Şubat 23 2018 00:49:38
Ana Menü
· Giriş
· Dosyalar
· Karikatürler
Çevrimiçi Kullanıcılar
· Çevrimiçi Ziyaretçiler: 1

· Çevrimiçi Üyeler: 0

· Toplam Üye Sayısı: 1
· En Yeni Üye: admin
KAHVE FALI / Mehmet KASAP-Mimar
NewsBu yazı, Mimarlık dergisinin 386. sayısında yayımlanan Prof. Dr. Ali Uzay Peker'in “AKP Döneminde Rövanşist Mimari” başlıklı yazısında geçen “rövanşist, mimari, soylulaştırma, muhafazakâr, iktidar, vb” kavramları İslâm bağlamında anla ma mak gerekliliğini vurgular.

Okumanın zor olacağını düşünenler için kanaatimizi baştan söyleyelim; “AKP Döneminde Rövanşist Mimari”de (yazı) dile getirilen tüm argümanlar mahalle kahvehanesinde ayaküstü baktırılan kahve falından başka bir anlam ifade etmemekte. Malûm kahve falında önemli olan fal bakanın, baktıran hakkında, özellikle medenî durumu başta olmak üzere sosyal ve ekonomik bakımdan veya daha ne türlü olabilirse sevdâlıklar, DNA dahil, çoluk çocuk vs her türlü bilgi sahibi olması veya söylenenlerin zorlanmayacak şekilde en azından yakıştırılabilmesi için gereklidir.

Bu bakıma “yazı” oldukça zengin. Bu kadar zenginlikte araya sıkışmaması veya bilinçli bir mantık atlatmasına gelmemek açısından “rövanşist mimari” ve “İslam Mimarisinin” irdelenmesi doğru olacak sanıyoruz...

Basit bir soru ile başalayalım; İmparatorluğun bütün dönemlerinde Saray hizmetinde bulunan mimarlar ve onların eserleri bilinmektedir. Peki özgün Mimar Sinan eserleri ve Sultanahmet Camii'nden sonra (İmparatorluğun son dönemlerinde) etkisinde kalınan barok ve ampir üslûp, kimin kiminle rövanşı sayılacak?

Tophane'de Nusretiye Camii, baroktan ampire geçişi gösterir; 1853'te Hacı Emin Paşa ve Serkis Balyan tarafından yapılan, Barok ve Ampir üslûplarının karışmasından doğan Dolmabahçe Sarayı ve 1854 tarihli Ortaköy Camii örnekleri Nusretiye'den sonra gelir. Ayrıca Mahmud II türbesi, Sultanahmet'te Divanyolu üzerinde Cevri Kalfa mektebi, Topkapı Sarayı içinde bazı binalar ve Alayköşkü bu devrin eserleri arasına girmektedir.

“Babası Abdülmecid'in o soylu mimari eseri Topkapı Sarayına ve Bağdat Kasrına bitişik olarak yaptırdığı, böylece şahsiyetimizin Batıya teslim edilişinde ilk vesikayı mekân çerçevesinde verdiği Mecidiye Kasrı ve arkasından Dolmabahçe Sarayı ve onların soylu Batı Mimarisinde de piç diye tanınan kokona donu işlemesinden farksız (Barok) ve (Rokoko) biçimleri, bir de bu biçimlerin merkezinde, harem ağaları, harem dilberleri ve kurnaz vezirler elinde kukla padişahlar, Abdülhamid'e ne kadar giran gelmiş olmalı ki, ilk şahsiyetini, hemen Yıldız sırtlarına tırmanmak ve orada, çoğu sade ve ahşap köşklerde yuvalanmakla gösterdi.”

Osmanlının son döneminden küçük bir kesit verdikten sonra gelelim Cumhuriyete; Cumhuriyetin ilk mimarları da Osmanlıdır. Almanya'da okuyan mimar Kemalettin ve Paris'te okuyan mimar Vedat'ın yeni bir üslûp (Neo Klâsik) oluşturma adına eserlerinde dini mimariden sivri kemer, mukarnaslı başlık, kubbe, çini kaplama benzeri klâsik unsurların kullanıldığı bilinmektedir.

Cumhuriyetin ilerleyen yıllarında (1930'lardan sonra) Sedat Hakkı Eldem, Emin Onat gibi Türk Mimarların yanında çoğu faşist/nazi Avrupa ülkelerinden kaçan/gelen/davet edilen mimarların (Giulio Mongeri, Erns Egli, Bruno Taut, Herrman Jansen, Clemens Holzmeister, Paul Bonatz vd.) eserlerine bakıldığında, simetriye önem vermeleri ve anıtsal olmaları (İ. Ü. Edebiyat Fakülte binası. Pembe Köşk, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, TBMM binası vd.) dönemin totaliter rejimlerinin mimari özelliklerini taşısa da saçaklar, pencereler gibi bir takım mimari ögelerinin Osmanlı'ya referans verdiği görülmektedir.

Cumhuriyetin ilanı ile Şeriat hükümlerinin uygulamadan kaldırılması, lâikliğin kabul edilmesi, lâtin alfabesine geçiş, kılık kıyafet uygulamaları ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu vb uygulamaların Osmanlının reddi anlamına geldiği açık. Böyle flu bir ortamda mimari nasıl gelişirse o şekilde kendiliğinden gelişen, daha doğrusu yöneticilerin hışmından çekinen, kararsız bir yapılaşma, mimari. Ne Osmanlı'dan “rövanş” alacak mimari bilgi birikimi var, ne de mimar!... Aksi bu döneme paye vermek olur...

Bu sıralar kentleşmeyi ve sivil mimariyi yönlendirecek yasal düzenlemeler yeterli değil, yok. Yüzyılın ortalarından itibaren kabul edilen kentleşmeye, imara ve gayrimenkul rantına yönelik yasalar (5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 6785 (3194) sayılı İmar Kanunu, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu vb) planlı kentleşme, yaşanabilir, sağlıklı çevre oluşturmak gibi amaçlarından çok, sermayenin köpürtülmesini sağlamıştır.

Sermaye bu; acı biberi önce yedirir ağlatır, sonra ne diyelim, yeniden yedirir ağlatır!

Serbest piyasa ekonomisine geçiş sürecinin kentsel politika ve oluşumları, kentlerde çizilen sınırın ötesinde ne kent ne köy oluşan yerleşim bölgesini gözardı ettiği bir yana, yeri gelince pratiklerini hiç tanımadığı bu bölgede/gecekondularda yaşayan insanların geleceklerine yönelik iyileştirme/düzeltme/çözüm yapmayıp, dahası değişik yasal düzenlemelerle ellerinde olmayan paraları da alarak, tüm eylem ve söylemlerinde onları şirin mi şirin gösterme iki yüzlülüğünün bir sonraki adımı, vicdanları fotoğrafçı camekânlarına dönmüş siyasiler/mimarlar elinde bu defa aynı amaca hizmet eden ama farklı kesimin (yazıda AKP) tepe tepe kullanacağı bâkir kent bölgeleridir.

Tevekkeli, Cem Karaca taa o zamanlardan söylemiş, adamın boğazında düğümlenip duruyor; “Duvara astığın çorapların sahibi geldi / Üstüne oturduğun kilimin sahibi geldi...”

Mimarinin İslâmîliğine gelince; İslâm'ın dinsel mimarlık gibi bir kompleksi olabilir mi? “İki kavram evrensel olarak, birbirine fena halde karıştırılıyor, hatta birbirinin yerine kullanılıyor: İslâm Mimarisi (İslâmic Architecture) ve Müslüman Mimarisi (Muslim Architecture). Bizde Müslüman Mimarisi terimi ile hemen hiç karşılaşmazken dünya literatüründe “Muslim Architecture” terimine sıkça rastlanmaktadır ve genellikle doğru kullanılmaktadır. Yani, Müslümanların ortaya koyduğu mimarlık! Bu mimarlık 'doğrusuyla yanlışıyla bir mimarlık'tır, İslâm'a izafe edilemez. İslâm Mimarlığı (İslâmic Architecture) denildiğinde ise İslâmi temel kaynaklarda (Kur'an ve Hadis) tariflenen mimarlığın anlaşılması gerekir. Bu kaynaklarda, beklenen anlamda, açık seçik bir 'mimari kılavuz' bulamayız. Ama bir çok ayet ve hadis'te mimarlığı, daha geniş bir ifade ile “fiziksel çevrenin şekillendirilmesini” ilgilendiren emirler, tavsiyeler, öğütler, imâlar vardır. İslâm'ın önemli ilkelerinden üçü: tevazu, israftan kaçınma (tasarruf) ve dürüstlüktür. 'Dürüstlük'ü burada, eldeki malzeme ve teknolojinin kullanılış ve yansıtılış biçimi bağlamında kullanıyorum. Siz betonarmeyi yığma taş üslubuyla kullanır, bakıldığı zaman da yığma taş zannettimeye çabalarsanız, bu çabanıza İslâmi bir çerçevede yer bulamazsınız. Amaç ibadet mekânı düzenlemek iken 'dosta, düşmana nispet' havasına kapılır, 'ihtişam'a yönelirseniz, çağın içinde nasıl yer bulunur bilemem ama, İslam'da buna yer bulamazsınız. Bir cami yapısının, veya herhangi bir yapının, çağdaş mimarlık dilinin 'gramerini' onun 'kabuğunda' değil ruhunda aramak gerekir. Bu arayış tek başına mimarları veya sanat tarihçilerini aşar.”

Öte yandan AKP iktidarınca mimarlık adına yapılanın/yapıldığı söylenenin mimarlık amaçlı olmadığı gibi hele hele İslâmi olamayacağı yukarıda açıklandı. Yapılan Uğur Tanyeli'nin de söylediği gibi gündem saptırmak ve iktidarın sürdürülmesi.

“Sadece Ankara’daki Başbakanlık / Cumhurbaşkanlığı Kompleksi bile yeterince örnekleyici. Alelade ve beceriksizce tasarlanmış bu dev yapı inşa sürecinden başlayarak bir gündem başlığı yarattı. Aynı sözler sadece birkaç ay önce kamuoyunu meşgul eden ‘Ankara kent kapıları’ adlı çocuksu yapı programı için yinelenebilir. TOKİ’nin geleneksel kentsel kimliği yeniden üretme amaçlı tasarlama ve yarışma açma etkinlikleri de farklı değil. Hepsinde ortaya konan mimarî ürünleri aşağılamak, gülünçleştirmek, çelişikliklerine işaret etmek çok kolay. Örneğin, dilinden İslamiyet’i düşürmeyen bir iktidarın nasıl olup da Ankara kent kapılarında tebdil-i kıyafet etmiş Roma zafer takları imgeleri kullandığını sormak mümkün. Oryantalizm’in Saidçi yorumlarına müracaata fazlaca meraklı olanların o kapılardaki ilkel oryantalizmi nasıl görmediğine şaşırmak da zor değil. Tevazunun erdemlerinden söz edenlerin tasarımsal ve ekonomik aşırılık merkezli bir mimarlık düşlemeleri çelişkisini teşhis etmek de kolay.

“Bu AKP oyuncakları mimarî nefaset veya muhafazakâr kimlik politikaları veya ahlakî idealler bağlamında yaşamsal veya ciddiye alınabilir değiller ki, onların terimleriyle yorumlanabilsinler.

“O yüzden, Taksim’e çoktan unutulmuş bir topçu kışlasını yeniden inşa ettirmek için ülke ölçeğinde kavga çıkartmanın rastlantı olduğunu düşünmek safdillik olur. Orada da, tıpkı yukarıda sıralanan diğerlerinde olduğu gibi, inşa edilenin veya edilmek istenenin özgül olarak fazla önemi yok. Önemli olan, bu mimarî girişimin ülkeyi yönetenin elinde tuttuğu iktidarı yeniden üretmesini ve bunu olabildiğince sert biçimde dışavurmasını sağlamasıdır. Bu lumpen-siyasetinse, mimarlıkta lumpen-tarihselcilik üretmesinden daha kaçınılmaz hiçbir şey yok. Hatta gerekli de…

“Özetle, Ankara’nın Disneyland kapıları veya Sultanahmet taklidi Çamlıca Camisi veya korkunç mimarîsiyle Cumhurbaşkanlığı Kompleksi her şeydir de komik değildir. Bize mimarlık aracılığıyla ideolojik, siyasal bir dehşet uygulamak için varlar ve bunu başarıyla yapıyorlar.”

Yazı'da kahve fincanına koyulan “Surda açılan gedik” ve “yıkılan Kayseri kent merkezi” var ki hakikaten evlere şenlik!

Büyük Doğu dergisinin 10 Ekim 1947 günlü 67. sayısında “Surda Açılan Gedik” adlı şiir yayımlanmış ve şiirin hemen altında yer alan Necip Fazıl'ın “Gençliğe Hitap” yazısında bu şiire şu şekilde atıf yapılmıştır:

“Genç adam! Zindandan geliyoruz! ... Genç adam! Aç kollarını öpüşelim! Başımıza şu veya bu geldi ama biz delinmez sanılan yalan ve küfür hisarı üzerinde ilk gediği aştık ve senin yaşındaki soylu çocukların 'yaşasın adalet!' çığlıkları içinde beraet ettik. Zafer diye buna derler! Artık bir daha bu gediğin kapatılabileceğini sanma!”

1980'li yıllar ülke genelinde günümüzde de olduğu gibi liboşî pohpohlamalarla kentlerin kendini gösterme çabasına girdiği bir dönemdir. Meydanların kentlere kimlik verdiği, bu dönemde büyükşehirlerin kimi vicdanını fotoğrafçı camekânlarına döndürmüş postmodern mimarlarınca kim bilir kaç belediye başkanına anlatılmıştır?

“Çetinbulut başkanlığı döneminde yapılan ilk imar uygulamalarından biri, söz konusu plandan önce gündeme gelmiş olan Bürüngüz Camii'nin önünün açılmasıdır. Kararı daha önce (1981'de) alınmasına rağmen, dükkan sahipleriyle belediyenin davalı duruma düşmesi nedeniyle bir türlü gerçekleşmeyen bu iş, Çetinbulut'un önerdiği “Kavuncuvari” bir anlaşmayla (dükkan sahiplerine kentin başka yerlerinden arsa verilerek) 1985'te gerçekleştirilmiş ve eski binalardan oluşan ada kaldırılarak (Cumhuriyet Meydanı'nın batı kanadında yer alan) caminin önü meydana dahil edilmiştir.”

Bir başka Sanat Tarihi hocası anlatmıştı; üniversitenin ilk yıllarında yardımcı bir ders sınavında hocası ona, “arkeolojinin hangi dönem ile ilgilendiğini” sorar. Bizim hoca diyor ki, şöyle uzunca bir süre düşündüm veya düşünüyor gibi yaptım, yani durdum durdum ve “milâttan önceki dönem ile”, dedim... Düşünme süresi ile verilen bu büyük yanlış cevabı orantısız bulmuş olmalı ki hoca, oldukça hayâl kırıklığı içerisinde ve daha da uzun bir süre sessizce bekleyerek (o zaman ki) çocuğun yüzüne bakar ve;

-Aferin oğlum, der...

Keşke kahve falı çıkaydı da mimarlık adına yapılanlar hiçbir şeydense, “rövanş” olaydı!...
---------------
i-Kısakürek, Necip Fazıl, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Büyük Doğu Yayınları 43, 1994, s. 179-180
ii-Kısakürek, Necip Fazıl, Çerçeve 2, Büyük Doğu yayınları 45, 1990, s. 63. “İnandığımız mücerred kıymetlerin, düşmek ve kalkmak gibi müşahhas cepheleri, o kıymetler üzerinde müessir olabili mi? İnandığımıza, gitse de inanmalı; inanmadığımıza, gelse de inanmamalıyız. Vicdanınızı fotoğrafçı camekânlarına benzetmeyiniz!”
iii-Cebeci, M. Numan, Mimar, Şehir Mimarı, Mimarizm, 06 Mart 2008, Röportaj
ıv-Tanyeli, Uğur, Prof. Dr. Politika mı Mimarlık Üretir? Mimarlıkla Politika mı Üretilir? Altüst, 12 Nisan 2015
v-Rıza Tevfik'in Abdülhamid'in Ruhaniyetinden İstimdat adlı şiirin Büyük Doğu'da yayımlanması üzerine Türklüğe hakaret iddiası üzerine açılan dâva ve zindan.
vi-Doğan, Ali, Ekber, Eğreti Kamusallık, İletişim yayınları, İstanbul, 2007, s. 166

Yorum
Henüz yorum yazılmamış.
Yorum yaz
Yorum göndermek için lütfen üye girişi yapın.
Oylama
Sadece üyeler oylayabilir.

Lütfen Üye olun ya da Üye girişi yapın.

Henüz bir oylama yapılmamış.
Üye Girişi
Kullanıcı Adı

Parola



Parolanızı Mı Unuttunuz?
Buraya Tıklayın
Sayfa oluşturulma süresi: 0.03 saniye 157,348 Tekil Ziyaretçi