Duyurular

«Velîler Ordusu» kitabında hayatı anlatılan 333 Velînin içine, «Bir» sayısını Allah Resulüne verdikten sonra mukaddes emaneti O’ndan alıp günümüze kadar getiren, O’nunla beraber 33 büyük velî, esere bilhassa alınmamıştı. ... 


Başbuğ Velilerden 33

 

Ezelle ebed arası Allah'a doğru giden evliya kervanları arasında en şanlısına ait 33 kolbaşılı "Altun Halka - Silsile-i Zeheb" çerçevesidir ki, keyfiyet ölçüsüyle temel sayısını, bütün kainat gibi O'ndan alır.


Kayseri Hava Durumu
Anket
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 17,9362   17,9685
EURO 18,3515   18,3845
       
Özlü Sözler
Takvadan Kıymetli İzzet ve Şeref Yoktur
Sponsorlarımız
Tasavvuf'un Hulasası

1.Kitap
  
(EHL-İ SÜNNET İTİKADI)
Akaid-i Ömer Nesefi
                                                      

Mütercim ERGÜN TELİS

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları : 30

2

FIKIH- KELAM-TASAVVUF
ÜZERİNE
Üç Kitap

Akaid-i Ömer-i Nesefi
Tasavvufun Hulasası
Errisaletül Velediyye

1. Basım : Aralık-2019
Baskı Yeri : Kayseri
İrtibat Tel : 0 352 222 54 17
Web : www.kekvakfi.gen.tr

3

EHL-İ SÜNNET YOLU VE
KİLOMETRE TAŞLARI
(EHL-İ SÜNNET İTİKADI)
(ÖMER-İ NESEFİ TERCÜMESİ)
Kitabın adı: Akaid-i Ömer-i Nesefi’dir.
Musannifi Ömer Nesefi Hazretleridir. Hanefi fakihi,
muhaddis, müfessir ve kelamcıdır.
(461/(1068-69) yılında Buhara yakınlarındaki Nesef
şehrinde doğdu. 537/1142 vefat etti.)
Konusu: Akaid, diğer adıyla ilm-i kelamdır.
(İlmi Kelam-Akaid ve itikat ilmi: Zat-ı İlahiden, Sıfatı
İlahiden, enbiya ve Mürsel’inin ahkâmından, başlangıç ve
sonuç itibarıyla mükevvenattan, kanun-u İslamiye üzere
bahs eden bir ilimdir.)
Gayesi dünya ve ahiret saadetine nail olmaktır.
Amelde mezhep imamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife’dir.
İtikatta mezhep imamımız İmam-ı Maturidi’dir.

4

Bu risalede geçen itikadi hükümler, ayeti kerimelerden ve
hadis-i şeriflerden çıkarılmış olup ehlisünnet âlimlerinin
ittifak ettikleri hususlardır.
Din-i celili İslamın iki temeli ve esası vardır.
1. İman ve itikat
2.Amel ve ibadet
Bu iki esastan en önemlisi de sahih iman- sahih itikattır.
Dinimizin itikat ve inanç yönü bir ağaca nispetle kök, bir
vücuda nispetle ruh ve akıl, bir binaya nispetle de temel
mesabesindedir.
Bir ağacın kökü ne kadar sağlam olursa, gövdesi, dalları
ve meyvesi de o nispette güzel olur.
Bir insanın ruhu ve aklı ne kadar sağlam ve selim olursa,
onun muhakemesi ve mükâlemesi, iradesi ve istikameti
de o nispette düzgün olur.
Bir binanın temeli ne kadar sağlam ve muhkem olursa
depreme sarsıntılara o nispette dayanıklı olup uzun
müddet payidar olur.
Köksüz bir ağacın yeşermesi, güzel meyveler vermesi
mümkün olmadığı gibi, inanç ve itikadı sağlam olmayan
bir ferdin ve o fertlerden oluşan bir toplumun, milletin ve
devletin güzel ahlak meyveleri vermesi, insanlara karşı
insani görevlerini, Allah sübhanehüye karşı kulluk
vazifelerini yerine getirmesi düşünülemez.

5

Keza selim bir akla ve ruha sahip olmayan ferdin ve o
fertlerden meydana gelen bir ailenin, cemiyetin, toplum
ve milletin sağlıklı, huzurlu ve mutlu olması da
düşünülemez.
Aynı şekilde temeli sağlam atılmamış bir bina en ufak bir
sarsıntıda, yıkılıp içindeki insanların ölmesine, sakat
kalmasına sebep olduğu gibi, inanç ve itikadı sağlam
olmayan fertlerden meydana gelen bir toplumda, bir gün
çöküp birçok insanın uhrevi sefaletine, perişanlığına ve
mağduriyetine sebep olur.
Şu halde iman ve itikat Allah ve Resulüllahın istediği
gibi, Ashab-ı kiramın rivayet ettiği gibi, selef-i salihin ve
eimme-i müçtehidin rıdvanullahi aleyhim ecmain
hazretlerinin nakil ettiği gibi olmalıdır.
(BUNUN ADI EHL-İ SÜNNET VEL-CEMAAT YOLUDUR.
DİĞER BİR ADI FIRKA-İ NACİYEDİR.
BU YOL RESULÜ EKREM SALLALLAHU ALEYHİ
VESELLEMİN VE ASHABI KİRAMIN YOLUDUR.
BUNUN DIŞINDA KALAN BÜTÜN YOLLAR
FIRAK-I DALLE OLUP, DOĞRU YOLUN SAPIK
KOLLARIDIR…
Ehl-i sünnet itikadından uzaklaşıldığı takdirde sapık
fikirler yanlış inançlar oluşur. Günümüzde olduğu gibi bir
birini tekfir eden birçok “fırakı dalle ”ortaya çıkar.

6

Müslüman olduğunu söyleyen ayni zamanda tekbir
getirerek Müslüman kafası kesen sapık fırkalar zuhur
eder.
İmam-ı Azam Ebu Hanife rahimehüllahın Ehl-i sünnet
itikadının temel umdelerini anlattığı derslerini talebeleri
Fıkh-ı Ekber risalesinde toplamıştır.
Ömer Nesefi hazretleri de akılda kalacak muhtasar
şekilde maddeler halinde yazmıştır.
Allame-i Taftazani hazretleri de Şerhi Akaid isminde onu
açıklayan bir şerh yazmıştır.
Ayrıca Osman-ı Ûşî hazretlerinin de ezberlenmesi kolay
beyitlerle Emali isimli bir risalesi mevcuttur.
Bir de imam-ı Tahavi hazretleri akide-i Tahaviyye
ismiyle ehlisünnet itikadını delilleriyle mufassal bir
şekilde anlatmıştır.
Biz burada şimdilik, akılda kalıcı olması bakımından,
tafsilata girmeden İmam-ı Nesefi hazretlerinin yazdığı
risalenin tercümesini yapmaya çalışacağız.
Nasip olursa ileride Fıkh-ı Ekberin ve Akide-i
Tahaviyyenin tercümesini de ilave edeceğiz. İrşad ve
muvaffakıyet ancak Allah Teâlâ’dandır.

7
*EHL-İ SÜNNET İTİKADI
Ehl- i Sünnet âlimlerine göre eşyanın hakikati vardır ve
sabittir. Hayal mahsulü değildir.
Dolayısı ile eşyanın hakikati bilinir.
*ESBABI İLİM
Eşyanın hakikati bilindiğine göre bunları bilmenin
sebepleri vardır bu da üçtür.
1.Sağlam duyular
2.Sadık ve doğru haber
3.Akıl
Duyu organları sağlam değilse, haber doğru değilse, akıl
yoksa veya noksansa veya kullanılmıyorsa sahih ilim elde
edilemez. Bu durumda olanların ilmine güvenilmez.
Çünkü ona ilim denmez.
*HAVASS-I HAMSE
Duyular beş tanedir
1.İşitme
2.Görme
3.Koklama

8

4.Tatma
5.Dokunma
Bu duyulardan her biriyle niçin yaratılmış ise ona vakıf
olunur. Gözle duyulmaz, kulakla görülmez.
*HABERİ SADIK-DOĞRU HABER
Haber-i sadık, doğru haber iki nev’idir.
1.Haber-i mütevatirdir. Doğruluğunda şüphe olmayan
haberdir.
2.Haber-i Resuldür. Peygamberin verdiği haberdir.
*HABER-İ MÜTEVATİR
Haber-i mütevatir: yalan üzerine anlaşmaları
düşünülmeyecek kadar çok olan güvenilir bir topluluğun
lisanları ve rivayetleri üzere sabit olan haberdir.
Geçmiş zamanlardaki sultan ve melikleri ve
görmediğimiz uzak yerlerdeki beldelerin varlığını bilmek
gibi, haberler haber-i mütevatirdir.
Haber-i mütevatir ile sabit olan bir haber ve bilgiyi kabul
etmek zaruridir.
Böyle bir haber bizzarure ilmi-bilgiyi icap eder.
“Hristiyanların İsa aleyhisselamın çarmıha gerildiğini
haber vermeleri doğru haber olarak kabul edilmez.

9

Bu haber, haber-i mütevatir olmaz. Çünkü onların bu
haberi haberi mütevatirin şartlarına uymuyor. Zira akıl
onların yalan üzerine anlaşmalarını kabul etmiyor”
*HABER-İ RESUL-PEYGAMBERİN VERDİĞİ

HABER

Haber-i Resul: Risalet ve peygamberliği mucize ile sabit
olan Resulün haberidir ki böyle bir haberde ilmi
istidlaliyi, bir delile dayanan ilmi kabul etmek gibi kesin
bilgiyi ve kabulü etmeyi icab eder.
Yani sura, kübra ve neticeden meydana gelen bir delil ile
sabit ilmi icap eder ki haber-i Resul ile sabit olan bir
haber, kesin olmakta ve sabit olmakta, bizzarure beş duyu
ile ve haberi mütevatir ile sabit olan ilme benzer. Gözle
görülmüş ve haber-i mütevatir ile duyulmuş gibi kesin
kabul edilir.
Yani Risalet-i mucize ile sabit olan peygamberin verdiği
haberi kabul etmek zaruridir.
Mevcudiyetleri haber-i mütevatir ile bize intikal eden
uzak beldeleri inkâr edenin, veya gözle görünen bir şeyi
inkâr edenin, veya kafanın kulaktan büyük olduğunu
inkâr edenin veya ateşin olduğu yerde dumanın
olmayacağını iddia edenin aklından zoru olduğunu
bidiğimiz gibi,Risalet-i mucize ile sabit olan peygamberin
getirdiği haberleri inkâr edenin de aklından zoru vardır.
Zira aleyhissalatu vesselam efendimiz: Aklı olmayanın
dini yoktur. Dini olmayanın da aklı yok hükmündedir.
buyurdu.

10

Buradaki akıldan murat, diğer canlılarda da olan akl-ı
maaş değildir. Sadece dünyasını, yeme ve içmeyi, nefsani
arzularını düşünen akıl değildir. Öteleri, ötelerin ötesini
ölümden de ötesini düşünebilen akıldır ki onun adı akl-ı
maaddır.
*RESUL-PEYGAMBER
Resul-Peygamber: Allah subhanehünün, ahkâmını-
emirlerini ve yasaklarını tebliğ etmek için insanlara
gönderdiği insanların inanmaları için mucizeler gösterme
yetkisine sahip kıldığı bir insandır.
*MUCİZE
Mucize; Allah c.c. tarafından peygamber olarak
gönderildiğini iddia eden insandan sadır olan, İbrahim
aleyhisselamın ateşte yanmaması, Musa aleyhisselamın
asasıyla denizi yarması, İsa aleyhisselamın ölüleri
diriltmesi, Peygamberimiz sallallahü aleyhi vesellemin
işaretiyle ayın ikiye bölünmesi gibi peygamber olmayan
insanların yapamayacakları harikulade, olağan üstü
hadiseler ve hallerdir.
*AKIL
Akılda ilmin sebeplerindendir:
İki kısımdır.
1.Bir şeyin tümünün parçasından büyük olduğunu bilmek
gibi, Düşünmeye ihtiyaç olmadan ilk bakışta akıl ile

11

anlaşılan ve sabit olan ilmidir ki bunu kabul etmek
zaruridir.
2.Uzaktaki tüten dumanı görüp orada ateşin olduğunu
veya gece bir ateş görüp orada dumanın olduğunu
anlamak ve bilmek gibi bir delile dayanarak sabit olan
şeyleri bilmek gibi ki bu ilm-i iktisabidir.
Eseri görüp müessiri anlamak veya müessiri görüp eseri
anlamak gibi sebepleri düşünerek elde edilen bir ilimdir.
İster bir şeyin tümünün parçasından büyük olduğunu
anlamak gibi bizzarure olsun, ister dumanı görüp ateşin
olduğunu veya ateşi görüp dumanın olduğunu anlamak ve
bilmek gibi iktisabi olsun akıl ile elde edilen ilmi kabul
etmek lazım ve zaruridir.
*İLHAM
İlham feyiz yoluyla kalbe gelen bir manadır. Bir
düşüncedir.
İlham; Ehl-i Sünnet âlimlerine göre bir şeyin sıhhatini ve
doğruluğunu kesin olarak bilme sebeplerinden değildir.
Kalbe gelen, itikat ile alakalı düşünce ve manalar edille-i
Şer’iyyeye uygun olduğu takdirde makbul olup muhalif
olduğu takdirde red olunur.
İlham ile bir takım bilgiler öğrenilebilinir lakin
İlham, Şer’i ve dini bir meseleyi ispat için başkasına delil
olarak gösterilmez. İlham tek başına delil olmaz.

12

*ÂLEM
Âlem: Allah sübhanehüden başka bütün mevcudatın
adıdır.
Varlığını ispata ne hacet kürre-i âlem ile
Yeter ispatına halk ettiği bir zerre bile… “Ziya Paşa”
Rabia-ı Adviye hazretlerine falan âlim Allah
subhanehünün varlığını ispat için bin delil bulmuş
dediklerinde demek bin tane şüphesi varmış demiştir.
Âlem bütün cüzleriyle sonradan yaratılmıştır.
Çünkü âlem, a’yan ve a’razdan ibarettir.
A’yan bizatihi kaim olup var olabilen demektir.
Bu a’yan iki kısımdır.
1. Mürekkebedir: herhangi bir cisim gibi cüzlerden ve
parçalardan oluşur.
2.Gayr-i mürekkebedir: cevher gibi cüzlerden ve
parçalardan oluşmaz.
Cevher: parçalanmayan bir cüzdür.
Araz: renkler, hareketler, tatlar ve kokular gibi bizatihi
kaim olmaz. Cisimlerde ve cevherlerde bulunur.

13

Âlem, muhdes olduğuna, sonradan var olduğuna göre bu
âlemin bir muhdisi, var eden ve yaratanı vardır.
Bütün cüzleriyle sonradan var olan, a’yan ve a’razdan
oluşan bu âlem-i var eden ve yaradan Allah-u Teâlâdır.
*SIFAT-I İLAHİ
Allah sübhanehü:
-Vahiddir “bir ve tekdir.”
-Kadimdir “kendisinden önce bir yokluk geçmemiştir”
-Hayydır “hayat sahibidir, diridir.”
-Kadirdir, “kuvvet ve kudret sahibidir.”
-Semiidir,” işitme gücüne sahiptir.”
-Basirdir, “görür.”
-Şaiidir,” dileme gücüne ve kuvvetine sahiptir”
-Ve müriddir,” irade sahibidir.”
*Allah sübhanehü:
-Araz değildir. Bizatihi kaim olamayan başka bir şeye
muhtaç olan değildir.
-Cisim değildir.

14

-Cevher değildir.
-Musavver değildir, “mahlûkatın sureti olduğu gibi bir
suret sahibi değildir.”
-Mahdud değildir. “Hududu ve sınırı olan bir şey
değildir.”
-Madud değildir. “Sayılan bir şey değildir.”
-Bir tümün parçası değildir.
-Parçalana bilen bir şey değildir.
-Parçalardan oluşan bir şey değildir.
-Sonu ve nihayeti olan bir şey değildir.
-Allah-u Teâlâ cinsiyetle erkeklik ve dişilikle
vasıflanmaz,
-Allah-u Teâlâ keyfiyetle de vasıflanmaz. Sıcak, soğuk,
acı, tatlı, kuru, yaş gibi.
-Allah-u Teâlâ mekândan münezzeh olup mekânla alakası
yoktur.
-Allah-u Teâlâ üzerine zaman mefhumu cereyan etmez.
-Allah-u Teâlâ’ya hiçbir şey benzemez.
-Allah Teâlâ’da hiçbir şeye benzemez.

15

-Allah-u Teâlâ’nın ilminden, bilgisinden onun
kudretinden hiçbir şey hariç kalmaz.
-Varlık âleminde onun bilgisi olmadan yaprak dahi
kımıldamaz.
-Allah-u Teâlâ’nın kudretinin ve takdirinin haricinde
hiçbir şey vuku bulmaz.
-Âlemde vuku bulan her şeyde Allah-u Teâlâ’nın birçok
hikmeti vardır.
-Allah sübhanehü her türlü noksan sıfatlardan
münezzehtir.
*Allah subhanehünün zatıyla kaim olan ezeli sıfatları
olup bu sıfatlar, zatının aynı da değildir gayrı da değildir.
Bu sıfatlar:
-İlim, “bilmek”
-Kudret, “gücü olmak”
-Hayat, “diri olmak”
-Kuvvet, “gücü olmak”
-Semi, “işitmesi olmak”
-Basar, “görmesi olmak”
-İrade, “irade sahibi olmak”

16
-Meşiet, “dilemesi olmak”
-Fiil, “iş yapması”
-Tahlik, “yaratması olmak”
-Terzik, “mahlûkatı rızıklandırması”
-ve Kelam, “Konuşma sahibi olmak.” sıfatlarıdır.
*KELAM SIFATI
Allah sübhanehü kendisine mahsus bir kelam ile konuşur.
Bu kelam sıfatı Allah-u Teâlâ’nın ezeli bir sıfatı olup ses
ve harf cinsinden olmamakla beraber sükût ve afete de zıt
bir sıfattır. Hiç bir yönüyle insanların konuşmasına
benzemez.
Allah-u Teâlâ bu kelam sıfatı ile konuşur, emr eder, nehiy
eder ve haber verir.
Kur’an-ı kerim Allah subhanehünün kelamıdır. Mahlûk
değildir.
Kur’an-ı Kerim mushaflarımızda yazılıdır.Kalplerimizde
mahfuzdur.Dil ve lisanlarımızla okunur. Kulaklarımızla
işitilir. Fakat onlara hulul edip geçmez. Süngerin suyu
emdiği gibi sirayet etmez.
Kur’an-ı-Kerim, Allah subhanehünün kelamıdır. Kelam
sıfatı Allah c.c. nün sıfatı olduğundan mahlûk değildir.
Allah subhanehünün hiçbir sıfatı mahlûk olmadığı gibi

17

kelam sıfatı da mahlûk değildir. Ancak okurken bizden
çıkan sesler, harfler ve Kur’an-ı Kerimin yazılı olduğu
mushaflar, kâğıtlar mahlûktur.
*TEKVİN SIFATI
Tekvin: Allah-u Teâlâ’nın ezeli olan yok olmayan bir
sıfatıdır.
Tekvin sıfatı, Allah-u Teâlâ’nın âlemi ve âlemin
cüzlerinden her bir cüz’ü mevcut olduğu vakitte
yaratmasıdır.
Ehl-i Sünnete göre tekvin sıfatı mükevvenden ayrıdır.
Çünkü mükevven yaratılandır. Tekvin ise onu
yaratmaktır.
*İRADE SIFATI
İrade Allah-u Teâlâ’nın zatıyla kaim olan ezeli bir
sıfatıdır. Allah-u Teâlâ Murad edicidir, irade sahibidir.
*RÜ’YETULLAH (CENNETTE ALLAH C.C.NÜN
GÖRÜLMESİ)
Allah-u Teâlâ’nın cennette görülmesini akıl kabul eder.
Görüleceğine dair, ayet ve hadislerden nakli deliller olup
inanmak vaciptir.
Ahiret yurdunda mü’minlerin Allah sübhanehüyü
göreceklerine inanmanın vacip olduğuna dair ayeti
kerime ve hadis-i şeriflerden deliller varid olmuştur.

18

Allah sübhanehü mekândan münezzeh olarak, ön taraf,
üst taraf gibi, cihat-ı sitte ile alakası olmaksızın, bir ziya
ve ışığa bitişmeksizin, Allah-u Teâlâ ile gören arasında
uzak, yakın bir mesafe olmaksızın beşer lisanıyla
anlatılması mümkün olmayacak bir görülme ile
görülecektir.
(Cennet ehlinin en çok haz duyacakları an, Cemal-i İlahi
ile müşerref oldukları andır.)
*EF’AL-İ İBAD (KULLARA AİT İŞLER)
Allah sübhanehü: İman, küfür, taat, isyan gibi kulların
bütün işlerini de yaratır.
Kulların bütün işleri, Allah subhanehünün iradesi,
dilemesi, hükmü, karar vermesi, imkân vermesi ve takdir
etmesiyledir. Allah c.c. nün izni, takdiri imkân vermesi
olmadan kullar nefes dahi alamaz. Allah c.c. güç, imkân,
kuvvet ve kudret vermeden hiçbir insan hiçbir varlık
hiçbir iş yapamaz. Ancak dünya imtihan ve imkân
dünyasıdır. Herkes ahrette yaptığının karşılığını
görecektir.
*İRADE-İ CÜZİYYE (ALLAH C.C.TARAFINDAN
İNSANLARA VERİLEN CÜZ’İ İRADE)
Bununla beraber kullar için işlerini ve amellerini seçme
ve tercih etme yetkisi vardır.
(Referandum veya bir seçim oylamasında dahi evet, hayır
mührü basmak kişinin kendi seçimidir. Durum böyle iken
bazı insanlar işlediği günahı kadere yükleyip kendilerine

19

mazeret kapısı aramaktadırlar. Böyle yaparak işlediği
günah yetmiyormuş gibi bir de o günahı haşa Allah-u
Teâlâ yaptırmış Allah-u Teâlâ takdir etmişte onun için
yapmış gibi Allah-u Teâlâ’ya iftira edip onu suçluyorlar.
Trafik suçu işleyen bir kimse bu benim alın yazımdı
kaderimdi deyip cezadan kurtulabiliyor mu? Kırmızı
ışıkta geçip geçmemek insanın iradesinde olduğu gibi
hayır ve şer işlemek de insanın elindedir. Bu dünyada
insan her an imtihandadır. İnsan hayır veya şer bir işi
yapmaya azm eder, karar verir iradesini kullanır Allah
c.c. de o işi yapmak için güç, kuvvet ve imkân verir.
Allah cc. nün emrine uygun bir iş yapmışsa imtihanı
kazanır karşılığında sevap ve cennet elde eder. Allah c.c.
nün emrine muhalif bir iş yapmışsa imtihanı kayb etmiş
olur karşılığında günah ve ceza elde eder.
Hayr-ı veya şerri, imanı veya küfrü, günahı veya sevabı
murad etme, seçme, tercih etme, günah veya sevap
kazanma yetkisi kulun elindedir. Hangisini isterse onu
seçer. İnsan günah ve sevabı Allah c.c. takdir ettiği için
yapmaz. Allah sübhanehü ilim-i ezelisiyle insanların
neler yapacağını bildiği için takdir etmiştir.
Çok basit bir misal: Ay ve Güneşin tutulacağı tutulmadan
önce bilim insanları tarafından bilindiği için takvim
yapraklarında yazılmaktadır. Ay ve Güneş takvim
yapraklarında yazıldığı için tutulmuyor.
İnsanların günahlar ve sevaplar ile alakalı kaderleri de
böyledir. İnsanlar günah ve sevapları, Allah sübhanehü
tarafından yazıldığı için yapmıyorlar, insanlar bunları

20

yapacakları için ilm-i ezelisiyle bildiği için ezelde Allah
sübhanehü tarafından yazılmıştır.)
İrade-i cüz’iye ile yani tercih etme, seçme iradesiyle
kullar iyi işler yaparak sevap kazanırlar ve mükâfat elde
ederler. Günah olan işleri yaparak ta cezalanırlar.
Kulların kendi tercih ve seçimleriyle yaptıkları işlerden
iyi ve güzel olanlardan Allah-u Teâlâ razı olur.
Allah-u Teâlâ kötü ve çirkin olanlardan razı olmaz.
Dolayısı ile hiçbir kimse yaptığım iş benim alın yazımdır
deyip mazeret beyan edemez. Çünkü yaptığı işin seçimi
kendisine aittir.
(Adam öldürüp ceza evine düşenlere kader kurbanı
denilmesi çok hatalıdır.)
*İSTİTAAT MAALFİİL (BİR İBADETİ
YAPABİLMEK İÇİN GÜÇ, KUVVET VE İMKÂN)
İstitaat: bir işi yapmaya güç, kuvvet ve imkân bulmaktır.
İstitaat: bir iş kendisi ile olan kudretin, kuvvetin
hakikatidir. Bu İstitaat ismi, sebeplerin, aletlerin,
uzuvların ve imkânların salim ve uygun olmasına
bağlıdır.Kula bir teklifin yapılması bu İstitaata, imkâna ve
istidada o ibadeti yapa bilme gücüne ve kuvvetine
dayanır. İbadeti yapmaya gücü, kuvveti ve imkânı varsa
kul o ibadetle mükellef ve sorumlu olur.
Bir kul, gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef ve
sorumlu kılınmaz.

21

Hastaya oruç farz olmaz.Fakire zekât farz olmaz.Fakire
hac farz olmaz.Hacca gidip gelebilecek şekilde uzuvları
sağlam olmayan kimseye hac farz olmaz.
İma ile dahi namaz kılmaya güç yetiremeyecek derecede
güç ve kuvvetten kesilmiş kimseye namaz farz olmaktan
çıkar. Çünkü onda İstitaat maalfil mevcut değildir. Allah
c.c. kullarını güç yetirmeyecekleri ibadetler ile mükellef
ve sorumlu kılmaz.
*KULLARIN YAPTIĞI İŞLERİ DE ALLAH-U TEÂLA
YARATIR. ANCAK ALLAH TEÂLA HALİK KUL
KASİPTİR.
Dövülen bir insanda dayağın akabindeki his edilen acı,
Bir insanın bir camı kırmasının akabindeki kırılma ve
bunlara benzeyen her şey Allah-u Teâlâ’nın
yaratmasıyladır. Yaratma yönüyle kulun bir dahlü tesiri
yoktur. Sadece yapma yönüyle tesiri vardır.
(Olur ki Allah c.c. camın kırılmasını murad etmediyse
cam kırılmaz. Acının duyulmasını murad etmediyse acı
duyulmaz. Ateşte yakma kuvvetini yaratan Allah c.c. dür
Allah c.c. ateşe yakma derse ateş yakmaz. Nitekim yakma
kuvvetine sahip olan ateş İbrahim aleyhisselamı
yakmamıştır. Firavunu boğan su, Musa aleyhisselamı,
Yunus aleyhisselamı boğmamıştır.)
*ECEL BİRDİR
Katil tarafından öldürülen kimse de eceliyle ölmüştür.

22

Meyyit ile yani ölen ile kaim olan ölüm hadisesi de
Allah-u Teâlâ’nın yaratmasıyladır. Ölüm hadisesini
yaratma yönüyle ve kazanım yönüyle kulun bir dahlü
tesiri yoktur. Yatağında ölen, bir kazada ölen, bir katil
tarafından öldürülen insan eceliyle ölmüştür.
Ecel birdir. Nitekim çok yüksek yerlerden düşen bazı
insanlar ölmeyebiliyor.
Kuvvetli darbeye maruz kalmasına rağmen bazen camlar
kırılmayabiliyor.
Bir katil ölümcül darbe vurduğu halde Allah-u Teâlâ
ölümü yaratmazsa insan ölmeyebiliyor.
Ölüme sebebiyet veren kimse irade-i cüz’iyesini kendi
isteğiyle yanlış yerde katil olmakta kullandığı için
katildir. Suçludur. Dünya ve ahirette ceza çeker.
*HARAM DA RIZIKTIR. ANCAK BİR İNSAN
HARAM YEMEK MECBURİYETİNDE DEĞİLDİR.
HARAM OLAN BİR ŞEYİ YEDİĞİ VE İÇTİĞİ İÇİN
CEZASI VARDIR.
Haram Allah subhanehünün yasakladığı yiyecekleri ve
içecekleri yiyip içmek ve izni ve rızası olmadan
başkasının malını yemektir.
Rızık boğazdan aşağıya inen yiyecek ve içeceklerdir.
Dolayısı ile haram yiyen rızkını yemiş olur. Haram olan
rızkı yemeseydi Allah c.c. ona ayni rızkı helalinden

23

verecek idi. Lakin o insan Allah subhanehünün haram
kıldığı bir şeyi yiyip içtiği için mes’ul ve günahkâr olur.
Her insan helal de olsa haram da olsa kendi nefsinin
rızkını, kendisine ait olan rızkı yer.
Hiçbir insanın kendi rızkını yememesi düşünülemez.
Aynı şekilde hiçbir insanın kendisine ait bir rızkını, bir
başkasının yemesi de düşünülemez.
*HİDAYET
Allah sübhanehü hidayeti dileyen ve isteyen kimseye
hidayet eder. Dalaleti ve sapıtmayı isteyen kimseyi de
sapıtır.
Kul: irade-i cüz’iyyesini hidayette kullanırsa, Allah-u
Teâlâ ona hidayet verir.
Kul: irade-i cüz’iyyesini dalalette kullanırsa, Allah-u
Teâlâ onu sapıtır.
Dileyen iman eder. Dileyen kâfir olur.
*ASLAH LİL ABİD (KUL İÇİN FAİDELİ OLAN
ŞEYLER)
Aslah lil abid: kul için faideli olan şeyler demektir. Kul
için faideli olan şeyleri kuluna vermesi, her insana her
istediğini vermesi Allah Teâlâ’ya vacip değildir.

24

(Aksi takdirde dünya hayatı imtihan yeri olmaktan çıkar!
Dünya imtihan yeridir. Kimi insan fakirlikle, kimi de
zenginlikle, bazıları hastalıkla, bazıları sağlıkla imtihan
olunur. Sıkıntılara karşı sabır edip, nimetlere karşı şükür
edenlere hesabını bizim bilemeyeceğimiz kadar sevap
verilir. Sabır ve şükür etmezse Allah-u Teâlâ’ya karşı
nankörlük yapmış olur.)
*KABİR AZABI
Kâfirler için ve mü’minlerin asilerinin bazıları
için(tövbesiz ölenler için) kabir azabı vardır ve haktır.
Taat ve ibadet ehlinin kabirde nimetlenmesi de haktır
doğrudur.
Münker ve Nekir isimli meleklerin kabir sualleri de haktır
doğrudur.
Bunların hepsi sem’i delillerle, ayeti kerime ve hadisi
şeriflerle sabittir.
(Kabir azabını inkâr edenler Ehl-i sünnet dışındadır.
Bid’at ehlidir)
*BA’S BADEL-MEVT
Öldükten sonra dirilmek haktır ve doğrudur.
*AMELLERİN TARTILMASI
Amellerin sevap ve günahların mizanda tartılması hak ve
doğrudur.

25

Amellerin, sevap ve günahların Kiramen Kâtibin
melekleri tarafından yazılması, kıyamet günü her kese
amel defterlerinin verilmesi hak ve doğrudur.
Kıyamet günü herkese, amelleriyle ve dünya hayatıyla
alakalı hesap sorulması hak ve doğrudur.
*HAVZ-I KEVSER
Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimizin “havz-ı
kevseri” hak ve doğrudur.
*SIRAT
İnsanlardan kimilerinin üzerinden kayıp Cehenneme
düşeceği, amellerine göre bir kısmının şimşek gibi bir
kısmının atlı gibi, bir kısmının kuş gibi, bazılarının da
sürünerek geçeceği Cehennem üzerinde uzatılmış,
hesabın zor olmasından dolayı kıldan ince kılıçtan keskin
diye tarif edilen Sırat köprüsü de hak ve doğrudur.
Sırattan geçenler Cennete kavuşacaklar.
Geçemeyenler Cehenneme düşecekler.
*EBEDİ CEHENNEM KÂFİRLER İÇİNDİR
Kâfirler ebedi olarak Cehennemde kalacaklar.
Zerre kadar dahi olsa azıcık imanı olanlar
Arhamurrahimin olan Allah subhanehünün dilediği kadar
cezalarını çekip Cehennemden çıkacaklar, geç te olsa
Cennete gireceklerdir.

26
*CENNET VE CEHENNEM
Cennet haktır ve doğrudur.
Cehennem de haktır ve doğrudur.
Cennet ve Cehennem şu an her ikisi de mahlûk ve
mevcutturlar.
Cennet ve Cehennem he ikisi de baki ve kalıcı olup yok
olmayacakları gibi Cennet ve Cehennem ehli de yok
olmayacaklar, fani olmayacaklardır.
Ehl-i iman Cennete girip orada ebedi kalacaklar. Bir daha
Cennetten çıkmayacaklar.
Ehl-i küfürde Cehenneme girecek ebedi olarak bir daha
oradan çıkmayacaklar.
Mü’minlerden isyankâr ve günahkâr olanlar, meşiyyeti-i
ilahiyeye bağlı olarak, cezalarını çektikten sonra Cennete
girecekler, Cennete girdikten sonra onlarda bir daha
Cennetten çıkmayacaklar orada ebedi olarak kalacaklar.
*GÜNAH-I KEBAİR (BÜYÜK GÜNAHLAR)
Günah-ı kebair: büyük günahlar demek olup Hadis-i
Şeriflerde sayılmıştır
-Allah sübhanehüye şirk koşmak, ortak koşmak,
-Haksız yere adam öldürmek,

27

-İffetli bir insana iftira ve bühtanda bulunmak,
-Zina etmek,
-Harpten kaçmak,
-Sihir ve büyü yapmak ve yaptırmak,
-Yetim malı yemek,
-Ana babaya isyan etmek,
-Faiz yemek,
-Hırsızlık yapmak,
-Şarap içmek,
-Küçükte olsa hafife alarak günahlarda ısrar etmek gibi
günahlardır.
Günah olduğunu inkâr etmeden büyük günahları
işlemek, Mü’min bir kulu imandan çıkarmaz. Küfre
sokmaz.Günah olduğunu inkâr etmeden günah olduğuna
inandığı halde büyük günahları işleyen kâfir olmaz ona
kâfir denmez.
(Ancak günahların günah olmadığına inanıyorsa
günahları inkâr ediyorsa kâfir olur dinden çıkmış olur
böyle birine Müslüman denilmez.)

28

Allah sübhanehü kendisine şirk koşulmasının haricinde
tövbe ettikleri takdirde dilediği insanlar için, büyük,
küçük bütün günahları af eder.
Müşrik olan bir insan bile kelime-i şahadet getirip kalple
tasdik ederse Allah-u Teâlâ onu dahi af eder.
Allah-u Teâlâ’nın bir kulunu küçük günahından dolayı
cezalandırması, günahları helal kabul etmedikçe kulunun
büyük günahını af etmesi caiz ve mümkündür.
Günahları-haramları helal kabul etmek mahzursuz
saymak ise küfürdür. Küfrün ve şirkin affı yoktur.
Af etmek ve cezalandırmak Allah subhanehünün
yetkisindedir. Niçin af ettiğini, niçin cezalandırdığını biz
bilemeyiz. Çünkü Allah subhanehünün hikmetinden sual
olunmaz. Allah cc. nün kulları hakkında bildiklerini biz
bilemeyiz.
*ŞEFAAT
Büyük günah sahipleri hakkında enbiya
aleyhimüsselamın ve evliya, şüheda ve ulema gibi hayırlı
insanların şefaat etmeleri ayeti kerime ve hadisi şerifler
ile sabittir.
Şefaat ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler ile sabit
olduğundan şefaati inkâr etmek, ayet ve hadisleri inkâr
etmek olacağından insanı küfre götürür.
Şefaat; zorda-sıkıntıda olan bir insana onu sıkıntıdan
kurtarabilecek birisinin ona yardım etmesidir ki dünya da

29

da bu şefaat yapılmaktadır. Şefaati inkâr etmenin en hafif
cezası şefaatten mahrum olmak olsa gerek.)
Mü’minlerden büyük günah işleyenler Şefaat olunacaklar
ve cehennemde ebedi kalmayacaklar.
(Küçük günah sahipleri ise şefaate muhtaç olmadan af
olunacaklar.)
ŞERİATTA İMAN
Şeriatta iman, Nebi aleyhisselamın Allah-u Teâlâ’dan
getirdiği şeyleri kalple tasdik edip dil ile ikrar etmektir.
Kelime-i şahadet ve kelime-i tevhid bunun özetidir.
Dolayısı ile Kur’an-ı Kerimin tüm ayetlerini kabul edip
sadece, mesela içki veya zina veya hırsızlıkla alakalı bir
ayeti inkâr etse mü’min sayılmaz.
Yarım mü’min yoktur.
Hem mü’min hem kâfir de yoktur.
Bir insan ya mü’mindir yâ da kâfirdir.
*AMELLER
Ameller kendi nefsinde artıp eksilir.
İman ise artıp eksilmez, ziyadeleşip noksanlaşmaz.
Kuvvetli ve zayıf olur. Nuru artar.

30

İman ve İslam kelime olarak ayrı manalar ifade ediyorsa
da ikisi de birdir.Mü’min, Müslümandır. Müslüman da
mü’mindir. Bir insandan kalple tasdik dille de ikrar
olduğu zaman, ben hakikaten, gerçekten mü’minim
demesi doğru olup ben inşaallah mü’minim demesi uygun
olmaz.
Kendisinin hakikaten Mü’min olduğuna inanıp Allah
isterse, dilerse mü’minim demesi uygun düşmez.
Müslüman kendisini kesin Mü’min kabul etmeli
imanında şüpheye düşmemeli!
*SAİD VE ŞAKİ
Said olan, Mü’min olan bir kimse imanından vaz geçip
şaki-kâfir olabilir.
Şaki olan, kâfir olan bir kimse de küfründen vaz geçip
Mü’min olabilir.
Mü’min bir kimse dininden dönerse mürted olur. Dinden,
imandan çıkıp kâfir olur.
Kâfir bir kimsede küfründen vaz geçip iman etmek
suretiyle Mü’min olur.
Ancak bu değişiklik insan ile alakalı olan saadet ve
şekavet üzerine olup Allah cc.nün sıfatları olan “İs’ad”
ve “işka” üzerine değidir. Çünkü bu iki sıfat Allah-u
Teâlâ’nın sıfatları olup Allah sübhanehü ve onun
sıfatlarında bir değişiklik olmaz.
İs’ad: bir insanı Mü’min yapmak,

31
İşka: bir insanı kâfir yapmak demektir.
*PEYGAMBERLERİN GÖNDERİLMESİ
Peygamberlerin gönderilmesinde birçok hikmet vardır.
Allah sübhanehü: müjdeleyici ve uyarıcı olarak, din ve
dünya işlerinden insanların muhtaç oldukları şeyleri
beyan edici olarak insanlara yine insanlardan birçok
peygamberler gönderdi. Onları Peygamber olmayanların
yapamayacakları fevkalade olağan üstü mucizeler ile
kuvvetlendirdi.
Enbiyanın ilki Âdem aleyhisselamdır.Sonuda Muhammed
sallallahü aleyhi vesellem dir.
Bazı hadis-i şeriflerde peygamberlerin adet ve sayıları
rivayet edildiyse de evla ve doğru olan bir sayı ile
sınırlamamaktır.
Çünkü Allah sübhanehü ayeti kerimede “Biz onların bir
kısmını sana anlattık bir kısmını sana anlatmadık.”
buyuruyor.
Bir sayı ile sınırlandırıldığı zaman peygamber olmayanı
onların içine koymaktan veya peygamber olanı onlardan
çıkarmaktan emin olunmaz.
Peygamberlerin hepsi Allah-u Teâlâ’dan aldıkları emirleri
haber verip tebliğ ettiler.
Onların hepsi sadık ve nasihat edicilerdir.

32

Enbiyanın en faziletlisi Muhammed sallallahü aleyhi
vesellemdir.
*MELAİKE
Melekler Allah-u Teâlâ’nın emriyle amel eden, kullarıdır.
Melekler günah işlemezler.Melekler erkeklik ve dişilikle
vasıflanmazlar. Meleklerde erkeklik-dişilik yoktur.
Melekler nurdan yaratılmış varlıklardır. İnsanlar ve cinler
gibi üremezler.
Meleklerin sayısını-adedini kimse bilemez ancak Allah
c.c. bilir.
*KİTAPLAR
Allah-u Teâlâ’nın peygamberler üzerine indirdiği birçok
kitapları olup emir ve yasakları cennet ve cehennemi o
kitaplarda beyan etti. Bunlar yüz dört kitap olup dört
tanesi büyük kitaplardır ki,
-Tevrat; Musa aleyhisselama
-Zebur; Davud aleyhisselama
-İncil; İsa aleyhisselama
-Kur’an-ı Kerim; Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi
veselleme indirilmiştir.
*MİRAÇ

33

Miraç hadisesi: ruh maalcesed olarak uyanık vaziyette
iken Resulüllah sallallahü aleyhi vesellemin semavata
sonra da Allah-u Teâlâ’nın dilediği yüksek yerlere kadar
çıkması haktır doğrudur.
Miraç hadisesinin ayet ile sabit olan Mescidi Haramdan
Mescidi Aksaya kadar olan kısmını inkâr etmek küfürdür.
Haberi vahid ile sabit olan kısımları inkâr edenler
ehlisünnet dışı olup bid’at ehlidir, fırakıdalledendir.
*KERAMET
Evliyanın kerameti haktır doğrudur. Peygamberden zuhur
eden harikulade-olağan üstü hadiselere mucize,
Peygamberin takva ehli olan velayet mertebesine ermiş
ümmetinden zuhur eden harikulade-olağan üstü
hadiselere keramet denilir.
Evliyadan olan bir kimseden uzak bir mesafeyi az bir
zamanda gitmek, İhtiyaç anında yiyecek ve giyecek gibi
şeylerin zahir olması, su üzerinde yürümek, havada
uçmak, hayvanlar ve cansızlar ile-cemadat ile konuşmak
ve bunlara benzer şekilde adet dışı keramet zahir olup
görülür.
Veli bir kimseden zahir olan, görünen bu keramet,
keramet sahibi evliyanın peygamberi için bir mucizedir.
Çünkü keramet; Peygambere tam tabi olan kimseden
peygamberine tam tabi olması sebebiyle sadır olur.

34

Çünkü o keramet ile onun veli olduğu zahir oluyor.
Bir kimse ancak dininde ve diyanetinde samimi olursa
veli olur. Onun diyaneti ise Resulün-Peygamberin
risaletini samimi olarak tasdik ve ikrardır.
*PEYGAMBERİMİZ SALLALLAHU ALEYHİ
VESELLEMDEN SONRA EN ÜSTÜN İNSAN
Nebi aleyhisselamdan sonra insanların en faziletlisi ve
üstünü:
Ebubekrinissıddik,sonra Ömerülfaruk, sonra Osmanı
zinnureyn, sonra Aliyyülmürteza dır. Radıyallahü anhum
ecmain
Hilafette bu tertip üzeredir.
*Hilafet otuz senedir. Sonrası meliklik, sultanlık ve
emirliktir.
*İMAMET
-İslami hükümleri uygulamak,
-Had cezalarını yerine getirmek,
-Kaleler inşa etmek,
-Askerleri teçhizatlandırmak,
-Sadakaları ve zekâtları toplamak,

35

-Devlete karşı gelenleri, hırsızları eşkıyayı yok etmek,
-Cum’a ve bayram namazlarını kıldırmak,
-İnsanlar arasında vuku bulan kavga ve anlaşmazlıkları
ortadan kaldırmak,
-Hak sahiplerinin gösterdiği şahitleri kabul etmek,
-Velisi olmayan kız ve erkek çocukları evlendirmek,
-Devletin gelirlerini adaletli şekilde dağıtmak,
-Ve bunlara benzer halkın ihtiyaçlarını karşılamak için
Müslümanlara kesinlikle, şüphesiz ve muhakkak bir
imam, önder ve lider lazımdır.
Bu imamın açıkta olması, gizli olmaması, beklenen birisi
olmaması lazımdır.
Kurayş kabilesinden ehil birisi olabilir.
Kurayş kabilesinden ehil birisi varken başkası uygun
olmaz.
İmamet Beni Haşime ve Ali radıyallahü anhın evladına
mahsus değildir.
İmamın devlet başkanının masum ve günahsız olması şart
değildir.
İmamın devlet başkanının zamanının en üstünü olması da
şart değildir.

36

Ancak siyaset sahibi olması, İslami hükümleri
uygulamaya, İslam diyarının hududunu muhafaza etmeye,
mazlumun hakkını zalimden almaya kadir, Müslüman,
erkek, hür, akıllı ve baliğ olması şarttır.
İmam-devlet başkanın fasıklığı ve zulmü sebebiye
imametten azil edilmez.
*CENAZE VE NAMAZ
Her iyi ve günahkâr imamın arkasında namaz kılmak caiz
olur.Her iyinin ve günahkâr Müslümanın cenaze namazı
kılınır.Ashab-ı Kiram ancak hayırla yâd edilir. Başka
türlü anlatılmaları yasaklanır.
Nebi aleyhisselamın cennetle müjdelediği Aşere-i
mübeşşere için biz de cennete gireceklerine şahitlik
ederiz.
Hazeri ve seferi iken mestler üzerine mesh etmeyi caiz
görürüz.
Hurma şırasını vs. sarhoş etmiyorsa haram kılmayız.
Hiçbir veli ne kadar takva olursa olsun ne kadar çok
ibadet ederse etsin asla enbiyanın-Peygamberlerin
dercesine ulaşamaz.
Bir kul ne kadar abid olursa olsun emir ve yasaklar
kendisinden sakıt olacak bir mertebeye ulaşamaz.

37

*MÜSLÜMANI KÜFRE GÖTÜREN HUSUSLAR
-Deliller, ayet ve hadisler zahirine haml olunur.
-Şeriatın hükümlerini bırakıp ehli batının iddia ettiği
batiniliğe yönelmek küfre meyil etmektir.
-Delilleri-edille-i şer’iyyeyi red etmek küfürdür.
-Günahları helal kabul etmek küfüdür.
-Günahları hafife almak, önemsememek küfürdür.
-Şeriatla alay etmek küfürdür.
-Allah-u Teâlâ’nın rahmetinden ümid kesmek küfürdür.
-Allah-u Teâlâ’nın azabından emin olmak küfürdür.
-Falcının, kâhinin gaybden-gelecekten verdiği haberleri
tasdik etmek küfürdür.
Şey: mevcut olana denir. Dolayısı ile yok olan, mevcut
olmayana şey denmez.
*ÖLMÜŞLERE DUA
Hayatta olanların ölüler için dua etmelerinde, ölülerden
dolayı sadaka vermelerinde ölüler için büyük menfaat ve
fayda vardır.

38

*DUA
Allah sübhanehü yapılan duaları kabul eder, ihtiyaçları
karşılar.
*KIYAMET ALAMETLERİ
-Deccal in çıkması,
-Dabbetülarzın çıkması,
-Ye’cuc ve Me’cucun çıkması,
-İsa aleyhisselamın semadan inmesi,
-Güneşin batıdan doğması gibi kıyamet alametlerinden
-Nebi aleyhisselamın verdiği haberler haktır doğrudur.
(Ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler ile sabittir. Bunları
inkâr Müslümanı imanından eder.)
İCTİHAD
İçtihat: maksada ermek için bütün gücünü harcamak
demektir.
Müçtehit: ayet ve hadislerden doğru hüküm çıkarmak için
bütün gücünü harcayan demektir.
Müçtehit olabilmek için ayet ve hadislerin dalbilibaresi,
dalbiddelalesi, dalbiliktizasını, dalbilişaresini, hakikat,
mecaz, sarih, kinaye, has, aam, müşterek, müevvel, zahir

39

nas, müfesser, muhkem, hafi, müşkil, mücmel,
müteşabih, sebebinüzul, sebebivürud ve hadis ilminin
incelikleri gibi bir çok ilme vakıf olmak icap eder.
Müçtehit bazen hata eder bazen de isabet eder.
Dört hak mezhep imamlarının ihtilafları ümmeti
Muhammed için geniş bir rahmettir. Beşerin Resulleri
(Peygamberleri) meleklerin Resullerinden faziletlidir.
Meleklerin Resülleri de beşerin umumisinden faziletlidir.
Beşerin umumisi ise meleklerin umumundan faziletlidir.
*EN DOĞRUSUNU ALLAH SÜBHANEHÜ DAHA İYİ
BİLİR
Başta Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem olmak üzere,
Ashab/ı Kiram aleyhimürrıdvan,
Tabiin,
Selefisalihin,
Dört hak mezhebin imamları,
İmam-ı Gazali,
İmam-ı Rabbani,
Abdulkadir-i Ceylani,
Hacı-Bayram-ı Veli,

40

Akşemseddin-i veli
Mahmud Hüdai
Vs. İslam âlimleri
Son devrin Osmanlı ulemasından;
Elmalılı Hamdi Yazır,
Ömer Nasuhi Bilmen,
Düzceli Zahit Kevseri,
Mustafa Sabri,
Abdülhakim Arvasi,
Süleyman Hilmi Tunahan,
M. Zahit Kotku,
Gibi buraya sığmayacak birçok ulema-i kiram hazretleri
ehlisünnet yolunun kilometre taşlarıdır. Rahmetullahi
Teâlâ aleyhim ecmain
Dini hususlarda bir müşkilimiz olduğunda takip
edeceğimiz yol ve güzergâh Ehl-i sünnet âlimlerinin
yoludur. Ehl-i sünnetin dışındakiler bid’at ehlidir dal ve
mudildir.
Resul-ü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimiz
Ashabı Kiram ile otururlarken kumun üzerine düz bir

41

çizgi çizip sağına ve soluna kırık çizgiler çizdikten sonra,
düz çizgiyi göstererek; “ Bu benim dosdoğru yolumdur
ona tabi olunuz. Bu doğru yolun sağındaki ve solundaki
kırık çizgiler de Şeytanın yollarıdır onlardan uzak
durunuz.” Buyurdu.
Doğru yol ehlisünnet yoludur.
Diğer yollar Şeytanın yollarıdır.
Allahım bizleri Sırat-ı Müstakimde sabit kıl.
Hidayetini nasip ettikten sonra ayağımızı kaydırma.
Bizi hak yoldan caydırma.
İslam büyüklerinin yolundan ayırma.
Her türlü irşad ve muvaffakiyet ancak Allah c.c.ye aittir.
Bu risalenin basılmasında emeği geçenlere dua etmenizi
temenni eder biz de size dua ederiz.
Hidayete tabi olanlara selam olsun!

42

43
2.Kitap
HULASATUT-TASAVVUF
TERCÜMESİ
MUHAMMED FEVZİ BATUMÎ
TASAVVUFUN HULASASI (ÖZETİ)
Mütercim: ERGÜN TELİS
(Tarikat ve tasavvuf: Bir Mürşidi kâmil, bir Şeyh
rehberliğinde Nefs-i terbiye etme yoludur.
Nefs insanın bineğidir. Terbiye edilmemiş Nefs terbiye
edilmemiş bir at binmek gibidir ki binicisini en tehlikeli
uçurumlardan aşağıya atar.
Terbiye edilmiş Nefs ise insanı menzili maksuduna
ulaştırır. ( Mütercim.)
(Nefsi terbiye etmenin en müessir kamçısı Şeriatın
kurallarına riayet etmektir.
Sen bil ki: Şeriatın edeplerinden bir edebe riayet etmek,
tenzihen de olsa bir mekruhtan sakınmak zikir, tefekkür
ve murakebeyle meşgul olmaktan merteberce daha üstün
ve daha faziletlidir.) İmam-ı Rabbani ‘kuddise sırruhu’.
Mektubattan. (Kıyamet günü insanlar tarikatten değil,
Şeriatten sual olunacaklar) İmam-ı Rabbani kuddise
sırruhu-Mektubattan.
“Allah c.c.ye hakiki kul olmaktan daha üstün bir makam
ve mertebe yoktur.
Tarikat ve tasavvuf islamı ihlaslı yaşamayı Allah c.c.ye
iyi bir kul olmayı öğreten bir yoldur.”(Mütercim.)
(Dağlarda yetişen meyve ağaçları aşılı olmadığı için
meyve verse dahi meyvesi, aşılı bir ağacın meyvesi kadar
lezzetli olmaz! Tarikat ve tasavvuf aşılanmaktır.)
Ebu Ali ed-Dekkak ‘kuddise sırrruhu’

44
(TAKDİM)

İş bu risale Medinei-münevvere’de yaşamış
“MUHAMMED FEVZİ BATUMî” kuddise sırruhu ya
ait olup hicri 1370 tarihinde yazıldığı anlaşılmaktadır.
Tasavvuf ilmini delilleriyle ve en kısa şekliyle
anlatmaktadır.
Bir vesileyle elime geçen bu risaleyi okuyunca, şimdiye
kadar kulaktan duyma şifahi bazı malumatı, aklî ve naklî
delilleriyle bu risalede görmüş oldum.
Kendim istifade ettim. Okuyanların da istifade
edebileceklerini düşünerek, Arapça bilmeyen
kardeşlerimize faideli olmak düşüncesiyle, mümkün
mertebe bila ziyadetin vela noksan aslına sadık kalarak
tercümesini yapmaya çalıştım.
Risalede geçen ayeti kerimelerin surelerini ve ayet
numaralarını tesbit edip ekledim.
Risalede geçen bazı ayetlerin başını ve sonunu da
ekledim.
Risaledeki Hadisi Şeriflerden, bulabildiklerimin
me’hazlarını da yazdım.
Aslından faidelendirdiği gibi tercümesiyle de
faidelendirmesini, her şeyin mutlak sahibi ve maliki olan
Allah sübhanehüden niyaz ederiz.
Her türlü hata, noksan ve eksiklerden dolayı Allah
Teâlâ’dan affımızı dileriz.
Ancak O’na kulluk eder, ancak O’ndan yardım isteriz.
Tasavvuf ve tarikatler hakkında yazılmış birçok eser
olmakla beraber hacmi küçük muhtevası büyük olan bu
risale tarikatın hak olduğunu ve faidelerini delilleriyle

45

izah edip bilhassa Nakşibendi yolunun, usulünü,
şartlarını, erkânını ve adabını kısa ve özet olarak
anlatmaktadır.
Son zamanlarda Tarikatlere ve tasavvuf erbabına,
tasavvufla alakalı dini cemaatlere çok yönlü saldırılar
olmakta, her toplumda görülebilecek münferit hadiseler,
abartılıp tarikat ve tasavvufun ve mensuplarının tamamı
aynı kefeye konularak insanları tarikatlardan ve
cemaatlerden soğutmaya yönelik kara propogandalar
yapılmaktadır!
Dolayısıyla bütün kurum ve kuruluşlara sızmaların
olduğu bir zamanda tarikatlerin ve cemaatlerin içerisine
kötü niyet sahibi kimselerin sızmış olabileceğini,
insanları bilhassa yeni nesli İslamdan, tarikatlerden ve
cemaatlerden soğutmak için çalışıyor olabileceklerini de
göz önünde bulundurmalıdır!
Bu kara propaganda neticesinde tarikat ve tasavvufun
hakikatini bilmeyen birçok Müslüman hakkı batıldan,
doğruyu eğriden ayırmak yerine gafilane bir şekilde neye
muhalif olduğunun farkında olmaksızın tarikat ve
tasavvuf karşıtı haline gelmektedirler.
Halbuki tarikat yol demek olup İslamı güzel ve displinli
yaşamanın adıdır.
Tarikat: Bir rehber eşliğinde yolculuk demektir. Rehberin
adı Mürşid veya Şeyhtir.
Elbette İslamın usulüne muhalif olan her yol ve sistem,
her tarikat ve cemaat batıldır.
Ancak: Tarikat ve tasavvufun hakikatine muhalif olmak
ta batıldır.
Mensuplarında hata ve kusur, eksik ve noksan olabilir
lakin tarikat ve tasavvuf haktır.

46

Tarikat ve tasavvuf: Allahın, Resulüllahın ve
Evliyaullahın sevgi ve muhabbetiyle İslamı güzel
yaşamaktır.
Kalben, manen Allah ve Resulüllah sevgisiyle Allah
dostlarıyla, sadıklar ile beraber olmanın onları sevgi ve
muhabbetle hayal etmenin, onların yolunu takip ederek
yaşamanın neresi yanlışdır?
Herhangi bir insanı, güzel bir yeri, bir mesire alanını, bir
pınarın başını hayal etmek yanlış ise kusur ise böyle bir
yanlışı ve kusuru işlemeyen bir insan bulamazsınız!
Tarikat ve tasavvuf: Her işinde, her ibadetinde ihlaslı
olmaktır bu da Şeriatın emridir. Bunun neresi yanlıştır?
Tarikat ve tasavvuf: Nefs terbiyesidir.
Nefsi, dini celili İslamın, örfün ve aklın, kötü ve çirkin
gördüğü her türlü söz, fiil ve hareketlerden, kalbi de
manevi hastalıklardan kısaca; kibir-gurur, hased-
kıskançlık, riya-gösteriş, şan-şöhret gibi ahiretine zarar
verecek her türlü kötü düşüncelerden hatta masivallahtan
arındırmakdır. Bunun nesi yanlıştır?
Tarikat ve Tasavvuf: Haram işlememek, hak yememek,
gıybet etmemek, iftira etmemek, insanlarla iyi geçinmek,
ahlaklı olmak, namuslu olmak, dini uğruna can vermek,
insanlara iyilik yapmak velhasıl insanca ve İslamca
yaşamaktır bunların neresi yanlıştır?
Bu manada Tarikat ve tasavvuf: Hacı Bayram-ı Velinin,
Akşemseddinin, Mevlananın, Yunus Emrenin,
Abdulkadir Geylaninin, İmamı Rabbaninin, Şah-ı Nakşi
bendinin ve onların yolunda giden vs.evliyaullahın
(Kaddesallahu esrarehüm ecmain.)
Ve de hazreti Ebu Bekrin, Selmanı Farisinin, Hazreti
Alinin ve diğer ashabı kiramın (radıyallahü Teâla anhum
ecmain)

47

Ve de Resulüllah sallahu aleyhi vesellemin yolu
demektir.
Şu halde Tarikat ile tarikat ehlini, yol ile yolcuyu ayrı
mütalaa etmelidir.
Hatayı yolda değil yola riayet etmeyen yolcuda, trafik
kurallarında değil, kurallara riayet etmeyenlerde
aramalıdır!
Tasavvuf: Ancak ehlinin ve bu manevi zevkten nasibi
olanların bilip anlayacağı bir mevzudur.
Tasavvufu tasavvuf ehli bilir ve anlar.
Tasavvuf: Hal işi olup sözle anlaşılamaz ve anlatılamaz.
Tasavvuf: Ancak yaşanarak, manevi zevkine varılan bir
yoldur.
Tasavvuf: Ancak ehline ve sevdalısına anlatılır.
Maddi vasıtalar, menzili maksuda ulaştırdığı gibi,
Peygamberler ve onlara tabi olup onların yolundan giden
Müctehidlerin, Şeyhlerin, Mürşidlerin, Âlimlerin ve
Evliyaullahın hepsi, esas maksad olan Allah Tealayı,
sıfatlarını öğretip ona kul olmanın yolunu anlatan birer
Rehber, Mürşid, vasıta ve vesiledirler.
Esas maksad marifetullahdır. Her türlü irşad ve
muvaffakiyet, himmet, hikmet ve inayet ancak ve sadece
Allah Teâlâ’ya mahsustur.
Günümüzde tasavvufu kabul edenlerden, red edenler,
ikrar edenlerden, inkâr edenler daha çoktur.
Zamanımızda Tasavvufu anlatan çoktur, lakin Şeriata
uygun olarak tam manasıyla yaşayabilen azdır.
Elbette her meydanın erleri farklıdır. Her makamın bir
mukimi, her sahanın bir söz sahibi, her ilmin, sanatın ve
hastalığın bir erbabı ve mütehassısı vardır. Herkes her
işten anlamaz. Herkes her işi tam yapamaz. Herkes her
sahada söz sahibi olamaz. Herkes her sahada at
koşturamaz. El, elden üstündür arşa kadar.

48

Allah c.c.; “Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini
yükseltiriz. Her ilim sahibinin fevkınde ve üstünde daha
büyük, daha iyi bir âlim vardır.”Buyuruyor. Yusuf s 76.a-
meali
(Elbette en büyük âlim Allah c.c.dür.)
*Tasavvufun Şeyh, Mürşid denilen üstazları vardır ve
zahiri âlimlerden farklıdır.
Her Mürşid ve Şeyh âlimdir ve âlim olmalıdır. Ancak her
âlim şeyh ve mürşid olamaz!
Herkes tasavvuf ilmini bilmez.
Bilse de yaşamadıysa ve yaşamıyorsa o manevi zevki
tatmadıysa anlayamaz! Nitekim normal hayatta da
böyledir. Nice profesörler, mühendisler vardır. Fakat
Cep telefonu, bilgisayar ve teknolojinin birçok aletlerini
yapamıyorlar. Nice Doktorlar var hepsi kalp, göz ve
beyin ameliyatı yapamazlar. Bunları sadece işin ehli
olanlar yapabilmektedir.
İnsanların yapamadıkları ve anlayamadıkları işleri inkâr
etmeleri ve bu işlere karşı çıkmaları ne kadar yanlış ve
mantık dışı ise Tasavvuftan anlayamayanların da
tasavvufu inkâr etmeleri bir o kadar yanlış ve mantık
dışıdır.
İdraki-meali bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu sıkleti çekmez.
Ziya Paşa
Şu halde bir insanın anlayamadığı, bilemediği,
yapamadığı hususları inkâr edip karşı çıkmak yerine
acziyyetini itiraf edip susması da bir idrak ve anlayıştır.
İnkâr edenler; İnsan bilmediğinin düşmanıdır sözünde
ifade edildiği üzere bilemediklerinden ve
anlayamadıklarından inkâr edip tasavvufu red ediyorlar.

49

Hatta haddi aşıp tasavvufta bir Allah dostunu kalbten ve
gönülden sevmekten ibaret olan(Rabıta)nın şirk olduğunu
iddia ediyorlar. Allah c.c.ye secde eden ehli kıbleyi tekfir
ediyorlar. Çok büyük bir hata işliyorlar.
Halbuki peygamberimiz sallallahü aleyhi vesellem: İman
etmediğiniz müddetçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi
sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.
Ben size bir şey öğreteyim ki onu yaparsanız birbirinizi
seversiniz;selamlaşınız. Buyurdu. (S.Müslim-Tirmizi-
İbn-i Mace)
Mü’minlere; Birbirinizi sevmedikçe mü’min olamazsınız.
Buyurulmuşken, bir Allah dostunu bir şeyhi, bir mürşidi
kâmili seven bir müslüman nasıl tekfir edilebilir?
Tasavvufa muhalif olanlar anlayamadıkları ve
tatmadıkları bu manevi zevki inkâr etmek ve ehli rabıtayı,
ehli-tasavvufu tekfir etmek yerine, hiç olmazsa, onlara
düşman olmamaları, karşı çıkmamaları inançları ve
ahiretleri açısından daha faideli olur.
*Tasavvuf ve tarikatte esas maksad Şeriatı güzel
yaşamaktır. Keşf ve keramet değildir.
Tarikat ve tasavvuf, Şeriattan ayrı bir yol da değildir.
Tarikat ve tasavvuf, Şeriata muhalif olduğu takdirde batıl
ve sapık tarikat olur. Mensupları da dal ve mudil olur.

Şeriatın emirleri ve yasakları temel mesabesindedir.
Temel atılmadan bina inşa edilemez. Zira temelsiz bina
ayakta durmaz. Temelsiz bina olmadığı gibi Şeriatsız
tasavvuf da olmaz.

50

Bu işin tartışmasız imam ve önderlerinden olan İmamı
Rabbani müceddidi elfi-sani Ahmedi Farukiyyisserhendi
hazretleri;
Şeriatın bir emrini yerine getirmek, hatta tenzihen de
olsa bir mekruhtan sakınmak, yapılacak birçok zikirden,
rabıta ve murakabeden çok daha faziletlidir buyuruyor.
(Mektubat)
Şu halde Şeriat nedir ? Şeriat; Allah c.c.nün emirleri ve
yasakları Peygamber s.a.v.in sünnetleridir.(Tarikat ve
tasavvuf ise bunları ihlaslı bir şekilde yerine getirmektir.)
Yani Şeriat:
-Farzları eda etmektir.
-Haramlardan ve mekruhlardan sakınmaktır.
-Haram lokma yememektir.
-Haksız yere şahıs, vakıf, dernek, devlet ve millet malı
yememektir.
-Gıybet, dedikodu etmemektir.
-İftira etmemekdir.
-Kim olursa olsun hiçbir insanı hor ve hakir görmemektir.
-Dünyaperest olmamaktır.
-İbadetlerini ihlaslı yapmaktır.
-Riyakâr olmamaktır.
-Her yaptığı işi Allah rızası için yapmaktır.
-Ehli kıbleyi sevmektir.
-Ehli kıbleyi tekfir etmemektir.
-Dini dünyaya alet etmemektir.
-İnsanlara yük olmamaktır.
-İnsanlara yardım etmektir.
-Kalp kırmamak, gönül yıkmamaktır.
-Hulasa ahlaklı, medeni düzgün bir insan olmaktır.
Tarikat ve tasavvuf da aynıdır. İslamın bu güzel
prensiplerine hassasiyetle riayet etmektir.

51

Hangi tarikat olursa olsun Şeriatın emirler ve
yasakalarına riayet edilmiyorsa çekilen zahmetler,
yapılan zikirler istenilen faydayı vermez. İnsanı menzili-
maksuda ulaştırmaz!
Çünkü paslı bakır kalay, çatlak testi su tutmaz.
*Bu risalede tasavvuf ve rabıtayı inkâr edenlere ikna
edici birçok deliller vardır.
Tasavvuf ve rabıtayı ikrar eden, fakat ihmal edenlere de
teşvikler vardır.
Tasavvuf ve rabıta ehli olup yıllardır yerinde sayan,
seyru-sülûkünü tamamlayamayan, bir adım dahi
ilerleyemeyenlere de, birçok ikaz ve irşad vardır.
İmamı Rabbani hazretleri kurtuluş üç şeye bağlıdır.
Bunlar:
1.İlim
2.Amel
3.İhlastır buyurdu.(Mektubat)
İşte bu risalede;
Bu hususların ehemmiyeti ve keyfiyeti, usul ve adâbı,
Rükün ve şartları anlatılmaktadır.

Mütercim: Ergün Telis /5.11.2019

52
Bismillahirrahmanirrahim
Rahmetini kullarından dilediklerine tahsis eden, fazlıyla
ve hidayetiyle seçtiği kullarını seven Allah Tealaya hamd
olsun.
Feyzi ve yardımı bütün mevcudata şamil olan Nebi
aleyhisselama ve onun en sağlam ve en güzel yoluna
sülûk edip giren, Nebi aleyhisselamın al ve ashabına
salatuselam olsun.
Besmele, hamdele ve salatuselamdan sonra abdi aciz
Muhammed Fevzi der ki:
Bazı dostlarım benden tasavvuf hakkında kısa bir risale
yazmamı istediler.
Ben de bu hususta ilmimin ve sermayemin az olduğunu
bilmekle beraber gaye ve maksadıma ulaşmak için
istihare namazı kılıp Allah c.c.ye ilticadan sonra onun
çok büyük fazlından yardım isteyerek ve onun umumi
lütfundan medet dileyerek, dostlarımın isteklerine cevap
verdim.
Tasavvuf hakkındaki bu risaleyi, on dokuz bölüm ve bir
hatimeden ibaret olarak yazdım.
*1.Bölüm: Tasavvufun beyan ve izahı ve bu isimle
isimlendirilmesinin sebebi hakkındadır.
Sen bil ki: Bu ilmet tasavvuf diye isim verilmesinde
birçok görüşler vardır. Fakat bunların arasında en doğru
ve sahih olanı şudur;
Tasavvuf ehli olan Allah dostlarının iç âlemleri, gönül ve
kalpleri, marifetullah ve tevhid nuruyla safi ve temiz
olduğu için onlara (Ehli tasavvuf) tasavvuf ehli
denilmiştir. Veya onlar dünyevileşmekten uzak olmakta
(Ashabı-suffa)ya suffa ashabına intisap ettikleri, onların
yoluna girdikleri için onlara (Ehli tasavvuf )denilmiştir.
Ehli tasavvufun ıstılah ve deyimlerinde Tasavvuf; İlahi
ahlak ile ahlaklanıp kulluk vasıflarıyla aşılanmaktır.

53
Sen bil ki; tasavvuf kelimesi dört harftir.
-Ta
-Sad
-Vav
-Fa
*Ta harfi; tövbeye delalet eder.
Tövbe iki kısımdır.
1.Zahiri tövbedir.
Zahiri tövbe el, ayak, göz, kulak gibi bütün zahiri
uzuvlarıyla her türlü günahlardan ve çirkinliklerden vaz
geçip ibadet ve itaata yönelmektir.
2.Batini tövbedir.
Batini yani iç âlemindeki, kalbiyle ve gönlüyle bütün iç
âleminde ki tavır ve halleriyle batini muhalefetlerden,
yani iç âleminde Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına
itiraz edip muhalefet etmekten vaz geçip o emirlere kalbi
safiyetle muvafakat etmeye, o emirleri itirazsız bir
şekilde severek yerine getirmeye yönelmektir.
Ahlakı zemmimeler, yani Şeriatın ve aklın çirkin gördüğü
hal ve alışkanlıklar, Ahlakı hamide ile yani Şeriatın ve
aklın güzel gördüğü ahlak ile değiştirildiğinde tasavvufun
(Ta) makamı tamam olmup elde edilmiş olur.
*Sad makamı:
Sad “safadan”safi ve temiz olmaktan gelir.
Safa iki kısımdır.
1.Kalbin safası, yani kalbin safi ve temiz olmasıdır.
2.Sırrın safası, yani sırrın safi ve temiz olmasıdır.
*Kalbin safi ve temiz olması:
-Helal olsa bile çok yiyip içmekten
-Haram ve şüpheli şeyleri yiyip içmekten
-Çok konuşmaktan
-Çok uyumaktan

54

-Dünyalık işleri çok düşünmek gibi kalpte gaflet ve
zulmet oluşmasına sebep olan beşeri kederlerden ve
üzüntülerden sakınmak ve kalbi tasfiye edip
temizlemektir.
Kalbi yukarıda anlatılan düşüncelerden temizlemek,
ancak kalp huzuruyla Allah c.c.yü zikir etmeye devam
etmekle elde edilir.
Allah sübhanehü şöyle buyuruyor:
“Hakiki mü’minler ancak Allah c.c.zikir olunduğu zaman
kalpleri ürperip haşyet duyanlardır. Onlara Allahın
ayetleri okunduğu vakit imanlarının nuru ziyadeleşir ve
yalnız rablerine tevekkül edip güvenirler. Onlar namazı
dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan
harcanması gereken yerlere infak ederler. İşte gerçek
mü’minler bunlardır. Onlara Rableri katında dereceler,
büyük bir af ve mağfiret, cennette de kıymetli bol rızık
vardır. (Enfal suresi 2.3.4. ayetler)
“Haşyet ”tazim ve hürmet ederek korkmak ve çekinmek,
demektir.
Bu manada haşyet: Ancak, gaflet uykusundan uyanıp
kalp(çirkin huylardan ve masivadan) tasfiye edildikten
sonra olur.
*Sırrın safası, yani sırrın safi ve temiz olması:
Allah’u Teâlâ’dan başka şeyleri düşünmekten sakınıp
sırrındaki sır diliyle Allah subhanehünün isimlerine
devam ederek Allah’u Teâlâ’ya muhabbet etmektir.
Bu hal ve sıfat elde edildiği zaman tasavvuftaki “Sad”
makamı tamam olup elde edilmiş olur.
*Vav makamına gelince:
Vav, kalbi tasfiyeye bağlı olarak velayete delalet eder.
Velayetin neticesi Allah’u Teâlâ’nın ahlakıyla ahlaklanıp
beşeri sıfatlardan arındıktan sonra Allahın sıfatlarıyla
örtünmektir.

55

*Hadisi kutside Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu:
“Kim benim veli bir kuluma düşmanlık yaparsa ben ona
tarafımdan harb ilan ederim.
Kuluma farz kıldığım ibadetlerden daha sevimli, daha
kıymetli bir ibadetle kulum bana yaklaşamaz.
Kulum farzlardan sonra nafile ibadetlerle de bana
yaklaşmaya devam eder.
Bu ibadetler vesilesi ile kulumu severim.
Ben azimüşşan bir kulumu sevdiğimde ben ona kulak,
göz, el ve dil olurum.
-Benim sevdiğim kulum, benim razı olacağım şeyleri
dinler ve işitir.
-Benim razı olacağım şeyleri görür.
-Benim razı olacağaım şekilde konuşur.
-Benim razı olacağım işleri tutar.
Sevdiğim kulum benden bir şey istediği zaman ben onun
istediğini muhakkak veririm.
O kulum benden af ve mağfiret dilediği zaman ben onu
kesin af ederim.
Sevdiğim kulum bana sığındığı zaman ben muhakkak onu
korurum.
(Buhari-Ahmed bin Hanbel-Beyhaki-Fethulbari)
Kul: Allah sübhanehüden başka şeyleri düşünmekten
arınıp temizlendiği zaman Tasavvufun “Vav”makamı
yani velayet makamı elde edilmiş olur.
Bunlardan sonra “Fa ”makamı gelir.
*“Fa”makamı: Allah Teâlâ’da fani olmak demektir.
Yukarda anlatılan hususlar ile beraber kulda beşeri ve
nefsani sıfatlar, beşeri ve nefsani istek ve arzular yok
olduğu zaman, Allah’u Teâlâ’nın güzel sıfatları kalır.
Böyle bir durumda “Fena-fillah”makamına eren kul, baki
olan Allah’u Teâlâ ile ve Allah’u Teâlâ’nın razı olacağı
haller ile beraber kalır.

56

Kendisinden razı olunan kul, kendisinden Razi olan
Allah’u Teâlâ ile beraber olur.
Salih amelin neticesi, manaların çocuğu diye
isimlendirilir ki bu insanın hakikatinin yüzüdür.
(Bu salih ameller neticesinde terbiye olan insan manaların
çocuğu mesabesinde olur)
*Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Her kim izzet, şeref, haysiyet ve kuvvet istiyorsa iyi
bilsin ki, izzet ve şeref tamamiyle Allah’a aittir. Ona
ancak güzel sözler yükselir. Salih amel de sahibini
yükseltir. Kötü hile ve tuzakları kuranlara gelince onlara
şiddetli bir azap vardır. Onların hile ve tuzakları ve
kendileri mahv olur ” (Fatır süresi; ayet-10)
Allah sübhanehü için olmayan, Allah’u Teâlâ’dan başka
ortaklar edilen, her amel ve ibadet, her hizmet ve himmet,
her çaba ve gayret ameli yapan kimse gibi helak
olacaktır. (İhlassız amellerin bir faydası olmayacaktır.)
Böylece ibadetlerini sırf rıza-ı İlahi için yaparak fena
makamı tamam olduğu zaman, kurbet ve yakınlık
âleminde beka makamı elde edilmiş olur.
*Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz muttakiler muktedir melik olan Allahın
yanında <mak’adı sıdkda> cennetlerde ve nehirlerde
olacaklar” (Kamer suresi; ayet- 54-55)
*Sen evvela bil ki: Hakiki mürşid, gerçek hidayet edici,
muvaffak kılıcı, murad edici ve yaratıcı ancak şerik ve
ortağı olmayan Allah’u Teâlâdır.
-Enbiya aleyhimüsselam,
-Resuller,
-Kitaplar,
-Âlimler,
-Şeyhler hepsi ancak birer sebep ve vesiledir.

57

Müsebbibülesbap, sebepleri yaratan ancak Allah
sübhanehüdür.
Her şey Allah subhanehünün iradesi ve yaratmasıyla olur.
Akıl baliğ olan kul, gücünün ve takatinin yettiği kadarıyla
Allah subhanehünün emirlerini eda etmekle ve
yasaklarından sakınmakla mükellef ve sorumludur.
*Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Allah ancak herkesi gücünün yeteceği şeyle mükellef
kılar.
-Herkesin kazandığı kendisine,
-Yüklendiği vebal de aleyhinedir.
-Rabbimiz unuttuk ve hata ettikse bizi muaheze etme.
-Rabbimiz bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır
yük yükleme.
-Rabbimiz bize gücümüzün yetmeyeceği şeyleri de
yükleme.
-Rabbimiz günahlarımızı affet!
-Rabbimiz bizi bağışla!
-Rabbimiz bize merhamet et!
-Rabbimiz sen bizim Mevla’mızsın!
Artık kâfirler güruhu üzerine bize yardım et! (Bakara
sûresi; ayet- 286)
Teklifin yani bir kulun emir ve yasaklardan sorumlu
olmasının sebebi akıldır.
Bu sebepten dolayı “mecnun ”yani aklı olmayan kimse
mükellef ve sorumlu değildir.
Sıbyan yani buluğ çağına ermemiş çocuklarda, buluğ
çağından önce akılları noksan olduğu için sorumlu ve
mükellef değildirler.
*Akıl: kalpte bir nurdur ki eğer akıl, ahlak-ı zemime ile
yani çirkin ve kötü ahlak ile veya nefse ve heva-i hevese
mağlup olarak, üzeri örtülmemiş ise akıl ile hak ve batıl
bilinir.

58

Nefse ve heva-i hevese, tabi olmak, günah işlemek aklı
örter, aklın nurunu söndürür. Bu durumda akıl hak ile
batılı seçemez hale gelir.
Hâkim: Allah’ın kelamı olan kur’anı kerimdir yani
şeriattır.(hüküm şeriata göredir)
Akıl: Âlimlerin öğretmesi, Şeyhlerin ve Mürşidi-
kâmillerin irşadı ve yol göstermesi ile Şeriatı anlamak
için bir alettir.
Her şeyh âlimdir.”yani şeyhlik davasında olan kimsenin
âlim olması lazımdır.”
Ancak her âlim hakikatte şeyh değildir. Aralarında umum
husus min vecih vardır.
Çünkü âlim, eğer ilmiyle amel edip ayni zamanda ihlaslı
olursa o âlim Şeyhtir ve Mürşittir.
Ancak âlim ilmiyle amel etmezse veya amellerinde ihlaslı
değilse o âlimdir fakat Şeyh ve Mürşid olamaz.
(Himmete muhtaç dede başkalarına nasıl himmet
ede)Mütercim.
Sen bil ki: Şeriatın üç cüz’ü vardır.
1.ilim
2.amel
3.ihlas
Bu üç cüzden hepsi birlikte, beraber tahakkuk etmedikçe
şeriat tahakkuk etmez. Yani şeriat yerine getirilmiş ve
şeriatla amel edilmiş olmaz.
Ne zaman ki şeriatın üç cüz’üde birlikte yerine getirilerek
şeriat tahakkuk ederse işte o zaman, dünyevi ve uhrevi
saadetlerin hepsinden üstün olan, Allah c.c.nün rızası
tahakkuk eder.
*Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Allah erkek Mü’minlere de kadın Mü’minlere de içinde
ebedi kalmak üzere altından ırmaklar akan adin
cennetlerini ve çok güzel meskenler ve köşkler vaad etti.

59

Allahın azıcık dahi razı olması ise bütün her şeyden
büyüktür.
İşte büyük kurtuluş da budur”Tövbe süresi ayet 72
(Şeriattan, tarikattan, tasavvuftan ve hakikattan tek
maksad, Allah c.c.nün rızasını elde etmektir. Bir kul için
Rızai-ilahiden daha büyük bir şey yoktur)
Şeriat dünyevi ve uhrevi bütün saadetleri tekeffül etmiş
olup Şeriattan başka bir şey, başka bir yol aramaya bir
ihtiyaç kalmamışıdır.
Sofilerin imtiyaz ettikleri tarikat ve hakikat ise şeriatın
üçüncü cüz’ü olan ihlası tamamlamakta şeriatın
hizmetçileridir.
(Tarikat, tasavvuf ve hakikat Şeriattan ayrı ve gayrı bir
yol değildir)
*Allah sübhanehü şöyle buyuruyor:
“Onlar ancak, din Allah için olup ihlaslı olarak ibadet
etmeleri,
Namazı dos doğru kılmaları,
Zekâtı vermeleri için emir olundular.
İşte doğru din budur” Beyyine süresi ayet 5
Tarikat ve hakikati elde etmekten maksat şeriatı tam
yaşamaktır. Şeriattan öteye başka bir şey elde etmek için
değildir.
Tasavvufta seyru-sülükten(Mürşidi-kâmilin gösterdiği
yoldan gitmekten) maksat ise ihlas makamını elde
etmektir ki;
Afaki ve enfüsi, insanın kalbindeki ve dışardaki batıl
ilahları ve putları yok etmek, ihlas makamını elde etmeye
bağlıdır.
(İhlas makamı elde edilmedikçe kişi enfüsi olarak, ya
nefsini ilah ve mabut edinir.
Yâda afaki olarak dışarda bir takım insanları ilah ve
mabut edinir.

60

Yaptığı amelleri, hizmetleri birilerinin görmesi, duyması
için, birilerinin gözünde ve gönlünde yer edinmek için
yapar.)Mütercim
*Allah sübhanehü şöyle buyuruyor:
“Nefsini ve Hevasını ilah ve mabut edinen kimseyi
gördün mü?
Allah, bir ilim üzerinde kendisini şaşırtmış,
Kulağını ve kalbini mühürlemiş,
Gözüne de perde çekmiş ise, artık onu Allahtan başka
kim yola getire bilir?
Hiç düşünmüyor musunuz siz?” (Casiye suresi; Ayet- 23)
İşte bu ihlas: Şeriatın önemli cüzlerinden bir cüzdür.
İşin hakikati ihlastır.
Ancak herkesin anlayışı bunu idrak edemez.
(İhlassız yapılan bir amel ve ibadet ruhsuz cesed
gibidir.)Mütercim
İmamı Rabbani müceddidi elfi Sani Ahmedi
Farukiyyisserhendi kuddise sirruhu da mektubatta ayni
şekilde anlatmıştır.
*Allah c.c. şöyle buyuruyor:
“Rabbimiz bize hidayet ettikten sonra kalplerimizi
kaydırma! Sen tarafından bize rahmet bağışla! Şüphesiz
sen çok bağışlayansın.” (Ali İmran suresi; ayet- 8)

*İKİNCİ BÖLÜM
İkinci bölüm tarikatın usul ve şartlarını beyan ve izah
hakkındadır.
Sen bil ki: bu yolda meram ve gayeye kavuşmak ve
ulaşmak için bir takım şartlar ve usuller vardır.
*TARİKATIN ŞARTLARI
Tarikatın şartları dörttür.

61

1.İtikat ve inancı Maturidi ve Eş ’ari esası üzerine tashih
etmektir.
(İtikad ve amelde Ehli-sünnet vel-cemaat itikadı üzere
olmaktır.)Mütercim
2.Tevbe-i Nasuh ile tövbe etmektir.
Tevbe-i Nasuh, günahların tamamını, gizlisini, aşikârını
terk edip Allah Teâlâ’ya tam yönelmektir.
3.Sünnet-i Nebeviyye ile amel edip Şeriatın hükümlerine
sımsıkı yapışmak, bid’atlerden uzak bir şekilde din-i
celili İslamın adap ve edebiyle edeplenmektir. Bu da
ancak dört büyük hak mezhep imamlarından birisine tabi
olmak ve o mezhepte mutemet olan fetvalar ile amel edip
ihtiyatlı olanı almakla olur. Yani nadir görüşlerle değil,
esah olan, en doğru görüşlerle, ruhsatlar ile değil de
azimetle amel etme yolunu tutmak ile olur.
4.Deni ve kötü olan bid’atlerden sakınmaktır.
Yani ehli-sünnetin dışında kalmış, İslamın dört hak
mezheb âlimlerinden herhangi birisinin tasvip etmediği,
sapık fırkalardan herhangi birisinin ihdas edip ortaya
koyduğu itikat ve inançlardan, söz, amel ve fiillerden
uzak durmaktır.
*Hadisi şerifte Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu:
En güzel söz Allah celle celalühünün kelamıdır. En doğru
yol Muhammed sallallahü aleyhi vesellemin yoludur.
İşlerin en kötüsü bid’atlerdir. Yani dinin aslında olmayıp
sonradan uydurulan şeylerdir. Sonradan uydurulan şeyler
bid’attır. Her Bid’atte dalalet ve sapıklıktır.
(Müslim-ebu Davud, Nesai –Ahmed-Darimi)
*TARİKATIN USULLERİ
Tarikatın usulleri dörttür.
1.Tevhid

62

2.Marifet
3.Muhabbet
4.Ubudiyyet, yani Allah’u Teâlâ’nın kaza ve kaderine
razı olarak kulluk yapmaktır.
*Allah’u Teâlâ hadis-i kutsisinde şöyle buyurdu:
“Ben gizli bir hazine idim bilinmeyi istedim. Bilinmek
için mahlûkatı yarattım.
Başka bir rivayette; “Beni tanımaları için mahlûkatı
yarattım.”
Bir başka rivayette de “Benimle beni bilsinler için
yarattım.” Diye anlatılır. (İsfahani)
*Allah sübhanehü şöyle buyuruyor:
“Ben azimüşşan cinleri ve insanları ancak bana ibadet
etsinler için, beni bilsinler için yarattım.” (Zariyat süresi,
ayet -56)
Yani beni tanısınlar benim bir ve tek olduğumu bilsinler
için yarattım. Hadisi kutsiden ve ayeti kerimeden
anlaşıldı ki yaradılışın sebebi:
-Muhabbetullah
-Marifetullah
-Tevhid
-Kaza ve kadere rıza ile ubudiyet ve kulluk etmektir.
Bir Mü’min ancak bu dört şeyle tam ve kâmil Mü’min
olur.Bir insan dünya ve ahirette ancak bu dört şeyle felah
bulup kurtulur.
*En faziletli amel:
-Muhabbetullahtır; Allah sübhanehüyü sevmektir,
-Recadır; Allah’u Teâlâ’nın rahmetinden ümitvar
olmaktır.
-Havfullahdır; Allah’u Tealadan korkmaktır.
*Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu:
“Nasıl yaşarsanız öyle öleceksiniz. Nasıl ölürseniz öyle
diriltileceksiniz”. (Ebu-Davud)

63

Bir insan, Allah ve Resulüllahı severek yaşayıp o hal
üzere öldüğü zaman ahirette kurtuluşa nail olur. Aksi
takdirde kurtulamaz.
Kim Allah ve resulüllahı seviyorum iddiasında bulunur
da onların emir ve yasaklarına muhalefet ederse o
iddiasında yalancı ve aldatıcı duruma düşer. Zira seven
kimse sevdiğinin istek ve arzularına itaat eder.
*İshak bin Beşir’den o da Cafer bin Muhammed
Sadık’tan o da ceddi Ali bin Ebi Talipten radıyallahü
anhüm rivayetle; Ali radıyallahü anh şöyle buyurdu:
Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem miraç gecesinde
Rabbinden şöyle sual etti:
Ya Rabbi hangi amel daha faziletlidir?
Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu:
-Ya Ahmed: benim yanımda tevekkülden ve taksimatıma
razı olmaktan daha faziletli bir şey yoktur.
-Ya Ahmed: benim muhabbetim benim için birbirlerini
sevenlere vacip oldu.
-Benim muhabbetim benim rızam için birbirlerine
merhamet edenlere vacip oldu.
-Benim muhabbetim benim rızam için birbirlerine
kavuşanlara vacip oldu.
-Benim muhabbetim bana tevekkül edip güvenenlere
vacip oldu.
-Benim muhabbetim için alamet ve nihayet yoktur.
-Ne zaman ki ben onlar için bir alamet yükseltirsem onlar
için bir alamet indiririm. Onları sana işaret ederim ki
benim onlara rahmetle baktığım gibi onlarda mahlûkata
rahmet nazarıyla bakarlar.
-Onlar, ihtiyaçlarını halka bildirmezler.
-Helal ve az yedikleri için onların karınları hafiftir.

64

-Onların dünyadan nasipleri beni zikir etmek, bana
muhabbet etmek ve benim rızamı talep etmektir.
Muvatta-ı ibni Malik
*Sen bil ki âlemler dörttür.
1.Âlemi- mülk; Mülk âlemi
2.Âlemi-meleküt; Melekût âlemi
3.Âlemi-ceberut; Ceberut âlemi
4.Âlemi-lahuti; lahut âlemi
*Mülk âlemi ki ona Nasut alemi de denir. Mülk âlemi;
dünya ve dünyada olan cisim ve ceset ile alakalı olan,
görünen şeylerdir. Çünkü bunlar âlem-i
şahadettendir.(Görünen cisimlerdir) Buna Nasut âlemi
denilmesi, his ve duyu ile alakalı olması, tebdil, tağyir ve
değişikliği kabul etmesindendir.
-Dünya seması,
-Yıldızlar,
-Güneş ve ay tasavvuf ehline göre dünyadandır.
*Melekût âlemi ise semavat, gökler ve semavatta,
göklerde olan şeylerdir. Bu melekût âlemi kalp ile
alakalıdır. Çünkü bize göre bunlar gayb âlemindendir.
Buna Nur âlemi ve Melei-a’la da denilir.
*Ceberut âlemi ki bu âlem-i ervah,(Ruhlar âlemi) âlem-i
esma ve sıfat-ı ilahi âlemidir. Bu Ceberut âlemi, letaiften
ruh ile alakalıdır.
*Âlemi lahut ise arşın ötesindeki âlemdir.
Ona “la hala vela mela” denilir. Bu âlemi lahut letaiften
sır ile alakalıdır.
*Ayni şekilde ruhlar da dörttür.
1.Cismani ruh
2.Seyrani ruh
3.Sultani ruh
4.Kudsi ruh

65

Ruhlardan insani ruh yani kutsi ruh hariç, diğer ruhlar
fani olup yok olacaklar, daimi olmayacaklar.
Fakat ruh-u insani(İnsan ruhu) hilkat ve yaradılışta asıl
olup âlem-i emirden olduğu için ebediyyen yok
olmayacaktır.
Nebi aleyhisselam: “siz ebediyet için yaratıldınız.” Hadis-
i şerifi ile buna işaret etmiştir. (İbni ebiddünya)
*Allah’u Teâla şöyle buyuruyor:
“bir gurup cennette bir gurupta cehennemde olacaklardır”
(Şura süresi, ayet -7)
Cennet ve cehennem yok olmayacağı gibi, Cennete ve
cehenneme girenler de fani olmayacaklar, yok
olmayacaklardır. Ehl-i sünnet itikadını anlatan Emali
isimli eserde de böyle yazılıdır.
Beyit: Cehennem ve cennetler yok olmayacaklar.
Cennet ve Cehenneme girecekler de intikal ehli
olmayacaklar. Emali beyti;
Ulvi ve yüce ruhun, süfli olan bu âleme inmesi, Allah’u
Teâlâ’yı tanımayı, marifetullah iksirini ve kurbiyyeti,
Allah Teâlâ’ya yakın olma nimetini elde etmek içindir.
*Allah sübhanehü şöyle buyuruyor:
-İncire,
-Zeytune,
-Sina dağına,
-Bir de şu emin beldeye yemin ederim ki,
Gerçekten biz azimüşşan insanı en güzel suret ve
kıvamda yarattık.
Sonra da onu en aşağılara indirdik.
Ancak iman edip yararlı işler yapanlar müstesna!
Onlar için bitip tükenmeyen bir ecir vardır.
O halde ey kâfirler! Bütün bunlardan sonra sana hesap
gününü inkâr ettiren nedir?
Allah hâkimlerin hâkimi değil midir?”

66

(Elbette Allah c.c.hâkimlerin de hâkimidir)
(Vettin süresi)
Allah sübhanehü Lahut âleminde kutsi ruhu yaratıp sonra
kalp ve kalıp vasıtasıyla ziyade kurbiyyet ve Allah
Teâlâ’ya yakınlık için insanı aşağıların en aşağısına yani
dünya âlemine indirmeyi murad edince, Allah c.c. bir
şeyi yemesi sebebiyle insanı evvela ceberut âlemine red
etti.
İnsanla beraber tevhid tohumunu da indirdi ki, insab
dünyaya indikten sonra onu ceset tarlasına eksinde kalp
kıtasında tevhid ağacı bitsin, kurbiyyet ve rıza meyvesi
versin.
(Allah c.c.ye yakınlık elde etsin ve onun rızasını kazansın
ki tekrar yükselsin.)
Bunun için bu âleme nuraniyetinden koydu. Ceberutiyyet
elbisesi giydirdi. Sonra da insanı melekût âlemine red
edip ondan da melekütiyet elbisesi giydirdi.
Sonra mülk âlemine red edip ondan da mülk âlemi
yanmasın diye, unsuriyet(beden) kisvesi giydirdi.
Ruhun cesetle imtizacından ve izdivacından iki çocuk
meydana geldi.
1.Erkektir ki bu akl-ı maaddır(ahireti ve öteleri düşünen
akıl) Bu akıl ruhun veziridir.
2.Dişidir ki bu da akl-ı maaşdır.(Sadece dünyayı yemeyi
ve içmeyi nefsani arzuları düşünen akıl.) Bu akıl nefsin
veziridir.
Bu, Akl-ı maad ve Akl-ı maaşın her biri için askerler olup
aralarında her daim cihad, muharebe ve savaş vardır.
Hüküm galip olanındır. Ruhun veziri galip geldiği zaman
saadet sebeplerini elde etmesi sebebiyle insan, saadete
erer, mutlu ve huzurlu olur.
Nefsin veziri galip geldiği zaman insan, şakavet
sebeplerini elde etmesi sebebiyle şaki ve eşkıya olur.

67

Dünya ve ahireti perişan olur. Böyle bir durumdan
Allah’u Teâlâ’ya sığınırız. Lahuti âlemde zahir olması
itibariyle Ruh, Ruhu-kutsi diye isimlendirilir. Ceberuti
kisvesi itibariyle Ruha, Ruhu-sultani diye isim verilir.
Mülki-kisvesi itibariyle ruha, ruhu-cismani diye isim
verilir.Ruhlardan her birerlerine, cesette bir mevzi ve yer
verilir.
-Ruhu cismaninin yeri etle kan arasıdır.
-Ruhu nuranini yeri kalptir.
-Ruhu sultaninin yeri fuaddır.(Bildiğimiz et parçası olan
kalbin içindeki latife)
-Ruhu kutsinin yeri de sırdır.
Manevi gıdasını çoğaltarak ruhunu kuvvetlendirip kemale
erdiren kimseye ve nefsani gıdasını azaltarak nefsini
zayıflatan kimseye müjdeler olsun.
*Ruhun gıdası zikir, tesbihat, Kur’anı Kerim okumak ve
başka salih ameller, ibadet ve taatlardır.
*Nefsin gıdası ise iki çeşittir.
1.Yeme ve içme gibi maddidir.
2. Maddi değildir.
Maddi olmayan gıda; kebair ve sagairden, küçük ve
büyük, her türlü kötülük ve günahlardır.
Büyük lütfu ve fazlıyla Allah Tealadan günahlardan
korunmayı ve mağfiret olunmayı isteriz.
*ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Üçüncü bölüm nefsi tanımayı beyan ve izah
hakkındadır.
Sen bil ki; Ahiret yolcusu için nefsi, nefsin hile ve
tuzaklarını bilmek elbette ve kesinlikle lazım ve zaruridir.
*Hadisi kutside Allah Teâla şöyle buyurdu:

68

“Ey âdemoğlu kim nefsini bilip tanırsa muhakkak beni
bilip tanımış olur. Kim beni bilip tanırsa kesinlikle beni
talep eder. Kim beni talep ederse muhakkak beni bulur.
kim beni bulursa her iyiliğe ve istediği ve arzuladığı
şeylerin fevkindeki şeylere nail olur. Hiçbir şeyi bana
tercih etmez.”
Tarikat ehli olan ahiret yolcusu için zahiri ve batıni iç ve
dış düşmanlarıyla mücahede etmesi lazımdır.
*Çünkü Mü’min dört düşmandan hali olmaz.
1.Nefs
2.Şeytan
3.Münafık
4.Kâfir
Bu düşmanlardan iki tanesi (nefs ve şeytan) batınidir.
gizli düşmandır. İki tanesi de(münafık ve kâfir) zahiridir.
Dışarda ve açık düşmandır. En büyük düşman ise nefs
düşmanıdır.
*Hadisi şerifte şöyle buyuruldu:
“Senin en büyük düşmanın iki yanının arasındaki
nefsindir” (Beyhaki).
Bu nefs ile Mücahede daimidir ve çok zordur.
*Zira Nebi aleyhisselam: “Biz çok küçük bir savaş ve
muharebeden çok daha büyük bir cihada yani
muharebeye döndük ”buyurdu. (Beyhaki).
Çünkü kâfirler ile olan cihad ve savaş muvakkat ve
geçici, zarar bakımından daha küçük fakat menfaat
bakımından daha büyüktür.
Çünkü kâfirler ile olan muharebede eğer öldürürse gazi
olup me’cur olur, sevap kazanır.
Kâfirler ile olan savaşta eğer öldürülürse şehid olup Allah
c.c.katında ebedi bir hayat ile merzuk, mes’ud, bahtiyar
ve mutlu olur.

69

Nefs ile olan cihad ise muvakkat ve geçici olmayıp
ebedidir, ömür boyudur.
Nefs düşmanının hilesi, tuzağı, desisesi çok olup gizlidir.
Şeytan da onun yardımcısıdır. Şeytan nefsin meylini,
istek ve arzularını zinetleyip süsleyerek nefse yardım
eder. Kim nefsin istek ve arzularına uyarsa kesinlikle
helak olur. Kim nefsin istek ve arzularına muhalefet
ederse kesinlikle necat bulup kurtulur.
*Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Nefsini istek ve arzularından, günahlardan temizleyen
muhakkak ve kesin kurtulmuştur. Onu kirleten ise helak
olmuştur.” (Şems sûresi; ayet 9-10)
Şöyle söylendi:
“Nefsinin esiri ve kulu olmak köle olmaktan daha
zilletlidir”
*Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Amma kim tuğyan edip azarsa, dünya hayatını ahirete
tercih ederse kesinlikle onun yeri cehennemdir. Ama kim
Rabbinin makamından korkar ve nefsini hevasından nehy
edip alıkoyarsa kesinlikle onun yeri cennettir”
(Naziat suresi, ayet -37 ila41)
“Sülükülayn” kasidesinde nefsin vasıflarını anlatan altı
beyt vardır.
Şair şöyle söylüyor:
”Sana vasiyet ve tavsiye ediyorum ki nefsinden sakın.
Zira onun ısırması, yakması ve incitmesi cehennemdeki
“saiir” tabakasından ve çeşitli zehirlerden fazladır.
Çünkü zehirin neticesi bir kere öldürmektir. Nefs
zehirinin neticesi ise kuvveti miktarınca birçok ölümler
ve büyük hüsran ve ebedi perişanlıklardır. Nefsin sihir ve
büyüsü harut ve marutun sihrinden daha tesirli, daha
büyük ve kuvvetlidir. Yani nefs tilki gibi kurnazdır.

70

Nefsin sihir ve büyüsünün tesiri, Harut ve Marut’un sihir
ve büyüsünden daha büyük, verdiği musibetler daha
şiddetlidir. En büyük düşmanlarından daha çok, nefsinin
vesvese ve desiselerinden kork.
Nice zehir ve hastalıklar lezzetlerin içinde ufalandı.
Nefsin şerrinden sakınmak ve kaçınmak lazım ve
vaciptir.
*Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler siz düşmanlarınıza karşı tedbirinizi ve
hazırlığınızı, silahlarınızı, korumanızı alınız. Dağınık
birlikler halinde cenge çıkınız veya toptan seferber
olunuz. (Nisa suresi, ayet- 71)
*Bir hadisi şerifte de:
Cennete, kalpleri kuşların kalpleri gibi olan kimseler
girecekler” buyuruldu. (Revahü Müslim). Çünkü kuş
düşmanından korktuğu için düşmanını gözetleyerek
sakınmak ve korunmak için bir sağa bir sola bakar
kalbinin korkusu devam eder.”
Ey akıl sahipleri ibret alınız! Mü’minde nefs
düşmanından korkmakta kuş gibi olmalıdır. Kuşlardan
ibret almalıdır.
“Kişi takva sahibi olup inayet feyziyle korunmazsa, nefs
kişiyi yenmeye devam eder”
Yani nefs, Feyzi-ilahi kalkanıyla korunmazsa takva sahibi
mü’mini dahi aldatır.
Allah Teâlâ inayetiyle muhafaza etmezse ona ucup
kapısını (gizi kibir, ibadetleriyle ve hizmetleriyle
övünme) kapısını açıp onu helak eder.
“Koyunları yayan çoban, koyunları bir taraftan toplarken
koyunlar diğer tarafa kaçıp dağıldığı gibi, nefs te aynı
bunun gibidir”

71

Koyunları yayan çoban çok yorulduğu, onları korumaya
itina gösterdiği gibi kişinin nefsini kontrol edip muhasebe
etmesi, nefsiyle mücadele ederken yorulması lazımdır.
Çoban koyunları bir taraftan toplarken koyunlar başka
tarafa dağıldığı gibi nefs de Şeriat caddesinden helal
meralara gitmez. Haram olan yerlere gitmeye çalışır.
Şayet sen nefsini meşgul etmezsen nefs seni meşgul eder.
Yani eğer sen nefsini ibadetlerle meşgul etmezsen nefs
seni günah, isyan, zulüm ve cehaletle meşgul eder.
*Hadisi Şerifte “Sana vaiz olarak ölüm yeter. Zenginlik
olarak kanaat ve yakin yeter. Meşguliyet olarak ta ibadet
yeter “buyuruldu. ( İbn-i Ebiddünya)
En büyük nimet: Nefsin şerrinden kurtulmaktır denildi.
Çünkü nefs seninle Allah Teâlâ arasında en büyük
perdedir.
Ataullah İskender-i Hikeminde şöyle dedi:
Her masiyetin, gaflet ve şehvetin aslı ve sebebi, nefsi-
emmarenin isteklerine razı olmaktır.
Her taatın, uyanıklık ve iffetin aslı da senin nefsi-
emmarenin isteklerine razı olmaman nefsine muhalfet
etmendir. Yani Nefsin isteklerine razı olmak bütün çirkin
sıfatların aslı, başı ve temelidir. Nefsten razı olmamakta
bütün güzel sıfatların aslı ve başıdır. Senin, nefsinden razı
olmayan, nefsine muhalefet eden bir cahil ile arkadaş
olman, nefsinden razı olan, nefsinin isteklerine boyun
eğen bir âlim ile arkadaş olmandan çok daha hayırlıdır.
Zira nefsinden razı olanın ne ilmi olabilir?
Nefsinden razı olmayanın ne cehaleti olabilir?
*Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu:
“Kuvvetli pehlivan insanları yenen değildir. Esas kuvvetli
pehlivan öfke anında nefsini yenendir” Muvattaa ibni
Malik

72

Hevai ve şehevi şeyleri yenmek te böyledir. Bu sebepten
dolayı tarikat imamları evvela müridin nefs
mücahedesiyle, nefs terbiyesiyle, nefs riyazatıyle, nefsin
isteklerine muhalefetle, nefsin alışkanlıklarını ve
şehvetlerini kesmek ile meşgul olmasını istediler.
Müritlerine nefsten ve onun hile ve tuzaklarından
sakınmalarını emir ettiler. Nefs muhasebesini lüzumlu ve
ehemmiyetli gördüler.
*Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu:
“Sizi hesaba çekecekler, hesaba çekilmeden önce kendi
nefslerinizi muhasebe edin, hesaba çekin ” İbni
Ebiddünya
*İmamı Bûsîrî’de Kaside-i Bürde’sinde;
”Sen nefsini güt, nefsine çoban ol, onu ibadetlerde ve
amellerde otlat.
Eğer o günah meralarını helal ve tatlı görürse sen onu
oralarda otlatma ” buyurdu.
Şu beyit bir yönden nefsin sıfatlarına ve sahibinin haline
işaret ediyor. Çünkü insan, bir rakip ve binici gibidir, nefs
te bir binek gibidir. Nefsi-emmare serbest bırakıldığında
terbiye edilmemiş azgın bir at gibidir. Eğer sen o nefse
Şeriat gemini takar amellerine ve ibadetlerine dikkat ile
riayet edersen o nefsin şerrinden ve zararlarından
kurtulursun. Şayet sen nefsi Şeriat ile terbiye etmezsen
seni tehlikeli yerlere atar sende nefs ile beraber helak
olursun.
*Ey salik, ey ahiret yolcusu sen bil ki: Sen nefsine karşı
cebbar, kahhar ve aşırı da olma! Çünkü senin fazilet,
şeref ve zevkin nefsin sebebiyledir.
Sen nefsini tedrici olarak, terbiye etmen lazımdır.
*Zira Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu:
“Senin nefsin senin bineğindir. Sen nefsine rıfk ve
mülayemet ile muamele et. Ona karşı yumuşak ol.”

73

Yani onun gıdasını yemek ihtiyacını külliyen tamamen
kesme! Zira öyle yaparsan yürüyemez oturur kalırsın.
*Sen bil ki: Allah Teâlâ canlıları üç kısma ayırdı.
1.Bir kısmına akıl verip nefs vermedi. Onlar meleklerdir.
Melekler yemezler, içmezler, gece gündüz Allah Teâla yı
tesbih ederler fakat hiç yorulup usanmazlar.
*Melekler hakkında Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“O melekler Allahın emir ettiklerine isyan etmezler.
Kendilerine ne emir edilmiş ise onu yaparlar” (Tahrim
suresi, ayet- 6)
2.Canlıların bir kısmına nefs verip akıl vermedi. Bunlar
insan hariç diğer hayvanlardır. Bunların hali herkesçe
malumdur.
3.Canlıların üçüncü kısmı ise kendilerine hem nefs hem
de akıl verilendir. Bunlar insanlar ve cinlerdir.
Allah Teâlâ insanları ve cinleri ubudiyet ve kulluk
yapmakla, nefse muhalefet etmek, akla tabi olmakla
mükellef kıldı.
İnsan; nefs ile mücahede etmekle mücahit olup
meleklerden daha faziletli ve üstün olur.
İnsan; nefse tabi olup itaat etmekle hayvanlar gibi olur.
Hatta hayvanlardan daha da aşağı olur.
*Ey kardeşim: biz ruhun hakikatini bilemediğimiz gibi
nefsinde hakikatini bilmiyoruz.
Ancak Allah Teâlâ’nın bize bildirdiği kadarıyla biliyoruz.
*Allah Teâlâ kitabında Nefsi, mücmel ve mufassal olarak
şöyle anlatıyor:
“Nefse ve onu yaratıp tesviye edene, sonra da ona
fenalığını, kötülüğünü ve de takvasını ilham edene yemin
olsun ki muhakkak onu temizleyen felaha ve kurtuluşa
ermiştir. Onu kirleten ise hüsrana uğramıştır.” (Şems
suresi, ayet 7 ila 10)
Yani Allah c.c.nefsi mutedil ve düzgün yarattı.

74

Onun uzuvlarını tesviye etti. Bu nefs ile ceset murad
edildiğinde böyledir. Fakat nefs ile ceset ile kaim olan
mana murad edilirse “sevvaha”nın manası zahiri beş duyu
organlarından ona işitme kuvveti, görme kuvveti gibi,
batıni hislerden de hafıza, müfekkire ve muhayyile gibi
birçok kuvvetler verdi olur. İşte bu nefs mükellef olan
nefstir.
Tefsir-i Hazin’de de böyle anlatıldı.
“Nefse takvasını ve fücurunu ilham etti” ayetinde de
nefsin vasıfları zikir edildi.
İbni Abbas Hazretleri bu ayete şöyle mana verdi.“Allah
Teâlâ nefse hayrı, şerri beyan etti. Ona taat ve masiyeti
öğretti.”
Tefsir-i Hazin’de de böyle anlatıldı.
Allah Teâlâ nefsin sıfatına bağlı olarak nefsin şanını ve
kısımlarını beyan etti.
Kimi yerde nefsi emmare
Kimi yerde nefsi levvame
Kimi yerde nefsi mülheme
Kimi yerde nefsi mutmainne
Kimi yerde nefsi raziye
Kimi yerde nefsi marziyye
Kimi yerde nefsi mes’ule
Kimi yerde nefsi metua
Kimi yerde nefsi safiye
Kimi yerde nefsi kâmile
Bunların hepsi bir manaya rücu edip nefsin çeşitleri ve
nevileri ve tavırları hasebiyle nefs için isimler oluşur.
*NEFSİ TANIMAK DÖRT DELİL İLE VACİPTİR
Zira nefsi tanımayan kimsenin nefs ile mücahede ve
mücadele etmesi muhaldir.
Çünkü nefsi tanımak Allah Teâla yı tanımanın kapısıdır.

75

* Şöyle söylendi:
“Kim nefsini tanırsa muhakkak Rabbini tanır.”
Allah’u Tealayı bilmemek haramdır.
Marifetullah farzdır. Nefsi düşman olarak tanımak ta
farzdır. Zira farz, kendisi üzerine tevakkuf eden, farzın
yerine getirilmesi kendisine muhtaç olan her şeyde
farzdır. Bu sebepten dolayı Nefs-i düşman olarak
tanımak, Allah’u Teâla yı tanımak gibi farzdır.
(Çünkü nefsin kötü sıfatlarını bilip onlardan kurtulmadan
marifetullah mümkün değildir.)
*Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Bizim yolumuzda bizi tanımak ve bize kulluk yapmak
için mücahede edenleri, var güçleriyle çalışanları,
rızamıza ulaştıran yollara kavuştururuz. Şüphesiz Allah
iyilik yapanlarla beraberdir. (Ankebut suresi; ayet- 69)
Lügat ve sözlükte “mücahede” mutlak muharebe
demektir. Şeriatta ise nefse ağır ve meşakkat veren
ibadetleri yaptırmak için, nefsi-emmare ile muharebe ve
mücadele etmek demektir.
Şöyle denildi: Mücahedenin başı ve aslı, Nefsi ülfet ettiği
kötü alışkanlıklardan kesmek ve ona bütün vakitlerde
isteklerinin aksini ve hilafını yaptırmaktır.
Zira hadis-i şerifte “Düşmanlarınızla muharebe ve
mücadele yaptığınız gibi nefsinizin istekleriyle de
mücadele ediniz. ” buyuruldu.
Şu halde ahiret yolcusu olan müride, işin nihayetinde
müşahede makamıyla (cemal-i ilahi ile müşerref olma
nimetiyle nimetlenmesi için, işin bidayetinde ve başında
Mücahede sahibi olması lazım gelir.
Çünkü başlangıçlar nihayetler için aynadır.
Kimin bidayeti parlak olursa nihayeti de parlak olur.
*Allah’u Teâlâ “bizim yolumuzda var gücüyle gayret
edenleri kesinlikle bize ulaşan yollarımıza kavuştururuz

76

şüphesiz Allah iyilik yapanlar ile beraberdir. ” buyuruyor.
(Ankebut suresi; ayet- 59)
Nefsin hakikati hakkında şöyle dediler:
-Nefs bu vücut kalıbına konulmuş bir cevherdir.
-Nefsin merkezi kalptir.
-Nefs ahlak-ı zemimenin, çirkin huyların merkezidir.
-Nefs mübalağa ile kötülüğü emr edicidir.
-Nefs zalimdir.
-Nefs hidayeti inkâr edicidir.
-İnsanın her uzvundaki cüzlerden nefs için bir haz ve tat
mevcuttur.
*Ruhun hakikati:
-Ruh: Latif ve aydınlatıcı olup kalbe konulmuştur.
-Ruh: Ahlak-ı hamidenin(güzel ahlakın) mahallidir.
-Ruh-u insani: Âlemi emirdendir.
-Ruh-u insani: Hikmet ehline göre nefs-i natıkadır.
-Ruh-u insani: Ehli hakka göre nurani bir cevher, ruhani
bir hakikattir.
-Ruh-u insani: Allah’u Teâlâ ve sıfatlarına ait bütün
mücerredatı idrak edip anlar.
Çünkü Allah’u Teâlâ zatı, sıfatları ve isimleriyle Ruh-u
insanide tecelli etmiştir.
Allah’u Teâlâ o nuru(Ruhu) zatı ve sıfatlarının tam bir
mazharı kıldı.
Ruhun merkezi kalptir. Ancak muhtelif kuvvetler ve
müteferrik, farklı düşünce ve hisler mevcut olduğu için şu
zulmani heykel ve şu cismani beden o ruhu bulandırıp
karartıyor. İşte o kuvvet ve hisler bizatihi ilme mani olup
Rabbinin tecelliyatını müşahede etmesini engelliyor.
*Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu:
“Şayet şeytanlar âdemoğlunun kalplerini örtüp
kaplamamış olsalardı, o ruhlar semavatın ruhlara mahsus
gayb âlemine nazar ederlerdi. Şayet şehvet ve gadap

77

olmasaydı, Nefsin mücerredat-ı ruhaniyyeye vakıf olması
kolaylaşırdı.Şayet kuvve-i müfekkire ve mütahayyile için
şeytaniyet olmasaydı, kişi nefsini ve Rabbini ve zatını
bilir asli sıfatını, ruhani âlemi mülahaza ederdi”
*Sen bil ki: Kim havass-ı hamsesine, beş tane zahir
duyularına sahip olmazsa, kalbine malik ve sahip olamaz.
Kalbine malik olmadıkça da nefsine malik olamaz.
Çünkü kalp beş tane zahiri duyuların ve batini duyuların
sultanıdır. Nefsin ilmen kemale ermesine perde, Nefsin
beden ile alakalı işlerle ile ilgili kuvvetlerle meşgul
olmasıdır.
*Şu halde Nefsini tanımak ve Rabbinin nurlarını
müşahede etmek isteyen kimse:
-İbadetler ile nefsine lütuf ve iyilik edip
-Az yemek,
-Az uyumak,
-Az konuşmak,
-Susmak,
-Uzlete çekilmek,
-Nefsin isteklerine muhalefet etmek,
Neticesi çok üzüntü ve keder olan dünyevi meşguliyetleri
imkân nispetinde bırakarak riyazet edip cismini
hafifletmek suretiyle, nefsinin bedeni kuvvetler ile
alakasını ve cismani hisler ile bağını kesmesi lazımdır.
*Nebi aleyhisselam:
“Hikmet, nur, ilim semadan iner ancak, içinde Allahtan
başka düşünceler bulunan kalbe girmez” buyurdu.
*Ahiret yolcusu olan bir müridin
-Taat,
-Zikir,
-Tefekkür ile Allah subhanehünün tarafına yönelmesi,
Allahın yoluna girmesi lazımdır.

78

Çünkü bu şekilde mücahede etmeyen kimse hak yoldan
nasipdar olmaz. Marifetullahtan ve envar-i İlahiyyeyi
müşahededen de nasibi olmaz.
*Nefsini tanıyan Rabbini de tanır. Sözünde murad edilen
nefs, işte şu anlatılan nefs-i insanidir.
Şeyh Ebulfeth Ali bin Muhammed al Beşti bu Nefs
hakkında şöyle dedi:
“Sen Nefsine yönel de onun faziletlerini ikmal et. Zira
sen cisminle değil nefsinle insansın” Yani sen kemale
ermiş nefsinle insansın cismin, bedenin ve uzuvların ile
değil. Bu hususta sen iyice bir düşün!
*Sen bil ki: Kamus isimli lügat kitabında anlatıldığına
göre nefsin on beş tane manası vardır.Yenen ve içilen
şeylerin hulasası olan insanın tohumuna “meni ”ismiyle
nefs denir. Şehvet ve heva nefsin buharındandır.
“Akıl ruh-u insaninin şuasındandır ” denilir.
-Nefs: Ruh manasında kullanılır. Nefsi, canı çıktı denilir.
-Nefs: Kan manasında kullanılır.
Nehainin rivayet ettiği Hadis-i Şerifte
“Akıcı nefsi, yani kanı olmayan bir canlı suya düştüğü
zaman suyu necis etmez ” buyuruldu.
-Nefs: Ceset manasında da kullanılır. Çünkü ceset nefsin
mahallidir. Cesedi büyük manasına nefsi büyük”denilir.
-Nefs: Yanında manasında kullanılır.
İsa aleyhisselamdan hikayeten Allah’u Teâlâ Kur’an-ı
Kerim’de, İsa aleyhisselamın “Rabbim sen benim
nefsimde, yanımda olanı bilirsin fakat ben senin yanında
olanı bilemem” dediğini ifade buyuruyor. (Maide suresi;
ayet- 116)
-Nefs: Bir şeyin cevheri manasında da kullanılır. Bana
nefsiyle, şahsiyle bizzat geldi denilir.
Allah’u Teâla: Her nefs yani her şahıs ölümü yani
ölümün acısını tadacaktır.Ecir ve mükâfatlarınız ise

79

kıyamet günü verilecektir.O vakit kim ateşten
uzaklaştırılır da cennete konursa, o muhakkak muradına
ermiştir. Yoksa dünya hayatı aldatıcı bir menfaatten
başka bir şey değildir.”buyuruyor.(Ali İmran suresi; ayet-
185)
-Nefs: Ukubet manasınada kullanılır.
Allah’u Teâlâ: “Allah sizi nefsinden yani ukubet ve
cezasından sakındırıyor.Allah kullarına karşı çok
merhametlidir.” buyuruyor. (Ali İmran suresi; ayet- 30)
*Hülasa-i kelam:
İslam hükeması Nefsin beyanı, tabiatı ve halleri hakkında
şöyle dediler:
Nefs: Ruha bitişik bir faide olup cevherinde ve tabiatında
ruha zıttır.Cesedin hayatı ruh iledir. Cesedin iradi ve fiili
hareketi ise nefs iledir.Ruhun cevherindeki tabiatı su gibi
olup yumuşak ve soğuktur.Nefsin cevherindeki tabiatı ise
ateş gibi olup hararetlidir.
-Gadap,
-Öfke,
-Hiddet,
-Sefahat,
-Hafiflik,
-İnkâr,
-Kabalık,
-Şehvet,
-Kibir,
-Haset ve diğer çirkin huylar gibi her kötü ahlak ve kötü
tabiat nefse mensuptur, nefsin cibilliyetindendir.
-Hilim,
-Sabır,
-İffet,
-Rıza,
-Şükür,

80

-Rıfk,
-Mülayemet,
-Hayâ,
-Tevazu ve diğer ahlak-ı hamideler gibi her güzel ahlak
ve selim tabiat, ruha mensup olup onun cibilliyetindendir.
*Nefsin halleri:
İnsan uyuduğu zaman, Güneşin semada sabit olup ziyası
ve şuası ufukta dağıldığı gibi, nefsin aslı ruha bağlı
olmakla beraber nefs, cesetten çıkar ufukta gezer.Nefs ile
beraber ruh cesetten çıktığı zaman o nefsin sahibi ölür.
Allah’u Teâlâ nefsleri yani ruhları, rızıkları bitip ecelleri
dolduğu zaman, ruhları yani nefsleri vefat ettirip alır. Bu
ölümdür. Bir de uyku anında nefsleri alır.
*Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor “Allah canları ölüm
zamanında, ölmeyenlerin de canlarını uyku sırasında alır.
Bu suretle üzerine ölüm hükmünü verdiği ruhları tutar,
Diğerini belirli bir vakte kadar bırakır. Şüphesiz ki bunda
düşünen bir kavim için ibretler vardır. ”
Zümer süresi 42. Ayetde bunlara işaret vardır.
Bu durumda akıl ve temyiz beraber olur.
*Her insan için iki nefs vardır.
Temyiz kabiliyeti kendisi ile beraber olan nefs: Bu nefs
uyku esnasında cesetten ayrılan nefstir ki onun cesetten
ayrılmasıyla nefes almak yok olmaz. Ölüm hükmü
verilmiş olan nefsi tutar, tekrar cesede red olunmaz.Fakat
diğerini yani ölüm hükmü verilmemiş olan nefsi bırakıp
eceli müsemmasına kadar, ölüm vaktinin gelmesine kadar
cesedine red eder. Ayeti bunları ifade ediyor.
Taberi ve Tefsir-i Hazinde de böyle anlatılıyor.
Ebussuud tefsirinde ise nefsin cesed ile alakası ve
tasarrufu, hem zahiren hem de batınen kesilir, ölüm vuku
bulur.

81

Uyku halinde ise sadece zahiren kesilir, uyanma anında
eceli gelinceye kadar tekrar cesede red edilir. Her iki
durumda da nefsin cesetle alakası ve tasarrufu kesilir
denilmektedir.
*İbni Abbas Hazretlerinin rivayet ettiği “Âdemoğlunda
bir nefs, bir de ruh vardır. İkisi arasında Güneşin şuaları
gibi bir şua vardır. Akıl ve temyiz kendisi ile olan nefstir.
Hareket ve nefes kendisi ile olan da ruhtur. Ölüm anında
her ikisi de vefat eder çıkar. Uyku halinde ise sadece nefs
vefat eder çıkar. Hadis-i Şerif yukarıda anlatılanlara
yakındır.
*Şeyh Ahmed Ziyaeddin kuddise sirruhu Camissağirinde
şöyle izah ediyor:
Nefs: Buhari, sıcak, latif olup hayat ve isteyerek hareket
etme kuvvetine sahip latif bir cevherdir.
Hekimler bu Nefse ruh-u hayvani diye isim verdiler.
Nefs: Bedeni aydınlatan bir cevherdir. Ölüm anında,
bedenin zahirinden ve batınından onun ziyası kesilir.
Uyku vaktinde ise bedenin batınından, içinden değil de
sadece bedenin zahirinden, dışından ziyası kesilir.
Şu sabit oldu ki ölüm ve uyku aynı cinstendir. Çünkü
ölüm tam bir inkıta-ı külli, tam bir kesilmedir. Uyku ise
noksan bir inkıta, noksan bir kesilmedir.
Şu sabit oldu ki: kadir-i hâkim olan Allah’u Teâlâ, nefs
cevherinin bedenle alakasını üç kısım üzerine kıldı.
1.Nefsin ziyası bedenin tüm cüzlerine, zahirine, batınına,
içine ve dışına ulaşırsa bu yakaza halidir, uyanıklık
halidir.
2.Eğer nefsin ziyası bedenin batınından değil de sadece
zahirinden kesilirse bu uyku halidir.
3.Eğer nefsin ziyası bedenin hem zahirinden hem de
batınından külliyen kesilirse bu hal ölüm halidir.
-Nefsin Kur’anı Kerim’de zikr edilen sıfatları üçtür.

82

1.Nefs-i emmare ki: bedenin tabii isteklerine şehvet ve
lezzetlerle emir edip kalbi, süfli taraflara çeker.
Bu nefs-i emmare, şerlerin yeri ve barınağı, her türlü kötü
ahlakın da membaıdır.
2. Nefs-i levvamedir ki: bu nefsi levvame gaflet
uykusundan uyandığı miktarda kalbin nuruyla nurlanır.
Her ne zaman zulmani cibilliyeti icabı olarak,
kendisinden bir kötülük sadır olursa kendisini levm edip
kötülemeye başlar günahlarına tövbe eder.
3.Nefs-i mutmainnedir ki, kalbin nuruyla nurlanması
tamam olmuş, hatta bütün kötü huy ve sıfatlarını bırakıp
ahlak-ı hamide ile Allah c.c.nün razı olduğu ahlak ile
ahlaklanmış nefstir.
İşte bu nefs-i mutmainne hem raziye ve hem de merziye
olup cennete davet edilen nefstir.
Nefsler çeşitlidir.
-Nefs-i nebati ki: Tevellüt, doğma, gıdalanma ve artma
cihetinden tabii cismin ilk kemalatıdır.
-Nefsi-hayvani ki: Bu nefs cüz’iyatı idrak etmek ve
iradeyle hareket etmek cihetinden tabii cismin ilk
kemalatıdır.
-Nefs-i insani ki: Bu nefs bütün işleri idrak etme, efkârı-
fikriyyeyi düşünme cihetinden tabii cismin ilk
kemalatıdır.
-Nefs-i natıka ki bu nefs zatında maddeden mücerret bir
cevherdir.
-Nüfus-u felekiyyede böyledir.
En doğrusunu Allah’u Teâlâ daha iyi bilir.
*Sen bil ki Nefsle mücahede ve riyazet yolu olmazsa
olmaz şekilde lazımdır.
-Ahiret yolcusu için, cismani lezzetler ruhuna galip
gelmişken, cismani şehvetler nefsine galip gelmişken,

83

tabii pislikler ile bizatihi karışmışken ruhunu tasfiye
etmesi, zatını temizleyip tezkiye etmesi mümkün olmaz.
Şu halde ruhunu tasfiye etmek isteyen, nefsini kötü
huylardan temizlemek isteyen ve zatını temizlemek
isteyen kimse için İslam hükemasının riyazetlerini
gözetmek ve ilmiyle amil olan âlimlerin mücahede
yollarıyla cehd ve gayret etmek, olmazsa olmaz şekilde
lazım ve zaruridir. Ancak o zaman ruhunu ve nefsini
istila eden zulmani kuvvetlerin tamamından ve cismani
hislerden temizlenme hâsıl olur. Bu da ancak ruhunu
unsur-î ve bedenî meşguliyetlerden arındırıp nefsini de
hayvanî şehvetlerden alıkoymakla, nefsinden tabii kötü
sıfatları def edip nefsini, kendisini esfeli safiline ve
cehennemin siccin derekelerine götürecek olan dünyevi
rezaletlerden korumakla mümkün olur.
İşte bu takdirde o ahiret yolcusu salik için;
-Şeriatın emirlerini yerine getirmesi ve Şeriatın
yasaklarından sakınıp uzak durması,
-Bütün işlerinde Ashab-ı Kiram aleyhimurrıdvanın
yoluna tabi olması,
-Zaruret miktarı hariç, dünya meşguliyetini ve şu deni
dünyaya karşı sevgi ve muhabbeti terk etmesi,
-Dünya erbabıyla ve dünyanın peşinden giden insanlarla
beraber oturup kalkmayı bırakması,
-Ahbabıyla uzleti seçmesi,
-Oruç tutarak açlığa ve susuzluğa devam etmesi,
-Zikir ve ibadetle gece ibadetlerine devam etmesi,
-İhtiyaç ve zaruret miktarından fazla konuşmaması,
-Bütün işlerinde nefsine muhalefet etmesi,
-Nefsinin istek ve arzularını terk etmesi,
-Bütün vakitlerinde Cenab-ı Mevla ya yönelmesi,

84

-Allah’u Teâlâ’nın rızasından başka her hal ve durumdan
yüz çevirmesi lazımdır. Olmazsa olmazdır, zaruridir ve
mecburidir.
*İbn-i Ataullah İskenderî kuddise sirruhu şöyle dedi:
“Nefsler lezzetli yemeklerle nimetlendiği gibi gaflet ve
heva hastalıklarından uzak ve salim olan kalplerde ulvi ve
yüce lezzetlerle nimetlenir”
*Sen bil ki: riyazet ve mücahedelere devam eden ahiret
yolcusu olan, mürid ve salikin ruhu, unsur-i kederlerden
temizlenir,
-Nefsi de tabii pisliklerden temizlenir.
-Zatı da Allah’u Teâlâ’ya yakınlaşmaya mani olan
manevi hallerden temizlenir.
-Onun zihninde parıltılar olur.
-Aklı aydınlanır.
-Bütün uzuvları ve kuvveleri nurlanır.
-His ve duyuları hidayet üzerine müstakim olur.
-Kalbi, muhabbet şimşekleriyle aydınlanır.
- Ruhu, ilahi nurlarla nurlanır.
Bundan sonra ahiret yolcusu salik, nefsinin arifi olur.
nefsini tanır. Dolayısı ile Rabbini bilip tanır, keyfiyetsiz
olarak Rabbinin manevi tecellilerine ve müşahedelerine
vakıf olur. Her halde Rabbi ona rahmetiyle tecelli eder.
*Bundan sonra yine sen bil ki: Nefs cesette olduğu
müddetçe kim nefsini tanıyamazsa nefs cesedden
ayrıldıktan sonrada nefsini tanıyamaz. Dolayısı ile
Rabbini de tanıyamaz.
*Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kim bu dünyada hakikatleri görmeyen, âmâ ve kör
olursa o ahirette de âmâ ve kördür. Hatta daha da
kötüdür.” (İsra süresi; ayet- 72)
*Velhasıl:

85

-Nefsi tanımak ilimlerin ve hikmetlerin başı ve
membaıdır.
-Nefsi tanımak bütün faziletlerin ve güzelliklerin
kaynağıdır.
-Nefsi tanımak melekût hallerinin keşif kandilidir.
-Nefsi tanımak ceberut sırlarının müşahede kandilidir.
-Nefsi tanımak huzur-u ilahiye ulaşma merdiven ve
basamağıdır.
-Beni âdemden kim huzur-u ilahiye ulaşmış ise ancak
nefsini tanımakla ulaşmıştır. Allah’u Teâlâ ancak nefsini
tanımakla vasıflanan kimseleri veli ve dost edindi.
*Bundan sonra yine sen bil ki:
Nefsi tanımak aklî nazarla elde edilmez. Nefsi tanımak
Ancak Allah’u Teâlâ’nın kulunun kalbine koyduğu bir
nur ile elde edilir. Allah’u Teâlâ bu nuru, ancak Şeriat-ı
garra ipine yapışan ve büyük riyazetler ile denî ve düşük
şu dünyanın muhabbetinden sıyrılan, daimi mücahedeler
ile nefsi kötü ve düşük sıfatlardan temizleyip ahlak-ı
hamide ile vasıflandırmakla beraber, ulvi olan Ehl-i
Sünnetin eteklerine yapışan kimselerin kalbine koyar.
Bunlardan sonra Allah’u Teâlâ o salikin kalbine kendi
tarafından bir nur koyar. İşte o nur ile ahiret yolcusu olan
mürid nefsini tanır, sonra da Rabbini tanır.
*Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Allah kimin kalbini İslama şerh edip açmışsa o
Rabbinden bir nur üzerinedir. Allah’ı zikir etmediğinden
dolayı kararmış kalplerin sahiplerine veyl olsun ki onlar
açık bir sapıklık içindedirler. (Zümer Sûresi, ayet- 22)
Bütün Enbiya aleyhimüsselamın, Evliyanın, Arif-i billah
olanların ilimleri bu nurdandır.
*Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor:
Allah kime nur vermediyse onun nuru olmaz.
(Nur sûresi; ayet- 40)

86

-Hiç kimse bu marifetin, salih amellerle amel etmeden,
-Nefsiyle mücadele ve mücahede etmeden,
- Nefsi tezkiye edip bedeni şehvetlerden arındırmadan,
-Sadece Şer’i kitapları okumakla,
-Tasavvuf kitaplarını mütalaa etmekle elde
edilebileceğini zan etmesin. Heyhat ki heyhat böyle zan
eden kimse kendisi için marifet veya keşif veya şuhud,
verildiğini zan ediyor ki bu zan, hakikatten çok uzaktır.
*Sen bil ki:
Ariflerden olan meşayih şöyle dediler;
-Sen nefsinle cihad etmeyi murad ettiğin zaman her
hareketinde ona Şeriatın hükmüyle hükm et.
-Her adımda onu Allah korkusu ile vur.
-Nerede olursan ol o nefsi Allahın kabzasında haps et.
-Gaflete düştükçe onu Allah’a şikâyet et.
Zira ona siz kadir olamazsınız. Fakat Allah’u Teâlâ onu
ihata eder. Size her ne müsahhar kılınıp emrinize
verildiyse sizin Allah’u Teâlâ’nın nimetlerini
hatırlamanız ve ona teşekkür etmeniz lazımdır. Ve “bize
bunları müsahhar eden, bizim istifademize sunan Allahı
tesbih ederiz. Biz ona hakkıyla ibadet edemedik”
demeniz daha layık ve daha uygundur.
*İmam-ı Şazili kuddise sirruhu şöyle söyledi:
Nefsin isteklerini bırakması ilim, marifet, kitap ve
sünnete uymak iledir.Allah’u Teâlâ yanında en büyük
amel ve ibadet; nefsin isteklerini kesip nefsten ve onun
hevasından kurtulmayı isteyerek nefsani isteklerden
ayrılmak ve kurtulmaktır.
*Nefsi zapt etmek için:
-Taat,
-Zikir,
-Kur’anı Kerim okumak gibi ibadet ve amellerden daha
tesirli ve nefse daha meşakkatli bir şey yoktur.

87

*İbadet esnasında Allah’u Teâlâ’nın rızasını murad
ederek, kalb huzuruyla manaları muhafaza etmek,
okurken harflere hakkını vermek ihlas makamıdır.
*Azimetle ve ihlas ile yapılan amelin kabul olması ümid
olunur. Bu sıdık makamıdır.
*Mevla’dan hariç her şeyden sırrın vaz geçmesi, niyet
makamıdır.
*İmam-ı Şazili kuddise sirruhu Üstazından hikayeten
şöyle söyledi:
Nefsler üç çeşittir.
1.Enbiya aleyhimüsselamın nefsi gibi hür olduğu için
üzerine alış veriş vaki olmayan nefs.
2.Mü’minlerin nefsleri gibi hür olmayıp köle
mesabesinde olduğu için üzerinde alışveriş vaki olan
nefstir.
*Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Allah Mü’minlerden nefslerini ve mallarını cennet
karşılığında satın aldı. Onlar Allah yolunda çarpışacaklar,
ölecekler ve öldüreceklerdir. Bu Tevrat’ta, İncil’de ve
Kur ’anda kendi üzerine bir hak söz ve vaaddir. Allahtan
daha ziyade sözünde duran kim olabilir? O halde
yaptığınız bu hayırlı alışverişten dolayı sevinin. İşte en
büyük kurtuluş budur. ” (Tevbe suresi; ayet- 111)
3.Kâfirlerin nefsleri gibi hasis ve düşük olduğu için
üzerinde alış veriş olmayan nefstir.
Şöyle denildi: Nefsim için nefsimin menfaatinden
ümidimi kestim. Başkasının nefsim için menfaatinden
ümidimi nasıl kesmeyeyim? Başkası için Allahtan ümid
ettim. Nefsim için nasıl ümid etmeyeyim?
*Mü’min nefsini zelil etmez. Hadis-i Şerifinin manasını
üstazımdan sordum. Mü’min hevası için, nefsinin
istekleri için nefsini zelil etmez. Diye cevap verdi.
Ve şöyle söyledi.

88

İnsanların içerisinde insanlara en merhametli olan,
nefsine merhamet etmeyen kimseye acıyan kuldur dedi.
Bana muamelelerden kesilip müşahedelerin hakikati
tahakkuk etmeyenin ilacını biliyor musun? Dedi.
Cevabını kendisi söyledi.
Onun dört tane ilacı vardır.
1.Çare ve kuvvete sahip kılmadan nefsi tam manasıyla
Allah’u Tealaya bırakmak.
2.Allah’u Teâlâ ile beraber bir eş, arkadaş, ortak, şerik
seçmeden Allah’u Teâlâ’nın emrine tam manasıyla teslim
olmak.
Bu iki ilaç batınidir.
3.Uzuvları Şeriatın emirlerine muhalefetten alıkoymak ve
kulluk vazifelerini yerine getirmek.
4.Sonra zikir yaygısına oturup her şeyden alakasını
keserek Allah’u Teâlâ’ya yönelmek.
*Allah’u Teâla şöyle buyuruyor:
“Sen Rabbinin ismini zikir et. Rabbine tam manasıyla
yönel. ” (Müzemmil suresi, ayet- 8)
*DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Zikrin beyan ve izahı hakkındadır.
Yukarda da anlatıldığı üzere Allah’u Teâlâ, kendisini
tanıması ve ibadet etmesi için insanı yarattı ve ibadetlerin
çeşitlerini, vakitlerini ve miktarını anlattı.
Allah’u Teâlâ zikir ile emr etti. Onun vaktini ve
mikdarını da beyan etti.
* Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu:
“Ey iman edenler, Allahı çokça zikir ediniz.” (Ahzab
süresi; ayet- 41)
*Diğer bir ayette de:
“Siz beni zikir edin. Ben de sizi zikir edeyim.” buyurdu.
(Bakara suresi; ayet -152)

89
*Başka bir ayette de:
“Onlar ayakta, otururken, yanları üzerinde iken Allahı
zikir ederler ”buyurdu. (Ali İmran suresi;ayet- 191)
Yani onlar her halde zikir yaparlar demektir.
Çünkü insan, anlatılan üç durumdan hali olmaz. Bir insan
ya ayaktadır, ya oturuyordur, yâ da yanı üzeredir.
*Başka bir ayette de:“Ey iman edenler, cum’a günü
namaz için çağrıldığınızda hemen Allahı zikir etmeye
koşunuz. Alış verişi bırakınız. Eğer bilirseniz bu sizin
için çok daha hayırlıdır. Siz namaz eda olunduktan sonra
(yani Cuma namazından çıktıktan sonra) ticaret için ve
ihtiyaçlarınızı yerine getirmek için yeryüzüne dağılın.
Allahın fazlından rızık arayın ve Allahı çokça zikir
ediniz. ” (Cum’a suresi; ayet- 9-10)
Namazdan çıkıp ticarete döndüğünüzde de Allahtan gafil
olmayın. Lisan ile taat ile zikir edin.
Ayakta, oturarak, yan vaziyette zikir yapmadıkça çok
zikir yapanlardan olunmaz denildi.
*Allah’u Teâla:“Çokça zikir yapınız ki felah bulasınız.”
Buyurdu. (Enfal suresi; ayet- 45)
İbni Abbas hazretleri cum’a suresindeki ayetin tefsirinde,
Dilersen çık.Dilersen otur.Dilersen ikindiye kadar namaz
kıl. Demiştir.
Yeryüzüne dağılın emri, dünya talebi için değil de, hasta
ziyareti, cenazeye iştirak, Allah İçin bir din kardeşini
ziyaret, İlim talep etmek içindir diyenler de olmuştur.
Allahın fazlından arayın emrinden murad ise manevi
faziletlerdir. Denildi.
Ayet-i kerimelerden bilindi ki felah ve kurtuluş ümidi her
halde çokça zikir yapmaktadır.

*Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor:

90

“Namazlarında huşu içerisinde olan mü’minler kesin
kurtuldu ” (Mü’minun suresi; ayet- 1-2)
Uzuvlardaki huşu kalpteki huşuya bağlıdır. Kalp her
tarafa döner. Kalbin sükun bulması ve mutmain olması
ancak Allahın azamet ve büyüklüğünü düşünerek Allah
c.c.yü çokça zikir yapmakla hâsıl olur.
*Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Onlar ki iman etmişlerdir ve kalpleri Allahın zikri ile
huzura kavuşur. Agâhı mütenebbih olun ve iyice bilmiş
olun ki kalpler ancak Allahı zikir etmekle mutmain olur.”
(Ra’d suresi; ayet- 28)
*Nebi aleyhisselam da Hadis-i Şerifinde:
“Allahı zikir etmek kalplerin şifasıdır.” buyurdu.
(Deylemi, Enes r.a.)
*Hadisi kudsidede Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Ben kulumun zannının yanındayım. Kulum beni zikir
ettiği zaman ben kulumun yanındayım. Kulum beni
içinden zikr ederse ben de onu nefsimde zikr ederim.
Kulum beni toplum içinde zikir ederse ben de onu daha
hayırlı bir topluluk içinde zikir ederim. ” (Revahül Buhari
ve Müslim)
*Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu:
“Ben size en hayırlı amelinizi, amellerinizin en temizini,
derece bakımından en yükseğini, kendisine altun ve para
verilenlerden daha hayırlısını, şayet düşmana karşı
gitseniz savaşsanız, siz onların boynunu vursanız onlar
sizin boyunlarınızı vursalar, bunlardan daha hayırlısını
haber vereyim mi? Allahı çokça zikir ediniz!” (Revahül
Beyhaki ibni Ömer r.a.)
*Yine Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu:
*Bir toplum Allahı zikir yapmak için oturursa
-Melekler onları kuşatır.
-Onları rahmet kaplar.

91
-Onların üzerlerine sekinet iner.
-Allah onları kendi yanında olanlara anlatır.
-Yani Allah c.c.zikir yapanları melaike-i mukarrebinin
yanında zikir eder. (Revahut-Teberani ve Müslim,
Ahmed bin Hanbel, Ebu Hüreyre r.a.)
*Başka bir Hadis-i Şerifte de Nebi aleyhisselam “Zikir
Allahtan bir nimettir. Onun şükrünü eda edin. ” buyurdu.
(Deylemi nebit r.a.)
*Diğer bir Hadis-i Şerifte de hafaza meleklerinin dahi
işitmediği kalp ile yapılan zikir, meleklerin işittikleri
zikirden (sesli zikirden) yetmiş kat daha sevaptır.”
buyuruldu. (Beyhaki- şuabuliman )
*Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu:
“Kur’an okunduğu zaman, onu dinleyin ve susun ki,
merhamet olunasınız. Rabbini yalvararak ve korkuyla,
aşikâr olmayan az bir sesle, sabah ve akşam zikir et ki,
gafillerden olmayasın. Gerçekten Rabbinin yanında
olanlar, Allaha kulluk etmekten kibirlenmezler. Allahı
çokça tesbih ederler ve yalnız ona secde ederler. “ (Araf
suresi; ayet 204-205-206)
*Diğer bir ayette de Allah’u Teâlâ:
”Habibim! Sana vahiy olunan kitabı güzel güzel oku.
Ve namazı tadili erkânına riayet ederek dosdoğru kıl!
Çünkü namaz, edepsizlikten ve uygunsuz hal ve
hareketlerden men eder. Namaz ve haricinde Allahı zikir
etmek ise her şeyden büyüktür, en büyük kulluk
vazifesidir. Buyuruyor. (Ankebut suresi; ayet- 45)
*Fudayl bin İyaz şöyle dedi; Bize şöyle ulaştı ki Allah
Teâla şöyle buyurdu:
“Ey kulum sabah ve ikindiden sonra beni bir saat zikir
edersen ikisinin arasındakine ben sana ikram ederim.”
*Zikrin hafi ve gizli yapılanı mı yoksa cehri ve aşikâr
yapılanı mı daha faziletli olduğu hakkında meşayih ihtilaf

92

emiştir.Bazıları kalbinde muvafakat etmesi ile beraber
manasını da düşünerek yapılan cehri zikir daha
faziletlidir. Çünkü böyle yapılan cehri zikirde hem kalbin
hem de lisanın muhafazası mevcuttur dediler.
Bazı meşayih te ayet-i kerimede ve yukarda zikir edilen
iki Hadis-i Şerifte de beyan edildiği üzere gizli ve sessiz
yapılan zikir daha faziletlidir. Çünkü bu zikri hafide, riya
korkusu ve kalbin gafleti yoktur. Aynı zamanda kalb gafil
olmakla beraber lisanın bir fiili ve ameli veya riya ile
yapılan bir ibadet makbul olmaz dediler.
*Bir Hadis-i Şerifte şöyle buyuruldu:
”Allah azze ve celle ancak sadece kendisi için yapılan ve
rızası talep edilen ameli kabul eder.” Nesai ve Taberani
İsmi celal ile (ALLAH) lafza-i celali ile hafi ve cehri sesli
ve sessiz zikir yapılmasında ihtilaf yoktur.
Tehlil ile yani “la ilahe illallah” ile yapılan zikirde ise bil
ittifak cehr-i mutavassıt (yani orta sesli) zikir daha
faziletlidir.İnşaallah ilerde nefiy ve ispat bahsinde bunun
tafsilatı gelecektir.
*Nebi aleyhisselam:
“Cennet ehli dünyadan ancak Allahı zikir etmedikleri bir
saatin hasretini çekecekler. ” buyurdu. (Taberani-Beyhaki
Muaz. R.a.)
*Başka bir Hadis-i Şerifte de “Bir topluluk Allahı zikir
için oturup zikir eder kalkarlarsa onlara vazifeli melekler
tarafından Allah günahlarınızı af etti. Günahlarınız
sevaba tebdil edilmiş olarak kalkınız denilir.” Buyuruldu.
(Taberani-Beyhaki Sehl bin Hanzala r.a.)
*Ey akil insan: Lisan ile veya kalp ile veya her ikisi ile
zikir yapmaya hangi iş ve meşguliyet manidir?
Sen bunu böyle bildiğine göre vaktini malayani ile zayi
etme.

93

Eğer sen nefsin için veya aile efradın için bir maişet ve
bir iş ile meşgul isen, senin lisanın ve kalbin Allahı zikir
ile meşgul olsun.Çünkü işlerinde muvaffakiyet ve kuvvet
Allahı zikir etmek ile elde edilir. Zira her türlü kuvvet ve
çare Allah’tandır. Senin nefeslerin sayılıdır. Sen her
nefeste ahirete yaklaşıyor dünyadan uzaklaşıyorsun.
“Allaha giden yollar mahlûkatın nefesleri
adedincedir.”denildi.Her canlı doğduğu andan itibaren
Allaha gidiyor. nefesler, onun adımlarıdır. O insan ölüm
yolundadır. Uykuda, uyanık iken gece, gündüz eceline
koşuyor.Sen nasıl olurda bir tanesi dahi meliklerin,
sultanların hazineleri ile satın alınamayan sayılı
nefeslerini zayi ediyor onları zikirsiz geçiriyorsun.
Sen uyan!
Sen gafillerden olma!
*Allah dostlarından birisi şöyle dedi:
Agâh ol! Hüsran, helak, pişmanlık ve perişanlık, faidesiz,
zikirsiz ve ibadetsiz geçen gecelerdir.
Hal bu ise sen onları ömründen sanıyorsun.

*BEŞİNCİ BÖLÜM
Beşinci bölüm: Tarikatların me’hazı ve membaı
hakkındadır.
Sen bil ki: Tarikatlar, Şeriatı mutahharaya uygun ve
muvafık olması, fasit itikatlardan ve çirkin bid’atlerden
uzak olması şartıyla Allah’u Teâlâ’ya ulaştırır.
Tarikatların me’haz ve membaı ikidir.
1.Sıddikiyet yoludur.
Çünkü Nebi aleyhisselam gar-ı şerifte, mağarada Ebu
Bekirissiddik radıyallahü anhuye zikri hafiyi (kalp ile
yapılan gizli zikri) telkin etmiştir.

94
2.Tarikatı haydariye-i cehriyedir.
Nebi sallallahü aleyhi vesellem Aliyyülmürteza’ya, cehri
ve aşikâr olarak kelime-i tevhid zikrini yani la ilahe
illallah diye zikir etmesini telkin etmiştir. Camiulusul
69.sahifede anlatıldığı üzere tarikatlar bu iki tarikattan
meydana çıkmıştır.
Tarikatlar Allah’u Teâlâ’ya ulaştırmakta müsavi olsa da,
Allah’u Teâlâ’ya vasıl olmak ve yakınlık nispetiyle
değişir. Tevhid derecelerinin en yükseğine vasıl olmak
için salik ve müride en kolay ve en yakın olan tarikat,
tarikat-ı Nakşibendi’yedir. Kaddesallahü esrare ehliha.
Çünkü tarikat-ı Nakşibendiyyenin mebnası ve kuruluşu,
seyr-u sülûk üzerine mukaddem olan cezbe üzerine olup,
Nebi sallallahü aleyhi vesellemin veraseti tahtına dâhil
olan bir mürşid-i kâmilin tasarrufu üzerinedir.
*Hadis-i Şerifte “Allah benim sadrıma ne döktü ise bende
onu Ebu Bekrinissıddikin sadrına döktüm.” buyuruldu.
(Nüzhetül-mecalis)
Hazret-i Ebu Bekir radıyallahü anhu bu akdin vasıtası ve
bu şerefin banisi ve müessisidir. Radıyallahü anh.
*Tarikat-ı Nakşibendi’ye:
-Sünneti seniyyeye tabi olmak,
-Bid’atlerden sakınmak,
-Azimetlerle amel etmek,
-Rezaletlerden uzaklaşmak,
-Güzel ahlak ve faziletler ile vasıflanmak, güzel ahlak
sahibi olmakdır.
*Şuruhu ataiyyede şöyle denildi.
Salikler iki kısımdır.
1.Meczup olan salik
2.Salik olan meczup
Birincisi yani meczup olan salik evvela eserlere şahid
olur. Sonra o eserlerle eserlerin isimlerine gider.İsimler

95

vasıfların sabit olduğuna delalet eder. Evsafın sübutu
zatın vücuduna istidlal eder. (Bir vasfın var olması o
vasfın sahibinin var olduğunu ispat eder. Bir eser varsa o
eserin müessiri ve sahibi vardır.)
Çünkü bir vasfın zatı ve sahibi olmaksızın binefsihi kaim
olması muhaldir. Genel durum budur. Kitap ve sünnette
olan şeylerin ekserisi buna işaret ediyor.
*Allah’u Teâla:
“yerlerin ve göklerin yaratılmasında ibretler vardır”
buyuruyor. (Ali-İmran suresi;ayet- 190)
(Yerleri ve gökleri müşahede eden onları yaratan Allah
c.c.yü bilir)
2. Salik olan meczup ise evvela zata şahid olup istidadına
layık olan şekilde ona inkişaf eder.
Sonra zatın sıfatlarının müşahedesine gider.
Sonra esma ile alakalı olan şeylere döner.
Sonra birinci salikin aksine asarı, esereleri müşahedeye
döner.
Meczup olan salikin son varabildiği yer, salik olan
meczubun bidayetidir ilk başlangıcıdır. İkisi bir manaya
değildir aynı değildir. Meczup olan salikin muradı Allah
için eşyayı müşahededir. Salik olan meczubun muradı ise
eşyayı Allah Teâlâ ile müşahededir.
İkincisi birincisinden daha faziletlidir.
Çünkü birincisi matluba vasıl olmakla beraber mürşid
olmaz.
İmam-ı Rabbani kuddise sirruhu şöyle dedi:
Cezbenin sülük üzerine takaddümü bu yolun
hususiyetlerindendir.
Bu yolda salikin seyrinin başlangıcı, âlem-i emirdendir,
âlemi halktan değildir.
Diğer tarikatların ekserisi bunun hilafınadır.
Yani diğer tarikatlarda salikin seyri âlemi- halktan başlar.

96

Bu yolda seyr-u sülûk menzillerini geçip mesafe almak,
cezbe merdivenlerini aşmanın zımnında münderiçtir ve
mevcuttur. Bu yolda âlem-i halkı seyr, âlemi emri seyrde
kolaylaşır.
Şah-ı Nakşibendi kuddise sirruhu:
“Bizim yolumuz yolların en yakını, en kısası ve en
kolayıdır” buyurdu. Yine Şah-ı Nakşibendi k.s:
“Allahtan kendisine kesin ulaştıran bir yol istedim,
Allah’u Teâlâ fazlıyla bana icabet edip duamı kabul etti
”dedi.
Ubeydullah-i Ahrar kaddesellahü sirrehü de Reşahat
isimli eserinde böyle yazdı.
*ALTINCI BÖLÜM
*Altıncı bölüm: Nakşibendi tarikatının itikadı ve
kuruluşu hakkındadır.
Ey Allahı tanımaya talip kişi: Sen bil ki Nakşibendi
sadatının ve büyüklerinin itikatları Ehl-i sünnet vel
cemaatın itikadının aynısıdır.
Nakşibendi tarikatının kuruluşu ise Şeriat-ı mutahharanın
hükümlerini korumaktır.
Şeriata riayet hususunda İmam-ı Rabbani kuddise sirruhu
şöyle diyor.
-Şeriatın edeplerinden bir edebe riayet etmek,
-Tenzihende olsa bir kerahetten sakınıp içtinap etmek,
-Zikirden,
-Tefekkürden,
-Murakabe ve teveccühten, mertebelerle daha faziletlidir.
Evet: salik Şeriata riayetle beraber şu yukarıda
anlatılanları yaparsa büyük bir kurtuluşa erer.
Bu kurtuluş, ubudiyet ve kulluğa devam etmeksizin hâsıl
olmaz. Çünkü insanın yaradılışındaki gaye ve maksat
ancak kulluk vazifelerini eda etmektir.

97

İlk baştaki aşk ve muhabbet, salikin kalbini masivadan,
Cenabı Hakkın gayrisinden kesmek ve bizzat maksatlara
ermek içindir.Hatta bu aşk ve muhabbet ubudiyet ve
kulluk makamını elde etmek içindir. Zira salik ancak
Allahtan gayri şeylerden kesildiği zaman Allah’u
Teâlâ’ya hakiki kul olur. Aşk ve muhabbet, masivadan
inkıta ve kesilmenin vesilesidir. Bu sebepten dolayı
ubudiyet ve kulluk, velayet mertebelerinin nihayetidir.
Ubudiyet ve kulluğun ötesinde ve üstünde velayet
derecelerinde bir makam yoktur. Ubudiyetin devamı,
ibadetleri eda etmeksizin düşünülmez. Çünkü ubudiyet
başkalarını düşünmeden hak sübhanehü ile beraber
huzurun devamından ibarettir. Bu büyük saadet, cezbe-i
İlahi tasarrufu olmadan hâsıl olmaz.
Bu cezbeyi elde etmek için, sülûkü cezbe yolu ile olan bir
kâmil şeyhin, mürşidin sohbetinden daha kuvvetli bir
sebep yoktur.

*YEDİNCİ BÖLÜM
Yedinci bölüm mürşidin lüzumunu beyan hakkındadır.
*Sen bil ki:
Arif billah şeyh Ebu Dekkak kadesallahü sirrehü:
kendiliğinden biten bir ağaç meyvesiz olur. Meyvesi olsa
da lezzetsiz olur. Dedi.Sünnetullah da böyle cereyan
ediyor ki kesinlikle bir sebep ve aşı lazımdır.
Nasıl ki sur-i üreme, çoğalma ve doğum baba ve ana
olmadan hâsıl olmuyorsa, manevi doğum da böyle olup
bir sebep lazımdır. O sebep, mürebbidir. “Şeyh ve mürşid
dir.”
Hadika-i Nediyye isimli eserde şöyle denildi; “Allah
muvaffakiyetle seni mesud etsin ki;
-Cezbe-i İlahi ile

98

-İlm-i ledün ile
-Ve fıtri, nefsi-kudsiye ile “ki bunlar azdır”
Selim kalp kendisine nasip olmayan herkese, batın ilmini,
seyr-u sülûk edep ve muamelelerini öğrenmek farz-ı
ayndır. İlm-i zahiri öğrenmekte aynı şekilde mühimdir.
Dinin esasıdır. Lakin zahiri ilmi öğrenen batın ilminden
istifade etmekten müstağni olmaz.
Hanefi âlimlerinden
-İbni Hummam,
-İbni Şibli,
-Şürrunbilali,
-Hayreddin-i Remli,
-Hamevi ve benzerleri gibi mütakaddimin ve müteahhirin
âlimlerinin büyüklerinden birçoğundan böyle sabit oldu.
Şafii âlimlerinden de
-İzzbin Abdüsselam, İmam-ı Gazali,
-Tacuddin Sebki,
-Suyuti,
-Şeyhülislam kadı Zekeriya Ensari,
-Allame şihab bin el Hacer Heysemi ve benzerleri
Maliki âlimlerinden de
-Arif Billah EbulHasan Şazili,
-Şeyh EbulAbbas Mürsi,
-Şeyh bin Ataullah İskender’i,
-Arif billah bin ebi Cemre,
-Nasıruddin Lakkani,
-Şeyh allame muhakkik Arif Ahmed Zeruki ve başkaları
Hambeli âlimlerinden,
-Şeyh Abdulkadir Cebeli,
-Abdullah Ensari alharevi,
-Şeyh bin Neccar Fetuhi ve başkaları…
İşte bu büyük âlimler, zahiri ilimleri mütalaa ettikten
sonra batın ilmini elde etmekle meşgul oldular.

99
Batın ilmini ehlinden istifade
-Sohbet,
-Hizmet,
-Seyr-u sülûk,
-Hüsnü-itikad, ehl-i sünnet itikadı
-İhlas,
-Rezil ve kötü huylardan uzaklaşmak,
-Faziletlerle ahlaklanmak ile elde edilir.
Bazı âlimler şöyle anlattılar.
İmam-ı Gazaliyi üzerinde yamalı elbise, bir elinde baston
ve deriden çanta olduğu halde bir yerde gördüm.
Ya İmam: Bağdat’ta ders okutmak bundan daha faziletli
değil mi? dedim. Bana hayret ve şaşkın bakışlarla baktı:
Saadet tohumu, irade feleğinde doğunca leylaya karşı
istek ve arzuyu terk edip saadetimi ayrılıkta buldum. İlk
menzildeki sahibime döndüm.
İstekler yavaş yavaş sesleniyor.
İşte bunlar arzulanan kimsenin evleri,
Sen usul, usul buraya in.
Manasındaki bu beyitleri söyledi.
*Şer’i ilimlerde ve hakikat ilimlerinde tecrübeli Arif
imam Şeyh Abdulvahhab-ı Şarani kaddesallahü sirrehü
Meşarikulenvar isimli kitabında şöyle yazdı;
-Namazın huşu ile kılınması ve sahih olması için,
-İnsanı Allahın huzurundan alıkoyacak sıfatları gidermek
için, insanı irşad edecek bir mürşid edinmesinin vacip
olduğunda tarikat ehlinin icmaı vardır.
(Zira namazı huşu ile kılmak ve kötü huylardan
kurtulmak vacibdir.)
Vacip olan bir şey, ancak kendisi ile tamam olan şeyde
vaciptir. Dedi
-Dünya sevgisi,
-Kibir,

100

-Ucup,
-Riya,
-Kin,
-Haset,
-Gıllü-giş,
-Nifak gibi manevi hastalıkları tedavi etmek vaciptir.
Zira bunların haram olduğuna ve üzerlerine azap ve
cezanın tahakkuk edeceğine dair Hadisi Şerifler variddir.
Şu anlatılanlardan bilindi ki, kim bu kötü sıfatlardan
çıkmak ve kurtulmak için kendisini irşad edecek bir
Mürşid, bir kılavuz (yol gösterici) edinmezse, o Allah’u
Tealayı ve Resulüllah sallallahü aleyhi vesellemi
dinlememiş olur.
Çünkü bir mürşid ve kılavuz edinmeyen bir kimse ilimde
bin tane kitap ezberlese bile yukarıda anlatılan manevi
hastalıklardan tedavi yolunu bulamaz.
Böyle bir adam: Tıp hakkındaki kitapları ezberleyen fakat
hastalık üzerine ilacı uygulamasını bilmeyen kimse
gibidir.
*Yine İmam-ı Şaarani k.s. şöyle yazdı:
Sofilerin tarikatlarının kitap ve sünnette yeri yok
demekten sakın. Zira bu küfürdür. Gerçek sofilerin
ahlakı, ahlakı-Muhammedîdir.
Onların atkısı çözgüsü ondandır.
İmamı- Arif Muhammed Bahauddin k.s.
Bizim yolumuzdan yüz çevirenin dini tehlikeye girer.
Çünkü bizim yolumuz Şeriattır.
Bizim yolumuz tasarruf ve cezbeyi atmak üzerine bina
edilmiştir dedi.
İmam-ı Rabbani k.s. şöyle söyledi:
Sen bil ki Nakşibendi tarikatının büyükleri sünnet-i
seniyyeye tabi olmayı lüzumlu gördüler.Azimetle amel
etmeyi tercih ettiler.

101

Bunları yerine getirmekle beraber, bir takım manevi
haller ve vecdler ile müşerref olurlarsa bunun büyük bir
nimet olduğunu bilirler. Eğer amellerinde bir gevşeklik
bulurlarsa bunu kusur ve noksan bilip istiğfar ederler,
kalplerini temizlemek için gayret ederler.İşte bu yol, nefis
ve kıymetli bir cevher gibidir. Bunun değerini ancak
insaflı ve tecrübeli kimseler bilir. Öyle ki bu Nakşibendi
tarikatının müessisi ve banisi enbiya aleyhimüsselamdan
sonra ümmetin en faziletlisi olduğu kesin olan, Ebu
Bekrinissıddik radıyallahü anhtır.
Öyle ki, bu Nakşibendi yolunun yüceliği ve büyüklüğü,
tercih edilen görüş, sahih keşif ve sarih nakil ile sabittir.
Bu yolun nihayeti ve sonu, bidayetinde münderiç olup
manevi derecelerin nihayeti içinde son yoktur.
Bu Nakşibendi tarikatı,
-Rakstan, oyun şeklinde dönerek zikir yapmaktan,
-Şathiyattan, doğru yoldan, şeriattan sapmaktan
-Semadan, musiki dinlemekten sakınılıp sofilerin cehalet
bulanıklıklarından salim olduğu,
-Bid’atlerden sakınıp sünneti seniyyeye tabi olunduğu,
İlme önem verildiği için, bu yolun faziletini bütün
Âlimler ikrar etmiş olup Nakşibendi yolu tarikatların
anası, sırların ve hakikatlerin membaı mesabesindedir
demişlerdir.
*SEKİZİNCİ BÖLÜM
Sekizinci bölüm tarikatın edeplerini beyan hakkındadır.
Sen bil ki: tarikatın bir takım edep ve erkânı vardır.
Edep: eşyayı yerli yerine koymaktır.
Edep: güzel ve hususi şeyler ile beraber olmaktır.
Diyenler de oldu.
Tarikat erbabının ekseri edepleri;
-Kalpleri temizlemek,

102
-Sırlara riayet etmek,
-Ahitlere ve sözlere vefa göstermek,
-Vakitleri değerlendirmek,
-Talep esnasında hüsnü edep sahibi olmaktır. Dediler.
*Sen bil ki bizim yolumuzun tamamı edeptir.
Edebi olmayanın tarikatı da yoktur.
Senin kendi nefsinin edepli olduğuna itikat etmen,
kendini üstün görmek olduğu için büyük bir hata olup
böyle düşünmen nefsinin cahilliğindendir. Böyle
düşünmek nefsinin bir hilesidir.
Edep: kurtuluş gemisidir, kim ona binerse cahil de olsa
kurtulur.
Kim edebi terk ederse âlim de olsa helak olur.
Şöyle söylendi: Maksada ulaşan ancak edebe riayet
ederek ulaştı. Maksadına ulaşmaktan mahrum olan da
ancak edebi terk ettiği için mahrum oldu.Yine şöyle
denildi: kişinin edebi, et ve kan gibidir. Ancak edebine
sahip olan bir kimse necat bulup kurtulur.
“Edep sahibi bir kimseyi tartsan şayet,
Binlerce cahile tercih edilir elbet.”
Sofilerin tarikatı ve edepleri ayniyle Şeriatın emirleri
olmalıdır.
Ancak zahiri ve batıni edep üzere amel eden sofiler felah
buldular.
Bazı fakihler ancak zahiri edebe riayet ettiler, manevi ve
kalbî edebe riayet etmedikleri için manen terakki
etmekten mahrum oldular.
Onlar kalbî edebe riayet etmedikleri için Şeriatın
sırlarından perdelendiler.
*Sen bil ki: Zahir ve batın her ikisi aynıdır ikisi bir
şeydir.Çünkü batın, zahirin batınıdır. Zahir olmadan batın
mevcut olmayacağı gibi Şeriat olmaksızın tarikat ve
hakikatte mevcut olmaz.

103
Fatiha-i şerife suresinde;
“İyyake na’budu” Şeriatı muhafazadır.
“Ve iyyake nestein”Hakikat ve Şeriatı ikrar olup ubudiyet
ve kulluğu lüzumlu görmektir.
Hakikat, Rabbı müşahededir. Hakikat ile mukayyed
olmayan, Allah c.c.nün rızası için yapılmayan Şeriatın
hiçbir emri makbul değildir.
Şeriatla mukayyed olmayan, Şeriata uymayan hakikat
hakikat değildir.
Şeriata bağlı olmayan bir tarikattan bir şey elde edilmez.
Şeriat ve hakikat her ikisi bir şeydir.
Çünkü hakikatten murad Şeriatın hakikatidir.
Mü’minlerden hiçbir kimse için, ebediyyen Şeriattan
ayrılmak caiz olmaz.
Şayet bir tarikat ehli için Şeriata muhalif bir keşif hâsıl
olursa o keşfine iltifat ve itibar etmez.
Çünkü keşifte hata ihtimali olur, fakat Şeriatta (edillei-
şer’iyye ile sabit olan hükümlerde) hata ihtimali olmaz.
Bazı insanlar bunlardan birisinin diğerinden ayrı
olduğunu zan ediyorlar. Böyle bir zan açık bir hatadır.
Doğru değildir.
*Hadis-i Şerifte;
“Batın ilmi sırlardan bir sırdır. Allah’u Teâlâ’nın
hikmetlerinden bir hikmettir. Allah’u Teâla bu hikmeti
kullarından dilediklerinin kalbine koyar ” buyuruldu.
Deylemi Ali kerremellahü veçheh.
İşte bu sır Şeriatın hakikatine muttali ve vakıf olmaktır.
Bu sır, kötü sıfatlardan temizlendiğinde kalpte zahir olan
bir nurdan ibarettir.
İşte bu sır Nebi aleyhisselamın;
“İlimden, saklı, gizli, örtülü bir hazine gibi olanı vardır
ki, onu ancak ehli bilir, onu arif billah olan kimseler bilir.

104

O ilimler anlatıldığı zaman onu ancak gafil olanlar inkâr
ederler.” Hadis-i Şerifinde murad ettiği gizli ilimdir.
İhya-u Ulumiddin lil Gazali-Deylemi
*Bazı arifler şöyle dediler: her kimde iki haslet, “Bid’at
ve küfür” bulunursa ona bu sırdan, bu gizli ilimden bir
şey açılmaz. Her kim dünyayı severse veya heva-i
hevesinde ısrar ederse bu ilim ona nasip olmaz.
(Ramuzul-ahadis şerhi)
*Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu:
“Âlimlerle oturunuz. Dizlerinizle onlara zahmet veriniz.
(yani onların önünde diz çökünüz) Zira Allah’u Teâlâ,
toprağa, gökten yağan yağmurla hayat verdiği gibi, ölü
kalplere de hikmet nuruyla hayat verir.” İbni Hibban
*Taberani’de de
-Büyükler ile oturunuz.
-Âlimlere sorunuz.
-Hikmet ehliyle hemhal olunuz. Diye rivayet vardır.
Hadis-i Şerifteki âlimlerden murad ilmiyle amel eden
ihlas sahibi âlimlerdir. Çünkü Allah’u Teâlâ kelamı-
kadiminde, “Kullarının arasından Allahtan ancak âlimler
haşyet duyup korkar ”buyurdu.( Fatır suresi, ayet-28)
Kim Allah’u Teâlâ’dan haşyet edip korkarsa ilmiyle
ihlaslı bir şekilde amel eder. Allahtan korkmayan kimse
gerçek âlimlerden sayılmaz.
Haşyet ve korku, gelecekte vaki olabilecek kötü bir
şeyden kalbin endişe edip acı çekmesidir.Bu manada
haşyet ve korku, bazen kulun çok günah işlemesinden
dolayı olur.Bazen de Allah subhanehünün celal sıfatını ve
heybetini tanımaktan olur.Enbiya aleyhimüsselamın
haşyet ve korkusu ikinci kabildendir.
*Nebi aleyhisselam:

105

“Kim bildiği ile amel ederse Allah’u Teâlâ ona
bilmediğinin ilmini öğretir. ” buyurdu. (Keşful hafa-
elbani)
*Kendisine ihtiyaç duyulan ilimler dörttür.
1.Zat ve sıfat ilmidir yani tevhid ve akaid ilmidir.
2.Fıkıh ve fetva ilmidir.
3.Tefsir ve hadis ilmidir.
4.Hal ve tenezzülat ilmidir.(Kalbin manevi halleriyle
ilgili olan ilim) ve adap ve muamelattan onların
makamına kaim olan ilimdir. Ahval ve menazil
ilmi(kalbin manevi halleri) ve onların makamına kaim
olan ilim, bu fennin(tasavvuf ilminin) ihtisası olan
ilimdir. Bu hususta insanlar için iki yol vardır.
1.Yol; ilk adımda hakkı görme ve bu yol üzere amel
etmekdir. Bu yol Şaziliye ve Nakşibendi’ye ve bunlara
benzeyenlerin yoludur.
2.Yol; nefsi görme ve hakkı nefse muttali kılma ve bunun
üzerine amel etme yoludur.
Bu yol;
-İmam-ı Gazali’nin,
-Serverdi’nin ve onların mecrasında gidenlerin yoludur.
*Hadis-i Şerifte aleyhissalatu vesselam:
“İhsan ve ihlas Allahı görür gibi ibadet etmendir.
Buyurdu. (Sahih-i Buhari kitab-ul İman)
Bu birinci yoldur.
“Sen Allahı göremiyorsan o seni görüyor.”
Bu da ikinci yoldur. Sahihi Buhari kitab-ul İman
*Sen basiretli olda bu hususta iyi düşün!
Kuruluşu ilim ile ve nefsi tedavi etmekle meşgul olmak
olan bu yola burhan yolu denilir. Çünkü bu yolda hiçbir
kimseyi kötülemek yoktur. Bu yolda sapıtmak için bir
sebep yoktur .Ancak buna adam gibi adamlar kadir
olurlar.

106

Âlim olmayan, cahil olan kimsenin bu yolda seyr-u
sülûkü diyanetine güvendiği bir âlimin itikadı üzere
olmasıyla olur.
Cahil olan kimse seyr-sülûkünde ilmihalinden sadrına ve
kalbine şifa verecek, kendini tatmin edecek bir şekilde o
ilmine ve diyanetine güvendiği âlime sorar.
Kendisini alakadar eden hususlarda araştırdıktan sonra
son derece gayretle takva ve istikamet üzere ibadetlerine,
manevi vazifelerine devam eder. İhtimal ve te’vil olan
şeylere girmez. Kendi imamından başka imamların
sözlerine girmez.Telfik-i mezahib yapmadan, Mezhepleri
birleştirip karıştırmadan mümkün mertebe dört mezhebe
riayet eder.Sonra kendi haline uygun kendisine nasihat
edecek bir Şeyhe, bir mürşide veya işleri tecrübe etmiş
salih bir kardeşe güvenip dayanır.
*Sen bil ki yukarıda geçtiği gibi tarikat-ı
Nakşibendiyyenin usulü ehlisünnet itikadına yapışmakdır.
Ruhsatları terk edip azimetle amel etmekdir. Devamlı
murakabe halinde olmakdır. Mevla-i zülcelale
yönelmekdir. Dünyanın süs ve yaldızlarından yüz
çevirmekdir. Hatta Allah c.c.den ve rızasından başka her
şeyden yüz çevirmekdir. Huzur alışkanlığı edinmekdir.
Dini ve Şer’i ilimlerden ifade ve istifade ile amel etmekle
beraber kalabalıklar arasında olsa bile halvette olmak,
Kalabalıkların arasında bile yalnız başına imiş gibi zikirle
meşgul olmakdır.
Zikri, gizli yapmak, yaptığı zikri gizlemekdir.
Nefesleri muhafaza etmek, her nefesinde dahi zikirle
meşgul olmakdır.
Hatta öyle ki Allah Teâlâ’dan gafil olarak bir nefesin dahi
girip çıkmamasıdır.
Bu yol: Büyük ahlak sahibi Nebi aleyhisselamın ahlakıyla
ahlaklanmaktır.

107

*TARİKAT-I NAKŞİBENDİYENİN ŞARTLARI;
yedidir;
1.Sahih ve doğru itikaddır.(Ehli-sünnet itikadı)
2.Hak sahipleriyle helalleşmekdir.
3.Hak sahiplerine haklarını vermekle beraber, hasımları
razı edip sadık bir tövbe etmekdir.
4.Bütün işlerde sünnet-i seniyyeye uygun edep sahibi
olmakdır.
5.Şeriatın esah olan, en sahih ve doğru görüşüyle amel
etmekdir.
6.Her türlü bid’atlerden ve kötülüklerden uzak olmaya
ihtimam göstermekdir.
7.Her türlü çirkinliklerden ve heva-i hevesten uzak
olmaya gayret etmektir.
*Ali radıyallahü anhdan şöyle rivayet edildi;
“Herkim Allah ve Resulüllahın ve evliyaullahın
sünneti(yolu) üzere hareket etmezse onun elinde bir şey
olmaz.
Bunlar nedir? Denildi.
-Allahın sünneti: sır gizlemekdir.
-Resulüllahın sünneti: insanlara müdara etmek(insanların
gönlünü kazanmak)dır.
-Evliyanın sünneti: eziyetlere tahammül etmekdir. Dedi”
*Tarikatı Nakşibendi’ye yolcularının riayet etmesi icap
eden üç ameli vardır ki;
1.Her kim ahireti için çalışırsa Allah’u Teâlâ onun dünya
işlerine kâfi gelir.
2.Her kim iç âlemini güzel yaparsa Allah’u Teâlâ onun
aleni işlerini güzel kılar.
3.Her kim Allah c.c. ile arasını ıslah ederse Allah’u Teâlâ
onunla insanların arasında olan şeyleri ıslah edip düzeltir.
*Tarikatı Nakşibendi’ye saliklerinin üç vasfı vardır.

108
1.Belalara karşı sabırlı olmakdır.
2.Nimetlere karşı şükür etmekdir.
3.Allah’u Teâlâ’nın kazasına razı olmakdır.
*Tarikatı Nakşibendi’ye saliklerinin batıni ve zahiri (İç
ve dış)temizlikleri vardır.
Bâtıni temizlik:
-hırstan,
-hasetten,
-kinden,
-kibirden ve bunlara benzer diğer kötü huylardan kalbi
temizlemektir.
Zahiri temizlik:
-bedeni,
-elbiseyi,
-ve mekânı temizlemektir.
*Tarikatı Nakşibendiyyenin salikleri için huzuru
muhafaza vardır. Bu huzur Allah ile beraber huzurdur ki
bunun için zikir ve diğer ibadetleri yapmak lazımdır.
Zira riyazi halvet, yalnız kalıp nefsi kötülüklerden uzak
tutmak; hadiselerden kurtulup Allah c.c. ile beraber huzur
elde etmek içindir. Zikir yapan zakir, zikriyle sadece
ibadet etmeyi ve rıza-i iahiyi kast ve murad eder.
Zikriyle keşif, keramet ve makam sahibi olmayı talep
etmez.
*DOKUZUNCU BÖLÜM
Dokuzuncu bölüm tarikatın mertebelerini beyan
hakkındadır.
Sen bil ki, tarikatın dört mertebesi vardır.
Salik: birinci mertebeyi basmağı muhkem, tam ve sağlam
yapmadan ayağını ikinci mertebeye ve basamağa
koymaz.
1.Mertebe tövbe mertebesidir.

109
2.Mertebe istikamet mertebesidir.
3.Mertebe tehzib, nefsin kötü huylarından temizlenme
mertebesidir.
4.Mertebe takrib(Allaha yakın olma) mertebesidir.
Birinci mertebe olan tövbe, her makam ve halin aslıdır.
Tövbe bir bina için yer ve arsa mesabesindedir. Bir yeri
ve arsası olmayanın binası da olmaz. Tövbesi olmayanın
da bir hal ve makamı olmaz
*Tövbe için üç şart vardır.
1.Allah’u Teâlâ’ya itaatin haricinde geçen zamanlara,
masiyet ve günahlara ısrar ile geçen ömrüne pişman
olmakdır.
2.Bulunduğu hal ve zamanda gaflet ve masiyetleri söküp
atmakdır.
3.Niyetinde sebat etmekle beraber istikbalde günahlara
dönmemek üzere azimli ve kararlı olmakdır.
Nebi aleyhisselamın
“Tövbe nedamet ve pişmanlıktır ”Hadis-i Şerifinin
manası nedamet ve pişmanlık, tövbenin büyük
rükünlerinden ve büyük şartlarındandır demektir.İşte bu
tövbe, her hayrın anahtarı ve her makamın esası ve
temelidir.Bu tövbe ile bütün manevi hallerin kapıları ve
sırların çeşitleri münkeşif olup açılır.Bütün manevi
makamlar ve kerametler bu tövbe üzerine bina edilir.
*Sen bil ki: tövbe farzı ayındır.
Her kim tövbe farz değildir derse kesin kâfir olur.(Çünkü
tövbe ayet ile sabittir.)
İnsanlar üzerine tövbeden daha önemli bir şey yoktur.
İnsanlar üzerine tövbeyi unutmaktan daha şiddetli bir
ceza ve ikab da yoktur. Şu halde (bu yolda)tövbe ve İnabe
lazım ve zaruri olup olmazsa olmazdır.
*Allah’u Teâlâ kitabı kadiminde;

110

“Ey mü’minler hepiniz Allaha tövbe ediniz ki felah ve
kurtuluşa eresiniz.” Buyuruyor.(Nur suresi; ayet- 31)
Diğer bir ayet-i kerimede de
“Habibim benim tarafımdan kavmine de ki:
“Ey kendileri aleyhine israf eden kullarım! Allahın
rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü o tövbe
edenlerin bütün günahlarını bağışlar. Şüphesiz ki o çok
bağışlayandır ve çok merhametlidir. Onun için üzerinize
azap gelip çatmadan tövbe ederek Rabbinize dönün.
Rabbinize teslim olun yoksa sonra yardım olunmazsınız.
Haberiniz olmadan ansızın azap gelmeden, rabbinizden
size indirilenin en güzeli olan Kur’an-ı Kerime uyunuz.
Bu hususta acele ediniz ki, her nefs, Allah yanında kusur
olanı işlediğimden dolayı yazıklar olsun bana!
Ben hakikaten alay edenlerden idim. diyecektir” (Zümer
suresi; ayet- 53-54-55-56)
Başka bir ayet-i kerimede de
“Kimin kalbi, kalıbı ve zatı ihlaslı ve samimi olarak
Allaha yönelir ve ona teslim olursa, kesinlikle ve
şüphesiz o sağlam bir kulpa yapışmış olur. Bütün işlerin
sonu Allaha dayanır.” (Lokman suresi; ayet- 22)
Ayeti kerimedeki;
“Vemen esleme vechuhu”deki “vechuhu” den murad;
kalbi, kalıbı ve zatı, ihlaslı ve samimi olarak Allaha
teslim olursa demektir.
*Nebi aleyhisselam da hadisi şerifinde;
“Ben günde yüz kere tövbe ediyorum sizde tövbe ediniz.”
buyurdu. Müslim. Ebu Musa r.a.
*Sen bil ki. Tövbe iki kısımdır.
1.Avamın tövbesidir.
2.Havassın tövbesidir.
Avamın tövbesi üç mertebedir.

111

1.Avam mü’minler içindir. Bu tövbe unutarak, gafletle ve
hatayla sadır olan küçük ve büyük günahlardan tövbe
etmekdir. Bu tövbe Avam mü’minlerin ve ruhların
üçüncü safında bulunan fasıkların tövbesidir.
2.Avam fasıkların tövbesidir. Bu da altı çeşittir.
1.Küçük veya büyük geçmiş günahlara nadim ve pişman
olmakdır.
2.Bulunduğu hal ve zamandaki günahları terk edip ilerde
yapmamaya azimli ve kararlı olmakdır.
3.Haksızlıkları, borçları ve zulümleri sahiplerine
ödemekdir.
4.Geçen farzları kaza etmekdir.
5.Nefse günahları tattırdığı gibi, taat ve ibadette nefsi
eritmekdir.
6.Günahların korkusundan Melik-i Gaffar olan Allah’u
Teâlâ’nın huzurunda seher vakitlerinde ağlayıp gözyaşı
akıtmaktır.
3.Mertebe: tövbenin üçüncü mertebesi kâfirler içindir.
Kâfirlerin tövbesi iman edip Müslüman olmakdır. Çünkü
kulun hakkı, nefse kulluğunu bildirmekdir. Her kim
nefsine kulluğunu bildirirse şüphesiz Rabbinin mabud
olduğunu bilir. Her kim mevlasına kul olmaktan gafil
olup dünyası onu ukbasından ve ahiretinden meşgul
ederse, o irfan sahibi olamaz. O Rahmanı, Şeytandan
ayıramaz.
*Tövbenin ikinci kısmı havas mertebedekilerin
tövbesidir.
Havas mertbedekilerin tövbesi iki mertebedir.
1.Havassul havassın tövbesidir.
Bunların tövbesi kalplerin zikrullahtan başka şeylerle
meşgul olmasıdır. Bu makam Enbiya aleyhimüsselamın
ve ruhların birinci safında olan havass-ı evliyanın
makamıdır.

112

Bu makamdaki tövbeye Nebi aleyhisselam ”Kalbime bir
bulanıklık ve sıkıntı geliyor, günde yetmiş kere Allahtan
mağfiret diliyorum.” Hadisi Şerifinde işaret etmiştir.
(Müsnedi Ahmed, Sahihi Müslim, Ebu Davud)
2. Havas tabakasının tövbesidir.
Bunların tövbesi dünya işlerinden ve vesveselerinden
kalbe gelen düşünce ve efkârdan tövbe etmektir.
Bu tövbe avam evliyanın ve havas mertebesindeki
mü’minlerin makamıdır.
*ONUNCU BÖLÜM
Tarikatın rükünleri sekizdir.
1.Rükün: orta açlıkdır.
Bunda birçok faideler varıdır.
Zira Nebi aleyhisselam;
”Allah’u Teâlâ Musa aleyhisselama vahiy edip ya Musa
aç olursan(oruçlu olursan) beni görürsün.
Mahlûkattan alakanı kesersen bana ulaşırsın.” buyurdu.
2.Rükün: Allahın nimetlerini tefekkürle beraber
susmakdır.
Sükutta, susmakta birçok faideler vardır.
Bilhassa dilin, afetlerinden selamet bulmak ve kurtulma
vardır.
Rabii bin Haysem rahimehüllah:
“Konuşmak ziynet, sükût selamettir,Konuştuğun zaman
çok konuşma!Zira ben sükût ettiğim için bir kere dahi
pişman olmadım. Fakat konuştuğum için defalarca
pişman oldum” demiştir.
3.Rükün: Az uyumakdır.
*Zira Allah’u Teâla: “Onlar gecenin az bir kısmında
uyuyorlardı, seher vaktinde de istiğfar ederlerdi.”
buyuruyor. (Zariyat suresi; ayet- 17-18)

113

Bilhassa gecenin son üçte birinde istiğfar ve zikre devam
etmekle beraber uyanık olmak lazımdır.
4.Rükün: İbadetlere devam ederek uzlette olmak, yalnız
kalmak veya Mürşid-i kâmilin nezaretinde ve gözetimi
altında bilinen şekildeki halvette, ibadetle meşgul
olmaktır.
-Toplum içerisinde olup
-Talim, öğretme
-Taallüm, öğrenme
-Te’dib, edep öğretme
-Teeddüp, edep öğrenme
-İrşad ve istirşşad(başkalarını irşad etmek veya irşad
olmak) gibi amellerle meşgul olursa bunlara ehil olduğu
takdirde birçok faideler bulunur.
Eğer bunlara ehil değilse uzlette ve halvette olmak yalnız
kalıp zikirle meşgul olmak daha selamettir.
5.Rükün: Allah c.c.yü zikir etmek ve mezkürden yani
Allah’u Teâlâ’dan gafil olmamakdır.
*Ebu Yezidi Bestami kuddise sırruh;
”Gafletten daha şiddetli bir ukubet ve ceza yoktur
”buyurdu.
*Cüneydi Bağdadi’ye en büyük bela nedir? Diye soruldu.
“Kendisine her şeyi vereni unutmaktır diye cevap verdi.”
*Nakşibendi büyükleri zikr-i hafiyi yani gizli zikri tercih
ettiler.
Çünkü Allah’u Teâla ”Sabah ve akşam, içinden
yalvararak ve korkarak, aşikâre olmayan gizli bir şekilde,
Rabbini nefsinin içinde(kalbinle) zikir et” buyuruyor.
(Araf suresi: ayet -205)
*Nebi aleyhisselam hadisi şerifinde;
“Zikrin en hayırlısı gizli yapılandır. Rızkın en hayırlısı
da kâfi gelenidir” buyurdu.( Beyhaki Şuabul İman)

114

Gavsi Geylani kuddise sirruhu bir müridine “Evladım
Allah c.c.yü evvela kalbinle zikr et. Sonra kalıbınla zikir
et. Kalbinle bin kere zikr et. Lisanınla bir kere zikr et.”
buyurdu. (kalbinle daha çok zikir yap)
6.Rükün kalpten havatır ve düşünceleri def etmekdir.
En mühim edep, ister hayır ister şer olsun kalbi Allah
c.c.den başka şeyleri hatırlamaktan korumaktır.
Çünkü bu düşünceler Allah c.c.ye karşı perde olmakta
müsavidir.
7.Rükün devamlı temiz olmakdır.
Temizlik dört kısımdır.
1.Zahirini hadesten, abdestsizlikten temizlemek yani
abdestli olmakdır.
2.Uzuvlarını günahlardan temizlemekdir.
3.Kalbi kötü ahlaktan temizlemekdir.
4.Sırrını Allah c.c.den başka her şeyden temizlemekdir.
Bu anlatılanlardan sabit oldu ki temizlik iki çeşittir.
1.Zahiri temizlikdir.(dış temizlik)
2.Bâtıni temizlikdir.(kalb temizliği)
Zahiri temizlik Şeriatın emr ettiği su iledir.
Batını temizlik ise tövbe ve İnabe iledir.
Bir necasetin çıkmasıyla Şeriatın tahareti bozulunca su ile
aptest tazelemek vacip olur.
*Nebi aleyhisselam:
“Kim abdestini tazelerse Allah c.c.onun imanını tazeler
”buyurdu.
Batini temizlik;(kalbin temizliği)
-Kibir,(kendini üstün görmek)
-Ucup,(ibadetleriyle övünmek)
-Haset,(kıskançlık)
-Kin, (kalbiyle düşmanlık)
-Gıybet,(dedi kodu)
-Nemime, (insanların arasını açmak için laf taşımak)

115
-Bühtan,(iftira etmek)
-Yalan,
-Hıyanet (ihanet)
Gözlerin, kulakların ve ayakların hıyaneti, günah işlemesi
gibi çirkin ahlak ve çirkin işler ile batıni abdest
bozulduğu zaman, bu abdesti yenilemek, bu müfsidattan
ve kötülüklerden samimi tövbe, nedamet ve istiğfar ile
bunları içinden söküp atarak Allah c.c.ye yönelmek iledir.
Mü’min kişiye, zahiren ve batınan temiz olması, Abdest
ve namazının tam olması için bu manevi afetlerden
yaptığı tövbeyi muhafaza etmesi lazım gelir.
*Allah’u Teâla:
“İşte bu(nimetler) her tövbekâr ve Allaha yönelen ve
tövbesini muhafaza eden, kalbiyle Rahman olan Allahtan
korkan ve selim bir kalp ile gelen herkese vaad
olunanlardır. ”buyuruyor. (Kaf suresi; ayet- 32-33)
8.Rükün rabıtadır.
*Sen bil ki; bu rükün yani rabıta bahsi, mühim olup
hakkında da münazaa ve ihtilaf vardır.
Zahiri âlimler ve bazı meşayih, rabıtaya itiraz edip rabıta
yapmak haram ve küfürdür diyorlar.
Onların bu itirazlarının sebebi, anlayışları ve anlatışları
noksan olduğu içindir.
Şayet rabıta, onların anladıkları gibi ise, bizde şeksiz ve
itirazsız onlarla beraber oluruz. Ancak rabıta hakkındaki
niza ve ihtilaf, lafzi olup itiraz, onların yanlış, hatalı ve
kötü anlayışınadır.
Hepimizin maksadı, Allah’u Teâlâ’ya kulluk etmek ve iki
cihan saadetini elde etmektir.İbadet ise suret ve
hakikattir. İbadet, kesin olarak yalnız Allaha mahsustur.
İbadette hiçbir şeyi(şeyhi-mürşidi vs.hatta peygamberi)
Allaha ortak etmek caiz olmaz.

116

*Allah’u Teâla: “Habibim de ki, eğer Rabbimin
kelimeleri için deniz mürekkep olsa idi, muhakkak
Rabbimin kelimeleri tükenmeden deniz tükenirdi. Velev
ki, bir o kadar daha getirmiş olalım!
Habibim de ki ben ancak sizin gibi bir insanım. Yalnız,
bana sizin ilahınız birdir, diye vahiy olunuyor. Onun için,
kim Rabbine kavuşmak isterse salih amel yapsın ve
Rabbine yaptığı ibadette, ibadet ederken hiçbir kimseyi
ona ortak etmesin.” buyuruyor. (Kehf suresi; ayet -110)
Ancak: Bununla beraber hakikat-i Kâbe olan Allah’u
Teâlâ’dan feyiz almak için biz namazda Sur-i Kâbe ye
dönüyoruz. Çünkü o beytullah diye isimlendirildi.
(Ancak namazda Kâbe ye dönmek kabenin duvarlarına
ibadet etmek değildir Kâbe’nin Rabbine ibadettir)
Cemaatin faziletine nail olmak için imama
uyuyoruz.(İmama uymak imama ibadet etmek değildir)
Şu halde Kâbe’ye yönelmeyi ve imama uymayı Allah
c.c.den başkasına ibadet olarak değerlendirmek lazım
gelmez.Sen düşünmüyormusun ki? Melekler Âdem
aleyhisselama secde ile emir olundular.
Hal bu ise ibadet maksadıyla Allah c.c.den başkasına
secde etmek bütün ümmetlerde haramdır.
Allah’u Teâlâ kullarını haram olan bir şeyle mükellef
kılmaz.
O Meleklerin secdeleri ve ibadetleri ancak Allah içindi.
Âdem aleyhisselam ise onların kıblesi oldu.
Tefsir-i Kadide ve haşiyesinde de mütalaa edenlere gizli
olmayacağı üzere böyle yazılıdır.
*ONBİRİNCİ BÖLÜM
On birinci bölüm rabıtayı beyan hakkındadır.
Sen evvela bil ki: Rabıta sadece sevgi ve muhabbet
manasına kalbi başkasına bağlamak demektir.

117

Veya hem sevgi ve mahabbet, hem de istikametle
beraber, kâmil manada feyiz sahibi ve tam manasıyla fena
ve beka makamlarına ulaşmış, vasıl-ı ilallah olan şeyh ve
mürşidden feyiz almak için kalbi ona bağlamak demektir.
Fena ve beka makamlarından murad:
Ahlak-ı zemimenin yani kötü ve çirkin ahlakın, yok
olması, Ahlak-ı hamidenin yani güzel ahlakın kalmasıdır.
Bu makam, nefsin şer ve kötülüklerinden, hile ve
tuzaklarından kurtulma makamıdır.
Muhabbet manasına rabıta:
Kadınlardan, erkeklerden, alimlerden, cahillerden, her
insanda mevcuttur.
(Bu manada her insanda bir şeye veya bir insana karşı
muhabbet ve sevgi vardır.)
-Tarikatı Nakşibendi’ye,
-Şazeliye,
-Kadiriye,
-Mevlevi’ye ve şubelerinin rükünlerinden olan “İstifaze”
feyiz alma manasına olan rabıta da, niza olup ihtilaf
vardır.
Bu hususta biz deriz ki:
Şeyh ve Mürşid dört kısımdır.
1.Teberrük mürşidi ki: Teberrüken şeyhinden aldığı gibi
müride tarikatı öğretir.
Bu teberrük mürşidinde asla tasarruf gücü, yetkisi ve
kuvveti yoktur.
2.Tezkiye mürşidi ki: Tarikatin Yolunu öğretir. İnsanların
Zahirini, işlerini, davranışlarını Şeriata muhalif olan
hususlardan temizleyip tezkiye eder.
3.Tasfiye Mürşidi ki: Tarikatı ve yolu öğretir.
Müridlerin Zahirini Şeriata muhalif olan hususlardan
tezkiye eder, itminan kesinlik hâsıl olmaksızın batınlarını
ve kalplerini de kötü sıfatlardan tasfiye eder.

118

4.Terbiye Mürşidi ki: Nefsin tehlikelerinden kurtularak
Allah c.c.ye vasıl olmuş mürşid-i kâmildir
Bu mürşid-i kâmilin teveccühü ile mürid;
-İstidatlı olmak
-Tam teslim olmak
-Huzurla beraber zikre devam etmek şartıyla Tumaninet
makamına, İtminan ve mutmainne makamına ulaşır.
*Allah’u Teala “Onlar ki, iman etmişlerdir ve kalpleri
Allahın zikriyle huzura kavuşur. Bilmiş olun ki, kalpler
ancak Allah-ı zikir etmekle huzurlu ve mutmain olur. ”
buyuruyor. (Ra’d suresi; ayet- 28)
İşte bu makam Nefs-i mutmainne makamıdır ki, Allah’u
Teâlâ onun hakkında; “Ey Nefsi mutmainne Sen
Rabbinden Rabbinde senden razi olarak Rabbine dön.
Haydi, kullarımın arasına gir. Cennetime gir!”
buyuruyor.( Fecir suresi; ayet -27-28-29-30)
*“İstifaze”feyiz alma manasına olan rabıta, her Mürşide
yapılmaz.
Rabıta yukarıda anlatılan dört kısım mürşidden ancak
terbiye mürşidine yapılır.
*Terbiye mürşidinden başka mürşidlere rabıta yapmak
caiz olmaz.
Çünkü diğer mürşidler, fena makamına ulaşmadıkları için
onlarda nefsin hükmü bakidir. Dolayısı ile ehil olmayan
şeyh ve mürşidlere rabıta yapmak, müride zarar verir.
Müridin kalbine birçok havatırın, gereksiz birçok
düşüncelerin gelmesine vesile olur. Rabıtaya ehil
olmayan Mürşidleri müridler ilim talebesinin, zahiri
âlimleri sevdiği gibi sever. Onlara lazım gelen hürmetle
hürmet eder. Fakat onlara rabıta yapılmaz.
Sen bil ki: Rabıta üç çeşittir;

119

1.Rabıtatül-mevttür: Ölüm rabıtası, öldüğünü düşünerek
masivadan(Allah’ın rızasından başka herşeyden) vaz
geçmektir.
2.Rabıtatül-mürşiddir: mürşide rabıta yapmaktır.
3.Rabıtatül-huzur ki bu mürşid-i kâmillerin rabıtası olup
en son maksaddır.
İlk ikisi huzur elde etmek ve kalplerdeki havatır ve
düşünceleri gidermek içindir.
-Mürid: Zikrin başlangıcında rabıta-i mevt ile başlar,
-Sonra Mürşid-i kâmile rabıtayla devam edip bunlar ile
huzur hâsıl olunca(Allah c.c.den başka her şeyi unutunca)
kalb-i huzur ile ve zat-ı ilahiyi misilsiz olarak mülahaza
ile beraber zikre başlar.
-Zikir ile meşgul olurken Allah c.c.den başka bir şeyi,
herhangi bir düşünceyi kalbine koymaz. Başka hiçbir şeyi
düşünmez.
*Rabıtanın en kuvvetli delili: Allah’u Teâla nın “Ey iman
edenler, Allaha karşı takva sahibi olunuz ve sadıklar ile
beraber olunuz.”Ayeti kerimesidir. (Tövbe süresi; ayet
119)
Bu ayeti-kerimedeki;
“Ve künu” cümlesinde ki vav cem’i içindir.
Mü’minler hem takva sahibi olmakla
Ve Hem de sadıklar ile beraber olmak ile
Ve Hem de ikisini bir arada yapmakla emir olundular.
Manen helak olmaktan kurtulmak, takva sahibi olmakla
ve sadıklar ile beraber bulunmakla elde edilir.
*Allah’u Tealanın; “Gücünüzün yettiği kadar Allahtan
korkun. Dinleyin. İtaat edin. Kendi iyiliğiniz için gerekli
yerlere harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden kurtulursa
işte onlar felaha erenlerdir.” Teğabün süresinin 16.
ayetindeki işaret olunan şer’i takva zahiri âlimlerden
alınıp öğrenilir.

120

*Allah’u Teâla nın; “Ey iman edenler, Allahtan hakkıyla
korkunuz. Ancak Müslüman olarak ölünüz.” Ali-İmran
suresi; 102. ayetinde işaret olunan hakiki takva ise batıni
âlimlerden alınıp öğrenilir.
Çünkü her makamın adamları vardır.
Keynunet: Yani sadıklarla beraber olmak, hissi ve manevi
(hem bedenle yanlarında olmaya hem de kalben onları
sevmeye) şamil olmakla umumidir.
Çünkü bu beraberlik, suri veya manevi olmaktan hali
olmaz. Eğer bu beraberlik, suri olursa, bu ayetin manası,
onların meclislerine gitmek, onlarla beraber hazır olmak
demektir. Bu çok faideli olmakla beraber çok zordur.
Veya her zaman ve her halde mümkün değildir. Eğer bu
beraberlik manevi beraberlik ise, bu manevi münasebetle,
onları kalben sevmekle, onların zevkleriyle
zevklenmekle, onların ahlakıyla ahlaklanmakla hâsıl olur.
İşte bu beraberlik her zaman ve her halde mümkün olup
ayni zamanda çok büyük menfaat ve faide de verir.
Sen, aile-efradınla evde bulunup meşru olan zaruri
ihtiyaçlarınla meşgul olursun, aynı zamanda sen hayalinle
sadıklar ile beraber, sırrın ile de Allah c.c. ile beraber
olursun. Sadıklar ile beraber olun ayetindeki Sıdkın
manası: nefsine ubudiyetten, nefsine kul olmaktan
çıkarak, nefsani sıfatların şaibesinden kurtulmaktır.
Böylelikle Allah’u Teâlâ’ya sadık bir kul olursun.
Sıdkın manalarında Allah’u Teâlâ, ferd-i kâmildir tektir.
Bu sıdık ve sadakat bazı işlerde olup bazı işlerde olmazsa
buda sıdkın manalarında ferd-i nakıstır.
Şu halde müride, ferd-i kâmil olan Allah c.c.yü tercih
etmesi lazım gelir.
Bir kâmil şeyh ve Mürşid bulunduğu zaman, Allah’u
Teâlâ’ya ulaşmaya delil olsun ve yol göstersin için,
kalbini ona bağlamak lazım olur.

121

Çünkü bu irtibat, Allah’u Teâlâ nın”Ey iman edenler
Allaha karşı takva olunuz. Ona bir vesile arayınız.
Kurtulmanız için onun yolunda cihad ediniz” Maide
suresi 35. ayetinde işaret olunan vesilelerdendir.
Nasıl ki fecr-i sadık, güneşin zuhuruna bir delil ve alamet
ise fecr-i sadıktan sonra tekrar karanlık ve zulmet
gelmiyor ise Müridde istidat ve teslimiyet olduğu zaman,
Mürşid-i kâmil Fecr-i sadık gibi müridin kalbinde hakikat
nurunun doğması için bir burhan, delil ve hüccettir.
Şeyh ve mürşid olmadığı halde şeyh ve mürşid olduğunu
iddia eden (müteşeyyih-i nakıs) fecri kazib gibidir.
Sen bu hususta iyi düşün!
Sen bu anlatılanları anlayıp duruma vakıf olduysan
bilirsin ki:
Sohbet nispet olduğu için, bir sahib ve bir de meshub
gerektirir. Sahib sensin, mashub da mürşidi kâmildir.

*ON İKİNCİ BÖLÜM
On ikinci bölüm kâmil şeyh ve mürşidin beyanı
hakkındadır.
Sen bil ki:
-Kâmil şeyh ve kâmil mürşid zahiren ve batınan Nebi
aleyhisselamın sünnetine tabi olan,
-Bid’atleri terk eden,
-Selef-i salihin rahimehümullahu teâlâ’nın itikatları üzere
istikamet ile olan kimsedir.
*Şeyhin ve mürşid-i kamilin dört alameti vardır.
1.Ahhkam-ı Şer’iyyeyi, dinin hükümlerini bilip dini ve
dünyevi işlerinde müridlerinin hallerini keşf etmeye kadir
olmasıdır.
2.Dünya sevgisinden uzak olup heva-i heveslere son
vermiş olmasıdır.

122

3.İnsanların ellerinde olan şeylere, dünyalıklara karşı
hırslı ve istekli olmamasıdır.
4.Bütün sözlerinin, işlerinin ve hallerinin Şeriatın
icaplarına muvafık olmasıdır.
*Bundan sonra sen bil ki:
Her kim kâmil şeyhlerden birisinin gönlünden düşerse
velayet ehlinin tamamının nazarından da düşer.
Çünkü kâmil şeyhlerin tabi oldukları ve seyirleri birdir.
*Sen bil ki:
Nebi aleyhisselam için iki nur vardır.
1.Nübüvvet nurudur.
2.Velayet nurudur.
Bu iki nurun her ikiside kıyamete kadar devam edecektir.
Nübüvvet nuru: Gece ve gündüz ahkâmıyla amel olunan
Şeriattır.
Velayet nuru ise: Her asır ve devirdeki (Gavs-ı azamın)
Peygamberden aldığı hakikat nurudur.
Çünkü o Gavs-ı azam Peygamberin varis-i kâmilidir.
O varis-i Resulün bazı cüzlerinden diğer evliyaya da
serpilir.
Nebi aleyhisselam:
Birisi zahirle, birisi de batınla alakalı olan bu iki nur ile
gönderilmiştir. Bu iki nurda kim Nebi sallallahü aleyhi
veselleme tabi olmazsa, o muradına nail olamaz.
O murad, Allah c.c.yü tanımak ve Allah c.c.ye vasıl
olmakdır. Çünkü o mürşid-i kâmil, Allah c.c.ye vasıl
olmakta tam bir vasıtadır.
Öyle ise senin o mürşid-i kâmile tam manasıyla uyman
lazımdır. Zira şeyh ve mürşid-i kâmil olmak Nebi
aleyhisselama tam tabi olmakla elde edilir.
O şeyhin, mürşid-i kâmilin sırrı ve nuru, Nübüvvet
kandilinden yakılmış, iktibas edilip alınmıştır.
*Sen bil ki:

123

iktida ve ittiba yani uymak enbiya ve evliyanın yoludur.
Zira Allah’u Teâlâ: Musa aleyhisselamın Hızır
aleyhisselama hitaben söylediğini hikayeten şöyle
buyuruyor.
“Sana öğretilen şeylerden hidayet olarak bana öğretmek
üzere sana tabi olayım mı?” (Kehf suresi; ayet- 66)
Allah’u Teâlâ Nebi sallallahü aleyhi veselleme hitaben
”Ey peygamber-i zişan! Sana onları işaret ederim ki,
Allah onlara hidayet etti. Onların hidayeti üzerine sende
onlara uy.” Buyurdu. (En’am suresi; ayet- 90)
İktida ve ittiba yolunu, Peygamberlere, âlimlere ve
evliyaya uyma yolunu terk etmek şeytanların yoludur.
*Şeyh İsmail Hakkı kuddise sirruhu “Temamulfeyz”
kitabının dördüncü bölümünde şöyle söyledi.
“Ahyar ile hayırlı kimseler ile yani Allah dostları ile
sohbetin semeresi ve faydası çoktur.”
*İmam-ı Kuşeyri de “Allah ile beraber sabahlayın. Buna
gücünüz yetmezse sohbetlerin bereketi sizi Allaha
ulaştırsın için, Allah ile beraber olanlar ile sabahlayınız.”
Buyurdu.
*Camiusağirde geçen hadis-i şerifte Nebi aleyhisselam:
”İmanın en faziletlisi;
-Allah için sevip Allah için buğuz etmen,
-Lisanının zikrullah ile meşgul olması,
-Kendin için sevdiğin şeyleri insanlar içinde sevmen,
-Kendin için kerih gördüğün şeyleri insanlar içinde kerih
görmen,
-Ya hayır söylemen,
-Yâ da susmandır ” buyurdu. Taberani Muaz bin Enes r.a.
*Tarikatı Muhammedîye şerhinde İmam-ı Hadimi
hazretleri:
“Kim Allah’u Teâlâ’yı severse enbiya ve evliyasını da
sever.

124

Enbiya ve evliyayı sevmenin şartı, onların yolundan ve
izinden gidip onların emrine itaat etmekdir” diyor.
*Nebi aleyhisselam:
“Kişi sevdiği ile beraberdir ”buyurdu. Buhari ve Müslim
*İmam-ı Münavi hazretleri:
“Her kişi kendisine münasip olan kimseye meyil eder.
Ulvi nefsler, ulvi nefslere meyil eder,
Süfli nefsler de esfel olan nefslere meyil eder ”dedi.
*Şahı-Kirmani kuddise sirruhu:
“İbadet eden hiçbir kimse, evliyaullahı sevmekten daha
çok ve faziletli bir ibadet etmiş olmaz.
Evliyaullahı sevdiği zaman muhakkak Allah c.c.yü de
sevmiş olur. Allah’u Teâlâ’da onu sever. Kim üstazını
severse ilim ve amele vesile olduğu için sever. Üstazın
talebesini sevmesi de böyledir.
Bu muhabbet Allah c.c. için muhabbettir”dedi.
*İmam-ı Hadimi tarikatı Muhammediyyenin ikinci
cildinde:
“Allah’u Teâlâ ile beraber ol.
Buna gücün yetmezse Allah c.c. ile beraber olan ile
beraber ol. Çünkü Allah’u Teâlâ onlarla olmayı emir
ediyor ”buyurdu.
*Ahmed bin Asım:
”Sadıklar ile beraber oturduğunuzda sıdk ile oturunuz.
Çünkü onlar kalplerin casuslarıdır. Onlar kalplerinize
girerler ve çıkarlar fakat siz farkında olmazsınız”
buyurdu. Sen bizim dediklerimizi bildi isen ve anladıysan
şayet: Biz halis bir biat ile kâmil bir şeyhe tabi olmanın,
Kalplerimizi onun kalbine bağlamanın, ilk başta onun
ruhaniyetinden feyz almanın, onunla beraber Allah’u
Teâlâ’ya ibadet etmenin, şeyhin vasıl olduğu şeye vasıl
olmanın, veya nihayetinde ondan feyz almamızın lazım
olduğunu biliriz.

125

*İmam-ı Hadimi Tuhfetulmülük fi İrşadissülük kitabında:
”Zikrin ilk başlarında eğer müridin kalbinden
(havatır)Allah c.c.den başka düşünceler gitmiyorsa,
havatırın, bu düşüncelerin gitmesi için, Nebi
aleyhisselamın şemaildeki suretini, veya şeyhinin suretini
hayal eder ”diyor.
İşte tarikat-ı Nakşibendiyyenin, Kadiriye’nin, Şazeliyenin
ve diğer tarikatların edeplerinden sayılan rabıta budur.
*İbn-i Eşrefi Kadiri kuddise sirruhu halvet bahsinde
Müzekkinnufus kitabında:
“Mürid zikrullah için halvete dâhil olduğunda zikirden
önce, kalbini şeyhinin kalbinin mukabilinde tutar.
Gözlerini yumduktan sonra havatırı, kalbine gelen
düşünceleri def etmek için, basiret gözüyle şeyhinin
suretine teveccüh eder. Zira bu teveccühte birçok faideler
vardır. Zira feyz-i ilahi daima şeyhin kalbine akar. Şeyhin
kalbindende müridin kalbine akar.
Bu teveccüh sebebiyle nasıl ki, iki ayna karşı karşıya
tutulduğu zaman, birisinde olan suretler diğerine aks
ediyorsa, şeyhin hali de müridine aks eder”diyor.
*İbrahim Hakkı hazretleri de:
Şeyh-i kâmile teveccüh etmek yani şeyhe yapılan rabıta,
kişiyi fena fişşeyh makamına götürür.
Fena fişşeyh makamı da fena firresul makamına götürür.
Fena firresul makamı da fena fillah makamına götürür.
Diyor.
*İmam-ı Seyleküti rahimehüllah:
Sofilerin ıstılahında “fena"makamının manası, beşeri
sıfatları, ilahi sıfatlarla değiştirmektir.
Beşeri sıfatlardan bir tanesi kalkınca onun yerine ilahi
sıfatlardan birisi kaim olur.
O zaman hak sübhanehü onun kulağı, gözü olur. Hadisi
kudside de böyle anlatılıyor.

126

fena firresul ve fena fişşey makamları da böyledir. Diyor.
*Şu yukarıda anlatılanlardan bilindi ki:
Mürid olan kimseye şeyhini çok sevmek lazımdır.
Hatta Allah ve Resulüllahtan sonra bütün sevdiklerine
şeyhinin muhabbetini tercih etmesi lazımdır.
Şeyhe tevessülden matlup ve maksat muhabbetullahtır.
*Allame Muhyiddin Muhammed bin el-Cezeri
rahimehullah, duanın adabını sayarken:
Allah’u Teâlâ’dan esma-i Hüsna’sıyla istemeyi, enbiyası
ve salih kullarıyla Allah’u Teâlâ’ya tevessül etmeyi,
büyüklerin, Allah dostlarının vasıtasıyla istemeyi de
saydı.
*Nebi aleyhisselam Hadis-i Şerifinde:
“Allahım senden hayırlı işler yapmayı, kötülükleri
bırakmayı, miskinleri sevmeyi istiyorum. Allahım,
senden seni sevmeyi, seni sevenleri sevmeyi,beni sana
yakınlaştıracak amelleri sevmeyi istiyorum.” buyurdu.
Muvatta-ı ibni Malik
*Maksut ve matlup olan muhabbetullah:
Manevi terakki ve tenezzül mertebeleri, tarikat ve Şeriat
terbiyesine taalluk eden zahiri ve batıni ilimleri bilen,
kâmil bir şeyhe tabi olmakla elde edilir.
*Şeyh İsmail Hakkı hazretleri “Tamamulfeyz” isimli
kitabında:
“Allah’u Teâlâ’yı bilen âlimler, basiretle davet etmekte
Nebi sallallahü aleyhi veselleme tabidirler. ” diyor.
Allah’u Teâlâ “Habibim deki işte şu benim yolumdur.
Ben ve bana tabi olanlar, basiretle Allaha davet
ediyorum. ”buyuruyor. (Yusuf Suresi; ayet- 108)
Nebi aleyhisselam her yönden daveti umumi yaptı.
Allah c.c.yü bilen, Nebi aleyhisselama tabi olan, dört
büyük imam ve onlara tabi olan âlimler, delillerden
hüküm çıkardılar.

127

İlimlerinde mütebahhir oldukları için içtihat ettiler.
Ancak onlar, bununla yetinmeyip tevhid mertebelerine ve
tecrit makamlarına hal ve zamanının şartlarına ve
insanların anlayışlarına göre, insanları ya işaretler ile
veya ibareler ile davet ettiler. O âlimler, hem ictihad hem
de davet mertebelerinin arasını cem ettiler.
Yine şeyh İsmail Hakkı kuddise sirruhu:
“Bu husus anlaşılıp kararlaştığına göre bilindi ki kâmil
bir şeyhe tabi olmak lazım olup kalbi, kâmil bir şeyhe
bağlamak mühimdir ”dedi.
Kim bunu kabul edip kamil bir mürşidin yoluna girerse,
Hadi isminin silsilesine bağlanmış olur.Her kim red edip
sapıtırsa mudil isminin halkasına bağlanmış olur.
Birinci ismin, yani -hadi- isminin tam manasıyla tezahür
ettiği kimse Nebi aleyhisselamdır.
Kim Nebi aleyhisselama tabi olursa kıyamete kadar onun
işi kolay olur.
İkinci ismin, yani –mudil- isminin tam manasıyla tezahür
ettiği kimse de Şeytandır.
Kim Şeytana tabi olursa tövbe etmeye muvaffak olanlar
hariç, kıyamete kadar doğru yoldan çıkmış olur.
Nasıl ki namaz, Kâbe ye dönmeden sahih olmuyorsa,
batıni teveccüh de(Allah c.c.ye kalbiyle yönelme) kâmil
bir şeyhin ruhaniyeti canibine dönmeden sahih olmaz.
Her kim ilk başta kâmil şeyhe teveccühten bir nasip bir
feyz ve nur alırsa, Nebi sallallahü aleyhi vesellemin
sırrına teveccühten bir nasip almış olur.
Her kim Nebi aleyhisselama teveccühten bir nasip alırsa
semavat ve arzı, yeri ve göğü yaratan Allah’u Teâlâ’ya
teveccühten büyük bir nasip almış olur. İşi o zaman
tamam olur, marifeti, kâmil olur. Büyük verasete ve
nihayette ulvi bir mertebeye müstahak olur.
*Bundan sonra sen bil ki:

128

Nebi aleyhisselama varis olan mürşid-i kâmil, kâmil şeyh,
feyz-i ilahi almakta vasıtadır.
Ancak hakikaten feyiz veren ve hakikaten müessir olan
yalnız ve ancak şeriki ve naziri olmayan, tek ve bir olan
Allah’u Teâlâdır.
*Halife bırakmaktaki hikmet: Allah’u Teâlâ’nın ayeti
kerimede buyurduğu gibidir.
Allah’u Teâlâ:
“Ben azimüşşan yeryüzünde bir halife kılacağım.”
buyuruyor. (Bakara suresi; ayet- 30)
Halifenin gönderilmesi; müstahlefun aleyhin, halife
kendilerine bırakılan insanların feyzi kabulünde ve
vasıtasız emri telakki etmelerindeki eksik ve
kusurundandır. Şeyhten, Mürşid-i kâmilden feyiz almak
ta böyledir. Her mürid vasıtasız olarak Allah’u Tealadan
feyiz alma istidadına sahip değildir.
*Sen bil ki: şu anlatılan rabıta müride lazım olup
gözlerini yumarak ismi-celal ile(Allah)lafza-i celali ile
yapılan zikrin başında rabıta yapması manevi bakımdan
müride menfaat ve faide verir. Zikri daha huzurlu
yapmasına sebep olur.
Bu durum Zikrin adabı bahsinde tafsilatlı anlatılacaktır.
*Tehlil ile yani “la ilahe illallah”ile yapılan zikirde ise
rabıta lazım olmadığı gibi,
(La ilahe illallah)Zikri esnasında rabıta caiz de değildir.
İster nefes tutularak yapılsın, isterse nefes tutulmadan
yapılsın kelime-i- tevhid zikrinde rabıta yapılmaz.
*Murakebelerde de rabıta yapılmaz.
(murakebe: Allah c.c.nün her an her halini gördüğünü
düşünmek bir nevi tefekkür)
*Vasıtasız olarak Allah’u Teâlâ’dan feyiz alma
istidadında ve kabiliyetinde olan salik de rabıta yapmaz.
Bunlara “uveysi”denir.

129

Bu anlatılanları bilen ve anlayan kimse için asla ve
ebediyyen rabıtaya bir itiraz ve muhalefet kalmaz.

*ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
On üçüncü bölüm Rabıtanın edeplerini beyan
hakkındadır.
Şeyh Muhammed bin Abdullah el Hani en-Nakşibendi
kuddise sirruhu Behcetüsseniyye isimli kitapta rabıtanın
adabını şöyle anlatıyor:
-Mürid şeyhin ruhaniyetinin ayrılmadığına itikat
etmelidir.
-Şeyhin ruhaniyetinin bir mekân ile mukayyet
olmadığına,
-Şeyhini hangi mekânda düşünürse şeyhin ruhaniyetinin
hazır olacağına itikat etmelidir.
-Şeyhin ruhaniyetinin manevi bütün tasarruflarının hak
sübhanehü ve Teâlâ’nın tasarrufu ve izni ile olduğuna
itikad etmelidir.
-Şeyhine muhabbeti muhafaza edip her halde ona intisaba
riayet etmelidir.
Bazı manevi haller hâsıl olduğunda rabıtayı külliyen terk
etmemelidir.
Çünkü rabıtayı külliyen terk ettiği zaman o manevi hal
ondan gider.
Çünkü o manevi hal şeyhin hallerinden olup ondan ödünç
almış gibidir. Şeyhine rabıtayı terk ederse o manevi hallar
de ondan gider.

*Bundan sonra sen bil ki:

130

Şayet mürid vasıtasız, şeyhsiz ve mürşidsiz olarak
Allah’u Teâlâ’dan feyiz almaya muktedir değilse rabıta
yapmaya muhtaç olur.
Eğer mürid vasıtasız, mürşidsiz feyiz almaya muktedir
olursa rabıtayı terk etmesi vacip olur.
Çünkü böyle bir durumda rabıta ile meşgul olmak
terakkiden, yüksekten aşağıya inmek olur.
Hicap mertebesini şuhud makamına tercih etmek olur.
Bu ise Allah’u Teâlâ’dan yüz çevirmek olur.
Ancak böyle bir durumda dahi şeyhine muhabbeti ve
intisabı terk etmez.
Çünkü muhabbet ve nispeti muhafaza etmek müşahedeyi
arttırır. Müridi ünsiyet makamına yaklaştırır.
*TENBİH
Şu yukarıda anlatılanlardan bilindi ki:
Kendisine tevessül edenlerin rabıta yapmalarına salih ve
uygun olan mürşid-i kâmilden murad:
Fena fillah makamından sonra beka billah makamına
sahip olan şeyhtir.
Ancak bu makamda da ayak kayması vardır. Çünkü bu
tarikatı aliyyenin bidayeti nihayetinde, nihayeti de
bidayetinde mevcud ve münderiçtir.
Çoğu kere salik ve mürid için bazı haller, daha beka
billah makamına ermeden, fena makamında hâsıl olur.
Şeyhinden zikir telkininine izin verilir oda nefsinin
kemale erdiğini zan edip müridlerin kendisine rabıta
yapmalarına izin verir. Dolayısı ile hem kendisi hem de
kendisine rabıta yapanlar perişan olur.
Böyle bir hüsran ve perişanlıktan Allah’u Teâlâ’ya
sığınırız.
*Halid Ziyaeddin el Bağdadi k.s.: halifelerini kendilerine
rabıta yaptırmalarından nehy etti.

131

Halid Ziyaeddin el Bağdadi kuddise sirruhu:
Halifesi şeyh İsmaile yazdığı mektupta şöyle yazdı:
Kendisi fena makamına ermeyen kimseye yapılan rabıta,
saliki ve müridi fena makamına ulaştıramaz.
Bu hususta tam tafsilat isteyen kimse Behcetisseniyye
kitabına baksın.
*Şu anlatılanları bildi isen:
Artık rabıta yapmak caiz değidir diyen kimsenin sözü
dinlenmez. Çünkü rabıta caiz değildir diyenin sözü boş,
delilsiz ve doğru olmaktan uzak bir sözdür. Çünkü rabıta
bir sıfat olup bu sıfatın mevsufu manevi nispettir.
Nasıl ki zahiri evlatları, zahiri babalara bağlayan zahiri
nispetin mevcudiyetinde bir şüphe yoksa, manevi
evlatları manevi babalara bağlayan batıni bir nispet-i
maneviyyenin mevcudiyyetinde de bir şüphe yoktur.
İşte o manevi babalar geçmiş ve şu an mevcut olan
meşayihtir. Mürşidi kâmillerdir.
Bu sebepten dolayı tafsilatı kitaplarda anlatıldığı gibi
evlad-ı Resülü, Resulüllah sallallahü aleyhi vesellemin
evlatlarını dörde taksim ettiler.
Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem selmanı Farisi
radıyallahü anhı kendi nefsine nispet edip “Selman
bizdendir” buyurdu. Revahul-hâkim fil müstedrek
vetteberani. Sadaka Resulüllahi sallallahü aleyhi
vesellem.
*ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM
On dördüncü bölüm tarikat ve seyr-u sulükün, tarikat
yolunda usülüne uygun olarak yürümenin hallerini beyan
hakkındadır.
Sen bil ki: nefesi tutarak kalb ile nefiy ve ispat zikri, yani
(la ilahe illallah) diye zikir etmek, Hızır aleyhisselamdan
teselsülen, sisile yoluyla gelmiştir.

132

Bu zikri Hızır aleyhisselam, Abdülhalik Gucdüvani
kuddise sırrıhüye talim etmiştir.
İsm-i zat ile(ALLAH)ismi celali ile yapılan zikir, nisbi
muhabbet ve ruhani cezbe ise ümmetin en faziletlisi olan
Ebu Bekrinissıddik radıyallahü anhtan müteselsilen,
silsile yoluyla gelmiştir.
Bu zikr-i hafiyi “Kalp ile yapılan gizli zikri”Nebi
aleyhisselam hicret esnasında gar-ı şerifte, mağarada
hazreti Ebu bekir radıyallahü anhü ye telkin etmiştir.
Buna binaen bu tarikat-ı aliyye, hazreti Ebu Bekir
radıyallahü anhuye nispet edilir.
Bu tarikat-ı aliyye için cezbe yolu denilir.
Bu tarikat-ı aliyyenin nispeti için ise hubbi-nispet
denilir.(Severek muhabbetle intisab)
Bu sebepten dolayıdır ki bu tarikattan olan bazı meşayih
icmalen kısa ve öz olarak müntesiplerini cezbe ile terbiye
ederler. Bazıları da zikir telkin edip tafsilatlı olarak seyr-u
sülükü talim ederek irşad ederler. Cezbe ile terbiye etmek
mürid için daha kolaydır. Çünkü bu cezbe ile
terbiyede(seyr-u sülükte)yorgunluk, zorluk ve yolu
uzatmak yoktur.
Ancak ilk başta cezbe ile terbiye, mürebbi olan şeyhin
tasarruf kuvvetine bağlıdır. Böyle bir şeyh ve Mürşid
ancak kibrit-i ahmer gibi nadir bulunur.
Cezbe yolu ile Allah c.c.nün tecelliyatına ulaşan kimse
şayet başa dönmeyip maruf ve bilinen usul ile sülük
etmez ise yolun hallerini bilemez.
Seyr-u sülük hallerini bilmeyen, gerçekten kâmil manada
mürşid olmayan böyle bir şeyh-i nakıs müridleri, salikleri
terbiye etmeye ve onları yola koymaya kadir olamaz.
müridleri ilhada ve inkâra götürür ve sapıtır.
(Bu bakımdan gerçekten şeyh ve mürşid olmayıp şeyhlik
taslayanlar, doktor olmadığı halde ameliyet eden kimse

133

gibi tehlikelidir. İrşad etmezler ifsad ederler.) Neuzu
billahi Teâlâ
Buna binaen mürid olan kimse:
-Zahiri ve batını üzerinde toplayan, sahih ve doğru,
yetkisi olan,
-Sahih itikat ile beraber şeriata bağlı olan,
-Seyr-u sülük ilmine ve yetkisine sahip kâmil bir şeyhi ve
mürşid-i kâmili bulması lazımdır.
Salik ve mürid İşte böyle kâmil bir şeyhe, mürşid-i
kâmile intisap edip onun talimatına, emir ve yasaklarına
tam bir teslimiyet ile itaat eder ve onun tensibi ile onun
nezareti altında halvete dâhil olur.
*Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu:
”Kim kırk gün ibadetini ihlas ile yaparsa onun kalbinden
lisanına hikmet damlaları dökülür”Ahmed bin Hanbel-
ibni Hibban
*“Erbain ”
Kırk gün:
-Rıyazet ile (Nefs terbiyesi)
-Oruç ile
-letaifiyle devamlı zikirle
-Şartlarına riayet ederek nefiy ve ispat zikriyle (La ilahe
illallah) zikriyle
-Ve murakabe ile tamam olur.
*Halvet; Yalnız kalmak hakkında delil:
Allah’u Teâlâ’nın: “Biz Musa ya otuz gece vaad ettik on
ile tamamladık, Rabbinin mikatı, tayin ettiği vakit, kırk
geceye tamam oldu ”Ayeti kerimesidir. (Araf suresi; ayet
-142)
Ve Nebi aleyhisselamın:
“Hira dağında bir ay kalıp Hira dağına mücavir oldum.
Müddeti tamamlayınca vadinin içine indim.Bana nida

134

olundu, Önüme, Arkama, Sağıma, Soluma baktım ila
ahiril hadis”.Hadisi şerifidir.
-Davud’u Tai,
-Maruf-u Kerhi,
-Hasan-ı Basri rahimahümüllahü Teâlâ ve onların
yolunda gidenler seyir-ilallahın, Allah c.c.ye vasıl
olmanın, onun rızasını elde etmenin sebeplerini iki
cümede anlattılar.
1.Temessükdür; Şeriatı garrai Ahmediyyeye tam tabi
olmaktır.
2.Bütün işlerinde, amel ve ibadetlerinde hak
subhanehünün rızasını istemektir.
Hakikatte bu iki husus her tarikatte esastır.
Bu iki esas üzerine bina edilmeyen herhangi bir tarikat
ebediyyen Allah c.c.ye ulaştırmaz.
Bununla beraber müride bir mürşid-i kâmil(yol gösteren
ehil bir rehber) ve seyru sülük lazımdır.
Çünkü biz sebepler âleminde bulunuyoruz.
Allah sübhanehü:
“Her şey için bir sebep verdik” buyuruyor. (Kehf suresi;
ayet- 84.)
Allah’u Teâlâ’nın çocuğu yaratmasındaki âdeti babasının
nutfesidir. Hal bu ise o nutfeyi de yaratan Allah’u
Teâlâdır. Nutfe sebebdir. Aynı zamanda Allah’u Teâlâ,
İsa aleyhisselamı harikulade olarak, adet dışı olarak
yarattığı gibi, bir çocuğu nutfe olmadan da yaratmaya
kadirdir.
Allah subhanehünün:
“Evlere kapılarından girin.” (Bakara suresi; ayet-189)
ayeti kerimesinde adetlerine riayet edilmesine işaret
vardır.(Sebeplere ve âdetullaha riayet lazımdır.)
Bundan dolayıdır ki mürid için tarikatın edeplerini
öğrenmesi lazım gelir.

135
Çünkü bizim yolumuzun tamamı edeptir.
Maksada vasıl olmak ve ulaşmak edebe riayet etmeye
bağlıdır.

*ONBEŞİNCİ BÖLÜM
On beşinci bölüm zikrin edeplerini beyan hakkındadır.
Sen bil ki: zikrin edepleri çoktur.
İmam-ı Şarani kuddise sirruhu Nefehatül-Üns kitabında
tarikat ve tasavvuf erbabının yapılmasını teşvik ettiği
zikrin edepleri yirmidir. Diyor.
-Beş tanesi zikirden öncedir.
-On iki tanesi zikir esnasındadır.
-Üç tanesi ise zikri bitirdikten sonradır.
*Zikirden önce yapılması lazım olan beş edepten
1.Tevbedir. Bunun hakikati, söz, fiil ve iradeden, mala-
yani olanların, uhrevi faydası olmayanların hepsinden
tövbe etmektir.Her kim bu şekilde tövbe etmezse ondan
bir şey hâsıl olmaz, o bir şey elde edemez.
2.Zikir yapmak için gusül veya abdest almaktır.
3.Hem sükût etmek ve hem sükûnete riayet etmektir.
Süküt ve sükûnete riayet edip kalbinide Allah c.c. ile
meşgul etmekle ve tefekküre devamla sadakat elde edilir.
Öyle olur ki hatırında Allah c.c.den başka bir şey kalmaz.
4.Zikre başlamadan önce zikre başlarken kalbiyle, kâmil
şeyhinin himmetinden istimdat etmek yardım istemekdir.
(Bir müddet rabıta yapmaktır.)
5.Mürşid-i kâmilin himmetinden yardım istemeyi Nebi
aleyhisselamdan yardım istemek olarak görmesidir.
Çünkü mürşid-i kâmil, Nebi aleyhisselam ile kendisinin
arasında bir vasıtadır.
*Zikir esnasında ki on iki tane edebe gelince

136

1. Temiz bir mekânda namazda oturur gibi veya tam tersi
olan teverruk şeklinde yan vaziyette oturmakdır.
Teverruk halinde oturmak daha faziletlidir.
2.Murakebe halinde ellerini dizlerinin üzerine koymakdır.
3.Zikir meclisini güzel bir kokuyla güzelleştirmek, Aynı
şekilde elbisesine de güzel koku sürmesidir.
4.Güzel, temiz ve helal elbise giymekdir.
5.Mümkün olursa karanlık bir yer seçmekdir.
6.Zikir esnasında gözlerini yummakdır.
Çünkü gözlerini yumduğu zaman beş tane zahir duyuların
yolları kapanmış olur.
Bunları kapatmak ise kalp kapısını ve batıni hisleri
açmaya sebeptir.
7.Fena ve beka makamlarına ulaşmış olan kâmil şeyhinin
suretini hayal etmekdir.
Yani zikir esnasında kalbine bir takım düşünceler geldiği
zaman, zikri bırakıp o düşünceler kalbinden gidinceye
kadar rabıta yapar. Sonra zikre devam eder.
Siz bunu iyi bir düşünün!
Hadimi hazretlerinin beyan ve sözlerinde de geçtiği gibi
bu ince bir bahistir. Çünkü zikirden maksat, kalbin zikir
edilen Allah’u Teâlâ ile hazır olup huzur bulmasıdır.
8.Gizlisi ve aşikârı eşit olacak şekilde zikir de ihlaslı ve
sadık olmakdır.
9.İhlaslı olmakdır.
İhlas; kalbi riya ve süm’adan, zikri ve ibadeti gösteme ve
duyurma şaibesinden temizlemektir.
Çünkü ihlas ile yapılan zikir, zikir yapan kimseyi
sıddıkiyet derecesine ulaştırır.
10.Zikir yaparken kendiliğinden zikir çeşidi seçmemesi
bilakis şeyhinin kendisine telkin ettiği ve tercih ettiği
zikir ile meşgul olmasıdır.

137

11.Yaptığı zikrin dercelerine ve farklılığına göre zikrin
manasını kalbinde hazır tutmasıdır.
Tehlil de yani “la ilahe illallah” diye zikir yaparken,
-Allahtan başka mabud yok;
-Veya Allahtan başka maksud yok;
-Veya Allahtan başka mevcud yok, ancak Allah var diye
düşünmek.
Ancak fena makamına ulaşmayanlar için Allahtan başka
mevcut yok manasını düşünmek caiz olmaz.
Mürid seyr-u sülûk esnasında bir manevi zevke ve
mertebeye yükselirse yolun edeplerini öğretmesi için
görüp müşahede ettiklerini şeyhine arz eder.
12.Zikir esnasında kalbten Allah c.c.den başka her
mevcudu yok etmekdir.
Çünkü Allah’u Teâlâ gayurdur, gayretlidir ve kulunun
kalbinde kendisinden başka şeyleri görmeyi sevmez.
Şayet mürid ile Allah’u Teâlâ arasında vasıta olması
bakımından, kâmil şeyhin terbiyede bir dahl-ü tesiri
olmasaydı, kalbe gelen düşünceleri gidermek için müridin
şeyhini tahayyül etmesi şart kılınmazdı.
Aynı şekilde tehlil ile yani “la ilahe illallah” diyerek zikir
yapan kimseye nefiyde yani “la”derken, ispat esnasında
“illallah”ın tesiri kalbe yerleşsin ve tesiri uzuvlara sirayet
etsin diye kalbinden Allah’u Teâlâ’dan başka her şeyi
nefiy edip yok etmesi lazımdır.
*Zikir bittikten sonra riayet edilecek üç tane edep vardır.
1.Zikri bitirip sükût ettiği zaman zikrin varidatını ve
faydasını görmesi için huşu içerisnde, kalp huzuruyla ve
sükûnetle bir müddet oturmakdır.
“Çünkü ola ki zikirden sonraki bu murakebe halinde
oturma esnasında üzerine bir feyz ve varidat gelip otuz
sene mücahede ve riyazet ile elde ettiğinden daha çoğunu
ve fazlasını bu murakebe esnasında bir lahzada elde eder”

138

Zikri bitirdikten sonra sakin olup sükûnetle oturmadığı
zaman böyle bir netice elde edemez.
Zira böyle bir durumda gelen varidat gider kendisinde
kalmaz ve gelen varidat sabit olmaz.
2.Yedi nefes miktarında uzunca ve yavaşça nefes almak
suretiyle defalarca nefesini ve nefsini tutmasıdır. Nefes
tutmayı yediden fazla yapmaz. Her nefes sahibinin
tahammül edebileceği uzunlukta olur. Bu tarz tarikat
erbabının yanında vacip olduğuna dair icmaa var gibidir.
Çünkü bu tarz, basiretin nurlanmasında, perdelerin
açılmasında, nefs ve şeytanın kalbe getirdikleri
düşünceleri kesmekte daha sür’atlidir.
3.Zikrin hemen peşinden su içmemelidir. Çünkü zikir,
zikir olunan Allah’u Teâlâ’ya karşı istek, arzu, şevk ve
heyecan meydana getirir. Zikirden maksad ve matlup
olan da budur. Zikrin peşinden su içmek ise bu harareti,
istek ve arzuyu söndürür. Zikir yapan zakir bu anlatılan
edepleri yerine getirmeye hırslı ve istekli olsun.
Çünkü zikir yapan bunların neticesinde günah kirlerinden
temizlenir. Vallalahü-a’lem.
*Şeyh İsmail Halidi kuddise sirruhu şöyle dedi:
Kalb latifesi Âdem aleyhisselam efendimizin ayağının
altındadır.
Ruh latifesi Nuh ve İbrahim aleyhimesselam
efendilerimizin ayaklarının altındadır.
Sır latifesi Musa aleyhisselam efendimizin ayağının
altındadır.
Ahfa latifesi Muhammed sallallahü aleyhi vesellem
efendimizi ayağının altındadır.
*Muinuddin ismiyle mulakkab şeyh Muhammed kuddise
sirruhu Miracussaade kitabında, Urvetülvüska
Muhammed Masum kuddise sirruhu:

139

Kalbin nuru sarı,
Ruhun nuru kırmızı,
Sırrın nuru beyaz,
Hafinin nuru siyah,
Ahfanın nuru yeşildir diyor.
Bu makesine, yansıdığı yer itibariyledir. Çünkü suyun
rengi kabın rengine göredir.
*ON ALTINCI BÖLÜM
On altıncı bölüm nefiy ve ispat ile yapılan zikrin beyanı
ve şartları hakkındadır.
Tarikatı Nakşibendi’ye yanında ikinci zikir nefiy ve
ispattır ki “la ilahe illallah” kelime-i tevhidini kalp ile
söylemektir.
Bu zikir usulü letaif ile zikirden sonra müride telkin
edilir.
*Kelime-i tevhid ile zikir yapmanın adabının keyfiyet ve
şekli:
Dilini ağzının üstüne, damağına yapıştırıp göbeğinin
altından, nefesini tutarak dimağın sonuna kadar “la”
demeyi hayal eder.
Ondan “ilahe”diyerek sağ omuzuna iner.
Ondan “illallah ”diyerek sol memenin altındaki
armudumsu kalbe sirayet eder. Nefesini bütün bedenini
hararetiyle tesir altına alacak kuvvetli bir şekilde
derinliğine kadar çeker.
Nefiy şıkkı ile yani “la”ile bütün mahlûkatı nefiy edip
mahlûkata fani ve yok nazarıyla bakar.
İspat şıkkı ile yani “illallah”ile ona beka nazarıyla
bakarak hak Teâlâ’nın zatını ispat eder.
letaifinin hepsinin mahallini ihata eder.
Ve intikallerden ve manasından hâsıl olan nakşı ve
mefhumu; maksud ve gaye ancak, misli yok diye

140

kendisinden bahis edilen Allahın zatıdır manasını
düşünür. Çünkü maksudiyeti nefiy, mabudiyeti nefiyden
daha beliğdir. Çünkü her mabud maksuddur. Aksi böyle
değildir. Yani her maksud mabud değildir.
La ilahe illallah zikrinin sonunda da kalb veya lisan ile
Muhammedün Resulüllah der.
Kelime-i tevhidi nefesinin kuvveti kadar tekrar eder.
Onlara göre bilinen ve maruf tek adet üzerine nefesini
ağzından bırakır.
Her nefesi bırakmadan önce yine kalbiyle “ilahi ente
maksudi ve rızake matlubi”der. Sonra başka nefese
başlar. Ancak iki nefes arasında gafil olmamaya gayretle
riayet eder. Devamlılık bozulmasın ve karışmasın için,
nakşı, tahayyül etmeyi hali üzere bırakır. Şayet sayı bir
nefeste yirmi bire kadar son bulursa, netice zahir olup
ortaya çıkar. Netice ise zühuldür. Allahtan başka her şeyi
unutmakdır. Gaflet ve istihlakten kurtulmak gibi onların
mahud ve bilinen nispetleridir.
Şayet zikrin adabına riayet etmemekten ve zikrin adabına
muhalif davranmaktan dolayı maksat elde edilmezse,
maksad zahir olmazsa zikri tekrar etsin, yenilesin.
Amel ve itikat yönünden ve mürşidine tabi olma
bakımından, işini ve sözünü, zikrin mazmun ve manasına
uygun yapsın. Tek olmasına riayet edildiği takdirde zikrin
adedinde sınır yoktur.
Kimin istidadı Cezbenin takaddümüne uygun ise onun
için ismi celal ile(Allah)lafza-i celali ile zikir lazımdır.
Kimin istidadı seyr-u Sülük takaddümüne uygun ise onun
için nefiy ve ispat ile yani “la ilahe illallah”kelime-i
tevhidiyle zikir lazımdır. Her ikisi de kalp iledir.
Nefiy ve ispatta(la ilahe illallah)zikrinde hakkıyla gayret
edip nefiy edilecek şey nefiy edilir, ispat edilen ispat

141

edildiği sabit olup zikrin neticesi ortaya çıkarsa o takdirde
onun için murakabe sahih, doğru ve çok faideli olur.
*TENBİH
Nefiy ve ispatın yani kelime-i tevhid ile zikir yapmanın
şartları dokuzdur.
1.Nefesi tutmakdır.
2.La ilahe illallah demekdir.
3.Nakşı mülahaza etmekdir.(Nakş; göbeğin altından la ile
başlayıp dimağa sonra ilahe deyip sağ omuzuna oradan
illallah diyerek kalbe inmek)
4.Kelime-i tevhidin manasını mülahaza etmekdir.
5.Lafza-i Celali kalbe vurmakdır.
6.Hepsine beraber kalbin vakıf olmasıdır.
7.Tek olması suretiyle adet ve sayıya vakıf olmakdır.
8.Sonunda Muhammedün Resulüllah demekdir.
9.İlahi ente maksudi ve rızak matlubi diyerek Allah’u
Teâlâ’ya yönelmekdir.
Bu anlatılan zikri, şeyh Abdülhalik Gucdüvani kuddise
sirruhu, Hızır aleyhisselamdan aldı. Hızır aleyhisselam
Abdul-Haliki-Gucduvani kuddise sırrıhuya suya
dalmasını emir edip bu zikri talim etti.
Suya dalmasını emir etmesi, nefesi muhafaza etmesi ve
nefesini tutmasında ihtiyatlı olması için olabilir.
Miracuddiraye kitabında kalbe hayali vuruş esnasında
kafasını hafifçe hareket ettirmesi caizdir.
Bu vurma, te’siri icab eder.
Aynı şekilde kelime-i tevhid zikrinde salikin-müridin bir
nefesde yirmi bir kereye veya yirmi üç kereye ulaşıncaya
kadar manasını düşünmeyi terk etmesi caiz olur.
Yine ayni kitapta adet ve sayıya riayet parmak, tesbih ve
benzer şeyler ile değilde sadece ezber ve hafıza ile olması
lazımdır. Diyor.

142

İmam-ı Rabbani kuddise sırruhuya nefinin yarısında
başkasına yönelmek vahdeti korumaya münafi ve zıt olur
diye sorulduğunda, başkasını nefiy etmeye teveccüh,
gayra teveccühten başka bir şeydir ikisinin arasında çok
fark var diye cevap verdi.
Yine Urvetülvuska kuddise sırruhuya, nefesi tutarak zikir
yapmak bid’at mı değil mi? bid’at ise hasene mi?
müceddid imam-ı Rabbani kuddise sırruhuya göre bid’at
ın hasenesi olmaz. Öyle ise doğrusu nedir? Diye soruldu.
Haddi zatında zikir hasendir, güzeldir ve sünnettir. Nefesi
tutmaya gelince, ilk asırda sabit olmadığı için bid’at
olması hususunda durulur. Bid’at ise memnudur.
Ancak: Ayni zamanda, zikir esnasında nefesi tutmayı,
Abdulhaliki Gucdüvani kuddise sırruhuya Hızır
aleyhisselam öğretti. Behcetüsseniyyede de anlatıldığı
gibi, Hızır aleyhisselamın ameline bid’at ile hüküm
olunmaz. Daha fazla tafsilat isteyen, Behcetüsseniyye
kitabına müracaat etsin.
*Murakabe: Allah c.c.nün bütün işlerine vakıf olduğunu
düşünmek Allah c.c.ye vasıl olmak ve ulaşmak için
(Allah c.c.nün rızasını kazanmak için) müstakil bir
yoldur. Allah’u Teâlâ’nın, herzaman Bütün işlerine vakıf
ve muttali olduğunu, salikin-müridin bilmesi lazımdır.
*Nebi aleyhisselam şöyle buyurdu:
“İhsan Allah’u Teâlâ’yı görür gibi ibadet etmektir.
Şayet sen onu göremiyor isen şüphesiz o seni görüyor.”
Buhari Kitabul-iman
Bu hadisi şerifteki birinci cümle müşahede babındandır.
Müşahede makamıdır. İkinci cümle ise murakabe
babındandır. Murakebe makamıdır.
*Seyyid-i Şerif Curcani kuddise sirruhu; Murakabe:
kulun, Allah’u Teâlâ’nın bütün hallerine ve amellerine
daima vakıf olduğunu bilmesidir dedi.

143

Allah’u Teâlâ “Şüphesiz Allah sizin üzerinize daima
gözetleyicidir. ” buyuruyor. (Nisa suresi; ayet- 1)
*Murakabe: feyzi, nuru feyyazdan, Allah c.c.den
beklemektir. Diye söyleyenler de oldu.
*Şeyh Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi kuddise
sirruhunun Camiul-Usul haşiyesinde şöyle anlatılıyor.
Salikin-müridin tam bir mücahede ile beraber
murakabeye devam etmesi, onu murakabe mertebesinden
müşahede mertebesine yükseltir.
Çünkü mücahede müşahedenin tohumudur. Her kim
mücahede tohumunu istidat arazisine ekmezse tecelliyatta
müşahede hasadı yapamaz.
*Ey salik Sen bil ki: murakabede zikir ve mürşide rabıta
yoktur.
Bilakis kemal-i inkisar ve iftikar ile tam bir tevazu ve
ihtiyaç ile zahmetsiz olarak Allah’u Teâlâ’dan başkasını
hatıra getirmeksizin, zat-ı İlahiye daimi teveccüh vardır.
*Cüneydi Bağdadi kuddise sirruhudan şöyle nakil
olundu:
Bir gün yolda yürürken bir kediyi, bir fare deliğinde bir
kılı dahi kımıldamadan pürdikkat kesilmiş, farenin
deliğine yönelmiş, fareyi gözetlerken gördüm.
Kedinin bu murakabesine ve teveccühüne hayret ettim.
İçimden bir ses:
Ey himmeti deni ve düşük adam! Maksadını hayal
etmekte fareden az, matlubuna kavuşmayı istemekte
kediden az garetli olma! Diyordu.
Uyandım kendime geldim.
Murakabe yoluna devam ettim.
Elde ettiklerimi öyle elde ettim.
*Sen bil ki:
Murakabe: Allah’u Teâlâ’ya yakın olmak için Allah’u
Teâlâ’ya giden yolların en kestirmesi ve en yakınıdır.

144

*Şöyle denildi:
Kalpler ile Allah c.c.yü ve rızasını murad etmek, salih
amellerde uzuvların hareketinden daha beliğ, daha tesirli
ve faidelidir.
*Murakabe hakkında, letaifin murakabesi ve tehlil yani
kelimei tevhid okumak gibi hususlarda daha fazla tafsilat
isteyen Camiul-Usul haşiyesine müracaat etsin. Oraya
baksın.
*ONYEDİNCİ BÖLÜM
On yedinci bölüm icmali ve kısa olarak seyr-u sülûkün
beyanı hakkındadır.
Sen bil ki:
İmam-ı Rabbani kuddise sırruhuya göre seyr-u sülûk:
seyr-i ilmi ve sülûk-ü irfanidir.
(Yolu bilerek ve irfanla yürümekdir.)
Başkalarına göre ise kalbin Allah’a meyil etmesi ve
Allah’a dönmesinden ibarettir.
Çünkü kalpte mekani hareket muhaldir.
*İmamı Rabbani kuddise sırruhuya göre seyr (Kalbin
Allaha yönelmesi Allaha yürümek.) dört kısımdır.
1.Seyir-ilallah
2.Seyr-fillah
3.Seyr-anillah
4.Seyr-fil-eşya
*Nakşibendiyye nin tamamına görede seyr dörttür.
1.Seyr-ilallah
2.Seyr-fillah
3.Seyr-maallah
4.Seyr-anillah
*Nakşibendiyye ve müceddidiyenin haricindekilere göre
seyr yedi kısımdır

145
Bunlara makamatı-seb’a denilir.
1.Seyr ilallah
2.Seyr lillah
3.Seyr alallah
4.Seyr maallah
5.Seyr fillah
6.Seyr anillah
7.Seyr billah
Bunların hepsi ameli hareketlerden veya kalbin Allaha
meylinden ve yönelmesinden ibarettir.
*Nakşibendiyye ehli: Nefsleri,
-Emmare,
-Levvame,
-Mülheme,
-Mutmainne diye dört olarak sayıp son üç tanesini dördün
içine derç edip koydular.
Yediyi dörde indirdiler.
*Diğerleri ise nefsler yedidir dediler.
-Emmare,
-Levvame,
-Mülheme,
-Mutmainne,
Bunlara
-Raziye,
-Merziye,
-ve Safiyeyi eklediler.
Nakşibendiyye ise raziye, merziye ve safiye nefsi
mutmainnenin sıfatlarıdır dediler.
Nefs; mutmainne mertebesine erdiğinde tedrici olarak
-Raziye,
-Merziye
-ve Safiye olur. Aradaki hilaf lafzidir.
Birinci makamda korku ve ümid galip olur.

146

İkinci makamda kabz ve bast hali galip olur. Bu ikisi,
yani kabz ve bast, kul korku ve ümid halinden terakki
ettikten sonra olan iki haldir.
Arif için kabz hali, yeni başlayan için korku hali gibidir.
İkisi arasındaki fark şudur.
Korku ve ümid gelecek kötü bir iş veya sevilen bir iş için
olur. Kabz ve bast ise o an hazır olan bir işten olup gaybi
bir varidattan arifin kalbine galip olur.
Arif bast halinde, kabz halinden daha çok korkar. Çünkü
arifin bast halinde nefsini koruması müşkil ve zordur.
(Bast hali; Feyzin çok olduğu an
Kabz hali; feyzin azaldığı an demektir.)
Bu hususta sen dikkatli ve uyanık olasın!
Üçüncü makamda heybet ve ünsiyet galip olur.
Bu iki hal kabz ve bast halinin fevkinde ve üstündedir.
Heybetin icabı gaybettir. Ünsiyetin icabı sahiv ve
ifakattir, ayık ve farkında olmaktır.
Dördüncü makamda sekr ve sahiv yani manevi sarhoşluk
ve ayıklık vardır. Manevi sarhoşluk kuvvetli bir varidatla,
feyiz ile kendinden geçmektir. Bu hal müride neşe, lezzet
ve hareket verir. Bu sekir gaybetten daha kuvvetlidir.
Sahiv; ayık olmak ise gayb olduktan sonra ayılmak his
etmeye dönmek demektir. Beşinci makamda telvin ve
temkin olur. Telvin; istikamet yolunda talep etme, arama
ve araştırma makamıdır.Temkin; istikamet üzere istikrar
ve rüsuh, en üst düzeye ve zirveye ulaşma makamıdır.
Bir kul tarikat yolunda olduğu müddetçe telvin sahibidir.
Çünkü o bir halden bir hale yükselir. Bir vasıftan bir
vasfa intikal eder. Meramına vasıl olduğu zaman temkin
makamı hâsıl olur.
Altıncı makamda mekin ve muhkem vardır.
Yedinci makamda fena ve beka vardır.

147

Fena makamı kötü ve çirkin vasıfların yok olması ve
düşmesidir.
Beka makamı ise güzel vasıfların mevcut olması ve
salikte rüsuh bulup en üst düzeyde, zirvede olmasıdır.
Fena da iki kısımdır.
1.Yukarıda anlattığımız fena makamıdır.
2.Mülk ve melekût âlemini his etmemesidir.
Bu da Allah’u Teâlâ’nın azametinde ve hakkı
müşahedede müstağrak olup yok olmakla olur.
*Sen bil ki: seyr-u sülûk iki çeşittir.
Uzun seyr ki uzakta uzak olup sır dairesinden hariçte,
maksudu talep edip aramaktan ibarettir.
*Sülûk; Salik-Mürid, manevi makamları geçerek
maksadına ulaşsın için, manevi merhale ve makamları
geçip aşmaktan ibarettir.
-Bu ancak manevi makamları bilen arif bir şeyhin
hizmetinde riyazetler ve mücahedeler ile olur.
-Veya o salik-mürid için Allah’u Teâlâ’nın adetleri
kaldırmasıyla olur.
-Veya Allah’u Teâlâ’nın lütfu ve inayetiyle o saliki-
müridi kendisine cezb etmesiyle olur ki
“Bu Allah c.c.nün bir lütfudur ki onu dilediği kullarına
verir Allah büyük lütuf sahibidir” (Cum’a suresi; ayet- 4)
*Riyazet; insanlardan uzak ve yalnız kalmakla beraber,
nefse muhalefet etmektir.
*Uzlet; İnsanların arasına karışmadan bir yerde ibadetle
meşgul olmakdır ki ayet-i kerimeden ve Resulüllahın fiili
ve kavli sünnetinden alınmıştır.
Kavli sünnetten delili “Kim kırk sabah ihlasla ibadet
ederse hikmet damlaları onun kalbinden lisanına
dökülür.” Hadis-i Şerifidir.
Ebu Naim ve Müsnediahmed;

148

Fiili sünnetten delili ise Nebi aleyhisselamın Nübüvvetten
önce Hıra mağarasında bir ay kalmasıdır.
Hatta bu esnada“ikra’bismi rabbike” ayetiyle vahiy
gelmişti. Bu durum Hadis-i Şerifte anlatılmıştır.
*İlk başta ihlas; ancak riyazet ile ve uzlet ile nefsi
günahlardan alıkoymak ve insanlardan uzak durmak ile
mümkün olur. Bu ihlas; Allah’u Teâlâ’nın muvaffak
kıldıkları hariç çok zordur. Çünkü Nebi aleyhisselam:
“Âlimler hariç insanların hepsi helak oldular.
İlmiyle amel edenler hariç âlimlerin hepsi de helak
oldular. İhlaslı olanlar hariç ilmiyle amel eden âlimler de
helak oldular. İhlaslı kimselerde büyük bir tehlike
üzeredirler. ”buyurdu.
Sen bunu böylece bildiğine göre;
-Mücahedelerle,
-Yemeği,
-Konuşmayı,
-Uykuyu azaltarak,
-Ve insanlardan uzak kalarak,
-Riyazet yaparak,(günahlardan sakınarak)
-Devamlı zikir yaparak,
-Tam tefekkür ederek,
-Daima aptestli olarak,
-Allah’u Teâlâ’ya istiğfar ederek,
Kendini kurtarmak için gayret et.Bu anlatılan amelleri
yapmakla mürid-salik-ahiret yolcusu olan kişi veli olur.
Sen bu güzel hasletlere devam et.
Bunları yaparak nefsini tezkiye edip temizlersin. Bunları
yerine getirerek nefsini helak edici şeylerden kurtarırsın.
*Allah’u Teâlâ “Nefsini günah kirlerinden temizleyen
kurtuldu. Nefsini günahlarla kirleten de helak ve perişan
oldu ” buyuruyor. A’la suresi

149

Böylelece kötü vasıflardan arınmak ve güzel vasıflar ile
de süslenmekle beraber, haklarında sırları ve gizlilikleri
bilen Allah’u Teâlâ nın “Resulüm onları sana işaret
ederim ki Allah onların günahlarını hasenata ve sevaba
tebdil etti” (Furkan suresi; ayet-70) buyurduğu
kimselerden olasın.
*Sen bil ki:
-Kibir,
-Ucup,
-Gurur,
-Riya,
-Makam sevgisi,
-Baş olma sevdası,
-Çok konuşmak,
-Mizah ve şaka yapmak,
-İnsanlar için süslenmek,
-Öğünmek,
-Gülmek,
-İrtibatı kesmek,
-Terk etmek,
-Ayıpları araştırmak,
-Tulu emel,
-Hırs,
-Gibi kötü huy ve vasıflar, insanı helak eden ve insanı
maksada, Allah c.c.nün rızasına ermekten alıkoyan
vasıflardır.
Yine sen bil ki;
-İlim,
-Hilim,
-İç güzelliği,
-Kerem ve cömertlik,
-Tevazu,
-Sabır,

150

-Şükür,
-Zühd, “dünyayı sevmemek”
-Tevekkül,
-Mahabbet,
-Şevk,
-Hayâ,
-Rıza,
-İhlas,
-Sıdık,
-Murakabe,
-Muhasebe,
-Tefekkür,
-Şefkat,
-Halka rahmet,
-Allah için sevmek,
-İşlerinde aceleci olmamak,
-Allah c.c.nün aşkı ve korkusundan ağlamak,
-Hüzün,
-Uzleti (Yalnız kalıp Allah ile kalmayı)sevmek,
-Sadrın ve kalbin selameti,
-Az konuşmak,
-Huşu,
-Huzur,
-Kalp kırıklığı ve burukluğu,
-Güzel ahlak gibi hususlarda insanı kurtaran ve Allah’u
Teâlâ’nın tevfikiyle maksada, Allah c.c.nün rızasına
ulaştıran hususlardır.

*ON SEKİZİNCİ BÖLÜM
On sekizinci bölüm hatm-i Hacegan ın beyanı
hakkındadır.

151

Sen bil ki: hatmi Hacegan tarikat-ı Nakşibendiyyenin
mühim usulündendir. Hacegan kelimesi farsça çoğul bir
kelime olup meşayihin hatmi manasınadır.
Hâce; şeyh manasınadır.
Sen bil ki; bu mübarek hatmin bir takım şartları vardır.
1.Hatmi Haceganda tüyü bitmemiş sabi çocukların hazır
olmaması ve bulunmamasıdır.
2.Nizamın bozulmaması için tarikatı Nakşibendiyeye
dâhil olmayan yabancı kimselerin bulunmamasıdır.
3.Hatim esnasında kapının kapatılmasıdır.
Hadis-i Şerifte böyle varid olmuştur.
*Hatm-i Hacegan ın adabı
1.Gözleri yummakdır.
2.Başında yirmi beş kere istiğfar okumakdır.
3.Namazdaki oturuşun tersine olarak “Teverruk”halinde
yan vaziyette oturmakdır.
4.Hatmin başında rabıta yapmakdır.
*Hatmi Hacegan ın rükünleri dokuzdur.
1.Yedi kere fatihai şerife okumakdır.
2.Yüz kere salavatı şerife okumakdır.
3.Yetmişdokuz kere elemneşrah suresini okumakdır.
4.Binbir kere ihlas-ı şerif suresini okumakdır.
5.Sonrada yedi kere fatiha-i şerife okumakdır.
6.Sonra tekrar yüz kere salavat-ı şerife okumakdır.
7.Sonrada aşr-ı şerif kıraat etmekdir.
8.Hatm-ı şerifin sonunda dua okumakdır.
9.Duadan sonra Hatm-i şerifin sevabı
-Seyyidimiz Muhammed sallallahü aleyhi veselleme,
-Onun al ve ashabına,
-Evliya-i izamın,
-Meşayih-i kiramın
Ruhlarına hediye edilir.
*Hatm-i Hacegan diye isimlendirilmesinin sebebi:

152

-Tayfur’u Bestemi, Ebulhasenil Harkani, Yusuf’u
Hemedani, Abdulhaliki Gucdüvani, Muhammed
Bahauddini Nakşibendi kaddesellahu esrarehüm ecmain
hazretleri
-Bela ve musibetlerin def’i için
-Ve şiddetli vakalarda
-Ve mühim işlerde bu hatm-i şerifi okuyorlardı.
Onlar;
-İhtiyaçların karşılanmasında, murad ve isteklerin elde
edilmesinde, belaların def’inde, düşmanların ve
hasetçilerin kahrında, derecelerin yükselmesinde,
sevapların elde edilmesinde, manevi tecellilerin
zuhurunda, bu hatm-i heceganın faide ve menfaati
olduğunda ittifak ettiler. Sonra bu tertip onlar yanında
makbul olup buna devam ettiler. Bu hatm- i Haceganla
her gün bir kere veya daha çok yaparak amel ettiler.
*Bu hatm-i Hacegan:
İsm-i zat ile yani ALLAH ismi celali ile zikirden ve nefiy
ve ispat ile zikirden yani kelime-i tevhid ile zikirden
sonra tarikat-ı Nakşibendiyede en büyük rükün ve en
faziletli vird ve vazifedir.
*Meşayih-i kiramın ruhları bu hatm-i şerif virdiyle
kendilerinden yardım isteyenlere yardım ediyorlar.
Allah’u Teâlâ’nın izniyle ve inayetiyle çeşit çeşit
belalardan kurtuluyorlar.
Ebu ’suud rahimehüllah hazretleri de ayni şekilde anlattı.
Hatm-i şerifin sonunda silsile-i sadatın isimlerini
okumakta da birçok menfaat vardır.
Ebu Said Muhammed Hadimi hazretleri de böyle anlattı.
*Hatm-i Haceganın başında istiğfar-ı şerifin okunması:
-Günahları temizlemek,
-Kalbe gelen havatır ve düşünceleri önlemek

153

ve Allah’u Teâlâ nın “Rabbinize istiğfar ediniz sonra ona
tövbe ediniz ki üzerinize yağmur yağdırsın gücünüze güç
katsın. ” (Hud suresi; 52 ayet) indeki emrine imtisal
etmek,
-Ve de Nebi aleyhisselamın “Her hastalığın bir devası ve
ilacı vardır. Günahların ilacı da istiğfardır ” Hadis-i
Şerifine uymak içindir.
*Hatm-i haceganda Fatiha-i şerifenin yedi kere
okunması: Fatiha-i şerife, Kur’anı Kerimin başı ve
seb’ulmesani olduğu için ve indirilmiş olan kitapları yedi
kere okumuş sevabı elde etmek içindir.
Zira Ubey bin Kaab radıyallahü anhın rivayet ettiği
Hadis-i Şerifte Nebi aleyhisselam;
“Kim Fatiha-i şerifeyi okursa
-Tevrat’ı,
-Zebur u,
-İncili,
-Kur’anı Kerimi,
-İdris,
-Ve İbrahim aleyhimüsselamın sahifelerini yedi kere
okumuş gibi olur. Okuyan için her harfine cennette bir
derece vardır. Her derecenin arası yer ile gök arası
kadardır.” Buyurdu.
*Hatmi haceganda yüz adet salavat-ı şerifenin okunması:
Kelime-i tevhid ile beraber esma-i Hüsna’ya muvafık
olması ve hatmin başında salavat-ı şerife olsun içindir.
Zira Cabir radıyallahü anhtan rivayet edilen hadis-i şerifte
Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem;
“Kim bana günde yüz kere salavat okursa Allah’u Teâlâ
onun yüz ihtiyacını giderir.Onların yetmiş tanesi ahiret,
otuz tanesi de dünya için olan ihtiyaçlardır.” Buyurdu.
*Hatm-i şerifte yetmiş dokuz adet elem neşrah suresinin
okunması:

154

Kalbin inşirahına ve genişlemesine sebep olması ve
imanın şubelerine uygun olması içindir.
Zira Nebi aleyhisselam “Kim elem neşrah süresini okursa
sanki ben üzüntülü iken bana gelip üzüntümü gidermiş
gibi olur. ”buyurdu.
Ruhul beyan tefsirinde de böyle yazılıdır.
Bazıları, elem neşrah suresini okumak, rızkı kolaylaştırır,
sadrı ve göğsü açar, işlerde zorluğu giderir. Dediler.
*Hatm-i şerifte bin bir kere ihlas-ı şerifin okunması:
Allah subhanehünün isimlerine muvafakat içindir.
İhlas-ı şerifin faziletleri de fatiha-i şerifenin faziletleri
gibi sayılmayacak kadar çoktur.
Enes radıyallahü anhın rivayet ettiği hadisi şerifte Nebi
aleyhisselam;
“Kim kul huvallahu ehad süresini bin kere okursa
kesinlikle Nefsini Allah’u Teâlâ’dan satın almış olur.
Okuyan Allah subhanehünün has kullarından olur.”
Buyurdu.
İbni Neccarın Enes radıyallahü anhtan rivayet ettiği
Hadis-i Şerifte de Nebi aleyhisselam; “Cebrail
aleyhisselam bana sevinerek ve müjdeleyerek güzel bir
surette geldi. Ya Muhammed Alah’u Teâlâ’nın selamı var
her şeyin bir nesebi vardır.Benim nispetim ise kul
huvallahu ehaddır.
-Ümmetinden kim ömründe bin kere kul huvallahu ehad
süresini okuyup bana gelirse onu arşımda ikamet
ettiririm.
-Onu kendisine azab vacip olmuş yetmiş kişiye şefaatçi
kılarım.
-Şayet nefsime “her canlı ölümü tadacaktır.” diye söz
vermeseydim onun ruhunu almazdım buyuruyor ”dedi.
Beyhaki nin Enes radıyallahü anhtan rivayet ettiği Hadis-i
Şerifte de Nebi aleyhisselam;

155

“Kim abdestli olarak kul huvallahu ehad süresini başında
Fatiha-i şerifeyi okuyarak yüz kere okursa,
-Allah’u Teâlâ ona her harfi için on sevap verir.
-Onun on tane günahını af eder.
-Ona on derce verir.
-Ona cennette yüz tane köşk bina edilir.
-O Kur’anı Kerimi otuz üç kere hatim etmiş gibi olur.
-Kul huvallahu ehad suresi şirkten beraattir. Melaikeyi
hazır eder.
-Şeytanları kaçırır.
-Arşın etrafında onun bir sesi olup Allah’u Teâlâ bu
sureyi okuyana rahmet nazarıyla bakıncaya kadar sahibini
anar.
-Allah’u Teâlâ ona rahmet nazarıyla baktığı zaman o
ebediyyen azap olunmaz. Buyurdu. Hazinetül Esrar
Celiletül Ezkar kitabında da böyle yazılıdır.
*Hatm-i haceganda cemaat çok olduğu zaman, Fatiha-i
şerife hatmi ihata edip kuşatsın için Fatiha-i şerifeyi
hatmin başında hatmi okutan zatın sağından tek tek yedi
kişi, hatmin sonunda da hatmi yaptıranın solundan tek tek
yedi kişi okur.
*Hatmin sonunda salavat-ı şerifenin yüz kere okunması:
Evvelinde olduğu gibi Nebi aleyhisselamın isimlerine
muvafık olsun ve hatm-i şerif, iki salavat-ı şerife arasında
olsun içindir.
Zira Cabir radıyallahü anhtan rivayet edildiği ve Ebu
Süleyman’ı Daraninin de söylediği gibi “Kim Allah’u
Teâlâ’dan bir ihtiyacını isterse Nebi aleyhisselam üzerine
çok salavat-ı şerife okusun.
Çünkü Allah’u Teâlâ’nın salavatı şerifeleri kabul edip iki
salavatı şerifenin arasındaki duayı kabul etmemesi diye
bir şey olmaz.

156

*Hatm-i şerifin sonunda aşr-ı şerifin okunması: hem
teberrük için Hem de hatm-i şerifi Kur’an-ı Kerim ile
bitirmek içindir.
*Hatmin sonunda dua edilmesindeki maksat:
-Yapılan amelin kabul edilmesi,
-Hacetlerin yerine getirilmesi,
-Belaların giderilmesi,
-Umumi ve hususi musibetlerin def edilmesi içindir.
Allah’u Teâlâ “Siz bana dua edin ben sizin duanızı kabul
ederim. ” buyuruyor. (Ğafir suresi; ayet- 60)
Bu hatm-i şerifin hususiyetleri çok olup bu risalenin
istiabı müsait olmadığı için biz kısa tuttuk.
*Halkanın başındaki reisin, hatm-i şerifi yaptıran
kimsenin hatmin başında şu dua ile dua etmesi uygun ve
lazımdır.
“Bismillahirrahmanirrahim
Elhamdü lillahi Rabbil âlemin
Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedîn ve alihi
vesahbihi ecmain.
Allahümme ya müfettihal ebvab
Veya müsebbibel esbab
Veya mükallibel kulubi vel ebsar
Veya delilel mütahayyirin.
Veya ğiyasel müstağisin. Eğisna,
Tevekkelna aleyke vefevvezna umurena ileyke
Ya Fettah
Ya vehhab
Ya basıt
Ve sallallahu ala hayri halkihi Muhammedîn ve alihi
vesahbihi ecmain” der.
Sonra yukarda anlattığımız gibi hatm-i şerife başlar.
*Hatm-i şerifin sonunda da şu dua ile dua eder.
Sübhane Rabbiyel aliyyil a’lel vehhab

157
Elhamdü lillahi hakka hamdihi
vesselatü vesselamü ala hayri halkihi Muhammedîn ve
alihi vesahbihi ecmain.
Allahümme belliğ ve evsil sevabe ma kare’nahü
Ve nure ma televnahü min hazihil hatmetişşerifeti badel
kabuli minna bil fadli vel keremi ila menbaissıdki vessefa
efdalil halaiki seyyidina Muhammedînil- Mustafa
sallallahü aleyhi veselleme
Ve ila ervahi cemiil enbiyai vel mürselin salavatullahi
veselamühü aleyhim ecmain.
Ve ila ervahi alihi ve alihim
Ve ashabihi ve ashabihim rıdvanullahi Teâlâ aleyhim
ecmain.
Ve ila ervahi cemii meşayihi silsiletit-tarikatil aliyyeti
hasseten ennakşibendiyyeti
vel kadiriyyeti,
ves-sehruverdiyyeti,
vel küberiyyeti,
velceştiyyeti, kadesallahü esrarehumul aliyyetel Mustafa
sümme sıddik veselman ve kasım Caferi Tayfur ebul
Hasen ebu Ali Yusuf vel Gucdüvani keza ve Arif Fagnevi
Ali zul minen Muhammed esSemmasi emir ve Behauddin
Keza el attar ve çerhi Sahibül fatın ahrar zahid
Muhammed hacegi
ve keza baki müceddid ve masum minel mihan
Ve Beyfuddin ve Bedevani ve mazharuhum veddehlevi
halid Ve Ahmed elhasen kutbuzzaman ve gavsul vasilin
Ziyauddin mürşidüna fissırrı vel alen sümme halifetihil
mensubi fi melein hasen hilmi hasenil ahlaki vessüneni
Keza elhalifetü İsmail necati ve zadehü besteten fil ilmi
vel bedeni sümme cae üstazil marufi bizziyai Ömer
Dağistani elFadıl zul himemi
fehake silsiletül eşyahi sadatüna

158

Tuba litabiihim fiissüneni kaddesellahüesrarehümül
aliyyete Ve a’lallahü dercatihim
Ve nefeanallahü bifuyuzatihim allahummec’alna minel
mensubine ileyhim vel muhibbine bihim
vel mahbubine ledeyhim
Ve ravviina bi amaniyyetihim
Ve emddidna bi-imdadihim vehşurna fi zümretihim
Ya erhamarrahimin.
Allahümmensur men nasaraddin
vehzül men hazelel müslimin
Allahümme la tüfarrik cem’ana haza
İlla bizenbin mağfurin
Ve biamelin meşkürin
Ve biticaretin len tebur Ya nurennur
Ya alimen ma fissudur ehricna min zulümatin ilennur.
Allahümme zidna nuren
Ve a’tine nuren vec’al lena nuren
Allahümmec’alna mehdiyyine gayre dallin ve la mudillin
nuhibbüke bihubbike men yuhibbüke
Ve nuadi biadavetike men aadake min halkike
Allahümme hazedduaü ve minkel icabetü hazel cuhdü ve
aleykettekelanu
vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim
Allahümmeğfir lena Ve liabaina Ve ümmehatina
Ve liihvanina Ve emvatina Ve liakribaina Ve meşayihina
Ve limen ehsene ileyna velimen lehü hakkun Aleyna
Ve limen vassana biduail hayri
Ve likaffetil müslimine vel müslimati el ehyai münhüm
vel emvati birahmetike ya erhamarrahimin
sübhane rabbike rabbil izzeti amma yesıfun ve selamün
alel mürselin vel hamdü lillahi rabbil âlemin.

159
*ONDOKUZUNCU BÖLÜM
Ondokuzuncu bölüm bu kavmin yani tarikat ve tasavvuf
ehlinin ıstılah ve deyimleri hakkındadır.
*Bundan sonra sen bil ki: Tasavvuf ehlinin bir takım
Istılah ve deyimleri vardır.
Tarikat yolcularının bunları bilip zapt etmeleri ve
icaplarıyla amel etmeleri lazımdır.
Abdul-halikı Gucduvaniden nakil edilen kelimeler
bunlardan, bu cümleden olup bunlar da yirmi bir tanedir.
Tarikat-ı Nakşibendi’ye bunlar üzerine bina edilmiştir.
Bunlardan sekiz tanesi Farisi lisanıyla meşhurdur.
Çünkü Maveraünnehir ehli, Farisi lisanıyla konuşuyorlar.
Bunlardan üç tanesi Arapçadır.
1. Vukuf-u zamanidir; Yani üzerine gafletle bir zaman
geçmesin için zamana ait şuurdur.
Vukuf-u zamaniye riayetin neticesi salikin Allah’u
Teâlâ’nın yanında hazır ve nazır olduğuna yakin elde
etmesidir ki mabuduna kavuşuncaya kadar salik
ubudiyyet ve kulluk haddini aşmasın.
2.Vukuf-u adedidir. Yani zikir yapan zakirin zikir
esnasında şeyhinden aldığı ism-i Celal zikrinin adedinin,
nefiy ve ispat ile yapılan zikrin tek olmasının şuurunda ve
farkında olmaktır.
Büyüklerden bazıları zikirde muteber olan adet değildir.
asl olan, zikrin faidesinin ve neticesinin terettüp etmesi
için zikir olunan Allah’u Teâlâ ile kalbin hazır olması ve
huzur bulmasıdır, dediler.
3. Vukuf-u kalbidir; Yani zikir eden zakirin kalbinin zikir
esnasındaki murakabesinden kayb olmayacak şekilde
zikir olunan Allah’u Teâlâ’ya vakıf olması, her an Allah
c.c.nün yanında olduğunu düşünmesidir.
Bu bütün ibadetlerde en mühim meselelerdendir.

160

4. “Nerderdem”dir; Yani bütün nefeslerinde kalbi Allah’u
Teâlâ ile beraber hazır olsun için nefes alıp verirken
nefesini gafletten muhafaza etmekten ibarettir.
Çünkü huzur-u kalb ile alınıp verilen her nefes diri olup
kişiyi Allah’u Teâlâ’ya ulaştırır.
Gafletle alınıp verilen her nefes ise ölü olup Allah’u
Teâlâ’dan kesik ve uzaktır.
Saadeddin-i Keş’ari kuddise sirruhu: Alınıp verilen her
nefeste bir hazine geçip gidiyor.
Bir kulun Allah’u Tealadan utanması ve boş ve batıl
hayallerden içtinap edip sakınması lazım gelir diyor.
Allah’u Teâlâ;
“Allah bir adam için iki tane kalb yaratmadı” buyuruyor.
(Ahzab suresi;ayet- 4)
Bundan sonra sen bil ki: Nefesleri gafletlerden muhafaza
etmek, salikler için, müridler için çok zordur.
Bir gaflet olduğunda hemen o gafletten dolayı istiğfar
etmelidirler. Çünkü istiğfar nefesleri o gafletten temizler.
5. “Berkadem”dir; yani salikin nazar ve bakışları dışarıya
olmasın için yürürken ayaklarına nazar edip bakmasıdır.
Çünkü dışarıya, afaki şeylere bakmak kalbe manevi hicap
ve perde oluşturur.
Zira kalplerdeki manevi hicap ve perdelerin ekserisi
bakmak suretiyle kalplerde yerleşen suret ve resimlerdir.
Buna riayet etmenin birçok faideleri vardır.
6.”Seferdervatan”dır. Bundan murad ebedi olan vatan-ı
aslidir.
Yani salikin, ahiret yolcusunun sefer ve yolculuğunun
âlem-i halktan Cenab-ı Hakka olması lazımdır.
Allah’u Teâlâ İbrahim Halilurrahmandan hikayeten “Ben
Rabbime gidiyorum. O beni hidayete götürecek. ”
buyuruyor. (Saffat suresi; ayet- 99.)

161

Zahiri sefer ve yolculuk mürebbi olan mürşide ulaşmak
içindir.
(Gerçek yolculık ise Allah c.c.ye ve rızasına ulaşmak
içindir.)
7.“Halvetder encümen”dir; Yani insanlar arasında
olmakla beraber, zikr-i kalbiyle-daima Allah c.c.yü
kalbiyle zikir etmekle- meşgul olması, salikin kalbinin
halktan uzak olup hak Teâlâ ile beraber hazır olmasıdır.
Allah’u Teâla; “O adam gibi adamları ticaret ve alış veriş
Allahı zikir etmekten alıkoymaz”buyuruyor. (Nur suresi;
ayet- 37)
8.“Yadkerd”dir. Yani salikin murakabe mertebesine
ulaştıktan sonra her gün beşbin veya on bin veya başka
bir adet ve sayıda, muayyen bir adet ile huzur-u kalb ile
beraber ve diliyle nefiy ve ispat ile yani kelime-i tevhid
ile zikir yapmalıdır.
*Sen bilmiş ol ki: Bu mertebeye ulaşmadan önce en
faziletli olan zikir, zikr-i kalbidir. Kalbiyle Allah diyerek
zikir yapmasıdır.
9.“Bazkeşt”dir; yani zakir -zikr eden kimse- nefesini
bıraktıktan sonra nefesini tutmakla beraber, nefiy ve ispat
zikrinde yani “la ilahe illallah”diyerek yaptığı zikirde
“ilahi ente maksudi verızake matlubi”demesi lazımdır.
Yani“Allahım maksadım sensin. Aradığım da senin
rızandır.”demesidir.
İsm-i Celal ile(Allah)lafzai-celali ile yapılan zikirde de
her yüz kerede veya her beş yüz kerede bir bunu söyler.
Bunu söylemek bir nev’i niyeti yenilemek ve tazelemek
gibidir.
Ayni zamanda bunu söylemek, tevhid sırrının zuhuruna
ve tecrid ve tefrid hakikatinin inkişafına sebep ve
vesiledir.

162

10. “Nigahdaşt”dır; Yani salik çeyrek saat olsa bile
kalbini bir takım düşünce ve havatırdan muhafaza
etmelidir. Bu çok önemli ve büyük bir iştir. Kimin buna
gücü yeterse kesin sofi olur.
11. “Yadadaşt”dır; Bu, murakabe ile beraber her halde
devamlı olarak Allah’u Teâlâ ile beraber kalbin hazır
olmasından ibarettir.
*Ben bu risalemi Aliyyül Mürteza radıyallahü anhın oğlu
Hüseyin radıyallahü anhuye yaptığı vasiyyetle
bitireceğim.
Allah’u Teâlâ her ikisinin ilmiyle bizleri faidelendirsin.
Âmin.
-Yavrucuğum: Sana gizlide ve aşikârda, Allaha karşı
takva olmanı,
-Fakirlikte ve zenginlikte iktisatlı olmanı,
-Öfkeli ve neşeli halinde de hakkı ve kanaati, düşmana ve
dosta karşı adaletli olmanı
-Gevşeklik ve neşeli halde iken de ibadet etmeni,
-Bolluk ve darlık zamanında Allah’u Teâlâ’dan razı
olmanı tavsiye ediyorum.
-Yavrucuğum: Cennetten sonra şer, Cehennemden sonra
da hayır yoktur.
-Cennetten başka her nimet küçüktür.
-Cehennemden başka her bela afiyettir.
-Yavrucuğum: sen bil ki kim kendi ayıplarını görürse
başkasının ayıplarıyla uğraşmaz.
-Kim Allah’u Teâlâ’nın taksimatına razı olursa kaçırdığı
şeylere üzülmez.
-Kim kardeşi için kuyu kazarsa kazdığı kuyuya kendisi
düşer.
-Kim kardeşinin iffet perdesini yırtarsa Allah’u Teâlâ
onun evinin ayıplarını ortaya çıkarır.

163

-Kim kendi hatasını unutursa, başkasının hatasını
gözünde büyütür.
-Kim başkasını azarlarsa kendisi de azarlanır.
-Kim kendi görüşünü beğenirse sapıtır.
-Kim insanlara karşı kibirlenirse zelil olur.
-Kim kötü ve çirkin yerlere girerse töhmet altında kalır.
-Kim rezil insanlarla oturup kalkarsa hakir ve düşük
düşer.
-Kim âlimlerle oturursa vakarlı olur.
-Kim çok mizah yaparsa hafife alınır.
-Kim bir işi çok yaparsa onunla tanınır.
-Kim çok konuşursa çok hata eder.
-Kim çok hata ederse hayâ ve utanması azalır.
-Kimin hayâ ve utanması azalırsa günahlardan sakınması
az olur.
-Kim günahlardan az sakınırsa kalbi ölür.
-Kimin kalbi ölürse Cehenneme girer.
Yanabiul-meveddet sayfa: 520
Allahım: Unutmaktan, gaflet ve isyanı icab eden
hallerden bizleri muhafaza et.
Allahım: Biz beşeriz, beşer, sözlerinde, işlerinde, hal ve
hareketlerinde ayıptan, unutmaktan ve hatadan
kurtulamaz.
Öyle ise Allahım ayaklarımızın kaymasından, kalemin
yanılmasından dolayı bizi muaheze ve sorumlu tutma.
Bu sebepten dolayı bu aciz kul, Hulus-u kalp ve
samimiyetle diyor ki:
Bu risalenin muhteviyatında hak ve doğruya muhalif bir
şey varsa ben ondan rücu ettim.
Ve sallallahü ala seyyidina Muhammedîn ve alihi ve
selleme vel hamdü lillahi rabbil âlemin.
Hicri 1370 Şaban-ı şerif 12

164
Ve enel-fakir Muhammed Fevzi
Elbatumi
El mücavir fil-Medinetil-münevvere
Sellemehullahu fiddareyni
Âmin
İş bu risalenin tercümesi
Hicri 1441/Rabiul-evvel ayının 7 de
Miladi 2019/Kasım ayının 4 de tamam oldu.
Her türlü hatalarımızdan dolayı Allah c.c.den affımızı
dileriz.
Her türlü irşad ve muvaffakiyet ancak Allah c.c.ye aittir
Okuyup istifade edenlerin bu kitabın musannıfına ve
mütercimine ve basılmasında maddi ve manevi emeği
geçenlere dua etmelerini ümid ederiz.
Mütercim: Ergün TELİS

165
3.Kitap
Huccetül İslam İmam-ı Gazali
(Talebeye Nasihatler)
Errisaletül velediyye
lil imam il âlimi il allameti
ebi Hâmid Muhammed bin El Gazali
Mütercim ERGÜN TELİS
*Bu risale;
Nasihat isteyen bir talebesine ve onun şahsında tüm
Müslümanlara, İmam-ı Gazali hazretlerinin ayeti kerime
ve hadisi şeriflerden mülhem insanın dünya ve ahiret
saadet ve mutluluğu için zaruri olan çok önemli
nasihatlerini içermektedir.
Hamd âlemlerin sahibi ve mürebbisi olan Allah-u
Teâlâ’ya mahsustur.
Güzel akıbet ve güzel sonuç takva ehli olan mü’minler
içindir.
Salat ve selam Muhammed aleyhisselama, onun temiz
aline, ashabına ve kıyamete kadar gelecek tüm tabilerine
olsun.
Uzun zaman İmam-ı Gazali hazretlerinin hizmetinde
bulunan ve ilmin birçok inceliklerini tahsil eden bir
talebesi bir gün, şimdiye kadarki ömrümü bu kadar çok
ilimleri öğrenmek için geçirdim.
Şimdi ise yarın ahirette bunlardan hangisi bana fayda
verecekse onları bilmem lazım.
Faydası olmayanlarıda terk etmem lazım diye düşündü.

166
*Çünkü Resul-ü Ekrem s.a.v. efendimiz;
-Allah’ım faydasız ilimden,
-Huşusuz kalpten,
-Doymayan nefsten,
Kabul olunmayan duadan sana sığınırım. Buyurdu.
(Sahih-i Müslim ve Tirmizi)
Böyle düşünmeye devam ederken Üstaz-ı İmamı Gazali
hazretlerine bir mektup yazıp birçok meseleler hakkında
fetva istedi.
Her ne kadar sorularımın cevapları İhya- i Ulumiddin ve
diğer eserlerinde var ise de benim maksadım ömür boyu
yanımda taşıyabileceğim ve yerine getirebileceğim birkaç
sayfadan ibaret olmalıdır. Deyip az ve öz nasihatlerini
istedi.
İmamı Gazali hazretleri de bu mealde nasihat isteyen
talebesine ve onun şahsında herkese nasihat olarak bu
risaleyi yazdı ve şöyle buyurdu.
*Evladım;
Allah-u Teâlâ seni kendisine itaatte daim kılsın ve seni
sevdiği kullarının yoluna ulaştırsın.
İyi bil ki;
En yaygın ve önemli nasihat Resulüllah sallallahü aleyhi
vesellemden bize ulaşan nasihatlerdir.
Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimizin
nasihatleri sana ulaşmış ise benim nasihatlerime ne
ihtiyacın var?
Resulüllah sallallahü aleyhi vesellemin nasihatleri sana
ulaşmamış ise bu kadar zamandır neyi tahsil ettin ve neyi
öğrendin?
*Evladım;
*Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimizin
yaptığı nasihatlerden bir tanesi şudur.

167

(Allah-u Teâlâ’nın bir kulundan yüz çevirdiğinin, kulunu
sevmediğinin, alameti, işareti ve göstergesi, o kulun mala
ya’ni işlerle, boş işlerle, faydasız ve gereksiz şeylerle
meşgul olmasıdır.
Bir insan, ömründe bir saat yaradılış gayesinin dışında
geçirirse kıyamet gününde uzunca bir müddet onun
hasretini, onun nedamet ve pişmanlığını çekmeye layık
ve müstahak olur.
*Zira hatemülenbiya aleyhissalatu vesselam efendimiz
şöyle buyurdu;
Kırk yaşını geçtiği halde hayırları, hasenat ve iyilikleri,
kötülüklerine galip gelmeyen kişi Cehennemde yerini
hazırlasın. (İmamı Malik, İmamı Ahmed ve Tirmizi)
Resulü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimizin bu
hadis-i şerifinde ilim, idrak ve anlayış kabiliyyeti olan her
kese yetecek kadar nasihat vardır.
*Hadis-i şerifin manası şudur;
Kamil bir Müslüman nasıl amel edeceğini, neyi ne zaman
söyleyeceğini, küçük büyük her şeyden sual olunacağını,
bilir.
(Allah-u Teâlâ; Kulak, göz, kalp hepsi mes’uldürler.
Buyuruyor. ( İsra suresi; 38 ayet)
Bu nedenle kâmil Müslüman faydasız sözleri ve işleri
terk eder. Dünyası ve ahireti için faydalı olan işlere
yönelir.
*Evladım;
Nasihat etmek kolaydır. Fakat nasihati kabul edip onunla
amel etmek zordur.
Çünkü nefslerine tabi olanlara nasihat acı gelir. Zira
menhiyat ve günahlar nefslerine tabi olan kimselerin
kalplerinde sevimlidir. Bilhassa ilim ile meşgul olan ve
okuyan kimseler mücerret olarak sadece bilginin, amelsiz

168

ilmin faydası olacağını, kendilerini kurtaracağını zan
ederler.
*Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor;
(Ey iman edenler yapmadığınız şeyleri niçin başkalarına
söylüyorsunuz? Yapmadığınız şeyleri başkalarına
söylemeniz Allah-u Teâlâ yanında büyük bir günahtır.
(Haşir suresi; 2-3 ayetler)
Kuru bilginin, amelsiz ilmin, faydası olacağını
söyleyenler felsefecilerdir.
Onlar şu kadarını bilmiyorlar ki bildikleriyle amel
etmeyen âlimin ilmi, kıyamet gününde sahibinin
aleyhinde daha kuvvetli bir delildir.
*Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz şöyle
buyurdu;
“Kıyamet gününde en şiddetli azap ilmiyle amel etmeyen
âlime yapılacaktır.” (Taberani, Beyhaki, Şuabuliman)
Evliyaullahdan Cüneyd-i Bağdadi hazretleri vefatından
sonra rüya âleminde görülüp kendisine durum nedir?
Diye sorulunca ibareler, kitaplar, bir işe yaramadı.
İşaretler ve kerametlerde yok oldu. Ancak gece yarısı
kalkıp kıldığımız rek’atcıklar yanımıza kar kaldı
buyurmuştur.
*Evladım;
Sakın amellerinde müflis olma.
Kalbini Allah korkusu, Allah aşkı ve şevki, hüzün, inkisar
gibi, hallerden hali ve boş kılma.
*Zira Ebu Hüreyre radıyallahü anhın rivayet ettiği Hadisi
Şerifte, Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz.
Şöyle buyurdu;
Müflis, iflas eden kimdir bilir misiniz?
Ashab-ı Kiram aleyhimürrıdvan hazretleri bizde parası ve
malı kalmamış adama müflis derler. Buyurdular.
Resul-ü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimiz.

169
Lakin ümmetimden müflis;
-Kıyamet gününde namaz, oruç, zekât gibi ibadetler ile
gelmiş,
-Ancak şuna buna sövmüş,
-Onu bunu döğmüş,
-Şuna buna iftira etmiş,
-Birilerinin kanını akıtmış,
-Yaptığı ibadetlerin ve amellerin sevabı onlara verilmiş,
-Sevaplar bitince de alacaklı olanların günahları onun
sırtına vurulmuş, sonra da cehenneme atılmış insandır.
Buyurdu. (Sahihi Müslim,4/1997-Tirmizi/101)
*Evladım;
Kesin olarak bil ki;
Amelsiz ilim sahibine fayda vermez.
Bunun misali şudur ki;
Bir sahrada bir adamın yanında çok keskin on tane kılıç
ve başka silahlar bulunsa adam da gayet cesur, kahraman
ve silahşor olsa adama bir aslan saldırsa silahları
kullanmadan aslanın şerrinden ve tehlikesinden kendisini
koruyabilir mi?
Elbette koruyamaz.
Aynı şekilde bir adam yüz bin ilm-i mesele okuyup
öğrense öğrendikleri ve bildikleriyle amel etmedikçe
faydasını göremez.
İkinci bir misal de şudur;
Bir adam safra hastası olup harareti yükselse onun ilacı
olan sekencebin ve keşkâp gibi tedavi edici ilaçları
içmese iyileşmez.
*Evladım;
Şayet yüz sene ilim okusan, bin kitap toplasan, amel
etmediğin müddetçe Allah-u Teâlâ’nın rahmetine nail
olamazsın.

170
*Zira Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor;
-Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.
-İnsan için ancak kendi çalışmasının karşılığı vardır.
-Şüphesiz çalışması da yakında görülecektir.
-Sonra karşılığı ona eksiksiz verilecektir.
-Şüphesiz en son varış Rabbinedir,
-Doğrusu güldüren de ağlatan da odur.
-Elbette öldüren de dirilten de odur. (Necm suresi; ayet-
38 ila 44)
*Kim Rabbine kavuşmayı, rahmetinden istifade etmeyi
arzu ediyorsa Salih ameller ve yararlı işler yapsın ve
kullukta Rabbine hiç bir kimseyi ortak koşmasın. (Kehf
suresi; ayet -110)
*-Yaptıklarına karşılık kendileri için saklı tutulan
mutluluk haberlerini hiç kimse bilemez.
-Hiç inanan kimse yoldan çıkmış kimse gibi olur mu?
Elbette eşit olmazlar.
-İman edip salih amel işleyenler için yaptıklarına karşılık
varıp konaklayacakları Cennet köşkleri vardır.
-Yoldan çıkanların varacakları yer ise ateştir. Oradan ne
zaman çıkmak isteseler geri çevrilirler ve onlara
yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın denir.
-Biz ahiretteki büyük azabdan önce onlara mutlaka dünya
azabından da tattıracağız. böylece belki imana dönerler.
Secde suresi;ayet-17 ila21)
*(De ki size yaptıkları işler ve ameller bakımından en çok
zarar ve ziyana uğrayanları haber verelim mi?
Onlar dünya hayatındaki bütün amelleri ve çalışmaları
boşa giden kimselerdir.
Hâlbuki onlar güzel bir iş ve amel yaptıklarını
sanıyorlardı.
İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve ona kavuşmayı inkâr
eden bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir.

171

Artık onlar için kıyamet gününde bir ölçü de
koymayacağız.
İşte onların cezası inkâr etmeleri, ayetlerimi ve
peygamberlerimi alaya ve istihzaya almalarına karşılık
olarak Cehennemdir.
İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için
Firdevs cennetleri konaklama yeri olmuştur.
Orada ebedidirler. (Kehf suresi;ayet- 103 ila108)
*(Kıyamet günü azap şiddetlendirilir. İnanmayanlar hor
ve hakir olarak orada ebedi kalırlar.
Ancak tövbe edip iman eden ve salih ameller işleyenler
müstesna, çünkü Allah bunların seyyiatlarını hasenata,
kötülüklerini, iyiliğe çevirir. Allah çok merhametli ve af
edicidir.
Kim tövbe edip salih amel yaparsa şüphesiz o makbul bir
kimse olarak Allaha döner. Furkan suresi; ayet-69 ila71)
*Resulü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimiz
Hadisi Şerifinde;
(İslam beş esas üzerine bina edildi,
-Kelime-i şehadet,
-Namaz kılmak,
-Zekât vermek
-Ramazan orucunu tutmak,
-İmkânı olanlar için Hacca gitmek. (Sahihi Buhari ve
Sahihi Müslim.)
*İman;
-Dil ile ikrar,
-kalp ile de tasdik ve rükünlerini, İslam’ın esaslarını
yerine getirmektir.
Amel etmenin delilleri sayılmayacak kadar çoktur.
Bir kul, her ne kadar Allah-u Teâlâ’nın kerem-i, rahmet-i
ve lütfu ile cennete girse bile bu ancak ibadet, itaat ve
salih ameller ile hazırlandıktan sonra olur.

172

Çünkü:
Allah-u Teâlâ’nın rahmeti iyilik edenlere ve salih amel
işleyenlere daha yakındır.
Mücerred, sırf iman ile cennete girilir denilirse, biz de
deriz ki; Evet girilir. Lakin ne zaman?
Nice zor ve dar geçitlerden geçtikten ve engelleri aştıktan
sonra. O, dar ve zor, dik ve sarp yokuşların, tehlikelerin,
başında iman muhafazası vardır.
İmanını muhafaza edebilecek mi?
Yoksa iflas etmiş olarak mı? Gidecek bilinmez.
*Tabiinden Hasanı Basri hazretleri şöyle buyurdu;
Allah-u Teâlâ kıyamet gününde kullarına şöyle
buyuracak;
Ey kullarım cennete rahmetimle giriniz.
Amelleriniz miktarınca taksim ediniz.
*Evladım;
Amel etmedikçe ve ibadet yapmadıkça ücret ve mükâfat
bulamazsın.
Şöyle anlatıldı;Beni-İsrail’den bir adam yetmiş sene
Allah-u Teâlâ’ya ibadet etti. Allah-u Teâlâ bu kulunun o
haliyle, yetmiş senelik ibadetiyle, Cennete
giremeyeceğini meleklere göstermeyi Murad etti. Bir
melek gönderip bu durumu o abide haber vermesini emir
etti.Melek durumu haber verdiğinde o abid zat, biz ibadet
yapmak için yaratıldık. Bize ibadet etmek düşer. Deyip
ibadetlerine devam etti.
Vazifeli melek gidip durumu Allah-u Teâlâ’ya arz edince
Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu;
Bu kulum madem ki bizden yüz çevirmeyip ibadetlerine
devam etti bizde ondan yüz çevirmeyiz.
Ey meleklerim şahid olunuz ki ben azimüşşan o kulumu
af ettim.

173

*Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz şöyle
buyurdu;
“Kıyamet günü hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba
çekiniz. O gün amelleriniz tartılmadan önce amellerinizi
kendiniz tartınız.” Tirmizi
*Hazreti Ali radıyallahü anhü efendimiz şöyle buyurdu;
(Kim gayret etmeden maksadına kavuşacağını zan ederse
sadece kuru bir temenniden ibaret kalır.
Kim gayreti neticesinde maksadına ulaşacağını zan
ederse o müstağnidir ve mutmaindir.)
*Hasan-ı Basri rahimehüllah şöyle buyurdu;
“Amelsiz ve ibadetsiz Cennet istemek günahlardan bir
günahtır. Doğru olan ibadet ve ameli terk etmek değil,
ibadetlere devam etmektir.)
*Resul-ü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimiz
şöyle buyurdu;
“Akıllı kimse nefsini hesaba çekip terbiye eden ve
ölümden sonrası için amel edendir. Ahmak kimse ise
nefsine, nefsani istek ve arzularına tabi olup Allah-u
Teâlâ’dan af ve mağfiret umandır.” Tirmizi, İbn-i Mace.
*Evladım;
İlim tekrarı ve kitap mütalaası ile uykuyu kendine haram
ve yasak edip kaç gece uykusuz kaldın?
Böyle yapmandaki sebep nedir?
Eğer niyet ve maksadın dünya nimetlerine nail olmak,
makam mevki, şan şöhret sahibi olmak, emsal ve
akranına üstün gelmek ise sana yazıklar olsun.
Eğer maksat ve gayen Resul-ü Ekrem sallallahü aleyhi
vesellem efendimizin Şeriatını ve Sünnetini ihya etmek,
hayata geçirmek ve nefsini ahlakı zemimelerden, çirkin
huylardan temizlemek, nefs-emmareni terbiye etmek ise
sana müjdeler olsun.
*Bu manada şair şöyle söylüyor;

174

Senin rızan için olmayan bir uykusuzluk zayidir.
Senin haşyet ve korkundan olmayan bir ağlama da boştur.
*Evladım;
Allah-u Teâlâ’ya karşı isyan ve günah içerisinde olup
ahiretini ve ibadetlerini ihmal ederek, kelam, hilaf, cedel,
tıp, divan, şiir, ilmi nücum, ilmi aruz, sarf, nahiv gibi
ilimleri tahsil etmekten dünyalıktan başka eline ne geçti?
Ben İncil’de şöyle gördüm;
*İsa aleyhisselam şöyle buyurdu;
İnsan ölüp kabrinin kenarına getirilinceye kadar Allah-u
Teâlâ azametiyle kırk soru sorar.
Birincisi şudur;
Ey kulum insanların gördüğü ve baktığı yerlerini
senelerce temizledin, temiz tuttun. Fakat benim
nazargahım olan kalbini bir saat dahi temizlemedin.
Her gün Allah-u Teâlâ kulunun kalbine bakıp; Ey kulum
seni her türlü hayırlar, güzellikler ve nimetlerimle
donattığım halde, sen başkaları için çalışıyorsun. Sen
duymayan, işitmeyen bir sağır mısın? diye seslenir.
*Ey evladım;
Amelsiz ilim cinnettir ve deliliktir.
İlimsiz amel de olmaz.
İyi bil ki;
Bu gün seni günahlardan uzaklaştırmayan, ibadetlere ve
salih amellere yönlendirmeyen bir ilim, kesinlikle yarın
kıyamet gününde, seni cehennem ateşinden
uzaklaştırmayacaktır. Bu gün ilminle amel etmeyip geçen
günlerin tedarikini yapmazsan yarın mahşer gününde
şöyle diyeceksin,
“Ey Rabbimiz, bizi tekrar dünyaya döndür de salih
ameller işleyip gelelim.” Secde suresi; ayet -12
O gün Sana ey ahmak; sen o dünyadan geliyorsun.
Denecek.

175

*Ey evladım;
-Ruhunu yücelt.
-Nefsini mağlup et.
-Vücudunun öleceğini unutma.
-Senin son durağın kabirdir.
-Kabir ehli ne zaman gelecek diye her an seni bekliyorlar.
-Oraya, azıksız, ibadetsiz ve amelsiz gitmekten sakın.
*Sıddik-ı Ekber hazreti Ebu Bekir radıyallahü anhü
efendimiz şöyle buyurdu;
(şu cesetlerin, bir kısmı kuşların kafesleri gibidir.
Bir kısmı da hayvanların ahırları gibidir.
Ey insan sen hangisindensin? Bir düşün!
Eğer havada uçan kuşlardan isen; “Ey nefsi mutmainne,
sen Rabbinden razı olduğun halde Rabbin de senden razı
ve memnun olduğu halde Rabbine dön.” Fecir süresi;
ayet- 28)emri ilahisini işitirsin. Ve yüksek yerlere uçar,
Cennetin yüksek burçlarında oturursun.
*Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz şöyle
buyurdu;
“Saad bin Muazın vefatından dolayı rahman olan Allah-u
Teâlâ’nın arş-ı titredi.” (Sahihi Buhari, Sahihi Müslim,
Tirmizi)
Eğer ibadetlerini yerine getirmeyip hayvanlardan olursan,
Allah-u Teâlâ muhafaza eylesin, evinin köşesinden
Cehennemin alevine intikal edeceksin.
*Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor;
“Biz azimüşşan Cehenneme birçoklarını hazırladık.
-Onların kalpleri var, lakin anlamazlar.
-Kulakları var fakat işitmezler.
-Gözleri var ancak görmezler. İşte onlar hayvanlar
gibidir. Onlar hayvanlardan daha da aşağıdadırlar.” (Araf
süresi; ayet -179)

176

*Hasanı Basri hazretlerine bir gün sıcak bir havada soğuk
bir su ikram edilmişti, bardağı alınca bayılıp bardak
elinden düştü.
Ayıldığında ne oldu ya eba Said? diye sorulunca,
Cehennem ehlinin halini ve yalvarışlarını anlatan ayeti
kerimeyi hatırladım. Dedi
*Allah-u Teâlâ şöyle anlatıyor;
“Cehennem ehli, Cennet ehline, bize biraz su veya
Allahın size verdiği rızıktan biraz da bize verin diye
yalvarırlar. Onlar da, Allah bu nimetleri, kâfirlere haram
kılmıştır derler.” Araf suresi; ayet- 50)
*Ey evladım;
Şayet mücerred ve yalnızca ilim ve bilgi, yani amelsiz
ilim kâfi olup amel ve ibadete ihtiyaç olmasaydı, Allah-u
Teâlâ’nın;
(Dua eden yok mu?
-İstiğfar eden yok mu?
-Af dileyen yok mu?
-Tövbe eden yok mu?
Diye nida etmesi faydasız ve boş olurdu. Sahih-i Buhari
Kitabutteheccüd)
Sahabeden bir cemaat, Resulüllah sallallahü aleyhi
vesellem efendimizin yanında, hazreti Ömer efendimizin
oğlu hazreti Abdullah’ı methüsena etmişlerdi.
Resul-ü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimiz,
geceleri de kalkıp teheccüd namazı kılsaydı daha güzel
olurdu buyurdular.
Bunu işittikten sonra, hazreti Abdullah çok az uyumaya
başladı. (Sahih-i Buhari, sahih-i Müslim)
*Yine Resul-ü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem
efendimiz ashab-ı kiramdan birisine;

177

“Ey filan, gece uyuma. Zira sabaha kadar uyumak,
sahibini kıyamet günü fakir yapar.” buyurdu. (İbn-i
Mace)
*Evladım;
(Gecenin bir kısmın da sana mahsus bir nafile olarak
teheccüd namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni makamı
mahmude yükseltir. İsra suresi 79 ayeti.) emri ilahidir.
“Onlar seher vakitlerinde istiğfar ederler.” Zariyat suresi;
ayet -18. Bir şükürdür.
Ali-İmran suresinin (Seher vakti istiğfar edenler)
mealindeki 17.ayeti kerimesi bir zikirdir.
*Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem şöyle buyurdu;
“Üç sesi Allah-u Teâlâ sever.
-Horoz sesi,
-Kuranı kerim okuyanın sesi,
-Seher vaktinde istiğfar edenlerin sesi.” (Deylemi, ibn-i
Mace)
*Süfyan-ı Sevri rahimehüllah, şöyle buyurdu;
Allah-u Teâlâ’nın seher vaktinde esen bir rüzgârı vardır.
o vakitte yapılan istiğfar ve zikirleri alıp Allah-u Teâlâ’ya
götürür.
Gecenin ilk saatlerinde arş-ı muzzamanın altında bir
münadi;
-Uyanın ey abidler diye nida eder ve abidler uyanıp
kalkarlar, Cenab-ı Hakkın dilediği kadar namaz kılarlar
ibadetle meşgul olurlar.
-Gece yarısı olunca bir münadi daha, Ey kanitler uyanın
diye nida eder. Onlarda kalkıp ibadet ederler,
Seher vakti oluncaya kadar istiğfar ederler.
-Fecir doğduğunda sabah namazı vaktinde bir münadi
daha, uyanın ey gafiller, diye nida eder. Onlar da ölüler
gibi, yataklarından kalkarlar.
*Evladım;

178

Lokman hekim oğluna yaptığı tavsiyesinde şöyle
buyurdu;
-Yavrucuğum, bir horoz senden akıllı olmasın.
-Zira o seher vaktinde nida ediyor.
-Sen o vakitte uyuma.
-Hiç şüphe yok ki her şey Allah-u Teâlâ’yı tesbih ediyor.
“Yedi kat semavat ve yer ve yerlerde ve göklerde olan
her şey, Allah-u Teâlâ’yı Hamdi’yle ve kendi lisanıyla
tesbih ediyor. Ancak siz onların tesbihatını
anlayamıyorsunuz.” (İsra suresi; ayet- 44.)
*Evladım;
İlmin hulasası ve özü, Allah-u Teâlâ’ya ibadet ve itaati
öğrenmektir.
İyi bil ki;
İbadet ve itaat, her işte ve her sözde, bütün emirlerde ve
yasaklarda, Şeriat-ı garra-i Ahmediye’ye uymaktır.
Mesela;
Şayet Ramazan bayramı günü ve eyyam-ı teşrık denilen
kurban bayramının günlerinde, oruç tutacak olsan ibadet
ve itaat etmiş olamazsın.
Bil ’akis isyan etmiş olup günahkâr olursun. Çünkü o
günlerde oruç tutmak haramdır.
Keza gasp edilmiş ve çalınmış bir elbise ile veya haram
para ile alınmış bir elbise ile namaz kılsan, bu namaz,
ibadet suretinde görünse bile namaz makbul olmayıp
günahkâr olursun.
*Evladım;
Her işinde ve sözünde, Şeriat-ı garra-i Ahmediyyeye
uyman lazımdır. Çünkü Şeriata uymayan ilim ve amel
dalalettir, boştur ve faydası yoktur.
Sofilerden sadır olan, cezbe halinde görülen, Şer’i şerife
uymayan hallerine, rüyalarına, aldanma. *Çünkü esas

179

tasavvuf; Şeriata uymakta son derece gayret içerisinde
olmaktır.
*Tasavvuf; Riyazet yoluyla, güzel ahlak ve edep sahibi
olup, nefsin istek ve arzularını yok etmektir.
*Tasavvuf; faydasız, batıl ve boş sözler sarf etmek ve
garip bir takım harikulade, olağan üstü şeyler gösterme
yolu değildir.
İyi bil ki;
-Kontrolsüz bir dil,
-Gaflet ve şehvetle meşgul bir kalp şekavet alametidir.
İhlaslı ve samimi bir gayret ile nefs-i emmareyi
öldürmedikçe kesinlikle kalbin marifetullah nurlarıyla
nurlanmaz.
*Sorduğun bazı sorulara yazı ve söz ile cevap vermek
uygun ve münasip değildir.
Eğer o hale, o makama, o mertebeye ve dereceye
ulaşırsan onları kendin anlarsın.
Aks-i takdirde bu gibi hususları anlamak, imkânsızdır ve
muhaldir.
Çünkü o haller, ancak yaşamak ve tatmak ile alakalı olup
söz ile anlatılamaz.
Mesela;
Bir tatlının tadı, bir acının acılığı, ancak tatmak ile
anlaşılır.
Bir dost ve arkadaşına buna benzer, ancak yaşanarak
bilinebilecek bir soru soran kimseye arkadaşı; Şimdiye
kadar ben seni akıllı sanmıştım. Meğer sen hem akılsız
hem de ahmak imişsin, diye cevap vermiştir.
*Evladım;
Sorduğun bazı sorular bu kabildendir.
Hal işi olup kal ile söz ile anlatılamaz. Ancak yaşayarak
öğrenilir.

180

Cevap verilmesi münasip ve uygun olan sorularına
gelince, biz o hususları İhya-i Ulumiddin ve diğer
kitaplarımızda anlattık.
Bu risalede de bir nebze anlatacağız.
*Hak yolunun yolcusunun; Dört hususu yerine getirmesi
vaciptir, olmazsa olmazdır.
-Birincisi; içerisinde bid’at, hurafe ve uydurma olmayan
sahih, sağlam bir iman ve itikattır.
-İkincisi; bir daha yapmamak ve bir daha işlememek
üzere, günahlara tövbe-i Nasuh ile samimi bir tövbe
etmektir.
-Üçüncüsü; hiç kimsenin hakkı kalmayacak şekilde,
hasımlarını, maddi ve manevi alacaklılarını razı etmek ve
onlarla helalleşmektir.
-Dördüncüsü; Allah-u Teâlâ’nın emirlerini yerine getire
bilecek kadar dini ve şer’i meseleleri, ilmihal bilgilerini
öğrenmek, sonra da kurtuluş ve necat mümkün olacak
şekilde ahiret ilimlerini öğrenmek ve yerine getirmektir.
Aynı zamanda Kuranı Kerim ve Sünnet-i Resulüllaha
muhalif olan her türlü söz inanç ve amellerden her türlü
bid’atlardan uzak durmaktır.
*Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz bir
hutbesinde şöyle buyurdu;
(İyi bilin ki en hayırlı söz Allah-u Teâlâ’nın sözüdür.
-En doğru yol Muhammed aleyhisselamın yoludur.
-En kötü iş, bid’atlerdir, kitap ve sünnete uymayan
işlerdir.
-Her bid’at dalalettir. Sapıklıktır. Sahihi Müslim 1/592)
*İmam-ı Şibli hazretleri şöyle anlatıyor;
Dört yüz üstaza hizmet ettim, onlardan dört bin hadis-i
şerif okudum ve öğrendim.
Bunlardan bir tanesini seçtim onunla amel ettim.

181

Çünkü ben düşündüm ki; benim necat ve kurtuluşum,
ondadır.
İlklerin ve sonrakilerin hepsinin ilmi onda mevcuttur.
Bu nedenle onunla iktifa ettim ve yetindim.
O Hadis-i Şerif şudur;
Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz
ashabından bazılarına şöyle buyurdu;
-Bu dünyada kalacağın kadar dünyan için çalış.
-Ahirette kalacağın kadar ahiretin için çalış.
-Muhtaç olduğun kadar Allah için çalış.
-Cehennem ateşine dayanabileceğin ve ona sabır ede
bileceğin kadar seni Cehenneme götürecek günahlar için
çalış.
*Evladım;
Bu Hadis-i Şerifin manasını iyi düşündüğün zaman amel
etmeyeceğin ve sana faidesi olmayacak çok ilim
öğrenmeye ihtiyaç yoktur.
*Bu hususta Hatemülasem, hazretleri hakkında anlatılan
hadiseyi düşün.
Hatemülasem hazretleri, Şakik-i Belhi hazretlerinin
ashabından ve talebelerinden idi.
Şakik-i Belhi hazretleri, bir gün Hatemülasem
hazretlerine sordu;
Otuz senedir benim sohbetlerimde bulundun.
Bu uzun zaman zarfında benden ne öğrendin?
Hatemülasem; sekiz faydalı şey öğrendim ki necat ve
kurtuluşum için kâfi ve yeterli olacağını ümit ediyorum.
*Birinci fayda şudur ki;
-Ben insanlara baktım Herkesin âşık olup sevdiği bir
şeyler var.
-Bazısı ölüm hastalığına yakalanıncaya kadar sevdiği
şeyle beraber oluyor. Sonra sevdiğinden ayrılıyor.

182

-Bazısının da sevdiği ve âşık olduğu kimse kabrin
kenarına kadar gidip oradan dönüyor. Kendisini seveni
kabrinde yalnız bırakıyor. Onunla beraber kabre
girmiyor.
-Ben düşündüm ve kendime dedim ki, en faziletli, en
kıymetli ve en iyi sevgili, kişi ile beraber kabre girendir.
Bu da ancak salih amellerdir. Ben de onları sevdim ki
kabrimde benim ile beraber olsunlar, kabrimi
aydınlatsınlar, beni kabrimde yalnız başıma
bırakmasınlar.
*İkinci failde şudur;
-Gördüm ki, insanlar nefslerinin istek ve arzularına
uyuyorlar.
-Ben; Allah-u Teâlâ nın, (Kim Rabbinin makamından
korkar, nefsini, istek ve arzularından alıkoyarsa,
muhakkak onun gideceği yer cennettir.) Melalindeki ayeti
kerimeyi düşündüm. Kesin olarak, inandım ki, Kur ’anı
Kerim haktır ve gerçektir. Ben de nefsime muhalefet edip
onunla cihat ettim ve savaştım. Nefsim ile mücadele
ettim. Allah-u Teâlâ’nın emirlerine tabi olup onu razı
edinceye kadar nefsimi terbiye etmeye çalıştım.
*Üçüncü faide;
-Gördüm ki insanlar dünya malını toplayıp biriktirmekle
meşgul oluyorlar. Dünyaya sımsıkı yapışıyorlar.
-Ben Allah-u Teâlâ’nın (Sizin yanınızda olanlar bitecek.
Ancak Allah-u Teâlâ’nın yanında olanlar bitmez.)
mealindeki ayeti kerimeyi düşündüm.
Elimde bulunan dünya malını rıza-i ilahi için miskin ve
fakirlere, ihtiyaç sahiplerine dağıttım ki ahirette bana azık
olsun.
*Dördüncü faide;
-Gördüm ki insanların bir kısmı şeref ve izzeti, etraf ve
çevrenin çokluğunda görüp onunla avunuyorlar.

183

-Bir kısmı da şeref ve izzeti mal ve evlat çokluğunda zan
edip onunla iftihar ediyorlar.
-Bir kısmı da şan, şeref ve izzetin başkalarının mallarını
gasp etmek ve çalmakta ve kan akıtmakta eşkıyalık
yapmakta olduğunu zan ediyorlar.
-Bir kısmı da şan, şeref ve izzetin, malını ve parasını
savururcasına harcamakta olduğuna inanıyorlar.
Bende Allah-u Teâlâ’nın,(Sizin Allah katında en kıymetli
ve şerefli olanınız, en takva olanınızdır.) mealindeki ayeti
kerimeyi hatırlayıp düşündüm. Takva yolunu seçtim.
İnandım ki, Kur ‘anı Kerim haktır ve doğrudur. Onların
zan ve düşünceleri, batıl ve yanlıştır.
*Beşinci faide;
Gördüm ki insanların bir kısmı bir kısmını levm edip
kötülüyorlar. Birbirlerinin aleyhinde konuşup gıybet
ediyorlar. Ben bunun sebebini düşündüm ki,
-Kimi malda,
-Kimi makamda,
-Kimi de ilimde, haset ettiği ve kıskandığı için bir
birlerini kötülüyorlar.
Ben de;
(Biz dünya hayatında onların arasındaki maişetlerini
taksim ettik.) mealindeki ayeti kerimeyi düşününce
anladım ki taksimat, ezelde Allah-u Teâlâ tarafından
yapılmıştır. Bu nedenle kimseye haset etmedim ve
kimseyi kıskanmadım. Taksimat-ı ilahiye razı oldum.
*Altıncı faide;
Gördüm ki insanların bir kısmı bir kısmına bir takım
sebep ve nedenlerden dolayı, düşmanlık yapıyorlar.
Ben de(Şeytan sizin en büyük düşmanınızdır. Onu
düşman edinin.) mealindeki ayeti kerimeyi düşündüm.
Anladım ki, Şeytandan başkasına düşmanlık yapmak caiz
değildir.

184

*Yedinci faide;
-Gördüm ki herkes yiyecek içecek gibi maişetlerini elde
etmek için büyük bir gayretle çalışıyorlar.
Hatta öyle ki, bu uğurda haram ve şüpheli şeylere
düşüyorlar. Bu hususta kendilerini zelil edip küçük
düşürüyorlar. İzzet, itibar ve şereflerini yitiriyorlar.
-Ben de (Yeryüzünde ne kadar canlı varsa hepsinin rızkı
Allah-u Teâlâ’ya aittir.) Mealindeki ayeti kerimeyi
düşündüm. Bildim ki rızkım Allah-u Teâlâ’ya aittir. Rızkı
o üstleniyor.
-Ben de başkalarından ümidimi kestim. Ümidimi Allah-u
Teâlâ’ya bağladım. Ona kulluk ettim.
*Sekizinci faide;
-Gördüm ki kimisi mahlûkattan birisine güveniyor.
-Kimisi altın ve gümüşüne güveniyor.
-Kimisi malına ve mülküne güveniyor.
-Kimisi de sanat ve maharetine güveniyor.
-Kimisi de kendisi gibi bir insana güveniyor.
Ben de (Kim, Allaha güvenirse Allah onun vekilidir.
Allahın emri ne ise o olur. Allah her şey için bir ölçü
koymuştur.) mealindeki ayeti kerimeyi düşündüm. Allah-
u Teâlâ’ya güvendim o benim vekilimdir o ne güzel
vekildir.
Şakik-i Belhi hazretleri bunları dinleyince, Hatemülasem
hazretlerine,
Allah-u Teâlâ seni muvaffak kılsın ben Tevrat, İncil,
Zebur ve Kur ‘anı Kerim, hepsine baktım bu dört kitap
senin saydığın sekiz faide üzerinde duruyor onları
anlatıyor. Kim bu sekiz faideli, ameli yaparsa, dört
kitapla amel etmiş olur. Buyurdu.
*Evladım;

185

Şu yukarıda anlatılan iki hikâyeden anlaşıldı ki ahirette
kurtuluş için çok ilim öğrenmeye ihtiyaç yoktur. Salih
amel yapmaya ihtiyaç vardır.
Şimdi ben hak yolcusuna vacip olan hususları
anlatacağım.
Şunu iyi bil ki;
Ahlak-ı zemimeden, kötü ahlaktan, çirkin huylardan
temizlenmesi için hak ve hakikat yolcusuna, ahiret
yolcusuna bir mürşid ve bir bir mürebbi lazımdır.
Terbiyenin manası şudur.
Bir çiftçi tarlasından ekine zarar verecek olan dikenleri
yabani otları temizlediği gibi ahiret yolcusu içinde
kendisini kötü huylardan temizleyecek ve terbiye edecek,
Allah-u Teâlâ’nın yoluna iletecek, yol gösterecek bir
mürebbiye, terbiye ediciye ihtiyaç vardır.
Çünkü Allah-u Teâlâ, kullarını irşad etmesi, onlara doğru
yolu göstermesi için peygamberler gönderdi.
Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz irtihal
ettikten sonra, insanları Allah-u Teâlâ’nın yoluna
ulaştırmaları için yerine halifeler bıraktı.
Resulüllah sallallahü aleyhi vesellemin varisi, naibi,
vekili ve halifesi olmaya uygun şeyh, mürşid ve
mürebbinin ilk başta iyi bir âlim olması şarttır.
Ancak her âlim Resul-ü Ekrem efendimizin varisi ve
halifesi olmaya salih, uygun ve münasip olmaz.
Ben onun bazı alametlerini ve özelliklerini anlatacağım ki
herkes mürşitlik ve halifelik iddiasında bulunmasın.
Öyle ise biz diyoruz ki,
Bir âlimin, Resulüllah sallallahü aleyhi vesellemin
halifesi ve varisi olabilmesi için;
-Dünya sevgisinden,
-Makam,
-Mevki,

186

-Şan,
-Şöhret sevgisinden yüz çevirmesi,
-Silsile yoluyla, Resulüllah aleyhisselama kadar ulaşan
bir mürşid-i kâmile tabi olması,
-Az yemesi,
-Az uyuması,
-Az konuşması,
-Nafile namazı, nafile orucu ve sadakasının çok olması,
-Sabır,
-Şükür,
-Tevekkül,
-Kanaat,
-Cömertlik,
-Mutmainne bir nefs,
-Yumuşak huy,
-Tevazu,
-İlim,
-Sadakat,
-Hayâ,
-Ahde vefa,
-Vakar,
-Sükûn,
-Teenniyle hareket eden, aceleci olmayan ve emsali
güzel ahlak sahibi olması,
-Güzel bir siret ve suret üzere bulunması lazımdır.
Ancak bu vasıflara sahip olan birisi mürşid olmaya ve
Resulüllah aleyhisselamın varisi ve halifesi olmaya salih
ve uygun olur.
Bu vasıflara sahip olan bir âlim, bir mürşid, bir mürebbi,
bir varis-i Resul, Resulüllah sallallahü aleyhi vesellemin
nurlarından bir nurdur ki ancak böyle bir zata uymak
uygun olur.

187

Ancak; böyle bir zatın varlığı, mevcudiyeti ve bulunması
kibrit-i ahmer gibi nadir olup çok az bulunur.
*Böyle bir âlim bulan kimseye o zata zahiren ve batinen
uyması ona hürmet etmesi lazımdır.
-Zahiren hürmet etmesi; onunla mücadele etmemek ve
onun verdiği vazifeleri, gücünün yettiği kadar yerine
getirmekle olur.
-Batınen hürmet etmesi; zahiren kabul ettiği şeyleri
içinden ret ve inkâr etmemesiyle olur. Aksi takdirde,
Münafıklık olur.
Buna gücü yetmezse bu duruma ulaşıncaya kadar onun
sohbetlerini terk eder.
Ahiret yolcusunun; Şeytanın dostluğundan ve
vesvesesinden uzaklaşması için kötü huylu ve kötü
zihniyetli kimseler ile oturmaktan ve bulunmaktan
sakınması icap eder.
Her halükarda ve her hususta, Allah-u Teâlâ’ya muhtaç
olduğunu bilmesi lazımdır.
Bu hususları bilip anladıktan sonra iyi bil ki;
Tasavvuf için iki haslet vardır.
-İstikamet; doğruluk,
-Sükûn; insanlara zarar vermemek,
İstikamet; Nefsinin istek ve arzularından vaz geçip,
Allah-u Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmektir.
Sükûn ise; İnsanlar ile güzel geçinmek suretiyle iyi ahlak
sahibi olmak, insanları kendi isteklerine mecbur etmemek
ve Şeriat-ı garrai Ahmediyeye muhalif olmadıkça, onların
isteklerine uymaktır.
*Evladım sen bana ubudiyetten, Allah-u Teâlâ’ya kulluk
tan da sual ettin.
Ubudiyet, Allah-u Teâlâ’ya kulluk;
Üç şekilde yapılır.
-Allah-u Teâlâ’nın emirlerine riayet,

188

-Kaza ve kadere ve Allah-u Teâlâ’nın taksimatına razı
olmak.
-Allah-u Teâlâ’nın rızasını talep etmek için, nefsinin
rızasını terk etmek.
*Evladım bana tevekkülden de sual ettin.
-Tevekkül; senin için takdir edilen her şeyin kesinlikle
sana ulaşacağını bilmek ve inanman ve
-Allah-u Teâlâ’nın, vaad ettiği şeylerde, itikadının
muhkem ve sağlam olmasıdır.
Öyle ki; âlemde herkes, senin için takdir edilmemiş ve
yazılmamış bir şeyi sana ulaştırmak için çalışsalar, takdir
edilen bir şeyi de senden engellemeye var güçleriyle
gayret etseler, muktedir olamazlar ve güçleri yetmez.
*Tevekkül; evvela deveyi bağlamak sonra Allah-u
Teâlâ’ya güvenmektir.
Esbaba tevessül tevekküle mani değildir.
*Tevekkül; kalbi mahlûka değil de Allah-u Teâlâ’ya
bağlamaktır.
*Resul-ü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimiz,
ibn-i Abbas hazretlerine,
(Sana birkaç kelime öğreteceğim, onları muhafaza et.
Allah-u Teâlâ’nın haklarına riayet et ki, Allah-u Teâlâ
seni muhafaza etsin.Bir şey istediğinde Allah-u Teâlâ’dan
iste.Bir yardım istediğinde Allah-u Teâlâ’dan iste.
İyi bil ki;
Bütün insanlar bir araya gelseler, Allah-u Teâlâ
yazmadıysa sana faydalı olamazlar.
Bütün insanlar bir araya gelseler, sana zarar vermek
isteseler, Allah-u Teâlâ yazmadıysa sana zarar
veremezler. Kalem kaldırıldı, sayfalar kurudu. Tirmizi,
Sünen-i Ahmed, Hâkim.)
*Evladım;
Sen bana ihlasdan da sordun;

189

İhlas; Bütün amellerin sırf Allah-u Teâlâ’nın rızası için
olmasıdır. Hatta öyle ki insanlar seni meth edip
övdüklerinde memnun, zem edip kötülediklerinde
mağmum ve mahzun olmamalısın.
İyi bil ki; Riya hastalığı insanların tazim ve hürmet
etmelerinden meydana gelir.
Riya hastalığından kurtulmanın ilacı, insanların ilahi bir
kudret tahtında ve altında olduklarını görmendir.
Aynı zamanda, onların hiçbir güç, kudret ve herhangi bir
yetkilerinin olmadığını, bir cemadat gibi sana bir fayda,
rahatlık, zarar ve meşakkat ulaştırmaya güçlerinin
olmadığını, her türlü fayda ve zararın ancak Allah-u
Teâlâ’dan olduğunu bilmen, görmen ve öyle inanmandır.
Aksi takdirde riya hastalığından kurtulamazsın.
*Evladım;
Diğer soruların gelince;
Onların bir kısmının cevabı, diğer kitaplarımda yazılıdır.
Orada ara bul ve oku.
Bir kısmına gelince onları yazmak haram ve yasaktır.
Sen bildiklerinle amel et ki, bilmediklerin sana açılsın ve
öğretilsin.
*Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem şöyle buyurdu;
(Kim bildikleriyle amel ederse Allah-u Teâlâ ona
bilmediklerini öğretir. Keşfülhafa 2/365)
*Evladım;
Bundan sonraki müşküllerini gönül ve kalp diliyle sor.
*Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu;
“Sen onların yanına çıkıncaya kadar sabır etselerdi, onlar
için çok daha hayırlı olurdu.” ( Hucurat suresi; ayet- 5)
*Bu hususta Hızır aleyhisselamın nasihatini tut.
Hızır aleyhisselam Musa aleyhisselama şöyle demişti;
“Ben sana anlatıncaya kadar, benden bir daha bir şey
sorma.” ( Kehf suresi; ayet- 70)

190

*Allah-u Teâlâ;
“Acele etmeyin, ben size ayetlerimi göstereceğim.”
Buyurdu (Enbiya suresi; ayet -37)
*Evladım vakti gelinceye kadar bir daha bana bir şey
sorma. İyi bil ve kanaat getir ki bu hususlara ancak seyr-u
süluk ile ve nefs terbiyesi ile ulaşırsın.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor;
“Onlar yeryüzünde gezmiyorlar mı? Bakıp düşünsünler.”
(Rum suresi; ayet- 9)
*Evladım;
Eğer gayret edersen, seyr-u sülukünü tamamlarsan, her
makam ve menzilde, birçok acayip şeyler görürsün.
Bu hususta sen ruhunu bezl et, gönlünü bu işe ver. Çünkü
bu işin başı canugönülden dört elle sarılmaktır.
*Zinnun-ı Mısri rahimehüllah, bir talebesine şöyle
nasihatte bulundu;
-Eğer ruhunu bezl etmeye, canugönülden dört elle
sarılmaya gücün yetecekse gel.
-Eğer buna gücün yetmeyecekse sofilerin faydasız
işleriyle meşgul olma.
*Tasavvufta esas;
Mücahede, nefs temizliği ve kalbi masivadan, Allah-u
Teâlâ’dan başka her türlü düşünceden temizlemek
suretiyle, nur-u ilahi ile nurlanmak ve bütün uzuvları
Şer’i şerife tabi kılmaktır.
*Evladım;
Ben sana sekiz şey ile nasihat edeceğim ki, kıyamet günü
ilmin senin hasmın olmasın.
Bunlardan dördüyle amel edecek, dört şeyi de terk
edeceksin.
*Evvela terk edeceğin, bırakacağın, dört şeyi
anlatacağım.

191

-Bir meselede gücün yettiği kadar asla hiçbir kimse ile
münazara ve münakaşa etme, Çünkü bunda birçok afetler
ve zararlar olup zararı faydasından günahı sevabından
büyüktür.
Zira münakaşa, riya, haset ve kıskançlık, kibir, kin,
düşmanlık, iftihar ve övünme gibi her türlü çirkin ve kötü
ahlakın ve huyların menşei ve membaıdır.
Evet; seninle bir şahsın veya bir toplumun arasında vaki
olan bir meselede, hak ve doğruyu izhar edip ortaya
çıkarmak gibi bir muradın olsa, bu durumda konuşmak
caizdir. Lakin bunun için iki şeye riayet etmek lazımdır.
1-Doğru ve hakkı senin söylemen ile başkasının
söylemesi arasında bir fark görmemelisin.
2-Bundan maksat hak ve doğrunun ortaya çıkması olup,
övünmek ve ilmini ortaya koymak için olmamalıdır.
*Evladım iyi dinle ki ben senin için faydalı bir şey
anlatacağım.
İyi bil ki; müşkil bir meseleden sual etmek, kalbini
doktora arz etmektir.
Soruya cevap ise; hastalığı tedavi etmek için gayret
göstermektir.
*Evladım bil ki;
Cahiller, manevi kalp hastalarıdır,
Âlimler de, manevi kalp doktorlarıdır.
İlmi noksan bir Âlim, manevi tedaviyi güzel yapamaz.
Kamil bir âlimde her hastayı tedavi etmez. Ancak tedavisi
mümkün olan ve iyileşme ümidi olan hastaları tedavi
eder.
Öyle ise, hastalık müzminleşmiş olup tedaviyi kabul
etmeyecek durumda olursa, maharetli, uzman bir
doktorun diyeceği şudur;
Bu hasta ilaç ve tedavi kabul etmez. Dolayısıyla bununla
meşgul olmak vakit zayi etmek olur.

192
*Evladım yine şunu iyi bil ki;
Cehalet hastalığı dört çeşittir.
1.İlaç ve tedavi kabul eder. Diğerleri ise tedavi kabul
etmez.
Tedavi kabul etmeyenler;
1.Sual ve itirazları haset, kıskançlık ve öfkeden olandır.
Sen böyle birisine açık seçik bir şekilde, çok güzel
cevaplar versen de ona fayda vermez. O güze sözler
ancak onun kin, buğuz ve düşmanlığını arttırır. Böyle
birisine yapılması doğru, uygun ve münasip olan ona
cevap vermemek onunla meşgul olmamaktır.
Şöyle anlatılır;
Her düşmanlığın izalesi ve telafisi mümkündür. Ancak
hasetten ve kıskançlıktan doğan düşmanlığın giderilmesi
mümkün olmaz.
Şu halde böyle birsini, hastalığı ile baş başa bırakmak ve
ondan yüz çevirip uzak durmak lazımdır.
*Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor;
“Bizim zikrimizden yüz çeviren, ancak dünyayı isteyen
kimselerden yüz çevir.” ( Necm suresi; ayet -29)
Hasetçi, kıskanç bir kişi her ne yapar ve her ne söyler ise
onun maksat ve gayesi bir ateş yakmaktır.
*Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz şöyle
buyuruyor;
(Ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi hasetçinin kıskançlığı
da onun amelini yakar ve tüketir.
Sadaka vermek te suyun ateşi söndürdüğü gibi, hata ve
günahları yok eder.
Namaz, mü‘minin nurudur. Oruç Cehennem ateşinden
koruyan bir kalkandır. İbni Mace 2/1408)
İlaç ve tedavi kabul etmeyen cehalet hastalığının, ikinci
hastalığı ahmaklıktan olandır. Bu da kıskançlık hastalığı
gibi tedavi kabul etmez.

193
İsa aleyhisselam şöyle buyurdu;
Ölüleri diriltmekten aciz kalmadım. Lakin ahmakları, aklı
kıt ve zayıf olanları tedavi etmekten aciz kaldım.
Bunun izahı ve misali şöyledir;
Bir adam, kısa bir zaman az bir ilim tahsili ile meşgul
olup akli ve şer’i ilimlerden biraz bir şeyler öğrenir sonra
bütün ömrünü akli ve şer’i birçok ilimleri tahsil etmekle
geçirmiş büyük bir âlime soru sorup aldığı doğru
cevaplara ahmaklığından dolayı itiraz eder.
Bu ahmak kişi, kendisi için müşkil olan malumat ve
bilgilerin o büyük âlim içinde müşkil olduğunu zan eder.
Bu kadarını bilmeyince onun sual ve itirazları
ahmaklığından olur.
Böyle birilerine cevap vermekle meşgul olmamak icap
eder.
*Tedavi kabul eden cehalet hastalığına gelince;
irşad olmak, doğru yolu bulmak isteyip akıllı, anlayışlı
olan
-Mal,
-Mülk,
-Makam sevgisi olmayan,
-Nefsani ve şeytani istek ve arzuların peşinde koşmayan,
-Kıskanç ve öfkeli olmayan,
-Doğru yolu arayan,
-Sual ve itirazları hasetten, inattan ve imtihan etmek gibi
bir sebepten olmayıp sırf öğrenmek ve onunla amel
etmek için olandır.
Böyle olan kimsenin tedavisi mümkün olup onunla
meşgul olmak ve sorularına cevap vererek irşad etmek
vacip olur.
*Terk etmen icap eden dört şeyden ikincisi şudur;

194

Kendi söylediklerinle ve anlattıklarınla amel etmeden
başkalarına vaaz ve nasihat etmekten sakın. Çünkü bunun
afeti, vebali ve günahı çoktur.
Ancak söylediklerinle evvela kendin amel edip sonra
insanlara vaaz ve nasihat etmek bundan hariçtir.
Allah c.c. tarafından İsa aleyhisselama şöyle söylendi;
Ya İsa evvela kendi nefsine vaaz ve nasihat et. Eğer
dediklerinle amel ediyorsan, sonra insanlara vaaz ve
nasihat et. Aksi takdirde Allah-u Teâlâ’dan hayâ et ve
utan.
*Evladım;
Eğer sen vaizlik yapmakla müptela olursan;
İki durumdan sakın;
-Birincisi;
Vaaz esnasında okuduğun şiirlerde, ibarelerde ve
sözlerinde tekellüften yapmacık hallerden sakın. Her
zamanki halinle konuş ve tabii ol. Zira Allah-u Teâlâ;
haddi aşanları sevmez onlara buğuz eder.
Böyle durumda olmak kalbin gafil, gönlün harap
olduğuna delalet eder.
Vaaz, nasihat ve tezkirin gayesi;
-Ahireti,
-Cehennemi,
-Allah-u Teâlâ’ya hizmette ve kullukta nefsin kusurlarını
hatırlatmaktır.
-Geçen ömrün boşa geçtiğini düşünmeye sevk etmektir.
-Önünde birçok engeller, zor ve dar geçitler, sarp
yokuşlar olduğunu hatırlatmaktır.
-İnsanları ibadatu taata hayr-u hasenata teşvik etmek ve
yöneltmektir.
-Son nefeste imanını kurtarabilecek mi?
-Ölüm meleği Azrail aleyhisselam ruhunu alırken hali
nasıl olacak?

195

-Münker ve Nekir meleklerinin kabirdeki suallerine
cevap verebilecek mi?
-Kıyamet günü hali nasıl olacak?
-Sırat köprüsünü geçebilecek mi?
-Yoksa Cehenneme düşecek mi? Gibi hususları
anlatmaya vaaz, nasihat ve tezkir denir.
İnsanlara bunları öğretmek, bu gibi hususlara vakıf
kılmak, onları her türlü aşırılıklardan ve günahlardan
sakındırmak, onlara kendi ayıp ve kusurlarını göstermek,
vaaz meclisine gelenlerin güçleri miktarınca geçmiş
hatalarını görüp tövbe etmelerini, isyan ile geçmiş
ömürlerine hasret çekmelerini temin etmeye vaaz denir.
Mesela;
Birilerinin evini sel basmış olsa ilk görende sen olsan,
selden kaçın, kendinizi koruyun diye evini sel basan
insanları nasıl uyarıyor isen, böyle bir anda düzgün
cümleler ve sözler bulmak için kendini zorlamıyorsan, bir
vaizde böyle olmalıdır.
Vaizin maksat ve gayesi, insanları günah ve isyanlardan
ve Cehennem tehlikesinden kurtarmak için onları
uyarmak olmalıdır.
- İkinci haslet;
Vaizin gayesi, vaaz meclisine gelenleri çoğaltmak, onları
coşturmak, filan vaiz ne kadar güzel vaaz ediyor
dedirtmek gibi şeyler olmamalıdır. Çünkü bu gibi
şeylerin hepsi dünya malına ve menfaatine meyil
etmektir. Riya ve gösterişten ileri gelir.
Bu gibi haller gafletten meydana gelir.
*Vaizin maksat ve gayesi;
-İnsanları Dünyadan ahirete,
-İsyandan ibadete,
-Hırstan zahadete,
-Cimrilikten cömertliğe,

196

-Kibr-u gururdan takvaya, yönlendirmek olmalıdır.
-Onlara ahireti ve cenneti sevdirip Dünyaperest olmaktan
soğutmak, onlara ibadet ve zahadeti öğretmek olmalıdır.
-Vaaz ve nasihatin yolu budur.
*Bu gayeler ile olmayan bir vaaz;
Hem vaize, hem de onları dinleyen cemaate vebal ve
günah olup insanları hak ve doğru yoldan uzaklaştıran,
onları helak eden, Rahmani olmaktan uzak, şeytani ve
nefsani bir iştir.
İnsanların bu gibi meclislerden, uzak durması vaciptir.
-Bu şekildeki bir vaizin yaptığı ifsadatı Şeytan dahi
yapamaz.
-Bu anlatılan kötü vasıflara sahip olan vaizleri, yetkisi,
imkânı, gücü olan Müslümanların minberlerden ve
kürsülerden indirmesi ve vaizlikten onları men etmesi
vacip olur. Çünkü böyle yapmak, onları yaptıkları bu
yanlış ve kötü işten men etmek, emr-i bilmaruf nehy-i
anilmünker cümlesindendir.
*Terk edilmesi lazım olan hususlardan üçüncüsü;
-Amirlere, sultanlara ve devlet görevlilerine karışmaman,
onlarla senli benli, içli dışlı bir vaziyette olmamandır.
-Devlet kapısında dünyevi menfaat için dolaşmaman,
onlarla, haşir, neşir olmamandır.
Çünkü onlar ile haşir neşir olmak, onların meclislerinde
bulunmak, uhrevi bakımdan büyük afetlere sebep olur.
Eğer böyle bir bela ile müptela olursan, devlet
adamlarıyla görüşme mecburiyetinde kalırsan adil olanlar
hariç devlet ricalini övmekten, onları methüsena etmekten
sakın.
*Çünkü Allah-u Teâlâ fasık ve zalimler övüldüğünde
gazap eder.

197

Zalim ve fasık olan amirlere, sultanlara, devlet ricaline
saltanatlarının devamı için dua etmek, yeryüzünde isyan
ve zulmün devam etmesini sevmek ve istemek olur.
*Terk edilmesi icap eden hususlardan dördüncüsü;
Devlet adamlarının verdiği hediyeleri kabul etmektir.
Bu hediyenin helal olduğunu bilsen dahi onlardan bir şey
almak ve onlardan bir ihsan beklemek, mü ‘minin dinini
ifsat eder. Çünkü;
Böyle bir hediye, onlara müdahene ve yağcılığın
yapılmasına sebebiyet verir.
O hediyeleri ve ihsanları onlardan almak ve kabul etmek,
onların tarafına riayet etmek ve onlara meyil etmek ve
onların haksız durumlarına ve zulümlerine de muvafakat
anlamına gelir ki hepsi Müslümanın dinini ve imanını
ifsat eder.
*Bunun en az zararı şudur;
Onlardan dünyalık bir şey aldığında, onlardan bir fayda
gördüğünde onları seversin.
Kim zalimleri severse, bizzarure ömürlerinin uzun
olmasını ister ve sever.
Zalimin zulmüyle kalmasını istemek, Allah-u Teâlâ’nın
kullarına zulüm yapılmasını ve âlemin harap olmasını
istemek demektir.Bir Müslümanın dini ve akıbeti için
bundan daha zararlı ne olabilir?
Bir kısım insanların ve Şeytanın, böyle bir durumda, evla
ve efdal olan o hediyeleri ve ihsanları alıp, onları
fakirlere ve miskinlere vermendir. Gibi aldatıcı sözlerine
ve telkinlerine kanıp aldanma.
Çünkü şeytan aleyhilla’ne bu gibi vesveselerle birçok
insanı aldatmıştır. Biz bunları İhya-i Ulumiddin
kitabımızda yazdık tafsilatını oradan oku.
*Yerine getirmen icap eden dört husustan birincisi, şudur;

198

Sana ait bir köle veya hizmetçiden senin gönlünü
daraltmayacak, seni kızdırmayacak ve seni razı edecek
bir vaziyette hizmet ve itaat etmesini bekleyip istediğin
gibi, Allah-u Teâlâ’ya bu manada hizmet ve itaat
etmendir.
Mecazi bir kuldan, köleden ve hizmetçiden sana
yapmasına razı ve memnun olmayacağın muameleyi, sen
de Allah-u Teâlâ’ya yapmaktan razı olmamalısın. Zira
Allah-u Teâlâ senin gerçekten Halikın ve Rabbin,
seyyidin ve efendindir. Sen de onun gerçek manada
kulusun.
*Yapman icap eden hususlardan ikincisi;
Kendin ve nefsin için sana yapılmasını uygun ve münasip
gördüğün muameleyi, senin de insanlara yapmandır.
Çünkü mü ‘minin imanı, ancak kendisi için sevdiği
şeyleri diğer insanlar için de sevmekle kâmil olur.
*Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz bir
Hadisi Şerifinde şöyle buyuruyor;
(Kimde üç haslet bulunursa imanın tadını bulmuş olur.
1-Herkesten ve her şeyden daha çok, Allah ve resulüllahı
sevmek,
2-Sevdiği kişiyi ancak Allah için sevmek,
3-İslamdan sonra tekrar küfre dönmeyi, kâfir olmayı, dini
celili İslam’dan çıkmayı, ateşe atılmak gibi kötü ve
tehlikeli görmek.
*Yapman icap eden hususlardan üçüncüsü;
Bir ilmi okuyup öğrendiğinde veya mütalaa ve müzakere
ettiğinde ilmin, senin kalbini ıslah etmesi ve nefsini
kötülüklerden temizlemesidir.
Mesela; ömründen ancak bir hafta kaldığını bilsen böyle
bir durumda bizzarure, fıkıh, cedel, usul, kelam ve emsali
ilimlerle meşgul olmazsın.

199

Çünkü bilirsin ki o esnada bunların sana bir faydası
olmaz.
Böyle bir anda;
-Kalp murakabesi,
-Tövbe,
-İstiğfar,
-İbadet,
-Zikrullah,
-Muhabbetullah-Allah sevgisi gibi daha önemli şeylerle
meşgul olursun.
Şu halde bir insanın, üzerinden geçen her gün, her gece
ve her saatte ölüm mümkündür. Öyle ise en önemli ve
ehemmiyetli işlerle meşgul olmak lazımdır.
*Evladım;
Şimdi benden başka bir nasihat daha dinle ve onda
tefekkür et ki kurtuluş ve necatı bu nasihatte bulursun.
Sana bir hafta sonra sultan senin evine müsafir gelecek
diye bir haber getirseler, bilirim ki bir hafta zarfında,
bütün işlerini bırakır, başka işlerle meşgul olmazsın
sadece sultanın ilk göreceği, elbise, mefruşat ve sultanı
müsafir edeceğin evin temizliği vs. gibi hazırlıklarla
meşgul olursun.
Şimdi sana işaret ettiğim şey hakkında düşün.
Çünkü sen zeki ve anlayışlısın. Akıllı kimseye bir söz
yeter.
*Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz şöyle
buyurdu;
(Allahu Teâlâ sizin suretlerinize ve amellerinize bakmaz.
Sizin kalplerinize ve niyetlerinize bakar. Sahihi Müslim
4/1987 Müsnedi Ahmed 2/285 süneni ibni Mace 2/1388)
Eğer kalbin hallerini öğrenmek istersen, İhya-i Ulumiddin
kitabımıza bak.
Kalbin ahvalini bilmek farz-ı ayındır.

200

Diğer ilimlerin, farz ibadetleri eda edecek kadarını
bilmek farz-ı ayın olup fazlasını bilmek farzı kifayedir.
Kalbin hallerini öğrenmek murad edersen tahsili için,
Allahu Teâlâ seni muvaffak eder.
*Yapman icap eden hususların dördüncüsü;
Bir sene yetecek kadarı müstesna, dünya malı biriktirme.
*Resulü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimiz,
ümmehatü mü’ mininden bazıları için böyle yapardı. Ve
şöyle dua ederdi;
“Allahım Muhammedin âlinin erzakını yeterli kıl.”
(Sahih-i Buhari ve Müslim)
Resulü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimiz bunu,
ezvacı tahriratın hepsi için yapmazdı. Bazılarına bir
günlük ve yarım günlük verirdi.
*Evladım;
Ben bu bölümde sorduklarını ve istediklerini yazdım.
Senin, bu yazdıklarımla amel etmen lazım gelir.
Samimi dualarında beni de unutmaman icap eder.
Benden istediğin duaya gelince;
Duaları sahih hadis kitaplarında ara bul.
Şu duayı her vakit, bilhassa namazların peşinden oku;
Allahım senden her türlü nimetin tamamını,
İsmetin devamını,(günahlardan ve her türlü sıkıntıdan
korumanı)
Rahmetin şümulünü,
Afiyetin husulünü,
Hayatın en güzelini,
Ömrün en saadetlisini,
İhsanın tamamını,
Nimetlerin umumisini,
Faziletin tatlısını,
Lutf-u kereminin en yakin olanını isterim.
Allah’ım sen bizim için faydalı olanını ver,

201
Aleyhimize olanını verme,
Allah’ım ecelimizi saadetle sonlandır,
Bizim arzularımızı fazlasıyla tahakkuk ettir,
Bizim sabah ve akşamımızı afiyetli kıl,
Bizi rahmetine kavuştur,
Bizim günahlarımızı af ve mağfiret yağmurunla temiz et,
Ayıplarımızı düzeltmek için bize yardım et,
Takvayı bize azık yap,
Dinine hizmet etmekte gayretimizi arttır,
Tevekkül ve itimadımız sanadır.
Allah’ım bizi istikamette daim kıl,
Bizi Dünya ve ahirette pişman olacağımız şeylerden koru,
Günah yüklerimizi hafiflet,
Bize iyi kullarını yaşantısını nasip et,
Bizden kötülerin şerlerini uzak et,
Bizi babalarımızı analarımızı, üstatlarımızı, rahmetinle
cehennemden uzak et,
Ya Aziz,
Ya Kerim
Ya Settar,
Ya Hâlim,
Ya Cebbar,
Ya Allahu, ya Allahu, ya Allahu, ya Allah,
Ya Rahim ya Rahim, Ya erhamerrahimin,
Veya evvlel evvelin,
Veya ahirel ahirin,
Veya zülkuvvetilmetin,
Veya rahimel mesakin,
Veya erhamerrahimin,
La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin,
Vesallallahü ala seyyidina Muhammedîn ve alihi ve
sahbihi ecmain,
Vel hamdü lillahi rabbil âlemin.

202
MUHTEVİYAT
İş bu risalenin muhteviyatı,
1-Nasihat kolaydır. Kabul etmek ve onunla amel etmek
zordur.
2-Mücerred ilim,(amelsiz ilim)insanı maksadına
eriştirmez.
3-İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve erkânını yerine
getirmektir.
4-Kişi Cenab-ı Hakkın lütfu ile cennete girer ancak,
ibadet ve taat ile hazırlandıktan sonra.
5-Amel ve ibadet yapmadıkça, ecir ve sevap bulamazsın.
6-İlimsiz amel olmaz.
7-İlim talibi olan kimse, ruhunun himmetine, nefsinin
hezimetine, bedeninin hizmetine ihtiyaç duyar.
8-İnsan ulvi gayelerine, ancak gayret ve uykusuzluk ile
ulaşır.
9-İlmin gayesi Allah-u Teâlâ’ya ibadet ve itaat bilgisine
ulaşmaktır.
10-Şeriata uymak esastır. Şeriata uymayan ilim ve amel
dalalettir.
11-Tasavvuf ve tarikat; nefs mücadelesidir. Faydasız
sözler ve işlerle uğraşmak değildir.
12-Şakavetin alameti, çok konuşmak ve şehvetle meşgul
bir kalbe sahip olmaktır.
13- Ancak yaşayarak bilinen ve anlaşılan şeyler, söz ile
anlatılmaz.
14-Gerçek kurtuluş, sekiz şeyi yerine getirmekle olur.
15-Sekiz husus;
İlk başta Allah-u Teâlâ’ya itaat,
-Salih amelleri sevmek ve yapmak,
-Allah yolunda infak,
-Takva sahibi olmak,

203

-Allah-u Teâlâ’nın taksimatına razı olmak,
-İyi insanları sevmek,
-Şeytandan başkasını düşman edinmemek,
-Allah-u Teâlâ’dan başkasından ümitvar olmamak,
-Allah-u Teâlâ’ya tevekkül etmek(güvenmek)
16-Ahiret yolcusuna muhakkak bir mürşid ve mürebbi
lazımdır.
17- Bir âlimin ve şeyhin Resulüllah aleyhisselamın varisi
ve halifesi olması için;
-Ahiret âlimi olması,
-Dünyadan,
-Makam,
-Mevki,
-Şan,
-Şöhret sevgisinden yüz çevirmesi,
-İhsan sahibi olması,
-Az yemesi,
-Az uyuması,
-Az konuşması,
-Çok nafile namaz kılması,
-Çok sadaka vermesi,
-Çok nafile oruç tutması şarttır.
18-Talebenin üstazına zahiren ve batınan hürmet etmesi
lazımdır.
-Zahiri hürmeti, üstazıyla münakaşa ve mücadele
etmemesiyle ve tavsiye ettiği şeyleri yerine getirmesiyle
olur.
-Bâtıni hürmeti ise içi ve dışıyla üstazının dediklerini
kabul etmesiyle olur.
-Buna gücü yetmiyorsa içi ve dışı bir oluncaya kadar
üstazının sohbetlerini terk etmesi lazımdır.
19- Tasavvuf için iki hususa dikkat lazımdır.
-Birincisi istikamet,

204
-İkincisi halka zarar vermemektir.
20-Sofi bütün işlerinde doğru olup insanlar ile güzel
geçinendir.
21-Kulluk üç şeyle olur.
-Şer’i şerifi muhafaza,
-Kaza ve kadere rıza,
-Allah-u Teâlâ’yı razı etmek için nefsin isteklerini
bırakmak.
22-Tevekkül; vaad ettiği şeylerde Allah-u Teâlâ’ya,
itikadını sağlam ve muhkem yapmaktır.
23-Tevekkül; takdir edilen şeyin muhakkak olacağını,
kaderde olmayan şeyin kesin olmayacağını bilmektir.
24-Riya; insanların hürmet ve taziminden meydana gelir.
İlacı, insanları cemadat gibi kabul etmektir.
25-Hakikata, ancak, gönül vermekle ulaşılır.
26-Kıyamet günü, ilminin sana hasım olmasını
istemiyorsan sekiz hususa devam et.
-Kimseyle münakaşa etme.
-Kendin amel etmedikçe, vaaz ve nasihatte bulunma.
-Devlet adamlarıyla haşir neşir olma.
-Devlet ricalinden hediye alma.
-Allah-u Teâlâ ile muamelelerin düzgün olsun.
-Kendin için sevdiğin şeyleri insanlar için de iste.
-Sahip olduğun ilimin, kalbini ıslah edip nefsini tezkiye
etsin.
-Dünyaya çok rağbet edip çok mal toplama.
27-Cehalet hastalığı dört çeşittir.
-Tedaviyi kabul eden bir tanedir. O da akıllı olup kıskanç
ve öfkeli olmayanıdır.
-Tedaviyi kabul etmeyen de üçtür.
-Sual ve itirazı hasetten olan.
-Ahmak olan.
-Kibirli olan.

205

28-Zalim idarecilerden hediye almak onları sevmeyi
gerektirir.
-Onları seven de onların ömürlerini uzun olmasını ister.
-Onların ömürlerinin uzun olmasını istemek ise zulmün
devamını istemek olur. Ki en büyük musibette budur.
29-Bu risaledeki nasihatler ile amel edip me’sur dualar ile
dua etmek lazımdır.
İmam-ı Gazali hazretlerinin bu risaledeki nasihatleri kitap
ve sünnetten alınmış olup en küçük bir yanlışlık yoktur.
*Huccetülislam İmamı Gazali hazretlerine göre tasavvuf;
-Kitap ve sünneti harfiyyen tatbik etmek,
-Cisim,
-Ruh,
-Kalp,
-Nefs ve zahiri, batıni bütün uzuvlarıyla Şer’i şerifi
yaşamaktır.
*Kitap ve sünnete uymayan her söz ve görüş batıl ve
hurafedir.
İş bu risalenin tercümesi hicri 1441 Rabiul evvel 12.sinde
Miladi 9.11.2019 senesinde tamamlanmıştır.
Her türlü irşad ve muvaffakıyet ancak Allah-u
Teâlâ’dandır.
İstifade edenlerin maddi ve manevi emeği geçenlere, dua
etmeleri ümit edilir.
Hidayet ve istikamet üzere olanlara selam olsun.
Mütercim: ErgünTelis
12 Rabiul evvel 1441
9.11.2019

206

KAYSERİ EĞİTİM VE KÜLTÜR VAKFI YAYINLARI
(KİTAP)
1- İki Kavram Analizi(Laiklik/Aksiyon)-Mustafa CABAT
2- Evsa –Mustafa ÖZER(2.Baskı2012-şiir)
3- Düşüşten Sonra–Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Deneme)
4- Sis ve Selva –Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Şiir)
5- Çağrı Sayfaları –Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Şiir)
6- Sanat ve Aksiyon İçinde Bir Portre Denemesi–Mustafa
ÖZER(2.Baskı 2012-Deneme)
7- Ses ve Heves–Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Şiir)
8- Şapkamda Saklanan Azrail –Mustafa ÖZER (2012/Şiir)
9- Birlikte Ayrılmak –Mustafa ÖZER (2012/Şiir)
10- Çalakalem Çiçekler –Mustafa ÖZER (2012/Şiir)
11-Düşüşten Sonra-2 –Mustafa ÖZER (2012/Deneme)

207

12-Necip Fazıl ve Büyük Doğu-Ali BİRADEROĞLU(2012-
Deneme)
13-Gönüldaşlarımıza Mersiye (2013-Biyografi)
14-Siyasi Bir Tavır Olarak BÜYÜK DOĞU- Mustafa ÖZER(2013-
Deneme)
15-Tarih Üzerine/1 -Ali BİRADEROĞLU (2013- Deneme)
16-Tarih ve Değişim-Ali BİRADEROĞLU (2013- Deneme)
17-Düşünme Üzerine-Ali BİRADEROĞLU (2013- Deneme)
18-Oportünist Değişimin Aktörleri-Ali BİRADEROĞLU (2014-
Deneme)
19-Tarih Üzerine-II (Trajik Sevinç)- Ali BİRADEROĞLU(2015-
Deneme)
20-Muzdarip- Mustafa ÖZER (2015-Şiir)
21-Sığ Kıyıdan-Mehmet KASAP (Biyografi)
22- Oportünizmin İtham ve İlzâmı-1- Ali BİRADEROĞLU(2015-
Deneme)
23- Errisaletülledüniye-İmam-ı GAZALİ –(tercüme-Ergün TELİS)
24- Meliklere Altın Nasihatler İmam-ı GAZALİ (2016-tercüme-
Ergün TELİS)
25-Düşüşten Sonra-III Mustafa ÖZER (2016/Deneme)
26-Mektubat-ı Rabbanî-İmam-ı RABBANÎ(2017-Tercüme)

208

27-Bizim Oturma-1 –Mehmet KASAP (2017-Deneme)
28-Vefeyat ve Mersiye (Kasım 2018 –Biyografi)
29-Yavuz Sultan Selim Divanını Türkçe Söyleyiş- Mustafa ÖZER
(2018-Şiir)
29-Sofrada Usûl(Zerîatü’t-Taâm)-Abdürrezzak ibn-î Mustafa
(2019-Tercüme-Ergün TELİS)
(DİJİTAL)

1-Konferanslar(Necip Fazıl KISAKÜREK-Kendi
sesinden//Ayasofya,İman ve Aksiyon, Dünya bir İnkılap Bekliyor/
12cd)
2-Konferanslar-2(Necip Fazıl KISAKÜREK-Kendi sesinden//Batı
Tefekkürü ve İslam Tasavvufu,Tiyatro ve Tesiri,Komünist İhtilali /
12cd)
3-Sesli Kitap (Çöle İnen Nur- Necip

Başkan'ın Mesajı
Aidat Borcu Sorgulama
Köşe Yazıları
Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa Özer (özer Koç)

Ahmed ceemal El Hamevi

Prf.Dr.Serdar demirel

N.Mehmet Solmaz

Mustafa Özer (özer Koç)

Mustafa Miyasoğlu

Mustafa Ekinci

Galip Boztoprak

Şeyma Kısakürek Sönmezocak

Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa cabat

Ebubekir Sifil

Ali Biraderoğlu

İbrahim Ulueren

Mustafa Özer (özer Koç)

Ali Biraderoğlu

Mustafa cabat

Günlük Gazeteler
Sponsorlarımız

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı

© Copyright 2020  V4.1 Tüm Hakları Saklıdır. | Vakıf Sitesi


Top