bu da sömürücü Batı uygarlığına ait bir kavramdır. Bütün Asya ve Afrika'yı kaplayan bizim gibi iktisaden geri kalmış ülkelerdeki burjuva özelliği kazanamamış zenginler ise, Batı burjuvazisi ile işbirliği yaparak kendi milletinin sömürülmesine vesile olur. Bütün bir milletin gece gündüz çalışmasıyla gerçekleştirilen milli hasıla her dönemde şu veya bu şekilde bu zümrelere aktarılır. Bu noktaya gelince rızık, kazanç konusunda İslam’a yüzde yüz zıt bir telakkiye kısaca temas etmek istiyoruz. Bazı kişilerin, İslam adına; "Fakirlik Allah'ın takdiridir, sabır etmek lazımdır" gibi bazı düşüncelerini duyuyor ve okuyoruz. Hemen şunu ifade edelim ki; Rahmetli Üstad'ın ifade ettiği gibi, bir Müslüman için her şey kulun iradesi yoluyla Allah'ın takdiri içinde gerçekleşir. Dolayısıyla son tahlilde her şey Allah'ın takdirine bağlıdır. Bu bakımdan bu telakkiyi sanki Allah'ın takdiri dışında oluşan bir şey varmış gibi bir mantıksızlıkla suçluyoruz. Ayrıca bu tiplerin hamakatini de Allah'ın bir takdiri olarak kabul ederken, İslam adına kitleleri pasifize etmeye yönelerek birilerine hizmet etmeyi amaçladıklarını düşünüyoruz. Şunu iyice bilelim ki; İslam'da kader itikadî bir meseledir, amelî değildir. Kaderin ne olacağını bilmediğimiz için ona inanırız. Ama amelî olarak o yokmuş gibi hareket ederiz. Rahmetli Üstad şöyle diyor: "Bu vaziyette, insana ait hamle ve teşebbüs dehasını asla köreltmeksizin ve her türlü adaletsizliği giderme yolundan dönmeksizin, her şeyi ilahi murada bağlamakta 66 ve ona rıza göstermekte, rahatlatıcı bir itminan payı vardır." Hele hele kapitalist serbest piyasa ekonomisinin uygulandığı ileri sürülen ülkelerde; yönetimin aldığı bir kararla, gelir grupları arasında da bir anda büyük gelir transferleri yapılırken, gittikçe emeğin payı düşürülüp, sürekli olarak sadece faiz, kira ve karın payı artırılırken her halde bu tür oyunların farkında olan, bütün mü'minleri kardeş sayan bir inanan kişinin yapacağı ilk iş; toplumu bütün şubeleri ile, kendi özlemleri doğrultusunda şekillendirme savaşına girişmek olmalıdır. Yoksa İslam’ı kullanarak kitleleri uyutmak olmamalıdır. Mülkiyet konusunda son olarak bir olayı nakil edeceğiz. Rahmetli Üstad'ın vefatından bir süre önce bir arkadaş Üstad'a şu soruyu yöneltmiştir: " Üstadım! Ortaçağ Osmanlı toplumunda ana üretim aracı olan toprak üzerinden bazı istisnalar dışında mülkiyetin kaldırılmasından hareketle, aynı uygulama bugün ana üretim aracı olan sanayiye de uygulanabilir mi?" Üstad'ın ilk tepkisi "İslam'da mülkiyet esastır." olmuştur. Soru sahibi(;) şüphesiz öyledir, fakat mülkiyette tedbir konusunda soruyorum dediğinde Üstad şu cevabı vermiştir: "Bu soruya cevap vermek için ehl-i ilim ve ehli hal olmak lazımdır." Ayrıca İslami sistem içinde bugünkü anladığımız nitelikte bireysel zenginliğin teşvik edilmediğini düşünüyoruz. Nitekim İmam Gazali "ihtiyacından fazla dünyalık edinen bilmeyerek helakini hazırlamıştır. Tabiatları, insanı Allah’tan alıkoyan şehvetlere meylettiği, servet de bunun aleti olup bunu kolaylaştırdığı için, servetin yeteceği kadarından fazlası mahzurlu görülmüş ve peygamberler servetin fazlasından Allah'a 67 sığınmışlardır" demektedir. İmam Gazali İhya'da "Nerde ise fakirlik küfür olacaktı" hadisini naklettikten sonra; "Yazıklar olsun sana ey aldanmış, sen Abdurrahman İbn-i Avf'ın zenginliğinden bahsedersin. Böyle davranman şeytanın seni aldatmasındandır. Senin dilinde bunları sana konuşturur ve seni helak eder... Ne zaman ki helalinden servet edinmenin, serveti terk etmekten daha makbul olduğunu sanırsan o zaman Resul-ü Ekrem'i horlamış olursun... Ey gafil, sahabenin servetiyle seni aldatmaya çalışan şeytanın bu hilelerinden aklını başına almak suretiyle kendini koru. Yazıklar olsun sana, sen Abdurrahman İbn-i Avf'ın servet edinmesiyle delil çekemezsin. Abdurrahman bile kıyamet günü yalnız bir yiyecek nafakası olup, başka bir şey olmamasını temenni edecektir." (Not: zenginliğin dereceleri; Sahih-i Buhari, C.7, s. 278, ayrıca C. 5, s. 87. ) Bir hadiste "Cenneti gördüm. Muhacir ve Müslüman fakirlerinin koşa koşa Cennete girdiklerini gördüm. Zenginlerden kimseyi görmedim. Yalnız Abdurrahman İbn-i Avf'ın emekleye emekleye onlarla cennete girdiğini gördüm." Ayrıca zenginlikte izafi bir kavram. Bazı İslam uleması "Peygamber efendimiz zenginlere dilenciliği yasak etmiştir. Zenginliğin derecesi kendisinden sorulunca, sabah ve akşam yiyeceği, sabah ve akşam bir gecelik nafaka" diye cevap vermişlerdir. Bir kısmı da zenginliğin derecesi zekat nisabına malik olmaktır demişlerdir ki, bu da doksan altı gram altındır. Biz sadece İslam’ın yönetime ve hayata egemen olduğu bir düzende teorik olarak iktisadi kurumların nasıl şekilleneceği konusunu tartışmaya çalışıyoruz. Yoksa amacımız bunun dışındaki bir sistemde ezilen, horlanan 68 istismar edilen insanlara teselli dağıtmak değildir. Bu sistemin dışındaki bir düzende bir Müslümanın nasıl hareket etmesi gerekeceği bizi çok aşan bir problem. Yalnız kesin olarak doğru olduğuna inandığımız bir prensip; İslam’da önemli olan kazanmadır, harcama değil. Çünkü haram para ne hayra ne de zekata sayılır. (Not: Ayrıca bak; l00l Çerçeve, 29 Eylül l950, Sayı: 28) AKSİYON METODU Hemen hemen yarım asırlık; tefekkür, gayret, maddi ve büyük çileler sonucu Rahmetli Necip Fazıl Kısakürek tarafından bir ideoloji haysiyeti ile bütünleştirilen Büyük Doğu'nun aksiyon metodu nedir? Derin ve gerçek mü'min hangi yolu takip ederek bu davayı hayata nakşedip yönetime egemen kılacaktır? Önce şunu tespit borcundayız ki; Necip Fazıl Bey kendi şahsi ahlakı veya mizacı ile kaim bir dava bina etmemiş, dolayısıyla da kimseyi böyle bir yola davet etmemiştir. Öyle ise Büyük Doğu ideolocyası için örnek şahıs ne şu ne de bu kişidir. 9 Ocak l948'te tamamen kendi ifadeleri ile kendileri "Tek müdafaa kelimesi olmayan ve şahsına ne kadar süfliyet çamuru atılıyorsa hepsini gayesinin ulviyetinden bilen, buna rağmen gerçekten süfli şahsıyla bu kadar şerefe layık olmayan basit ve alelade adamcağız."[26] Bu hareketin örnekleri doğrudan doğruya bizzat Necip Fazıl Bey'in ifadesi ile "İslam İnkılabı”nı kadrolaştırmaya memur gençlik, Sahabiler ve onların gerçek bağlılarından başka kendisine hiç bir ruhi örnek kabul etmeyecek; bu ruhu, baştan başa yepyeni, fakat aslına uygun olarak, nefsinde ve dünyada maddeye nakş 69 edecektir." Yine aynı konu etrafında şöyle söylüyor: "Sahabi bizim tek örneğimizdir. Sahabi bir aynadır, Allah Resulü’nün nurunu aksettiren, O'nu temsil eden, gösteren ayna, saffet dolu ayna..." İslam inkılabını gerçekleştiren neslin örneğini böylece belirttikten sonra, hemen şunu ifade edelim ki; bu davayı gerçekleştirme aksiyonunun temeli "Kanuni zuhurdur". Üstad'ın ifadesiyle biraz daha açarsak; "Sadece ruhlarda ve düşünce çevresinde bir ihtilal ve inkılap olan bu hareketin aletleri söz ve kalem..." Bu söz ve kalemi kullanırken de; anayasanın kefaleti altındaki fikir hürriyetinin sınırlarına dikkat edilecek, kırmamak şartıyla sonuna kadar gerilecektir. Metod olarak saf fikirden başka vasıta ve alet tanımadığımıza göre; yine Üstad'a bırakıyoruz sözü: "Kendimizi kanun namusunun kefaleti altında görüyor ve bu güven duygusundan sonra başımıza hangi inkisar ve ıstırab gelirse gelsin, onu hiçe sayacağımızı o zaman da belirteceğimiz misaldeki ibret payı noktasından en büyük hizmeti yerine getirmiş olacağımızı hak ve millet huzurunda ilan ediyoruz." Anlatmaya çalıştığımız bu "Kanun yoluyla zuhur" yönteminin ahlakı ise, mefkureci ahlakıdır. Ve bu ahlakta "yıkılası hanede evlad-ı iyal var" mazereti ve endişesine yer yoktur. Ya bütün halinde cemiyetle birlikte ferdi hanede kurtulacak, yahut içindeki evlad-ü iyalle birlikte viran olacaktır. Bu davanın yöntemi hepçiliktir. (Ayrıca Bak: "Biz lüpçü değiliz Hepçiyiz", 1 Eylül l950, 6. Yıl, Sayı: 24) Yine Üstad'ın ifadesi ile "Bir hepçi yıkılacak olursa, çelikten bir putrel gibi bütün gövdesiyle devrilir; fakat vücudundan bir zerre bile koparılmasına, bir talaşçık bile 70 yontulmasına tahammül edemez." "Ne mesuttur o insan ki, devrilenlerin bile şeref ve haysiyet sahibi olduğu hepçilik davasında ezelden ebede kadar ayakta duracağını bildiği sisteme bağlanmış ve onun muhasebesini "hep" üzerinde vermeyi borç bilmiştir." "Hep"çilik özelliği çerçevesinde Üstad'ın özlediği gencin vasıfları şunlardır: 1-Aşk 2-Sır idraki 3-Nefs ve Kainat muhasebesi 4-Eşya ve hadiselere hakimiyet ve gözü karalık 5-En derin merhamet içinde en keskin şiddet 6-Fedakarlık 7-Samimilik 8-Zerafet, Zevk ve Estetik [27] (Not 1: Sahte Kahramanlar, s. 227; Ayrıca Büyük Doğu, 8 Haziran l951, s. 2; 15 Haziran l951, s. 2; 22 Haziran l951, s. 2) (Not 2: Yandı canım hecr ile vasl-ı kuy-i yar isterem Derd mend-i firkatem derman-ı didar isterem) Rahmetli Üstad; söz ve kalemle, sürekli olarak yasaları sonuna kadar gererek fikri aksiyona davet ettiği halde hiç kimseyi yasaların suç sayacağı, silahlı ve fiili mücadeleye çağırmadı, özendirmedi. İşte l967 yılında öldürülen Müslüman bir genci anmak için, o günün bir gençlik teşekkülünde yapılan toplantıda kendisini dinleyen heyecan dolu gençlere Üstad şöyle sesleniyordu: "Onun intikamını düşünmeyiniz! Onu öldürenler, topyekûn yeni iman 71 gençliğine kastetmişlerdir. Size düşen karşılığın da aynı çapta olması gerektiğine göre siz büyük inkişafınızı tamamlamaya bakınız!..."[28] Fakat kendisi bu kadar çile çekmiş, hapislere düşmüş, kendi ifadesi ile "Kuşların bile evinin üstünden uçmaya korktuğu" bir mücadele adamının, gençleri fiili tahrikten kaçındırması gerçekten çok ilgi çekici ve kendisini iyi tanımayanlarca kavranamayacak bir durumdur. Bu anlattığımız olay belki biraz daha onun merhameti ve fikir namusu konusunda fikir verir. l980 öncesi... Günde yirmi kişinin öldüğü, Büyük Doğu'ya gönül verenlerin pasiflikle suçlandığı ve ne yapacaklarını şaşırdıkları bir dönemde, Üstad'ın ziyaretine giden, ona bağlı bir arkadaş soruyor: "Üstadım bu içinde bulunduğumuz durumda Büyük Doğucular olarak biz ne yapacağız?" Cevap çok manalı ve inkisar dolu: "Namaz, niyaz ve gözyaşı içinde pörsümeden bekleyiniz!" Yine aynı arkadaş naklediyor: "Rahmetli Üstad aynı günlerde, içinde bulunulan durumun teşhis ve tespitini yaptıktan sonra şöyle diyor: "Eğer ben birilerini silahlı mücadeleye davet eder ve kendi çocuklarımı ellerinde tabanca ile en önde göndermezsem, benden de şüphe ediniz!" Şu noktayı katiyen gözden uzak tutmamak gerekir ki; her yöntemi kendi şartları içinde eleştirmek, değerlendirmek ve yargılamak lazım. Yoksa doğruyu bulamayız. Şüphesiz anlatmaya çalışacağımız "Kanuni zuhur" yöntemi emperyalist Rus çizmeleri altındaki Afganistan için çok manasız olurdu. Bütün bu yöntem ve tartışmalardan sonra, Üstad'ın siyasi partilere bakışının kısaca da olsa üzerinde durma gereğine inanıyoruz. 72 Üstad, hayatının hiç bir döneminde, partileri, davasını gerçekleştirecek birer ocak olarak görmedi. Nitekim bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla ömrü boyunca bu tutumunu muhafaza etmiştir. İşte bu konudaki yazıları ihtiva eden mecmualardan bazıları: 28 Haziran l946 9 Şubat l951 29 Haziran l951 Temmuz l969 Kasım l969 l970, l97l ve l973'teki yazıları. İşte kendi ifadeleri ile: "Bizim partimiz yoktur ve olamaz!"[29] Değişik bir tarihte de:"Hakikatte bizim partimiz yoktur ve zaten parti mefhumuyla herhangi bir iç münasebet kurmamız imkansızdır." Başka bir tarihte: "Parti, vatanımıza, milli bir mahsul olarak değil, Avrupalı bir mamul olarak, Abdülaziz devrinde girer. Topkapı sarayında , asil Bağdat köşkünün yanında (Barok) ve (Rokoko) biçimi Mecidiye Kasrının zuhuru gibi..."[30] Ve nihayet 70'li yılların şartları içinde şöyle diyor Üstad: "Manzara budur ve eğer bir gün ilk defa olarak Türk’ün ruh köküne bağlı bir parti zuhur edecek olursa seçimi tüm kazansak ve millet temsilcileri kadrosunu tek başına doldursak bile, bu havada, Meclis kapılarından içeriye bırakılıp bırakılmayacağı ayrı bir meseledir." Bu kadar nakil Üstad'ın partiye nasıl baktığını anlatmaya yeter sanıyoruz. Yalnız bütün net ve açık düşüncelerine rağmen; Üstad'ın zaman zaman bazı partilerle münasebet içine girerek, düzenle bütünleştiği ileri sürülmüştür. Bunun sebebi sorulursa; yine Üstad'ın kendi ifadesiyle şöyle cevap veririz: "Bizim partimiz yoktur ve olamaz! Ancak 73 bir takım ehven-i şer hesaplarımız olabilir ki, o da ölümün peşinen kabullenilip zahmetsizini aramaktan başka bir şey olamaz!" Kaldı ki Üstad'ın ehven-i şer tercihlerinde bazen yanıldığını söylesek dahi, bunu büyütmenin anlamsız olduğu kanaatindeyiz. Üstad bir fikir adamıdır, siyasi değildir. Ayrıca "Hatam deham çapındadır" diyen bir insanı bu tür konularda karalamaya çalışmakta bizce insafsızlıktır. GENEL DEĞERLENDİRME Büyük Doğu İdeolocyasının merceğinden, içinde bulunduğumuz zaman kesitine bakınca nasıl bir manzara görüyoruz? İçinde bulunduğumuz zaman kesitini ve olayları nasıl değerlendiriyoruz. Batı Hıristiyan Ortaçağının geç skolastik dönemi içinde eski otoritelerin yıkılmaya başlaması ve aklın istiklalini ilan etmesiyle birlikte, tabiat bilimleri de gelişmeye başladı. Nihayet bu gelişme l8. asırda doruk noktasına ulaştı. Bu dorukta ortaya çıkan pozitivizmin tek amacı; hayatımızı bilimle temellendirmek, gözlem ve akıl yürütme ile olaylar arasındaki değişmez ilkeleri, yasaları bulmaktır. Önemli olan olayların benzerliği ve birbirinin arkasından gelişleridir. İnsan mutlak'ı aramaktan vazgeçmiştir. Artık metafizik, mistik anlayışlar, hatta sorular bile dünyadan kovulmuştur. Bilimin gelişmesiyle, korkunç bir materyalizmle birlikte, iyimserlik ortayı kaplamıştır. Bilim korkunç bir gelişim içindedir, yeni yeni icatlar yapılmakta ve bunlar hemen insanlığın faydasına sunulmaktadır. Bilim her şeyi çözecektir. Genç 74 bir delikanlı gibi kendine güvenmekte ve etrafına umut saçmaktadır. Fakat bu iyimserlik sonsuza kadar devam edemezdi. Üstad bunun sebeplerini şöyle dile getiriyor: "Batı adamı, l9. asrın son yarısında ve 20. asrın başlarında maddeye o türlü tahakküm istidadına geçti ki, bu tahakkümü ona denk bir ruh köküne bağlayamaması, üstelik eski ruh köklerinde de yavaş yavaş çözülme başlaması yüzünden maddenin tahakkümü altına girdi ve böylece onun ruhu, belirsiz bir yırtıktan döküle döküle, tükenmeye yüz tuttu."[31] Nitekim Üstad'ın işaret ettiği gibi; 1848 olayları ile meydana gelen ruhi çöküntü, gelişmeye inanmış çağda ilk şüphelerin doğmasına sebep oldu. İlk defa 1851 yılında yazdığı kitapla Schopenhauer çağın batış duygusunun habercisi ve yorumcusu oldu. Ve arkasından pesimist sanatçılar ve filozoflar sökün etti. Yirminci yüzyıl ise; varlığımız için, bir dış tehlikenin bulunduğu gibi bir temel duygu ile başlar. Bir çöküş felsefesi meydana gelir. Yıl l915... Rathenaus- Çağın Kritiğine Dair... l917... Spengler-Batının Çöküşü... l922... Karl Kraus- İnsanlığın Son Günleri... l948... Toynbee-Yargılanan Uygarlık... Yine Üstad'ın ifadesiyle "Birinci Dünya Harbi; Batının yüz seneden beri için için mayalaşan ruhi buhranını heykelleştiriverdi." Bu savaş, insanoğlunun beynindeki bazı apseleri patlattı, bazı organları felç etti, bazı hastalıkların ortaya çıkmasına sebep oldu... Ve artık dünyaya egemen olan ihtiyar kara Avrupa’sı değil; Amerika'dır. Amerikanizm’dir... Amerikanizmi şöyle tarif ediyoruz: Yunan Aklı, Roma Nizamı ve Hıristiyan Ahlakının sentezinden 75 meydana gelen, Batı uygarlığının Amerikan Pragmatizmi ile izdivacından ortaya çıkan yeni sistem ve bu sistemin hayata geçirilmesi... Amerikanizmin temel telakkisi "faydalı olan şey doğrudur" anlayışı olduğu için, artık faydasız gevezeliklere, felsefe yapmaya, düşünmeye, teori üretmeye gerek yoktur. Bütün amaç; hiç bir ideolojik saplantının emri olmadan gözlem ve istatistiksel araştırma yoluyla somut gerçekleri yakalamak ve toplumu bu gerçeklere göre şekillendirmektir. Rahmetli Üstad ortaya çıkan tipi şöyle tasvir ediyor: "Amerikalı, eski bir kök ve şahsiyet damarına bağlı olmaktan uzaktır. Garbın milletler katışığından doğma öyle bir melezdir ki, o milletlere ait ruh ukdelerini dibinden tıraş etmiş; ve meselesiz, devasız(davasız), dertsiz, ıstırapsız, yalnız madde hesaplarına bağlı ve beş hasse planında yaşar bir yeni insan tipi getirmiştir... Bu yeni insan başıboştur, ilcalarına tabidir, her kayıttan ve ölçüden azadedir, manevi sulta ve disiplin boyunduruklarından hiç birinin hükmü altına giremez; hasılı tam manasıyla tabiat ve madde insanıdır." Üstad'ın tasvirini yaptığı bu insan tipinde J. K. Galbraith'in ifadesiyle: "Kişisel çıkar bir din haline gelmiştir." Bu yeni insan tipi tarafından oluşturulan, yaşanan ve taşınan Amerikanizm, dalga dalga dünyayı sarıyor. Hatta bir kaç on yıldan beri de gittikçe hızını artırarak otoriter ve totaliter Marksist diye nitelenen ülkeleri bile etkisi altına alıyor. Tasvire çalıştığımız bu Amerikalı tipin elinde gerçekleşen; ruhtan mahrum, sahibi olduğumuz teknolojik strüktür içinde insanoğlu bunalıyor, sıkılıyor, 76 bir şeylerden korkuyor... Bu korkunun bazen sebebini biliyor, bazen de "Angst" niteliğinde sebebi bilinmeyen korku sıkıntısı çekiyor... Bu korkunun bizce bilinebilen sebepleri arasında şunları sayabiliriz: Nükleer enerjinin çeşitli şekilleri. İnsanlığın yok olma tehlikesi . Çeşitli özellikleri ile çok ciddi boyutlara ulaşan çevre sorunu. Bütün iktisaden kalkınmış ülkeleri de içine alan işsizlik tehlikesi. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı. Yaygınlaşan bir mücadele tekniği haline gelen terörizm. Saydığımız ve benzer sebepler özellikle iktisaden gelişmiş ülke insanlarını büyük ölçüde paniğe sevk ediyor. İnsan kendi dışındaki evreni tanıma konusunda akıl almaz başarılar elde ederken, aynı başarıyı kendini tanımada gösteremiyor. Hayatına bir türlü anlam veremiyor, ayağını basabileceği sağlam bir zemin bulamıyor. Kendi kendisiyle, ailesiyle, toplumla arası gittikçe açılmakta... İnsan bilime duyduğu güven konusunda hayal kırıklığına uğradı; bıkkın, güvensiz yaratıcılıktan uzak ve yorgun... İnsanın içinde bulunduğu trajik durumu ifade etmek için sadece bir rakam vereceğim. Gerisini muhayyilenize ve takdirlerinize emanet ediyorum. ABD'de l978 yılında, sadece 14-34 yaşları arasında bulunan insanlardan 4.3 milyonu tek başına yaşamaktadır. Sadece insanın dışında olup biten, iç varlığına hiç bir şey katmayan, tersine dengeyi bozan bir ilerlemenin 77 anlamsızlığını ve boşluğunu lirik Alman şairi Rainer Maria Rilke şöyle anlatıyor: Şehirler ama sadece kendilerinin olanı istiyorlar Ve çekiyorlar her şeyi kendi yollarına Kof bir tahta gibi hayvanları parçalayıp Tüketiyorlar bir çok milletleri yakarak Ve insanların hizmetleri kültürleridir Ve düşüyorlar denge ve ölçüden Ve ilerleme diyorlar salyangoz izlerine Ve daha hızlı gidiyorlar, yavaş gittikleri yerde Ve hissediyorlar ve ışıldıyorlar sokak kadınları gibi Ve gürültücüdürler madenden ve camdan Sanki aldatan bir hayal onlarla her gün alay ediyor Artık asla kendi kendileri olamıyorlar Para büyüyor, onların bütün kuvvetine sahip Ve doğu rüzgarı gibi kocaman ve onlar küçücük Ve koflaşmış ve bekliyorlar ki şarap Ve hayvan ve insan özünün bütün zehiri Onları gelip geçici uğraşmaları için canlandırsın. İşte bütün bu ifadeye çalıştığımız durum içinde; en "mutlak hakikatler", "titrek bir an" kadar sürüyor. Nietzsche'nin ifadesiyle bir "aşağı" ve "yukarı" kalmıyor. Üstad daha l944'te bu durumu şöyle ifade ediyor: "Cihan şu veya bu kıymetin değil de, bizzat kıymet ölçüsünün çivili bulunduğu can evinden, ruhundan hastadır." Her 78 şey ama her şey karma karışık. Ayna düşmüş, kırılmış, gökyüzü üzerinde paramparça... İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış... Kendisini gereğinden fazla aşan, tedbirini almadan tehlikeli bir şeyleri kurcalayan, zararlarından korunamayacağı gizil güçlerin üzerine abanmasından bunalmış, hiç bir reel fenomenden teselli bulamayan, ömrü kreşte başlayıp, kimsesizler yurdunda sona eren, kuralı ve kutsalı olmayan, bütün bunlara rağmen din ihtiyacından da büsbütün kurtulamayan etrafındaki salt maddi bir evrene duyulan tepkiden kaynaklanan bir tavırla bu insan; zaman içinde koyu materyalist yaklaşımı yavaş yavaş kaybederek metafiziğe, dine yönelmiştir. Bir nevi dine dönüş başlamıştır. Hatta Alvin Toffler şöyle diyor: "Herkes büyük bir tutkuyla, inanılacak bir şeyler aramakta... Ne olsa razı olacak..." Yalnız biz burada bir dine dönüşten söz ederken; din kavramını kişinin kutsallık atfettiği değerler sisteminin bütünü olarak alıyoruz. Halbuki İslamiyet, Allah'ın kitabı ile Peygamberinin sözlerine, olduğu gibi pazarlıksız inanmaktır. Dolayısıyla biz dine dönüşle, İslam'a dönüş arasında büyük bir fark, hatta birbirini dışlayıcı bir oluşum olduğunu düşünüyoruz. Bunun için de gerek dünyada, gerekse ülkemizde İslam'ı da içine alan, İslam'ın alternatifi olan bir dine dönüş olduğu kanaatindeyiz. Gözümüzün önüne yan yana üç tane havuz getirelim. Materyalizmin her çeşidi, din ve metafizik, Müslümanlık... Biz iki uçtan ortaya doğru bir akın olduğunu gözlemlemekteyiz. Hatta falın her çeşidi ve piyango, toto-loto, spekülatör kazanç, köşe dönme, spora düşkünlük... 79 Bu noktada "İman ettik demeyiniz, Müslüman olduk deyiniz"[32] ayetini düşünmeye davet ediyorum. Nitekim "İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanırsınız" hadisinin hikmeti de tecelli ediyor ve yaşadığı gibi inanmaya başlayan bir Müslüman bir süre sonra farkında olmadan koyu bir dindar olup çıkıyor. OLDUĞU GİBİ İSLAM - OLDURULMAK İSTENDİĞİ GİBİ İSLAM Üstad bu durumu şöyle tespit ediyor: "İslam’ı zatından feda etmeden olanca saffet ve asliyetiyle kucaklayabilecek ve nefslerinde yenileyecek nesillerin böylece köküne kibrit suyu dökülmeye başlanınca, Din ihtiyacından büsbütün kurtulamayan muvazaalı mizaçlar her tarafta işi reformculuğa dökmüş; ve olduğu gibi bir İslam yerine oldurulmak istenildiği tarzda bir İslam’a kapı açmaya bakılmıştır." Nitekim Willfried A. Hofmann da bu psikolojiyi çok iyi yakalıyor ve diyor ki;" Tanrıya inanmakla böbürlenen ama Tanrı yokmuşçasına yaşayan bir insan, sonunda inancından şüpheye düşer."[33] Üstad'ın ifadesi ile "Bütün iş sahalarındaki İslami tutum ve güdüm" manasındaki muamelat çok önemlidir. Eskiler ameli, imanı koruyan fanusa benzetirler. Fanus olmazsa mum söner. Fakat nasıl olmuşsa, kimler hangi hakla yapmışlarsa ameli sadece namaz, abdest, ve oruç gibi ibadetlerle sınırlamışlardır. Büyük günahlar birikerek imansızlığa sebep olur. İşte size "İman ve İslam Atlası"nda sayılan en büyük günahlardan bir kaçı: Riba (faiz) yemek Yalan yemin 80 Yalancı şahitlik Şahitlikten kaçınmak... İşte bir kaç büyük günah: Allah düşmanlarını taklit etmek Zengini zengin olduğu için yüceltmek Ahdini yerine getirmemek Muhtaçlara rahmet duymayacak derecede kalp kasavetine uğramak Kötülükleri, halka şerrinden korku verecek dereceye getirmek Altun ve gümüş kaplarla yeyip içmek Peruka Kadının iki tarafa salınarak yürümesi Riba (faiz) işlerinde şeriat hilesine sapmak Malı yemin ile satmak Komşuya eziyet vermek Kadının evinden dışarısı için süslenmiş olarak çıkması Rüşvet almak vermek ve aracılık etmek... Demek ki; çeşitli günahların zaman içinde gündelik hayatın olağan bir parçası olması müminin İslam’dan çıkmasına sebep olmaktadır. Bu söylediklerimizi insaflı yargılamak ve elemek için Amerikanizmin dünya çapında bir endüstri halindeki yöntemine doğru teşhis koymak gerekir. Bir kere Üstad'ın ifadesi ile "Batı'nın Haçlı seferlerinden namütenahi defa öldürücü olan ve onun usta parmaklarıyla ruhumuza kakılmış bulunan bu sefil küçüklük “ukdesiyle" yine Üstad'ın ifadesiyle: "Koca vatan, kendi öz evinde ve öz eşyası içinde sürgün yaşayan boynu bükük insanlarla doldurulmakta" daha sonra da 81 istedikleri her şey kültür şokuyla yavaş yavaş ruhlara zerk edilmekte. Fakat ustalıkla. Nasıl mı? Psikoloji'de yapılan bir deney vardır. Kurbağa, bir kabın içindeki normal suyun içine konulur. Su yavaş yavaş ısıtılmaya başlanır. 40, 41, 42, 80, 81 hasılı su l00 dereceye kadar gelip kaynadığında kurbağa kurtuluş için hiç bir gayrette bulunmadan ölür gider. Peki kurbağayı kabın içine nasıl sokuyorlar? Bakırköy Akıl Hastanesi'nin kurucusu ve Başhekimi olan Mazhar Osman Uzman'a gelirler. "Aman hocam saldırgan deliler, zincirlerinden boşaldılar, çırıl çıplak Bakırköy'ün sokaklarında dolaşıyorlar" derler. Mazhar Osman olay yerine gelir ki ne manzara! Hemen kendisi de deliler gibi soyunur ve en öne geçer; "haydin tren tren oynayalım" der ve en öne geçer ve "çuh çuh" bütün delileri alır tımarhaneye sokar ve üzerlerini kilitler. Toplumlar çocuklar gibi modern propaganda teknikleriyle kandırılarak çeşitli araçlarla istenilen yöne kanalize edilmektedir. Büyük Doğu merceğinden bakarak tespite çalıştığımız bu evren panoraması karşısında bir Büyük Doğucu, geleceği nasıl görür. Gelecek hakkında beklentisi nedir? İnandığı değerlerin maddeye nakşı konusundaki ümidinin derecesi nedir? (Not: Bak: Son Ümit, 6 şubat l948, Yıl.3, C. 4, Sayı: 79) Bu netameli soruya cevabı, doğrudan doğruya Üstad'da aradık... İşte bu soruya cevabı: "Arkadaş, hiç bir ümit yok, biliyoruz! Cihanın son moda yelkenlisi, gaflet rüzgarına, küfür akıntısına, cehil haritasına, hamakat kaptanına göre yapılmıştır. Allah'tan mahrum devirlerin manasını göstermek için bizzat Allah'ın resmettiği bu manzarayı silmek, neşeli neşeli dalgalar üstünde seken bu gemiyi yolundan çevirmek kimin haddi? Ne sulh 82 olmasını bekle, ne yabancı reçetelerden şifa ümit et! Hepsi masal, hepsi palavra!!. Bu devran, artık eşya ve hadiselere yepyeni bir tahakküm nizamıyla hayat ispat edemeyen milletlere zindan olacaktır! Bu gidişe göre ümit görünmüyor arkadaş; bunu görüyoruz!"[34] Bir başka yazısında da: "Müşahhas eserler ve tefsirler planında her şey bizi, ümitsizlikler ve bedbinliklerin, efsane çapında en müthişleriyle çevrelemiştir. Yani biz, tedbirler alemine göre bedbinlik ve ümitsizliğin son haddini çevreleyici şartlar içindeyiz." Başka bir yazısında da şöyle diyor Üstad: "Zahirde hiç bir ümit yoktur. Topyekun ümitsiz dünyanın ümitsiz bucakları içinde bir bucaktayız." Üstad bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi en ufak bir ümit ışığı görmemektedir. Ümitsizdir. Ama hangi alemde? Dış alemde, tedbirler aleminde, imkanlar aleminde... Yani olayların sebep-sonuç ilişkisi içinde gerçekleştiği iki kere ikinin dört ettiği dünyada... Fakat Üstad'a göre bir de sebep-sonuç ilişkilerinin geçerli olmadığı mavera alemi var... Orada üstün illiyetler geçerlidir...[35] Her şey oranın takdirine bağlıdır. Bütün bu koyu ümitsizliğine rağmen Üstad hemen ekliyor: "Fakat biz müslümanız! Müslüman asılda ve prensipte bedbin olmasına, cesaretini kaybetmesine bilfiil imkan bulunmayandır... madem ki -sen ve ben- biz varız, orada , nasıl ve ne zaman büyüteceğini Allah'ın bildiği bir cihan vardır... O adam ki Allah'a maliktir, neden mahrumdur; ve o adam ki Allah'tan mahrumdur, neye maliktir Arkadaş?" [36] İşte yine kendi cümleleri: "Hasret vuslatın yarısıdır, istekli olun." Yine Üstad'ın kendi ifadesiyle: "Ve buna rağmen, herkes her şeyden mahrum, fakat biz ümide malikiz. Zira 83 Müslümanız ve Yaradana inanıyoruz. Elverir ki, ümitlerin eşekçelerine inanmayalım, kapılmayalım, içinde bütün insanlıkla beraber yol aldığımız zulmet tünelini bilelim, hudutsuz bedbinlik pahasına kazanılacak bütün nikbinliğe talip olalım... İşte ümitsizlik içinde ümidin sırrı bu noktada? Bu noktayı anlamanın ehliyeti de muhakkak ki derin ve gerçek Müslüman’da... Böyle insanlardan Kadıköy vapurunu dolduracak kadar bulunduğunu bilseydik, kendimizi şimdiden ümit içindeki ümidin ilerisine geçmiş sayardık."[37] Yine Rahmetli Üstad: "Berzahtan geçiyoruz " dedikten sonra şöyle devam ediyor: "İşte aziz gönüldaşlar! Bu berzahın hayatı ister bütün ömrümüzce sürsün ve gerçek varlığa nailiyet ömrümüzün son yıllarına inhisar etsin, isterse bütün ömrümüzü ve hatta bizimkiyle beraber çocuklarımız ve torunlarımızın da hayatını kuşatsın; kim Allah ve Sevgilisi adına sonunda hiç bir dünya saadeti vaat etmeyen, hatta her musibete imkan belirten ve sadece divaneler gibi gökte nurdan bir imzaya müncezip, muhale benzer bir ameliyeye çağıran berzah hayatını, cevr-ü cefaya tahammül ahlakını, sabır ve rıza seciyesini tercih ediyorsa arkamızdan gelsin... Zaten bu davanın böyle olmayanlarla kazanılması imkansızdır. Onun içindir ki ne öylesine milyonları aşmaktan emniyet hissi duyabilir, ne de böylesine bir kaç kişi bulmaktan zaafa düşeriz. Yalnız böylelerini istiyor ve gerisine günü birlik dünya menfaat ve huzuruna dönüp lütfen bizi aldatmamalarını tavsiye ediyoruz. Onlar berzah geçildikten sonra aramıza katılmak ve sonradan davanın en hararetli bezirganı kesilmek üzere şimdilik bekleyebilirler! Elverir ki bizi bizden ibaret bıraksınlar ve aldatmasınlar!"[38] 84 Ve yine ümit konusu etrafındaki Üstad'ın düşünceleri: "Muhakkak ki, bir cemiyette büyük ferdi zuhurun en diri anı, o cemiyetin en bitkin zamanıdır. Can çekişen cemiyet eğer ölmeyecekse, mutlaka rahminde büyük ferdi zuhura yol bulacaktır."[39] Herkesin beklemeye başladığı mutlaka gelir. İşte bizim trajik sevinç dediğimiz budur... Mehmedim sevinin başlar yüksekte! Ölsek de sevinin, eve dönsek de! Sanma bu tekerlek kalır tümsekte! Yarın elbet bizim, elbet bizimdir! Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir! (Kayseri/ l989) Dipnotlar: [1]Hasan Basri Çantay, Kur'an'ı Hakim ve Meali Kerim, İstanbul, l952, C.I, s. 114. [2]Çantay, C.1, s. 442 [3]Walter Kranz, Antik Felsefe, Çev: Suad Y. Baydur, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, l948, s. 87. [4]Necip Fazıl Kısakürek, "İslam İnkılabı- Giriş ", Büyük Doğu, Sayı: 1, 14 Ekim l949, s. 2. 85 [5]Necip Fazıl, Tanrı Kulundan Dinlediklerim, "Münekkit Olmaya Bakınız", Yıl: 1, Cilt, 2, s. 18, 11. 2. l944, s. 5. [6]Irwin Edman, Sanat ve İnsan, Çev: Turhan Oğuzkan, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, l966, s. 79. [7]Necip Fazıl, 11. 2. l944, Yıl: l, C. 2, Sayı: 18, s. 5. [8]Necip Fazıl, Vecdimin Penceresinden, "Şüphe", 23 Mayıs l947, Yıl: 2, C. 3, Sayı: 64, s. 5. [9]Necip Fazıl, Büyük Doğu, 4. 2. l944, Yıl: 1, C. 2, Sayı: 17, s. 2. [10]Necip Fazıl, Büyük Doğu, 18 Nisan l947, Yıl: 2, C. 3 veya 4, s. 59. [11]Necip Fazıl, Büyük Doğu, 11.2. l944, Yıl: 1, C. 2, Sayı: 18, s. 5. [12]Necip Fazıl, 20 Mayıs l949. [13]Necip Fazıl, O ve Ben, Büyük Doğu yayınları, İstanbul, l984, s. 73. [14]Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, l986, 5. Basım, s. 7-l0. [15]Necip Fazıl, Büyük Doğu, 1 Temmuz, l949, s. 2. [16]Necip Fazıl, Büyük Doğu, 16 Aralık, l949, 5. Yıl, Sayı: l0. [17]Necip Fazıl, Mümin Kafir, 1 Nisan l949, 5. Yıl, Sayı: 4. [18]Necip Fazıl, Hz. Ali, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, l984, s. 17. [19]Necip Fazıl, Büyük Doğu, 4. 2. l944, Yıl: 1, C. 2, Sayı: 17, s. 5. [20]Necip Fazıl, Hitabeler, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, l985, s. 44. [21]Necip Fazıl, Büyük Doğu, 11. 2. l944, Yıl: l, C. 2, Sayı: 18, s. 2. 86 [22]Necip Fazıl Büyük Doğu, 28 Haziran l946, Yıl, 1, C. II, Sayı: 35 [23]Necip Fazıl, Büyük Doğu, 28 Haziran l946, Yıl: 1, C. II, Sayı: 35 [24]Necip Fazıl, Büyük Doğu, 28 Haziran l946, Yıl: 1, C.II, Sayı: 35 [25]Ali Şafak, İslam Arazi Hukuku ve Tatbikatı, Türdav yayınları, İstanbul, l977, s. 147. [26]Necip Fazıl, Büyük Doğu, l00l Çerçeve, 9 Ocak l948, Yıl, 2, C. 3, Sayı: 75, s. 2. [27]Necip Fazıl, Büyük Doğu, 18 Ekim l946, s. 5 [28]Necip Fazıl, Hitabeler -1985, s.134 [29]Necip Fazıl, Büyük Doğu, 28 Haziran l946, Kasım l969, Sayı: 6, 14. Devre [30]Necip Fazıl, Büyük Doğu, Temmuz l969, Sayı: 3, 14. Devre [31]Necip Fazıl, Büyük Doğu, 8 şubat l946, 1. Yıl, C. 1, Sayı: 15, s. 2; İdeolocya Örgüsü, S. 78. [32]Hucurat Suresi-14. Ayet. Ayrıca bak: Sahih-i Buhari C. 1, s. 40. [33]Nato Dergisi, l987, Sayı, 3, s. 25. [34]Necip Fazıl, Büyük Doğu, 11 Mart l949, 5. Yıl, Sayı: 1. [35]Necip Fazıl, Büyük Doğu, 1 Nisan l949, s. 1. [36]Necip Fazıl, Büyük Doğu, 11 Mart l949, 5. Yıl, Sayı:1 [37]Necip Fazıl, Büyük Doğu, Ümitsizlik İçinde Ümit, 11 Haziran l954, Sayı: 6, [38]Necip Fazıl, Büyük Doğu,

Başkan'ın Mesajı
Aidat Borcu Sorgulama
Köşe Yazıları
Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa Özer (özer Koç)

Ahmed ceemal El Hamevi

Prf.Dr.Serdar demirel

N.Mehmet Solmaz

Mustafa Özer (özer Koç)

Mustafa Miyasoğlu

Mustafa Ekinci

Galip Boztoprak

Şeyma Kısakürek Sönmezocak

Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa cabat

Ebubekir Sifil

Ali Biraderoğlu

İbrahim Ulueren

Mustafa Özer (özer Koç)

Ali Biraderoğlu

Mustafa cabat

Günlük Gazeteler
Sponsorlarımız

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı

© Copyright 2020  V4.1 Tüm Hakları Saklıdır. | Vakıf Sitesi


Top