Aralık 11 2018 17:01:16
Ana Menü
· Giriş
· Dosyalar
· Karikatürler
Çevrimiçi Kullanıcılar
· Çevrimiçi Ziyaretçiler: 1

· Çevrimiçi Üyeler: 0

· Toplam Üye Sayısı: 1
· En Yeni Üye: admin
BİR EDEB MEKTEBİ OLARAK BÜYÜK DOĞU/ Mustafa ÖZER
Çağdaş batı düşünürleri teknik karşısında mazoşik histeri nöbetlerinden kurtulmuşa benziyorlar. Evrenseli kavramakta, hem aklı, hem de biriken akıl ürünleri ile bu ürünlerin nesnel sonuç değerlerinde belirleyicilik öne çıkmaktadır.
Önce nesneyi üreten, özneyi esir alan, daha sonra da tekniğin kendinden eksilttiği değerlerin intikamını, o tekniği bilmeyen yoksul halklardan ve yığınlardan çıkarmak isteyen sefil ve sakil düzey elbette ki batıyı çok geriyordu. Bu gerginlik 21 y.yılın başlarından bu yana gevşemiş, evrensele daha açık hale gelmiş gibi görünüyor. Paylaşımcı ve yardımcı olmak isteğini düştüğü çukurdan çıkma isteği olarak anlayamaz isek hem batı ve hem de batının ürettiği değerleri kullanan tüm dünya daha kötüleşecek gibi duruyor.
Batı, Ural dağlarının ve İstanbul’un boğazları ve Süveyş kanalı ile ayrılan dünyanın, duvarın ötesi olarak değerlendireli beri neredeyse iki asır geçti. Bu duvar çarlık Rusya’sı ve Türklerin yönetimindeki Devlet-i Âl-i Osman tarafından korunuyor ve İskender’e özenen batıya doğu ülkelerine vize çıkmıyordu. Batı öncelikli hedef olarak bu iki ülkeyi hedef alarak sömürgeciliğine politikalar aradı durdu. Tabiatın tüm zalimliklerinden derlediği metotlarla ve tekniklerle Batı, Doğu’nun bu muhkem duvarını çatlattı ve hastalıklı hale getirdi. Medeniyetlerini yerle bir etti, her tür hastalığı acımasızca yükledi. Sonuçta yukarda anılan iki asil devlet insanlığa çok hizmetler edeceği bir evrede yok edildi, değerleri yağmalandı.
Rus Çarlığının yerine onlarca etnik ve dininin mensupları bir federasyona zorlanarak Sovyetler kuruldu. Sovyetlerin bir asır geçmeden devleti değiştirme ihtiyacı doğunca “bakiyeler” hep hastalandığı ortaya çıktı, sonuç kaba bir teknoloji, ahlaktan yoksun bir votka şişesi her şeyi anlatmaya yetti.
Devlet-i Aliyye’nin yerine kurulan, Balkanlar ve Kafkaslar Sovyetlere, Ortadoğu unsurları petrole sarılarak ırkçılığa teslim edildi. Türkiye ise malum sonuç, içerisinde yaşıyoruz. Hala İttihat-Terakki zihniyetiyle aldanıp duruyoruz. Dini inancımız, mezhebî yapımız, etnik anlayışımız hep Kemalist elitin, olumsuzlaştırdığı yapı içerisinde, belgesel ve yüzeysel içlemiyle içler acısı sürüyor.
İttihat-Terakkinin Namık Kemal’lerle başlayan Devletine ve Milletine tuzak kurma keyfiyeti zamanla, içerde örgütleşmeğe ve yurt dışından destek bulmağa başladı. Devleti olmadık zamanlarda Padişahını öldürmek dahil komplolarla baş başa bıraktılar. Azınlıkları kışkırtan batıyı ödüllendirmek ve bahanelerine cephe açmak için her yola saptılar. Abdülaziz’in öldürülmesi, Abdülhamid II’nin tahttan indirilmesi hep İttihat-Terakki’nin iyi niyetiyle yapılmış gibi gösterildi. Hatta Tevfik Fikret Devlet Başkanı Abdülhamid Han-ı Sani’nin öldürülmek maksadıyla arabasına düzenlenen bombalı saldırıya maşalık eden Ermeni vatandaşı için “attın, attın yazık ki vuramadın” diyecek kadar alçalmasını bugün aklı selimle değerlendirebiliriz.
Yıllarca Cumhuriyetin kurucu kadrosu İttihatçıların bu ihanetlerini şirin göstermek için Milli Eğitim Bakanlığından İçişleri Bakanlığına kadar, askeri ve polisiye tedbirlerle neler yaptıklarını, geri kalmışlığımızın tarihi özetlemektedir. Birkaç yıllık düzgün kalkınma planıyla ne hale gelindiğini gördükten sonra insan nasıl heba olan yıllarına acımaz, yanmaz.
Bu noktada Necip Fazıl “Tek ve Türk gibi” kalarak elde kalan Anadolu kalesinin temellerini bulup çıkarmak, asliyetine iade etmek ve tarihi çapulcuların, hırsızların, yağmacıların, sahte kahramanların, goygoycuların, ahmakların, gafillerin, kalabalığa bel bağlayanların elinden almaya çalıştı.
Büyük Doğu adıyla özetlenecek bu mücadele asil Türk milletinin asliyetine iadesi itibarını kazanmak için bir şeref kalkışmasıydı. Kafaları karışmış, dili bozulmuş, inancı ilmek ilmek sökülmüş ve nefsaniyetçilerin alçak mikroplarına açık hale getirilmiş konumda idi. Üstelik bu sinsi planlar batının aklıyla, devletin eliyle işleniyordu. Devleti eleştirmek yasak, devletlüleri eleştirmek ise mezarlık sessizliğine terk ediliyordu. Askeriyesi, Adliyesi, Maarifi, Polisi, hatta muhtarları bile bir zulüm makinesi haline getirilmiştir.
Başlangıçta söylediğimiz gibi batı korkularından sıyrıldıkça doğudan zalim elini çekmek yerel işbirlikçileriyle de munis hale gelebiliyorlar.
Necip Fazıl bu hürriyet ortamını çok gözlemişti, lakin faydalanmak kısmet olmadı. Bir asırdan fazlaca mahkumiyet cezası uhdesinde kalarak Bekâ’ya göçtü.
Büyük Mazlumlar, Namık Kemal, Son Devrin Din Mazlumları, Ulu Hakan Abdülhamid Han, Büyük Vatan Dostu Vahidüddin Han, Sahte Kahramanlar, Yeniçeri, Peygamber Halkası, Veliler Ordusu, Moskof isimli bir çok eseriyle tarihin bilinenlerini ve bu bilinenlere bağlı kalarak yalanlarını sürdürenleri sahte suratlarını teşhis etmiş ve etmemizi temin etmiştir. Türkiye’de tarih ve tarihçilik Necip Fazıl’a ilim adına, gerçekçilik adına, inanç adına, doğru aşkına çok çok borçlanmıştır. Umarız ki, Necip Fazıl Kısakürek, etik ve estetik olduğu kadar teknik ve aklî melekelerimize tesir edişinden ötürü, intikama konu olmaz. Ve O büyük kişilik siyasilerin basit tüketim ve zevzeklik malzemesi olmaz.
Büyük Doğu Mektebi, inancın bütün şubeleriyle, tekvinatın bütün asliyetiyle yaşama sevincinin olanca derinliğiyle anlaşılması yolunda, Türkiye’nin aslî ve geçmişten geleceğe bugünden geçen en güzel yorumudur.
Dileğimiz “pörsümez yeni”nin ilelebed yaşamasıdır.
“Yol O’nun varlık O’nun gerisi hep angarya
Yüzüstü çok süründün ayağa kalk Sakarya.”

Yorum
Henüz yorum yazılmamış.
Yorum yaz
Yorum göndermek için lütfen üye girişi yapın.
Oylama
Sadece üyeler oylayabilir.

Lütfen Üye olun ya da Üye girişi yapın.

Henüz bir oylama yapılmamış.
Üye Girişi
Kullanıcı Adı

Parola



Parolanızı Mı Unuttunuz?
Buraya Tıklayın
Sayfa oluşturulma süresi: 1.11 saniye 171,307 Tekil Ziyaretçi