Duyurular

«Velîler Ordusu» kitabında hayatı anlatılan 333 Velînin içine, «Bir» sayısını Allah Resulüne verdikten sonra mukaddes emaneti O’ndan alıp günümüze kadar getiren, O’nunla beraber 33 büyük velî, esere bilhassa alınmamıştı. ... 


Başbuğ Velilerden 33

 

Ezelle ebed arası Allah'a doğru giden evliya kervanları arasında en şanlısına ait 33 kolbaşılı "Altun Halka - Silsile-i Zeheb" çerçevesidir ki, keyfiyet ölçüsüyle temel sayısını, bütün kainat gibi O'ndan alır.


Kayseri Hava Durumu
Anket
Döviz Bilgieri
Merkez Bankası Döviz Kuru
  ALIŞ   SATIŞ
USD 17,9362   17,9685
EURO 18,3515   18,3845
       
Özlü Sözler
Takvadan Kıymetli İzzet ve Şeref Yoktur
Sponsorlarımız
Bizim oturma 3

BİZİM OTURMA-III- MEHMET KASAP

MUSTAFA ÖZKÜÇÜK DURMUŞ AKÇAKAYA
MUSTAFA TEKELİOĞLU İBRAHİM GENGEÇ
NUH ALİ TOPRAK SALİM YILMAZ
HAYRETTİN ÇELİK MUSTAFA TEKELLİ
BEKİR YILDIZ MUSTAFA HASPAYLAN
MUSTAFA CABAD CAFER BEYDİLLİ

*Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları:35
* Birinci Basım; Nisan 2021 Kayseri

TANINIRLIK
Seçimler öncesinde seçmen eğilimini tespit etmek amacıyla yapılan anket çalışmalarında
adayın tanınırlığının anket değerlendirmelerine yüzde onbeş, hatta yüzde yirmiye kadar katkı
sağladığı bilinmekteymiş. Bekir abinin söylediğine göre bu tesir artı olabileceği gibi, eksi de
olabilmekteymiş;
-Meselâ Mustafa (Cabat’a) diyor, şu kadın vardı ya, (Matild Manukyan’ı kastediyor, adını
söylemedi ama, öyle tafsilatlı anlattı ki Bekir abi, örneğin müthiş yerinde seçilmişliği bir yana, ben
yazmasam meselâ Salim abi dahî şiileyebilirdi!...) onun tanınırlığı menfi tesir eder ama, Mehmet’in
(Özhaseki bey) tanınırlığı öyle değil. Bu arada Ankara’da yapılan bir anket çalışmasında yer alan
tanınırlık sorusuna veilen cevaplarda Mansur Yavaş için yüzde seksen çıkmış Mehmet (Özhaseki) için
ise yüzde altmış...
Bir televizyonda Özhaseki beyle yapılan röportajda Özhaseki bey;
-Ben diyor, Ülkü Ocaklarının Kızılay sorumlusuydum, isterseniz buradaaki sokakları yukarıdan
aşağıya birer birer sayayım. (Allah’tan spiker kadın yok diyor, yani bir şey söylemiyor) Bir de;
-Devlet beye “Devlet abi” derdim...

Ben, Mehmet Özhaseki beyin Ankaralı olmadığına ilişkin eleştirilere verdiği Nurettin Sözen’in,
Kılıçdaroğlu’nun, Kadir beyin İstanbullu olmadıkları ve İ.Melih Gökçek’in de, Vedat Dalokay’ın da ve
Murat Karayalçın’ın da Ankaralı olmadıkları şeklindeki cevapların yerinde olduğu ama gerek Ülkü
Ocaklarının Kızılay sorumluluğunun ve “Devlet abi” hitabının gereksiz bir zorlama olduğunu söyledim.
Bekir abi şiddetle itiraz etti;
-Olur mu öyle şey Mehmet, dedi, bence MHP’liye hitap etmesi lâzım, bu şekilde hitap ediyor,
doğrusunu yapıyor... Burası ayrı fakat, arkadaşlar farketmişsinizdir mutlaka, kaç zamandır Türkiye’de
siyaset Akparti içinde gelişiyor, öyle değil mi?
-Muhalefetin adaylarını dahî bu kesimden göstermeye çalıştığı ortada. Geçmişte Ekmeleddin
bey öyle, bugün Mansur Yavaş öyle, kadın (Meral A.) ise tabii ki buna da öyle diyeceğim ama, dış
destek kokuyor, yani söyleneni yapıyor...
Osmanlıdan sonra bu ülkede yöneticiler, bence, meteorolojik hadiseler gibi zuhur ediyor,
karayel, kuzey, poyraz belli, lodos belli, kıble belli, keşişleme belli, suyun öte yanını bilmeyen yok,
memleket evlâdına da sıra bir gün gelecek zahir?
ABD Başkanı Donald Trump, beş satırlık Amerikan KHK’sında iki satırlık imzasını göremedik
daha ama, şaşırtmaya devam ediyor;
-Ben Suriye’den çekiliyorum, ne haliniz varsa görün, demez mi?
Trump ne demek istiyor bilemem de bu söylem efkâr-ı umumiyece ikinci harpten sonra ki
ABD stratejilerine uygun değil, zaten Bekir abi;
-Durun acele etmeyin Ocak’ın ortalarında çekilmenin nasıl olacağı konuşulacak daha, dedi.
Yani bu görüşmeler bitmez, ABD’de çekilmez!...
Ve ilgili ilgisiz neredeyse yarı yarıya eklerle torba kanun misâli memleket evlâdının sabrını
sınayan elektrik faturaları... Bekir abi de Kayseri’de başkan ya:
-Biz diyor, 23’e alıp 24’e satıyoruz, o bir kuruş da personel, şu, bu giderleri, gerisi bahriye
nazırını ilgilendirir...
Ve Bizim Oturma II.
22 Aralık 2018 akşamı Mustafa Cabat hocada oturduk. Hoca, Bizim Oturma II’yi getirmiş,
arkadaşlara dağıttı, herkes şöyle bir baktı, İbrahim abi derinden okumaya başladı. Ali Talha;
-Kasap amca beni de yazmışsın, teybe mi alıyorsun?
-Sen mühimsin Ali Talha, tabii ki seni yazacağım, dedim.
Kitap, 2017 ve 2018 yılları oturmalarını kapsıyor. Bekir abi, kendisinin finansörlüğünde KEK
Vakfınca yayımlanan kitaptan “Dünyanın Hali”ni okudu. Orada Haspaylan başkanın “iyisinden” iki
tane stent taktırdığını, Cabat hocanın “bir aykırı adam gelmiş, söylenmeyenleri söylemiş olduğunu ve
bizim de bu sesi duymuş olduğumuzu” söylediğini!...

TESELLİ ZİRVESİ
Erciyes’te zirve zor, o son nokta diye tırmanılan 3900 rakıma dağcılar “teselli zirvesi” diyorlar.
Fakat yakın zamanlarda ülke yönetiminde hakiki zirve yapmış ağaların, daha 1974 Kıbrıs günlerinde
Erciyes’in batısında Sütdonduran eteklerinde bulunan Aksu Yaylası’nda iki çakaralmaz Kırıkkale, bir
pompalı ve bir kaçta mantar tabancası ile Cabat hocanın çift patlamalı (scut mu) füzesi ile (hangi)
fetihten önce yapılan ilk ve son kamp.
Rahmetli Mustafa Dinçel yemek yapıyormuş, Prof. Mustafa Cabat bir taraftan Dinçel’e yardım
ediyor meselâ patlıcan doğruyormuş, vakit kalınca da füzeyi rampasına yerleştiriyor, Şükrü abi elinde
kırıkkale tabanca sıkacak hedef arıyormuş, Bekir abi mutlaka kamp düzenine vaziyet ediyordu, ötesini
bilemiyorum ben yokum, o günlerde İstasyon Caddesinde piyasa yapıyoruz, öyle işte!... Mustafa
Tekelioğlu diyor ki:
-Sağolsun bizi büyük bir tehlikeden Rüştü bey kurtardı. (Rüştü bey o günlerde Kayseri’de
görevli, askeri hakim veya savcı) Biz, bu bilgi üzerine oradan ayrılmışız, cemselerle ciplerle jandarma
kamp yerini basmış. Bekir abi de:
-Kamp yerindeyken iki yabancı geldi, sırtlarında çanta, batonlar, kasklar, her türlü teçhizat
tamam.
-Biz tırmanacağız, dediler. Birkaç arkadaşla baktık, katılmaya karar verdik. Nereye kadar
tırmandık, hatırlamıyorum ama bizde ne ayak kaldı ne ayakkabı ne de bir şey. O çocuklar:
-Biz gece burada kalıp, boru çalacağız, dediler. Bekir abi “dünyada her şey var, hedefe
ulaşmak, boru çalmak da olsa önemli” diyerek devam ediyor:
-Nasıl döndük, bilmiyorum, bildiğim gece yarısı Hisarcık’taydık, ailesinin telâşlanacağını
düşündüğümüz arkadaşları bir taksiciyi uyandırarak şehre gönderdik, gerimiz sabaha kadar taban....
5 Ocak 2019 akşamı Hayrettin beyde oturduk.
Salim abi ile oturmaya katıldığımızda, Haspaylan başkan, Mustafa Tekelioğlu’na hararetli bir
şekilde ihaleli işlerde müteahhitlere ödenen fiyat farkını anlatıyordu:
-Biz belediyede pek uygulamadık, bana dönerek sen hatırlıyor musun Mehmet bey dedi.
-Kıyamet alâmeti Hasbaşkanım dedim, Bekir abi adam için üzülse, verelim zarar etmesin dese,
size takılacağı kesin. Belediyede öyle eskalâsyon, şu bu olmaz, belediye başlatır, belediye bitirir.
Salim abi Bayındırlıkçı, Nuh Ali abi de Karayolcu olunca iş nefasete geldi, ne kesildi, ne
kesilemedi takıldı kaldı...
Bizim Oturma II için Bekir abi, Mehmet Kasap ve Mustafa Cabat’a teşekkür ediyor ve siz
arkadaşlardan 100’er lira para vermenizi rica ediyoruz, matbaa masraflarından artanı (M. Cabat’a
dönerek) Vakfa verin posta için kullanırlar.
Mustafa Tekelli de bana:

-Mehmet bey, Oturmayı okuyorum, Durmuş beyi güzel yazmışsın, duygularını da katmışsın,
Haspaylan’ın senin Hasan’ın orada verdiği iftarda ne demişti?
-Tutamayana da zor, demişti dedim.
Biraz sessizlik oldu. Tamam, yeter.
Ve Binali beyin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı...
Genel olarak hazirûn, istifa etmesi “gerekmez” dediler. Ben gazeteci Sedat Ergin’in yazılarında
bu konuyu enine boyuna irdelediğini, Akpartili Mustafa Şentop’un şöyle dediğini, Anayasanın böyle
dediğini, bence bunların önemli olmadığını, çünkü; sistemin değişmiş olduğunu, ama dedim:
-Muhalefete İzmir’i kaybetmiş biri, kazanamayacak bari Meclis Başkanlığı gitmesin, kazanacak
başkanlıktan istifa edip Meclise dönecek, yerine Akpartili başka bir meclis üyesinin seçileceği, şu
kadar milyon oya sahip bir partinin aday bulamadığı gibi argümanlar verdiğini söyledim. İttifak
halinde arkadaşlar:
-Seçim önemli, İstanbul daha önemli dediler. Ben, evet anlıyorum, öyle ama, dediysem de,
ısrarla aynı cevabı duydum, bunun üzerine:
-Binali bey ve İstanbul Belediye Başkanlığı seçimleri için bütün söylediklerimi geri alıyorum,
söylenmemiş sayılsın, dedim.
Vakit ilerlemişti, Mustafa Tekelli Bekir abiye:
-İzin verirseniz bir konu açayım, dedi. Bir kriz yaşadığımız belli. Daha önceki yıllarda da krizler
yaşadık, sorum şu:
Bu krizler arasındaki fark nedir?
Mustafa Tekelioğlu, 2002’den bu yana oluşan birikimlerin dikkate alınmadığı, hep söylüyorum
ama muhalif olduğumdan değil yine aynı misali vereceğim, bu memlekette Nihat Zeybekçi Ekonomi
Bakanlığına getirildi, başkaları da var, kriz kaçınılmazdı.
Bekir abi, buna itiraz etti, mesele Nihat Zeybekçi veya Ali Babacan meselesi değil, önemli olan
devlet olmak, bihakkın devlet olmadan kapının önüne çıkıp, gelip geçene “höt” dersen olacağı bu.
Salim abi, ben hep 10 liralık benzin alıyorum, kriz mriz görmüyorum. Nuh Ali abi, damat mı
dedi, Berat mı dedi, tam anlamadım, Mustafa Tekelli konuşturmadı kesti:
-Sen hangi gazeteyi okuyorsun Nuh Ali bey, dedi.
-Akit’i de bıraktım aslanım, gazete mazete okumuyorum...
Mustafa Cabat hoca; ben ekonomiden anlamam, anladığım Allah’sız Amerikalı ile İngiliz
aralarında oynuyorlar. Yüz sene önce dağların tepesinden kontrol edilemeyecek şekilde çizilen sınır.
Böyle kevgir gibi sınır mı olur?
Tekelli bu cevapları beğenmedi:

-Esas farklılık dedi, yöneticilerin iş başında olması. Önceki krizlerde hükümetler istifa ederler,
iş bürokratlara kalırdı, öyle olunca siyaset dağılıyor, bürokrat da kendini düşünüyor, heybesini
dolduruyordu. Zamanın Merkez Bankası Başkanı Erdem B.’nın yaptıkları bunu doğruluyor. Fetoş, sınır
dışı harekâtlar, Suriyeli göçmenlerin tabii ki etkisi var.
Heybe hep vardı, var ki!...

“DOSTLUK” ÜZERİNE

Fethi Gemuhluoğlu’nun (1923-1977) 1975 yılında yaptığı bir konuşma metninin başlığı. Özer
abi, dün akşam (17 Ocak 2019) KEK Vakfı’nca yayımlanan Vefeyat-ı Mersiye kitabının tanıtımı ve
hatim duası için KCETAŞ salonunda yapılan toplantıda kısaltarak bu konuşmayı okudu.
Dost O’dur ki diye başladığı her cümlede Resulullah aleyhisselatüvesselam Efendimizin
yanında ya Hz. Ali Efendimizden bahsetti veya Hz. Ebubekir Efendimizden ya da bütün bir sahabe
ortasında Resulullah aleyhisselatüvesselam Efendimizden.
Yunus Emre şiirlerinin bir tamamı, dedi, dikkat edin bakın, Kur’an ayeti veya Hadis kokulu...
Mustafa Tekelli bu konuşmayı, çok daha önceleri risale halinde dağıtmış, Mustafa Tekelioğlu
söyledi, ben bunu kaçırmışım...
19 Ocak 2019 akşamı Mustafa Tekelli’de oturduk. Bekir abi, oturmada hizmet gören Mustafa
Tekelli’nin torunu Mustafa ile güzel bir sohbet yaptı; karnesini sordu, bizim bildiğimiz “hal ve gidiş”
değil de “karnenin sağ tarafını” sordu, arkadaşları ile ilişkileri, çevre ile ilişkileri, sosyal çalışmalar gibi.
Mustafa dedi ki:
-Karne alma zamanını geçirmişiz, ben karne almadım ama e- karnemi gördüm, en düşük
notum matematik, 91.5. Karnenin sağ tarafıyla ilgili de; bizim okulda çok kavga olur, ben bir kaç
arkadaşımla birlikte mani olmaya çalışırım, ayırt ediciyim... Başkaca dedi, kayak yaparım Erciyes’te,
yüzmeye gidiyorum İlim Yayma Cemiyeti salonuna da, İldem’de başka bir salona da, bu salonlar yarı
olimpik, en çok da sırtüstü yüzmeyi seviyorum.
Bekir abi Mustafa’ya; yüzmede bir nefesle su altında ve su üstünde kaç kulaç atılabileceği
kayakta ne kadar kayılabileceği gibi işin özüne ilişkin bilgileri, sorularla anlattı.
Bana da dedi ki Bekir abi:
-Bizim Oturmaya baktım da Mehmet, dedi, bu UFC’de öldürme yok, UFC, öldürüp bir kenara
atılan gladyatör dövüşlerinin su yüzüne (legal) çıkartılmış hali. ABD’li bahisçiler böyle bir usul buldular
kendilerince... Ben de:
-Karma dövüş sanatları organizasyonu demekmiş, Ultimate Fighting Championship’in türkçesi
veya kısa adı. Mustafa Tekelli gündeme getirdi ve Bekir abi dövüşçülerden birisinin ölmesi gerekiyor
deyince bu kadar dinleyebildim. Yani bir sürü soru geliyor akla, sonuç ölüm olacaksa bu dövüşçülerin
yaptığı bunca maçta kimler ölmüş, neyse... Hafif siklette Dünya Şampiyonu dendi galiba, Dağıstanlı

Müslüman dövüşçü Habib Nurmagomedov’un son maçında rakip din, diyanet, küfür vb kaba
davranınca bizimki M. Ali gibi dayanamamış ve ringten atlayarak şu olmuş, bu olmuş!...
Sonuç kahveci (bahisçiler) kazanıyor... Şeklinde anlatmıştım;
-Anlamamışım abi, dedim...
Sonra Bekir abi Yeniçerinin hallerini anlattı, kuruluş ve çöküş süreçlerindeki hallerini:
-Bir baş gerektir, gönüllüler iki adım öne çıksın emri üzerine bütün bir ocak iki adım öne
çıkıyor, tabii Üstadın tabiriyle şekâvet devrinde, çöküş devrinde ise aynı emir üzerine tık yok. Emir bir
kaç defa tekrar edilince, bir tek yeniçeribaşının oğlu ve onun arkadaşı çıkıyor, biri babam mahcup
olmasın diye öbürü de arkadaşım...
Yeniçeri öyle ki diyor Bekir abi, Nizamı cedid askerine çoluk çocuk gözüyle bakmakla kalmıyor,
bir vuruşta yukarıdan aşağıya ikiye ayırıyor, daha sonraki zamanlarda da tam tersi oluyor galiba!...
Bizde mafya yok dedi Bekir abi, kabadayı var, kabadayının esası da, II. Mahmut zamanında
dağıtılan ocağın kılıç artıkları. Sarayın da işine geliyor bu kabadayılarla Pera’nın kontrol altına
alınması...
Üstadın Yeniçeri kitabında külhanbeyi destanı var;

Heeeyt, var mı bize yan bakan?
Fesimiz kaş üstünde, püsküllü saçak;
Ceketim omuzda, bir yanda bıçak;
Yan bakma, babalık yakarım seni!

Yemenim küt burun, yumurta topuk;
Ecdattan külhanbeyim, değilim kopuk;
Şaşırıp sataşma sakın, babalık;
Kulaklarından duvara çakarım seni!...

Bekir abi, anlatmaya devam ediyor;

-Saray var, Yeniçeri var asker, halk da Kapalıçarşı esnafı... Yeniçeri Saray didişmesine halk hiç
karışmamış... Yeniçerinin kılıç artıklarından esnaf olmak isteyen bazıları meselâ Kapalıçarşı’da dükkan
açıyor fakat esnaflık ayrı tabii... Adam sabahleyin dükkanın önüne öyle bir kuruluyor ki, elinde fokur

fokur nargile marpucu, gelip geçen müşteri olmak şöyle dursun o sokaktan geçmeye korkuyor, sonuç
iflâs tabii...
Ve kriz farklarına devam.
Mustafa Tekelli, geçen haftaya ilâve olarak önceleri para ucuzdu dedi, bu ucuz para ile
borçlanan tacir, para sıkılaşınca zor duruma düştü, Konkordato da kolaylaştı, o limana sığındılar, renç
arabaları duruyor ama!...
Seçim ve adaylar.
Mustafa Tekelli’nin:
-Bazı şeylerin üstünü örtmek değil de açık açık konuşmak lâzım, abi deyince,
Bekir abi Mustafa Tekelli’ye dedi ki:
-Sen de bu işten sorumlu olsan bir oy fazla alacak kişiyi aday yaparsın, yapılan budur. Adamlar
aylar önce gelip her kesimle açık gizli görüşmüşler, bu görüşmelerde senin gönlünden geçen isimler
yüzde beş seviyesinde kalmışlar Mustafa!...

“AKRANSIZ KALDIK!...”
Üstad Necip Fazıl Kısakürek böyle söylemiş, Fethi Gemuhluoğlu’nun ölüm haberini alınca.
Mustafa Tekelioğlu diyor ki;
-Ben bu tip haberler vermeyi pek sevmem ama, Fethi abinin ölüm haberini de Üstad’ın
duyması lâzım. “Desene” demiş Üstad, “Akransız kaldık, Allah rahmet eylesin...”
Bir de diyor Mustafa Tekelioğlu, rahmetli Fethi abiye atfen, Ziya beye (Olgunharputlu)
sormuştu;
-Sen hiç âşık oldun mu? diye. Rahmetli Ziya bey, oturduğu yerde kıvrandı durdu, “Ben bu
sorunuza cevap vermesem, efendim!...” deyince, Fethi abi:
-Peki, seni âşık olmuş sayıyoruz, demiş...
Rahmetli Ziya beydeki çok yönlü sadâkat duygusunu anlamak lâzım!...
2 Şubat 2019 akşamı Nuh Ali beyde oturduk. Mustafa Tekelli, geçen oturmada söz verdiği
gibi, rahmetli Fethi Gemuhluoğlu’na ait “Dostluk” Üstüne adlı konuşma metninin risale halinde
basılmış kitapçığı getirdi. Bekir abi sehpanın üzerinde bu kitapçıkları görünce;
-Es selâmün aley küuum, es selâmün aley küuum, es selâmün aley küuum... Ne güzel kelâm;
Ve aley küm selâaam... Önce selâm, sonra kelâm, önce refik, sonra tarik derdi rahmetli, dedi. Birden,
(o da rahmetli oldu), Mustafa Dinçel’i hatırladım, tam bu şekilde söylerdi, yani selâmı verir ve alırdı,
küuum, selâaam şeklinde... Anlıyorum ki, Fethi Gemuhluoğlu’nu dinlemiş...

Salim abi, bir soru üzerine Birlik Vakfınca Gülük camii yanında yaptırılan okul inşaatından
bahsetti:
-Fen ve Teknoloji Lisesi olacak, Erdoğan bey; “eğer ben burasının Genel Müdürü olacaksam,
öğretmen kadrosu ve öğrencileri benim seçmem lâzım, başka türlü başarı yakalanamaz” diyor, dedi.
Okul binasının çok katlı oluşu, bahçesinin olmayışı, saymadım ama meselâ belki yirminci defa
konuşuldu, Salim abi, asansörlerden bahsetti, zemin kattan bahsetti, burasının boş olduğunu,
teneffüshane olarak kullanılabileceğini söyledi, bir de Erdoğan bey demiş ki:
-İlkokul öğrencileri teneffüslerde bahçeye çıkmak isterler ama lise öğrencileri de içerde
oturmayı tercih ederler.
Fen Liselerini oğullarımızdan eser miktarı da olsa tanıyoruz, çocukları yıldız soruların
cevaplarına hazırlar, peki teknoloji kısmı ne ola ki diyecek olduk, yapay zekâdan robotlara kadar bir
sürü görüş ileri sürüldü, kim oturuyordu Mustafa Tekelli’nin yanında, Cafer bey veya bu tarafta
oturan Mustafa Tekelioğlu dedi ki:
-Robot farklı, yapay zekâ farklı, ABD’dir zahir, programın dışına çıkınca fişini çekmişler, bir
bakıma kontrol edilemez hale de geliyorlarmış, (sevgili Seyyid Ali yetiş, kava olacak da anlayacaksın,
kava kava değil ki!...) kontrol edilemeyenin yapay zekâ mı, yoksa robot mu olduğunu!...
Buna mukabil Mustafa Tekelli de;
-Peki, İHA’lar ne oluyor, SİHA’lar ne oluyor, bilindiği gibi TSK PKK’ya karşı bayağı kullandı,
kullanıyor, dedi.
Bekir abi de, teknoloji ile ilgili, dünyayı tanıma ile ilgili olsa gerek, fakirliğin bir çok şeyin
önüne geçtiğini, mani olduğunu söyledi:
-Sen aç susuz, otobüs bileti bedelini düşünürken, çocuk, bir kaç yabancı dil konuşması bir
yana dünyanın bir çok yerini görmüş oluyor, nasıl olacak bu iş, dedi.
ABD’nin Venezuela sevdasına Cabat hoca;
-Ben aşağıdasın maşağıdasın anlamam, suyumu bulandırıyorsun, diyorlar, bunların eli kanlı,
Allah’sız, Kitapsızlar dedi.
Ne çok mesele konuşuldu bu akşam, Binali beyin istifasına kadar, evet Anayasa belli fakat
geçen hafta söylendiği gibi Şükrü abi (Karatepe) unutmuş, öte yandan ben söylemeye çalıştım:
-Mehmet Barlas diyor ki dedim, televizyonda birlikte tartıştığı kişilere, siz ne diyorsunuz Allah
aşkına, Cumhurbaşkanı partili, Meclis başkanı partili olsa ne olur, tarafsız nasıl olacaksa, olsa ne?
Ama Anayasa dediler!...

MARABALIKTAN SANAYİ TOPLUMUNA GEÇİŞ

Karsu Tekstil sahibi Faruk Molu, önüne bir teyp koymuş, hayatını anlatmış. Kaseti Erciyes
Üniversitesi eski rektörü Mehmet Şahin beye vermiş, o da kitap haline getirmiş.
-Burada bir şey yok da diyor Bekir abi, kendisine de söyleyeceğim, doğrudan hayalini
anlatmış, yalan söylüyor demeyi kendime yakıştıramıyorum. Bir de Mustafa (Tekelli) sana söyledim,
Mehmet Şahin de hiç bir tetkike lüzum görmeden yazmış, nasıl olacak şimdi, dediğim gibi Elektrik
Şirketi ve Yamula Barajına yönelik söylenenlerin hemen tamamı asılsız, sonra ben hiç bir zaman
Serbest Bölgenin içinde veya bir tarafında olmadım; “Bekir Yıldız’ı Yönetici yaptık” diyor.
Mustafa Tekelli de;
-Abi ben Mehmet Şahin beye durumu ilettim, “Mustafa bey, söylenenleri değiştirme şansımız
yok, sonra doğru da olmaz...” diyor, dedi...
Bunun üzerine Bekir abi kısa kısa anlatmaya başladı;
-Duyduk ki, Serbest Bölge arazisi ilâna falan çıkmadan Hazine veya Arsa Ofisi tarafından ne
idüğü belirsiz bir takım insanlara satılmış. Mehmet’le (Özhaseki) ben, bak Salih de (Kapusuz) vardı,
gittik Ankara’ya. Oturduk Genel Müdürün odasına ve yeniden satış için ilâna mecbur ettik adamı...
Sonra ihaleye, o araziyi önceki alan çapulcular da geldi, tabii biz Melikgazi Belediyesi adına hareket
ettiğimizden, arkalarına bakarak gittiler, yani o yedi milyon metrekare bataklık arazi öyle hayalen
yazıldığı gibi Faruk beyin gayreti mayretiyle alınmadı, şuncacık dahli yok. Faruk beyin benimle ilgili
sıkıntısı olsa olsa Elektrik Şirketiyle veya Barajla, Elektrik Üretim Şirketiyle olabilir çünkü, çok az bir
hisseyle, ne sermaye artırımlarına katılmış ne bir şey, Baraj yapım işini kendisinin başka bir şirketi
üzerine libor arrtı onla, yahu arkadaşlar bildiğiniz gibi değil, bu adam bana liboru öğretti, enerjiye
girdim, bu libor artı on dünyanın hiç bir yerinde gerçekleşmeyecek bir fiyat, sonra Genel Kurul için
verdiği adresi o gün tatil etti, noterle, şunla bunla merdiven sahanlığında Genel Kurul yapıldı da,
Şükrü bey de (Karatepe), iyilikle olsun diye Faruk abi, Faruk abi filan deyince, bu adam bizi iyice bebe
zannetmiş olmalı, Şükrü’ye söyledim, bu adam saf dışı kaldı...
Daha ne olsun, bundan büyük sıkıntı mı olur? Fakat Serbest Bölgenin kurulduğu bu yedi
milyon metrekarelik bataklık arazi de dahil olmak üzere, gerek Orman İdaresinin Otogar olan arazisi,
gerek şu anda ne olduğunu bilemediğim Şeker Gölü ve Keykubadiye Sarayı civarı ve gerekse Şehir
Hastanesi ve Cırgalan’a kadar doğusu ile daha başka bir iki yer bana hep Hakan Taşıyan’ın Güz Gülleri
şarkısını hatırlatıyor, veya kendimi “Güz Gülü” gibi hissediyorum; (Hele ki öte dünyalı bir dinimiz
var!...) O şarkının bir bölümü şu şekilde:
“Hiç bahar yaşamadım
“Ya sevmeyi bilmedim yıllarca
“Ya sevince geç kaldım !... “
Bekir abiden bu hikâyeyi dinleyince dikkatimi çekti, başka bir “Faruk abi, Faruk abi”
diyenlerden birisi olmalı Hami K. yazmış Kayseri Yeni Haber gazetesinde bu Marabalıktan Sanayi
Toplumuna Geçiş kitabı hakkında, şöyle diyor:
“...... İlkleri gerçekleştiren kişi Arif Molu’dur... Şehrimizde üniversite mezunu yok denecek
kadar az olduğu bir dönemde dört oğlunu, kardeşini hem de Almanya da okutan da

Arif Molu’dur. Birlik Mensucat Fabrikası, Orta Anadolu, Şeker Fabrikası, Karsu Tekstil Fabrikası hep
onun öncülüğünde kurulmuştur. Pek çok Kayserili müteşebbise yol gösterip, teşvik edip cesaret
verende odur... Yaptıklarını yazmaya
kalksam sayfalar yetmez.
“1976 yılı ortalarına doğru T. Elektrik Kurumundan ayrılıp yeni kurulmuş olan Karsu Tekstil
Fabrikasına geçince tanıdım Molu ailesini. 8 yıla yakın Kayserinin ilk Cumhuriyet dönemi girişimci,
müteahhit ve sanayicisi olan, 1926’larda Kayseri Ankara, Sivas demiryollarını yapan gerçek anlamda
Ağa olan Arif Molu’nun oğulları Sait, Faruk, Metin, Mustafa Molu’nun girişimciliği ile çok ortaklı,
yoktan var edilen bir fabrikadır Karsu. “
Akşam bayağı uzadı, fakat dediğim gibi bazıları tekrar olmakla beraber çok şey konuşuldu,
Nuh Ali beyin küçük oğlu Harun Talas Belediye Başkanlığına aday olmuş, burada bir beis yok da partisi
için (Saadet Partisi), “benim sonradan haberim oldu” deyince Nuh Ali abi, Bekir abi de;
-Seninle başından istişare etmemiş olması iyi olmamış, Nuh Ali bey, dedi...
Sonra, Mustafa Tekelli, Urfa Büyükşehir Belediye Başkan adayı Zeynelabidin Beyazgül için,
“Türkiye genelinde oy oranı olarak Memduh Büyükkılıç beyi geçecğiz” diyormuş dedi ve yeni bir konu
açmak adına sözü Başkanlık sistemine getirdi, Tekelioğlu;
-Yanlış anlaşılıyor, Mustafa bey, dedi, Nihat Z.’den Ekonomi Bakanı olmaz. Bekir abi;
-Şakası yok Allah razı olsun ve rahmet etsin, içeride ve dışarıda Türkiye ile ilgilenenler Üstad
Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü kitabında kaleme almış olduğu Başyücelik Devleti önerisini konuşuyor
arkadaşlar, eksiği olabilir şu bu fakat bu oldukça öanemli sayılmalı. Ben de;
-Kararların alınmasında KHK’lar ile veya bir türlü pratikliğin iyi olduğu yıllar önce konuşuldu,
burada da yazıldı fakat işin içine siyaset girince Demirel’in “dün dündür, bugün bugün”’ünü
geçemedim, ayrıca koalisyonlar için, önceden seçimlerden sonra kurulacak hükümetler için yapılırdı,
şimdi örnekleri görüldüğü ve daha o zamanlardan söylendiği gibi seçimlerden önce yapılıyor. Bizde de
giderek iki parti kalacağa benziyor, dedim!...

HACEM DEDEMİN BİTMEYEN İDARESİ...
Veya Fazile sittinin bir kuru şeyi!...
16 Şubat 2019 akşamı İbrahim abide oturduk. Akşamın sonunda Nuh Ali beyle birlikte
arabalara doğru giderken, “akşam durgundun Nuh Ali abi, bir problem mi var?” dedim. Patladı;
-Yahu, herkes her şeyi yapar normal, çocuk insanları kıramadı aday oldu ya, görüyorsun bütün
taraf etraf PKK’lı... Bu nasıl bir iş? Harun Talas’ta dolaşırken, tanıdığı bir manav ilgilenir ve “bütün
oylar Harun’a” diye bir tivit atar, yahu Kasap inanılır gibi değil yarım saat geçmeden zabıtalar dikilir ve
“bir daha böyle bir tivit mivit görmeyeceğiz, dükkanını başına yıkarız!...” derler. Bildiğin bir kitapta
böyle bir şey yazıyor mu, söyle Allah aşkına Kasap?

Evet gördüm, siyaset kitabında diyemedim de, Bekir abinin “cepheyi korumak lâzım” tezinden
gevelemeye çalışırken yol bitti, araçlara geldik, ayrıldık.
Oturmada da Mustafa Tekelli, Mustafa Tekelioğlu’na abisi Mehmet Tekelioğlu’nun yazısını
sordu:
-Okudun mu Mehmet abinin yazısını, dedi. Yazacaktım Ankara’dayken bunları neden
söylemedin diye!... Mustafa Tekelioğlu da:
-Okudum tabii, Mustafa bey, dedi. Sonra Tekelli, Bekir abiye de yazıyı okuyup okumadığını
sordu, Bekir abi:
-Okudum, yazıda bir şey yok Mustafa, ABD üzerinden Ankara’yı eleştiriyor, inceden inceye!...
Mustafa Tekelioğlu ile yanyana oturuyorduk, doğrusu benim bahsi geçen yazıdan haberim
yoktu, Tekelioğlu:
-Sana gönderemedim, değil mi Mehmet bey, dedi ve telefonundan gönderdi. 15 Şubat 2019
günü Ocak Medyada yayımlanan yazı şu şekilde:

“Ülkedeki en büyük komplo: Başkent”
Amerika’nın kurucu babalarından olan George Washington iki dönem başkanlık yaptıktan
sonra çiftliğine döner ve başkanlığı iki dönemle sınırlayan geleneği başlatmış olur. Tunçdemir, 1981-
1989 yılları arasında Amerika’nın kırkıncı başkanı olarak görev yapan Ronald Reagan’ın bir sözünü
aktarıyor:
“Kurucu Babaların öngöremediği tek şey, ülkenin, günün birinde, tek amaçları bir sonraki seçimde
yeniden seçilmek olacak profesyonel politikacılarca yönetileceğiydi.“
Görevi biten Başkan ya da diğer bürokratik elitin Washington’dan ayrılamayışı, Trent Lott adlı bir
senatöre izafe edilen iki sebeple izah ediliyor yazıda. Tunçdemir şöyle yazıyor:
“Burası bütün problemlerin düğümlendiği yer. Mücadele ettiği politik konularda bir değişime yol
açabilmek için civarda olmak gerektiğine inanıyor. Ve [Lott] daha samimi gerekçeye geçiyor: ‘Başkent,
paranın olduğu yer. İnsanları genellikle bu şehirde tutan bu’”.
Cemal Tunçdemir daha sonra ‘Başkent aşkı’ diye bir kavram üzerinden Washington’un bitirici
cazibesini açıklıyor.
Obama’nın 2008 seçim kampanyası bizde de çok konuşuldu ve küçük yığınların büyük sermayeyi alt
edişine bir örnek olarak yorumlandı. İnternetin ne kadar etkin kullanılabildiğine de misal olarak
sunuldu. Cemal Tunçdemir buna dikkat çekerek şöyle bir tespite yer veriyor:
“ABD Başkanı Barack Obama ve arkadaşları, adeta bir ‘devrim’ gibi görülen 2008 zaferlerine giden
süreçte, demokrasinin en önemli sorunu haline gelmiş bu ‘başkent kültürüne’ duydukları tepkiyi
yükseltiyorlardı.”
Tunçdemir, yazının ilerleyen bölümlerinde bakın ne diyor:

“New York Times gazetesinin pazar dergisinin Washington DC temsilcisi Mark Leibovich, 2013 yılında
yayınladığı, ‘This Town (Bu Şehir)’ adlı sarsıcı kitabı ile ABD başkentinin ‘ensestik ekolojisine’ müthiş
bir ayna tuttu. Çok büyük yankı yapan bu kitabına konu ettiği gazeteci, politikacı ve analistler,
dünyanın her başkentindeki benzeri karakterlerin birer örneği gibi.”
ABD Başkanı Trump’ın ‘Kürtleri vurursa Türkiye’yi ekonomik açıdan mahvederiz’ yolundaki ifadesi
kadar geçmişte Türkiye’yi rencide eden bir tavır olmuş muydu, hatırlamıyorum. Trump her ne kadar
önceki başkanlardan farklı bir tutum sahibi olsa da böyle demeye cesaret edememeliydi. Ancak Rahip
Brunson meselesindeki ikircikli tavrımız başta olmak üzere Amerika ile iyi gitmeyen ilişkiler böyle
tahammülü zor bir durum hâsıl etmiş gibi. O halde bütün bunlardan kaçınmak için Washington’u iyi
tanımak gerekiyor.
Obama’dan sonra bizdeki trollerin Trump’a önce ne kadar övgüler dizdiğini, sonraları beğenmedikleri
söylemlerine sövgülerle mukabele ettiklerini hatırlayalım. Amerikan tarafının bunları not etmediğini
söyleyebilir miyiz?
Şimdi Cemal Tunçdemir’in tespitlerine dönelim yeniden. Şöyle anlatıyor yazar:
Obama kampanyasındaki arkadaşlarının dikkatini sık sık, halka, ‘bu makama ihtiyacı olmayan adaya
oy vermeleri’ mesajını vermenin önemine çekiyordu. Öyle ki 2004’te Senato’ya ilk kez seçildikten kısa
bir süre sonra bir başka senatör arkadaşına, ‘Senato’da görevim bittikten sonra bu şehirde kalmaya
devam edersem beni vur’ diyecekti.
İktidar sahiplerine yanaşmak isteyen çok olur. Akıllı muktedirler bu tipleri vaktinde teşhis eder ve
kendinden uzak tutar. Burada liyakat bahsi öne çıkar. Yine de muktedirlerin aykırı söz sahiplerine
tahammülde zorlandıklarını gözden kaçıramayız. Bakın bu konuyu nasıl ele almış Cemal Bey:
Obama’nın 2008 kampanyasının üst düzey bir yöneticisi, This Town yazarına, başkentten, ‘Suck-up
City’ diye bahsediyor. ‘Suck-up’ sıfatı iki anlama gelebilir. Öncelikli anlamı, yalakalık yapmak. Mutlu
etmek istediğiniz, daha doğrusu, kariyer yolunuzdaki makamlara konumlanmış kişi veya kişileri
‘yalarsınız’. ‘Günümüz profesyonel politikasının anne sütü’ diyor bu yalakalığa This Town yazarı ve
ekliyor: ‘Yalakalık, oksijen gibi başkentin olmazsa olmaz bir unsurudur.’
Obama’nın seçim kampanyasının ne kadar başarılı olduğuna değinmiştik yukarıda. Cemal Tunçdemir
çok ince bir noktayı yakalamış. Bakın nasıl:
Obama’nın 2008 seçim kampanya stratejisinin ana mimarları Gibbs, Pfeiffer, Plouffe ve Axelrod
‘başkent’e karşı bir retoriğe bina etmiştiler bütün stratejilerini…./ Obama’nın ekibinin karşı olduklarını
söyledikleri başkent, ‘çıkarcı, bencil, kendine yontucu, kendini ayakta tutmaya çalışan’ tiplerin
egemenliğindeki başkentti. Yani, aslında başkentte yükselmeye çalışan herkesin bir şekilde dönüştüğü
bir karaktere taarruz ediyorlardı.
Washington’un etkili araştırma kurumlarından Brookings Institute uzmanı Shadi Hamid’in Temptation
of Power adlı kitabını duydunuz mu? Türkçeye çevrilmedi diye biliyorum. Mustafa Akyol, kitabın adını
Türkçeye “Güç Ayartmaları” diye çevirmiş. Ben “Gücün Baştan Çıkarıcı Etkisi” veya “Baştan Çıkarıcı
Güç” diye çevirmiştim bir yazımda Her ne kadar Hamid bu ifadeyi daha çok İslam Ülkelerine atıfla
kullanıyorsa da baştan çıkarıcı güç her yerde etkisini gösteriyor. İşte Tunçdemir’in yazdıkları:

‘Suck-up’ın diğer anlamı ise ‘içine çekip yutmak’tır. Başkent, insanı yutar. Obama’nın adamları
kendilerinin ‘suck-up’ city’nin çekiciliğine kapılmayacaklarını iddia ediyorlardı. Bataklıkların üzerinden
uçarak geçeceklerdi. Ne var ki, Obama göreve başladıktan kısa süre sonra ‘başkente direneceğiz’
iddiası yalan oldu. Obama’nın ekibindeki isimler gazetelere haber oldular. Magazinlere konu olmaya
başladılar. Başkentin, yıldızlı, şaşaalı günleri onlar için de başladı. Seçim kampanyalarında
eleştirdikleri insanlara dönüştüler. Obama’nın eski sözcüsü Gibbs yıllar sonra, ‘bize ne oldu böyle?’
diye tartıştıklarını anlatıyor. Ona göre başkentin, sadece kendi seslerini duyabildikleri ‘medya yankı
iklimi’nde kayboldular. Gibbs, kendi aralarındaki bir toplantıda, ‘kabul edelim ki hepimiz bir şekilde
değiştik. Veya daha doğrusu, başkent hepimizi değiştirdi’ dediğini aktarıyor. Başkent, bir kez daha
yalayıp yutmuştu, kendini fethetmeye gelenleri…
Peki, Ak Parti içinde de böyle bir muhasebeye ihtiyaç var mı acaba? “Bize ne oldu böyle?” demek
gerekiyor mu? Siz böyle bir durum müşahede ediyor musunuz? Enflasyonun, faizin, döviz kurlarının
bugünkü vaziyeti derin bir muhasebeyi gerektiriyor mu dersiniz? “Biz nerede hata yaptık mı demek
doğru, yoksa her kötü gidişi meçhul güçlere bağlamak mı doğru? Demokrasi, hukuk ve insan hakları
karnemiz niye zayıflarla dolu?
Cumhuriyetçi Partili Oklahoma Senatörü Tom Coburn’dan aktardıkları da önemli yazarımızın:
Uyuşturucu bağımlılarını tedavi eden bir doktor olarak Coburn, insanlardaki, güce temayülü, morfin
bağımlılığına benzetiyor: ‘Tıpkı morfin gibi iktidar da onu elde edenlerin hissiyatını kör eder ve
muhakemelerini zayıflatır. Bu da politikacıların hem karakterlerinin hem de demokrasimizi yıkıma
uğratan kararlarının ana sebebidir.’
Tevazu sahibi olmak olgun insanların işidir. İşin tuhafı da kimse tevazuu başkasına bırakmaz.
Tevazudan bahsederken bile benlik duygusunun baskın olduğu nice vaka biliriz. Üstelik bu “ben”
genişledikçe genişler ve bazen ‘biz’ halini alır. Artık önemli meseleler ben ile değil biz ile yankı bulur.
Amerika’da da varmış böyle haller:
Başkent bir yönüyle bir ‘benkent’tir. Zira hastalıklı başkent kültüründe her şey ‘ben’ üzerine
kuruludur. Herkes, her durumda sadece kişisel olarak ne kazanacağının, ne kaybedeceğinin hesabını
yapar. Senatör Lieberman’ın danışmanı Marshall Wittman, ‘başkentte kendi adınızdan daha tatlı bir
sözcük yok’ diye anlatıyor bu mayhoşluğu… Gazetelerde adını okumak, televizyonlarda duymak
müthiş bir keyif verir sahibine./…/ Bunun dolaylı sonucu olarak başkent kültüründe, ‘vefa’ diye bir şey
yoktur.
Cemal Bey bir de kimlik hırsızı sendromundan söz ediyor. Biliyorum, çok uzun oldu ama sonuna
geldik. Şöyle:
This Town yazarı, psikolojide ‘kimlik hırsızı sendromu (impostor syndrome) denen hastalığın,
başkentin herkese bulaşan psikolojik nezlesi gibi olduğunu belirtir. Yani, gerçekte kim olduğunun veya
çapının büyüklüğünün ifşa olacağı korkusu. Çünkü başkentte ehliyetli ve hakkıyla bir yere gelen insan
çok azdır. Herkes bu psikolojik gerilimi yaşar. Sahtekârlığının, yetersizliklerinin, eksiklerinin ifşa
edileceği korkusu bünyelerinden hiç eksik olmaz. Kimse kimseye gerçekte güvenmez./…/ Başkent
insanını, alkışlanmak kadar motive eden ikinci şey unvanlarıdır. Başkent insanının adı değil statüsü
olur. Televizyonlara çok çıktıklarından dolayı herkesin tanıdığı kişiler bile kendini tanıtırken, ‘profesör
doktor’, ‘daire başkanı’, ‘idare amiri’, ‘grup başkanvekili’, ‘başkan yardımcısı’ vs gibi unvanlarla tanıtır.

En gayriresmi konuşmalarda bile ‘bakanım’lar, ‘vekilim’ler, ‘müdürüm’ler, ‘paşam’lar ve daha nice
unvanlı hitaplar havada uçuşur. Başkent insanı, unvanı anılmadığında kendisini çıplak hisseder.
Size yazının tamamını okumanızı öneriyorum.
Bir merakımı da fısıldayayım size: Cemal Tunçdemir, Washington’u bildiği kadar Ankara’yı da biliyor
mu yoksa?”
İlâhi Mehmet Tekelioğlu abi, Neyzen Tevfik ahaliye Hanya’yı Gonya’yı “Kime sordumsa seni”
diye anlatalı neredeyse yüz yıl oluyor, Cemal Tunçdemir de duymuştur bir yerlerden!...
Nereden girdik bu mayınlı araziye, halbuki İbrahim abinin özenli ikramları ve Mustafa
Tekelli’nin “AVM’lerin merkezde kümelenmesi yanlış, esnafı bitirdi” cümlesiyle konu açarak ne güzel
başlamıştı akşam?... Ne kadar yuvarlak ve genel geçer bir konu değil mi, ben dahil bu alanda top
çeviremeyen kimse olamaz!... Hemen daldım:
-Sokak, AVM’lerin konforunu sağlayabilirse canlanır.
Güvenlik zor dediler. Kazancılara yapılan pleksiglas tonoz benzeri İspanya veya İtalya’da
hazırlanan bütün bir çarşının üstünün kapatılma projelerinden söz edildi... Vaktiyle Kapalı Çarşı
tonozlarının ideolojik nedenlerle yıkıldığı, daha sonra yeniden kapatıldığı söylendi...
Bu arada Mustafa Tekelli:
-Yarası olan emniyetten, biz esnaf da maliyeciden çekiniriz deyince Mustafa Cabat hoca,
maliyeci-şempanze fıkrası anlattı, şempanze orman ahalisine uyup maliyeciden kaçarken düşünmüş,
“lan ben neden kaçıyorum, benim kıçım açık, hanımın kıçı açık, oğlanın kızın kıçı açık, ana baba dersen
öyle, kaçmıyorum anasını satayım, üstünde dairesi, sırtında kürkü olanlar kaçsın!...”
Belediye geç de olsa Çarşının büyük bir bölümünü araç trafiğine kapayarak veya
sınırlandırarak yayalaştırdı, mevsimine göre kaldırımlara “kırmızı halı” serdi. Sağlık, güvenlik, oturma,
dinlenme daha ne olsun, buluşma yerleri düzenledi vb...
Kamusallık nasıl anlatılır ki?
Bekir abi, Yer Altı Çarşısından örnek verdi:
-Adamın vitrininde yirmi tane spot var, “koridor karanlık” diyor...
İbrahim abinin meşhur “Şam toprağı” ifadesi var, bu durum tam öyle, kapının dışı “Şam
toprağı!...”
Sahabiye Kentsel Dönüşüm Projesi konuşuldu, yani ilgili tasfiye veya fiyat farkı KHK’ları.
Mustafa Tekelioğlu:
-Biz burada taşeron firmayız, biraz bekleyin dediler... Anladığım kadar iş domates, biber,
patlıcanın çok ötesinde... Bekir abi de:
-Domates, biber, patlıcana takılmamak lâzım, sokaktaki insan öyle rahatlıyor, ben adamla
(Sahabiye müteahhidi) konuştum on, onbeş milyon zarar olsa bile bırakmayı düşünmüyoruz,
noktasındalar, dedi.

Mustafa Tekelli:
-Hükümet iş başında, bakanlar bürokratlara fırsat vermeden alınan kararlarda doğrudan etkili.
Yine ben, yine Mustafa Tekelli’ye:
-Ama o bakanların Adana Mutabakatından haberi olmamış, bürokratlar vermemiş demek ki,
Putin söyleyince sayın Başkan Recep Tayyip Erdoğan bey dilinden düşürmüyor, deyince, Mustafa
Tekelli:
-Atladı yani, dedi...
-Bilemem de, dedim, Sedat Ergin Hürriyet’te, Putin Suriye’de kendisinin gündeme getirdiği bu
Adana Mutabakatını ileri sürerek Erdoğan’la Esad’ı yanyana getirmek istiyor, İran ise bu duruma pek
razı görünmüyor, Güvenli Bölgeye “evet” dese de diyor!...
....
Söz büyük ama söyleyene bak sen, şu kadar yıl sonra Suriye’de gelinen noktanın, aktarılan bu
kadar derli toplu özeti ağalarca pek değil, hiç ilgi görmedi!...
Geç saatlerde Bekir abi, Temel Karamollaoğlu’nun hal ve hareketlerini, söylemlerini normal
karşılayan arkadaşlara (biraz Mustafa Tekelioğlu’na biraz Nuh Ali abiye, Hayrettin abi beni de bu
(müspet) muhalif gruba dahil ediyor, illâ İkindi namazının sünnetini sorduracak kendine) Abdullah Gül
beyin Recai Kutan karşısında aday olduğu Refah veya Saadet Partisi Kongresinden söz etti:
-Ben Kayseri yönetimini, Mahmut A.’ı bilemem, bir şey de söylemem ama o Kongrede Saadet
Partisi trollerinin Abdullah beye söylemedikleri kalmadı, en galiz şekilde küfürler edildi, ben
oradaydım!...
Partilerin birbirinden ne farkı ola ki, her yer trol....
“NEDEN 21 PARE DEĞİL?”
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın son ABD ziyaretinde ABD’li yetkililer sayın Bakanı 19 pare
top atışı ile karşılamışlar, sayın Bakan da böyle söylemiş:
-Neden 21 pare değil?
ABD’nin protokol kurallarını bilemiyoruz, bir bakıyorsunuz koskoca bir devlet başkanını bir
dışişleri yetkilisi ile veya bir vali ile dahası beşinci dereceden bir memur ile karşılayabiliyorlar. Akla
ülkeler arası ilişkiler geliyor, temsil ettiğiniz ülkeye verilen önem...
2 Mart 2019 akşamı Bekir abide oturduk. Bekir abi bu hadiseyi anlatınca bunları düşündüm,
bir de; 21 pare topun devlet başkanlarına atıldığını göz önüne alarak bizim sayın Devlet Başkanını...
Aslında Milli Savunma Bakanı oturma gündemine, Mustafa Tekelli’nin geç saatlerde bana
ısrarla, hükümet sisteminde bakanların durumunu sormasıyla girdi. Ben istenen cevabı veremeyip,
kem küm edince;

-Milli Savunma Bakanını da mı göremiyorsun, öncekilerin Genelkurmayla-Hükümet arasında
postacı olduğunu bilmeyen yok, kaldı ki sen eli kalem tutan bir arkadaşımızsın, ben de seni okuyorum,
yahu Mehmet hiç söyleyeceğin bir şey yok mu?
-Var dedim, askerlik süresini kısalttı, bedelliyi sürekli hale getirdi...
- Peki profesyonelliğe geçiş?
-Evet...
Aynı soruyu Cabat hocaya sordu, O da, dik duruyor, ABD’lileri falan pek taktığı yok gibi, dedi...
Bekir abi ise sayın Bakan için; katıldığı bütün toplantılarda Rusya’da olsun, ABD’de olsun veya
Nato’da başka yerlerde hep aynı sözleri söylüyor; “Suriye’nin kuzeyinde kim olur, kim olmaz
konuşulur ama biz mutlaka olacağız!...” bu çok önemli, dedi.
Sonra sayın Bakanın Ağrı’da yaptığı bir konuşmayı, Bekir abi telefonundan dinletti; sayın
Bakan bu konuşmasında; PKK’lılarla Kürtlerin karıştırılmaması gerektiğine, “Kürt-Türk kardeşliği” veya
“Son terörist yok edilinceye kadar mücadelenin süreceğini” söyledi. Bir kere bile “Efendime
söyleyeyim” demedi..
Bir ara Mustafa Tekelli Cabat hocaya telefonundan (hoca, facebokundan diyor) bir yazı
okuttu; Roger Garaudy, anladığım kadar bütün dinleri, izm’leri dolaşmış İslâm’da karar kılmış Fransız
bir düşünür, Medeniyetler arası ittifak diyor galiba, koskoca âlim adamın dinler arası ittifak diyecek
hali yok, bir de dikkatimi çeken herkesin İslâm olmak mecburiyeti olmadığını söylemesi... (En iyisi
bunları bir bilene sormak lâzım)
Ve Yeni Bir Parti...
Bir karşılığı olmadığı gibi konuşulması da doğru değil dendi. Esasen ilgililerden bir açıklama da
yok, canı isteyenler olabilir, provokatörlük bin türlü...
Mustafa Tekelli’ye Ahmet Davudoğlu seni sever, böyle bir çalışması olsa sana bilgi vermez mi,
deyince;
-Yahu bir durun, tabii ki verir, ben Bekir abi ne diyecek diye bu meseleyi açtım, değilse Ahmet
beyden de Abdullah abiden de böyle bir hareket beklediğimizden değil, biz Üstadın torunu için
bunların Adapazarı’nda yaptıklarını, canlarını nasıl ortaya koyduklarının canlı şahidiyiz... (Ah hocam ah
bir kedim bile yok, vakıa sana sordum senin de bir kedin yokmuş!...) Bekir abi:
-Ortada söylentiden başka bir şey yok Mustafa, amma Abdullah beyin Başkanlık seçimlerinde
şöyle olursa böyle olursa diye yalpalaması, bir yerlere yazılmıştır, unutulmaz...
Akşam böyle derin konulardan önce, Bekir abinin futbol, voleybol ve basketbol liglerinde
puanlamanın nasıl yapıldığını izah ederek başlamıştı. Mustafa Hasbaşkan sormuş olmalı ki O’na doğru
anlatıyordu;
-Voleybolda yenilen takıma bir puan verilir, Mustafa, diyerek. Sonra basketbol ve futbol
liglerindeki puanlama sistemini açıkladı ve:

-Futbol liginde dedi, ikinci yarı sonrasında bakılır, meselâ 24. haftada 24 puanı
yakalayamamışsanız durumunuz kritik demektir. Bu hafta sayısının iki katı yani 48 civarında bir puan
yakalanmışsa şampiyonluk adayısınız...
Türkiye’de puan sistemi voleybol, basketbol ve futbol liglerinde halen şu şekildedir.
Voleybolda; 3 – 0 ve 3 – 1 galibiyetle sonuçlanan müsabakalarda galip gelen takıma (3) puan,
3 – 2 galibiyetle sonuçlanan müsabakalarda galip gelen takıma (2) puan,
2 – 3 sonuçlanan müsabakalarda mağlup olan takıma (1) puan,
1 – 3 ve 0 – 3 sonuçlanan müsabakalarda mağlup olan takıma (0) puan verilir.
Basketbolda; Türkiye Basketbol Ligleri'nde galibiyete 2 puan, mağlubiyete ise 1 puan
verilmektedir.
Futbolda ise; yapılan müsabakalarda kazanan takıma 3 (üç), berabere kalan takımlara 1 (bir)
puan verilir ve kaybeden takıma ise puan verilmez.
Mustafa Tekelioğlu bu akşam oturmaya katılamadı, valideleri teyzehanım hastanede
yatıyormuş, telefon ettik, “Bir haftalık yoğun bakımdan sonra durumu daha iyi” dedi. Allah iyiliğini
versin, amin...
Bakın unutuyordum, Cemil Meriç bahsi nereden açıldı, kızları Ümit hanımdan olmalı, Mustafa
Tekelli, Ümit hanımın bir kitabından söz etti; “Babam Cemil Meriç”. Kitabın bir bölümünde Ümit
hanım, gençlik yaşında, babası ile annesinin kendisini karşılarına alarak; “arkadaşların, yediğin, içtiğin
inançların dahil senin hiç bir kararına karışmayacağız” demişler. Ümit hanım, tesettüre ilişkin;
“kapandıktan sonra üniversite ile ilişiğimi kestim...” demiş... Mustafa Cabat hoca;
-Benim zamanımda (1970’lerin ikinci yarısı) Cahit Tanyol’un asistanıydı, dedi.
Murat Yerlikhan, Mustafa Cabat hocanın “benim” dediği zamanlarda Cemil beye haftanın
belirli günleri evinde kitap okumaya giderdi... Cemil bey derlermiş ki:
-Falan rafın şu tarafında şu isimli bir kitap var, şu sayfasından itibaren oku bakalım...
Murat, Cemil beyin Necip Fazıl Kısakürek hakkındaki düşüncelerine ilişkin ise, şu anısını
anlatıyor:
-Yine bir gün Cemil Meriç’in Erenköy’deki evine gittim. Daha önceden Cemil Meriç’in Üstad
Necip Fazıl’ın yanına gittiğini duymuştum. Cemil bey diğer odadayken eşi Fevziye Hanım’a: Dün Necip
Fazıl’ın yanına gittiğinizi duydum ve neler olduğunu çok merak ediyorum.” dedim.
Fevziye hanım: “Necip Fazıl, Cemil Meriç’e: “Cemil buzdağı gibisin. Tabanına varmak istiyorum,
ulaşamıyorum.” dedi.
Cemil Meriç ‘Bu Ülke’nin yeni baskısını NFK’ya gönderirken şunları yazmıştı: “Necip ve Fazıl
Üstadıma” Aralarında fazla samimi bir hal olmasa da, bir dostluk vardı.

Bir gün Cemil Meriç’ten, kendisiyle Necip Fazıl’ı karşılaştırmasını istedim. O da: “Ben bilim adamıyım.
O ise iman adamı. Kendisi çok dolu bir insan. Bütün ruhunu Arvasi inşa etmiş. Arvasi’yi çekerseniz,
geriye bir şey kalmaz. Kendisine yaklaşmak istedim. Beraber çalışmak istedim. Fakat o istemiyor.
Türkiye’de ben de dahil saf petrol alevi yoktur. Yani devamlı ısı ve ışık veren beyinler yoktur. Karanlığı
daha da kesiflendiren şimşek pırıltıları vardır.”
Üstadın Cemil bey hakkındaki görüşleri ise; "...iç gözleri daha iyi görsün diye dış gözlerini
Allah’ın görmez hale getirdiği hakiki İslâm münevveridir." dedikleri bilinir. Mustafa Cabat hoca:
-Üstad, Cemil Meriç’ten söz açıldığında; “Batı medeniyetine hakim tam bir entelektüel”
derlerdi, diyor.
Bir anı da benden; yine Mustafa Cabat hocanın zamanlarında Murat’ın davetiyle İstanbul
Cağaloğlu’nda yanılmıyorsam Aydınlar Ocağına gittik, Cabat hoca vardı, Bekir abi vardı, rahmetli
oldular Ziya Olgunharputlu ve Murat’ın arkadaşı voleybolcu Hamdi Zeyrek var gibiydiler, ben vardım,
tam hatırlamıyorum Seyyid Ali vardı, Mustafa Tekelioğlu, İbrahim Ulueren ve Yaşar abi olabilirler,
Galip var mıydı hülâsa yedi sekiz kişi Cemil Meriç konuşma yapacak diyerek gittiğimiz toplantıda,
Cemil Meriç kızı Ümit hanımın yönlendirmesiyle (çünkü, Cemil beyin gözleri görmediğinden
konuşmaları esnasında gayri ihtiyari kırk elli kişilik salona yan dönebiliyorlardı) konuşmasını
tamamladıktan sonra bir emekli general söz aldı, bu general Kayseri’de de esaslı(!) bir şekilde görev
yapan Faruk Güventürk’müş, konuştu konuştu ne anlattı hiç bir şey yok aklımda ama, gereksiz bir
ahbes övücülüğü yapmaya başlayınca, arka sıralarda oturan biz, hep birlikte salonu tak tak terkettik.
Murat’ın söylediğine göre; Cemil bey Ümit hanıma sormuşlar, “generalin konuşması
sırasındaki gürültü neydi?” diye. Ümit hanım da:
-Arka sıralarda oturan yedi sekiz genç salonu terketti, galiba Murat’ın arkadaşlarıydı, demiş.
Cemil bey:
-Onları tebrik ederim, tam bir aydın tavrı idi!...

MERMERDE ZİRVE VEYA LEYLEĞİN ÖMRÜ!...
Bu akşam İbrahim abi günündeydi, anlattı da anlattı, neler yoktu ki, altmış yetmiş yıllık
yaşanmış siyaset...
-Ankara Mamak’ta askerdim, Eskişehirli bir asker arkadaşım bir haftasonu bir sohbete
götürdü. Mevlüt amca, öylesine içten sohbet etti ki, gece saat ikiye kadar ağladık. Sohbet bitince;
“İbrahim’i bırakmayın, Kayseri’de çalışsın!...” demiş.
-İlk saatçiye (Mustafa D.) söyledim, yan bacanak Özpaçacı vardı, sonra asitci vardı, bakırcı
Mustafa abi, Mayda Yusuf, Emin abi vardılar. Hepsi de canı gönülden çalıştılar.
İbrahim abi Süleymancı, Kur’an-ı Kerim’in unutturulmaya çalışıldığı bir dönemde Kur’an
Kurslarıyla buna mani olmaya çalışan Süleyman Efendi’ye intisaplı. Diyor ki:
-Efendi Hazretleri Menderes’e demiş ki, Ayasofya’yı namaza aç!... Cevap;

-Beni asarlar!...
-Seni zaten asacaklar, ama Ayasofya’yı ibadete açarsan Allah’tan al sana yüz sene ömür!...
Menderes’in asılmasına iki sebep söylermiş, Süleyman Efendi;
İlki Bağdat Paktı, ikincisi de, “Bu ülkede Müslümanlığın bütün icapları yerine getirilecektir!...”
sözü.
Mehmet Özgüneş, her ne bakanı idiyse, Başbakan Bülent Ulusu ile görüşüyor “mevzuu” diyor
İbrahim abi; “bizim Süleymancılık...” Başbakan bu işin bitirilmesini emredince;
-Biz diyor devletiz. Kıbrıs’a gideceksek bu çocuklarla gideceğiz!...
16 Mart 2019 akşamı Hasbaşkan’da oturduk. Bizim Hasan’ın kızı oldu, Venüs. Oturmaya geç
katıldım, Bekir abi, sabundan bahsediyordu, Bıttım sabunu fındık yağından yapılıyormuş, her bir
derde değilse de çok derde derman oluyormuş... Kızın adının Venüs olduğunu söyleyince bilirim ya
bundan hiç memnun olmayan Mustafa Tekelli, “büyük konuştun mu Mehmet?” dedi.
-Kesin, dedim, konuşmuşumdur. Başka bir şey söylemedim, ayrıca bu öte dünyalı
medeniyette ismin, hesabın yarısına denk geldiğine dair kıssalar dinlemişliğimiz de bulunmakla
birlikte bütün bunları, burası âlimliğin yeri değil diyerek şimşek hızıyla geçtim ve şunu hatırladım;
vaktiyle (1995’lerde bir gün) belediyede, encümen üyeleri, birlikte internet kafeleri denetliyoruz, reis
vekili İbrahim Köprü, Mümin Yetkin var, İlhan Karacalar var, Zeki Yeltekin abi var, kambersiz düğün
olur mu ben varım. Bir takım eksikleri olan bir kafede, sahibi genç bir çocuk, beni gözünden kestirmiş
olmalı ki, yaklaşarak:
-Başkanım bir iki gün müsaade edin buraya İslâmî bir ad koyayım!.... Heyetten bazıları kafenin
adını beğenmemişlerdi, her ne idiyse adı, bu ne alafranga ad diye söylenmişlerdi ama doğrusu
delikanlıdaki “İslâmî ad” cesaretine veya pervasızlığına şaşırmıştım:
-Ne ad koyacaksın delikanlı, dedim, Hicret, Mekke, Medine, Kuba, Miraç, Ebaazer?.
-Hepsi olur ne derseniz başkanım, demez mi?
Evet, değil mi, ne önemi var, hepsi olur!...
Ben bu düşüncelerle 25 yıl gerilere gitmişken, bu arada Mustafa Tekelli, bir konu açmak için
sabırsızlanıyor, sabunun da, Süleymancılığın da bir an önce bitirilmesini istiyordu. Bu hali “abi
tamamladıysanız” şeklinde bir iki kere söz istemesinden belli oluyordu...
Bekir abi Mustafa Tekelli’yi duymazdan geliyor, İbrahim abiye soruyordu;
-Tek gâye Kur’an mı, siyaset ne oluyor o zaman?
-Mecburen seçim zamanlarında bütün siyasilere kimine açık, kimine kapı arkasında destek
sözleri veriliyor, şöyle böyle deniyordu!...
Sonra, daha önce Bizim Oturma’da sözü edilen Nusret abi konuşuldu, tahtacı nam el arabacı
bir adamdan söz edildi, şu anda Cemaat’ın liderlerinden söz edildi, bir takım Alihan’lardan...

Zirve de konuşuldu tabii... “İsmail K. mermerin diliydi” diyor İbrahim abi, “Ankara’da olduğu
için her bir havadis ondaydı. Ahmet T., Seyfi olurdu, ben ve bir de M. Ekinci... Sabaha kadar vatanı bir
türlü kurtaramazdık... İte derlermiş ki diyor, şu b.ku yemeyeceksin!...”
-Mermerin üstünde olsa da mı? Dermiş it. (Pek anlayamamıştım ama sordum öğrendim,
İbrahim abi, sabah namazı zar zor yetiştirilen bu lâk lâk zirveye bozulur ve “yapmayın ciddi olun biraz”
itirazı yapınca (kesin konuşulanların ucunda şirket yok diyedir bu itirazın gerekçesi de!...) diğer zirve
ekibi de böyle söylermiş “Mermerin üstünde de olsa yemeyecek miyiz?” derlermiş, o değil de
bildiğim bu Zirve ekibinden bir ikisinin düşünceleri eser miktarı gerçekleşse idi, seyreylemek lâzımdı
bu gün şu festivali!..)
Ve seçimler:
Mustafa Tekelli, görebildiğim ve anlayabildiğim kadar aday tespitinden, projesizliğe ve ittifaka
ağır eleştiriler var.
Mustafa Tekelioğlu; “durgunluk ve pahalılık bir arada” deyince Bekir abi; “sandık başına
varınca bunların hepsi geride kalır Mustafa!...” dedi.
Sonra Bekir abi, Ankara Grubundan söz etti, Mansur Yavaş’ın ortalıkta dolaşan senet
hadiseleri için;
-Konuşulandan daha fazlası var, seçimden sonra bu iş devam eder, dedi.
Salim abi Mansur Yavaş için Bekir abiyi destekler mahiyette ne söylediyse, yanyanaydılar, Nuh
Ali abi, Salim abiye;
-Yahu Salim bey sen bilmez misin bu millet mağdurun yanında olur, diyerek çıkıştı!...
Yeni Zelanda’da Cami baskını için Mustafa Cabat hoca “Allahsız batı!...” dedi. Ve Beyoğlu’nda
yürüyen kadınların halini de, “Allahsızların tahriki” olarak görmek lâzım, mesele o an için ezan
olmayabilir, “bağlarını bellettikleri” veya “şeylerini dillettikleri” orospuluktur denebilir ama, olan
bitene bakınca, “kaburgandan yaratılmadım şuramdan doğurdum!..” veya Kur’an mushaflarına
yapılanlara falan, daha ağır hakaretler atlanıyor gibime geliyor...
Akşamın son değerlendirmesi yine İbrahim abiden:
-Herkes birbirine tepeden bakıyor, böyle gitmez!...

SEÇİM NE ZAMAN?
30 Mart 2019 akşamı Cafer beyde oturduk.
Hasbaşkan’ın “anketler nasıl başkanım, yine siz bilirisniz ama sonuçlar ne diyor” sorusu
üzerine Bekir abi:
-Karışık Mustafa dedi ve ‘90’lı yılların başında başlayan bu araştırma anket, tahmin, yorum
işini anlattı: -İttifakları hiç bir anket şirketi çözemiyor, yani hangi partinin ne kadar oy
aldığını kestiremiyorlar, e parayı da bu sorunun cevabını vermek üzere alıyorlar. Bu işi bihakkın

Almanlar yapıyor, sonra Amerikalılar tabii ki CIA demek lâzım. Bir tek bir ara milletvekilliği de yapan
şu CHP’li adam, Tarhan Erdem “biz çözemiyoruz, o açıdan yorum yapamıyoruz” dedi. Bekir Ağırdır,
İbrahim Uslu, daha kim varsa ANAR şu, bu şirketler çöktü kaldılar. Hakan Bayrakçı zaten hep
bayrakçılık yani yardakçılık yapar, bir seçimde iki seçimlik parayı vurur, ikinci seçimde kaybolur.
Peki sonuç ne olur dendi, Bekir abi:
-İstanbul kılpayı, Ankara bıçak sırtı!...
Sessizliği İbrahim abinin:
-Seçimler ne zaman?...
Sorusu sadece soru miktarınca zamanı durdurabildi, ama bence bu soru bilerek bilmeyerek akşamın
esprisi idi.
Sonra Kürtler, PKK ve HDP.
Mustafa Tekelli sırasıyla herkesten yorum istedi.
Salim Abi, “önce öldür, sonra ikna et“ dedi, Cafer bey, aynı sözü başka bir şekilde ifade etti,
Hayrettin bey, “Cafer beye katılıyorum” dedi. Nuh Ali bey, “Tünel kazdıran bunlar, sınırda mahkeme
kurduran bunlar” dedi. Mustafa Tekelioğlu, “Evet kürtler böyle ama bizimkiler de kabahatli” diyerek İl
Genel Meclisi üyesi olduğu sırada şahit olduğu bölge valileri ile arasında geçen “elimiz kolumuz
Ankara’dan bağlanıyor” mealinde görüş teatilerini anlattı.
Ben devletin adil davranmadığını söylemeye çalıştım. Meselâ Diyarbakır Baro Başkanı Tahir
Elçi suikastına ilişkin onca kamera kaydı, görevlilerin namlu doğrultularının tespiti, kriminal raporlar,
şunlar bunlar ortadayken olay aydınlatılamıyor, çözümün eyaletten geçtiğini söyledim. Hamidiye
Alaylarından söz ettim, Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın bu adamlara bu şekilde paye verdiğini
söyledim.
Adaletle İslâm’ın yanyanalığını nasıl anlatacaktım bilemem ama, Bekir abi:
-Aman haa Mehmet dedi, devletin İslâm gibi bir derdi yok, devlet sınırlarını korumaya çalışyor
ve tehdidi içerde değil, sınırlarının ötesinde yok etmeye çalışıyor, bunu kafasına koymuş ve
göründüğü kadar başarıyor da!...
Burası sözün bittiği yer, ne diyelim, ABD bunu her zaman yapıyordu, şimdi başkan Trump da
kafasına göre veya kulağına üflenen tehdidi sınırlarının ötesinde yok etmeye çalışıyor.
Bu mahalli seçim çalışmalarında ne partilerden ne de adaylardan “Adil Düzen” veya “Yeni Bir
Dünya” ayarında özgün bir fikir duyulmadı. Gerek “Memleket İşi Gönül İşi” ve gerekse “Martın Sonu
Bahar” sözleri alelacele söylenmiş, fikri derinliği olmayan, bir adım sonrası teorik olarak geri tepen,
geçici ve slogan düzeyinde kaldılar.
Ama Binali beyin İstanbul için “dar coğrafi alan, büyük nüfus” şeklinde özetlediği problemin
kaynağının bence doğru görüldüğü, bunun yanında kuzey ormanlarının aralıklı koridorlarla kamuya
açılması düşüncesi ve sosyal donatı sayılabilecek özellikle kreş ve alt merkez arazilerinin belediye

tarafından tahsis edilmesi, en önemlisi de kentsel dönüşümde belediyenin standartları belirleyeceği
ve süreci denetleyeceğinin sade bir dille anlatılması müthişti...
Dedim, ama ağalarca hiç ilgi görmedi. (Canım sağolsun!...)
Sosyal donatı alanları için belediye tarafından arsa tahsisi ve kentsel dönüşümde standartların
yine belediyece ortaya konması ve denetimin 20-25 yıl önce buralarda başlatılma çabasından o
günlerde “bunlar para etmez, zaten siz de paradan analamzsınız” diyerek öcü görmüş gibi kaçanlar ve
“aman bizi bulaştırmayın” diyenler, bu gün görüldü ki, belediyeciliğin satılamayan, dolayısıyla
okunmayan ikinci el kitabını yazmışlar...
Nereden açıldı söz kaçırmışım ama Bekir abi, Yeni Zelanada başbakanı kadının başını
örtmesini, camiye gitmesini, selâm vermesini İslâm istismarı olarak nitelendirdi:
-İman nasip işi, olmayınca istismar oluyor, arkadaşlar dedi.
Tekelioğlu ve Tekelli sempatik, gönül okşayıcı bulduklarını söylediler. Ben de, Obama’nın ilk
günlerinde bizden neredeyse Müslüman muamelesi gördüğünü, televizyonlarda bir süre adının
“Barak Hüseyin Obama” diye okunduğunu, İstanbul ziyaretinde Sultanahmet Camiinde Hz. Hüseyin
madalyonunu göstererek “Bakın oraya sizin adınızı yazmışlar” dendiğini söyleyince Bekir abi:
-Aynı Mehmet dedi, hiç farkı yok...
Mustafa Tekelli, İHA’ların nokta vuruşlarından söz etti, PKK yönetici kadrosundan Rıza Altun
(Kayseri Sarız doğumluymuş) toplantıya giderken operasyon düzenlenmiş ve vurulmuş, Sonra
Selahattin Demirtaş’ın “Fırat’ın doğusuna biz gideceğiz, siz de bakacaksınız mal mal” sözünü hatırlattı:
-Bizimkiler vuruyor, Selahattin bakıyor mal mal, dedi,
Gaziantep vekilinin Gaziray’ın açılışında söylediği söylenen “Şeyin trene baktığı gibi
bakıyorlar!...” sözü konuşuldu, Reis’in “Mustafa Kemal’e yapılan şimdi bana yapılıyor!...” sözü yok,
konuşulmadı!...
Peki Cabat hoca, Amerikalının ite acı biberi nasıl yedirdiğini, hem ağzını hem kıçını yaktığını
neden anlatmıştı?
İddiaya girmişler galiba; İngiliz dövüyor ama hayvan dayağa dayanıyor yine de acı biberi
yemiyor, Fransız ne yaptıysa olmuyor, yok o da yapamıyor, Amerikalı hayvanın arkasına acı biberi
sürünce, şeyi yanan hayvan dönüp arkasını yalıyor, bu arada dili de yanınca can havliyle ne yaptığını
bilmiyor ve önüne ne konmuşsa acı tatlı, şapır şapır yiyor...
Evvelki gün, akşam namazından sonra KEK Vakfında geçen hafta (22 Mart 2019 Cuma günü)
vefat eden Özer abinin pederi rahmetli Mustafa amcanın hatim duası yapıldı. Nefis bir kıymalı yedik.
Orada Bekir abi Özer abiye sordu:
-Babandan ilk öğrendiğin şey neydi Özer?

-Trenle Kayseri’ye geliyorduk, Kadirli’den binmiştik. Yolda Jandarma arama yaptı ve bir takım
adamların ceketlerini çıkartmalarını söyledi. Adamlar ceketlerini çıkartıyor, altında başka bir ceket
daha var, onu da çıkartıyor bir başka ceket daha, şaşırmıştım, babama sordum:
-Bunlar kaçakçı, demişti. Sanki ben kaçakçıyı biliyordum!...
Bekir abi, Özer abiyi bırakmıyordu:
-Kadirli ne iş?
-Naci dedem, annemin babası orada Kaymakamdı, ne için gittiğimizi hatırlamıyorum. Bekir
abiden yeni bir soru:
-Rahmetliye neden Cabacı diyorlar? Özer abi:
-Asıl babası, Ömer dedemin lâkabı bu Cabacı. Adamda her bir maharet var; sınıkcı, baytar öyle
işte... Tomarza taraflarından bir köyden geliyorlar:
-Aman Ömer emmi, koyunlar dabak oldu, ne yiyorlar, ne de yürüyorlar, sen bilirsin, deyince
dedem uzunca bir süre belki bir kaç hafta, o köye gidiyor. Sonra Kıranardı’nda Ömer dede nerede,
Ömer dede Cabe’ye gitti, diyerek adamın adı her ne demekse bu şekilde Cabacı kalıyor...
Ömer dede değil de Özer abinin annesinin babası Naci dedenin birinci eşinden dolayı bir
Boğazlıyanlılık da var, o akşam Özer abiye süt anneliği de yapmış Ermeni bir kadından söz edildi miydi
yoksa benim kulağımda önceden böyle bilgi mi tam kestiremiyorum, her neyse Allah Mustafa amcaya
rahmet eylesin, rahmetli bir vesile, Adana’da, Kayseri’de, Nazilli’de bir kısım dokuma fabrikalarını
nasıl kurmuş olduğunu anlatmıştı, babası havalenin sınıkcısı, baytarı, oğlu da dokumacısıymış demek
ki!...

SEÇİMLER...
13 Nisan 2019 akşamı Hayrettin beyde oturduk.
Mustafa Tekelli, teşhis ve tedavide doktorların ketumluğundan söz etti:
-Aman Allah’ım adamların ağızlarından kerpetenle söz çıkıyor, sağa sola bir takım direktif
verip, tedavi ediyoruz sanıyorlar. Bunların bir çoğu belki de hazır tezlerle doktorluklarını almışlardır,
deyince Nuh Ali bey:
-Sen ne diyorsun Tekelli, dedi, doktor aşağıda yedibinbeşyüzliraya hasta için “3 ayda futbol
oynatacağım” diyor, ameliyathane önünde parayı arttırıyor, buna rağmen aylardır hasta ne futbol
oynaması, doğru dürüst yürüyemiyor bile. Doktordan hesabını soruyor tabii, doktor kem-küm edince
burnunun üstüne yumruğu indiriyor. Güvenlik, emniyet polis, karakol:
-Yok diyor doktor, şikayetçi değilim...
Bu hazır doktora tez piyasası her alanda var, mimarlıkta da çocuklara hazır proje veriyorlar...
On ondört hafta çocuğu izleyen hoca için bu hormonlu proje anında fark edilebiliyor...

Mustafa Tekelli bana dönerek:
-Mehmet bey, dedi. Fransızların Ermenilerle ilgili kararı için bir şeyler söyler misin?
-Ne söyleyeyim abi dedim, her Nisan ayında Türkiye’ye karnı şiş devletler bu tip kararlar
alıyorlar veya “alırız ha!...” diye dişlerini gösteriyorlar, Fransa’da seçim mi var acaba, veya bir şekilde
Başkan Emanuel Macron sıkışmış, Dışişleri bakanı Mevlüt bey güzel cevap verdi, Antalya’da yapılan
Nato’nun bir toplantısında, benim başka bir araştırmam, takibim yok, bildiğim devlet olarak güçlü
olmak, güçlü durmak lâzım, belki de son seçimler için yönetimin biraz zayıfladığını düşünmüşler ve bu
fırsatı değerlendirmek istemişlerdir...
Mustafa Tekelioğlu, bu Fransızların Kuzey Afrika’da Fas’ta, Cezayir’de, Ruanda’da yaptıklarının
hesabı daha sorulmadı, utanmaz adamlar, toplantıyı protesto eden kadın aslen Fas’lı, sözün bittiği
yerdeyiz.
Bekir abi, öyle Mustafa dedi, ABD’de İranlılar kendilerini bir duvar içine almışlar, Amerika’ya
söylenmedik söz bırakmıyorlar, ABD’li ilgililer de bu kadarına müsaade ediyorlar. Bu soykırım işinin
öyle olmadığını bunun bir tehcir olduğunu ilk söyleyen Necip Fazıl, fakat tarihçilerin araştırıp bu doğru
fikrin altının doldurulması lâzım... Meselâ Savunma Bakanı Hulusi Akar bey, böyle “ama siz de
soykırım yaptınız” kaçamağında;
-Orada dur diyor, sen bu konuda senin milletinden falan tarihçiye güvenir misin, aha bu
doktorayı ben bu hocadan aldım, şuraya bir köşeye çekil oku!...
Sonra fetoşla mücadeleye geldi söz. “Tepesi ihanet, ortası ticaret, altı ibadet...” Recep Tayyip
beyin de kullandığı bu söz, bu tespiti yapan adama yapıştı kaldı... Bekir abi, bu kadarını söyledikten
sonra, komisyonun yavaş çalıştığını, 150 binin üstünde dosya kolay altından kalkılır gibi değil, etrafıyla
birlikte milyonu bulur bu rakam...
Mustafa Tekelioğlu komisyonun zaten çok geç kurulduğunu, bir kaç bin kişinin haksızlığa
uğramışlığı kararı, adalet açısından çok acı.
Nuh Ali bey, İstanbul AKM inşaatını yapan adamın fetoşculuğu açık olmasına rağmen, bu işi
alabiliyor, beri tarafta adam polis, hanımı öğretmen ev almışlar, bunların bankalarından da kredi,
perişan olmuşlar, sadece dâva yerinin tespiti bir yılı bulmuş, böyle adalet mi olur?
Gaziantep vekilinin “fetoş borsası” boşuna değil mi acaba? İşin, vekil olarak seçilen bir kısım
avukatlarda düğümlendiği de yazıldı, çizildi...
Ve seçimler...
Bekir abi; seçmen, 7 Haziran 2015’de mesaj alındı, dediniz, 1 Kasım’da peki dedik, fakat
gördük ki siz mesaj falan almamışsınız, ben de bu durumda Kılıçdaroğlu’na bu mührü basarım dedi,
dedi.
Ben, parti içinde Reep Tayyip Erdoğan beyi kuşatan, geçmişte Pelikan dosyası sitesini kuran
grup benzeri veya aynı grubun olduğunu, meselâ bu SüSo’yu hiç gözümün tutmadığını söylemeye
çalışırken (ki bu dosyayla zamanın başbakanı Davudoğlu gitmişti) ağalar daha önemli neyi
konuşuyorlardı, kaçırmışım.

Bir de bana Özer abi, neden arkadaşların ayakkabılarını, kemerlerini yazmıyorsun, diyor...
Kim söyledi; M. Özhaseki bey Recep Tayyip Erdoğan beye seçimlerle ilgili demiş ki:
-Efendim Ankara, İstanbul, İzmir hariç adayları ben belirledim, tamamına yakınını kazandık!...
Bu savunma karşısında Reis’in nasıl karşılık vermiş olabileceğine, sille tokat dahil alternatifi
çok tahminler yapıldı, yani söylenmemiş olacağında karar kılındı!...
Ankara seçimleri için Cafer bey:
-Teşkilât dedi, seçimden önce yapılan atamalar dedi, yüz eskimesi dedi, rakibin mağduriyeti
dedi, MHP’liler dedi, Ankaralı olmamak ve Parti dedi...
İstanbul için, Cafer beyin Ankara tespitlerine MHP’lilerin yerine “Kürt kardeşlerimiz”i eklemek
lâzım...
Seçim zor iş, sebep olur mu bilemem de, buna rağmen yine de meselâ Kayseri’den kalkıp,
kesin kazanılacak ya, haftada bir iki gün Ankara’ya belki bir şey bulaşır diyerek güya yardım etmeye
veya var yazılmaya basın mensubu ağırlıklı gidenler olmuş!...
Komünist Partisi’nden Tunceli başkanı Maçoğlu’nun nohutları ile “devletin dini adalet” sözü
konuşuldu, hoca:
-Komünist olunca ayet tahrifinin önemi olmuyor da etraftan bu tahrif edilmiş meallere
balıklama atlamak tuhaf, dedi!...
“ELİM BÜYÜYOR DOKTOR!...”
Hocanın “kantar”dan komşusu Mükremin Ağa, derdini soran doktora böyle söylemiş; “Elim
büyüyor doktor!...”
Ne alâkaydı, kaçırmışım, belli bir yaştan sonra, insan bedeninde bir takım arızalar görme-
duyma kaybı, diz, kilo vb kendini gösteriyor diyen Mustafa Tekelli, hocaya baktı; “bir şey
söylemeyecek misin Mustafa Cabat hoca?” dedi. Hoca da Mükremin ağanın başından geçen bu
hikâyeyi anlattı:
-Mükremin ağa, dedi, doktora gitmiş. Hastanede ilkokul arkadaşı doktor, koridordan geçerken
bunu tanımamış veya görmemiş. Mükremin ağa oldukça içerlemiş, derken doktor koridorda yeniden
görülmüş, tam önünden geçerken ayağını uzatmış, şaşıran doktor, bakmış çocukluk arkadaşı
Mükremin ağa:
-Vay demiş, görmedim, hayırdır şikâyetin ne? Mükremin ağa:
-Elim büyüyor doktor, demiş, tek şikâyetim bu...
-Nasıl olur, gel bir bakalım. Doktorun odasına girince Mükremin ağa:
-Şöyle oluyor doktor demiş, önceden elime alınca ucu şu kadar dışarıda kalırdı, bak şimdi
avcumda kayboluyor, dedim ya, elim büyüyor, bir çare!...

27 Nisan 2019 akşamı Bizim Oturma Salim abide idi. Ben biraz geç katıldım. Mustafa Tekelli
Ankara’da Hayrettin Kaldırımcı’nın duruşmasında tanık olarak dinlenmiş, Hayrettin beyden fetoşcu
olamayacağını anlatmış;
-Hakim diyor hiç kesmeden onbeş yirmi dakika beni dinledi, Nurettin bey söyledi, beş saat hiç
kesmeden dinlediği tanıklar veya sanıklar oluyormuş. Sanırım ilerde dosya Avrupa İnsan Haklarına
falan giderse diye böyle sabırlı davranıyorlardır.
Mustafa Tekelli’nin anlattığına göre duruşma Haziran ayına ertelenmiş ama, kendi gibi bir
başka tanık, hakime:
-Efendim, demiş ben Refahlıyım, şunu tanırım bunu tanırım, bu saydıklarımı da en ağır şekilde
eleştirir, şöyle derim, böyle derim deyince hakim:
-Bütün bunları yüzlerine söylersiniz, öyle mi?
-Yok efendim, öyle şey olur mu tabii ki arkalarından!...
Sanıklar dahil, salonda bulunanlar şöyle esaslı bir tebessüm etmişler...
Sonra Mustafa Tekelli, Kayseri’de bir dizi programla toplanan Konya Gönüllü Kültür
Teşekkülleri toplantısından söz etti:
-Sanki dedi, bir takım emekliler kendilerine iş arıyorlarmış gibi geldi bana, ne derler; ekmek
elden su gölden!...
Cafer bey, itiraz etti; “Katılanlar tüm yol, konaklama masraflarını kendileri ödüyor, Mustafa
bey, meselâ Mardin’de yapılan toplantıda ben masraflarımı karşılamıştım, yanlış biliyorsunuz!” dedi.
Bekir abinin, Konya Gönüllü Kültür Teşkilâtlarının bizim Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla
Kayseri’de yapılan toplantıda konuşma yaptığını duymuştum, “İş Ahlâkı” veya böyle bir başlık.
Televizyonun verdiği kadar, “Ahlâkın kaynağı inanç” diyordu Bekir abi, “Herkes ahlâkını inancından
alır, batı da ahlâkını kendi inancından alıyor...” Sonra Himmetdede’den bahsetti, yardımın karşılıksız
olduğundan vb. Ben mantığı yerli yerinde bir konuşmaydı Bekir abi deyince, Bekir abi dedi ki;
-Benden sonra konuşanlardan bir iki kişi benim konuşmama atıf yaptılar, Mehmet!..

Bu akşam Mustafa Tekelli, konudan konuya habire “konu” açıyor, bana:
-Mehmet bey, sen bir ara İsmet Özel Türkçü olmuş demiştin, neydi o? Ben de:
-Ben İsmet Özel’i tanımam, (bıyığı ile dövüşen, burasını içimden söyledim) öfkeli bir adam,
Ankara cemaatından galiba deyince, Cabat hoca:
-Aman canım ne olacak, solculuktan geldi, döndü dolaştı Türkçülükte karar kıldı dedi ve
Amentü şiirinden şu bölümü okudu:
...

Çanlar sustu ve fakat
binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere:Tanrı uludur Tanrı uludur
polistir babam
Cumhuriyetin bir kuludur..
...
Akşamın ilerleyen vaktinde Büyük Doğu’dan Osman Kısakürek’le görüşüldü. Bekir abi
telefonla Osman’ı arayarak:
-Canlı yayındasın Osman, anlat bakalım Düzce’de neler oldu?
-Abi şu anda Esenyurt’ta hamamdayım, haa Düzce’de mi, çok güzel şeyler oldu abi, dedi.
26 kitaptan oluşan 40 kişi mi dedi, yoksa 40 kitaptan oluşan 26 kişi mi, tam anlamadım ama
okunan kitaplar hem anlatılıyor hem de değiştiriliyormuş, bu işi de Osman’ın kızı Şeyma
yürütüyormuş, abileri Mehmet Kısakürek’de pek memnun olmuş. Cabat hoca da:
-Hamama giren terler, dedi.
Dedi demesine de, Anadolu Mektebi’nin Sami Güçlü başkanlığı ve organizesiyle Düzce’de
yaptığı Yazar-Öğrenci Buluşmaları etkinliği, Nisan’ın 23’ünden 26’sına kadar süren kapsamlı bir
çalışmaymış, hocanın gönderdiği programdan anladım bunu. Okunan kitapların değerlendirme
toplantıları, Yazar Öğrenci Buluşmaları, Liselilerin yaptığı Paneller, Konserler, Tiyatro Bir Adam
Yaratmak, Cabat hoca;
- Kitap listesini biz seçtik, dedi. Mustafa Tekelli de:
-Okunacak kitabın belirlenmesi çok önemli dedi, ben bir çok şeyi meselâ ‘mankurt’u (itaatkâr
veya sadık köle) Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’dan öğrendim (Mustafa Tekelli, neredeyse bütün
kitaplarını okumuş, benim halâ bir kedim bile yok, yazık!...) ama, adamın kitaplarında bize göre dine
mugayir bir çok konu var, içecekler, kadın erkek ilişkileri gibi...
Bekir abi, buradan devam etti;
-Çocuk doğuyor, ana kucağı görmüyor Mustafa, dedi, devlet kontrolünde olan helâsında,
banyosunda kapı olmayan yanyana klozetler, duş tekneleri bulunan ana okullarında, kreşlerde
büyüyor. Moskova’da metroya inerken, çıkarken ki en az iki üç katlı, kenarda köşede, kimseyi
umursamadan birbirleriyle oturup kalkanlar, yürekler acısı... Sonuçta bizde de benzer hadiseler ta o
zamanlarda görülmeye başlanmıştı, şu anda hepsi de rahmetli oldu Mehmet Soyak, Rifat abi (Besceli)
ve daha kim varsa Bekir abi bana “Sen yok muydun Mehmet?” diyor, (bana yakışır ya), gecenin bir
vakti Mecidiyeköy’de yürürlerken öbek öbek bekleşen lbgtlileri göstererek Mehmet Soyak
soruyormuş:
-Bunlar kim Rifat? Rifat abi:

-....
-Ya bunlar kim Rifat?
-Abi nereden bileyim?
Bekir abi dayanamamış:
-Bunların hepsine de bizim oralarda götveren derler!...
Ben de, Kayseri’de Sümer Bez Fabrika binası ve lojmanlarının Rus projesi (1935) olduğunu, bu
lojmanların bir kısmında banyoların wc ile birlikte kullanıldığını, bodrumda ortak çamaşırhane
düzenlendiğini, 2005 yılında Kurul’da bizim kültürümüzle bağdaşmayan benzer bir takım konuların
tadilâtı talebinde, komünist düzen anlayışının belgesi olması bakımından değiştirilmemesi gerektiği
şeklinde tartışıldığını söyledim.
Sonra hoca yine kırk yıllık bir Caddebostan faslı geçti; “Kasap, şöyle bir makas alamadı”, diye...
Bu akşam bende bir şey var, hocanın anlattığı, “kaldır da başını bir bak, yemin ediyorum
evdeki Necla değil,” fıkrasını da, sanki bir fabl, anlayamadım, iyi mi?

BAYRAMDAN SONRA
Ramazan Bayramından sonra ilk oturma bendeydi. 15 Haziran 2019 Cumartesi günü akşamı
bizde oturduk. Bu, gün dönümlerinde hava hep böyle oluyor, yani ne olacağı belli olmuyor, bir
bakıyorsun şakır şakır yağmur, bir bakıyorsun rutubet tavan yapmış sıcaklık şu kadar.
Bahçeye cesaret edemedim, terleye terleye şehirde oturduk. Bu akşam oturmada,
bayramlaşmanın yanında, sağolsun arkadaşlar bana taziye ziyaretinde de bulunmuş oldular... Annem
öldü ya...
Mayısın 10’unda (Ramazanın beşinci günü) annemi yoğun bakıma aldılar, beş gün sonra kadın
öldü gitti. (Zeki Yeltekin abi, öldü deme, göçtü de diyor) 14’ünde Salı günü iftardan, akşam
namazından bir saat kadar önce “başınız sağolsun” dediler. Hepsi bu kadar!...
Ramazanda oturmaya ara verilmişti, Mayısın 25’inde Üstadın 115. doğum, 36. ölüm
yıldönümünde Vakıf’ta iftarı Mahmut Danacı verdi, başkaca bir hafta sonra ayın 31’nde Kadir Gecesi
günü Cabat hocanın kantarda iftar ettik, Ali abi (Biraderoğlu) vardı, Bekir abi (Yıldız) vardı, Ahmet
Gengeç çorba yaptırmış o vardı. İftar menüsünde Ahmet Gengeç’in mercimek çorbası ile Cabat
hocanın odun ateşinde pişirdiği göveç vardı, hoca ayrıca karpuz almış, ben de bahçeden hormonsuz
çilek getirdim, afiyetle yedik.
Üstad konuşuldu, Sezai Karakoç konuşuldu, Kadir Mısıroğlu konuşuldu... Ali abi diyor ki;
-Askerde manganın birinci adamı en uzun boylu olandır. Sezai bey, birinci adam olabilir, ama
o kadar, yani hiç bir zaman manganın dışında bir komutan değil.
Kadir beyin de, daha başkalarının da Üstad’a göre eksikliği, bence, çatılan, eleştirilen şey,
kesim hakkında “kuru bilgi”nin ötesine geçememeleri... (Bu taifenin bildiği kuru bilgi de, Fazile sittinin

“bir kuru sidik oğlum, ızar ızar bırakırım” dediği “Kuru sidik” gibi bir şey) Üstad’ın avantajı, iyi, kötü,
her neyse o şey, kesim, bir zamanlar onların arasında, içinde bulunmuş, onlarla birlikte yaşamış
olmak...
Ayrıca artık rutin hale gelen “Üçüncü gün saat üçte” KEK vakfında da bayramlaşma vardı. Özer
abi gelmiş İstanbul’dan, haberim olmamıştı, Cabat hocayı aramıştım Vakıf’tan ki; gelmiyorsan ben
gidiyorum diye, o da “bekle, Özer abiyi getiriyorum,” dedi.
İyi görmüştüm Özer abiyi, ne diyeyim öyle değilmiş, gönderdiği bütün şarkılar, Cem Karaca
dahil, bana “dertli” geliyor, gözyaşı-hüzünle dinledim, dinliyorum.
İstanbul belediye seçimleri için ötedenberi önemli hale gelen Kürt oyların yüzde onları
bulmasını Bekir abi, Apo’nun öngörüsü olarak değerlendirdi. Apo, Apo olmadan çok önceleri yaptığı
bir açıklamada, bu günleri işaret ederek Kürt nüfusun Türk nüfusu geçeceğini söylemiş.... Bekir abi;
-Her ne kadar söylenen gerçekleşmemiş olsa da bu önemli bir öngörüdür, diyor. Ve devam
ediyor:
-Yeşil Mahalle taraflarında bir düğüne davetli idim. Mahalle muhtarı, Hasbaşkan’a dönerek
tanırsın Mustafa, Nesim A. idi. Orada düğün sahibini kastederek dediler ki, “bunlar ondokuz kardeş,
şu kadar torun...” Ben de;
-Bir anadan mı, yoksa...
-Evet bir anadan, dediler.
-O mübarek anayı merak ediyorum dedim, kadını aldılar geldiler, Kadına dedim ki:
-Bak anacağızım, senin bu evladının düğününe bir altın hediye edeceğim, ama o ondokuz
çocuğun adını sayabilirsen bir altın daha hediye edeceğim...
-Kadın saydı saymasına ama, torunları biraz işi karıştırdı, galiba... Yani demem o ki, bu gidişle
bugün değilse bile bir gün nüfus şöyle olur, böyle olur!...
Bayramda televizyon haberlerine yansıdı, doğu illerinin birisinde adamın birisi, elli altı çocuk
ve üçyüzden fazla torunu ile bayramlaşıyordu...
Zaten Tüik araştırmaları da bu yönde; doğuda hane halkı büyüklüğü 6’dan 7’den başlıyor,
meselâ Ankara Çankaya’da 2.8, Anadolu’da en fazla dört civarında...
Bu arada, sakalı kucağında sanayici hacı emminin Çin otellerinde geçen cehepe ağzı geyşa
fıkralarını geçersek, Hasbaşkan elini kestirmiş, omuzundan yapılan tetanoz aşısından bahsedince
eskiden bu aşıların göbekten yapıldığı ve iğnenin de oldukça büyük olmasından dolayı insanların
gerekliyse bile aşı yaptırmaya çekindikleri Bekir abiden örneklerle anlatıldı. Ve tabii ki Mustafa Tekelli
ile Cabat hoca daha önceleri bu oturmada anlatılmış ve yazılmış olsa da bir takım fıkralar anlattılar,
anlattırdılar. Yani her hareketinde bir adım geride kalan adamın ağzında diş, başında saç, boğazında
bademcik, bilmem neresinde ne kalmayıncaya, malı mülkü bitene kadar sattıran bir fıkra ve “bundan
sonra krallar gibi yaşanan” da kel tavuk misâli ortada kalan adama gûya doktor terzinin diktiği 34 yaka
numaralı bir gömlek ile hayalığı bol bir Pantalon...

Ve yine Lozan Anlaşması...
You tube’da dolaşan bir videoda akademisyenin birisi bir açıklama yapmış, orada diyor ki;
-Adı belli bir Türk Yahudisi İngilizlere söz veriyor, “siz” diyor “Türklerin bağımsızlığını tanıyın,
onların İslâm’la bağlarının nasıl zayıfladığını, giderek kopacağını göreceksiniz!...”
İslâm’la bağımız koptu mu bilemem de, bu eli kanlı İngiliz; Halifelik kaldırılmadan, Lâtin
alfabesine geçmeden, Ankara başkent olmadan ki, bu süre bir yıldan fazla değil, Lozan Anlaşmasını
imzalamıyor. Ve diyor açıklama yapan akademisyen:
-Osmanlı zamanında dört hak mezhebin yanında bir de İngilizin hediyesi Vehhabilik vardı,
geçenlerde günümüzdeki mezhep-fraksiyonları saymaya kalktım üçyüzün üstünde...
İstanbul seçimleri ile alâkalı olarak genel kanaat; Binali bey ve tabii ki partinin gönülsüz veya
kibir değilse de özellikle fukara işsiz insanların unutulmuş olduğu, öbürünün de 1994’te Refah Partisi
politikalarına benzer politikalarla gayret ettiği yönünde!...
Hizmete kimsenin karşı çıktığı yok, sonucu diğer sosyal politikalar belirleyecek gibi.
Bu arada, Bekir abi Üstad’ın Dinizi Öğreniniz kitabından “Din-Millet-Şeriat” bahsini okudu,
yazı şöyle bitiyor:
“Öyleyse bir Türk, bir Arap, bir Fars, bir Hint milleti yok, tek ve yekpare bir İslâm milleti vardır.
Bunlardan her biri de şu veya bu kavmin fertleridir.
Neticede “din, Peygamberler Peygamberinin getirdiği topyekün iman manzumesi; millet de
bu iman manzumesine bağlananların kadrosu” oluyor.
Şeriat, işte bu iman manzumesinin itikat ve amel mevzuunda emir ve yasaklarına ait kanun
çerçevesidir.
Din, İslâm isimli iman sarayıdır. Millet o sarayın içinde oturanlardır. Şeriat ise o sarayın
mimarisidir.” (Bu kitabı Büyük Doğu Yayınevi’nden (Osman Kısakürek’ten) annemin cenazesinde
dağıtılmak üzere Cabat hoca getirtti, bedelini de Bekir abi, ben hariç Bizim Oturma’ya ödetti.)

“ALLAH SANA SABIR VERSİN!...”
Oturma süresince İbrahim abi, böyle söylendi durdu. Bir yanında bizim Cabat hoca vardı,
diğer yanında M. Şevki Aydın hoca. Bu dua kimeydi anlamadım, bir de bir aralık M. Şevki hocaya
“radyoyu biraz açar mısın?” dedi, tam anlaşılmayan bu isteği bu defa “düğmeyi biraz çevirir misin?”
diye başka bir anlaşılamayacak şekilde tekrar etti, eliyle şöyle çevirme işareti yaparak!...
Mustafa Tekelioğlu eski zamanlardan nefis bir dâvetiye göndermiş; “Bizim oturma zümresine
mukayyed ihvanı bağ evimizde ağırlamaktan onur duyarız...” diye, Bekir abi de; “Şehir dışındayım,
özrümün kabulünü arz ederim...” yazmış... Hemen hemen ilk oluyor bunlar, bu güne kadar bizimkiler
Cafer beyin dediği gibi; “Teşekkür ederim, inşallah...” benzeri ifadeler oluyordu...

Dâvetiyeden anlaşıldığı üzere oturma (29 Haziran 2019 günü) Mustafa Tekelioğlu’ndaydı ama
akşam Nuh Ali abinin akşamıydı. M. Şevki Aydın hoca Bizim Oturmaya daha önceleri de katılmıştı, bu
akşam da Mustafa Tekelli ile birlikte gelmiş veya denk geldi Mustafa Tekelioğlu dâvet etti. Nuh Ali
bey, hocayı görünce dayanamadı ve Dinayet’in yerel kesimine verdi veriştirdi:
-Siz dedim, hükümetten korktuğunuz kadar Allah’tan korkmuyorsunuz!...
-Sizin yaptığınız inşaatın (O günlerde yapımı sürdürülen Müftülük binası) ruhsatı var mı ki,
Camii inşaatını şikayet ediyorsunuz, dedim...
Tabii bütün bu olup bitenler, Mustafa Tekelli’nin, Bizim Oturmanın kırk yılı aşan tarihine ilişkin
M. Şevki hocayı gayet şefkatli bir şekilde bilgilendirmesinden sonra oldu!...
-Ne kitaplar okundu bu oturmada hocam, çocuk yetiştirmek, kadınların İslâm’a yönelik
bilgilendirilmesi bunların bazıları... Hoca tuttuk!...
Gördüğüm kadar M. Şevki hoca, dinledikleri bir yana şöyle sağdan sola, soldan sağa bizlere
bakınca, “Yahu Mustafa bey, sen ne diyorsun, bunca yıl ben kitap okumuş, okunanı dinlemiş adam
görmemiş miyim acaba?” dercesine sanırım hiç bu kadar zor durumda kalmadı... Mustafa Tekelli
nazik nazik moderatörlüğe devam ediyor:
-Nuh Ali bey, bakmayın saçına sakalına, oturmanın başkanı ve büyük mimar. Salim bey öyle.
Haspaylan’ı tanıyorsunuz. Mehmet Kasap’ın geriden durduğuna bakmayın, oturmayı bize sormadan
kendince yazıyor, ben hemen okur eleştirilerimi söylerim, öyle değil mi Mehmet Kasap?
-Evet, sağolasın, öyle...
Derken Cabat hoca geliyor... “İşte bizim oturmanın tek hocası, hocam!...” diyor. “Oturmanın
iki radikalinden birisi,” diğeri olarak da beni işaret ediyor... Ve birden Nuh Ali beye dönerek İstanbul
seçimlerini soruyor:
-Neden kaybedildi bu seçimler Nuh Ali bey?
-Söyledik arkadaş, mağdur yaratmayacaksın! Yetmez, başka;
-İftira atmayacaksın, başka; kibirlenmeyeceksin!... Neydi o Allah aşkına Tekelli, “Kazansa bile
topal ördek” olmalar, “olmadı görevden alırızlar” sen bunları biliyorsun Tekelli. Beka’yı geçtik,
terörist’i geçtik, illet’i, zillet’i geçtik, meşhur o mektup’u, TRT Kürdi’yi nereye koyacağız?
Bu arada M.Şevki hoca Nuh Ali beye:
-Bir çok konuda haklı olabilirsiniz, ama biraz daha sakin hareket etmek lâzım değil mi Nuh Ali
bey?
-Ben haksızlığa dayanamam hocam, sakin olmak lâzım ama yapamıyorum... Şevki hoca
Mustafa Tekelli’ye dönerek devam ediyor:
-Kitap okumayı bırakmamalıydınız, nasıl ki yemek yemeden olmuyor, okumak da beyni
çalıştırır, derken Cabat hocaya bakıyor: Cabat hoca hak veriyor:
-Doğru, okumak beyni çalıştırır... Mustafa Tekelli Cabat hocayı bırakmıyor:

-Sen ne diyorsun seçimlere, bu parti nasıl eski günlere dönecek?
-Ben bunu bilemem, ilgilenmiyorum da ama bildiğim; rahmetlinin (Üstad, Necip Fazıl)
söylediği; “Bize parti yoluyla zuhur görünmüyor!...” Evet okumak lâzım...
Mustafa Tekelli, hem yeni bir konu açmış olmak hem de Bizim Oturmayı toparlamak üzere
şöyle bir doğruldu:
-Hocam (M. Şevki beye) aslında okuma ve dinleme bahsinde iyi gidiyorduk fakat ne olduysa
1991 yılında Abdullah (Gül) beyin, siyasete girmesi, devamında 1994 yılında belediyelerin
arkadaşlarımız tarafından kazanılması sonunda böyle bir süreç gelişti, derken sanki bütün bunların
yönlendiricisi olarak Oturmaya bir paye biçilmiş gibi sözler de söylendi. Bu paye Oturma için değil de
belki MÜSİAD’a veya başka yerlere, kişilere atfedilebilir...

BİR ŞEYLER Mİ OLUYOR?...

20.07.2019 akşamı Bekir abide oturduk. Yaşar abi (Karayel) gelmiş, o vardı. Yaşar abi deyince
1970’ler ve İstanbul anlarım ben. Rahmetli Ziya (Olgunharputlu) abiden bahsetti, yine rahmetli
Hamdi’den (Zeyrek). Üniversitede galiba bir “hak” elde etmek için imza kampanyası esnasında tekme-
tokat, belki silah-bıçak karşı görüşten (ne demekse?) olanlarla fiili kavgadan bahsetti:
-Hamdi dedi, oğlanı şöyle bir boğazından tutup nasıl kaldırdıysa, gömlek çocuğu boğacak
zannettim.
Daha sonra Yaşar abi, Cafer beyin sorusu üzerine, Birlik Vakfının Gülük Mahallesinde
yaptırdığı Fen ve Teknoloji Koleji’ni anlattı:
-Vakıf olarak çok görünür olmak istemiyoruz, fetoştan sonra özel okullarda veliler haklı olarak
;”kim var bu kolejin arkasında, hangi cemaat, vakıf?” diye sorguluyorlar, burada kalite ile görünür
olmaya özen göstereceğiz...
Bunlarda bir sıkıntı yok da, Cabat hoca, hutbede “tek vatan, tek din, tek millet, tek bayrak”
diye “Durkeim felsefesi” anlattığını söylediği hatibe:
-Söylediğinin farkında değil çocuk diyeceğim, öyle de değil, şu kadar sene Almanya’da imamlık
yapmış, kime ne diyeceksin? Hoca hızını alamadı:
-Bunları Bekir abinin lebegetelileri özetlediği gibi özetlemek lâzım, bunların bir tamamı şey...
Yaşar abi; “ben” dedi, Anap Fatih İlçe başkanıyken 1989 da, Adnan O.’ın parlak oğlanlarından
birisi geldi, bizi Kanlıca’da köşke götürdü, “Kedicik”ler yoktu ama, Hasan Sabbah’ın cenneti gibi bir
yer. Masrafları nasıl karşıladıklarını sordum, finansörlerimiz var, onlar karşılıyor, dedi. Başkaca:
-Bu oğlan dedi, (Adnan O.) daha 1970’lerde yahudi parasıyla yahudilik karşıtı kitaplar bastırdı
ABD’de, İstanbul’da bildiri dağıtır gibi dağıttı, İstiklâl Caddesinde, Beyoğlu’nda... Bakalım, sonunu
göreceğiz, ne olacak?

Farkında değilim, bir ara ben Mustafa Tekelioğlu ile kurban işini görüşüyordum, Mustafa
Tekelli birden bana dönerek:
-Ne dersin Mehmet bey, dedi. İrsîlik kader mi? Meselâ şeker hastalığına irsî deniyor!...
Şaşırdım doğrusu, ciddi olmadığını düşündüm, oturmada ikili görüştüğüm için kızıyor olmalı
dedim:
-Ciddi misin, dedim, bana kader mi soruyorsun?
-Evet, dedi.
-İrsîlik her neyse, irsîlik de, şeker hastalığı da, şu da bu da, olan biten her şey kader dedim.
-Yahu adamın ne kabahati var, anasında babasında var diye çocuk da hasta oluyor!...
-Öyle de olsa başka türlü de olsa kaderin dışında hiç bir şey mevcut değil dedim...
Benim şaşkınlığım sürüyordu, Cabat hoca “sebeplere riayet” veya başka bir şeyler söyledi,
yanımda olmasına rağmen duymadım, anlamadım... Anlamadığım başka bir şey, Mustafa Tekelli halâ
kabahatten kusurdan söz ediyordu...
Peygamber torunlarından söz ettim, ikisi de şehit dedim. Ve bu mübarekler “muhakkak” şehit
olacaklarını biliyorlardı, “bana açık olan sana gizli değildir kardeşim” diyerek şehit oldular, irsîlik
denen ne ki?
Nuh Ali abi noktayı koydu:
-Hazret-i Ömer efendimiz İslâm ordusu vebalı muhite gelip dayanınca, başka bir istikamet
emrettiler, bunun üzerine bazıları:
-Ne o ya Ömer, burası vebalı diye Allah’ın takdirinden mi, kaçıyorsun, diyenlere, evet Allah’ın
takdirinden kazasına sığınmaya gidiyorum, dememiş miydi, dedi.
Bu konuyla alâkalı olarak İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ında, hemen her mektupta bir fasıl
bulmak mümkün, meselâ bir bakışta 266. Mektupta; “Sebepleri vasıta yapmadan, ilk başta her şeyi
Allah Teâlâ’ya nispet ediyorlar. Onlar bilmiyorlar ki, sebeplerin kaldırılması, altında sayılamayacak
kadar fayda ve maslahatın olduğu hikmeti ortadan kaldırır. “Rabbimiz sen bunu boş yere yaratmadın.
Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin. Bizi cehennem ateşinden koru. (Ali İmran 3/191, Ayet)
“Bu nasıl olur?
“Enbiya aleyhisselâm, sebeplere riayet ediyorlardı.
“Sebeplere riayet etmekle beraber işlerini de hak sübhanehuya bırakıyorlardı.”
“Evlâdına göz değmesi mülahaza ve endişesiyle, Yakup âlâ nebiyyina aleyhisselatu vesselam
şöyle demişti:
-Oğullarım, şehre bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin, gerçi Allah’tan gelecek bir
şeyi sizden uzaklşaştıramam, hüküm ancak Allah’ındır. (Yusuf Suresi, 12/67 Ayet)

Kader hususunda Üstadın İman ve İslâm Atlası ve Dininizi Öğreniniz kitaplarında ve belki
başka kitaplarda bence yeterli açıklamalar var. Öte yandan Ali abinin (Biraderoğlu) Düşünme Üzerine
adlı kitabında “Murad-ı İlâhi Tasavvuru” bahsinde.
“Bizim temel nokta-i nazarımız şudur. Meseleleri tek tek münferit şekilde ele almanın yanlış
olduğunu düşünüyoruz. Haddizatında şöyle bir temel şemadan hareket ediyoruz. İslâmda önce iman,
itikat, sonra ibadet, sonra da muamelât... Ama bunların hepsi birbirine bağlıdır. Eğer biz muamelâttan
başlarsak yanlış hareket ediyoruz demektir....” demektedir.
Bu akşam acaba “bir şeyler mi oluyor?” Bizim Oturmada, vakıa benim Mustafa Tekelli’ye
söyleyecek artı, hele hele dinî konularda, bir bilgim yok ama, “ben bu yaşımda öğrendim, insanların
ibadetine değil, muamelâtına bakacakmışsın” deyince bu kadarını olsun kitaplardan açıklayayım
dedim.
Cabat hocanın, cemaatte arkalarda oturan lâz’ın birisinin, kürsüdeki vaize:
-Dinin direğidir, dinin direğidir diye usanmadan bıkmadan söylüyorsunuz ama (Namaz abdesti
için) bu nasıl dinin direğiyse, bir yelde yıkılıyor, deyince, Yaşar abi, mezheplerin farklı
uygulamalarından bahsetmez mi?
-Hangisi abdestsiz namaz kılıyor Mustafa, (Cabat’a) dedi. Şu zamanda Ömer Nasuhi Bilmen’in
İlmihali ile idare ediyor millet, doğru dürüst bir ilmihal yazacak alim birisi yok!...
Mustafa Tekelli, de:
-Köyde Şafi, kentte Hanefi mezhebi, yanlış mı biliyorum, dedi. (Ben de bu şekilde bir özet Özer
abiden olabilir, duydum veya bir yerde okudum)
Yaşar abiye, daha doğrusu hak mezheplerin birbirlerini yanlışlamadıklarından ve Yaşar abinin
bunu bilmemesinin muhal olduğunu düşündüğümden, inanamadım, (Halâ yanlış anladığımı
düşünüyorum, siyasetin tesiri diyeceğim, Yaşar abi siyasete yeni girmedi, İstanbul’dan beri MTTB
başka şeyler, resmi görevler, hep siyasetin içinde.) çok olmadı daha neydi o Recep Tayyip beyin İslâm
için “güncellemeliyiz” nidaları ile âlimleri, Diyanet’i fırçalamaları ve reformist çıkışları? Bu bir yana,
sayın Recep Tayyip Erdoğan Başkan’ın, bir bilgiye dayalı olarak değil de tamamen benim, hissî olarak
Endülüs âlimlerine benzettiğim yardımcılarının, sözcülerinin veya bir kısım danışmanlarının
Mecelle’den “Ezmanın tagayyürü ile ahkâm’ın tagayyürü inkâr olunamaz” hükmünü ileri sürerek orta
yere dökülen “güncelleme” saçmalığını toparlamaya çalışmaları ve ortamda yapılan tartışmalar, sahi
nasıl bağlanmıştı bu “güncelleme” hususu?
Cabat hoca, Diyanet başta, verdi veriştirdi yarım hocalara:
-Okumaları yok, yarım akıllarıyla illâ ki sapıtacaklar, dedi. Tabii hoca bu sadelikte söylemedi,
vaazlarında “ayakta bevletmeyin” diyen hocayı, bu hal üzre gören cemaate; “Biz Of’un eşrafındanız ha
uşağım, bizimki yerde sürüneyor, çömelemeyiz” diyerek yukarıdan aşağıdan aldı, verdi...
Mustafa Tekelli, Abdullah Gül’ün adını taşıyan Üniversitede yapılacak mezuniyet töreni için
geldiği Kayseri’de karşılamaya katılan protokol ve sivil toplum yöneticileri ile alâkalı olarak:

-Kim belirliyor bunları, gelmesi gerekenler korkuyor bahane uyduruyorlar, gelmemesi
gerekenler içki sofrasından kalkıp geliyor, deyince Mustafa Tekelioğlu:
-Onlar galiba liseden okul arkadaşı, dâveti bilemem ancak bu gibi durumlarda Valilik
protokole mesaj veya bir şekilde bilgi veriyor, dedi.
Bekir abi; “Memduh beyin vekili olarak, bu vekilliği de böyle bir günde çok anlamış değilim
ama neyse, öğleden önce Valilikte bir iş için bulunuyordum, Vali:”
-Ben gelmesem olur mu acaba, deyince:
-Vali isen ve meselâ A. Necdet Sezer gelince gideceksen, buraya da geleceksin, dedim, dedi.
Giderayak geçmişte Kayseri’de valilik yapan Ş. Yılmaz beyden söz edildi, veya mevcut Vali bey
ile benzerliğinden; “illâ ki arkalarında bir bulaşıklık bırakacaklar,” şeklinde. Yaşar abi, “bürokratlığı iyi
idi” dedi. Bekir abi, adı geçen Valilerin maiyetlerine, kendilerinden habersiz herhangi bir dosya
açılmayacak şeklinde direktifleri olduğunu söyleyince hatırladım, İlçelerden birisinde görev yapan bir
öğretmenin meselâ Hacılar’a gitmesi gerekiyormuş, hatta gitmemesi yanlışmış, bunu bu mevcut Vali
efendiye anlatamamışlar, iyi mi? Ne diyeyim, fetoşculuk b.ktandır, ispatlı-zabıtlı bunda şüphe yok,
fakat, fetoşculuk korkusu böyle işte, sanki ishâl!...
Akşamın ilerleyen bir saatinde Mustafa Tekelioğlu:
-Biz bunları mı konuşacağız, Allah aşkına nereden buluyorsunuz bu konuları diye bana mı
yoksa kendi kendine mi anlayamadım, serzenişte bulunuyordu.
DÜNYANIN NABZI...
3 Ağustos 2019 akşamı Bizim Oturma, Mustafa Cabat hocanın Talas Dutdere sokağındaki
Samba merdivenleriyle maruf bağ evindeydi.
Bilim, teknoloji, ekonomi, eğitim, sağlık, yönetim, mimari, kentleşme vb alanlardaki
değişiklikler oldukça süratli ve insanları öylesine baskı altına alıyor ki, önceki ve sonraki kuşaklarla
anlaşma pek mümkün olamıyor, iletişim kurulamıyor mealinde serzenişler dile getirilirken Bekir abi,
vaktiyle (1974’ler) MTTB’de açmış oldukları fotoğrafcılık kulübünün hikayesini anlattı:
- Akşamları dedi, gazete yayınevlerini, matbaaları dolaşırdık, ertesi günün manşetlerinde ne
var, başka hangi haberler olacak, bilgi edinirdik. Bu arada gerek çalışanlar ve gerekse kimi köşe
yazarları ile de kendiliğinden bir aşinalık oluştuğundan, dizgicilere, diğer çalışanlara kurşunlu ortamda
ikram olsun diye ayran, benzeri içecekler götürürdük... Bizden, “foto muhabiri” sorarlardı, “olmak
isteyen üniversiteli arkadaşlarımız varsa gelsinler” derlerdi.
- İşte o zaman kendi kendime dedim ki, bu foto muhabirliği önemli bir iş olsa gerek, biz bunu
MTTB’de hayata geçirmeliyiz. Merdiven altında da olsa karanlık oda, fotoğraf makinası, Ara Güler de
aralarında fotoğrafcılıkta uzman hocalar şunlar bunlar, eksiklerimizi tamamlayıp, derslere başladık,
MTTB’de talebe sıkıntısı çekilmedi.
- Fakat ne olduysa, bir gün bizi, bir saldırıdan veya çıkabilecek bir çatışmada korumak üzere
Fatih’te faaliyet gösteren bir tarikat grubu, bir kaç kişi göndermiş. Bu ekipten sakallı, şalvarlı adamın
birisi geldi, yakama yapıştı:

-Sen dedi, bilmiyor musun, göğsünü ve fotoğraf dersliğini göstererek şuradan yukarısı veya
aşağısı haram, nedir bu yaptığınız?
-Benim yakamı toplamak öyle kolay değil, fakat baktım böyle bir adam, MTTB kum gibi gelen
giden, velâ havle dedim. Birkaç ay sonra, mesele her neyse bir miting düzenlemiştik, Beyazıt
Meydanında, miting sağ selâamet tamamlanmış, ben bir köşede çömelmiş, dağılan kalabalığa
bakıyorum, aa o da ne, şalvarlı sakallı bir adam, boynunda asılı fotoğraf makinasının deri mahfazası
ayrı, makinası ayrı sallanan birisi, ne oluyor diye o taraf yöneldim, ne göreyim, bana göğsünü
göstererk şuradan yukarısının haram olduğunu bilmiyor musun diyen ve fotoğrafcılık kulübünün
kapanmasına sebep olan adam...
-Yok, bir şey yapmadım ama, göz göze geldik, anladı!... Demem o ki, ne gençler için bir
gelecek geliştirebiliyoruz, ne de onlarla doğru dürüst iletişim kurabiliyoruz. Yapılan plan, programları
da tutturamıyor, sürekli bir adım geride kalıyor ve nihayet gençlere ulaşamıyoruz.
Mustafa Tekelioğlu; “zamanın ruhunu okuyamyoruz” dedi. “Üniversite sınavında doğru cevap
ortalaması yüzde on, on üç kimya fizik sorusunda yüzde bir bile değil, daha da önemlisi çocuklar bunu
hiç önemsemiyorlar!...” Mustafa Tekelli de; “Benden genç arkadaşlarla yaptığımız ortak bir iş sonunda
hesaplara bakıyorduk, çocuklar bilgisayar, hesap makinası şak şak çarpıp topluyorlar, ben facıt dahil
makine kullanamam, babamla birlikte mağaza için alışveriş yaparken İstanbul’da görmüştüm, bir
adam kâğıtlara yukardan aşağıya, kaleminin ucuyla şöyle süzerek toplayıp sonucu yazıyor, hayret
ettim. Fakat bu hayret bana da bir meleke kazandırdı, bahsettiğim hesaplaşmada öyle yaptım ve
yanımdaki arkadaşa verdim, kontrol edin dedim, bir aksilik çıkmadı...”
Bu arada Mustafa Tekelli, söz gençlerden açılmışken dedi, hesap dedi, zekâ dedi ve devamla;
“bir göl yüzeyine düşen yaprak her katlanışında öncekinin bir misli yüzeyi kaplıyor, 49. katlanışında
göl yüzeyi yaprakla kapatıldığına göre kaçıncı katlanışında gölün yarısı yaprakla kaplanmış oluyor?”
diye sorunca içimizde hesap yapmaya yeltenenler oldu gibi. Bekir abi tebessümle “Mustafa” dedi, “bu
yarı hesaplarda cevap, genellikle bir öncesi olur!...”
Ali abi (Biraderoğlu) Düşünme Üzerine adlı kitabında zamanın ruhunu “Zeit Geist” başlığıyla
şu şekilde anlatıyor:
“.... Zamanın, içinde bulunduğumuz zamanın ruhu ile ilgilidir. Bugün çağın ruhu dediğimizde
neyi kastediyoruz? Batı uygarlığının, pragmatizmle gerdeğe girmesinden ortaya çıkan Amerikanizmi
kast ediyoruz. Çünkü bugün dünyaya egemen olan budur. Amerikanizm nereden çıktı? Kara
Avrupasından... Roma’dan, Yunan’dan, İonya’dan...”
Öte yandan Ali abi burada Üstad Necip Fazıl’ın Hesaplaşma kitabında “dünyanın nabzı” diye
bir kavram kullandığını söylüyor. “Bu da mükemmel bir tanım, hangisi güçlü anlam ifade ediyor,
bazen dünyanın nabzı daha güçlü gibi...” diyor. (Üstad burada “Dünyanın nabzını dinlemek ne demek?
Hangi nabzı dinleyeceksin?” diyor, “Bütün dünyadan habersiziz, Şu hadise dikkat: Hikmet yani
hakikat, müminin kaybolmuş malıdır. Nerede bulursa alır. Bu hadise göre, Allah’ın Resulüne liyakat
ölçüsüne göre her kıymetin bizde olması lâzım geldiği anda işte bizim içtimai manzaramız budur.”
Bekir abi, Menzil halifelerinden bir kısmının galiba Eskişehir’e taşınmış olabileceğini
söyleyince Cabat hocanın gönderdiği Diyanet’in hazırladığı tarikatlarla ilgili “gizli” raporu ve icazetin

nasıl olduğundan bahis açıldı. Mustafa Cabat hoca icazetin mutlaka sınırları belirtilerek yazılı olması
gerektiğini söyledi. Bekir abi:
-Evet, dedi. Ben İbrahim Eken hocadan sordum, icazeti. Hoca öyle hattat elinden çıkmış bir
levha getirdi ki;
-Filan adam benden şunları talep etti. Öğrendi şu, şu konuda icazet verdim. Ben de filandan
aldım, o da falandan, o da falandan şeklinde mutlaka bir Allah dostuna varıncaya kadar silsile
yazılıydı.
Peki Işıkcıların durumu dendi. Cabat hoca onları geriye doğru silsileyi değil de ileriye doğru;
Hüseyin Hilmi Işık, Efendi Hazretlerini kastederek Esseyyid Abdülhakim Efendi’nin halifesiyim diyor,
benim halifem damat Enver Ören, sonra torun Mücahit Ören, sonra da ne diyeyim, Seda Sayan...
Diyanetin raporundan Işıkcılara da baktık, bir takım şirket, holding vs doğrudan para kokusu
geliyordu...
Bu günlerde Devlet-Tarikat, Cemaat ilişkilerinde bir şey olmalı, 3.8.2019 günlü Aydınlık
Gazetesinde bir yazı okuduğumu söyledim, Mustafa İlker Yücel’in (Başyazı) CIA'nın sürdüğü tarikat-
cemaat tarlaları başlıklı o yazısından bir bölüm şu şekilde;
“Yıl 2000.
“Akit yazarı Ali Erkan Kavaklı bir panel sonrası Eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent
Orakoğlu'nun masasına oturur. Sohbet tarikatlara gelir. Orakoğlu net konuşur: "Birinci adam bizim
değilse bile ikincisi bizimdir.”
“Kavaklı bu notu aktardığı yazısına şöyle devam ediyor: “Türkiye NATO’ya girince Gladio’nun
bütün NATO ülkelerinde paramiliter örgütler kurduğunu ve ordu için örgütlenmeler yaptığı, bu
çerçevede medyaya, önemli sivil toplum örgütlerine adamlar yerleştirdiği erbabınca bilinen şeyler.
Amerika, CIA’in kurup kontrol ettiği bu örgütler vasıtasıyla Türkiye’yi ve NATO’nun diğer ülkelerini
kontrol altında tutar. 15 Temmuz kalkışması gösterdi ki; Gladio sadece ordu içinde çalışmamış,
cemaat zannettiğimiz (F. Gülen) bir yapıyı ele geçirmiş. Darbe teşebbüsünde etkili bir şekilde
kullanmış. (...) FETÖ felaketinden sonra benzeri bir kıyameti yaşamak facia olur. (...) Dindar insanların
gayretleri politik hesaplara tahvil edilmemeli. Bizim tarlayı CIA sürmemeli. (Akit, 5 Temmuz 2018)
“Kavaklı, Aydınlık'ın elli yıldır yaptığı uyarıları bir paragrafta özetlemiş.”
Yusuf Bozkurt vefat etmiş, Mustafa Tekelli 12 Eylül soruşturmalarında “sıkı” durduğunu
söyledi. Bizde Meclis üyesiydi, ben oradan tanıyorum, hasbaşkanın tabiriyle yine Bekir abi iyisini bilir
ya; Selâmet Partili idi. Allah Müslümanlara rahmet eylesin. Amin...
Cabat hocanın fıkrası; adamın biri biraz ilerleyen yaşında meselâ ellerine bakarak, ah neydi o
günler, nasıl çaldık düşürdük, pazılarına bakıyor, sıvazlıyor şöyle, sizinle yaşadıklarımız roman diyor,
ayaklarına şöyle, saçına sakalına böyle derken gözü önüne düşüyor, ne deyim sana diyor, öldün,
üzgünüm, ölünün arkasından konuşulmaz!...

FERMANLARIMI YANIMA KOYUN!...

Yavuz Sultan Selim Han böyle söylemiş; “Ben onlarla kendimi savunacağım, fetvalarımı (veya
fermanlarımı) mezarda yanıma koyun!”
14 Ağustos 2019 Kurban Bayramının dördüncü günü Çarşamba akşamı Nuh Ali beyin Eşşek
Meydanı taraflarındaki bağında, kuyu başında bayramlaştık. Dün de Vakıfta (KEK) bayramlaşma vardı,
mutad olduğu üzere üçüncü bayram saat üçte. Orada eski Enerji bakanı halen milletvekili Taner Yıldız
bey kısa bir konuşma yaptı, Vakıf Başkanı Mustafa Tekelioğlu’nun hoşgeldiniz konuşmasından sonra,
Taner bey dedi ki, kısaca;
-Bu Vakfın Ankara’da yeri başkadır.
Ben de bu intibaı, akşam oturmada söyledim;
-Taner bey dedim, Mustafa Cabat hocanın derlediği fetoş hakkındaki cd’lerden bahsetti...
Bu vesile ile de Bekir abi, Yavuz Sultan Selim Han’a ait olduğunu belirttiği yukarıdaki vasiyeti
söyledi.
-Senin işin kolay Mustafa, dedi.
Ne çok mesele konuşuldu akşam, 15 Temmuzda falanın nerede olduğu, kimin fetoşcularla
kimin bağında toplantı halinde bulunduğu, Milli Eğitimde bu İmam Hatip meselesinin yeteri kadar
abartılmadığı mı, Millet Bahçesine yapılacak on bin kişilik cenaze cami, S400’lerden Tarikatların
denetimine kadar daha bir sürü şey... Yalnız bu arada Bekir abi; “O gece kim neredeydi, bilemem de,
Kayseri’de milletvekili yoktu, ben de havaalanının elektriğinin kesilmesi ile ilgili vali S. Kamçı ve
şununla bununla konuşuyordum, Bir iki kere Taner beyle, ve Yaşar’la (Karayel) konuştum öbürü neydi,
cenaze camii değil de belki bir iki küçük mescit olabilir, bu projeler Ankara’da hazırlanıyor, finansmanı
da oradan karşılanıyor,” dedi.
Fakat bence en önemlisi yönetime hazırlıksız yakalandığımız, evet geç kalmış ciddi bir
özeleştiri... Genellikle fukara, köylü kesimin mahalli idareler veya merkezi yönetimde bir masa
başında söz sahibi olması; Mustafa Tekelioğlu bu durumu her türlü açlık şeklinde ifade ediyor, para,
kadın, nefs ve tabii ki bilgisizlik!...
Şu da söylendi, (mealen);
-Ne önemi var, kimse yapamıyor veya herkes bir şekilde yapıyor zaten, e o zaman neden ben
de yapmayayım?...
Yönetim piramidinin tabanında böyle bir değerlendirme yapmak, tercih şansı yok tabii ki,
fakat başarısızlık en hafif ifadesiyle gerçekten tam bir piç, kim sahiplenecek?
Büyükbaş’lardan birisi o günlerde (1994) stadyumdan bir sahne anlatmıştı, hiç unutmuyorum,
kaldı ki çevrenin pek futboldan da anladığı söylenemez, genel olarak MSP programları bakımından
anlayan azınlık ise Erbakan’dan “şu kadar bin kişilik stadyumları ihmal edemeyiz” izni çıkıncaya kadar
bunu saklardı, sanki...

-Tribünde döndüm yukarıya doğru şöyle bir baktım, ne göreyim sakalı kucağında hacı
efendiler ellerinde üç devirli tesbihler okuyup okuyup, sahaya doğru üflüyorlar...
Mümkün olsa da Büyükbaş’a şunu söyleyebilsek; “Futbol da ne ola ki Büyükbaş, sen anlarsın
bunu; işte o iktidar, şehrini, akşamdan sabaha imarla kurmaya kalkıyor ve acı olan şu ki, şunca yıl
sonra değişen pek bir şey yok ve kurduklarını sanıyorlar!...”
Söz Cabat hocanın füzelerinden açılınca, hocanın kendisi ile Kayseri Lisesine görüşmeye gelen
Tübitak yetkililerine çalışmalarını göstermeyip saklaması pişmanlıkla karşılandı, hoca dedi ki:
-Gazeteci Mahmut Sabah benden heyecanlıydı, öyle ya haberi Hürriyet gazetesinde o
yapmıştı. Okul müdürü solak Mahmut Tübitak heyetiyle beni odasında yalnız bıraktı dışarı çıktı.
Adamlar patlayıcılarla ilgili bir iki soru sordular, sorular kolaydı nitrogliserin (veya benzer kimyasal
madde isimleri) şöyle olur böyle olur deyince, birbirlerine bakarak hayret edasıyla kafa salladılar.
Sonra:
-Peki çalışmalarını görelim, dediler.
-Olmaz, patent isterim, siz çalışmalarımı (füzeyi kastediyor) alır gidersiniz, dedim.
Adamlar gittiler tabii, beni de kucak dolusu önceki sayılarıyla beraber bilim teknik dergisine
abone yaparak!... Bu arada gazeteci Mahmut Sabah dizlerini dövüyordu:
-Olur mu hiç, adamlar ayağına gelmiş, büyük fırsatı kaçırdın, görüyor musun, diyerek...
Oturmada ben bu pişmanlığa katılmadım;
-Biz bu devleti bu haliyle yönetmeye hiç talip olmadık ki, hoca o gösterilmeyen füzeleri
devlete karşı kullanmayı düşünüyordu belki, dolayısıyla hareket doğru, dedim!...
Son yirmibeş yıllık yerel ve ona yakın bir süre merkezi yönetimlerde görev alanlar için genel
bir kabalıktan, köylülükten söz edildi. Meselâ, çok çekiştiği bilinen Çetin Altan’la bile Üstadın (NFK) ne
kadar nâzik bir ilişkileri vardı, dedi Bekir abi. Bakıldığında pek kibar bir ilişki sayılmaz ancak kan dâvası
olmazdı belki, ne söylenirse söylensin, yazılırsa yazılsın, yine de konuşulurdu. Değilse Çetin Altan’ın
Üstad hakkında yazdığı şu paragraf övüyor mu, yeriyor mu belli değil, (vakıa hiç bir kırsallık Üstada
yapışmaz da) pek öyle yenilir yutulur cinsten olmasa gerek: “Sanatçı kişiliğinden gelme etkenliğini, tek
caddeli bir kasabanın biraz sabun, biraz kolonya kokan, kanaryalı berber dükkanı aynalarında
denemeye kalkmak gibi, pek cakalandığı bir cinnetin eksi sonsuzlarına düşmeseydi, ola ki ozanlık
değerini, çok kişi, daha çok dile getirecekti.”
-Üstad bize katlandı, dendi ki bu doğru. Üstad (abd-i aciz dahil) nelere katlanmadı ki?
Anlaşılıyor ki birlikteyken (1975’lerde) yine Çetin Altan’a Ankara sokaklarında söylediği şu söz Üstadın
bu katlanmışlığını, yalnızlığını ne kadar güzel ifade ediyor: “Benim acımı kimse anlamıyor, benim
kanatlarım ufuklara çarpa çarpa kanıyor.” Düşünülebilir mi acaba Üstad bu dertlenmeyi Ali abinin
(Biraderoğlu) söylediğine göre “Çetin seni görünce (galiba Cumhuriyetin) fino köpeği geliyor gözümün
önüne” dediği Çetin Altan’a yapıyor.

Öte yandan Bizim Oturmanın geçen hafta notlarında “Dünyanın Nabzını Dinlemek” bahsinde
yazdım Üstad burada “Dünyanın nabzını dinlemek ne demek? Hangi nabzı dinleyeceksin?” diyor,
“Bütün dünyadan habersiziz!...” (Burada da muhatap kesinlikle bizleriz.)
Bekir abi devlet adamları ile yakınlığın kolay bir şey olmadığını söyledi. Tabii bunu durup
dururken değil, Mustafa Tekelli devlet bankalarının İngiltere’den para bulduğunu, bunun da piyasaları
biraz rahatlatacağını düşündüğünü, Donald Trump’un doların değerini düşürmeye çalıştığını, Çin’in
şöyle olduğunu, Putin’in böyle olduğunu, Mustafa Tekelioğlu’nun da;
-S400’lerin vaktiyle Hatay’ın güneyinde düşürülen Rus Uçağının diyeti olduğu konuşuluyor,
F35 Uçaklarının şu kadar parçasının bizim sanayici tarafından üretildiği, bu yanlış politikalar sebebiyle
bunun ciddi tehlikeye girdiğini, Bekir abiye dönerek:
-Sizin yetkililerden duyduğunuz bir bilgi var mı abi, demesi üzerine Bekir abi;
-Duyduğum bilgi olarak değil de kanaatim olarak söyleyeyim Mustafa dedi, devlet adamları ile
ne görüşülürse görüşülsün, son kararı onlar veriyor ve burada konuşulanlardan çok daha fazla bir
bilgiye sahip olarak bu kararları veriyorlar, ortam çok değişken bazen isabet olmayabiliyor veya bize
öyle geliyor olabilir...
Bekir abi konuşurken, Devlet Bahçeli’nin açık desteğinin iktidar yetkililerince ne kadar
önemsenmiş olacağını düşünüyordum, evet kendine göre siyasette nadir görülecek ciddi, cesur,
alçakgönüllü sayılabilecek bir yiğitlik gösterisi...
Salim abi ile Hasbaşkan, Mustafa Tekelioğlu’nun S400’ler ile ilgili söylediği diyet veya Nato
sistemlerine uyumsuzluk, gerekçelerine kat’iyyen katılmadıklarını;
-Patriotları götürdüler, F35’ler için olmadık bahaneler ürettiler, ne yapacaktık S400’leri
almayıp da, diyerek belirttiler, ayrıca Salim abi Donald Trump, Türklere bir şey söylemezsek
Türkiye’den başka ülkeler de S400’leri alır ve o zaman bizim ticaretimiz, silah sanayimiz zayıflar, diye
düşünüyor bence, dedi, ancak Mustafa Tekelioğlu;
-Kim saldırmış da savunmasız açıkta kalınmış, Bu S400’ler kime karşı kullanılacak veya
savunulacak, gibi bir cevap yok, vermedi... Sadece;
- Bir şey söylemek istemiyorum, dedi.
Dün Cabat hocanın Vakfa getirdiği Put Adam kitabından söz açılınca Bekir abi;
-Getirmedin kitabı Mustafa dedi, iki sayfa okurduk... Hoca da:
-Şöyle bir süzgeçten geçirmedim, aklımda kaldığı kadar kopyalarını çıkarttığımız aslı ile
ilişkisini, Bekir abi dedi. Kadir Mısıroğlu, bu “Eser”i beğenmemiş, konuşmalarında anlatıp duruyordu;
“Eser meser değil, Rıza Nur’un hatıraları daha değerli!...” diye...
Peki söz Cübbelinin yanmayan, yakmayan kefenlerine nasıl geldi, uyumadığıma göre Nuh Ali
beyin zengin sofrasına dalmışım demek ki. Bekir abi Meclis-i Meşayih miydi, neydi o deyince Cafer
bey, internetten İslam Ansiklopedisinden aşağıdaki bilgiyi verdi;

“Tekkeleri denetlemek ve idarî işlerine bakmak üzere 1866 yılında şeyhülislâmlığa bağlı olarak
kurulan müessese.

“Osmanlı Devleti’nde XIX. yüzyıla kadar tarikatları denetleyen ve tekkelerin idarî işleriyle
uğraşan bir kurum bulunmuyordu. Teşkilâtlanmalarında belli ölçüde bağımsızlığa sahip olan tekkeler,
XIX. yüzyılın ortalarına doğru bürokraside gelişen merkeziyetçi harekete paralel olarak devlet
denetimine alınmaya başlanmıştır. Tekkeleri denetim altına almak için bilinen ilk çalışmalar III. Selim
zamanında yapılmıştır. İstanbul’daki bazı tekke şeyhlerinin İstanbul kadılığına yaptığı şikayet üzerine,
sapkın inanışlara sahip olan tarikat mensuplarının durumlarının teftiş edilerek devlete bildirilmesi ve
bu tür inanışlara sahip kimselere tekke açtırılmaması için bazı şeyhler görevlendirilmişti. Fakat görevli
şeyhlerin yetkilerini aşan davranışları üzerine Muharrem 1208 (Ağustos 1793) tarihinde çıkarılan bir
fermanla bunların sayısı üç kişiyle sınırlandırılmıştır. Tekke vakıflarını Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti’nin
denetimine veren 1227 (1812) tarihli bir fermanla Osmanlı eyaletlerinde aynı tarikata bağlı bütün
tekkeler tarikatın İstanbul âsitânesi merkez kabul edilerek buraya bağlanmıştır. Yine bu fermanla
meşihatı boşalan bir tekkeye şeyh tayininde tevcihin şeyhülislâmlığa arzedilmesi ve taşradaki
tekkelere şeyh tayinlerinde merkez tekkenin görüşünün alınması usulü getirilmiştir. Bu fermanla
birlikte tekkeler idarî yönden şeyhülislâmlığın ve malî yönden Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti’nin
denetimine girmiştir.

“Tekkelerin denetim altına alınmasında ikinci önemli adım Meclis-i Meşâyih’in kurulması
olmuştur. Meclis-i Meşâyih’in tesisiyle ilgili bilgileri ihtiva eden en erken tarihli belge 1283 yılının
Receb ayına (Kasım 1866) ait bir iradedir. Şeyhülislâm Mehmed Refik Efendi’nin arz tezkiresinin ekli
bulunduğu iradeden Meclis-i Meşâyih’in 1281’de (1864) kurulduğu, fakat Evkāf-ı Hümâyun
Nezâreti’nin meclisin şeyh tayinlerine ait yazılarını dikkate almaması sebebiyle faaliyete geçmediği
anlaşılmaktadır. Mehmed Refik Efendi sadârete gönderdiği bir tezkireyle Meclis-i Meşâyih’in tahkim
ve yeniden tesisini talep etmiştir.”

Bekir abi Mustafa Tekelli’ye;
-Evet Mustafa dedi, tarikatler denetlensin mi denetlenmesin mi?
-Nasıl olur bilemem abi, dedi Tekelli, devlet idaresine, iktidara göz koyuyorsa denetlenmeli,
yani denetlenmeli...

“NİDÜĞÜ NİTTÜĞÜNDEN BELLİDÜR!”
Üstad Necip Fazıl, Dünya Bir İnkılâp Bekliyor kitabında yazıyor; “bir mühim kişi” diyor,
“Elektrik nedir?” diye sormuş, masasındakilere, masasındaki dalkavuk tasdikçilere... Herbiri
anlatmaya kalkmış. Aldıkları cevap değil, değil, değil... Orada bir nefer duruyormuş... “gel buraya”
demiş. Er de gelmiş. “Elektrik nedir?” diye sormuş. Nefer hemen şu cevabı vermiş:

“-Nidüğü nittüğünden bellidür!”
7 Eylül 2019 akşamı Hasbaşkan’ın Kergâh taraflarındaki bağında oturduk. Vakıa uzun süre
gitmediğimizden veya bilinen yolu dikine, bölünmüş yol ama erişme kontrollü karayolunu aratmayan
esaslı bir yol kesmiş olunca biraz şaşkınlık yaşadık, neticede bir sokak aşağıda bir sokak yukarıda
Hasbaşkan’ın evini bulmak zor olmadı... Hacılar yolu ile İnecik geçidi, OSB arasında yapılan bir ana
arter niteliğindeki 15 Temmuz Bulvarı dendi, bu yol, doğu ucundan Malatya yoluna, batı ucundan da
Adana yoluna bağlanınca “Güney Çevre Yolu” olabilir...
İrili ufaklı ceviz ağaçlarının arasında yoğun bir çimen üzerinde yuvarlak masa düzeniyle
hazırlanmış açık mekânda kahveler içildi... Bağa girişte bir müştemilât odası yapmış Hasbaşkan,
kuzine sobayı da bir güzel yakmış, İbrahim abi ile Hayrettin bey oturmanın kıdemlileri vaziyetinde
oradalar... Çok geçmeden bakıldı ki battaniye, boyunbağı olmuyor, biz de müştemilâta geçtik...
Bekir abinin bel sancıları nüksetmiş, fizik tedavi olmasaydı, ikinci ameliyat kaçınılmaz olacaktı
diyor. Fakat bu hususta Bekir abi, Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesinin Aydın Paşaoğlu hocadan bu
yana yetkin kadrosu olduğunu meselâ, Ali Kurtsoy, Kemal Koç ve daha bir iki hoca içinde olmak üzere
birbirlerini yetiştirerek geldiklerini, dolayısıyla pek endişe etmemek gerektiğini söylüyor.
Söz nereden geldi, kaçırmışım Bekir abi, Salim abiden “İstanbul’da sınıf arkadaşımdı” diyerek
inşaat mühendisi Ali Hasaltın’ı sordu, Salim abi Bayındırlık İl Müdürlüğü sırasında Ali beyle birlikte
çalışmışlardı, telefonunu Bekir abiye verdi. Bekir abi dedi ki:
-Ali ile birlikte okulu bitirdik, Ankara’da Oda’ya kayıt şu bu, ben Bakanlıktan burs almıştım,
oraya uğradık, beni memur, madem gelmişsin diyerek Ali’yi de işçi statüsü ile Kayseri İl Müdürlüğü’ne
gönderdiler. Aybaşı gelince diyelim ben bin lira maaş alıyorsam Ali üç bin lira alıyordu... Salim abi de:
-Ben de Ali beye, Bakanlık yazısına rağmen “kontrollük” yaptırmıştım, dedi.
Daha sonra Mustafa Tekelli Ömer Aslan’dan söz etti, “hastalığı yendi, kızını gelin etti,
Türkiye’yi geziyor hanımıyla” dedi. Her nasıl olduysa söz Mustafa Zeyrek’ten açılınca Mustafa Tekelli;
Dost Sigorta’nın yargı sürecini anlatmaya başladı. Mustafa Zeyrek’in veya birisinin Ali Bayramoğlu
tavsiyesi ile Dost Sigorta’ya ortak edilmesi, veya bir iki kişinin tamamen normal ve yasal bir şekilde
yurtdışı para tasarruflarını o dönemin bir takım savcı ve hakimlerinin makam mevkii hırsı ile
yükselme umuduyla Mısır ve diğer yurtdışı finans organizasyonu yakalamış gibi iddianemeye
yansıtmaları, bizim ağaları o dönemin en büyük savcısı (Devlet Güvenlik Mahkemeleri başsavcısı) Nuh
Mete Yüksel’in eline düşürmüş... Mustafa Tekelli diyor ki;
-Arkadaşımız Av. Ali Taşçı dosyayı şöyle bir ittirdi, “Bu dosya bizi aşar Mustafa!” dedi. Peki ne
yapacağız;
-(İstanbul’da galiba) ..... Domaniç’e gideceksiniz, adam tek başına Yargıtay mesabesinde.
Ondan görüş alıp avukatınıza vereceksiniz!... Mustafa Tekelli devam ediyor;
-Bizim Avukatımız Nimet Çubukcu, gittik adama, dosyayı verdik... Fakat “görüş” hazırlanınca
bir türlü alamıyoruz, adam 25000 dolar para istiyor. Ben telefonda kısa konuşurum (Halbuki
istihbaratcı Hanefi Avcı’nın böyle düşünmediğini söylemişti, Hanefi bey, genel olarak telefonda
döküldüğümüzü söylemişmiş...) Sanırım hayatımın en uzun telefon görüşmesini yaptım adamla;

-Hocam şöylesin, hocam böylesin, adam anlamıyor. Fakat bu arada anladım ki dosyayı
verdiğimiz sırada yanında duran birisi demiş ki; “Bunlar varlıklı adamlar, meselâ listede ismi bulunan
birini işaret ederek biliyorum bunun Sultanhamam’da işhanı var!”
-Doğru ama hocam şu anda hepsi kısıtlı, kullanamıyoruz, hocam son sözüm şu olsun; Bizim
buralarda bir söz var “Ya beş beş sayacaksın ya da pıyır pıyır ağlayacaksın!...” ne yapalım biz de oturur
pıyır pıyır gözyaşı dökeriz. Adam;
-Peki para istemiyorum, avukatınız gelsin alsın!...
Ve kitap; Put Adam!...
Yasaklanmış. Zaten KEK Vakfı’ndaki bayramlaşmada Mustafa Cabat hocaya kimdi o söyleyen;
“Haberleri olsa, ‘Ne lüzum vardı!...’ derler.” diyen?
Bekir abiye dedim ki;
-Abi kitap, koca bir devletin bir kişinin kaprislerine nasıl kurban edildiğinden başka bir şey
değil. Kimsenin soyu sopu kimseyi ilgilendirmez ama bu belirsizliğin verdiği kapris bir devletin
geleceğini etkiliyorsa, yani ne diyeyim?
Orada bu akşamın başlığını söylemedim ama, doğrusu böyle; “nidüğü nittiğünden bellidür!”
O valslerin, dansların, partilerin, sofraların daha bilmem nelerin hepsi kapris, aşağılık
duygusunun verdiği intikam hırsı!...
Şöyle bir benzetme yaptım; şu anda ABD ve bağlı organları hem bizimle hem de Kürt YPG
veya PYD veya PKK ile içli dışlı. Güvenli bölge, bir takım savunma silahları, göçmenler vs. İnanın yüz
sene önce de İngilizler Osmanlıya karşı aynı günümüzde ABD’nin yaptığı gibi, hem Osmanlıyla içli
dışlıydılar, hem de Osmanlıya karşı İttihatçılar veya Jön Türkler ve özellikle...
Putin ile yapılan Soçi, Astana’nın farkı olmaksızın, ABD ile yapılan şu ikili görüşmeleri
düşünüyorum da Samsun’a çıkışlar, Amasya tamimleri, Erzurum, Sivas Kongrelerinin etkisi İngilizler
sayesinde tüy gibi hafifliyor.
Lozan başlı başına bir gösterge. Nasıl bir “Antlaşma” ise, sen yedi düveli yen, sonra Filistin,
Hicaz, Irak, Suriye, Ege Adaları, Boğazların ve daha kaybedilen neler ve nelerin hali...
Kitapla ilgili son olarak şunu söylemeye çalıştım telaffuz edemedim dilim dönmedi, Mustafa
Cabat hoca yetişti imdadıma;
“Brakisefal kafatası türünden olan ebeveynden Dolikosefal kafatası türlü kişinin türemesi
imkansız bir şeydir.”
Akşamın geç saatlerinde “boşanmaların arttığı” ile ilgili Mustafa Tekelli;
-Ne olacak dedi, oğlan anaları ayakkabı alır, manto alırlardı ki, kız aransın oğluna... Şimdi o
yok bu yok, evliliklerin de ömrü böyle kısa oluyor...
Ah dilim ah, dilim dilim yiyeyim seni, duramadım;

-O söylediklerinin dinle, imanla ve İslâm’la bir ilgisi yok, biz biraz büyütüyoruz, onlar
geleneklerimiz sanki, dedim.
Irk olarak bayramı, düğünü, şöleni sevdiğimiz söylendi. Amenna!... Hayrettin abiydi galiba;
-Ne diyorsun sen Kasap, dedi, nikaha karşı mısın?
Abi ne ilgisi var, meselâ Hazreti Hasan Efendimiz doksan kere evlenmiş!... Yanılmıyorsam
Üstad’da okudum.
-Yok canım sende!...
Üstad Büyük Mazlumlar’da kısaca böyle yazıyor da, Mustafa Cabat hoca ertesi Pazar günü bir
makale gönderdi, Selçuk Üniversitesinden Doç. Dr. M. Bahaüddin Varol yazmış, Hz. Hasan’ın Çok
Evliliğine Dair Rivayetler Üzerine başlığıyla, orada da böyle yazıyor...
Bu hususta Mustafa Cabat hocanın görüşü önemli, hoca diyor ki;
-Cumhuriyet kafasıyla biz bunları zor anlarız, seyyidlik ne, şeriflik ne ve daha başka şeyleri de
bilmek lâzım, müdürüm!...
KATOLİK TIP
Üniversitede Yapı İşlerinde çalışırken diyor Bekir abi, doktorlarla haşır neşir olduk, son sınıf
intörn veya bir altı, çocuk neredeyse bir hafta evine gidemiyor. Gece nöbetten sonra yatmak yok,
çalışmaya devam. Böyle bir usta-çırak ilişkisi. (Şehircilikte de “Ortodoks” tabiri var, Ortodoks
Şehircilik, katı şehircilik, katı plân manâsına) Tabii bu uygulama sayesinde bugün Türkiye’de tıp epey
bir mesafe katetmiş durumda, neredeyse bütün AB ülkelerine hizmet verecek şekilde. Böyle verilmiş
bir teklif de var galiba. Bunun üzerine Mustafa Tekelli:
-Bizim Kemal’in kızı dişçilikte okuyor, geçenlerde anlatıyordu; amca çok korktum hoca beni de
dövecek diye, diyor. Çocuğun birisi bir diş tedavisi için hastayı hazırlıyormuş, biraz gecikmiş olmalı ki,
hoca gelmiş dizlerine dizlerine tekme vurmaya başlamış:
-Sen bir hazırlığı bu kadar zamanda yaparsan, daha dişi nasıl yapacaksın diyerek!...
-Fakat diyor Beki abi; bunun yanında tıpçılar, alternatif demeyelim de, belli hastalıklarda isim
yapmış kimseleri de kabul edemiyorlar bir türlü. Oysa adamlar öyle uzmanlaşmış ki, meselâ sporda el,
kol, ayak burkulmaları veya kırık-çıkıklı sakatlanmalar eksik olmuyor, ortopedist doktor ne yapıyor,
alçı ve bu bir sporcu için en az bir kaç ay demek. Ama sınıkçı Mehmet emmi ne yapıyor, parmaklarını
şöyle bir gezdiriyor, basıyor, çekiyor tak, tamam yürü git. Ben böyle çenesi düşmüş bir kaç vaka
hatırlıyorum, doktor kanca atıyor vesaire, sınıkçı ise adeta monte ediyor ve çocuk spora devam
ediyor. Uzatmadan söylemek istediğim, peşinen reddetmek yerine bak bir defa adam ne yapıyor, al
koy şuraya, öyle değil mi arkadaşlar?
Bu arada Hasbaşkan;
-Benim sekiz on sene evvel bir belim ağrıdı, süründüm desem yerinde. Bir askeri doktora
gittim, bana bir karışım verdi, bal, nane, daha ne var idiyse içinde yazılı durur halâ. Adam dedi ki:

-Bu karışımı beline bağla üç gün yat, sonra duş al bana gel. Öyle yaptım, belime biraz masaj
yaptı:
-Tamam iyi olmuşsun dedi. Gerçekten o gün bu gün bir şeyim yok çok şükür.
Bekir abi Hasbaşkan’a dedi ki:
-İşte senin doktor dediğin sınıkçı Mehmet emmi Mustafa. Askeri bir doktor yüzbaşı veya
albay, bu adamı keşfettikten sonra muayenehanesini senin dediğin gibi Millet Caddesinde açtı ve işin
başına Mehmet emmiyi bıraktı, kendisi Askeri Hastanedeki işine devam etti. Aslında Mehmet emmiyi
önce Askeri Hastaneye yanılmıyorsam çaycı olarak aldılar, askeri eğitimde, paraşütle atlama
antrenmanlarında sıkça olan sakatlanmaları bu sana karışım veren Mehmet emmi mahir bir şekilde
gerekmedikçe alçı falan kullanmayarak bertaraf etti. Daha sonra da doktorun Kayseri’den bu
muayenehane sayesinde epey bir Yahyalı Halısı ile ayrıldığı söylenir.
Ben, Kayseri Büyükşehir Belediyesi’nin yayınlarından Şehir dergisinde okuduğum Osman
Eravşar yazmış bir yazıdan söz ettim; 1700’lü yılların başında Fransız Paul Lucas isimli bir seyyah-
doktordan, kısaca; “Lucas mesleüği olan doktorluk sayesinde şehirde özenle ağırlanmış ve adını duyan
herkes Lucas’a muayene olmaya gelmiştir. Lucas’ın ünü o tarihte Anadolu’da öyle bir yayılmış ki, ilaç
olmadan mucizevi olarak tedavi yaptığı halk arasında yayılmıştı. İşte Lucas bu ünü nedeniyle
Kayseri’de de kendisinden mucize bekleyen hastalarla karşılaşmıştır.” Lucas’ın anlattığına göre
gözlerinden rahatsız olan bir kadın şöyle demiştir; “Eğer Fransız doktorlar herşeyi yapabiliyorsa,
neden o zaman bu doktor benim gözlerimin açılmasını istemiyor, diye benden bahsediyormuş...”
Bekir abi, bunların çok farklı olduklarını söyledi; “Onlarda misyonerlik var, Mehmet!...” dedi.
14 Eylül 2019 akşamı Mustafa Tekelli’nin Hisarcık’taki bağında cam balkonda oturduk...
Ve yeni parti çalışmaları...
Süleyman Demirel’in Demokrat Parti’nin kuruluşunda Ferruh Bozbeyli ile uzlaşamaması dile
getirildi ve Demirel’in;
-Siyasi hayatımın ilk ve büyük hatasıydı, sözünden yola çıkarak;
Bekir abi ABD’den dolayı dış güçlerin işine yarar, dolayısıyla fetoş, dedi.
Mustafa Tekelioğlu, iktidarın yanlışlarına, kandırılışlarına sorgusuz sualsiz katlanmak zorunda
mıyız?
Mustafa Tekelli, ne diyor? Abdullah bey bizim ağabeyimiz, tabii ki karşılamaya gideceğiz,
kimler gelmiyor ki? Bekir abi de “Evet öyle fakat, kırk yıl oldu, bir şey danıştı mı?”
Salim abi, yok olurlar,
Nuh Ali abi, maymuncuk önemli,
İbrahim abi, Faruk Sükân’a (İçişleri bakanı) dedim ki; bir muhtara gösterdiğiniz saygıyı Kemal
(Kaçar) abiye gösterseydiniz, şu kadar milletvekiliniz olurdu!... Ne dese beğenirsiniz?
-Sen şimdiye kadar neredeydin? Ben de;

-Gözünüz kimseyi görmüyor ki!... dedim.
Ben, Sedat Ergin yazmış ki.... Cumhurbaşkanlığı süresinin bitimine bir gün kala... esası
bilemem ama A. Davudoğlu usül hatası yapmıştır.
Mustafa Tekelioğlu, Mustafa Cabat hocaya sen neden bir şey söylemiyorsun diye çıkışınca,
hoca hiç istifini bozmadı;
-Ne söyleyeceğim, demokrasi memokrasi ile yola çıkarsan varacağın yer aynı.
Söz nereden açıldı veya Bekir abi diyelim ellinci baskı bu parti konuşmalarından sıkıldı, bir
Vedâ Hutbesi olsa da okusak Mustafa dedi Cabat hocaya. Cafer bey, youtubeden bir hocanın
videosunu buldu, müzikli idi, olmaz dendi, bir başkası yine müzikli, Cabat hoca ben okuyayım abi dedi,
başladı okumaya; (Ben yine de size Üstad’tan Çöle İnen Nur’dan yazayım) Necip Fazıl “Büyük Hutbe”
diye başlık attıktan sonra şöyle devam ediyor; “Büyük... Bu sıfattan başım dertte... Hangi büyük?.. ...
Ne büyükken ne küçük? ... Bir kovaya göre umman, ancak onu taşıracak kadar büyük... Gerisi kovanın
etrafından akıp gidecek olduktan sonra...”
Büyük Hutbe
“Küfür ve cahiliyet çığrına ait her şeyi çiğniyorum.”
...
“Ey insanlar! Mübalağa ve ifrattan sakının! Sizden evvelkilerin helâk olmalarına, ifratları ve
hudud taşırmaları sebep oldu.”
“İşte zaman, devrini tekrarlıya takrarlıya, Allah’ın yeri ve göğü yarattığı ilk andaki çıkış
noktasına döndü.”
Üstad En Acıklı An arabaşlığıyla, Gözlerini saflar üzerine gezdirip sordular, diye devam ediyor:
“Size benden sual edecekler. Ne diyeceksiniz?”
-Allah’ın emirlerini bildirdi, risâlet vazifesini yaptı, diyeceğiz.
Mukaddes gözleri semaya doğru kaydı. Sağ ellerinin şehadet parmağını üç kere kaldırıp
indirdiler:
“Şâhit ol Ya Rab, Şâhit ol Ya Rab, Şâhit ol Ya Rab!”
Ve Vahiy, Âyet meali:
“Bugün dininizi ikmal ettim. Verdiğim nimeti tamamladım ve din olarak İslâm’dan razı
oldum.”
Hazret-i Ebu Bekr, ayeti duyar duymaz her şeyi anladı...
...
Ve ağladı.

Bu vesile ile Peygamberler tarihi ve Urfa Göbeklitepe de konuşuldu.
Ben, Üstadın Râbıta-i Şerife kitabından yola çıkarak, Göbeklitepe’ye kadar 4500 sene açıkta
kalıyor dedim. Urfa Kültür Müdürlüğü sitesinde Göbeklitepe için şu bilgi veriliyor:
Göbeklitepe;
Malta Tapınakları ve Sümerlerden 6000 yıl,
Nuh Tufanından ve Stonehenge taşlarından 7000 yıl,
Mısır Piramitlerinden 7500 yıl,
Hazret-i İbrahim’den 8000 yıl,
Roma ve Zeugma Mozaiklerinden 10.000 yıl önce vardı.
Bekir abi:
Ben Cevdet Paşa tarihinden okudum dedi. Geriye doğru 12, 13.000 seneyi buluyor Hazret-i
Âdem Aleyhisselâm, yani Göbeklitepe kurtuluyor...
Râbıta-i Şerife, bilindiği gib Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretlerinin bir eseri ve Üstad
tarafından sadeleştirilmiştir. Kitapta “Parça Parça” başlığındaki bölümde “Büyük tahkikçilere göre,
Peygamberler arasındaki zaman ölçüleri:
Hazret-i Adem-Nuh 1200 sene,
Hazret-i Nuh-İbrahim 1100 sene,
Hazret-i İbrahim-Musa 575 sene,
Hazret-i Musa-Davud 1179 sene,
Hazret-i Davud-İsa 1365 sene,
Hazret-i İsa-Peygamerimiz 600 sene olmak üzere ilk ve son Peygamberler arası 6019 sene.”
Diğer taraftan yine Kitapta “İslâm’da Ceza” başlığında ise Efendi Hazretleri Yargıtay üyelerinden
birisinin sorularını cevaplandırıyorlar ve cevaplardan önceki giriş bölümünde şöyle diyor:
“Gelip geçmiş bütün âlimlerin, âkillerin, fâzılların çok üstünde olan Muhiddin-i Arabi’nin
keşfine, tahkikine ve tetkikine göre kâinatın, ulvisinden süflisine ve yaradılışından yok oluşuna kadar
yüzyirmidokuz milyar altıyüz milyon senelik ömrü vardır. Mahlûkatın en kâmil ve en şereflisi olan
insanların babası Hazret-i Âdem’in hilkâti üzerinden üçyüzon bin yıl kadar bir zaman geçmiştir.
İlerleyen bölümde bu rakam 313.000 olarak verilmiştir.
“Tarihlerin dediği gibi Hazret-i Adem’in zuhuru üzerinden altı, yedi bin sene geçmiş değildir.
Bu âlemin kurucusu ve bu mahlûkatın yaratıcısı olan Allah, mevcûdâtı böyle altı, yedi bin senede hâlk
buyurmamıştır. Bu müddetin her bin senesinde, Kâinatın Hâliki, bir Peygamber, bir kitap ve bir din
inzâl buyurmuştur. ...”

HAYİM EFENDİ!...
Ak Parti’nin kan kaybı... Söz nereden nereye gidiyor, toplum olarak kimi davranışlardaki
vurdumduymazlığa üstelik olacak şekilde bir takım serzeniş-şikayetlerin arttığı, meselâ çakarlı lâmba
ve trafik kuralları örneğinden hareketle Mustafa Tekelli:
-En çok kural ihlâli yapanlar şikâyet eder, dedi. Bekir abi de; “İstanbul’a giderken, hiç alâkası
olmayan yerlerde 4, 5 ayrı çakarlı araç konvoyuna rastladım “ dedi. Ben de; “bu işin dünyada böyle
olduğunu, Recep Tayyip Erdoğan beyin BM’deki konuşmalarını örnek göstererek;
-İsrail’in Filistin topraklarını işgâl haritalarını afişe ederek sergilemesini, Keşmir’i, Yemen’i,
Myanmar’da Arakan Müslümanlarına yapılan zulmü ya tek tük ilgilileri alkışlıyor, veya herkes yere
bakıyor, çifte standart diz boyu deyince Bekir abi yine çakarlı araçların en ilgililerin en sert
açıklamalarına rağmen bir türlü kontrol altına alınamadığını söyleyerek;
-Ak Parti kan kaybediyor, bu açık ve bir rivayet yeni parti çalışmalarında bulunan eski
partililerin “şu kadın” da içinde olmak üzere Ak Parti ile birlikte hareket edeceği konuşuluyor, dedi.
Mustafa Tekelioğlu da:
-Bakanların Diyarbakır’da HDP önünde anneleri ziyaretleri, birlikte merdivende oturmaları,
Valiyi çıldırtıyor, dedi. Ben de:
-Selahattin Demirtaş, “anneler haklı, devletin Kürt meselesini çözmesi gerektiğini” söylüyor,
Hükümetin, bir yanda anneleri desteklemesi, öbür yanda Ak Parti önünde eylem yapmak için
başvurulara “Parti çalışmalarına mani olunamayacağı Anayasa hükmü” şeklinde cevap vermesinin
mantıksızlığı bir yana, oldukça komik olduğunu söyledim. Mustafa Cabat hoca:
-Bunlar önemli değil dedi, HDP önünde oturan annelerin söylediği önemli. O anneler
HDP’lilere diyor ki:
-Sizler Kürt değilsiniz!...
Bu her türlü standart çokluğundan veya “çöküş”ten sözü Bekir abi;
-Gel de Hayim Efendiyi anlatma diyerek;. İstanbul’a gittiğim ilk yıllarda bir iş buldum, Mercan
Yokuşu civarında plastik hammaddesi satan bir dükkan, benim işim getir götür, bankada bir takım
para, senet, çek takipleri falan. Zaman zaman dükkana bir adam gelir, koltuğunun altında fermuarlı
bir çanta, halim selim kendi halinde, bunda bir şey yok da, dükkan sahibi, benim patronum Ömer abi,
bu adama bir hürmet, bir hürmet...
Bir gün Ömer abi dedi ki:
-Bekir, bir toplantıya gideceğiz, sen de gel!...
Bu plastik hammaddesini satan bizden başka iki firma daha var, biz Tektaş’ız, öbürü Aydınlar,
üçüncüsü de bir şey. Neyse oturduk, ne göreyim; bizim dükkana sessiz sâkin gelip giden Hayim efendi
geldi, şöyle masaya oturdu ve:
-Gemi şu saatte Salıpazarı’nda olacak, onar bin ton depolarınıza götürün. Firmaları teker teker
işaret ederek:

-Önce sen satmaya kilosu 4 liradan başlayacak 6 lirada bitireceksin, sen 6 liradan satmaya
başlayacak 8,5 lirada bitireceksin, sen de 8,5 liradan satmaya başlayacak ve 10 lirada bitireceksin,
hepsi bir kaç ay sürmez biter, dedi. Ve bana da şu kadar dolar para vereceksiniz!...
Adam kalktı gitti.
Fırsat olsa da Bekir abiye sorulsa; Hayim efendiyi, çakarlı araç sevdâlısı yöneticiler için mi,
yoksa HDP önünde oturan anneleri ziyaret edip merdivene boynu bükük oturan devletin sayın
bakanları için mi anlattı?
28 Eylül 2019 akşamı Cafer beyin Becen’deki bağ evinde oturduk. Cafer bey, bağın girişinde,
yapabileceği kadar büyük çerçevelerle kapatarak bir nevi yarı açık mekân oluşturmuş, “güle güle
otur” dedik...
Hayrettin beyin rahatsızlığı üzerine Mustafa Tekelli’nin moderatörlüğünde biraz doktorculuk
oynandı. Bu konuda Mustafa Tekelioğlu’nun alzaymırdan şüphelendikleri bir komşusuna İzmir’den
akrabası doktor Ahmet Satoğlu’nun bir takım şifahi tetkikleren sonra verdiği reçete oldukça dikkate
değerdi. Tekelioğlu diyor ki:
-Ahmet dayı bizi kırmadı, adama çocuklarının, torunlarının, ne bileyim yeğenlerinin adlarını
sordu, adam söylüyor gibi yapıp “biliyorum işte” gibi cevaplar verdi. Dayı:
-Babanızın yalnız sokağa çıkmasına izin vermeyin, sadaka verin, dedi.
Mustafa Tekelli, oturma olarak bir düşünce, fikir geliştirsek, strateji oluştursak gibi bir teklif
getirdi. Bekir abi bana dedi ki:
-Mehmet sen oturmayı yazıyorsun, bir kısmı da yayımlandı, bir görüş veren, eleştiren oldu
mu?
-Oldu abi dedim, bizim KEK Vakfından bir iki arkadaş ununu elemiş, eleğini asmış, bir şeye
ihtiyacı olmayan, kimseyi umursamayan bir tavır içinde görüyorlar. (O akşam söylemeyi unuttum ama
Özer abi diyor ki, arkadaşlarının ayakkabılarını da yazmalısın) Bekir abi:
-Tuzu kuru mu buluyorlar?
-Evet abi, tam öyle, fakat bu oturmanın nasıl başladığını açıkça yazdım, sizleri tenzih ederim
ama meselâ Mustafa Cabat hocanın bu oturmaya katılarak zoru seçtiğini de, daha ne yazayım?
Ve korkular!...
Hayrettin bey, yılandan korkarım dedi. Haspaylan başkan “düşüneyim” dedi. Salim abi ne
korkusu dedi. Cabat hoca baruttan korkarım, füzeli günlerimde bir kere şeyini fazla koymuşum
patladı, gözlük gözümü korudu, o gün bu gün baruttan korkarım, bir de bizim dayı oğlu Seyit
Melekoğlu sayesinde köpekten dedi. Birlikte yürüyorduk, sokağın bir köşesinde iki üç köpek duruyor,
oğlan yürüyüp gidemedi, köpeklere hav hav diyerek sataştı. Vay havlayan sen misin, o üç köpek bir
anda oldu ben deyim yirmi, siz anlayın otuz köpek... Selâm apartmanındaki evimize etrafın yardımıyla
varabildik.

Bekir abi, dişçiyi biliyorsunuz ama sağolsun şu dişleri yaptırırken o korku dişçi sayesinde
şiddetini azalttı. Balık, korku değil de Bolu Dağlarında “şöyle tavuk, böyle kanat” diye övülerek
bitirilemeyen hikâyeden bana tavuk kokusu korkusu kaldı.
Mustafa Tekelli Hayrettin beye, sen neden korkardın Hayrettin bey dedi. “Aranmadan” değil
mi? Ve başladı anlatmaya:
-Hayrettin beyin, 12 Eylül döneminde Akıncılar veya benzer bir dâvadan “yakalama” kararı
çıkmış. Mağazada Siyasi Şubenin Müdür veya Şefi ile kahve içiyoruz. İçeriye Hayrettin beyin girdiğini
gördüm, “gelme, pişti olacaksın” diyemedim, o da dönemedi, geldi oturdu ve pişti oldu. Bir yanımda
arkadaşımı yakalayacak Polis Şefi, öbür yanımda arkadaşım Hayrettin bey, sohbeti düşünebiliyor
musunuz?
-Hayrettin bey müsaade isteyip giderken, terli miydi bilmiyorum ama rengi renk değildi!...

REİS BEY
Mustafa Tekelli 5 Ekimde “Değerli Dostlar” diye bir mesaj göndermişti; haberde, 1 Ekim Salı
günü akşam Anadolu Mektebi’nin Van’da “Fikir ve Sanat, Aksiyon: Necip Fazıl Kısakürek” programının
Öğrenci-Akademisyen buluşmasıyla başladığı ve panellerle, konuşmalarla devam ettiği bildiriliyordu.
Sonra Nevşehir’de aynı grubun Kitap Okumaları programında yine Üstad anlatılmış ve Reis
Bey profesyonel sanatçılar tarafından sahneye konulmuş.
Mustafa Tekelli diyor ki:
-Şakası yok çıkıp Üstad anlatmak için en az yirmi, otuz kitap okumak lâzım.
12 Ekim 2019 akşamı Bizim Oturma Bekir abinin bağ evinde idi.
Kaç zamandır ortalıkta ve özellikle sosyal medyada Necip Fazıl’ın sözleri veya şiirleri diye bir
furya vardı ve halâ da devam ediyor. Vakıa Büyük Doğu Yayınevinden zaman zaman açıklamalar
yapılıyor hattâ Üstad’ın oğlu Osman Kısakürek bir grup öğrenciyle cümle cümle mısra mısra veya
beyit, kıta halinde bunlar Üstad’a ait değil şeklinde videolarla yayım yapmaya çalışıyorlardı. Bir
yandan da Mustafa Cabat hoca, dilinin döndüğünce mücadele ediyordu.
Gerkonsan’cı Faruk Güvenç Cabat hocaya bir şiir göndermiş, “Nefs”le ilgili ve Üstad’a ait
diyerek... Hoca diyor ki:
-Bu Faruk Güvenç, kibar bir arkadaş ve Üstad’ı da okur. Bana da ilk defa bir mesaj göndermiş,
bir şey söylemedim ama üzüldüm tabii.
Ve hoca Üstad’ın “Nefs”le ilgili aşağıdaki beş altı şiirini Bizim Oturma sakinlerine gönderdi.
Hoca’ya teşekkür edildi.

NEFS

Geceler toprağa benimle inmiş.
Kasırga benimle kopmuş denizde.
Sanırım vebalı elim gezinmiş,
Çürüyen ağaçta, hasta benizde.
Cinnet , şüphe , korku benim eserim;
Sıcak kalbinizde gizlidir yerim,
Bir kurdum ki , sizi diş diş yerim
Ve gezerim her gün elbisenizde....
BENİM NEFSİM
Ruhuma bir kefen bezi yeter de ,
Yetmez aç nefsime sırma ve ipek.
Çare yok yüzünden düştüğüm derde;
Yesem de "toprakla karışık kepek..."
Güneşle bir tutsam girmez hızaya;
Dar bulur , sığmam der dipsiz fezaya.
Kuyruk sallar sonra hırlar ezaya;
Benim nefsim , benim nefsim ne köpek !...

VE NEFS
Köpek korkusuyla korktu ölümden,
Ölmeden ölmeyi anlayamadım.
Ne güneşler doğup battı üstümden;
Bir günü bir güne bağlayamadım.
Hırsıma ne şöhret yetti ne de şan.
Döndüğüm her nokta dünyadan nişan.
Nefsimin ardından koştum perişan,
Ondan bir kıl bile avlayamadım.....

HEP NEFS
Göğsü yakut be safir,
Kapıda bir misafir...
Sordum: Kimsin nesin sen?
Dedi : Şeytandan sefir!
Nefs isimli o kafir....
Yüzü kapkara zifir;
Elinde kös ve nefir.
Sabit fikir burgusu,
Dili , çözülmez cifir.
Nefs isimli o kafir....

KARA TAHTA
Dünyayı yererken de yine onunla ilgim;
Nefse el düremiyor kara tahtada silgim..

SOFRA
Doymayan nefs , gözünü kara toprak doyursun !
Sofraya açlığı besleyenler buyursun !...

ALLAH DOSTU
Allah dostu odur ki , nefsine tek pay biçmez;
Kırk yıl bir ekşi ayran özler de onu içmez.
AYNALAR YOLUMU KESTİ

Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;
İşte yakalandık, kelepçelendik !
Çıktınız umulmaz anda karşıma,
Başımın tokmağı indi başıma.
Suratımda her suç bir ayrı imza,
Benmişim kendime en büyük ceza!
Ey dipsiz berraklık, ulvi mahkeme!
Acı , hapsettiğin sefil gölgeme!
Nur topu günlerin kanına girdim.
Kutsi emaneti yedim bitirdim.
Doğmaz güneşlere bağlandı vâde;
Dişlerinde köpek nefsin , irade.
Günah, günah , hasad yerinde demet;
Merhamet, suçumdan aşkın merhamet!
Olur mu , dünyaya indirsem kepenk:
Gözyaşı döksem, Nuh Tufanına denk?
Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.
Bakamam , aynada, aynada vicdan;
Beni beklemeyin , o bir hevesti;
Gelemem aynalar yolumu kesti.

NEFS MUHASEBESİ
Bıçaklarım su oldu , boyuna bilenmekten;
Bitti benlik madenim her ân törpülenmekten.

BİZİM YUNUS
Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş:

Okunu kör nefsin , kılıçla çelmiş...
Bizim Yunus,
Bizim Yunus....
Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Ölüm deikleri perdeyi delmiş....
Bizim Yunus,
Bizim Yunus....
Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Ali kaatile de kalkamaz elmiş....
Bizim Yunus,
Bizim Yunus....
Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Zaman , onun kemend attığı selmiş...
Bizim Yunus,
Bizim Yunus....
Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Toprakta devrilmiş , göğe çömelmiş..
Bizim Yunus,
Bizim Yunus...
Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Sayıları silmiş. BİR 'e yönelmiş ...
Bizim Yunus,
Bizim Yunus…

O ERLER Kİ ...
O erler ki, gönül fezasındalar,
Toprakta sürünme ezasındalar.

Yıldızları tesbih tesbih çeker de,
Namazda arka saf hizasındalar.
İçine nefs sızan ibadetlerin,
Bir biri ardınca kazasındalar.
Günü her dem dolup her dem başlayan,
Ezel senedin imzasındalar.
Bir ân yabancıya kaysa gözleri,
Bir ömür gözyaşı cezasındalar.
Her rengi silici aşk ötesinde renk;
O rengin kavuran beyzasındalar.
Ne cennet tasası ve ne cehennem;
Sadece Allah ' ın rızasındalar.

Mustafa Tekelioğlu da:
-Cuma hutbesinde dedi, Çifteönü Camiinde imam efendi Necip Fazıl’ın diyerek bir beyit
okudu, bekledim, imama sordum veya okuduğu beytin Üstad’a ait olmadığını muhtemelen Cengiz
Numanoğlu adında bir adama ait olduğunu söyledim, ne dese beğenirsiniz?
-Araştırayım, ama çok güzel değil mi?
-Ne diyeceksin?
Mustafa Tekelli de söz Üstad’tan açılmışken dedi ve Reis Bey’den ve Van’dan Nevşehir’den
söz etti:
-Ben dedi, Reis Bey’i daha önce seyretmemiştim, biraz da okumuşsam bile unutmuşum,
profesyonel sanatçılar da müthiş bir şekilde adeta rolleri ile bütünleşerek o taş yürekli “Reis Bey”i
nasıl da eritiyor ve yufka yürekli hale getiriyorlar?
Üstad, Reis Bey’in girişinde tiyatro için diyor ki: “Bana sorarsanız beşeri keşiflerin en büyüğü
olarak tekerleği gösteririm. Sanat şekilleri içinde bence en büyük keşif de Tiyatro...Tekerlek nasıl,
bitmeyen mesafeler üzerinde sonsuz bir dönüşse, tiyatro da, durmayan zamanın küp biçimi bir
kavanoz içinde, bütün madde ve hareket kadrosuyla dondurulması...”
Ve Barış Pınarı Harekâtı...

Mustafa Tekelli bu moderatörlüğü öyle ilerletti ki, şöyle bir bakıyor sağdan sola, soldan sağa
gözünü kestirdiği arkadaştan başlayarak düşüncelerini soruyor, bu akşam piyango Nuh Ali beye
vurdu.
Nuh Ali abi pkk dedi, güvenlik dedi, Cabat hoca arz-ı mev’ud dedi, ortalık fetoşcuların
videolarından geçilmiyor dedi, ben, bunlar yukarılarda konuşulmuştur mutlaka dedim, her söylenene
de kim olduğuna bakılmadan güvenmemek lâzım dedim. Hasbaşkan sonuna kadar destek dedi, Cafer
bey çok şey söyledi, milli silâhlarımızla yapıyoruz bu harekâtı dedi, Ordu profesyonel dedi, Suriyeli
askerleri eğittik dedi. Mustafa Tekelioğlu, biraz beklemek lâzım bir şey söylemek için dedi. Salim abi,
Reis dik duruyor, dedi, kapıların açılmasından çok korkuyor batı dedi. Bunu Bekir abi de söyledi, kimse
var olan konforunu kaybetmek istemiyor, huzur önemli dedi, ABD Başkanını kastederek, Kasım ayında
yapılacak görüşmeye kadar ne yapacaksan yap öyle görüşelim der gibi bir hava seziyorum dedi.
Mustafa Tekelli de oralarda 80 bin askerimiz konuşlanmış, Cafer beyin söylediği gibi 15 bin de
eğitilmiş Suriyeli asker var, dedi...
Sonra Bekir abi, benim; kapıların açılmasıyla saf saf sadece Mültecilerin gelmeyeceğini,
bizimkilerin bu işi mutlaka iyi bir şekilde organize edeceklerini bütün devletler biliyorlar, sözüme
atfen, Mehmet’in söylediğini yabana atmamak lâzım dedi, uyuşturucu var dedi, kadın var dedi, casus
var demeye gerek yok, bu işin olmazsa olmazı!...
Bu “Barış Pınarı Harekâtının” başı sonu şu şekilde oldu: (Gazetelerden)

Türkiye'nin Suriye'nin 30 kilometre derinliğinde güvenli bölge oluşturmak için ABD'yle
yürüttüğü görüşmelerden sonra söz konusu harekata adım adım gidildi. Ancak harekat henüz
başlamadan Trump'tan çelişkili açıklamalar gelmeye başladı.

6 Ekim
6 Ekim Pazar akşamı, Trump ve Erdoğan bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Görüşme
sonrası yapılan ilk açıklamalardan anlaşılan, Türkiye'nin planladığı askeri operasyon üzerinde uzlaşıya
varıldığı yönünde oldu. Görüşmeye göre, iki ülke askerinin karşı karşıya gelmemesi için ABD askerinin,
Türkiye ile uzlaştığı belirli bir bölgeden çekileceği ve bunun karşılığında Türkiye'nin, bölgedeki
hapishanelerde tutulan IŞİD savaşçıları ve kamplarda tutulan IŞİD ailelerinden sorumlu olacağı
yönündeydi.
Ankara'da iktidar tarafından "başarı" olarak yorumlanan bu uzlaşı, ABD'de tepki alan ve Türkiye'ye
dönük yaptırımlara varan bir süreci ateşledi.

7 Ekim
Erdoğan, Sırbistan ziyareti öncesi havaalanında yaptığı açıklamada "Sayın Başkan'ın [Trump]
belirttiği gibi bölgede çekilme olayı başlamış vaziyette" dedi.

Erdoğan'ın açıklamasından birkaç saat sonra, ABD'de henüz sabah saatleriyken, Trump birkaç
tweet atarak ülkesinin Suriye'de IŞİD ile savaşmak için gerekenden daha uzun süre kaldığını duyurdu.
IŞİD'in yüzde 100 sona erdiğini söyleyen Trump, bundan sonra orada tutuklu olan IŞİD savaşçılarıyla
Avrupa, Türkiye, Rusya, İran ve Irak'ın ilgilenmesi gerekeceğini söyledi:

"Kürtler bizimle birlikte savaştı ama onlara çok büyük paralar ve silahlar gönderildi.
Türkiye'yle on yıllardır savaşıyorlar, 3 yıldır bu savaşı durduruyorum ama artık bu saçma sonsuz
savaştan çekilme vaktimiz geldi."

Trump'ın açıklamaları sonrası Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, arka arkaya
gazetecilerle bir araya gelerek Trump'ın Türkiye'nin operasyonuna destek vermeyeceği bilgisini
aktardı.

Akşam saatlerinde bir tweet atan Trump ise kararını "müthiş askeri kabiliyetlerimizi ABD'yi
sevmeyen insanlara polislik yapmak için kullandığımız bu saçma ve sonsuz savaşlardan çekilmek üzere
seçildim. Bu sonsuz ve saçma savaşlar bitiyor!" yazarak savundu.

Ancak bu Twitter paylaşımından yaklaşık 20 dakika sonra, bu kez "Çizilen çerçeveyi aştığını
düşünürsem, Türkiye'nin ekonomisini yerle bir ederim. Daha önce bunu yaptım!" diyerek Türkiye'yi
uyardı.

Trump, gazetecilere yaptığı açıklamada da "Türkiye'ye, bizim insani olarak değerlendirdiğimiz
şeylerin dışına çıkarlarsa fazlasıyla zarar görmüş bir ekonominin gazabına uğrayacaklarını söyledim"
dedi, Rahip Brunson'ın serbest kalmasıyla ilgili süreci hatırlattı.

8 Ekim
Trump'ın çelişkili açıklamaları operasyona bir gün kala bile devam etti. Trump, 8 Ekim'de
yaptığı paylaşımda, "Bazı insanlar Türkiye'nin ABD'nin büyük bir ticaret ortağı olduğunu unutuyor…
Suriye'den ayrılma sürecinde olabiliriz ama hiçbir şekilde, özel bir halk olan ve müthiş savaşçılar olan
Kürtleri terk etmedik. Aynı şekilde NATO ve ticaret ortağı olan Türkiye ile ilişkimiz çok iyi oldu.
Kürtlere maddi destek ve silah yardımı yapıyoruz!" dedi.

Aynı gün akşam saatlerinde Pentagon Sözcüsü Jonathan Hoffman, bir açıklama daha yaparak,
basına sızdırılan bilgileri resmi ağızdan reddetti. Beyaz Saray ile Pentagon arasında uyum olduğunu
söyledi ve Türkiye'nin "tek taraflı hareket ettiğini" ekledi.

Harekât başlıyor

9 Ekim
Erdoğan, 9 Ekim'de Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, "Türk Silahlı Kuvvetlerimiz Suriye
Milli Ordusu'yla birlikte Suriye'nin kuzeyinde PKK/YPG ve DEAŞ terör örgütlerine karşı Barış Pınarı
Harekatı'nı başlatmıştır" açıklamasıyla operasyonun başladığını duyurdu.

9 Ekim'in akşam saatlerinde önce Milli Ordu (ÖSO) ardından da TSK askerleri sınırı geçerek bu
bölgelerde ilerlemeye başladı. TSK ve Milli Ordu'nun sınırdan ilk geçiş yaptığı bölgeler ise Resulayn ve
Tel Abyad'ın etrafındaki köyler oldu.

Aralarında Fransa, İngiltere ve Almanya'nın da olduğu çok sayıda ülkeden operasyonu
eleştiren açıklamalar geldi. Pakistan, Azerbaycan ve Katar ise operasyonu desteklediğini duyurdu.
Operasyona karşı çıkan ülkeler arasında İran da yer aldı.

Trump, 9 Ekim'de operasyonun başlamasının hemen ardından yaptığı açıklamada ise "Bir
NATO ülkesi olan Türkiye bu sabah Suriye'yi işgal etti. ABD bu saldırıyı desteklemiyor ve bu
operasyonun kötü bir fikir olduğunu da Türkiye'ye iletti" demiş ve "Türkiye artık kamplarda tutulan
bütün IŞİD savaşçılarının cezaevinde kalmaya devam etmesinden sorumludur. Türkiye IŞİD'in
tekrardan varlık bulmasını engellemekten sorumludur" ifadelerini kullanmıştı.

ABD Senatosu'ndaki etkili Cumhuriyetçilerden Lindsey Graham, "Türkiye'nin kuzey Suriye'ye
girmesi bir felaket. Trump yönetiminin utanmadan terk ettiği Kürt müttefiklerimiz için dua edin. Bu
hamle IŞİD'in tekrar ortaya çıkmasını kesinleştirdi" dedi ve ekledi: "Kongre'de Erdoğan'ın ağır bir
bedel ödemesi için girişimlere liderlik edeceğiz. İşlemiş olan güvenli bölge konseptine geri dönmek
için hâlâ zaman varken Başkan Trump'ı bu yoldan dönmeye davet ediyorum."

Barış Pınarı Harekâtı ile ilgili olarak ABD'de Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham ve
Demokrat Senatör Chris Van Hollen'ın üzerinde uzlaşı sağladığı Türkiye'ye yaptırım uygulanmasını
öngören yasa tasarısının ardından, Temsilciler Meclisi'nden 29 Cumhuriyetçi Kongre üyesi de
benzer bir yaptırım yasa tasarısı sunacaklarını açıkladı.

Temsilciler Meclisi'nde Cumhuriyetçilerin lideri Kevin McCarthy, Cumhuriyetçi Parti grubu
denetçisi Steve Scalise ve diğer parti liderleri Ankara'nın operasyonuna güçlü bir karşılık verilmesi
gerektiğini savundu.

10 Ekim
Trump, 10 Ekim akşamı Türkiye'nin harekatına dair yeni bir açıklama yaparak "Üç seçeneğimiz
var: Ya ordumuzu göndermek, ya Türkiye'yi yaptırımlarla vurmak ya da Türkler ve Kürtler arasında
arabulucu olmak" dedi.

Trump konuyla ilgili attığı tweetlerde "IŞİD'i yüzde 100 yendik ve şu an Türkiye'nin Suriye'de
saldırıda bulunduğu alanda hiç askerimiz yok. İşimizi çok iyi yaptık! Şimdi Türkiye, Kürtlere saldırıyor
ve onlar 200 yıldır savaşıyor. Bu durumda üç seçeneğimiz var. Ya binlerce askerimizi göndermek ve
askeri olarak kazanmak, Türkiye'yi finansal olarak yaptırımlarla sert vurmak ya da Türkler ve Kürtler
arasında bir anlaşma sağlanması için arabulucu olmak!" yorumu yaptı.

Trump daha sonra Beyaz Saray bahçesinde gazetecilere yaptığı açıklamasında üçüncü
seçenekten yana olduğunu, arabulucu olmayı umduğunu aktardı. "Türkiye, belirlediğiniz sınırları geçti
mi?" sorusuna cevabında ise Trump "Türkiye durduğum yeri biliyor. Muhtemelen yaptırımlar ve diğer
ekonomik şeyler bakımından, çok, çok sert bir şeyler yapacağız" dedi.

11 Ekim
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, 11 Ekim'deki Türkiye ziyaretinde 'PKK ve YPG'yi
terör örgütü olarak görüyor musunuz?' sorusuna "NATO'nun kamuya açık bir terör örgütü listesi yok.
BM ve AB'nin kamuoyuna açık bu tür bir listesi var ama bizim yok. Biz terörün bütün çeşitleriyle eşit
olduğunu düşünüyoruz. IŞİD bizim ortak düşmanımızdır" dedi.

Öte yandan, Suriye Milli Ordusu (ÖSO) ve TSK, Rasulayn'ın Tel Halef, Halave, Asfar Neccar,
Kişto ve aşağı Kişto köyü ile Tel Abyad'ın El Yabse, Tel Fander, Müşeyrfe, Dedat, Bir Aşık, Berzan,
Cüdeyde, Gısas ve Hamidiye'nin de aralarında olduğu 18 köyde kontrolü sağladı.

12 Ekim
Harekatın üçüncü gününde Resulayn kenti tamamen TSK-ÖSO kontrolüne girdi. Milli Savunma
Bakanlığı, “Rasulayn meskun mahali kontrol altına alındı" dedi. Bir gün sonra ise Tel Abyad kentine
girildi.

MSB, SMO'nun Rasulayn şehir merkezinde kontrolü sağladığını, bu bölgede 30-35 kilometre
derinliğe inildiğini, M-4 karayolunun kontrol altına alındığını duyurdu.
Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi de TSK ve SMO'nun Rasulayn'ın merkezine
girdiğini doğruladı.

Suriye Ordusu

13 Ekim
SDG ve Şam Hükümeti'nin "askeri bir ön anlaşma" yaptıkları belirtildi. Suriye Ordusu'nun
(SAA), SDG'nin elinde olan Kobane ve Menbiç'e doğru yola çıktığı açıklandı.

Rusya, operasyona karşı çıkmadığı gibi Fransa ve İngiltere'nin Birleşmiş Milletler (BM)
Güvenlik Konseyi'ne getirdiği kınama içerikli karar tasarılarını da kabul etmedi. Ancak Rus yetkililer,
yaptıkları ölçülü açıklamalarla, operasyonunun zaman ve süre bakımından sınırlı olması gerektiği
mesajını verdiler.

Bunun da ötesinde yeni bir stratejik hamle geliştiren Rusya, önce YPG ile Suriye arasında
diyalog kurulmasını sağladı ardından da Suriye ordusunun Kobani ve Menbic bölgelerine ilerleyişine
askeri destek sağladı.

14 Ekim
Suriye ordusu (SAA), saat 04.30'da, Resulayn'ın 35 kilometre güneydoğusunda bulunan Til
Temir'e ve SDG'nin kontrol ettiği, Rakka'nın kuzeyinde yer alan Ayn İsa kasabasına da girdi. Londra
merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi bu bilgiyi doğruladı. Ayn İsa'da bulunan az sayıda ABD askeri
13 Ekim'de üslerini terk etmişti.

Avrupa Birliği (AB), 14 Ekim'de toplanan dışişleri bakanları aracılığıyla Türkiye'ye
operasyonunu acilen durdurma çağrısında bulundu.

Birlik içinde oybirliği oluşmaması nedeniyle AB'nin topyekûn silah ambargosu uygulaması
kararı alınamasa da Fransa, Almanya ve İngiltere ikili düzeyde ambargo kararı aldı.

Bu süreçte, Ankara-Brüksel ilişkilerindeki gerginliği bir üst düzeye çıkaran bir gelişme de
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Türkiye'nin operasyonunun "işgal" olarak nitelendirilmesi durumunda
ülkesindeki 3,6 milyon Suriyeli mültecinin Avrupa'ya gidebilmeleri için kapıları açabileceği tehdidinde
bulunması oldu.
15 Ekim
ABD, harekât nedeniyle Türkiye’ye yaptırım kararı aldı. Üç bakan ve iki bakanlığı yaptırım
listesine alındı, çelikte gümrük vergisi yüzde 50'ye yükseltti, 100 milyar dolarlık ticaret anlaşması için
yürütülen görüşmeleri de durduruldu.
Suriye devlet ajansı SANA, Suriye Ordusu'nun,(SAA) SDG'nin elinde olan Menbiç şehrine
girdiğini duyurdu. Rusya Savunma Bakanlığı da SAA'nın Menbiç'in tamamında kontrolü ele geçirdiğini
duyurdu. ABD askerleri de o tarihten bu yana Menbiç çevresinde konumlanmıştı.

Reuters ajansı ise, ABD ve Koalisyon güçlerinin Menbiç'ten çıktığını duyurdu. Suriye Milli
Ordusu da Menbiç'in kuzeyinde operasyon hazırlığı için konuşlandırıldığı belirtildi. Ayn İsa, Tabka
Barajı, Menbiç kırsalı gibi SDG kontrolündeki bazı bölgelere Suriye ordusu girmeye başlamıştı.
Trump’ın seviyesiz mektubu

16 Ekim
ABD Başkanı Donald Trump’ın 9 Ekim'de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a gönderdiği
bir mektup ortaya çıktı.

Söz konusu mektupta Trump, Erdoğan’a hitaben "Sen binlerce kişinin katledilmesinden, ben
de Türk ekonomisinin yok edilmesinden sorumlu olmak istemem. Sert bir adam olma. Aptal olma.
Seni daha sonra arayacağım" ifadelerini kullandığı yer aldı.

Mektubun, Trump'ın Kongre'nin önde gelen isimleriyle Beyaz Saray'da Suriye'deki askerlerin
çekilmesi ve gelinen son durumu ele aldığı toplantıda dağıtıldığı ortaya çıktı. Toplantıya katılan
Demokratlar, kendilerine hakaret edildiği gerekçesiyle toplantıyı terk etti.

AKP mektuba yanıtını "Cumhurbaşkanlığı kaynakları" adı altında "Mektubu çöpe attık, yanıtı
harekatla verdik" şeklinde sundu.
120 saatlik ateşkes kararı
17 Ekim

Trump'ın Erdoğan'a gönderdiği mektubun yankıları sürmeye devam etti. Trump, Beyaz
Saray'daki Suriye toplantısına ilişkin fotoğrafları Twitter hesabından paylaşarak yaşananları anlattı.

İlk paylaşımında, toplantıda çekilen, ABD Temsilciler Meclisi üyesi Nancy Pelosi, Senato Azınlık
Lideri Chuck Schumer ve Temsilciler Meclisi Çoğunluk Lideri Steny Hoyer'in görüldüğü fotoğrafa yer
veren Trump, "Onların beni sevdiğini düşünüyor musunuz?" ifadelerini kullandı. Trump ikinci
paylaşımında ise Pelosi'nin ayakta konuşurken görüldüğü fotoğrafı paylaşarak, "Asabi Nancy sinirden
deliye döndü" notunu düştü.
Ankara’ya çıkarma yapan Başkan Yardımcısı Mike Pence, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Ulusal
Güvenlik Danışmanı Robert O'Brien ve Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’den oluşan ABD heyeti ile
yapılan yoğun görüşmeler sonrasında Suriye’de ateşkes kararı alındı.
Görüşmeler Erdoğan'ın kabulü 15.40 itibarıyla başladı ve 1 saat 40 dakika sürdü. Görüşmenin
ardından taraflar yaptığı açıklamada 120 saatlik ateşkes kararı alındığını duyurdu. Ateşkese ilişkin
detaylar kamuoyuyla paylaşıldı.

VE KAYSERİ İÇ KALESİ...
Büyükşehir Belediyesi, belki 10-12 yıl oluyor, mimari proje yarışması ile Kayseri İç Kalesi’nin
Sanat Dünyasına katılması için Kalenin içini dilim dilim kulvarlara bölen ve sıfır kotunun üstündeki
yapıları yıkarak ne altına ne üstüne belli olmayan, kararsız yükseklikte bir yapılaşma öngören (bu
benim değerlendirmem, gidip gören varsa bana hak vermesini beklerim) bir proje elde etti. 6 yıl kadar
önce de projeyi uygulamaya başladı ve bu ayın başlarında da hizmete açıldı.
Cafer bey, bekleneni karşılamamış dedi, ben danışman nâkıs dedim, koca şehir kalesi, bu
yarım danışmanın “ben söyledim ya toprağın altında bir şey yok” sözünün üstüne inşa edildi, jüri de
ağalardan çekindi, cesur davranamadı dedim.
Bir soru aldım, kimdi o; peki bir şey çıktı mı toprağın altından, diye!... Ne diyeyim, sabahtan
beri devlet konuşuluyor, organizasyon konuşuluyor, harekât konuşuluyor bu hengâmede açık verilir
mi?
-Yok çıkmadı, çıksa söylerlerdi, dedim.
Bu arada Cabat hoca akşamın sorusunu sordu:
-Kaleye ne olmuş?
O değil de akşamın neşesi torun Bekir Efendi idi. Mahallenin ilerisinin gerisinin sorulduğu asil
karakter “Tuzsuz Deli Bekir’in Çiftliğini” ayrıca hikâye etmek lâzım...

ENE SELMAN BİN-İ İSLÂM...
Meğer ne zormuş bu sözü söylemek, biraz sabır, anlatmaya çalışacağım...

26 Ekim 2019 akşamı Salim abide oturduk. Ben biraz gecikmeli olarak katıldığımda Bekir abi,
kabızlıktan ve ıkınmaktan söz ediyordu:
-Haltercilerin bellerine kuşak bağlamaları bundan, değilse karınları, kasları patlayabilir,
ıkınmak da böyle, bağırsaklara büyük basınç yapar, kişiye göre de farklı sebepleri ve çareleri vardır.
Ikınmayı en güzel ekşi sözlük tarif ediyor; “özellikle karın kaslarının delicesine kasılmasına yol
açan eylem. kolay değil tabii öyle cumhuriyet sucuğundan kurtulmak.” şeklinde.
İbrahim abi su içmek lâzım dedi, Kayısı ve kayısı hoşafı dediler, Cafer beyle Cabat hoca; “lifli
yiyecekler” dedi. Bekir abi de, “insanlar farklı yaratılmış, kendi çaresini bulmalı” diyerek, Mustafa
Cabat hocaya; “herkes bir tane Mustafa, bununla sen de övünebilirsin, dünyada başka Mustafa Cabat
yok” dedi. Hoca da:
-Her türlü gıda ile oynuyorlar abi, adam öyle bir katkı maddesi bulmuş ki, istersen şeye kat,
tadından insan kendini alamıyor, yedikçe yiyesi geliyor... Tabii bu yiyecekler insanın davranışlarına da
tesir ediyor, meselâ sürekli tavuk yiyen bir adam, çok çabuk uyanır, sürekli ekmek yiyen ayrı, et yiyen
ayrı, yine meselâ sebze yiyen insanlar daha halim selim oluyorlar, nasıl söyleyeyim naif. Domuz farklı
tabii, kendisi aç kaldığında yavrusunu yiyen ve eşini kıskanmayan tek hayvan. Baktığınızda batılının
genellikle domuz davranışları sergilediğini görürsünüz...
Cabat hocaya, bu bahsin İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetname’sinde olup olmadığını
sordum:
-Orada yok dedi, İmam-ı Gazali’nin İhya’sında var.

Mustafa Tekelli, Hayrettin Kaldırımcı’nın yargı sürecinden bahsetti, savcı ağırlaştırılmış
müebbet talep etmiş, dosyayı tetkik eden katip hakim de ulusalcıymış, bir şekilde intikam duygusuyla
hareket ediyormuş, bu özellikleri tivitlerinden tespit edilmiş, reddi hakim vesaire bir hayli zor bir
süreç görünüyor anlaşılan... “Böyleyken, öyleleri de var ki benim bildiğim” diyor Mustafa Tekelli:
-Adam profesör olmuş, albay olmuş yetmemiş Pensilvanya’ya gitmiş, bir şey olmamış gibi
fetoşa küfredip duruyor; “benim rütbelerimi söktüler, akademik unvanlarımı aldılar” diye... Birisine
dayanamadım dedim ki:
-Bu rütbeleri, unvanları sana devlet verdi ama sen ne yaptın, gittin sümüklünün elini öptün,
albayım, profesörüm dedin mi?
Ben de dayanamayıp dedim ki:
-Bu adamlara da yedikleri, içtikleri tesir ediyor anlaşılan, kesin bir şey olmalı, yoksa doğru yolu
bulmak için gitmediği diyar, mensubu olmadığı din kalmamış olan Selman Farisi Hazretleri ne kadar
sade ve net bir şekilde söylemiş:
-Ene Selman bin- i İslâm. İslâm’ın oğlu Selman’ım.

Selman Farisi Hazretlerinin Peygamber Efendimize daha bir yakınlığını kıskanmış olmalı ki,
sahabenin birisi, benim soyum şu, sopum bu diye sayıp bitirdikten sonra da Hazreti Selman
Efendimize soruyorlar, “ya senin soyun, sopun?” diye, Hazret çok rahat:
- Ene Selman bin- i İslâm.
Bu sırada olan biteni bir köşeden takip eden Hazret-i Ömer Efendimiz geliyor:
-Benim de soyumu sopumu merak ediyor musunuz diyor, söyleyeyim:
-Ben de; bin-i İslâm, Selman’ın kardeşi Ömer’im!...
Ve Mustafa Tekelli yine şöyle bir sağdan sola bizleri süzmeye başladı, soru belli Putin ve Soçi
mutabakatı ama bu arada 1964 yılında Kıbrıs’a müdahale kararı alan, ancak ABD Başkanı Jonson’un
mektubu üzerine bu kararını uygulayamayan İsmet İnönü’ye atfen “yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de
orada yerini alır.” sözünü, Trump’ın Başkan Recep Tayyip Erdoğan’a yazdığı “akıllı ol, seni daha sonra
aryacağım” vb lüzumsuz ifadeler içeren mektubunu da soruyordu.
Mustafa Hasbaşkan, ne diyeceğim tabii ki iyi oldu, Türkiye istediğini aldı dedi. İbrahim abi,
duruma bağlı dedi. Ayrıca İbrahim abi, şu emniyet mensubu iken fetoşculuktan atılıp, askerde vefat
eden çocuğun şehadetine ilişkin de aynı cevabı verdi; “duruma ve niyetine bağlı.” Mustafa Tekelioğlu,
çok bilgi eksikliği var, konuşmak için erken olabilir dedi. Cafer bey, kararlılığımızı, gücümüzü, silâh ve
teçhizatımızı bütün dünyaya gösterdik dedi. Cabat hoca, ben pek iyimser olamıyorum bu Yahudi İsrail
ve arz-ı mev’ud inancı olduğu sürece dedi. Salim abi, Reis ne diyorsa o dedi. Ben mi ne dedim, hani
Osmanlı Fransa’da dansı bir fermanla önlemiş ya dedim, işte öyle bir gücü gördük, iki ABD’li ile,
başkaca ilk söylediğim yerde duruyorum, yüz sene önce İngilizler İsrail’i kurdurmuşlar şimdi de ABD
Kürdistan’ı kurduruyor. (Cabat hoca bu gün bir yazı göndermiş, İbrahim Kiras Karar gazetesinde
yazmış Galiba Erken Sevindik diye, orada, bu güvenlik bölgesi diyor, bizi o bölgenin güneyinde
kurulacak bir devlete razı etmek için olmasın?)Ayrıca dedim, İnönü öyle bir söz söylememiş, bunu
(Cabat hoca duymasın lebegeteli Oray E. derken jest ve mimiklerinden hocanın bu yazıdan haberdar
olduğunu anladım) Oray Eğin yazıyor, 24 Ekim 2019 tarihli Habertürk’te “İlber Ortaylı nasıl bilmez” bu
sözün İnönü Tarafından değil, gazeteci Mehmet Ali Kışlalı tarafından Time dergisi için hazırlanıp,
sonra Milliyet’te manşet olarak yayımlandığını...
Bekir abi de ABD’de Nasa ziyaretini “sokaktaki insanın gömlek desenine varıncaya kadar
görüntülemeyi beceren bir teknoloji, istihbarat” şeklinde anlatarak “güç”ten söz etti. Güç deyince
bugün akla enerji gelmeli, petrol, doğalgaz ve bunların dağıtımı, boru hatları vb, gerisi ABD için ,
Rusya veya Çin için teferruat, olsa da olur olmasa da... Sahada askerin olması ve kararlılık,
istenmeyen hareketleri ve oldu-bittileri belki bir süre erteletir diyerek, idarenin uyum içinde
çalışmasının önemini, geride kalan 17 yıllık Akparti iktidarının uzun bir bölümünün uyum içinde
geçtiğini ve bunun da her alanda kendini gösterdiğini ama, bir şekilde iki insanın arasını açmak
mümkün oluyor, şu anda bile yapılan her olumlu hareket, gerek uluslar arası ilişkilerde, Suriye
sınırının güvenliğinde gerekse diplomasi çabaları başka iki insanın uyumlu çalışması ile mümkün
oluyor gibi geliyor bana, dualarımız bunun devamı için...
Ve Yemek Adabı.
Bekir abi Cabat hocanın bilgisayarında görmüş:

-Baktım diyor, Bekir abi farzdan vacibden sünnetten, mübahtan müstehabtan bahsediyor,
daha ne olsun Mustafa dedim, bastıralım.
Ergün Telis Raşid Efendi Kütüphanesinde yazma bir kitaptan tercüme etmiş, adı uzun da
“ZERİAT-UT-TAAM” filan gibi, hoca kısaca “Yemek Adabı” diyor, “bastıracağız, tanesi şu kadar
liraya...”
Yapan yapıyordur doğrusunu mutlaka da, bu abur cubur ortamında, bu ortamı aratmayacak
öylesine yemek yeme usulü varoldu ki, çok ihtiyacımız var bu tercüme eserdeki öğütlere, vesselâm.

SOFRADA USÜL
Geçen hafta ihtiyacımız var denilen “Sofrada Usül” kitabı geldi. Adı “Yemek Adabı” olacak
sanılıyordu böyle olmuş, bu önemli değil fakat Mustafa Cabat hocanın “Önsöz”ü basılmamış,
matbaada unutulmuş, hoca da fotokopi halinde kitabın arkasına bir sayfa halinde yapıştırmış.
Bekir abi kitabın Mukaddime kısmından “yukarıdan aşağıya yemek skalası” diyerek “Yeme ve
içme vaktinde mükellef Müslümana terettüp eden ve lâzım galan hususlar; Ya Farz, ya Sünnet, ya
Müstahab, ya Adap, ya Mubah, ya Haram, ya da Mekruh olmak üzere yedi kısımdır,...
Böylelikle yeme ve içmede riayet edilmesi lâzım gelen hususlar on dört kısım olur. Farz,
Sünnet, Müstahab, Adab’ı işlemekte sevap ve mükâfat vardır, Haram olanları Tahrimen Mekruh olan
şeyleri işlemek ve Farz olan şeyleri terk etmek ise günah olup ahirette cezayı gerektirir. Tavzih isimli
eserde de böyle yazılıdır.” bölümü okudu. Mustafa Cabat hoca da; kendi önsözünü okudu, aslında
sonsöz olan ve Müslümanın yemek adabını aktüel bir şekilde günümüze taşıyan o müthiş bölüm şu
şekilde;
“Anadolu’da bir söz vardır “Can boğazdan gelir.” diye. Bu söz günümüzde tam zıddıyla anılır
hale gelmiştir; “Can boğazdan gider.” denilse birçok tıp adamına göre bu tabir yanlış olmaz . Kalbin
taşıyamayacağı kadar ağır bir yükle kriz geçirip durması bugün birçok memlekette insanlarda
rastlanan ölümlerin istatistikî olarak en üst sıralarında bulunmaktadır. Obezite tedavisi, obezite
cerrahisi tıpta en çok aranan dallardan biri haline gelmiştir artık her ülkede. Yediği yemeklerin miktarı
makul sınırları aşan kişilerde rastlanan bu hastalık canın boğazdan gittiğine delalettir.
İnsan karakterini belirleyen en önemli iki faktörden birisi iklim diğeri beslenmedir. Aldıkları
gıdaların insanların karakterine olan etkileri de az çok bilinmektedir bugün. Mesela domuzla beslenen
insanlar günlük yaşantılarında domuza benzer davranışlar sergilemektedir. Domuzlar aç kaldığı zaman
kendi dışkısını ve kendi yavrusunu yerler. Başka hiçbir hayvan türünde görülmeyen bir davranıştır bu.
Bir dişi bulunan domuz çiftliğine beş erkek domuz bıraksanız erkek domuz dişisini asla kıskanmaz. On
tane tavuk bulunan kümese ikinci bir horozu bıraksanız horozlar birbirini öldürene kadar kavgaya
tutuşur ama asla tavukları paylaşmazlar. Domuzla beslenen batı insanının karakteri de aynen domuza
benzer. Batılı bir insana karınız çok güzelmiş deseniz bu sözünüzü iltifat sayar, fakat domuz yemeyen
bir insan için aynı söz cinayet sebebi olabilir. Hayvansal gıdalar yerine bitkisel gıdaları tercih eden
insanlarda karakter farkı da bariz bir şekilde görülmektedir. Hayvansal gıdalarla beslenenlerde
görülen ataklık, cevvaliyet bitkisel gıdalarla beslenenlerde pek görülmez. Bir sene sürekli tavuk etiyle
beslenen bir adam gece yanında yapılan ufak bir gürültüde hemen uyanır. Hayvanlarda en hafif uyku

tavuk uykusudur. Dolayısıyla tavuk etinin kişinin fizyolojisine olan tesirini gözlemlemek mümkündür.
Bunun bir misalini de temel gıdası pirinç olan Çinlilerde müşahede edebiliriz. Pirinçle beslenen bu
insanlarda halim selim, yumuşak bir karakter hakimdir. Tembel, uyuşuk, adeta sinirleri alınmış
öfkelenmez bir tabiata sahiptirler. Çinliler tarih boyunca sınırları dışına hiçbir taarruzda
bulunmamıştır… Türkler taarruz etmiş baş edebilmek için meşhur Çin seddini inşa etmişler,
Japonlardan defalarca tokat yemiş hep müdafaada kalmışlardır. Günümüzde zenginleşen Çinliler
beslenme şeklini de değiştiriyorlar. Bu durum ileride onların daha cevval ve daha öfkeli olmasına yol
açacaktır.
Gıdaların insan karakterindeki bu etkilerini iyi bilen Yahudiler, gıda sektörüne el atmış ve
sapık ideolojileri olan Siyonizmin amaçları doğrultusunda gıdaların genleri ile oynayarak işi o hale
getirmişlerdir ki, artık insanların yediği kırmızı et bildiğimiz kırmızı et olmaktan, beyaz et beyaz et
olmaktan, buğday buğdaylıktan, domates domateslikten çıkmıştır. Ayrıca Emülgatör adı verilen katkı
maddeleri gıdalardaki tad kavramına yeni bir boyut kazandırmış en pespaye, kokuşmuş gıdaları bile
lezzetli yiyecekler olarak algılatmaya başlamıştır. Günümüzde yeni nesiller Siyonizm adlı sapık inancın
emelleri doğrultusunda kâh kısırlaştırılmakta kâh kanser dahil bir sürü hastalıklarla boğuşmak
zorunda kalmaktadırlar. Bütün insanları kendilerine hizmet etmekle görevli köleler olarak gören
Siyonizmin uyguladığı bu gıda terörüne karşı uyanık olmak her Müslümanın görevidir.
Dinimiz yeryüzünde gıda rejimi ortaya koyan tek sistemdir. Şu helal, şu haram diyerek
gıdaları tanzim etmiştir. Muhakkak her emrinde ve her yasağında bildiğimiz ve bilmediğimiz türlü
hikmetler vardır.
Sofraya ne zaman ve ne şekilde oturup nasıl kalkmamız gerektiğini belirten bu kaideleri bir
Müslümanın asla göz ardı etmemesi gerekir. Dostumuz Ergün Telis’in Kayseri Raşit Efendi
Kütüphanesinin tozlu raflarından bulup çıkararak Arapçadan tercüme ettiği bu eseri önemsiyor,
okuyucusunun bol olmasını diliyoruz.”
Ve memleket meseleleri;
O kadar çok ki, vakıa bir iki konu dışında bir çoğu yetersiz bilgi ile ve yanlı yansız tv-gazete
haber-yorumlarına dayalı patinaj, yani Suriye’den Irak’a, oradan İran’a, İran’dan Putin’e, Şia’ya,
Şiadan Ermeni meselesine, Ermeni meselesinden, fetoşa, oradan “KHK faciadır” diyen kime, kimden
Salim abinin Kılıçoğlu dediği Kılıçdaroğlu’na, Kılıçdaroğlu’ndan Başkan Recep Tayyip beyin 13 Kasımda
ABD Başkanı Trump ile görüşmeye gidip gitmemesine, oradan ABD Temsilciler Meclisi’nde soykırım
kararı alınan Ermeni meselesini 1919 yılında gelip burada yerinde araştıran ABD’li asker, sivil 50 kadar
yetkilinin, sonradan ABD Başkanlık görüşü olan ve bu görüşü açığa çıkaran Milli Savunma Bakanı
Hulusi Akar beyin doktora tezine ve neden neye.... Mustafa Tekelli bu tezin basılmış halini internette
gördüğünü söyledi, Türk Dil Kurumu Türkçe ve İngilizce olarak bastırmış...
9 Kasım 2019 akşamı bizde oturduk. Nuh Ali bey yoktu, Hayrettin bey yoktu, Cafer bey
Ankara’daymış katılamadı, İbrahim abi katılamadı, kesin unutmuştur.
Bekir abi diyor ki:
-Irak’ta yönetim, İran Şiası yanlısı, Irak’ta Şia halk ise İran’ın bu kayıp son İmam’ın geldiğinde
kurulmuş bir İslâm Devleti bulacağı tezini, İran’ın bizzat kendi politikalarının sulandırdığını ve işi Acem
milliyetciliğine döndürdüğünü, ileri sürerek Irak halkının, yönetime başkaldırdığını, Irak yönetiminin

dolayısıyla İran’ın bir yanda ABD, diğer yanda bu mesele olmak üzere sıkışmış vaziyette olduğunu,
bizimle birlikte Rusya ile iyi ilişkiler kurmak zorunda...
Mustafa Tekelli, dördüncüsü Maraş’ta yapılan “Kitap Okumaları”ndan bahsetti, Sami Güçlü
beyin koordine ettiği Anadolu Mektebi, Tasam Stratejik Vizyon (Ne demek olduğunu bilmiyorum)
Ödülüne lâyık görülmüş. Bu arada Mustafa Tekelioğlu, Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı’nın 6 yıl oldu
dedi, Milli Eğitimle protokol imzalandı ve Üstadın kitapları dağıtılıp, okunuyor, Üstad anlatılıyor....
Ben bir kısım dinî ilim ehlinin her ne konu anlatılıyorsa, anlattıktan sonra sıra misâl vermeye
gelince:
-Kârı görüyor musunuz, hem ne kadar kolay gibi işi sulandırdıklarını söyleyince, Mustafa Cabat
hoca, zikirmatik mi dedi, soysuz mu dedi, şeyi bozuk mu dedi tam anlamadım ama Bekir abi bir fıkra
anlatmaya başladı ve yarım bırakarak Mustafa Cabat hocaya sen anlat Mustafa dedi:
-Adamın biri bir at satın almak için at pazarına gitmiş, üç atı olan bir adama sormuş, satıcı:
-Şu elli lira, şu yüz lira, şu da yüz elli lira.
-Bu fiyat farkı niye, oysa güçlü duran atın fiyatına da elli lira diyorsun...
-Öyle işte, onun şeyi bozuk, zor durumda ne yapacağı belli olmaz.
-Sonuçta at, attır, dediğim gibi görünüşü de iyi, bu elli lira olanı alıyorum...
Adam atı almış, yükünü yüklemiş, yolda bir dereden geçerken, at başlamış sağını solunu
oynatmaya, tutmasaymış eğer, sırtından yükü dereye devirecekmiş at. Adam hemen geri dönmüş, atı
satın aldığı adama verip, pahalı ama soyu sopu belli olanı almış.
Yani “ne olacak, sonuçta at değil mi” değilmiş!...
Bu fıkrayı Bekir abi başladı, Mustafa Cabat hoca devam etti, Mustafa Tekelioğlu bitirdi,
hatırladım şimdi, duaya, salâvata yalakalık diyen Develili M. İslâmoğlu için anlatıldı bu fıkra:
-Şeyi bozuk ne zaman kaşınacağı belli olmuyor, diyerek...
Fetoşla mücadeleye ne diyeyim, bu süreç iyi yönetilemedi ve şu Çetin Altan’ın oğluna hakime
hitaben.
-Beni yargıladığın gibi yargılanmak ister misin, cevap veremeyeceğini biliyorum, yere bakma,
başka diyeceğim yok!...
Dedittirildi.

TAAMMÜDEN...
“Askerimiz fakirdendir, zenginimiz bedel öder...” Cabat hoca mı okudu bu Yemen Türküsü’ne
uyarlanan deyişi yoksa Cafer bey mi kestiremiyorum... Bu ülkede zaman zaman askerliğin bedelli

yapılması gündeme gelir, öyle gerekçeler ileri sunulur ki, dinleyenin “Toptan kaldırın o halde!...”
diyesi gelir.
Bir de uzun süre askerlik yapanların anlattıkları göz önüne alındığında “toptancıların” tümden
haksız olmadıkları düşüncesi galip olur da kimsenin “gıkı” çıkmaz. Üstüne sanki meselâ vergiyi zengin
öder de asgâri ücretten veya bordroludan vergi alınmazmış gibi, öte yandan yine meselâ adalette
olsun, sağlıkta olsun, eğitimde olsun varlıklının eşeğini dağdan aşırdığı yani delip geçtiği, yoksulunsa
düz ovada yolun şaşırdığı yani takılıp düştüğü bilinmezmiş gibi kör sağır bir durum. Önceki
dönmelerde de köy yerindeki uygulamalar, imece usulü yol veya harman yeri, su arkı yapımlarında da
öyle, zengin değilse de kendine göre ağalar bedel öder, yoksul kazma kürek çalışırmış!...
Salim abinin bu akşam askerliği düştü aklına:
-Baktım yan tarafta acemi bir asteğmen anlatıyor; “şu halimizi ahbese borçluyuz, o olmasaydı
eğer, ne biz bu halde olurduk ne namus kalırdı ne şu, ne bu!”
Ben kıdemliydim, “Gel asteğmenim yer değiştirelim” dedim. Takımın başına vardım, emir
komutayı aldım;
-Herkes dedim, her halini Allah’a borçludur, siz ona buna bakmayın, benim dediğime bakın...
Bölük komutanı dedi ki;
-Salim ne yapıyorsun, hepimizi yakacaksın!...
Nuh Ali bey, bir kaç gün erken terhis olmuş, onu anlattı:
-Ben dedi, son iki ay yıldız taktım, teğmen olarak terhis oldum, bir çocuk vardı, bana kafayı
taktı, “yok sen izin kullandın, yok seyahat ettin ben senden önce terhis olacağım...”
-Ben esas yüzbaşıyı ipten aldım. Yüzbaşı dedi ki; “Soruşturmayı atlat seni hemen terhise
göndereceğim, bütün evrakı arkadan ben tamamlarım...” Soruşturmada; astsubaylara lojman
yapıyoruz, iki tane küçük küçük ev. Briket makinası aldık, altı ayda ben getirdim Manisa’dan. Fakat
kılın birisi şikayet etmiş, bu evler en ufak depreme dayanmaz, yıkılır.
-İnşaatta kum yığınının üstünde oturuyorum, havada bir helikopter dolanıp duruyor, bizim
birliğe indi, baktım iki genereal bana doğru geliyor, beni çağırdılar gittim:
-Bu evler yıkılırmış, sen ne iş yaparsın teğmenim mesleğin ne, dediler.
-Ben mimarım dedim, bir şey olmaz yıkılmaz, briketler sağlam.
-Peki dediler gittiler. Ben de benden önce terhis olacağını söyleyip duran çocuğa sordum, ne
zaman senin terhis, bir iki gün var dedi. Hemen cebimden bileti çıkardım gösterdim; Abbas sabah
yolcu!... Çocuğun dili tutuldu galiba!...
Bu yıldız takma işine Salim abi diyor ki:
-Ben takmadım, yeni teğmenler gelecek, biz yıldız takarsak onlardan kıdemli olacağımız için
bizim yıldızları geciktirdiler, ben de protesto ettim takmadım yıldızları.

Mustafa Cabat hoca, müthiş bir denetlemeyle, bu lüzümsüz askerlik hatıralarına son verdi:
-Ben Manisa’da kısa dönem, bedelli değil askerlik yaptım. Denetlemelerde general aynı
soruları sorarmış, bize durmadan bu sorulara verilecek cevapları ezberlettiler. Kaç yaşındasın, kaç
yıllık askersin, beni hiç hiklemiyorsun.
-General geldi, bana dedi ki, kaç yıllık askersin, yirmi, kaç yaşındasın, bir, beni hiç
hiklemiyorsun, hikliyorum komutanım, dedim adam döndü gitti.
Ve Trump’ın mektubu:
Mustafa Hasbaşkan, “mektubu takdim ettim” dedi diye asıl başkanı eleştirenlere kızdı:
-Adamı dövecek hali yok ya, diplomasi denen bir şey var, geri vermiş işte. Salim abi,
Hasbaşkan’a:
-Az bile şiiliyorsun başkanım dedi, daha ne yapsın adam, söylediğin gibi diplomasi denen bir
şey var.
Ben, “Allah var her iki başkan da diplomasiyi iyi biliyorlar, dünyaya diplomasi dersi
veriyorlar!” dedim... Cabat hoca da arsa spekülâtörü Trump’a atfen;
-Türk başkanla da, kürtlerle de iyi çalışıyoruz, Erdoğan ve Mazlum Kobani çok zeki, çok
anlayışlılar, vatanları için çaba gösteriyorlar, diyor, dedi.
Hafta içinde Bekir abi, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar beyin kitabını dağıttı, teşekkür ettik,
Bekir abi;
-Anlaşılır gibi değil, kitap basılmış gördünüz, güzel de olmuş, kitabı elçilikler, askeri birlikler,
kaymakamlar, valiler dahil, bütün yerli yabancı gazetecilere üste para da vererek yazı yazdırıp
dağıtacakları yerde, saklıyorlar.
-Sana bir tane gönderelim, diyorlar.
Sözün bittiği yer burası.
Bir başka kitap daha var, Bekir abinin satın alıp dağıttığı; Kayseri’de Büyük Doğu Hareketi.
İlâhiyatcı Ahmet Yalçın, Kayseri’de Büyük Doğu Hareketini Söğüt Fikir Kulübü üzerinden anlatmış.
Fotoğraflara bakınca, kimler yok ki ölenler, kalanlar...
Kitapta, Üstadın İdeolocya Örgüsü kitabından Büyük Doğu’nun “İslâm’ın Emir Subaylığı”
olarak ifade edilen tanım alınarak Büyük Doğu’cular için arka kapak yazısı olarak kullanılmış... Bir de
burada Büyük Doğu’cu için; “Temel İslâmî eserlerle birlikte ağırlıklı olarak Necip Fazıl Kısakürek’in
kitaplarını okumaları ve Büyük Doğu dergisini takip etmeleri...” ileri sürülmüş.
Ben bu tip bir ifadenin Büyük Doğu’cuyu bilemem de Üstadın deyişiyle gerçek ve derin
Müslümanın bakış açısının biraz daraltılmış olduğunu düşünüyorum ama genel olarak bu, yani
herhangi bir olaya Üstadın fikirleriyle, yazılarıyla, kitaplarıyla bakmak o kadar doğru ki, meselâ
günümüzde her 24 Nisan günü bizimle meselesi olan devletlerin gündeme getirdiği Ermeni meselesini
Amerikan Harbord Askeri Heyeti Raporuna dayanarak Dr. Hulusi Akar’ın tez olarak hazırladığı ve Türk

Tarih Kurumu tarafından yayımlanan kitabında ileri sürülen görüşlerle, Üstadın gerek Büyük
Mazlumlar’da ve gerekse Moskof kitabında veya diğer kitaplarında ortaya konan görüşler farklı
kaynaklarla ama olayları sebep ve sonuçlarıyla gerçek olarak nasıl aynı yansıttığı hayretle görülmekte.
Büyük Doğu düşüncesinin farkı burada ortaya çıkıyor, soyutla somutu karıştırmamak lâzım,
bunu anlayabiliyorum ancak şu Büyük Doğu’cu veya ben Büyük Doğu’cuyum diyenler için bir yetmez
çok kere düşünmek lâzım geldiğine inanıyorum.
Öte yandan, yukarıda söylemeye çalıştığım gibi Üstadın deyişiyle gerçek ve derin
Müslüman’ın hal ve hareketlerinin “taammüden” olduğuna veya olması gerektiğine inanıyorum, yani
müspet veya menfi, farkı olmamak üzere düşünülmüş olarak, bilerek yapıldığına...
Mustafa Cabat hoca, bir 25 Mayıs günü uzatılan mikrofona bunun için söylemiş olmalı;
-Arkadaşlar kusura bakmasınlar Büyük Doğu fikriyatı en az dört üniversiteye bedel, diye...

BENZERLİK
7 Aralık 2019 akşamı Mustafa Cabat hocada oturduk. Hayrettin bey yoktu, Mustafa Tekelli
umrede, Bekir abi de sıcak hamamlarda imiş.
Oturmada bir konu açan (modertör) olmayınca, gündem; okunan, duyulan, dinlenilen
haberler oldu. Kayserispor başkanlığından başlandı, şöyle bir Urfa’ya gidildi Göbeklitepe için, dönüşte
Üsküdar Şemsi Paşa Camii’ne uğrandı, yanına yapılmak istenen çay bahçesi kafe için çakılan kazıkların
biblo gibi esere etkileri konuşuldu, bir ara İbrahim abi İmam Hatip Orta kısımdan sonra lise
hayatından söz etti, “bitirdin mi liseyi” sorusuna:
-Yok birinci sınıftan terk dedi.
Sonra Kanal İstanbul’u bir hal yoluna koyduktan sonra televizyonda Pelin Çift’in eski Anıtkabir
Komutanı ile yaptığı Gündem Ötesi programında bu hafta yayımlanan M. Kemal’in ölümü, tahnit-
defin işlemleri, cenaze namazı vb konular ile Başkan Recep Tayyip Erdoğan beyin Şehir Üniversitesi ve
vakıf mütevellileri hakkında yaptığı açıklamalardan boşlandı.
Mustafa Cabat hoca Kayserispor başkanı kadın için:
-Kadın, erkekler hanımlarına küfrettirmemek için aday olmuyorlar, diyormuş dedi.
Cafer bey de; “Arıtma tesisi müteahhidinin hanımıydı, daha o günlerde adamı canından
bezdirmişti, sonunda adamı göndermiş gitmiş!...”
Her ne kadar bu kadın başkanın sıralamaya, puanlara bir faydası olmuyorsa da ligler tarihinde
ilk oluşu, haberlerde epey yer aldı.
Göbeklitepe’de son söylenen tarihten bin yıl daha öncesine (İ. Ö.11.000 yıl) ait başka bir
kalıntı daha bulunmuş. Arkeologlar buradaki dikilitaşlar ve üzerindeki resimler için diyorlar ki,
arkeolojide kesin bir şey yoktur, son bulunanlar ve yorumlar neyse o. Yani İ.Ö. 40.000-10.000 yıllarını
kapsayan Üst Paleolotik Dönemin üçüncü aşaması olan Magdalenian aşaması (İ.Ö.18.000-8.500)

kemik uçlu mızraklar, işlenmiş geyik boynuzundan zıpkın, ok-yay vb. alet edevat ile bu dönemin ilk
temsili sanatı şeklinde yorumlanıyor. Fakat bu adamların nerede ikamet ettikleri veya nereden gelip
neden burada bu tapınakları inşa ettiklerine dair henüz bir yorum görülemedi.
Üsküdar’da Mimarsinan’ın çok zarif bir eseri olan Şemsi Paşa Camii’ni nasıl anlatmalı,
kuzeydoğu yönünde camiye bitişik Şemsi Paşa Türbesi boğaza neredeyse sıfır, son cemaat mahalli,
başka bir yerde benim rastlamadığım şekilde camiinin kuzeybatı ve güneybatı yönünde, camiye bitişik
birbirine dik şekilde kaprissiz, komplekssiz harika bir yapılanmadır. İnsan seyretmeye doyamıyor, işte
bu caminin kuzey yönünde ve kıble duvarı hizalarında denize bilmem kaç metre açıkta bilmem ne
kadar kazık çaktılar ki, camiye kadar olan kısım doldurulsun ve başka yerde sanki hiç yokmuş gibi
boğaza sıfır kafe yapılsın ve bunu yapan da Kadir Topbaş ve mimar, yazıklar olsun. Çatlaklar oluştu o
güzelim camii duvarlarında ve batı köşesindeki o zarif minare boğaza doğru eğildi. Çarpıldıklarını
düşünmüş olmalılar ki, çalışmaları durdurdular. Şeytan dürtüyor tabii, basına yansıdığı kadar yine
başlamışlar, nasıl etsek de buraya kafe yapsak diye. Böyle düşünenlerin kafasına yapmayı
düşündükleri kafe kadar taş düşsün!...
Kanal İstanbul mu? Hangi televizyonsa, mimar Sinan Genim ile mimar Ahmet Vefik Alp’i
konuşturdular. Ahmet Vefik Alp diyor ki;
-Sayın Cumhurbaşkanımız proje adamı, ama ben de proje adamıyım, fakat benim haberim
olmadan böyle bir prestijse prestij, yıldızsa yıldız bir proje benden habersiz açıklandığı için henüz
zamanı değil demek durumundayım, hafriyat toprağından yapılacak ada da en ufak şiddette
depremde dağılır. Ben ki, televizyonda pafta pafta proje, resim geleneği başlatmış adamım. (İnanın
tam böyle söylemek istiyor.)
Sinan Genim; “bekleyip görelim” diyor,
-Tartışmalar nereye gidecek, Montreux var, ancak böyle hemen reddetmek bize yakışmaz.
Ada da yapılmayıverir...
Bütçe görüşmelerinde Sayın Bakan’ın açıklamalarına göre, kurum görüşlerinde çift dikiş
yapılan ÇED sürecinde “sona yaklaşılmış”
Mustafa Kemal’in ölümü, cenazenin bir hafta kadar sonra Dolmabahçe Sarayından Sirkeci’de
Sarayburnu’na, oradan vapur ile İzmit’e, Oradan da trenle Ankara’ya nakli, katafalt ve Etnografya
Müzesi’nde hazırlanan mezara caraskarlarla indiriliş ve kurşun kaplı tabutta 1953 yılına kadar bekleyiş
ve bu yılın 10 Kasım’ında tamamlanan Anıtkabir’e nakil. Nuh Ali bey:
-Anıtkabir’de de üstüne toprak örtülmemiş, o tabutla gömülmüş, yani katafalkın 5-7 metre
altında duruyormuş.
Söylendiğine göre, kızkardeşlerinden Makbule hanımın ısrarı, Diyanet İşleri Başkanından
alınan fetva üzerine yani cenaze namazının camide kılınması şart olmayınca, namaz Dolmabahçede
kılınmış.
Anlaşıldığı kadar dini konularda sudan da olsa bir sebep ileri sürülen bu televizyon
programının amacı, Mustafa Kemal’in ölümü, tahnit-defin hülâsa cenaze işlemlerinin dine uygun bir
şekilde yapıldığının kırkbirinci defa ilânı... Halbuki, bazı “gözünün üstünde kaşın var” bile denemediği

günümüz gibi dönemlerle mukayese edilince bu tek adamlık daha bir anlaşılıyor, dış destekli mış
destekli, bir şekilde adam lider olmuş ve ihtilâl yapmış, nasıl gömüldüğünün ne önemi var, nasıl
isterse öyle gömülür ve kaldı ki bunun da önemi yok, gömüldüğü şekil dinine veya istediği dine uygun
olur, gerisi ne boş bir gayret. Mustafa Cabat hoca program yapımcısı pelin Çift için diyor ki:
-Benzer bir programda Yavuz Bülent Bakiler bunun önüne belli ki okuduğu Büyük Doğulardan
belge sundukça; “ya öyle mi? ya öyle mi?” diye geveleyip duruyordu...
Şehir Üniversitesi’ne başka üniversitelere yapılanlardan farklı olarak tahsis yerine tapu devri
yapılması ve bu arazinin ipotek gösterilerek kredi kullanılmasını Recep Tayyip Erdoğan bey,
Halkbank’ın dolandırılması olarak ilân edince, tapu devrini yapan zamanın başbakanı Ahmet
Davudoğlu da:
-İmara açılmasını önlemek için böyle yaptım, her şeye dolar gözüyle bakanlar bunun değerini
anlayamazlar, krediyi de ben vermedim, açıklamasını yaparak mal varlığı araştırılması restini çekti.
Ve Nato; İskandinav ülkelerinin savunma programlarını veto edeceğiz diyerek gidilen
Londra’dan, programa onay verip dönülünce;
-Onlar da bize terör konusunda yardım edecekler, dendi.
Kimsede bir şey söylemeye mecâl yok.
Öyle ki, Nuh Ali beye göre, Nihat Bengisu Üniversiteden başka bir tek adamın bilgisi dahilinde
istifa ediyor. Kadın doğum hastanesi olarak temeli Erbakan hoca tarafından 1990’lı yılların ikinci
yarısında atılan Melikgazi Hastanesine Baştabip veya yönetici olacak. Fakat bir milim mesafe
alamıyor, zamanın yereldeki tek adamıyla da görüşemiyor, soluğu İstanbul’da alıyor. Nihat Bengisu
hoca halâ İstanbul’da.
Nuh Ali bey;
-Adam gelip dert yanıyor, Nuh Ali bey beni bu adamdan kurtarırsan sen kurtarırsın, kim bu
pratisyen Erol.B. bir türlü aşamıyorum, bakarsan adam belediyede bir sağlık müdürü, bir personel
müdürü, yetmedi hastane...
Nuh Ali bey “Hasyüncü diyor ki” diye devam ediyor;
-Nuh Ali bey, Nihat beye söyle bu işten vazgeçsin, bizim tek adamın arkasından gitmesin, bu iş
olmayacak...
Nuh Ali bey, bu hastane projesi için;
-Melikgazi İmar A. Ş. Yöneticilerinin Bayındırlıktan aldığı ve en son hastaneye uyarlanabilecek
bir proje deyince, Salim abi şiddetle itiraz etti;
-Bayındırlıkta böyle yetersiz bir proje bulunmaz Nuh Ali bey, dedi. Nuh Ali abi de;
-Bayındırlığın bir çok projesi böyle Salim, sana ne oluyor, dedi.
Tek adamlık ister Mustafa Kemal ister başka bir nam altında olsun, zor zenaatmiş vesselâm...

Söz camilerden nasıl açılmıştı veya cematten, Mustafa Tekelioğlu idi galiba, nerede birbirine
yakın üç cami var ama bir tek okul yok deyince Mustafa Cabat hoca;
-Camiyi bilemem de dedi, okul olmamasının davara bir zararı yok.
Mustafa Cabat hoca bu akşam ev sahibi olarak müthiş, Ekonomi Bakanı damat beyin
büyümeye ilişkin yaptığı “büyüyoruz” şeklindeki değerlendirmeyi, Mustafa Tekelioğlu “o da binde
sekiz galiba” deyince hoca yine taşı gediğine koydu:
-O büyüme, bizim Mükremin Ağa’nın elinin büyümesine benziyormuş, dedi.
Ve bir kitap daha; üç kitap bir arada;
İlki, Akaid-i Ömer Nesefi’nin Ehli Sünnet İtikadı:
Kitabın girişinden bir paragraf şöyle;
Akaid ve itikad ilmi, Zat-ı İlâhiden, Sıfat-ı İlâhiden, Enbiya ve Mürsel’inin ahkâmından,
başlangıç ve sonuç itibarıyla mükevvenattan, Kanunu İslâmiye üzere bahs eden bir ilimdir. Gayesi,
dünya ve ahiret saadetine nail olmaktır.
İkincisi, Muhammed Fevzi Batumî’nin Tasavvufun Hülasası, buradan da bir paragraf şöyle;
Sen bil ki, Şeriatın edeplerinden bir edebe riayet etmek, tenzihen de olsa bir mekruhtan
sakınmak, zikir, tefekkür, murakabeyle meşgul olmaktan mertebece daha üstün ve faziletlidir. İmam-ı
Rabbani kuddise sırruhu Mektubattan; “Kıyamet günü insanlar tarikatten değil, Şeriatten sual
olunacaktır.”
Üçüncü kitap da, Huccetül İslâm İmam-ı Gazali’nin Errisaletül Velediyye, Talebeye Nasihatler
kitabı. Bu kitabın bir paragrafı da;
“Evlâdım, Allah-u Teâlâ seni kendisine itâtte daim kılsın ve seni sevdiği kullarının yoluna
ulaştırsın. İyi bil ki; en yaygın ve önemli nasihat Resullulah sallallahü aleyhi vesellemden bize ulaşan
nasihatlerdir. Resullulah sallallahü aleyhi vesellem efendimizin nasihatleri sana ulaşmış ise benim
nasihatlerime ne ihtiyacın var? Resullulah sallallahü aleyhi vesellem efendimizin nasihatleri sana
ulaşmamış ise bu kadar zamandır neyi tahsil ettin ve neyi öğrendin?” Şeklindedir.
Tercüme yine Ergün Telis’ten, yayın yine Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı’ndan...
Başta Mustafa Cabat hoca olmak üzere emeği geçenlere teşekkür ediyoruz.

“DENEME TAHTASI”
Deneme Tahtası, Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı’nca 32 sırt numarası ile yayımlanan Galip
Boztoprak’ın kitabı. Özer Koç (abi) kitap için diyor ki;
-Rahmetli dişçi Mustafa Özküçük, Mustafa Cabat’ın Lâiklik kitabı yayımlandığında demiş ki;
“İyi oldu Mustafa Cabat, senin de bir kitabın var artık, kimse sana kitapsız diyemez!...” Benim de
bütün gayretim bunun için oldu.

Deneme Tahtası, Galip beyin 70’li yıllardan beri haşır neşir olduğu ve çoğu değişik dergi-
gazetelerde yayımlanan yazıları. Dünya bir yükün altına girmiş Galip bey, benim Âsaf Halet Çelebi’yi
veya kitapta adı geçen bir çok yazarı, şairi okumadığımdan bir değerlendirme yapmam mümkün
değil, yalnız Mustafa Miyasoğlu’nun Dönemeç romanı üzerine Galip beyin yazdıklarından sonra
rahmetli Mustafa Miyasoğlu bir “açıklama notu” göndermiş, orada diyor ki; “... şehrin kimliği
açısından önemli olan bazı yapıların birileri tarafından yıkılıp yok edilmesi konusundaki
belediyelerdeki görevli arkadaşların duyarsızlıkları söz konusu edilebilir. Meselâ bizimkiler
döneminde eski valilik binası ile üstünde Abdülhanid tuğrası bulunan askeri hastane yıkıldı; belediye
başkanı kardeşlerimiz ilgisiz kaldı. Hattâ Atatürk heykelini meydandan kaldırabilmek için saat kulesini
bile kenara almayı düşünmüşlerdi. .... “
“O dönemde belediye danışmanı olan Turan Koç dostumuz anlatmıştı. Hal binası şehir dışına
taşınırken, orasını da içine alan imar planı yenilendiği sırada Turgut Cansever’i davet etmişler, bir
hafta otelde kalan adamın kale duvarlarından yüksek binaların şehir merkezinde olmasının
sakıncalarını söyleyince, “kusura bakmayın hocam, belediyenin borçları var, yüksek katlara imar izni
vermek zorundayız!...” demişler, adam da kızıp gitmiş.”
“Şimdi bunların nesini, nasıl düzelteceğiz?”
“Bizim işimiz tanıklık; hakikatın hatırı dostlarımızın gül hatırından daha önemlidir, öyle değil
mi?”
Rahmetli Mustafa Miyasoğlu’nun bu değerlendirmeleri ve belediye danışmanı Turan Koç’un
Turgut Cansever tanıklığı ayrıca tartışılabilir ancak şunu söylemeden geçersem hakkım kalır, “işi
tanıklık” olan rahmetli Mustafa Miyasoğlu’nun bu tanıklığı zamandan münezzeh olmasa gerek,
zamanın ruhunu yakalayamayan, zat-ı âlilerince dahî “merkezi idare, valilik” denemeyen ve “birileri”
olarak geçiştirilen bir roman veya bir romancı ne anlatabilir ki?
Ölmüş olmasaydı şunu sormak isterdim Mustafa Miyasoğlu’na;
-Pekiyi şimdi (Aralık 2019) neden kaldırılmıyor bahsi geçen heykel veya saat kulesi,
yakalanamadığını söylemeye çalıştığım “ruhu” anlatabiliyor muyum? Vakıa bu işlerde kurtuluş
Mustafa Cabat hocanın tabiriyle, milletce esiri olunan “kargalardan kurtulmayla” başlar da!...
21.12.2019 akşamı Mustafa Tekelioğlu’nda oturduk. Hayrettin abi hariç hep vardık. Oturmaya
katıldığımda Mekke’de Kâbe etrafındaki binalar konuşuluyordu. Bekir abi;
-O yüksek binalar rahatsız etmiyor Mustafa (Tekelli’ye), yalnız tavafta rüknü Yemaniyi
dönünce gündüz pek fark edilmiyor da gece o yüksek binaların birisinin tepesine yerleştirilmiş olan bir
saat; tavaf, dua, kontrasyon, gözyaşı ve daha ne varsa alıp götürüyor...
Cafer bey, telefonundan bir bilgi paylaştı, bu saat için “otuz metre çapındaymış ve otuz
kilometreden görülüyormuş” dedi. Nuh Ali bey de, parıl parıl bir fotoğraf gösterdi.
Mustafa Hasbaşkan, Nuh Ali beyle Salim abiyi işaret ederek ve bana bakarak;
-Mimar arkadaşların yanında bir şey söylemek doğru değil başkanım da dedi Bekir abiye, (ilk
defa yine siz iyisini bilirsiniz de demedi) şöyle iki katı geçmeyen bir yapılaşma ve bütün yolların
Kâbe’ye çıktığı (ışınsal) bir plan daha iyi olmaz mı?

Genel olarak huccacın rahatı da konuşuldu. Mustafa Tekelli de, tam bu esnada lokum gibi bir
cins hurma ikram etti ve tavaf ile ilgili olarak;
Beytullah’ın Safa Merve tarafı biraz dar gibi, oysa tavaf burada başlıyor, burada
tamamlanıyor, Hacerülesvedi selâm, yeni katılanlar biraz değil iyice sıkışıklık oluyor, acaba say yapılan
bu tepeler arası kısım tavaf alanına katılamaz mı?
Bekir abi telefonundan şair Nabi’nin “Edep ya hu” kasidesini dinletti:
“Tasavvuf terbiyesi de görmüş olan Peygamber aşığı Nâbî, padişah IV. Mehmed döneminde
hacca gitmek üzere bir kısım devlet erkanıyla birlikte yola çıktı. Kafile Medine-i Münevvereye
yaklaştığında, Nâbî'nin Hz. Peygamber’e bir an önce ulaşma özlemiyle gözüne uyku girmedi. Fakat
kafiledeki bir devlet adamı, ayaklarını kıbleye doğru uzatarak uyudu. Hz. Peygamber’in beldesinde,
böyle bir hali bir türlü hazmedemeyen ve çok üzülen Nâbî, içinden gelen bir ilhamla aşağıdaki kasideyi
söyler:

"Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu
Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafa’dır bu
Felekte mâh-i nev Bâbü’s-selâm’ın sîne-çâkidir
Bunun kandili Cevzâ matlâ-i nûr-i ziyâdır bu
Habîb-i kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette
Teveffuk kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâdır bu
Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil
Amâdan açtı muvcûdat çeşmin tûtiyâdır bu
Mürâât-i edeb şartıyla gir Nabî bu dergâha Metâf-i
kudsiyândır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu
“Nâbî bu şiiri yolda yazar. Kafile şafak vakti Medine-i Münevvere’ye girdiğinde Ravza-i
Mutahhara’ınn minarelerinden sabah ezanı okunmaktadır. Müezzin, ezanın ardından Türkçe bir
kaside okumaya başlar. Nâbî, dikkat eder, okunan kendi şiiridir. Hemen minarenin kapısına koşar.
Nâbî, müezzine "Allah aşkına, okuduğun bu kasideyi nerden öğrendin, der. Müezzin şöyle cevap verir:
“Bu gece rüyamda Efendimiz (s.a.v) ’i gördüm, bana dedi ki: Ümmetimden Nâbî adında bir
şair, benim hakkımda şu kasideyi yazdı, hoşuma gittiği için bunu okumanı arzu ediyorum. Ben de
rüyamda Efendimizden öğrendiğim beyitleri aynen okudum."
“Nâbî, sevincinden oracığa bayılıp düşer. Onun, bu iltifata, Hz. Peygamber’e duyduğu edep ve
muhabbetten dolayı nâil olduğu bilinir.” (www. yenisafak.com)

Bu vesile ile Süleyman çelebi mevlidi ile başka mevlidler konuşuldu, bir rivayet 60’a yakın
mevlid olduğu söylenmektedir. Bekir abi;
-Ben, dedi üstadın Çöle İnen Nur kitabını da bu çerçevede görüyorum.
Mustafa Cabat da;
-Zaten abi dedi, bu kitap Efendi Hazretlerinin kontrolünden geçmiştir. Üstad bu kitabı ilk defa
Resullullahın has ismiyle yazdığında Efendi Hazretleri ilgilenmemiş ve üstad da “O ki O Yüzden Varız”
adıyla değiştirmiş, daha sonra da “Çöle İnen Nur” olarak kesinleşmiş dedi. Çöle ve Bütün Zaman ve
Mekâna...
Ben de, Fuzuli’nin Su Kasidesi de var dedim.
Ve Star Gazetesi’nin bu yıl ki Necip Fazıl Kısakürek ödülleri... Fikir ve Düşünce dalında bir ödül
“Kadı Sicilleri” çalışması yapan birisine verilince Seyyid Ali Kahraman’ın da bu konuda çalışmaları
olduğunu söyledim. Mustafa Tekelioğlu telefonla Seyyid Ali’yi aradı, Seyyid Ali;
-Benim böyle bir talebim yok, verseler de almam, dedi. Bunun üzerine Bekir abi;
-Seyyid Ali bakıyorum da prensip sahibi olmuşsun, yaştan olmalı, değilse gençliğinde böyle
değildin, öyle değil mi Mustafa Cabat, deyince ben duramadım:
-Abi Seyyid Ali’yi bilemiyorum ama ben beni bildim bileli Mustafa Cabat hoca kendini “doksan
yaşında hissettiğini” söyler. Bekir abi yine azmetti anlaşıldı konuşturacak:
-Peki sen de mi böyleydin Mehmet?
-Beni sayma abi, bizim yerimiz yurdumuz belli değildi, başkasına zararlı serserilik
yapmamışsak bile, gücümüz kendimize yetti, nerede akşam orada sabah, öyle işte!...
Bu arada Mustafa Cabat hoca küçük oğlu Ali Talha’yı nişanlamış, Bekir abi; “Mustafa Hayırlı
bir işten geliyor,” dedi. Allah hayırlı mübarek etsin!...
Kanal İstanbul’u geçen hafta da konuşmuştuk; bu tip projelerin günlük hayata ve geçim
derdinde olan insanlara ne getirip getirmediği konuşulmalı, Ermeni İktisat Profesörü Daron Acemoğlu
“büyüyebilirsiniz ama kalkınma olmaz” diyor.
Öte yandan bir “Boğazlar Meselesi”dir gidiyor ve söylenenler birbirinden çok farklı o açıdan
Prof. Dr. Fahir Armaoğlu’nun 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi kitabından bu bölümü kısaca özetliyorum:
“Lozan Konferansında imzalanmış olan (24 Temmuz 1923) Boğazlar Sözleşmesine göre,
Boğazlardan serbest geçişin güvenliğini sağlamak amacı ile, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının her iki
kıyıları ile, Marmara Denizindeki adalar gayrı askeri hale getirilmiştir. ... Buna karşılık bu bölgelerin
herhangi bir saldırıya karşı güvenliği de sözleşmeyi imza eden ülkeler ile Birleşmiş Milletler garantisi
altına alınmıştı.
“Verilen silahsızlanma ve güvenlik sözlerinin tutulmaması üzerine 1933 yılından itibaren Türk
Dışişleri her platformda güvenlik meselesini dile getirerek İngiltere ve Rusya’nın desteğini arkasına
almıştır.

“1923 Boğazlar Sözleşmesini değiştirecek konferans, 22 Haziran 1936’da İsviçre’de
Montreux’de toplandı ve Montreux Sözleşmesi adını alan Boğazlar Sözleşmesi 20 Temmuz 1936’da
imzalandı. Sözleşme Türkiye, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Japonya, Romanya ve Yunanistan
arasında imzalanmıştır. Sözleşme ile;
“-Boğazlar hakkındaki silahsızlanma kaldırılıyor, Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki egemenliği
tam olarak kuruluyordu,
“-Savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi meselesinde,
“-Türkiye tarafsız ve savaş dışı ise, savaşan tarafların savaş gemileri Boğazlardan
geçemeyecek,
“-Türkiye bir savaşa girerse veya kendisini yakın bir savaş tehlikesi karşısında görürse, diğer
devletlerin savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi tamamiyle Türkiye’nin kendi takdirine kalacaktır.
İsterse geçirecek, istemezse geçirmeyecektir.
“Karadeniz devletleri lehine yapılan değişikliklere gelince, Karadenizde kıyısı olmayan
devletlerin Karadenize geçirebilecekleri ve bu denizde bulundurabilecekleri savaş gemilerinin cinsi,
büyüklüğü ve toplam tonajı sınırlanıyordu ki, bu hüküm güvenlikleri bakımından Karadeniz
devletlerinin lehine idi.
“Karadeniz devletlerinin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi için de bir hayli geniş bir
serbestlik tanınmıştı.
“Sözleşme 20 yıl için imzlanmakla beraber, şimdiye kadar hiç bir imzacı devlet tarafından
feshedilmemiş olduğundan yürürlükte devam etmektedir.
“İtalya Montreux Sözleşmesine 1938 Mayısında katılmıştır.”
Ticari Gemiler İçin Geçiş Rejimi:
- Barış zamanında, gündüz ve gece, bayrak ve yük ne olursa olsun, hiçbir işlem (formalite) -
sağlık denetimi hariç - olmaksızın Boğazlar'dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden
yararlanacaklardır.
- Savaş zamanında Türkiye, savaşan değilse bayrak ve yük ne olursa olsun Boğazlar'dan geçiş
ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır. Kılavuzluk ve yedekçilik (römorkörcülük)
isteğe bağlı kalmaktadır.
- Savaş zamanında Türkiye savaşsa, Türkiye ile savaşta olan bir ülkeye bağlı olmayan ticaret
gemileri, düşmana hiçbir biçimde yardım etmemek koşuluyla Boğazlar'da geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım)
özgürlüğünden yararlanacaklardır. Bu gemiler Boğazlar'a gündüz girecekler ve geçiş, her seferinde
Türk makamlarınca gösterilecek yoldan yapılacaktır.
- Türkiye'nin kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayması durumunda,
Boğazlar'dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden yararlanacaklardır; ancak gemilerin
Boğazlar'a gündüz girmeleri ve geçişin her seferinde Türk makamlarınca gösterilen yoldan yapılması
gerekecektir. Kılavuzluk, bir durumda zorunlu kılınabilecek; ancak ücrete bağlı olmayacaktır.

Boğazlardan geçen ticari gemiler gidiş ve dönüş olmak üzere ton başına 1 dolardan az ve çok
komik ücret tahsil etmekte fakat daha da komik olan anlaşma tarihinden bu güne bu ücretlerin
güncellenmemiş olması!...
Ve yeni parti/ler...
Bekir abi Mustafa Tekelioğlu’na Mehmet abiyi sordu:
-Mehmet abinle görüşüyor musun Mustafa, dedi.
-Görüşüyorum abi.
-Ali Babacan’ın kurucular kurulu gibi konuşuluyor da.
-Öyle bir bilgim yok abi; “bir kere görüştüm, 24 kadar dosya oluşturmuşlar, bana da bir dosya
verdi, bakar, düzenlersen” diye, “almadığını” söyledi...
DEVRİM OTOMOBİLİ
Rahmetli Mustafa Miyasoğlu’nun aynı adla yayımlanmış bir hikâyesinin adı, Devrim
Otomobili...
“130 günde yapıldığı söylenen iki Devrim Otomobili’nden birine Cemal Gürsel bindi, bütün
basın, devlet erkânı ve yabancı dâvetliler önünde araba çalıştırıldı ve 100 metre kadar gittikten sonra
akıllara durgunluk verecek bir şey oldu; gazetelerin yazdıklarına göre, motordan tuhaf sesler geldi,
dumanlar çıktı ve durdu. Çizgi filimleri andıran bir tarzda, arabanın motoru ve şanzumanı kısa bir süre
içinde işe yaramaz hale gelmişti. O dönemde Cumhurbaşkanına atfedilen şu sözden başka durumu
açıklayacak hiç bir resmî beyanat verilmedi:
-Otomobil yapıyoruz batı kafası, benzin ikmalini unutuyoruz şark kafası...
“Yıl 1961, 30 Ekim, yani Cumhuriyet Bayramı törenleri....
“27 Mayıs İhtilâlinden hemen sonra Ankara’da yaptırılan Alyans Evler’den, Yassıada
Mahkemelerindeki adlî hatalardan, tehditli seçimlerden ve tabii haksız idamlardan çok söz edildi.
Ama o yıllarda gazetelerin ilk sayfalarını aylarca işgal eden Devrim Otomobili teşebbüsünden sonraki
yıllarda hemen hiç söz edilmedi. O günlere halkımız basının etkisiyle tek ve en önemli gelişme olarak
bakıyordu bu teşebbüse. İhtilâl sonrası komite yönetimi sözcülerinin “emir demiri keser” sözleriyle
başlamış ve 130 gün gibi kısa bir zamanda tamamlanmıştı. Menderes ve arkadaşlarının idamları
sırasında , yönetimin güdümündeki basın tarafından, sanayi alanında Amerika’ya kafa tutma
çabamızın bir sembolü olarak görülmüş ve gösterilmişti. Bizim gibi tahsil çağını yaşayan gençler de
buna inandırılmıştı...”
Hikâyede geçen Alyans Evleri için Uludağ Sözlük’te yazılanlardan bir bölümü şu şekilde;
“27 mayıs 1960 darbesi sonrası dış dünyadan sıcak para anlamında destek göremeyen milli
birlik komitesi, halktan alyanslarını toplayıp yerlerine bakırdan yapılma devrim yüzükleri dağıtmıştır.
fakat daha sonra aynı tarihlerde Ankara yücetepe'de bir askeri lojman inşaatı başlamış ve bu
lojmanlar "alyans evler" olarak anılmıştır.

“ev hanımlarından devlet hazinesine ve ekonomiye yardım kisvesi altında toplanan
alyansların ne ölçüde amacına uygun kullanıldığı tartışma götürür. pardon, götürmez. zira bazı
konular tartışmaya o kadar da açık değildir...ayrıca engin ardıç'ın akşam gazetesindeyken "han-ı
iştiha" başlıklı yazısının sonunda sorduğu sorunun cevabıdır bu evler.
"devlete gelir ha? peki, 1960 ihtilalinden sonra hazineye katkı amacıyla toplanan alyansları
hangi kategoriye sokacaksınız? sakın bu da bir çeşit adı konulmamış milli birlik komitesi yağması
olmasın? zorla almadılar tabii, fakat öyle bir hava yaratılmıştı ki vermeyene menderes yardakçısı ve
hatta vatan haini gözüyle bakılıyordu. devlete hizmet için altın yüzüğünü gönüllü veren anam da
babam da yıllarca parasızlıktan yerine koyamadılar da parmaklarında teneke yüzükle dolaştılar tabi
milletin zor parasıyla (alyansıyla) yapılan bu evleri, bu isimle anmak da cesaret işiydi...
“1962'de adalet partisi milletvekili Nuri Beşer, yaptığı bir konuşmada bu evlerden "alyans
evleri" diye bahsedince ortalık karıştı. harp okulu komutanı Talat Aydemir, "bu mesele, ordunun
haysiyeti meselesi... ben o adamı bulup ulus'ta sümerbank'ın önünde bir cemsenin arkasına
bağlayarak ankara sokaklarında süründüreceğim" diyebildi. ne yazık ki Beşer'e kendi partisi bile sahip
çıkmadı. çünkü daha 1960 zorbalığının üzerinden çok geçmemişti; korkuyorlardı haliyle... sonra bir
çırpıda Beşer'in milletvekilliği dokunulmazlığı kaldırıldı, tsk'ya hakaret gerekçesi ile yargılandı ve hapis
ve sürgün cezası aldı.”
Devrim Otomobili adlı hikâye bir hayâl ürünü değil, gerçek. Zaten bunu Mustafa Miyasoğlu da
“Ben o yıllarda meslek eğitimi veren bir okulda okuyor ve öğleden sonra da işyerinde tatbikat
yapıyordum.” diyerek açıklıyor.
Altmış yıl evvel bu memlekette en üst perdeden yaşanmış ve sadece unutulmuş “yakıt
ikmaline” bağlanan (evet sadece bu kadar) bir olaydan sonra bu günlerde yaşanan “Yerli ve Milli
Otomobil” e, “Kanal İstanbul” a ne diyeyim; “iyi, ışık sızdırmaz kalın bir örtü” diyeceğim Salim abi ile
Hasbaşkan öfkeleniyor ve;
-Siparişler yüz şu kadar bini bulmuş diyorlar ve benim;
-Sizler de mi karşısınız, yoksa sizlerin de mi “ihtiyaçlar hiyerarşisisi piramidinizde” yer
bulamıyor, mali gücünüzün yeterli olduğunu ben biliyorum, neden sipariş vermiyorsunuz soruma,
Salim abinin tabiriyle sadece “şiiliyorlar!...”
Cafer bey, Melikgazi Çocuk Meclisi toplantısında Üniversite’den bir hocanın Kanal İstanbul’a
ilişkin olarak, pek hesap kitap sonucu olmadığı, Volga ırmağının Karadeniz’e döktüğü atıkların
Marmara’nın kimyasını bozacağını, tuzlu suyun Terkos’un suyuna karışacağı vb sakıncalardan söz
ettiğini söyledi.
Bekir abi, havadaki gerginliği toparlamaya başlayınca ben;
-Abi dedim, Mustafa Miyasoğlu’nun Devrim Otomobili hikâyesini yeniden okumaya
korkuyorum, duruşumuz o gün mü yanlıştı, bu gün mü?
-Evet bazı hatalarımız oldu Mehmet, deyince ben,
-Bu kadarı yeter abi, dedim.

Daha sonra Bekir abi, 6. Filonun İstanbul’da Salıpazarı veya biraz ilerisindeki Fındıklı-
Dolmabahçe limanına demirlemesine yapılan “GoHome-Defol” sloganlı protestolarda yer
almayışımızı, “hata” olarak gördüğünü ve rahmetli oldu dedi, Mehmet Şevket Eygi’ye bunu sormak
isterdim!...
Mustafa Tekelioğlu da;
-Evet dedi, İsmail Kahraman abi sayesinde MTTB’nin alnına bu leke nasıl yapıştı, halâ
anlayamıyorum.
Rahmetli Üstadın 6. Filo’ya ilişkin düşüncelerini 2 yıl önce bir vesile yazmışım, aşağıda o
oturma akşamını tekrar ediyor ve bu konuyu kapatıyorum, daha ne diyeyim?
“6. FİLO
2 Aralıkta (2017) Haspaylan'da oturduk. Geçtiğimiz haftalarda oturma bir iki defa aksayınca
Hasbaşkan daha Çarşamba günü aradı ki; “Bu Cumartesi oturma bende haberiniz olsun!...” diye. Hal
hatır, şeker tansiyon soruşturmasından sonra Bekir abi Salim abiye yurt inşaatının nasıl gittiğini sordu,
Bekir abi;
-Salim, dedi, Birlik Vakfının Gülük Cami yanında yaptırdığı yurt inşaatının kontrollüğünü yapıyor da.
Salim abi de;
-İyi başkanım, aklı başında bir taşeron gibi görünüyor, dedi...
Sonra Bekir abi, bu yurt işinde standardın oldukça yükseldiğini, artık o bizlerin 1970'lerde
kaldığımız yurtların kalmadığını, yatak başta olmak üzere çalışma, yıkanma ortamının belirli seviyeyi
yakaladığını söyleyerek, o günlerde ülke genelinde dolaştığı yurtlardan örnekler verdi. “Ankara'da Koç
yurdu, ODTÜ yurtları bizim İstanbul yurtlarının yanında beş yıldızlı idiler...”
Söz, son dönem yurtlarından, Birlik Vakfı'nın da bu kalitede yeni yurt inşaatından açılınca ben
Bekir abiden, hatırlayabildiği kadar şimdi Meclis Başkanı İsmail Kahraman ile 1968 yılında yapılan 6.
Filo protestoları ilişkisini sordum; “sol kesim pek iyi bakmıyor” dedim.
Bekir abi, bunun doğru olmadığını, söylenen “Kanlı Pazar” hadisesinin bile belki 1977 1
Mayısıyla karıştırıldığını, şöyle kestirmeden geçince Mustafa Tekelioğlu;
-Ama abi, dedi, ağız dolusu bir “kahrolsun işgalci ABD, defol 6. Filo yankeeleri” diyememişiz!...
Tekelioğlu'nun bu şekilde açık özeleştirisi üzerine uzun bir sessizlik oldu. Ben, “eyvah” dedim
kendi kendime, “yine bize ait bir yumuşak karın var galiba?...”
Hadise öylesine incitici ki, o dönemde ne zaman bir ABD gemisi gelse İstanbul'a, İzmir'e, ister
Missouri zırhlısı cenaze getirsin, ister Akdeniz'deki 6. Filo dinlenmeye gelsin, abartılı-ezik bir karşılama
yapılırmış, yani, kırmızı halı şöyle dursun, yankeelerin eğlenmesi için loş ışıklı evler vs boya badana
yanında epey bir kırmızı gül dökülürmüş yerlere...
Sağa sola baktım, kitaplar karıştırdım, internet şu, bu; bizim milliyetçi-mukaddesatçı bildiğimiz
taife yok ortada veya olmasaydı daha iyiydi diyecek şekilde dökülüyorlar... Bir tek Necip Fazıl, o da

daha 1959 Büyük Doğularında; “Amerika, Dünya ve Biz” başlıklı bir yazı yazmış, (bu yazı sonradan
Tanrı Kulundan Dinlediklerim'de de yer almıştır.) orada diyor ki Üstad;
“Nazariyede materyalist Rusya'ya karşı ameliyede materyalist Amerika, cihana öyle ablak bir
çehre vermiştir ki, ikisi arasında sıkışıp kalan Avrupa, evvelâ birincisine, sonra ikincisine karşı
spiritüalist (ruhcu) bünyesini koruyabilmek için ne yapacağını bilememektedir. Birinden korunmanın
öbürüne sığınmak şeklinde tecelli eden çehresi, gerçek korunmayı ve şahsiyet müdafaasını büsbütün
iflas ettirici bir durum arzetmektedir.” Yazı şöyle devam ediyor;
“Başınızı kaldırıp büyük şehirlerde şöyle bir hâlimize bakacak olursanız, Amerikanizm denilen
âfetin, kılığımızda, meşrebimizde, üslûbumuzda, edâmızda bizi kendimizden ne kadar uzaklara
götürdüğünü, yahut götürmek istediğini sezersiniz. Mekteplerimize, gençlerimize, züppelerimize,
zevk-ü safa hayatımıza; ve oradan bütün müesseselerimize dikkatle bakınız, yeter! Bir Amerikan
gemisinin İstanbul'a geldiği gün, şehrin geçirdiği telâşı, Noel Babanın çıkını etrafında çocuklar
geçirmez.”
“Bize düşen, kendi kendimize sahip olarak, Amerika'nın ebedi müttefiki, Amerikalının da “sen
sensin, ben de benim” tarzında dostu olmaktır. Amerikalıyı da böylece kendimiz için bir saadet unsuru
kılmak... Yoksa belâ haline getirmek değil. Bunu en küçük milletler yaparken biz yapamazsak hazin
olur. Amerika da ancak böyle bir şahsiyete maddi ve manevi itibar biçebilir. Yoksa, gelip geçici
menfaatleri bakımından alâkadar olduğu; ve bir Amerikan bahriyelisinin iki yana açık bacakları
arasındaki perspektif içinde mütalâa ettiği kadrodan ileriye geçemeyiz.”
Bu hususu bir bilene sordum, dedi ki; “Üzülme, o dönemde kimse yok ortada sağda da, solda
da bütün organizasyon ABD'nin yerli uzantıları tarafından sahnelenmekte, senin protesto edememiş
dediğin milliyetçi-muhafazakâr kesimin okuması dahi yok, kimi kaymakamlıktan gelme, kimi bilmem
neden, bakma sen o profesörlüklere, şuna buna...”
Cabat Hoca'ya sordum; “Ben Sebahattin'i, Nevzat'ı, İsmail beyi tanımam, Şevket bey de kibar
bir adam zaten, Amerikalı bacaklarını açarak şeyetmiş, akıtmış, bunları ilgilendirmez, görmezler,
duymazlar, anlamazlar bile, bunlardan fazla bir şey beklememek lâzım” dedi.”
Bekir abi, Güney Korelinin “yerli ve milli” anlayışından söz etti:
-Yapamadığımızı kullanmayız, anlayışında adamlar, dedi. Bir Japon malı “sony” kamera almak
istedim, kendi ürünleri “sany” kamera satabilmek için bir çarşı esnafı seferber oldu, gayet kibarlar da,
esnaflığı biliyorlar.
Mustafa Tekelli bir defter çıkartarak;
-Arkadaşlar benim misafirimsiniz, müsaadenizle sizlere aile büyüklerimizden derlediğim özlü
sözlerden bir kaçını okuyacağım, bir çoğu rahmetli babamdan diyerek “testi, su akarken doldurulur,
deve bir pula sür gitsin, deve bin pula çek gelsin, akmasa da damlıyor, ...vb özlü sözler” ve “esnaf dizi
kırık gerek” diyerek, köylünün birisinin bir havan tokmağı satışını anlattı.
-Esnaf köylüye sormuş, neden “havan”ı satmıyorsun diye, o da lâzım olunca onu da satarım,
bu gün bu bana yeter demiş. Esnaf hep aldığı tokmağın havanını beklemiş durmuş fakat çok da gezen

bir esnafmış anlaşılan, yine bir gün bir sokak arkadaki komşusuna uğramış bakmış, bir de ne görsün şu
kadar gün evvel aldığı tokmağın havanı orada, tezgahta duruyor. Sormuş; komşu bunu nereden aldın?
-Bir köylü demiş, az önce, tokmağını sattığım esnafı bulamadım dedi, ben de aldım.
Adam işe yaramayan tokmağı dizine vurarak dizini kırmış ve;
-Esnaf dizi kırık gerek, demiş.
Kulakları çınlasın İbrahim Gengeç abi, dedim, çok taciz etmiştir:
-Su akar bizim Bekir’le Mehmet bakar diye!...
Mustafa Tekelli, Mekke’de, Medine’de arkadaşlarla şöyle dolaştık, Ecyad Kalesi yıkılmış,
(galiba) Medine Gar’ı (dedi) yanmış, Mekke-Medine arasına Yüksek Hızlı Tren seferleri başlamış ama
şöyle bakınca en çok Osmanlı eserleri burada yok edilmiş
Mekke’de oteller, Medine’de Ravza-i Mutahhara bir milyon kişi alacak şekilde genişletilmiş,
dedi.
Osmanlı eserleri burada yok edilmiş derken Türkiye’yi kastediyor ki doğru söylüyor; (bu
yıkımların İstanbul ayağı NTV Tarih Aralık 2012 sayısında şöyle özetlenmiş)
“1912-1914 Cemil Topuzlu - Operatör paşanın müdahalesi;
Cemil Paşa, sur-i sultanînin bir kısmını yıktırmış, Sultanahmet Hamamı’nı ve Eminönü’ndeki
hünkâr mahfelini istimlak etmek istemiş ancak gerçekleştirememişti. Şehremini Cemil Paşa’nın
müdahalesiyle açılan Fatih Parkı o günlerde bir ilki yaşamış, kadınlar da kamusal alanda görünür
olmuştu. Parkın açılması için pek çok yapı yıkılmıştı.
1938-1949 Lütfi Kırdar - İstanbul’u imar etmenin tek yolu: kör kazma;
Lütfi Kırdar, Fransa’dan davet edilen ünlü şehirci Henri Prost’un planları doğrultusunda kışla,
hamam, cami ve mescit gibi pek çok tarihî yapıyı yıktırmış, şehirdeki büyük dönüşüm bu yıllarda
başlamıştı.
Topçu Kışlası, Prost’un imar planına göre park yapılmak üzere yıkılmaya başlanmış, 1939.
Yerine İnönü Stadı’nın yapılmasına karar verilen Istabl-ı Âmire yani Dolmabahçe Sarayı’nın
ahırları yıkılıyor, 1939.
1949-1957 Fahrettin Kerim Gökay - Mini mini valimiz, ne olacak halimiz?
Menderes devrindeki istimlakler, İstanbul’un o güne kadar gördüğü en büyük yıkım oldu.
Yüzlerce cami, mescit, hamam, çeşme ve tarihî yapı bu dönemdeki keyfî yıkımların kurbanı oldu.
1956-1957 yıkımlarında Beşiktaş Hamamı, Beyhan Sultan Sarayı, Ebussuud Efendi ve Ali Paşa
çeşmeleri ile Şirmend Çavuş ve Selçuk Hatun camileri gibi sayısız eser yokedildi.
1984-1989 Bedrettin Dalan - Şişen şehri “yaşanır kılmak” için;

Dalan dönemi uygulamalarının başında Tarlabaşı ve Haliç yıkımları vardı. Tarihî kent
dokusunu tahrip eden bu yıkımlar, beklendiği gibi trafik sorununu da çözemedi”
Anlaşılan Suudiler hacıların rahatı için ellerinden geleni yapıyorlar, otellerin yenilenmesi falan
bakınca işe tamamen turizm olarak bakıyorlar, bunda şüphe yok ama, dünyanın dört bir yanından
gelen hacıları bilemeyiz de bizde bir lütuf gibi kur’adan çıkan hacılar da mı böyle düşünüyor acaba,
endişesiyle dedim ki:
-Yahu arkadaşlar gitmedim, bilmiyorum, nasip olmadı, çağrılmadık diyelim ama, bir yakınının
cenazesinden sonra bile insan bir kaç gün kendine gelemiyor, geceleri dik dik atılarak uyanıyor, ne
yediği yedik, ne giydiği giydik, ağlasa ağlayamıyor, gülse gülemiyor, namazın bile farkında olamıyor,
bazan benim gibiler ne okundu, ne okunacak Allah affetsin, Haccın ruhî ve malî tarafları dinayetin
insafında tamam da, bu işin bedenî, yani zahmet tarafı da var, anlamadığım orada şöyle bir duygu
yaşıyor mu insan;
-Şu tavaf bitse de otele çıkıp bir rahat edebilsek, gibi?
Hayrettin abi kestiriyordu, Mustafa Cabat hoca da bilirim bu tip (lüzümsüz) sorulardan hiç
hoşlanmaz ama, Mustafa Tekelli’nin bakışlarını gördüm bu adam böyle yine ne saçmalıyor gibisinden,
pek kaale alan olmadı yani, bir tek Nuh Ali abi:
-Kasap sen bir an önce bir Hicaz’a git dedi.
İran’da doğrudan Ayetullah Ali Hamaney’e bağlı Devrim Muhafızlarının Ortadoğu işleri
komutanı general Kasım Süleymani’nin ABD tarafından Irak’ta öldürülüşü; Donald Trump’ın içerdeki
dağılan itibarını toplamaya çalıştığı, oy oranının arttığı, Iraktaki sünnilerin helva dağıttıkları konuşuldu
ve Hayrettin bey okudu.
KISSA-HÂN
18 Ocak 2020 akşamı Hasbaşkan’da oturduk. Hayrettin bey yoktu, Mustafa Cabat hoca küçük
oğlu Ali Talha’nın nişan nikâh işleriyle uğraşıyormuş, o da gelemedi.
Geçen hafta bizim Oda’nın (Mimarlar Odası) Genel Kurulu yapıldı, Nuh Ali beyin oğlu Harun
genel kurulda bir konuşma yaptı, yani açtı ağzını yumdu gözünü, adeta ortalığa bombayı bıraktı, dedi
ki:
-Emanet işleri (belediyelerden demek istiyor) alıyorsunuz, pekiyi bu durumda nasıl
konuşacaksınız, konuşamıyorsunuz, imar planında kimin parselindeki bir emsal iki olmuş, hangi yeşil
alan ne olmuş, sizi hiç ilgilendirmiyor, üyelerinize güzellik salonlarından promosyon, indirim
pazarlıkları yapıyorsunuz, ortalıkta mimarlık bırakmadınız!... Harun dolmuş, şöyle devam etti:
-Ben bu konuşmayı yapmak için on sene bekledim, belediyeye gidiyorum Nuh Ali Toprak’ın
oğlu diyorlar, Odaya gidiyorum Nuh Ali Toprak’ın oğlu diyorlar, partiye gidiyorum öyle, kadastro öyle,
tapu öyle, ben Harun Toprak’ım babamdan bir şikâyetim yok Allah başımızdan eksik etmesin de!...
Ve Bekir abi geldi.
Bizim Oturmada Bekir abi yoksa eğer, teneffüste talebeler gibiyiz, yani zaten idarelerin bizim
ne muvafakatımıza ihtiyaçları var ne de muhalefetimizi on paraya alırlar da, söylemek istediğim, biraz

daha rahat konuşuluyor. Bu akşam da öyle oldu, Baktı ki Bekir abi, sohbetin dibi tabanı, Mimarlar
Odasının da bir ederi yok, önce Hasbaşkan’a sordu; “ne var ne yok Mustafa” diye, sonra da Cafer
beye:
-Tv programı bitti mi Cafer bey dedi, Ömer’e (Faruk H.) de söyledim; Muharrem Ali Dere var,
bu arkadaş kıssahân, bir dâvet olsa da program yapsan. Çok mahir birisi, Cem’le (Yılmaz) birlikte
girdikleri yarışmada Cem’i geride bırakmış.
Osmanlıca-Türkçe sözlükte kıssahân’ın manası; kıssa, hikâye, masal söyleyen kimse olarak
açıklanıyor.
Ve elindeki telefondan Muharrem Ali’nin bir sahnesini buldu, Hasbaşkan da çukur bir tas
getirdi ve dinledik.
Kendisine emanet edilen zekât-sadaka parasını, dar bir akşam vakti ilgilisine verdiğini ve bu
paranın ne kadar ihtiyaç giderdiğini, kendisine has üslûbuyla anlatıyordu;
-Zekât parası diyor, Muharrem Ali, şu kadar zaman (İki gün) yemek yememiş babaları yurt
dışına gitmiş iki çocuklu bir annenin, kendisine avans olarak verilmiş ve orta yerde duran 20 lira fuhuş
parasına mecbur etmemesi için Allah’a yalvardığı bir anda imdadına yetişmiş... Allah nelere kaadir?
Bekir abi, kıssahân için meddah, kavuk, orta oyunundan bahsettikten sonra Muharrem Ali’nin
stand-up’cı Cem Yılmaz’dan ilerde olduğunu söyledi. Kavuk için ise, Ferhan Şensoy’un kavuğu
reddettiğini belirterek, şu anda kavuk tiyatrocu Rasim Öztekin’de imiş.
Ve siyaset, Bekir abi Mustafa Tekelioğlu’na özellikle sordu:
-Mustafa, yarın ittifak için masa kurulduğunda bu adamlar (Davudoğlu ve Babacan) ne
isteyecekler?
Tekelioğlu düşünürken ben; “masaya nasıl oturacaklar abi,” dedim. Davutoğlu parlamenter
sistemi savunuyor. Fakat Bekir abi, dedim ya, Mustafa Tekelioğlu’nun cevabını bekliyordu. Tekelioğlu:
-Bunları aynı kefeye koymak bir kere doğru olmaz. Her ne kadar Davutoğlu dış ilişkilerde,
Babacan ise ekonomik konularda öne çıkmışsa da, hal ve hareketlerinde Davutoğlu çok acemice
davranıyor, ne demek abi;
-Bir konuşursam adam içine çıkamazsınız, beni konuşturmayın haa!... Öte yandan bir şey daha
var ki, içinde bulunduğumuz şu günlerde dış ilişkilerde muvaffak olmak için birlik beraberlik içinde
bulunmak lâzım.
Abdüllatif Şener ile Yaşar Okuyan bu oturmada hangi benzerlikten konuşulmuş olurlar, yok
siyasi benzerliği kastetmiyorum?
Mustafa Tekelli, Mustafa Cabat hoca yok diyerek you tube’den bir yarışma sahnesi buldu,
şımarık iki genç kendilerine sorulan inek yavrusu sıpa, buzağı, tay, civciv gibi cevaplardan hangisidir
sorusuna verdikleri sıpa cevabının pek ilgi görmediğini görünce, kendisine büyük ikramiye çıkınca ne
yapacağını, seksen milyona birer milyon veririm milletin yüzü güler cevabını veren kıza, yanındaki
erkek arkadaşının müdahalesi ile Hasbaşkan’ın Mustafa Tekelli’ye:

-Bir hesap hatası yok mu, sorusu bu bahsi bitirdi.
Diyanet yetkililerinin Toki konutlarının kredisi için “zaruret” halinde “kâr gütmeyen devlet
bankalarının aldığı enflasyon miktarı kadar farkın faiz olmadığı” fetvası gündeme geldiğinde Bekir abi:
-Toki’nin paraya da krediye de ihtiyacı yok dedi.
Zaten Cübbeli’de, (ne kadar zor, orta yerde kalmak, kaçıyor kaçıyor, kaçamadığı yerde) “faiz
haram, İslâm’da haramlar belirtilmiştir, faiz bu belirtilenler arasındadır.” diyor.
En son Diyanet Başkanı Prof’da aynı şeyi söyledi:
-Bizim arkadaaşlarımız faize helâl dememişlerdir, enflasyon farkı kadar alınan paranın faiz
olmadığını söylemişlerdir. Doğrusu budur.
Din neyse odur da, rahmetli Nuh (Köseoğlu) amca bir iş karşılığı para öderken şu tembihatı
kesinlikle yapar:
-Dikkat edin oğlum, deli zapt olur da para olmaz, derdi...
Bir de güç zapt olmuyor galiba, meselâ 1990’ların başından bu yana yerel seçimlerde
yönetimler el değiştirmeye başladığında, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, merkezi idarenin olur
olmaz yerelin işlerine müdahale etmemesi, kaynaklarını kesmemesi gerektiği her platformda dile
getirilirdi. Merkezi yönetim de, yetki devrine pek yanaşmaz, eh işte ucundan kıyısından, imar planı
yapma yetkisi gibi bir takım yetkileri nihai yetkili kendileri olmak üzere verir gibi yaparlardı. (T. Özal
devri 3194 sayılı İmar Kanunu. Aman bu kadarı bile ne önemliymiş, ne önemliymiş!...)
Bu gün, bu olan-bitenden anlaşılıyor ki, yani yetki talebinde veya devrinde tarafların önemi
yokmuş, önemli olan güçlü olmakmış!...
Ve Avustralya’da yapılan deve katliamları ve söndürülemeyen orman yangınları. Büyüklüğü
Türkiye’nin 8-10 misli, nüfusu da yine Türkiye’nin üçte biri kadar bir kıta ülkesi ve develerin suyu
içerek tüketeceği korkusu ile beş bin devenin havadan itlâfı. Tam bir vahşet...
Bu sırada yağan yağmurlar için televizyon haberlerinde duydum; “Develerin sahibi geldi!...”
sözü sosyal medyada dolaşıyormuş, müthiş!...
Bu hususta ayetler olduğu, Mustafa Tekelioğlu tarafından mealen okunarak dile getirildi.
Pekiyi Avustralya batı mı, doğu mu?
KORONAVİRÜS
Sars, kuş gribi, ebola gibi öldürücü özelliklerinden ziyade haber olarak veriliş biçimi daha
ürkütücü olan bir virüs, adı koronavirüs, korona “taç” demekmiş ne alâka ise, bakalım yakında
anlaşılır... Havaalanında idi, bir yolcu galiba, televizyon haberlerinde izledim, adam turnikenin veya
xray cihazının başında şöyle bir duraklıyor, sonra küt diye kütük gibi devriliyor... Çin’in Wohan şehir
mezbahasında Çinlilerce tüketilmek üzere kesilen hemen bir tamamı dinimizce haram sayılan
hayvanlardan bulaştığı söyleniyor.

1 Şubat 2020 akşamı Nuh Ali beyde oturduk. Dünya ne kadar küçüldüyse, olup biten hemen
her şey Bizim Oturmada gündem. Daha bir haftalık Elazığ depremi konuşulmadı bile. Koronavirüs
salgınından ölen 300 kişi civarında, karantina sayısı 20 binlerde ama haberlere bakılırsa, dünyanın
yarısında sanırsın kıyamet kopmuş!..
Çin’in dünya ticaretinde, üretimde, pazarlamada önlenemez yükselişine mani olmak için bir
oyun dendi, Çinli tarihi İpek Yolunu öylesine geliştirmiş ki, İngiltere’ye kadar ara istasyonlar kurarak
Amazon, Yahoo benzeri Alibaba isimli e ticaret filosu anlaşılan Amerikalıyı ürkütmüş, Üçüncü Harp
dendi... Sünnetullaha uymayan hal ve hareketler sebebiyle bir uyarı, ceza olduğu, Japonların “bu
köprü bir teknoloji harikası, yıkılmaz!...” diye gururlandığı Kobe’de 9 büyüklüğünde bir deprem ve o
güne kadar (2011) Japonya’da görülmedik bir afet, tusunami ve o “harika” köprü yerle bir, yüzlerce
ölü ve yaralı, dendi...
Koronavirüste amacın, şu anda olduğu gibi Çinlinin evlerinde hapsedilmesi, sokakların
boşalması, üretimin, ticaretin sekteye uğratılmasıydı, başarıldı dendi. Salgının haber veriliş biçimine
ise Bekir abi:
-Korku filimleri artık böyle konuları seçiyor, Afrikalı başta, zombilere ölüm şeklinde...
ABD Başkanı Donald Trump’ın Filistin planı Suudiler ve Mısır dışında bütün bölge ülkelerince
kabul görmedi. Filistin lideri Mahmut Abbas:
-Tarihe Filistin’i satan lider olarak geçmeyeceğim, bu planı kabul eden başkan olmayacağım
dedi. Bizim Başkan Recep Tayyip Erdoğan beyde:
-Bu İsrail işgâl planını kabul etmiyoruz, reddediyoruz, sonuna kadar Filistin’in yanındayız dedi
ve İstanbul’da Hamas lideri İsmail Haniye ile görüştü.
İsrail’in Kudüs başta, Filistin’i parçalara bölen bu işgâl planını hazırlayan damat ve
başdanışman Yahudi Jared Kushner; “Bu planı hazırlamak için 25 kitap okudum” diyor...
Filistin ve Kudüs, İslâm’ın ve Müslümanların kanayan yarası olmaya devam ediyor. Derken
Mustafa Cabat laptopunu almış getirmişti. Ne var laptopta Mustafa bey, Filistin için denince, hoca bir
program açtı.
“atv”de Dünden Bugüne Filistin veya Osmanlı adında ve belgesel niteliğinde bir program.
Anladığımca Osmanlının Filistin Cephesindeki yenilgisini Filistin yarasının başlangıcı sayıyor ve 7. Ordu
habersizce soluğu Hatay’da almasaydı, Filistin bu hallere düşer miydi, diyor ve bu şekilde devam
ediyor.
İttihatçılar Osmanlıyı İngilize, Fransıza, ABD’ye peşkeş çekmeselerdi, AB olur muydu, Rusya,
dahası Suriye, Libya, Irak, Afganistan böyle mi olurdu diyerek, görüleceği üzere Osmanlı tüm bu
masum ve mazlum Müslüman milletin ülkesiydi, dağıldı, dağıtıldı ve dünyanın düzeni bozuldu.
Programın “böyle miydi, olur muydu” formu, en sonunda “halayın da bıyıkları olsaydı”
dedirtti ve hoca laptopu kapadı. Mustafa Tekelli’nin 7. Ordunun çekilmesini “neden kimsenin haberi
olmamış?” şeklinde şüpheyle karşılamasını Mustafa Cabat hoca, bilgisayarı yeniden açarak Kadir
Mısıroğlu’na;

-Neden 19 Mayıs 1919 kırık dökük Bandırma Vapurundan önceki başarıları konuşulmuyor
Mustafa Kemal’in? Sorusuyla cevap verdi.
MUHTÎ BİR MÜFTİ
15 Şubat 2020 akşamı Cafer beyde oturduk. Mustafa Tekelli bu akşam erken gelmiş; hangi
dizileri seyrettiğimizi sordu.
Hasbaşkan; ben dedi, belgesel izlerim. Cafer bey; “Benim Adım Melek” dedi. Ben, Abdülhamid
ile Eşkıya’ya bakıyorum ve adı kızılsultan, hafiyeci, jurnalciye çıkan Abdülhamid’in en yakınlarını
göremeyişi, Eşkıya’nın da Teksas hali beni seyir zulmünden kurtarıyor dedim. Salim abi Kuruluş dedi,
Nuh Ali bey de Kuruluş ile Abdülhamid dedi galiba...
Bekir abi gelince, film yapımcılığının zor ve maliyetli olduğundan bahsetti.
-Kemal dedi, (Tekden) anası ağladı, o atları eğitinceye kadar, şimdi sağdan soldan lâzım
olunca bu atları kullanıyorlar, Kemal de veriyor.
Mustafa Tekelli, bir Çağrı filmi yapılamıyor, ne dersin Bekir abi dedi. Bekir abi de:
-Çağrı filmi için bir Libya ordusu seferber oldu Mustafa dedi. Antony Quin sadece senaryo
okumak için şu kadar bin dolar para istiyor, ayrıca diyelim elli-yüz kilometre ölçülerindeki plâto içinde
veya çok yakınında şu kadar beş yıldızlı otel ve daha neler neler istiyor. Memleket olarak bizim sinema
alt yapımız yok, yetersiz dedi.
Oray Eğin’in yazısına bakmıştım o gün, sinema filmi için değil de genellikle diziler için sanırım,
CHP’nn bir televizyonu boykot kararı üzerine, diyordu ki:
-Marksist iletişim teorisine göre televizyon bir kamu hizmeti değil, bir reklam aracıdır.
Televizyonda aslında reklamlar içeriğin arasına sıkıştırılmaz, asıl olan reklamdır, reklam izlemek için
içerik üretilir ve programlar, diziler, eğlence programları reklamların aralarına yerleştirilir. Biz
televizyon izleyicileri de reklamları izlemek için bedavaya çalıştırılan gönüllü işçilerizdir aslında.
Oray Eğin’i lebegeteli olarak söylememe rağmen veya sadece “bu sebeple” yazıda
söyledikleri “ağaların” pek değil hiç ilgisini çekmedi...
Ve Mustafa Cabat hocanın emekli İstanbul müftisine cevabı.
Bu emekli müfti Mustafa Çağrıcı, Karar gazetesinde 12 Şubat’ta bir yazı yazmış; “İdeoloji
insanı olarak Necip Fazıl” başlıklı, yazının başlarında Üstad için “narsist” de diyor da, (yok neyse değil)
yazının son bölümü şu şekilde:
Keşke Necip Fazıl ve diğerleri, hayranlarının duygularından çok akıllarına bir şeyler
söyleselerdi! Özellikle Necip Fazıl, o Allah vergisi edebî dehasını, ideolojik ve hamasi duyguları
coşkulu, öfkeli nesil yerine, zihni bilgi ve tefekkürle, gönlü Peygamberî af ve müsamahayla
zenginleşmiş bir neslin yetişmesi için kullansaydı! Fakat öyle olmadı. Sonuçta bireyi ve toplumu arıtıcı,
yüceltici sahih dinî bilginin, bilim ve tefekkürün meyvesi olan makul ve üretken birleştiriciliğin yerini,
ideoloji ve duygusallığın ürettiği kontrolsüz tepkisellik ve ayrıştırıcılık aldı. Bunun son yıllardaki belki
en dramatik örneği, bazı sözde İslamcıların kopardıkları Akif karşıtlığı gürültüsüdür. Merhum Akif’i bile

reddedebilen böyle bir “İslamcı” neslin türemesinde -Kadir Mısıroğlu ile birlikte- Necip Fazıl’ın da
etkisi olmuştur.
Merhum Üstadın kibri ve kıskançlığı da şairliği kadar coşkuluydu. Akif’e küçümseyici bakışında bunun
da rolü olabilir. Büyük Doğu Marşı’nı İstiklal Marşı’mıza alternatif olarak yazmıştı. Büyük Doğu’da
1945’te yayımlanan “Edebiyat Mahkemesi” başlıklı yazı dizisinde sorguya çektiği(!) şahsiyetlerden biri
de Akif’tir. Burada Akif İslamcılıkta yetersiz olmakla, “milliyet fikri” taşımakla suçlanır. Sonunda çıkan
“karar”a göre Akif, “kifayetsiz mütefekkir”, “küçük şair”dir. Üstadın, Akif’in fikriyatı ve şairliği
hakkında daha aşağılayıcı sözleri de var.
Üstatla Akif arasındaki derin ahlak ve karakter farkını bir yana bırakırsak, fikrî ayrılıkları İslâmcılık
anlayışlarında yoğunlaşıyordu. Akif geleneği sorgulayan; aklı, bilimi ve çağın gerçeklerini dikkate alan,
menfaatine göre yön değiştirmeyen erdemli Müslüman hasretiyle kıvranırken; Üstat, duyguları ve
heyecanları coşturan, popülist, gelenekçi ve reaksiyoner İslamcılık edebiyatı yapıyordu. Akif’in ve o
nesilden İslamcıların telkin ettikleri dindarlık, kendini sorgulatan, başarısızlıkların sebeplerini önce
kendi cahillik, tembellik ve erdemsizliğinde aratan dindarlıktı. Necip Fazıl, Kadir Mısıroğlu ve
benzerleri ise izleyenlerini kendi kusurlarını saklamaya, başkalarını suçlamaya yönelten; hınç, öfke ve
kin yükleyen, rövanşist, intikamcı bir İslamcılık telkin ettiler.
Bu ikincisi nefislere daha çekici ve “faydalı” geldiği için birincisini bastırdı. Ve sonuç ortada!
İşte emekli müftinin bu yazısına Mustafa Cabat hocanın cevabı şöyle;
BİR MUHTİ VE NECİP FAZIL

Yazımızın başlığındaki “Muhti” kelimesini bilmeyen yeni kuşakların olmasını normal karşılıyor ve
Osmanlıca olan bu kelime karşılığı ve anlamının, “hataya düşüren, yanıltan” olduğunu ifade ederek
“müftü” veya “müfti ” kelimesiyle yan yana getirip veya yerine koyarak bir paylaşımda bulunmak
istiyorum.
Bir gazetede Necip Fazıl’la ilgili yazı yazan ve öfke kusan sabık ve sakıt bir müftünün hezeyanları
karşısında paylaşımcıları tarihi bir yolculuğa çıkarmak niyetiyle bu yazıyı kaleme almış bulunmaktayız.
Benim şahsen bir prensibim vardır. Reddiye yazmaktan çok, belli bir konuda yazılanlara karşılık olarak
gerçekleri mümkün olduğu kadar tarafsız bir şekilde dile getirmektir. Diyanet İşleri teşkilatında
çalışmış ve bu teşkilatı çok iyi bilenlerden biriyim ve ne yazık ki o makamda bulunanlar, daha sonra
emekli olunca, aslan kesilir veya sağa sola saldırmaya kalkışmanın, insanların zihnini ve dimağını
karıştırmanın bir hüner olduğunu düşünerek derin bir egoizm ve çelişki içinde olurlar. Çile çekmeyen,
derdi olmayan ve hapishane nedir bilmeyen insanların, başkalarına saldırmaları, samimiyetsizliğin ve
ucuz kahramanlık taslamanın dışa vurumu şeklinde olmuştur zaman zaman.

İstanbul’da geçmiş yıllarda müftülük yapan ve sahip olduğu akademisyenlik unvanıyla sarhoş ve başı
dönmüş vaziyette sağa sola saldıran bir Hoca’ya(!) anımsatma babında Şairin:
“Bize mulhid diyenin kendüde imân olsa
Dahl iden dinümüze bârî Müselmân olsa” beyti, bugünkü Türkçe ile ifade edecek olursak: “Bize dinsiz
diyenin kendinde iman olsa, Dinimize karışan bari Müslüman olsa.” Şeklinde çevrilebilir.
11-12 Aralık gecesini hiç unutmayan ve içinde bulunduğu ruh halini kelime kalıplarına döken Üstad
Necip Fazıl: “ O gece, karanlık üstüne karanlıktı. Parasızlıktan, ani ve garip bir şekilde geliveren birkaç
yüz liralık elektrik ücretini ödeyememiştim... Hapishane müjdesi olarak, hapse girmeden tam bir gün
evvel evimin elektrikleri kesilmişti. Gece hafakanlar içinde, vaziyeti unutup ta elektrik düğmesini
çevirdiğim zaman bir “tık” sedası duydum.
Peşinden ikinci bir uykusuzun, çilekeş kadının sesini işittim:
-Bilmiyor musun, kestiler ya bugün elektriği!
-Ha, öyle ya, unutmuşum, uyuyalım!
Ve ikimiz de birbirimize karşı uyku taklidi yaptık.
Cuma, 12 Aralık 1952, sabahın saat 10’u… Hapishane (Üsküdar Toptaşı Hapishanesi) önündeyim.
İçinde, unutulmuş insanların hayaletleri gezen bir Ortaçağ kalesi, Yanımda zevcem (Eşi Neslihan
Hanım)… Kadıköy savcısı, fikir adamına güya müsamaha gösterdiği için, beraberimizde sivil kılıklı bir
memurdan başka kimse yok… Ben “din propagandası” yapmaktan hapse atılıyorum. Beni teslim
ettikleri polis de beş vakit namazında ve hafız… O, dosyamı Üsküdar Savcılığı’na götürüp muameleyi
tamamlatacak, ben de mahkûm tavrıyla kapı kapı gezmekten kurtulacağım, muâmeleyi hapishanede
bekleyeceğim… Evet, yanımda zevcem... Çilekeş kadına sormak istiyorum:
-Söyle, acaba içinden “ şu adamın zevcesi olacağına, bir bakkalın, bir kunduracının karısı
olsaydım!” Gibi bir duygu geçiyor mu? Söyle, hiçbir günü öbürüne uymayan bu belâlı, bu netâmeli
adam senden af dilemeğe muhtaç mı?
Fakat çilekeş kadının asaletini biliyorum. O, bütün hayatı dalgalı bir denizde ve kaptan köprüsünden
geçen kocasından, sahilde sessiz bir balıkçı kulübesine mahsus bir yaşayış istemez.
… Ve dokuz ay on gün ceza!...Peşinden Malatya Olayı ve çile üstüne çile... Ey müfti, pardon ey muhti!
Acaba hayatında bir tek gün idealin uğruna hapse girmeyi göze aldın mı?

Mustafa Cabat hocanın bu şekilde cevap verdiği emekli müfti için ayrıca Kayseri Eğitim ve
Kültür Vakfı’nın sitesinde Özer abinin kaleminden çıktığını sandığım bir yazı vardı, onu aldım, şu
şekilde:
“Her birey mesleki bir zirveyi nasibince ve de hak ettiği ölçüde yakalayabilir. Zirvedeki
zamanını önce dinlemede kalarak siyaset belirler yerini koruyamayacağını ilmi seviyesiyle
sürdüremeyeceğini anlayınca sorunun çözümü yerine yaran-yoldaş temini yoluna sapar . Çözüm diye
koynuna konuşmalarını kendini orada tutanların vereceği direktiflerle aktif göstermeye çalışır.

Eyyamcılık, vakit doldurma ve iktidarın gücüne paralel bağladığı varlığı iktidarı hoş tutmağa matuftur.
Kurumundaki hareketleri hep kendisine yönelik varsayarak kıymetli oluşumları ve kıymetli uzmanları
paralize eder. Etmekle kalmaz yalan ve iftiralarıyla insan ve değerlerini imha ederler. Sadece kendisini
değil gelecekteki iyilik ruşeyimlerini dahi kurutur. Bu koynuna konuşan iffetsiz zirve hırsızları emekli
olunca da edepsizliklerini bu kez de zirveye hakkıyla gelmişçesine o zirvenin titrini kullanarak topluma
zarar vermeye devam eder. Yani iktidarda koynuna konuşur, emekli olunca da boşuna ve kazandığı
irtikâpla da hoşuna konuşur diyelim. Bunun bir örneği geçenlerde arzı endam etti. Necip Fazıl
üstadımıza narsist ve ideoloji yönelimcisi teşhisi koydu. Öğretim görevlisi olduğu süreçte ilminden,
muhtilik döneminde de İslam’a ve Müslümanlara getirdiği seviyeyi bilmediğimiz bu koynuna konuşan
şimdi de ağzının yerini yeni bulmuş gibi ağzının gevşeğine konuşuyor. Ne diyelim kendini bilmezlerin
birilerinin hoşuna gitmek ve kendine mevki sağlamak açıkgözlülüğüne. Necip Fazılı seçmesine. Dava
ahlakını sadece hayvanlar bilmez sanırdık biz de yanılmışız. Rabbim "Ol der olur." insan suretinde de
dava bilmeyenler yaratabilir, itirazımız yoktur. Biz sadece bu özel yaratığın yaratılmasındaki hikmeti
anlamağa çalışıyoruz. Rabbim; akıl ruh ve beden sağlığımızı koru. Sana her daim şükrederiz... Davası
olmayan özel yaratıklarının iftira ve şerrinden sana sığınırız...!”
Bu hususta Bekir abi de:
-Üstadın Doğru Yolun Sapık Kolları kitabının yayımlandığı günlerde (1975’ler) MTTB’den ilgili
arkadaşlarla Malatya, Erzurum, Van gibi bir kaç şehri kapsayan bir seyahatimiz oldu. Kitap kulüplerine
uğradığımızda meselâ Doğru Yolun Sapık Kollarını ve Üstadın başka kitaplarının bulunmasını ama
Mevdudi gibi Hamidullah gibi kişilerin kitaplarının gereği olmadığını söylüyoruz. Daha gece bitmeden
bir tepki bir tepki ki, sormayın gitsin;
-Siz nasıl olur da Doğru Yolun Sapık Kollarını tavsiye edersiniz, babından... Bunların tıyneti
böyle, dedikten başka Abdullah Saracoğlu hocanın 1990’lı yıllarda Elif TV’de Işıktan İzler adlı bir
programa verdiği röportajını gönderdi, orada Hocaefendi diyor ki:
-Tabii tamamını diyemeyiz amma bu Diyanetçilerin bir maksadı da, yanlış fetvalarla insanları
yanıltmak, nikah bahsinde de, para bahsinde ve daha başka hususlarda bu böyle... Bariz özellikleri
bilmediklerini de bilmemek!...
Ve Suriye ve Çin ve Koronavirüs.
Mustafa Cabat hoca Ergün Diler’in bir yazısını okutmak istedi, Cafer bey bulamadı. Ergün Diler
o yazıda diyormuş ki; “Suriye’de Esad’ın gücü mücü yok, HTŞ’si şusu busu Rusların paralı askerleriyle
savaşıyoruz, artık bunu görün!...”
Korona’da bilanço; 1600 civarında ölü, 66.000’in üstünde vak’a... Ve Mustafa Tekelli’nn
söylediğine göre bu kriz ekonomik olarak bir tek bize yaramış...
GÂVUR’A GÂVUR DENMEYECEK!...
Mustafa Cabat hoca Tanzimatı bu şekilde özetliyor ve,
-Benim Tanzimattan anladığım bu, diyor.

22 Şubat 2020 akşamı Bekir abide oturduk. İki (belki üç) bakan Kayseri’ye gelmiş, birisi Mimar
Mühendisler Grubunun genel kurulu varmış, onun için, bir diğeri ne için gelmişse, tarım arazilerinin
sulanmasıyla ilgili galiba, Bekir abi;
-Bunlar önceki Genel Müdür veya Müsteşarlar, bakan ziyareti böyle mi olur, diyor.
Bu iktidarla TMMOB’nin ve mensubu odaların yıldızı hemen hemen hiç barışmadı, belki
haritacılar ile biraz makinacılar ve biraz da ne diyeyim peyzajcılar hariç tutulabilir. Bunu, tapu
işlemleri ile serbest haritacılık işlemlerindeki lihkab vb uygulamalardan, meselâ asansör kontrolleri ve
doğalgaz yetkili kuruluşları ve imar planlarında arazi kullanımlarına yönelik “Millet Bahçesi”
örneklerinden anlamak mümkün.
Anladığımca TMMOB’nin bir kararnamelik canı olmasına ve yine meselâ bizim Mimarlar Odası
Ankara Şubesinin imar planı iptallerine yönelik tabir caizse kök söktürmesine rağmen iktidar
tarafından bir karşı hareket görünmüyor. Görünen işte bu şekilde bir dernek faaliyeti niteliğindeki
“Mimar ve Mühendisler Grubu” genel kurulunu teşrifle gözdağı veya kuru kuruya parlatma.
Mustafa Tekelli, bir kitap getirmiş. Adı Karguy, yazarı Prof Dr. Osman Gürbüz. Mustafa Tekelli:
-Ötedenberi bu kitabın hazırlığından haberimiz vardı, titiz bir çalışmayla nihayet yayımlandı.
Altını çizdiğim üç cümle okumak istiyorum: Birincisi,
-Bizim talihsizliğimiz, Kartaca’nın tarihini Roma’dan dinlememizdir. (Cemil Meriç, Sosyoloji
Notları) İkincisi,
-Üzerinden Batı’nın düşünce yüklü soluğunun bir kez estiği, geçerken ebedi bir işaret bıraktığı
ülke, asla eskisi gibi kalamaz. (Mısır İngiliz Genel Komiseri Cromer) Üçüncüsü de,
-Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar avcılık hikâyeleri her zaman avcıyı
yüceltecektir. (Afrika Atasözü)
Üç bölümlük kitabın özeti oluyor bu üç cümle, zaten alt başlığı da “Kültürel Kuşatma ve
İlahiyat”.
Mustafa Tekelli, Mustafa Cabat hocaya kitabın bu özet üç cümlesi için “ne diyeceğini” sordu,
Cabat hoca ayaklarını koltukta altına aldı ve;
-Evet, dedi. Cemil Meriç doğruyu söylemiştir, bizim talihsizliğimiz Kartaca’nın tarihini
Roma’dan dinlememizdir. Bakın arkadaşlar bu batı acımasızdır, insafsızdır, meselâ İngiliz empiristtir
yani deneyci. Bundan usanmaz emeline ulaşıncaya kadar dener, yanılır başka bir metodla yine dener.
Fransız rasyonalisttir, yani akılcı, Alman ise ruhcu değil de Kant’ı nasıl anlatalım, ödevcidir...
Bu arada Alman Max Weber’in adı geçti, Cabat hoca her ne diyor idiyse kesti ve:
-Ben Weber’i Meber’i tanımam, bu isimde bir filozof da bilmiyorum diyerek öfkesini dile
getirdi ve baştaki meşhur cümlesini söyledi:
-Benim batıdan anladığım, bize yansıması olan Tanzimat o da “Gâvura Gâvur
denmeyeceğinin” ilânı, o kadar.

Mustafa Cabat hoca, kırk yılda bir bu tip konuşur, fakat arkadaşlar hocayı söz birliği
etmişcesine bir türlü konuşturmuyorlar, her cümleden sonra araya bir şekilde provakatif veya parazit
olarak giriliyor. Haydi Mustafa Tekelli getirdiği kitabı tanıtmak istiyor, Nuh Ali abi Erbakan hoca diyor,
Cafer bey, internetten bir makale dinletiyor, Bekir abinin bu akşam konuşası yok, Allah var o bir şey
demedi. Benim etim yağım da, Mustafa Cabat hocanın kolay kolay konuşmayacağını
düşündüğümden, hoca bu gürültülü ortamda konuşmaz, susarsa diye eriyor.
Tabii ki başarıldı ve hoca sustu.
Karguy, bir nevi derleme bir kitap, zaten Prof. Dr. Osman Gürbüz de bunu kitabın önsözünde
şu şekilde açıklıyor:
-Türkiye, İslâm dünyası ve batıda kendi sahalarında haklı bir şöhrete sahip olan
entelektüellerin ifade, üslûp, anlatım tarzı zaman zaman öyle bir şiiriyet ve tashir gücüne ulaşıyordu
ki o güzellik, o ahenk, o belâgat kaybolur endişesiyle alıntıları çoğunlukla hiçbir tasarrufa gitmeden
yararlandığımız kaynaklardan olduğu gibi naklettik. Onun için bu eser bir mazhariyetin konusu
olabilirse bu lütuf ve onur benim değil, Edward Said, Rene Guenon, Syed Farid Alatas, Paule Hanze,
Cemil Meriç, Necip Fazıl, Fikret Başkaya, Sezai Karakoç, Atilla İlhan, Yusuf Kaplan vb münevver,
mütefekkir ve araştırmacılara aittir. (Allah’tan Mustafa Cabat hoca, Bizim Oturmanın yayımlanmasına
kadar Karguy yazarının Kaynakçasını görmeyecek!...)
Ve yazar (benim gibi bilmeyenler için) Karguy’u da tarif ediyor:
-Göktürkler, Karahanlılar ve Selçuklularda dağ tepeleri ve yükseltilerde minare biçiminde inşa
edilen, düşmanın gelişini haber vermek ve karşı tedbirlerin alınmasını sağlamak için tehlike anlarında
tepesine ateş yakılan kulelere verilen isimdir.
Bu manada yazarın kendisi bir Karguy, bu kitap da ilâhiyat üzerinden yapılan kültürel kuşatma
tehlikesini haber veren ateş. Kitabın arka kapak yazısının son cümlesi de:
“Bu çalışmayı ortaya çıkaran temel saik, kültürel kuşatmanın alevlerinin sıçramış olduğu dini
düşüncenin teslimiyetçi yaklaşımı ve ülkemizdeki yabancılaşmanın ulaştığı ürkütücü boyuttur.”
şeklindedir.
STRATEJİ
Suriye meselesinde diyor Bekir abi, bir kere Rusya bütün zamanlarda Akdeniz’e çıkma
amacına ulaşmıştır. Doğu Akdeniz’de iki tane deniz üssü kurmuştur, geride Lazkiye’de de bir
havaalanı. İkincisi de Türkiye, uzunca bir aradan yani yüz yıl sonra oraların kendisinden koparıldığını
hatırlamış ve bu hakikati bir şekilde bütün dünyaya açıklamıştır.
-Bensiz olmaz, ben de varım!... Bekir abi devam ediyor:
Geriye kalanlar alt başlıklar halinde mutlaka tek tek önemlidir ama sanıyorum ulaşılan bu
stratejik başarının gölgesinde kalır.
7 Mart 2020 akşamı Salim abide oturduk. Geçen hafta 27 Şubat Perşembe günü, mübarek
Regaib Kandilinde İdlib’de önce 9 dendi, sosyal medyada yüzün üstünde şayiası dolaştı, internet
yavaşladı, sonunda 33 şehit verildiği anlaşıldı. Allah bütün şehitlere rahmet eylesin, ailelerine sabır

versin, ne demekse 21. yüzyıl, teknoloji, internet, fiber çağı, hepsi normal şartlar konforu, o da
verenin istediği kadar, olmayınca olmuyor. Bu kadar imkân içinde insan kör, sağır, hapis oluyor...
Bu akşam o kandil gecesinde sabaha kadar süren toplantılar sonunda açılan sınır kapılarına
akın akın hücum eden başta Suriyeli, Iraklı veya Afgan sığınmacı-mültecilerin batı devlet
yöneticilerinde meydana getirdiği panik, şaşkınlık konuşuldu. Almanya şansölyesi Merkel, başkan
Recep Tayyip Erdoğan beye demiş ki.
-25 milyon dolar verelim de kapıları açmayın. Sayın Başkan da cevap vermiş:
-Ben size 100 milyon dolar vereyim de dört milyon sığınmacıyı siz alın!...
Mustafa Tekelli bey bir ara Genelkurmay Başkanı’nın adını sordu, bilen olmadı, bir iki arkadaş
soyadı Güler dediler. Mustafa Tekelioğlu da:
-Tabii bilinmez, baskın şahsiyet, dedi.
Yine 33 şehitten sonra İHA ve SİHA’larla yapılan hava harekatı konuşuldu. Nuh Ali bey:
-Bayraktarlar da söylüyor; “biz bu işi Erbakan hoca’ya borçluyuz” diye, Erbakan’ın savunma
sanayii veya benzer bir konu ile ilgili yapacağı toplantı öncesi, bu Bayraktarların babaları Erbakan
hocanın talebesi imiş, dâvet ederken demiş ki:
-Hakan’ı da alsın gelsin!...
Hakan Bayraktar, hava sahası Ruslar tarafından uçuşlara kapatılan Suriye semalarında uçarak
belirlenen nokta hedefleri isabetli atışlarla vuran SİHA ve İHA’ları üreten aynı zamanda “Milli Damat”
olan fabrikatör.
Ermeni, Rum meelesi nasıl konuşuldu, kaçırmışım ama Mustafa Tekelioğlu ile Mustafa
Cabat’ın Bakırköyden alt kat komşuları Stefano (muydu) onun çocuklarından bahsettiler, Ramazan
günü televizyonda iftar saatinde okunan Kur’an-ı Kerim’i dinlemek isteyen kızlarına kızarlarmış:
-Kapat televizyonu diye!...
Özer abi bir video göndermiş, Perran Kutman stand-up yapıyor. Anlatmaya çalışıyordum,
araya veririm diye Cabat hocaya bıraktım:
-Ermeni Oğlan, diyor, mahalleden bir kızı sevmiş, babasına söylemiş; “olmaz” demiş babası.
“O kız senin kardeşin!...” Bir başkasını sevmiş, yine babası ve yine “O da olmaz, kardeşin!...” oğlan
çıldıracak, annesine gelmiş, durumu anlatmış, annesi;
-Git oğlum, kimi istiyorsan evlen demiş, o pezevenk de senin baban değil!...
Bu arada Salim abide bir heyecan, bir heyecan:
-Aynı fıkrayı bir hoca da anlatmıştı, yıllar önce (diyerek başladı anlatmaya,) durumu hocaya
sormuşlar, hoca önce babayı dinlemiş, duyduklarından sonra “Anladım, katiyyen olmaz!...” demiş.
Sonra oğlanın annesi “Olur hocam!...” deyince onu dinlemiş, kadın; “Bu kocam olacak adam, oğlumun
babası değil!...” cevabını verince, hoca:

-Allah belânızı şiilesin, demiş, ne haliniz varsa görün!...
İSLÂMSIZLIK
Elli yıl kadar önceleri meselâ İstiklâl Marşı ve şairi için ne masum duygular içindeydim,
ortaokulda (ki tıp tuğla fakültesi ilk bölümü oluyor) müzik hocası notalarını ezberletmişti; si mi fa sol
lâ si doo diye, şakası yok ezberlemiştim. Dahası bunu İstiklâl Marşı’nın bir üstünlüğü olarak
değerlendirir, şairine daha bir saygı duyardım.
Meğer böyle değilmiş, meselâ Çanakkale Savaşlarını emsâlsiz kılmak için “Bedr’in arslanları
ancak senin kadar şanlı idi.” veya "Bu, taşındır, diyerek Kâ'be'yi diksem başına ...” denmezmiş... Ne
bileyim ben; inanılır inanılmaz ayrı ama Din ile, Kitap ile uğraşılmazmış!...
Millî olunca diyemem de hadi tribünden diyelim, seyretmeye başlayınca yavaş yavaş
anlamaya başladım bütün bunları ve daha bir sürü şeyi ben...
Oturmada Mustafa Cabat hocaya sordum bunu:
-Mehmet Akif Ersoy’a bu şiirlerindeki had’sizlikleri ve İttihatçılık gibi sebeplerle veryansın
edilirdi, şimdilerde İdlib’de yapılan harekâta katılan askerler için de benzer teşbihler yapılıyor, yapan
da ne diyeyim, denebilir ki, canım bunu sırf referansım İslâm diyenler mi yapıyor? Elbette ki hayır,
ancak onlar kutsal bilinen ve inanılan bir maske altında bu işleri çok daha kolayca yapıyor, veya
Fransızın hesabı buradan öyle görünüyor, inançlı insanları aldatıyorlar. Bu nedenle onlarınki bilhassa
yaygın oluyor ve göze batıyor. Yani ağyarın ne dediğinin önemi yok, zaten ortalık Endülüs
âlimlerinden geçilmiyor, ya kısmı âzamı ilâhiyat okumuş koca koca unvanları var fakat söylediklerine
bakıyorsun “ne kadar yanlış yaşanmış bunca zaman bu din” diyesi geliyor dinleyenin, adam sanki
şarkiyatçı veya dizini kırınca şu kadar Kur’an-ı ezberden okuyabiliyor, söylediğinde ne mantık ne de
süreklilik var, dayamış sırtını devletin “demir kapısına” imam hatipli arkadaşlarını veya finans
musluklarını açtırdığı kimseleri ikna ettiğini sanıyor, her ne için yapılıyor ise bunlar değer mi bilemem
ama, kendimi uçurum kenarında hissediyorum, üzülüyorum hocam, hele ki Üstad rahmetli olmuş,
hal’e yazacaklarını veya siyaseten susacağına kat’iyyen inanmıyorum da, düşününce ölüme seviniyor
insan... Suudîler ortada, Mısırlı, Iraklı, İranlı öyle, İzrail yahudisi böyle, İngiliz, Amerikalı al birini vur
öbürüne, ne yapacağız? Kerbelâ çıkmıyor aklından, suyun öte yanından birisinin yazmış olduğu bir
kitap; Tebliğ Dininden Fetih Dinine Dönüşümde Bir Stratejist diye Ebu Sufyan’ı Özer abi göndermese
dönüp bakmayacağım ama bu tarafta da Şehidine ağlayamıyorsun...
Anlıyorum İslâm’ın sahibi ve şartları belli, biz böyle inanmışız, ilâve veya çıkarma kabul etmez
ve “hilâfet” veya “fetih dini” gibi şarkiyatçılıklarla yan yana gelmez, yapılan her müdahale, saygısızlık
onu tabii ki yalnızca, mensubu olmayanlar arasında sıradanlaştırıyor ama diğer yanda dünyayı
İslâmsızlığa götürüyor. Veya doğrudan amaç bu.
İslâmsızlık tabirini Hasan Cemal’in bir yazısında bahsettiği; “Batısızlık” başlığından aldım.
Münih’te yapılan bir konferansı Hasan Cemal şu şekilde anlatıyor:
“İngilizcesi Westlessness... Her taraftan yükselen milliyetçilik, popülizm, ırkçılık, demokrasi ve
liberal değerler düşmanlığında Batı değerleri gün geçtikçe boğuluyor mu?” (tabii batının sadece
“kendisine” değerleri tartışmaya bile değmez de!...)

Hoca falan filan dedi, anladım ki lüzumsuz sual, ama Suriye’de savaşan Türklerden söz etti,
daha sonra da aşağıdaki yazıyı göndermiş... Sana ne Suuddan şundan bundan demeye getiriyor
bu yazı ile Cabat hoca, sen kendi İslâmlığına bak, bak analar neler doğurmuş?
Buyrun beraber bakalım:
Suriye'de Beşar Esad'a karşı savaşan 50 Türk var. Suriye’de 2 ay hücrede tutulan
gazeteci Adem Özköse, 50’nin üzerinde Türk’ün Esad rejimine karşı savaşmak için Suriye’ye gittiğini,
4'ünün öldüğünü anlattı. Adem Özköse, Esad rejimine karşı savaşmak için gittiği Suriye’de keskin
nişancılar tarafından kafasından vurularak ölen Metin Ekinci’nin son fotoğraflarını Facebook’taki
hesabından paylaştı. Özköse, Suriye’de 4 Türk vatandaşının hayatını kaybettiğini belirterek, “50’nin
üzerinde Türk, Suriye’ye savaşmaya gitti. Bu sayı önümüzdeki günlerde artar” dedi. Suriye’de dil
eğitimi için 5 yıl yaşayan, mart ayında gazeteci kimliğiyle gittiği ülkede 11 gün Şebbiha’nın, 57 gün de
Baas rejiminin elinde rehin tutulan ve 6 İranlı’yla takas karşılığı serbest bırakılan Adem Özköse,
Türkler’in neden Suriye’ye gittiğini ve orada yaşananları Hürriyet gazetesinden Fatma Aksu'ya şöyle
anlattı: “Suriye’de Türkler, Çeçenler, Ürdünlüler, Lübnanlılar, Sudanlılar ve birçok müslüman ülkeden
gelen mücahitler var. Mücahitlerin savaşması Rus-Afgan savaşından bu yana bir gelenek oldu.
Mücahitleri motive eden Nisa Suresi’nin 75’inci Ayeti. Savaşa gidenlerin vasiyetinde hep bu ayet
yazar. Ayet, “Size ne oluyor da, Allah yolunda, ‘Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten
çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver’ diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı
erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” der. Mücahitler de dünyadaki tüm
mazlumları, kardeşleri, yaşanan savaşı da din savaşı olarak görürler.
İyi eğitimli ve zenginler
Suriye’deki direnişin örgütleyicileri yabancı savaşçılar değil; Tevhit Sancağı Tugayı, Özgür
Şamlılar, Faruk Tugayları gibi yerli gruplar... Suriye’de El Kaide’nin de Nusret Cephesi adı altında bir
grubu var. Afganistan’da, Çeçenistan’da, Bosna’da ve Irak’ta da gönüllü mücahitler ordusu vardı.
Bunlar fedakâr, cihat düşüncesini benimsemiş, ekonomik sorunu olmayan, iyi eğitimli insanlar. Bir
yerde cihat olduğunda oralara gitmeyi dini vecibe olarak görüyorlar. Türkiye sınırından Halep’in dış
mahallerine kadar kontrol direnişçilerin elinde. Türkiye sınırından kolayca geçen kişileri Suriyeli
gruplar karşılıyor. Bunlar Afganistan’dan beri tecrübeli kişiler ve birbirlerini tanıyorlar. Bir savaş
muhabiri nasıl savaş çıktığında gidiyorsa, bunlar da savaş çıktığında oradaki bir arkadaşının
görüntüsünü görüp yola düşüyor. Yerel halk, kendileri için evlerini, çocuklarını bırakıp gelen bu
insanlara sempati besliyor, onlara ev sahipliği yapıyor.
Türklerde Çanakkale ruhu
Yabancılar çok fedakâr. Ön cephede savaşıyorlar. Daha önce de Afganistan ve Çeçenistan’da
savaşmış tecrübeli kişiler. Onların yaşam tarzı haline gelmiş. Halep’i İstanbul’dan ayırmıyorlar. Cahil
değiller. Sorumluluk duygusuyla savaşmaya gidiyor. ‘Dün Çanakkale Savaşı’nda bir sürü Halepli,
Humuslu, İdlipli genç nasıl bu topraklara savaşmak için gelip şehit düştüyse, dün nasıl onlar
Çanakkale’de canlarını verdiyse, bugün de biz onlar için savaşmalıyız’ diyorlar. Bunu oluşturan şey,
Kuran’daki ayetler.
El Kaide her gideni almıyor

Suriye’de ölen avukat Osman Karahan, Özgür Şamlılar Grubu içindeydi. El Kaide grubu, daha
ince eleyip sık dokuyor. Her gideni almıyorlar. El Kaide’nin Suriye’deki Suriyeli lideri, sürekli ‘İnsanlarla
iyi geçinin. Sivillerin olduğu yere saldırı yapmayın’ diye telkinde bulunuyor. El Kaide, Irak’tan tecrübe
almış. Suriye’de büyük patlamalar yapmıyor. Sivillere yönelik algıyı değiştirmeye çalıyor.”Bence onlar
yaşıyor
“Suriyeli yerel kaynaklardan edindiğim bilgilere göre, kameraman Cüneyt Ünal ve El Hurra
Muhabiri Beşar Fehmi Kadumi kesinlikle sağ. Ünal ve Kadumi, yanlarındaki Japon gazeteci keskin
nişancılarca vurulunca paniğe kapılıp Baas güçlerinin bulunduğu tarafa kaçmışlar. Şebbiha tarafından
Özgür Suriye Ordusu’nun elindeki bazı İranlılarla pazarlık için koz olarak kullanılacaklar.
Öldüler
-Metin Ekinci (37): El Kaide’nin 2003’te İstanbul’da HSBC Bankası’na düzenlediği saldırının
planlayıcılarından Azad Ekinci’nin kardeşi. Patlamada kullanılan kamyonetin de ruhsat sahibi. Halep
civarında Esad güçleriyle girdiği çatışmada öldü. -Baki Yiğit:15-20 Kasım 2003’te 2 sinagog, bir
banka ve İngiliz Başkonsolosluğu’na düzenlenen kanlı saldırıları organize ettiği gerekçesiyle,
ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı. El Kaide’nin öldürülen lideri Usame Bin Ladin’le
yaptığı kahvaltıyla ismi gündeme gelen Yiğit, örgütün Türkiye’deki üst düzey yöneticileri arasındaydı.
İstanbul’daki saldırıların ardından gözaltına alınan Yiğit, ifadesinde, 1996’da Afganistan’a, eşi Ceren
Yiğit’le gidip kamplarda eğitim aldıklarını itiraf etmişti. Baki Yiğit, saldırıların planlayıcısı olduğu
gerekçesiyle 2007’de ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı. Yargıtay’ın yerel
mahkeme kararını bozması üzerine yeniden yargılanan Yiğit, 2010’da tahliye edilince, Türkiye’den
kaçmıştı. Halep’teki çatışmalarda öldürüldü. -Osman Karahan: İstanbul’daki ikiz bombalı saldırı
sonrası başlayan El Kaide davalarının bilinen avukatlarından Osman Karahan, evli ve 4 çocuk
babasıydı. Halep’te Suriye ordusu ile girdiği çatışmada öldürüldüğünde, eşi 7 aylık hamileydi. El-Kaide
örgütüne ilişkin bir kitap hazırlığında olan Karahan’ın cenazesinin Türkiye’ye getirilmesi için ailesi
girişimlere başladı. Karahan’ın ölümü, İstanbul Barosu’nun sitesinde de yer aldı. Baro, Karahan’ın
bilgilerinin yer aldığı levhanın alt bölümünde 7 Ağustos 2012’de vefat ettiğini belirterek ailesine
başsağlığı diledi. -Fahrettin Konuralp (31): Ankara doğumlu ve bekâr. Suriye’deki karışıklık
başladıktan sonra çevresindekilere ölen çocuklardan bahsetmeye başladı. Birşeyler yapılması
gerektiğini anlatıyordu. Hatay’dan Suriye topraklarına geçti. Halep’te Suriye ordusu tarafından
öldürüldü.
Hoca haklı.
KORONAVİRÜS VE SALGIN
Artık Pandemi diyor Dünya Sağlık Örgütü, Şubatın başında Çin’de başlayan veya başlatılan ve
bizim bir korku filmine benzettiğimiz, dahası ülke olarak iktisaden bize müspet etkisi olduğu Mustafa
Tekelli tarafından dile getirilen ve adına da taç veya ateş halesine benzediğinden “korona” denen bu
virüse. Pandemi, bir kıta, hatta tüm dünya yüzeyi gibi çok geniş bir alanda yayılan ve etkisini gösteren
salgın hastalıklara verilen genel isim.
Salgının dünya üzerinde etkisini göstermediği ülke yok gibi, öyle ki Bizim Oturma’ya da tesir
etti ve 21 Mart 2020 akşamı bizde oturacaktık, oturamadık, erteledik, Pandemi doğru yaklaşım yani,
ta o kadar!...

AVM’ler kendini kapattı, marketler on metrekareye bir müşteri alabiliyor, eczaneler naylon
çekmişler tezgah önlerine, bankalar yarım gün açık, açıklandı; elektrik, su, gaz kesilmeyecekmiş, bizim
yaştakilere zabıta-polis evde hizmet veriyor, yolcu otobüsleri kapasitelerinin yarısı kadar yolcu
taşıyor, bu virüs bir de “sosyal mesafe” öğretti bize, kimi bir metre diyor kimi bir buçuk, önceleri
televizyonlarda askeri harekât stratejistleri, siyaset, anayasa yorumcuları vardı, yerlerini doçent,
profesör, doktor hekimlere bıraktılar...
Anlayacağınız şuna değdi, buna değmedi, bugün “herkesin kendi ohalini” yaşadığı gündeyiz.
Şakası yok, ölü sayısı birle başladı bizde 4, 7, derken bir hafta içinde 44, bugün (25.03.2020) 59 olmuş.
Vak’a sayısı iki bine yaklaşmıştı bu sayı da 2500 olmuş. Dünyada ise 400 bin vak’a, 20 bini geçen ölü.
Okullar kapatıldı, uzaktan eğitim veriliyor, hastaneler boşaltıldı, karantina şartlarında hizmete
hazır hale getirildi, dünyada fuar alanları, hangarları hastaneye dönüştürülüyor, önceleri Çin’de bir
hafta içinde şu kadar bin yataklı sahra hastaneleri inşa edilmişti, bugünlerde ihtiyaç kalmadı deniyor,
yıkılıyorlar. Almanya 550 milyar yuro, Fransa 300 milyar yuro, ABD daha çok milyar dolar, İngilizler
öyle, halklarına destek açıklıyorlar. İspanya ve İtalya çöktü, askerler cemselerle ceset taşıyorlar,
İspanya’da hastane koridorları yerde yatan hastalarla dolmuş vaziyette. Vatikan’da bir papaz
maskesini daha genç birisine vermiş, ölmek üzere olan insanlar yakınları ile mesajla vedalaşıyorlar!...
19, 20 Mart’tan bu yana sabah ve akşam ve yatsı vakitlerinde elektrikleri yanmayan Ferideana
Camii pencerelerine bakıp, Üstadın Kaldırımlar şiirindeki,
İçimde damla damla bir korku birikiyor,
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler,
Üstüme camlarını hep simsiyah dikiyor,
Gözüne mil çekilmiş bir âma gibi evler...
dörtlüğünü okuyorum. Cafer bey mesaj göndermiş, “Ne yaptık da” diye, cevap kolay; ne yapmadık ki
Cafer bey, gönderdiğin mesajda yazılanlardan “ah” dahil çok başka şeyler de yaptık biz, “yumaya”
kalksan “su biter kurnalarda...”
Çok acı!...
SANAL OTURMA
4 Nisan 2020 Cumartesi günü oturma günümüzdü, bu hafta da oturamadık. Şakası yok, şartlar
öylesine ağırlaştı ki, bizim yaş grubu ve 20 yaş altına sokağa çıkma yasağı getirildi. 5 Nisan günü ölü
sayısı bizde 574 iken, dünyada yetmiş bini geçmiş, vak’a sayısı ise dünyada bir milyon ikiyüz bini aştı,
bizde de otuzbinden biraz az.
Nereden başlasam bu virüsün bize hediye ettiği sanal oturmaya? Oturmayı ertelediğimi
duyurduktan sonra hemen her gün bir yazı, resim paylaşan Cafer bey anjiyo olmuş, Hasbaşkan haber
verdi; Allah iyiliğini versin Cafer beyin iki damarına stent takılmış...
Camilerde cemaat ile namaza ara verildi, önceleri bu araya Cuma namazı da dahildi ama, 27
Mart Cuma günü Diyanet İşleri Başkanının öz dekoru içinde ve imametinde ve seçilmiş mensuplarınca
ve dahi sosyal mesafeye uygun saf düzeninde Beştepe’de kılınan Cuma namazı kimi medya

organlarında, alçak sesle de olsa eleştirilince bu defa Diyanet her hafta memleket dahilinde bir
camiide temsilen Cuma namazının kılınacağını, meselâ geçen hafta Ankara’da Eskişehir yolu üzerinde
bulunan Diyanet İşleri Binasının yanındaki Ahmet Hamdi Akseki camiinde yine sosyal mesafe
tedbirlerine uyularak kılınacağını duyurdu.
Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı 33. kitabı yayımladı. Hüseyin er Raci el Kasir’in Ahlâk-ı Zemime
ve Ahlâk-ı Hamide risâlesini Vakıf mütercimi Ergün Telis Övülen ve Yerilen Ahlâk adıyla tercüme
etmiş. Mustafa Cabat hocanın gayreti ve Bekir abinin desteği ile basılmış.
Hüseyin er Raci el Kasir 1850’lerde Bulgaristan taraflarında yaşamış âlim bir muhterem
anlaşılan.
Kitap, Ahlâk-ı Zemime (yerilen ahlâk)ı; Din-i celile-i İslâm’ın, akl-ı selimin ve tab-ı müstakimin
kötü ve çirkin gördüğü, Allah-u Teâlâ’nın razı olmadığı inanç, fiil, amel, hareket, söz, düşünce ve her
türlü kötü huyların tamamına Ahlâk-ı Zemime, kötü ve çirkin ahlâk, kötü huy denilir. Ve Ahlâk-ı
Hamide (övülen ahlâk)ı da; Din-i celile-i İslâm’ın, akl-ı selimin ve tab-ı müstakimin güzel gördüğü,
Allah Celle Celalühunun razı olduğu inanç, fiil, amel, hareket, söz, düşünce gibi her türlü güzel huy ve
hareketlere Ahlâk-ı Hamide (güzel ahlâk) denilir şeklinde açıkladıktan sonra 202 adet yerilen (kötü)
ahlâk ile 109 adet övülen (iyi) ahlâkı âyet ve hadislerle açıklıyor.
İnsan ne çok eksiğinin olduğunu mahcup da olsa anlıyor, meselâ ben namazda biraz daha
elime koluma hakim olur da sırma saçlarımı okşamazsam ve şuncacık aklıma aldırmadan Oflu
Hoca’yla camii dışında boy ölçülmeye kalkmasam ne alâ...
Tabii bu arada boş durulmuyor ve dolayısıyla bu şekilde oturmaya ara da verilmemiş oluyor,
whatssap haberleşmelerine göre, ortalıkta ne çok komplo teorisi dolaşıyor. Hepsinin okunmuş
olduğunu düşünüyorum, yani oturma akşamı konuşulanlar ne kadar dinleniyorsa o kadar ve burada
Sanal Oturmaya, Bekir abinin gönderdiği, Shanghay Üniversitesinden Çin Uzmanı Nurettin Akçay’ın
Independet Türkçe için yazdığı “Gelecekte bizi nasıl bir dünya bekiyor: Aslında biliyoruz!” başlıklı
yazıdan ana başlıklar vermek ve bu yazıyı Nuh Ali beyin gönderdiği videoda Osman Altuğ’un
konuşması ile ilişkilendirmek istiyorum;
“Size iyi bir tablo çizmek isterdim fakat gelecek daha çok toplumun nasıl kontrol edilebileceği
üzerine kurgulanıyor,
“Sosyal kredi sistemi,
“Yapay zekâya sahip kameralar,
“Parayı Lidyalılar buldu fakat Çinliler bitirecek,” bu başlıklar altında yazı şu şekilde bitiyor:
“Kısacası Çin, şimdiden geleceği yaşıyor ve çok yakın zamanda Çin’in denetimleri tüm
dünyaya yayılacak. Fakat devletin birey üzerinde kontrolünün arttığı ve her anımızın gözetlendiği bir
gelecekle karşılaşacağız.
“Bugün yaşanan salgın ise demokrasi ve insan hakları gibi itirazlarla bu sisteme karşı çıkanları
da susturacağa beziyor. Çünkü hepimiz bunların gerekli olduğuna inandırılacağız.
“Yazıma George Orwell’in kült romanı 1984’de geçen bir pasajla son vermek istiyorum:”

“Biz zorla boyun eğilmesinden hoşlanmayız. .Bize kendi isteğinle uymalısın. Biz bize
başkaldıranları yok etmeyiz. Akıllarını ele geçirip değiştirir, yeniden biçimlendiririz. Ondaki tüm
kötülüğü yok eder, onu yalnız görünüşte değil, tüm gönlü ve tüm ruhuyla kendi tarafımıza çeker,
sonra öldürürüz.”
Bunun yanında Nuh Ali beyin göndermiş olduğu videoda konuşmacı olan Başdanışman
Osman Altuğ hoca panelde Refahyol döneminde ekonomi ile alâkalı alınan bir takım kararları kısaca
şu şekilde anlatıyordu:
-Kamu tek hesabı, havuz sistemi,
-Yurtdışında çalışan işçilerin mevduatı, promosyon, bedelsiz ithalat vb.
-Kumarhaneler,
-Kara para,
-Yeni Lira, vergi sistemi; herkesten ve her kesimden vergi alınması, Mernis projesi, kartla
harcama ve dolayısıyla kayıtlı olma. Ve;
İslâm’ın esaslarından Meleklere iman, değerli yazıcılar manâsına Kirâmen Kâtibin melekleri...
Bu durumda hem Müslümanım hem de kayıt dışıyım deme imkânı var mı?
Ömrümüz olursa göreceğiz, Çin ve dünya İslâm’ın neresine kadar gelecek?
RUH
Koronavirüs Bizim Oturmayı whatssapa mahkûm etti. Bu hafta da Mustafa Cabat hocanın 17
Nisan 2020 günü gönderdiği Üstadın cenaze namazı sonrasında “görevli” kamerasından cenazenin
eller üstünde Fatih Camii musallasından caddeye kadar olan kısmını izlerken Üstadın kendi sesinden
okuduğu Ruh şiirini defalarca dinledim.
Ömer Nasuhi Bilmen’in İlmihalinde ruhların birer emri ilâhi olduğu, mahiyetlerinin insanlarca
meçhul olduğu belirtilerek, “İnsan ölünce ruhu geçici olarak başka bir âleme gider. O âleme Âlem-i
Berzah denir ki, dünya ile ahiretten başka bir âlemdir.” denilmektedir.
“Ya bin yıl, ya bin asır sonra o gün gelecek,
“Koklarken küllerimi mezarımda bir böcek.
“O kadar yanacak ki bir yüksüklük toprağım,
“Yerden bir damar gibi kopup fışkıracağım!...”
...
“Şehrin dolaşacağım kuş gibi etrafında,
“Bir beyaz hayâletin upuzun çarşafında,
“Gezeceğim doğduğum evin odalarını,”

“Her şey susacak o an, çalınacak kapılar,
“Kiremitleri yaprak yaprak alan bir rüzgâr,
“Ağzımdan haykıracak uzun gizli çapraşık,
...
Üstad bu şiiri 1931 yılında yazmış, bilindiği gibi, şiirde “ne söyledi” aranmaz, “nasıl söyledi”
denir. Anladığımca şiirde Kıyamet, Mahşer, Diriliş ve daha çok da Berzah Âlemi anlatılıyor. Ve Üstad
bu konuları “Ya bin yıl, ya bin asır sonra o gün gelecek,” diyerek, “Dalacağım, kendimin hayran hayran
seyrine,” diyerek, “Başımda açılacak fanilerin seması,” diyerek, ve “El; fosfordan daha parlak ince
uzun ellerim.” diyerek, aynı Babıâli kitabında kitap gerekçesini açıkladığı gibi; “bir insanın, kendisini
kendisinden süzüp, ayırıp, çıkarıp, türlü dekorları, eşyası, etrafıyla bir arada dışarıdan seyredişini” Ruh
şiirinde bu şekilde söylemiş...
Bir insanın kendi ölümünü, cenazesini, geleni gelmeyeni düşünmesi duyulmuştur da, öldükten
sonra kendisini ruhuna seyrettirmeyi bu şekilde söyleyeni, diyelim şiir zor, peki düz olarak söyleyeni
var mı duyan, gören?
Burada yine Hikâyelerim kitabında Üstadın bir melânkoli hastası genç ressama söylettiği “El”
hikâyesindeki;
“-Yazık!... Siz her şeyi dilde sananlardansınız... Her şey elde...” sözünü ve;
“Mezarlarda susarken dilsizler, dudaksızlar,
“Üstlerinde ot biter, kuş öter, arı vızlar...” beyti ile Rönesansın meşhur İtalyan ressamı
Michelangelo’nun “Ademin Yaratılışı” tablosunda güya yaratan ile yaratılan “el”i hatırlamak lâzım.
Bugün 2 Mayıs 2020, Ruh şiirinden sonra neler var diye Bizim Oturma grubuna baktığımda;
neler yok ki, bunların bazıları şöyle:
Cafer bey, Oflu hocadan bir video; benim adım Yasin ama hocam rahmetli dedem beni
Sübhaneke’m diye severmiş, diyen yaramaz, merdane gibi kıvrılan çocuk, Mustafa Tekelioğlu’nun Ede
Balı’sı “Gördün görme... Bildin bilme!... Çok konuşma, boş konuşma, kem konuşma!...” ve daha bir
sürü güzel sözler söyleyip, bunları “Dedemden öğrendim.” diyen, Cabat hocanın milletin anasını
ağlatan Rauf Denktaş’ı ve “evde kal”manın istatistikî sonuçları, Cafer beyin Antakya Müzesinden bir
lâhit fotoğrafı; duvarda M.S.65 yılında vefat eden Seneca’ya ait sözler; “Unutmazsan senin,
affetmezsen onun canı acıyacaktır. Unutma, affetmek ve unutmak sadece iyi insanların intikamıdır. Ey
hayat senin bu kadar önemli tutulman ölüm sayesindedir.” Ve daha nice özlü sözler. Ve aşamalı Cuma
Namazı kılma önerisi.
Mustafa Tekelioğlu, Haydar Baş’a virüsün nasıl bulaştığını anlatmış. Cabat hoca;
Karadenizlinin “Karıdan korkanlar, Karı lâfını duyunca dizinin bağı çözülenler, evde kalıp yaprak saran
erkeksiler ve insanların üstüne şeyetmeyi özleyen karga, Yine Tekelioğlu’nun benim kötü ile fena değil
arasında gezelediğim işitme testi, Bekir abinin Yaş Destanı ile Amcanın Helâli Var’ı, Cabat hocanın
İhtiyar Olduktan Sonrası ve şarkı söylemeyip, Rumeli taraflarından “h”leri söyleyemeyen babasının
“manavcıya” ham olmayan meyva siparişini ve “manavcının” da “biz onları evde bırakıyoruz be yaa!”

fıkrasını anlatan suyun öte yakasından kadının birisi, Hasbaşkan’ın şiir okuyan binbaşısına Salim
abinin iyi dilekleri!..
Daha ne olsun, nereden bakılırsa bakılsın en azından böyle bir oturma!...
RAMAZAN BAYRAMI
Coronavirüs, sanal oturma derken Ramazan da geldi geçti. Dünyada beş milyonun üstünde
vak’a, üçyüzellibin civarında ölüm, bizde ise 160 bin civarında vak’a, ölüm ise dörtbini geçti. Bugün
Bayramın üçüncü günü, ne Vakıfta bayramlaşma kaldı ne bir şey. Camilerin pencereleri akşam ve
sabah vakitlerinde kör kaldı diye hüzünlenirken, zaman içerisinde corona sonrası yeni normaller
açıklanmaya başlandı.
Şu yaşımızda ezanın, cemaatin, safın, hutbenin, vaazın hafızamızda şu veya bu şekilde bir yeri
varken, yapılan açıklamalar hüznü aştı, daha da ürkütücü bir hâl aldı...
Mustafa Cabat hoca anlatmıştı, kaç sene evvel İstanbul’da, ne için hatırlamıyorum ama, bu
coronavirüs sebebiyle alınan tedbirler giderek insanı yavaş yavaş ısınan su içindeki kurbağa gibi
hissettiriyor.
Yani ezan okunuyor ama namaz yok, arkasından bir sürü salâ, dua vesaire. Safta cemaatin
arasına şeytan girmesin diye yapılan ikazlar, hutbeler vaazlar hepsi yalan oldu, şimdi herhalde önden
arkaya doğru, ön sıkışık ısrar etmeyin şeklinde ikazlar yapılacak...
Devlet kesin böyle, din de her nasılsa güncellene güncellene o da öyle bir şey zahir, yaşadıkça
görüyoruz...
Kurbağanın ısınan suda mayışmaması için acaba diyorum, cemaatle namaz kılınması virüs
bulaşı için önemliyse, ezân, salâ da hiç karıştırılmazsa mı, safların teşkili için öyle cami ekibi falan beni
ürkütüyor, kime “gelme cami doldu yer yok” denecek? Kaldı ki insanların kısmı azamı sanki cuma veya
bayram namazı gibi cemaatla namaz kılmaya can atıyormuşcasına nedir bu tembihatlar; abdestini al
gel, maskeni tak gel, seccadeni al gel, sosyal mesafeyi ihmal etme, musahafa etme, hastaysan evinde
kal, bu caminin bahçesi yok, rahle, tespih, ayakkabı çekeceği kerata yok, illa namaz kılacaksan mektep
bahçesine git, parka git, pazar yerine spor salonuna git vs. Meğer ki sağlık önemli ne lüzum var bu
itici, namaza yakışmayan şartlara? Çekersin caminin kapısını, vurursun kilidi, sen sağ ben selâmet
Diyanet İşleri, kurbağa da haşlanır mı, bir çırpıda kurtulur mu, Allah bilir.
Nuh Ali bey söylüyordu, öğle ve ikindi namazlarında camilerin açık olmasıyla alâkalı:
-O vakitlerdeki cami cemaatının çoğu 65 yaş ve üzeri, bunlar da yasaklı (kısıtlı demek istiyor),
boşa açıyorlar aslanım, kim gidecek camiye?
-Ne diyeyim Nuh Ali abi, dedim, cemaatın seçilmişleri diyemedim!...
Yine yıllar önce oruç için rûyet hadisesinde anlamıştım, devletin kurulu düzenini, şimdi
aynısını Diyanet için düşünüyorum, onlara da diyecek bir şey bulamıyorum, dünya vazgeçilmez, korku
dağlar bekçisi...
VE OTURULAMAYAN OTURMALAR

En son 7 Martta Salim abide oturmuşuz, tam 9 ay geçmiş son oturmadan bugüne kadar.
Bugün 21 Kasım 2020. Ha bu ay biter, ha bu ay biter diyerek arada bir yazmışım telefon
görüşmelerimizi, whatsapp yazışmalarını, bu tip oturulmayan oturma yazılarının sonuncusunu da
Ramazan Bayramının 3. günü yazmışım...
Ha unutmadan, Temmuzun sonlarında Cabat hocanın küçük oğlu Ali Talha’nın düğün
yemeğinde oturma arkadaşlarıyla birlikte olduk Hisarcık’ta bir At Çiftliğinde, hatta o yemekte
“haftaya” oturmanın bizde olacağını da söylemiştim ama ah bu korona, ah bu korona...
Sonra ağaların yazılı sitemine rağmen erteledim, risk alamadım. Hastalıktan korktuğumun,
hastalığın bende kompleks olduğunun farkındayım, böyleyken meselâ bir süre sonra “genç” bir
oturma arkadaşımda “pozitif” bir sonuçta ne yapardım, bilmiyorum...
Gönül Gözüyle... Eriha yayınlarından bir kitap. Bekir abi göndermiş, kitabı Ahmet Taş yazmış,
daha doğrusu 1995 yılından sonra gazetelerde yazıdığı köşe yazılarından seçerek derlenmiş. Ben
Ahmet Taş’ı oldum olası yani taa rahmetli Mustafa Özküçük zamanlarından beri Gönüllü Kültür
Teşekküllerinde veya Mazlum-Der’de başkanlık veya böyle bir yerlerde “mazlum” duruşuyla bilirim.
Allah kolaylık versin hocaya, durduğu yer; iktidar veya yönetim başkalarıyken kolay, şimdiki
zamanlarda Ahmet Taş olmak zor. Kudüs, Mavi Marmara, Fetoş, 17-25 Aralık, 15 Temmuz veya Doğu
Türkistan’a ilişkin yazılarından benim çıkardığım sonuç bu.
Yazılar genellikle Afrika, bizim coğrafyalar, Asya Müslümanlarına yapılan zulüm, Kudüs,
Suriye, Sudan ve yine bizim buralara ilişkin. Mazlum, Zulüm, Zalim. Dediğim gibi bu zamanlarda
yazanı aut edici zor başlıklar vesselâm...
Ve Dörtyüz Güzel Söz; bizim Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı’nın 34. yayını... Artık Vakıf
mütercimi oldu Ergün Telis bey, kitabın takdiminde bu tercüme eserini şu şekilde anlatmış:
“Raşid Efendi Kütüphanesinden aldığım, Hulefa-i Raşidinden Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz.
Osman ve Hz. Ali Rıdvanullahi Tealâ aleyhim ecmain hazretlerine ait yüzer veciz söz ihtiva eden bu
risale, Hicri 1389 yılında Adana Emiri Pir Mehmed Paşa’nın oğlu Abdülvehhab Rahimehüllah
tarafından yazılmıştır. Aslı Arapça olup mahtut el yazması bir eserdir. Faideli olacağını düşünerek
dilimin döndüğü, gücümün yettiği kadar aslına sadık kalarak tercümesini yapmış oldum.”
Sözlere “gık” diyecek halimiz olamaz, ancak bir çırpıda seç, hangisi dense; Ebu Zer
Hazretlerinin “İhlas ile yapılırsa yemekteki tuz kadar dua kâfidir!” ile Hazret-i Ali Efendimizin oğlu
Hazret-i Hasan Efendimize vasiyetinden şu bölümü müthiş bulduğumu söyleyebilirim,
“unutulmaması” gerekenler:
-En büyük zenginlik akıldır.
-En büyük fakirlik ahmaklıktır.
-En büyük yalnızlık kendini beğenmektir.
“Sakınılması” gerekenler ise;
-Ahmakla dost olma, faydalı olmak için çalışırken sana zarar verir.
-Cimri ile dost olma, en fazla muhtaç olduğun anda uzaklaşır.

-Facir kimse ile dost olma, en küçük bir menfaat karşılığında satar.
Üstadın (Necip Fazıl Kısakürek) konferanslar başta olmak üzere farklı yazılarından alıntılara
gerek olmayabilirdi fakat mütercimin tercihi böyle olmuş, yine de bir çırpıda internetten, şuradan
buradan alınabilecek ve üstada ait olmayan ve ısrarla “Necip Fazıl’a ait özlü sözler” şeklinde lânse
edilen bir takım kamyon arkası yazılarını andırır yazılardansa böylesi daha iyi.
De, Dörtyüz Güzel Söz Bekir abinin finansörlüğünde Vakıf (Cabat hoca) tarafından yayımlanıp
dağıtıldığı gün ben kitabı alamadım. Korona virüsü bizi temaslı karantinasına aldı. Karantina dedikleri
de ev hapsi fakat virüs değil, adı büyük Kozanoğlu, ateş neden 36.5 değil de 36.7 veya 8, az yesen bir
türlü biraz fazla kaçırsan acaba bir şey mi oluyor?
Neyse ki arkadaşların duası, tesellisi, bilgilendirmesi, fıkra, karikatür gibi meşguliyetler, akraba
ve komşuların ilgisi, 14 günü bize kolay eyledi. Allah kimseye eş dost yokluğu göstermesin, Vefa
grubu veya resmi görevlilere ihtiyaç hissettirmediler.
Sonra Cabat hoca ve Mustafa Tekelli de benzer süreci yaşadılar, çok şükür bugün herkes iyi,
hatta Cabat hoca;
-Madem öyleydi biz bu eşeğe niye bindik müdürüm, ben bu işten bir şey anlamadım diye
biten bilinen fıkrayı da anlattı.
VE NİHAYET
Ben 10 Mayıs’ta başkan Nuh Ali abiye söylemiştim whatsapptan ki; bir zoom linki ayarlasan
da, oturamıyoruz bari bayramlaşsak diye, gündeme bile almadı Nuh Ali abi...
9 Mart’tan bugüne kadar geçen 9 aylık virüslü süreyi telefonla veya yarım yamalak whatsapp
selâmlaşmasıyla geçirdik, derken Bekir abinin 11 Aralık’ta bir talebi oldu:
-Bizim oturmanın bahtı açık üyeleri, Üstad’ın, Durmuş’un, Mustafa’ların ve ahirete
göçmüşlerimiz için bir hatim yapalım diyorum, kaç cüz katılabileceğinizi yazınız, selâmlar..
İlk onbeş cüzü Bekir abi aldı, 30. cüzü Cafer bey, 16, 17. cüzleri ben, 18, 19, 20. cüzleri
Hasbaşkan, 28 ve 29. cüzler Mustafa Tekelioğlu, sonra Bekir abi kalan cüzleri de Nuh Ali abiye vererek
bir hafta sonra hatim duasını da şu şekilde yaptı:
“Arkadaşlar teşekkür ediyorum, Mevlâm Resul-i Ekrem Efendimize ve peygamber
efendilerimize, ashab-ı kiram ve ehl-i beyt hazretlerine hediyemizi kabul ve haberdar etsin. Cümle
geçmişlerimizin ve üstadımız Necip Fazıl’ın makamını Cennet Bahçesi eylesin. Ahirete göçen Seyfi Ali
abi, Ali Taşcı, Ziya, Mustafa Şencenlar, Dinçel ve Özküçük, Durmuş ve diğer arkadaşlarımızı ve bizleri
bağışlayıp af etsin. Okumaya gayret ettiğimiz hatmi eksiklerimizle kabul buyursun. Amin ya Muin...
Duaya istediğiniz istediğiniz ilaveyi yapabilirsiniz!...”
-Amin...
Bu hatim duasından hemen soınra Cafer bey bir zoom dosyasının/görüntüsünün altında şu
duyuruyu yaptı:

-Bizim Oturmanın değerli üyeleri, Bekir başkanımın isteği ile yukardaki programı herkes
telefonuna indirirse Cuma günü akşam saat 9.00’da sanal olarak görüntülü oturmamızı yapalım dedi.
Dolayısıyla Bizim Oturma, koronanın etkisiyle değişime uğramış bir vaziyette yeniden
başlamış oldu.
Bekir abi daha bağdaymış, ekrana şöyle bir baktı ve Mustafa Cabat’a hitaben:
-Mustafa 2020 senesini bir özetle bakalım, ne diyeceksin?
-Ne diyeyim abi, şaşırdık kaldık dün, evvelki gün televizyonda bir oğlan anlatıyordu; şu herif
Bill Gates mi her neciyse 2021 mi 2022 mi yılında bu virüsün biteceğini söylüyor da, Dünya Sağlık
Örgütü de dahil kimse demiyor ki, sen tıp mensubu değilsin, ne adına kimin adına böyle bir açıklama
yapabiliyorsun demiyor. Bilmem kaçıncı aşamada çip takacaklar, ne kazandın, ne harcadın, ne
düşünüyorsun, robotlaştıracaklar... Ha bir de bu işin hedefi biz 65 yaş ve üstü olanlar değil, hedef
tamamen gençler... Cıfıt Yahudi işi bu abi, sars vrüsü ile yapamadıklarını bu korona ile yapıyorlar,
önce korkuttular, insanları sindirdiler, vay maske, vay mesafe, hijyen diyerek oysa tanga donun şeyi
koruduğu kadar maske de virüsten koruyor kaldı ki önceden aşının patentini şununu bununu
almışlar....(Hocaya müdahale oldu mu kaçırdım, Cübbeli’nin besmelesizi kadar açık olmasan şeklinde
ama aynı zamanda tanga dona da takılmadı değil arkadaşlar, hoca parmağıyla kalınlık olarak
gidermeye çalışıyordu her halde oluşan merakı, (herkes biliyordur fakat hocanın nasıl açıklayacağının
merakı bu) ben hocaya Kadıköyü’nde Anna’ın sahanlığın altına oturup, başta biz olmak üzere sağı solu
on paraya almadan teşhir ettiği yoşuk mavi veya pembe şeyini soracaktım tanga mıydı diye ama
olayın bilimselliğine su katmak istemedim...)
Bu arada programa Hayrettin beyle Mustafa Tekelli katıldılar, selâm faslı şu bu, hocanın
değerlendirmesi yarım kaldı. Nuh Ali beyle Salim abi katılmadılar, Salim abi uğraşmış ama olmamış,
Nuh Ali abi de “kim uğraşacak aslanım” dedi.
Bekir abi, hocaya; anlaşıldı Mustafa Cabat sen 2020’ye korona yılı diyorsun, 2021’e de aşı
diyerek benzer değerlendirme yapmasını Hayrettin beyden istedi, Hayrettin bey:
-Arkadaşlar dedi, ben konuşmaya başlıyorum, biraz konuştuktan sonra başta ne dediğimi
unutuyorum. İtiraz ettik:
-Yok reis dedik, şu ana kadar oldukça iyisin, sen konuşmaya devam et.
-Ben dinlesem daha iyi olur, dedi. Cevizleri sorduk; bir gaza geldik yaptık, duruyorlar ama pek
söylendiği gibi verim olmuyor...
Sonra Mustafa Tekelli, oturma arkadaşlarının kısa bir korona sürecini anlattı; bizim,
kendilerinin Cabat hocanın, vefat eden tanıdıkları rahmetle andı; Külâhcı, Zekeriya, Sami bey, Recep
Harman, Suat... (Korona demişken; bugün itibarıyla dünyada 76 000 000 kişi bu virüsü almış, 1 700
000 kişi hayatını kaybetmiş, bizde ise 2 000 000 kişi hastalanmış, 17 600 kişi de göçmüş.)
Bekir abi, Cabat hoca 2020’yi değerlendiriyordu Mustafa dedi. Hoca da;
-Abi bu kadar deyince, Bekir abi:

-Kahramanlardan söz etmeyecek misin Mustafa, Azerbaycan, Libya, Akdeniz, Suriye vb. Hoca;
“Hee abi, bahsetmek lâzım” dedi...
Ben hocaya, cıfıt mı, cizvit mi dediğini sordum Yahudi Bill Gates için;
-Cıfıt müdürüm dedi. Hani Barbaros Hayrettin demiş ya; “Kâfir iken Yahudi oldu” diye, işte
öyle bir şey, cizvit ayrı, Katolik Hıristiyan bir tarikat. (Cıfıt için ekşi sözlük “Şah iken şahbaz oldu denir
ya, buna benzer diyor.) Bekir abi de ben çocukluğumdan beri “cıfıt” tabirini duyarım Mehmet, dedi.
Robot, Çip, Kıyamet, Kader nasıl konuşulmuştu?
Sonra Mustafa Tekelli, konuyu değiştirsek abi dedi Bekir abiye, sizler emeklisiniz pek
hissetmezsiniz, çarşıda konfeksiyon falan hak getire, ahali evde kalınca eşofmana rağbet var biraz, o
da hepsi kalsa ne ki, dedi. Çarşı böyle ama Organize Sanayide üretimin iyi olduğunu “ihracata mal
yetiştiremiyoruz” diyorlar... Mustafa Tekelioğlu’na sizin işler nasıl diye soruldu, O da, uzun süredir iş
yapmıyoruz, bağlantı yollarını araştırıyoruz, Allah yardım eyleye, dedi. Korona ile ilgili de Mustafa
Tekelioğlu:
-Daha önce göndermiştim ama sanırım unutuldu, bir Hadis-i Şerif, olanları 14 asır önceden
haber veriyor dedi, sonrasında da şu Hadis-i Şerifi göndermiş:
“Yüce Allah insanlar topluca günah işlediklerinde, öğüt alıp tövbe etsinler diye onlara salgın
bir bela gönderir. Emr-i bi’l-maruf ile Nehy-i ani’l- münker (iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak
ilkesini terk ettiklerinde, onları evlerinden dışarı çıkamayacakları duruma düşürür. Allah’ı anmayı
unuttuklarında ise, dünyadan lezzet almasınlar diye ölüm korkusunu onların arasında yaygınlaştırır.
(el-Kâfi, C.4, s.145) Mustafa Tekelioğlu, Vakıfla ilgili bilgi vermek istiyorum diyerek:
-Vakıflar Meclisine aday oldum, yaştan dolayı kabul görmedi, biz de Mustafa Kanlıoğlu’nu
aday gösterdik, bakalım göreceğiz, iyi olur inşallah dedi. Açıklandı ama tam anlayamadım, Genel
Müdürlüğün bünyesinde bir Vakıflar Meclisi var ve önemli olduğunu biliyorum, orası mı bakalım
anlarız...
Bekir abi Azerbaycan dedi. Nahcıvan, Karabağ’dan sonra Azerbaycan ile önceden var olan bir
koridor vasıtasıyla doğrudan kesintisiz ulaşılır oldu, İran’ın ve Rusya’nın hazımsızlıkları biraz da
bundan...
Ben, İlham Aliyev’in Karabağ zaferini kutlamasını pek diplomatik bulmadığımı söyleyince
Mustafa Tekelli, adamın Saray Halı’da çalıştığını, ciddi bir eğitim görmediğini, yani benim çocukca
bulduğum sevincin normal olduğunu söyledi, Bekir abi de bu görüşe katıldı.
Bu vesile ile, İran’ın durumu gündeme geldi. Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın okuduğu şiirden
İran’ın etkilenmesinin normal olduğu, Hazar Denizi’nin güneyinde oldukça çok Azeri Türkü
bulunduğunu, bunların zaman zaman veya gerektiğinde Türkiye lehine gösterilerde bulunup, İran
yöneticilerini protesto ettikleri konuşuldu. Bekir abi:
-Oralarda bir takım var, adı Traktör galiba, taraftarı bizdeki üç büyükler gibi, bir maçta
tamamen Türkiye lehine tezahürat yaptılar, İran yöneticilerinin buraları kontrol altında tutmak
istemeleri, okunan şiirden etkilenmeleri bunlardan. Ayrıca, neredeyse tarih boyunca kurulan büyük
Türk Devletleri, Safeviler başta olmak üzere buralarda kurulmuştur, dedi.

LÂLELİ BABA...
2021 yılının ilk oturmasını yine Cafer beyin “host”luğunu yaptığı zoom programından
02.01.2021 Cumartesi akşamı yaptık. Bu akşam da İbrahim abi ile Mustafa Tekelli katılamadı.
Bekir abi, hangi corona aşısını yaptırıp yaptırmayacağımızı sordu, Hayrettin bey, Salim abi,
Hasbaşkan, Cafer bey cins seçmeden veya Çin vesair demeden aşının yapılabileceğini veya yerlisi
geliyormuş bir kaç ay beklenebileceğini, Nuh Ali abi; beni çağırdılar Sağlık Ocağından, grip aşısını bile
yaptırmaya gitmedim, mümkün olursa bunu da yaptırmayacağım dedi. Mustafa Cabat hoca; zaten
hedef kitle gençler, mesele çip meselesi, transhumanizm ve kontrollü nüfus dedi. Mustafa Tekelioğlu
(galiba) bakalım dedi. Ben de; Bill Gates 2022 yılında bu virüsün biteceğini söylemiş de, Dünya Sağlık
Örgütü de dahil bir Allah’ın kulu sen kim oluyorsun da bu kadar net konuşuyorsun, tıp mensubu da
değilsin, dememişler dedim.
Sonra, söz nereden açıldı, Bekir abi bana sordu, ne yapıyorsun diye; bu yaşa geldik dünya
kadar eksiğimiz olduğunu, elimizi attığımız konunun bir yanıyla bizde eksik kaldığını eksiklerimizi
tamamlamaya çalışıyoruz dedim. İttifak halinde:
-Ölüm eksik beklemez, gelecekse gelir dediler.
Birden Bekir abi, İstanbul Lâleli Caminin kitabesini veya hikâyesini okuyup okumadığımızı
sordu:
-Camii biliyoruz fakat, hayır dedik. Salim abi, Nuh Ali abi ve beni kast ederek:
-Üç tane mimarsınız, nasıl bilmezsiniz gibi bir serzenişten sonra aşağıdaki hikâyeyi anlattı:
Camiye adını veren Lâleli Baba ile padişah arasında geçen bir de hikâye vardır.
Sultan, bu camiyi yaptırırken çevrede Lâleli Baba namında her sözü hikmetli evliya bir zatın
yaşadığını öğrenir. Onunla görüşmek, sohbetinden istifade etmek istediğini söyleyerek haber
gönderir. Lâleli Baba, padişahın kendisini ziyaret etmek istediği haber alınca buyur eder. Padişah,
Lâleli Baba’nın sohbetinden pek memnun kalır ve onunla daha sık görüşme arzusunu belirterek
ayrılırken bir soru sorar.
“Efendi hazretleri, bu dünyada en güzel şey nedir acaba?
Lâleli Baba cevap verir:
“Bu dünyada en değerli şey yiyip içtikten sonra sıkıntısız biçimde def-i hacetini
yapabilmektir”, der.
Hükümdar bu cevaptan pek hoşnut olmaz. Başından beri hikmetli konuşmalarıyla kendisini
etkileyen kişiye böyle bir cevabı pek yakıştıramaz, nezaketsiz bulur. Padişahın gönlünden geçen bu
düşünce ve itiraz, Lâleli Baba’ya malum olur. Yakında görürüz, anlamında bir tebessümle sultana
mukabele eder.
Padişah ve beraberindekiler oradan ayrılıp saraya dönerler. Ertesi gün padişah rahatsızlanır.
Bir türlü ihtiyacını giderememektedir. Saray hekimleri seferber olurlar. Çeşitli otlar ilaçlar nafile.
Hiçbir çare bulamazlar. Padişah kıvranmakta bir türlü rahatlayamamaktadır. Nihayet hatasını anlar, ve

bu hâlin Lâleli babanın sözüne itirazından dolayı başına geldiğine hükmeder. Derhal adamları ile Lâleli
babanın yanına giderek hata ettiğini, kendisini affetmesini rica eder.
Lâleli Baba, Allah’ın nice nimetlerine sahip olduğumuz halde, alışkanlık sebebiyle bunların
kıymetini bilmiyoruz, der. Yiyip içtikten sonra ihtiyaç gidermenin büyük bir nimet olduğunu hatırlatır.
“Pekala, rahatlaman karşılığında ne vereceksin?” der.
Padişah: “Senin bölgende yaptırdığım o camiyi sana bağışlayacağım.”
“Yetmez” der Lâleli Baba.
Padişah birçok şeyler daha bağışlar.
Şeyh, “Bunlar yetmez” demeye devam eder.
En sonunda, “Seni affederim, bu halden de kurtulursun ama karşılığında saltanatı isterim,
yoksa kendin bilirsin” der.
Padişah bu halden o kadar bunalmıştır ki “O da senin olsun” der.
Baba dua eder, “Haydi git Allah’ın izniyle kurtulacaksın” diyerek sırtını sıvazlar.
Padişah gerçekten bu sıkıntılı halden kurtulur ve çok rahatlar. Fakat saltanat da elden
gitmiştir.
Hikaye bu ya, koskoca Osmanlı sultanı çaresiz, saltanatı teslim etmek üzere adamları ile Lâleli
Babaya gider. Lâleli Baba sultanın haline bakıp der ki:
“Bir saltanat ki bir def-i hacete değişiliyor, öylesine ucuz bir saltanat bize lâzım değil, al yine
senin olsun. Bize sadece caminin adı yeter.” diyerek padişahı yolcu eder.
Mustafa Cabat hoca; bir Mustafa Küçükince vardı, kulakları çınlasın sürekli o söylerdi ki;
“karnın başına belâ, hacetin en büyüğü helâ” diye de, kimin midesini tıp tepmişti, kaçırmışım ama
yine Cabat hoca idi galiba, artık korona çipi numarası ile bu kabız işleri de düzeltilir, manuel
boşaltmaya gerek kalmaz diyen...
Bizim Oturma’dan göçen rahmetliler; Dişçi Mustafa abi, Durmuş abiyi andık, şöyle bir ara
uğrayanlar; Kemalettin Işık (Mebus olmak için çok gayret etmiş idi, Bekir abiye ve Mustafa
Tekelioğlu’na kızdı ama bana darıldı, sebebine, oğlum İbrahim Bizim Oturma’nın birinci kısmını
okuyunca “ekonomik yetersizliğin baba!” demişti, ağalar da bu akşam “Nasibi yokmuş” dediler.
Nurettin Kaldırımcı, Niyazi Özcan (Ankara’da evlenmiş, çocukları taahhüt işlerine devam ediyormuş),
Kamil abi Kayseri’de imiş Salim abi ile görüşüyormuş, Halit bey (Sivas’ta emekli olmuş Nuh Ali beyle
görüşüyormuş) Bekir abi, Oturma değil de dedi, bize Kur’an-ı Kerim öğretiyordu bir arkadaş vardı
dedi, Osman Nuri dediler, Ankara’da imiş Nuh Ali beyle mesajlaşıyorlarmış.
Bahsi geçen bu Osman Nuri hoca Tek-Bir’di yanılmıyorsam bir ara Kadastro Müdürlüklerinin
bulunduğu Camii Kebir Mahallesinde bir binada, daha ilk dersinde Sübhaneke duasında Kamil beyle
anlaşamamışlardı da ders de o şekilde başladığı gibi bitmişti. Rahmetli Durmuş abi ile ne sevinmiştik,

dersin devam etmediğine; Kamil abi daha Sübhaneke’de takılıyorsa, biz mümkünü yok başaramazdık
diye... Anlaşmazlık da şu:
Osman Nuri hoca, “Sübhaneke” deyip ara vererek “Allahümme” denmeyecek,
“SübhanekeAllahümme” şeklinde bitişik okunacak diyor, Kamil abi de:
-Sen ne diyorsun hoca, ikindiyi yeni kıldım, daha abdestimle oturuyorum, peki bunca kıldığım
namaz ne olacak?
-Allah kabul etsin abi, ben kılınan namazlar için bir şey söylemiyorum, bundan sonra böyle
okumak lâzım, diyorum.
Kamil abi, “abdestim” diyor da başka bir şey söylemiyor, “Allah Allah” diyerek.
Kurs bu şekilde başlamış ve bitmişti.
Bekir abi bu akşamı bitiriyordu “son sözleriniz” diye sorarak, ben Mustafa Cabat hocaya ne
kitabı okuduğunu sordum, o da;
-Kitap değil de müdürüm dedi, Ebubekir Sifil, Cübbeli’ye bir video hazırlamış, cevap olarak,
sabaha kadar ona takıldım. O neydi Sözcü Gazetesi yazarlarının cenazesi meselesi mi, dedim, yok sen
Sofuoğlu ile karıştırıyorsun dediler, halbuki Sofuoğlu “fuhuş yuvası” demişti. Neyse ney de Cabat
hoca:
-Gazali’de mevzuu hadis var demiş Ebubekir Sifil hoca, Cübbeli’de falan filan deyince,
Ebubekir Sifil hoca kızmış ki, ben Gazali’ye durup dururken eksiklik atfeder miyim senin sağa sola
ettiğin gibi, adamın kendisi söylüyor, mevzu hadis olabilir diye, sen kendine bak Cübbeli! Diyor...
“EMMİOĞLU”
Papa Françesko’nun 5 Martta başlayıp üç gün süren Irak ziyartinde Kürt Mesut Barzani böyle
söylemiş:
-Yahudiler bizim emmioğlumuz...
Mutafa Cabat diyor ki; “eğer tercüman doğru tercüme ettiyse, bu Mesut Barzani tam böyle
söyledi.” Hoca konuşmasına kimin için söylediğini anlamadığım ama Barzani’ye de, Papa’ya da
oldukça yakışan bir ifadeyle “Cıfıt Yahudi” dedi.
13 Mart 2021 Cumartesi akşamı yerli “Big” programından telefonla Özer abi de katıldı, Bekir
abi ve Mustafa Cabat hoca ile görüştük.
Özer abi, sembolizmi okuduğunu-incelediğini, Ahmet Haşim’in sembolizmin öncülerinden
olduğunu anlatıyordu ki, ne oldu ben kaçırmışım Celaleddin Harzemşah’ı anlatmaya başladı. Mustafa
Cabat hoca da Kahramanmaraşlı stratejist Abdullah Çiftçi’nin, yahudi para baronlarının insanlığı çip ile
nasıl esir alacaklarını video konferanslarla açıkladığını anlattı.
Benim Özer abiye, Papa’nın Irak ziyaretini nasıl yorumlamak gerekir, sorum üzerine Özer abi:

-Vatikan ile Şia bir birbirlerine çok uzak değiller, hatta aynı köke bağlılar, dahası, Kürtler için
Türkiye’den umutlarını kaybettiler ve Suriye’yi feda edecekler, yani Akdeniz’e açılmaları hususunda,
İsrail de yönünü iyiden iyiye Türkiye’ye dönecek, buna mecburlar.
Katoliklerin tarihinde ilk defa Irak’ı ziyaret eden Papa olan Françesko, Bağdat’a indiği ilk
dakikalarda “Irak’a hac için geldim” ifadelerini kullanmış. Bağdat’ta en- Necat Kilisesi’ne giden ve ayin
yapan Papa’nın ikinci ziyaret ve ayin noktası Hazreti İbrahim’in doğduğu Ur antik şehri oldu. Necef’te
Şia Sistani ile görüşmesine “Hepiniz kardeşsiniz!” diye başlıyor ve Ur’da da, “Buralar tek tanrılı üç
dinin babası İbrahim’in toprakları!...” diyor.
Bu konuşmaların bir tamamı bana Fetoşu hatırlatıyor, dayanamıyorum... Ancak, Iraklı Sünni
Şeyh Ahmet hocanın tavrı hislerime açık şekilde tercüman oldu, basına yansıdığına göre:
Tertip komitesi, Papa gezisi öncesi Irak’ın en yüksek dinî otoritesi olan Reis el-Mücemma el-
Fıkhi es-Sünniy (Diyanet İşleri Başkanlığı) Başkanı olan Şeyh Ahmet Hassan et-Taha’yı aradı. Papa’nın
temasları ile ilgili program hazırladıklarını ve Papa ile Şeyh arasında da bir görüşmenin yapılmasını
planladıklarını söyledi.
Şeyh Ahmet bu teklifi tereddütsüz reddetti. Katolikler’in Ruhani lideri ile görüşmeyeceğini
söyledi. Bu gelişme üzerine Cumhurbaşkanı Berham Salihi, Şeyhi doğrudan aradı ve en azından
Cumhurbaşkanlığındaki karşılamada protokolde yer almasını rica etti. Salihi, bu görüşmede Şeyh
Ahmet’e Irak’ta bulunan tüm din temsilcilerinin Saraydaki görüşmeye katılacağını ve kendisinin de
katılmasını istediklerini iletti.
Şeyh Ahmet Hassan et-Taha, Cumhurbaşkanı’na verdiği cevapta, Papa buraya Mekke ve
Medine’nin yerine yeni bir dinî merkez inşası için geldi. Nasiriye-Ur, bu dinin merkezi hâline
getirilecek ve halkımızı yanlış bilgilerle aldatılacak. İbrahimi dinler, dinlerarası diyalog, barış ve
kardeşlik temalarının ardında bu niyet saklı. Ben bu ziyaretin fitne ekme amaçlı olduğuna inanıyorum’
sözleriyle Papa ile görüşmeyeceğini Cumhurbaşkanı Berham Salihi’ye de tekrar etti.
Şeyh Ahmet Irak’ta en yüksek Sünni otorite olan Reis el-Mücemma el-Fıkhi es-Sünniy’in
başkanlığından önce de Maliki yönetimine sert eleştirileri ile bilinen bir isim. Özellikle Maliki
döneminde Irak’ta her geçen gün artan Tahran etkisini eleştirmiş ve ülkenin ABD işgali ile birlikte
İran’ın da siyasî ve dinî tasallutu altına alındığı yönünde yazılı ve sözlü açıklamalarda bulunmuştu.
Papa daha sonra Musul- Havuş el-Bayia ve Erbil-Hariri Stadyumunda da birer ayin düzenledi.
Irak Türkmen Cephesi Başkanı ve Irak Milletvekili Erşat Salihi de “Papa’nın gezisi Ur merkezli yeni bir
özerk bölge planının parçası” değerlendirmesinde bulunmuştu. Erşat Salihi, Musul şehri sınırları
içerisinde ilan edilecek bölgeye Ninova Hristiyan Özerk Bölgesi isminin verileceğini ve ABD-NATO
tarafından güvenliğinin sağlanacağı bilgisini paylaşmıştı.
Bekir abi, bel fıtığından yeni ameliyat olmuştu, bir de telefonla görüntülü görüşmede kâh ses
kesiliyor, kâh görüntü, velhasıl bu hal ve şerait içinde yeniden görüşmek üzere selâmlaşıp ayrıldık!...
TİK-TOK...
2 Nisan 2021 Cuma akşamı, yılbaşından tam üç ay sonra hostluğunu yine Cafer beyin yaptığı
zoom programından çevrimiçi oturma yaptık. İbrahim abiyi saymazsak, kadro tamamdı.

Bir ay kadar önce Bekir abi bel fıtığından ameliyat olmuştu, soranlara;
-İyiyim ama biraz daha zamana ve duaya ihtiyaç var, diyor.
Hal hatırdan sonra, Mustafa Tekelli, Cabat hocaya biraz kilo mu aldık hoca diye takıldı, cevap
netti,
-Evet, tam beş kilo aldım.
Ama bu kadar, hep birbirimize bakıp duruyoruz, nihayet Bekir abi, bir mesele yok mu, diye
sessizliği bozdu ve Mustafa Cabat hocaya tik-tok’u sordu;
-Biraz seviye düşük mü ne Mustafa, dedi, sen de çok kullanıyorsun, nedir bu tik-tok?
-Küreselcilerin yeni üssü Çin’in dünyayı izleme istasyonu abi…Bizdeki kullanıcıların çapından
kaynaklanıyor düşük seviyesi.
Mustafa Tekelli, artık dünyanın kontrolünün bu şekilde yapılmaya çalışıldığını, insanlarda
beynin yönlendirilmesine önem verildiğini söyleyerek Cabat hocaya bu çalışmaları takip edip
etmediğini sordu.
“Dinliyorlar, bu kesin” dedi Mustafa Cabat, “bizim evde kedi var, ne zaman elime telefonu
alsam kedi maması reklamı gönderiyorlar...” M. Tekelli;
-Yapay zekâyı unuttun Cabat hoca dedi, kilonun yanında yaşlanıyor muyuz ne dedi. Ben de
“Hocanın tarzı bu” dedim, “kendisi hoca olduğu için dinleyene söyletmek istiyor, talebeyi uyutmuyor,
kaldı ki, akşama kadar dünyayı dolaşıyor internette, bu konuları araştırıyor, unutması mümkün
değil...”
“Peki” diyerek Mustafa Tekelli, “yeni bir konu da açmış olmak üzere İstanbul Sözleşmesine
gelmek istiyorum, bir şeyler söyler misin Cabat hoca?” dedi.
Cabat hoca; “Lbgt,” dedi, “Abdurrahman Dilipak” dedi, “AKP” dedi, “Mahkeme” dedi. Daha ne
desin, Ağalar imzaladı, Ağalar çekildi. İmzalarken o kesim lâzımdı, çekilirken bu kesim, siyaset böyle
bir şey zahir kime ne diyeceksin?
Bu arada Bekir abinin telefonu çaldı, izin isteyerek canlı yayına açtı telefonu:
-Abi hayırlı akşamlar, ben Fatih (bilmem ne camisinin imamı) Nasıl oldunuz iyisinizdir inşallah?
-Sağol Fatih, daha iyiyim.
-Abi sizi bir yardım hususunda rahatsız ediyorum, ben imam lojmanına bakım - tadilât
yaptırdım, masrafın da 5500 lirasını cebimden harcadım, kalanını da sizden rica ediyorum.
-Nedir o kalan Fatih?
-7200 lira. (tam böyle bir rakam, sekizbin ikiyüz de olabilir...)
-Fatih bir bakayım, sana dönerim...

Görünüşte böylesine sade ve anlaşılabilir bir olay anladığımca, bütün bir oturmayı
kontrpiyede bıraktı. Öyle ki, Osmanlı ekonomisinin tarihini araştıran, bunun anlaşılması için kitabının
içinde on beş sayfa ayıran ve bu on beş sayfa izah için on sene araştıran, düşünen bir adam; son
dönemlerde Ak Parti iktidarınca büyük ödüllere lâyık görülen Mehmet Genç hocanın ölümü bile güme
gitti. Mustafa Tekelli bu kadar açıklayabildi...
İki yıl önce bir televizyon sohbetinde Mehmet Genç hoca diyor ki; “Batıda insan ekonomi
(kapitalizm) için vardır, Osmanlıda ise, ekonomi insan için.” Bu tespiti, Osmanlıyı araştıran batılılar
yapamamış ancak, ‘Hayret, Osmanlıda dilenci yok...’ diyebilmişlerdir.”
Hayrettin abinin okuduğu aşr’dan sonra yine Mustafa Tekelli, Bekir abi ve Abdullah Gül beyle
birlikte Kayseri İstasyon Caddesinde bir çay bahçesinde (tarif Venedik gibi) Abdullah beyin
İngiltere’deyken arkadaşlarıyla oynadıkları “Şimdi sen ayıkla” adını verdikleri bir oyundan bahsetmiş
olduğunu, “Hatırlar mısın Bekir abi?” diyerek söyledi, yani arapça bir metnin içine Kur’an- ı Kerim’den
bir ayet koyuyorlar ve diyelim Ürdünlü, Kuveytli arkadaşları bu ayeti seçip çıkartıyor.
Kur’an- ı Kerim’in gücü diyor Mustafa Tekelli. Hele ki âyeti görebiliyorlarmış, diye geçirdim
içimden ben de!...
Vaziyet böyle de, acaba;
“Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor,
Mekânı bir satıh, zamanı vehim,
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.”
derken rahmetli üstad Necip Fazıl, Osmanlıyı da Batıyı da bilirdi muhakkak da, hangi düşünceyi, fikri
bu şekilde söylemiş olmalı, muradı neydi?
Anlaşılan bu tiktok daha çok su kaldırır gibi...

KAYSERİ EĞİTİM VE KÜLTÜR VAKFI YAYINLARI
(KİTAP)
1- İki Kavram Analizi(Laiklik/Aksiyon)-Mustafa CABAT
2- Evsa –Mustafa ÖZER(2.Baskı2012-şiir)
3- Düşüşten Sonra–Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Deneme)
4- Sis ve Selva –Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Şiir)
5- Çağrı Sayfaları –Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Şiir)
6- Sanat ve Aksiyon İçinde
Bir Portre Denemesi–Mustafa ÖZER(2.Baskı 2012-Deneme)
7- Ses ve Heves–Mustafa ÖZER (2.Baskı 2012-Şiir)
8- Şapkamda Saklanan Azrail –Mustafa ÖZER (2012/Şiir)
9- Birlikte Ayrılmak –Mustafa ÖZER (2012/Şiir)
10- Çalakalem Çiçekler –Mustafa ÖZER (2012/Şiir)
11-Düşüşten Sonra-2 –Mustafa ÖZER (2012/Deneme)
12-Necip Fazıl ve Büyük Doğu-Ali BİRADEROĞLU(2012-Deneme)
13-Gönüldaşlarımıza Mersiye (2013-Biyografi)
14-Siyasi Bir Tavır Olarak BÜYÜK DOĞU- Mustafa ÖZER(2013- De-neme)
15-Tarih Üzerine/1 -Ali BİRADEROĞLU (2013- Deneme)
16-Tarih ve Değişim-Ali BİRADEROĞLU (2013- Deneme)
17-Düşünme Üzerine-Ali BİRADEROĞLU (2013- Deneme)
18-Oportünist Değişimin Aktörleri-Ali BİRADEROĞLU (2014- Deneme)
19-Tarih Üzerine-II (Trajik Sevinç)- Ali BİRADEROĞLU(2015- Deneme)

20-Muzdarip- Mustafa ÖZER (2015-Şiir)
21-Sığ Kıyıdan-Mehmet KASAP (Biyografi)
22- Oportünizmin İtham ve İlzâmı-1- Ali BİRADEROĞLU(2015-Deneme)
23- Errisaletülledüniye-İmam-ı GAZALİ –(tercüme-Ergün TELİS)
24- Meliklere Altın Nasihatler İmam-ı GAZALİ (2016-tercüme- Ergün TELİS)
25-Düşüşten Sonra-III Mustafa ÖZER (2016/Deneme)
26-Mektubat-ı Rabbanî-İmam-ı RABBANÎ(2017-Tercüme)
27-Bizim Oturma-1 –Mehmet KASAP (2017-Deneme)
28- Vefeyat ve Mersiye (2018-Biyografi)
29-Yavuz Sultan Selim Divanını Türkçe Söyleyiş Mustafa ÖZER (2018/Şiir)
30-Sofrada Usul (Zeriatüt-taam) Abdürrezzak bin Mustafa(2019-Tercüme Ergün TELİS)
31-Akaidi Ömer Nesefi-Tasavvufun Hulasası-Errisaletül Velediyye (2019- Tercüme Ergün TELİS)
32-Deneme Tahtası Galip BOZTOPRAK (2019-Deneme)
33-övülen ve yerilen AHLAK Hüseyin el –Kasir(2020) tercüme-Ergün TELİS
34-Dörtyüz Güzel Söz Emir Pir Mehmed İbn-i Abdülvehhab (2020) tercüme-Ergün TELİS

(DİJİTAL)

1-Konferanslar(Necip Fazıl KISAKÜREK-Kendi sesin-den//Ayasofya,İman ve Aksiyon, Dünya bir İnkılap
Bekliyor/ 12cd)
2-Konferanslar-2(Necip Fazıl KISAKÜREK-Kendi sesinden//Batı Tefek-kürü ve İslam Tasavvufu,Tiyatro
ve Tesiri,Komünist İhtilali / 12cd)
3-Sesli Kitap (Çöle İnen Nur- Necip Fazıl KISAKÜREK)- okuyan Emin Baykırkık

Başkan'ın Mesajı
Aidat Borcu Sorgulama
Köşe Yazıları
Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa Özer (özer Koç)

Ahmed ceemal El Hamevi

Prf.Dr.Serdar demirel

N.Mehmet Solmaz

Mustafa Özer (özer Koç)

Mustafa Miyasoğlu

Mustafa Ekinci

Galip Boztoprak

Şeyma Kısakürek Sönmezocak

Mustafa Kanlıoğlu

Mustafa cabat

Ebubekir Sifil

Ali Biraderoğlu

İbrahim Ulueren

Mustafa Özer (özer Koç)

Ali Biraderoğlu

Mustafa cabat

Günlük Gazeteler
Sponsorlarımız

Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı

© Copyright 2020  V4.1 Tüm Hakları Saklıdır. | Vakıf Sitesi


Top